Pazar, 20 Rabi' al-awwal 1441 | 2019/11/17
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Cezayir’de Uluslararası Nüfuz Çatışması Gerçekliği Nedir?

Soru Cevap

Cezayir’de Uluslararası Nüfuz Çatışması Gerçekliği Nedir?

Soru:

Halkı Müslüman olan ve 132 yıl süren Fransız işgaline karşı verilen cihatta bir milyon şehit veren bu ülkede, Cezayir zorbalarının korku engelini aşarak 22 Şubat 2019’da halk gösterileri patlak verdi ve günümüze değin devam ediyor. Ama İslam’a çağrıda bulunulmuyor! Bunun nedeni ne? Cezayir’de uluslararası nüfuz çatışması gerçekliği nedir? Bu çatışmanın olaylarda bir rolü var mı? Sonra özellikle seçimlerden ne bekleniyor?

Cevap: Cevabın açıklığa kavuşması için aşağıdaki hususlara bir göz atacağız:

Birincisi: Gösterilerde İslam’a çağrı yapılmamasının nedeni:

1- Evet, Cezayir otantik bir İslam ülkesidir. Devlet, doksanlı yılların başında adil ve özgür seçimler için kapı aralamış gibi göründüğünde, Allah’ın Şeriatının hâkim kılınması çağrısının baskın geldiği, milyonlarca insanın Cezayir sokaklarında bu çağrıyı dillendirdiği kanıtlanmıştır. Avrupa ortalığı velveleye vermiş, Fransa, askeri müdahale tehdidinde bulunmuştu. Fransa ve Avrupa, 1992’nin başında Cezayir yöneticilerden 1991 yılında yapılan seçim sonuçlarını kabul etmemelerini istemişti. Ordu, yaptığı müdahale ile ülkenin kontrolünü ele geçirdiğini açıklamıştı. Cezayir’deki yöneticilere en önemli destek, sözde “aydınlanmanın” başkenti olarak adlandırılan karanlığın başkenti “Paris”ten gelmişti... Fransız gizli servisi, uydusu yerel güvenlik birimlerinin işbirliğiyle barbarca katliamlar kıvılcımını ateşlemiş, doksanlı yıllarda tüyler ürpertici katliamlar işlenmişti. Katliamlarda yüz binlerce Cezayirli Müslüman hayatını kaybetmişti... Cezayir rejimi, arkasında da Fransa ve İngiltere, utanmadan çekinmeden bu katliamları İslamcılara yamamıştı. Musibet yaygınlaşmış, her damla kan ve katliam ile İslamcılar arasında bir link kurulmuştu. Yaklaşık on yıl süren bu döneme “kara on yıl” adı verilmişti. İnsanların kafasına İslam’a çağıranlar korkusunu yerleştiren rejim, İslam’ın hakem kılınmasına çağıran herkesin yeniden kara on yılın dönüşünü istediğini iddia etmişti! Fransız basını, bu sindirmenin bayraktarlığını yapmış, İslam korkusu Paris’teki politikacıların bir saplantısı haline gelmişti. Cezayir’deki halk gösterilerinde İslam çağrısına yönelik Fransa ve Avrupa’nın bu korku ve saplantısı, Cezayir rejimine sirayet etmişti. “Ülkede karar alıcılara yakın kesimler, İslamcıların laiklere darbe yapacakları, laiklerin enkazı üzerine hatta gerekirse cüsseleri üzerine İslam Devletini tesis etmeyi planladıkları şayiasını yaydılar...” [21.03.2019 Independent] Dolayısıyla rejim, kan dökmeye hazır “radikal İslam ucubesine” karşı sabah akşam halka uyarılarda bulunuyordu! Oysa Müslümanların peşine düşen, kan kusturan rejimdi. “Cezayir güvenlik güçleri, FIS kurucularından ve muhalif olarak bilinen Ali Belhac’a saldırdı ve sokakta linç etmeye kalktı. [23.02.2019 Arabi21] Yani Cezayir’deki protestoların patlak vermesinin ikinci günü...

2- Buna ek olarak “İslami terörizmi” genel bir başlık olarak benimseyen Amerika, İslam’a karşı bir savaş yürütmektedir. İslam dünyasındaki bütün samimi partileri, hareketleri, dernekleri ve kişileri hedef alıp terör yaftası vurmakta, bayraklar gibi İslami sembolleri suç saymaktadır... Şeri hükümlere bağlılık gösterenlere aşırılık, terörist vs. damgası vurmaktadır. İşte bütün bunlar, Cezayir’deki halk gösterileri çağrısına gölge düşürmüştür.

3- Cezayir’deki gösterilerde İslami taleplerin ön planda olmamasının nedenlerinden biri, “ılımlı” olarak adlandırılan İslami karakterdeki bazı hareketlere yönelik insanların kafasında var olan yorumlardır. İnsanlar, bu hareketlerin bazen kendilerine muhalif hareketler adını verdiklerini bazen de iktidara ortak olup bakanlık koltuğu kaptıklarını ve mecliste sandalyeye sahip olduklarını gördüler... Bu katılım, bu hareketlerin İslam için çalıştığına inanan, ama sonra rejimle iş tuttuklarını görenler başta olmak üzere geniş bir kesimi etkilemiştir... Parlamentolarda yasama yapmanın, rejimlere katılımın haram olmasından, İslam’da hiçbir yerinin olmadığından söz etmiyorum bile... Bu durum, Cezayirliler arasında az olmayan bir kesimi, gösterilerde İslam’ı anmamaya sevk etmiştir.

4- Son olarak Cezayir’de uluslararası nüfuz çatışması yaşansa da, Batı özellikle de “Fransa”, laik kültürü yaymak, uşağı laik liderler aracılığıyla Cezayir’de siyasi nüfuz elde edebilmek için gösterilerde onları ön plana çıkarmak için çalışsa da, bilindiği gibi Cezayir’deki uluslararası çatışmanın tarafları, Cezayir’in İslami kimliğini yok etmek ve devletin laik karakterini barizleştirmek konusunda tamamen hemfikirdirler.

İşte Cezayir’deki halk gösterilerinde, laik karakterin barizleşmesini kolaylaştıran köklü nedenler bunlardır. Tüm bunların arkasında Batı ve ajanlarının şarlatanlığı, dezenformasyonu ve siyasi kurnazlığı yatıyor... Görünüşte gösterilerde İslam’ın belirginleşmesi önlenmiş olsa da ancak İslam, bir milyon şehit veren Cezayirlilerin kalplerinin en derinliklerinde yerleşik ve köklüdür. Doğuşu pek fazla sürmeyecektir Allah’ın izniyle. Hiç şüphesiz yarın, bekleyeni için çok yakındır.

إِنَّ اللَّهَ بَالِغُ أَمْرِهِ قَدْ جَعَلَ اللَّهُ لِكُلِّ شَيْءٍ قَدْراً “Allah, işinde galiptir. Allah her şey için bir kader tayin etmiştir.” [Talak 3]

İkincisi: Cezayir’deki uluslararası çatışmaya gelince:

1- İngiltere ve Fransa:

A- 1965 yılındaki Bumedyen darbesinden bu yana bazı Fransız tümörleriyle birlikte Cezayir’de İngiliz etkisi yerleşiktir... Fakat Cumhurbaşkanı Şadli, Fransa ajanı Halid Nizar’ı 1993 yılında görevden aldıktan sonra Fransa’nın ordu içindeki etkisi yavaş yavaş zayıflamaya başladı. O derece ki Fransa, siyasi sadakatten ziyade “askeri kültüre” bağımlılıkla yetindi. “İngiliz” yanlılığıyla bilinen Buteflika, 1999’dan itibaren uzun süren görev süresi içerisinde bu Fransız tümörlerini yaygara koparmadan kademeli şekilde tedavi etti. Fransız etkisinin devlet aygıtlarından tasfiyesi meselesi, daha çok spor müsabakasını andırmıştır. Yani müsabaka niteliğindeki nüfuz meselesinde taraflarda herhangi bir ısınma belirtileri görülmemiştir. Fakat Buteflika’nın, 13 Eylül 2015’de İstihbarat Başkanı “General Tevfik lakaplı” Muhammed Medyen’i görevden alması, büyük ölçüde ordudan tasfiye edilen ve Cezayir’deki Fransız etkisi için neredeyse yegâne temel güvenlik direği olarak kabul edilen istihbarat odaklı Fransız nüfuzuna incitici bir darbe vurmuştur. Bu acı darbe, Cezayir’de nüfuz sahibi bu iki ülke arasındaki ilişkide sönen küller altındaki ateşi yeniden alevlendirmiştir...

B- Gerçekleşen iki olay, Cezayir’deki İngiliz-Fransız nüfuzu arasındaki müsabakayı, spor müsabakasından dışarı taşırmıştır. Aralarındaki çatışma, “kemik kırma” aşamasına geçmemiş olsa da daha çok “bilek güreşini” andırır bir hal almıştır... Aralarındaki müsabakayı kızıştıran bu iki olay şudur:

Birincisi: 2016 yılında İngiltere’de düzenlenen AB’den çıkış “Brexit” referandumu ile İngiltere-Fransa arasındaki çatlak genişledi. Bu çatlak, İngiliz Başbakanı May ile müzakerelerde Fransa’nın “AB” uzlaşmaz tavrında açıkça belirginleşti. Yeni Başbakan Johnson’un anlaşmasız da olsa AB’den çıkış planında da açıkça görüldü. Oysa anlaşmasız çıkışın Fransa’ya vereceği zarar büyüktür. Aralarındaki bu anlaşmazlık, nükleer anlaşmadan çekildikten sonra Amerika’nın İran ile krizi tırmandırma konusunda da açıkça kendini gösterdi. Fransa, Amerika’nın pozisyonundan farklı bir pozisyon alırken, İngiltere, Amerikan pozisyonuna daha yakın bir pozisyon aldı. Aralarındaki çatlaklıklar genişlemeye devam etti. İngiltere-Fransa arasındaki bu yeni anlaşmazlıklar, Cezayir gibi diğer yerlerdeki pozisyonlarına da yansıdı...

İkincisi: 22 Şubat 2019’da Cezayir’de halk gösterilerinin patlak vermesiyle Fransa, Cezayir’de istikrarsızlığın olduğunu gördü. Cezayir’de İngiliz etkisinin temellerinin sarsılmasının, daha büyük ölçüde nüfuz elde etmek için iyi bir fırsat olduğunu düşündü. Diğer bir deyişle spontane halk gösterileri, 2015 yılından beri Fransa’nın içinde yanan gizli ateşi gün yüzüne çıkardı!

C- Bunun sonucu olarak aralarındaki rekabet, “bilek güreşi” düzeyine geçti. Güvenlik birimleri, Kayid Salih’i Genelkurmay Başkanlığından uzaklaştırmak için askeri darbeye benzer bir planın olduğunu deşifre ettiler. Askeri darbe gerekçesiyle güvenlik güçleri, Fransa’nın Cezayir’deki en güçlü ve en tehlikeli adamları olan ve önceden istihbarat başkanlığı yapmış Muhammed Medyen (General Tevfik) ile Beşir Tartag’ı 05 Mayıs 2019’da tutukladılar. Birkaç gün sonra 09 Mayıs 2019’da İşçi Partisi Genel Sekreteri Louisa Hanun tutuklandı. Said Buteflika da bunlara eklenebilir. Fransa’nın adamlarının, özellikle de kardeşi Cumhurbaşkanı Buteflika’nın istifasının ardından onu saflarına çekmiş oldukları görülüyor... Bunlar, yargılandı. “Cezayir’deki askeri mahkeme, dört sanığı orduya zarar verme ve devlete karşı komplo kurma iddiasından suçlu bulunarak 15 yıl hapse mahkûm etti. Said Buteflika, İşçi Partisi Lideri Louisa Hanun ve eski İstihbarat Başkanı Muhammed Medyen mahkemede hazır bulundu... Mahkeme heyeti aynı davada yargılanan eski Savunma Bakanı Halid Nizar’ı gıyabında 20 yıl hapsine hükmetti. [25.09.2019 Skynews Arapça] Fransa, tutuklamalar sebebiyle Cezayir’deki askeri liderliğe karşı ortalığı velveleye verdi. 18 Mayıs 2019 tarihli İngiliz Independent gazetesine göre Louisa Hanun tutuklandığında aralarında eski Başbakan Jean-Marc Ayrault da olmak üzere 1000 Fransız, serbest bırakılması için imza kampanyası başlattı. Gazeteye göre “Parlamentoda Fransız Cumhuriyetçi Parti milletvekili Jean Lassalle, olayların ülkesinin çıkarlarına yansıması konusundaki endişesini dile getirdi. Yerleşik milliyetçilik bileşeni ve çerçevesinde Cezayir’deki askeri kurumlarda yeni nesil subay ve generallerin yükselişinin, özellikle de kültürel, ekonomik ve politik yönden Cezayir’deki Fransız çıkarlarını tehdit ettiğini söyledi.” Bu, Fransa’nın yaşananlardan kaygılı olduğunu gösteriyor. Yani Genelkurmay Başkanı tarafından desteklenen rejimdeki İngiliz cephesi ağır bassa da, aralarındaki bu çatışma biraz da olsa kızışma eğilimine girmiştir.

2- Amerika’nın Cezayir sahasına sızma girişimleri:

ABD medyası, Sosyalist Güçler Cephesi Genel Sekreteri Kerim Tabbu gibi gösterilerde belirginleşen bazı şahsiyetlerin reklamını yaptı. Bu bağlamda 12 Eylül 2019’da Amerikan El Hurra televizyonu, onu “Gösterilerin en önde gelen yüzü” olarak tanımladı. Gösteriler kapsamında Cezayir’in başkentinde gerçekleşen yürüyüşlere önderlik eden videolarını yayınladı. Diğer partiler gibi olmadığını, gerçek bir iktidar muhalifi olduğuna dair propagandasını yaptı.” Bu, Cezayir’deki halk gösterilerindeki bu gibi aktivistler ile ABD’nin temas içinde olduğunun bir göstergesi olabilir. Güvenlik güçleri, “ordunun moralini zayıflatma” suçlamasıyla bu ve diğer aktivistleri tutukladı. ABD’nin, Cezayir’deki halk gösterilerinin sembol şahsiyetleri ile temas kurmuş olabileceğini varsaysak da ki muhtemeldir, ancak bu kişilerin, Amerika’nın arzusu doğrultusunda Cezayir’deki politik yaşamı etkileme kapasiteleri sıfırdır. ABD, şuana değin ordu veya devlet kurumlarına sızabilmiş değil...

Tüm bunlardan ötürü Cezayir arenası, Amerika-Avrupa çatışmasından neredeyse yoksundur. İngiltere-Fransa çatışması yaşanıyor. Sahadaki Fransız dallarını budamak için İngiltere ve askeri düzenin ciddi gayretleri söz konusu... ABD, Cezayir’deki Avrupa nüfuzuna sızma girişimlerinde başarılı olamadı. Ancak Cezayir’deki iktidar çetesi, krizin -halk gösterilerinin- uzaması durumunda Amerika’nın yıllardır uğraştığı sızmayı gerçekleştirmesinden korkuyor. Hatta yandaşlarını aktifleştirmek ve onlar için fırsat yaratmak için gösterilerin uzamasından Fransa bile istifade edebilir.

Üçüncüsü: Seçimlerden ne bekleniyor konusu ise şu şekilde okunabilir:

1-İngiltere, şuan ki iktidardakiler ve askeri liderlik, devlet kurumlarından büyük ölçüde Fransa’nın adamlarını tasfiye etmeyi başardılar. Bu yüzden bu düzen, özellikle de gösteriler devam ederken konjonktür değişmesin diye seçimlerin bir an önce yapılması için bastırıyor. Kayid Salih yaptığı açıklamada, “Daha önce cumhurbaşkanlığı seçimlerinin hızlı bir şekilde yapılması gerektiğini konuşuyorduk. Şimdi ise seçimlerin belirlenen tarihlerde gerçekleşeceğine eminiz” dedi. [14.09.2019 Independent] Yanı sıra Kayid Salih, net bir tutum alınmasını istedi. Yaptığı açıklamada Şuan ki durum, net bir tutum almayı gerektiriyor. “Sopayı ortadan tutmayı değil... Ya Cezayir’lesiniz ya da düşmanlarla.” ifadelerini kullandı. [14.09.2019 Independent] Bu, İngiliz uydusu iktidar düzeninin bugün işi bitirmek için acele ettiğinin bir göstergesidir. Çünkü işlerin nispeten lehine işlediği görülüyor. Fransa ve uydusu güçlere gelince, seçimlerin yapılmasına karşı çıkıyorlar ya da elverişli bir ortama kadar ertelenmesini istiyorlar. Fakat bu konuda kamuoyuna açıkça açıklama yapmıyorlar. Diplomatik bir dille ülkenin geleceğine Cezayir halkının karar vereceğini söylüyorlar!

2-İktidar düzeni, renk değişiminden sonra yandaşı iki adayı cumhurbaşkanlığı seçimlerine sokmaya çalışıyor. “Perşembe günü eski başbakan Ali Bin Felis ile Abdülmecit Tabun, 12 Aralık’ta yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aday olacaklarını açıkladılar.” [28.09.2019 Reuters] Bu kişiler ve benzerleri, iktidar düzeninin güvenilir yüzleridir. Bazıları bugün muhalefet rolü oynuyor. Özgürlük Öncüleri Partisi’nin lideri Ali Bin Felis, kendini muhalefet partisi olarak lanse ediyor ve değişime çağırıyor. Bin Felis, 2000-2003 yılları arasında Buteflika rejiminde Başbakanlık yaptı. Diğer bir deyişle bu düzen, Cezayir halkını oyuna getirip gösterileri sonlandırmak umuduyla yeni yüzlerle rejimi nispeten yenilemek istiyor!

3- Bununla birlikte aynı sistem altında seçimler yapılmasını reddeden spontane halk gösterilerindeki çok daha geniş kesimin, rejim ya da seçimleri destekleyen sözde muhalefet partileri sempatizanlarından çok daha güçlü olduğu görülüyor. Bu yüzden ülke, şu iki olasılıktan birine gebedir:

- Ya şuan ki iktidar düzeni, 18 Nisan 2019’da yapılacak seçimleri ertelediği gibi son anda bu seçimleri de ertelemek zorunda kalacak...

- Ya da büyük ölçüde düşük katılımlı seçimler gerçekleşecektir. Yani bazı güçler gösterilerden çekilse bile seçimler olmamış gibi kitlesel gösteriler devam edecektir. Ama bu durumda konjonktür, şiddet eylemlerine elverişli hale gelecektir. İktidar, yasal Cumhurbaşkanı seçimi gerçekleşti, kararlarına uymak gerekir diyerek gösterileri sonlandırmak için şiddete başvurabilir! Böylece işler, almak-vermek arasında bir kargaşa içinde devam edecektir!

4- Hâlihazırdaki gösteriler, gerçek bir değişim veya etkili bir kalkınma gerçekleştiremez. Çünkü gösteriler, spontane olarak belirmiş olsa da İngiltere ve Fransa’nın, yandaşları ve uşaklarının müdahalesiyle, özellikle de askeri liderliğin rejimin yanında saf tutmasıyla, etkinliğini kaybetmiştir. Dahası askeri liderlik, rejimin köklü bir parçasıdır. Emreder, yasaklar. Ordu, bu soylu Müslüman halka sadakat gösterirse, değişim gerçekleşebilir. İngiltere ve Batı ajanı üst düzey generallerin bertaraf edilmesinin, subaylardan samimi bir grubun ordu içindeki dizginleri ele geçirmesinin, akabinde ümmetin İslam temelinde arzuladığı gerçek değişim için nusret vermesinin ardından bu mümkündür ve gerçekleştirilebilir... Bu, askerlerin iktidarda tutunacağı anlamına gelmez. Aksine hakka nusret ehli olacaklardır. İslami hayatın yeniden başlamasıyla ve Raşidi Hilafetin kurulmasıyla kapsamlı değişim için ümmetin beklediği gerçek liderlik gelecektir. Hilafet, ümmeti kalkındıracak, arazi ve hayvanları ihya edecektir. Onun sayesinde Allah’ın olmamızı istediği gibi olacağız.

كُنْتُمْ خَيْرَ أُمَّةٍ أُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ تَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَتَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَتُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ “Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder, kötülükten meneder ve Allah’a inanırsınız.” [Ali İmran 110]

وَيَوْمَئِذٍ يَفْرَحُ الْمُؤْمِنُونَ * نَصْرِ اللَّهِ يَنْصُرُ مَنْ يَشَاءُ وَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ

“O gün Allah’ın zafer vermesiyle müminler sevinecektir. Allah, dilediğine yardım eder. O, mutlak güç sahibidir, çok merhametlidir.” [Rum 4-6]

H.04 Safer 1441
M.03 Ekim 2019
Devamını oku...

Sudan’da Amerika-Avrupa Çatışması

Soru Cevap

Sudanda Amerika-Avrupa Çatışması

Soru:

Avrupalı ​​yetkililerin Sudana akın ettikleri, Hamduk hükümetini destekleyici açıklamalar yaptıkları göze çarpıyor. 16 Eylül 2019da Fransa Dışişleri Bakanı, resmi temaslarda bulunmak üzere geldiği Hartum’da, Sudan Başbakanı Hamduk ile görüştü. Le Drian, ülkesinin Sudana 60 milyon Avro mali yardım sağlayacağını ve Sudan’ı teröre destek veren ülkeler listesinden çıkarmak için çalışacağını söyledi. Resmi temaslarda bulunmak üzere Hartuma gelen Almanya Dışişleri Bakanı da Sudanın adının terörü destekleyen ülkeler listesinden çıkarılması hakkında benzer açıklamalar yaptı... Bu temaslar ve mali yardımlar, ordu karşısında Özgürlük ve Değişim Güçleri’nin elini güçlendirmek için mi? Yoksa başka nedenlerden ötürü mü? Sudan Başbakanı Abdullah Hamduk, 05 Eylül 2019da Nisan ayındaki darbenin ardından ilk hükümetin kurulduğunu açıkladı ve Ordu ile siviller arasında geçen ay imzalanan iktidar paylaşımı anlaşması uyarınca hükümetin üç yıl görev yapacağını söyledi...[05.09.2019 France 24] İktidar paylaşımı anlaşmasının istikrarlı bir şekilde devam etmesi bekleniyor mu? Yoksa yeniden gerginlik yaşanabilir mi?

Cevap: Cevabın açıklığa kavuşması adına aşağıdaki hususlara bir göz atmak gerekiyor:

1- İngiltere’nin, İngiliz medyasının ve bölgedeki ajanlarının yardımıyla Özgürlük ve Değişim Güçleri, zulüm, açlık, yoksunluk ve yolsuzluğa karşı ayaklanan halkın devrimini çaldılar. Halkın sırtına binen bu güçler, koşulların iyileşmesi için radikal hiçbir çözüm ortaya koymadılar, aksine yozlaşmış vaka cinsinden çözümler sundular. Amerika yanlısı Askeri Konsey ile Avrupa yanlısı Özgürlük ve Değişim Güçleri arasında gerçekleşen müzakerelerin ardından 17 Ağustos 2019’da Anayasal Bildiri konusunda mutabakat sağladılar... Böylelikle devrimci halkın fedakârlıkları heder olup gitti. Anlaşma, İslam ve hükümleri karşıtı laik Batı temellerine dayalı yozlaşmış vakanın devamı niteliğindedir! Askeri Konsey ile Özgürlük ve Değişim Güçleri arasında varılan anlaşma, 39 aylık geçiş dönemi boyunca 5’i askeri yönetim, 5’i Özgürlük ve Değişim Bildirgesi Güçleri tarafından seçilen, biri ise tarafların üzerinde uzlaştığı sivil olmak üzere 11 üyeli bir egemenlik konseyinin kurulmasını içeriyor... Ayrıca anlaşmaya göre ilk 21 aylık sürede egemenlik konseyinin başkanlığını Askeri Konsey, geri kalan 18 aylık sürede de Özgürlük ve Değişim Güçleri yürütecek. Geçiş döneminin ardından genel seçimler yapılacak ve yasama meclisi kurulacak. Savunma ve İçişleri bakanlarının seçimi de Egemenlik Konseyi’ndeki askerlerin yetkisinde olacak. Yani Egemenlik Konseyi içindeki askerler, ordu, güvenlik, istihbarat servisi ve Egemenlik Konseyi’nin ilk dönem başkanlığı sayesinde aynı hegemonyasını sürdürecekler...

2- Görüldüğü gibi iktidardaki ordunun yetkileri, güç unsurlarını içeriyor. Örneğin Egemenlik Konseyi’nde 5, Bakanlar Kurulu’nda 2 bakan (İç ve savunma bakanları) askerdir. Geçiş hükümetinin Savunma Bakanı General Cemalettin Ömer, şu anda silahlı kuvvetlerin en kıdemli subaylarından biridir. Askeri İstihbarat Servisi’nde uzun süre birlikte çalıştıkları için Eski Savunma Bakanı Avad bin Avf’ın en yakın dostudur. Abdül Fettah El Burhan, Genel İstihbarat Müdürü Ebu Bekir Dampolat, Ömer Zeynel Abidin de Harp Okulu’ndan arkadaşlarıdır... Bütün bunlar eski rejimin, geçiş döneminde güçlü bir şekilde var olacağı, Avrupa “İngiltere” ajanı sivil hükümetin hedeflerine erişmesi önüne bir sürü engel ve takoz koyacağı anlamına gelir... Böylece Amerikan ajanlarının kefesi ağır basmaya devam edecektir.

3- İngiltere’deki Manchester Üniversitesi’nde ekonomi alanında Master ve Doktora yapan, Özgürlük ve Değişim Güçleri tarafından başbakanlığa aday gösterilen Abdullah Hamduk, 20 Ağustos 2019’da başbakan olarak atandı ve Bakanlar Kurulu’na etkin yetkiler verildi... Kısa süre sonra Hamduk, 39 aylık geçiş dönemi için 05 Eylül 2019’da hükümetin kurulduğunu duyurdu. Buna göre İngiltere ve Avrupa yanlısı başbakan, Avrupa tandanslı bir çalışma yürütecektir... Egemenlik Konseyi başkanı, Genelkurmay başkanı Abdül Fettah El Burhan, yardımcısı Hızlı Destek Kuvvetleri Komutanı Muhammed bin Hamdan Daklu ve diğer Amerikan yanlısı askerler ise Amerikan tandanslı bir çalışma yürüteceklerdir…

4- Anayasal Bildiri’ye göre Sudan yönetimi, yabancı güçlere sadık ve farklı yetkilere sahip iki ekipten oluşuyor. Bu durum, halkın sorunlarının çözümü ve yaşamlarının güvence altına alınması konusunda çalışmalarına yansıyacaktır. Temel endişeleri, efendilerine hizmet etmek olacak ve dolayısıyla içsel ve dışsal yöntemlerle biri diğerini diskalifiye etmeye çalışacaktır... Bilindiği üzere Sudan’da bu tür konseylerin kurulması, geçiş dönemleri ve krizlerle ilgilidir... Ordunun, devlet kurumlarını düzenlemesi, konseyi ilga etmesi ve ülkeye başbakanı olarak bir askeri subayı dayatması ile son bulur... Örneğin 1 Ocak 1956 yılında Sudan’ın bağımsızlığının hemen öncesinde iktidarı devralmak üzere 26 Aralık 1955 yılında ilk Egemenlik Konseyi kuruldu ve 17 Kasım 1958 yılındaki İbrahim Abud ekibinin darbesine kadar devam etti... 1969 yılındaki Numeyri darbesine, sonra 30 Haziran 1989 yılındaki El Beşir darbesine kadar Egemenlik Konseyi olmuştur... Sonra El Beşir devrildi ve Egemenlik Konseyi kuruldu... Bu konseyler daima Amerika-İngiltere çatışmasıyla ve tek başlarına yönetim oluşturma arzusuyla ilintilidir. Oluşturulamazsa, biri diğerini diskalifiye edene kadar ateşkes imzalanır. Tıpkı daha önce olduğu gibi. Mesela Amerika, halk devrimini absorbe etmek için İngiliz yanlısı Sadık El Mehdi’nin başbakanlığına sessiz kalmış, ordudaki adamlarına çeki düzen vermesinin ardından 1989 yılında El Beşir aracılığıyla darbe yapmıştır. El Beşir, halk devrimini zapturapt edemeyince, sundukları hizmetleri önemsemeksizin daha önce uşakları Numeyri, Mübarek ve benzerlerine yaptığı El Beşir’i de ekarte etmiştir! El Beşir sonrasında Askeri Konsey kurulmuştur... Şimdi güncel Egemenlik Konsey ile aynı senaryo bir kez daha tekrarlanıyor. Amerikan yanlısı Askeri Konsey, halkın öfkesini absorbe etmek için Özgürlük ve Değişim Güçleri içindeki İngiliz ajanları ile uzlaşmak zorunda kaldı. Özgürlük ve Değişim Güçleri’nin iktidara katılımını kabul etti. Ama bu kez, önceki gibi olmadı. Zira ordu, Sadık El Mehdi döneminde yaptığı gibi iktidarı tamamen teslim etmedi, aksine Egemenlik Konseyi adı altında iktidarın başında kaldı. Hükümetteki hassas ve önemli bazı makamları elinde tuttu, hatta hükümeti etkileyebilecek başka yetkiler verildi. Ülkeyi yöneten Egemenlik Konseyi’nin yarısı askerlerden oluşuyor ve Genelkurmay Başkanı El Burhan da 21 aylık süre boyunca Egemenlik Konseyi’nin başkanlığını yapacak. Ordu ve güvenlik birimlerinin otorite ve hegemonyasını garanti altına almak için de Savunma ve İçişleri bakanları askerlerden seçilecek.

5- Beklentilere gelince, ABD ve İngiltere sükûnetle bir arada yaşayamaz. Çünkü çıkarları ve uydusu olan yerel aygıtları farklıdır. Onun için her iki taraf da diğerinin hamlesini olgunlaşmadan yok etmeye çalışacaktır! Güncel olaylar takip edildiğinde, ilintileri enine boyuna düşünüldüğünde, yerel ve yabancı özellikle de Amerikalı ve Avrupalı yetkililerin açıklamaları incelendiğinde, tarafların rakibini baskılamak, üstün gelmek ve iktidardan diskalifiye etmek için kullanacağı baskın yöntemlerin şunlar olacağı görülür:

Askerler, hükümete ekonomik yönden baskı yapacaktır. Halkın, El Beşir karşıtı protestolarının en önemli nedenlerinden biri kötü ekonomik durumdur. Mevcut hükümet, halkın ekonomik durumunu iyileştirme sözü verdi. Bu konuda başarısız olursa insanlar yeniden gösterilere başlayacak, Özgürlük ve Değişim Güçlerini diskalifiye etmek yani Avrupa kanadını Sudan’dan dışlamak için askerlere gün doğacaktır... Ekonominin can damarı Amerika’nın elindedir. Şöyle ki:

A- Hamduk, Almanya Dışişleri Bakanı ile düzenlediği basın toplantısında, “Sudan büyük bir ekonomik meydan okuma ile karşı karşıyadır dedi ve yerel para birimindeki değer kaybının durdurulması, enflasyonun düşürülmesi ve bankacılık sistemine güvenin yeniden tesis edilmesi için çalışacaklarını ifade etti... Sudan’ın adının terörü destekleyen devletler listesinden çıkartılması için Washington ile bir anlayışa varılmazsa, zorlukların devam edeceğini kaydetti...” [03.09.2019 Anadolu Ajansı] Hamduk, yaptığı açıklamada Eski rejimin yok oluşuyla engellerin ortadan kalkmasından sonra Washington ile ilişkilerimizin normalleşmesi birinci önceliğimizdir.dedi. [08.09.2019 Anadolu Ajansı] Bu nedenle hükümet, yaptırımların kaldırılması konusunda Amerika’ya gebedir...

B- Amerika, yaptırımların kaldırılması konusunda ağır davranacağını ima etti. Ajanlarının, sokağı sakinleştirmek için imzalamak zorunda kaldığı Anayasal Bildiri’nin ardından Sudan’a sağlanan desteği gözden geçireceğini söyledi. “İlaph gazetesine göre görev süresi dolan ABD’nin Hartum maslahatgüzarı, Sudanlı üst düzey şahsiyetlere, Sudan’a uygulanan yaptırımların kaldırılmasının yakın gelecekte söz konusu olmadığını belirtti.” [04.09.2019 İlaph] Yani Amerika, Hamduk hükümetine baskı yapmak için yaptırımları bir koz olarak kullanacağını vurguladı. Oysa öncesinde El Burhan’a yaptırımları kaldırma taahhüdünde bulunmuştu. El Burhan o gün yaptığı açıklamada, Yaptırımlar dosyasında önceki rejimden bu yana süregelen tedbirler var. Bu konuyu ABD yönetimi ile görüşmeleri üzere hukukçular gönderdik. ABD, barış sürecinin nihayetlenmesiyle birlikte Sudan’ın adını terörizmi destekleyen devletler listesinden çıkarmaya söz verdi. Bunun zamanının geldiğine inanıyoruz... Anlaşma geçici hükümetin yapısına ilişkin belgenin hazırlanmasından sonra imzalanacak...demişti. [07.07.2019 Şarku’l Avsat] ABD’nin Hartum Maslahatgüzarı Steven Koutsis, 07 Temmuz 2019’da yaptığı açıklamada “Yakında Sudan’ın adının terörizmi destekleyen devletler listesinden çıkarılabileceğini kaydetti…” [07.07.2019 El Haliç online]

C- Uluslararası para kurumları (IMF ve Dünya Bankası), Sudan’a ancak Amerika’nın izni ile kredi verebilir. Bu, Amerika ve içerideki uşaklarının elindeki başka bir baskı aracıdır... Ayrıca Sudan’ın adı hâlâ Amerika’nın terörizmi destekleyen devletler listesindedir. Bu, uluslararası para transferlerinde Amerikan sistemini kullanamayacağı anlamına gelir... İşlemleri dolar endeksli olduğu için bu, Sudan’ın uluslararası ticareti önündeki en büyük engellerden biridir.

Avrupa ve dolayısıyla “Özgürlük ve Değişim Güçlerinegelince, iki çizgide hareket edeceği öngörülüyor: Birincisi, “yaptırımlar ve Amerika’nın yaptırımları kaldırmayı ötelemesi” ve bunun sonucunda ekonomik baskı mevzusunun çözümünde Avrupa’dan yardım istemek... İkincisi, tahsis edilen mali bütçe ile ordu ve güvenlik güçlerine baskı yapmak...

Birincisi: Avrupa “ve dolayısıyla Özgürlük ve Değişim Güçleri”, yaptırımların Sudan ekonomisi üzerinde çok büyük etkisinin olduğunu biliyorlar ve Amerika’nın baskı yapmak için yaptırımların kaldırılmasını erteleyeceğinin de farkındalar. Bu nedenle Sudan hükümetini Birleşmiş Milletler’de desteklemek ve mali yardım sağlamak için gayret sarf ediyorlar... Almanya, yardım etmeye hazır olduğunu söyledi. Almanya Dışişleri Bakanı Heiko Maas, Ekonomik kalkınmanın başlıca şartı Sudan’ın adının terörü destekleyen devletler listesinden çıkartılmasıdır. Bu konuda Hamduk hükümetine destek olacağız. Bu ayki BM Genel Kurulu’nda bu konuyu gündeme getireceğiz.” ifadesini kullandı. [08.09.2019 Anadolu Ajansı] Fransa Dışişleri Bakanı Le Drian, 16 Eylül 2019’da Hartum’u ziyaret etti ve Başbakan Abdullah Hamduk ile görüştü. Le Drian burada yaptığı açıklamada, “Sudan’ın adının terörü destekleyen devletler listesinden çıkarılması için ülkesinin çalışmaya hazır olduğunu söyledi ve Hartum hükümetine 15 milyon avrosu acil 60 milyon avro maddi yardımda bulunacaklarını kaydetti.” [16.09.2019 Rakube Es Sudan] Bu açıklamalar, Özgürlük ve Değişim Güçleri ile Hamduk hükümetinin desteklendiğini gösteriyor.

İkincisi, iki şeyi kapsıyor: Ordunun bütçedeki payını azaltmak ve güvenlik birimlerini yeniden yapılandırmak. Hamduk tarafından yapılan açıklamalar açıkça bunu gösteriyor:

- Bütçe konusunda Hamduk, “Askeri harcamaların azaltılması” çağrısında bulundu ve askeri harcamaların, devlet bütçesinin yüzde 80’ini tükettiğini belirtti...” [26.08.2019 arabicpost] Hamduk, ülkedeki silahlı gruplar ile imzalanacak barış anlaşmasının “barışa dönüşe” kapı aralaması gerektiğini ileri sürdü. Yani birçok askeri harcamaların Sudan bütçesi üzerindeki yükünü kaldırmak istiyor.

- Güvenlik birimlerinin yeniden yapılandırılmasına gelince, Sudan ordusu ve güvenlik güçlerinin mevcut yapısı, özellikle Hızlı Destek Kuvvetlerinin konumu, El Beşir rejiminin bir tasarımıdır. Sudanlı devrimcilere felaketi tattırmışlardır... Dolayısıyla bu, güvenlik birimlerinin devletin kontrolünde olacak ve kanuna uyacak şekilde yeniden yapılandırılması talebi için Özgürlük ve Değişim Güçleri’ne gerekçe sağlıyor. “Hamduk, Hızlı Destek Kuvvetleri’nin yeniden yapılandırılması kapsamında güvenlik birimlerine entegre edileceğini ve ülke yararına ulusal bir ordu kurulacağını açıkladı. Hamduk, güçlü ulusal bir ordu tesis edilmesi için Hızlı Destek Kuvvetleri ve silahlı kuvvetlerin bütün militanları dâhil olmak üzere güvenlik birimlerinin yeniden yapılandırılması konusunda hükümetin kararlı olduğunu belirtti.” [11.09.2019 El Cezire.net]

6- Görünüşe göre Avrupa’nın Özgürlük ve Değişim Güçlerini destekleme girişimlerinin başarı şansı, Amerika ve yandaşlarına oranla daha azdır. Bunun nedeni şudur:

- Avrupanın sağlayacağı mali yardım, sorunu çözmez, zira Amerika, Sudan’ın adını terörizmi destekleyen devletler listesinden çıkarmadığı sürece Başbakan’ın da belirttiği gibi zorluklar yaşanacaktır. Çünkü hükümet, yabancı yardımlara yani ülkenin vücudunu kemiren kredilere ve yatırımcılara bağımlıdır. Sanayi inkılabı yapamaz, ekonomik kaynaklarını geliştiremez. Yozlaşmış vaka cinsindendir, ideolojik değildir. Ümmetin Hanif dininden uzaktır. Ekonomik sistem dâhil bütün hayat sorunlarını çözen bir sistemin türediği İslam dini ancak ülkeyi kalkındırabilir. El Beşir iktidarına karşı devrime kalkışılmasının en önemli nedenlerinden biri ekonomik yöndür. Zira birçok insan, yoksulluk, yoksunluk, işsizlik ve aşırı pahalılıktan şikâyetçidir.

- Ordu bütçesinin azaltılması gelince, yıllardır ordu Sudan bütçesinde aslan payına sahiptir. Onun için bütçedeki payının azaltılmasına çeşitli yöntemlerle güçlü bir direniş sergileyecek, devasa harcamalarını korumak için gerekçeler yaratacaktır… Ayrıca her iki taraf da mali yolsuzluğa batmış durumdadır, dolayısıyla yolsuzluğu nasıl tedavi edebilirler ki? Mali yolsuzluğu, Allah’tan korkan, insan yapımı hükümlere göre değil de İslami hükümlere göre yöneten kişiler ancak tedavi edebilir.

- Güvenlik birimlerine gelince, Amerika, Hızlı Destek Kuvvetleri Komutanı Muhammed Hamdan Daklu’ya (Hamideti) odaklanıyor. Basına çokça açıklamalar yapmış, özellikle Suudi Arabistan ve Mısır’a dış ziyaretlerde bulunmuştur. Dolayısıyla öyle görünüyor ki Sudan’ın geleceğinde Amerika’nın birinci adamı olacaktır. O yüzden Egemenlik Konseyi Başkan Yardımcısı Hamideti, bazı kaynaklara göre yaklaşık bütçede yüzde 25 gibi bir paya sahip olan Hızlı Destek Kuvvetleri’nin yeniden yapılandırılmasına şiddetli bir direnç gösterecektir. Bu nedenle Hamduk hükümetinin, Sudan güvenlik güçlerini yeniden yapılandırma çabası, Amerika’nın Sudan’daki güçlü adamı olan Hamideti ile çatışacaktır!

7- Buna göre geçiş döneminde Sudan’daki siyasi ve ekonomik durumun stabilize olması beklenmiyor:

- Siyasi istikrarsızlık. Bir ülkede, silahı yerel uşaklar olan uluslararası çatışma olduğu sürece o ülkede siyasi istikrar olmaz. Uluslararası özel temsilciler ve Sudan’daki büyükelçilerin hareketlilikleri, açıklamaları, eylemleri, yukarıda belirttiğimiz gibi yerel yetkililerle yaptıkları görüşmeler açıkça bunu gösteriyor. Böylesi bir durumda istikrar olmaz. İstikrarsızlık ortamında geçiş döneminde Amerikan desteği ile askeri bir darbenin olması uzak ihtimal değil. Tabii Sudan halkının bu gerçeği fark edip, sömürgeci kâfirler ile avenelerinin kökünü kazımak üzere Allah’a yardım etmeleri, sonra da İslami yönetim olan Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafet kurmaları müstesnadır… Ardından üstünlük elde edecekler, ülkelerinde güvenli bir şekilde hayat sürecekler ve yeniden Allah’ın olmalarını istediği gibi olacaklardır.

خَيْرَ أُمَّةٍ أُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz.[Ali İmran 110]

- Ekonomik istikrarsızlık. Bu, sömürgeciliğin ülkeye müdahalesinin kaçınılmaz bir sonucudur. Çünkü dikenden üzüm toplanmaz! Yaşananlar bunun tanığıdır. Güney Sudan, ayrıldı ve petrol zenginliği kaybedildi hem de Amerika’nın talimatıyla. O günkü yönetici bu konuda ümmete ihanet etmiştir. Sudan, Afrika’nın gıda sepeti iken aşırı yoksullaşmıştır, çünkü kredi bağımlısı haline gelmiştir. Çiftçilere yardım yapılmayınca araziler atıl kalmış, ürünlerine pazar bulunmayınca da ürünleri çürümeye terk edilmiş, mineral kaynakları yabancı yatırımcıya devredilmiştir vs... Daha da önemlisi, İslam, iktidardan dışlanmıştır. Allah’ın indirdiği İslam ekonomik sistemi terk edilerek insan yapımı yozlaşmış sistem uygulanmıştır. O halde nasıl ekonomik istikrardan söz edilebilir ki? Aksine geçim sıkıntısı yaşanır. Aziz ve Hâkim olan Allah, muhkem ayetinden şöyle buyurmuştur:

فَمَنِ اتَّبَعَ هُدَايَ فَلَا يَضِلُّ وَلَا يَشْقَى * وَمَنْ أَعْرَضَ عَنْ ذِكْرِي فَإِنَّ لَهُ مَعِيشَةً ضَنْكاً Kim Benim zikrimden yüz çevirirse, mutlaka onun için sıkıntılı bir geçim vardır. Ve kıyamet günü onu, kör olarak haşredeceğiz.” [Taha 124]

H.24 Muharrem 1441
  M.23 Eylül 2019        
Devamını oku...

Netanyahu’nun Olağanüstü ve Tuhaf Londra Ziyaretinin Perde Arkası

Soru Cevap

Netanyahu’nun Olağanüstü ve Tuhaf Londra Ziyaretinin Perde Arkası

Soru:

Netanyahu, Yahudi varlığındaki seçimlere iki haftadan az bir süre kala kritik seçim döneminde 12 Eylül 2019da Moskova’yı ziyaret etti. Öncesinde 05 Eylül 2019da İngiltere’ye kısa süreli bir ziyaret gerçekleştirdi. Ziyaret sırasında Brexityükü altında ezilen İngiltere Başbakanı ile bir araya geldi. Ziyaret, Johnsonun ABden anlaşmasız çıkmak konusunda İngiliz parlamentosunda üst üste yenilgi yaşadığı bir zamanda gerçekleşti... Bu ziyaretlerden Netanyahunun acelesi olduğu anlaşılıyor! Olağanüstü ve beklenmedik gibi görünen bu ziyaretlerin perde arkası ne? Seçim endeksli mi yoksa başka farklı amaçlar mı gözetildi?

Cevap:

Ziyaretlerin gerçekleştiği konjonktür, amacın seçimler olmadığını gösteriyor. Uluslararası geziler, her ne kadar Netanyahu için seçimler anlamına gelse de, ziyaretin gerçekleştiği uluslararası ve bölgesel koşullara göre amaç bu değildir. Portrenin netleşmesi adına aşağıdaki hususlara kısaca bir göz atacağız:

Birincisi: Başta Londra ziyareti olmak üzere bu ziyaretlerin olağanüstü ve tuhaf olarak tanımlanması, dakik ve narin bir tanımlamadır. Yahudi varlığı Başbakanı, 31 Ekim 2019’da anlaşmalı ya da anlaşmasız AB’den çıkma sözünü yerine getirmek için parlamentoda terslikler yaşayan İngiltere Başbakanı Johnson ile görüştü. Johnson şuan “Brexit” dışında uluslararası konulara fokuslanamaz. Muhafazakâr partili bazı milletvekilleri Johnson’a isyan bayrağını çekmiş durumda. Parlamento, Brüksel ile anlaşmaya varılması gerektiği yönünde oylama yaptı ve Johnson’dan AB’den çıkış tarihini üç ay ertelemesini istedi. İngiliz Lordlar Kamarası da parlamentonun ivedilikle aldığı bu kararları onayladı ve Johnson’un istifa etmesini isteyenler var... İngiltere’nin yaşadığı bu çetrefilli koşullarda Yahudi varlığı Başbakanının İngiltere’ye bir ziyaret gerçekleştirmesi, gerçekten çok ilginç ve olağanüstüdür. Burada, önemli ve acil bir konu olmamış olsaydı, böylesi bir ziyaret gerçekleşmezdi... Yahudi varlığı Başbakanının Londra’da ABD’li yetkililerle görüşmesi bu olağanüstü ziyaretin gizemini daha da artırıyor. 14 Ağustos 2019’da El Watan gazetesinin aktardığına göre, Beyaz Saray’dan yapılan açıklamada, “Brexit” sonrası ABD-İngiltere ilişkilerinin geleceğini ele almak, “Huawei” şirketinin İngiltere’de hizmete sunmayı planladığı 5G telekomünikasyon ağı nedeniyle “Çin tehdidini” görüşmek için ABD Başkan Yardımcısı Pence’nin İngiltere’ye bir ziyaret gerçekleştireceği kaydedildi. ABD Başkan Yardımcısı’na ABD Savunma Bakanı’nın eşlik etmesi, İngiltere’de Yahudi varlığı yetkilileriyle görüşme yapması planlanmamıştı... 06 Eylül 2019’da BBC’nin bildirdiğine göre Netanyahu, ABD ve İngiliz Savunma Bakanları ile bir araya geldi... Haberlerde Netanyahu’nun ABD Savunma Bakanı ile görüştüğü bildirildi. Ancak hiçbir medya organında, Başkan Yardımcısı ile görüştü haberi geçmedi. Oysa aynı anda Londra’da olmaları gizlice görüştüklerini gösterir! Öyle görünüyor ki Başkan Yardımcısı, tarafları Amerikan politikası dışında bir planlamada bulunmaktan sakındırmak için gizli görüşmeler yaptı!

İkincisi: Ayrıca bu sürpriz ziyaretler, birbiriyle ilgili girift olaylar ışığında gerçekleşti:

1- Amerika, başka ülkelere ait tanker gemilerine koruma sağlamaktan vazgeçti. ABD Başkanı Trump, “ABD’nin neden hiçbir kazancı olmadan Hürmüz Boğazı’ndaki nakliye rotalarını uzun yıllardır koruduğunu sorguladığını söyledi. Çin ve Japonya’nın da aralarında olduğu diğer ülkelerin Ortadoğu’da kendi petrol tankerlerini kendilerinin koruması gerektiğini kaydetti.” [29.07.2019 TRT Arapça] ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo da İngiltere’nin kendi gemilerinin güvenliğini korumakla sorumlu olduğunubelirtti...” [22.07.2019 Anadolu Ajansı] Bu açıklamalar, diğer gemilere el koyan İran’a yönelik ABD baskısının hafiflediği anlamına gelir.

2- 2016 yılında düzenlenen “Brexit” referandumundan bu yana İngiliz politikasındaki fluluğa ve uygulanışı konusundaki kuşkulara rağmen İngiliz politikacılar, zaman zaman AB kısıtlamalarından azade oluşu lanse eden ve bireysel İngiliz iradesini gösteren politikalar deneyimliyorlar. Bu bağlamda İngiltere, Amerika-İran ilişkilerindeki gerginliği, nükleer anlaşmadan çekilmesini, Körfez’de petrol tankerlerinde gerçekleşen patlama dalgasını istismar etti. AB yönelimlerine aykırı bir şekilde İngiltere, 04 Temmuz 2019’da Cebeli Tarık Boğazı’nda İran petrol tankerini alıkoydu. Başka bir deyişle İngiltere, Avrupa ülkelerinin İran’la havayı yumuşatmaya ve nükleer anlaşmadan çekilen ABD politikalarına uymadıklarını göstermeye çalıştıkları, İran ile karşılıklı ticaret ve finansal alışverişte Avrupa mekanizması kurmak için uğraş verdikleri bir zamanda bu trende aykırı davranıp İran ile ortamı gerginleştirdi. Büyük olasılıkla İngiltere, ABD’yi İran ile bir savaşın uçurumuna itmek istiyordu. Özellikle de İngiltere ile İran arasında yaşanan krizin iyice derinleşmesinden sonra. İngiltere, Avrupa Birliği’nin yaptırım uyguladığı Suriye’ye gitmeyeceğine dair İran’dan resmi yazılı güvence aldıktan sonra alıkonulan “ Grace 1” adlı İran petrol tankerini 15 Ağustos 2019’da serbest bıraktı. Russia Today’in, 06 Eylül 2019’da Londra merkezli Middel East Eye sitesinden aktardığına göre, “Adrian Darya 1” adlı İran petrol tankeri, Yunanistan ve Türkiye’den sonra Suriye’ye ulaştı. İngiltere, aldığı güvenceye rağmen İran petrol tankerinin Suriye’ye yönelimiyle yüzüne sert bir tokat yemiş oldu. Şu ana kadar İran, İngiltere’ye ait “Stena Impero” adlı petrol tankerini alıkoyuyor, serbest bırakmıyor. Bu da İngiltere’nin yemiş olduğu ikinci tokattır. Ayrıca İngiliz donanmasına ait “HMS Montrose” adlı gemi, İran Devrim Muhafızları tarafından birçok sataşmalara maruz kaldı. Gemi komutanı William King, “Geminin, Körfez sularında neredeyse her gün İran Devrim Muhafızları ile karşı karşıya geldiğini söyledi...” [03.09.2019 www.independentarabia.com]

3- Yahudi varlığının özellikle Suriye ve Irak’taki İran hedeflerine yönelik hava saldırıları:

A- Suriye devrimi sırasında Yahudi varlığı, direniş ekseninin misillemesine aldırış etmeden Suriye’deki İran hedeflerine yönelik mütemadiyen hava saldırısı düzenledi. Hava saldırılarını artıran Yahudi varlığı, Lübnan-İran partisinin Suriye’deki liderlerini hedef aldı. İran ise, bu saldırıların hedefi olduğunu hep yalanladı. Yahudi varlığının öldürdüğü Suriyeliler ya da Lübnan partisi üyeleri umurunda değil, umurunda olan, doğrudan İranlıların ölmüş olmamasıdır. Son olarak Yahudi varlığı, Suriye’de İran’a ait büyük bir hedefi vurduğunu duyurdu. “İsrail ordu sözcüsü, İsrail savaş uçaklarının, 24 Ağustos 2019 Cumartesi günü Şam yakınlarındaki İran Kudüs Gücü’ne hava saldırısı düzenlediğini söyledi. Sözcü, Kudüs Gücü’nün İsrail askeri hedeflerine insansız hava aracıyla saldırı düzenlemeye hazırlandığını ileri sürdü. Ordudan yapılan açıklamada, “Saldırıda son günlerde Suriye’den İsrail hedeflerine yönelik saldırı düzenlemeyi planlayan Feylak El Kudüs ve Şii milislerin hedef alındığı” belirtildi. Gazetecilere açıklamalarda bulunan askeri sözcü, söz konusu güçlerin “ölümcül insansız hava araçlarıyla” İsrail’e yönelik saldırı hazırlığı içerisinde oldukları söyledi.” [24.08.2019 Deutsche Welle] Bu, Yahudi varlığının İran’la doğrudan ve açıkça sataşmaya girdiğini ve ona meydan okuduğunu gösterir. Eğer İran yanıt vermiş olsaydı, bu, aralarında olası savaşa kapı aralayacaktı. Yahudi varlığı saldırılarında İranlıların ölmüş olmasına rağmen İran yanıt vermedi. “Suriye İnsan Hakları Gözlemevi Pazar günü, İsrail hava saldırılarının Lübnan’da Şii Hizbullah örgütünün iki savaşçısı ile bir İranlı savaşçıyı öldürdüğünü söyledi.” [25.08.2019 El Arabiya] Fakat Amerika, İran’ın Yahudi varlığı ile kendisini de ateşine sürükleyebilecek bir savaşa kalkışmasını istemediği için, İran hava saldırılarında İranlıların öldüğü iddialarını yalanladı...

B- Irak’a gelince, Ağustos 2019 başından bu yana Yahudi varlığı, Haşdi Şabi askeri kamplarında bulunan İranlı uzmanları ve İranlılara ait silah depolarını hedef alıyor. 12 Ağustos 2019’da Bağdat’ın güneyindeki Haşdi Şabi’ye ait “Sakar” üssüne yönelik düzenlenen saldırı gibi Yahudi varlığı, İran’a yönelik saldırılarını tırmandırıyor. Sakar saldırısı, bir kaç hafta içinde gerçekleşen üçüncü saldırıdır. Yahudi varlığı, Haşdi Şabi’ye ait Selahaddin’deki “Şuheda” askeri kampını da bombaladı. Yahudi varlığı, doğrudan İranlı uzmanları ve İran silah depolarını hedef alıyor. “Fransız Haber Ajansı, Selahaddin’deki bir polis memurundan saldırı yerinde yapılan inceleme sonrasında Haşdi Aşair’den bir kişinin öldüğünü, kampta bulunan İranlı iki askeri mühendisin de yaralandığını aktardı.” [12.08.2019 Arabi 48] Sonra 25 Ağustos 2019’da Irak’ın Kaim kenti yakınlarında başka bir askeri kampa ve seyir halindeki konvoya saldırı gerçekleştirdi. Ortamı yumuşatmak için Irak, çok az sayıda kişinin hayatını kaybettiğini duyurdu. İran ise hayatını kaybedenler hakkında bir açıklama yapmadı. Ama belli ki Yahudi varlığı, Suriye’ye ek olarak İran’ın Irak’taki askeri varlığına da doğrudan meydan okumaya başlamıştır.

Üçüncüsü: Yukarıdaki hususları enine boyuna düşündüğümüzde şu sonuca varabiliriz:

1- Körfez’de gemilerinin sataşmaya uğraması ve petrol tankerinin hâlâ alıkonması nedeniyle İngiltere, İran tarafından aşağılanmıştı. Bütün bunlar onu İran’a karşı Amerika’nın da bulaşacağı ve doğal olarak İran’dan intikamını almak için kendisinin de karışacağı bir savaşı ateşlemeye itiyordu. Bu yüzden İran’a yönelik sert söylemini sürdürdü ve ABD Savunma Bakanı’nın yaptığı açıklamadaki ABD’nin iyimser dilini reddetti. “ABD Savunma Bakanı Mark Esper, Londra’da Kraliyet Birleşik Hizmetler Enstitüsü adlı düşünce kuruluşunda yaptığı konuşmada, Öyle görünüyor ki İran bazı açılardan görüşme yapabileceğimiz bir noktaya doğru ilerliyor, umarım durum o şekilde gelişirdedi. Mark Esper’a daha sonra düzenlediği basın toplantısında bu yorumlarını nereye dayandırdığı sorusu yöneltildi. ABD Savunma Bakanı “G7 zirvesinin ardından İranlılar tarafından yapılan açıklamaların ışığında” bu açıklamayı yaptığını belirtti. [06.09.2019 Reuters] İngiltere, örtülü olsa da kullanılan bu iyimser dili reddetti. “Cuma günü Amerikalı mevkidaşı Esper’le görüştükten sonra ortak basın toplantısında bir açıklama yapan İngiltere Savunma Bakanı, eğer İran ile anlaşma imkânı olursa, bu konuda Amerika’ya yardımcı olmaya hazır olduklarını kaydetti. Ancak Tahran’ın sözlerinden çok eylemleriyle değerlendirilmesi gerektiğini belirtti.” [06.09.2019 Reuters] Böylece, İngiltere, İran’la ilgili sıcak krizin merkezi ve kalbi haline gelmişti. Buna göre, İngiltere’nin İran’a karşı savaşı ateşleyebilecek motivasyonları var. Yahudi devleti ile bu hedefte örtüşüyor... O kadar ki İran, 22 Temmuz 2019’da Körfez’de İngiliz petrol tankerini alıkoyduktan sonra Yahudi varlığı, 24 Ağustos’ta Suriye’ye, 25 Ağustos’ta da Irak ve Lübnan’a yönelik hava saldırılarını artırdı. Bu saldırılar, İngiltere ile uyum içinde hareket edildiğini anımsatıyor. Bu nedenle İngiltere’nin, Yahudi varlığını İran ve bölgedeki kolları ile savaşa ittiğini, bu savaşa dalması için onu baştan çıkaracak enerji takviyesinde bulunduğunu söylemek zor değil.

2- Yahudi devleti aslında İran’ın gücünden korkuyor ve İran’a karşı Amerika’nın da karışacağı bir savaşı ateşlemek istiyor. Fakat Amerika’nın İran’a karşı yumuşak davrandığını ve onunla savaşmak istemediğini gözlemledi. Amerika, daha çok askeri tehditlerle kamufle edilmiş siyasi eylemlerde bulunuyor ve iki amaçtan ötürü Körfez’deki ortamı geriyor: Gemilerine korku salarak Avrupa’yı tedirgin etmek ve politikasında Amerika ile birlikte yürümesi için Avrupa’yı özellikle de İngiltere’yi İran yoluyla aşağılamak... Ve İran’ın tehlikesinden koruduğu bahanesiyle Körfez ülkelerine mali şantaj yapmak! Körfez’de gerilimin tırmandırılmasından kasıt, Amerika-İran savaşı değildir. Amerika’nın İran’a yönelik edimleri bunu doğruluyor. Mesela İran, 20 Haziran 2019’da Amerikan insansız hava aracını düşürdü. Amerika ise konuyu sükûnetle çözümledi ve defalarca İran’la savaşmak ve rejimi devirmek istemediğini söyledi... Dahası, kriz tırmandığında İran’la müzakere çağrısı yaptı! Nitekim yukarıda da belirtildiği gibi “ABD Savunma Bakanı Esper, Londra’da Kraliyet Birleşik Hizmetler Enstitüsü’nde yaptığı konuşmasında Öyle görünüyor ki İran bazı açılardan görüşme yapabileceğimiz bir noktaya doğru ilerliyor, umarım durum o şekilde gelişirdedi. [06.09.2019 Reuters] New York’taki BM Genel Kurul toplantıları esnasında yaptırımlar ve ilişkileri ele almak üzere Trump ile Ruhani arasında bir görüşme beklendiğine dair medya organlarında yer alan haberlerin ardından bu daha da netlik kazanıyor. Hatta bazı gazeteler, bunu bir anlaşma olarak nitelediler! “Olası ABD-İran anlaşması nedeniyle Netanyahu Moskova’ya bir ziyaret gerçekleştirdi... Kaynaklar, Netanyahu’nun, “İslam Cumhuriyeti”nin nükleer programını denetime tabi tutacak, ABD’nin İran yaptırımlarını kaldıracak bir İran-ABD anlaşmasına varılmasından endişeli olduğunu kaydettiler. Kaynaklar, bu anlaşma ışığında Suriye’de İran varlığının geleceğinin, İsrail Başbakanını daha da endişelendirdiğini söylediler...” [09.09.2019 Al Arab] Bu nedenle Netanyahu, çatışma patlak vermesi durumunda özellikle İran’la bazı anlaşmaları bulunan Rusya’nın tavrını öğrenmek için Soçi’ye bir ziyaret gerçekleştirdi. “Netanyahu, Putin ile yapacağı görüşme için Soçi’ye hareketinden önce yaptığı açıklamada, “Bu gezi özellikle şuanda çok önemli. İranın bize saldırma girişimlerine karşı İsrailin güvenliğini sağlamak için birçok alanda 360 derece çalışıyoruz. İranlılara karşı çalışıyoruz...ifadelerini kullandı. [12.09.2019 Şarku’l Avsat]

3- Amerika, İran ve bölgedeki kollarına karşı Yahudi varlığını savaşa sürüklemek isteyen İngiliz politikasının tehlikesini fark etti. Çünkü çıkacak bir savaş, sadece İran ve kollarına zarar vermeyecek, Yahudi varlığına da dokunacaktır. Yahudi varlığı savaşta iken Amerika’nın seyirci kalması ise düşünülemez... Dolayısıyla Amerika, 25 Ağustos’taki Lübnan ve Irak, bir gün öncesinde de Suriye’ye yönelik düzenlenen saldırılardan hemen önce bu meseleyi son derece ciddiye aldı ve bu tür girişimleri önlemek için faaliyete başlamış gibi görünüyor. ABD, Yahudi varlığının İngiltere’ye yaptığı ziyarette askeri planlamanın baskın geldiğini öğrendi. “Netanyahu’ya, Ulusal Güvenlik Konseyi Başkanı Meir Ben-Şabbat, Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Amikam Norkin ve İsrail Ordusu Genel Komutanlığı Operasyon Müdürlüğü Başkanı Aharon Haliwa eşlik etti.” İngiltere ile yapılan askeri planlama, Kıbrıs’taki “Akrotiri” ve “Dikelya” İngiliz askeri üslerinin Yahudi varlığı tarafından kullanılması ya da bu iki üste bulunan savaş uçakları ve gemilerinin gizlice savaşa katılması anlamına geliyor. Daha önce de belirtildiği gibi İran’ın İngiltere’ye atmış olduğu tokatlar ışığında bunun olması kesinlikle uzak ihtimal değil... Amerika, böyle bir planlamanın olduğunu öğrenince, Savunma Bakanı’nı Londra’ya yollayarak bu ziyareti fiyaskoya uğrattı. Savunma Bakanı, Yahudi varlığının güvenlik gereksinimlerini ele almak, İran hakkındaki güvenlik saplantılarını dinlemek, güvenliğini koruma ve herhangi bir tehdit karşısında savunma güvencesi vermek, sonuçta onu savaştan ve İngiltere ile yaptığı koordinasyondan caydırmak için Netanyahu ile bir görüşme gerçekleştirdi. 

Dördüncüsü: Buna göre büyük olasılıkla Netanyahu’nun İngiltere ziyaretinin esas amacı, Amerika’nın da karışacağı bir şekilde İran’a karşı askeri çatışmayı tırmandırma adımlarını ele almaktı... İngiltere’nin, Yahudi varlığını savaşa teşvik etme, Kıbrıs’taki İngiliz askeri üslerin kullanım güvencesini verme, özellikle Ürdün ve BAE gibi güdümündeki ülkelerde gerekli kolaylıkları sağlama tandansını sürdürmesi bekleniyor... Buna karşılık Amerika da İran ve kollarını güçlü bir yanıt değil de hafif bir yanıt vermeye teşvik etmeyi sürdürecektir. Direnç ekseni, on yıllardır “uygun yerde, uygun zamanda yanıt” söylemine alışıktır. Ya da etkili bir darbe olmamak kaydıyla zevahiri kurtarmak için bir yanıt verecektir... Buna ek olarak Amerika, Yahudi varlığı ordusu içindeki ABD nüfuzu aracılığıyla savaşı önlemek için içeriden faaliyet yürütecektir. Durum, 2012’ye benziyor. Yahudi kaynaklarına göre, Yahudi varlığı, İran’ı vurmak için casusluk faaliyetlerinde bulunurken, Amerika da Yahudi varlığının İran planlarını öğrenmek ve bunu engellemek için Yahudi varlığına karşı casusluk faaliyeti yürütüyordu. Bugünkü denklem de aynıdır... İngiltere’nin savaş kışkırtıcılığı cephesine karşılık ABD’nin savaşı önleyici cephesi ağır basabilir. Ancak bir yanda İngiltere ve kuklalarının kışkırtması ve desteğiyle Yahudi varlığı, diğer yanda İran ve kolları arasındaki durum, her an patlayabilir vaziyette olacaktır. Ta ki Amerikan temposu ile bu kesimlerden birinin cephesi ağır basana kadar!

Netanyahu’nun Rusya’ya yaptığı ziyaretin amacı, İngiltere’ye yaptığı ziyaretin amacından farklıdır. Çünkü İngiltere ziyaretinin nedeni, Netanyahu ile İngiltere arasındaki çabaları koordine etmekti. Koordinasyondan amaç ise İran’la çatışmak için sıcak olayları tahrik etmek ve çatışmaya katılımıyla Amerika’yı sıkıntıya düşürmekti... Rusya ziyaretinin nedeni ise, Suriye’deki İran varlığı ve füzelerine ilişkin Rusya’nın pozisyonunu öğrenmekti. İran’ın Suriye’den çekilmesi için “yumuşak” baskı yapmasını ya da en azından balistik füzelerin Yahudi varlığına zarar vermesini bertaraf etmek için işgal altındaki Filistin’den yeterli bir mesafeye uzaklaşmasını sağlamaktı... İran’a karşı çatışmayı koordine etmek için değildi. Rusya ile İran arasında bazı anlaşmalar var. Onun için Rusya ile Yahudi devleti arasında İran’a karşı bir çatışmanın koordine edilmesi beklenmez.

Beşincisi: Son olarak, Müslüman ülkelerdeki Ruveybida yöneticiler, sömürgeci kâfirlere izin veriyorlar. Daha doğrusu izinsiz ve müsaadesiz Müslümanların meselelerine burunlarını sokuyorlar. Çıkarlarını gerçekleştirmek ve Müslümanların çıkarlarını öldürmek için planlar çiziyorlar, çözümler koyuyorlar... Ülkenin sahibi olan Müslümanlara gelince, aralarından bir grup ya da bir parti kalkıp hakka davet ettiğinde, İslami hayatı başlatmak ve Hilafeti kurmak gibi meselelerimize ilişkin doğru şeri çözümü ortaya koyduğunda, yasa ihlalcisi olarak görülüp yargılanıyor, işkence edilip hapse atılıyor vb...

(Bu memleketin) Ağaç dalları (öz) bülbül kuşlarına haram da (elin) her cins kuşuna helal mi? Fakat Allah’ın izniyle hak gelecek, batıl yok olup gidecektir.

وَسَيَعْلَمُ الَّذِينَ ظَلَمُوا أَيَّ مُنْقَلَبٍ يَنْقَلِبُونَ“Zulmedenler, hangi dönüşle döndürüleceklerini yakında bileceklerdir.” [Şuara 227]

إِنَّ فِي ذَلِكَ لَذِكْرَى لِمَنْ كَانَ لَهُ قَلْبٌ أَوْ أَلْقَى السَّمْعَ وَهُوَ شَهِيدٌ Şüphesiz ki bunda kalbi olan yahut hazır bulunup kulak veren kimseler için bir öğüt vardır.[Kâf 37]

H.14 Muharrem 1441
  M.13 Eylül 2019        
Devamını oku...

Doğu Akdeniz Gaz Krizi

Soru Cevap

Doğu Akdeniz Gaz Krizi

Soru:

Mısr’ul Arabi sitesinin 28 Ağustos 2019’da aktardığına göre “Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Doğu Akdeniz gazı sondaj çalışmaları hakkında Mısır, Kıbrıs ve AB yaptırımlarına meydan okuyarak “Son sürat devam eden arama ve sondaj çalışmalarını günümüzde veya gelecekte engelleyebilecek kimse yoktur.” Bu açıklamalar, bu dört ülke arasında Doğu Akdeniz gazı üzerinde bir çekişmenin olduğu anlamına mı gelmektedir? Ayrıca Doğu Akdeniz’deki gaz miktarı uğruna devletler arasında bir çekişme meydana getirebilecek kadar büyük müdür? Allah sizi hayırla mükafatlandırsın.

Cevap:

Evet, miktar oldukça büyüktür ve Ortadoğu bölgesinde olması sebebiyle de bu miktar çok büyük önem arzediyor. Öte yandan bölge çevresindeki çekişme, bu dört ülke (Türkiye, Kıbrıs, AB ve Mısır) ile sınırlı değildir. Aksine ABD, Rusya ve mübarek toprak Filistin gaspçısı Yahudi varlığı da çatışmanın taraflarıdır. Öte yandan büyük devletler, çekişmelerinde gazı istismar ederek ekonomik ve siyasi bakımdan uluslararası planda etkili olmaktadır. Açıklığa kavuşması için aşağıdaki hususları gözler önüne seriyoruz:

Birincisi: Doğu Akdeniz Gazının Keşfi ve Önemi

1- Doğu Akdeniz Bölgesindeki Gaz Sahaları:

Bu keşif 2000 yılında British Petroleum şirketine bağlı British Gas şirketinin, Gazze şeridi kıyısından 36 km mesafede toplam gaz rezervinin yaklaşık 1 trilyon fit küp (1 metreküp 35.3 fit küptür) olduğu tahmin edilen “Gazze Marine” sahasını keşfettiğinde başladı. 2009’un Ocak ayında ise, jeolojik araştırmaların durmasıyla toplam gaz rezervinin yaklaşık 10 trilyon fit küpe ulaştığı işgal altındaki Filistin’in kuzey kıyılarından 90 km mesafede ve deniz seviyesinin 1650 metre altında bulunan “Tamara” sahasının keşfi gerçekleşti. Benzer şekilde aynı yıl Kıbrıs’ın güneybatı sahilinin 180 km açığında ve deniz seviyesinden 1700 metre derinliğiyle “Afrodit” sahasının keşfedildiği açıklandı. “Afrodit” sahasının toplam doğalgaz rezervinin yaklaşık 9 trilyon fit küp olduğu tahmin edilmektedir. 2012 yılında toplam gaz rezervinin yaklaşık 17 trilyon fit küpe ulaşan ve işgal altındaki Filistin’in kuzey kıyılarından 135 km mesafede Hayfa kenti civarında bulunan “Leviathan” sahasının keşfi gerçekleşti. Bu ise deniz seviyesinden 1600 metre derinliktedir.

2015 yılında İtalyan “ENI” şirketi tarafından keşfedilen ve Akdeniz’deki en büyük gaz sahası olduğu tahmin edilen Mısır sahilleri yakınındaki “Zuhr” sahasının keşfi gerçekleşti. Saha, Mısır Port Said kenti kıyılarına yaklaşık 200 km uzaklıktadır. Kesinleşmiş rezerv miktarı ise 30 trilyon fit küp doğalgaza ulaşmaktadır. “ENI”nin tahminlerine göre 2019 yılında 2,5 milyar fit küp gaz çıkarılacaktır. Bu üretim Mısır gaz üretiminin yaklaşık yüzde 40’ını oluşturacaktır. Ayrıca “Zuhr” sahasından sonra İtalyan “ENI” bu yılın başlarında Mısır sahilleri yakınlarında yeni bir gaz keşfini duyurmuştur. O da Akdeniz’de Sina yarımadasının kuzeyine yaklaşık 50 km uzaklıkta bulunan “Nur” sahasıdır. Bunun yanı sıra, 2010 yılında ABD Jeolojik Araştırma Merkezi’nin tahminine göre, Doğu Akdeniz havzasında Suriye, Lübnan, Yahudi varlığı, Mısır ve Kıbrıs açıklarında keşfedilmemiş gaz kaynakları yaklaşık 122 trilyon metreküptür. Yaklaşık 107 milyar varil de çıkarılabilir petrol vardır.

Görüldüğü gibi gerçekten muazzam bir zenginliktir.

2- Doğu Akdeniz’deki Gaz Servetinin Önemi:

Bu önem sadece gazın keşfinden gelmez. Bilakis bunun yanında, içinde bulunduğu en geniş bölgenin ki o da, dünyadaki petrol rezervlerinin yaklaşık yüzde 47’si ve gaz rezervlerinin yüzde 41’ini içeren Ortadoğu bölgesinin jeopolitik öneminden kaynaklanmaktadır. Öte yandan Akdeniz’in Asya, Avrupa ve Afrika’nın kesişim noktasına açılması ve Süveyş Kanalı ile körfezi ve Cebelitarık aracılığıyla küresel ticaret yollarıyla bağlantısı da bölgenin önemini artırmıştır. Art arda keşiflerle birlikte bu tahminler Doğu Akdeniz devletlerinin umutlarını yükseltmiş, petrol ve gaz şirketlerinin iştahını kabartmış ve hammaddeler üzerindeki bölgesel rekabeti alevlendirmiş, uluslararası güçlerin dikkatlerini ek bir servete ve muhtemel bir çekişme merkezine çekmiştir.

İkincisi: Doğu Akdeniz Çevresinde Çekişen Ülkeler:

1- Akdeniz’e Kıyısı Olan Ülkeler:

A- Kıbrıs Türk Kesimi-Kıbrıs Yunan Kesimi: Kıbrıs Türk Kesimi, adanın servetlerinin adanın tüm evlatlarının mülkü olduğunu ve servetlerin diğer taraf ayrı tutularak kullanılmasının caiz olmadığını addetmektedir. Ancak Kıbrıs Yunan kesimi, bu hususa aldırış etmeyip, kendine ait Ekonomik Münhasır Bölge (Exclusive Economic Zone) sınırlarını çizerek, 2010 yılında tek taraflı olarak gaz servetini kullanma imkanını elde etti ki, Kıbrıs Türk kesimini aynı adımla karşılık vermeye sevketti. Nihayet deniz sınırlarını belirledi. “Türkiye 15 Eylül 2011’de Kuzey Kıbrıs ile kıta sahanlığını tayin etmek üzere bir anlaşma imzaladı...” [08.11.2018 Ahval] Bu uygulamaların bir sonucu olarak Kıbrıslı kesimler “Türk ve Yunan” tarafından belirlenen bölgeler arasında girift sözkonusudur. “Bu yüzden Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, 2010 yılında Kıbrıs Yunan kesimince çizilen bazı bölgelerdeki hakkını talep etmektedir...” [11.07.2019 Turk Press]

B- Avrupa Birliği: Önceliği, son yıllarda özellikle Amerikan yaptırımlarının baskısı altında kötüleşen AB-Rusya ilişkileri nedeniyle hammadde kaynakları ile tedarik yollarını çeşitlendirerek enerji güvenliğini güçlendirmektir. Bu bağlamda Doğu Akdeniz gazı, bu denklemin gerçekleşmesine, özellikle Doğu ve Güney Avrupa ülkelerinin Rus gazına olan bağımlılıklarının azaltılmasına katkıda bulunacaktır… Böylece görünüşe göre Avrupa Birliği, Kıbrıs Yunan Kesimi ve Yunanistan gibi AB üyesi bazı ülkeler ile petrol ve gaz sondaj şirketleri yoluyla bu denklemde vardır.

C- Türkiye: Türkiye, Yunanistan ile Ege Denizi’nde yaşanan anlaşmazlık nedeniyle kıta sahanlığını belirleyen Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin bir üyesi değildir. Türkiye, Kıbrıs Yunan Kesimince belirlenen Ekonomik Münhasır Bölge’nin, Türk kıta sahanlığı ile henüz resmen açıklanmamış olsa da Türkiye’nin Ekonomik Münhasır Bölge’si ile iç içe geçmiş olduğunu iddia ediyor… Bu hak iddiasına istinaden Türkiye, Kıbrıs (Yunan) Kesimi’nin Ekonomik Münhasır Bölgesi’ni belirlemek için Mısır, Yahudi devleti ve Lübnan’ın ile yapmış olduğu anlaşmaları tanımıyor ve Ankara’nın haklarını ihlal ettiği gerekçesiyle bu bölgede yabancı şirketlere verilen gaz arama ve sondaj ihalelerini yasadışı olarak görüyor… Genel başkanlığını yaptığı iktidardaki AK Parti’nin 18. kuruluş yıldönümü etkinlikleri kapsamında başkent Ankara’da partililere seslenen Erdoğan, “Doğu Akdeniz’de Fatih’imizle, Yavuz’umuzla, Barbaros Hayrettin’le oralardayız… Biz orada Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin izniyle çalışmalarımızı sürdürüyoruz ve sürdüreceğiz.” ifadelerini kullandı. [24.08.2019 Savt’ul İmarat]

D- Filistin Gaspçısı Yahudi Devleti: Artan gaz keşifleri, Yahudi varlığının enerji sektöründeki açığını kapatacağı gibi Mısır’a olan bağımlılıktan kurtulmasına yardımcı olacaktır. Sadece bu da değil, zira işgal varlığı, doğalgazı siyasi ve güvenlik manivelasına, özellikle Mısır, Lübnan, Filistin Yönetimi ve Ürdün gibi bölgedeki bazı komşu Arap ülkeleri ile normalleşmek için etkili bir silaha dönüştürmeyi hesaplamaktadır. Ayrıca “İsrail”, “İsrail’den” bu üç ülkeye boru hattı döşemek için Yunanistan, Kıbrıs (Yunan Kesimi) ve İtalya ile 6 milyar Euroluk “6,8” milyar dolarlık bir antlaşmaya vardı. [25.11.2019 Eş Şuruk news] Bütün bunlar, Avrupa’nın enerji kaynaklarını çeşitlendirmek istemesinden kaynaklanıyor.

E- Mısır: Gaz, Mısır rejimine nispetle sadece ekonomik değer taşımıyor. Aksine daha da önemlisi rejim, gazı iktidarını perçinlemenin, Mısır halkına ülke zenginliklerinden faydalanma olanağı tanıyan içsel meşruiyetin yokluğunda istenen bölgesel ve uluslararası meşruiyeti elde etmenin bir aracı olarak görüyor. Bu yılın başlarında Mısır, Yahudi devleti, Kıbrıs Yunan Kesimi, Yunanistan, İtalya, Ürdün ve Filistin “Doğu Akdeniz Gaz Forumu” kurulduğunu açıkladı. “Ocak ayında Kahire’de Mısır, “İsrail”, Kıbrıs Yunan Kesimi, Yunanistan, İtalya, Ürdün ve Filistin, “Doğu Akdeniz Gaz Forumu” kurulduğunu duyurdu. Doğu Akdeniz havzasına kıyısı olmasına rağmen Türkiye, Lübnan, Suriye ve Kuzey Kıbrıs Türk Kesimi kuruluşu anında forum üyeliğine dahil edilmedi. [15.01.2019 El Haliç Online]

F- Burada Akdeniz’e kıyısı olan başka ülkeler olmasına rağmen hiçbir etki ya da tesirleri yoktur.Şimdiki haliyle Suriye… Lübnan, Fransız, İtalyan ve Rus şirketleriyle bir takım anlaşmalar imzalamasına rağmen henüz çalışmalarına başlamadılar. Yahudi devleti sonra da Filistin Yönetiminin müdahil olması nedeniyle gecikme olabilir.”

2- Akdeniz’e Kıyısı Olmayan Devletler:

A- Amerika: Bölgeye daha geniş bir çerçeveden bakmaktadır. Bu bakış, Ortadoğu’daki öncelikleriyle ilgilidir. Ve genellikle enerji akışının ve Yahudi varlığının güvenliğiyle irtibatlıdır. ABD, şirketleri ve bölgedeki ajanları vasıtasıyla Doğu Akdeniz bölgesinde hazır ve nazırdır. Ayrıca Avrupa’ya sıvılaştırılmış doğalgaz ihracatın da bir artış görülüyor. Bu, gelecekte bölgedeki gaza bakışını etkileyebilir.

B- Rusya: Doğu Akdeniz gazı, Rus gazına alternatif olmayıp onunla rekabet edemese de Moskova, olumsuz etkilenmeyecek şekilde tamamlayıcı ya da alternatif bir doğalgaz projesinde yer alarak Avrupa pazarındaki tekelini güvence altına almayı istiyor ve özellikle de böyle yapıyor… Moskova, doğalgaz sondaj şirketleri (Lübnan), finansman (Kıbrıs Yunan Kesimi, Yunanistan), askeri üs ve ikili anlaşmalar (Suriye) yoluyla Doğu Akdeniz’deki gaz çekişmesinde vardır.

Üçüncüsü: Etkili Devletler Arasındaki Çekişmede Doğalgazın Ekonomik ve Siyasal İstismarı:

1- AB’ye gelince, 20 Aralık 2018’de Yunanistan, Kıbrıs Yunan Kesimi ve Yahudi varlığı, doğalgazın Doğu Akdeniz’den Avrupa’ya transferi için ABD destekli boru hattı projesinde ilerleme kaydetmeye hazır olduklarını duyurdu. (EastMed) boru hattı, gazı işgal altındaki Filistin-Kıbrıs-Yunanistan üzerinden Avrupa Birliği pazarına taşıyacaktır. Bu hattan Yunanistan- İtalya üzerinden Avrupa Birliği’ne yaklaşık 10 milyar metreküp doğalgaz taşınması bekleniyor. Bununla Avrupa Birliği Rus gazından uzak olarak doğalgaz ithalatını çeşitlendirmeyi amaçlıyor. EastMed projesi, Avrupa Birliği’nin doğalgaz ihtiyacının yaklaşık yüzde 10-15’ini karşılayacaktır. Böylece Avrupa Birliği, enerji kaynaklarını çeşitlendirebilecek, Rusya da AB’deki doğalgaz fiyatlarıyla ilgili nüfuzunu kaybedecektir. AB’nin son birkaç yıldır sürekli artan gaz piyasasındaki fiyatları düşürmeye çalışması olasıdır.

2- Bu, AB açısındandır. Amerika açısından ise, ABD, North Stream-2 projesini durdurmak için Rusya’ya özellikle de müttefiki Almanya’ya yaptırımlar yoluyla baskı yaptı. Bu projenin Rus gazını Batı Avrupa derinliklerine nakledeceğini, Avrupa dış politikası üzerinde daha fazla etkin olmasına olanak tanıyacağını, herhangi bir devlete baskı yapmak için enerjiyi bir araç olarak kullanabileceğini iddia ediyor. Bundan dolayı ABD, çeşitlendirmenin, enerji arzı güvenliğinin ve rekabetçi bir ortam yaratmanın bir aracı olması düşüncesiyle AB ülkelerini Rusya yerine ABD’den sıvılaştırılmış doğalgaz alımına sevk etmeye çalışıyor. Bu da hiç şüphesiz North Stream-2 projesine etkileyecektir. “Ki bu proje, Baltık Denizi’nden Almanya’ya yıllık toplam 55 milyar metreküp doğalgaz taşıyacak iki boru hattının inşasını ön görüyor.” [01.04.2019 Sputnik News]

3- ABD ile Rusya arasında doğalgaz tedariki ile ilgili giderek artan bir rekabet ve çatışma söz konusu. Çünkü 28 ülkeden oluşan ve yaklaşık 512 milyon nüfusuyla süper bir güç olarak AB, özellikle doğal gaz konusunda dünyanın en büyük enerji ihracatçısı için önemli bir pazardır. Bu yüzden uzun süredir Rusya, Avrupa Birliği’ni önemsemiş ve Avrupa pazarına egemen doğalgaz ihracatçısı ve tedarikçisi olmuştur. Şimdiyse Amerika hatta girdi. Depolanması ve taşımacılığı daha kolay ve daha güvenli olduğu için Amerikan sıvılaştırılmış doğalgaz (LNG) ihracatını artırarak Rusya’ya meydan okumaya yeltenir hale gelmiştir. Ancak öte yandan sıvılaştırılmış doğalgaz, boru hatlarından taşınabilir gaza ve diğer enerji kaynaklarına oranla sıvılaştırılması ve nakledilmesi çaba gerektirdiği için son derece maliyetlidir. Ancak rekabet temelinde fiyatlandırıldığında, sıvılaştırılmış gaz, Avrupa Birliği’nin doğalgaz tedarikinde artan bir rol oynayabilir. Bu, Rusya için potansiyel bir tehdittir… Amerika bunu yapmaya başladı bile. 2018 Ekim ayında ABD’nin Avrupa Birliği’ne ithal ettiği sıvılaştırılmış doğalgaz miktarı, Amerikan sıvılaştırılmış doğalgaz üretiminin toplam yüzde 24’üne ulaşmıştır. İlk kez 2017 yılında doğalgaz ihracatçısı olarak beliren ABD’nin 2017’de Avrupa Birliği’ne yaptığı doğalgaz ihracatı yaklaşık yüzde 10’na tekabül etmektedir. 2019 yılının ilk aylarında ise AB’nin ABD’den doğalgaz ithalatı yaklaşık yüzde 13’ne ulaşmıştır. Böylece ABD, Avrupa Birliği’nin en büyük üçüncü tedarikçisi haline gelmiştir. Bu da Amerikan kaya gazı üretiminin artışına dönüktür.

4- Özetle, Rusya’nın, Avrupa Birliği’nin doğalgaz tedarikinde söz sahibi olması ve büyük ölçüde ona dayanması nedeniyle enerji kaynaklarını çeşitlendirmenin gerekliliği giderek artıyor. Bu nedenle AB, ağır Amerikan yaptırımlarına tabi Rus gazından uzak olarak, özellikle de Kuzey Denizi’ndeki doğalgaz üretimindeki gerilemenin ardından doğalgaz ithalatını çeşitlendirmek ve EastMed projesini desteklemek arzusundadır. Aynı zamanda Amerika, Avrupa Birliği ülkelerini Rusya yerine Amerikan sıvılaştırılmış doğalgaz alımına sevk ederek Avrupa pazarını kontrol altına almak istiyor. Bu yüzden Baltık Denizi üzerinden Rusya’yı Avrupa’ya bağlayan North Stream-2 projesine doğrudan engel oluyor.

5- Ortadoğu, aslında İslami bir bölgedir. Allah Subhanehu ve Teâlâ, bı bölgeye petrol, gaz ve maden gibi muazzam zenginlikler bahşetmiştir. Ancak sömürgeci kafirlerin yanı sıra mübarek toprak Filistin gaspçısı Yahudi devleti, bu servetleri talan etmekte, onlardan nimetlenmektedir… Bunların hepsi o zenginliklerle ekonomilerini zenginleştiriyor, sanayilerini ve piyasalarını canlandırıyorlar. Ajan yöneticilerine ulaşan kırıntıları ise, özel mülkleri haline getiriyorlar. Oysa bu zenginlikler, kamü mülkiyetidir, sahibi de gaspçıları değil insanlardır! Ümmet, sömürgeci kafirlerin servetlerimizi talan etmesine imkan tanıyan bu zalim yöneticileri değiştirmek için harekete geçmelidir… Ümmet, etrafını çeviren zenginliklerinden faydalanamadığı için geçim sıkıntısı çekmektedir. Sırtında su taşıyan ama şiddetli susuzluktan ölen çöldeki dişi develere benziyor.

Şüphesiz zalim karşısında sessiz kalmak, onu değiştirmek için içtenlikle ve dürüstlükle çalışmamak, sessiz kalanları zulmün akıbetinden kurtarmayacak, zulmün akibeti, hem zalime hem de zalim karşısında susana dokunacaktır.

وَاتَّقُوا فِتْنَةً لَا تُصِيبَنَّ الَّذِينَ ظَلَمُوا مِنْكُمْ خَاصَّةً وَاعْلَمُوا أَنَّ اللَّهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ  “Sizden sadece zulmedenlere isabet etmeyecek fitneden korkun ve bilin ki Şüphesiz Allah’ın cezası pek şiddetlidir.” [Enfal 25] Zulmünden dolayı zalim, zalime karşı sessiz kalması ve değiştirmek için çalışmaması nedeniyle de diğerleri zulmün akibetine maruz kalacaktır…

إِنَّ فِي هَذَا لَبَلَاغاً لِقَوْمٍ عَابِدِينَ

“İşte bunda, (bize) kulluk eden bir kavim için bir mesaj vardır.” [Enbiya 106]

H.02 Muharrem 1441
M.01 Eylül 2019

Devamını oku...

Dilbilimciler Nezdinde (Ümmet) Sözcüğü

Soru Cevap

Dilbilimciler Nezdinde (Ümmet) Sözcüğü

Soru:

Mukaddimet-ud Düstur kitabının 21’inci maddesinde “Buradaki cemaat, cins bir isim olup herhangi bir cemaat demektir. Dolayısıyla mutlak olup onunla kastedilen cinstir...” ifadesini kullandık. Benim iki sorum olacak:

1- Cemaatyerine Burada ümmet, cins isimdir.denilseydi daha yerinde olmaz mıydı? Çünkü mesele, ayetin lafzının delaletiyle alakalıdır. Onun için olduğu gibi bırakmak daha güzel olmaz mıydı?

2- Birçok dil kaynağında, ümmet sözcüğünün (cemaat, kavim, raht (topluluk) ve taife sözcükleri gibi...) cins isim değil de cemi isim olduğu belirtildi. Ümmet (ve cemaat) sözcüklerini neden cemi isim olarak değil de cins isim olarak itibar ettik?

Cevap:

Birinci sorunun cevabı şu şekildedir:

1- (Ümmet) kelimesi, birçok manası olan müşterek bir lafızdır. Bu manalardan bazıları şunlardır:

A- Cemaat manasında: تِلْكَ أُمَّةٌ قَدْ خَلَتْOnlar gelip geçmiş bir ümmettir.[Bakara 134] Yani cemaat.

أُمَّةٌ يَدْعُونَ إِلَى الْخَيْرHayra davet eden bir ümmet bulunsun[Ali İmran 104] Yani davetçi bir cemaat bulunsun .

B- İman ya da sapıklıkta olan bir tek sınıf manasında. كَانَ النَّاسُ أُمَّةً وَاحِدَةًİnsanlar bir tek ümmet idi.[Bakara 213] Yani sapıklıkta aynı yol üzere tek bir sınıf.

-        وَمَا كَانَ النَّاسُ إِلَّا أُمَّةً وَاحِدَةًİnsanlar tek bir ümmet idiler.[Yunus 19] Yani Allah’ı birleyen tek bir sınıf idiler.

C- Millet ya da Şeriat manasında. وَإِنَّ هَذِهِ أُمَّتُكُمْ أُمَّةً وَاحِدَةًŞüphesiz bu bir tek ümmet olarak sizin ümmetinizdir[Müminin 52] Yani sizin milletiniz ve Şeriatınız.

D- Zaman ya da süre manasında. وَادَّكَرَ بَعْدَ أُمَّةٍNice zaman sonra hatırladı.[Yusuf 45] Yani bir süre sonra.

E- İyilikte cemaat makamına kaim olan fert manasında. إِنَّ إِبْرَاهِيمَ كَانَ أُمَّةًŞüphesiz İbrahim, bir önder idi.[Nahl 120] Yani örnek bir imamdı ya da Allah’a ibadette bir cemaat gibiydi.

2- Buna göre “ümmet” müşterek bir lafızdır. Ayet şerh edilirken, ayetteki manası -ki cemaattir- kullanılır. Bu nedenle biz de şerh ederken manasını kullandık. Cemaat sözcüğünü kullanmak, ümmet sözcüğünü kullanmaktan daha açık ve nettir. Çünkü ümmet sözcüğünün birçok manası var. Ayeti şerh ederken, manasını kullanmak daha açık ve nettir. Bunun için Burada cemaat, cins isimdir.ifadesini kullandık. Eğer Burada ümmet cins isimdirifadesini kullanmış olsaydık, manaları birbirine karışırdı. Çünkü o zaman ümmet, fert, imam, önder, cemaat, zaman ya da İslami ümmet... manalarına gelebilirdi. Onun için “cemaat” lafzı ile ifade etmek daha nettir. Zira وَلْتَكُنْ مِنْكُمْ أُمَّةٌSizden bir ümmet bulunsunayetinde kastedilen mana cemaattir.

İkinci sorunun cevabına gelince, şu şekildedir:

Görünüşe göre sen ismi, cins isim ve cemi isim diye ikiye ayıran bazı dil kitaplarını okumuşsun... Cemiye (çoğul) delalet eden ve müfredi olmayan lafza, cemi isim denir, örneğin kavim ve raht gibi... Sanki buradan sen ismin tek ayrımının bu olduğunu anlamış görünüyorsun. Cemi ismin tanımında hiçbir anlaşmazlık yok. Bu nedenle cemiye delalet edip müfret lafzı olmadıkları halde ümmet ve cemaat sözcüklerine neden cins isim dediğimizi sorguladın?

Kardeşim, cins ve cemi isim konusunda sayısız araştırmalar olduğu gibi ismin bölümleri konusunda da bazı anlaşmazlıklar var... Dahası dilbilimcilerin ismi ayırma metoduna göre cins ve cemi isim tanımı ile ilgili kurallarda da bazı anlaşmazlıklar söz konusu. Bu anlaşmazlıkların bazıları şunlardır:

Birincisi: Bazıları ismi, cemi ve cins isim diye ikiye ayırırlar...

1- Cemi isim de üçe ayrılır:

A- Manası çoğul olup, aynı cinsten tekili olmayan, manasından tekili olan cemiler. Örneğin kavim, raht ve Ceyş (ordu) gibi…

B- Çoğul kalıplarına aykırı olan cemiler. Bunlar, lafzı müfret olup bilinen cemi teksir (kırık cemi) kalıplarına uymayanlardır. Örneğin راكب“Rakibun” (yolcu) sözcüğünün çoğulu olan ركبRakbun (yolcular) gibi.

C- Nispeti caiz olanlar. Bunlar, lafzı müfret olup cemi teksir kalıplarına uyan, ancak (ismi) nispette tekili eşit olanlardır. Örneğin ركابRikab sözcüğü, cemi teksir kalıplarından فعال“fial” babındandır. Müfredi ركوبة “Rakubetün”dür. Ama tekil gibi nispet edilebilir “ركابي” Rikabi (yolculukla ilgili) gibi. Bu da cemi isimdir.

2- Cins isim de üçe ayrılır:

A- Cemi cins isim. Bu, manası cemi olup cinse delalet eden ve iki alametten biriyle müfretten ayrılan isimdir:

Tâ-i Merbûta ( التَّاءُ المرَبُوطَةُ): Yuvarlak tâ. Örneğin, نحل“Nahl”(Arı):نحْلة“Nahletün”, كلم “Kelimun”(Sözcük) كلِمة“Kelimetün”, تفاح”Tuffah” (Elma) تفاحة“Tuffahatun”, شَجَر ”Şecer”(Ağaç)شجرة“Şeceratün”, تمر “Tamr” (Hurma) تمرة “Tamratün”.

Yau Nispet يَاءُ النِّسْبَ: Nispet Ya’sı. Örneğin عَرَب“Arap”: عربي“Arabi”, تُرك “Türk”,تركي “Türki”, زِنج“Zencün”, زِنجي  “Zenci”.

B- Müfret cins isim. Bu, azlık ve çokluk için uygun olup cinse delalet eden isimdir. Örneğin ماء“Ma” (su) ve  لبن“Leben” (süt) gibi. Böylesi isimler, müfret cins isimlerdir.

C- Tekil cins isim. Örneğin أسد“Esed”(aslan), ذئب“Zibun” (kurt), رجل“Racül” (adam) gibi.

3- Başta da belirttiğim gibi cemi ve cins ismi belirlemek için yukarıda belirtilen kurallarda bazı anlaşmazlıklar var. Örneğin:

A- Bahr El Muhit Fi Usul El Fıkıh kitabının 4. cildinin 115. sayfasında şöyle geçiyor: Üçüncüsü: Cins isimle tekili arasındaki ayraç yuvarlak tadır. Cins isim, mastar ve müştak (türemiş) değildir. Örneğin تمر”Tamr” ve شجرة“Şeceratün” gibi. Yaygın olan budur yani cins isim olmasıdır. Gazali, bunu cemi olarak, İbn Malik ise cemi isim olarak adlandırır. İbn Malik, bunu cemi isimlerden addeder. Ancak El Kafiyenin şerhinde onu cins isim dedi...Yukarıdaki ayrımda da gördüğün gibi تمر ”Tamr” ve شجر“Şecer” sözcüklerinin müfredi, تمرة ”Tamratün” ve شجرة“Şeceratün” dür. Yani cemi cins isimdir. Fakat bu konuda anlaşmazlık var. Meşhur olan, cins isimolmasıdır. Gazaliye göre (cemi), İbn Malike göre (cemi isim)dir...

B- Şerh El Kebir Li Muhtasar El Usul adlı kitabın 155. sayfasında şöyle geçiyor: “Şeyh, burada كلمة“Kelimetün” sözcüğünün tekilinin كلام “Kelam” olduğunu belirtti. Gramercilerin çoğuna göre meşhur olan, كلم“Kelimun” sözcüğü, كلام “Kelam” sözcüğünün değil, كلِمة “Kelimetün” sözcüğünün çoğuludur... Âlimler, كلم“Kelimun” sözcüğü, (cemi cins isim) mi yoksa (cins isim) mi olduğu konusunda ihtilaf ettiler: Suyuti, Hemul Hevami adlı eserinin 1. cildinin 55. sayfasında şöyle der: “Nazır El Ceyş, Şerh el Teshil kitabında, gramercilerin كلم“Kelimun” sözcüğünde ihtilaf ettiklerini söyledi. Cürcani dâhil bir grup âlim, كلم“Kelimun” sözcüğünün كلِمة “Kelimetün” sözcüğünün “çoğulu” olduğunu belirtti. El Farisi ve muhakkikler ise, كلِمة “Kelimetün” sözcüğünün “cins ismi” olduğunu söylediler.” (A) şıkkında söylediğimizi burada yineliyoruz. Mesele, كلم“Kelimun” sözcüğü ile ilgilidir. Müfredi, Yuvarlak ta ile (كلِمة) kendisinden ayrılır. Ancak yine de anlaşmazlık söz konusudur. Yukarıdaki ayrıma göreكلمsözcüğü, (cemi cins isim) iken Cürcaniye göre (كلِمة) sözcüğünün çoğuludur, El Farisiye göre ise (cins isim)dir.

Gördüğün gibi isimdeki birinci ayrım yöntemlerine göre dilbilimciler arasında bir anlaşmazlık var.

İkincisi: Bazıları da ismi, cemi ve müştak diye ikiye ayırırlar...

1- Fahreddin Er Razi lakabıyla bilinen Ebu Abdullah Et Teymi Er Razi (Ö.606), El Mahsul adlı eserinde şöyle der:

İsim, ya alem (özel isim) ya müştak ya da cins isimdir. Alemde mecaz olmaz. Çünkü mecazın şartı, asıl ile feri arasındaki münasebetten dolayı nakli kabul etmesidir. Böylesi bir münasebet alemlerde mevcut değil. Müştaka gelince, müştak minhü’de (kendisinden türetilen) mecaz cereyan etmezse, hiçbir manası olmayan müştakta da mecaz cereyan etmez. Müştak minhü’de hâsıl olan durum müstesnadır. O halde cins isimler müstesna hakikatte mecaz olmaz. En doğrusunu Allah bilir

2- Ebu Abdullah Bedreddin Muhammed b. Abdullah b. Bahadır El Zerkeşi (Ö.794), Bahr El Muhit Fi Usul El Fıkıh adlı eserinde şöyle der:

İkinci uyarı (Lafzı itibariyle külli müştak ve başkalarına ayrılır)

Lafzi itibariyle külli, müştak ve başkalarına ayrılır. Çünkü ya bir sıfat ile mahiyete delalet eder, bu durumda müştak olur, siyah gibi. Gramercilerin literatüründe buna sıfat denir. Ya da mahiyete delalet etmez. Aynı mahiyete delalet edenler cins isimdir... El Esfehani der ki: Cinse delalet edenler, cins isim (aslan gibi) ve alem (Usame gibi) olmak üzere ikiye ayrılır. Bu ikisi müteradif (eş anlamlı) değildir. Çünkü cins isim, külli mahiyet için vaz edilirken, alem, zihinde somutlaştırılması kaydıyla bu mahiyet için vaz edilmiştir...

3- Abdül Kerim b. Ali b. Muhammed En Nemle (muasır âlim) El Mühezzeb Fi İlim El Usul El Fıkıh El Mukarin adlı eserinde şöyle der:

Külli de cins isim ve müştak diye ikiye ayrılır.

- Cins isim, belirli bir zata delalet eden isimdir. Örnek الفرس“Fers” (At) ve الإنسان“İnsan” gibi.

Müştak ise, mahiyetteki bir özelliğe değil de belirli bir sıfata delalet eden isimdir. Örnek الفارس“Fâris” (binici) ve العالم“Âlim” gibi. Zira bu, binicilik ve bilgelikle sıfatlanan bir zata delalet eder.

Cüzi de müstakil ve gayri müstakil olmak üzere ikiye ayrılır. Müstakil cüzi isim, alemdir (Özel isim). Örnek “Zeyd” gibi. Müstakil cüzi isim, izmara (zamir) gerek duymaz. Gayri müstakil cüzi isim ise zamirlerdir. Örnek “Ben”, “sen” ve “o” gibi.

Üçüncüsü: Biz de Şahsiye 3 kitabının Dil ve bölümleribabında ismi bu şekilde taksim ettik: 

...İsim, ya külli ya da cüzi olur. Zira ya mefhumuna birçok şeyin girmesi doğru olur ya da olmaz. Eğer girerse küllidir, girmezse cüzidir...

Külli de ayrıca iki kısımdır: Cins ve müştak.Bunun nedeni,

- Eğer külli, belirsiz bir objeye delalet ederse, at, insan, siyah ve aynı mahiyete delalet eden benzerleri gibi bu durumda cins olurlar yani cins isim olurlar...

- Eğer külli, belirli bir sıfata delalet ederse, müştak olur, siyahi ve binici gibi...

Cüzi de iki kısımdır. Alem ve zamirler. Nedeni, 

-Eğer lafız, delaleti ile bağımsızsa yani açıklayıcı bir şeye gerek duymazsa, alemdir, Zeyd ve Ali gibi...

- Eğer bağımsız değilse yani açıklayıcı bir şeye gerek duyarsa, zamirdir. O gibi...

Buna göre cemi manası taşıyan lafız, yani külli lafız, iki kısımdır:

Eğer belirsiz bir objeye delalet edip aynı mahiyette olurlarsa, at, insan ve siyah gibi, cins isimdir... Eğer külli, belirli bir sıfata delalet ederse, müştaktır, zenci, binici ve âlim gibi. Zenci, siyahlıkla, binici, binicilikle, âlim de bilgelikle nitelenen kişilerdir...

Buradan hareketle (ümmet ve bu manadaki cemaat) kelimeleri, belirsiz bir varlığa, herhangi bir ümmet ve herhangi bir cemaate delalet ederler... İkisinin de belirli bir sıfatı yok… O halde ümmet ve cemaat sözcükleri, cins isim olup belirtilen tanıma göre müştak isim değillerdir... Biz, ismin bu ayrımını benimsedik. Buna göre cemaat ve ümmet sözcüklerine cins isim dedik. Nitekim Mukaddimet-ud Düsturda 21.maddenin açıklamasında şöyle geçer: “Bu maddenin delili; Allah Subhânehu ve Teâlânın şu kavlidir:

  وَلْتَكُن مِّنكُمْ أُمَّةٌ يَدْعُونَ إِلَى الْخَيْرِ وَيَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنكَرِ وَأُوْلَـئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ  “Sizden, hayra çağıran, iyiliği emreden ve kötülükten men eden bir topluluk bulunsun. İşte kurtuluşa erenler onlardır.” [Ali İmran 104] Bu ayet ile siyasi partilerin kurulmasına dair istidlal yönü şudur ki; Allah Subhânehu ve Teâlâ Müslümanlara, aralarında hayra, yani İslama davet eden ve aynı şekilde marufu emreden ve münkerden nehyeden bir cemaatin bulunmasını emretmiştir... Zira Allah Subhânehu ve Teâlânın وَلْتَكُن مِّنكُمْ أُمةَّ Sizden bir ümmet bulunsunkavli, Müslümanların cemaati arasından kendisine cemaat vasfını kazandıran bir kitleleşme ile kitleleşmiş bir cemaatin çıkarılmasına dair bir emirdir. Zira مِّنكُمAranızdademiştir. Dolayısıyla وَلْتَكُن مِّنكُمْ أُمةّAranızda bir ümmet [siyasi bir hizb/parti] bulunsunkavlinden maksat, Müslümanlardan bir cemaat bulunsun demek olup Müslümanlar bir cemaat olsun demek değildir. Yani Müslümanlardan bir ümmet bulunsun demek olup bunun manası Müslümanlar bir ümmet olsun demek değildir. Çünkü ayetteki من[min] harfi, cinsin beyanı için değil tabîd/bazılaştırma içindir ve onun yerine بعض[bad] lafzının yazılması uygun düşer. Dolayısıyla deriz ki: [وليكن بعضكم أمةً]Sizden bazınız bir ümmet olsun. Oysa [بعض] badlafzının şu ayete koyulması uygun değildir: وَعَدَ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنكُمْAllah sizlerden iman edenlere vadetti[Nur 55] Zira وعد الله الذين آمنوا بعضكمAllah sizlerden iman edenlerden bazılarına vaat ettidiyemeyiz. Bunun içindir ki minharfi burada, cinsin beyanı içindir. Yani vaat, sahabe [Rıdvanullahi Aleyhim]in kuşağı ile sınırlandırılamaz. Bilakis vaat, iman edip Salih amel işleyen herkes içindir...

Şöyle denilmez: Ayette, أمة denilmiştir. Yani tek bir parti demektir ve bu da birden çok parti olmaması demektir. Böyle denilmez: Çünkü ayette, tek bir ümmet denilmemiştir. Dolayısıyla tek bir cemaat de denilmemiştir. Ayette ancak herhangi bir vasıf olmaksızın nekre (belirsizlik) siygasıyla ümmet denilmiştir. Dolayısıyla bu da bir cemaati kurmak farzdır demektir. Dolayısıyla da tek bir cemaat kurulduğunda farz hâsıl olmuştur. Ancak bu, birden fazla cemaatin, yani birden fazla kitlenin kurulmasına mani değildir. Zira bir kişinin yerine getirmesinin kâfi olduğu farz-ı kifayeyi bir kişinin yerine getirmesi başkasının bu farzı yerine getirmesine mani değildir. Buradaki cemaat, cins bir isim olup herhangi bir cemaat demektir. Dolayısıyla mutlak olup onunla kastedilen cinstir tek bir fert değildir. Nitekim Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur: كُنتُمْ خَيْرَ أُمَّةٍSiz en hayırlı bir ümmetsiniz.[Ali İmran 110] Bununla kastedilen cinstir. Bunun bir benzeri de Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellemin şu kavlidir: مَنْ رَأَى مِنْكُمْ مُنْكَراً فَلْيُغَيِّرْهُ“Sizden biriniz bir münker görürse, onu değiştirsin. [Muslim, Ebî Said el-Hudrî kanalıyla tahric etti] Burada kastedilen tek bir münker değildir. Bilakis münkerin cinsidir. Bunun benzerleri çoktur Mesela bazen cinsin yapılması talep edilir bazen de cinsin yapılması nehyedilir. Bununla kastedilen tek bir fert değildir. Bilakis bununla kastedilen cinstir. Dolayısıyla bu emri cinsin tek bir ferdi için geçerli olacağı gibi bu cinsin birçok ferdi için de geçerli olur... Bunun içindir ki birden fazla siyasi partinin kurulmasına mani olmak caiz değildir. Ancak bu, ayetin belirttiği hayra davet etme, yöneticilere marufu emretme, onları münkerden nehyetme ve muhasebe etmenin de dâhil olduğu marufu emretme ve münkerden nehyetme üzerine kurulan İslami partiler için geçerlidir.

Bilinmelidir ki bazı dilbilimciler, (ümmet) sözcüğünün cins isim olduğunu söylerler. Buna göre (cemaat) sözcüğü de cins isimdir.

İbn Atiyye El Endülüsi El Muharibi (Ö.542) “El Muharrir El Veciz Fi Tefsir El Kitap El Aziz” adlı eserinde şöyle der: “Tevilciler, Allah Subhânehu ve Teâlânın şu buyruğu hakkında ihtilaf ettiler: كُنْتُمْ خَيْرَ أُمَّةٍ أُخْرِجَتْ لِلنَّاسِSiz insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz.[Ali İmran 110] Hasan ibn Ebi Hasan ve bir grup ilim ehli der ki: Ayetin manası, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmet olduklarına yönelik ümmete bir hitaptır. Bu tevile göre ümmet lafzı, cins isimdir. Sanki onlara siz ümmetlerin en hayırlısısınız denilmiştir. İnsanlar üzerine şahit olmaları da bu tevili desteklemektedir... Kadı Ebu Muhammed der ki: Bu tevile göre ümmet sözcüğü, cins isimdir...”

Umarım, konu açıklığa kavuşmuştur. En doğrusunu Allah bilir.

H.02 Muharrem 1441
M.01 Eylül 2019        
Devamını oku...

Hindistan’ın Keşmir’e Özel Statü Tanıyan Maddeyi İlga Etmesinin Arka Planı

Soru Cevap

Hindistan’ın Keşmir’e Özel Statü Tanıyan Maddeyi İlga Etmesinin Arka Planı

Soru:

Beyaz Saray, bir açıklamasında, ABD Başkanı Trump’ın Cuma günü Pakistan’ın Başbakanı İmran Han ile yaptığı telefon görüşmede şöyle dediği belirtilmiştir: “Önemli olan Hindistan ve Pakistan’ın Cammu Keşmir konusunda karşılıklı ikili diyaloglar yolu ile gerginliği azaltmaya çalışmalarıdır. [17.08.2019 Reuters]Trump, Hindistan Başbakanı Modi’nin Keşmir’i resmi olarak ilhak etmekle övündüğü bir zamanda bunları söylemiştir. Kaldı ki Pakistan ve Hindistan arasında bu konuda ciddi bir tartışma da çıkmamıştır.Başbakan Modi, 15 Ağustos 2019 tarihinde Hindistan’ın Bağımsızlık Günü vesilesiyle yaptığı konuşmada, kendi hükümetinin önceki Hindistan hükümetlerinin başaramadığını başardığını söyledi. [16.08.2019 Şarku’l Avsat]

Soru şu: Hindistan resmen Keşmir’i kendi ülkesine katmışken diyaloğun ne faydası olacaktır? Neden Pakistan, özellikle buna muktedir olduğu halde Keşmir’i kurtarmanın doğru yolu olan cihat yolunu tutmuyor. Artı Amerika’nın bunda rolü var mıdır? Allah sizi hayırla mükâfatlandırsın!

Cevap: Cevabı netleştirmek için aşağıdakileri gözden geçirmemiz gerekmektedir:

1- Dünyanın tüm bölgeleri arasında Avrasya, ABD dış politika planlamacıları için en önemli bölgedir.Artı, Amerika o bölgede herhangi bir rakibin ortaya çıkmaması için yoğun çaba göstermektedir.Kaldı ki burada Rusya, Çin, Almanya ve Hilafet olmak üzeredört potansiyel rakip mevcuttur.Fakat Amerika, Çin’i asıl rakip olarak görmektedir. Sovyetler Birliği’nin çöküşünden bu yana ABD’li stratejistler Çin’i ABD’nin çıkarları için en büyük tehdit olarak görmektedirler.ABD’li stratejistler Çin’in bir deniz gücü olarak yükselişini sabote etmek için pratikte Asya-Pasifik ülkelerini kullanmaktadırlar.Avrasya’daki baskın güç olarak Çin’in yükselişine karşı koymak için Hindistan alt kıtasını görevlendirmişlerdir.Amerika, Asya-Pasifik bölgesindeki gücünü Tayvan, Tayland, Vietnam, Filipinler, Japonya, Endonezya ve Avustralya ile yaptığı çok sayıda ittifakla güçlendirmektedir. 1990’ların sonlarında Vajpayee’nin gelip hükümetin başına geçmesine kadar Hindistan alt kıtasında ve özellikle Hindistan’da büyük bir ittifak yoktu. Hindistan’ın sömürülmesinin zirve yaptığı yıllar, 2000’de Başkan Clinton’un ziyaretinden sonra geldi.11 Eylül 2001 olaylarından kısa bir süre sonra, Bush yönetimi Hindistan’a odaklandı. ABD icraatlarının büyük bir kısmı, ABD programları kapsamında Hindistan ve Çin arasındaki askeri güç uçurumunu kapatmaya yöneldi.Bu icraatlardan biri de Amerika’nın Hindistan ile yaptığı nükleer anlaşmadır.

2- Amerika, Hindistan ve Pakistan arasındaki Keşmir’deki gerilimlerin Hindistan kıtasının Çin’e karşı duruşunu zayıflattığını gördü.Bu gerilimlerin üstesinden gelmek için ABD, Hindistan ile Pakistan arasını normalleştirme sürecine başladı.Normalleşmenin amacı, Hindistan ve Pakistan birliklerinin Keşmir yüzünden birbirleriyle savaşmalarına engel koyarak onları kayıt altına almaktı. Neticede Çin’in yükselişini sınırlamak için ABD ile işbirliğine yönelmeye çaba harcamalarını sağlamaktı. Amerika, Keşmir’in Hindistan’a ilhak edilmesinin ve Amerika’nın Pakistan’da rejim üzerindeki baskısının Pakistan’ın askeri olarak bölgeye geri gelmesini önleyeceğine, artı konuyu diyalog zeminine taşımanın sorunu ortadan kaldıracağına ve aralarındaki askeri çatışmayı önleyeceğine inanmaktadır. Tıpkı Mahmut Abbas’ın Filistin’deki otoritesi ve etrafındaki Arap ülkelerin durumu gibi; Yahudi devleti istediği zaman Filistin’den istediği yeri işgal ve ilhak etmesine rağmen onunla askeri çatışmasızlık içine girmişlerdir. Böylece Modi, Cammu ve Keşmir’i ülkesine ilhak etmeye ve demografik değişimleri planlamaya başladı. Böylece Modi tarafından 5 Ağustos 2019 tarihinde alınan kararla Keşmir Anayasası’nın 370. Maddesi kaldırıldı.

Nitekim bu madde bölgeye önemli bir özerklik sağlayarak Keşmir’in kendi anayasasına sahip olmasını sağlamıştı. Dış ilişkiler, savunma ve iletişim dışındaki birçok konuda ayrı bir bayrağa ve bağımsızlığa sahip olmasına imkân vermekteydi.İptal kararı “Yeniden Yapılanma” Yasası adı altında verildi. Bu karar;biri Cammu Keşmir diğeri Ladakh olmak üzere işgal altındaki Keşmir’i iki bölgeye ayırmakta ve iki bölgeyi de Yeni Delhi’deki Federal hükümete bağlamaktadır.Tasarı, ertesi gün 6 Ağustos 2019 tarihinde Hindistan parlamentosu üst odası tarafından 125 üyenin onayı ve 61 üyenin reddiye kabul edildi.Keşmirli olmayanların Keşmir’de mülk satın almalarını yasaklayan 35/A maddesi de yürürlükten kaldırılmış oldu.Bu değişiklik geri kalan eyaletlerdeki diğer Hinduların Keşmir’e gelmesini ve orada mülk satın almasını ve devlet işlerinde memur olmalarını sağlayacak ve ağırlıklı olarak Müslüman bölgede demografik ve kültürel değişime neden olacaktır.Yani Yahudi devletinin Filistin’de yeni yerleri ilhak etme eylemlerine benzer şekilde sonuçlar verecektir.Tıpkı Netanyahu’nun Amerika’nın onayıyla ve kendisine yeşil ışık yakmasıyla yaptığı gibi yapacaklardır. Başka bir deyişle, Modi, Filistin’de Amerika’nın onayı ve desteğiyle hareket eden Netanyahu’nun izinden gitmektedir.

3- Hindistan, Keşmir’in mevcut özel konumunu ortadan kaldırma kararını açıkladığında, Pakistan’ın konumu belirsizdi. Nitekim kınamanın ötesine geçmedi ve çıtayı yükseltmedi. Pakistan Dışişleri Bakanlığı şöyle bir açıklama yaptı: “Pakistan, 5Ağustos 2019 Pazartesi günü Yeni Delhi’den yapılan duyuruyu şiddetle kınar ve reddeder. Hindistan Hükümeti tarafından yapılan hiçbir tek taraflı hareket tartışmalı durumu değiştiremez.Bu uluslararası çatışmanın bir parçası olarak, Pakistan yasadışı önlemlerle mücadele etmek için elinden gelen her şeyi yapacaktır.” [05.08.2019 AFP]Pakistan’ın Moskova Büyükelçisi Kadı Halilüllah şöyle dedi: “Pakistan yönetimi şu anda Keşmir’deki son Hindistan icraatlarına diplomatik, siyasi ve yasal tepkiler hazırlamaya odaklanmıştır. Bu konuda hükümete tavsiyelerde bulunmak için özel bir komite kuruldu.”Bu, tıpkı Mahmut Abbas ve etrafındaki Arap ülkelerinin kınamakla yetinmeleri gibidir. Savaş için orduyu hareket ettirmeden Yahudi devletinin, mübarek Filistin topraklarını ilhak etmesini sadece protesto etmekle yetindiler.Pakistan aynı rolü tekrarlayıp durdu ve orduyu savaşmak üzere harekete geçirmeden sadece kınadı! Dikkat edilmesi gereken düşmanlar olmasına rağmen sorunlarını çözmek için BM ve Amerika’ya götürdüler.

4- Pakistan Başbakanı İmran Han’ın 11 Ağustos 2019’de attığı twitlerinde yazdığı ifadeler bunu teyit etmektedir. Nitekim attığı twitlerde Hindistan’ın hamlesini; “Hindistan’daki Müslümanları baskı altına almak” olarak nitelendirmektedir. Daha sonra, etnik temizlik yoluyla Keşmir’deki nüfusu değiştirme girişimiyle Pakistan’ı hedefleyeceğini söylemekle yetinmektedir. Artı, sözde uluslararası topluluğu müdahale etmeye çağırmakta ve bu uluslararası topluluğun Hindistan’ı caydırma gücüne sahip olduğunu dile getirmektedir. Kaldı ki 26 Şubat 2019 tarihinde Hindistan, Keşmir’deki kamplara hava saldırısı düzenlediğini ve bu kamplarda çok sayıda kişi öldürdüğünü açıkladığı bilinmektedir. Hindistan’ın bu saldırısı Keşmirli grupların Keşmir işgaline karşı düzenledikleri operasyonda 14 Şubat 2019 tarihinde 41 Hint askerini öldürdüklerini ilan etmelerinin ardında gerçekleşti. Nitekim Hindistan saldırısından bir gün sonra, Pakistan iki Hint uçağını düşürdüğünü, bir pilotu yakaladığını ve iki kişiyi öldürdüğünü açıkladı.Bu, Pakistan ordusunun Hindistan’ı caydırma ve yenme yeteneğini göstermektedir.Ancak Pakistan rejimi Hindistan’ı caydırmak için herhangi bir adım atmakta ciddi bir tutum içinde değildir.Aksine, rejim, iki uçak olayını tırmandırmamalarını isteyen Amerika’nın emirlerine uyuyor.ABD Dışişleri Bakanı Pompeo’nun, Ceyş-i Muhammed kampına yapılan Hint baskını sonrasında Hintli ve Pakistanlı meslektaşları ile telefonla konuştuğu bildirildi. Ayrıca tarafları sakinleşmeye ve riski artıracak, şiddeti tırmandıracak herhangi bir eylemden kaçınmaya çağıran bir bildiri yayınladı. Amerika, söylemine şunları eklemekle aslında Hindistan yanında durduğunu göstermiş oldu:“Hint hava saldırıları terörle mücadele eylemleriydi.”Dahası, Amerika Pakistan’ı, topraklarında faaliyet gösteren terörist gruplara karşı ciddi adımlar atmaya çağırdı. [28.02.2019 AFP]Bu açıklama, Amerika’nın Hindistan’a nedenli meyilli olduğunu göstermekte ve Filistin’de yaptıklarını teyit etmektedir.Nitekimher zaman Yahudi varlığına yardım etmiş, ülkesini savunan ve onu özgürleştirmeye çalışan Müslümanlara karşı yaptığı her şeyde onu desteklemiştir.Ne var ki; Abbas yönetimi ve Arap rejimleri gibi, Pakistan her zaman Amerika’ya sığındı.Hindistan’ın yanında olduğunu bilerek, Keşmir sorununu çözmek için Amerika’nın müdahale etmesini bekliyor.NitekimPakistan’ın Washington Büyükelçisi Macit Han 27 Şubat 2019 tarihinde şu açıklamayı yaptı: Amerika Dışişleri Bakanı’nın açıklamasıHindistan’ın tutumunun bir onayı olarak yorumlanmış ve anlaşılmıştır. Bu, Hinduları daha da teşvik edecektir” Ardından şöyle devam etmektedir:“Kim bilir belki de hiçbir ülke bu konuda Amerika’dan daha iyi bir rol oynayamaz” [28.02.2019 AFP] Yani ABD Dışişleri Bakanlığı açıklamasının Hindistan pozisyonunu desteklediğini itiraf etmesine rağmen yine de bu meselede Amerika’nın rol oynamasının uygun olduğu görüşündedir.Her zaman olduğu gibi, Amerika’nın Güvenlik Konseyi ve BM ile meşgul olması onun âdetidir.Pakistan rejiminin ortaya koyduğu tavır budur. Hindistan ile aralarında gerginlik ve tırmanma istemediğini açıkladılar.BM, Yeni Delhi’ye karşı resmi bir protesto yapacaktır, hepsi bu! Ne eksik ne fazla! Artı Rejim, katil Hint pilotunu Hindistan’a bir barış eylemi olarak vereceğini açıkladı. İşte Hindistan Keşmir’i ilhak ederken Pakistan böyle bir tavır içindedir. Nitekim Pakistan, Hindistan’ın Keşmir bölgesinin özel konumunu ortadan kaldırma kararından sonra, BM Güvenlik Konseyi’nin Keşmir’deki durumu kapalı kapılar ardında görüşmek üzere özel bir oturum için çağırmıştır.Pakistan’ın BM Daimi Temsilcisi Meliha Lodhi, Güvenlik Konseyi’nin Keşmir konusunu özel bir oturum sırasında görüşme kararını memnuniyetle karşıladığını şu sözlerle ortaya koymaktadır: Keşmir konusu küresel olarak gündeme gelmeye başladı.Hindistan ile diyalog yoluyla çözmeye hazır.” [16.08.2019 El Arap El Cedid]

5- Bu tutum Pakistan rejiminin Hindistan’ı caydırmak için askeri adımlar atmayacağını gösteriyor.Hindistan’ın Keşmir’in özel statüsünü kaldırma kararını daha da güçlendirip işgali pekiştirerek aleyhinde ciddi bir eylemde bulunmayacaktır.İmran Han, 21 Temmuz 2019 tarihinde Pakistan Genelkurmay Başkanı Javed Bajwa ve İstihbarat ve İç Güvenlik Servisi Genel Müdürü Faiz Hameed eşliğinde ABD’yi ziyaret ettiler. Bu ziyaret esnasındaTrump ile yaptığı görüşmede Trump kendisinden Afganistan’da Amerika hesabına bir rol oynamasını istemek üzere şöyle dedi: “Pakistan’ın Afganistan’daki 18 yıllık savaşı sona erdirmek için siyasi bir uzlaşmaya arabuluculuk yapmasını umuyor.”İmran Han derhal Trump’ın emirlerine icabet ederek şöyle dedi:“Taliban ile görüşeceğim ve onları Afgan hükümeti ile görüşmelerine ikna etmek için elimden geleni yapacağım.”Ardından Pakistan’a ihanet etmekten ve Amerika’ya hizmet vermekten gurur duyarak şöyle diyor: “Pakistan istihbaratı “ISI” Amerikalılara yarayacak / işlerini kolaylaştıracakbilgileri verdi. Usame bin Ladin’in yerini bulmak bunlardan sadece biridir. [22.07.2019 Reuters]Bütün bu teklifler, Amerika, Pakistan aleyhine Hindistan’ı desteklerken verilmiştir! Hindistan, Keşmir’in özel durumunun kaldırıldığını duyurduğunda, ABD Dışişleri Bakanlığı şöyle bir açıklama yaptı:“Hindistan ile Pakistan arasında Keşmir ve diğer endişe duyulan diğer konularda doğrudan diyalogu desteklemeye devam ediyoruz.” [07.08.2019 Reuters] NitekimAmerika, Hindistan’ın hamlesini kınamadı. Yalnızca Keşmir konusunda alınan kararın uluslararası kararları ihlal ettiğini söyledi. Dahası İmran ve rejimini küçümseyerek diyalogla çözülmesi gerektiğini belirtti.

Hindistan Keşmir’i ilhak etmekle resmi olarak Pakistan’ı hangi diyaloğa çağırmış olmaktadır? Bu ifadeler aslında Amerika’nın Hindistan’ın attığı bu adım karşısındaki konumunu ortaya koymaktadır. Dahası, Amerika’nın daha önce bunu bildiğini göstermektedir. Çünkü Hindistan’ın, Amerika’ya danışmadan ve kendisine yeşil ışık yakılmadan böyle bir adımı atması mümkün değildir.

6- Keşmir meselesi hakkında 21 Mayıs 2004 tarihinde yayınlanan “Siyasi Meseleler - İşgal Edilmiş İslami Beldeleri” kitabımızda bu konuda aşağıdaki şekilde bahsedilmiştir: “O nedenle bölgedeki iki devleti, Hindistan ve Pakistan’ı nüfuzu altına alır almaz Amerika, Keşmir üzerinde anlaşmalarını sağlamak amacıyla her iki devlet arasında karşılıklı anlayış oluşturmak için ciddi adımlar atmaya başladı. Meselenin çözümüne yönelik aslî bakışını da değiştirdi. Çünkü önceleri meseleyi devletlerarası bir sorun haline getirmek istiyordu. Şimdi ise meseleyi aralarında ikili olarak çözmeleri için tarafları teşvik eder oldu. Amerika’nın bu meseleye ilişkin mevcut kanaati; Keşmir’in kalıcı olarak bölünmesidir. Buna göre Pakistan’a bağlı Azad Keşmir kesimi Pakistan’a gitmeli, Hindistan Otoritesi altındaki kesimi de Hindistan’a gitmelidir.”Şu an olup bitenler söz konusu kitabımızda geçen yorumlara uygun düşmektedir.Hindistan bu adımı attı ve Hindistan’ın Keşmir’i işgal etmeyi netice verecek yeni bir emrivaki durumu oluşturmuş oldu.

7-Çin, Hindistan’ın hamlesini kınadı. Gerçek şu ki;370. maddenin yürürlükten kaldırılması “Yeniden Düzenleme” Yasası adı altında yapılmıştır.İşgal altındaki Keşmir’i Cammu Keşmir ve Ladakh diye ikiye bölmüş ve iki bölgeyi de Yeni Delhi’deki federal hükümete bağlamıştır.Özellikle Keşmir’deki Ladakh, Çin yakınlarındaki Tibet Platosu’nda yer almasına rağmenHindistan bu yasayı çıkarmadan önce Çin’e danışmadı. Bu nedenleÇin Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Hua Chunying şu açıklamayı yaptı:“Hint tarafı son zamanlarda Pekin’den referans almadan sınırla ilgili mahalli yasalarını değiştirerek Çin’in bölgesel politikasını baltalamaya devam etmiştir.Çin’in bu tür uygulamaları kabul etmesi mümkün değildir.” Chunying, Yeni Delhi’nin Ladakh’i birleşik bir bölge olarak ilan etme kararına cevabenilgili alanın Çin-Hindistan sınırının batı kısmını içerdiğine dair açıklamalar yaptı.Chunying, Çin’in her zaman Hindistan’ın Çin’in sınırının batı kesiminde bir Hint idari devlet adı altında ele geçirmesine karşı çıktığını vurguladı. [08.08.2019]

8- Yukarıda anlatılanları maddeler halinde özetleyelim:

A- 370. maddenin yürürlükten kaldırılması ve Modi’nin Keşmirli Müslümanların ilhakı unutacağını zannederek yürüttüğü ek prosedürler, Amerika’nın yeşil ışık yakması ve desteklemesiyle gerçekleşmiştir.Kaldı ki iki rejim de hâlihazırda Amerikan çizgisinde yürüdüğü için Hindistan ve Pakistan aralarında sorun olmayacaktır.Amerika ve Hindistan, Keşmir’in Pakistan’da ve her yerdeki Müslümanların kalbinde olduğunu unutmuş veya birbirlerine unutturmuşlardır. Kaldı ki Keşmir’in durumuişgal altındaki herhangi bir İslam ülkesi gibidir.

B- Pakistan’daki rejimin rızası veya Hindistan’ın Keşmir tarafından ilhak edilmesi konusundaki sessizliği, Pakistan’daki Müslümanların sessizliğini veya ordularının sessizliğini ifade etmemektedir. Hindistan, Pakistan ordusunun yaptığı saldırıların ve iki uçağının düşürülmesinin farkındadır. Askeri saldırılar gerçekleşirken, İmran rejimi ordunun Keşmir’i kurtarmak için saldırmasına engel olmaktadır. Ordunun sadece kendini savunmasına izin verilmekte ve bu bile zaman zaman kısıtlanmaktadır.Peki ya ordu savaşmak için harekete geçerlerse? O zaman düşman nasıl yok olup gideceğini görecektir!

C-Çin, Hindistan’ın hamlesini kınadı.Çin Dışişleri Bakanlığı şöyle bir açıklama yaptı: “ Hindistan’ın kararı tek taraflıdır, Çin’in toprak egemenliğini olumsuz etkilemekte ve uluslararası anlaşmaları ihlal etmektedir.Pekin, Hindistan’ın Keşmir’in yasal statüsünü değiştirme konusundaki tek taraflı kararını kabul etmeyecektir.Artı, karar kabul edilemez bir karardır.”[06.08.2019 Anadolu Ajansı]Çin, bunun Hindistan’ın bölgedeki konumunu güçlendirdiğini, Hindistan’ın Çin’le rekabet etmesini ve paralel bölgesel güç olmasını sağladığını biliyor.Bu Amerika’nın Çin’in bölgesel gücünü durdurma konusundaki hedefidir.Zira özellikle Keşmir’deki Ladakh Çin’e yakın Tibet Platosu’nda yer almakta ve yaklaşık 270.000 küçük nüfusa sahiptir.

Ancak, Keşmir sorununun Çin ile istişare edilmeden bu şekilde çözülmesi ve Çin-Hindistan sınırındaki Ladakh bölgesinin buna maruz kalması Çin’den eleştiri aldı.Çin, Ladakh’ın tutumundan kendi lehine yararlanmak için adımlarını tahkim edip, politik bilincini yönetebilir ve geliştirebilirse Amerika’nın planlarının aleyhine masayı devirebilir.Amerika tarafından planlandığı gibi ABD güçlerinin Çin’e karşı ileri bir operasyon üssü olmak yerine Ladakh,içinde bulunan kuvvetlerin bir daha çıkamadığı bir kilit olabilir.

9- Son olarak Müslüman ülkelerdeki hükümdarlar, felaketimizdir. Elimizdeki kuvvetlerin gücü, haklarımızı gururla geri almayave düşmana mezarına kadar eşlik edecek bir ders vermeye yeter de artar bile. Fakat Allah’a, Rasûl’üne ve Müminlere ihanet eden yöneticiler, âlemlerin Rabbine boyun eğmelerinin çok çok üstünde efendileri olan sömürgeci kâfirlere boyun eğmektedirler. Orduları, ülkelerini işgalcilerden kurtarmak için düşmanlarıyla savaşmalarına engel olmaktadırlar. Ardından bu yöneticiler Birleşmiş Milletler ve Güvenlik Konseyi koridorlarında yalvara yalvara kendilerini küçük düşürmekten geri durmamaktadırlar. Belki bir kırıntı ellerine geçer diye!

Fakat tüm bu trajedilere rağmen Filistin’den Keşmir’e, Rohingya ülkesi Burma’ya, sonra Doğu Türkistan, Kafkaslar, Çeçenistan ve çevresindekilere, Kırım’a kadar müezzinlerin Allahu Ekber diye ezan okuduğu, İslam düşmanlarının işgal ettiği bütün ülkelerin hepsi Allah’ın izniyle yeniden Daru’l İslam’a dönüşecek ve İslam sancağı yeniden bu ülkelerin semalarında dalgalanacaktır. Ümmet bir kalkan olarak İmamı geri getirecektir. Raşit Halifeyi yeniden başa getirecektir. Mücahit İslam ordusunu yeniden kuracaktır. Kim bu dünyada izzet ve şerefi, ahirette Firdevs cennetini istiyorsa Raşidi Hilafet Devletini kurmak için çalışanlarla birlikte çalışsın! Doğruluk ve ihlas ile bu çalışma ve çaba onun kalp, damar ve organlarında dolaşan kan olsun!

إِنَّ هَذَا لَهُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ * لِمِثْلِ هَذَا فَلْيَعْمَلِ الْعَامِلُونَ  İşte en büyük kurtuluş ve mutluluk da budur. İşte çalışanlar, asıl bunun için çalışmalıdırlar” [Saffat 60-61]

H.17 Zilhicce 1440
M.18 Ağustos 2019
Devamını oku...

Aden’de Yaşananlar Gerçeği!

Soru Cevap

Adende Yaşananlar Gerçeği!

Soru:

Adende ne oldu, neler oluyor? El Zübeydiyi Aden valisi olarak atayan Hadi hükümeti ile El Zübeydi Konseyi arasında nasıl çatışma yaşanabilir? Ayrıca El Zübeydi, görevden alındıktan sonra Hadi hükümetinin hiçbir operasyonuna maruz kalmamış, dahası hükümetin denetimi ve gözetiminde kuvvet toplamıştı! Geçiş Konseyinin Adeni ele geçirmesinden sonra şuan ki beklenti nedir? Teşekkür ederim.

Cevap: Cevabın açıklığa kavuşması adına aşağıdaki hususlara bir göz atılması kaçınılmazdır:

Birincisi: Kararlılık fırtınasının başlangıcından itibaren İngiltere, Suudi Arabistan’ın başlattığı “Kararlılık Fırtınası” adlı hava operasyonlarının, aslında Husilerin yok edilmesi için olmadığını, aksi halde kara birlikleri ile müdahale edeceğini, aksine operasyonun amacının, savaş uçakları karşısında Husileri Yemen’in savunucusu bir pozisyona sokmak, mazlum görüntüsü vermek, aynı zamanda kahraman yapmak, böylece popülerlik ve kamuoyu kazandırmak, sonra da Yemen yönetiminden büyük bir pay verilerek iktidar ortağı yapmak için olduğunu biliyordu. Bu nedenle Husiler, Sada bölgesinin bir kabilesi iken Yemen genelinde hükümetin rakibi haline gelmişlerdi! Bunun bilincinde olan İngiltere, Husilerle göstermelik değil gerçek mücadeleye alan açmak için BAE’yi Suudi Arabistan’ın yanında fırtına operasyonuna dâhil etti. İngiltere, iki hedefi gerçekleştirmek için BAE’yi buna sevk etti:

Birinci hedef: Hadiye alternatif yaratmak. Çünkü Hadi, Suudi Arabistan’da yarı tutsaktı, eli kolu bağlıydı. Onun için İngiltere, Aden’de Hadi’ye bir alternatif yaratmak istedi. Yaratacağı bu alternatif kendi kontrolünde olacak, Suudi Arabistan’da tutsak olmayacaktı. Bu yüzden BAE, attığı ardışık adımlarla alternatif yaratmıştı. Yemen’in güneyinde İran destekli Amerikan ajanı muhalif aktivist Hasan Baum liderliğinde 2007 yılında kurulan Güney Hareketi vardı... İngiltere, Baum’un eylemlerinden korkuyordu. İngiltere’nin bu korkusu, Salih’in ölümünün ardından zirve yapmıştı. Husiler, kuzeyde etkisini arttırmasının ardından kuzeyde etkisi erozyona uğrayan İngiltere, Yemen yönetiminde ya da en azından güneyde varlığını sağlayacak bir baskı aracına sahip olmak için güneyde yandaş bir güç yaratmak istedi ve konu üzerinde ciddi şekilde düşünmeye başladı... Suudi Arabistan kontrolündeki Hadi’ye tamamen güvenmeyen İngiltere, nüfuzunu güneyde yoğunlaştırmak amacıyla kafa yormaya başladı. BAE yoluyla Güney Hareketi’ne sızmak ya da sahada liderlik edecek yeni bir hareket yaratmak ve Güney Hareketi’ni marjinalize etmek için bu mesele üzerine eğildi… BAE ve yandaşları aracılığıyla güney sorununda rekabet etmek için Baum kanadına paralel bir güney hareketi kurmaya odaklandı. Aradığını Güney Hareketi’nin tanınmış liderlerinden biri olan Aydarus El Zübeydi’de buldu. Devlet Başkanı Hadi, Kararlılık Fırtınası’nın başlamasından (Mart 2015) bir kaç ay sonra 07 Aralık 2015’de İngilizlere yakınlığı nedeniyle onu Aden valisi olarak atamıştı. Bu, İngiliz ajanlarının ona olan güvenin güçlü bir göstergesiydi. Aydarus El Zübeydi, Aden’de büyük bir popülerlik kazandı. Başarılı bir valilik yaptı. Kenti yeniden elektriğe kavuşturdu, silahlı çeteleri kentten kovdu ve Husilerle savaştı... Bu yüzden Güney Hareketi’nin tarihi lideri Hasan Baum ile yarışan parlak politik bir figür olarak dikkatleri çekti... Askeri yönden Aydarus El Zübeydi, “Hizam El Emni” birliklerinin kurucusu olan ve BAE’nin güneydeki adamı olarak bilinen Hani Bin Berik’ten destek görüyordu. “Berik, Yemen’in güneyinde BAE destekli milisler olarak bilinen Güvenlik Kemerigüçlerini kurmuştu...[02.11.2017 Sasapost] Güneyde belirli bir popülerlikleri olan El Zübeydi ve Berik’in, İngiliz yanlılığı deşifre olan Hadi hükümetinde yer almaları, Güney Hareketi’ne çağrıda imajlarını zedeliyordu. Bu yüzden ilk adım olarak, El Zübeydi’nin Hadi kanadı ile olan güçlü anlaşmazlığını gösterecek ve yeni hareket oluşturmak için güneylilerin etrafında toplanmasını sağlayacak şekilde Hadi hükümetinden kovuldular. Gerçekten öyle de oldu... 27 Nisan 2017’de Yemen Devlet Başkanı, Aden valisi Aydarus El Zübeydi ile Devlet Bakanı Hani b. Berik’in görevden alındığını belirten bir kararname yayımladı. Ayrıca Berik hakkında soruşturma başlatıldı. Hadi’nin kararlarını kınamak amacıyla binlerce Yemenli Aden kentinde gösteri düzenledi... Sonra El Zübeydi, 11 Mayıs 2017’de Aden kentinde Güney Geçiş Konseyi Başkanlığına getirildiğini ve Hani b. Berik’in de 26 üyeli Konsey’de Başkan Yardımcısı görevinde bulunacağını açıkladı... Böylece BAE aracılığıyla İngiltere, zamanı geldiğinde kullanmak üzere Hadi hükümetine alternatif Geçiş Konseyi’ni kurdu... Konsey Aden’de kaldı ve BAE ordusu himayesinde kayda değer bir gücü var...

İkinci hedef: Hudeyde kentini Husilerden kurtarmak:

A- BAE, kara operasyonları olmadan tek başına hava operasyonlarının savaşın kaderini belirleyemeyeceğini bildiği için Yemen’e karadan ve havadan müdahale etti. Bu nedenle askerlerini ve destekçilerini Hudeyde kentine sevk etti. İnsani yardım bahanesiyle Amerika karşısında durmamış olsaydı kenti neredeyse ele geçirecekti. Hudeyde’nin önemine gelince, İngiltere, Husilerin bel kemiğini İran’dan gelen desteğin oluşturduğunu biliyordu. Sana Havaalanı uçuşlara kapatıldıktan ve Güney limanlarında kontrol sağlandıktan sonra Hudeyde limanı, Husilere lojistik destek sağlamanın neredeyse tek arteri haline gelmişti. Bu nedenle BAE, kontrol altına almak için Hudeyde kentine doğru yöneldi... Husiler büyük bir tehlike ile karşı karşıya idiler. Kentin tepeliklerini ele geçiren BAE destekli güçler, Hudeyde ve limanını ele geçirmek üzereydiler... BAE ve BAE destekli milislerin, Hudeyde limanını ele geçirmeleri halinde Husilerin Yemen’deki yönetimi tehdit altında olacak ve büyük bir riskle karşı karşıya kalacaklardı. Bu yüzden El Husi, limanın kontrolünü vermemek için tüm güçlerini, Amerika da yetkililerini seferber etti. Yemen’deki insanlık trajedisine timsah gözyaşları döken ABD’li yetkililer, Hudeyde limanının Yemen’deki kıtlığı önlemenin bir atardamarı olduğunu açıkladılar... BAE ve yerel müttefikleri ise, saldırılarını artırmak, banliyöleri kontrol altına aldıktan sonra Hudeyde’yi ele geçirmek için uluslararası fırsat kolluyorlardı... Bu nedenle BAE’nin Hudeyde saldırısını durdurmak Amerika için oldukça önemliydi. Çünkü Hudeyde’yi kaybetmeleri halinde Husiler açmaza gireceklerdi!

B- Sonra Suudi gazeteci Kaşıkçı, İstanbul’da hunharca bir suikasta kurban gitmişti. Suikast, Suudi Arabistan ve Suudi Arabistan’ı savunan Trump’a karşı uluslararası bir kamuoyu yaratmıştı. Amerika, Kaşıkçı cinayetini örtbas etmek, Suudi Arabistan ve Trump yönetiminin içine düştüğü sıkıntıyı bertaraf etmek için uluslararası dikkatlerin farklı bir yöne çekilmesi gerektiğini düşündü. Haliyle bu konu da Yemen oldu. ABD Senatosu, ABD’nin Yemen savaşına verdiği askeri desteğin durdurulmasını öngören yasa tasarısını kabul etti. “Tarihi oylamada ABD Senatosu, Yemen’de Suudi Arabistan liderliğindeki koalisyona askeri desteğin kesilmesini öngören karar tasarısını, 41’e karşı 56 oyla kabul etti...” [14.12.2018 Reuters] Binaenaleyh ABD, Suudi Arabistan’a yönelik uluslararası kritikleri bertaraf etmek ve Suudi gazeteci meselesini örtbas etmek için 30 gün içinde Yemen’de ateşkes sağlanması çağrısında bulundu... “ABD Savunma Bakanı James Mattis, 30 gün içinde Yemen’de ateşkes sağlanması ve barış görüşmelerinin başlaması çağrısında bulundu... Barış görüşmelerine geçilmesi gerektiğine dikkati çeken Mattis, “Bunu gelecekte yaparız diyemeyiz, 30 gün içerisinde yapmamız gerekir. Suudi Arabistan ve BAE’nin buna hazır olduğuna inanıyorum...” diye konuştu. [31.10.2018 El Haliç online]

C- Yemen sorununu çözüme kavuşturmak için bunu İsveç anlaşması izlemiştir. İngiltere, ABD gözetimindeki bu anlaşmanın Husilerin yararına olacağını biliyordu, çünkü müzakereciler, Husiler ve Suudi Arabistan’da eli kolu bağlı olan Hadi idi... Haberlere göre hükümet heyeti, Husilerin Hudeyde’den çıkmasını öngörmeyen anlaşmanın imzalanmaması kanısındaydı, ancak Suudi Arabistan’ın baskısıyla Hadi anlaşmayı kabul etmek zorunda kalmıştı! “Kaynaklara göre hükümet heyeti, “Riyad’da ikamet eden” Hadi’ye Husilerin Hudeyde kenti ve limanından çıkarılmasını açıkça belirtmeyen anlaşmanın imzalanmamasını tavsiye eden bir mektup sunmuştu. Ama Suudi Arabistan’ın son birkaç saat içinde yaptığı ağır baskısı sonrası Yemen Devlet Başkanı imzalamak zorunda kalmıştı...” [13.12.2018 el-Cezire] Haliyle Amerika, anlaşmayı memnuniyetle karşıladı. “ABD Dışişleri Bakanı Pompeo, “Yemen’de barışın mümkün olduğunu” söyleyerek, varılan ateşkes anlaşmasını memnuniyetle karşıladığını belirtti...” [14.12.2018 BBC] Amerika, Husilerin Hudeyde’den çekilmeden anlaşmanın uygulanmasını istiyordu. Müzakerecilerin emrine amade olan Husiler ve Suudi Arabistan kontrolündeki Hadi olması nedeniyle de bunun mümkün olabileceğini düşünüyordu...

İkincisi: İngiltere, Hadi alternatifinin devreye girmesinin zamanının geldiğini gördü.Amerika, kuzeyde Husileri yerleştirmeyi başarabilirse, Hadi’nin İngiliz alternatifi de güneyde yerleşmiş olacaktı. Gerek Amerika gerekse Suudi Arabistan, ABD ajanı Suudi Arabistan kontrolündeki bir İngiliz ajanı altında Husilerle bir çözüme ulaşamayacaklardı. Aksine karşılarında güneyde İngiliz hareketini bulacaklardı. Hareket, Suudi Arabistan hâkimiyetinde olmadan İngiliz çıkarları için çalışan güçlü bir diken olacaktı... Böylece İngiltere, Yemen sorununda çözümün bir parçası olacaktı... Bundan dolayı Aden olaylarını başlatmak için alternatifi yani El Zübeydi Konseyini ajite etti:

1- Aden’deki son olaylar dikkat çekici şekilde ivme kazandı! Güney Geçiş Konseyi ile Aden’deki meşru hükümet güçleri arasında gerginlik başladı. Ardından Hizam Emni birlikleri ile hükümet güçleri arasında çatışmalar yaşandı. Her şey 7 Ağustos 2019 tarihinde başladı... 10 Ağustos 2019 Cumartesi akşamı yani dört gün sonra “Yemen’de Güney Geçiş Konseyi, Cumartesi günü dört gün süren çatışmalar sonucunda Aden’deki Maaşik Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nı ele geçirdiğini açıkladı...” [10.08.2019 France 24] Keza Aden’deki diğer kamplar ve daireler de ele geçirildi...

2- Hadi hükümeti, kurumlar, cumhurbaşkanı ve yardımcısının İngiliz yanlısı oluşu, bu olayların “dört gün gibi” hızlı bir şekilde sonuçlanmasına katkıda bulunmuştur. Bunlar, İngiltere’nin konseye tevdi ettiği misyona kolaylık sağladılar! Konseyin hızlı bir şekilde sorunu halletmesinin nedeni işte budur. Bazı endikasyonlar bunu gösteriyor:

A- Hizam Emni güçlerindeki bir yetkili, “Maaşik Sarayı’nı cumhurbaşkanlığı sarayı korumalarından hiçbir çatışma olmadan teslim aldık” dedi. [24.8.2019 France 24]

B- Yemen İçişleri Bakanı Ahmed El Meyseri: Yemen Devlet Başkanlığının Adende yaşananlar karşısındaki sessizliği şüpheli ve talihsizlikifadelerini kullandı. [11.08.2019 El Cezire]

C-“10 Ağustos 2019 Cumartesi günü Yemen’de meşru hükümete bağlı Özel Kuvvetler Komutanlarından Tuğgeneral Fadıl Baiş, Güney Geçiş Konseyi kuvvetlerine katıldığını açıkladı. Güney Geçiş Konseyi tarafından yayımlanan bir videoda Fadıl Baiş, meşru hükümet güçlerinden ayrılarak askerleriyle Güney Geçiş Konseyi güçlerine katıldığını duyurdu.” [10.08.2019 Middel East Online]

D- Tıpkı efendisi gibi şarlatan olan BAE’nin oynadığı büyük rol de işin tuzu biberi olmuştur... BAE, El Zübeydi’nin en önemli destekçisidir! Bununla birlikte BAE, Suudi Arabistan planlarına karşı girişilen her eylem sonrasında hemen Suudi Arabistan öncülüğündeki koalisyonun bir üyesi olduğunu ve Yemen’in istikrarı için birlikte çalıştıklarını açıkladı!

Üçüncüsü: Görünüşe göre Suudi Arabistan, özellikle de Hac döneminde meselenin bu hızda sonuçlanacağını beklemiyordu... Geçiş Konseyi, 8 Ağustos 2019 Cumartesi akşamı Aden’i ele geçirdi... Akabinde Suudi Arabistan meseleyi telafi etmeye kalktı:

A- Dün geç saatlerde Yemen’de Meşruiyeti Destekleme Koalisyonu tarafından yapılan çağrıda tüm askeri unsurlardan, Güney Geçiş Konseyi oluşumlarından ve Hizam Emni güçlerinden derhal mevzilerine geri dönmeleri, son günlerde ele geçirilen konumlardan çekilmeleri, kamuya ve özel mülkiyete zarar verilmemesi istendi. Ayrıca koalisyon yönetimi, Yemen’in geçici başkenti Aden’de 11.08.2019 saat 01.00 itibariyle ateşkes yapılması talebinde bulunuyor. Buna karşı gelen herkese karşı askeri güç kullanılacaktır...”ifadeleri kullanıldı. Verilen sürenin dolmasından birkaç dakika sonra Güney Geçiş Konseyi ateşkes kararını açıkladı ve Riyad’ın diyalog çağrısına takdir etti...” [11.08.2019 Şarku’l Avsat] Ancak “Konsey Başkan Yardımcısı Hani Ali Berik Twitter hesabından yaptığı paylaşımda “Konseyin koalisyona bağlılığını sürdürdüğünü, ancak “tehdit altında pazarlık yapmayacağını” vurguladı... Arap koalisyonundaki resmi bir kaynak, konseyin ateşkes kararını iyi ama yetersiz olarak nitelendirdi ve silahla ele geçirdiği konumlardan çekilmesi gerektiğini vurguladı. Kaynak, Yemenli tarafların Suudi Arabistan’daki toplantısının, “Geçiş Konseyi’nin çekilmesinin ve birliklerinin konumlarına geri dönmesinin hemen akabinde” gerçekleşeceğini söyledi. [11.08.2019 Independent Arabia]

B- Koalisyon, bu duyurusuna güvenilirlik kazandırmak için mevzilerden birini hedef aldı. “Geçici başkent Aden’deki meşru hükümete karşı ayrılıkçılar tarafından tehdit oluşturan bölgelerden biri vuruldu. Koalisyon, bunun bu bağlamda gerçekleştirilen ilk operasyon olduğunu söyledi. İhlal edenlere karşı güç kullanma tehdidinde bulunan ateşkese sadık kalınmaması halinde bunu başka operasyonların izleyeceğini kaydetti...” [11.08.2019 El Arabiya]

C- Arap koalisyonu içindeki resmi bir kaynak “Konseyin mevzilerinden birinin koalisyon güçleri tarafından hedef alınmasının ardından Güney Geçiş Konseyi’ne bağlı güçlerin Aden’de kontrol ettikleri bazı bölgelerden çekilmeye başladığını ifade etti. Saldırı, koalisyon komutanlığının 10 Ağustos 2019 Cumartesi akşamı yayınladığı ve Aden’de derhal ateşkes çağrısında bulunan uyarıların ardından geldi...” [11.08.2019 Russia Today]

Dördüncüsü: Beklentilerin ne olacağı konusuna gelince, şu iki hususun olması bekleniyor:

Birincisi, Suudi Arabistan taraflara Riyad’da diyalog çağrısı yaptı. Hadi ve hükümetine yaptığı gibi El Zübeydi ve konseyine egemen olmak için elinden geleni yapacaktır. Ancak bu kolay değildir. Çünkü Hadi’nin Suudi Arabistan’ın hâkimiyetinde olması nedeniyle bu konseyin kuruluşunun arkasında İngiltere vardır.

Bu nedenle konseyin, Hadi’nin düştüğü çukura düşmesine izin vermeyecektir... Suudi Arabistan, büyük olasılıkla El Zübeydi ve konseyine karşı havuç-sopa yöntemini kullanacaktır. Buna göre El Zübeydi’ye hükümette geniş yetkiler vererek Hadi hükümetine ortak etmek için ayartmaya çalışacaktır. Hadi’nin yetkileri tırpanlanacak, fakat zevahiri kurtarmak için başkan olarak kalması sağlanacaktır. Reddetmesi durumunda El Zübeydi’yi askeri operasyonlarla tehdit edecektir... Kral Selman’ın 12 Ağustos 2019’da Abu Dabi Veliaht Prensi ile yaptığı görüşmenin bu amaç için olması, işleri eski yoluna koymak için olması olasıdır. Çünkü Suudi Arabistan, El Zübeydi liderliğindeki Geçiş Konseyi’nin arkasında BAE’nin olduğunu biliyor...

İkincisi, eğer Geçiş Konseyi reddederse ve dolayısıyla Suudi Arabistan’ın yürüttüğü çabalar fiyaskoyla sonuçlanırsa, o zaman İngiltere doğrudan devreye girerek Amerika ile görüşmeler yapacak, yönetimde Husilere aslan payının verileceği bir çözüm için Geçiş Konseyi’ni Husilerle müzakereye zorlama sözü verecektir... Husilerin Siyasi Büro Üyesi Muhammed El Buhayti’nin 11 Ağustos 2019’da yani Geçici Konseyin Aden’i ele geçirmesinden hemen sonra ve Suudi Arabistan’ın taraflara diyalog çağrısı ile eş zamanlı olarak Facebook’tan yaptığı açıklama tesadüf değildir. Açıklamada El Buhayti, “Yemen toplumundaki tüm kesimlerin temsilcilerine geçiş dönemi yönetimi oluşturmak için bir anlaşma sağlanana dek kapsamlı bir ateşkes için toplanma çağrısı yaptı...” Görünüşe göre böyle bir çözüm için ortam hazır. Zira Amerika, İsveç müzakereleri öncesinde yaptığı açıklamalardan da anlaşıldığı üzere Yemen sorununu sonlandırmak, Suudi Arabistan da Yemen bataklığından kurtulmak istiyor. İngiltere de Suudi Arabistan’a boyun eğmeden işlerini halledeceği birilerine sahip. Ayrıca müzakerelere de onay veriyor, daha önce olduğu gibi süreci baltalamayacaktır. Çünkü o zaman Hadi’nin eli kolu bağlıydı... Amerika ile İngiltere, ortak bir çözüm üzerinde anlaşırlarsa, yandaşları olan Husiler, Geçiş Konseyi ve Suudi Arabistan o çözümü hayata geçireceklerdir... Ancak kapitalistlerin ortak bir çözüme varmasının önünde duran en büyük engel, damarlarında akan faydacılık ve sömürüdür. Ortak çözümden ziyade Amerika ve İngiltere için öncelik, çıkarlarını gerçekleştiren kendilerine ait çözümü dayatmaktır. Bu yüzden aralarındaki görüşmeler uzayacaktır... Husiler, Suudi Arabistan, Hadi ve Geçiş Konseyi ise beklemede kalacaklardır...!

Beşincisi: Acı verici olan şey, Yemen halkı, Allah Subhânehu ve Teâlâ’ya samimi, Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e sadık olsaydı, sorunlarını kendi başlarına halledebilirlerdi. Düşmanlarımızın sorunlarımızı çözmelerine nasıl izin verebiliyorlar? Sömürgeci kâfirler, Müslümanların kanını dökecek çözümleri tartışıp incelerler. Sonra da çıkarlarına uygun çözümü belirlemek için bu kan etrafında masaya otururlar... Müslüman ülkelerdeki yöneticiler ve avaneleri, sanki olanlar Müslüman ülkelerde değil de Wak Wak ülkesinde oluyormuş gibi azgınlıklarında bocalayıp duruyorlar! Şüphesiz ki yöneticilerin, sorunlarımızı çözmek için sömürgeci kâfirlere havale etmeleri ve bu konuda onlara güvenmeleri, büyük bir cürümdür. Faili, dünyada hüsrana, ahirette ise elim bir azaba uğrayacaktır.

سَيُصِيبُ الَّذِينَ أَجْرَمُوا صَغَارٌ عِنْدَ اللَّهِ وَعَذَابٌ شَدِيدٌ بِمَا كَانُوا يَمْكُرُونَ Suç işleyenlere, yapmakta oldukları hilelere karşılık Allah tarafından aşağılık ve çetin bir azap erişecektir.[Enam 124]

H.12 Zilhicce 1440
M.13 Ağustos 2019
Devamını oku...

“OPEC Plus” Antlaşması

Soru Cevap

OPEC PlusAntlaşması

Soru:

9 Temmuz 2019’da El Riyad sitesi, Suudi Arabistan’ın “Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü (OPEC) ile OPEC dışı (plus) diğer üretici ülkeler arasında geçtiğimiz Salı günü imzalanan ve Viyana İttifakı olarak adlandırılan anlaşmada” etkin rol oynadığını söyledi. Bu, OPEC yerine yeni bir örgüt kurulduğu anlamına gelir mi? Suudi Arabistan’ın oynadığı söz konusu rol, öz motivasyonla mı yoksa dış motivasyonla mı gerçekleşti? Bu ittifakta Suudi Arabistan’ın çıkarı ne? Bu yeni ittifak ne kadar süre devam edecek? Allah mükâfatınızı artırsın.

Cevap: Yukarıdaki soruların cevabını netleştirmek için aşağıdaki hususlara bir göz atmamız gerekecek:

Birincisi: Anlaşma gerçekliği:

14 OPEC ülkesi ile Rusya liderliğindeki büyük petrol üreticisi diğer 10 ülke, 02 Temmuz 2019’da Viyana’da gerçekleşen OPEC ile OPEC dışı bakanlar toplantısında İşbirliği Bildirgesi konusunda fikir birliğine vardı. Varılan bu anlaşmaya “Viyana-OPEC Plus İttifakı” adı verildi. Önümüzdeki sonbaharda Rusya Devlet Başkanının Suudi Arabistan’a yapması planlanan ziyaret sırasında resmi anlaşma imzalanacak. 24 ülke, iki buçuk yıldır yürürlükte olan üretimi azaltma kararını dokuz ay daha uzattıklarını açıkladı. Bu anlaşma, varili 147 dolar seviyesine çıktıktan sonra 2014 yılında sert bir şekilde düşen ve düşüşünü sürdüren, 2016 yılı başında 27 dolara kadar varan petrol fiyatlarının ardından arz talep dengesini sağlamak ve fiyat hareketliliğini kontrol etmek amacıyla Rusya ile Suudi Arabistan (OPEC) arasında son üç yılda ortaya çıkan ilişkiyi belgeleme işlemidir. Bu sürede Suudi Arabistan önderliğinde OPEC’in, günlük 1,2 milyon, Rusya’nın da yaklaşık günlük 300 bin varil üretimi kısması konusunda Rusya ile OPEC arasında mutabakat sağlandı. Böylece petrol fiyatlarının düşüşü durduruldu. Anlaşma sonrasında petrol varil fiyatı 55 dolara yükseldi ve son iki yıldır petrol üreticilerini tatmin edici bir şekilde yükseliş eğilimini sürdürdü.

2- Bu yeni petrol üreticileri ittifakı, Kazakistan, Meksika, Azerbaycan ve Rusya gibi önemli üreticileri OPEC’e eklemliyor. Yeni ittifak “OPEC Plus”, küresel petrol üretiminin yüzde 47’sini kontrol ediyor. Tek başına OPEC, küresel üretimin yaklaşık üçte birini üretiyordu. Yani yeni ittifakın, petrol üreticilerinin petrol fiyatlarını kontrol altında tutmasına çok yardımcı olacağı varsayılıyor. Ancak teoride bu böyle. Pratikte bu anlaşmaya hükmeden pek çok unsur var. Bunlar:

A- Bu anlaşma OPEC’i feshetmiyor, aksine OPEC üyeleri, Rusya başta olmak üzere diğer üreticilerle uzlaştılar. Diğer bir deyişle OPEC’e alternatif yeni bir örgüt olmadığı için anlaşma feshedilebilir. Yani “OPEC Plus” şemsiyesi altına yeni ülkeler girmiş olmasına rağmen OPEC sözleşmesi aynen devam ediyor. Söz konusu anlaşma ise, yeni ülkelerin sözleşmeden çıkabileceği gönüllü bir anlaşmadır.

B- Bu anlaşma, üreticilere petrol piyasalarında Amerikan kaya petrolü gibi yeni bir gerçekliği dayatıyor. Petrol fiyatları doğrultusunda kaya petrolü üretimi bir düşüyor bir yükseliyor. 2025’ten önce stabilize olması beklenmiyor. Bu nedenle büyük olasılıkla bu anlaşma, ABD kaya petrolü üretimi stabilize olana ve piyasalardaki etkisi belirginleşene kadar devam edecektir.

C- Suudi Arabistan, anlaşmaya dayanan OPEC ülkeleri arasında en belirgin Amerikan ajanı ülkedir. ABD politikası dışına çıkamaz. Bu yüzden bu anlaşmada ABD’nin bir parmağının olması çok güçlüdür. Rusya-Suudi Arabistan anlaşması, ABD’nin politik gelişmelerinden etkilenmeyi sürdürüyor.

İkincisi: İttifakın motifleri:

1- 2014 yılında petrol fiyatlarının düşmesinden bu yana küresel piyasalarındaki petrol arzını kontrol altına almak ve dolayısıyla piyasa gereksinimlerine göre yani arz ve talep teorisine göre petrol fiyatlarını belirlemek amacıyla üretici ülkeler arasında koordinasyon kaçınılmaz hale geldi. On yıllardır fiyatlar en büyük petrol üreticisi olan OPEC tarafından belirleniyordu. Ancak son yıllarda Rusya, günlük üretimini 11 milyon varile çıkardığı için dev bir petrol üreticisi haline geldi. Yani küresel arzın yüzde 10’unu üretiyor. Rusya, OPEC’i izliyordu. OPEC, üretimi kısıp fiyatları yükselttiğinde, OPEC kararlarına bağlı olmayan Rusya yüksek fiyatlardan yararlanarak üretimini artırıyordu. Bu, özellikle de Rusya’ya yaptırım uygulayan Amerika’yı rahatsız etti... Bu yüzden ABD, OPEC’in en büyük üreticisi ve güçlü etkiye sahip olan Suudi Arabistan’a, Suudi Arabistan-Rusya koordinasyonu gereği Rusya’nın üretimini OPEC sınırları içinde tutmak için OPEC ile Rusya arasında bir tür ittifak kurmak için gerekli yöntemleri kullanma talimatı verdi...

2- Koordinasyonu sahada pratiğe dökmek için Suudi Arabistan-Rusya ilişkileri 2014’ten sonra iyileşti. 4 Ekim 2017’de Kral Selman, Moskova’yı ziyaret etti. İlk kez bir Suudi kral Rusya’ya ziyaret etmiş oldu. Rusya Devlet Başkanı ile Suudi Veliaht Prensi arasında bir takım görüşmeler gerçekleşti. Rusya, Suudi Arabistan’ın devasa silah sözleşmelerini askeri sanayisine yönlendirme olasılığından ötürü salyası aktı. Böylece Rusya ile Suudi Arabistan arasında yeni bir petrol ilişkisi dönemi başladı. Bütün bunlar Amerikan ajanı Selman ve oğlu döneminde gerçekleşti. Suudi Arabistan-Rusya çabası, 30 Kasım 2018’de OPEC ile Rusya liderliğindeki 11 ülke arasında ilk kez petrol üretimini kısma anlaşması imzalanmasıyla taçlandırıldı. Anlaşma uyarınca OPEC, günlük üretimini 1,2 milyon varil, diğer 11 ülke ise üretimlerini günlük 560 bin varil azalttı. Tek başına Rusya’nın bu azaltmadaki payı günlük 300.000 varildir. Anlaşma öncesi Suudi Arabistan, 4 Kasım 2016’da piyasalarda arz fazlalığı yaratmakla tehdit etti. Tehdit sonrası Rusya, damping olup fiyatların düşmesi korkusuyla Suudi Arabistan ile koordinasyona gitti. Böylece anlaşma, bütçesinin neredeyse yüzde 50’si enerji ithalatına (petrol ve gaz) bağımlı olan Rusya’nın yaşayacağı finansal sıkıntıları önledi.

3- Bu anlaşma, petrol fiyatları üzerinde olumlu bir hava yarattı. Anlaşmanın imzalanmasının hemen ardından petrol varil fiyatı yükseldi, ancak anlaşma altı aylıktı. Akabinde anlaşmayı uzatmak için uzun ve geniş bir tartışma yaşandı. Rusya, bütçesini desteklemek için petrol fiyatları iyileştiğinde üretimini artırmak isterken, Suudi Arabistan, üretim kısıntısının daimi bir politika olarak devam etmesinden yanaydı. Onun için zaman zaman piyasaya bol miktarda petrol sürmekle yani büyük oranda üretimi artırmakla tehdit ediyordu. Bu tehdit her zaman Rusya’nın üretim kısıntılarını sonlandırma girişimleri karşısında oldu. ABD Başkanının, fiyatları frenlemek ve Rusya’nın Suudi Arabistan ile birlikte yeniden üretim kısıntılarına gitmesini sağlamak için Suudi Arabistan’dan petrol üretimini artırmasını istediği apaçık ortadadır. Rusya, ABD Başkanının politikasına direniyor gibi görünse de Suudi Arabistan’ın yanıt vermesinden korktuğu için üretim kısıntısında mecburen Suudi Arabistan ile koordinasyona gitti. Örneğin “Trump Cumartesi günü Twitter hesabı üzerinden “Suudi Arabistan Kralı Selman ile konuştum. İran ve Venezüella’daki kargaşa ve disfonksiyon nedeniyle Suudi Arabistan’ın arada ki açığı kapatmak adına petrol üretimini artırmalarını, belki de 2.000.000 varile çıkarmasını istedim. Fiyatlar çok yüksek! Kral Selman bunu kabul etti!” şeklinde açıklama yaptı. [01.07. 2019 el-Arab el-Cedid]

4- Ruslar, üretimin azaltılmasından hoşnutsuzdur. 05 Haziran 2019’da El Akhbar sitesi, Rus petrol devi Rosneft’in CEO’su Igor Sechin’den, “Üretim azaltılmasına yönelik uluslararası anlaşmanın uzatılması durumunda hükümetten tazminat olasılığını araştırdıklarını aktardı. Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü (OPEC) ile müttefikleri arasında yapılan anlaşma çerçevesinde Rusya’nın daha fazla üretim kısıntısına gitmesinin mantığını sorgulayan Sechin, ABD, üretimi artırabilir ve Sovyet Rusya’sının pazar payını alabilirdedi. Yani Rusya, üretim kısıntısının çıkarına olmadığını düşünüyor. Çünkü Suudi Arabistan’ın üretimi artırma ve damping tehdidi, ardından fiyatların önemli ölçüde düşmesi, mali gelir düşüklüğü yaşayan Rusya’nın üretim artışı avantajını kaybetmesine neden olacak, sonuç, Rusya’nın zararına olacaktır. Çünkü bütçesinin yaklaşık yarısı, petrole dayalıdır, bu yüzden üretim kısıntısına zoraki onay veriyor! Kaya petrolü ihracatına göre fiyat artışı ABD petrol şirketlerinin büyümesine yol açacaktır... Yani Suudi Arabistan, Amerika istediği zaman petrol üretimini azaltması için Rusya’nın boynundaki Amerikan kılıcıdır...

5- Üretim kısıntısı Amerika için önemlidir. Çünkü Amerika, bugün petrol konusunda dünkü Amerika’dan farklıdır. Zira kaya petrolü üretimi ABD’de bir gerçekliktir ve üretimi sürekli artıyor. Artışı, yüksek borç içinde debelenen ABD ekonomisi için hayati meseledir. Üretim ve artış, özellikle fiyat konusunda piyasa koşullarına muhtaçtır. Bu nedenle Amerika, Suudi Arabistan’ı OPEC’in petrol üretimini azaltmakla görevlendirdi. OPEC’in petrol kısıntısı bir yönden ABD şirketlerinin kolayca pazar payı elde etmelerine imkân verirken, öte yönden petrol fiyatlarının yüksek kalmasını sağlıyor. Yani ABD kaya petrolü üreticileri için ekonomik fizibilite sağlıyor. Kaya petrolünün yararlı olabilmesi için varil fiyatı 69 dolar olması gerekiyor. Ancak çıkarım teknolojisinin gelişimi bu rakamı daha da aşağılara çekmiştir. Amerika, kaya petrolünü petrol piyasası tahtına oturmanın bir aracı olarak görüyor...

6- Suudi Arabistan’ın üretimi artırma ve petrol fiyatlarını düşürme şantajı elindeki Rus sopasıdır. Havuç da Rusya için Orta Doğu’da daha fazla nüfuz elde etme algısı yaratmaktır. İlk kez bir Suudi kralın Rusya ziyareti kapsamında Kral Selman, 2017’de Moskova’ya bir ziyaret gerçekleştirdi... Suudi Arabistan, Rusya Devlet Başkanını önümüzdeki sonbaharda Riyad’ı ziyaret etmeye davet etti. Bu da aynı şekilde bir Rus devlet başkanının Suudi Arabistan’a nadir türden bir ziyaretidir ve ikincisidir. Rusya Devlet Başkanı, 29 Haziran 2019’da Japonya’nın Osaka kentinde düzenlenen G20 Zirvesi’nde Suudi veliaht Prensi Bin Selman’la görüşmesinin ardından Viyana anlaşmasında anlaşmaya vardıklarını açıklayan ilk kişidir. “Rusya Devlet Başkanı Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’a “İki ülke arasında enerji piyasalarındaki işbirliğini tartışmaktan mutlu olduğunu” söyledi. Putin, “(OPEC Plus) içinde stratejik ortaklık, petrol piyasalarına istikrar getirdi. Piyasadaki talep gereksinimlerine göre üretim kısıntısı ve artışını sağladı. Bu ise sektördeki yatırım beklentileri ve büyümenin öngörülmesine katkıda bulunuyor... Anlaşma mevcut haliyle ve aynı miktarlarda uzatılacak” dedi. [29.06.2019 www.independentarabia.com] Bütün bunlar Ruslarda Suudi Arabistan, OPEC ve petrol piyasaları üzerinde etkili olduğu algısı yarattı! Amerikalılar, Rusların zihnine bu yanlış kavramları sokmak için Ruslara bu anlaşmadan memnun olmadıkları yanılsamasını verdi. “Obama yönetiminde enerji danışmanı olarak görev yapan Sayın Burdov, “ABD, önemli OPEC ülkelerinin çoğuyla diyalog yürütebilir... Ancak Amerika’nın rakiplerinden olan bir ülke şuan piyasaya girdi.” dedi. [03.07.2019 El Arabiya.net] Yine aynı kaynağa göre “Bu yılın başlarında ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’ya Başkan Putin’in, Rusya’nın Ortadoğu’da ABD’nin yerine geçmek için petrol diplomasisini kullanıp kullanamayacağı sorulduğunda, “Rusya Devlet Başkanı Putin’in çabalarının başarısız olacağından eminim” dedi.”

7- Yapılan anlaşmanın vakası ve motifleri budur. Süreklilik arz etmesine gelince uzak ihtimaldir. Çünkü Rusya, bu kısıtlamalardan kurtulup üretim artışı ile petrol fiyatlarının yükselmesinden yararlanmak isteyecektir. Yakın gelecekteki koşullar, ticaret savaşları ve bunun petrol fiyatları üzerindeki etkisi, Venezüella, Libya ve İran’ın petrol üretiminin yeniden istikrara kavuşması ihtimali ve bunun piyasalar üzerindeki etkisi, Rusya’nın bu anlaşmaya bağlılığını zorlaştırabilir. Artı Rusya’nın kanıtlanmış petrol rezervleri, yeni petrol sahaları keşfedilmediği takdirde bugünkü üretim hızıyla 20 yıldan daha az bir sürede tükenecektir. Uzun olmayan bu süre zarfında kar elde etmek için Rusya zamana karşı yarışıyor. Bu anlaşma, ancak 2025’e kadar dayanabilir. Zira bu yılda ABD kaya petrolü üretim seviyesinin istikrara kavuşması bekleniyor. Bunun piyasalar üzerinde etkili olacağı açıkça biliniyor. Onun için Rusya, petrol politikasını bugün hâlâ pek çok belirsizliğin sarmaladığı gerçekler üzerine inşa ediyor.

8- Son olarak belirtilmesinde fayda vardır ki Amerika’nın havuç sopa politikası başarılı oldu. Perde gerisinden Suudi Arabistan ile petrol üretimini arttırma sopasını gösterirken, bölgede Rusya için yeni nüfuz oluşturma algısı ile de havuç uzatarak Rusya’yı OPEC Plus anlaşmasını imzalamaya mecbur bıraktı. Bunlar, Rusya’yı Çin’e karşı kullanmak için baskı yapmak ve Rusya’ya yaptırımlar uygulamak gibi diğer Amerikan politikalarının da başarılı olacağı umudunu artıracaktır. OPEC Plus planının başarılı olması nedeniyle ABD’nin umutları artarsa, Amerika’nın Rusya’ya yönelik baskılarının dozajı da iyice artacaktır. Amerika, politikalarına boyun eğdirmek için Rusya’ya sahte bir havuç uzattığında Rusya, Çin civarında Amerika’nın uşağı haline gelecektir. ABD, bunu yürürlüğe koydu bile. Başkan Trump, 29 Haziran 2019’da Japonya’daki G-20 Zirvesi görüşmeleri sırasında Devlet Başkanı Putin’den Amerika’nın anlaşmaya geri dönmesini istiyorsa, Çin’in orta menzilli füze anlaşmasına dâhil olmasını istedi. Rusya, bu anlaşmayı güvenliği için hayati önemde görüyor. O yüzden Çin’i bu anlaşmayı kabul etmeye zorlayacaktır. Beklendiği gibi Çin bunu reddedeceği için Rusya ile Çin arasında kriz yaşanacaktır. Bu kriz Rusya’nın Çin civarında Amerika’nın yanında yer almasını kolaylaştıracaktır... Bu yüzden petrol piyasalarını kontrol etmek için varılan yeni “Viyana İttifakı”, Amerika’nın Rusya’ya karşı kurduğu bir tuzaktır. Amerika’nın bu tuzakta başarılı olmasının stratejik yönden çok daha büyük boyutları vardır.

9- Müslüman ülkelerdeki Ruveybida yöneticiler, zenginliğimizi sömürgeci kâfir ülkeler arasında politik oyunların eşiği haline getirdiler. Bu ülkelerin çıkarları üretim kısıntısını gerektiriyorsa, kısıntıya, çıkarları üretim artışını gerektiriyorsa artışa gidiyorlar... Çıkarları servetimizin ucuza peşkeş çekilmesini gerektiriyorsa, ihaneti bile göze alıyorlar... Çıkarları, Trump’ın dediği gibi tahtlarını korumak için zenginliklerimizin bedava peşkeş çekilmesini gerektiriyorsa, tahtlarını koruma minnetiyle bedava peşkeş çekiyorlar! Onlar bu dünyada

صُمٌّ بُكْمٌ عُمْيٌ فَهُمْ لَا يَعْقِلُونَ “Sağırlar, dilsizler ve körlerdir. Bu sebeple akletmezler.[Bakara 18] Ahirette de kördürler ve yol açısından daha da sapıktırlar. Aziz ve Hâkim olan Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurdu:

وَمَنْ كَانَ فِي هَذِهِ أَعْمَى فَهُوَ فِي الْآخِرَةِ أَعْمَى وَأَضَلُّ سَبِيلاً “Bu dünyada kör olan ahirette de kördür, yolunu daha da şaşırmıştır.[İsra 72]

H.09 Zilkade 1440
M.12 Temmuz 2019

Devamını oku...

Bahreyn Konferansı ve Yüzyılın Anlaşması

Soru Cevap

Bahreyn Konferansı ve Yüzyılın Anlaşması

Soru:

Kushner öncülüğündeki Bahreyn Ekonomik Konferansı bugün sona erdi. Kushner, Manamadaki çalıştayın açılışında yaptığı konuşmada, planın “Yüzyılın Anlaşması” değil “Yüzyılın Fırsatı” olduğunu ileri sürdü. [25.06.2019 arabic.sputniknews.com] Bahreyn Konferansı yüzyılın anlaşmasının bir parçası mı? Yoksa Kushnerin dediği gibi yüzyılın anlaşmasından bağımsız bir proje mi? Öyleyse peki neden anlaşmanın içeriği açıklanmadı? Anlaşmadan sızan bazı detaylar var mı? Anlaşmanın başarı şansı ne? Allah mükâfatınızı artırsın.

Cevap:

Cevabın açıklığa kavuşması için aşağıdaki hususlara bir göz atmak gerekiyor:

Birincisi: Bahreyn Konferansı:

1-“Beyaz Saray yaptığı açıklamada, Bahreyn’in başkenti Manama’da, bir atölye çalışması yapılacağını duyurdu. Toplantıda, ABD Başkanı Donald Trump’ın Ortadoğu’da barış planının ekonomik boyutunu açıklayacağı belirtildi.” [20.05.2019 Şarkul awsat.com]

2- Bahreyn Çalıştayı öncesi Kushner, 22 Haziran 2019’da barış planının ekonomik ayağını açıkladı. Plana göre Filistinli ve komşu Arap devleti ekonomilerini yükseltmek için 50 milyar dolarlık küresel bir yatırım fonu oluşturulacak, Batı Şeria ile Gazze’yi birbirine bağlamak için 5 milyar dolarlık bir ulaşım koridoru inşa edilecek. [24.06.2019 France24]

3- Manama ve Washington öncülüğündeki Bahreyn Konferansı 25 Haziran 2019’da gerçekleşti. Filistin topraklarında yatırıma teşvik etmek amacıyla konferansa “Refah İçin Barış Çalıştayı” adı verildi. [25.06.2019 BBC Arabic]

4-“ABD Başkanı Donald Trump’ın başdanışmanı ve damadı Jared Kushner, Filistin için ekonomik kalkınma forumu olan Bahreyn Çalıştayı’nın açılış konuşmasını yaptı... Kushner, ABD’nin Batı Şeria ve Gazze Şeridi’nin kalkınması için hazırlanan 50 milyar dolarlık planın bazı ayrıntılarını açıkladı. Kushner, planın ilerlemesi halinde Filistin GSYİH’sini iki katına çıkaracağını ve iş imkânı yaratacağını söyledi...” [25.06.2019 Russia Today ve ajanslar]

5-“ABD Başkanı Donald Trump’ın başdanışmanı Jared Kushner, hazır olduğunda Washington’un siyasi çözüm planını açıklayacağını söyledi. Kushner, Bahreyn’in başkenti Manama’da Salı günü başlayan ve bugüne kadar devam eden Bahreyn Ekonomik Konferansı’nın ardından Çarşamba günü yaptığı açıklamada Bahreyn Konferansı’nın, Orta Doğu sorununu ekonomik olarak çözülebileceğini gösteriyor...” ifadelerini kullandı.[26.6.2019 www.alalamtv.net]

6- Kapanış bildirgesinde “Çalıştaya katılanlar bildirgede, ekonomik refahın gerçekleşebilmesi için Filistin halkına yönelik yatırım ve kalkınma olanaklarının artırılması çağrısı yaptı... Bildirgede, “Filistin halkına yönelik yatırım ve ekonomik gelişme konusunda iyimser” olduğu belirtildi. Bildirgeye göre bugünkü oturumlarda, kalkınma ve yatırımın yanı sıra sağlık hizmetleri sistemlerinin geliştirilmesi ve yerel topluluklarda ekonomik fırsatlar oluşturulması, işgücünün geliştirilmesi ve işsizlik sorunuyla karşı karşıya olan gençlerle etkin bir biçimde ilişki kurulması konuları üzerinde duruldu... Kushner’in Salı günü sunumunu yaptığı ekonomik plan, Filistin topraklarına 28 milyar dolar değerinde yatırım yapılmasını, Filistinli mültecilere evsahipliği yapan Ürdün, Mısır ve Lübnan’a 22 milyar dolarlık ek yatırım (hibe ve sübvansiyonlu kredi) tahsis edilmesini hedefliyor... [27.06.2019 Anadolu Ajansı]

Buna göre konferans, açıklandığında yüzyılın anlaşmasını yürürlüğe koymak için gerekli ortamın hazırlamasına yönelik bir antredir. Başka bir deyişle konferans, ölümcül Trump anlaşmasını ülkelerine zerk etmek için bölgedeki Arap ve yabancı hainlere Trump yöntemi üzere verilmiş mali bir rüşvettir. Akletmiyorlar mı?

İkincisi: Yüzyılın Anlaşması ve Sızdırmalar:

1- Amerika, 1959 yılında Eisenhower’in başkanlığı döneminde iki devletli çözüm projesini benimsedi. Uygulamaya koyması için Cemal Abdülnasır’ı harekete geçirdi. ABD, 1964 tarihinde Ahmed Şukayri önderliğinde Filistin Kurtuluş Örgütü’nü kurdu... Şukayri, 1967’deki yenilginin ardından FKÖ’den ayrıldıktan sonra Körfez ülkelerinin de desteğiyle İngiltere, 1965’te Fetih’i kuran ve İngilizlerin seküler Filistin devleti çözüm önerisine çağrıda bulunan Yaser Arafat’ı ajanı Kral Hüseyin aracılığıyla Filistin Kurtuluş Örgütü’nün başına getirdi. Fakat Arafat, Mısır’daki Amerikan ajanı Enver Sedat ve Suriye’deki Hafız Esed’in baskısıyla İngiliz çözümünden vazgeçti. Amerikan çözümünü benimsedi. Ardından 1974’te Arap Birliği ve Birleşmiş Milletler, FKÖ’yü Filistin halkının meşru tek temsilcisi olarak tanıdı ve gözlemci üye olarak kabul edildi. 1988’de Arafat, Yahudi varlığını resmen tanıdığını ve Yahudi varlığının Filistin’in yaklaşık yüzde 80’ini gasp etmesini resmen kabul ettiğini duyurdu. Filistin devletinin kurulduğunu, Amerika’nın “iki devlet iki halk” söylem ve projesini resmen kabul ettiğini açıkladı. Daha sonra 1993 yılında Oslo anlaşması imzalandı ve 1999 yılında Filistin devleti kurulması koşuluyla FKÖ liderliğinde bir Filistin Yönetimi kurulduğu açıklandı. Ancak Clinton döneminde Amerika bunu yürürlüğe koyamadı. George W. Bush başkan olduğunda, Arap Birliği, 2002 yılında yanı başında kurulacak Filistin devletini kabul etmesi durumunda Arap ülkelerinin Yahudi varlığını tanımaya hazır olduğunu belirten Suudi Girişimi’ni kabul etti ve Arap Girişimi adı verildi. Ardından 2003 yılında ABD, 2005 yılında Filistin devletinin kuruluşunu öngören ve bunun için Ortadoğu Dörtlüsü oluşturan bir yol haritası yayımladı. Ancak bu devleti kurmayı başaramadı. Eski Başkan Obama döneminde Amerika, iki devletli çözümü hayata geçirmek için bütün ağırlığını koydu. 2009 ve 2013’te iki kez müzakereleri başlatsa da ancak bir türlü başarılı olamadı. Bütün Amerikan başkanları, iki devletli çözümü uygulamak için çabaladılar, fakat başarılı olamadılar. Trump iktidara geldiğinde, Amerika, iki devletli çözüm projesinin uygulanamadığını gördü ve projede değişiklik ya da tadilat yapmak istedi. Kongre, 1995’te Kudüs’ü Yahudi varlığının başkenti olarak tanıma kararı aldı, ancak alınan bu kararın devlet başkanı için bağlayıcı olmadığı notu düşüldü ve kararı uygulama hakkını ABD başkanlarının inisiyatifine bıraktı.

2- Trump, başkanlık yemini ettikten sonra bu çizgide yürümeye başladı. Yaptığı bir konuşmada ABD Başkanı Donald Trump, (İsrail) ile Filistin yönetimi arasında mutlaka iki devletli bir çözüm olması gerekmediğini söyledi ve barışa götürecekse alternatif seçeneklere de hazır olduğuna atıfta bulundu. Trump, “İki devlete ve tek devlete bakıyorum. Benim hoşuma gidecek olan iki tarafın da hoşuna giden olur. Benim için ikisi de uyar.” dedi. [16.02.2017 el-Cezire] Daha sonra Trump’ın yürüdüğü çizginin ana hatları gittikçe belirmeye başladı. Bu bağlamda Trump, Eylül 2017’de ABD Büyükelçiliğini Tel Aviv’den Kudüs’e taşıdı. Yani Trump, planı doğrultusunda Kudüs’ün Siyonist varlığın bir parçası olması gerektiğini kabul ettiğini açıkladı... Trump daha sonra Filistin ile Siyonist varlık arasındaki çatışmanın nihai bir anlaşma ya da yüzyılın anlaşması ile daha da ileriye taşınmasından bahsetti... Ardından ABD Başkanı Donald Trump’ın damadı ve başdanışmanı Jared Kushner ile ABD Başkanı Donald Trump’ın Ortadoğu Özel Temsilcisi Jason Greenblatt, yüzyılın anlaşmasının propagandasını yapmak için yollara düştüler... Kushner, ABD planına destek bulmak için Şubat 2019’da birçok ülkeye ziyaret gerçekleştirdi. Bu kapsamda Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ile bir araya geldi. 27 Nisan 2019’da Ankara’da Erdoğan ile görüştü. Ardından Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn ve Umman liderleriyle bir toplantı yaptı... Bu ziyaretler bölgedeki yöneticilerin desteğini alma konusu üzerine fokuslandı... Trump yönetimi daha sonra planı, Eylül 2018’de New York’taki Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’na sunacaklarının sözünü verdi... Fakat Siyonist varlığındaki seçimlerin Mayıs 2019’a ertelenmesi ile planın açıklanması da 2019’un başına ertelendi... Ramazan ayının gelişiyle birlikte Trump, planın Ramazan bittikten sonra Haziran 2019’da açıklanacağını duyurdu... Şimdi de Yahudi varlığındaki seçimlerden sonrasına Kasım 2019’a ertelendi. Trump, tekrar seçimlere gidilmesinden ziyade birinci seçimlerde işi bitiremediği ve dolayısıyla planının açıklanmasını ertelemek zorunda kaldığı için Netanyahu’dan “rahatsızlık duydu.”... İngiltere’ye hareketinden önce Beyaz Saray’ın önünde gazetecilere konuşan Trump, “İsrail” deki siyasi durumu “kaotik” olarak tanımladı. “İsrail” önümüzdeki Eylül ayında yeniden seçimlere gidecek. Netanyahu, geçtiğimiz Çarşamba gününe kadar bir hükümet kuramamıştı... Trump, Bibi seçilmişti. Şimdi beklenmedik bir şekilde seçim kararı aldılar. Eylül ayına kadar aynı süreci tekrar yaşayacaklar. Bu çok saçma. Bu yüzden mutlu değiliz.dedi. [03.06.2019 Russia Today]

Buna göre Trumpın planı hazır ve Trump planından memnun. Planıyla istediği gibi hareket ediyor. İki devletli çözüm konusunda başarısız olan selefine karşılık kendisinin yüzyılın anlaşmasında başarılı olacağını düşünüyor... Oysa Allahın izniyle iki devletli çözüm planı başarısız olduğu gibi Trump’ın bu planı da başarısız olacaktır.

Üçüncüsü: Anlaşmanın açıklanmamasına ve sızıntılara gelince:

1- Trump, Filistin’in Müslümanların yüreğinde ve zihninde harika ve muazzam bir yere sahip olduğunu herhalde unutuyor ya da unutmuş gibi gözüküyor. Müslümanların bu anlaşmayı kabul etmesi düşünülemez. Dahası sert bir tokatla reddedeceklerdir... Bununla birlikte Trump, milyarlarca dolarlık ekonomik planının Filistin halkını kandırmak için uzatılmış bir havuç olacağını, dolayısıyla anlaşmayı kabul edeceklerini düşünüyor. Onun için detaylarını açıklamadı ve yüzyılın anlaşması öncesinde kabul edilmesine yönelik ortamı hazırlamak için Bahreyn Konferansı düzenledi!

2- Yüzyılın anlaşmasıyla ilgili sızıntılara gelince, evet bazı detayları basına sızdırıldı. Kasten sızdırıldığı anlaşılıyor. Ve bu sızdırılanlar, hazırlanan yüzyılın anlaşması ile neredeyse birebir örtüşüyor. Bu sızıntıların çoğu, 7 Mayıs 2019’da Yahudi gazetesi Yisrael Hume gazetesinde yer aldı. Gazetenin sahibi, “Sheldon Adelson”dur. Trump’ın seçim kampanyasının en büyük mali destekçilerinden biridir ve aynı zamanda Netanyahu’ya yakınlığıyla biliniyor... Bu sızıntılardan bazıları şunlardır:

“-ANLAŞMA: “İsrail” ile Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) ve Hamas arasında üçlü bir anlaşma imzalanacak. Bu anlaşmaya göre işgal altındaki Batı Şeria’da yer alan Yahudi yerleşim birimleri dışındaki topraklar ile Gazze Şeridi’nde Yeni Filistin adlı bir Filistin devleti kurulacak.

- BÖLGENİN TAHLİYESİ: Batı Şeria’daki büyük Yahudi yerleşim yerleri bugün olduğu gibi Yahudi varlığının elinde kalacak. Bu yerleşim birimlerine yine Batı Şeria’daki izole yerleşim birimleri de katılacak ve böylece izole yerleşim birimlerine ulaşmak için büyük yerleşim birimlerinin alanları genişletilecek.

-KUDÜS: Kudüs, “İsrail” ile Yeni Filistin arasında bölünmeyecek ve paylaşılmayacak, ancak her iki devletin de başkenti sayılacak. Ayrıca Kudüs’te yaşayan Araplar Yeni Filistin Devleti’nin vatandaşları olacak. Kudüs Belediyesi, Yeni Filistin Hükümeti’nin ilgileneceği eğitim alanı hariç Kudüs’ün tüm alanlarından sorumlu olacak ve bu yeni devlet, Kudüs Belediyesi’ne su gideri ve vergi ödeyecek.

- GAZZE ŞERİDİ: Mısır, havalimanı, fabrikalar, ticari alanlar ve ziraat için Gazze Şeridi’ne bağlı bir şekilde Yeni Filistin Devleti’ne toprak verecek, ancak Filistinlilerin bu yeni topraklarda iskânına izin verilmeyecek.

-ORDU: Yeni Filistin Devleti’nin ordusu olmayacak. Sadece polisin elinde hafif silahlar olacak... Hamas, Mısırlıların yanında bulunan şahsi silahları da dâhil olmak üzere tüm silahları bırakacak. Hamas’ın liderleri ve üyeleri, yeni hükümet kurulana kadar destekçi ülkelerden maaş almaya devam edecek... Bir yıl içinde yeni bir Filistin hükümeti seçilmesi için seçimler yapılacak... Tüm Filistinli tutuklular, seçimlerden ve hükümetin kurulmasından bir yıl sonra başlamak üzere aşamalı olarak üç yıl içinde serbest bırakılacak.

- Beş yıl içinde Yeni Filistin’de bir liman ve bir havaalanı kurulacak. O zamana kadar “İsrail”deki havaalanı ile limanlar kullanılacak... Yeni Filistin ile “İsrail” arasındaki sınır, dost ülkelerdeki gibi vatandaşların ve malların geçişine açık olacak... Gazze Şeridi ile Batı Şeria’yı birbirine bağlamak üzere yerden yüksekliği 30 metre olacak bir otoyol inşa edilecek. Bu otoyolun inşasına Çin yüzde 50, Japonya, Güney Kore, Avustralya, Kanada ve ABD ile AB yüzde 10’ar katkıda bulunacak... Ürdün Vadisi veya diğer adıyla Batı Şeria’nın Ölü Deniz (Lut Gölü) çevresindeki Ağvar bölgesi bugün olduğu gibi “İsrail”in elinde kalacak. Bölgeden geçen 90 numaralı otoyol dört şeritli olacak. “İsrail”, otoyolun genişletilmesi için bir ihale açacak. 90 numaralı otoyolun iki şeridi Yeni Filistin’i Ürdün’e bağlayacak. Bu yol üzerinde kurulacak olan sınır kapıları Yeni Filistin’in kontrolünde olacak...”

Bu sızıntılar gayrı resmi olsa da sızdırma gerçekliği, bir Yahudi gazetesine sızdırılması, sahibinin (Sheldon Adelson), Trump’ın seçim kampanyasının en büyük mali destekçilerinden biri olması ve ayrıca Netanyahu’ya yakınlığıyla bilinmesi, bütün bunlar, bu sızdırmaların çoğunun Trump ve şürekâsının görüşlerini yansıttığı anlamına gelir... Açıkçası söz konusu sızdırmalar, mübarek topraklara bir ihanettir. Bu ihaneti Arap ve Acem hainlerin bile kabul etmesi o derece ağırdır. İki devletli çözümü kabul etmeleri de aynı şekilde bir ihanettir. Çünkü tüm Filistin, bir İslam ülkesidir. Bir karışı ya da bir milimi bile peşkeş çekilmeden tekrar halkına iade edilmelidir. Aksi halde ihanet olur. Hal böyleyken Filistin’in çoğunu peşkeş çeken iki devletli çözüme ne demeli? Ancak ne var ki Arap ve Acem hainler, devletçikleri ve övünecekleri bir bayrak olacağını gerekçesiyle iki devletli çözüme balıklama atladılar. Trump anlaşması ise, hatırı sayılır hiç bir şey geride bırakmıyor. Trump’ın başdanışmanı Kushner, “Planda iki devletli çözüm gibi ifadelere yer verilmediğini söyledi ve Kudüs’ün “İsrail”in ebedi başkenti olarak tanınmasının görülmesi gereken gerçekler olduğunu savundu. [02.05.2019 BBC] Batı Şeria’daki “yerleşim yerleri” bile, Yahudi devletinin askeri kontrolündeki Batı Şeria’nın geride kalan yüzde 12’lik bölümünü kemirmeye devam ediyor...

Dördüncüsü: Trump anlaşmasının başarı şansına gelince, zerre kadar şansı yok... Planın sahibi Trump bile kopardığı onca yaygaraya rağmen planın başarısız olacağı beklentisi içerisinde. “Trump “Bakın, Orta Doğu’da barış planının başarılı olması için elimizden geleni yapıyoruz. (Pompeo) Haklı olabilir.” dedi. Washington Post gazetesi, Pompeo’nun New York merkezli Yahudi sivil toplum kuruluşu “Büyük Amerikan Yahudi Örgütleri Başkanları Konferansı”nın kapalı bir toplantısında, Donald Trump yönetiminin bu ay açıklanması beklenen barış planının “uygulanamayacağı” veya “ilgi görmeyeceği” değerlendirmesinde bulunduğunu aktardı. [03.06.2019 The Times of Israil]

Ahmak Trump, Filistin’in alınıp satılamayacağının farkında değil. Çünkü Filistin, Müslümanların ilk kıblesidir. Camisi de, yolculuğa çıkılan üç mescitten biridir. Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in İsra topraklarıdır. Müslüman ordular, Allah’ın izniyle Filistin’i kurtaracak, Filistin askerlerin tekbirleriyle inleyecek ve Ukab sancağı altında gölgeleneceklerdir... Eğer Trump bugün kendilerini kirli para uğruna satan Ruveybida yöneticiler ve troller bulabiliyorsa, yarın Yahudiler ve sömürgeci kâfir destekçileriyle savaşa hazır Hilafetin kılıçlarından başka bir şey bulamayacaktır Allah’ın izniyle. Ardından Filistin, Haçlılardan kurtarıldığı gibi Yahudiler ve destekçilerinden de kurtarılacaktır. Elbette ki yarın bekleyen için yakındır... Allah’ın izniyle bu mutlaka gerçekleşecektir. Müslim, Sahih’inde Ebu Hurayra’dan rivayet ettiğine göre Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:

لَا تَقُومُ السَّاعَةُ حَتَّى يُقَاتِلَ الْمُسْلِمُونَ الْيَهُودَ فَيَقْتُلهُمْ الْمُسْلِمُونَMüslümanlar Yahudilerle savaşmadıkça kıyamet kopmaz. O harpte Müslümanlar Yahudileri öldürecekler...

وَلَتَعْلَمُنَّ نَبَأَهُ بَعْدَ حِينٍOnun verdiği haberin doğruluğunu bir zaman sonra çok iyi öğreneceksiniz.[Sad 88]

H.24 Şevvâl 1440
M.27 Haziran 2019

Devamını oku...

Körfez’de Yaşanan ABD-İran Gerilimi ve Gerçekliği

Soru Cevap

Körfez’de Yaşanan ABD-İran Gerilimi ve Gerçekliği

Soru:

Amerika, sürpriz bir şekilde İran ve İran yanlısı grupların Körfez’deki ABD askerleri ve çıkarlarına risk teşkil ettiğini belirtti. Bu yüzden alarm seviyesini yükseltti. Bölgeye uçak gemisi, amfibi savaş gemisi hatta deniz hastanesi bile gönderdi. Bu durum, Körfezde çatışmanın yakın olduğu algısını yarattı. Yaşanan bu gerilim, İranın petrol ihracatını sıfırlamak amacıyla Amerika’nın, İrandan petrol ithalatı için bazı ülkelere verdiği muafiyet hakkını sonlandırması ile aynı zamana denk geliyor. İran, Körfez ülkelerinin petrol ihracatı için en önemli güzergâh olan Hürmüz Boğazı’nı kapatmakla tehdit etti ve Körfez’de yaşanan kontrollü gerilim sürüyor! Bölge, Amerikan tasarımı bir savaş için bir girizgâh olabilir mi? Yoksa amaç başka bir şey mi? Allah mükâfatınızı artırsın.

Cevap: Portrenin netleşmesi adına aşağıdaki hususlara bir göz atacağız:

1- Evet, başta Lincoln uçak gemisi olmak üzere Amerikan donanmasına ait savaş gemileri bölgeye gönderildikten sonra bölgedeki gerilim iyice tırmandı. Lincoln, 90 savaş uçağı kapasiteli ABD donanmasına ait en büyük uçak gemisidir. Ayrıca Amerika, uzun menzilli bombardıman uçağı B-52 Stratofortress’leri de bölgedeki üslerine gönderdi. Bölgedeki güçlerinin alarm seviyesini artırdı. Bağdat’ta görevli acil durum personeli dışındaki tüm görevlilerin ülkeden ayrılması için talimat verdi. Bütün bunların İran’a yönelik tehditler eşliğinde hızlı bir şekilde gerçekleştiği dikkatlerden kaçmıyor. “ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton, İran’a “net ve kesin bir mesaj vermek için” uçak gemileri USS Abraham Lincoln’u Orta Doğu’ya gönderdiklerini açıkladı. John Bolton, bu önlemi “bir dizi kaygı verici ve gerilimi artıran işaretler ve uyarılar” sonrası aldıklarını söyledi. Reuters haber ajansı, adının açıklanmasını istemeyen ABD’li bir yetkiliye dayandırdığı haberinde, uçak gemisinin ABD güçlerine karşı olası bir saldırı iddiaları üzerine gönderildiğini bildirdi... Bolton yazılı açıklamasında, “ABD, USS Abraham Lincoln Uçak Gemisi Saldırı Grubunu ve bir bombardıman görev gücünü, İran rejimine, ABD çıkarlarına ve müttefiklerimize karşı saldırılara amansız bir güçle yanıt verileceğine dair net ve kesin bir mesaj vermek için ABD Merkez Komutanlığı bölgesinde konuşlandırıyor” dedi. [06.05.2019 BBC] Lincoln uçak gemisi 9 Mayıs’ta Süveyş Kanalı’ndan geçti, 14 Mayıs 2019’da da Umman Denizi’ne ulaştı. New York Times gazetesi, Savunma Bakanı Vekili Patrick Shanahan’ın Trump yönetimine İran’ın nükleer silah geliştirmeye imkân veren faaliyetleri ilerletmesi ya da ABD güçlerine saldırması halinde Ortadoğu’ya 120 bin asker gönderilmesine dair plan sunduğunu yazdı, Trump ise böyle bir plan olduğunu yalanladı. [14.05.2019 Russia Today] Bütün bunlar olası İran tehdidinin ardından gerçekleşti. “7 Mayıs’ta CNN, kaynaklarından aktardığına göre ABD’li yetkililerin, İran’ın Körfez’deki teknelerine kısa menzilli balistik füzeler konuşlandırdığını belgeleyen istihbarat görüntüleri elde ettiklerini söyledi. [14.05.2019 Russia Today]

2- 4 sivil ticari kargo gemisinin, BAE’nin El Füceyra Limanı yakınlarında sabotaja uğraması ve Suudi Arabistan’ın önemli petrol tesislerine bomba yüklü drone ile saldırı gerçekleştirilmesi ABD’nin açıklamalardan öte ortamı germesine yol açtı. Saldırılar şöyle gerçekleşti:

A- BAE Dışişleri Bakanlığı, Pazar günü yaptığı yazılı açıklamada, farklı ülkelerden 4 ticari geminin, ülkenin karasuları yakınlarında sabotaja uğradığını, ancak herhangi bir can kaybı yaşanmadığını bildirdi. Bu gelişmeler ABD’nin İran üzerindeki baskılarını artırdığı bir zamana denk geliyor. Öncesinde İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, ülkesinin uluslararası yaptırımlar nedeniyle eşi benzeri görülmemiş bir baskıyla karşı karşıya olduğunu açıkladı. [12.05.2019 Middel East Online]

B-“Yemen Ensarullah Hareketi Salı günü yaptığı açıklamada, İHA’lar ile Suudi Arabistan’daki petrol tesislerine operasyon düzenlendiğini duyurdu... El Mesire televizyon kanalı askeri bir kaynaktan “7 İHA ile Suudi Arabistan’daki petrol tesislerine operasyon düzenlendiğini doğruladı. Askeri kaynak, “Bu operasyonun Yemenlilerin kendilerini savunma hakkı doğrultusunda olduğunu kaydetti. Saldırı ve kuşatmanın devam etmesi halinde daha büyük ve sert saldırılar düzenlemeye hazır olduklarını söyledi.” [14.05.2019 sputniknews] Bu iki olayla birlikte Amerikan açıklamaları, Körfez’deki yakın tehlikeyi daha güçlü hale getirdi. ABD’nin Körfez’deki durumu germesi ve körüklemesi geçmişte benzer durumlardan farklılık arz ediyor.

3- Körfez’de yaşanan gerilim, savaşın kapıda olduğu algısı yaratsa da Amerika ve İran tarafından yapılan açıklamalar, savaşın uzak bir ihtimal olduğu portresi çiziyor! Söz konusu açıklamalardan bazıları şunlardır:

- Trump Perşembe günü Beyaz Saray’da düzenlenen basın toplantısında, gazetecilerin ABD’nin İran’la savaşa mı gideceğine yönelik sorusuna “Umarım olmaz” yanıtını verdi. [16.05.2019 Russia Today]

- ABD Temsilciler Meclisi Başkanı Nancy Pelosi Perşembe günü yaptığı açıklamada, Trump yönetiminin İran’la savaşa gitmek için Kongre’nin onayına sahip olmadığını söyledi. Pelosi, Cumhuriyetçilerin ilerleyen saatlerde Kongre’nin sekiz önde gelen üyesine İran’la ilgili bir gizli brifing sunacağını da duyurdu.” [16.05.2019 Reuters]

- New York Times gazetesi Perşembe günü isminin bilinmesini istemeyen bazı ABD’li yetkililere dayandırdığı haberinde ABD Başkanı Donald Trump’ın, Savunma Bakan Vekili Patrick Shanahan’a “İran ile savaş istemiyorum” dediğini öne sürdü. Gazete, Başkan Trump’ın Shanahan’a Çarşamba sabahı bu ifadelerini ilettiğini söyledi.”

- İran’ın dini lideri Ali Hamaney, ABD’yle savaş olmayacağını söyledi. Üst düzey ülke yöneticilerin katıldığı toplantıda konuşan Ayetullah Ali Hamaney, “ABD’yle savaş olmayacak. Ne biz savaş istiyoruz, ne de onlar.dedi. [14.05.2019 BBC]

- ABD Savunma Bakan Vekili Patrick Shanahan, düzenlenen basın toplantısında Amacımız İranı caydırmak, savaş başlatmak değil. Savaşı başlatacak değilizdedi. [22.05.2019 France 24]

ABD ve İran tarafından yapılan açıklamalar, medyada yer alan büyük bir ABD-İran savaşının kapıda olduğu ile ilgili haberlerin şüpheli olduğunu gösteriyor. Bu açıklamalardan tatmin olan İran’ın dini lideri, İranlılara ne İran’ın ne de Amerikalıların savaş istemediğini söyledi. Yani İran ya da Körfez’deki ABD gemilerinin yok edilmesine ilişkin yapılan açıklamalara göre savaş uzak bir ihtimaldir. En uzak olasılığa göre bazı askeri operasyonlar gerçekleşse bile bunların zevahiri kurtarmak için sınırlı olacağı tahmin ediliyor... ABD’li yetkililer defalarca rejimi değiştirmek istemediklerini söylediler... ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton, Biz rejim değişikliği politikası gütmüyoruz, İran hükümetine davranışlarını değiştirmesi için eşi benzeri görülmemiş bir baskı uygulamak istiyoruz.dedi. [03.10 2018 Ed Düstur]

4- Pekâlâ bölgede tırmanan bu gerginliğin sebepleri nelerdir? Dikkatlice bakıldığında tırmanan bu gerginliğin nedenlerinin üç olduğu görülür:

Birinci sebep: Küresel petrol pazarı. Amerika bugün petrol konusunda on yıl öncesine göre farklıdır. Amerika, kaya petrolü üretiminde teknolojik başarı elde etti. Petrol ihracatına izin verdi. Oysa Amerika, petrol ithalatçısı bir ülkedir. Çin, Amerika ile ticaret açığını azaltmak için ABD’den petrol ithalatını artırırken Amerika, petrol paralarını ABD’ye yatıran, hatta gerektiğinde çekemeyen başta Suudi Arabistan olmak üzere Körfez ülkelerindeki ucuz yöneticilerden ucuz petrol ithalatını sürdürüyor. Dolayısıyla borç alan ABD’nin ulusal varlık fonlarına kendisinden başka kimse erişemiyor. Bu gerçekliğe göre ABD’nin İran’a uyguladığı baskı politikası ve petrol ihracatından mahrum bırakması, tüm dünyada petrol fiyatlarını artıracak ve bu artıştan Amerika faydalanacaktır. Zira petrol fiyatlarındaki artış, kaya petrolü üretim maliyetiyle orantılıdır. Uluslararası Enerji Ajansı, gelecekte petrol arzı görünümü hakkında belirsizliğin daha da artacağından, Amerika’nın İran ve Venezüella petrol ihracatındaki düşüşü telafi edebileceğinden söz ediyor. “Uluslararası Enerji Ajansı Çarşamba günü yaptığı açıklamada dünyanın bu yıl OPEC’ten çok az miktarda petrol talep edeceğini, çünkü ABD petrol üretimdeki artışın, İran ve Venezüella petrol ihracatındaki düşüşü telafi edeceğini belirtti.” [15.05.2019 Reuters] Ayrıca “ABD Enerji Bilgi İdaresi, bu hafta yedi büyük şeyl oluşumundan çıkarılan ABD petrol üretiminin, Haziran ayında günlük 8.49 milyon varille yeni bir rekor seviyeye yükseleceğini söyledi.” [17.05.2019 Reuters] Başka bir deyişle ABD petrol şirketleri, Körfez’deki politik gerginliğin ardından daha fazla petrol pompalayacak ve yaptırımlar, İran’ın petrol üretiminde gerilemeye yol açacaktır.

Ve hepsinden önemlisi, ABD gerilimi petrol tankeri ve petrol tesislerine sabotaja sevk edeceği için petrol fiyatlarını artıracaktır. “Petrol vadeli işlemleri Çarşamba günü arttı. Çünkü Orta Doğu’da gerilimin tırmanma beklentisi, küresel arzı vurdu ve bu durum, ABD ham petrol stoklarında beklenmedik artışa neden oldu. Brent petrolün varil fiyatı, 53 sent ya da yüzde 0,7 artışla 71,77 dolara çıktı. Texas petrolü varil fiyatı da 24 sent ya da yüzde 0,4 artışla 62.02 dolara yükseldi... BAE yakınındaki petrol tankerlerine sabotaj düzenlenmesinden iki gün sonra Suudi Arabistan’ın, Salı günü İHA’ların iki petrol dolum istasyonuna saldırı gerçekleştirdiğini açıklamasından bu yana petrol fiyatları arttı.” [15.05.2019 Reuters]

Görüldüğü gibi İran’la ortamı germesinin ardından yükselen petrol fiyatlarından Amerika’nın faydalandığı açıktır. Amerika, kaya petrolü üretimini artırabilir. Petrol fiyatları yükseldikçe, Amerikan şirketlerinin kaya petrolü üretimi de artacaktır. Amerika’da inanılmaz derecede kaya petrolü mevcuttur. Şüphesiz ki Amerika, bu gerilimi petrol şirketlerinin yararına ön görüyor. Özellikle de Trump yönetiminde ticari mantığın baskın geldiği düşünülürse.

İkinci sebep: Amerikan şirketlerinin İran pazarındaki aslan payını güvence altına almak için İran’la yeni bir nükleer anlaşma imzalamak.

Amerika’nın, füze programı ve bölgedeki nüfuzuna ilişkin yeni bir nükleer anlaşma imzalamak için İran’la açık bir oyun oynadığı sır değil. ABD Dışişleri Bakanı Irak ziyareti sırasında “Görüşmenin ayrıntıları hakkında bilgisi olan kaynağa göre, Pompeo’nun Abdül Mehdi’ye söylediği şey gerçekten çok farklıydı. Pompeo’nun tonu Irak Başbakanını şaşırttı. Pompeo, Abdül Mehdi’den Tahran’a, ABD’nin savaşa istekli olmadığı, Trump’ın, -kendi adıyla anılacak - yeni bir nükleer anlaşma imzalamak istediği mesajını iletmesini istedi.” [15.05.2019 Noonpost] ABD Başkanı, böyle bir amacının olduğunu gizlemiyor. “ABD Başkanı Donald Trump’ın İranlı liderlere “beni arayın” çağrısının ardından Beyaz Saray, Tahran’ın Trump’a doğrudan ulaşabilmesi için iki ülke arasındaki diplomatik ilişkilere aracılık eden İsviçreli yetkililere bir telefon numarası iletti... Trump, “Yapmaları gereken şey şu: Beni arasınlar, oturup konuşalım ve adil bir anlaşma yapalım... İran’a zarar vermek istemiyoruz... Güçlü, mükemmel ve iyi bir ekonomiye sahip olmalarını istiyorum. Ama aramalılar, ararlarsa konuşmaya açığız.” dedi. Beyaz Saray, İranlı liderlerin doğrudan Trump’ı arayabilecekleri bir telefon numarasını Perşembe günü İsviçreli yetkililerle paylaştı.” [11.05.2019 CNN Arapça] 15 Mayıs 2019’da Russia Today sitesi, ABD Başkanı Trump’ın “Kanımca İran yakında görüşmek isteyecektir.” dediğini aktardı. Aynı bağlamda İran’daki reformculara yakın “İntihap” sitesi de, Salı günü Umman Dışişleri Bakanı Yusuf bin Alavi’nin başkent Tahran’a bir ziyaret gerçekleştirdiğini söyledi. Sitenin, 21 Mayıs 2019’de aktardığı haberine göre “Ziyaretin amacı, ABD ile İran arasında arabuluculuk yapmak, ABD’nin Bağdat Büyükelçiliğine düzenlenen saldırıyı ve bölgedeki diğer gelişmeleri ele almaktır.” Site, “Umman Dışişleri Bakanı Yusuf bin Alavi’nin sürpriz Tahran ziyaretinde ABD Başkanı Donald Trump’ın bir mesajını ilettiğini” belirtti, ancak ayrıntı vermedi.”

Üçüncü sebep: Ki en önemlisidir, İran’a karşı Yahudi varlığını da içeren bir ABD-Arap koalisyonunun yürürlüğe konulmasıdır.

ABD’nin bölgedeki bazı politik hedeflerine ve bölgesel pozisyonlara bir göz atıldığında, Amerika’nın bugün İran’la ortamı germesinin en önemli nedeninin, bu koalisyonu kurmak ve kuruluşunu resmen ortaya çıkarmak olduğu görülür. Yani bölgedeki anlaşmazlığın, mübarek toprak Filistin’i işgal eden saldırgan (İsrail)’in ortadan kaldırılması ve Filistin’in İslam diyarına iade edilmesi için onunla savaşmanın farz olduğunu konusundan, bölgede İran ile mezhepsel bir anlaşmazlığa evirilmesini sağlamaktır! Başka bir deyişle Yahudi varlığının bölgeye entegre edilmesidir... Amerika ve İngiltere’nin onlarca yıldır başaramadığı bu hedefi, ABD, “İran korkusu” gerekçesiyle Yahudi varlığı ile normalleşme ivmesine giren özellikle Körfez’deki hain yöneticiler aracılığıyla gerçekleştirmeyi umuyor.

Bu, Yahudi varlığının tutumunda açıkça görülebilir: Körfez’deki gerilimin ardından ABD Büyükelçisi Friedman’ın da katıldığı bir törende konuşan Yahudi varlığı Başbakanı, İsrailile birçok Arap ve İslam ülkesi arasındaki ilişkilerde ilerleme ve yeni bir gelişme süreci yaşanıyor.dedi. Netanyahu, İran’ın saldırganlığını püskürtme konusunda birlik içindeyiz. İsrail ile tüm bölge ülkeleri ve dünyada barışın tesis edilmesini isteyen tüm ülkeler, ABDnin yanında İranın saldırganlığına karşı durmalıdır.ifadelerini kullandı. Netanyahu, bir kez daha İsrail’in gücünün arttırılması gerektiğini vurgulayarak, ülkesinin başta ABD olmak üzere diğer ülkelerle ittifaklarını güçlendirmesinin öneminin altını çizdi.” [14.05.2019 Russia Today] Yahudi varlığı ile Arap ve muhtemelen de diğer (İslam) ülkeleri, “İran saldırganlığını” püskürtme konusunda ABD ile aynı safta yer alıyor. Bu yüzden ABD, İran’a karşı Amerikan önderliğinde Yahudi varlığını da içeren bölgesel bir koalisyon kurmak için gerginliği artıran açıklamalar yapıyor. Gerginlik, ateşli açıklamalar, El Füceyra ve Aramco tesislerine yapılan sabotajlar, bu bölgesel NATO’yu ortaya çıkarma işlemidir ve bu işlem halen devam ediyor. Bu sürece bir girizgâh olarak 06 Nisan 2019 Pazartesi günü “Arap NATO’su” olarak bilinen “Ortadoğu Stratejik Paktı’nı” başlatmak için Katar’ın da katılımıyla Riyad’da bir Arap-Amerikan toplantısı gerçekleşti. SPA’da yer alan habere göre, “Ortadoğu Stratejik Paktı önceki gün Riyad’da Suudi Arabistan, ABD, Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn, Kuveyt, Umman, Katar ve Ürdün’ün üst düzey katılımıyla bir toplantı gerçekleşti. Toplantının “bölgede ve dünyada istikrar ve güvenliğin güçlendirilmesini hedefleyen bir paktın kurulması yönünde atılan bir adım” olduğu değerlendirilmesi yapıldı.” [10.04.2019 Russia Today] Buna göre askeri pakt kurma işlemi tüm hızıyla devam ediyor. Yahudi varlığının, Arap ve (İslam) ülkeleriyle İran’a karşı yapılacak güvenlik koordinasyonu sevinci, ABD’nin bu yöneticilerle yaptığı müzakerelerde Yahudi varlığının da yer aldığı, ancak kamuoyuna duyurulmadığı anlamına gelir. Duyurusu Amerika’nın barış planını açıklamasından sonrasına ertelenmiş olabilir. Körfez’deki hain yöneticilerin Yahudi varlığıyla normalleşmesi barış planının en önemli maddesidir.

Özetle:

1- Olayların gerilimi ve ortamın ısınması, Amerika-İran arasında kapsamlı savaş için bir başlangıç olamaz. Aksine büyük olasılıkla gerilim, yukarıda belirtilen üç sebebin gerçekleştirilmesi içindir. Ancak ne var ki bu, tetikleyici eylemleri, tehditkâr, yıldırıcı, caydırıcı açıklamaları ve davranış değişikliği ile ilgili ifadeleri nedeniyle taraflardan sıkıntıyı giderme babından zevahiri kurtarmak için sınırlı ve kısa nokta vuruşları olmayacağı anlamına gelmez!

2- Yaptığı açıklamalar ve savurduğu tehditlerde amacını gizlememesine rağmen ülkemizdeki özellikle de Körfez’deki yöneticilerin, bölgedeki Amerikan küstahlığı ve hegemonyasına kendilerince gerekçe üretmeleri gerçekten acı vericidir. Sanki sağır, kör ve dilsizlerdir. Anlamıyorlar. Hem dünyada hem de ahirette hüsrana uğruyorlar. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurdu:

وَمَنْ كَانَ فِي هَذِهِ أَعْمَى فَهُوَ فِي الْآخِرَةِ أَعْمَى وَأَضَلُّ سَبِيلاً “Bu dünyada kör olan ahirette de kördür, yolunu daha da şaşırmıştır.[İsra 72]

H.19 Ramazan 1440
M.24 Mayıs 2019

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER