Pazar, 14 Dhu al-Qi'dah 1441 | 2020/07/05
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Çin-Hindistan Sınır Çatışmaları

Soru Cevap

Çin-Hindistan Sınır Çatışmaları

Soru:

10 Haziran 2020’de Reuters’in bildirdiğine göre “... Hintli yetkililere, Nisan ayından bu yana yüzlerce askerin Ladakh buzulunda birbirlerine karşı mevzilendiğini açıkladı. Bu, Çin devriyelerinin Hindistan’ın defacto (fiili) sınırına ilerlemesi sonrası yıllardır iki taraf arasında yaşanan sınır gerginliğinin en tehlikelisi. Çin, bölgenin kendi toprağı olduğunu iddia ediyor ve bölgede Hindistan’ın yol inşasına karşıçıkıyor...” Mayıs ayının ilk haftasından bu yana Çin-Hindistan sınır bölgesinde iki ülkenin sınır muhafızları arasında çatışmalar yaşanıyor. Etkeni, lokal mi? Yoksa Çin’i sıkıştırmak ve baskı yapmak için etkenin arkasında Amerika mı var? Sonra bu çatışmanın işgal altındaki Keşmir ve Pakistan Müslümanları üzerindeki etkisi nedir?

Cevap:

5 Mayıs’ta Hindistan’ın kuzeyindeki Ladakh Galwan Vadisi’nde, üç gün sonra da Nathu La Geçidi’nde (Himalaya’larda Hindistan’ın Sikkim eyaletini Tibet Özerk Bölgesi ile birleştiriyor) sınır çatışmaları patlak verdi. Çatışmalar iki ülke arasında askeri ve diplomatik krize neden oldu. Çin-Hindistan ilişkilerindeki gerilimin tarihi çok eskilere uzanıyor. Sınırdaki gerilim, çoğu zaman çatışma görüntüsünde beliriyor. İngilizler, bu sınırları bölgede hüküm sürdükleri ve İslami Hint Yarımadasını doğrudan sömürdükleri dönemde 1890 yılında Çin’le imzalanan Sikkim-Tibet anlaşması ile çizdiler. Hint Yarımadası’ndan ayrıldıklarında, yarımadayı Pakistan ve Hindistan’a böldüler ve Keşmir’i de aralarında patlayıcı bir bölge olarak bıraktılar... Böylece sınırdaki çeşitli bölgelerde çatışmaları tetiklemek için Hindistan-Çin arasında da aynısını yaptılar. Son zamanlarda neler olduğunu anlamak için aşağıdaki hususları irdeleyeceğiz:

Birincisi: Hindistan ve Çin arasındaki bu sınır çatışmaları, türünün ilk örneği değil. İki ülkenin ordusu, sadece son on yılda 2013, 2014, 2017’de farklı boyutlarda savaşın eşiğine geldi. İki ülke, 1962’de sınır hattında ölümcül bir savaşa girdi. Hindistan savaşta yenilgiye uğradı ve Çin, Keşmir’in kuzeyindeki Aksai Çin bölgesini işgal etti. Doğu sınırında iki ülke arasındaki çatışma, İngiliz sömürgeciliğinin, Arunachal Pradeş eyaletinin Hindistan’a ilhakının ve İngilizlerin Hindistan kolonizasyonu döneminde Çin ile sınırının çizilmemesinin bir sonucudur. Batı sınırındaki çatışma ise, iki ülkenin İslami bölgeler, özellikle 1947 yılından sonra Keşmir emellerinden kaynaklanıyor. Çok sayıda sınır anlaşmazlığı nedeniyle iki ülke, aralarında yaklaşık 4 bin km’ye varan sınır hattı hakkında önemli ölçüde farklı veriler yayınlıyor. Geçtiğimiz 5 Mayıs’ta Tibet Platosu üzerinde 14 bin feet yüksekliğindeki Pangong Tso Buzul Gölüçevresindeki birlikler arasında çatışmalar yaşandı, çıkan çatışmalarda her iki taraftan düzinelerce asker yaralandı. O zamandan beri devam eden çatışmaların ortasında kuvvet tahkimatı sürdü. Çin, Ladakh bölgesindeki tartışmalı sınır bölgesine yaklaşık 5.000 asker ve zırhlı araç yolladı. “Business Standard gazetesi, Çin Halk Kurtuluş Ordusu mensubu 5.000’den fazla Çin askerinin Ladakh’ta beş noktaya - Galwan Nehri boyunca dört, Pangong Gölü yakınlarında bir noktaya- girdiğini bildirdi...” [24.05.2020 www.defense-arabic.com]

İkincisi: Hindistan, Ladakh’ı Cammu ve Keşmir’den ayırdıktan sonra iki ülke arasındaki olaylar daha da kızıştı. Zira Çin, Ladakh’ın Cammu ve Keşmir’den ayrılmasının stratejik nedenlerden kaynaklandığını, Başbakan Narendra Modi’nin 2014’te Bharatiya Janata Partisi’nin kurduğu hükümetin Başbakanı olarak iktidara gelmesinden bu yana Hindistan’ın Çin merkezli mücadelesini sürdürmek için olduğunu anladı. Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü, Hindistan’ın Ladakh’ı ayırma niyeti ile ilgili 5 Ağustos 2019’daki Amit Shah bildirgesine yanıt olarak, Hindistan tarafı, iç hukuk yasalarını tek taraflı olarak değiştirerek, Çinin toprak egemenliğinin altını oymaya devam ettiğini söyledi ve uygulamanın kabul edilemez olduğunu vurguladı.İki ülke arasında sürekli alevlenen sınır uyuşmazlıklarının, iki tane odak merkezi var: Birincisi, doğu sınırı. Çünkü Çin, Güney Tibet olarak adlandırdığı 90,000 kilometrekarelik Arunachal Pradeş eyaletinin ilhakını talep ediyor. Hindistan ise ilhakı reddediyor. İkincisi, Hindistan, 1962 savaşında Batı sınırında Çin tarafından işgal edilen toprakların, yani Müslüman Keşmir’deki 38.000 kilometrekarelik düşük nüfuslu Sahra altı Aksai Çin bölgesinin iade edilmesini istiyor. Çin de iadeyi reddediyor. Dahası Keşmir’de daha fazla egemenlik talebinde bulunuyor. Bugün Çin’in Batı sınırındaki talepleri, Aksai Çin bölgesine bitişik Keşmir Ladakh bölgesinin bir bölümü üzerinde yoğunlaşıyor. Burası Çin eski ticaret yolu “İpek Yolu”nun bir parçasıydı.

Üçüncüsü: Çin ile Hindistan arasındaki bu son çatışmaların yaşandığı Ladakh bölgesi, İslami bir bölgedir ve Keşmir’in ayrılmaz bir parçasıdır. Yüzyıllardır İslam hüküm sürmüştür. 31 Ekim 2019 tarihli yasa ile koparılıncaya kadar Cammu ve Keşmir eyaleti içindeydi! Ladakh, düşük nüfuslu bir bölgedir, ancak stratejik değeri oldukça yüksektir. Hindistan’ın en yüksek platosudur ve bünyesinde yukarı İndus Vadisi’ni barındırıyor. Doğuda Çin Kontrol Hattı (LAC) ile, Batıda Pakistan Kontrol Hattı (LoC) arasında yer alıyor. Kuzeyde ise Karakorum geçidi bulunuyor. Karakorum geçidinden önceki son Hint yerleşim yeri, Daulat Beg Oldi’dir. Türkçe bu sözcük, motamot “büyük ve zengin adamın öldüğü yer” anlamına geliyor ve H.938 M.1532 sonbaharında Ladakh ve Keşmir’i İslam’a açmak için fetih savaşına çıkan Yarkand Hanı Sultan Said’e işaret ettiği söyleniyor. Sultan Said, 939’un sonunda Yarkand’a döndüğünde ciddi bir hastalığa yakalandı. Burada öldüğü söyleniyor. Dolayısıyla Daulat Beg Oldi, İslami bir ülkedir ve şuan Hindistan’ın kontrolündedir ve Keşmir eyaletinde kontrolünde tuttuğu bölgeler arasındadır. Bu bölgenin çok sayıda kanayan yarası var. Cammu, Keşmir Vadisi ve Ladakh Hindistan’ın kontrolünde iken Aksai Çin ve Trans Karakorum Tract da (Shaksgam Vadisi) Çin’in kontrolündedir. Hepsi, İslami bölgelerdir, Keşmir’de yer alırlar. Sadece Azad Keşmir ve Gilgit-Baltistan Pakistan’ın kontrolündedir. Muhtemelen bölgenin üçte birinden daha azdır. Azad Keşmir, Hint işgali altındaki bölgelerin, Gilgit ise, Çin ve Hindistan’ın kontrolündeki bölgelerin hizasında yer alıyor. İslami ülkelerinin özellikle de Pakistan’ın mevcut zayıflığı ışığında Hindistan, Ladakh’ın tartışmalı bölgelerinde hak iddia ediyor. Cammu ve Keşmir eyaletinden bir parça olduğunu düşünüyor. Çin ise tepki gösteriyor ve Sincan eyaletinden yani Doğu Türkistan’dan bir parça olduğu için bu bölgelerde hak iddia ediyor. Çin ve Hindistan bu İslami bölgelerde haklar konusunda birbirleriyle çekişirken, Pakistan, Amerika’ya ajanlıkta şaşkın şaşkın gezinip duruyor ve geri kalan Müslümanlarsa susuyor!

Dördüncüsü: Çin, Hint kontrolündeki Ladakh bölgesine özel bir perspektiften bakıyor. Bu bölgedeki Budistlerin varlığına ek olarak bölgede Orta Asya’ya giden iki eski ticaret yolu mevcut. Bu gerçeklik, Çin’in yeni “İpek Yolu” stratejisinde büyük önem taşıyor. Çin’in Orta Asya’ya ulaşması için başka yollar mevcut olsa da, Ladakh yolu, Orta Asya’daki nüfus merkezlerine ve pazarlarına erişim açısından daha kısa. Bu eski ticaret yolları, Çin mallarını Doğu Çin’deki sanayi merkezlerinden Kuzey Pakistan’daki Gwadar limanına ulaştırmak için mesafeyi bayağı kısaltıyor. Bu proje, önemli bir ekonomik koridordur. Projeye Çin son yıllarda on milyarlarca dolar yatırım yaptı. Bu nedenle bu çatışma, Çin zihniyetine göre bu boyuttan yoksun değil. Eğer Çin, Arunachal Pradeş konusunda Hindistan ile başka bir sınır çatışması (Doğu sınırı) açmak isteseydi, “İpek Yolu” stratejisi kapsamında uğraş verdiği “ekonomik koridorların” faydasına erişemezdi. Çin, İpek Yolu’nun ABD Donanması’nın kontrolündeki bölgelerden, özellikle Malaga Körfezi’nden geçmesine yanaşmıyor. Çin’in yükselişini frenlemek için Hindistan’ın Amerikan siyasetine göre hakaret ettiğine dair Çin şüphelerini artıran şeyler şunlardır:

1- Korona salgını krizinden sonra Amerika, çeşitli bahaneler altında Çin’e hasar vermek için yeni bir argüman elde etti. Washington, birçok kez virüsün yayılmasından Pekin’i sorumlu tuttu. Hindistan da dâhil olmak üzere diğer ülkeler de ABD gibi Vuhan virüs Enstitüsü hakkında özel bir soruşturma yapılması çağrısında bulundu. Öte yandan Çin’i ilk virüs vurduğunda, Çin’den gelen bazı ithalatta kesinti yaşanması ve tedarik zincirinde yaşanan kesinti sonucu birçok Avrupa ve dünya fabrikasındaki üretimin etkilenmesi, Çin üzerinden geçen tedarik zincirlerinden vazgeçme talebini doğurdu. ABD Başkanının, Çin’de faaliyet gösteren Amerikan şirketlerinin ülkeye geri döndürme ya da daha doğrusu Çin’den çıkarma çabalarına ek olarak, bu eğilim nedeniyle bugün Pekin, daha önce hiç olmadığı kadar ekonomisinin gerçek tehdit ve baskı altında olduğu hissine kapıldı.

2- ABD’nin Çin ekonomisini zayıflatma girişimi, Hindistan’ın Amerikan siyaseti doğrultusunda hareket ettiğini gösteriyor. Hint Askeri Operasyonlar eski Direktörü General Vinod Bhatia, Anadolu Ajansına yaptığı açıklamada, “Çin, küresel ölçekte etkisini kaybediyor. Korona pandemisine neden olduğuna inanılıyor... Sanayi şirketleri, Çin’i terk etmeyi arzuluyor; bu, Pekin’i Korona krizinden dikkati dağıtma girişimde bulunmaya zorluyor dedi ve Korona sonrası dünyanın Hindistan için büyük bir fırsat olacağını belirtti...[09.06.2020 Anadolu Ajansı] Görünüşe göre Hintlilerin bahsettiği fırsat, yabancı firmaların, özellikle Amerikan şirketlerinin Çin’den Hindistan’a kaymasıdır. Çin, Çin’le mücadele edebilmesi için Hint yeteneklerinin geliştirilmesinin arkasında Amerika’nın olduğunu düşünüyor. ABD, nükleer bir devlet haline gelene dek Hindistan’ın nükleer programını destekledi. Ticari ve ekonomik ilişkilerinde Hindistan’a özel bir statü ve öncelik verdi. Ayrıca Hindistan ile olan gerginliğini hafifletmesi için Pakistan’a baskı uyguladı. Hindistan’ın onlarca yıldır Pakistan sınırında mevzilenen büyük askeri sektörlerini oynatmasına ve Çin sınırına kaydırmasına izin verdi. ABD’nin Hindistan’a yönelik bu politikası yeni değil, uzun yıllar öncesine dayanıyor. Bugün bu politikaya ABD, Hindistan’ın büyük yabancı firmaların Çin’den çıkarılmasına ve Çin’e alternatif yapılmasına katılım sağlamasını, yani Çin ekonomisini vurmaya ortak olmasını da ekliyor.

3- Kayda değerdir ki askeri yönden Çin, önemli ölçüde ordusunu geliştirdi. 2019 yılında savunma harcamalarında 261 milyar dolarlık savunma bütçesiyle ABD’den sonra dünya ikincisi bir ülke haline geldi. Dahası Rusya, İngiltere ve Fransa’nın toplam harcamalarından daha fazlasını harcıyor. 2019 yılında Hindistan, savunma harcamalarında ilk kez 72 milyar dolarlık bütçeyle Çin’den sonra üçüncü ülke haline gelmiştir. Yine de askeri yetenekleri, Çin Ulusal Ordusu’nun askeri yeteneklerine kıyasla hala küçüktür. İki ordunun askeri yeteneklerinin bu gerçekliği, Hindistan’a 1962’deki gerçekliğin aksine Çin ile geniş ölçekli savaşa girmek için bin bir hesap yapmasını sağlıyor. Tüm bunlara rağmen Hindistan, Ladakh’taki son çatışma bölgesinde geleneksel silahlarda önemli bir avantaja sahipti. Özellikle Hint ordu sektörlerinin çoğu, henüz orduları o bölgede mevzilenmeyen Çin’in aksine Pakistan sınırına, yani çatışma bölgesine yakın mevzilenmiş bulunuyordu. Çatışma bölgesindeki her iki ülkenin geleneksel askeri yetenekleri açısından bu gerçekliği Amerikan Harvard Üniversitesi’nin hazırladığı çalışma da doğrulamıştır... [31.05.2020 arabicpost] Ancak, çatışmaların ardından Çin’in bölgedeki ek birliklerini seferber ettiği ve Batı sınırında Hindistan karşısında askeri yeteneklerini artırdığı gözlemlendi.

4- 2017’te Doğu sınırındaki Çin-Hindistan çatışması, 2018’te Hindistan Başbakanı Narendra Modi ile Çin Devlet Başkanı Şi Jinping’ın yaptığı görüşme ile yatışmıştı. “İki lider Nisan 2018’de Vuhan’da ilk gayri resmi zirvesini gerçekleştirdi. Bu görüşmede Şi, Modi’nin ikinci bir toplantı düzenlemek için Hindistan’ı ziyaret etme davetini kabul etti.” [09.12.2019 arabic.euronews.com] Ancak, mevcut çatışma, Amerika’nın Çin’i zayıflatmak için sergilediği katmerli çabalar ile senkronizasyon arz ediyor. Yaratılan ek komplikasyonlar, çatışmanın etkisiz hale getirilmesini iyice zorlaştırıyor. Trump yönetiminin Çin etrafında yarattığı bu yeni komplikasyonlar Pekin’e göre tamamen anlaşılabilir. Bu yüzden “Çin Devlet Başkanı Şi Jinping, Salı günü Çinli subaylara silahlı mücadele için hazırlıkları hızlandırmak ve ordunun misyonlarını yerine getirme yeteneğini geliştirmesi gerektiğini söyledi.” [26.05.2020 sputniknews] Çin’in bu açıklaması, özellikle Hindistan’a yönelik olmasa da, Pekin, Amerika’nın Korona virüsünün yayılmasından Çin’i sorumlu tutma niyetlerine tanıklık ettikten sonra çevresinde gelişen büyük tehlikeleri hissediyor. Bu yüzden Çin, Hindistan da dâhil olmak üzere bölgedeki Amerika müttefiklerinin de katılımıyla kendisine karşı yapılacak herhangi bir Amerikan askeri planını caydırmak için askeri yeteneklerini sergilemeyi düşünebilir ve planlayabilir. Sanki Çin, yakın düşmanlarına Amerika ile işbirliği yapmamaları, aksi halde Çin ordusunun büyük bir zararına maruz kalabilecekleri mesajını gönderiyor. Belki de Çin Devlet Güvenlik Bakanlığı tarafından Nisan 2020 başında yayınlanan ve Pekin’den askeri çatışmaya hazırlanmasını isteyen istihbarat raporu, Çin’e karşı Amerikan planlarının ciddiyetini ortaya koyuyor. Hindistan’ın savunma harcamalarındaki büyük artış, 2019’da ilk kez 72 milyar dolar düzeyine ulaşması ve Hint ordusunun yaptığı büyük silah anlaşmaları, belki Çin için doğrudan bir tehdit teşkil etmiş olabilir. Çin’in kanaatine göre Hindistan, Çin’e karşı Amerika’nın mızrak başını oluşturuyor. Hindistan’ın Çin ile tartışmalı sınır bölgelerinde yürüttüğü altyapı projeleri, silahlanma hızıyla birlikte ele alındığında, Hindistan ile ilişkilerinin geleceği konusunda Çin’in endişelerinde artışa neden oluyor.

Beşincisi: Amerika’nın Hindistan ve Çin arasında yaşanan son çatışma karşısında aldığı tutuma gelince, kesinlikle Hindistan’ı destekleyicidir. ABD Dışişleri Bakanlığı’nın Güney ve Orta Asya’dan Sorumlu Müsteşar Yardımcısı Büyükelçi Alice Wells, Çin’in Ladakh’taki eylemlerini eleştirdi ve Pekin’in bu eylemlerini Güney Çin Denizi’ndeki provokasyonlarıyla ilişkilendirdi.” [21.05.2020 NEWS 18] Ayrıca ABD Temsilciler Meclisi Dışişleri Komitesi Başkanı Yardımcısı Eliot Engel, bir açıklama yayınladı. Açıklamada Eliot, Hindistan-Çin sınırında Kontrol Hattı boyunca süren Çin saldırganlığından son derece endişeliyim. Bir kez daha Çin, çatışmaları uluslararası hukuka göre çözmek yerine komşularına zorbalık yapmaya hazır olduğunu kanıtladı... Şiddetle Çin’i, normlara saygı duymaya ve Hindistan ile sınır sorunlarını çözmek için diplomasi ve mevcut mekanizmaları kullanmaya çağırıyorum. dedi. [01.06.2020 Foreign Affairs] Buna ek olarak Amerika, bu sınır anlaşmazlıklarından yararlanmaya çalışıyor ve bölgedeki etkisini sınırlamak için Çin politikasında Çin’e baskı yapmak için bu anlaşmazlıkları Çin’e karşı bir koz olarak kullanıyor. Onu bu çatışmalarla oyalıyor, ticaret savaşında şantaj yapmak ve Çin’in işlerine müdahale etmek için çatışmaları istismar ediyor. Bu yüzden Başkan Trump, çatışma patlak verdikten sonra Hindistan ile Çin arasında arabuluculuk yapmayı teklif etti. Böylece iki taraf arasındaki çözümleri çıkarı için kontrol edebilsin. 27 Mayıs 2020’de Twitter sayfasından Trump, Hem Hindistan’a hem de Çin’e, ABD’nin şu an sürmekte olan sınır anlaşmazlıkları için arabuluculuk yapma konusunda hazır ve istekli olduğunu ya da şu anda aralarındaki ateşli sınır anlaşmazlığında hakem rolünü oynayabileceğini bildirdik. diye yazdı. [27.05.2020 El Hurra] Çin, arabuluculuğu reddetti. “Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Cao Licien, İki ülke, anlaşmazlıklarının çözümü için üçüncü bir tarafın müdahalesini istemiyor” dedi.” [09.06.2020 Anadolu Ajansı]

Altıncısı: Yine de Amerika, sakin durmayıp, dünyanın en önemli bölgelerinden kabul ettiği bölgede faaliyetlerini sürdürdü. Kısıtlama, çevreleme ve Güney Çin Denizi’nde doğrudan ve dolaylı olarak çarpışma girişimi gibi Çin ile mücadele eylemlerine devam etti. Fakat Amerika artık her yerde savaş yürütemiyor. Dünyanın birçok bölgesine uzanan nüfuzunu, lehinde faaliyet yürütmesi için elde ettiği bölgesel ve yerel güçler aracılığıyla koruyor. Korona krizi, maruz kaldığı krizleri Amerika’nın başarılı bir şekilde yönetebilecek bir ülke olmadığını afişe etti. Daha doğrusu, bir virüs karşısında başarısız ve çaresiz kaldığı ortaya çıktı! ABD’yi uluslararası platformda ifşa etmek için Amerikalı beyaz bir polisin siyahi bir Amerikan vatandaşını boğması ile patlak veren ağır ırk ayrımcılığı sorunu sonrası çaresizliği daha da arttı... Bu, Çin’in bölgesel büyük güç olduğu bir zamanda gerçekleşti. Bu nedenle Amerika, çıkarlarına erişmek ve nüfuzlarını korumak için her zamankinden daha fazla diğer ülkelere bağımlı hale geldi... Dolayısıyla Amerika, Hindistan’ı emrine amade kılmak, sonuçların daima lehinde olmasını ve ajanların disiplinli bir şekilde ABD ile birlikte yürümesini sağlamak için Hindistan’da ajanlarını iktidara getirmek için uğraştı. Yanlısı Bharatiya Janata Partisi’ni iktidara ulaştırmak için var gücüyle çalıştı. Vajpayee başkanlığındaki bu Amerikan yanlısı parti, ilk kez 1998 yılında Hindistan’da iktidara geldi ve 2004’e kadar iktidarda kaldı. 2004’de yapılan seçimlerde, Kongre Partisi karşısında hezimete uğradı. Ancak 2014’de tekrar seçimleri kazandı ve hala da iktidarda. Amerika, Hindistan’ı Çin’e karşı kullanmaya başladı. Hindistan bu rolü yerine getirebilsin diye Amerika, Pakistan’ı nötralize etti. Kendisini Çin ile çatışmaya adasın diye Pakistan’ı Hindistan ile çatışmadan uzaklaştırdı. Geçen yıl 5 Ağustos 2019’da Hindistan, işgal altındaki Keşmir’in Hindistan’ın bir parçası olduğunu açıkladığında, Pakistan yöneticilerinin sonsuz ihaneti ortaya çıktı. 18 Ağustos 2019 tarihli soru-cevapta bunu belirttik: Amerika, Hindistan ve Pakistan arasındaki Keşmirdeki gerilimlerin Hindistan kıtasının Çine karşı duruşunu zayıflattığını gördü. Bu gerilimlerin üstesinden gelmek için ABD, Hindistan ile Pakistan arasını normalleştirme sürecine başladı. Normalleşmenin amacı, Hindistan ve Pakistan birliklerinin Keşmir yüzünden birbirleriyle savaşmalarına engel koyarak onları kayıt altına almaktı. Neticede Çinin yükselişini sınırlamak için ABD ile işbirliğine yönelmeye çaba harcamalarını sağlamaktı. Amerika, Keşmirin Hindistana ilhak edilmesinin ve Amerikanın Pakistanda rejim üzerindeki baskısının Pakistanın askeri olarak bölgeye geri gelmesini önleyeceğine, artı konuyu diyalog zeminine taşımanın sorunu ortadan kaldıracağına ve aralarındaki askeri çatışmayı önleyeceğine inanmaktadır. Tıpkı Mahmut Abbasın Filistindeki otoritesi ve etrafındaki Arap ülkelerin durumu gibi; Yahudi devleti istediği zaman Filistinden istediği yeri işgal ve ilhak etmesine rağmen onunla askeri çatışmasızlık içine girmişlerdir...Pakistan yöneticileri buna sadık kaldılar ve bu yönde açıklama yaptılar. Nitekim Başbakan İmran Han yaptığı açıklamada, Hükümetinin, Pakistan’a bir saldırı olması durumunda Hindistan hükümetine uygun yanıtı vereceğini... söyledi. [30.08.2019 Anadolu Ajansı] Keşmir’i kurtarmak için değil! Yaklaşık bir ay sonra İmran Han şunları söyledi: Genelkurmay Başkanı Bajwa, Pakistan ordusunun, Kurtarılmış Keşmir’e saldırması durumunda Hindistan’a yanıt vermeye hazır olduklarına dair güvence verdi...[26.12.2019 Pakistan Geo News TV] Yani Azad Keşmir’e. Cammu ve Keşmir’i Hindistan hegemonyasından kurtarmak için değil!

Yedincisi: Çin ile sağlam ilişkilerini koruyan Pakistan’a gelince, Çin’in Hindistan’dan işgal ettiği ve Keşmir’in bir parçası olan Aksai Çin bölgesi ile Hindistan’ın hegemonyası altında bulunan ve Çin’in bir parçasını talep ettiği Keşmir Ladakh bölgesinde hiçbir hak talebinde bulunmuyor! Pakistan, Hindistan-Çin çatışmalarında sevinç gösterisinde bulunmaya alışık, çünkü bunu azılı düşmanı Hindistan’ın Çin tarafından burnunun sürtülmesi olarak görüyor.

Ancak bu sefer sessizliğe gömüldü. 26 Mayıs 2020’de CNN-News18, Pakistan medyasındaki bu sessizliği tuhaf buldu. Pakistan, alışılmamış şekilde bu çatışma hakkında renk vermedi. Bu, ancak Amerika’nın baskısıyla mümkün, çünkü Amerika, Hindistan’ın Pakistan ile ilişkilerinde rahat hissetmesini istiyor. Çin ile savaşa girmesi halinde, sanki pusuda bekleyen Pakistan ordusu gibi tehditle karşılaşmasını istemiyor. Bütün bunlar Hindistan’ın, Pakistan sınırından Çin sınırına daha fazla asker kaydırması içindir. Böylece Hindistan, Çin’e baskı yapmak için daha iyi bir konumda olacak, Çin ordusu da Çin Denizi’nde tek bir bölgeye yoğunlaşmak yerine güç parçalamasına gidecektir. Bu, savaş olmadan bile Çin’i zayıflatacaktır. Zira Çin’in askeri kaynakları, Güneybatıda Hindistan ile çatışmaya hazırlanmak ile denizde başlıca düşmanı olan Amerikan Donanması ve Japon ordusu ile çatışmaya hazırlanmak arasında konuşlandırılmış olacaktır. Japonya da ayrıca Çin’e karşı askeri gücünü artırıyor.

Sekizincisi: Bütün bunlarla birlikte Keşmir eyaletindeki Müslümanlar, topraklarının iki kâfir ülke arasında çatışma mevzusu haline geldiğini düşünüyor. Pakistan ve diğer Müslümanların yöneticilerinin seyirci olduğu bir zamanda, Çin ve Hindistan, Keşmir’i yağmalamak ve hegemonyası altına almak istiyor. Dahası Pakistan, Hindistan’a zarar vermelerini önlemek için topraklarındaki Keşmir’deki silahlı grupların peşine düşmeye başladı. Bu Pakistan gerçeği ve Çin-Hint çatışması, Keşmir’deki Müslümanları büyük ölçüde zayıflatıyor. Önceden Keşmir, Hint işgali ile çatışıyordu ve Pakistan ordusunun güçlü desteğine sahipti. Bugünse Pakistan desteği olmadan iki büyük ülke ile tek başına mücadele ediyor! Amerika’ya boyun eğmesinden dolayı Pakistan, Hindistan ile çatışma sahasını gittikçe daha fazla terk ediyor.

Hindistan ile Çin arasındaki çatışmanın, özellikle Keşmir ve çevresi olmak üzere İslami bölgelerin paylaşımı üzerinde olması acı verici. Hindistan, Batı sınırında 1962 savaşında Çin’in işgal ettiği ve İslami Keşmir eyaletine ait olan Aksai Çin bölgesi topraklarının iadesini istiyor. Çin ise, Aksai Çin’e bitişik Keşmir Ladakh bölgesinin bir bölümünü talep ediyor ve Sincan eyaletinin, yani Müslüman Doğu Türkistan’ın bir parçası olduğu için bu bölgeler üzerinde hak iddia ediyor. İki ülke, bu İslami bölgelerdeki haklar konusunda çatışırken, Pakistan, Amerikan ajanlığında aval aval dolaşıp duruyor ve geri kalan Müslümanlarsa susuyor! Müslümanların hayatı, darlık içindedir ve kendi elleriyle kazandıklarından dolayı yaşamları da acınacak haldedir. Aziz ve Kaviyy olan Allah şöyle buyurdu:

وَمَنْ أَعْرَضَ عَنْ ذِكْرِي فَإِنَّ لَهُ مَعِيشَةً ضَنْكاً وَنَحْشُرُهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ أَعْمَى * قَالَ رَبِّ لِمَ حَشَرْتَنِي أَعْمَى وَقَدْ كُنْتُ بَصِيراً * قَالَ كَذَلِكَ أَتَتْكَ آيَاتُنَا فَنَسِيتَهَا وَكَذَلِكَ الْيَوْمَ تُنْسَى “Her kim de benim zikrimden (Kurandan) yüz çevirirse, mutlaka ona dar bir geçim vardır. Bir de onu kıyamet gününde kör olarak haşrederiz. O da şöyle der: Rabbim! Dünyada gören bir kimse olduğum hâlde, niçin beni kör olarak haşrettin? Allah, Evet, öyle. Ayetlerimiz sana geldi de sen onları unuttun. Aynı şekilde bugün de sen unutuluyorsunder.” [Taha 124-126] Böylece ey Müslümanlar! Kurtuluşunuz, Allah’ın yönetimi olan Raşidi Hilafeti kurarak Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın ayetlerine ve Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in hadisine uyulmasındadır. Çünkü Hilafet, rüşt, cihat, üstünlük, güç ve kötülüklerden korunma yoludur. Ebu Hurayra’dan rivayet edilen ve müttefikin aleyh olan hadiste Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:

الْإِمَامُ جُنَّةٌ يُقَاتَلُ مِنْ وَرَائِهِ وَيُتَّقَى بِهِ “İmam ancak bir kalkandır. Arkasında savaşılır ve onunla korunulur.” Öyleyse ey akıl sahipleri! İbret alın...

 

H.30 Şevval 1441
M.21 Haziran 2020

Devamını oku...

Amerika’yı Kasıp Kavuran Kitlesel Protestolar ve Dış Politikası Üzerindeki Etkisi

Soru Cevap

Amerikayı Kasıp Kavuran Kitlesel Protestolar ve Dış Politikası Üzerindeki Etkisi

Soru:

Görünüşe göre bazı eyaletlerde büyük ölçekli protestolar, yaklaşık iki haftadır ABD’yi silip süpürüyor. Protestolara şiddet eylemleri karıştı, dükkânlar yağmalandı, polis merkezleri ateşe verildi. Amerikada siyahi bir adamın öldürülmesi mi böylesi protestoları ateşledi? Son birkaç yılda çok sayıda siyahi adam öldürülmüş olmasına rağmen bu tür protestolar gerçekleşmemiştir! Bu protesto eylemlerinin Amerikan dış politikası üzerinde yansımaları var mı?

Cevap: Yukarıdaki soruların cevaplarını netleştirmek için aşağıdaki noktalara göz atmamız gerekiyor:

1- Afrika kökenli George Floyd, 25 Mayıs 2020’de Minneapolis eyaletindeki Minnesota kentinde Amerikan polisi tarafından öldürdü. Polis memuru, boyundaki karotis arterine baskı uygulama gibi polis teşkilatında aldığı eğitimi uygulayarak korkunç bir suç işledi. Cinayet dokuz dakika sürdü. Floyd ölene kadar “Nefes alamıyorum” diye bağırdı. Bu iğrenç suça tüm Amerikalılar tanık oldu. Amerikan polisi tarafından siyahlara karşı işlenen vahşeti gözleriyle gördüler. Âdemoğluna karşı bu derecedeki vahşeti kınamak amacıyla ertesi gün şehirde gösteriler patlak verdi. Sonra gösteriler, ağrılı boğulma videosunun sosyal medya sitelerinde geniş çapta dolaşıma sürülmesiyle birlikte diğer Amerikan şehirlerine yayıldı. Nihayet gösteriler, çeşitli eyaletlerde 80’den fazla ABD kentine yayıldı... Ardından yetkililer, birçok şiddet eylemleri, öldürme, yağmalama, dükkân ve polis merkezlerini ateşe verme eşliğinde gerçekleşen gösterileri önlemek için sokağa çıkma yasağı ilan etti. Amerikan polisi, göstericilere karşı acımasız yollara başvurdu. Çeşitli şehirlerde 4 binden fazla kişiyi tutukladı. Birkaç kişinin öldüğü açıklandı. Ulusal Muhafıza sokakların güvenliğini ve kontrolünü sağlama çağrısı yapıldı. Hatta ABD ordusuna bile çağrı yapıldı. Başkent Washington’da güvenliği sağlamak için Amerika’da geçmişte benzer bir durum yaşanmamıştı. Başkan Trump, göstericilerin Beyaz Saray’ı basabileceği korkusuyla yeraltındaki bir sığınağa götürüldü.

2- ABD’deki protesto sahneleri, ardışık Amerikan hükümetlerinin gurur duyduğu iç istikrar manzarasını yerle bir etti. Çıkan yangınlar, yağmalanan dükkânlar, çok sayıda tahrip edilen polis merkezleri, Amerikalılar için hükümetlerinin diğer ülkelerde yarattığı cehennemi haber veriyordu. Amerika’nın dünya ile ilişkilerinde kullanımına alışık olduğu baskı ve arbedeyi Amerikan halkına karşı muamelede de kullanmakla tehdit ediyordu. Tüm kriterlere göre sahneler şok ediciydi. ABD Başkanı, barışçıl protestocuları Beyaz Saray etrafına yerleştirdiği kuduz köpekler ile uyardı. Beton duvarlar ve tel örgüler ile çevrili Beyaz Saray’ın duvarlarını geçmeye kalkıştıkları takdirde onları dünyanın en ölümcül silahları ile tehdit etti. Eyalet valilerini eyaletlerindeki protestoculara sert bir karşılık vermeye, zorla güvenliği sağlamaya çağırdı. Onlara Ulusal Muhafızlardan yardım istemeyi önerdi. Polis ve ulusal muhafızın güvenliği sağlayamaması durumunda gerektiğinde dört saat içinde müdahale etmek üzere ABD ordusunu maksimum düzeyde alarma geçirdi. Amerikan ordusunu halkın karşısına dikmesinin ardından ABD Başkanına gelen çok fazla eleştiriler sonrası bu adımdan vazgeçilmeden önce zaten ordu başkent Washington’a konuşlandırılmıştı. Öte yandan ne polis ne ulusal muhafız ne de Korona virüsü riski öfkeli kalabalıkları durduramadı. Bir kısım barışçıl kalabalık, sivil hakları, katilleri sorgulamak ve polis teşkilatında reform yapmak için gösteride bulunurken, ikinci kısım da hükümet özellikle polis merkezlerine saldırmak, yakmak ve yıkmak amacı güdüyordu. Bu yüzden Başkan Trump, protestoların aşırı anti-kapitalist solcu Antifa hareketi olduğunu açıkladı! Üçüncü kısım göstericiler de talan, hırsızlık ve Vandalizm eylemleri gerçekleştirdi...

3- Omurgasını beyazların oluşturduğu Amerikan polisi gerçekliği, siyahlara hakaret etmeye alışıktır. Birçok siyah polisler tarafından öldürülmüştür. Bu gerçeklerden bazılarının, son Floyd cinayetinde olduğu gibi belgeleri ve fotoğrafları var. Bu olaylar nadirattan değildi, defalarca gerçekleşiyordu. ABD’de ırk ayrımcılığı, toplumda olağanüstü duyumsanabilir bir fenomendir...

Ancak 25 Mayıs 2020’de Minneapolis kentindeki Floyd cinayetinde Amerikan devlet aygıtlarının özellikle siyahlara karşı sistematik ırk ayrımcılığı politikasına karşı halkın öfkesinin kapsamının genişlemesini sağlayan bazı nedenler var. Bu nedenlerin bazıları eski, bazıları yenidir. Bu nedenlerden bazıları şunlardır:

A- Amerikan toplumunda eritme operasyonunun başarısızlığı: Şimdiki Amerikan toplumu süper ırkçılık üzere neşvünema etti. Özelde İngiliz göçmenler, genelde Avrupalılar, Amerika’yı orijinal sahipleri olan milyonlarca Kızılderili’nin cesetleri üzerine kolonize ettiler. Yeni kolonilerin emek ihtiyacını karşılamak için Afrika’dan köleler getirdiler. Onun için Amerikalılar Afrika kökenlileri köle olarak görürler. Bu, resmi şekilde yüzyıllar boyunca böyledir. Afrikalılar ırk ayrımcılığına, beyazların çiftlikleri ve sanayilerinde zorunlu çalışmaya tabi tutuldular. 1790 Vatandaşlık Yasası, Amerikan vatandaşlığını sadece beyazlara özgü kılarken, siyahları vatandaş olarak bile tanımamıştır. Afrikalıların 1860’larda oy kullanma gibi bazı hakları olmasına rağmen ırk ayrımcılığı, iç savaş sona erdikten sonra bile Amerika’da resmi bir politika olarak yürürlükte kalmıştır. 20. yüzyılın ortalarından sonra “Sivil Haklar” adlı büyük bir hareket patlak verdi. Martin Luther King, Amerika’da siyahların lideri olarak nam saldı. Sonuçta Amerikan vatandaşları olarak siyahların tüm hakları resmi şekilde tanındı... Sonra bu Afrikalılar, babaları ve atalarının yoksun olduğu sivil hakları elde ettiklerini sandılar. Ancak bu, Afrikalılara yönelik tepeden bakışlarını sürdüren beyaz Amerikalıların zihniyetinde pek değişiklik yaratmadı. Afrikalılara karşı ırkçı uygulamalar devam etti. Amerikalı liderler ırkçılığın sona erdiğinden dem vursalar da, çeşitli raporlar, Afrika kökenlilere karşı Amerika’daki ırkçı bakış açısının kemikleşmiş olduğundan bahsederler... Amerika’da siyah karşıtı ırkçılığın dışavurumlarından biri, Beyaz Amerikalılara kıyasla siyah mahkûmların sayısındaki belirgin artış, aralarındaki yüksek işsizlik oranı, Beyaz Amerikalılara oranla Afro-Amerikalı aileler arasında gelir ortalamasındaki büyük ve bariz fark. Ağırlıklı olarak siyah vatandaşların yaşadığı ve siyah mahalleler olarak adlandırılan bölgeler ile genellikle üst sınıf olarak kabul edilen bölgeler arasında sağlık ve diğer hizmetlerdeki keskin düşüştür. Bu bölgeler üstün sağlık hizmetlerine sahiptir ve Beyaz Amerikalıların oturduğu konutların ücretleri yüksektir.

B- Irkçı Trump yönetiminin iktidara gelişi ve Beyaz ırkın üstünlüğüne çağıranlara kucak açması: Başkan Trump’ı destekleyen gruplar, beyaz ırkın diğerlerine üstün olduğu görüşüne inanırlar. Bunlar, Trump’ın Beyaz Saray’a gelişinden sonra kadri yüceltilen gruplardır ve Trump’ın kişiliğinde ulusal liderliklerini buldular. Bu üstünlüğe dini bir yön katan Evanjelik Hıristiyanlarla, Başkan Trump’ın Müslüman karşıtı açıklamalarıyla, bazı Müslümanlara Amerika’ya giriş vizesi verilmemesiyle, Meksikalılar karşıtı açıklamalarıyla, Meksika sınırına duvar inşa etme planlarıyla, Çin’e karşı ticaret savaşıyla, Korona virüsünü Çin virüsü olarak adlandırmasıyla, Amerika’da Çinlilere yönelik düşmanca bir dalganın doğuşuyla, 2017’de Virginia eyaletindeki neo-Nazi gösterilerine izin vermesiyle, azınlıklara karşı hakaretvari dil kullanmasıyla, siyahi Floyd cinayetiyle ilgili yorumlarıyla, Amerika’da siyahların haklarını destekleyen protesto hareketini bastırma zorunluluğuyla uyuştular, harmanlandılar... Tüm bunların bir sonucu olarak, Başkan Trump, Amerika’daki ırk ayrımcılığının en büyük kışkırtıcılarından biri haline geldi. Bu yüzden başkanlığı döneminde Amerika’da siyahlara, Müslümanlara, Meksikalılara ve Çinlilere karşı düşmanca eylemler ivme kazandı. Her zamankinden daha fazla onlara Amerikalıların iş olanaklarını çalmak ve Amerikan zenginliklerini yağmalamak için gelen davetsiz misafirler olarak bakılmaya başlandı. Dolayısıyla ırk ayrımcılığı Amerikan toplumunun pek çok sektöründe belirgin hale geldi...

C- Korona virüsün Amerikan toplumuna yansımaları: Amerika’da Floyd cinayetine karşı protestoların ateşini alevlendiren nedenlerden biri, Korona virüsünün yayılmasına denk gelmiş olmasıdır. Eş zamanlı olarak karantina, Amerikalılar için bir yandan baskıya neden olmuş, öte yandan büyük oranda işsizlik patlaması yaratmış, dolayısıyla Amerikalıların gelecekleri konusundaki endişelerini artırmıştır. Bir diğer yönden ise Amerikalılar, hükümetin Amerika’da salgının yayılmasını önlemede fiyasko yaşadığını gördüler. Amerika, Avrupa ve Çin’den sonra virüs dalgasına yakalanmış olmasına rağmen büyük ölçüde tıbbi malzeme ve cihaz sıkıntısı yaşadı, virüse hazırlık yapmakta başarısız kaldı. Hazırlık yapmak için iyi bir fırsatı olduğu halde kullanamadı. Ayrıca ABD yönetimi, salgın ile mücadelede tökezledi. Bunun sonucunda Trump yönetiminin salgın krizi ile mücadele yöntemi ile ilgili olarak Amerikan siyasi çevrelerinde bölünme yaşandı... Amerika’nın derin ve önemli iç meselelerinden biri, Amerikan toplumunda kapitalist sistemin kötülüğüne yönelik sezilerin giderek artmış olmasıdır. Çünkü Amerika’da zenginliklerin dağılımı, kapitalist çok küçük bir grup ve politikada etkin lobiciler lehine korkutucu bir hızla katlanarak büyüyor. Orta ve düşük gelirli insanların en ölümcül vergilere maruz kaldığı bir zamanda bu, kapitalistler için daha fazla vergi muafiyetine giden bir politikadır. Amerika protestoları, Başkan Trump’ın terörist olarak sınıflandırılmasını istediği Amerika’daki anti-kapitalist hareketin “Antifa” yükselen gücünü ön plana çıkardı. Bu hareket, 2008 mali krizinden sonra kapitalizmin önemli bir sembolü olarak görülen “Wall Street” borsasını işgal etme çağrısında bulunan harekettir. Bu hareket, taraftar sayısını arttırıyor ve Amerikan toplumunda daha fazla kök salıyor. Kapitalizme karşı şiddete çağırıyor. Bugünse göstericileri polis merkezleri gibi hükümet binalarını yıkmaya, yakmaya yönlendirmekle suçlanıyor...

4- Bütün bunların Amerikan dış politikası üzerinde yansımaları oldu. Bunlar, aşağıdaki nedenlerden dolayı dokunaklı yansımalardır:

A- Amerika’da bölünmüşlük durumu: 2017’ten bu yana Trump yönetimi, Amerika’nın tek bir adamın kalbi gibi olmadığını gösterdi. Amerikalıların, savaşlar, Amerika’nın dünyadaki ajanlarına yaptığı uluslararası yardımlar, vergiler, azınlıklara yaklaşım, göç vb. bölünmüşlük yaşadığı bir sürü politika var. Ama Başkan Trump’ın gelişiyle birlikte bizzat Trump, Amerika’da bölünmüşlüğün en önemli nedenlerinden biri haline gelmiştir. Kişiliğindeki aşırı kibirlilik, iktidar tutkunluğu, aşırı şovmenlik sevdası, bilgelik eksikliği, içsel çatışmalara dalma eğilimi, rakiplerini ekarte etme ile öfori görünmesi de yardımcı olmuştur. Bütün bunlar, Amerika’nın Başkan Trump etrafında, onunla ya da ona karşı bilfiil bölünmüşlüğü sağladı. Trump yönetiminde istifalar ve görevden almalar fazlalaştı. Bu şekilde daha önce hiçbir ABD Başkanı döneminde bu boyutta yaşanmamıştı. Korona virüsü krizi ve Başkan ile bazı eyalet valileri arasında yaşanan ağız dalaşı, Amerika’daki keskin bölünmüşlüğün daha da kötüleştiğini gösterdi. Bu bölünmüşlük, Amerikan politik ve finans çevrelerini vurdu ve tüm topluma yansıdı. Başkan ve yönetiminin protestolar krizini ele alış biçimi, bölünmüşlüğü besleyen bir başka en önemli neden haline gelmiştir. Trump, Floyd’un öldürülmesinden sonra protesto hareketine karşı çıktı. Güvenliği zorla sağlamak istedi. Ancak Demokrat Parti ve eyalet valileri hatta Savunma Bakanı bile ona karşı çıktı. Savunma Bakanı, güvenlik güçleri etrafından protestocuları uzaklaştırdıktan sonra Başkanın Beyaz Saray’ın yanındaki bir kiliseye gerçekleştirdiği ziyaret için özür diledi ve Trump’ın siyasi propagandası olarak kabul etti... Bu çatışmalara ve hiddetine en güncel örneklerden biri şudur: “ABD eski Savunma Bakanları ve onlarca askeri yetkililer yayınladıkları -ortak bir mektupta-, orduyu protestoculara karşı sokağa indirmek istemesinden dolayı Başkan Trump’ı başkanlık yeminine ve anayasaya ihanetle suçladı. İmzalayanlar arasında, eski Savunma Bakanı James Mattis de vardı. [07.06.2020 El-Cezire] Mesele eski Savunma Bakanları ile sınırlı kalmayıp şimdiki Savunma Bakanı da sert bir eleştiride bulundu. Önceki kaynağa göre, CNN’nin üst düzey bir savunma yetkilisine dayandırdığı haberine göre Başkan Donald Trump, geçen haftaki protestolara müdahale için başkent Washington ve diğer Amerikan şehirlerine 10 bin asker gönderilmesi talebinde bulundu, ancak Savunma Bakanı Mark Esper ve Genelkurmay Başkanı Mark Milley ordunun kullanılmasına karşı çıktı. Washington ve diğer Amerikan ve Avrupa şehirlerinde ırkçılık ve polis şiddetine karşı kitlesel gösteriler meydana geldi. New Yorker dergisi, Beyaz Saray kaynaklarından, Başkan Trump ile General Mark Milley arasında şiddetli tartışma yaşandığını öğrendiğini bildirdi. Dergi, General Milleyin protestoları sona erdirmek için Amerikan şehirlerine asker konuşlandırılması talebine itiraz ederek Başkan karşısında sesini yükselttiğini bildirdi. Zira Milley, ordunun sokağa inmesinin yasalara aykırı olduğunu düşünüyor.

B- Başkanlık seçimleri dönemi: Bu protestoların, Demokrat Parti adayı Joe Biden ile Cumhuriyetçi Parti adayı Trump’ın seçim kampanyaları ile aynı zamana denk gelmesi meselenin sıcaklığını daha da arttırmıştır. Başkan Trump, Başkan olarak geleceği hakkında ciddi endişe duyuyor ve bu yılın Kasım ayında yeniden seçilmek istiyor. Hatta bu mesele, 1 numaralı önceliğidir. Ama Korona virüsü yansımaları, ABD ekonomisi üzerindeki etkisi, milyonlarca Amerikalının işini kaybetmesi ve virüs krizini kötü ele aldığı söylentileri Trump’ın en önemli endişe kaynağıdır. Çünkü Demokrat rakibinin seçim kampanyalarında bunu aleyhinde kullanabileceği bir faktör olmasından korkuyor. Sonra bugün son protesto dalgası meydana geldi. Bu protesto dalgasında Başkan Trump, kişiliğini güvenliği kontrol edebilen, mülkleri koruyabilen, seçim şansını artıran güçlü bir adam olarak lanse etmek istedi... Ancak rakibi Joe Biden, Demokrat Parti ve diğer güçler, bunu farklı şekilde betimlemeye çalıştılar. Onu Amerika’daki bölünmüşlüğü sağlamlaştırmak için uğraşan, Floyd cinayeti ve gösterilerden sonra Amerikan toplumunun yaralarını saramayan biri olarak yansıttılar. Göstericilere karşı yaptığı ateşli açıklamalar nedeniyle gösterilerde meydana gelen şiddet ve hengâmenin doğasından Trump’ı sorumlu tuttular...

C- Devletin protestoları bastırması: Dünya ülkeleri, ABD hükümetinin kitlesel protestolara acımasızca ve vahşice yaklaşım biçimine, Başkanın zorla, kuduz köpeklerle ve en ölümcül silahlarla güvenliği sağlama konusundaki açıklamalarına tanık oldular. Onlarca yıldır böyle sahnelerden uzak olmasının ardından Amerika’da tutuklamalara, coplamalara ve göz yaşartıcı gazların kullanıldığına tanıklık ettiler. Bütün bunlar, Amerika’nın dünya çapında insan hakları, görüş ifade etme hakkı, muhalefeti destekleme gibi hasımlarına karşı kullandığı argümanı yitirmesine neden oldu... Rusya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Maria Zakharova’nın söyledikleri bunu doğruluyor. “Sözcü, 2020 Mayıs sonu ve Haziran başı itibariyle ABD, insan hakları konusunda yeryüzünde bir kimseye eleştiri yöneltme hakkını kaybetmiştir.dedi. Zakharova, ABD’li yetkililerin ABD’de ırkçılık ve polis şiddeti karşıtı protesto eylemlerine katılan göstericilere yaklaşımları hakkında yaptığı açıklamada, Bitti! Şu andan itibaren, hiçbir hakları yokifadesini kullandı. [02.06.2020 www.youm7.com]

5- Böylece ABD’de ırk ayrımcılığı köklüdür. Zaman zaman sessizliğe bürünse de daha çok aktiftir. Amerikan kapitalist sisteminin temelinde, dahası tüm insan yapımı sistemlerde var olan entelektüel bir hastalıktır. Çünkü beyazın kahverengiye, kırmızının sarıya karşı ayrımcılık yapmasını belirleyen insan arzuları ve kaprislerine tabidir... Bu ayrımcılık başkalarına zarar verse de daha sonra kendilerine zararı dokunacaktır!

Muhakkak ki bu ırk ayrımcılığını sadece İslam ortadan kaldırmış ve kaldırabilir. İnsanlar arasında renk, mevki-makam ve zenginlik üstünlüğü yoktur. Herkes eşittir. Üstünlük sadece takva iledir. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurdu:

يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنَّا خَلَقْنَاكُمْ مِنْ ذَكَرٍ وَأُنْثَى وَجَعَلْنَاكُمْ شُعُوباً وَقَبَائِلَ لِتَعَارَفُوا إِنَّ أَكْرَمَكُمْ عِنْدَ اللَّهِ أَتْقَاكُمْ إِنَّ اللَّهَ عَلِيمٌ خَبِيرEy insanlar! Doğrusu Biz sizleri bir erkekle bir dişiden yarattık. Sizi milletler ve kabileler haline koyduk ki birbirinizi kolayca tanıyasınız. Şüphesiz, Allah katında en değerliniz, O’na karşı gelmekten en çok sakınanızdır. Allah bilendir, haberdardır.[Hucurat 13] Beyhaki’nin (ö.384-458) Ebi Nadra’dan, Cabir b. Abdullah’tan rivayetine göre Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem teşrik günlerinde Veda Hutbesini okudu ve şöyle buyurdu:

يَا أَيُّهَا النَّاسُ، إِنَّ رَبَّكُمْ وَاحِدٌ، وَإِنَّ أَبَاكُمْ وَاحِدٌ، أَلا لا فَضْلَ لِعَرَبِيٍّ عَلَى عَجَمِيٍّ، وَلا لِعَجَمِيٍّ عَلَى عَرَبِيٍّ، وَلا لأَحْمَرَ عَلَى أَسْوَدَ، وَلا أَسْوَدَ عَلَى أَحْمَرَ، إِلا بِالتَّقْوَى، إِنَّ أَكْرَمَكُمْ عِنْدَ اللهِ أَتْقَاكُمْ، أَلا هَلْ بَلَّغْتُ؟»، قَالُوا: بَلَى يَا رَسُولَ اللهِ، قَالَ: «فَلْيُبَلِّغِ الشَّاهِدُ الْغَائِبَEy insanlar! Rabbiniz birdir. Babanız da birdir. Dikkat ediniz. Hiçbir Arabın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap olana, kırmızının siyaha, siyahın da kırmızıya takvadan başka hiçbir üstünlüğü yoktur. Allah katında en üstününüz, en fazla takva sahibi olanınızdır. Tebliği ettim mi? Orada bulunanlar Ey Allahın Rasûlü! Tebliğ ettindediler. Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem Burada hazır olanlar, olmayanlara iletsinlerbuyurdu.El Buseyri (ö.762-840) ile Et Taberani (ö.260-360) de benzerini rivayet etti. Rivayetinde,

وَلَا لِأَسْوَدَ عَلَى أَبْيَضَ وَلَا لِأَبْيَضَ عَلَى أَسْوَدَSiyahın beyaza, beyazın da siyaha (üstünlüğü) yokturifadesi yer almaktadır.

Irk ayrımcılığını sadece İslam ortadan kaldırabilir. Çünkü Âlemlerin Rabbi katından indirilmiştir. Hakka eriştirir ve dünya çapında iyiliği yayar.

أَفَمَنْ يَهْدِي إِلَى الْحَقِّ أَحَقُّ أَنْ يُتَّبَعَ أَمَّنْ لا يَهِدِّي إِلا أَنْ يُهْدَى فَمَا لَكُمْ كَيْفَ تَحْكُمُونَ Gerçeğe eriştiren mi, yoksa, birisi götürmezse gidemeyen mi uyulmaya daha layıktır? Ne biçim hüküm veriyorsunuz?[Yunus 35]

H.20 Şevval 1441
M.11 Haziran 2020

Devamını oku...

Irak’taki Siyasi Gelişmeler ve Amerika’ya Hizmette El Kazimi’nin Rolü

Soru Cevap

Irak’taki Siyasi Gelişmeler ve Amerika’ya Hizmette El Kazimi’nin Rolü

Soru:

Bilindiği gibi El Kazimi, İran yanlısı partiler ve Iraktaki adamlarının Süleymani suikastında Amerika ile gizli işbirliği yaptığı suçlamasına rağmen İran yanlısı parlamentoda çoğunluğun güvenoyunu aldı. İran’ın bazı adamları, El Kazimiyi bir Amerikan adamı olarak tanımlıyor... Bu, El Kaziminin güçlü Amerikan desteğine sahip olduğu anlamına geliyor mu? İran ve Iraktaki adamlarının müdahalesini önemsiyor mu? Amerika, Irakı hâlâ ağırlık merkezi olarak görüyor mu? El Kazimi, bu ağırlık merkezinde Amerikan etkisini koruyan bir Amerikan emir eri midir? Allah mükâfatınızı artırsın.

Cevap: Yukarıdaki soruların cevabına açıklık getirmek için aşağıdaki hususlara bir göz atmak gerekiyor:

1- ABD, Irak’ı azami derecede umursuyor. ABD Başkanı Trump, geçenlerde şunları söyledi: Irak, güçlü ve önemli bir ülke. Bu bölgede, bölgesel ve uluslararası istikrarın sağlanmasında merkezi bir role sahip…ABD, iki ülke arasındaki ilişkileri güçlendirmek istiyor ve Irak ekonomisini desteklemek için gerekli ekonomik yardımı sağlamaya hazır…” [11.05.2020 Independent ve El Alem] Bu yüzden Amerika, Irak’a yoğunlaştı. İşgal etmek için 250 bin civarında asker gönderdi. 49 ülke ile koalisyon kurdu. Bu ülkeler, yaklaşık 50 bin askerle koalisyona destek verdiler. Yanı sıra Irak’ta tasfiyeler, suikastlar, hırsızlıklar, ABD’li yetkilileri, karargâhlarını, misyonlarını koruma kirli görevlerinde bulunan Kuzey Carolina merkezli Blackwater gibi birçok güvenlik firması var... ABD, Irak’ta kalıcı olmak için askeri üsler kurdu. Şuan üç önemli üssü var: Anbar’daki “Aynel Esad”, Selahaddin kentindeki “Beled” Hava Üssü ve Bağdat’taki “Taci” Askeri Üssü. 17 Ekim 2008’de ABD ile Irak, Stratejik Çerçeve Anlaşması imzaladı. Anlaşmada şu ifadeler geçiyor: ... İki ülke, uzun vadeli samimi işbirliği ilişkisi kurma arzusu ve dostluğunu vurgular... Yine ekonomik, diplomatik, kültürel ve güvenlik alanlarında bu uzun vadeli ilişkiyi teyit ederler... Taraflardan herhangi biri, bu anlaşmayı feshetme niyetini diğer tarafa yazılı olarak bildirmedikçe anlaşma yürürlükte kalacak ve fesih, bu bildirim tarihinden bir yıl sonra yürürlüğe girecektir... Irak’ta güvenlik ve istikrarın geliştirilmesi amacıyla taraflar, savunma ve güvenlik düzenlemeleri konusunda aralarındaki yakın işbirliği ilişkisini geliştirme çalışmasına devam edecekler...Bu kelimenin tam anlamıyla bir sömürgecilik anlaşmasıdır! Anlaşma, savunma ve güvenlik düzenlemeleri konusunda yakın işbirliği ilişkisi adı altında Amerika’ya Irak’ın işlerine müdahale etme hakkını tanıyor.

2- Rejimin popüler olduğu bölgeler de dâhil olmak üzere Irak’ta yolsuzluğa, kayırmacılığa, yetkililer tarafından zimmete para geçirilmesine, insanlar arasında yaygın olan işsizliğe, kamu hizmetlerinin kötüleşmesine, yaşam koşullarının bozulmasına, aşırı pahalılığa, özellikle de elektrik fiyatlarına karşı protestolar patlak verdi. 2010 yılından bu yana protestolar düzenleniyordu. Protestolar her yıl tekrarlanıyor, ya bastırıldıktan ya yetkililerin protestocuların taleplerini yerine getirme vaadinden sonra ya da rejimdeki bazı siyasi güçlerin protestoları kuşatma çalışmaları ile protestolar sönüyordu. Fakat Ekim 2019’un başında patlak veren bu son protestolar farklıydı. Zira baskılara rağmen protestocular, protestolarından vazgeçmediler ve protestolarını kuşatmaya çalışan siyasi güçleri reddettiler. Bu nedenle ölüm, yaralama ve hapse atma gibi protestoculara yönelik baskılar arttı. Protestolar, bu kez İran’ı hedef aldı, protestocular İran’a öfke kustu. İran konsolosluklarını ve merkezlerini ateşe verdiler. Nedeni, İran yanlısı örgütlerin protestocularla çatışmaya girmesi, protestocuların rejimi, siyasi blokları, silahlı milisleri İran, İran’ı da doğrudan ya da dolaylı olarak Amerika ile irtibatlı görmeleridir. Protestoların momentumu güçlüydü. Rejim ve Başbakan Adil El Mehdi, durumu kontrol altına alamadı, sorunu çözemedi, rejimin devrilmesi talebinde bulunan protestocuların talebini karşılayamadı. Bu yüzden rejimi kurtarmak için Abdul Mehdi, 30 Kasım 2019’da istifasını sunmak zorunda kaldı. Ertesi gün parlamento istifasını jet hızıyla kabul etti ve Abdul Mehdi işgüder hükümetin başbakanı oldu. 26 Aralık 2019’da Cumhurbaşkanı Behram Salih, meclisteki en büyük blokun (El Bina) adayı Esad el-İydani’ye hükümeti kurma görevi vermeyerek anayasayı ihlal etmek mecburiyetinde kaldı. Çünkü Basra valisi olarak protestocuları bastırma girişiminde rol aldığı gerekçesiyle protestocular bu adayı reddediyordu. Bu protestolar, öncekilerinden daha etkiliydi.

3- Bu arada Haşdi Şabi içindeki gruplar, 28 Aralık 2019’da Kerkük yakınlarındaki bir Amerikan üssüne hiçbir neden olmadan roket attı. Üste görevli bir Amerikan askeri öldü... Bu, bağlam dışı gerçekleşmiş gibi görünüyor, çünkü Haşdi Şabi Heyet Başkanı Falih Feyyad, yaklaşık iki ay önce 19 Ekim 2019’da Washington’u bir ziyarette bulunmuş, Genelkurmay Başkanı Mark Milley huzurunda ABD Savunma Bakanı Mark Esper ile görüşmüştü. Yaptığı açıklamada iki ülke arasındaki ilişkinin, özellikle askeri işbirliğinin ele alındığını söylemişti. Şimdiyse bir ABD askeri ölüyor! Bir ABD askerinin ölümünün ardından Amerikan ordusu, 29 Aralık 2019’da Haşdi Şabi fraksiyonundan Ketaibu’l Hizbullah grubuna hava saldırısı düzenledi. Saldırıda en az 27 Ketaip unsurunun öldüğü, 62’sinin yaralandığı bildirdi. Amerika, 03 Ocak 2020 tarihinde Bağdat Uluslararası Havaalanı yakınlarında drone ile hava saldırısı düzenledi. İran Devrim Muhafızları Kudüs Gücü Komutanı ve Haşdi Şabi içinde etkin Kasım Süleymani ve beraberinde Haşdi Şabi Komutanı Ebu Mehdi El Mühendis ile tuğgeneral, albay, binbaşı ve yüzbaşı rütbesinde İran Devrim Muhafızları mensubu diğer dört subayın öldürüldüğü açıklandı. Amerika, bu olayları ABD ve ikinci dönem ABD başkanlık şansını artırmak için hanesine puan yazmak isteyen Başkan Trump lehinde kullanmaya çalıştı... Ama öyle görünüyor ki olaylar, Amerikan karşıtı bir atmosfer yarattı. Bu nedenle 5 Kasım 2019’da Irak Meclisi, yabancı güçlerin varlığını sona erdirme kararı aldı ve Başbakana bu kararı uygulama çağrısı yaptı. İşgüder hükümeti Başbakanı Abdul Mehdi de bu çağrıya yanıt verdi... Amerika, ABD Başkanı Trump’ın ağzından Irak’a yaptırım uygulamakla tehdit ederek Irak Meclisinin bu kararına tepki gösterdi. Trump, “Bağdat yönetiminin Amerikan hava üssünün bedelini ödeyene kadar ABD’nin Irak’tan çıkmayacağını söyledi ve Irak’taki Amerikan üssünün “olağandışı pahalı” olduğunu belirtti. “Orada devasa ölçüde pahalı bir üs inşa ettik. Milyarlarca dolara mal oldu. Benden çok önce yapılmıştı. Harcamalarımız için geri ödeme yapmadıkları sürece çıkmayacağız. Ülkeden çıkmamızı isterlerse ve bunu dostça yapmazlarsa onlara daha önce hiç görmedikleri ağır yaptırımlar uygularız. İran yaptırımları bunların yanında hafif kalır” dedi. [05.01.2020 Sky news]

4- Daha sonra İran, 08 Ocak 2020 günü Tahran saati ile 01,20’de ABD’nin Irak’taki askeri üslerine roket saldırısı düzenlediğini, Amerikan üslerine düzenlenen roket saldırısında en az 80 Amerikalı askerin hayatını kaybettiğini duyurdu. İran Televizyonu, Süleymani’nin intikamının alındığını söyledi. Amerika, saldırıyı kabul etmekle birlikte saldırıda askerlerinin öldüğünü yalanladı! Ardından işbu olayların momentumu hafifledi, daha fazla tırmanmadan olaylar yatıştı! Bundan sonra 01 Şubat 2020 tarihinde El Maliki hükümetindeki eski İletişim Bakanı Muhammed Tevfik Allavi, Cumhurbaşkanının hükümeti kurma görevini kendisine verdiğini açıkladı. Protestocular, Allavi’nin adaylığını kabul etmediklerini duyurdular. 2003 Amerikan işgaline karışan tüm siyasi figürleri reddettiklerini açıkladılar. Allavi, görev süresi dolmadan adaylığını geri çekti... Ardından Cumhurbaşkanı, 16 Mart 2020’de hükümeti kurma görevini Adnan El Zurfi’yi verdi. El Zurfi, rejimde çeşitli güvenlik görevlerinde bulunmuş, ABD’nin Irak işgalinden sonra Necef valisi olmuştu. Fakat 9 Nisan 2020’de El Zurfi, hükümeti kuramadığı için özür diledi. 9 Nisan 2020’de Irak Cumhurbaşkanı Behram Salih, hiçbir parti üyeliği bulunmayan Ulusal İstihbarat Dairesi Başkanı Mustafa El Kazimi’ye hükümeti kurma görevini verdiğini duyurdu. Böylece Salih, anayasayı bir kez daha ihlal etmiş oldu. Mustafa El Kazimi’nin, Saddam rejimi muhalifi olarak yurt dışında faaliyet yürüttüğü ve 2003’ten sonra Irak’ın Süleymaniye kentine döndüğü bildirildi... Amerikan Al Monitor sitesinde Irak editörü olarak görev yaptığı sırada ABD-Irak ilişkilerinin kararlı bir şekilde güçlü olması gerektiğini savunuyordu. Kaleme aldığı bir makalede şu ifadeler yer vermişti: 2003 sonrası Irak-Amerikan ilişkileri izlendiğinde, ne zaman zayıf ve marjinal hale geldiği açıkça görülür. Bu, başka dış güçlere giriş kapısını aralayabilir. Yine bölgedeki Irak-ABD ortak çıkarlarına da zarar verebilir. Dolayısıyla Irak ve ABD, bölgedeki güçler arasındaki dengenin yeniden sağlanmasına yardımcı olan, tarafların ortak çıkarlarını garanti eden güçlü stratejik bir ilişki kurmak için ilişkilerini yeniden değerlendirmesi gerekiyor...” [02.10.2015 Al Monitor] El Kazimi, gizli ve aleni bir şekilde ABD güvenlik güçleri için çalışmaktadır. 2003’ten sonra Irak’a geri dönüşünden bu yana ABD’nin Irak işgal güçleri ile tam bir koordinasyon içinde hareket etmektedir. Hal böyleyken birçok Iraklı, 2016’da sürpriz bir şekilde El Abbadi’nin onu İstihbarat Başkanı olarak önermesini tuhaf buldu. İstihbarat Başkanlığı çok hassas bir pozisyondur. Orası Amerika’da çok güvenilir bir kişiliğe gereksinim duyuyor. “2016’te Iraklılar, Irak Başbakanı Haydar El Abbadi’nin gazeteci ve insan hakları aktivisti Mustafa El Kazimi’yi İstihbarat Başkanı olarak atamasına şaşırdılar. Hem de uluslararası koalisyon destekli Irak ordusunun galibiyetinden önce ülkenin bir bölümünü bir süre işgal eden “İslam Devleti” örgütüne karşı savaş zirvede iken.... [08.05.2020 France 24] Sonra Amerika, istihbarat başkanı iken El Kazimi ile olan ilişkisini gizlemedi. “Amerikan Wall Street Journal gazetesi, ABD Dışişleri Bakanı’nın Yakın Doğu İşlerinden Sorumlu Yardımcısı David Schenker’den “El Kazimi, İstihbarat Başkanı iken “iyi iş” çıkardı ve Başbakan olarak kendisiyle ortaklığın değerinin farkındayız dediğini aktardı...” [30.05.2020 El Cezire Wall Street Journaldan alıntı] 2017 yılında El Kazimi eski Başbakan Haydar El Abbadi maiyetinde Suudi Arabistan’a bir ziyaret gerçekleştirdi. Kendisini Amerikalılara hizmete adayan Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed Bin Selman ile uzun süre kişisel dostluk kurduğuna tanık olundu!

5- 7 Mayıs 2020’de El Kazimi, Kasım Süleymani ve El Mühendis suikastı operasyonunda Amerikalılar ile işbirliği yaptığı suçlamalarına rağmen Irak Meclisindeki oylamada El Kazimi hükümeti, 329 milletvekillinin 255’inin oyunu alarak güvenoyu aldı. Irak’ta milis gücü Ketaip Hizbullah Güvenlik Yetkilisi Ebu Ali El Askeri, El Kazimi’yi hedef aldı. “El Askeri, Irak İstihbarat Dairesi Başkanı Mustafa El Kazimi’nin, İran Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani ve Haşdi Şabi Başkan Yardımcısı Ebu Mehdi El Mühendisi’nin öldürülmesi operasyonunda suçlu olduğunu ileri sürdü...” [03.03.2020 El Hurra] İran yanlılarının ilk reaksiyonu olarak “Lübnan Hizbullah’ı milislerine yakın radikal din adamı Ali El Kurani, El Kazimi’ye saldırdı ve onu Amerikan ajandasını uygulamakla suçladı...” [15.05.2020 Aynul İhbariye] Dikkatlice bakıldığında, El Kazimi’yi Amerikan ajanlığı ile suçlayan, Süleymani, El Mühendis ve oğullarının öldürülmesinde işbirliği yapmakla itham eden İran yanlısı partilerin El Kazimi lehinde oy kullandıklarını ve ona güvenoyu verdiklerini görüyoruz. Sadece bu da değil, El Kazimi, onların tüm taleplerini ve bu partileri Bakanlık “ganimet”inden mahrum etme anlamına gelen ünlü kota sistemini de reddediyordu. Tüm bunlar, Amerika’nın bu partiler üzerinde doğrudan ya da İran üzerinden büyük bir etkiye sahip olduğunu gösteriyor. İran ile açıktan yaşanan gerginlik, sadece göz boyamaktır. Hatta Süleymani’nin öldürülmesi bile Tahran’da sadece ses gürültüsü koparmış, Amerika ile perde gerisinden yürütülen ilişkiler nedeniyle hiçbir şey olmamış gibi ses gürültüsü hemen sona ermiştir. Irak’taki mezhepçi partiler, bakanlık portföyünden mahrumiyetlerinin bir ceza olmadığının, aksine Irak sokaklarını kasıp kavuran öfke dalgasını absorbe etmek için olduğunun farkında değiller herhalde. Irak’ta Korona virüsü ile mücadele önlemleri gevşetildikten sonra dalga yeniden alevlendi. Bu, bu partilerin çoğunun doğrudan ya da İran aracılığıyla garantili Amerikan yanlısı olduğu anlamına geliyor. Bu şekildeki bir güvenoyu nedeniyle bazı medya organları, ortada bir anlaşma veya mutabakatın olduğundan bahsettiler! Londra merkezli “El Arab” gazetesi yazarı İbrahim El Zübeydi “Irak’taki bazı siyasi koalisyonlar ve akımların Mustafa El Kazimi’yi reddettiklerini, onu Amerikan ajanlığı ile suçlayan açıklamalar yaptıklarını, Kasım Süleymani ve Ebu Mehdi El Mühendis cinayetini planlamakla suçladıklarını söyledi...El Zübeydi sözlerini şöyle sürdürdü: Gördüğünüz ve görüyor olduğunuz gibi siyasi akımlar, Bağdat’taki Vilayetil Fakih elçiliği veya Donald Trump Amca’nın elçiliğinden gelen son talimatlar ve emirler doğrultusunda sanki hiçbir şey olmamış gibi mecliste El Kazimiye güvenoyu verme konusunda hem fikir oldular. Bu bir tür irrasyonel bir tiyatro değil mi?[08.05. 2020 El Arab] Ardından El Kazimi, tüm suçlamalara rağmen güvenoyu aldı! Buna ek olarak bu ayın ortasında gerçekleşmesi beklenen Amerika-Irak stratejik diyalog toplantısı tarafından yayınlanacak açıklamada, El Kazimi biraz “parlatılabilir”. “İki ülke, gelecekteki ilişkilerinin şartlarını belirlemek için önümüzdeki ayın ortalarında stratejik diyalog düzenlemeyi planlıyor...” [30.05.2020 El Cezire Wall Street Journaldan alıntı]

6- Aynı güvenoyu oturumunda El Kazimi, hükümetini geçici olarak değerlendirdi ve erken seçim için çalışacağını belirtti. El Kazimi, “Hükümetinin öncelikleri arasında halkın gerçek taleplerini karşılamak için erken seçim yapmak olduğunu söyledi.” Bu, protestocuları ve muhalifleri memnun etme girişimidir. Bu yüzden sözlerine şöyle devam etti: “Adil ve dürüst seçim hazırlığı, her alanda devlet egemenliğinin pekiştirilmesini, öncelikle silahları, sadece devlet ve kolluk kuvvetlerinin güdümüne, Genelkurmay Başkanının komutasına verilmesini, ülkenin hesaplaşma arenasına dönüştürülmemesini, Irak topraklarının başkalarına saldırı için kullanılmasının engellenmesini gerektirir...” [07.05.2020 BBC] El Kazimi’nin güvenoyu alması, Amerika için önemli bir başarı ve sevindirici bir haberdi. ABD, Irak’taki nüfuzunu istikrara kavuşturmak ve meşruiyet kazandırmak için kurduğu rejimi istikrarlı hale getirmek istiyor. Bu nedenle ABD Dışişleri Bakanı (Mike Pompeo), Irak Başbakanı olarak parlamentodan güvenoyu alması nedeniyle tebrik etmek için Mustafa El Kazimi ile hemen telefon görüşmesi yaptı. 7 Mayıs 2020 tarihinde Pompeo, Twitter hesabından yaptığı açıklamada, “Bugün yeni Irak Başbakanı Mustafa El Kazimi ile harika bir görüşme yaptım. Irak halkının talep ettiği reformları uygulamak için şimdi acil ve sıkı çalışma yapılması geliyor. Irak halkının iyiliği için cesur gündemini gerçekleştirmesine yardım sözü verdim.” ifadelerini kullandı. ABD Dışişleri Bakanı Sözcüsü Morgan Ortagos yaptığı açıklamada, ABD, yeni hükümeti desteklemek ve başarı için doğru koşulları sağlamaya yardımcı olma arzumuzun bir göstergesi olarak Irak’a 120 günlük elektrik muafiyeti uygulayacaktır...dedi. [07.05.2020 Kona] Akabinde ABD Başkanı, El Kazimi ile telefonda görüştü. Beyaz Saray Sözcüsü Judd Deere, Trump’ın 11 Mayıs 2020 Pazartesi günü El Kazimi ile konuşarak hükümetin Irak Temsilciler Meclisi tarafından onaylanması vesilesiyle kendisini tebrik ettiğini açıkladı... Deere, “Trump, küresel Korona virüs pandemisi döneminde ABD’nin Irak’a olan desteğini dile getirdi ve IŞİD’in kalıcı yenilgisi konusunda Irak’la olan ortak çıkarları vurguladı. Trump, aynı zamanda, Irak halkının reform ve meşru erken seçim taleplerine kulak vermesi konusunda başbakanı teşvik etti” dedi. [12.5.2020 Reuters, El Hurra]

7- El Kazimi, ilk icraatı olarak 09 Mayıs 2020’deki ilk kabine toplantısında sözde Irak Terörle Mücadele Birimi’nin başına yeniden Abdül Vehhab El Saadi’yi atadığını açıkladı. El Kazimi gazetecilere yaptığı açıklamada, “Kahraman kardeş Abdül Vehhab El Saadi’yi yeniden Terörle Mücadele Birimi’nin başına getirmeye karar verdik.” “Terörle Mücadele Güçleri, Irak ordusunun elit gücü olarak kabul edilir. Amerikan askerleri, eğitip donattı. 2014-2017’de üç yıl boyunca DAEŞ’e karşı savaşta mızrak başı görevi gördü...” [09.05.2020 Anadolu Ajansı] 11 Mayıs 2020’de Al Arabiya kanalı, Mustafa El Kazimi’nin sokağın taleplerini yerine getirmek için Abdül Vehhab El Saadi’yi yeniden Terörle Mücadele Birimi’nin başına getirdiğini bildirdi. Irak Terörle Mücadele Birimi, son derece Amerikan bağımlısıdır. “2017’in ortalarında bir Amerikan raporu, Terörle Mücadele Birimini ABD’nin Irak’ta yarattığı en iyi şey olarak tanımladı.” Washington Ortadoğu Politikası Enstitüsü raporuna göre ABD, Irak ordusuna bağlı bu birimi, ABD Özel Operasyon Kuvvetlerini işe almak için kullanılanlara benzer katı seçim ve eğitim kriterleri ile kurdu... [30.09.2019 Arabi21] Bir önceki kaynağa göre El Saadi, 2006 yılında istisnai olarak korgeneralliğe, sonra 2008’de de ABD ajanı El Maliki tarafından generalliğe terfi ettirilmişti. Bu, Amerika’nın bu Iraklı subaydan duyduğu memnuniyeti gösteriyor. Bu birim, devrimci Irak sokaklarının farkında olmadığı iki şeyden popülerliğini elde etmişti. Birincisi, Amerika, Terörle Mücadele Birimine protestocuları öldürmesini yasakladı. Amerika bu aynı yöntemi 2011’de Mısır’da da kullanmıştı. Mısır ordusu, göstericilere karşı güç kullanmama sözü vermiş, dolayısıyla göstericiler, Hüsnü Mübarek devrildikten sonra Mısır ordusunun askeri konsey kurmasına rıza göstermişti. Başka bir deyişle Amerika, herhangi bir değişime alternatif olmak için Irak Terörle Mücadele Birimi’nin “temiz” bir el olmasını istedi. İkincisi, Irak halkı, Adil Abdül El Mehdi’nin El Saadi’yi terörle mücadele görevinden alması (nakletmesi) nedeniyle onu Başbakan Abdül Mehdi rejimi muhalifi sandılar. Bu yüzden halk, El Saadi’yi bir alternatif olarak istedi. Aksi halde Irak gösterileri, Irak’taki hem İran hem de Amerikan etkisini şiddetli bir şekilde reddetmekteydi...

04 Aralık 2019 tarihli yayınımızda (soru-cevap) biraz bundan bahsettik: “2- Irak ile ilgili olarak: Amerika, neredeyse Irakı doğrudan perde gerisinden yönetiyor. Bağdat Büyükelçiliğinde görevli 16 bin personel, başta petrol ve güvenlik sektörü olmak üzere tüm Irak bakanlıklarının çalışmalarını yakından izliyor. Bağdattaki Amerikan büyükelçiliği, dünyadaki en büyük büyükelçilik binasıdır. Irakta pek çok askeri üs var. En ünlüsü, Anbardaki Ayn El Esed üssüdür... Geçtiğimiz ayın son haftasında Amerika, diplomatik trafiğini yoğunlaştırdı. 23 Eylül 2019da Başkan Yardımcısı Pence, Ayn El Esed üssüne sürpriz bir ziyaret gerçekleştirdi. Amerikan Başkan Yardımcısının Irak ziyaretinden bir hafta sonra Amerika, 27 Eylül 2019da ABD Genelkurmay Başkanı Orgeneral Mark Milleyyi Bağdata gönderdi. Bu, Amerikanın gelişmeleri yakından takip ettiğinin bir kanıtıdır. Özellikle Irak, Amerika için çok hassastır... Amerikalılar tarafından kurulan ve en iyi askeri ekipmanla donatılan Terörle Mücadele Biriminin, protestolara baskı politikasından uzak durduğu görüldü. Görünüşe göre Tahrir Meydanındaki protestocular, bu askeri gücü yozlaşmış politikacılardan bir kurtarıcı olarak görüyorlar. Göstericiler, Abdül Mehdinin istifasının ardından birimin komutanlarından General Abdulvehhab Es Saadinin büyük bir fotoğrafını taşıdılar. Çözümün kurgulanmasında rol oynamak için sanki protestocular, bu gücü kabul edebilirler gibi geliyor.

8- Özetle, El Kazimi Amerika’nın Iraktaki uşağıdır.

A- Biyografisinde: Amerikan Al Monitor sitesinde Irak editörü olarak çalışması ve ABD-Irak ilişkilerinin kararlı bir şekilde güçlü olması gerektiğini savunması...

B- 2016 yılında İstihbarat Direktörü olarak atanması ve Wall Street Journal gazetesinin, ABD Dışişleri Bakanı’nın Yakın Doğu İşlerinden Sorumlu Yardımcısı David Schenker’den de aktardığı gibi Amerika’dan “iyi iş” çıkardı övgüsüne nail olması ve Başbakan olarak kendisiyle ortaklığın değerinin farkında olunması...

C- Sonra dostu Muhammed Bin Selman ile olan belirgin ilişkisi, özellikle de 2017 yılında eski Başbakan Haydar El Abbadi maiyetinde Suudi Arabistan’a gerçekleştirdiği ziyaret sırasında. Kendisini Amerikalılara hizmete adayan Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed Bin Selman ile uzun süre kişisel dostluk kurduğuna tanık olunması!

D- Kasım Süleymani ve El Mühendis suikastında Amerikalılar ile işbirliği yapma ve “Amerikan gündemini” uygulama suçlamasına maruz kalmasına rağmen doğrudan Amerikan desteğiyle, dolaylı olarak İran yanlısı partiler üzerinde İran baskı ile 7 Mayıs 2020de parlamentodan güvenoyu alması. Bütün bunlar, Amerika’nın İran üzerinde faal bir etkiye sahip olduğunu gösteriyor. Aleni yaşanan gerginlik, sadece göz boyamaktır!

E- Sonra 9 Mayıs 2020’de Abdül Vehhab El Saadinin yeniden Irak Terörle Mücadele Birimi Başkanlığı görevine getirilmesi. ABD askerleri bu birimdeki güçleri eğitip donatmıştır. “2017’in ortalarında Washington Ortadoğu Politikası Enstitüsü’nün yayınladığı Amerikan raporu, Terörle Mücadele Birimini ABD’nin Irak’ta yarattığı en iyi şey olarak tanımladı... [30.09.2019 Arabi21]

Bütün bunlar, El Kaziminin Amerika nazarında sahip olduğu prestijinboyutunu açıklıyor. Irak halkı, pişman olmadan ve artık pişmanlık için çok geç olmadan bunun farkında olmalıdır!

9- Tek bir sözle bitiriyorum ve diyorum ki, Irak’ın kurtuluşu, eski görkem ve üstünlüğüne kavuşup kayda değer bir devlet olması, Amerika, İngiltere ve diğer sömürgeci devletleri yenen büyük bir devletin merkezi haline gelmesi ancak üstünlüğünün kaynağına dönüşüyle mümkündür. Üstünlüğünün kaynağı, Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafet Devletinin kuruluşu ile İslam’dır. Aziz ve Kaviyy olan Allah doğru söylemiştir:

وَلِلّٰهِ العِزَّةُ وَلِرَسُولِه وَلِلمُؤمِنِينَ وَلَكِنَّ الْمُنَافِقِينَ لا يَعلَمُونَ    Hâlbuki asıl üstünlük, ancak Allahın, Peygamberinin ve müminlerindir. Fakat münafıklar bunu bilmezler.[Münafikun 8]

H.11 Şevval 1441
M.02 Haziran 2020

Devamını oku...

Namazda Aralıklı Durmak Bidattir, Günahı Yöneticilere Aittir

Soru Cevap

Namazda Aralıklı Durmak Bidattir, Günahı Yöneticilere Aittir

Hamd Allah’a mahsustur. Salat ve selam Rasûlullah’a, onun Aline, ashabına ve onu dost edinenler üzerine olsun.

Cuma ve cemaat namazında namaz kılanın yanındakinden iki metre uzakta durması hakkında bana soru soran herkese... Bazı Müslüman ülkelerde yöneticilerin, camileri kapattıklarını, açtıklarında ise namaz kılanları iki metre mesafe kuralına mecbur tuttuklarını söylediler... Yetkililerin gerekçesi şu; hasta özürlüdür, nitekim oturarak namaz kılar.  Yanındakinden iki metre uzak durması da üzerine kıyas edilir. Hatta hasta olmasa bile hastalık korkusu var, bu yüzden mesafe olur... Soruyorlar, yöneticilerin namaz kılanlara belirtildiği şekildeki bir mesafeyi zorunlu tutması caiz mi? Yoksa namazdaki mesafe, günahı yöneticilere ait bidat midir? Soranlar, cevabı öğrenmek için ısrar ediyor...

Sorularına yanıt olarak diyorum ki başarı Allah’tandır:

Daha önce bidat hakkında birden fazla cevap yayınlamıştık. Soranlar, bidati enine boyuna düşünmüş olsalardı, belirtilen şekildeki bir mesafenin bidat olduğunu, insanlara bu mesafeyi zorunlu tutmaları halinde günahının yöneticilere ait olduğu yanıtına varırlardı. Bunun açıklaması şöyledir:

Birincisi: 28 Recep 1434 / 07 Haziran 2013 tarihinde yayınladığımız cevapta şöyle geçmektedir: ... Bidat, Şeriatın eda keyfiyetini belirttiği emrine muhalefettir. Lisanul Arapta geçtiği gibi bidat sözcüğü dilde şu anlama gelir: المبتدع الّذي يأتي أمراً على شبهٍ لم يكن“Olmayan benzer bir şeyi getiren kişi bidatçidir...وأبدعت الشّيء“Bir şey bidat ettim demek, örneği olmayan şeyi icat ettim demektir.” Istılahta da bidat sözcüğü bu manadadır. Yani Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellemin yaptığı bir örnek olur ve Müslüman da o örneğe aykırı hareket ederse, Şeriatın şeri bir emir ile edasını açıkladığı şeri keyfiyete aykırı hareket etmiş olur. Şu hadis bu anlama delalet eder:

وَمَنْ عَمِلَ عَمَلاً لَيْسَ عَلَيْهِ أَمْرُنَا فَهُوَ رَدٌّ Kim dinimiz üzerinde olmayan bir iş yaparsa, merduttur.[Buhârî, Müslim] Böylece kim namazda iki yerine üç secde yaparsa, bidat işlemiş olur. Çünkü Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellemin fiiline aykırı davranmıştır. Kim Minada şeytan taşlamak için yedi yerine sekiz taş atarsa, bidat işlemiş olur. Çünkü Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellemin fiiline aykırı hareket etmiştir. Kim de ezanın sözlerine ekleme yaparsa ya da eksiltirse, bidat işlemiş olur. Çünkü Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellemin onadığı ezan sözlerine aykırı hareket etmiştir...

Şeriatın eda keyfiyetini belirttiği emrine muhalefet, şeri hükümler kategorisinde yer alır. Eğer muhalefet, emre bitişik gelen karineye göre teklifi hükümdense haram ya da mekruh olduğu, yok vâzi hükümdense, batıl ya da fasit olduğu söylenir...

Örneğin: Müslim’in Aişe Radiyallahu Anhadan rivayet ettiğine göre Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellemin namazını tanımlarken şöyle dedi:

وَكَانَ إِذَا رَفَعَ رَأْسَهُ مِنَ الرُّكُوعِ لَمْ يَسْجُدْ، حَتَّى يَسْتَوِيَ قَائِماً، وَكَانَ إِذَا رَفَعَ رَأْسَهُ مِنَ السَّجْدَةِ، لَمْ يَسْجُدْ حَتَّى يَسْتَوِيَ جَالِساً Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem başını rükûdan kaldırdığı zaman tam doğrulmadıkça secdeye gitmezdi. Secdeden de başını kaldırdığı zaman tam oturmadıkça secdeye gitmezdi...Burada Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem, Müslüman rükûdan kalkınca tam doğrulmadıkça secdeye gidemeyeceğini, secdeden kalkınca da, tam oturmadıkça diğer secdeye gidemeyeceğini açıkladı. Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem bu keyfiyeti beyan etti. Bu keyfiyete muhalefet eden kimse, bidat işlemiş olur. Namaz kılan kimse, rükûdan kalkınca tam doğrulmadan secdeye giderse, bidat işlemiş olur. Çünkü Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellemin açıkladığı keyfiyete aykırı davranmıştır.

Ama örneğin Müslimin Ubade ibn es-Sametten rivayet ettiğine göre

يَنْهَى عَنْ بَيْعِ الذَّهَبِ بِالذَّهَبِ، وَالْفِضَّةِ بِالْفِضَّةِ، وَالْبُرِّ بِالْبُرِّ، وَالشَّعِيرِ بِالشَّعِيرِ، وَالتَّمْرِ بِالتَّمْرِ، وَالْمِلْحِ بِالْمِلْحِ، إِلَّا سَوَاءً بِسَوَاءٍ، عَيْناً بِعَيْنٍ، فَمَنْ زَادَ، أَوِ ازْدَادَ، فَقَدْ أَرْبَى Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ves Selam altının altınla, gümüşün gümüşle, buğdayın buğdayla, arpanın arpayla, hurmanın hurmayla ve tuzun tuzla misli misline, birbirine eşit ve peşin olmadıkça satışını yasakladı. Her kim fazla verir veya alırsa şüphesiz ribâ yapmış olur.Müslüman bu hadise aykırı davranır da altını altınla misli misline değil de fazlasıyla satarsa, bidatten ziyade haram yani faiz işlediği söylenir.

Özetle, Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem tarafından beyan edilen keyfiyete muhalefet, bidattir. Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellemin keyfiyeti açıklanmamış mutlak emrine muhalefet, şeri hükümler kategorisinde yer alır. Delile göre haram ve mekruh... Batıl ve fasit olur...” 08 Zilhicce 1436 / 22 Eylül 2015 tarihinde bidat hakkında daha detaylı cevap yayınladık. Öncesinde ve sonrasında başka cevaplar da yayınladık. Bu cevaplar, Allah’ın izniyle yeterli ve kâfidir.

İkincisi: Bu nedenle Müslüman ülkelerdeki devletler, ister Cuma isterse cemaat namazında olsun özellikle de semptomları olmadan bulaş korkusu ile yanındakinden bir ya da iki metre uzak durmayı namaz kılana zorunlu tutarsa, büyük bir günah işlemiş olurlar. Zira bu mesafe bidattir. Çünkü Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellemin şeri delillerle açıkladığı safların keyfiyeti ve sıkılaştırılmasına açıkça aykırıdır. O delillerden bazıları şunlar:

- Buhari’nin Sahihinde Ebu Süleyman Mâlik b. Huveyris’ten rivayet ettiğine göre:

أَتَيْنا إلى النبيِّ صَلَّى اللهُ عليه وسلَّمَ ونَحْنُ شَبَبَةٌ مُتَقارِبُونَ، فأقَمْنا عِنْدَهُ عِشْرِينَ يَوْمًا ولَيْلَةً، وكانَ رَسولُ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عليه وسلَّمَ رَحِيمًا رَفِيقًا، فَلَمَّا ظَنَّ أنَّا قَدِ اشْتَهَيْنا أهْلَنا - أوْ قَدِ اشْتَقْنا - سَأَلَنا عَمَّنْ تَرَكْنا بَعْدَنا، فأخْبَرْناهُ، قالَ: ارْجِعُوا إلى أهْلِيكُمْ، فأقِيمُوا فيهم وعَلِّمُوهُمْ ومُرُوهُمْ - وذَكَرَ أشْياءَ أحْفَظُها أوْ لا أحْفَظُها - وصَلُّوا كما رَأَيْتُمُونِي أُصَلِّي، فإذا حَضَرَتِ الصَّلاةُ فَلْيُؤَذِّنْ لَكُمْ أحَدُكُمْ، ولْيَؤُمَّكُمْ أكْبَرُكُمْ “Biz aynı yaşlarda bir grup genç Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e gelmiş ve yirmi gün boyunca yanında kalmıştık... Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem çok merhametli ve şefkat dolu bir kimseydi... Haydi ailenizin yanına dönün ve onların yanında kalarak kendilerini bilgilendirin. Onlara şu namazı şu vakitte, bu namazı bu vakitte kılmalarını söyleyin. Namaz vakti geldiğinde içinizden biri ezan okusun, en yaşlınız da size imam olsun.

- Buhari’nin Sahihinde Enes İbn Malik’ten rivayet ettiğine göre

أُقِيمَتِ الصَّلاةُ، فأَقبَل عَلينَا رسُولُ اللَّهِ ﷺ بِوَجْهِهِ فقَالَ: أَقِيمُوا صُفُوفَكُمْ وتَراصُّوا، فَإنِّي أَراكُمْ مِنْ وَرَاءِ ظَهْرِي“Bir defasında namaz kılmak için kamet getirilmişti. Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem bize yüzünü döndü ve şöyle buyurdu: Saflarınızı dümdüz tutunuz ve birbirinize sımsıkı yapıştırınız. Zira ben sizi arkamdan da görüyorum.

- Müslim’in, Sahihinde Numan b. Beşir’den rivayet ettiğine göre

أَنَّ رسولَ اللَّه ﷺ كانَ يُسَوِّي صُفُوفَنَا، حتَّى كأَنَّما يُسَوّي بهَا القِدَاحَ، حَتَّى رَأَى أنَّا قَد عَقَلْنَا عَنْهُ. ثُمَّ خَرَج يَوْمًا فَقَامَ حَتَّى كَادَ يُكَبِّرُ، فَرَأَى رجُلا بَادِيًا صدْرُهُ مِنَ الصَّفِّ فقالَ: عِبَادَ اللَّهِ، لَتُسَوُّنَّ صُفُوفَكُمْ، أَوْ لَيُخَالِفَنَّ اللَّه بيْنَ وجُوهكُمْ “Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem okları düzeltir gibi saflarımızı düzeltirdi. Bizi alıştırıncaya kadar buna devam etti. Sonra bir gün camiye gelip namaza hazırlandı; tam tekbir alacağı sırada birinin göğsünün safta ileri çıktığını gördü. Bunun üzerine: Ey Allahın kulları! Ya saflarınızı düzeltirsiniz, ya da Allah aranıza ayrılık verir, buyurdu.

- Yine Müslim’in Sahihinde Cabir İbn Semura’dan rivayet ettiğine göre Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:

أَلا تَصُفُّونَ كَمَا تُصُفُّ الملائِكَةُ عِنْدَ رَبِّهَا؟ فَقُلْنَا: يَا رسُولَ اللَّهِ وَكَيْفَ تَصُفُّ الملائِكةُ عِند ربِّها؟ قَالَ: يُتِمُّونَ الصُّفوفَ الأُولَ، ويَتَراصُّونَ في الصفِّMeleklerin Rableri huzurunda saf bağlayıp durdukları gibi saf bağlasanız ya!Bunun üzerine biz: Yâ Rasûlullah! Melekler Rablerinin huzurunda nasıl saf bağlayıp dururlar? diye sorduk. Şöyle buyurdu: Onlar öndeki safları tamamlayıp birbirine perçinlenmiş gibi bitişik dururlar.

- El Hâkim’in Abdullah b. Amr’dan rivayet edip Müslim’in şartına göre sahihi hadis dediği hadiste Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:

مَنْ وَصَلَ صَفّاً وَصَلَهُ اللَّهُ، وَمَنْ قَطَعَ صَفّاً قَطَعَهُ اللَّهُ Kim safa ulaşırsa Allah da ona ulaşır. Kim saftan ayrılırsa Allah da ondan ayrılır.

- Ahmed’in, Abdullah b. Ömer’den rivayet ettiğine göre Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:

أَقِيمُوا الصُّفُوفَ فَإِنَّمَا تَصُفُّونَ بِصُفُوفِ الْمَلَائِكَةِ وَحَاذُوا بَيْنَ الْمَنَاكِبِ وَسُدُّوا الْخَلَلَ وَلِينُوا فِي أَيْدِي إِخْوَانِكُمْ وَلَا تَذَرُوا فُرُجَاتٍ لِلشَّيْطَانِ وَمَنْ وَصَلَ صَفّاً وَصَلَهُ اللَّهُ تَبَارَكَ وَتَعَالَى وَمَنْ قَطَعَ صَفّاً قَطَعَهُ اللَّهُ Safları düz tutun, Meleklerin safı gibi saf tutun, omuzları bir hizaya getirin, aradaki boşlukları kapatın, kardeşlerinizin (sizi düzeltmeye çalışan) ellerine karşı nezaketli olun. Arada şeytan gedikleri bırakmayın. Kim safa kavuşursa Allah ona kavuşur. Kim de saftan koparsa Allah da ondan kopar.

Bu hadiste Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem, cemaat namazını eda keyfiyetini tamamen açıklıyor. Sahabe Radiyallahu Anhum bu keyfiyete bağlı kalıyordu. Malik’in Muvatta’da, Beyhaki’nin Sünenül Kübra’da rivayet ettiğine göre

أَنَّ عُمَرَ بْنَ الْخَطَّابِ رَضِيَ اللهُ عَنْهُ كَانَ "يَأْمُرُ بِتَسْوِيَةِ الصُّفُوفِ، فَإِذَا جَاءُوهُ فَأَخْبَرُوهُ أَنْ قَدِ اسْتَوَتْ، كَبَّرَ “Ömer İbn’ul Hattab, safların düzgün olmasını emrederdi. Ömer’e gelip safların düzgün olduğunu haber verdiklerinde tekbir getirdi.

Üçüncüsü: Şöyle denmez, bulaşıcı hastalık, namazda mesafeyi caiz kılan bir mazerettir. Böyle denmez. Çünkü bulaşıcı hastalık, camiye gidilmemesi için bir mazerettir, camiye gidilip namaz kılanın yanındakinden bir ya da iki metre aralıklı durulması için bir mazeret değildir! Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem döneminde de bulaşıcı hastalıklar (Taun) meydana gelmişti. Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’den veba enfeksiyonuna yakalanan birinin namaza gidip arkadaşından iki metre mesafede durduğu varit olmuş değil. Tam tersine özürlüdür, evinde namaz kılar... Devlet himayesinde hastalığın yayıldığı bölgenin özenle ücretsiz tedavisine odaklanılır... Sağlıklılar o bölgeye karıştırılmaz... Müslim’in, Usame ibn Zeyd’den rivayet ettiğine göre Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:

الطَّاعُونُ آيَةُ الرِّجْزِ ابْتَلَى اللَّهُ عَزَّ وَجَلَّ بِهِ نَاساً مِنْ عِبَادِهِ، فَإِذَا سَمِعْتُمْ بِهِ فَلَا تَدْخُلُوا عَلَيْهِ وَإِذَا وَقَعَ بِأَرْضٍ وَأَنْتُمْ بِهَا فَلَا تَفِرُّوا مِنْهُ “Taun Allah Azze ve Celle’nin kullarından bazı insanları müptela kıldığı azap işaretidir, o halde bir yere bulaştığını duyduğunuzda oraya girmeyin ve ne zaman olduğunuz yere girmişse ondan kaçmayın.Yani bulaşıcı hastalığa yakalanan bir hasta, sağlıklı kimselere karıştırılmaz. Allah’ın izniyle kendisine yeterli ve kâfi ilaç temin edilir. Sağlıklı biri ise, camiye gider, her zamanki gibi mesafesiz bir şekilde Cuma ve cemaat namazını eda eder...

Dördüncüsü: Yine şöyle denmez, salgın anında namazdaki mesafe, hastalık anında oturarak namaz ruhsatına kıyas edilir. Zira bu, şeri bir kıyas değildir. Çünkü hasta birinin oturarak namaz kılması, Allah’tan bir ruhsattır. Yani hastalık mazereti var. Mazeretler, sebeptir, illet değil. Şeriat, sebepleri illletlendirmemiştir. Her bir mazeret, başkası için değil mazeret olarak geldiği hüküm için bir mazerettir. Gelen hükme özgü bir mazeret olarak kabul edilir. Her hüküm için genel bir mazeret değildir. Mazeretin illetlik yönü anlaşılmaz. Dolayısıyla kıyas götürmez. Sebep, varlığına sebep olan şeye özgüdür. Başkasına geçmez. Onun için üzerine kıyas yapılmaz. İllet ise böyle değil. İllet, kendisinden dolayı teşri edilen hükme özgü olmaz, başkasına da geçer ve üzerine kıyas edilir... Buradan açığa çıkıyor ki ibadettekiler sebeptir, illet değil. İbadetler tevkifidir (Şeriatın belirlediği ve dondurduğu hüküm). İlletlendirilmezler ve üzerlerine kıyas yapılmaz. Çünkü sebep, sebebi olduğu şeye özgüdür.

Beşincisi: Kaldı ki ruhsat, vâzi bir hükümdür. Ruhsat, Şarinin kulların fiillerine ilişkin vâzi yoluyla bir hitabıdır. Mademki ruhsat, Şarinin hitabıdır, öyleyse ona delalet eden şeri bir delilin olması kaçınılmazdır. Örneğin hastanın oturarak namaz kılması konusunda Buhari’nin Sahihinde İmran b. Husayn’dan rivayet ettiğine göre

كَانَتْ بِي بَوَاسِيرُ فَسَأَلْتُ النَّبِيَّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ عَنْ الصَّلاةِ، فَقَالَ: صَلِّ قَائِمًا، فَإِنْ لَمْ تَسْتَطِعْ فَقَاعِدًا، فَإِنْ لَمْ تَسْتَطِعْ فَعَلَى جَنْبٍBenim basurlarım vardı. Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e namaza dair soru sordum da şöyle buyurdu: “Ayakta namaz kıl, gücün yetmezse oturarak, gücün yetmezse yanın üzere yatarak (kıl)” diye buyurdu.” Bu, bir ruhsattır yani şeri delilin getirdiği bir özürdür. Şeri delilin belirli bir hüküm için özür olarak getirdiği her şey, özür kabul edilir. Hakkında bir delil yoksa hiçbir değeri yoktur ve kesinlikle şeri bir özür olarak kabul edilmez... Namazda hastanın yanındakinden bir ya da iki metre uzak durması konusunda hiçbir delil yok. O halde şeri olarak yukarıdaki sözün hiçbir kıymeti harbiyesi olmaz. Doğru da değil... Peki, hasta değilse, sadece hastalık beklentisinden dolayı nasıl olur?

Altıncısı: Yukarıdakilerin özeti şu şekildedir:

1- Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellemin namaz için açıkladığı keyfiyeti değiştirmek, bidat sayılır. Bu durumdaki şeri hüküm şöyledir; sağlıklı biri, her zamanki gibi arada boşluklar olmadan yapışık saflarda namaz kılmak için camiye gider. Bulaşıcı hastalıklı biri camiye gitmez, dolayısıyla başkalarına bulaştırmaz.

2- Eğer devlet camileri kapatır, sonra da sağlıklı insanların Cuma ve cemaat namazları için camilere gitmesini yasaklarsa, Cuma ve cemaat namazını iptal etmesinden ötürü büyük bir günah işlemiş sayılır. Camiler, Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellemin açıkladığı gibi namaz için açık kalmaya devam etmelidir.

3- Keza devlet, Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellemin belirlediği keyfiyete uygun olarak namaz kılanları namazdan alıkoyarsa, dahası, özellikle de semptomları olmadan bulaş korkusuyla yanındakinden bir ya da iki metrelik mesafeyi namaz kılana zorunlu tutarsa, yine büyük bir günah işlemiş sayılır.

Bu konuda benim tercih ettiğim şeri hüküm budur. Allah en iyisini bilir ve en iyi hüküm verendir... Allahtan Müslümanları işlerinin en düzgün olanına hidayet etmesini, emrettiği gibi Allah Subhânehu ve Teâlâya ibadet etmelerini, Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellemin yoluna bağlanmalarını, sapmadan Raşidi Hilafetin kurulması ile Hanif Şeriatı ikame etmelerini diliyorum... Şüphesiz bunda Allahın izniyle iyilik ve zafer vardır. Yeryüzünde ve gökyüzünde hiçbir şey Onu aciz bırakamaz. O, Aziz ve Hâkimdir.

ve’s Selamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berakâtuh

Kardeşiniz

H.17 Şevval 1441
M.08 Haziran 2020

Devamını oku...

Petrol Krizi ve Yansımaları

Soru Cevap

Petrol Krizi ve Yansımaları

Soru:

Haberler, petrol fiyatlarında özellikle Teksas petrolünde ani bir düşüş yaşandığını bildirdi. Neredeyse eksi 30’a kadar düştü. Hatta düzenli dolaşımı ile ünlü Brent ham petrolü bile yüzde 9 düşüşle varili 25 dolara geriledi... Düşüşün gerek petrol depolarının tamamen doluluğu hatta neredeyse taşmak üzere olması gerekse Korona virüsünün etkisi gibi çeşitli nedenleri var. Çünkü Korona virüsü ekonomik gerilemeye neden oldu, dolayısıyla petrole olan talep azaldı... Vb. Peki, bu petrol krizinin nedenleri neler? Sürecek mi? Amerika ve dünya ekonomileri üzerinde ne gibi etkisi olacak?

Cevap:

Genel olarak petrol, özel olarak ABD (Batı Teksas) petrol krizi gerçekliğini, Amerika ve dünya ekonomisi üzerindeki etkisini, sonra Brent petrolü ve Amerika ile dünya ekonomisi üzerindeki etkilerini bilmek kaçınılmaz.

Birincisi: Korona virüsünün petrol tüketimi üzerindeki etkisi:

Bu yılın başında Çin’de yayılmaya başlayan Korona virüsü, daha sonra Avrupa’ya ardından da Amerika’ya bulaştı. Eş zamanlı olarak karantina prosedürleri uygulandı. Her ülkede ekonominin birçok sektörü durdu. Yine bulaşma korkusuyla birçok büyük ülke özellikle Avrupa ve Amerika arasındaki seyahat yasağı nedeniyle hava trafiği felç oldu. Buna ek olarak, gıda dışı ve tıbbi mallara talepte ciddi şekilde azalma oldu, dolayısıyla taşımacılık etkilendi. Bunun sonucunda uluslararası ticaret büyük ölçüde afalladı... Bilindiği üzere kara ve hava taşımacılığı petrol arzının yüzde 68’ini tüketiyor. [24.04.2020 www.independentarabia.com] İşte tüm bunlar, Korona nedeniyle küresel petrol talebinde büyük bir gerilemeye yol açtı. Bu gerileme, salgının bir ülkeden diğerine yayılmasıyla daha da derinleşiyordu. Salgının yayılmasıyla eş zamanlı olarak epideminin bulaştığı her ülkede ekonomik sektörler felce uğruyordu. Ama petrolle ilişkisi eşit seviyede değildi. Salgın, büyük petrol tüketicileri olan Batı Avrupa ülkelerine bulaştığında, küresel petrol talebinde keskin bir düşüş yaşandı. Küresel petrolün yüzde 20’sini tüketen Amerika’da virüsün keskin bir şekilde ilerlemesiyle de petrol fiyatlarında yaşanan sert kriz, yakından gözlemlenir hale geldi. Rakamsal olarak vermek gerekirse günlük yaklaşık 100 milyon varil tüketen bir dünyada petrol talebi neredeyse yüzde 30 oranında geriledi. Aşağıda zikredeceğimiz iki açıklama talepteki bu düşüşü doğruluyor:

1- Birinci açıklama: “15 Nisan 2020 Perşembe günü Uluslararası Enerji Ajansı, global petrol talebinin Nisan ayında yıllık bazda günlük 29 milyon varil azalacağı, 25 yıldır görmediği seviyeleri kaydedeceği öngörüsünde bulundu...” [15.04.2020 alwafd.news]

2- İkinci açıklama: “Rusya Enerji Bakanı Aleksandr Novak, küresel petrol talebinin günde 20-30 milyon varil düştüğünü söyleyerek, Şu anda küresel petrol talebindeki düşüşte dibe vurduk.dedi. [22.04.2020 El Arabiya]

Böylece, petrol talebi sadece dünya savaşları koşullarında hayal edilebilecek bir oranda azaldı! Tüm bunlar, 3-4 aylık süre içinde yani Korona krizi sırasında gerçekleşti. Teksas petrolü, dibe vurdu, yani “Kara Pazartesi” olarak adlandırılan 20 Nisan 2020 günü petrol, yaklaşık -37 dolara geriledi.

İkincisi: Politik koşul:

Petrol, stratejik bir emtia olduğuna göre ülkeler, petrolü diğer ülkeleri vurmak için kullanırlar. Burada Amerikan politikası söz konusu. ABD, çok değil sadece bir ay önce Suudi Arabistan’ı Rusya ile petrol fiyatları savaşına doğru iteledi. Bunun açıklaması şöyle:

1- Amerika, yüksek petrol fiyatlarını korumak, böylece Amerikan kaya petrolü şirketlerinin pazarlarda rekabet edebilmelerini sağlamak için Rusya’yı petrol üretimini kısmaya zorladı. Çünkü ABD’nin kaya petrolü üretimi çok maliyetli. Bu politika gereği Suudi Arabistan, “OPEC+” olarak bilinen yeni grup kapsamında 3 yıl boyunca Rusya’nın günde 2,1 milyon varillik OPEC üretim kesintisine katılımını sağladı. Suudi Arabistan-Rusya anlaşması, Mart 2020’in sonunda sona erdi. Söz konusu anlaşma, Korona’nın yayılmasından önceydi, Korona’nın yayılmasıyla eş zamanlı olarak da sona erdi.

2- Korona virüsünün Çin’de yayılması, İtalya’ya bulaşması ve yayılmasıyla petrol fiyatları düşmeye başladı, varili (Brent) 45 dolara kadar geriledi. Düşüşünü sürdüren bu fiyat seviyesi, Amerikan petrol üreticileri için bir riskti. Onları pazardan çekilmekle tehdit ediyordu. Bu nedenle fiyatlarda bir artışın olması kaçınılmazdı. Sonra Amerika, Suudi Arabistan’dan virüs nedeniyle global petrol talebinde devam eden düşüşle mücadele için daha fazla üretim kısıntısı için Rusya’ya baskı uygulamasını istedi. Bu nedenle Rusya, kesintinin Amerika’nın kaya petrolü tarafından telafi edileceği korkusuyla üretimde ek kısıntıya gidilmesini reddedince, 06 Mart 2020’de OPEC+ toplantısı gerçekleşti!

3- Söz konusu başarısız toplantının ardından OPEC+ Grubu arasındaki görüş ayrılıkları haberlerinin yayılması nedeniyle petrol fiyatlarında yüzde 10 oranında düşüş oldu.

4- Suudi Arabistan, başarısız OPEC+ toplantısından birkaç gün sonra yeni bir kesinti için Rusya’ya karşı beş adımlı fiyat savaşları başlattı:

A- Birinci adım: Suud Arabistan, Rusya’nın önceki anlaşmaya bağlılığını duyurmasına rağmen ilk anlaşmadan (2,1 milyon varil kesinti) vazgeçti.

B- İkinci adım: Suudi Arabistan, Korona nedeniyle küresel petrol talebinde yaşanan sorunlara rağmen 1 Nisan itibariyle (Rusya ile ilk kesinti anlaşmasının bitiş tarihi) petrol üretiminde günlük 12-13 milyon varillik dev bir artışa gitti.

C- Asyalı müşterileri için petrolün varil fiyatında 6 dolarlık bir indirim yaptı. Bu seviyedeki bir indirim tarihte bir ilk.

D- Rusya’nın pazar payını kapmak için Rus Ural petrolü müşterilerine indirim yaptı, daha da yapabileceğini belirtti.

E- Pazara daha fazla petrol enjekte etmek için denizde yüzen depolar olarak kullanmak üzere dev petrol tankerleri kiraladı.

5- (06 Mart 2020’deki) Başarısız OPEC toplantısından birkaç gün sonra Suudi Arabistan tarafından açıklanan bu adımlar ile petrol fiyatları üçte bir oranında düştü. “Suudi Arabistan’ın, pazar payını artırmak için üretimi artıracağının işaretini vermesinin ardından petrol fiyatları, Pazartesi günü üçte bir oranında değer kaybetti. Bu, 1991 Körfez Savaşı’ndan bu yana yaşanan günlük en büyük kayıp. Korona virüsü salgını zaten piyasada arz fazlalığına neden olmuştu! Böylece Brent türü ham petrolünün vadeli sözleşmeleri, daha önce yüzde 31 ile 31,02 dolara geriledikten sonra yüzde 22 azalışla varili 37,05 dolara düştü. 12 Şubat 2016’dan beri en düşük seviyesini kaydetti... [09.03.2020 Reuters] Bilindiği gibi Brent ham petrolü (Brent Crude), Kuzey Denizi’ndeki petrol sahalarından çıkarılıyor. Brent ham petrolü, Brent ham yağ, Forties, Oseberg ve Ekofisk karışımıdır. Özellikle Avrupa ve Afrika pazarlarında dünya petrol üretiminin üçte ikisini fiyatlandırmak için bir standart olarak kullanılıyor... Nakliye masrafları dikkate alındıktan sonra eğer fiyatı uygunsa bazen ABD ve Afrika ülkelerine ihracat ediliyor. Brent ham petrol vadeli işlemleri, Londra Kıtalararası Borsası’nda (ICE) işlem görüyor. Başka bir deyişle Suudi Arabistan’ın bu adımları, 1 Nisan sonrasında petrol fiyatlarının düşmesini sağladı. Çünkü Suudi Arabistan, Rusya ile olan OPEC+ anlaşması Mart ayı sonunda sona erdikten sonra bu adımlarını uygulamaya koydu. Pazarda petrol fazlalığı, gözle görülür hale geldi. Petrol fiyatları, (Brent petrole kıyasla) 20 Nisan 2020’den önce 4 ay içinde 30 doların altına geriledi.

6- Suudi Arabistan’ın bu politikası, Rusya’ya baskı yapmak için yaklaşık iki ay önce, yani özellikle Amerika’da devam eden şiddetli korona salgını nedeniyle petrol talebindeki düşüşün yeni boyutları belirmeden önce Washington’da belirlenmiş bir Amerikan politikasıydı. Bu iki faktör neticesinde (Amerikan güdümlü Suudi Arabistan politikası ve petrol talebindeki düşüşteki keskin artış) Trump yönetiminin Rusya’yı vurmak için ürettiği yıkım baltası, kaya petrolü şirketleri de istisna olmamak üzere sağı solu yıkmaya başladı! Diğer bir deyişle, Amerika’nın petrol fiyatlarını indirmek için yaptığı planın, fiyatları bu kadar düşüreceği (dip) tahmin edilmiyordu. Dibe vuran bu fiyatlar, Amerika’nın (Suudi Arabistan) Rusya politikası ve küresel petrol talebinde süren düşüşün sonucuydu. Amerika, bu politikayı belirlerken, bu ölçüde bir düşüşü öngörmüyordu. Amerikan kaya petrolü şirketleri üzerindeki baskı artmaya başladı. Whiting Petroleum 2 Nisan’da iflas başvurusunda bulundu. Piyasadaki petrol fiyatları, üretim maliyetlerinden daha düşük olması nedeniyle yüz kaya petrolü şirketi iflasın eşiğinde. “Kaya petrolü varilinin marjinal maliyeti yaklaşık 35 dolardır” [11.03.2020 www.alarabiya.net] 24.04.2020 tarihli Independent Arabia sitesine göre 23 Nisan Perşembe günü Batı Teksas petrolü Haziran vadeli işlem sözleşmeleri 15 dolarken, Eylül vadeli işlem sözleşmeleri yaklaşık 27 dolar civarında seyrediyordu. 2020’nin sonuna kadarki tüm vadeli işlem sözleşmeleri de 30 doların altındaydı. Bu, kaya petrolü üzerinde baskı yaratıyor...

7- Amerikan yönetimi, Amerikan petrol endüstrisinin Korona salgını nedeniyle yaşadığı riskli koşullar yüzünden yeni bir üretim kısıntısına gidilmesi için Rusya ile Suudi Arabistan arasında arabuluculuk yapma niyetini açıkladı. ABD Başkanı, Amerika ile yeniden temas kurmak için içi giden ve petrol fiyatları konusunda (Suudi Arabistan ile değil) ABD ile koordine halinde çalışmak isteyen Rusya Devlet Başkanı ile temasa geçti. Trump ayrıca Suudi Arabistan ile de iletişime geçti. Trump, Devlet Başkan Putin ve Veliaht Prens ile çok iyi bir görüşme yaptık.ifadelerini kullandı. [01.4.2020 Euronews] Özetle denilebilir ki Trump yönetimi, günde yaklaşık 10 milyon varillik tarihin en büyük petrol üretim kesintisi için Rusya ile Suudi Arabistan arasındaki anlaşmaya sponsorluk yaptı. “OPEC üyeleri ve müttefikleri, talebin düşmesinden sonra dünya petrol üretimini yüzde 10 azaltmak için rekor bir anlaşmaya vardılar... OPEC ve müttefiklerinin, üretimde günde 9,7 milyon varillik bir kesintiye gideceği şu ana kadar kesin” [12.04.2020 BBC] Anlaşma 1 Mayıs 2020’de yürürlüğe girecek ve iki ay sürecek. Sonra anlaşmaya imza atan ülkeler, bir sonraki adıma karar vermek için küresel talep gerçekliğini yeniden değerlendirecek. Bu, kısa vadeli iki aylık bir anlaşma. Haziran sonunda küresel petrol talebinde bir artış bekleniyor. Ancak petrol fiyatı krizi çok derin. Piyasalar, son derece büyük bu anlaşmaya göre fiyatlanmadı. Fiyatlarda yalnızca marjinal bir artış oldu. Hatta Brent ham petrolü fiyatları tekrar 30 doların altına düştü. Küresel talepte günde 30 milyon varillik düşüş de bunu açıklıyor. Günde 10 milyon varillik üretim kesintisi pek fayda etmez!

Üçüncüsü: Üçüncü koşul, ABD petrol rezervi.

Amerika’da iki çeşit petrol rezervi var. Birincisi, ülkenin stratejik petrol rezervi. İkincisi, şirketlere ait rezerv. Bu koşul, bir kısmı stratejik petrol rezervi, diğer kısmı Batı Teksas petrolü koşuluyla birlikte petrol krizinin derinleşmesine katkı sağladı. Bunun açıklaması şöyle:

1- Genelde (ülkenin) stratejik petrol rezervi, yer altı depolarındakinden ibaret. Çoğunlukla bu depolar, kriz zamanlarında kullanılmak üzere çıkarılan petrolü depolamak içindir. Uluslararası Enerji Örgütü’nün (IEA) tavsiyeleri üzerine birçok ülke, 1973 savaşındaki petrol krizi yüzünden böylesi rezervuarlar inşa etti. Her büyük tüketici ülke, petrol kesintisi durumunda 30-90 günlük ihtiyaçlarını karşılayacak petrol rezervuarlarına sahip...

2- 1975’te ABD Kongresi, bir yasa çıkardı. Yasa, Federal hükümetten arzların her türlü akut riske maruz kalması durumunda talebi güvence altına almak için yeterli miktarda ham petrol depolayacak siteler kurulmasını talep ediyor. ABD petrol depolama siteleri, Teksas ve Louisiana kıyılarında yer alıyor ve devletin sıkı koruması altında. Amerika’daki bu stratejik petrol rezervin maksimum miktarı, 2009’da 727 milyon varildi. Federal rezerve ek olarak, enerji alanında faaliyet gösteren ABD enerji şirketleri, kendi miktarlarını depolarlar. Bu miktar, toplamda federal rezerve eşittir. Şirketlere ait bu tür yerüstü depoları, Teksas eyaletinde çoktur. Uzun zamandır Teksas, “Batı Teksas Ham Petrolü” adındaki petrolün Amerika’daki en büyük üreticisi eyaleti konumunda. Komşu Oklahoma eyaleti de öyle. Buradan Teksas petrolü Amerikan anakarasının içlerine taşınır...

3- 06 Mart 2020’de petrol fiyatlarındaki düşüş ve akabinde Suudi Arabistan ile Rusya arasında yaşanan fiyat savaşı nedeniyle başta Amerika ve Çin olmak üzere birçok ülke, stratejik petrol rezervini doldurma eğiliminde bulundu. Trump, o zaman fiyatlardaki düşüşe sevinmişti... Amerika, Suudi Arabistan veya başka ülkelerden ucuz petrol satın almak için çabaladı. “Kara Pazartesi” öncesinde Teksas’taki depolar, tamamen olmasa da biraz doluydu. Böylece, petrol depolama sorunu, kriz ve doygunluk derecesine vardı. Öyle ki çıkarılan fazlalık petrolü (satılmaması durumunda) depolara yönlendirme sorunu, içinden çıkılmaz bir hale geldi. Kimi zaman depolanamadı. Başka bir deyişle, bir çözüm olarak depolama kanalı, özellikle Teksas petrol üreticileri için kapandı...

4- Böylelikle Amerikan stratejik petrol rezervi büyük oranda dolduruldu. Petrol tankerleri, denizde depolama tesisleri olarak kullanılıyordu. Dolayısıyla iyice çetrefilleşen depolama sorunu, Teksas’ın kuzeyindeki Oklahoma-Cushing teslimat noktasındaki depolama tesislerine kadar uzandı. “ABD’de özellikle Batı Teksas Orta Amerika ham petrolü teslimat noktası Cushing kentindeki ham petrol rezerv miktarları kademeli olarak artıyor. Bununla birlikte rafineriler, zayıf talep karşısında faaliyetlerini azalttı.” [20.04.2020 El Cezire] Cushing noktasının maksimum depolama kapasitesi, 76 milyon varil. Genellikle sözleşme sahipleri, sözleşmenin vakti geldiğinde fiziki petrolü Cushing’de teslim alırlar ve yüksek olmayan normal fiyatlarla ABD anakarası içindeki iç eyaletlere nakledilene kadar orada depolarlar. Ama olan şu: “Özellikle referans kabul edilen Teksas ham petrolünün depolandığı Oklahoma-Cushing kentindeki rezerv hacmi, 5 milyon varil arttı ve neredeyse pik noktasına ulaştı. Ayrıca ABD’nin akaryakıt stokları ve rafineri ürünlerinde artış yaşanırken, izolasyon prosedürleri nedeniyle bir yılda haftalık tüketim yüzde 25’ten fazla azaldı.” [25.04.2020 Rayul Yevm] Bu nedenle küresel petrol talebinde benzeri görülmemiş yüzde 30’luk (yani günde yaklaşık 30 milyon varil petrol) düşüşün birincil ve ana nedeninin, petrol fiyatlarında gördüğümüz ardışık düşüşler olduğu söylenebilir. Amerika ve Suudi Arabistan’ın Rusya’ya baskı uygulama politikasının, talep krizleri zamanında değil de sadece normal zamanlarda geçerliliği, petrol fiyatları sorununun önemli ölçüde kötüleşmesini sağladı!

Dördüncüsü: Tüm bunlar, Batı Teksas petrolünü etkiledi. Çünkü Oklahoma’daki depolama tesisleri doluydu, çok yüksek fiyatlar dışında artık depolamak için yer yoktu. Ne pahasına olursa olsun bu sözleşmelerin elden çıkarılması kaçınılmazdı. 20 Nisan 2020’de petrol varilinin -37 dolara satışı gerçekleşince, Batı Teksas petrol krizi ya da “Kara Pazartesi” yaşandı ve borsada işlem gören Amerikan hisse senetleri büyük kayıplar yaşadılar... Meseleleri bu noktaya getiren ve şiddetlendiren husus, daha önce de söylediğimiz gibi Cushing’teki depoların doluluğudur. Çok nadir görülen bir işlem olmakla birlikte stokların maksimum sınıra yaklaşması ile depolama fiyatları fırladı. Çünkü ekonomik kapalılığın devam etmesi nedeniyle petrol tüketimi beklentileri halen belirsizlik ve esrarını koruduğu için Cushing tesislerindeki depolama fiyatları çok sert bir şekilde fırladı ve Mayıs vadeli petrol sözleşmesi sahipleri üzerinde baskı yaratan başka bir faktör haline geldi. Ne pahasına olursa olsun ondan kurtulmaya çalıştılar. Bu nedenle bu sözleşmelerin fiyatları 10 dolara düştü, sonra beşe, daha sonra da dramatik bir şekilde sıfıra doğru düşmeye devam ettiler. Çok geçmeden sıfırın altında işlem gördüler. Mayıs vadeli o sözleşmelerin sonuncusu, büyük kayıplar yaşanan sözleşme sahipleri ve borsacıların büyük şaşkınlıkları arasında eksi 37,6 dolar satıldı. Böylece, 20 Nisan 2020’de Batı Teksas petrolü “Kara Pazartesi” krizi patlak verdi. Bunlar, bu akut krizi yaratmak için tek bir platformda bir araya gelen koşullardı. Ardından Batı Teksas petrol krizi gerçekleşti, Suudi Arabistan ile Rusya arasındaki OPEC+ anlaşması Trump’ın sevincini kursağında bıraktı. 12 Nisan 2020’de yaptığı açıklamada, Bu, ABD’de binlerce enerji istihdamını kurtaracak. Rusya ve Suudi Arabistan’ı kutluyorum.ifadelerini kullandı. [21.04.2020 CNN Arapça] Trump’ın coşkusu gerçeklikten uzaktı. Çünkü fiyatlardaki korkunç düşüş, yalnızca Amerika’da değil tüm dünyada büyük endişe yarattı. Sonra ekonomik kriz daha da şiddetlendi, enerji sektöründen bahsetmiyorum bile. Ekonomi baloncukları patlayacak hale geldiler!

Bilinmelidir ki, Batı Teksas tipi ham petrolü (West Texas Intermediate), ABD’deki petrol sahalarından çıkarılmaktadır. Aslında Teksas, Louisiana ve Kuzey Dakota’dan çıkarılıp, sonra teslimat için boru hattı ile Oklahama-Cushing’e naklediliyor. Batı Teksas ham petrolü, Chicago Ticaret Borsası (CME) bünyesindeki New York Ticaret Borsası’nda (NYMEX) işlem görüyor...

Beşincisi: Öte yandan Amerika, Korona krizinin başından beri kademeli olarak destek, kurtarma veya teşvik paketleri benimsedi. Sağlık programlarını desteklemek ve ABD’de Korona salgını ile mücadele etmek için benimsenen 8,3 milyar dolarlık küçük acil durum planı, ilk aşamasıydı. Sağlık sektörü dışında Korona salgınının, ekonomiyi vurmasının ardından “Fed, Korona virüsü nedeniyle zarar gören ekonomiye takviye olması amacıyla politika faizini sıfırladığını ve 700 milyar dolarlık yardım paketi hazırladığını açıkladı.” [16.03.2020 BBC] ABD, likidite sıkıntısı ile başa çıkmak için piyasalara dolar likiditesi enjekte etti. Sonra 27 Mart 2020’de 2,2 trilyon dolarlık ABD tarihinin en büyük ekonomik teşvik paketini onayladı. Çoğunlukla paket, çöküşlerini önlemek için iflasın eşiğine gelen şirketlerin borçlarının satın alınmasını öngörüyordu. Bu arada, “Fed daha önce en az 500 milyar dolarlık hazine tahvili ve en az 200 milyar dolarlık Mortgage tahvili alımı yapacağını duyurmuştu. Fed ayrıca yeni programlar oluşturularak çalışanlara, tüketicilere ve işletmelere kredi akışının destekleneceği ve 300 milyar dolara yakın yeni finansman sağlanacağını belirtti. [24.03.2020 Traders App] Ayrıca Korona virüs hastalarına yapılan sağlık harcamalarının, Amerika’da felakete yol açacağı tahmininde bulunuluyor. Dev sigorta şirketlerini çöküşe götürebilir. Kaldı ki Amerika, ciddi bir işsizlik krizi yaşıyor. Yaklaşık 30 milyon Amerikalı, Korona virüsü nedeniyle işini kaybetti. İstihdam eden şirketlerin mali durumu berbat olduğu için bu yıl ivedilikle işlerine dönmeleri düşünülmüyor. Bu büyük rakam, devlet yardımına başvuruda bulunanların büyüklüğüne göre kamu bütçesine yansıyacak. Kayıtlarda 22 milyondan fazla Amerikalı işsizin devlet yardımına başvurduğu geçiyor ve halen de kriz devam ediyor. ABD, büyük kurtarma paketleri benimsemeyi sürdürdüğü sürece Amerikan para birimi korkunç değer kaybı yaşayabilir. Amerika’nın yanı sıra dolarla işlem yapan tüm ülkeler ve halklar ateşinden nasibini alabilir.

Altıncısı: Bu kriz, en çok ABD’yi vurmuş olsa da, sadece Amerika değil, dünyadaki diğer ülkeler de krizden etkilendi:

1- Avrupa’nın durumu, müttefiki Amerika’dan daha iyi değildi. Çünkü Korona salgınının yansımaları, ekonomik yansımalarının yanı sıra siyasi birliğini de tehdit ediyordu. İtalya, Fransa, İspanya, Almanya ve İngiltere’de tanık olduğumuz salgının krizleri bunun açık göstergesi. Fransa Cumhurbaşkanı Macron, 26 Mart 2020’te video konferans aracılığıyla gerçekleştirdiği basın toplantısında Korona virüsü salgınının AB ana dayanaklarını tehlikeye soktuğunu söyledi.“Şu anda tehlike altında olan Avrupa projesinin hayatta kalması” diye konuşan Macron, “Karşı karşıya olduğumuz risk Schengen’in ölümü” dedi. [26.03.2020 Russia Today] Almanya Başbakanı Merkel, Bana göre AB, kuruluşundan bu yana en büyük sınavla karşı karşıya bulunuyor… Avrupanın bu krizden güçlü şekilde çıkması tüm ülkelerin çıkarınadır... diye konuştu. [07.04.2020 Reuters] İspanya Başbakanı Pedro Sánchez, 5 Nisan 2020’te yaptığı açıklamada, Koşullar istisnai ve tereddütsüz tutumlar alınmasını gerektiriyor: ya bu zorluğa karşı koyarız ya da birlik olarak başarısız oluruz.dedi. [05.04.2020 Frankfurter Allgemeine Zeitung] 23 Nisan 2020’de Avrupa Birliği üyesi ülkelerin liderleri, video konferans yöntemiyle düzenledikleri toplantıda, yaklaşık 500 milyar Euro’luk acil kurtarma paketi üzerinde uzlaşı sağladılar, ancak daha büyük finansman gerektirdiği için üzerinde anlaşamadıkları detayları yaza bıraktılar... Bir yardım fonu kurulmasını ve ortak Korona tahvilleri çıkarılmasını tartıştılar. Ancak, Almanya, Hollanda, Avusturya ve Finlandiya, bu tahvilleri reddettiklerini açıklayarak, fon fikrine katılmadılar. En çok etkilenen ülkeler Fransa, İtalya ve İspanya ise, projeyi desteklemekte. Almanya’nın reddetmesinin nedeni, bu ülkeleri borçlandırmak ve diğer Avrupa ülkelerini güdümü altına almak için kendi adına kredi vermek istemesidir...

2- Çin’e gelince, Dünya Bankası, küresel ekonomik yansımalar konusunda uyardı. Dünya Bankası, 2019 yılındaki yüzde 6,1’lik büyümeye kıyasla bu yıl Çin’in ekonomik büyümesinin yüzde 2,3’e gerileyebileceğini kaydetti. [10.04.2020 El Hurra] Gazete, Çin Merkez Bankası yetkilisinden aktardığına göre, “Yetkili, karşı karşıya olduğu muazzam belirsizlikler göz önüne alındığında, Pekin’in bu yıl büyüme için bir hedef belirlememesini öneriyor.” China Economic Daily gazetesi, Çin Halk Bankası para politikası Komitesi üyesi Ma Jun’dan “Yüzde 6’lık bir büyümenin zor olacağını, hedefin belirlenmesinin, virüsün yankılarıyla mücadeledeki resmi prosedürleri sınırlayabileceğini” aktardı.

3- Rusya’ya gelince, yüzde 60 oranında petrol ve gaz ihracatına bağımlı. Petrol, Rus ekonomisinin can damarı, dolayısıyla yaşadığı kayıpların sıkıntısını çekiyor. Rus para birimi ruble, berbat bir durumda, değer kaybetti. Petrol fiyatları savaşı sonrasında 1 dolar, yaklaşık 79 rubleye tekabül ediyor. Reuters’in Rusya’daki durumla ilgili raporlarında, bir Rus Bankasından aktardığına göre “Petrol fiyatları 10 doların altına düşerse, GSYİH yüzde 15 oranında küçülebilir.”

Yedincisi: Kapitalizmin çarpıklığı, çaresizliği, Korona kriziyle mücadeledeki keşmekeşliği, ülkeler arasındaki bencilliği, açıkça belirginleşti. Ülkeler, kendilerini yere yıkan sert darbelere maruz kaldı. İslam ümmetinin yeniden harekete geçmesi için iyi bir fırsat var. Bununla birlikte Müslüman dünyasındaki rejimler ve yöneticiler, ümmetin hareketinin önünde bir engel olarak duruyor. Bu yöneticiler, ümmete düşmanlıkları ve sömürgeci büyük güçlere bağlılıkları konusunda ısrarcı. Ümmet, Hanif İslam’a göre liderlik edecek samimi ve dürüst bir liderliğe muhtaç ve şüphesiz Hizb-ut Tahrir’in halkına yalan söylemeyen bir lider olduğunun farkında. İçtenlikle onunla birlikte çalışmalıdır.

وَلَيَنْصُرَنَّ اللَّهُ مَنْ يَنْصُرُهُ إِنَّ اللَّهَ لَقَوِيٌّ عَزِيزٌ Allah kendisine yardım edenlere mutlaka yardım eder. Kuşkusuz Allah, Kaviyy ve Azizdir.[Hacc 40]

Ey kardeşlerim! Olaylar, Korona sonrası uluslararası konumun öncesi gibi olmayacağını gösteriyor. Yeryüzünde ilahlık taslayan ülkeler, Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e indirdiğine aykırı kurallar ve kanunlar belirleyerek, batılı hak, hakkı batıl yapıyorlar. Bu ülkeler, neredeyse görülemeyen, onları yere seren küçücük ama küçücük bir yaratık karşısında çaresizliklerini kanıtladılar. Nasıl mücadele edeceklerini ve karşısında nasıl duracaklarını bilemiyorlar, debelenip duruyorlar... Aziz ve Güçlü Allah’ın şu buyruğunun sillesine maruz kalana dek zulümlerinin dehlizlerinde debelenip duracaklar.

وَقُلْ جَاءَ الْحَقُّ وَزَهَقَ الْبَاطِلُ إِنَّ الْبَاطِلَ كَانَ زَهُوقاً Yine de ki: Hak geldi; bâtıl yıkılıp gitti. Zaten bâtıl yıkılmaya mahkûmdur.[İsra 81] Hilafet şafağı yeniden doğacak, dünyayı aydınlatacak ve dünya çapında iyiliği yayacaktır.

وَيَقُولُونَ مَتَى هُوَ قُلْ عَسَى أَنْ يَكُونَ قَرِيباً Ne zamanmış o?diyecekler. De ki: Yakın olsa gerek![İsra 51]

H.06 Ramazan 1441
M.29 Nisan 2020

Devamını oku...

Korona Hastalığı ve Yansımaları Soru Cevabı Hakkında Gelen Soruların Cevapları

Korona Hastalığı ve Yansımaları Soru Cevabı Hakkında Gelen Soruların Cevapları

Korona hastalığı soru cevabı hakkında soruları olanlara diyoruz ki, sorularınızın cevapları şu şekildedir:

1- Veba ile Taun ya da Korona ile taun arasındaki farka gelince, bulaşıcı olması açısından aralarında hiçbir fark yok. Hem taun hem de Korona, bulaşıcı bir hastalıktır. Her ikisini de Aziz ve Güçlü Olan Allah Subhânehu ve Teâlâ yaratmıştır. Hastalığın bakteri veya virüs yoluyla bulaşıp bulaşmadığının hiçbir önemi yok. Enfeksiyon olasılığı korona virüsünde mevcuttur, bu nedenle enfeksiyon olasılığı açısından hüküm aynıdır... İşte cevap, buna ışık tutuyor.

2- Cevapta geçen şuan ki korona hastalığının insan yapımı olmadığı, bunun Batılı raporlara dayandığı, dolayısıyla güvenilmemesi gerektiği ile ilgili soruya gelince, bu doğru değil, çünkü doğru olduklarından emin olunursa, bilimsel araştırmalar her kesimden alınabilir. Buna göre bulaşıcı korona virüs hastalığının insan yapımı olmadığını, doğal yolla ortaya çıktığını, cevapta da belirtildiği gibi insan ürünü olmadığını söyleyen Batılı raporlara güvenilmesinde bir sakınca yok. İnsanoğlunun belirli amaçlar için ürettiği söylemine karşılık biz, doğal yolla ortaya çıktığı görüşünü tercih ettik... Özellikle de Çin ve Amerika gibi virüsü yayma suçlamasına maruz kalan ülkelerde hastalığın yayılması nedeniyle... Soru cevapta şöyle geçti: Böylece Korona virüsü (SARS-CoV2) COVİD-19 salgını nedeniyle Amerika ile Çin arasında söz savaşı patlak verdi... Her iki ülke de birbirini bu hastalığın yayılmasının doğrudan faktörü olmakla suçladı. Hastalığın yayılmasının arkasında hem Çin hem de ABDde de uygulanan sistemin olması olasıdır. Ancak inceleme ve araştırmadan sonra ABD veya Çinin, virüsü yaydığına ya da ürettiğine, sonra da onu diğer ülkelere transfer etmeye başladığına dair somut herhangi bir kanıtın olmadığı görülür...Soru cevapta bu, ayrıntılı olarak açıklanmıştır. Soru cevap sayfada var, dileyen oraya başvurulabilir.

3- Cuma namazı camide kılınır. Bazı fakihler, boş arazide yani namaz kılanın girmesinin yasak olmadığı bir kamusal alanda da kılınabileceğine cevaz verirler. Özel mekânlara “evlere” gelince, oralarda büyük olasılıkla Cuma namazı kılınmaz, Cuma namazı sahih olmaz. Eğer cami veya boş arazi yoksa, evlerde dört rekat öğle namazı kılınır. Devlet, camilerde ya da kamusal alanda Cuma namazı kılınmasını yasaklarsa, günahkâr olur. Çünkü naslar, bunu ifade eder. Bu, Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın şu buyruğundan anlaşılabilir:

يَا أيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذَا نُودِيَ لِلصَّلَاةِ مِنْ يَوْمِ الْجُمُعَةِ فَاسْعَوْا إِلَى ذِكْرِ اللَّهِ وَذَرُوا الْبَيْعَ ذَلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ إِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ  Cuma günü namaz için çağrı yapıldığı zaman, hemen Allah’ın zikrine koşun ve alışverişi bırakın. Eğer bilirseniz bu, sizin için daha hayırlıdır.[Cuma 9] Dolayısıyla Müslüman, namaz için koşar, kendisine mani olunmaz.

فَاسْعَوْا إِلَى ذِكْرِ اللَّهِ وَذَرُوا الْبَيْعَ  “Hemen Allah’ın zikrine koşun ve alışverişi bırakın.[Cuma 9] Cuma namazı için koşulması, farzdır, çünkü koşmak ile mubahın terk edilmesi eş zamanlı olarak zikredilmiştir... Yani Cuma namazı, evler gibi engellemenin caiz olduğu özel yerlerde kılınmaz... Bu nedenle cevapta, yöneticilerin camileri kapatmasının ve oralarda namazı yasaklamalarının caiz olmadığı, bu yöneticiler için büyük bir günahın olduğu ifadesi yer aldı. Buna göre yöneticiler, camide Cuma namazı kılınmasını yasaklarsa ve evlerden başka da namaz kılınacak bir yer yoksa, o zaman evde dört rekat öğle namazı kılınır. Bu durumda cevapta da belirtildiği gibi camileri kapatan devlet, büyük bir günah işlemiş olur.

4-O halde anladığım kadarıyla bugün yöneticilerin zulmü korkusuyla Cuma ve cemaat namazı düşer, Allah en iyisini bilir... sözüne gelince, ayrıntıya muhtaç. Soru cevapta şöyle geçti: Cuma namazı, korku içinde olana da farz değildir. İbn Abbas, Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellemden rivayet ettiğine göre,

مَنْ سَمِعَ النِّدَاءَ فَلَمْ يُجِبْهُ فَلَا صَلَاةَ لَهُ إلَّا مِنْ عُذْرٍ، قَالُوا: يَا رَسُولَ اللهِ وَمَا الْعُذْرُ؟ قَالَ: خَوْفٌ أَوْ مَرَضٌ  Kim, ezanı işitir de bir özrü olmadığı halde icabet etmezse, onun namazı yoktur.Sahabe: Ey Allahın Rasûlü özür nedir? Diye sordu. Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem de Korku ve hastalıkyanıtını verdi. [Beyhaki, Süneni Kübra] İbn Kudame, El Muğni adlı eserinde 1/451 s. der ki: “Bölüm (881): Korku içinde olanın Cuma ve cemaat namazını terk etmesi mazeret sayılır. Çünkü Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:

الْعُذْرُ خَوْفٌ أَوْ مَرَضٌ  Korku ve hastalık özürdür.Korku, üç çeşittir; can korkusu, mal korkusu, aile korkusu. Birincisi, can korkusu. Otorite veya bir düşmanın yakalama, canını incitme korkusu...Eş Şirazi, El Mühezzeb adlı eserinde şöyle der: ... Bunlardan biri de, canına veya malına bir zarar gelmesinden ya da niyetini zorlaştırıcı bir hastalıktan korkması. Delili, İbn Abbastan rivayet edilen hadistir. Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:

مَنْ سَمِعَ النِّدَاءَ فَلَمْ يُجِبْهُ فَلَا صَلَاةَ لَهُ إلَّا مِنْ عُذْرٍ، قَالُوا: يَا رَسُولَ اللهِ وَمَا الْعُذْرُ؟ قَالَ: خَوْفٌ أَوْ مَرَضٌ   Kim, ezanı işitir de bir özrü olmadığı halde icabet etmezse, onun namazı yoktur.Sahabe: Ey Allahın Rasûlü özür nedir? Diye sordu. Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem de Korku ve hastalıkyanıtını verdi.Yani bir Müslüman, zalim bir otorite tarafından haksız bir şekilde takibata uğrar, otorite avenelerinin yakalamak ve zarar vermek için camide gelişini beklediklerini yakinen ya da zannı galiple bilirse, bu durumda o camide Cuma namazı kılmaktan mazur görülür. Cuma namazı için başka bir cami aramak zorunda. Elinden geleni yapmasının ardından hâlâ Cuma namazı kılacak bir cami bulamamışsa, özel bir yerde dört rekât öğle namazını eda eder... Eğer soru soran, cevabımızdan bunu anlamışsa, doğrudur. Allah en iyisini bilir ve en iyi hüküm verendir.

5- Buhari’nin لَا عَدْوَىBulaşma yokturhadisini bulaşmayı nefyetmek şeklinde yorumlayanlar olmuştur. Ama hadis, büyük olasılıkla talep anlamında bir haberdir. Eğer bir Müslüman, bulaşıcı bir hastalığa yakalanırsa, yani Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın yarattığı gibi hastalığın bulaşma olasılığı varsa, hastalığın diğer cemaate bulaşması korkusuyla o Müslüman Cuma ve cemaat namazına gitmekten mazur görülür... Aynı şekilde bu da özürlerden sayılır. Tıpkı önceki الْعُذْرُ خَوْفٌ أَوْ مَرَضٌ   “korku veya hastalık özürdür hadisindeki gibi.

6-إِذَا مَرِضَ الْعَبْدُ أَوْ سَافَرَ كُتِبَ لَهُ مِثْلُ مَا كَانَ يَعْمَلُ مُقِيماً صَحِيحاًKul hastalanır veya yolculuğa çıkarsa mukim ve sıhhatli iken yaptığının aynısı kendisine yazılır.[Buhari] hadisi, yolcu veya hasta, yani Cuma veya cemaat namazı için özürlü olan hakkındadır. Bu kişi Şeriatın farz kıldığı namazı eda eder. Mukim ve sıhhatli olanın namazı gibi Allah’ın izniyle sevabı olur. Dolayısıyla bu, sağlıklı veya mazeretsiz Cuma namazına gitmeyen mukim için geçerli olmaz.

7- Cuma namazı için en az üç kişi, Şafiilere göre ise kırk kişi olması lazım sözüne yapılan itiraza gelince, bu, başka bir araştırma konusu... Malikilere göre on iki kişi olması lazım sözünü de buna ekleyebiliriz. Aralarında hiçbir çelişki yok. Aksine konu, Müslümanın şeri sayı ile Cuma ve cemaat namazı kılması için camilerin kapatılmaması meselesidir. Soru cevapta da belirtildiği gibi üç kişi ile Cuma namazı kılınabileceğini söyleyen fıkhi doğru bir görüşün olduğu da bilinmelidir.

8- Sebeplere tutunma konusuna gelince, doğrudur, ama tabii ki Şeriata aykırı davranmadan. Burada hasta birinin Cuma namazına gitmemesi, sağlıklı kişilerin gitmesi sebeplere tutunmadır... Soru cevapta, sağlıklı kişilerin namaz kılması için camilerin kapatılmaması, bulaşıcı hastalığa sahip hastaların namaza katılımını önlemek için tedbirlerin alınması gerektiği konusunda yeterli açıklayıcı net bilgi mevcut... Sağlıklı insanlar, korona hastası olabilir ama semptomları görünmeyebilir, bu yüzden herkes camilerden alıkonulur yani yeryüzü sakinlerine camiler yasaklanır denilmez. Çünkü bu söylem, hüccete hatta zannı galibe bile dayalı değil! Doğrusu, yakinen bulaşıcı hastalığa sahip olan bir hasta, engellenir, zannı galibe göre bu hastalığa yakalanmış olanlar takibe alınır, gerisi namazı eda eder...

9- Soru soranın, korona virüsünün omurgası olmaz sözüne gelince, herhalde insan gibi demek istiyor, evet dediği doğru... Ama öyle görünüyor ki İngiliz kaynak, bu yaratıktaki çıkıntı eklemini “backbone” olarak adlandırmıştır. Bu eklemin Arapçadaki tıbbi anlamı, insan omurgasındaki omurga eklemine benzemesinden ötürü omurgadır (amudi fakri)... Biz buna kani olduk. Bunun soru konusu olacağını hiç düşünmedik.

10- Ölünün yıkanmasına gelince, şeri hükmü şu şekildedir:

A- Racih olan görüşe göre ölen bir Müslümanı yıkamak diğer Müslümanlar için farzı kifayedir... Bunun delilleri şunlardır:

- Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem, devesinden düşüp, boynu kırılan ihramlı kişi hakkında:

اغْسِلُوهُ بِمَاءٍ وَسِدْرٍ وَكَفِّنُوهُ فِي ثَوْبَيْهِ  Onu su ve sidr ile yıkayınız!buyurdu.” [Buhari]

Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem, kızını yıkayan kadınlara:

اغْسِلْنَهَا وِتْراً ثَلَاثاً أَوْ خَمْساً  Onu üç yahut beş defa yıkayınız iki ihram bezi içinde kefenleyiniz!buyurdu” [Müslim]

- Açıkçası bu iki hadisten yıkama işini yapanların, yeterliliğin bulunduğu Müslümanlardan bir sayının olduğu anlaşılıyor. Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem, bu sayı ile yetinmiştir... Kaldı ki Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem, hayatı boyunca ölen her Müslüman hakkında bu hükme göre amel edegelmiştir. Bedir ve Uhud şehitlerinde olduğu gibi ölülerin yıkanmasından sadece savaş şehitleri istisnadır... Yani ölüyü yıkamak farzı kifayedir.

B- Pek çok fakihin görüşü bu yöndedir:

- Serahsi, El Mebsut adlı eserinde şöyle der: Bil ki ölüyü yıkamak vaciptir. Müslümanın Müslüman üzerindeki hakkıdır. Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:

لِلْمُسْلِمِ عَلَى الْمُسْلِمِ سِتَّةُ حُقُوقٍ  Müslümanın Müslüman üzerinde altı hakkı vardır.Birisi de ölümünden sonra yıkanmasıdır. Bazı Müslümanlar bunu yapmışsa, maksat hâsıl olduğu için diğer Müslümanlardan düşer.

- İmam Şafii el-Umm’da der ki: Ölünün yıkanması, namazının kılınması ve defnedilmesi insanların üzerine bir haktır. Bunubütün insanlar yapamaz. Yeterliliği olan bazıları bunu yaparsa, inşallah yeterli olacaktır.

- İbn Kudame Şerhu’l Kebir adlı eserinde şöyle der: (Ölünün yıkanması bölümü) (konu) (ölünün yıkanması, defnedilmesi, kefenlenmesi ve namazının kılınması, farzı kifayedir.Çünkü Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem, devesinden düşüp, boynu kırılan ihramlı kişi hakkında:

اغْسِلُوهُ بِمَاءٍ وَسِدْرٍ وَكَفِّنُوهُ فِي ثَوْبَيْهِ“Onu su ve sidr ile yıkayınız ve iki ihram bezi içinde kefenleyiniz.buyurdu.[Müttefikin Aleyh]

C- Eğer ölü, su bulunmaması gibi bir sebepten ötürü yıkanamazsa ya da ölünün vücudu yanmışsa, suyla yıkanması halinde parçalanacaksa ya da cüzzam, taun, korona gibi bulaşıcı bir hastalıktan dolayı ölür, yıkanması durumunda hastalığın yıkayana geçme olasılığı varsa gibi konularda benimseme yapmak istemiyoruz. Müslüman, güvendiği fıkhi racih görüşü taklit edebilir. Size fakihlerin bazı şeri görüşlerini aktaracağım:

- Hanefiler, su bulunmaması nedeniyle eğer ölü yıkanamazsa, toprakla teyemmüm ettirilmesi görüşünü benimserler. El İnaye adlı eserin 16. cildinin 261. sayfasında şöyle geçer: Suyun bulunmaması nedeniyle eğer ölü yıkanamazsa, toprakla teyemmüm yaptırılır.Eğer ölüye dokunulamaması sebebiyle yıkanamazsa, bu durumda üzerine su serpilir. Merakı’l Felah Şerhu Nuril İzah adlı eserin 224. sayfasında şöyle geçer: Dokunulamayan kabarıklar üzerine su serpilir.

- Malikiler, eğer ölü su bulunmaması nedeniyle yıkanamazsa, teyemmüm ettirilmesi görüşünü benimserler... Eğer ölü, vücudundaki yaralar, yanıklar veya uyuz ya da çiçek hastalığı nedeniyle yıkanamazsa, suyla yıkandığı takdirde parçalanmasına ve bozulmasına yol açacaksa, parçalanma ve çürümesini önleyecek ölçüde üzerine su serpilir. Su serpilemezse, teyemmüm yaptırılır... Şeyh Ahmed Ed Dardır, Eş Şerhu’l Kebir Ala Muhtasarı Halil adlı eserinde böyle der...

- Şafiiler ise, eğer ölü, su bulunmaması ya da yanmış bir cesedin çürümesinden korkmak gibi herhangi bir sebepten ötürü yıkanamazsa, yıkanması değil teyemmüm yaptırılması görüşünü benimserler. Dahası, ölünün yıkanmasından dolayı yıkayanın zarar görmesinden korkulursa, teyemmüm yaptırılması farzdır. Nevevî, (Rahimehullah) El Cumu adlı eserinde der ki: “Eğer ölü, su bulunmaması ya da yanmış olmasından dolayı yıkanamazsa, yıkandığı takdirde bozulacaksa, yıkanmaz, aksine teyemmüm yaptırılır. Bu teyemmüm farzdır, çünkü temizlemektir (abdesttir). Necasetin giderilmesi ile ilgili değildir. Su bulunmaması halinde teyemmüme geçilmesi farzdır, tıpkı cenabetten yıkanmak gibi. Eğer ısırılmışsa ve yıkandığında parçalanacaksa ya da yıkayanın başına bir şey gelmesinden korkulursa, teyemmüm yaptırılır...

- Hanbelilere gelince, bu konuda iki görüş var. Birincisi: Bir maniden dolayı ölü ovularak yıkanamazsa, ovalanmadan üzerine su serpilir. Aksi takdirde teyemmüm yaptırılır...

Başka bir rivayette ise Ölü yıkanamazsa, teyemmüm ettirilmez, yıkanmadan ve teyemmüm yaptırılmadan namazı kılınır. Çünkü yıkamaktan maksat, temizliktir. Teyemmümde bu gerçekleşmez. deniyor.

- Şeyh Muhammed b. Muhammed El Muhtar El Şankiti, Şerhu Umdetu’l Fıkıh adlı eserinde der ki: Bulaşıcı hastalığı olanlar, zarar vericidir. Bu, ölünün zarar görmesi hakkındadır. Bulaşıcı hastalığa yakalanması gibi ölüyü yıkayan canlı biri de zarar görücü olabilir. Ekstrapolasyon (istikra) yöntemiyle ve uzman kişilerin tanıklığıyla eğer birisi, ölüyü yıkadığında zarar görecekse, o zaman ölüye teyemmüm yaptırılır...

Gördüğünüz gibi iki görüş söz konusu: Eğer ölü yıkanamazsa, teyemmüm yaptırılır, namazı kılınıp defnedilir... Yahut eğer ölü yıkanamazsa, teyemmüm ettirilmez, aksine namazı kılınıp defnedilir... Cevabın başında da söylediğimiz gibi bir Müslüman, doğruluğuna güvendiği görüşü taklit edebilir.

11- Akide ve ibadetlerde benimseme yapmadığımız meselesine gelince, doğrudur. Ancak temel akide ve herhangi bir ülkede hilalin görülmesi ile oruç tutulması ve bayram edilmesi gibi ümmetin birliği ile ilgili ibadetler müstesnadır. Keza camilerin kapatılması konusu da böyledir. Cevapta da belirtildiği gibi camilerin gerekli zamanlarda açık kalması farzdır.

H.18 Şaban 1441 
M.11 Nisan 2020  

Devamını oku...

Korona Virüsün Yansımaları

Soru Cevap

Korona Virüsün Yansımaları

Soru:

Çin, ilk kez 4 Ocak 2020de özellikle Vuhan şehrinde düzinelerce insanın “COVİD-19”olarak adlandırılan Korona virüsü ile enfekte olduğunu duyurdu. Ardından dünyanın hemen hemen tüm ülkelerine yayıldı. Birçok ülke, sınırlarını kapattı, sokağa çıkma yasağı ilan etti, Cuma ve cemaat namazını durdurdu. Bu hastalık, küresel ekonomiye darbe indirdi. Amerika ve Çin, birbirine karşılıklı suçlamalarda bulundu...

Peki, bu epideminin kaynağı ne? Küresel ekonomi üzerindeki gerçekten etki boyutu nedir? Sonra doğru çözümü nedir? Bu hastalık nedeniyle Cuma ve cemaat namazlarını durdurmak caiz mi?

Cevap:

Virüs, mikroskopta taç şeklinde göründüğü için İngilizce (Crown), Arapça taç anlamına gelen “Korona virüs” adı verilmiştir. İlk kez 1960’da Coronaviridae adıyla ortaya çıktı. 2003’te Hong Kong’da başlayan, 916 ölüm dâhil olmak üzere 8422 vaka ile sonuçlanan SARS salgını da bu virüs ailesindendi. 2004 ve 2005’te bu virüsün yeni aileleri ortaya çıktı. Böylece bu virüs, sonraki yıllarda, özellikle 2012 ve 2014’te görülmeye başladı, fakat bazı ülkelerle ve düşük bir yüzdeyle kayıtlı kaldı. Aralık 2019’in başında Çin’in Vuhan şehrinde yeniden ortaya çıkan ve yüzde 96 oranında SARS 2 virüsünü andıran bu virüse, Korona 2019 adı verildi. 2019’da ortaya çıkmasına nispeten kısaca COVİD-19 dendi. İlk enfeksiyonların çoğu, Çin’in Vuhan kentindeki deniz ürünleri ve hayvan pazarında bulunanlarla ilişkilendirildi. Ardından pek çok komşu ülkeye yayıldı. Yüzde 96 oranında yarasa virüsleri ile benzerlik arz ettiği için büyük olasılıkla bu virüsün kökeni yarasadır. Çoğunlukla Çin’de ölümlerin sayısı arttı. Öyle ki enfekte olanların sayısı, 81193’ü geçti, 3000’den fazla ölüm vakası yaşandı. Sonra İtalya, İran, İspanya, Fransa ve ABD gelmektedir... Hızlı yayılması nedeniyle tüm dünyaya korku yaydı. Nihayet 24 Mart 2020 itibariyle doğrulanmış enfekte sayısı yaklaşık 404.000’e, ölüm sayısı da neredeyse 20.000’e ulaştı... [25.03.2020 Deutsche Welle] Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Antonio Guterres, “COVİD-19 salgınının tüm insanlığı tehdit ettiğini ve ülkeler işbirliği yapmazsa ve önlemler alınmazsa milyonlarca kişinin hayatını kaybedebileceğini açıkladı.” [19.03.2020 euronews] Bu nedenle birçok ülke, okulları, üniversiteleri ve toplantıları yasakladı, ayrıca sokağa çıkma yasağı ilan etti, toplu karantina tedbirleri uyguladı, Cuma ve cemaat namazlarına ara verilmesi çağrısı yaptı... Böylece açıklığa kavuşturulması gereken bazı şeyler zuhur etti:

Birincisi: Bu hastalık, bir failin (aktör) eylemiyle mi ortaya çıktı? Yoksa insanların kendi elleriyle yapıp ettikleri yüzünden diğer hastalıklar gibi Allah’ın bir kazası mı?

İkincisi: Kapitalist dünya, bu meseleyi doğru tedavi etti mi? Böyle bir vakanın şeri çözümü ne?

Üçüncüsü: Bu hastalığın (Korona) petrol fiyatları ve küresel ekonomi üzerindeki etkisi ne?

Dördüncüsü: Bu hastalık sebebiyle Cuma ve cemaat namazının yasaklanması caiz mi?

Birincisi: Bu hastalığın ortaya çıkışı ve arkasındakiler:

1- Korona (COVİD-19), Çin’den yayılmaya başladı. Bilimsel ve tıbbi çalışmalar, bu virüsün hayvanlardan insanlara geçtiğini söylüyor. Zira Çin’de her türlü hayvanı, pis olanlarını bile yemek yaygındır. Putperest kâfirler olmaları itibariyle pis ile temiz arasında hiçbir ayrım yapmazlar... Daha önce de belirtildiği gibi medyada yer alan haberlere göre, salgının ilk olarak görüldüğü Çin’in Hubey eyaletindeki Vuhan kenti, bu habis etin ticari merkezi ve salgın hastalığın merkez üssüdür.

Böylece Korona hastalığı Çin’de yayıldı, ardından Kum şehri boyunca demiryolu hattı inşa eden Çin demiryolu şirketinde çalışan Çinliler yoluyla İran’a sıçradı... İran, Ortadoğu’daki epideminin merkez üssü olarak görülüyor. Ayrıca İtalya da, altyapıdan ulaşıma kadar bir dizi sektörü Çin yatırımına açtı... Raporlara göre Lombardiya ve Toskana, en büyük Çin yatırımlarının bulunduğu bölgelerdir. Lombardiya bölgesinde ilk Korona vakasına geçtiğimiz 21 Şubat’ta rastlandı ve en çok vakanın bulunduğu bölgelerden biri...

2- Amerika, salgınla mücadelede gevşek davrandığını, başından beri gizlediğini ve mücadelede başarısız olduğunu ileri sürerek Çin’e saldırdı. Bunun üzerine Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Zhao Lijian, 13 Mart 2020’de Twitter hesabından yaptığı açıklamada, Virüsü Vuhana getiren ABD ordusu olabilir.yanıtını verdi. [13.03.2020 Şarku’l Avsat] Amerikan Başkanı Trump, Çin’e yönelik saldırısını yineledi. Trump, Çin virüsle ilgili bilgiyi daha erken paylaşsaydı çok daha iyi olurdu. Bu yaptıklarından dolayı dünya büyük bedel ödüyor” dedi. [19.03.2020 euronews] Trump, Korona virüsü Çin virüsü olarak tanımladı. 16 Mart 2020’deki Twitter paylaşımında Trump, ABD, Çin Virüsü’nden etkilenen tüm endüstrileri, hava yolu şirketlerini ve diğerlerini destekleyecektir” açıklaması yaptı. Bunun üzerine Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü 17 Mart 2020’de yaptığı açıklamada, ABD’de bazı politikacılar Korona virüsünü Çin’le ilişkilendirerek Çin’i karalamaya çalışıyor. Buna şiddetle karşı çıkıyoruz, ABD’yi Çin’i suçlamaya son vermeye çağırıyoruzyanıtını verdi. [18.03.2020 Russia Today] Çin, virüsün yayılmasının arkasında Amerika’nın olduğu suçlamalarını yaymaya başlayınca, ABD Dışişleri Bakanlığı 13 Mart 2020 günü Çin’in Washington Büyükelçisini bakanlığa çağırdı. Bir ABD Dışişleri Bakanlığı yetkilisi, Çin, küresel bir pandemi başlatmadaki rolünü ve dünyaya söylememe eleştirilerini saptırmaya çalışıyor…Komplo teorilerini yaymak, tehlikeli ve saçma. Çin halkı ve dünyanın iyiliği için bu konuda toleranslı olamayacağımızı Çin hükümetini bildirdik.” Dedi. Xinhua haber ajansı ise, “Milyonlarca insana uygulanan sıkı karantina da dâhil olmak üzere Pekin’in aldığı önlemler, dünyaya hazırlanmak için “zaman” kazandırdı. Uluslararası toplum da bunu kabul ediyor ifadelerini kullandı.” [15.03.2020 Russia Today]

3- Böylece COVİD-19 (SARS-CoV2) virüsü salgını nedeniyle Amerika ile Çin arasında söz savaşı patlak verdi... Her iki ülke de birbirini bu hastalığın yayılmasının doğrudan faktörü olmakla suçladı. Hastalığın yayılmasının arkasında hem Çin hem de ABD’de de uygulanan sistemin olması olasıdır. Ancak inceleme ve araştırmadan sonra ABD veya Çin’in, virüsü yaydığına ya da ürettiğine, sonra da onu diğer ülkelere transfer etmeye başladığına dair somut herhangi bir kanıtın olmadığı görülür. Bariz iki nedenden ötürü bu böyledir:

Birincisi, her iki ülke de boğazına kadar hastalığa batmış durumda!

Daha önce belirttiğimiz şeye ek olarak, Çin Ulusal Sağlık Komisyonu açıklamasında belirtildiği gibi Çinde Korona virüsüyle enfekte olanların sayısı “(81272), yaşamını yitirenlerin sayısı (3273)’dir...” [23.03.2020 www.youm7] Eğer hastalığın yayılmasının arkasında Çin olmuş olsaydı, en azından kendisini koruma altına alırdı.

Amerikaya gelince, (CNN Sağlık)’a göre Korona virüsü ölüm sayısı, 704’e yükseldi, teyit edilmiş toplam vaka sayısı da 52976’ya ulaştı. [25.03.2020 CNN Arabic] ABD, Çin ve İtalya’dan sonra virüsle enfekte olanların sayısı bakımından ikinci sırada geliyor... Alınan son önlemler uyarınca Amerikalıların üçte biri, yedi eyalette evde kalma kurallarına tabi. Dün Pazar günü, Louisiana ve Ohio eyaleti, New York, Kaliforniya, Illinois, Connecticut ve New Jersey eyaletleriyle birlikte genişletilmiş sokağa çıkma yasağı ilan etti. [23.03.2020 El Cezire] Keza eğer hastalığın yayılmasının arkasında Amerika olmuş olsaydı, en azından kendisini koruma altına alırdı.

İkincisi, bu iki ülkeden herhangi birinin virüsü ürettiği sözü doğru değil. Çünkü virüsün laboratuvar ortamında üretildiğine dair hiçbir kanıt yok. Nature Medicine dergisi, Bilinen korona virüsü ailesinin mevcut genom dizisi verileri analiz edildiğinde, korona virüsünün doğal süreçlerden ortaya çıktığını kuvvetle vurgulayabiliriz.” Ayrıca dergi, Omurgadaki veriler ve virüsün genel moleküler yapısı da bu görüşü destekler nitelikte. Laboratuvar ortamında virüs üretmek isteyenler, bunu omurgasında gösterecektir.dedi.” [https://www.npr.org] Rusya, Avrupa, İran ve diğer Müslüman ülkeler gibi diğer herhangi bir ülke için de aynısı geçerli. Büyük olasılıkla bu ülkeler de hastalığın bulaşması açısından bu iki ülkeden birinden: Çin ve Amerika’dan etkilenmişlerdir...

O halde geriye Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın şu buyruğu kalıyor:

ظَهَرَ الْفَسَادُ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ بِمَا كَسَبَتْ أَيْدِي النَّاسِ لِيُذِيقَهُمْ بَعْضَ الَّذِي عَمِلُوا لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ  İnsanların elleriyle işledikleri yüzünden karada ve denizde fesat çıkar; Allah da belki dönerler diye yaptıklarının bir kısmını böylece kendilerine tattırır.[Rum 41] Hepimiz kapitalistler ve paydaşlarının dünyada işledikleri korkunç kötülüklerin farkındayız, çıkarları ve hırsları dışında hiçbir şeye değer vermezler... Dünyanın şekâvetinin ve dünya halklarının sefaletinin nedeni, Amerika, Çin, Rusya, Avrupa vb. yöneticileridir. İnsanlığa karşı işledikleri suçlar, çoktur. Savunmasız insanları nükleer bombalar, zayıflatılmış uranyum ve yakıcı napalm bombaları ile bombaladılar. Afrikalı kabileleri vahşice köleleştirip biyolojik ve kimyasal deneyleri için kobay olarak kullandılar. Kızıl derililere karşı soykırım savaşları, alınlarına vurulmuş kara bir lekedir. Çin’in, Uygur Müslümanlarına karşı işlediği suçlar ufuklara sığmıyor, Rusya ve Sırpların Orta Asya, Balkanlar ve Şam’da Müslümanlara karşı işlediği suçlar halen devam ediyor. İngiltere’nin Hindistan’daki Müslümanlar ve gayrimüslimlere yönelik suçlarının yansımaları günümüze değin sürüyor. Bu suçlar, dünya halklarına hükmeden bu yöneticilerin, insanlığın sefaletinin nedeni olduğunu doğruluyor... Evet, nitekim Güçlü ve Aziz olan Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurdu:

فَأَصَابَهُمْ سَيِّئَاتُ مَا كَسَبُوا وَالَّذِينَ ظَلَمُوا مِنْ هَؤُلَاءِ سَيُصِيبُهُمْ سَيِّئَاتُ مَا كَسَبُوا وَمَا هُمْ بِمُعْجِزِينَ Bunun için, işledikleri kötülükler başlarına geldi. Bunlar içinde zulmedenlerin de kazandıkları kötülükler başlarına gelecektir. Bu hususta Allah’ı aciz bırakamazlar.[Zümer 51]

İkincisi: Kapitalist ve yandaşlarının meseleye ilişkin çözümünün yanlışlığı ve doğru çözüm, şeri çözüm:

Kapitalistler ve yandaşları bu konuyu üç aşamada ele aldılar:

** Birincisi, konuyu gizlemek

1- Bir Çin raporu, Çinli yetkililerin ölümcül hastalık gerçeğini Çinlilerden ve dünyadan gizlediğini ortaya koydu. Yetkililer, hastalığın Aralık 2019’in ortasından önce yayıldığını biliyorlardı ama gizlediler, itiraf etmediler. Nihayet vaka sayısındaki artış sonrası, yılsonunda itiraf etmek zorunda kaldılar. Çinli-Amerikalı gazeteci Chang Wei Wang, yetkililerin hastalığın yayıldığı Vuhan şehrindeki deniz ürünleri pazarını ancak Ocak ayında kapattıklarını söyledi. Raporda, krizin başında hastalık hakkında bilgi aktardıkları için sekiz vatandaşın tutuklandığı, doğrulanmamış bilgi yaydıkları için kanun kaçakları olarak görüldükleri belirtildi. Ayrıca raporda Vuhan’daki yetkililerin, işlerin normal seyrinde gittiğini, 18 Ocak’ta düzenlenen yerel bir gelenek organizasyonuna yaklaşık 40.000 ailenin katılım sağladığını iddia ettikleri kaydedildi. [01.02.2020 sabq.org]

2- Yine “Çinli yetkililer, Aralık ayındaki krizin ciddiyeti konusunda 31 Aralık’a kadar insanları uyarmadılar. Bu tarihte Pekin, Dünya Sağlık Örgütü’nü (DSÖ) bilgilendirdi... Çin hükümeti “hastalık önlenebilir ve kontrol edilebilir.” dedi. 23 Ocak’ta yetkililer, Vuhan şehrini kapattılar ve tamamen seyahat yasağı getirdiler. [23.03.2020 www.masrawy.com]

** İkincisi, karantina ve kısmi izolasyon

1-“ABD sağlık yetkilileri, Cumartesi günü, yeni tip korona virüsünün 8. vakasının saptandığını doğruladılar. ABD Savunma Bakanlığı, dışarıdan gelen ve karantinaya alınması gerekebilecek vatandaşlar için barınak sağlanacağını söyledi... Virüsün ortaya çıktığı Orta Çin’in Vuhan şehri ve Hubey eyaleti etkili karantinaya tabi... [12.02.2020 Skynews Arapça]

2- ABD’de New York eyaletinin valisi Andrew M. Cuomo gazetecilere verdiği demeçte, “Şimdi hepimiz karantinadayız. Bu, alabileceğimiz en rijit önlem.” dedi. New York, Kaliforniya, New Jersey ve Illinois’de uygulanan karantina, alışveriş ve kısa gezinti dışında 85 milyondan fazla insanı evine hapsetti. [21.03.2020 Deutsche Welle]

** Üçüncüsü, neredeyse tamamen ev izolasyonu

“11.000’den fazla insanın ölümüne neden olan korona virüsünün yayılmasını sınırlandırmak umuduyla dünyada milyonlarca insan evde izolasyona maruz kalıyor. İnsanlık tarihinin bu benzeri görülmemiş rijit önlemi, ülkelere göre farklı düzeyde uygulanıyor... AFP tarafından yapılan nüfus sayımına göre, genel karantina kararı veya sokağa çıkma yasağı ya da tavsiyesi nedeniyle olsun 30’a aşkın ülkede 800 milyondan fazla insana evde kal çağrısı yapıldı... Almanya’da yetkililer, kamu hayatını kısıtlamak ve halkın çoğunluğunu zorunlu olarak evde tutmak için önlemleri sıkılaştırmanın yolunu arıyorlar... 4000 kişinin yaşamını yitirmesine yol açan virüsten Avrupa’da en çok etkilenen ve yaşlı kıtanın ilk ülkesi olan İtalya, hastalığın yayılmasına yönelik önlemlerini güçlendirmek için halkı karantinaya alma emri vermeye hazırlanıyor. Tüm parklar ve korunaklı alanlar hafta sonu halka kapalı olacak. İtalyanların evde kalması için başka kısıtlamalar da getirilecek. Yetkililer, ülkede 24 saat içinde virüsten 627 kişinin öldüğünü açıkladı. Bu, krizin başından bu yana ulaşılan en yüksek rakam... [21.03.2020 Deutsche Welle]

• Bu üç çözüm incelendiğinde, soruna çözüm olmaktan ziyade ekonomik başarısızlığı ekstra artıracağı, salgını, bezginliği, insanların yaşadığı bıkkınlığı iki katına çıkaracağı görülür. Nitekim kapitalist toplumda yaşanan bazı durumları duyuyoruz...

Bu nedenle bu hastalığın doğru tedavisi, Allah’ın Şeriatının öngördüğü gibi devletin, hastalığı başlangıcından itibaren izlemesi, çıktığı yerle sınırlandırmaya çalışması, diğer bölgelerdeki sağlıklı insanların çalışmaya ve üretime devam etmesidir...

Buhari, Sahih’inde Usame b. Zeyd’den rivayet ettiğine göre Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:

إِذَا سَمِعْتُمْ بِالطَّاعُونِ بِأَرْضٍ فَلَا تَدْخُلُوهَا وَإِذَا وَقَعَ بِأَرْضٍ وَأَنْتُمْ بِهَا فَلَا تَخْرُجُوا مِنْهَا Bir ülkede veba olduğunu duyarsanız, oraya gitmeyin. Eğer veba olan bir yerde bulunursanız sakın oradan çıkmayın!Buhari ve Müslim’in rivayet ettiği başka bir hadiste -ki lafız Müslim’e aittir- ise, Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:

الطَّاعُونُ رِجْزٌ أَوْ عَذَابٌ أُرْسِلَ عَلَى بَنِي إِسْرَائِيلَ أَوْ عَلَى مَنْ كَانَ قَبْلَكُمْ فَإِذَا سَمِعْتُمْ بِهِ بِأَرْضٍ فَلَا تَقْدَمُوا عَلَيْهِ وَإِذَا وَقَعَ بِأَرْضٍ وَأَنْتُمْ بِهَا فَلَا تَخْرُجُوا فِرَاراً مِنْهُ Taun (veba), bir azaptır. Beni İsrail’den bir kavme yahut sizden önce geçen bir ümmete gönderilmiştir. Siz bir yerde o(nun çıktığı)nı duydunuz mu, o taunlu yere gitmeyiniz! İçinde bulunduğunuz bir yerde de taun zuhur ederse, ondan kaçarak oradan çıkmayınız!Buhari’nin Aişe Radiyallahu Anha’dan rivayet ettiği başka bir hadiste, Aişe Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e, “taun”dan sordum da bana şöyle cevap verdi:

أَنَّهُ عَذَابٌ يَبْعَثُهُ اللَّهُ عَلَى مَنْ يَشَاءُ وَأَنَّ اللَّهَ جَعَلَهُ رَحْمَةً لِلْمُؤْمِنِينَ لَيْسَ مِنْ أَحَدٍ يَقَعُ الطَّاعُونُ فَيَمْكُثُ فِي بَلَدِهِ صَابِراً مُحْتَسِباً يَعْلَمُ أَنَّهُ لَا يُصِيبُهُ إِلَّا مَا كَتَبَ اللَّهُ لَهُ إِلَّا كَانَ لَهُ مِثْلُ أَجْرِ شَهِيدٍ “Taun (veba), şüphesiz bir azaptır; Allah dilediği kuluna gönderir. Yine muhakkak ki, Allah, taunu müminler hakkında şehadet vesilesi kılmıştır. Bir yerde taun zuhur eder de orada bulunan bir mümin, sabrederek, sevap umarak, bu taun yalnız Allah’ın takdir ettiği kimseye isabet eder, kanaatini besleyerek- bulunduğu şehirde kalırsa, muhakkak Allah ona şehit ecrinin misli sevap takdir eder.

Bu, bir tür karantinadır. Hem de tüm devletlere önderlik eden ve birinci sınıf bir uygarlık devletinde. Ki o devletin lideri, kendisine vahyedilen, uygulamada iyi bir örnek olmak için İslam’ı uygulayan Allah’ın Peygamberi ve Rasûlü’dür. İbn Hacer, Fethü’l Bari’de belirttiğine göre Ömer Radiyallahu Anh, Şam’a çıkıp Serğ mevkiine varınca kendisine Şam’da veba olduğu söylendi. Bunun üzerine Abdurrahman b. Avf, Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle buyurduğunu haber verdi:

إِذَا سَمِعْتُمْ بِهِ بِأَرْضٍ فَلَا تَقْدَمُوا عَلَيْهِ، وَإِذَا وَقَعَ بِأَرْضٍ وَأَنْتُمْ بِهَا فَلَا تَخْرُجُوا فِرَارًا مِنْهُ “Bir ülkede veba olduğunu duyarsanız, oraya gitmeyin. Eğer veba olan bir yerde bulunursanız ondan kaçarak sakın oradan çıkmayın!Bunun üzerine Ömer İbn’ul Hattab oradan ayrıldı. Yani vebanın yayıldığı haberi ulaşınca, Müslümanlarla birlikte geri döndü...

Binaenaleyh İslam Devleti, hastalığı çıkış yeriyle sınırlandırır, halkı orada tutar ve başkalarının oraya girmesine izin vermez... Devlet, pastoral ve emanet devleti olduğu için şeri görevini yerine getirir. Bu tedbirlerin yanı sıra bulaşıcı hastalık yayıldığında, doktor ve ilaç gibi sağlık hizmetini tüm vatandaşlarına ücretsiz sunar. Hastaneler ve tıbbi laboratuvarlar kurar, eğitim ve güvenlik gibi vatandaşlarının diğer temel ihtiyaçlarını karşılar...

Buna göre doğru önlem, bulaşıcı hastalığı yerinde izole etmektir. Hastalar, karantina altına alınır, ücretsiz bakım ve tedavi görürler. Sağlıklı insanlar işlerine devam ederler, sosyal ve ekonomik hayat, bulaşıcı hastalıktan önce olduğu gibi devam eder. İnsanların kamusal hayatı durmaz. Evlerde izolasyona maruz kalmazlar, dolayısıyla ekonomik yaşam felç olmaz ya da neredeyse felce uğramaz, böylece kriz ürkütücü hale gelmez ve diğer sorunlar ortaya çıkmaz...

Üçüncüsü: Salgının (Korona) petrol fiyatları ve dolayısıyla küresel ekonomi üzerindeki etkisi

Dünya ekonomisinin büyümesi, pandemi olmadan normal koşullarda bile yavaşlıyordu... Peki, dünyadaki önlemler, karantina, tamamen ve kısmi izolasyon eğilimindeyse nasıl olacak? Bu önlemler, çöküşüne yol açmasa bile küresel ekonomiyi daha da yavaşlatacaktır:

Virüs, dünya ticaretini felç etti, petrol fiyatlarını dibe vurdurdu, zira petrol fiyatları, oldukça düşük seviyelere geriledi. Rusya’nın petrol üretimini artırmak zorunda kalması nedeniyle Rusya ile Suudi Arabistan arasında fiyat savaşı yaşandı. Rusya, büyük oranda petrole bağımlı bir ülke. Bu yüzden Amerika, Rusya ile mücadele etmek için üretimini artırmak üzere Suudi Arabistan’ı harekete geçirdi. ABD Başkanı Trump, 19 Mart 2020’de yaptığı açıklamada, “Suudi Arabistan ile Rusya arasındaki fiyat savaşına uygun zamanda müdahale edeceğini ima ederek Rusya’yı tehdit etti. [19.03.2020 El Hurra] Suudi Arabistan, üç yıl süren üretim azalımı anlaşmasının bu ay çökmesinin ardından pazar payı üzerinde Rusya’ya karşı Amerika hesabına bir mücadele yürütüyor. İki ülke, korona virüsünün yayılması nedeniyle küresel talebin keskin bir şekilde düştüğü bir zamanda maksimum kapasitede petrol pompaladılar. Bu nedenle petrol fiyatları bu hafta yaklaşık 20 yılın en düşük seviyesine geriledi. Vadeli işlem sözleşmeleri için Brent türü ham petrolün varil fiyatı, 28.75 dolara düştü. Ruslar, Suudi Arabistan’ın Amerika ile olan bağlantısının farkındalar. “Rosneft Sözcüsü Mikhail Leontyev, Rus medyasına verdiği demeçte “OPEC+ anlaşmasının bir kaç defa uzatılması sonucunda kısıntıya gidilen petrol miktarının küresel pazardaki yerini Amerikan kaya petrolü tamamen ve oldukça hızlı bir şekilde doldurdu...dedi. [08.03.2020 Reuters] Ancak buna karşın hiçbir şey yapamadılar. Tersine Suudi Arabistan, önceki anlaşmayı (2,1 milyon varil azaltmak) uzatmama kararıyla Rusya karşısında krizi daha da derinleştirdi ve üretim artışına gitti. “Petrol fiyatları Pazartesi günü yüzde 30 değer kaybederek, 1991’deki Körfez Savaşı’ndan bu yana en sert günlük düşüşünü gerçekleştirdi... Böylece Brent türü ham petrolünün vadeli sözleşmeleri, daha önce yüzde 31 ile 31.02 dolara indikten sonra yüzde 22’i düşüşle 12 Şubat 2016’dan bu yana en düşük seviyesi olan 37.05 dolara geriledi…” [09.03.2020 Reuters] Sonra Suudi Arabistan, Asya’daki müşterileri için petrol fiyatını 6 dolar düşürdü! Bugün Rusya, “OPEC Plus” anlaşmasına geri dönmenin yolunu arıyor ve yeni bir azaltma için esneklik gösteriyor!

Böylelikle küresel ekonomi, korona virüsünün yayılması ve sonrasında petrol fiyatlarındaki düşüşle ciddi şekilde sarsıldı. Durum böyle devam ederse, dünya ekonomisi gerçekten çöküşün eşiğine gelebilir...

Dördüncüsü: Camilerde Cuma ve cemaat namazı kılınmasını yasaklamak caiz mi?

Bulaşıcı hastalıkların yayılması durumunda cemaat ve Cuma namazı, genel olarak terk edilmez. Daha ziyade hastalar, izole edilir, cemaat ve Cuma namazı için camilere girmelerine izin verilmez. Hijyen, sterilizasyon, gerekirse maske takmak vb. tüm önlemler alınır... Sonra sağlıklı kişiler, durdurulmaksızın Cuma ve cemaat namazını sürdürürler. Namaz kılanlar arasında hastalık şüphesi bulunanları tespit etmek için camilerde sağlık personeli bulundurmak gerekiyorsa, bu yönde adım atılabilir, ancak sağlıklı Müslümanların Cuma ve cemaat namazı iptal edilmez. Çünkü Cuma ve cemaat namazı hakkında gelen deliller, kalıcı iptali kapsamaz. Aksine aşağıda açıklayacağımız gibi bu namazların edası, çok fazla bir sayı gerektirmez... Bazı Müslümanlar, kendilerine özgü bir takım sebeplerden ötürü cemaat namazına katılmayabilirler.

1- Cemaat namazı, farzı kifayedir:

Muhakkak ki cemaat namazı, insanların görmesi gereken bir farzı kifayedir. Ebu Derda Radiyallahu Anh’dan rivayet edildiğine göre Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:

مَا مِنْ ثَلَاثَةٍ فِي قَرْيَةٍ وَلَا بَدْوٍ لَا تُقَامُ فِيهِمْ الصَّلَاةُ إِلَّا قَدْ اسْتَحْوَذَ عَلَيْهِمْ الشَّيْطَانُ، عَلَيْكَ بِالْجَمَاعَةِ فَإِنَّمَا يَأْخُذُ الذِّئْبُ مِنَ الْغَنَمِ الْقَاصِيَةَ “Köyde ve çölde oturanlardan üç kişi arasında cemaatle namaz kılınmazsa, ancak şeytan onlara üstün gelmiştir. Cemaate devam et, kurt ancak sürüden ayrılmış koyunu yer.[Ebu Davud] Hadis, cemaat namazı hakkındadır. Cemaat namazı, farzı kifayedir, çünkü bazı Müslümanlar, Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem ile cemaatle namaz kılmaktan geri kalmışlardı. Bunun üzerine Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem, yakmakla tehdit ettikten sonra onları serbest bıraktı. Buhari, Ebu Hurayra’dan rivayet ettiğine göre Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:

وَالَّذِي نَفْسِي بِيَدِهِ لَقَدْ هَمَمْتُ أَنْ آمُرَ بِحَطَبٍ فَيُحْطَبَ ثُمَّ آمُرَ بِالصَّلَاةِ فَيُؤَذَّنَ لَهَا ثُمَّ آمُرَ رَجُلاً فَيَؤُمَّ النَّاسَ ثُمَّ أُخَالِفَ إِلَى رِجَالٍ فَأُحَرِّقَ عَلَيْهِمْ بُيُوتَهُمْ وَالَّذِي نَفْسِي بِيَدِهِ لَوْ يَعْلَمُ أَحَدُهُمْ أَنَّهُ يَجِدُ عَرْقاً سَمِيناً أَوْ مِرْمَاتَيْنِ حَسَنَتَيْنِ لَشَهِدَ الْعِشَاءَ Nefsim elinde olan Allah’a yemin ederim ki, içimden öyle geçti ki; odun toplanmasını emredeyim. Odunlar toplansın. Sonra namaz için emredeyim, ezan okunsun. Sonra birine emredeyim de o insanlara imam olsun. Sonra o cemaati bırakayım da namaza gelmeyen erkeklerin üzerine gidip evlerini onların üzerlerine yakayım. Yine nefsim elinde olan Allah’a yemin ederim ki, onların herhangi birisi, (burada) semiz etli bir kemik parçası ya da iki tane güzel paça bulunacağını bilseydi, muhakkak yatsı namazına gelip hazır bulunurdu.Eğer cemaat namazı, her Müslüman üzerine farzı ayn olmuş olsaydı, onları serbest bırakmazdı. Yatsı namazı belirtilmiş olması nedeniyle hadis cemaat hakkındadır... Cemaatin asgari limiti, ikidir. İmam ve me’mun. Çünkü Malik b. El Huveyris dedi ki:

أَتَيْتُ النَّبِيَّ صلى الله عليه وسلم أَنَا وَصَاحِبٌ لِي فَلَمَّا أَرَدْنَا الْإِقْفَالَ مِنْ عِنْدِهِ قَالَ لَنَا إِذَا حَضَرَتْ الصَّلَاةُ فَأَذِّنَا ثُمَّ أَقِيمَا وَلْيَؤُمَّكُمَا أَكْبَرُكُمَا“Ben, bir arkadaşımla Peygamberin yanından ayrıldım. Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem, namaz vakti geldiğinde içinizden biri ezan okusun, ikinizden büyük olanınız size imamlık etsin.buyurdu.” [Müslim] Cemaat, ancak soğuk ve yağmurlu gece gibi hakkında bir nassın geldiği şeri bir özürle sakıt olur. Çünkü Buhari’nin rivayet ettiği bir hadiste Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem;

كَانَ يَأْمُرُ مُؤَذِّناً يُؤَذِّنُ ثُمَّ يَقُولُ عَلَى إِثْرِهِ أَلَا صَلُّوا فِي الرِّحَالِ فِي اللَّيْلَةِ الْبَارِدَةِ أَوْ الْمَطِيرَةِ فِي السَّفَرِ Seferde iken soğuk ya da yağmurlu gecede müezzine ezan okumasını ve ardından da: Haberiniz olsun! Namazlarınızı olduğunuz yerlerde kılınız diye bağırmasını emrederdi.

2- Cuma namazı ise, farzı ayndır, farziyeti sadece bir özürle düşer. Bunun delilleri çoktur. Bunlardan biri:

Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın şu buyruğu:

إِذَا نُودِي لِلصَّلاَةِ مِنْ يَوْمِ الْجُمُعَةِ فَاسْعَوْا إِلَى ذِكْرِ اللَّهِ وَذَرُوا الْبَيْعَ Cuma günü namaz için çağrı yapıldığı zaman, hemen Allah’ın zikrine koşun ve alışverişi bırakın.[Cuma 9] Ayetteki emir, farziyet ifade eder. Mubah bir işten nehyeden bir karinenin varlığı, talebin kesin olduğunun delilidir. El Hâkim, Müstedrek Ala Sahihayn adlı eserinde Tarık b. Şihab’tan, Ebu Musa’dan rivayet ettiğine göre Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:

الْجُمُعَةُ حَقٌّ وَاجِبٌ عَلَى كُلِّ مُسْلِمٍ فِي جَمَاعَةٍ إِلَّا أَرْبَعَةٌ: عَبْدٌ مَمْلُوكٌ، أَوِ امْرَأَةٌ، أَوْ صَبِيٌّ، أَوْ مَرِيضٌ“Cuma namazı kılmak; köle, kadın, çocuk ve hasta hariç, her Müslümana vaciptir.[El Hâkim, hadis şeyhaynin şartına göre sahihtir dedi] Cuma namazı, korku içinde olana da farz değildir. İbn Abbas, Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem’den rivayet ettiğine göre

مَنْ سَمِعَ النِّدَاءَ فَلَمْ يُجِبْهُ فَلَا صَلَاةَ لَهُ إلَّا مِنْ عُذْرٍ، قَالُوا: يَا رَسُولَ اللهِ وَمَا الْعُذْرُ؟ قَالَ: خَوْفٌ أَوْ مَرَضٌKim, ezanı işitir de bir özrü olmadığı halde icabet etmezse, onun namazı yoktur.Sahabe: Ey Allahın Rasûlü özür nedir? Diye sordu. Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem de Korku ve hastalıkyanıtını verdi.[Beyhaki, Süneni Kübra] Buna göre Cuma namazı, hakkında istisna kılıcı şeri bir nassın gelmiş olduğu kimseler hariç her Müslümana farzdır... Bunlar haricinde, istisna kılıcı bir nassın varit olmadığı kimseler için Cuma namazı farzı ayndır. Bu saydıklarımız, şeri mazeretlerdir, analoji (kıyas) cereyan yürümez. Şeri mazeret, hakkında şeri bir nassın geldiği şeydir. İbadetlerde analoji olmaz.

Çünkü ibadetlerde illetli bir nas gelmemiştir, bu yüzden ibadetlerde analoji gerçekleşmez... Cuma namazı için Müslümanlardan bir sayının varlığı şarttır. Sahabe, Cuma namazı için bir sayının kaçınılmaz olduğu konusunda icma etti. Bu nedenle mutlaka bir sayı olmalıdır. Belirli bir sayı şart değil. Herhangi bir sayı, cemaattir ve sayıdır. Sayı, cemaat kabul edildiği sürece Cuma namazı sahihtir. Cuma namazı için cemaatin gerekliliği, üstte geçen Tarık b. Şihab hadisiyle sabittir:

الْجُمُعَةُ حَقٌّ وَاجِبٌ عَلَى كُلِّ مُسْلِمٍ فِي جَمَاعَةٍ Cuma namazı haktır, cemaatle eda edilmek üzere her Müslümana farzdır.Çünkü sayı, sahabenin icmasıyla sabittir. Cuma namazı için belirli bir sayıya delalet eden bir hadis yok. Mademki cemaat ve sayı kaçınılmazdır, o halde bu, ancak üç kişi ve üstü ile gerçekleşir. Çünkü iki kişi, cemaat sayısı olarak adlandırılmaz. Bu yüzden Cuma namazının sahih olabilmesi için Cumanın farz olduğu kişilerden üç kişi olmak zorunda. Eğer bu sayıdan eksik olursa, Cuma namazı sahih olmaz ve sayı eksik olduğu için de Cuma denmez.

Dolayısıyla Hilafet Devletinde Cuma veya cemaat namazı iptal edilmez. Şeran özürlü olanlar, camiye gitmez ve gerisi gider. Zannı galibe göre herkesin enfeksiyona duçar kalacağı, ne kadar önlem ve tedbir alınırsa alınsın salgından kaçınmanın imkânsız olduğu söylemi, zayıf bir olasılıktır, özellikle de cemaat için asgari sayının iki, Cuma için de üç olması nedeniyle. Bu sayı büyük olasılıkla gerçekleşebilir. Böyle bir olasılığın varlığını varsaysak bile sadece kendi bölgesinde kayda değer alınır. Onun için mesele, olabildiğince hassasiyet ve doğrulukla incelenmeli. Zannı galibe göre sayıya ulaşılıyorsa, Cuma ve cemaat namazı iptal edilmez. Aksine tüm önlemler ve tedbirler alınır. Çekingenlik, farzın terk edileceği anlamına gelmez, tam tersine enfeksiyonu önlemek için tedbir ve önlemlerin alınmasıyla birlikte farz eda edilir.

Bu konudaki racih hüküm bu. Yukarıda belirtildiği gibi devlet, zannı galibe ulaşmak için hiçbir çaba sarf etmeden camilere kapatırsa, dolayısıyla insanların Cuma ve cemaat namazı için camilere gitmesini engellerse, Cuma ve cemaat namazını iptal ettiğinden dolayı günahkâr olur ve büyük bir günah işlemiş sayılır.

Sonuç olarak Müslüman ülkelerdeki yöneticilerin, karış karış, arşın arşın sömürgeci kâfirlerin adımlarını izlemeleri gerçekten acı verici. Bu ülkeler, belirli bir hastalığa derman bulmakta zorlandıklarında, hemen kâfirleri izlerler. Kâfirler, bir çözüm sunduğunda, yanlış da olsa, İslam dünyasındaki yöneticiler tarafından alkışlanırlar. O çözümü sağlıklı ve derman olarak addederler! Bu pandeminin (Korona) ülkelerde ve halklarda durgunluğa ve donukluğa yol açması acı verici. Hatta kamu hayatı neredeyse durdu. Oysa Müslüman ülkeler, benzeri birçok vaka yaşamışlardı. Örneğin H. 18. yılda Şam’da Romalılar ile şiddetli bir savaşa girdiklerinde, veba sınavına maruz kalmışlardı... Yine 6. yüzyılın ortalarında ümmet, moda tabirle şarbon adıyla bilinen “eş Şakafe” belasına duçar kalmış, bela, Şam’dan Mağribe kadar yayılmıştı. Güncel adıyla bu salgın, Stafilokok bakterilerden bulaşan bir tür cilt enfeksiyonu ülseriydi... Müslümanlar yine 8. yüzyılın ortalarında (H.749) Dimeşk’te (Şam) büyük taun olarak bilinen bir salgın ile denenmişlerdi. Bütün bu vakalarda camilere kilit vurulmamış, Cuma ve cemaat namazı durdurulmamış, insanlar evlerine kapatılmamıştı. Aksine hastalar, izolasyon altına alınmış, sağlıklı kimseler, cihat ve dünyanın imarı işleriyle meşgul olmuşlardı... Camilere gitmişler, namaz kılmışlar, salgının kötülüğünden korunmak için Allah’a dua etmişlerdi. Buna ek olarak sağlık tedavisi görmüşler, hasta bakımında bu yolu izlemişlerdi... İşte hak budur.

فَمَاذَا بَعْدَ الْحَقِّ إِلَّا الضَّلَالُ “Artık haktan (ayrıldıktan) sonra sapıklıktan başka ne kalır?[Yunus 32]

H.02 Şaban 1441
M.26 Mart 2020

 

Devamını oku...

Amerika İle Çin Arasındaki Ticaret Anlaşması

Soru Cevap

Amerika İle Çin Arasındaki Ticaret Anlaşması

Soru: ABD Başkanı, Çin ile faz 1 ticaret anlaşmasının 15 Ocak’tan kısa süre sonra imzalanabileceğini söyledi. Trump, geçen ay 15 Ocakta imzaların atılacağını duyurmuştu. Trump, Dünya piyasasını ve küresel ekonomiyi olumsuz etkileyen dünyanın en büyük iki ekonomisi arasında aylardır süren ticaret savaşını sona erdirmek amacıyla başkanlık seçimlerinden sonra Çin ile faz 2 ticaret anlaşmasını sonuçlandırmak istediğini belirtti... [10.01.2020 al-ain.com] Çin Ticaret Bakanlığı, resmi olarak Başbakan Yardımcısı Liuun, faz 1 ticaret anlaşmasını imzalamak için Washington’a gideceğinidoğruladı. Böylece ilk kez Çin, anlaşmanın imzalanacağını doğrulayan resmi bir açıklama yaptı. Trump daha önce anlaşmanın imzalanması sonrasında müzakerelerin ikinci aşamasına geçmek için Pekin’e gideceğini söylemişti. [10.01.2020 tradecaptain.com] Bu, Amerika ile Çin arasındaki ticari gerginliğin bittiği anlamına mı geliyor?

Cevap: Bu sorulara yanıt vermek ve Amerika ile Çin arasındaki ticaret savaşının aslını anlamak için şu hususlara bir göz atacağız:

Birincisi: Sorunun arka planı:

1- Amerika’nın Çin politikasını gözlemleyenler, Amerika’nın Avrasya’da (Avrupa ve Asya) üstünlük kurmaya çalıştığını, Çin’in bölgede lider olmasına izin vermeyeceğini görürler. Çünkü Avrasya, hayati önemdedir. ABD, bölgedeki hegemonyasını güvence altına almak için bölgeye yönelik güçlü bir dış politika geliştirdi. Bugüne kadar bu politika, Amerikan kurumlarının çıkarlarına hizmet etmeye devam ediyor... 1991’de Sovyetler Birliği’nin çöküşünden bu yana Amerika’daki siyasi ortam, ABD-Çin politikasının dizaynı konusunda ikiye ayrılmış durumda:

Birincisi: Amerika öncülüğündeki uluslararası sistemde sorumluluk ve paydaş sahibi olması için Çin’i uluslararası sisteme katmak ya da işbirliği yapmak etrafında dönüyor.

İkincisi: Çin’in niyetlerine güvenilemeyeceğini ve nihayetinde Amerika liderliğindeki Batılı uluslararası düzen karşısında duran rakip bir güç olduğu olgusu üzerinde duruyor.

1990’ların ortalarında Amerikan dış politika kurumu, Çin’in ABD ile rekabet eden bir güç olarak sınıflandırılmasına karar verdi ve Çin’in yükselişini sınırlamak için bazı politikalar benimsendi. Clinton ve Obama yönetimi döneminde Çin’i çevreleme politikası benimsenirken, Cumhuriyetçi oğul Bush ve Trump yönetimi dönemindeyse Çin’i çevrelemek için daha agresif bir politika benimsendi. Trump, Çin’e karşı açık bir ticaret savaşı yürütmek için seferber oldu. [Financial Times]

Amerika’nın çevreleme politikasının iki ana hedefi vardı: Birincisi, Çin’in bölgesel bir güç olarak ortaya çıkışını önlemek. İkincisi, Çin’in Batı merkezli uluslararası düzeni bir yönüyle değiştirmesine mani olmak. Bu hedeflere erişmek için ABD, bir dizi önlemler kabul etti. (Tibet, Doğu Türkistan ve Hong Kong’da Çin’in insan hakları ihlallerinin propagandasını yapmak... Çin’i Kuzey Kore nükleer krizi ve Güney Çin Denizi’nde bölgesel çatışmalar ile oyalamak... Asya-Pasifik bölgesinde Çin’in askeri emellerini ve büyümesini kısıtlamak için Hindistan, Japonya ve Avustralya’yı kullanmak... Çin’in son teknolojiye erişimini engellemek... Çin’i kemer ve yol girişimi projesinden vazgeçirmek gibi.) Amerikan siyasi kurumu, Çin’in güç emellerini frenlemek için bazı prosedürlerde yapılan minik değişikliklerle birlikte çevreleme politikasına sadık kaldı. Ancak 2008’deki küresel finansal krizden ve Afganistan ile Irak’taki felaket savaşlarından sonra ABD, Çin’i çevreleme politikasının yetersiz kaldığını fark etti ve güçlendirmeye karar verdi. (Asya stratejisi) olarak bilinen Obama stratejisinin amacı, askeri teçhizatı ve birlikleri Avrupa’dan Asya ve Pasifik’e kaydırmak ve Çin’in askeri potansiyeli ile mücadele etmekti. Sonra Trump, doğrudan Çin ekonomisini hedef almaya başladı. Trump yönetimi, Çin’i “para birimi manipülatörü” olarak nitelendirdi ve Pekin ile ticaret savaşı başlattı. Bunlar, uluslararası normlara dayalı sistem içinde Çin’i çevreleme çabalarının öncüleriydi. [BBC]

İkincisi: Amerika ile Çin arasındaki ticaret savaşı:

1- Daha önce de belirttiğimiz gibi Amerika, Çin’in yükselişini çevrelemek için Çin ile bir ticaret savaşı başlattı. Ticaret açığı nedeniyle iki ekonomik güç arasındaki ticaret savaşı hız kazandı. Amerika, Çin’den 558 milyar dolarlık mal ve hizmet ithal ederken, buna karşılık Çin, ABD’den 179 milyar dolarlık mal ve hizmet ithal ediyor. [ABD Ticaret Temsilcisi Ofisi) Ancak son zamanlarda öncelikle kendi çıkarlarını gerçekleştirmek için aralarında bir yakınlaşmanın olduğu gözlemlendi!

2- ABD ve Çin, son aylarda kısmi bir ticaret anlaşmasına vardılar. “Anlaşma ile geçen yıldan bu yana dünyanın en büyük iki ekonomisi arasında tırmanan ticaret savaşı sona erecek. Trump daha önce faz 1 ticaret anlaşmasının uzun vadeli bir anlaşmanın yüzde 60’ını temsil ettiğini söylemişti. Anlaşma, ABD’nin Çin mallarına uyguladığı gümrük tarifelerini düşürmesi karşılığında Çin’in Amerika’dan daha fazla tarım ürünü satın alma taahhüdünde bulunmasını öngörüyor... [05.01 2020 el-Arab el-Cedid] El Arabiya sitesi 15 Aralık 2019’da şöyle bir haber geçti: “Dünyanın en büyük iki ekonomisi arasındaki ticaret savaşının başlamasından 21 ay sonra ABD, Çin ile faz 1 anlaşmasına vardı. Ama anlaşma önümüzdeki Ocak ayına kadar imzalanmayacak. Anlaşma uyarınca ABD, 120 milyar dolarlık Çin ürününe yönelik verginin yüzde 7,5’e düşürüleceğini, ancak 250 milyar dolarlık Çin ürünü üzerindeki yüzde 25’lik verginin ise olduğu gibi korunacağını bildirdi. ABD ayrıca bugün yürürlüğe girmesi öngörülen ve oyuncaklar ile akıllı telefonları kapsayan 160 milyar dolarlık Çin ürününe yönelik yüzde 15 oranındaki yeni vergi uygulamasını erteledi... Pekin de önümüzdeki iki yıl içinde en az 200 milyar dolar tutarında ek Amerikan mal ve hizmeti ithal etmeyi kabul etti. Çin ayrıca bugün yürürlüğe girmesi beklenen bazı Amerikan mallarına ek ücret uygulamasını da askıya alacak. Otomobillere yüzde 25, Amerikan yedek parçalarına yüzde 5 tutarında ek gümrük tarifesi uygulanması rafa kalkacak. Çin, yaklaşık 126 milyar dolarlık Amerikan ürününe yönelik gümrük vergisini askıya almaya devam edeceğini belirtti. Buna ek olarak ABD tarım ürünü alımlarını yıllık 50 milyar dolar artırma sözü verdi.” Trump, tarım ürünlerinin ihracatı için gittikçe artan bir pazar bulma gayreti içerisinde, çünkü 2020’de başkanlık seçimlerine girecek ve yeterli ihracat pazarı yoksunluğundan dolayı ağır borç yükü altında ezilen çiftçilerin oylarını kaybetmek istemiyor... Bundan önce Albayan News sitesinin yayınladığı bir habere göre, “Çin Ticaret Bakanlığı Cuma akşamı yaptığı açıklamada, anlaşmanın eşitlik ve karşılıklı saygı ilkesine dayandığını ve dokuz bölümden oluştuğunu belirtti: Giriş, fikri mülkiyet hakkı, teknoloji transferi, gıda ürünleri, tarım, finansal hizmetler, döviz kuru, şeffaflık, ticaret genişlemesi, ikili değerlendirme, anlaşmazlıkların çözümü ve sonuç maddeleri...” [13.12.2019 Albayan News]

3- Ancak bu, ticaret savaşıyla ilgili bu anlaşmaların taraflar arasındaki ekonomik gerginliği sona erdireceği anlamına gelmez. Çünkü ticaret savaşı, Çin’i kontrol etmenin gerçek motivasyonu değil. Tam tersine arkasında Amerikan ekonomisine ve uluslararası önceliğine tehlike teşkil eden çok daha derin bir mesele var. Zira Çin, beşinci nesil teknolojide (G5) öncü bir ülkedir. G5, kablosuz iletişimin bir sonraki neslidir. Daha da önemlisi G5, yapay zekâyı kontrol etmenin kapısıdır. Alphabet eski yönetim kurulu başkanı Eric Schmidt, LinkedIn Kurucusu Reid Hoffman, Aspen Enstitüsü Başkanı ve eski CEO’su Walter Isaacson’tan oluşan Savunma İnovasyon Kurulu, “G5lideri ülkenin, kablosuz teknoloji sektöründe büyük ölçekli istihdam yaratmasının yanı sıra önümüzdeki on yıl içinde yüz milyarlarca dolar gelir elde etmesi bekleniyor. G5 sahibi ülke, birçok yeniliğe sahip olacak ve dünyanın geri kalanı için standartlar belirleyebilecek. Bunun şu anda ABD olma olasılığı yok...” [ZDNet]

4- Bilginiz olsun diye söylüyorum, G5 süper hızlı. “Araştırmacılar, G5 hız testlerinin rekor hıza, bir saniyede 1 terabayta ulaştığını açıkladı. Bu hız, şimdiki hızdan 200 kat daha yüksektir. İngiltere’de Surrey Üniversitesi’ndeki 5G İnovasyon Merkezi’nden bir araştırma ekibinin yaptığı testlere göre uzun film dosyalarının 100 katı büyüklüğündeki bir dosya yaklaşık 3 saniye içinde indirilebilecek. Ayrıca yeni hız, 4G şebekesinin ortalama indirme hızından yaklaşık 65.000 kat daha yüksek. 2020’de internete bağlı cihaz sayısının 50 ile 100 milyar arasında olması bekleniyor. Bu nedenle internet erişimine yönelik bu büyük talebi karşılamak için yeni ve farklı frekans bantlarına ihtiyaç var. G5’in teknik olarak nasıl çalıştığına gelince, “MIMO” yani çoklu giriş çoklu çıkış olarak bilinen bir teknoloji var. Bu teknoloji, G5 şebekesinin çalışmasında ve verimlilik standartlarında önemli bir rol oynayacak. MIMO teknolojisi, veri akışını ayrı ayrı servis etmek için birkaç küçük anten kullanıyor. Samsung, inanılmaz veri indirme hızı sağlamak için bu teknolojiyi kullanıyor. G5 ağının çok daha fazla baz istasyonunu kullanması muhtemel... [13.08.2017 Al Arab]

5- 2017’de Dünya Ekonomik Forumu’nda Schmidt, “Çin’in, gelişmiş yapay zekânın (Al) gelişiminde ABD’yi sollamasının çok uzun sürmeyeceğini söyledi.” [Dünya Ekonomik Forumu] Yapay zekâ şurada kendini gösteriyor:

- Müşteri sorunlarını daha hızlı anlamak ve daha verimli cevaplar vermek için yapay zekâ sohbet robotlarının kullanımında.

- Zaman çizelgesini iyileştirmek amacıyla bir sürü metin verisinden önemli bilgileri analiz etmek için yapay zekâ asistanlarının kullanımında.

Uzmanlar, önümüzdeki birkaç yıl içinde yapay zekâ alanındaki büyük ilgiye ve yatırımlara işaret ediyorlar. Deloitte’ye göre 2021 yılına kadar yapay zekâ ve otomatik öğrenmeye 57,6 milyar dolar harcama yapılacak yani 2017’dekinin beş katı.

6- Trump’ın “G5” üreticisi Huawei şirketine açıkça karşı çıkması sürpriz değil. Trump, Çinli şirketin güvenlik tehdidi oluşturduğunu çeşitli vesilelerle dile getirdi. Son NATO zirvesinde Trump, Bence bu bir güvenlik riski.açıklamasında bulundu. [Business Insider] Bu nedenle ABD, güvenlik ihlalleri gibi sahte gerekçelerle G5 teknolojisinin ülkelerindeki alt yapı çalışmalarından ya da tekliflerden Huawei’yi dışlamaları için birçok Batı ülkesine (İtalya, Birleşik Krallık, Almanya vs...) baskı yaptı. ABD ayrıca Kanada’dan Huawei şirketinin Mali İşler Direktörü Meng Wanzhou’yu İran’a karşı ABD yaptırımlarını ihlal ettiği gerekçesiyle tutuklamasını istedi. Amerika, Çinli G5 ağının yasaklanmasını önemsiyor. Nitekim Trump, Çin’e silikon yongaların satışına yasak getirdi.

7- Çinliler uzun süredir Made in China 2025 planı uyarınca teknolojide bağımsız olmak için çalışıyorlar. Ancak Amerikalıların, Huawei ve diğer Çinli şirketlere davranış biçimleri, Çin’in kilit teknolojilerde tam bağımsızlık arayışını hızlandırdı. Çinliler, 2022 yılına kadar kendi işletim sistemlerini kurma planlarını açıkladılar ve bu kapı IBM, Microsoft, Dell ve diğer Amerikan şirketlerine kapatıldı. Ayrıca, Çin kendi silikon çiplerini inşa etmeyi planlıyor. Son bir kaç yılda Tayvan’da binlerce çip mühendisi, aldıkları maaşın iki katını teklif eden Çin’e gittiler. Amerikalı analistler, Çin’in beş ila yedi yıl içinde çip sektöründe bağımsızlık elde edeceğini tahmin ediyorlar. Aldığı bu önlemler sayesinde Pekin, yeni yapay zekâ ekonomisinde büyük kazançlar elde edecektir.

8- Amerika, Çin’in G5 ve yapay zekâda liderlik yeteneğini kısıtlamak için elinden geleni yapıyor. Çünkü bu teknoloji, buhar motoru, elektrik ve silikon çipi gibi son derece önemli. Söz konusu teknolojiler, üretim ve ekonomik büyümenin motorları. Buna göre şimdiki ticaret savaşı, Amerika ile Çin arasındaki ticaret dengesizliğini gidermek için yürütülen salt ticaret savaşından çok daha fazlasıdır. Tam tersine, bu, bir teknoloji savaşıdır özellikle de G5. Mevcut verilere göre, dünyanın iki kutuplu bir teknolojik sistemi olması muhtemel: Amerika önderliğindeki Batı ile Çin liderliğindeki dünyanın geri kalanı. Çin teknolojik sistemi Avrasya’da egemen olursa, Çin’in bu bölgedeki Amerikan önceliklerini tehdit etme olasılığı artacaktır.

Bu yüzden ABD ile Çin arasındaki ticaret anlaşması gerçekleşmiş ve bir yıl sonra tüm aşamaları imzalanmış olsa bile, nitekim Trump,  Yönetiminin Çin ile ABD arasında faz 2 ticaret anlaşması için müzakereleri yakın zamanda başlatacağını, ancak bu müzakerelerin tamamlanmasının Kasım ayında ABD’de yapılacak başkanlık seçimi sonrasına bırakılabileceğini” söyledi...[10.01.2020 al-ain.com] hatta nihai aşamaları bile tamamlanmış olsa, bunun, özellikle de G5 teknolojisinde savaşçı molasından öteye geçmeyeceği tahmin ediliyor. Çünkü Amerika, Çin kabul etse bile Çin’in denginde olmayı asla kabul etmez. Zira Amerikan küstahlığı, Amerikanın bunu kabul etmesine manidir!

H.17 Cumade’l Ûlâ 1441
M.12 Ocak 2020

Devamını oku...

Soru Cevap: Libya’daki Son Gelişmeler

Soru Cevap

Libya’daki Son Gelişmeler

Soru:

ABD ajanı Hafter güçleri ile Avrupa ajanı Serrac güçleri arasında aralıklarla süregelen çatışmalar sonrası Hafter güçleri, başkent Trablus’a yeni saldırı başlattı. Hafter ve onun arkasındaki Amerika, bugün Trablusu ele geçirebileceklerini düşünüyorlar mı? Bu şiddette ve ölçekte çatışmalar patlak verebilecek ne gibi bir gelişme oldu? Peki, Türkiye’nin Trablus’taki Fayez es Serrac hükümetine verdiği desteğin hakikati nedir? Rusyanın Libya’ya girdiği doğru mu yoksa bu sadece bir gözdağı mı? Almanyanın çağrıda bulunduğu Libya konulu Berlin Süreci toplantısından ne bekleniyor?

Cevap: Söz konusu soruların yanıtına açıklık getirmek için aşağıdaki hususlara bir göz atacağız:

Birincisi: Amerika, Libya’daki çatışmada ajanı Hafter’i güçlü bir unsur olarak dayatmayı başardıktan sonra Libya, Amerikan ajanının kontrolündeki bölgeler ile İngiliz ve Avrupa ajanlarının kontrolündeki bölgeler olmak üzere ikiye bölündü. Amerika, özellikle Mısır aracılığıyla ajanı Hafter’e verdiği askeri desteği artırdıktan sonra Libya’daki nüfuzunda peyderpey artış yaşandı. Hafter tarafından Libya’nın güneyine gerçekleştirilen saldırıda bu açıkça görüldü. Özellikle Hafter’in 2019 Nisan ayı başlarında Trablus’a düzenlediği saldırı sonrası Avrupa nüfuzunda bir gerileme oldu. Hafter ve onun arkasındaki Amerika, Trablus’taki Avrupa ajanı es Serrac hükümeti üzerindeki baskıyı artırmak istedi ve bunu, siyasi müzakerelerde aslan payı elde etmenin bir yolu olarak benimsedi. Böylece Hafter, güneyde kontrolü sağladıktan sonra Cezayir’in içerideki protestolarla boğuşmasından da yararlanarak Nisan 2019’un başlarında Trablus’a bir saldırı gerçekleştirdi. Saldırıda Hafter güçleri üstün geldi. Amerika, Trablus merkezli uluslararası tanınırlığa sahip Ulusal Mutabakat Hükümeti döngüsünden çıkmak istedi. Bu yüzden resmi bir hükümet yetkilisi ile temas kurar gibi Hafter ile açıktan temas kurdu. ABD Başkanı Trump, Hafter ile bir telefon görüşmesi gerçekleştirdi.[22.01.2017 Skynews Arapça]

İkincisi: Buna karşın Avrupa, Libya sorununu siyasi olarak gündeme taşıdı. Almanya Şansölyesi Merkel, Libya krizinin çözümü için Berlin’de uluslararası bir konferans düzenlenmesi çağrısında ve girişiminde bulundu. Ancak bu girişim için henüz bir tarih belirlenmedi. “Almanya’nın başkenti Berlin’de gerçekleşmesi beklenen konferans için henüz bir tarih belirlenmedi...” [07.12.2019 Deutsche Welle] Fakat bu ayın sonlarında gerçekleşebileceği ile ilgili medyada doğrulanmamış bazı haberler yer aldı... Behemehâl Berlin Süreci, Avrupa’nın arzuladığı ve G7 zirvesinden bu yana planladığı girişimin ete kemiğe bürünmesidir. G7 ülkeleri, Libya’daki çatışmaları sona erdirmek için uluslararası bir konferans düzenlenmesi çağrısı yaptı. Fransa’nın Biarritz kasabasında yapılan G7 Zirvesi’nin ardından yapılan açıklamada, tüm ilgili tarafların ve bölgesel aktörlerin konferansta yer alması gerektiği belirtildi. [26.08.2019 El Kuds el Arabi] Avrupa ülkeleri, Berlin Süreci’ni Libya’daki ajanlarını ve dolayısıyla nüfuzunu korumak için bir umut ışıltısı görüyor. “es Serrac, Salı günü Trablus’ta İtalya Dışişleri Bakanı Luigi Di Maio ile görüştü. Di Maio, Libyada güvenlik ve istikrarı sağlama çabalarını destekliyoruz. Bu krizde tek yol diplomatik çözümdür. Burada askeri çözüm olamaz. Berlin Süreci’nin Libya krizi ile ilgilenen ülkeler arasında “konsensüsü” sağlayacağını umuyoruz.ifadelerini kullandı.” [17.12.2019 www.independentarabia.com]

Üçüncüsü: Öyle görünüyor ki Amerika, Avrupa’nın Berlin Sürecini baltalamak, özellikle ABD’nin Libya Özel Temsilcisi’nin belirlediği koşullar altında Berlin Süreci’nin gerçekleşmesi için uğraşıyor. Birleşmiş Milletler Libya Özel Temsilcisi Gassan Selame, Berlin Süreci’nin düzenlenmesinden önce üç şart belirlediğini açıkladı. Güvenlik Konseyinde yaşanan bölünmüşlük nedeniyle krizin çözümüne ilişkin hareket alanının son derece zorlaştığını vurguladı.” [13.11.2019 alwasat.ly] BM Özel Temsilcisi’nin ayak sürümesi, Amerika’nın, Berlin Süreci’nin düzenlenmesi konusunda ayak sürüdüğünü gösteriyor. Görünüşe göre toplantı tarihinin belirlenmesinde yaşanan zorluğun nedeni de bu! Fakat Amerika, bununla da yetinmeyerek, Rusya ve Türkiye’yi Libya sahasına soktu. Böylece Avrupa’nın çabalarını felce uğratacak şekilde Libya ile ilgili bölgesel ve uluslararası kartlar yeniden karıldı. Dolayısıyla Rusya ve Türkiye’nin Libya sahasına girişi, daha düzenlenmemiş olan konferansı etkiledi. Onun için Avrupa, Amerika ile birlikte çözümün kilit bir bileşeni olamaz. Aksine ABD ile çekişmekte ya da Rusya ve Türkiye bile önünde yer almaktadır. Bunun için Avrupa’nın rolü zayıflıyor... Bu nedenle düzenlense bile konferanstan çıkacak sonuçlar Avrupa’nın umduğu gibi olmayacaktır! Avrupa, konferansı desteklemek ve her şekilde katılım sağlamak için Amerika’nın konumunu etkilemeye çalışıyor. O kadar ki Avrupalı yetkililer, Amerika’yı zor durumda bırakmak için uğraşıyor. Amerika adına konferansa ilgiyle yaklaştığını söylediler! Almanya Dışişleri Bakanı Maas, İtalyan mevkidaşı Luigi Di Maio ile düzenlediği ortak basın toplantısında, ABD, Berlin sürecine son derece ilgiyle yaklaşıyor ve başarılı olması için etkisini kullanacak” şeklinde konuştu.” [10.11.2019 Eanlibya] Yani açıklamayı yapan Amerika değil! Amerika’nın gözü ise Libya sahasında. Berlin’de, konferansın hazırlık toplantısı sonrası ABD’nin Libya Büyükelçisi Richard Norland, 17 Eylül 2019’da Berlin Süreci’ne davet edilmemesine rağmen Cezayir’e gitti. Cezayir Dışişleri Bakanı Sabri Bukadum ile bir araya geldi... [02.11.2019 El Kuds el Arabi] Bu da Amerika’nın gözünün Cezayir’in üstünde olduğu ve Libya’da Hafter’e karşı askeri operasyona girişmesinden korktuğunu gösteriyor.

Dördüncüsü: Amerika’nın, Avrupa ve dolayısıyla es Serrac’ın konumunu zayıflatmak için Rusya ve Türkiye’nin Libya sahasına girişiyle kartları yeniden nasıl kardığına gelince:

A- Amerika, Libya’ya girmesi ve ajanı Hafter’i desteklemesi için Rusya’ya yeşil ışık yaktı. Rus güvenlik şirketi “Wagner” Libya’da belirdi. Bu şirket, Irak’taki Amerikan suç şirketi “Blackwater”ın Rus muadilidir... Görünüşe göre Amerika, Hafter’i desteklemek üzere “Wagner” şirketinin Libya’ya girmesi için Rusya’ya telkinde bulunmuştur. Söz konusu şirket, elektronik harp sistemleri / jammer sistemleri gibi modern Rus askeri teçhizatı ile donatılmış bir şirkettir. Bu yüzden Libya’daki hasımlarına karşı Hafter’in askeri üstünlük kurmasının önemli bir unsuru haline gelmiştir. Başkan Putin’e son derece yakın bir şirkettir ve yurtdışında askeri kontratlar yoluyla paralar kazanıyor. Rusya Devlet Başkanı Putin, Amerika’nın taleplerine yanıt verildiğini itiraf etti: “Biz, Rusya olarak Serrac hükümeti ve Hafter ile temas halindeyiz.[19.12.2016 Russia Today] Aynı zamanda Amerika da Hafter’i destekliyor. Beyaz Saray tarafından yapılan yazılı açıklamada, Trumpın Mareşal Hafterin terörizme karşı mücadele ve Libyanın petrol kaynaklarını güvenlik altına almadaki rolünü kabul ettiği belirtildi.[24.11.2019 Deutsche Welle] Amerika, Libya’nın Rusya ile ABD arasında bir çatışma sahası olarak görülmesi arzusunda. 24 Kasım 2019’da Deutsche Welle, ABD devlet kurumlarından Rusya’nın, Libya halkının iradesine karşı verilen mücadeleyi istismar etme girişimleri karşısında Libya’nın egemenliğini ve toprak bütünlüğünü destekledikleriniaktardı.

B- Türkiye’nin Libya krizindeki rolü, çarpıcı bir şekilde ön plana çıkmıştır. “Türkiye 27 Kasım 2019’da Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti Başbakanı Fayez es Serrac, Ankara ile Trablus arasında güvenlik ve askeri işbirliği ile deniz yetki alanlarının sınırlandırılmasına ilişkin mutabakat muhtırası imzaladı. Gazetecilere açıklamalarda bulunan Erdoğan, Aynı şekilde Libya’da Mısır’ın ne işi var? Libya’da Abu Dabi yönetiminin ne işi var?dedi. Rusya’nın rolü ile ilgili olarak Erdoğan, Libya’da, Wagner denilen kuruluş vasıtasıyla bunlar adeta Hafter’in paralı askerleri olarak onun yanında görev yapıyorlar. Parasını kimler veriyor malum. Böyle bir durum söz konusu ve bütün bunlar karşısında tabi ki bizim seyirci kalmamız doğru değil. Biz de elimizden geleni şu ana kadar yaptık ve yapmaya da devam edeceğiz.ifadelerini kullandı. [20.12.2019 el-Cezire] Kısa bir süre sonra Erdoğan’ın projesi TBMM’de kabul edildi. “Birleşmiş Milletler tarafından tanınan Trablus merkezli Ulusal Mutabakat Hükümeti’ne destek vermek üzere Libya’ya asker gönderilmesine ilişkin Cumhurbaşkanlığı tezkeresi dün akşam saatlerinde 184 aleyhte oya karşı 325 oyla TBMM’de kabul edildi. Tezkere, Ankara’nın Trablus’taki Halife Hafter güçlerine karşı savaşta uluslararası tanınırlığı sahip hükümet güçlerine destek vermek için danışmanlar ve eğitmenler gibi muharip olmayan güç göndermesine izin veriyor.” [02.01.2020 BBC Arapça]

Beşincisi: Türkiyeyi Libya’ya sokan ABDnin hedeflerine gelince, Erdoğan’ın açıkladığı gibi es Serrac hükümetini desteklemek değil. Aksine derinlemesine araştırılıp incelendiğinde, lokal, bölgesel ve uluslararası hedefler olduğu görülür. Racih olan görüş şudur:

1- Lokal açıdan: es Serrac hükümeti güdümünde “ılımlı İslamcılar” olarak kabul edilen çok sayıda silahlı grup yer alıyor. Asker göndermeden önce bile Türkiye’nin bu gruplarla teması vardı. Onun için bu grupları ölüme sürüklemesi çok kolay. Tıpkı Suriye’de yaptığı gibi. Yanlısı grupları, bölgeleri katil Beşşar’a teslim etmeye sevk etmişti. O yüzden Türkiye, Libya’da Hafter karşısında es Serrac hükümetini zayıflatmak ve sadakatini kazanmak için savaşa giriyor. Es Serrac, Erdoğan’ın Amerika’nın yörüngesinde hareket ettiğini, destek vermek için değil, aldatmak için asker gönderdiğini bilmelidir. Gruplar, hassas bölgelerden çekilmeleriyle zayıflayacaklar, böylece Hafter kefesi ağır basacaktır. Nitekim Suriye’de böyle olmuştu. Ama es Serrac, Avrupa ile bir plan dâhilinde Türkiye’ye yakınlaşarak Amerika’yı sıkıştırmak istedi. Onun için uluslararası tanınırlığa sahip bir hükümet olarak herhangi bir devletten yardım isteme hakkına sahip olduğu için Erdoğan Türkiye’sini Ulusal Mutabakat Hükümeti’ni desteklemeye zorladı. Akabinde Avrupa, Türkiye ve onun arkasındaki Amerika sonra da Mısır’ın askeri müdahalesine karşı uluslararası arenada yaygara kopardı... Es Serrac ve onun arkasındaki Avrupa, bu sıkışıklık ve yaygaranın, Amerika’nın Hafter ve Mısır’ın es Serrac üzerindeki baskısını hafifletmesini etki edeceğini tahmin ediyor...

2- Bölgesel açıdan: Türkiye’nin askeri desteği gerekçesiyle Mısır, mevcut koşulları nedeniyle Cezayir’in es Serrac hükümetini desteklemesinin zor olduğu bir dönemde, Hafter’e verdiği desteği güçlü bir şekilde artırabilir. Libya’da savaşmak üzere doğrudan asker gönderebilir. Türkiye’nin, es Serrac hükümetine verdiği destek sembolik olacak, Suriye’de yandaş gruplara verdiği destek kadar önemli ve ciddi olmayacaktır. Kaldı ki Türkiye, Libya’ya bayağı uzaktır. Onun için destek açıklamaları yaygaradan öteye geçmeyecektir. Suriye’de olduğu gibi Türkiye’nin destek tuzağına ve serabına düşürmek için Libya güçlerine azcık bir destek sunabilir.

3- Uluslararası açıdan: Türkiye’nin askeri müdahalesi, Libya sahasını Rusya ile Türkiye arasında gelgit alanına dönüştürecektir. Şuan bu oluyor. Erdoğan, açıklamalarında Rusya’nın Libya’daki askeri varlığını hedef aldı. Rusya ise Türkiye’nin askeri müdahalesinden duyduğu rahatsızlığı dile getirdi. Ardından bu açıklamaları başka açıklamalar izledi. Türkiye ve Rusya, Libya konusunda yaptıkları anlaşmalar hakkında karşılıklı açıklamalar yaptılar. Bu, Suriye’deki olaylarda Türkiye-Rusya entrikalarına çok benziyor...

4- Erdoğan’ın, petrol ve doğalgaz sondaj çalışmaları için es Serrac ile böyle bir anlaşma yapıldığına dair kamuoyunu kandırmasına gelince, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Fatih Dönmez, Libya’yla deniz yetki alanlarının mutabakatına yönelik bir anlaşma yapılmıştı. Meclisimizden geçti, Libya hükümetinde de onaylandı. Şu anda bunların BM’ye gönderilmesi ve tescil aşamasındayız. Bu süreç de tamamlandıktan sonra yeni alanlarda Enerji Bakanlığı olarak petrol ve doğalgaz arama ve üretim ruhsatlandırma çalışmalarını başlatacağız. Öyle tahmin ediyorum ki, 2020’nin ilk aylarında bu süreci başlatmış oluruz” diye konuştu.” [18.12.2019 Reuters] Görünen o ki Erdoğan, sanki askeri müdahalesinin arkasında petrol ve doğalgaz arama çalışmaları varmış gibi kandırmak için bunu bir fırsat olarak gördü ve bu yüzden bu anlaşmayı imzaladı. Çünkü 2018 Ekim ayından bu yana Antalya açıklarında (100 km) Akdeniz’de yürütülen doğalgaz sondaj çalışmaları, pek ciddi çalışmalar değildi. Havanda su dövmek gibiydi. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı, bir gemi göndermelerine rağmen henüz petrol ve doğalgaz arama çalışmalarına başlamadıklarını itiraf etti. Şimdiyse bakan, petrol ve doğalgaz arama çalışması yapacaklarını ve Türkiye’nin çıkarları için Libya’ya askeri müdahalede bulunacaklarını söyleyerek kamuoyunu kandırıyor. Oysa Libya’da oynayacağı hilekâr rol Amerika yararına olacaktır.

Altıncısı: Trablus savaşı kararına gelince, son aylarda Hafter kefesinin ağır basmasını sağlayan bazı faktörler ortaya çıkmıştır:

1- Amerika’nın, Rusya ve Türkiye’yi Libya sahasına sokmasıyla, daha önce de açıkladığımız gibi Mısır’ın rolünün etkin bir şekilde artmasıyla Avrupa için yarattığı bu karmaşık sahne karşısında Hafter, Trablus’taki askeri operasyonlarını tırmandırdı. “Libya Ulusal Ordusu Komutanı Halife Hafter, 12 Aralık Perşembe akşamı belirleyici savaşın ve Trablus kentine doğru ilerlemenin başladığını duyurdu. Hafter, Libya el-Hades televizyonunda yaptığı konuşmada, Trablus’taki tüm askeri birlikler için Trablus’un hürriyetine kavuşmasına “sıfır saat kaldı” açıklamasında bulundu. Bugün belirleyici savaşı ilan ediyoruz ve başkentin kalbine doğru ilerliyoruz...dedi.” [12.12.2019 Deutsche Welle] Askeri operasyonlar tırmanarak devam ediyor...

2- Rusya özellikle Wagner şirketinin Hafter tarafında yer alması. Amerika, müdahale etmek ve ajanını desteklemek için Rusya’ya yeşil ışık yaktı. Wagner, jammer sistemleri gibi modern Rus askeri teçhizatı ile donatılmış bir şirkettir. Dolayısıyla Hafter’in, Libya’daki hasımlarına karşı askeri üstünlük sağlamasında önemli bir unsur haline gelmiştir. Rusya Devlet Başkanı Putin, Amerika’nın taleplerine yanıt verildiğini itiraf etti. “Biz, Rusya olarak Serrac hükümeti ve Hafter ile temas halindeyiz.dedi. [19.12.2016 Russia Today]

3- Türkiye’nin Libya sahasına müdahalede bulunması. Es Serrac hükümeti güdümünde “ılımlı İslamcılar” olarak kabul edilen çok sayıda silahlı grup mücadele ediyor. Müdahaleden önce de Türkiye’nin o gruplarla teması söz konusuydu. Onun için Türkiye’nin bu grupları ölüme sürüklemesi çok kolay, tıpkı Suriye’de yaptığı gibi. Suriye’de yanlısı grupları, bölgeleri katil Beşşar’a teslim etmeye sevk etmişti. O yüzden Türkiye, Libya’da Hafter karşısında es Serrac hükümetini zayıflatmak ve sadakatini kazanmak için savaşa giriyor. Es Serrac, Erdoğan’ın Amerika’nın yörüngesinde hareket ettiğini, destek vermek için değil, aldatmak için asker gönderdiğini bilmelidir... Öte yandan Türkiye’nin es Serrac’ı desteklemek için Libya’ya askeri müdahalede bulunduğunu duyurması, Mısır’ın, Libya müdahalesini gizli tutması yerine açıklaması için bir başlangıç olacaktır!

4- Türkiye-Rusya düzenbazlığı. Zira Türkiye, es Serrac’ı desteklemek için askeri müdahalede bulunduğu görüntüsü veriyor. Erdoğan da Hafter’e destek verdiği için Rusya’yı hedef alan açıklamalar yapıyor. Rusya’nın rolü ile ilgili olarak Erdoğan, Libya’da, Wagner denilen kuruluş vasıtasıyla bunlar adeta Hafter’in paralı askerleri olarak onun yanında görev yapıyorlar. Parasını kimler veriyor malum. Böyle bir durum söz konusu ve bütün bunlar karşısında tabi ki bizim seyirci kalmamız doğru değil. Biz de elimizden geleni şu ana kadar yaptık ve yapmaya da devam edeceğiz.ifadelerini kullandı.” [20.12.2019 el-Cezire] İki gün sonra da Putin’le telefonda görüştüğünü açıkladı! Dışişleri bakan yardımcısı, savunma bakan yardımcısı ile istihbarattan ve ulusal güvenlikten oluşan bir heyetle, kısa bir zaman içerisinde arkadaşlarımız Moskova ziyareti yapacaklar.Dedi. [18.12.2019 NTV] Yani Rusya, sabah akşam Suriye halkına hava saldırısı düzenlerken, hem onunla görüşüyor hem de işbirliği yapıyor. Aynı zamanda da münafıklık yapıp Suriye halkını ve grupları desteklemek için Suriye’ye girdiğini söylüyor! Sanki oyun oynuyor gibiler. Gizli kalacağını sanıyorlar, ama deşifre olmuş durumda! 20 Aralık 2019’da El Cezire sitesinin İtalyan Corriere Della Sera sitesinden aktardığına göre Libya sahnesi Türk-Rus oyununa tanıklık ediyor. Nitekim Karadeniz’de her iki taraf arasında şekillenmeye başlayan bir anlaşma söz konusu. Suriyedeki barış deneyimini Libyada da ya hazırlar.Türkiye- Rusya düzenbazlığının deşifre oluşu, Hafter’in çalışmalarını kolaylaştırarak etkinleştiriyor...

Bu dört faktör, Hafter’in konumunu destekliyor. Trablus’taki savaşı tırmandırması için motive ediyor ve onu buna teşvik ediyor... Tabii ki, bu faktörler, Amerika’nın yönetiminde ve planlaması iledir. Hafter açısından durum böyle. Es Serrac açısından ise, şüphesiz Avrupa özellikle İngiltere, Fransa ve İtalya’nın desteğine sahip. Buna ek olarak silahlı gruplar özellikle de Misrata savaşçıları dayanıklı ve serttir. Ancak yukarıda da belirtildiği gibi müdahalelerin devam etmesi, Trablus üzerindeki askeri baskının artması ve Türkiye’nin es Serrac güçlerinin sadakatini kazanması, Libya’daki Avrupa etkisinin sarsılmaya başladığı anlamına gelir. Libya’daki İngiliz ve Avrupa yanlısı devasa siyasi ortamın, özellikle de Amerika’nın, Rusya ve Türkiye’yi Libya sahasına sokarak kartları yeniden karmasından sonra sarsılan bu nüfuzunu kurtarması çok zor. Yani, gerçekleşen olaylar ve verilere göre Libya’da hüküm süren Avrupa etkisinin, daha önce olduğu gibi eskiye dönmesi artık zor... Bununla birlikte öngörülebilir gelecekte krize askeri çözüm bulunması kolay değil. Bu nedenle siyasi çözüme dönülmesi bekleniyor. Taraflar, askeri çözüm bulamazlarsa, kapitalistler olarak uzlaşı yöntemini tercih edecekler, askeri üstünlüğe göre siyasi kazanımlar elde edeceklerdir. Şu an askeri üstünlük, Hafter’den yani Amerika’dan yana...

Yedincisi: Sonuç olarak Müslüman ülkelerin, sömürgeci kâfirlerin küfür ve halkının çıkarlarına hizmet etmek için soydaşlarımızdan araçlarla rekabet ettikleri bir savaş alanına dönmesi acı verici. Çarpık ve kırık koltuklarında kalabilmek için Müslüman ülkelerdeki yöneticiler, kâfirleri dost ediniyorlar! Bu yöneticiler, akıbetin muttakiler için olduğunu bilmiyorlar. Nihai zafer İslam ve Müslümanlarındır. Pişman olacaklar ama son pişmanlık fayda etmeyecek.

فَتَرَى الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ يُسَارِعُونَ فِيهِمْ يَقُولُونَ نَخْشَى أَنْ تُصِيبَنَا دَائِرَةٌ فَعَسَى اللَّهُ أَنْ يَأْتِيَ بِالْفَتْحِ أَوْ أَمْرٍ مِنْ عِنْدِهِ فَيُصْبِحُوا عَلَى مَا أَسَرُّوا فِي أَنْفُسِهِمْ نَادِمِينَ İşte kalplerinde bir hastalık bulunanların, Başımıza bir felaketin gelmesinden korkuyoruzdiyerek onların arasında koşup durduklarını görürsün. Ama Allah, yakın bir fetih veya katından bir emir getirir ve onlar içlerinde gizledikleri şeye (nifaka) pişman olurlar.[Maide 51-52]

H.11 Cumade’l Ûlâ 1441
M.06 Ocak 2020

Devamını oku...

Irak, Lübnan ve İran’daki Halk Hareketleri

Soru Cevap

Irak, Lübnan ve İran’daki Halk Hareketleri

Soru:

Irak, Lübnan ve İran’daki halk hareketlerinin, 5 Kasım 2019 tarihinde yayınlanan genel hatlarda geçtiği üzere spontane başladığını biliyoruz. Hâlâ öyle mi? Amerikan güdümündeki bu üç ülkede Avrupanın bir rolü var mı? Bu ülkedeki koşullar böyle devam eder mi? Yoksa Amerika, Mısır ve Sudan’da yaptığı gibi, bu ajanları veya bir kısmını normal yolla ya da ordu aracılığıyla değiştirir mi? Allah mükâfatınızı artırsın.

Cevap:

Yukarıdaki soruların cevabının açıklığa kavuşması için bir dereceye kadar aşağıda belirtilen hususlara bir göz atacağız:

Birincisi: Protestoların nedenleri ve motivasyonları:

Evet, protestolar, üç ülkede spontane olarak başladı. Motivasyonları kısaca şöyle:

1- Iraktaki protestolar: Ekim ayı başlarında Irak’ta, gösteriler ve oturma eylemleri şeklinde patlak veren kitlesel protestolar, Bağdat’ta köprüleri ve ana yolları trafiğe kapattı. Nedeni, ülkede kötüleşen ekonomik koşulları, devlet kurumlarındaki yaygın idari ve mali yolsuzluğu ve yaygınlaşan işsizliği protesto etmekti. Koşullar dayanılmaz bir hal alıp yaşam zorlaşınca, protestolar spontane bir şekilde start aldı... 16 yıllık rejim, elektrik sorununu çözemedi, gençlere ve üniversite mezunlarına istihdam olanağı sağlayamadı, muazzam petrol zenginliğine rağmen insanların açlığını yatıştırmadı... Ardından protestolar patlak verdi. Protestolarda yaklaşık 350 kişi hayatını kaybetti, binlercesi yaralandı, gözaltına alındı. İran yanlısı hükümet ortağı partilerin ofisleri yakıldı. Daha sonra 4 Kasım 2019’da Kerbela’daki İran Konsolosluk binası ateşe verildi, taşlandı, kentten ayrılması istendi. 27 Kasım 2019’da da Necef’teki İran Konsolosluk binası ateşe verildi... Protestoların, rejimin ağırlıkta olduğu Bağdat, Nasiriye, Kerbela, Necef ve güneydeki diğer kentlere sıçramasıyla Irak hükümeti daha da sersemledi, şaşkına döndü. Protestoların şiddetlenmesiyle daha fazla iktidarda tutunamayan Abdül Mehdi, 30 Kasım 2019 günü istifa etti ve 01 Aralık 2019’da da Irak parlamentosu tarafından istifası kabul edildi.

2- Lübnandaki protestolar: Lübnan’daki ekonomik koşullar, tamamen ya da neredeyse çöküşün eşiğine gelmişti! “Ülkede kamu borcu 2019’un ilk çeyreği itibarıyla 86,32 milyar dolara ulaştı.” [15.03.2019 El Arabi El Cedid] Bu, faizi, devlet gelirinin yaklaşık yarısını yutan devasa bir borçtu. “Ülkenin borç oranı, ulusal gelirin (GSYİH) yüzde 152’sine ulaşıyor. Faiz, devletin gelirinin neredeyse yarısını yutuyor.” [28.10.2019 BBC] Bu kapitalist suçlar, “İşsizlik oranını en yüksek seviyelere taşıdı. 35 yaş altındakilerin yüzde 37’si işsiz olduğu tahmin ediliyor.” [26.11.2018 BBC] Siyasi sınıfın halka miras bıraktığı bu ekonomik yıkım karşısında, 17 Ekim 2019’da “WhatsApp uygulamasına yönelik vergi”, Lübnan sokaklarının fitilini ateşledi. Lübnan’ın güneyinde milletvekillerine ait ofisler ateşe verildi. Beyrut, Nebatiye ve Sur sokakları yangın yerine döndü. Çok büyük gösteriler düzenlendi... Çok geçmeden gösteriler, hükümetin istifası ve Lübnan’daki tüm siyasi seçkinlerin değişmesi gerektiğini talebine evirildi... Lübnan devleti ve trollerinin sahip olduğu güvenlik mantığı nedeniyle İran partisi destekçileri, 24-25 Ekim 2019’da meydanlardaki oturma eylemlerine müdahalede bulunarak göstericileri terörize etmeye kalktı. Ardından İran partisi ve Emel Hareketi destekçileri tarafından Beyrut’ta aynı senaryo ikinci defa tekrarlandı!

3- İrandaki protestolar: İran rejimi, pivot ülkelerden (Irak, Lübnan, Suriye) daha iyi durumda değildi. Rejim, ülke yönetimine pastoral bakış açısından yoksun olduğu için İran ekonomisinin geniş bir sektörü Devrim Muhafızları’nın kontrolündeydi. Fars olmayan yörekentlerin marjinalleştirilmesi, ülkenin kırsal kesiminde yoksul kentler kuşağı, hem merkezde hem de banliyölerde neredeyse patlamak üzere olan ekonomik koşullar oluşturdu. Nükleer program ve füzeleriyle övünen bir rejimde, benzin sıkıntısının halk protestolarını tetiklemesi yüz kızartıcı! Bu sıkıntı, rafineri eksikliğinden kaynaklanıyor. Rafineri, halkın işlerini gerektiği gibi gütmeyen devletler için karmaşık olmayan bir endüstridir... Sonra 2017 yılından bu yana İran’da benzin tüketiminde yaklaşık yüzde 40 artış olmasına rağmen Hürmüzgan eyaletindeki rafineri işletilmemekteydi. Yanı sıra devletin bilgisi dahilinde bazı çeteler, fiyat farkı nedeniyle yurtdışına benzin kaçakçılığı yapıyordu. Bu, devletteki en hayati kaynaklardan birini “petrol”, yönetmede başarısız olduğunun bir başka tezahürüdür! Bu yüzden devlet, benzine yüzde 300 zam yaptı. Ardından 15 Kasım 2019’da Tahran ve diğer kentlerde protestolar patlak verdi. Protestolar şiddetlendi, bankalar ateşe verildi. İranlı holdinglere, güvenlik birimlerine ve hükümete ait ofislere saldırılar gerçekleşti. Hükümet, protestocular arasındaki iletişimini engellemek için interneti kesti. Rejim, bu protesto hareketiyle mücadelede en üst seviyede şiddete başvurdu, silah ve ateşle bastırdı. “İran güvenlik güçleri, göstericilere yönelik baskıcı kampanyasını sürdürdüğü bir sırada 23 Kasım’da İran Milli Direniş Konseyi, protestolarda 99’u belgeli olmak üzere 300’den fazla kişinin öldürüldüğünü, 4.000’den fazla insanın yaralandığını, 10.000’den fazla kişinin de gözaltına alındığını belirtti. Ayrıca hastanelerden alınan iki cesedin de Devrim Muhafızları tarafından bilinmeyen bir yere götürüldüğünü kaydetti.” [24.11.2019 www.independentarabia.com]

İkincisi: Protestolar, Avrupa’nın müdahalesi olmadan hâlâ spontaneliğini koruyor mu?

Avrupa, protestoları istismar etmeye çalıştı... Ancak etkili olamadı ya da bu üç ülkede Amerikan nüfuzuna sızmada bir etki gösteremedi. Bunun açıklaması şöyle:

1- Avrupa’nın Irak’taki girişimleri: Yukarıda da belirttiğimiz gibi Irak’taki özellikle de güney illerdeki protestolar, gittikçe artan ve Şii bölgelerinde yoğunlaşan protestolardı. Avrupa özellikle de İngiltere, bu protestoları istismar etmeye kalkışmış olabilir. Fakat İngilizlerin, protestolara karıştıklarına dair güvenilir kanıtlar yok. Ancak yine de İran, bu durumu hesaba katmıştır hatta bu, onun için bir saplantıdır. O kadar ki Tahran’daki Cuma namazı başvaizi Muhammed Ali Mehdi Kermani, vaaz sırasında Iraklı protestocuları “İngiliz Şiileri” olarak tanımladı ve İngiliz Şiileri olarak tanımladığımız bazı sapkın grupların, Irak halkının saflarına karıştığını kaydetti...” [01.11.2019 Iran International] Başvaizin bu diskuru, İranlı yetkililerin İngiltere’nin insanların hareketliliğini istismar edebileceği korkusunun bir yansımasıdır. Buna ek olarak İran, protestocuları İngiliz ajanlığıyla suçlayarak tehdit etti. Çünkü özellikle İngiltere’nin, protestoları desteklemedeki pozisyonu neredeyse netti. “İngiliz Büyükelçiliği resmi Twitter sayfasından yaptığı açıklamada, “ Barışçıl gösteriler Irak halkının doğal bir hakkıdır. Göstericilere yönelik şiddet kabul edilemez. Dualarımız yaralılarla ve gösterilerde hayatını kaybedenlerin aileleriyle birliktedirifadelerini kullandı. [05.11.2019 sputniknews] 27 Kasım 2019 tarihinde Al Ain haber sitesi, İngiliz Dışişleri Bakanı Andrew Morrison tarafından da aynı pozisyonun dile getirildiğini aktardı.

2- Avrupa’nın Lübnan’daki girişimleri: Malum, Lübnan’da Amerika ve Avrupa yandaşları cirit atıyor. Ayrıca ister Avn ve Berri gibi doğrudan isterse Hizbullah gibi İran üzerinden dolaylı yolla olsun Amerikan yanlıları, mali açıdan en güçlüsüdürler... Avrupa “İngiltere ve Fransa” yanlılarına gelince, Caca ve Canbolat gibi en zayıfıdırlar... Hariri ise, çok daha zayıftır. Çünkü bir ayağı Avrupa’da, diğer ayağı Amerikan yanlısı Suudi Arabistan’dadır. Bu yandaşlar karar verici pozisyonda değil, sadece diğer kesimde karışıklık çıkaracak eylemlerde bulunabilir. Örneğin, Lübnan Güçleri Partisi’nin hükümetteki dört bakanı, 19 Ekim 2019’da protestocuların istifa çağrısında bulunduğu istediği hükümetten istifa etti. Başbakan Saad Hariri, 18 Ekim 2019’da çözüme ulaşılması için 72 saatlik bir süre tanıdığını açıkladı. Ardından Cumhurbaşkanı ve Lübnan’a güvenlik açısından domine eden İran partisinin isteğinin aksine 29 Ekim 2019’da istifa etti... Daha sonra Fransa, Dışişleri Bakanlığı Orta Doğu ve Kuzey Afrika Dairesi Müdürü Christophe Farno’yu beraberinde bir heyetle Lübnan’a gönderdi. “Farno’nun, Cumhurbaşkanı Avn’a Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un ülkesinin Lübnan’daki durumu önemsediğini, yardım etmeye hazır olduğunu belirten mesajını ilettiği belirtildi” [13.11.2019 El Arabiya] Heyetin ziyareti, Amerikan yanlılarının pek hoşuna gitmedi. Lübnan Ulusal Enformasyon Ajansı’nın, Dışişleri Bakanı Bassil’den aktardığına göre “Fransız heyetine “Yabancı güçlerin Lübnan’daki krize karışmaması ve istismar etmemesi gerektiğini bildirdi...” İngiltere de temsilcisi Richard Moore’u gönderdi. Moore, Avn ile bir araya geldi. Görüşme sonrası yaptığı açıklamada, İngiltere uzun süredir Lübnanın önemli bir ortağı ve destekçisidir. Lübnanın güvenliğini, istikrarını, refahını ve egemenliğini desteklemek için geçen yıl 200 milyon dolarlık yatırım gerçekleştirdik.ifadelerini kullandı. Moore, Barışçıl protesto düzenleme hakkına saygı göstermeye devam etmek önemlidir. Protesto eylemlerinin, herhangi bir taraftan uygulanacak şiddet veya korkutma eylemleri aracılığıyla bastırılmaya çalışılması, kabul edilemezdeğerlendirmesinde bulundu. [25.11.2019 www.independentarabia.com]

3- Avrupa’nın İran’daki girişimleri: İran rejimi, her zaman olduğu gibi, yabancı komplo ve tehditlere maruz kaldığını iddia etti. “İran Devrim Muhafızları Genel Komutanı General Hüseyin Selami, bugün yaptığı son dakika açıklamasıyla Tahran yönetiminin kırmızı çizgilerini geçerse, ABD, İngiltere, İsrail ve Suudi Arabistan’ın “yok edileceğini” söyledi. İran devlet televizyonunun aktardığına göre Selami, Tahran’da hükümet yanlısı göstericilere yönelik yaptığı konuşmada, Amerika, İsrail, Suudilere ve İngiltere’ye diyorum ki meydanlarda bizi denediniz. Bize yanıt veremediniz. Herkes tokadımızı duydu... Kırmızı çizgilerimizi aşmayın. Kırmızı çizgileri aşarsanız sizi yok ederiz.” diye konuştu.” [25.11.2019 Russia Today] Rejim, protestoların arkasında acıları tadan insanlar değil de dış güçler olduğu izlenimini vermek istiyor! Şunu bilmek gerekir ki tüm göstergeler, insanların protestolarının kalplerinden ve yüreklerinden geldiğini gösteriyor! Ancak öyle görünüyor ki yabancı müdahale iddiası, İran rejiminin vazgeçilmezleridir. Tahran’daki Cuma namazı başvaizi bile daha önce de belirttiğimiz gibi Irak’taki Şii protestocuları İngiliz Şiileriyle suçladı! İran’daki protestolar ilk değil, son da olmayacak ve büyük olasılıkla spontanedir. Uluslararası müdahalelere delalet eden işaretler yok. İran’daki protestolar, Suriye’dekine benziyor. Halk, ümmetin işlerini gütmede politik başarının tadını bilmeyen zorba yöneticilere karşı mücadele veriyor.

Üçüncüsü: Amerikanın, söz konusu üç ülkedeki ajanlarını değiştirmesine gelince, mesele şu şekildedir:

1- Bu üç ülkedeki gerçek etki, Amerikan etkisidir. Avrupa’ya “İngiltere ve Fransa” gelince, Amerikan nüfuzuna paydaş olamadı.

2- Ümmet, İslam merkezli doğru intifada ve doğru değişim gerçekleştirene dek bu üç ülkede yöneticilerin değişimi ya da kalışı Amerikan politikasının inisiyatifinde olacaktır...

3- Kolonyalist kâfir ülkeler, ajanlarından çıkarlarına uşaklık etmesini isterler. Halk hareketi patlak verir ve saltanatında kargaşa yaşarsa, kendisine belirli bir süre tanınır. Eğer iktidardaki durumunu düzeltemez, dolayısıyla efendisine uşaklık edemezse, değiştirilir... Eğer üstesinden gelinebilir bir krizse, enstrüman, sözde demokrasi yalanı olur. Bu sayede devrik ajandan daha az kirlenmiş yeni bir ajan getirilir. Aksi takdirde 2011’de Mısır ya da 2019’da Sudan’da olduğu gibi enstrüman, “ordu” olur.

Dördüncüsü: Mevcut gerçeklikler ışığında bu üç ülkede beklenen değişime bir göz atıldığında, şunlar görülür:

1- İran ile ilgili olarak: Amerika, İran’da rejim değişikliği istemediğini açıkça ifade etti. Yani protestolarda ne kadar insan ölürse ölsün, rejimin, ABD çıkarlarına hizmet ettiğini düşünüyor! Rejim, İran’da Müslümanları katlederken, Amerikalı yetkililer, rejimin korunması gerektiği konusunda açıklama yaptılar. “Pazar günü üst düzey bir Beyaz Saray yetkilisi, ülkesinin İran’da rejimi değiştirmek istemediğini ifade etti.” [17.11.2019 El Arabiya] Buna göre geçen yılki protestolar, bir değişiklik getirmediği gibi Kasım 2019 protestolarının da, İran rejiminde bir değişiklik gerçekleştirmesi beklenmiyor.

2- Lübnan ile ilgili olarak: Yukarıda belirttiğimiz gibi Lübnan’da Amerika ve Avrupa yanlıları mevcut... Birinci ekip, en güçlü olanıdır. Bu, uzlaşı yöntemine göre en zayıf olanın ödün vermesini kolaylaştırır. Taraflar, tekno-politik hükümet veya teknokrat hükümete bakışta farklılaşıyor! Behemehâl Amerika’nın Lübnan’da hükümet dengesinde bir değişiklik yapması bekleniyor. Ağırlık, Amerikan yanlılarında olup, bir noktaya kadar Avrupa yanlıları da ortak edilecek... Sakinleştirmek için sokak da paydaş yapılacak.

3- Irak ile ilgili olarak: Amerika, neredeyse Irak’ı doğrudan perde gerisinden yönetiyor. Bağdat Büyükelçiliğinde görevli 16 bin personel, başta petrol ve güvenlik sektörü olmak üzere tüm Irak bakanlıklarının çalışmalarını yakından izliyor. Bağdat’taki büyükelçiliği, Amerika’nın dünyadaki en büyük büyükelçilik binasıdır. Irak’ta pek çok askeri üs var. En ünlüsü, Anbar’daki Ayn El Esed üssüdür... Geçtiğimiz ayın son haftasında Amerika, diplomatik trafiğini yoğunlaştırdı. 23 Eylül 2019’da Başkan Yardımcısı Pence, Ayn El Esed üssüne sürpriz bir ziyaret gerçekleştirdi. Amerikan Başkan Yardımcısının Irak ziyaretinden bir hafta sonra Amerika, 27 Eylül 2019’da ABD Genelkurmay Başkanı Orgeneral Mark Milley’yi Bağdat’a gönderdi. Bu, Amerika’nın gelişmeleri yakından takip ettiğinin bir kanıtıdır. Özellikle Irak, Amerika için çok hassastır. Irak’ı işgal eden Amerika, Irak’ı ileriye doğru götürdüğünü öne sürdü. Ama kaos ve parçalanmışlığa sürükledi... Şuanda Irak, ardışık krizlerle boğuşuyor. Eğer olaylar yakında durulmazsa, Amerika’nın, “ordu” yoluyla değişiklik yapması, Mısır ya da Sudan’da olduğu gibi sokağı iktidara ortak etmesi olasıdır... Amerikalılar tarafından kurulan ve en iyi askeri ekipmanla donatılan Terörle Mücadele Birimi’nin, protestolara baskı politikasından uzak durduğu görüldü. Görünüşe göre Tahrir Meydanı’ndaki protestocular, bu askeri gücü yozlaşmış politikacılardan bir kurtarıcı olarak görüyorlar. Göstericiler, Abdül Mehdi’nin istifasının ardından birimin komutanlarından General Abdulvehhab Es Saadi’nin büyük bir fotoğrafını taşıdılar. Çözümün kurgulanmasında rol oynamak için sanki protestocular, bu gücü kabul edebilirler gibi geliyor... Bir açıdan böyle. Öte yandan ABD’nin Bağdat’ta gerçekleştirdiği askeri görüşmeler, bunun için özel elçi gönderilmesi ve Bağdat’taki ABD büyükelçiliğinin faaliyetleri, gerektiğinde hazır olması için yapılan düzenlemeler birbirinden bağımsız olamaz...

Abdül Mehdi’nin istifası ve yeni Cumhurbaşkanı atanması bunu etkilemez. Çünkü bu, sorunu çözmez. Sadece geçici olur. Yani iyileşene dek yara açık kalacaktır!

Her halükarda bu üç ülkedeki kitlesel hareketin, lehte ve aleyhte sayılan bazı noktaları var. Lehte sayılanlara gelince, hareket, spontanedir ve büyük olasılıkla halen de öyledir... Aleyhte sayılanlara gelince, hareket şimdiye kadar Allah Subhânehu ve Teâlâ’ya muhlis, Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e sadık, gerçek Raşidi Hilafet yolunu aydınlatan bir liderlik edinmiş değil... Eğer hareket, samimi liderlik olmadan devam eder, dolayısıyla rehbersiz yürürse, gayretleri ve fedakârlıkları heder olacak, o zaman ipliğini sağlamca eğirdikten sonra tekrar bozan kadın gibi olacaktır. Allah doğru yola hidayet edendir.

H.07 Rabiu’s Sânî 1441
M.04 Aralık 2019

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER