Perşembe, 30 Rajab 1438 | 2017/04/27
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

FED Niye Faiz Artırımına Gitti?

Soru Cevap

FED Niye Faiz Artırımına Gitti?

Soru:

15 Mart 2017de ABD Merkez Bankası (FED) Başkanı Janet Yellen, Federal Açık Piyasa Komitesi toplantısının ardından politika faizini 25 baz puan artırıldığını açıkladı. Bu, üç ay içinde ikinci faiz artışıdır. Ayrıca Yellen, 2017 için iki faiz artışı planı olduğunu da belirtti... Faiz artışının, ekonominin iyileştiği anlamına geldiği bilinmektedir. Oysa Amerikan ekonomisi hâlâ krizlerle boğuşuyor. Bunu nasıl açıklayabiliriz? Teşekkür ederim.

Cevap:

2008 yılındaki finansal krizin ardından Amerika’da faiz oranları 0-025 bandına düşürülmüştü. Aralık 2015’e kadar da bu şekilde devam etti. Aralık’ta Yellen, 2016 için dört faiz artışı olacağını söylemişti. Ancak olmadı, sadece yılsonunda bir faiz artışı oldu. Faiz artışı ve düşürülme nedenlerini anlamak için aşağıdaki hususları hatırlatmak isteriz:

1- Pratikte ABD hazine tahvilleri satışıyla belirlenen faiz artışının amacı, para politikasını belirlemek, özellikle Amerikan piyasalarındaki likidite durumunu öğrenmektir. Bu iki ana nedenden ötürü zaruridir:

• Yüksek faizler nedeniyle piyasalarda oluşan para kıtlığı, ekonomik büyümeyi yavaşlatır. Çünkü yüksek faiz oranlarından ötürü insanlar bankalardan kredi almazlar.

• Düşük faizler nedeniyle piyasalarda oluşan para fazlalığı da enflasyona yol açar. Çünkü düşük faizler nedeniyle krediye olan talep artacağı için piyasalarda arz fazlalığı olacaktır.

2- Yellen, 2008 yılında Amerika’da başlayan ekonomik durgunluğun sona ermiş ve ekonomik büyüme göstergelerin iyileşmesi nedeniyle 2015 yılından beri faiz artışı çağrısında bulunmaktadır. Zira Yellen’e göre şuan yapılacak faiz artışı enflasyondan sonraki faiz artışından çok daha iyidir. İşte bu, Yellen’in faiz oranları artışındaki ekonomik felsefesidir...

3- Bu argüman hiç de ikna edici değil. Çünkü Amerikan ekonomisi hâlâ zayıf. Ancak ABD hatta Batının para politikası, politikacıların inisiyatiflerine bağlıdır. Öyle sanıldığı gibi salt ekonomik faktörlere dayalı değildir. ABD Merkez Bankası kararlarının hükümet politikasından bağımsız olduğu da sadece bir varsayımdır. İşin aslı şudur, faiz oranları ile ilgili alınan kararlar tamamen politiktir. Siyasi ve ekonomik talepler doğrultusunda seyreder. Çünkü yedi kişilik FED Guvernörler Kurulu, 14 yıllığına ABD Başkanınca atanır ve Senato tarafından onaylanır. Yine Guvernörler Kurulu Başkanı ve Yardımcısı da ABD Başkanı tarafından dört yıllığına atanır. ABD Başkanının isteği doğrultusunda görev süresi içerisinde yeniden atanabilirler.

4- Pratik açıdan ise ABD para politikası, yerel ve küresel olmak üzere iki siyasi faktörün etkisi altındadır:

• Yerel açıdan ABD başkanları, seçim zamanında ekonomik büyümenin güçlü olmasını arzularlar. Çünkü güçlü ekonomi, yeniden Başkan seçilmelerine veya partisinin başkan adayı olmasına yardımcı olur.

• Küresel açıdan ise Amerika, diğer ülke ekonomileri ile rekabet içindedir. Şu aralar dünya ekonomisi, 2008 yılındaki küresel durgunluk nedeniyle hâlâ zayıftır. Avrupa ve Japonya’da faiz oranları yaklaşık sıfır düzeyindedir. ABD’de de yapılacak faiz artışı, büyük fonların Amerika’ya akmasına yol açacaktır. Bunun da diğer ülke ekonomileri üzerinde yıkıcı etkileri olabilir!

5- Şuan ABD’deki faiz artışının, geçtiğimiz yıl kadar olmasa da, diğer küresel ekonomiler için acı verici etkileri olacaktır. 9 Mart 2017’de New York Times gazetesi, Avrupa ile ilgili şu değerlendirmede bulunmuştur: “Resmi bir faiz artışı, yıllarca hayal olabilir. Avrupa Merkez Bankası, faiz oranı göstergelerini değiştirmedi. Önümüzdeki Nisandan itibaren düşük düzeyde de olsa yılsonuna kadar devlet ve şirket tahvilleri satın alımı için teşvik edici önlemlere devam edeceğini” söyledi.

6- Çin, FED faiz artışının amacının Avrupa üzerinde baskı yapmak ve fonları ülkeye çekmek olduğunun farkında. Bu yüzden Çin, Amerika’daki yüksek faiz oranları nedeniyle Çin paralarının kaçışını önlemek ve Avrupa fonlarını ülkeye çekmek için Amerika ile eş zamanlı olarak faiz artışına gitti. Çin, hemen ABD kararı sonrasında faiz oranlarını artırmak zorunda kaldığını açıkladı. 16 Mart 2017 tarihinde Bloomberg sitesinde, Çin Halk Bankası, FED ile eş zamanlı olarak borçlanma maliyetlerini artırıyor.başlıklı yayınlanan bir rapora göre, “Çin Merkez Bankası borçlanma maliyetini arttırdı. Çünkü bu artış, istikrarlı bir ekonomi ve fabrika reflasyonu sıkılaştırma politikasında FEDi takip etmesine olanak verecektir.”

Özetle FED faiz artırımının nedeni, ABD ekonomisinin iyileşmesi değil, ülkelerindeki düşük faiz nedeniyle Avrupa fonlarını ülkeye çekmektir. Zira Avrupa’da faiz oranları neredeyse sıfır düzeyindedir. Faiz artırımını, sadece ekonomik olarak yorumlamak doğru olmaz. Bunun yanı sıra Avrupa’nın zayıflamasına da katkı sağlayacaktır. Böylece zayıflık nedeniyle Avrupa krizlere girecek ve parçalanmasına yol açacaktır...

 

H.29 Cumâde’s Sânî 1438
M.28 Mart 2017

Devamını oku...

Doğu Türkistan’a Yönelik Acımasız Çin Saldırganlığı Ve Hindistan Yarımadası’nda Füze Geliştirme Etkinlikleri

Sorular Cevaplar

Doğu Türkistan’a Yönelik Acımasız Çin Saldırganlığı

Ve Hindistan Yarımadası’nda Füze Geliştirme Etkinlikleri

Birinci soru:

02 Mart 2017 tarihli El-Cezire sitesi, Çin yönetiminin, Batı Çin Doğu Türkistan Sincan Uygur Özerk Bölgesi’ne” büyük askeri yığınak yaptığını aktardı. Habere göre İki gün önce Çinli yetkililer, Müslüman Uygur halkının yaşadığı ve yıllardır gerginlik yaşayan ülkenin kuzeybatısındaki Sincan eyaletinin başkenti Urumçinin kalbine on binden fazla asker konuşlandırdılar. Çin güvenlik güçleri, onlarca zırhlı araç ve tankın katılımıyla ve yoğun helikopter eşliğinde askeri geçit töreni düzenlediler. Bu askeri geçit töreni, şimdiye dek bölgede gerçekleştirilen en büyük askeri geçit törenidir. Geçtiğimiz yıl boyunca Hotan, Kaşgar ve Aksu bölgeleri de benzer askeri törenlere tanık olmuştur.” Yoksa Çin, Müslüman Uygur bölgesinde yeni katliamlara mı hazırlanıyor? Teşekkür ederim.

Cevap:

Çin’in bu bölgede yaşayan Müslümanlar hakkındaki niyetini anlamak için bölgedeki Uygurlu Müslümanlar ile Çin arasındaki çatışmanın arka planına kısaca bir göz atmak gerekir:

1- Çin ile bölgedeki Müslümanlar arasındaki çatışma yeni değil. Doğuda İslam ülkesinin en ücra köşesi olan Doğu Türkistan, özellikle 1863 yılından bu yana Çin katliamlarına maruz kalmaktadır. Mao Zedong liderliğindeki komünist yönetim, 1949 yılında Doğu Türkistan’ı işgal etti. İşgalden bu yana başlayan çatışmalarda bir milyondan fazla Uygur Müslümanı öldü. Doğu Türkistan’ın bağımsızlığı lağvedilerek Çin Cumhuriyetine ilhak edildi. Bölge, Müslüman nüfustan boşaltıldı. Müslümanlar, Çin’in iç bölgelerine sürgün edildiler. Ancak hırçın ve güçlü Uygur Müslümanları asla Çinlilere boyun eğmediler. 1933 ve 1944 yıllarında Çin’e karşı kıyama kalkan Uygurlular, 2009 yılında olduğu gibi bölgede Çin işgaline karşı intifada gerçekleştirdiler.

2- Çin tarafından Uygurlu Müslümanlara yönelik sergilenen şiddetli düşmanlığın başlıca nedeni İslam’dır. Çin’in İslam’a kin kusmasının odak noktasını camiler teşkil etmektedir. 1949 yılında neredeyse 25 bin camiyi yerle bir eden Çin yönetimi, bu geniş bölgede geriye sadece yaklaşık 500 cami bırakmıştır. Bugün Çin, bir nebze olsun komünist “ekonomiden”kurtulsa da, ancak özellikle gençlerdeki dindarlık tezahürlerinin peşine düşmüştür. Tezahür avcılığı Çin’in bu bölgede uyguladığı tek gerçek politikadır.

3- Sincan Uygur Özerk Bölgesi, özellikle doğal kaynaklar zengini bir bölgedir. Çin, yeni sömürgecilik bölgesindeki petrol kaynakları nedeniyle bölgeyi Uygurlulardan boşaltıp Çin’in iç bölgelerine sürgün etti. Öte yandan Han soyundan ırkçı Çinlilerin bölgeye yerleşmesine ön ayak oldu. Bugün Uygurlar, 10 milyon nüfusla bölge nüfusunun yüzde 40’nı teşkil ediyorlar. Giderek güney ve kırsal kesimlere yerleşiyorlar. Özellikle Müslüman nüfusun yoğun olarak yaşadığı güney bölgesi ile Han soyundan ırkçı Çinlilerin az ya da hiç olmadığı kırsal bölgeler aşırı yoksulluktan mustariptir.

4- Buna rağmen özellikle kırsal alandaki Doğu Türkistan Müslümanlarının İslami yaşam belirtileri dirilip canlanmaya devam etmektedir. Bölgede zaman zaman huzursuzluklar baş göstermiştir. Patlamalar, devlet karşıtı şiddet eylemleri ve Çin’den bağımsızlık eğilimi nedeniyle ortaya çıkan istikrarsızlık Doğu Türkistan’ı ayrıcalıklı bölge haline getirmiştir. Buna göre Çin devletinin yumuşak karnı, dışarısı değil içerisidir. Buna karşılık Çin yönetimi, Uygurlu Müslümanların yaşamlarının ayrıntılarını yakından izlemektedir. Kaba kuvvetle bölgeye dayatılan karanlıklarda işlenen idam ve tutuklamaların medya tarafından yayınlanması yasaktır. Zulüm yüzünden Çin’den kaçıp yurt dışında Uygurlu Müslümanların sesi haline gelen şahsiyetler cezalandırılmaktadır. Terörbahanesiyle özellikle Orta Asya ve Pakistan’daki uluslararası güvenlik kurumları yoluyla birçok Uygurlu Müslüman tutuklanmıştır.

5- Çünkü İslam, Uygurlu Müslümanların kalbinde capcanlı ve dipdiridir. Bu dirilik, Çin zorbalarının kalbine korku salmıştır ve dolayısıyla Çin, kalplerdeki İslam’ın bu diriliğinden ürkmektedir. Çin Din İşleri İdaresi Genel Müdürü Wang Xuan, Çin İslam Birliği Ulusal Konferansında şunları söyledi: Aşırılık ideolojisi, şuan iç bölgelere” doğru sızmaktadır. Devlet Başkanı Şi Jinping, Çin Müslümanlarına yasadışı dini sızmalara karşı direniş çağrısında bulundu.” [29.11.2016 El-Misri El Yevm, China Daily gazetesinden alıntı] 03 Ocak 2017 tarihli Russia Today sitesinin geçtiği bir haber, Çin’in bu korkularını teyit etmektedir: Çin, Sincan Uygur Özerk Bölgesi ve ülkenin diğer bölgelerinde meydana gelen terör eylemlerinin arkasında yurt dışı odaklı güçler olduğu uyarısında bulundu. Bu yüzden yetkililer, bölgeye zalimce baskınlar düzenlediler.

6- Çin, bölgede yeniden binlerce cami inşa eden Müslümanların gayreti ve İslam fikirlerinin yayılması karşısında bölgede tekrar “Kültür Devrimi”başlattı. İslami semboller yasağını iyice sertleştirdi. Müslümanlara karşı yeni sindirme kampanyası hazırlıkları yapmaktadır. Devam eden bu kampanyanın nişaneleri şunlardır:

A- Pasaportları iptal etmek: 24 Kasım 2016 tarihinde BBC’nin bildirdiğine göre, Çinli yetkililer, ülkenin batısındaki Müslüman ağırlıklı Sincan Uygur Özerk Bölgesi’ndeki tüm vatandaşların pasaportlarını polis karakollarına teslim etmelerini istedi... BBCnin Çin muhabiri Stefan McDonnell, polisin internet sitesinden yapılan resmi açıklamada, pasaportların en yakın karakollara teslim edilmesini istediğini söyledi. Şimdi Sincan Uygur Özerk Bölgesi’ndeki tüm vatandaşlar, pasaportlarını polise teslim edecekler. Böylece pasaportlar, polis kontrolünde olacak. Bundan sonra seyahat etmek isteyen vatandaşlar, seyahat izni almak zorunda kalacaklar...

B- Müslümanların ibadetlerine baskı uygulamak: 06 Haziran 2016 tarihli France 24 sitesinin aktardığına göre, Pazartesi günü Çinli yetkililer, Müslüman Sincan Uygur Özerk Bölgesi’nde yaşayan kamu çalışanları ile öğrencilerin oruç tutmalarını yasaklayan bir karar yayınladılar. Ayrıca restoranlara kapılarını açık tutma zorunluluğu getirildi.Bu, 2015 yılından beri hükümet tarafından uygulana gelen bir icraattır. 18 Haziran 2015 tarihli i24 news sitesinin aktardığına göre Çinli yetkililer, Sincan Uygur Özerk Bölgesi’nde devlet memurlarına, öğrencilere ve öğretmenlere Ramazan ayında oruç tutmalarını yasakladı... Restoranlar, Ramazan ayı boyunca normal zamanlarda olduğu gibi açık olacaklar. Bu hafta gerçekleşen toplantının ardından yerel yönetimin internet sitesinde yayınlanan bir rapora göre, Paul ilçesi yetkilileri, Ramazan ayı boyunca oruç ve diğer dini ayinlere katılmayın uyarısında bulundular.

C- İslami semboller taşıyanları takip edip gözaltına almak: “Çin, Müslümanları izliyor”başlığı açıldı. Çin, sakallı erkekleri ve peçeli kadınları şikâyet edenlere para ödülü verilmesi kararı aldı. 23 Şubat 2017 tarihli el-Diyar gazetesinin Çinli yerel bir gazeteden aktardığına göre Çin, ülkenin kuzeybatısında yer alan Sincan Uygur Özerk Bölgesi’nde sakallı bir genci ya da peçeli bir kadını şikâyet edenlere bin Yuan (275 Avro) tutarında para ödülü verilmesine kararlaştırdı. Bölge, Müslüman Uygurlar ile Hanlı soyundan Çinliler arasında gerilime tanık oluyor. Yerel günlük Hotan gazetesine göre, “Son zamanlarda siyasi kargaşaya tanık olan Hotan kenti yetkilileri, terörle mücadeleödüllerini fonlamak için 100 milyon Yuan (13,7 milyon Avro) tutarında bir fon ayırdılar. Ayrıca saldırı planının deşifre edilmesi halinde ya da anarşistleri darp edenlere, öldürenlere, yaralayanlara veya kontrol altına alanlara 5 milyon Yuan kadar ödül verilebileceğini belirttiler.

7- Yukarıda belirtilenler ışığında Çin’in, Doğu Türkistan Uygur Müslümanlarına yönelik baskı kampanyası her an hazırlık aşamasından uygulama aşamasına geçebilir. Çin’in bu konudaki gerekçesi, bölgenin devlete karşı birçok şiddet eylemine tanık olmasıdır. Çin, bölgeye konuşlandırılan binlerce asker, tank, zırhlı araç ve helikopterin ardından genel saldırı başlatmak için bu şiddet eylemlerini bahane edebilir. Sincan Uygur Komünist Parti Genel Sekreteri Cing Chuan Chen, Bu yıl birçok bölgenin tanık olduğu son saldırıların ardından bölgeye yapılan askeri yığınağın amacının güvenliği sağlamak ve istikrarı korumak olduğunusöyledi.” [02.03.2017 el-Cezire]

8- Üzücü olan ise, dünya genelindeki milyonlarca Müslümanın gözü önünde cereyan eden Uygurlu Müslümanlara yönelik bu Çin vahşet ve barbarlığını ortadan kaldırmak için Müslümanlar hiçbir faaliyet ve etkinlikte bulunmuyorlar. Zira milyonlarca Müslüman, serpilmiş durumdalar. İslam Devleti, kayıp Raşidi Hilafet Devleti onları bir çatı altında toplayamıyor. Bu yüzden gücü yeten her Müslümanın, Hilafeti geri getirmek, hakkıyla işleri güden, arkasında savaşılan ve kendisiyle korunulan İmam ve Halifeyi icat etmek için çalışması farzdır. Nitekim Sahihi Buhari’de Ebu Hurayra’dan rivayet edildiğine göre Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

وَإِنَّمَا الإِمَامُ جُنَّةٌ يُقَاتَلُ مِنْ وَرَائِهِ وَيُتَّقَى بِهِ İmam ancak bir kalkandır. Arkasında savaşılır ve onunla korunulur.O zaman Çin ve diğer ülkeler, bir Müslümanı dahi incitmeye cüret edemeyeceklerdir. Çünkü yapılana iki misliyle karşılık verileceğini biliyorlar. Allah Subhânehu ve Teâlâ, Kaviyy ve Aziz’dir.

 

İkinci soru:

Son günlerde Hindistan Yarımadası art arda füze testlerine sahne oldu. 1 Mart 2017de Hindistan, Aldul Kalam Adasında (Bengal Körfezi Odisha açıklarında) İleri Bölge Savunma füzesi denedi. Bu yılın başlarında da Pakistan, azami 2 bin 200 kilometre menzile ve çoklu savaş başlığı taşıma kapasitesine sahip Ebabil füzesi test etti. Bu testler Hindistan’la Pakistan arasında yeni silahlanma yarışının bir parçası mı? Ve bölgesel etkileri nelerdir? Allah mükâfatınızı artırsın.

Cevap:

Hindistan ve Pakistan tarafından gerçekleştirilen füze denemeleri, ikincil saldırı yeteneğini geliştirerek nükleer beka elde etme çabalarının bir devamıdır. Bu vaziyeti daha iyi kavramak için Hindistan Yarımadası’nda nükleer silahlanma yarışının öz geçmişini anlamak gerekmektedir.

1- İki temel nedenden ötürü ülkeler nükleer silahlara sahip olmak isterler. Birincisi: Konvansiyonel askeri üstünlük sağlamak. Mesela Kuzey Kore bu eğilim için bir örnektir. Güney Kore’ye karşı konvansiyonel askeri üstünlük sağlamak ve silahtan arındırılmış Kore bölgesinde konuşlu binlerce Amerikan kuvvetleriyle didişmek için Kuzey Kore nükleer silahları vazgeçilmez olarak görmektedir... İkincisi: Nükleer silaha sahip ülkelerle mücadele etmek. Örneğin Sovyetler Birliği Kore Savaşı’nda Çin’e nükleer kalkan olamadı. Bunun üzerine Çin, kendi nükleer silahını elde etmek istedi. Ardından Hindistan, nükleer programını sürdürme kararı aldı. Hindistan’ın takiben Pakistan, nükleer programı çalışmalarına start verdi. Dolayısıyla üç ülke, olası nükleer saldırıyı önlemek amacıyla birbirlerine karşı nükleer balans olmak için efor sarf ettiler. [K: Waltz. 1981 The Spread of Nuclear Weapons: More May Be Better: Introduction. The Adelphi Papers, 21(171), pp.383-425]

2- Ancak tek başına nükleer savaş başlığına sahip olmak, nükleer hasmı, hasmane eylemlerden caydırmak için yeterli değil. Nükleer caydırıcılık hedefine erişmek için nükleer savaş başlığına sahip ülkeler, nükleer cephaneliğini olası herhangi bir saldırıdan koruma kapasitesine de sahip olmak zorundadır. Nükleer savaş başlığını ateşleme kapasitesi ile düşmana ait nükleer hedefleri vurma, ilk saldırı olarak adlandırılır. İlk saldırıyı istiap potansiyeli yanı sıra nükleer misilleme başlatmak ikinci saldırı olarak bilinir. Diğer bir deyişle ilk saldırı sonucunda hayatta kalma kapasitesiyle beraber saldırılar karşısında yeterli nükleer savaş başlığına sahip olmak nükleer üçlü olarak isimlendirilir. Bir devlet, nükleer füze fırlatabilen denizaltılara sahipse, nükleer üçlü caydırıcılığına sahiptir demektir. Zira denizaltıları tespit etmek çok zor olduğu kadar denizaltılar, uçuş potansiyelini felç edebilecek karşıt saldırı kapasitesine de sahiptir.

3- Eğer taraflar ikincil saldırı potansiyeline sahipse, nükleer silaha sahip devletler arasında nükleer caydırıcılık mükemmel işler. Bu durum, her iki taraf için de karşılıklı yok oluş demektir. Bu kabus, tarafların ilk saldırı başlatmasına engel olur. Nükleer stratejistler, bu duruma Karşılıklı Garantili Yok Oluş (MAD) adını verirler. Dolayısıyla konvansiyonel silahların aksine nükleer silahların gerçek değeri, düşmanı nükleer silah kullanımından caydırmaktır.

4- 1998 yılında Hindistan ve Pakistan, nükleer testlere başladılar. O günden bu yana, nükleer bilim adamları, stratejistler ve politikacılar, söz konusu nükleer caydırıcılık teorisini sahada uygulamaya çalıştılar. Karşılıklı Garantili Yok Oluş (MAD) olgusu nedeniyle taraflar, nükleer barış düşüncesinin Yarımadada işlediğine inanırlar. İşte füze teknolojisinin hızla gelişiminin, füze taşıyabilecek şekilde nükleer başlıkları küçültmenin ve ateşleme işlemini geliştirmenin arkasındaki temel saik budur. Kaldı ki Hindistan ile Pakistan arasındaki son füze testlerini anlamak için nükleer caydırıcılık perspektifini kullanmak da kaçınılmazdır. Son on yıl içinde füze teknolojisinde ve tarafların ilk saldırı seçeneğinden korunmak konusunda somut ilerlemeler kaydedilmiştir. Ancak son gelişmeler, ikinci saldırı seçeneğinden korunmak için çok daha büyük çabalar sarf edildiğini göstermektedir. Mesela:

A- Balistik Füze Denizaltıları (SLBM): 09 Ocak 2017 tarihinde Pakistan, Hint Okyanusu’ndaki yeri belirtilmeyen bir denizaltından başarılı biçimde Babur-3 füze denemesi yaptı. Sualtından fırlatılan Kruz füzesi 450 kilometre menzile sahip ve radara yakalanmamak için füze testi denizde yapıldı. Pakistan ordusundan yapılan açıklamada, İslamabada ikinci saldırıkapasitesi veren Babur-3 füze denemesi yapıldığıifade edildi. [https://www.wsws.org/en/articles/2017/02/28/inpk-f28.html] Ancak, Pakistan, nükleer denizaltılara sahip değil ve Babur-3 füzesini dizel ve elektrikle çalışan ve sualtında belli bir süre kalabilecek denizaltılara yüklemek zorunda. Pakistan’ın Babur-3 füze testi, 2014 Mayıs’ta Hint balistik füze denizaltılarından (SLBM) fırlatılan ve 3000 kilometre menzile sahip, Pakistan ve Çin’e ulaşabilen (K4) Hint füze sistemine bir misillemedir. Görüldüğü gibi Hindistan ve Pakistan, ikinci saldırı yeteneğine sahiptir.

B- Çoklu Bağımsız Hedeflenebilir Yeniden Giriş Araçları (MIRV): Hindistan, Aralık 2016 ve Ocak 2017’de nükleer kapasiteli füze testleri yaptı. İlki (Agni-V) füzesidir. Agni-V, nükleer cephaneliğin hızlı gelişimi olarak kabul edilen karadan karaya balistik bir füzedir. İkincisi de (Agni-V) füzesidir. Agni-V, 5000 kilometre menzile sahip çoklu hedeflenebilir nükleer başlık taşıyan balistik bir füzedir. Ayrıca Yeni Delhi, Ocak 2017 yılında 4000 kilometre menzile ulaşabilen (Agni-IV) füze testi de yaptı. (Agni-V) füzesi, Çin’deki nükleer hedefleri vurabilecek kapasitededir... Bu yıl içinde Pakistan, çoklu bağımsız hedeflenebilir yeniden giriş araçları yeteneklerine sahip Ebabil füze sistemini test etti. Pakistan ordusu tarafından yapılan açıklamada, Azami 2200 kilometre menzile sahip karadan karaya balistik (Ebabil) füze testi ilk kez sorunsuz olarak gerçekleştirdi. Füze, (MIRV) teknolojisi kullanarak çoklu savaş başlığı taşıma kapasitesine ve düşman radarlarını atlatarak yüksek hassasiyetle çoklu hedeflerle kilitlenme yeteneğine sahiptir.” denildi. [https://www.dawn.com/news/1310630] Ebabil füzesi, nükleer caydırıcılık için Hint nükleer balistik füze savunmasını bastırmak üzere tasarlanmıştır. Hindistan ayrıca fırlatılan olası Pakistan nükleer füzesini düşürmek için “Ashwin”gibi Hava Savunma Sistemini de test etti. (MIRV) teknolojisi sayesinde tek bir nükleer füze birkaç nükleer füzeye dönüştürülebilir. Bu teknoloji hava savunma füzelerinin işlevini anlamsız kılmaktadır.

5- Hiç şüphe yok ki Hindistan ile Pakistan arasındaki nükleer silahlanma yarışı, Hindistan’ın rakibi Çin’le nükleer dengeleri altüst edebilecek ikinci saldırı seçeneği için de bir hazırlıktır. Çin, nükleer caydırıcılık konusuna asgari düzeyde önem vermektedir. Hindistan tarafından geliştirilen (MIRV) teknolojisi ve füze taşıyabilen denizaltılar, Hind liderlerini cesaretlendirmiştir. Hindistan Genelkurmay Başkanı General Bipin Rawat, “Ülkesinin Pakistan ve Çin ile iki cephede açık savaşa hazır olduğunu” söyledi.” [http://www.ibtimes.co.uk/india-prepared-two-front-war-pakistan-china-says-new-army-chief-1599031] Hindistan’ın (Agni-V) füze testi, Çin’i çileden çıkardı. Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Chunying yaptığı açıklamada, Hindistanın nükleer başlık taşıyan balistik füze geliştirip geliştiremeyeceğine dair BM Güvenlik Konseyinin açık düzenlemeleri vardiye konuştu. Devamla Chunying, “Hindistanın Agni-V ile emeli, Çin’le mücadele etmektir.” dedi.” [http://www.upi.com/Defense-News/2016/12/27/India-tests-Agni-V-Ballistic-Missile-Tensions-with-China-Rise/9001482862013/]

6- Hindistan, Amerika’nın desteğini almamış olsaydı böyle kışkırtıcı politika benimseyemezdi. Hindistan, Amerika ile 2005 yılında sivil reaktörleri için sabit nükleer yakıt tedarikine imkân veren (123) anlaşma imzaladı. Hindistan, bu nükleer yakıtı, nükleer programında da kullanmaktadır. Trump yönetimi, önceki yönetimlerin Hindistan ile kaydettiği ilerlemeleri geliştirmek istediğine açıkça işaret etti. 8 Şubat 2017’de ABD Savunma Bakanı General James Mattis, Hint mevkidaşı Manohar Parrikar ile yaptığı telefon konuşmasında, Son yıllarda Hindistan tarafından kaydedilen muazzam ilerlemedenövgüyle bahsetti. Savunma alanında iki ülke arasındaki ortak işbirliğineişaret eden bakan, Yeni yönetimin, momentumu sürdürmek ve üzerine inşa etmek konusunda çok istekli olduğunu söyledi.” [https://www.wsws.org/en/articles/2017/02/15/inus-F15.html.]

Amerika’nın, Çin’i nükleer silahlanma yarışı ile oyalamak için Yarımadada nükleer silahlanma yarışını istismar etmesini sürdürmesi bekleniyor. Amerika’nın hedefi, Çin’i ekonomik alandaki faaliyetten askeri alandaki faaliyete yönlendirerek Çin’in çöküşünü kolaylaştırmaktır, tıpkı Sovyetler Birliği’ne karşı yaptığı gibi. Şuan Çin, hâlâ nükleer caydırıcılık konusunu asgari düzeyde tutmakta ve nükleer silahlanma yarışına çekilmeyi reddetmektedir.

H.12 Cumâde’s Sânî 1438
M.11 Mart 2017

Devamını oku...

Amerika’nın İran ve Filistin Politikası

Soru Cevap

Amerika’nın İran ve Filistin Politikası

Soru:

05 Şubat 2017 tarihli önceki Soru-Cevapta, Suriyede devşirilen Trump politikasının meyveleri, özellikle Suriye rejimine teslim edilen Halep’te Türkiyenin oynadığı güçlü rol hakkında Trump politikasının ana hatları açıklandı. Yine Suriyede tırpanlanan Rusya’nın rolünden ve Amerika tarafından Suriyede İngiltereye verilen küçük rolden bahsedildi. Ancak ne var ki Trumpın haklarında keskin ve hararetli açıklamalar yaptığı iki meseleye değinilmedi! 15 Şubat 2017 tarihinde Washingtonda Yahudi varlığı başbakanı ile ortak basın toplantısında konuşan ABD Başkanı Trump, iki devletli çözümle ilgili olarak yaptığı açıklamada, “Artık iki devletli çözüm konusunda ısrarcı olmayacağını” söyledi. Bu açıklama, Amerika’nın iki devletli çözüm düşüncesinden vazgeçtiği anlamına gelir mi? Ayrıca 20 Ocak 2017 tarihinde Beyaz Saray koltuğuna oturan ABD Başkanı Trump, İran’a ilişkin ortamı gerici şiddetli açıklamalar yapmaktadır. Trump’ın bu açıklaması, bölgede Amerika adına hizmet veren İran’ın rolü konusunda Amerikan politikasında bir değişikliğe gidildiği anlamına gelir mi? Teşekkür ederim.

Cevap:

Belirtilen iki meseleye ilişkin baskın görüşü açıklamak için söz konusu meselelere bir göz atacağız:

 Birincisi: Filistin ya da Ortadoğu sorunu:

 1- ABD Başkanı Trump’ın, küresel ve tüm ulusal medya tarafından canlı yayınlanan ortak basın toplantısında yaptığı açıklamaların içeriği şöyledir: Çarşamba günü ABD Başkanı Donald Trump, Amerika’nın Ortadoğu politikası hakkında yeni işaretler verdi. İsrail-Filistin anlaşmazlığını sona erdirmek için iki devletli çözüm şart değil diyen Trump, barışa götüren her alternatif seçeneğe açık olduğunu kaydetti. Cumhuriyetçi ya da Demokratlardan olsun önceki tüm ABD başkanları, iki devletli çözümü savunmuşlardır.[16.02. 2017 France 24] Trump, İki devlete ve tek devlete bakıyorum. Benim hoşuma gidecek olan iki tarafın da hoşuna giden olur. Benim için ikisi de uyar... İsrail ve Filistin neyden mutlu ise ben de ondan mutlu olurumdedi. [16.02. 2017 el-Cezire Mübaşir] İlk kez Trump tarafından dile getirilen Amerika’nın tek devletli çözüm ifadesi muğlak ve belirsizdir. Tek bir Yahudi devleti içinde Filistinlilere bir özerklik mi verilecek? Yoksa Filistinlilerin de Yahudi devletinin yönetimine ortak olacağı laik bir devlet mi kurulacak? Lübnan tarzındaki bu çözüm, İngiltere’nin 1939 yılında Beyaz Kitap’ta önerdiği İngiliz projesine benziyor. Unutulmamalıdır ki iki devletli çözüm, bir Amerikan projesidir. 1959 yılında Cumhuriyetçi Başkan Eisenhower döneminden beri bu projeyi savunan Amerika, sözde uluslararası toplum tarafından kabul edilmesini sağlamış ve İngiltere tarafından savunulan tek devletli çözüm düşüncesini de duvara vurmuştur. Açıklamalar ve karineleri iyi düşünüldüğünde, Amerika’nın iki devletli çözüm fikrinden vazgeçmediği anlaşılır. ABD’nin BM Daimi Temsilcisi Nikki Haley bunu şu sözleriyle açıkça dile getirmiştir: Her şeyden önce biz, iki devletli çözümü destekliyoruz. Amerikanın iki devletli çözümü desteklemediğini söyleyenler yanılmış olur... Kesinlikle iki devletli bir çözümü destekliyoruz. Ama aynı zamanda da, iki tarafı masaya getirmek için neler yapılmalı? Tarafların anlaşması için nelere ihtiyacımız var?gibi sorular temelinde kalıpların dışında da düşünüyoruz,dedi. [16.2.2017 Reuters] Bu ifade, Trump’ın iki devletli çözüm fikrinden vazgeçmediğini pekiştirir. İki devletli çözüm, yukarıda belirtilen tarihten bu yana tüm ABD yönetimleri tarafından benimsenen Amerikan devletinin bir politikasıdır. Sadece Trump, başka bir baskı yöntemi denemek istedi. Öyle ki ABD’nin BM Daimi Temsilcisi, ülkesinin kesinlikle iki devletli çözümü desteklediğini belirtti. Ya da Amerika, Yahudilere daha cazip kılmak için iki devletli çözüm düşüncesinde bazı tadilatlar yapmak istiyor. Daimi Temsilci, kutu (kalıplar)dışında düşünüyoruz dedi. Yani süreci kutuya benzetti. ABD, çözüme erişmek için tarafları bir kutu içinde toplamıştı. Şimdi ise başka yöntemler deneyip, müzakerecilere özellikle Yahudilere iki devletli çözümü daha cazip hale getirmek için bazı şeyler ilave etmek ya da çıkarmak istiyor. Yöntemler farklı olabilir. 11 Kasım 2016 tarihli Soru-Cevapta, zaferini ilan etmesinin ardından Trump’ın, Amerikan politikasının özünde değil, üsluplarında bir değişikliğe gidebileceğini belirterek şöyle demiştik: “Eski başkan döneminde devam eden önemli sorunlar konusunda Amerikanın politika değişikliğine gelince, ana hatlarda bir değişiklik olması beklenmiyor. Belki üsluplar değişebilir. Amerikan sistemine farklı kurumlar hâkim. Her bir kurumun fazla veya eksik yetkileri var. Örneğin başkan ve idaresi, Pentagon, Kongre ve Ulusal Güvenlik Konseyi, güvenlik daireleri gibi... Bu kurumlar, üsluplardaki değişiklikle birlikte Amerikan politikasının ana hatlarının stabil kalmasında etkin rol oynarlar...

2- Filistin yönetimi, bu açıklamalardan dolayı şoke olup afalladı. Uzun süre Yahudiler ile sürdürülen barış görüşmelerinde başmüzakereci olarak görev yapan ve Filistin Kurtuluş Örgütü Genel Sekreteri Saeb Erekat, İki devletli çözümden vazgeçmek bir şaka değil. Hem İsrailliler hem de Filistinliler için bir felaket ve trajedi olur.diye konuştu. [16.02.2017 Huffington Post] Erekat, İki devletli çözümün yerini tutacak tek alternatifin Müslümanların, Yahudilerin ve Hristiyanların yaşayabileceği demokratik bir devletin kurulmasıolduğunu söyledi. [16.02.2017 el-Cezire] Filistin yönetimi ve yetkilerinin tek bildikleri çözüm, ya iki devletli Amerikan çözümü, olmazsa eski İngiliz çözümü ya da Yahudi hegemonyası altında benzeri çözüm gibi sömürgeci kâfirlerce sunulan çözümlerdir. Öyle anlaşılıyor ki Amerika, Filistin yönetimi ve yetkililerini planından haberdar etmiş değil. En son öğrenen onlar. Amerika’ya göre onların hiçbir kıymeti harbiyesi yok. Çünkü ABD, onların kendisine itaat edeceğini ve kolayca ödün vereceğini çok iyi biliyor. Bunlar, topraklarının %80’den ödün verdiler, gaspçıların muhafızları haline geldiler ve düşmanı korumak için kendi halkı ile savaştılar. Bu yüzden ABD bunları niye itibara alıp değer versin ki! Bunlar, köpekler gibi soluyarak kemik peşinde koşarlar!

3- Açıklamalara ilişkin Yahudi varlığının tutumuna gelince, Yahudi varlığı Başbakanı Netanyahu, Trump ile ortak basın toplantısında Amerikan Başkanına minnettar olduklarını söyledi. Ancak iki devletli çözümden hiçbir şey bahsetmedi. Buradan onun Trump’ın açıklamalarından rahatsız olduğu anlaşılıyor. Sanki kendisinden hoşuna gitmeyen bazı şeyler istenmiş gibi. Trump’ın gelişine bel bağlayan Yahudi yandaşlarını hayal kırıklığına uğratmamak için o rahatsız edici şeylere değinmemeyi yeğledi... Öyle görünüyor ki istekleri karşılanmadı, ama bunu belli etmek de istemedi. “Yabancı basına brifing sırasında Golan sorununu gündeme getirip getirmediği hakkında kendisine bir soru yöneltilince, Netanyahu, evetyanıtını verdi. ABD Başkanı’nın yanıtı ne oldu diye sorulunca da, “Şaşırdığını söyleyemem.deyip fazla ayrıntıya girmedi. [16.2.2017 Reuters] Seçim sürecinde Amerikan büyükelçiliğini Kudüs’e taşıma sözü veren Trump, “Konuyla ilgili olarak Pazar günü yaptığı açıklamada, Netanyahu ile “oldukça olumlu” bir telefon görüşmesi yaptık diye konuştu. Telefon görüşmesinden hemen önce Beyaz Saray, Başkan Trump’ın ABD Büyükelçiliğini Tel Aviv’den Kudüs’e taşıma vaadini yerine getirmek için henüz tartışmaların “başlangıç aşamasında” olduklarını kaydetti. Beyaz Saray sözcüsü Sean Spicer, yaptığı açıklamada, Konuyu tartışma aşamasının daha henüz başındayız. Bizi izlemeye devam eden. Konu ile ilgili pek yakında açıklama olacakdedi. Büyük olasılıkla bu adım, Arap dünyasında öfke patlamasına neden olacaktır. [22.01.2017 Skynews Arapça] Netanyahu, Yahudi varlığını tehdit eden İslam’a karşı mücadele konusuna odaklandı. “İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu, “radikal İslam’a” karşı ve “onu elimine etmek” için Amerika ile beraber hareket edeceklerini vurguladı. [15.02.2017 El Haliç online] Şüphe yok ki onlar, Aziz ve Hakim olan Allah’ın Peygambere indirdiği İslam ile mücadelenin bir bahanesi ve ön girizgahı olarak “radikal İslam” tabirini kullanıyor. Tabii ki İslam’dan amaç, ümmetin hal ve durumunu düzelten İslam’dır. O, haktır.

فَمَاذَا بَعْدَ الْحَقِّ إِلَّا الضَّلَالُ فَأَنَّى تُصْرَفُونَArtık haktan sonra sapıklıktan başka ne kalır? O halde nasıl döndürülüyorsunuz?[Yunus 32]

İkincisi: İran meselesi:

Evet, Trump yönetiminin İran ile atmosferi gerdiği açıkça görülüyor... İran’a yönelik yeni Amerikan tehditlerinin amacını, boyutunu ve arka planını anlamak için Trump öncesi ve sonrası Amerika’nın İran politikasına bir göz atmak elzemdir. O zaman bir değişikliğin olup olmadığını ve varsa nerede bir değişikliğin olduğunu görebiliriz:

Trump öncesi ve sonrası Amerikanın İran politikası:

1- Amerika, Irak Savaşı ile birlikte ABD’nin Irak işgalini stabilize etmek için İran’ı tam kapasite kullanmıştır. İran nüfuzunun yoksun olduğu Kuzey ve Batı illeri alev alev yanarken, İran yanlısı gruplar, Amerika’ya karşı savaşmadılar. Irak’ta Amerika ile İran arasında her düzeyde ve her alanda yürütülen ve yürütülmeye devam eden bu koordinasyonu sadece kör olanlar göremez... Yine Yemen’de de İran, Husileri destekliyor. Uluslararası Amerikan özel temsilcileri (önceki Cemal Bin Ömer ile şuan ki Velid Şeyh) Yemen yönetiminde Husilerin rolünü perçinlemek için gayret gösteriyorlar. ABD Dışişleri Bakanı Kerry de 2016 sonlarında Muskat’ta Husiler ile bir araya geldi. Oysaki Amerika’ya büyük şeytandiyen İran gibi, Husiler de Amerikaya ölümdemektedir. Yemen’de İran rolü, tamamen Amerika’yı destekleyici bir roldür... Suriye’deki portre ise, güneşten dahi daha berraktır. Zira İran, milisler ve devrim muhafızları ile Beşşar’ı destekliyor. ABD öncülüğündeki uluslararası koalisyon Suriye devrimini bombalıyor. Amerikan savaş uçakları, terör bahanesi altında sadece IŞİD’i değil, farklı grupları da bombalarken, liderlerini öldürürken, terör listesinde olan İran’ın Lübnan partisine nedense dokunmuyor. Suriye’de İran rolü, Amerikan politikasının bir parçasıdır... Sonra Obama yönetimi, 2015 Haziran’da uluslararası güçlerle İran Nükleer Anlaşması imzaladı. Amerika, özellikle “Arap Baharı” devriminden sonra bölgede artan Amerikan politikasının gereksinimlerini karşılaması için İran’a konulan kısıtlamaları ve dayatılan yaptırımları hafifletti. Yemen, Suriye ve Lübnan’da Amerikan politikası doğrultusunda harcamalar yapsın diye İran’ın petrol ihracatına olanak sağladı... Dolayısıyla 1979 devriminden bu yana Amerika’nın İran, İran’ın da Amerikan karşıtı oldukça sert açıklamaları ve İran’ın “büyük şeytan” yaftası, rüzgâr önünde savrulan tüy gibidir. Eylemler ve aralarındaki eşgüdümlü yürürlükteki politikalar, yazılı açıklamalar ve bezdirici sözlerden çok daha doğrudur. Politik anlayış, sözlere değil, eylemlere bakar.

2- Obama idaresi, İran devriminden bu yanaki diğer Amerikan yönetimlerinden komşu ülkelerde daha çok İran’ın elini serbest bırakmıştır. Bu yüzden Irak ve Lübnan yanı sıra Suriye ve Yemen’de “İran rolü” denen bir olgu ortaya çıkmıştır. İran rolü için dizginleri serbest bırakan Amerikan uzantısına baktığımızda, bunun bazı motifleri olduğunu görürüz. Bunlardan kimi aşağıdaki gibi eski motiflerdir, kimisi de yeni.

A- Eski motiflere gelince, Amerika, petrol kaynaklarını kontrol altına almak için İran’ın Körfez ülkelerine tehdit teşkil etmesini sağladı. İran rolüne ilişkin bu eski Amerikan vizyonu, Amerika’nın Körfeze ayak basmasına yani petrol kaynaklarını kontrol altına almasına imkân verdi. Ancak 1990 yılında Irak, Kuveyt’i işgal edince, Amerika petrol kaynaklarına erişim için İran dışında başka nedenler de elde etmiş oldu. Körfez ülkelerinin çoğunda askeri üsler kurmak isteyen Amerika, Irak’ın Kuveyt işgalinden faydalandı. Bu yüzden artık petrol kuyularına erişim açısından Amerika’nın İran tehdidine gerek kalmamıştır.

 Amerika’da oğul Bush yönetimiyle birlikte iktidarı gelen Neoconlar ve 2003 yılında Amerika’nın Irak işgali, bu eski Amerikan motiflerini yeniden canlandırdı. İran tehdidi, bu kez mezhepçilik düzeyinde ayyuka çıktı. Amerikan planı doğrultusunda yeni Sykes Picot sınırları çizildi ve sanal sınırlar devam etse de ülkeler mezhepçilik temelinde parçalandı. Amerika, yeni Ortadoğu haritası piyasaya sürdü. İran, Amerika’nın kanla çizilen mezhepçi Ortadoğu haritasının yeni sınırlarını oluşturmak için mezhepçi grupları destekledi. Irak’taki mezhepçi sınırlar gün ışığı kadar aşikâr. Sonra bu mezhepçi sınırlar, İran’ın “Azınlıklar” sloganı dillendirmesinin ardından Yemen, Suriye, Lübnan, Suudi Arabistan, Bahreyn, Pakistan, Afganistan ve diğer ülkelere kadar uzandı. Yani İran, Amerika’nın sancaktarlığını yaptığı azınlıkları koruma politikası gütmektedir. Bu konudaki İran rolü besbellidir.

Sıradışı yeni motiflere gelince, “Arap Baharı”dır. Arap Baharı ile Amerika, kendisini yeni bir riskle karşı karşıya buldu. Tunus, Yemen, Mısır, Libya ve Suriye’de aniden patlak veren Arap Baharı devrimleri ve Amerikan nüfuzunu tehdit eden halk devrimleri karşısında Amerika, nüfuzunu savunmaya hazırlıklı değildi. Amerikan toplumunun Irak sendromu yaşadığını gördüğü için nüfuzunu savunmak amacıyla askerler de gönderemiyordu. Bölgedeki ajanı Mısır ve Suriye, ayaklanma ve devrim ateşinin etkisinde kaldığı için nüfuzunu savunacak yeterince yerel kuvvetleri de yoktu. Bu yüzden Amerika, önemli ölçüde İran’a itimat ederek olağan dışı yeni motifler geliştirdi. Özellikle Suriye devrimini bastırmak için harekete geçen İran, Trablus ve Sayda olaylarından sonra devrimin Lübnan’a sıçramasını önlemek için Lübnan partisine yapılan yardımları giderek artırıyor. Devrimlerin ritmiyle İran, Bahreyn ve Yemen’de İngiliz nüfuzunu yok edip Amerikan nüfuzunu yerleştirmek için yandaşlarına yaptığı yardımları genişletti. Bu yeni Amerikan motifleriyle mezhepçilik karakterine bürünen İran rolü, bölgede korkunç bir hal aldı. Bu Amerikan politikası, Amerikan-İran yakınlaşmasını gün yüzüne çıkardı. Medya, Nükleer Anlaşma ve Boeing şirketi ile yapılan ticari anlaşmalar sonrası Amerika’nın İran’a uçak dolusu para gönderdiğini yazıp çizdi. ABD’li yetkililer, İran ile ilişkileri kolaylaştırmak ve Amerikan yaptırımlarına ilişkin korkularını gidermek için Avrupa bankalarının yetkilileriyle bir araya geldiler...

3- 2015 yılında ölen İngiliz yanlısı kral Abdullah’ın ardından Amerikan yanlısı kral Selman tahta geçince, Suudi Arabistan Amerikan eksenine kaydı. Sisi’nin de Mısır Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturmasının ardından bölgede Amerikan ajanlarının gücü arttı. Böylece Amerika, İran olmadan da nüfuzunu savunabilecek olanaklar elde etmiş oldu. Bu, bir açıdan böyledir. Öte yandan Amerika, tüm milisleri, muhafızları ve desteğine rağmen Suriye devriminin şevkini kıramayan İran’ın zafiyetini tanık oldu. Bunun üzerine Amerika, İran rolü için bir alternatif olmaktan ziyade daha çok dayanak olan Rusya’yı Suriye bataklığına çekti. Tüm bunlar, Washington’da beyin fırtınaları yapılmasına yol açtı. Beyin fırtınaları sonucunda politik araçları çeşitlendirmek ve güçlü şekilde sadece İran’a bağımlılığın pek etkili olmadığı yargısına varıldı...

 İkinci Obama döneminin sonuna yaklaşıldıkça Suriye devriminin anahtarları Türkiye’de kümelendi. Amerika, Suriye devriminin şevkini kırmak için yıkıcı İran ve Rusyapolitikası ile kuşatmacı Türkpolitikası ve Riyad muhalefetini uysallaştırıcı Suudi rolü arasını cem etti!

 Buna göre bölgedeki İran rolü, çok iyi etüt edilmiş bir Amerikan politikasıdır. Bu İran rolü, Amerikan politik gereksinimleri ve konjonktür doğrultusunda genişleyip daralabilir. 1979 yılından bu yana Amerika, İran’ı “İslam devrimi kisvesiyle” bölge ülkelerine karşı bir tehdit olarak tutmuştur. Sonra Amerika’da Neoconların iktidara gelişiyle İran, şiddetli mezhep tehdidialgısına evirildi. Zamanla da Arap Baharı’nda ağırlığı olan çok önemli bölgesel oyuncuhaline geldi. Ancak Mısır gibi bazı Amerikan ajanları tekrar eski sağlığına kavuşunca ya da Suudi Arabistan’da yeniden taht Amerika’nın elince geçince veya Türkiye gibi bir ajanı kullanım olanağına erişince, Amerika, İran’ı çöpe atmadan İran rolünün yanı sıra diğer roller de ihdas etmiş oldu.

 Belirtilmesinde fayda vardır ki Amerikan ajanlarına ait diğer roller gibi İran rolü de, İran ve diğer Amerika yanlısı ülkelerin gerçek nüfuzunu temsil etmemektedir. Amerika, bu ülkelerin çıkarlarını dikkate almadan yeri geldiğinde bu rolleri artırıp eksiltebilir... Örneğin İran, çökmekte olan altyapısını umursamadan hazine gelirlerini Suriye’ye harcayarak hazinenin içini boşaltıyor. Miadı dolunca, Amerika’nın Suriye’deki mevcut rolüne bir son verebileceğini de biliyor! Ayrıca Amerika, Yemen’de İran’ı yandaşları karşısında feci şekilde sıkıntıya düşüren Suudi Arabistan için de bir rol ihdas etti. Bu rol gereği Suudi Arabistan, doğrudan kendi yandaşlarına askeri destek veriyor görünmektedir. Ama aslında İran’ı, Suudi rolü gerçeğine ve Yemen’deki hâkimiyetine boyun eğdirmiştir. İran, Husilere silah taşımak için küçük tekneler arkasına sığınacak kadar küçülmüştür... Kırmızıçizgileri bir bir yıkılan, sürekli söylem ve pozisyon değişikliğine giden Türkiye’nin Suriye rolü yakından izlendiğinde, Amerika’nın bu ajanları zerre kadar umursamadığı açıkça görülebilir. Amerika, gözünü kırpmadan o ajanları sıkıntıya sokup öfkelendirebiliyor! Diğer bir deyişle Amerika, yandaşlarına aldırış etmeksizin çıkarları uyarınca daima ajanlarının rolünü genişletip daraltabiliyor.

Trump sonrası Amerikanın İran politikası:

Trump, Amerika tarafından bölgede İran dışında diğer bölgesel devletler olan Türkiye ve Suudi Arabistan’a roller verildiği, İran rolünün tırpanlandığı bir ortamda Beyaz Saray koltuğuna oturdu. Gürültü patırtı olmadan önceki üslupla Amerika’nın İran politikası devam edebilir ve bu üç ülke de her biri rolü gereği Amerika’nın hizmetinde olmayı sürdürebilirlerdi... Ancak ne var ki Trump, kendisini mest eden mafya yöntemiyle ekonomik şantaj yapmak için İran ucubesini ajite etti. Bu yüzden İran ile gerginlik yarattı. Twitter üzerinden yaptığı açıklamalarda İran’a saldırdı ve İran’ı terörü sponsor etmekle suçladı. Amerika ve müttefiklerini tehdit ettiğini söyledi ve İran’a karşı davranışında kararlılık gösterdi. İran’ın balistik füze denemesinin ardından 3 Şubat 2017 tarihinde 25 firma ve kişiye yönelik bir dizi ek yaptırım kararı aldı. İran ile imzalanan Nükleer Anlaşmayı kötü bir anlaşma olarak niteledi. Yeniden gözden geçirip iptal edebileceğini yani Amerika’nın anlaşmadan çekilebileceğini ima etti. Bu yüzden bazıları, Trump’ın Amerikan politikasında büyük bir değişiklik yaptığını sanabilir. Trump’ın “yeni” İran vizyonunu, rolünü ve İran’a karşı ne kadar ileri gidebileceğini anlamak için aşağıdaki hususlara bir göz atacağız:

1- Cumhuriyetçilerin politikası, kasvet ve gücü yansıtır. İran dâhil Trump’ın tüm dış politika ile ilgili açıklamalarında bu açıkça görülebilir.

2- Evet, Amerika-Trump’ın İran’a bakışında yeni olan bir mesele var! Bu meselenin arka planı şöyledir; Başkan Trump, seçim sürecinde Amerika’nın birçok ekonomik sorununu çözme vaadinde bulundu. Tehlikelerden koruma karşılığında hoyratça dünya ülkelerinin Amerika’ya para ödemeleri gerektiğini söyledi. Onun bu isteği, Japonya, Kore ve Avrupa ülkelerini kapsıyor. Körfez ülkeleri de bundan istisna değil, hatta bunlar daha kolay lokmadır. Yukarıda belirtilen Amerika’nın eski ve yeni motifleri uyarınca, İran’ın Körfez ülkelerine yönelik tehlike ve rolünden homurdanmalar oldu. Obama döneminde İran, Körfez kapılarına dayanan tehlikeli bir ucube haline gelmişti. Başkan Trump da ekonomik açıdan bu konudan faydalanmak istedi. Trump, İran’a baskı yapmak, rolünü tırpanlamak ve İran tehlikesinden koruma karşılığında petrol zengini ülkelerden mafya yöntemiyle büyük miktarlarda rüşvet almak istiyor. İran üzerine uygulanan Amerikan baskısı karşısında İran da yeni balistik füze denemesi yaptı. Bunun Amerika ile tamamen koordinasyon halinde olması olasıdır ve zamanlaması da tesadüf değil. Yani bu deneme, bölge ülkeleri için kesinlikle bir tehdit teşkil etmektedir. Bundan yararlanan İran değil, Amerika’dır. Bugün Amerika, İran tehdidinden ajanları koruma karşılığında büyük paralar istemektedir. Seçim sürecinde Trump tarafından yapılan açıklamalar da bu görüşü teyit etmektedir. Yeni Trump “düşüncesini” gösteren bu açıklamalardan bazısı şunlardır:

-            19 Ağustos 2015 tarihli CNN Arapça’ya göre Donald Trump, Amerika tarafından gördüğü destekten ötürü Suudi Arabistanın bedel ödemesi gerektiğini söyledi. Trump, “Suudi Arabistan yakında büyük bir felakete düşecek ve yardımımız gerekecek. Biz olmasak Suudi Arabistan burada olmaz ve uzun süre devam edemez...” dedi.

-            27 Eylül 2016 tarihli CNN Arapça’nın aktardığına göre Trump, Biz Almanyayı savunuyoruz. Japonyayı savunuyoruz. Güney Koreyi savunuyoruz. Suudi Arabistanı savunuyoruz. Pek çok ülkeyi savunuyoruz. Bize ödemeleri gerekeni ödemiyorlar çünkü muazzam bir hizmet sağlıyoruz ve bir servet kaybediyoruz... Tek söylediğim kendi kendilerini savunabilirler veya bize yardım edebilirler. Onların kendilerini korumaları veya bize ödeme yapmaları gerekiyor. Yirmi trilyon dolar borcu olan bir ülke için onların bize yardım etmeleri gerekiyor…Ticari anlaşmalar için müzakere yapma yeteneğinin önemine vurgu yapan Trump, “Japonya ve Suudi Arabistan ile müzakere yapabilmek için yeteneğin olması gerekir. Suudi Arabistanı savunmamızı hayal edebiliyor musunuz? Onca paralarına rağmen biz onları savunuyoruz. Ama bedelinize ödemeleri gerekeni ödemiyorlar.” diye konuştu.”

-          26 Ocak 2017 tarihli el-Cezire sitesine göre ABD Başkanı Trump, İran ve Irak birbirine denk iki askeri güçtü. Ancak ABD yanlış yaptı. Iraka girdi ve İrana teslim etti. ABD, Iraktan geri çekilirken bu ülkedeki petrolü kontrol edecek bir stratejiyle geri çekilmeliydi dedi

24 Ocak 2017 tarihli Reuters Arapça sitesinin aktardığına göre CIA yetkililerine yönelik konuşmasında Trump, 2003 yılında işgal maliyetini karşılamak için Irak petrolünü biz almalıydık diye konuştu

3- Tüm bunlar, anlaşmalardan dem vuran Trump’ın zihnindeki gerçeği teyit etmektedir. İran tehlikesine karşı Körfez ülkelerine kalkan olmak, onlara bedel ödemeyi gerektirir. Başka bir deyişle tahtlarını korumak için sahip oldukları büyük meblağdaki paraları Amerikan inisiyatifi altına koymak zorundalar. Amerika, bu yöneticileri cimri olarak görüyor. Pek çok olay, Trump yönetiminin sahip olduğu bu mafya zihniyetini doğrulamaktadır... Başkan Trump dışında uluslararası rüşvet yöntemini benimseyen başka Amerikan kurumları da var. Obama yönetimin altında ABD Kongresi, 2016 yılında JASTA yasasını benimsedi. Bu yasa, “terörist” eylemler nedeniyle Suudi Arabistan ve diğer Körfez ülkelerinin paralarına el koyma olanağı vermektedir... Amerika, gerçekten ekonomik kriz yaşıyor ve bu kriz yüzünden bütçe kısıtlamasına gitti. Astronomik borç ve yükselen Çin ekonomisi karşısında kalıcı önemli çözüm arayışı içinde olan Amerika, oğul Bush döneminde Irak’ın işgal edilmesini ve petrolün sömürülmesini ekonomik çözüm olarak gördü. Ancak Irak direnişi, Amerika’nın bu hayaline set çekti ve Amerika, Irak bataklığına 3 trilyon dolar harcamak zorunda kaldı. Obama yönetimi de, Amerika’nın hemen yanı başındaki adalarda yatılı büyük miktarlardaki paraları ülkeye çekebilmek için İngiliz vergi cennetine darbe vurdu. Daha sonra vergi paralarını toplamak ve “terörü” borçlandırmak için JASTA yasasını onayladı. Şimdi de “20 trilyon dolar” Amerikan borcunu 8 yılda ödemek gibi maceracı bir vaatte bulunan Trump, çıkmazdaki Amerikan ekonomisine bir çözüm yolu bulmak için sağlanan koruma karşılığında zengin dünya ülkelerinin bedel ödemelerini istemektedir!

4-“Yeniden büyük Amerika” söylemini ortaya atan Trump’ın bu sloganı, doğrudan ABD müdahalesini ve başka ülkeler arkasına saklanan Obama politikasının reddini gerektiriyor. Nitekim Suriye’de güvenli bölgeler kurulması yönünde açıklama yapan Trump yönetimi, Rusya’ya verilen rolü alıp bizzat kendisi doğrudan rol üstlenme çabasındadır. Yine bu baptan olmak üzere Amerika, İran’ın oynadığı büyük ve korkunç rolü de yeniden gözden geçirmektedir. Bu nedenle Trump yönetimi, ekonomik amacını tamamladıktan sonra İran’ın rolünü de ciddi şekilde tırpanlamayı düşünüyor. İran rolünden tamamen vazgeçmeyecek, aksine alternatif olmaktan ziyade Türk ve Suudi rolünün tamamlayıcısı haline gelecektir. Özellikle de Suriye’de öncü bir role sahip olmayacaktır. İlk etapta Türkiye’nin sonra da Suudilerin rolü karşısında İran rolünde gözle görülür bir gerileme olacaktır. Fakat Amerikan planlarına hizmet etmeye devam edecektir. Amerika bölgede İran rolünden vazgeçmeyecek.

5- Dolayısıyla açıklamalar ve ifadelere bakılarak Amerika’nın İran rolünü değiştirdiği yargısına varılamaz. Daha çok eylemlere bakılmalıdır. Bugün Washington’da İran hakkında koparılan bir bardak sudaki fırtınanın çoğu, gerçek politik değişimi yansıtmaz. Örneğin, “İran devriminin 38. yıldönümü kutlamaları münasebetiyle bir konuşma yapan İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, Kim bizi tehdit ederse pişman ederiz.dedi. Ülke çapında “İslam Devriminin” yıldönümü kutlamalarına katılan İranlıların ulusal dayanışmasına işaret eden Ruhani, “Bu kalabalıklar, Beyaz Saray liderlerinin yanlış beyanatlarına bir yanıttır” diye konuştu. [10.02.2017 Russia Today] Amerikan Başkanı Trump da Dikkat etsen iyi olursözleriyle yanıt verdi. Cuma günü ABD Başkanı Donald Trump, Kim bizi tehdit ederse, pişman ederizdiye konuşan İran Cumhurbaşkanı Ruhaniye Dikkat etsen iyi olur” yanıtını verdi.” [10.02.2017 Reuters] Bu ve İran Nükleer anlaşması gibi benzeri açıklamalar, Amerikan-İran çatışması konusunda bozuk plak gibi tekrarlanıp durulan açıklamalardır... Sahadaki gerçek ise, tam tersi istikamettedir. Koordinasyon, işbirliği ve Amerikan planlarını uygulamak tüm hızıyla devam ediyor... “9 Şubat günü ABD Başkanı Donald Trump yönetiminin yetkilileri ile yaptığı görüşmelerden sonra basın mensuplarının sorularını yanıtlayan Mogherini, Anlaşmanın uygulanmasına sadık kalınacağına yönelik toplantılarda duyduklarımdan tatmin oldum.ifadelerine yer verdi. [10.02.2017 Russia Today] İran’a uygulanan yeni ABD yaptırımlarına gelince, Amerika, İran rolünü gözden geçiriyor. Bunu ima eden açıklamalara kıyasla bu yaptırımlar, küçük çaplı yaptırımlardır. İran rolünün avantajları ve dezavantajları inceleniyor. Üstün Amerikan çıkarları için ekonomik ve politik açıdan İran rolünden nasıl yararlanılabilir diye Amerika İran rolü politikasını gözden geçiriyor. İran rolünün yeniden gözden geçirilmesi, sadece Trump’a özgü değil. Demokratların adayı Hillary Clinton da seçim kampanyası sürecinde buna yönelik açıklamalarda bulunmuştu. İran’a karşı izlenen güven ve doğrulamapolitikasını “kötü politika olaraktanımlayan Clinton, güvensizlikpolitikası izleyeceğini belirtti. Nükleer Anlaşmanın en ufak bir ihlali durumunda yaptırım sözü veren Clinton, İran’ı cezalandırmak için gerekirse askeri güç kullanma uyarısını da yineledi. [22.03.2016 Şarku’l Avsat] Yani Trump yönetiminin İran rolünü gözden geçirme politikası, aslında Amerikan devletinin bir politikasıdır. Ama yukarıda da belirtildiği gibi İran rolü gözden geçirilirken ekonomik ve politik açıdan da Amerikan çıkarlarına hizmet etmelidir.

 Sonuç olarak, bozuk değerleri ve köhne uygarlığı nedeniyle Amerika’nın kökünün çürümüş olması önemli bir şeydir. Bir diğer önemli şey de Amerika, Müslüman ülkelerde istediği gibi at koşturuyor. Sözde yönetici bozuntuları da Amerikan çıkarlarına hizmet etmek için birbirleriyle kıyasıya yarışıyorlar! Müslüman ülkelerin, sömürgeci kâfirlerin planları için savaş alanına dönmesi gerçekten acı vericidir. Ama nedeni malum, daha önce söyledik ve yineliyoruz... O da kendisiyle korunulan bir İmam ve Halifenin yokluğudur. Ebu Hurayra’dan rivayet edildiğine göre

إِنَّمَا الْإِمَامُ جُنَّةٌ، يُقَاتَلُ مِنْ وَرَائِهِ، وَيُتَّقَى بِهِ “İmam bir kalkandır, arkasında savaşılır ve onunla korunulur.” [Müslim] Allah ve Rasûlü sevdalısı herkes için şu ölüm kalım meselesi olmalıdır: Raşidi Hilafeti kurmak ve bu ceberut saltanattan sonra Rasûl’ün müjdesini gerçekleştirmek üzere Allah’a samimi ve Rasûlü’ne sadık bir şekilde ciddiyetle çalışmak. Nitekim Ahmed ve et-Tayalisi’nin rivayet ettiği sahih bir hadiste Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:

ثُمَّ تَكُونُ جَبْرِيَّةً، فَتَكُونُ مَا شَاءَ اللَّهُ أَنْ تَكُونَ، ثُمَّ يَرْفَعُهَا إِذَا شَاءَ أَنْ يَرْفَعَهَا، ثُمَّ تَكُونُ خِلَافَةٌ عَلَى مِنْهَاجِ النُّبُوَّةِ “Daha sonra ceberut bir saltanat olacaktır. O da Allahın dilediği kadar devam edecektir. Ardından Allah dilediği zaman onu ortadan kaldıracaktır. Sonra, Nübüvvet metodu üzere Hilafet olacaktır.AkabindeMüslümanlar izzete, sömürgeci kâfirler de zillete kavuşacaklar. O gün kâfirler, Müslüman ülkelerden arkalarına bakmadan yurtlarına geri dönecekler, tabii yurtları kalırsa.

وَتِلْكَ الأيَّامُ نُدَاوِلُهَا بَيْنَ النَّاسِ وَلِيَعْلَمَ اللّهُ الَّذِينَ آمَنُواْ وَيَتَّخِذَ مِنكُمْ شُهَدَاء وَاللّهُ لاَ يُحِبُّ الظَّالِمِينَ “O günleri biz insanlar arasında döndürür dururuz. Ta ki Allah, iman edenleri ortaya çıkarsın ve aranızdan şahitler edinsin. Allah zalimleri sevmez.[Ali İmran 140]

H.26 Cumâde’l Ûlâ 1438

M.23 Şubat 2017

Devamını oku...

Soru Cevap: Uluslararası Trump Politikaları İçin Bazı Ana Hatlar

Soru Cevap

Uluslararası Trump Politikaları İçin Bazı Ana Hatlar

Soru:

Giderayak önceki ABD yönetimi, Halepi Suriye rejimine teslim ederek önemli bir başarıya imza attı. Bir plan uyarınca hareket eden bu yönetim, son zamanlarda “meyveleri” devşirmeye başlamıştı... Peki, 20 Ocak 2017de göreve gelen yeni başkan Trumpın Suriye politikası nasıl olacak? “Bu meyveler” üzerine bir şeyler koyacak mı? Rusya, Çin, Avrupa Birliği ve özellikle İngiltereye karşı uluslararası Trump politikaların olası bazı ana hatları var mı? İslam’a ve Müslümanlara yönelik tırmanan küstahça şiddet dilini nasıl yorumlamalıyız? Allah mükâfatınızı artırsın.

Cevap:

Politikasını daha iyi anlayabilmek için ABD Başkanı Trump’ın Beyaz Saray macerasının üzerinden fazla zaman geçmese de ve seçim açıklamaları reel politikle ilgili tam bir tasavvur ortaya koymasa da, görev süresince yaptığı bazı sözlü ve eylemli açıklamalar, izleyeceği politika hakkında bir ölçüde bir fikir verebilir. Bu sözlü ve eylemli açıklamaların yanı sıra Amerikan siyasetinin kurumsal bir siyaset olduğu, başkandan pek etkilenmediği, sadece yöntem farklılıkları olduğunu da hesaba katmak gerek... Şimdi buna göre soruda yer alan açıklamalara şu şekilde cevap verebiliriz:

Birincisi: Trump, Suriye ile ilgili politikasını Obama yönetiminin devşirdiği meyveler üzerine inşa edecek:

1- Evet, giderayak Obama yönetiminin planı, meyvelerini vermiştir. Devrim yılları boyunca Suriyeli muhaliflerin pek çok anahtarını elinde tutan, ancak bir sürü nedenden ötürü Washington tarafından kullanılmayan bu anahtarlara sahip Türkiye’nin silahlı gruplara baskısının başarılı olduğu açıktır. ABD Başkanı Obama ile Cumhurbaşkanı Erdoğan arasında 01 Nisan 2016’da Beyaz Saray’da gerçekleşen görüşmenin ardından Amerikan isteklerini karşılamak için Erdoğan Suriye krizinde pozisyon değişikliğine gitti. Avrupa’ya sırt dönen Türkiye, Rusya ile normalleşme mutabakatı imzaladı. Bu mutabakat sonrası bilindiği üzere 24 Ağustos 2016’da Fırat Kalkanıharekâtı oldu. Türkiye yanlısı silahlı grupları Halep ile diğer yerlerde Beşşar askerleri ile savaştan uzak tutmak ve Türkiye’nin bu gruplar üzerindeki şiddetli baskısının sürekliliğini sağlamak için kurgulanan bu harekât, baskı altında grupların cazibe merkezi haline gelmiştir. Türkiye’nin kendilerine verdiği desteğin faturasını ödemek zorunda kalan silahlı gruplar, kritik bir anla karşı karşıya olduklarını gördüler. Türkiye’nin talimatına boyun eğen bu gruplar, 14 Aralık 2016 günü Halep’ten ayrılarak Beşşar’ın askerlerine teslim ettiler. Bu gruplar üzerindeki baskısı bununla sınırlı kalmayan Türkiye, onları Ankara’da cani Rusya ile müzakere masasına oturttu. Böylece sonunda bu gruplar, Ankara’da ateşkes imzaladılar. 29 Aralık 2016 günü Rusya Devlet Başkanı Putin, Moskova’dan yaptığı açıklamada ateşkes imzalandığını ve 23 Ocak 2017 tarihinde Kazakistan’ın başkenti Astana’da yapılacak görüşmelerin hazırlıklarına başlanıldığını duyurdu.

2- Görünürde bu eylemler, Amerikan planının meyvelerinin devşirilmeye başladığını gösteriyor. Böylece bu grupların dizginlerinin Erdoğan’ın elinde olduğunu gören Amerika, yıllardır müzakere önünde bir engel olarak gördüğü silahlı gruplar denklemini halletmenin yolunu bulmuş oldu. Türkiye, silahlı gruplar açısından Amerikan hedeflerine erişmek için benzeri görülmemiş bir özveri gösterdi. Silahlı gruplar ile olan rol ve ilişkisini sponsorluktan arabuluculuğa, sonra pres ve ihanetçilik aşamasına taşıdı. Hatta silahlı grupların dümenini Kazakistan’ın başkenti Astana’ya çevirdi. Türkiye, sadık bir uydu devleti olarak 9 Kasım’da zafer ilan eden seçilmiş başkan Trump’tan sonra bile Amerika’ya hizmet etmek için bu rolünü sürdürdü. 20 Ocak 2017’de göreve gelen Trump’tan sonra olası herhangi bir değişiklik olacağını aklından dahi geçirmedi.

3- Suriye’de silahlı muhalifler cenahında Obama idaresinin yetiştirdiği meyveleri devşirmeye başlayan Trump yönetimi, silahlı grupların kalbini elinde tutan Türkiye’nin barış ve savaşa giden anahtara sahip olduğundan emindi. Nitekim Astana katılımcısı gruplar ile Amerika’nın terörist olarak tanımladığı Astana muhalifi gruplar arasında patlak veren çatışma bile ABD’nin istediği bir şeydir. Çünkü gruplar arası çatışma, rejim karşıtlarını zayıflattığı gibi rejimin önündeki hedefi de çok daha erişilebilir ve kolay hale getirmektedir... Özellikle de Türkiye, grupları terörist ve terörist olmayan gruplar diye sınıflandırmaya başlayınca. Daha önce terörist olarak tanımlanmayan bazı gruplar, 23 Ocak 2017 Astana görüşmelerinden sonra Türkiye tarafından terörist olarak tanımlanınca, bu tanım ışığında terörist ile terörist olmayan gruplar arasında çatışma patlak verdi! 26 Ocak 2017 günü Reuters’e konuşan Türk Dışişleri Bakanlığından bir kaynak, Türkiye, artık Fethu’ş Şam’ı “Nusra Cephesi”terörist olarak tanımlamaktadır dedi. Hâlbuki Türkiye’ye göre Fethu’ş Şam Astana görüşmesi öncesinde terörist grup değildi. Bu sınıflandırmanın ardından terörist ile terörist olarak adlandırılmayan gruplar arasında çatışma patlak verdi. Bu da Türkiye’nin özverisi nedeniyle Amerika’nın Suriye’de meyveleri devşirdiğini göstermektedir!

İkincisi: Trumpın Rusya yönelimine gelince:

Bir yandan Rusya’yı yağlayıp ballayan Trump, öte yandan da Amerikan çıkarlarını uygulaması için açıkça fiili tehditte bulunuyor. Obama döneminde olduğu gibi perde gerisinde kalıp Rusya’yı sahaya süren Amerika, kuyruğuna takılan Rusya’ya girişimin dizginlerini etkin bir şekilde vermiyor. Görüldüğü gibi Trump ile Obama, amaçlar yani Amerikan çıkarlarına hizmet konusunda hemfikirdir, sadece tarzları farklıdır. Trump’ın yağlı ballı sözlerini duyumsayan Rusya, Trump’a yakınlık gösterirken aynı zamanda da özellikle Çin’e karşı politikalarını uygulamak için Trump tarafından yapılan ağır baskının da farkında. Diğer bir deyişle Suriye müzakerelerinde ABD-Rusya yerine Rusya’nın karşısına Türkiye’ye koyarak tenzili rütbe ile yetinmeyen Trump, Rus liderliğine karşı da etkin pozisyonlar sergilemektedir... Bu etkin pozisyonların belirtileri herkesçe görülüp işitiliyor! Dilerseniz bazılarını zikredelim:

1- Seçim kampanyası sırasında Trump’ın kendisine naif davrandığını gören Rusya, göreve geldikten sonra Astana toplantısına ABD’nin en üst düzeyde katılacağını sandı. Astana toplantısına ABD Dışişleri Bakanlığı düzeyinde katılacağı umuduyla başkan Trump’ın görevi devralmasını dört gözle bekleyen Rusya, Trump’ın desteğiyle Astana zirvesinin Suriyeli muhalifler ile Beşşar yönetimi arasında kapsamlı barış müzakereleri için bir başlangıç olmasını arzuluyordu. 30 Aralık 2016 tarihinde BBC’ye konuşan Lavrov’un şu sözleri de bunu teyit etmektedir: Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, Bakanlık olarak Kazakistanın başkenti Astanada Suriye konulu toplantının hazırlıklarına başladıklarını söyledi. Bu, Trump’ın kendisini desteklediğini sanan Rusya’nın siyasi aptallığının bir sonucudur! Astana zirvesine Washington’u da davet eden Rusya, ABD’nin üst düzey bir heyetle zirveye katılacağını umuyordu. Ancak Washington yönetimi, Astana müzakerelerine Kazakistan büyükelçisi düzeyinde gözlemci sıfatıyla katılarak Rusya’ya adeta tokat atmış oldu! 23 Ocak 2017 tarihinde başlayan Astana müzakereleri, 24 Ocak 2017 günü sona erdi. Ancak ateşkes konusunda kayda değer bir ilerleme sağlanamadı. Görüşmeler Barada Vadisi’ndeki ateşkes üzerinde yoğunlaştı! Doğal olarak görüşmelerde herhangi bir siyasi çözüme de varılamadı... Dolayısıyla Astana müzakereleri, Rusya’nın beklentilerinin ve düzeyinin çok çok gerisinde kaldı. Görüşmeler, dörtlü ateşkes mekanizması hakkında yapılan fikir jimnastiği ile son buldu!

2- Rusya, ABD Başkanı Trump’ın Suriyede savaştan kaçan siviller için güvenli bölgeleri mutlaka kuracağızaçıklamasıyla ilkinden daha şiddetli ikinci bir tokat daha yemiş oldu. Çünkü Trump, Rusya ile istişare yapmadan böyle bir açıklamada bulunmuştu. “Suriye’de güvenli bölgeler kurulması gerektiğini söyleyen ABD Başkanı Donald Trump’ın açıklamalarına yanıt veren Kremlin, plan açıklanmadan önce Beyaz Saray ile Moskova arasında istişare yapıldığı yönündeki haberleri yalanladı. Ve kararın olası tüm sonuçlarınınölçülüp tartılmasına davet etti. Gazetecilerin konuyla ilgili sorularını yanıtlayan Kremlin Sözcüsü Peskov, Hayır, Amerikalı ortaklarımız bunu bize danışmadı. Bu, çok büyük bir karar. Bu planın mültecilerle olan durumu daha da alevlendirmemesi önemli, ancak sanırım olası tüm sonuçlarının ölçülüp tartılması gereklidedi. [26.01.2017 CNN Arapça] Rusya’nın etkili bir tepkime veremeyecek kadar zavallı olduğunu bilen ve bu yüzden böyle bir karar alan Amerika tarafından Suriye bataklığına gömülen Rusya’nın bu bataklığından çıkması oldukça zordur. Belki de Kremlin’in bir rüyasıdır... Gömüldüğü bataklıktan çıkabilmek için Amerika’ya muhtaçtır!

3- Rusya’nın Suriye rolünü cüceleştirmek... Güvenli bölgelerle ilgili yapılan açıklamada da olduğu gibi ABD’nin Suriye politikası, Rusya’nın Suriye’de oynadığı role darbe vurmaktadır ve Suriye krizinden bu yana Rusya’nın devşirdiği “büyük”başarı ve kazanımları tehdit etmektedir! Suriye’de Rusya’ya yönelik politikanın ilk işaretini veren Trump, Rusya’nın rolünü sınırlandırarak tehditkâr bir şekilde DAEŞ ile mücadelesini talep etmektedir. Hatta Rusya, bir rol kapsa dahi Amerikan planları doğrultusunda marjinal bir rol olacaktır... Amerika, artık Rusya’nın arkasına saklanma gereksinimi duymadan dizginleri doğrudan eline almaya hazırlanıyor. Bazı haberler buna işaret etmektedir. 27 Ocak 2017 tarihinde Russia Today sitesinin aktardığına göre New York Times gazetesi, ABD Başkanı Donald Trumpın Pentagondan Suriyede IŞİDe karşı daha agresif bir plan ve 3 ay içinde de güvenli bölgelerhakkında başka bir plan daha hazırlamasını isteyeceğini bildirdi. Gazeteye konuşan Beyaz Saray yetkilileri, Trumpın Suriye eylem planı hazırlamak için Savunma Bakanına direktif vereceğini söylediler. Yetkililere göre, plan IŞİDin Suriyedeki kalesi Rakkaya saldırılarda sahaya ABDli topçu birlikleri ile saldırı helikopterlerinin gönderilmesini içerebilir. Yetkililere göre, Trump, Pentagondan 30 gün içinde yeni planın kendisine sunulmasını isteyecek... Gazeteye göre olası seçenekler, ABD özel harekât birimi kullanımını genişletmek, Irak ve Suriyede konuşlu ABD askeri personel sayısını artırmak, karar alma sürecini hızlandırmak için Pentagon ve saha komutanlarına ek yetkiler vermek.Bu politika gereği Rusya’nın Suriye’deki rolü tırpanlanıyor. Suriye konusunda yeni ABD-Rus mutabakatı, en önemlisi Ukrayna ve Çin mevzusunda Amerikan hizmetinde olmak gibi mutabakata ve pazarlığa varılmış çeşitli uluslararası konuların bir bendi olacak. Başkan Trump’ın Rusya’dan yaptırımları kaldırmak için acele etmemesi de Rusya’ya yönelik bu Amerikan yaklaşımlarını teyit etmektedir. ABD Başkanı, Rusyaya uygulanan yaptırımların kaldırılmasını tartışmak içinse çok erken olduğunu söyledi.[28.01.2017 el-Cezire] Trump, Rusya ile iyi ilişkiler geliştirmekten emin olmadığını ifade etti. Sadece Rusya ile değil, Çin ile de iyi ilişkiler kurmak istediğini, ancak bunun bir garantisinin olmadığını anlatan Trump, şuan ülkesi ile Rusya arasındaki ilişkilerin iyi, kötü ya da kayıtsız mıolur bilemediğini söyledi.[27.01.2017 Russia Today]

Üçüncüsü: Trumpın olası Avrupa Birliği özellikle İngiltere yaklaşımına gelince:

1- Trump, kalbinin derinliklerinde Avrupa Birliği’ni parçalama Amerikan rüyasını taşımaktadır. Diplomatik dil yoksunu Trump, bunu gizlemeyerek açıkça ifade ediyor. Başkanlık seçimlerini kazanmadan önce İngiltere’nin AB’den ayrılmasını müthiş bir gelişme olarak niteleyen Trump, diğer ülkeleri de benzer adımlar atmaya ve İngiltere gibi Brüksel’i kaderine terk etmeye davet etti. Amerika’nın Avrupa Birliği’ni parçalama hayalleri çok eskidir. AB’ye ilişkin Trump politikasındaki yenilik, diplomatik dil kullanmadan açıkça bunun borazanlığını yapmasıdır. Bu yüzden Fransa Cumhurbaşkanı Hollande, 27 Ocak 2017’de yaptığı açıklamada, ABD Başkanı Trump’ın Avrupa Birliği için bir zorluk olacağını söyledi. “Güney AB ülkelerinin zirvesinden sonra konuşan Hollande, ABD Başkanı’nın, başka Avrupa ülkeleri için de Brexit benzeri bir durumdan söz etmesi karşısında, Avrupa’nın güçlü bir yanıt vermesi gereğine inancını dile getirdi.” [28.01.2017 Russia Today]

2- Trump, İngiltere’ye olan hayranlığını saklamıyor. “İngiltere Başbakanı Theresa May ile yaptığı görüşme sonrasında “İki ülke arasında “çok özel ilişki”olduğunu söyleyen ABD Başkanı Donald Trump, Özgür ve bağımsız bir İngiltere dünya için bir nimettirdiye konuştu. [28.01.2017 el-Cezire] Öncesinde ise İngiliz Bağımsızlık Partisi lideri Nigel Farage Obama’nın kaldırdığı Churchill büstünü yeniden Beyaz Saray’a taşıma sözünü vermişti. Öyle de oldu ve büstü yeniden Oval Ofise taşıdı. İngiliz Bağımsızlık Partisi lideri, başkanlık seçimlerini kazandıktan sonra Trump Tower’da seçilmiş başkanı ziyaret eden ilk yabancı yetkilidir.

Trump, İngiltere’ye yönelik Amerikan yaklaşımına vurgu yapmak amacıyla Başbakan May ile düzenlediği ortak basın toplantısında şunları söyledi: “İki ülke arasındaki ilişki, adalet ve barışı sağlamak için tarihin en büyük gücü olmuştur. Bugün ABD, mali, kültürel, siyasal ya da askeri açıdan İngiltere ile derin bağını yeniliyor. Söz veriyoruz, bu özel ilişkinin kalıcı olması için destek olacağız.[28.01.2017 BBC]

3- Brexit ve Trump zaferinden sonra yeni İngiliz politikası şöyle özetlenebilir; İngiltere, 23 Haziran 2016 tarihinde düzenlenen Brexit referandumun ardından AB’den bağımsız yeni yaklaşımlara yelken açmak için hazırlanıyor. Bu nedenle uluslararası İngiliz politikasını yeniden canlandırmak için her düzeyde araştırma ve inceleme yapıyor. Siyasi deneyim yetersizliğine sahip, değişim vaadi ve sloganıyla 8 Kasım’daki seçimleri kazanan Trump’ı bunun için büyük bir fırsat olarak görüyor. Bu yüzden 27 Ocak 2017’de Washington’da yeni başkan Trump’ı ziyaret eden ilk lider, İngiltere Başbakanı Theresa May’dir. Trump’a Rusya ile ilgili özel tavsiyelerde bulunan May, Suriye’de DAEŞ’e karşı ortak operasyon yapılması önerisinde bulunmuştur. Yani İngiltere, bir kez daha uluslararası politikada Amerikan cenahında yer almıştır.

4- Yeni İngiliz eğilimleri ile Trump yönetiminin eğilimleri çakıştığına göre, İngiltere’nin Brexit kararını diğer ülkeler için de bir örnek yapmak Amerika’nın yüksek çıkarınadır. Bu yönelimin bir gereksinimi olarak ABD, benzeri anlaşmalar imzalamak üzere AB ülkelerinin salyaları akıtacak İngiltere ile önemli ticari anlaşmalar imzaladı. İngiltere’ye uluslararası sahnede bir rol vermek de onun için bir ödül olacaktır. Tabii ki eğer Avrupa Birliği’nin dağılmasının bir düğümü haline gelecekse. İşte İngiliz ve Amerikan cenahında olan eğilimleri böyle okuyabiliriz. “Trump, İngiltere’nin AB’den ayrılma kararına olan desteğini yineledi. May ise Washington ile hızla böylesi bir ticaret anlaşması imzalamanın Brexit etkilerinin azaltılmasına katkıda bulunacağını umduğunu ifade etti. [28.01.2017 el-Cezire]

Dördüncüsü: Trumpın İslama ve Müslümanlara yönelik giderek sertleşen küstah ve kaba saldırısını nasıl yorumlayabiliriz sorusuna gelince:

1- Sadece Trump değil, bütün Batı yöneticileri İslam’a ve Müslümanlara saldırıyor. Sadece yöntemleri farklıdır. Bazıları zehre sadece biraz bal karıştırıyor... Örneğin Obama, başkanlık döneminin ilk yıllarında Müslüman ülkelerinin (Endonezya, Mısır ve Türkiye) başkentlerini ziyaret ederek Müslümanlara yönelik yumuşak açıklamalar yaptı. Ama özellikle insansız hava araçları ile Müslüman ülkelere düzenlediği saldırı ve ölü sayısı, diğer yöneticilerden kat be kat fazladır diyebiliriz. Trump ise, göreve gelir gelmez hatta öncesinde dahi zehre bal karıştırma gereksinimi duymadan aleni sert saldırılarda bulundu... Dolayısıyla hem Amerika hem de bütün Batı, İslam’a ve Müslümanlara yönelik art niyetli Haçlı inancına sahiptir.

2- Amerika ve Batı, Müslümanların işlerini güden, bu ülkelerce İslam’a ve Müslümanlara bir saldırı olduğunda kısasa iki misliyle kısas yapan bir devletlerinin olmadığını biliyor. Bu ülkeler ayrıca Müslüman ülkelerdeki yöneticilerin sömürgeci kâfirlere sadakati kadar İslam’a sadık olmadıklarını da biliyorlar. Diğer bir ifadeyle bu yöneticiler, İslam’ı ve Müslümanları savunmak için Amerika ve Batı karşısında durmuyor. Hatta bazen, daha doğrusu çoğu zaman sömürgeci kâfirlerin İslam düşmanlığına yakın İslam düşmanlığı yapıyorlar. Bu yüzden Batı ve Amerika, İslam’a ve Müslümanlara şiddetli saldırdıklarında, bu devletleri bu saldırıdan caydıracak bir mekanizma yok. Bu da onları yüreklendiriyor. Bu konuda hiçbir şeyi hesaba katmıyorlar.

3- Müslümanlara ait bir devlet olduğunda ki Allah’ın izniyle olacaktır, o zaman Müslümanlar güçlü olacaktır. Hesap eden buna göre hesap edecektir. Zalimler ve zorbalar, İslam’a ve Müslümanlara düşmanlık yapamayacak. Olabilir ki yanlışlıkla İslam’a ve Müslümanlara saldırdıklarında, güçlü bir misillemeyle karşılaşacaklar ve kaçacak delik arayacaklardır. Tarihi gerçekler, bunun kanıtıdır. Sömürgeci kâfirler, bu tarihi gerçekleri çok iyi biliyorlar. Bunun içindir ki hakkı hak, batılı da batıl sayan Raşidi Hilafet Devletinin yeniden dirilişini önlemek için ellerinden her şeyi yapıyorlar. Bu sabit gerçeği, basiret ve feraset sahibi hiçbir kimse yadsıyamaz. Örneğin Romalılar, Müslüman bir kadının avret yerlerini açtıklarında yetiş Ya Mutasımdiye haykıran kadının haykırışı kendisine ulaştığında, Halife, ordulara başkasının komuta etmesine izin vermeyerek bizzat kendi komutasında, Roma diyarında o Müslüman kadının yardımına koşmuş, Romalılar ve memleketlerinden intikam alarak oraları fethetmiştir. Kötülüğü ortadan kaldırarak o memleketlere iyiliği yaymıştır... Yine Sind kralı, Müslüman kadınları taşıyan bir gemiye saldırıp gemideki kadınları esir aldığında, Halife valiye haber göndererek bu zalim yöneticiden intikam almasını emreder. Bunun üzerine ordulara komuta eden Muhammed B. Kasım, Müslüman kadınları o zalim yöneticiden kurtarıp ondan intikam alır ve Sind bölgesini fetheder... Bir oyun yazarı da Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e hakaret içerikli bir drama kaleme almış olup İngiltere’de bir tiyatroda sahnelemek ister. Ancak zamanın büyük gücü İngiltere, bunun için Osmanlı Devleti’nin Londra büyükelçisine resmi özür beyanatında bulunur... İşte devletleri varken Müslümanların durumu böyleydi. Eğer o zaman Trump ve Trump gibi yeryüzündeki zorbalar, İslam’a ve Müslümanlara dil uzatsalar ya da onlara karşı milim kıpırdasalardı, hemen dilleri kesilir, ayakları kırılırdı... Bugün kutsal Kurana, Peygambere ve Müslüman ülkelere saldırılıyor, ama saldırıya karşılık veren hiçbir kimse yok! Bunun tek nedeni, İmam ve Raşidi Halifenin yokluğudur muhakkak. Buhari ve Müslim’in Ebu Hurayra’dan rivayet ettiği bir hadiste Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmaktadır:

إِنَّمَا الْإِمَامُ جُنَّةٌ، يُقَاتَلُ مِنْ وَرَائِهِ، وَيُتَّقَى بِهِİmam ancak bir kalkandır. Arkasında savaşılır ve onunla korunulur.Bu, Allah’a zor değildir. O günler elbet geri gelecektir.

وَتِلْكَ الْأَيَّامُ نُدَاوِلُهَا بَيْنَ النَّاسِ O günleri biz insanlar arasında döndürür dururuz[Ali İmran 140] Kuşku yok ki Allah’a verdikleri söze sadık İslam’a bağlı yiğit erkekler var. Bu ceberut saltanattan sonra Allah’ın vaadi gerçekleşip Raşidi Hilafeti kurulana dek hiçbir şey onların ne kararlılığını zayıflatabilir ne de iradelerini kırılabilir. Nitekim Ahmed ve et-Tayalisi’nin rivayet ettiği sahih bir hadiste Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

ثُمَّ تَكُونُ جَبْرِيَّةً، فَتَكُونُ مَا شَاءَ اللَّهُ أَنْ تَكُونَ، ثُمَّ يَرْفَعُهَا إِذَا شَاءَ أَنْ يَرْفَعَهَا، ثُمَّ تَكُونُ خِلَافَةٌ عَلَى مِنْهَاجِ النُّبُوَّةِDaha sonra ceberut bir saltanat olacaktır. O da Allahın dilediği kadar devam edecektir. Ardından Allah dilediği zaman onu ortadan kaldıracaktır. Sonra, Nübüvvet metodu üzere Hilafet olacaktır.Allah, Aziz ve Hâkim’dir.

H.08 Cumâde’l Ûlâ 1438
M.05 Şubat 2017

Devamını oku...

Soru Cevap: Gambiya’daki Siyasi Durum

Soru Cevap

Gambiyadaki Siyasi Durum

Soru:

Umuyoruz ki Hizb, diğer Müslümanların sorunlarına ilgi ve alaka gösterdiği gibi Afrikalı Müslümanların sorunlarına da ilgi ve alaka gösterir. Oralarda olay olur olmaz hemen ertesi gün veya iki gün sonra Soru-Cevap yayınlanıyor. Ama örneğin Gambiya ile ilgili şu ana dek bir Soru-Cevap yayınlanmış değil. Hâlbuki Gambiya olayları yaklaşık iki aydır devam etmektedir. Lütfen Gambiya’da olanları açıklayınız. Sonra neden Batı Afrika Devletleri Ekonomik Topluluğu, yeni Devlet Başkanı Adama Barrowu destekliyor? İktidarı devretmesi için niye eski Devlet Başkanı Yahya Jammeh’a yoğun baskı yaptı? Uluslararası Ceza Mahkemesi üyeliğini iptal ettiği için mi? Yoksa Gambiyaya İslam Cumhuriyeti adını verdiği için mi? Tüm bunların bir ilgisi var mı? Özellikle yeni Devlet Başkanı, 28 Ocak 2017 günü başkent Banjulda düzenlediği bir basın toplantısında, Sözüme bağlı kalacağım ve eski Devlet Başkanı Yahya Jammeh’ın Uluslararası Ceza Mahkemesi’nden ayrılma kararını iptal edeceğim” diye konuştu... Ve anayasal reformlar kapsamında Gambiya İslam Cumhuriyeti’ni Gambiya Cumhuriyeti olarak değiştirme niyetini ortaya koydu...[29.01.2017 el-Cezire]

Cevap:

Hizb-ut Tahrir, ideolojisi İslam olan siyasi bir partidir. Bütün Müslümanların sorunu, Hizbin sorunudur. Öncelikleri gözetip bazısı hakkında Soru-Cevap yayınlayıp bazılarını ötelemesi, onlara ilgi alaka göstermediği anlamına gelmez. Umarım bu açık ve nettir. Hizbin fikir ve metodu, bu söylediklerimizin delilidir. Allah yardımcımızdır. Şimdi sorunuza yanıt vereceğim. Başarı Allah’tandır.

Cevap, İslam’ı kabul eden ve Gambiya’da devam eden uluslararası çatışmadan beri Gambiya’nın siyasi vakasına bir göz atmayı gerektiriyor... Bunun detaylıca açıklaması şu şekildedir:

1- Gambiya, Müslüman bir ülkedir, çünkü halkı, İslam’ı kabul etmiştir. 2 milyona yaklaşan ülke nüfusunun yaklaşık %95’ni Müslümanlar oluşturmaktadır. Eski bir İngiliz sömürüsü olan Gambiya, İngilizler tarafından 1965 yılında kendisine bağımsızlık verildikten sonra İngiliz Milletler Topluluğu üyesi yapılmıştır... David Jawara da İngiliz Kraliyetine bağlı monarşide başbakan olarak atanmıştır. Daha sonra David Jawara, Gambiya Cumhuriyeti’nin ilk Devlet Başkanı olmak için 1970 yılında cumhuriyet ilan etmiştir. Çünkü bu yıllarda Amerika, özellikle monarşinin hüküm sürdüğü Avrupa ülkeleri kolonisi olan Afrika devletlerine yönelik saldırı yapmaktaydı. İngiltere, monarşi döneminde Amerika’nın Libya saldırısı arttığı için Libya’da da aynı taktiği izlemiştir. Bunun için soyu sopu belirsiz 26 yaşındaki Kaddafi, 1969 yılında İngiliz ajanı krala karşı beyaz darbe yapmıştır. Libya’da monarşiye karşı darbe yapmak için yoğun çaba sarf eden Amerika’nın girişimlerini engellemek için de cumhuriyet ilan etmiştir. Görüldüğü gibi İngiltere için yönetim sisteminin şeklinde bir değişiklik yapılması önemli değil. Önemli olan, nüfuz ve sömürüsünü güvence altına alan içeriğin bekasıdır.

2- Geçtiğimiz yüzyılın sonunda Amerika’nın Gambiya’ya yönelik saldırı ve baskıları giderek hiddetlendiğinde, İngiltere tarafından getirilen ve soyu sopu belirsiz 29 yaşındaki askeri subay Yahya Jammeh, ülkedeki İngiliz nüfuzunu korumak için 30 yıldır saltanat süren ve ülkenin ilk Devlet Başkanı olan İngiliz ajanı David Jawara’ya karşı 22 Temmuz 1994 yılında beyaz darbe yapmıştır. Kaddafi döneminde Libya, Gambiya askerlerine eğitim veriyordu. Çünkü İngiltere, Afrika’daki ajanlarını koruma görevini ajanı Kaddafi’yi tevdi etmişti. Bağımsızlık yönünde açıklamalar yapan Kaddafi, sömürge karşıtı bağımsızlık açıklamaları ile bazı İslami ve Arapçılık söylemelerini harmanlarken, aynı zamanda da İngiliz planlarını uygulamaktan geri durmuyordu. İslam’ı uygulamaktan çok çok uzaktı. Aynı şekilde Yahya Jammeh da bu tür icraatlarda bulunmuştu. Öyle ki 2013 yılında Gambiya’nın İngiliz Milletler Topluluğu üyeliğini iptal ettiğini açıklayan Jammeh, Topluluğu “yeni sömürgeci” olarak nitelendirmiş ve Topluluğun, Batının hegemonya planlarını “gelişmekte olan tüm dünya ülkelerine dayatmak için” kurulduğunu ileri sürmüştü. 300 yıllık sömürge boyunca İngiltere, bize God Save the Queen[Tanrı kralı korusun] sözünü öğretmekten başka bir şey yapmamıştır.diyen Jammeh, ülkede resmi eğitim dili olarak kullanılan İngilizceden vazgeçtiklerini duyurarak Arapçayı resmi dil ilan etmiştir. 2015 yılında da Gambiya İslam Cumhuriyeti’ni ilan etmiştir. 11 Aralık 2015 yılında devlet televizyonunda yayınlanan konuşmasında Jammeh, Ülkemizin dini kimliği ve değerlerine bakarak Gambiyanın bir İslam Devletiolduğunu ilan ederek “Uzun süredir gerçek kimliğimizden farklı bir şekilde yaşadık, yeter artık. Sömürge mirasımızı sürdüremeyizifadelerini kullanmıştır. Gambiya anayasası, sömürgeci İngilizlerin kurup yüzyıllarca sömürdüğü ve egemen olduğu ülke rejimini laiklik olarak ön görüyor. Böylece Gambiya, Gambiya İslam cumhuriyeti adını almıştır. Değişiklik, sadece isimde olmuştur, içerikte değil. İslam, bilfiil uygulanmıyor. Bu durum, komşu ülke Moritanya’ya benzemektedir. Moritanya da İslam Cumhuriyetidir, ama İslam’ı uygulamıyor. Aksine Avrupa sömürgeciliğine bağımlıdır. Yahya Jammeh’ın bu adımı, iktidarını sağlamlaştırma ve popülerliğini artırma girişimidir. Zira iktidarına yönelik eleştiriler vardı. Amerika da onu devirmek ve darbe yapmak için çabalıyordu. Halk ise İslam’ı seviyor. Bu sevginin kanıtı, çocuklarını İngiliz okullarına göndermekten imtina etmeleridir. Bu okullar, halk tarafından gerçek kimliğinden soyutlanmış sömürgeciliğe bağımlı nesiller yetiştiren Batılılaştırma okulları olarak görülüyor. Halk, eğitimin Arapça olmasını ve müfredata İslami eğitimin derç edilmesini şart koşmuştur. Tüm bunlara rağmen İngiliz nüfuzuna hiç dokunulmamış olduğu gibi devam etmiştir. İngiltere, iktidar dizginlerini ya doğrudan ya da ajanları vasıtasıyla perde gerisinden hep elinde tutmuştur. İçerik olarak İslam uygulanmadığı sürece ve Amerikan baskısı karşısında ajanı da popülerliğini koruduğu sürece İngiltere’ye göre salt İslam adının cumhuriyete eklenmesinde hiçbir sakınca yoktur.

3- 30 Aralık 2014 tarihinde Yahya Jammeh’a karşı bir darbe girişiminde bulunan cuntacılar, Devlet Başkanı Jammeh yurtdışında olduğu bir sırada onu devirmek umuduyla Başkanlık Sarayına yürümüşlerdi. Bu darbe girişiminin arkasında Amerika vardı. Amerika’nın Teksas eyaletinde ikamet eden işadamı Cherno Njie ile Amerikan vatandaşı diğer üç kişinin darbe girişiminin finansörü ve liderlerinden olduğu açığa çıktı. Darbe girişimi başarısız olunca, bu dört darbeci kafadar, Amerika’da hafif cezai müeyyidelere çarptırıldı. Bu bağlamda Cherno Njie, bir yıl hapis cezasına çarptırıldı. Nitekim bu konuda Amerikalı avukat Andrew Luger şöyle demiştir: “Bu dört kişi, ülkemizin dış politikasını korumak için var olan yasaları ihlal etmiştir. ABD ve yurtdışındaki tüm Amerikan vatandaşı bu yasalar karşısında eşittir[13.12.2016 Reuters] Amerika, sanki bilgisi dâhilinde olmamış gibi gerçekleri örtbas etmek için Gambiya asıllı kendi vatandaşlarını cezaya çarptırmıştır. Eğer darbe başarılı olsaydı, kesinlikle desteklerdi. Ancak başarısız olunca bu kişilere göstermelik hafif cezalar vermiştir.

4- Diğer bölgelerde olduğu gibi Batı Afrika’da da Avrupa özellikle İngiliz nüfuzuna yönelik Amerikan saldırıları giderek hiddetlenmektedir. Amerika’nın bu konudaki gerekçesi, bu veya diğer devletlerin insan hakları karnesinin zayıf olmasıdır. Gerçekte ise insan haklarının Amerika nazarında hiçbir kıymeti harbiyesi yoktur! Amerika, Yahya Jammeh’ı değiştirmek ve İngiliz nüfuzu yerine kendi nüfuzunu sokmak için Gambiya’da insan hakları karnesi zayıf gerekçesi üzerinde odaklanmıştır. Amerikan saldırısı öyle şiddetliydi ki ön almak için Avrupa da bu saldırıya eşlik etmiştir... Avrupa Birliği, “insan hakları karnesi zayıf” gerekçesiyle geçici olarak Gambiya’ya yaptığı yardımlarını askıya almıştır. İngiltere, demokrasi adına yapıldığı için Amerika’nın itiraz edemeyeceği şekilde ajanlarını değiştirmek istemiştir. Batılı ülkeler, ya birbirlerinin nüfuzuna darbe vurmak ya da askeri müdahaleye bahane oluşturmak için demokrasiyi Truva atı olarak kullanıyorlar. Hâlbuki bilindiği üzere Gambiya anayasası, her beş yılda bir seçimlerin yapılmasını öngörmektedir. David Jawara her zaman seçimlerde zafer elde etmişti. Keza mensubu olduğu ve Gambiya siyasetine hâkim İlerici Halk Partisi de öyle. Yani Gambiya politik çevreleri İngilizcidir. Aynı şekilde 22 yıllık saltanatı döneminde Yahya Jammeh da her zaman seçimlerden zaferle çıkmıştı. İşte geçtiğimiz yılsonunda 2 Aralık 2016 tarihinde başkanlık seçimleri yapıldı. İngiltere’nin başkenti Londra’da mağaza güvenlik görevlisi olarak işe başlayan, daha sonra 2006 yılında ülkesine dönen ve burada emlak şirketi kuran ve hâlâ da yöneticiliğini yapan rakibi Adama Barrow seçimlerde zaferini ilan etti. Adama Barrow, başından sonuna kadar İngilizlere sadık biridir.

5- Yenilgiyi kabul eden Yahya Jammeh, devlet televizyonunda yayınlanan konuşmasında Gambiyalılar, çekilmem yönünde karar verdiler ve ülkeyi yönetmesi için bir başkasına oy kullandılardedi. Rakibini telefonla arayarak tebrik ettiğini belirten Jammeh, Gambiyanın seçilmiş Devlet Başkanı sizsiniz, size başarı ve iyi dileklerde bulunuyorumifadelerini kullandığı kaydedildi. Fakat Jammeh, seçim komisyonu iki rakip arasındaki oy farkının 60 bin değil, 20’den daha az olduğu yönünde bir açıklama yapınca, seçimleri tanımadığını ilan etti. Bazılarının oy kullanmadığını ve bazılarının da yanlış bilgiler nedeniyle oy kullanmalarına engel olunduğunu söyleyen Jammeh, Yeniden sandık başına gideceğiz, çünkü biz, her Gambiyalının bağımsız, tarafsız, nötr ve yabancı etkisinden özgür bir seçim komisyonu altında oy kullandığından emin olmak istiyoruz.dedi. Sanki görevi bırakmak ve devlet başkanlığı görevini yeni ajana devretmek konusunda onunla bir anlaşma yapılmış gibiydi. Ancak herhalde bir kaç yıl daha iktidarda kalmak için İngiltere’yi ikna edebileceğini düşündü! Fakat Avrupalılar, özellikle İngiltere, Amerika’nın ülkeye hâkim olacağı ve İngiltere’den söküp alacağı korkusuyla artık Jammeh’ın iktidarda kalamayacağını gördü. Özellikle de Amerika, seçim sonuçlarını kabul etmeyen Gambiya Devlet Başkanını kınayan açıklamalar yapınca. 10 Aralık 2016 günü Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Mark Toner yaptığı açıklamada, Bu, Gambiya halkının inancına göre kabul edilemez ve kınanması gereken bir tutumdur. Güvenilir seçim sürecini baltalayan fevkalade kötü bir girişimdir ve gayri meşru şekilde iktidarda kalma çabasıdır.şeklinde konuştu. Bu açıklama, Amerikan müdahalesi için güçlü bir argümandır. Bu yüzden İngiltere, Jammeh’ın iktidarda kalmasını reddetmiş ve Batı Afrika Devletleri Ekonomik Topluluğu (ECOWAS) tarafından alınan müdahale kararıyla konuya son noktayı koymuştur. Bu Topluluk, Avrupa, özellikle bölgede nüfuz sahibi İngiltere ve Fransa adına ajanlık yapan bir kuruluştur. 19 Ocak 2017 günü BM Güvenlik Konseyi Daimi üyesi Senegal, Güvenlik Konseyi Daimi üyeleri İngiltere ve Fransa’nın da desteğiyle askeri müdahaleye izin veren bir karar tasarısı sundu. Yahya Jammeh rejimi karşıtlarına önderlik eden ve askeri müdahalenin yollarını araştıran Amerika, tasarıya hayır diyemedi. Böylece Güvenlik Konseyi, 19 Ocak 2017 Perşembe günü oybirliğiyle karar tasarısını kabul etti. Karar metninde, Gambiyada devlet başkanlığının eski başkanYahya Jammehten demokratik yollarla seçilmiş yeni başkan Adama Barrowa geçmesi için ECOWASın faaliyetlerine, önceliğin diplomatik çözüm çabaları olması kaydıyla, destek verildiğibelirtildi. Yani tasarı, diplomatik çözüm çabaları başarısız olduğunda, askeri müdahaleye başvurulabileceğine izin vermektedir.

6- Böylelikle mesele çözüme kavuşmuş oldu... 15 Aralık 2016’dan beri Senegal’de kalan Adama Barrow, 19 Ocak 2017 günü Senegal’deki Gambiya elçiliğinde devlet başkanlığı için yemin etti... Jammeh’ın istifa edip ülkeyi terk etmesi için yapılan arabuluculukların yanı sıra Senegal, Nijerya ve Gana, Gambiya sınırına kara birlikleri gönderdi. Batı Afrika Devletleri, görevi devredip ülkeden ayrılması için Yahya Jammeh’a 20 Ocak 2017 öğle vaktine kadar süre tanıdı. Bu ülke liderleri, bilfiil ülke sınırlarına giren bölgesel ordu birlikleri ile zorla devirmeden önce barışçıl yollarla iktidarı teslim etmesi için Yahya Jammeh’a son bir şans vermek üzere Gambiya’nın başkentine gittiler... Aynı gün 20 Ocak 2017 tarihinde Gambiya Genelkurmay Başkanı, Yeni Devlet Başkanı Adama Barrowu başkumandan olarak tanıdıklarını ve istifa etmeyi reddeden Yahya Jammehı görevden almak için hazırlanan bölgesel güçle kesinlikle savaşmayacaklarınıaçıkladı... Yahya Jammeh da artık ne içeride ne de dışarıda kendisini savunacak bir gücü kalmadığı için 21 Ocak 2017 günü istifa ederek ülkeden ayrılma kararı almak zorunda kaldı... Ardından Birleşmiş Milletler ile Afrika Birliği ve Batı Afrika Devletleri Ekonomik Topluluğu, Gambiya’ya yönelik askeri operasyonu durdurdu. Görevi devredip ülkeden ayrıldıktan sonra tekrar ülkeye dönebileceğine dair Yahya Jammeh’a güvence verildi. 24 Ocak 2017 günü Ekvator Ginesi Hükümet Sözcüsü, Ülkesinin, Gambiyada silahlı çatışmayı önlemek için Gambiya Devlet Başkanı Yahya Jammeha siyasi sığınma hakkı verdiğini doğruladı.[25.1.2017 AFP] Böylece Gambiya’da altı haftadır süren siyasi kriz son bulmuş oldu ve nüfuzunu korumak için bir ajanı diğeriyle değiştiren Avrupa da 22 yıllık Yahya Jammeh saltanatını kapatmış oldu.

7- Özetle Gambiya’daki değişimin nedeni, Yahya Jammeh tarafından ülkesinin Uluslararası Ceza Mahkemesi üyeliğinin iptal edilmesi değildir. Çünkü Amerika dâhil pek çok ülke, Uluslararası Ceza Mahkemesi üyesi değildir... Devletin adını “İslam cumhuriyeti” olarak değiştirmesi de değildir. Çünkü pek çok ülke, bu isimle anılmaktadır. Batıyı İslam Devletinde İslam’ın uygulanması korkutur. Anlamsız soyut sözcükler ise Batıyı asla korkutmaz... Meydana gelen değişim, uluslararası çatışmanın bir parçasıdır. Amerika, uygun fırsat bulduğunda o makama oturmak için Afrika sömürgelerinde Avrupalıları kolaçan etmektedir. İnsan hakları ihlalleri gerekçesiyle Yahya Jammeh iktidarı döneminde sanki Gambiya’da bu fırsatı yakalamış gibiydi. Ancak dizginleri elinde tutan Avrupa “İngiltere”, bir ajanı diğeriyle değiştirerek Amerika’nın önünü kesmiş ve dolayısıyla belli bir süreliğine Gambiya’da İngiliz nüfuzunu korumuştur...

Gambiya halkı, diğer Müslümanlar gibi İslami yönetimin özlemini çekiyor. Koloni boyunduruğundan ve küfür yönetiminden kendisini kurtaracak yiğitler bekliyor. Koloni boyunduruğundan kurtulmak her muktedir Müslümanın yükümlülüğüdür. Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem ve ardından sahabenin davet taşıdığı gibi daveti taşımak ve Raşidi Hilafeti kurmak için her Müslümanın elinden gelen çabayı sarf etmesi gerek. Böylece, yaşayan açık bir delille yaşasın, ölen de açık bir delille ölsün.

وَيَوْمَئِذٍ يَفْرَحُ الْمُؤْمِنُونَ بِنَصْرِ اللَّهِ يَنْصُرُ مَنْ يَشَاءُ وَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ

O gün Allahın zafer vermesiyle müminler sevinecektir. Allah, dilediğine yardım eder. O, mutlak güç sahibidir, çok merhametlidir.” [Rum 4-6]


H.03 Cumâde’l Ûlâ 1438
M.31 Ocak 2017

Devamını oku...

Soru Cevap: Kıbrıs İle İlgili Yeni Gelişmeler

Soru Cevap

Kıbrıs İle İlgili Yeni Gelişmeler

Soru:

18 Ocak 2017 günü başlayan Kıbrıs görüşmeleri, 20 Ocak 2017 Cuma günü sona erdi... 2013 yılının başından bu yana ağır aksak giden Kıbrıs görüşmeleri, Kasım 2014’ten itibaren kesintiye uğradı... 2015 Mayıs ayında tekrar başlayan Kıbrıs müzakereleri, 2016 yılının sonlarına doğru gel-gitler şeklinde seyretti... Daha sonra bu Kıbrıs müzakereleri, Kuzey Kıbrıs Türk lideri Mustafa Akıncı ile Rum mevkidaşı Nikos Anastasiadis’in katılımıyla Cenevrede 09 Ocak 2017 günü dikkat çekici ve güçlü bir şekilde yeniden başladı. Ardından üç garantör devlet Türkiye, Yunanistan ve İngiltere yanı sıra Avrupa Birliği de görüşmelere katıldı... Kıbrıs sorununda ne gibi yeni gelişmeler oldu da görüşme trafiği böyle hızlı bir şekilde hareketleniverdi? Kıbrıs sorununa ilişkin muhtemel çözüm nedir? Allah mükâfatınızı artırsın.

Cevap:

Bu soruları yanıtlayabilmek için meseleyi “yerel, bölgesel ve uluslararası yönlerden ele alacağız. Sonra yerel, bölgesel ve uluslararası” yönlerle girift olan yönlere değineceğiz... Daha sonra bu görüşmeler trafiği ile ilgili gelişmeleri beyan edip, ardından soruna ilişkin muhtemel çözümü ortaya koyacağız.

Birincisi: Yerel taraflar:

Yerel açıdan Kıbrıs krizinin arka planı, Kıbrıs Rumları ile Kıbrıs Müslüman Türkler arasında bir iktidar mücadelesidir. İktidar dizginlerine sahip olmak ve Müslüman Türkleri yönetimde zayıflatıp adayı Yunanistan’a bağlamak amacıyla Kıbrıs Rum milliyetçileri, 1963 yılında Akritas planı hazırladılar. Ardından Müslümanlara yönelik kanlı intikam süreci başladı. Kıbrıs Rumlarının politikası gereği, İngilizlerin bilgisi dâhilinde Yunanistan ile birleşmek için katliam ve sürgün yapıldı, arazilere el konuldu. Bilindiği üzere o zaman adanın gerçek hâkimi ve adada en büyük iki üssü bulunan İngiltere, Türkiye ile “Taksim” isteğinde bulunan Türklerin ve Yunanistan ile Enosis isteyen Kıbrıs Rumlarının bu isteklerinden vazgeçmesi koşuluyla 1960 yılında adaya bağımsızlık verdi. 1967 yılına gelindiğinde ada fiilen bölündü. Adada Kıbrıslı Müslüman Türkler ile Kıbrıs Rumları arasında husumet baş gösterdi.

İkincisi: Bölgesel taraflar:

Kıbrıs Rumlarının arkasında Yunanistan var. Onlara destek veriyor ve adanın Yunanistan’a ilhakını planlıyor. Buna karşılık Türkiye de Müslüman Türkleri kısmen destekliyor. İşte Kıbrıs’taki yerel bölünmeyi besleyen bu iki bölgesel güçtür. 15 Temmuz 1974 tarihinde Amerika’nın talimatıyla Yunanistan’daki askeri cunta, Enosis konusunu çözümlemek maksadıyla Kıbrıs’taki askeri darbeyi destekledi. Kıbrıs’taki askeri darbeden beş gün sonra eğer İngilizlerin buyruğuyla Türk ordusu askeri harekâtta bulunmayıp adanın kuzeyine asker çıkarmamış olsaydı, Kıbrıs’ın Yunanistan’a ilhak süreci resmen başlayabilirdi. Harekâtın ardından Türk ordusu, Müslüman Türklerin küçük barınaklarını ve izolasyonu ardışık coğrafi tek bir bölgeye dönüştürdü. Adanın üçte birine tekabül eden bu bölgenin yüzölçümü 3335 kilometre karedir. Nüfuz olarak da 210 bindir ve ada nüfusunun beşte biridir. İşte Türkiye ve Yunanistan, Kıbrıs’ta etkin iki bölgesel güçtür. Güvenlik, ekonomik özellikle de gaz anlaşmaları açısından ayrıca Yahudi varlığının da gizli bir etkinliği var.

Üçüncüsü: Uluslararası taraflar:

İngiltere, Birinci Dünya Savaşı’nın başlangıcında 1914’te Kıbrıs’ı resmen ilhak etti. O gün bu gündür Kıbrıs’ta en etkili uluslararası aktördür. İngiltere, 1960 yılında Kıbrıs’a bağımsızlık verse de antlaşmalar uyarınca Kıbrıs’ta tek uluslararası garantör güç olmayı sürdürmüştür. 1955 yılında iki bölgesel güç Türkiye ve Yunanistan’ı da Kıbrıs için garantör güçler safına dâhil etmiştir. Bundan amacı, Amerika’nın Yunanistan’daki nüfuzunu istismar ederek Yunanistan’ın Kıbrıs’ı ilhak etmesinin önüne geçmektir. İngiltere, Türkiye çomağını Yunanistan tekerine sokarak, Kıbrıs’taki dünyanın en büyük iki İngiliz askeri üssünü böylece korumuştur. Adadaki bu iki üste 24 bin asker, deniz ve hava kuvvetleri var. Bu iki üs, İngiliz sömürüsünün en büyük dayanağıdır. 1956 yılında Süveyş Savaşı’na İngilizler buradan hareket etmiştir. 1967 yılında Yahudi devletinin savaşına katılan İngiliz uçakları ve 1991 ile 2003 yıllarındaki Irak işgalinde Amerikan saflarında yer alan İngiliz savaş jetleri de bu iki üsten kalkmıştır. Bu iki üs İngilizlerin casusluk merkezidir ve bölgeyi bu üsten izliyorlar. Bu nedenle bugüne dek hep Kıbrıs’ın güvenliği İngiltere’nin güvenliği olarak algılanmıştır. Ayrıca İngiltere, ekonomik olarak da Kıbrıs’ı bir vergi cenneti olarak kullanıyor. Yağmacı yöneticiler, vergi kaçakçısı şirketler, mafyalar özellikle Rus mafyası paralarını bu uzak adalarda tutuyorlar. O yüzden Kıbrıs adası İngiltere nazarında özel bir yere sahiptir. Sinsi ve kurnazlığıyla İngiltere, bu önemli sömürü adasına varis olmak isteyen tüm Amerikan müdahalelerinin üstesinden gelebilmiştir. Yunanistan Kıbrıs’a nüfuz etmek için bir Amerikan kozudur. İngiltere de Türkiye ve Kıbrıs’taki ajanları vasıtasıyla bu Amerikan kozunu bertaraf edebilmiştir. Onun için şöyle diyebiliriz; uluslararası açıdan Kıbrıs sorunu, son birkaç yıldır Amerikan yanlıları ile İngiliz yanlıları arasında sıcak bir çatışma mevzusudur. Bu yüzden Amerika, İngiliz askeri üslerini adadan çıkarıp yerine kendi geçmedikçe rahat bir uyku uyumayacaktır. Amerika, Birleşmiş Milletler’in uğraşılarını bu hedefine ulaşmanın bir aracı olarak görüyor. Şimdiye dek kurnazlığı ile Amerikan engellerinin üstesinden gelen İngiltere, askeri üslerin varlığına gerekçe oluşturmak için Kıbrıs’ın bölünmüş olarak kalmasını yeğlemiştir. Amerikan planlarının Kıbrıs’ta tam olarak uygulanmasının önüne geçmiştir... İngiltere, son darbe girişimi ile eğer mevcut Amerikan yanlısı rejimin yerine İngiliz yanlısı bir rejim oluşturabilseydi, nihai olarak üslerini koruma amacına erişecekti... Ancak ne var ki darbe girişimi başarısız olmuştur. Ama darbe girişimi, Türk rejimi içerisindeki Amerikancı ve İngilizci taraflar için bir uyarı mesabesindeydi...

Dördüncüsü: Girift yönler:

1- Bölgedeki etkin İslami hareketlilik:

Suriye devrimi, bölgedeki Amerikan politikası için büyük bir düğüm olmuştur. Amerika, İran, Şii milisler, Rusya ve askeri gücünü, Türkiye, Körfez ülkeleri, temasları, parasal destek, Cenevre ve uluslararası özel elçiler gibi çeşitli argümanları kullanmasına rağmen yıllardır Suriye devriminin tehlikesini bertaraf edememiştir. Amerika, Suriye’de İslam ile mücadele ettiğini çok iyi biliyor. Bu ölçekte bu mücadele ABD politikası için yeni bir deneyimdir ve saçlarını ağartmıştır. Nitekim Obama, 4 Ağustos Perşembe günü Ulusal Güvenlik Konseyi ve Pentagon’daki askeri yetkililer ile yaptığı toplantının ardından düzenlenen bir basın toplantısında, Eminim, saçlarımın büyük bir bölümü Suriye toplantıları yüzünden beyazladı...dedi. [05.08.2016 Russia Today]

Amerika ve Batı, bölgedeki İslami hareketliliği çok ciddiye alıyor. Müslümanların İslam Devletini kurma çabası, Amerika ve Batının bir takıntısı haline gelmiştir. Bölgede İslami Hilafeti kurma hareketliliğini çok ciddiye aldıkları için Kıbrıs’ta “yaklaşık 30 bin” Türk askerinin varlığı, onlar için bir tehlikedir. Eğer Hilafet kurulursa, o zaman adadaki Müslüman Türk askerleri, Halife Osman RadiyAllahu Anh döneminde fethedilen Kıbrıs’ı yeniden aslı olan İslami ülkeye döndürmek için mızrak başı olacaklardır... O sebeple bu askerlerin adadan çıkarılması gerektiğini düşünüyorlar. İste bu amaca ulaşmak için müzakerelere hız verilmiştir.

2- Yeni enerji faktörü:

2009 yılında işgal altındaki Filistin kıyılarında doğal gaz keşfedilmiştir. 2013 yılından bu yana da Yahudi varlığı bu doğal gazın ticari üretimine başlamıştır... Yunanistan, Türkiye ve Kıbrıs da son zamanlarda uluslararası sularda petrol arama çalışmalarına başlamıştır... Bütün bunlar, enerji faktörünü Kıbrıs sorununa ilişkin yeni diplomatik hareketliliğin nedenleri arasına katarak hareketliliğe ivme kazandırmıştır. Şöyle ki:

A- Doğu Akdeniz’de keşfedilen gaz yatakları ile ilgili teknik veriler, çok büyük miktarlarda gaz rezervinin bulunduğunu, Avrupa’nın gaz ithalatını çeşitlendirmek ve önemli ölçüde Rus gazına olan bağımlılığını hafifletmek için yeterli olduğunu gösteriyor. Kıbrıs Cumhurbaşkanı Nikos Anastasiadis, İletişim ve Çalışma Bakanı ile Tarım ve Doğal Kaynaklar ve Çevre Bakanı, çeşitli vesilelerle yaptıkları açıklamalarda, Kıbrıs gaz rezervleri, Avrupa için Rusyadan bağımsız gaz tedariki kaynaklarını çeşitlendirme imkânı sunabilir. dediler. [11.11.2014 Noonpost]

Yunanlı yetkililer, Lefkoşanın güneydoğusundaki Leviathan sahasında petrol arama çalışmaları yürütüyorlar. Bu saha, 1,7 milyar varil üretilebilir petrol ve 122 milyar metreküp de çıkarılabilir doğal gaz barındırıyor. Yunanlıların petrol arama çalışmaları karşısında Ankara da Kuzey kıyılarda petrol arama çalışmaları yapmak için Kıbrıs Türk yetkilileriyle bir anlaşma imzaladı...[27.04.2015 dotmsr]

B- Ağır ekonomik krizle boğuşan Yunanistan ve Kıbrıs Rum Kesimi, Kıbrıs kıyılarından çıkan gaz ve Yunanistan üzerinden Avrupa’ya geçecek nakil hattından elde edecekleri gelirle hazinelerine ek gelir girmesini arzuluyorlar. Ayrıca Yunanistan, Kıbrıs ve Yahudi varlığı gazının Avrupa’ya naklinde transit devlet haline gelecektir.

C- Türkiye, Yunanistan, Kıbrıs ve aynı zamanda Avrupa’nın bu hayalini bozuyor. Kıbrıs kıyılarında doğrudan petrol ve doğalgaz arama çalışmalarına engel oluyor. Kıbrıs Rum Kesimi, petrol ve doğalgaz arama çalışmaları ve Doğu Akdeniz’de enerji üretimi konularında Yahudi varlığı ile anlaşma imzalayınca, Türkiye hemen harekete geçti. Petrol ve doğalgaz arama çalışmaları konusunda Yunanistan ve Kıbrıs karşısında durdu ve bölgeye savaş gemileri gönderdi. Petrol ve doğalgaz arama çalışmalarına doğrudan bir yanıt olarak Türkiye, Kıbrıs Türk Kesimi ile petrol ve doğalgaz kaynaklarının keşfedilmesi anlaşması imzaladı. Anlaşma sadece iki ülke arasındaki deniz sahasında değil, aynı zamanda Güney Kıbrıs Afrodit sahası yakınındaki Güney bölgede de arama yapılmasına ruhsat veriyor. Türkiye, sondaj yapmakla tehdit ederek Güney Kıbrıs ile arasındaki anlaşmazlığın fitilini ateşledi. Türkiye, Amerikan projesi kapsamında müzakereler yoluyla Kıbrıs sorunu çözüme kavuşturulup, müzakereler sonuçlandıktan sonra ancak Kıbrıs’ın petrol arama çalışması yapabileceğini düşünüyor. Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yaptığı şu açıklama da Türkiye’nin bu tutumunu teyit etmektedir: Rum yetkililerinin petrol arama ısrarı, Kıbrıslılar arasında devam eden müzakere sürecini sabote etmeyi amaçlıyor...[27.04.2015 dotmsr] Yani Türkiye, doğal gaz arama ve üretimini nihai çözüme bağlı bir mesele haline getirmek istiyor. Özellikle de son dönemlerde petrol aramaya olan önem arttığı için taraflar çözüme itiliyor... İşte tüm bunlar, çözüm müzakereleri konusuna ivme kazandırıyor ki anlaşmazlık olmadan petrol arama yapılabilsin.

Beşincisi: Yukarıdaki gelişmelerden açığa çıkıyor ki Kıbrıs müzakerelerine ivme ve hız kazandıran hususlar şunlardır:

1- Türkiyedeki askeri darbe girişimi: Bu darbe girişimi Türkiye ve bölgedeki Amerikan nüfuzuna çok büyük tehdit teşkil ettiği için ABD Başkanı Obama, darbe girişiminin hemen ertesi günü 16 Temmuz 2016 tarihinde ABD Ulusal Güvenlik Konseyi ile olağanüstü bir toplantı düzenledi. Toplantı, Amerika’nın Türkiye’deki nüfuzuna verdiği büyük önemin bir göstergesidir. Çünkü Türkiye’nin komşu ülkelerde geniş etkisi vardır. Askeri darbe başarısız olunca, Cumhurbaşkanı Erdoğan ülkede olağanüstü hal ilan etti. İngiliz yanlılarını ordu ve devlet aygıtından temizlemeye başladı ve temizlik operasyonu hâlâ sürmektedir. Doğal olarak bu tasfiye operasyonları İngilizlerin Türkiye’de konumunu zayıflatmakta ve Türkiye’deki ordu komutanlıkları kozu ellerinden kayıp gitmektedir. İngiltere yıllardır bu koz sayesinde Amerika’nın Kıbrıs’ta istediğini elde etmesine engel olmuştur... Böylelikle Amerikan planı özellikle birleşik Kıbrıs için Annan Planı olarak bilinen plan uyarınca Amerika’nın Kıbrıs sorununun çözümüne ilişkin tuttuğu yol, Amerikan çözümüne taş koyan ve adada İngiliz üslerinin kalıcı olmasını destekleyen ordudaki İngiliz yanlılarının tasfiyesinden sonra daha tutarlı hale gelmiştir... Orduda tasfiye ve kovuşturmalar arttıkça Amerika için müzakereler daha anlamlı hale gelecektir.

2- Bölgedeki İslami hareketlilik: Yukarıda da belirttiğimiz gibi Amerika ve Batı, Hilafeti kurmak için İslami hareketliliği çok ciddiye alıyor. Hilafetin kurulması halinde adadaki Müslüman Türk askerleri, Halife Osman döneminde fethedilen Kıbrıs’ı yeniden aslı olan İslam ülkesi haline getirmek için mızrak başı olacaklardır... Bu yüzden bu askerlerin adadan çıkarılması gerektiğini düşünüyorlar. İste müzakerelere ivme verilmesinin nedeni, bu amaca erişmek içindir...

3- Yeni enerji faktörü: Artan bu yeni faktöre bakıldığında görülür ki ekonomik yön, Kıbrıs sorununun çözümüne ivme kazandırılmasında ve umut vaat eden bu ekonomik projenin önünde duran engellerin kaldırılmasında etkin bir faktördür. Dolayısıyla Kıbrıs krizinde tüm tarafların çıkarı, krize bir çözüm bulunmasını, münhasır ekonomik bölge ve gaz nakil hatları üzerinde anlaşmaya varılmasını gerektiriyor. Bu yüzden müzakerelere daha ciddi bir şekilde ivme ve hız verilecektir...

Altıncısı: Bu faktörlerin etkisiyle geçtiğimiz yılın sonunda ve 2017 yılının başında taraflarca start verilen görüşme trafiği şöyledir:

A- Birinci tur Kıbrıs müzakereleri, 7-11 Kasım 2016 tarihinde İsviçre’nin Mont Pelerin şehrinde yapıldı. İkinci tur müzakereler ise 20-21 Kasım 2016 tarihinde gene aynı şehirde gerçekleşti. Her iki turda da bir sonuç elde edilemedi.

B- Kıbrıs sorununa siyasi bir çözüm bulmak amacıyla Birleşmiş Milletler gözetiminde sürdürülen üçüncü tur Kıbrıs görüşmeleri de 09 Ocak günü İsviçre’nin Cenevre kentinde yapıldı. Kıbrıs müzakereleri; Ekonomi, Avrupa Birliği, Mülkiyet, Yönetim-Güç Paylaşımı, Toprak ile Güvenlik ve Garantilerolmak üzere 6 temel başlıktan oluşuyor.

C- 10 Ocak 2016 günü Kıbrıs sorunu ile ilgili taraflar, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı ve Güney Kıbrıs Rum Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Nikos Anastasiadis’in katılımıyla üst düzey diplomatik düzeyde Cenevre’de bir başka toplantı daha düzenlediler...

D- Kıbrıs Türk lideri Mustafa Akıncı ile Rum mevkidaşı Nikos Anastasiadis arasında Birleşmiş Milletler’in Cenevre Ofisinde süren Kıbrıs müzakereleri 12 Ocak 2017 günü sona erdi. Şu ana dek son derece yapıcı görüşmeler gerçekleştirdiklerini kaydeden Birleşmiş Milletler Kıbrıs Özel Temsilcisi Espen Barth Eide, birçok zorlu soruya yanıt bulduklarını ancak hâlâ katedilmesi gereken bir mesafe olduğunu dile getirdi.

E- Kıbrıs Cumhurbaşkanı, Cuma günü düzenlenen bir basın toplantısında temel konular ele alınmaya başlandığı için siyasi diyalogda ilk kez bir ilerleme kaydedildiğini belirtti...[13.01.2016 Russia Today]

18-20 Ocak 2017 tarihinde düzenlenen ikinci oturumun ardından yapılan açıklamada şöyle denildi:

... Birleşmiş Milletler Genel Sekreterinin Kıbrıs Özel Danışmanı Espen Barth Eide, Cenevrede oluşturulan çalışma grubunun kendisine emanet edilen Güvenlik ve Garantilertemel başlığındaki belirli konuları ve bu başlıktaki detaylara yönelik gerekli enstrümanların belirlenmesini başarıyla tamamladığını vurguladı... Diyebiliriz ki iki gün süren 4 toplantının ardından bir sonraki aşamanın teknik hazırlık çalışması olarak güvenlik ve garantiler konusu ele alındı... Şunu da belirtmekte fayda vardır ki taraflar, sonraki aşamada üst düzey kimseler tarafından temsil edilecek bir zirvenin düzenlenmesi konusunda anlaştılar. Diğer bir deyişle Cenevre müzakerelerinin üçüncü aşaması 5 ülke başbakanının katılacağı bir zirve ile devam edecek. Bu arada, KKTC Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı ve Rum lideri Nikos Anastasiadisin 26 Ocakta Lefkoşada bir araya gelerek, Beşli Konferansın siyasi düzeyindeki oturumu ile ilgili hususları ele alması bekleniyor. Beşli Konferans’ta Türkiye’yi Dışişleri Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Büyükelçi Ahmet Muhtar Gün başkanlığındaki heyet, Kıbrıs Türk tarafını ise müzakereci Özdil Nami başkanlığında bir grup temsil etti. Başbakan Yardımcısı Tuğrul Türkeş, Kıbrıs Konferansı çerçevesinde sürdürülmekte olan çalışma grubunun faaliyetleri hakkında bilgi almak üzere dün Cenevre’ye gelmişti. Kıbrıs müzakereleri, Ekonomi, Avrupa Birliği, Mülkiyet, Yönetim-Güç Paylaşımı, Toprak ile Güvenlik ve Garantilerolmak üzere 6 temel başlıktan oluşuyor.” [20.01.2017 TRT Arapça]

Yedincisi: Amerika ve Amerikan yanlısı Türkiye yönetiminin arzu ettiği muhtemel çözüme gelince: Büyük olasılıkla çözümün ilk adımı olarak Kıbrıs’ta federal bir devlet kurulacak. Bu federal devlet de Birleşmiş Milletler aracılığıyla ve Amerikan desteğiyle adadaki İngiliz üslerini kaldıracak. Bu yılın başında aktif bir şekilde başlayan Kıbrıs müzakereleri trafiğinin temel amacı işte budur. Bu çözüm, garantör devlet: İngiltere, Türkiye ve Yunanistan’ın garantörlüğünün iptalini gerektiriyor. Bunun sonucunda Türk ve Yunan askerleri, tabii ki en önemlisi de İngiliz üsleri adadan ayrılacaktır.

Ama bu çözümün önünde duran bir takım engeller var. Bazıları etkin fiziki engellerdir ve kısa vadede bunların üstesinden gelmek öyle kolay değil... Bazıları da belli amaçlar için gerekçe oluşturmak kastıyla üstesinden gelinebilecek daha az etkili tali engellerdir...

Başlıca etkin engellere gelince, Ağrotur ve Dikelya’da bulunan İngiliz üslerinin adadan ayrılmasıdır. Ağrotur üssü güneybatı Kıbrıs’ta iken Dikelya üssü de doğusundadır. Bu iki üs, İngiltere için son derece önemlidir, adeta köşe taşıdır. Bu yüzden İngiltere, üssün geleceğini ilgilendiren bir çözümü baltalamak için hiçbir çabayı esirgemeyecektir... Çözümü ötelemeye ya da üslerin kalması koşuluyla Amerikan çözümünü kabul etmek gibi tilkilik yöntemlerle çözüme köstek olmaya çalışabilir. Ama Amerika’nın bu çözümü kabul etmesinin son derece zor olduğunu da biliyor. Özellikle de İngiltere, Erdoğan tarafından ordu ve devlet aygıtında yapılan son tasfiye operasyonlarının ardından Türkiye ve Kıbrıs’ta birçok etkin silahını kaybetmişken.

Diğer engellere gelince, Türk askerinin Kıbrıs’tan ayrılması yönünde psikolojik baskıdır. Çünkü İngiliz üslerini adadan def etmenin bir ön adımı olarak Amerikan çözümü, Türk askerinin adadan ayrılmasını gerektiriyor. Kaldı ki yeni Kıbrıs devletinde devlet varlığından bağımsız güçlerin olması da doğru olmaz. Ancak mevcut duruma bakıldığında Kıbrıs’taki İngiliz üsleri, Kıbrıs devletinin otoritesi altında değildir. Hatta yayınlanan raporlar, Kıbrıs’ın dört bölgeden oluştuğunu söyler: Kuzey Kıbrıs, ortada tarafsız bölge, Güney Kıbrıs ve İngiliz üsleri. İngiltere, üslerinin kalıcılığına bir gerekçe oluşturmak için bu bölünmüş gergin durumun devamından yana. Bu nedenle Amerika’nın Kıbrıs’ta tek bir veya federal devlet kurma projesi, adadaki İngiliz üslerini ortadan kaldırmak için bir ön adımdır. Bu yüzden garantör devlet ve dolayısıyla garantör devletlerin üsleri hakkında yapılan açıklamalar, bu yılın başında gerçekleşen müzakerelerde en dikkat çekici açıklamalardır. Kıbrıs Cumhurbaşkanı Nikos Anastasiadis Cenevre’de yaptığı açıklamada, Türkiyenin Adada bulunan yaklaşık 30 bin askerini çekmesinin Kıbrısta yapılacak bir barışın kesin koşulu olduğunu söyledi.[13.01.2017 BBC] 13 Ocak günü Cuma namazı çıkışında basın mensuplarına konuşan Erdoğan’ın şu sözlerine gelince: Güney Kıbrıs ve garantör ülke olarak Yunanistan hala farklı beklentiler içerisindeler. Türkiyenin olmadığı bir garantörlüğü asla beklemeyin. Biz ilanihaye oradayız. Oradan Türk askerinin tamamen çekilmesi diye bir şey söz konusu olamaz” [13.01.2016 Russia Today] Türkiye’nin bu tutumu, dürüst bir tutum değil, sadece kabul etmeyi reddetmek kısmındandır. Zira Erdoğan’ın aynı gün daha sonraki açıklaması, önceki açıklamasıyla çelişiyor. Aynı gün içinde Reuters, Erdoğan’ın şöyle dediğini aktarmıştır: Oradan Türk askerinin tamamen çekilmesi diye bir şey söz konusu olamaz. Bunu daha öncede zaten bu şekilde konuşmuştuk. Ha eğer böyle bir şey düşünülüyorsa, o zaman her iki tarafında askerlerini tamamıyla buralardan çekmesi gerekir. Kıbrısta Yunanistanın bir taburdan oluşan 1100 askeri var. Daha önce onlar 950 asker burada bulunduracak, biz 650 asker bulunduracaktık...[13.01.2017] Bu açıklamaya göre Erdoğan, eşitsiz takas koşuluyla çekilmeyi kabul etmektedir! Aynı gün yani 13 Ocak 2017’de Reuters ajansının Kuzey Kıbrıs Türk liderinden aktardığı şu sözler de bunu teyit etmektedir. Cuma günü Kuzey Kıbrıs lideri Mustafa Akıncı Kıbrısı birleştirmek için Birleşmiş Milletler ev sahipliğinde gerçekleşen müzakerelerde tabu olmamalı dedi. Akıncı, sözlerini şöyle sürdürdü: Ama eğer bir taraf sıfır asker, sıfır garantiderse, diğer taraf Bu konu tartışılamazderse, müzakere yapılamaz. O zaman hiçbir yol alamayız.Dolayısıyla bu açıklamalar, gerçeği yansıtmıyor. Sadece İngiliz üslerini gündeme getirmenin bir girizgâhı olarak adadan askerleri geri çekme konusunun masaya yatırılacağı müzakerelere ortam yaratmak içindir.

Özetle bu kez müzakereler, öncekilere nazaran çok daha ciddi görünüyor. Amerika, İngiliz egemenliğindeki iki üssü söküp almak için müzakereler yoluyla adada federal bir yapı kurmak isterken, İngiltere de üslerin kontrolünü elinde tutmak için mevcut statükonun devamını istiyor. Üslerini korursa hiçbir çözüm İngilterenin zararına değildir.

Sekizincisi: Kıbrıs sorununa ilişkin İslamın emir buyurduğu doğru çözüme gelince, Türkiye’ye bağlamaktır. Çünkü Kıbrıs, bir İslam ülkesidir. Aslı olan Türkiye’ye ilhak edilmelidir. Kıbrıs adası, İslami bir adadır. Üçüncü Raşit Halife Osman RadiyAllahu Anh döneminde Müslümanlar tarafından fethedilmiştir. Avrupalı Haçlılar, İslam ülkesine karşı giriştikleri ilk Haçlı savaşında Kıbrıs’ı işgal ettiler. Ama daha sonra Müslümanlar, Kıbrıs’ı kurtarıp aslı olan İslam ülkesine yeniden iade etmişlerdir. Hilafet Osmanlı Devletine geçince, diğer Müslüman ülkeler gibi Kıbrıs da Osmanlının yönetimi altına girmiştir. Birinci Dünya Savaşı sırasında İngilizler adanın kontrolünün resmi olarak kendilerinde olduğunu ve İngiltere’ye ilhak ettiklerini açıkladılar. Ancak bu, batıl bir ilhak ve alçakça bir düşmanlıktır. Hiçbir kıymeti harbiyesi yoktur. Türkiye ve dünyadaki diğer Müslümanlar, Kıbrıs’ı İslam topraklarının bir parçası olarak görüyor ve tamamıyla İslam diyarına iade edilmesi gerektiğini düşünüyorlar... İşte Kıbrıs için tek doğru çözüm budur. O da aslı olan İslam ülkesine yeniden iade etmektir. Kıbrıs, Halife Osman RadiyAllahu Anh’ın izniyle H. 28 yılında Vali Muaviye b. Ebu Süfyan tarafından fethedilmiştir. Kıbrıs’ın fethi, Müslümanların ilk deniz seferidir. Bu sefere Ebu Zer, Ubade b. Samet, eşi Ümmü Haram, Ebu Derda, Şeddad b. Evs gibi Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in güzide sahabeleri katılmıştır. Hâlâ Celil sahabe Ümmü Haram’ın ziyarete açık mezarı Kıbrıs’ta bulunmaktadır. Kıbrıs’ın fethi, bir yandan Bizans devleti ve İmparatoru için büyük bir hezimet iken öte yandan da bu muzaffer fetihten sonra devleşen Müslüman deniz filosu çağının bir başlangıcıdır...

Doğru ve tek gerçek çözüm işte budur.

فَمَاذَا بَعْدَ الْحَقِّ إِلَّا الضَّلَالُ فَأَنَّى تُصْرَفُونَArtık haktan sonra sapıklıktan başka ne kalır? O halde nasıl döndürülüyorsunuz?[Yunus 32] Amerika ya da İngiltere’nin planladığı çözüm, çözüm değildir. Başka bir deyişle ister biri Türkiye’ye, diğeri Yunanistan’a ilhak edilsin isterse edilmesin Kıbrıs’ta iki devletli çözüm, çözüm değildir. Ne Rumlar yönetiminde Kıbrıs’ta federal bir devlet ne de Rumlar yönetiminde tek bir devlet de çözüm değildir. Çünkü herhangi bir İslam ülkesinin otoritesini kâfirlere bırakmak doğru olmaz.

وَلَنْ يَجْعَلَ اللَّهُ لِلْكَافِرِينَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ سَبِيلًاAllah, müminlerin aleyhine kâfirlere hiçbir yol vermeyecektir.[Nisa 141] Kıbrıs, Allah’ın izniyle daha önce olduğu gibi yeniden İslam ülkesine iade edilecektir. Tarih tekerrürden ibarettir. Kıbrıs, birçok el değiştirmiştir. Ancak akıbet her zaman muttakiler içindir.

وَاللَّهُ غَالِبٌ عَلَى أَمْرِهِ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَAllah, işinde galiptir, fakat insanların çoğu bunu bilmezler.” [Yusuf 21]

H.24 Rabiu’s Sânî 1438
M.22 Ocak 2017

Devamını oku...

ABD’nin Rusya ve Çin Politikası

Soru Cevap

ABD’nin Rusya ve Çin Politikası

Soru:

29 Aralık 2016 günü ABD Başkanı Obama, Beyaz Saraydan ayrılmasına üç hafta kala Rusyaya karşı bir dizi ağır yaptırım kararı aldığını açıkladı. Açıklanan tedbirler arasında 35 Rus diplomatın istenmeyen adamilan edilmesi ve New York ve Marylandde istihbarat faaliyetlerinde kullanıldığı gerekçesiyle iki Rus yerleşkesinin kapatılması yer alıyor. ABD, Rusyayı Amerikan seçimlerinde bilgisayar korsanlığı yapmakla suçladı. Yaptırım kararı, bu suçlamaların ardından geldi... Gerçekten bu suçlama, tüm bu yaptırımları gerektirir mi? Yoksa bu yaptırımların nedeni, Rusyanın Suriyede değişen rolü mü? Yahut daha başka nedenler var mı? Özellikle Trump, Rusya ile ilişkileri geliştirme yönünde açıklamalar yaparken, Obama kışkırtıcı açıklamalar yapmaktadır! Allah mükâfatınızı artırsın.

Cevap:

Cevabın açıklığa kavuşması için ilk önce yaşanan hadiselere bir göz atacağız, sonra da soruda yer alan soruları gözden geçireceğiz:

Birincisi: Yaşananlara bakarsan, doğru, giderayak ABD yönetimi, Amerikan-Rus ilişkilerinde gerginlik çıkarmaktadır. Bu mesajı okuduğu için Rusya, hemen Kremlin Sözcüsü Peskov üzerinden ABD yaptırımlarını düşmanca, aynı zamanda, ikili ilişkiler üzerinde yıkıcı etkiye sahip çizginin devamıolarak niteledi. “İki ülke ilişkilerini tahrip edecek böyle bir kararın yakında görevinden ayrılacak Beyaz Saray yönetimi tarafından alınmasının şaşkınlık yarattığını belirten Peskov, mütekabiliyet prensibine göre karşılık verileceğini kaydetti...[29.12.2016 Russia Today TV ve France 24 Kanalı] Amerika’nın attığı şu adımlar bu ilişkileri iyice komplike hale getirmiştir:

1- 15 Aralık 2016 günü ABD Başkanı Barack Obama, Rusya’nın ABD seçimlerine siber saldırı yoluyla müdahale ettiğiyönündeki iddialara misilleme sözü verdi. Obama, NPR Radyosuna verdiği mülakatta, Yabancı bir hükümet, seçimlerimizin bütünlüğünü bozmaya yönelik bir girişimde bulunduğunda bizim de harekete geçmemiz gerektiğinden şüphe yok ve bunu kendi seçtiğimiz bir zaman ve yerde yapacağız.diye konuştu. Obama Bunların bazıları kamuyla paylaşılabilir. Bazıları paylaşılmayabilirifadelerini kullandı...” [16.12. 2016 France 24] İşte Amerikan yönetiminin bu misillemesi, Obama’nın Rusya’ya yönelik açıkladığı yaptırımlar olarak kendini gösterdi.

2- Rusya’ya saldıran ABD başkanı Obama, Rusya ile alay edercesine zayıf bir ülke olarak tanımladı. Washington’da düzenlediği basın toplantısında konuşan Obama, Rusya için, Onlar daha küçük, daha zayıf. Onların ekonomileri, petrol, doğalgaz ve silah dışında satın alınabilecek bir şey üretmiyor...ifadelerini kullandı. [17.12.2016 Russia Today]

3- Reuters haber ajansına göre ABD Hazine Bakanlığı’ndan yapılan yazılı açıklamada, “Rusyaya yönelik mevcut yaptırımların etkinliğini korumak amacıyla 7 kişi ve 8 şirket yeni yaptırım listesine eklendi. Karar, Rusyanın Kırımdaki yasa dışı işgaline ve Ukraynada devam eden saldırganlıklarına cevap niteliği taşıyor... Yaptırımlar, aralarında Rus yetkililerine çok yakın kabul edilen Bank Rossiyanın bazı kadroları dâhil yedi kişiyi hedef alıyor. Yaptırım listesine eklenenler arasında Moskovanın ilhak ettiği Kırım yarımadasında faaliyet gösteren dört nakliye ve inşaat şirketi de var... ABD yönetimi, Bu adımların, Rusyaya, Kırımı işgalini ve ilhak etme girişimini sonlandırması gerektiğini vurgulamaktadırifadesini kullandı...” [20.12.2016 dotmsr]

4- ABD, Yıldız Savaşları programına u dönüşünden dem vuruyor. Bu, devam eden Rusya’nın nükleer silah geliştirmesine misilleme niteliğindedir. Bu kapsamda ABD, uzayın askeri amaçlarla kullanımına izin veren Amerikan yasalarında bazı değişiklikler yaptı. ABD Kongresi’nin, onama aşamasında yasa tasarısında iki önemli değişiklik yaptığını belirtmek gerekir. Birinci değişiklik, Washingtonun Füze Kalkanı konuşlandırmasına sınırlama getiren yasanın iptalini içeriyor. İkinci değişiklik gelecekte bu füze sisteminin uzayda konuşlandırılmasının zeminini hazırlamak için yeni füze sistemi tasarım çalışmasına başlanılmasını gerektiriyor. Los Angeles Times gazetesine konuşan Cumhuriyetçi Temsilciler Meclisi üyesi ve bu değişikliklerin öncüsü Trent Franks, değişikliklerde Yıldız Savaşlarıolarak bilinen Başkan Donald Reaganın 1983 yılında başlattığı Stratejik Savunma Girişimi programından esinlendiğini söyledi...” [24.12 2016 Dar’ul Ahbar] Amaç, Rusya ile ortamı iyice germektir.

5- “02 Aralık 2016 Cuma günü ABD Temsilciler Meclisi, Savunma Bakanlığı için önümüzdeki sene Rusyayı durdurmak amacıyla 3,4 milyar dolar değerinde bütçe hazırlanmasını öngören yasa tasarısını onayladı. Rusyayı durdurmak için bütçe hazırlanmasını öngören bu belgenin onaylanması yönünde 375 kişi oy kullanırken, 34 kişi Hayıroyu kullandı. Savunma bütçesini Kongreye sunarken Savunma Bakanı Ashton Carter, ABDnin Rusyanın agresif tavırlarına karşı Avrupada NATO müttefiklerini desteklemek için pozisyonlarını güçlendirdiğinin altını çizdi... [03.12.2016 Sputnik]

6- Dahası Amerika, Suriye krizinin çözümünde Rusya için tenzili rütbe yaptı. Bu yüzden Moskova’nın çoğu zaman övündüğü ve Rusya’nın yeniden süper güce dönüşünün bir işareti olarak görülen Kerry-Lavrov ikili görüşmelerinin yerini Rus-Türk ikili görüşmeleri aldı. Amerika, Suriye projelerinin uygulanmasının garantörü olarak sürekli Rus ve Türk taraflarının çabalarını desteklese de ve taraflarla daima temas halinde olsa da ancak Rusya-Amerika formülü yerine Rusya-Türkiye formülü, Rusya için uluslararası bir tenzili rütbedir. Rusya’yı Türkiye gibi bir devlet düzeyine indirgemektir. Dolayısıyla bu da Amerika’nın Rusya’ya yönelik baskısı olarak kabul edilebilir.

7- Gerçekten de Rusya, yaşanan bu büyük krizden korkmuştur. Obama’nın Rusya’ya yönelik yaptırımlarına misilleme konusunda Rusya Devlet Başkanı şunları söyledi: Karşılık verme hakkını saklı tutuyoruz. Ancak sorumsuz, mutfak diplomasisiseviyesine inmeyeceğiz... Amerikalı diplomatlar için problem oluşturmayacağız. Kimseyi göndermeyeceğiz. Yılbaşı tatilinde ABDli diplomatların ailelerine ve çocuklarına alıştıkları mekânları kullanma yasağı getirmeyeceğiz. Ayrıca Rusyada akredite olan tüm ABDli diplomatların çocuklarını Kremlindeki yılbaşı ve Noel ağacını ziyaret etmeye davet ediyoruz...[30.12.2016 Russia Today] Moskova’nın alışılageldik mütekabiliyet prensibinden döneklik yapması, iki anlamda okunabilir:

Birincisi: Washington ile yaşanan bu krizin amaç ve sonuçlarından aşırı korkmak...

İkincisi: Moskova’yı tatmin edecek şekilde iki ülke ilişkilerini yeniden yapılandırmak üzere yeni Trump yönetiminin Beyaz Saray’a gelişini beklemek. Rusya, siyasi deneyim yetersizliğine sahiptir. Bu nedenle Rusya, yeni başkan Trump’un Rusya’ya bakışının mevcut başkan Obama’dan farklı olacağını düşünüyor. Ancak şunu unutuyor, ABD müesses nizamı, ülkenin dış politikasının yürütülmesinde hangi partiden olursa olsun başkana önderlik eder. Şayet Obama ile Trump arasında bir farklılık görülürse, bu, belirlenmiş Amerikan siyasetinin hayata geçirilmesinde olacak bir farklılıktır.

İkincisi: Şimdi yukarıda yer alan sorulara bir göz atalım:

1- Misyonunu mükemmel şekilde uygulayan Rusya’nın uluslararası Suriye rolünden kesin emin olan Obama yönetimi, Rusya’ya karşı ağır yaptırımlar uygulamıştır. Rusya’yı Suriye bataklığına çeken ve bir daha çıkamayacak şekilde bataklığa bulaştıran Amerika, bu bataklıktan çıkamayacağına emin olduğu için Rusya’nın rütbesini bir alt lige düşürdü. Bu yüzden asıl olan Amerikan yönetimine artık Suriye’de Türk yönetimi vekâlet etmektedir. Tüm bunlardan dolayı Amerika- Rusya ilişkilerinde yaşanan krizin ve artan baskının Suriye konusu ile hiçbir ilgisi yok. Rusya, hem de sapasağlam şekilde Suriye’de Amerikan çıkarlarına hizmet etmektedir. Bu konuda Amerika’nın en ufak şüphesi yok. Hatta Rusya’nın Suriye politikası, Amerikan piyonlarına olan İran, Şii milisler, Suriye rejimi, Türkiye ve yandaş gruplara mahkûmdur. Rusya, Suriye’de nevi şahsına münhasır bir politika izlemiyor. Suriye’den çekilip Suriye’yi belirsizliğe de bırakamıyor. Bu yüzden Lazkiye ve Tartus askeri üslerini sağlamlaştırıp genişletiyor... Suriye’de kayda değer kara birlikleri olmadığı için çatışmanın hızını da kontrol edemiyor. Dolayısıyla Rusya’nın Suriye rolü, değişken değil sabittir. Hatta Amerikan siyasetine ve Suriye krizinde etkin olan kuklalara göbekten bağlıdır... Bu yüzden yaşanan bu büyük krizin nedeni, Amerika’nın Rusya’ya Suriye’de biçtiği rolden Rusya’nın vazgeçmiş olması değildir. Çünkü Rusya, Amerikan rolünü terk etmiş değil.

2- Başkan Obama’nın açıkladığı yaptırımların, Demokrat Parti ve Başkan adayı Hillary Clinton’un seçimi kaybetmesine neden olan siber saldırıya sert bir misilleme olduğunu söylemek doğru değil. Çünkü bu durumda Obama yönetimi, 19 Aralık 2016’da Seçici Kurul üyeleri Trump’un ABD başkanlığını resmi olarak tescillemeden önce hemen yaptırımlar konusunu devreye koyardı... Eğer mesele, seçilmiş başkanın zaferinden ve anayasal kurumlarca da onaylanmasından sonra gündeme gelseydi, o zaman seçimler ve yeni başkanın güvenilirliği hakkında şüpheler oluşurdu. Hiçbir Amerikan yönetimi bunda bir payı olsun istemez... Hadi diyelim ki konjonktür gereği sonuçlar tescillenmeden önce yaptırım uygulanamadı. Büyük güçlerin siyasi anlayış gereksinimi, başkanın zafer sonucu onaylandıktan sonra sonuçların açıklanmasını gerekli kılıyorsa, o zaman bu anlayış gereği, seçilmiş başkanın zaferi üzerindeki kara bulutları dağıtmak için siber saldırı dışında başka bahaneler ileri sürülecektir. Zira başkanın zaferi resmi olarak tescillendikten sonra Rusya’nın seçimlere müdahil olduğu gerekçesiyle yaptırım kararı alındı. O halde gerçek neden bu değil.

3- Amerika’nın yeni yaptırım kararı almasının nedeni, nükleer silah ve tüm hava savunma sistemlerini delebilecek füzeler geliştirilmesini isteyen Rusya Devlet Başkanı Putin’in açıklamalarına bir misillemedir denilebilir. “Moskova’da Savunma Bakanlığı genişletilmiş yıl sonu değerlendirme toplantısına katılan Putin, burada yaptığı konuşmada, Stratejik nükleer güçlerin potansiyelini, mevcut ve geliştirilen tüm hava savunma sistemlerini delebilecek füzelerle güçlendirmemiz gerekiyor. Diğer güçlerimizi de Rusyaya yönelik her tür askeri tehdidi etkisiz hale getirebilecek seviyeye çıkartmalıyız...ifadesini kullandı. [22.12 2016 Anadolu Ajansı] Bunun bir etkisi olsa da ancak küçülen Rus ekonomisi Moskova’nın bu yöndeki çabalarını anlamsız kılar. Özellikle de ABD ve Batının, Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra Rus sanayisinin dinamiklerini yok ettikten sonra. Rusya, her ne kadar askeri sanayisinin büyük bir bölümünü muhafaza etse de ancak sadece ham madde ihraç eden bir devlettir. Yani Rusya’nın, uluslararası açıdan Amerika ile rekabet etme gibi bir çabası yok. Sadece uluslararası politikada rol kapma derdinde. Amerika ise bunu kısmen ve topyekûn reddetmektedir. Hatta Rusya, Suriye’de Amerika’ya hizmet ettiği halde ABD, Rusya’nın süper güç olduğunu kabul etmiyor ve onu diğer uluslararası konulara katmıyor. Sovyetler Birliği ve Sovyet-Amerikan yumuşama dönemi (detant) sayfalarının varisi Rusya ise, Suriye’de ABD ile yaptığı işbirliğinin kapsamlı bir detanta yol açacağını umut ediyor. Bu nedenle Amerika’dan uluslararası arenada daha fazla işbirliği talebinde bulunuyor. Oysa bu, Rusların sahip olduğu siyasi bakışın ne kadar kısır olduğunu gösterir. Çünkü Amerika, Sovyetler Birliği ile olan yumuşama sürecinin sayfalarını, SSCB dünya çapında etkin ve gözle görülür bir varlığa sahip olunca yırtıp atmıştır. Peki, şimdi ABD, Obama’nın küçük bir devlet olarak nitelediği Rusya ile nasıl bunu kabul edebilir? Bu yeni küçük ağırlığıyla Rusya, Amerika için krizi gerektirecek gerçek bir tehdit değildir. Tüm bunlar gösteriyor ki nükleer silah geliştirilmesiyle ilgili Rus açıklamaları, Rusya ile ilişkilerde kriz çıkaracak gerçek bir neden değil.

Üçüncüsü: Buna göre yukarıdaki durumlar, bu büyük krizin gerçek nedenlerini değil. Başka bir şeydir. Aşağıdaki hususlar iyi düşünüldüğünde bu gerçek neden anlaşılabilir:

1- Bir politikacı, bugün Amerika karşısında uluslararası temel sorunun Çin’in yükselişi olduğunu kolayca algılayabilir. İnşa ettiği dev ekonomiyle Çin, bünyesinde dünyada Amerikan ekonomik tekeline gerçek bir tehdit olasılığı barındırıyor. Çin’in hızlı artan askeri harcamalarını da buna ekleyebiliriz. Çin’in savunma harcamaları, Rusya, İngiltere ve Fransa gibi ülkelerin toplam harcamalarının çok üstündedir. Dahası birçok askeri programı gizlidir. Bu yüzden Amerikalı politikacıların, en önemli endişe ve uğraşısı Çin’dir. Son dönemlerde bütün ABD’li yetkililerin yaptığı açıklamalar, bu yöndedir. ABD Savunma Bakanı Ashton Carter, Çin’in askeri olanağını artırdığını söyledi ve Amerika’nın geçiş aşamasında olduğunu ifade etti... Washington- DPA: California eyaletindeki Ulusal Savunma Forumunda konuşan ABD Savunma Bakanı Ashton Carter, 14 yıllık direniş ve terörle mücadelenin ardından geleceğimizi belirleyecek güvenlik sorunlarına gerekli yanıtı vermek için stratejik bir geçiş aşamasının tam ortasındayız.dedi. Carter, Çinin Güney Çin Denizinde daha fazla arazi ıslahı ve askeri amaçlarla kullanma olasılığı, yanlış hesap riskini ve anlaşmazlığı daha da artıracak diye konuştu...[08.11.2015 el-Kudüs el-Arabi] Başkan Obama, bugün Amerika’nın geleceğinin Asya’da yattığını ifade etti. ABD Başkanı Barack Obama, Amerika Birleşik Devletlerinin Asyada daha büyük ve uzun vadeli bir rol oynayabilmesi için dış politikayı yeniden dengelemeye çalıştığını söyledi. Ve bunun modası geçmiş bir politika olmadığını belirtti...” [06.09.2016 Reuters, Vientian] Asya’ya odaklanmak, Çin’le yüz yüze gelmek demektir.

2- Amerika, Sovyetler Birliği döneminde Komünist Parti nedeniyle Sovyetler Birliği-Çin arasında bir yakınlaşmanın olduğunu biliyor. O zaman Sovyetler Birliği’ni yenmek için her şeyini ortaya koyan Amerika, Sovyetler Birliği-Çin yakınlaşmasını kaygıyla karşılamış ve Sovyetler Birliği’ni zayıflatmanın ve yenmenin gerekli bir adımı olarak bu yakınlaşmayı koparmanın yollarını aramaya başlamıştı. O gün Çin ile Sovyetler Birliği arasındaki ilişkiyi sarsmak için Kissinger planı devreye sokulmuş ve bu konuda büyük ölçüde de başarılı olunmuştu... Bugün tarih ters yönde tekerrür ediyor. Bu kez Çin’in gücünden korkan Amerika, Rusya ile Çin arasında bir yakınlaşma olduğunu görüyor ve Çin’i izole edip zayıflatmanın gerekli bir adımı olarak bu yakınlaşmayı aralamak istiyor. Yani daha önce yaptığı gibi, ama aksi bir yolla. 18 Aralık 2016 günü Russia Today, Washington Post gazetesinden aktardığına göre, John Pomfret tarafından kaleme alınan makalede, eski ABD Başkanı Nixon, Çin ile ilişkilerin geliştirilmesi yönünde bahis oynayarak Sovyetler Birliği-ABD-Çin üçlü mihver oluşumunu önlemeye çalıştı. 04 Şubat 1972 yılında başkan Nixon ve ulusal güvenlik danışmanı Kissinger, Nixonun yaklaşan Çin gezisini ele almak üzere bir araya geldiler. Görüşme sırasında Kissinger, Ruslar gibi Çinliler de tehlikeli. Aslında tarihsel süreç açısından Ruslardan daha tehlikeliler.dedi. Ve Sonra eğer 20 yıl sonra sizin halefiniz, sizin gibi bilge ise, Çinlilere karşı Ruslara yaklaşım gösterecektir.” değerlendirmesinde bulundu.”

3- Böylelikle ABD’nin son Rusya yaptırımları hatta bir süredir Rusya’ya yönelik devam eden ABD baskıları anlaşılabilir. Demokratik Parti’nin yanı sıra yeni başkan Trump’un Cumhuriyetçi Kongre üyelerinin neredeyse tamamı baskı taraftarıdır. Bu baskı, Çin’e karşı Rusya’yı ABD ile ittifaka sürüklemek amacıyla yeni ABD politikasıdır. Sanki Amerika, Obama yönetimi, ABD-Rus ilişkilerini mahvetti ve ilişkileri sorumsuz mutfak diplomasisine dönüştürdü. Washington ile ilişkileri onarmak isteyen Rusya için başkan Trump’un gelişi altın bir fırsattır demek istiyor. Nitekim gece gündüz Ruslar bunu dile getiriyor! Yani ABD müesses nizamı, giderayak kasten Obama yönetimini Rusya ile krizi alevlendirmek için kullanıyor. Böylece Rusya’nın, yakında Beyaz Saray’a çıkacak Trump yönetimi ile ortak anlayış dışında başka umut ve cankurtaranı kalmayacak. Trump yönetimi, anlaşmalara inanıyor, yani Rusya ile ilişkileri onarmanın yolu, Çin’e karşın Rusya ile büyük bir anlaşma yapmaktan geçiyor. ABD müesses nizamı, seçilmiş başkan Trump’un Devlet Başkanı Putin’e yönelik saygı ifade eden sözlerini istismar ediyor. Putin ve Trump, Çin’e karşı dostluk ittifakı kurabilirler.

4- Seçilmiş başkan Trump’un, başkanlık öncesinde ABD-Çin ilişkilerini daha da gerici açıklamalar yapması, bu dediğimizi olası kılmaktadır. Trump yaptığı açıklamada seçim vaatlerini yerine getireceğini söyledi. Çin mallarına çok büyük vergiler koyacağını ve ülkeye dönmek için Amerikan şirketlerine teşvikte bulunacağına ifade etti. Bu vaatler, Çin için büyük bir ticari tehdittir. Öte yandan Trump, Tayvan Devlet Başkanı ile doğrudan bir telefon görüşmesi yaptı. Bu adım, Amerika’nın Çin’e karşı kartları yeniden kardığının bir göstergesi ve “Tek Çin” politikasından vazgeçtiğine yönelik bir tehdittir. Bu, Çin için büyük bir politik gözdağıdır. Bu nedenle yeni ABD yönetiminin tüm öncelikleri, Çin’in yükselişini çözüme kavuşturmaktır. 18 Aralık 2016 günü Russia Today, Washington Post gazetesinden aktardığına göre Seçilmiş ABD Başkanı Donald Trump, ABDnin Çin karşısındaki politikasını yeniden gözden geçirebileceğinin sinyallerini veriyor. Attığı bir dizi Tweetlerle, telefon görüşmeleriyle, röportaj ve açıklamalarıyla Çine karşı yeni ve sert bir politika izleyeceğine işaret ediyor. Seçilmiş ABD başkanı, yıllarca süren tabuları yıkarak Tayvan Devlet Başkanı ile ilk kez bir telefon görüşmesi gerçekleştirdi. Daha sonra Fox Newskanalına bir röportaj veren Trump, Nixonun tarihi Çin ziyaretinden beri süregelen tek Çinpolitikası hakkındaki kuşkularını dile getirdi ve Çini para birimini maniple etmekle suçladı.

5- Trump’un, Çin’e karşı Rusya ile nasıl bir anlaşma yapacağına gelince, Amerika, zayıf Rus ekonomisi ile Çin karşısına çıkmayı planlamıyor. Çin’e karşı Rus kültürünü kullanmayı da düşünmüyor. Çünkü Rusya, sosyalizmin çöküşünden sonra nevi şahsına münhasır herhangi bir kültürden yoksundur. Rusya’nın askeri kapasitesi, Amerika’nın gözü kulağıdır ve bunu Çin’e karşı verimli bir şekilde kullanabilir. Örneğin Kuzey Kore’nin nükleer silahlarına ya da Çin’in Kuzey Kore veya Orta Asya’ya nükleer enerji yardımı riskini karşı işbirliği teklif edebilir. Ya da Güney Çin Denizi’nde serbestçe dolaşım politikasının belirlenmesinde ortaklık ve Çin’i adalardan çıkarmak için Amerikan çabalarına destek olmak önerisinde bulunabilir... Bütün bu seçeneklerin, Rusya’yı doğrudan Çin’le karşı karşıya getirmesi şöyle dursun, bunlar, Rusya için uluslararası intihar demektir. Ancak Rusya, süper güç havasını korumak kastıyla bu Amerikan politikalarının tuzağına düşebilir! Çin’le mücadelede yanına çekmek için Rusya’nın Amerikan baskılarından kurtulabileceğini düşünmek bir hayli zor. Çünkü Rusya, kronik kısır siyasi bakış açısı hastalığına tutulmuştur. Bu yüzden sonuçları tahmin edemiyor. Nitekim acımasız Suriye müdahalesi nedeniyle Müslümanların verebileceği tepkilere pek aldırış etmiyor gibi gözüküyor. Bunun nedeni, kısır bakış açısı hastalığı. Rusya, Müslümanları krallar ve cumhurbaşkanları gibi şahsiyetlerden ibaret sanıyor. Bu nedenle de onları kendisine tehdit olarak görmüyor. Suriye’de bizzat Amerika niye bu misyonu yüklenmediğini kendisine sormuyor. Çünkü Amerika, krallar ve cumhurbaşkanlarından çok daha ötesinin olduğunu biliyor. Dolayısıyla Obama yaptırımları ve bu kasıtlı krizin amacı, Rusyayı bir yöne çekerek dostuTrump tarafına itmektir! Trump da Rusyayı Çinden uzaklaştırmak, hatta Çine karşı hasmane faaliyetlerde bulunmak için Rusya ile anlaşma yolunu yeğleyecektir. İşte giderayak Obamanın kasıtlı olarak çıkardığı krizin büyük olasılıkla nedeni budur. Obama, ABD müesses nizamının yeni dönem için belirlediği Amerikan politik hedefine erişimi sağlamak için yeni başkan Trumpa ortam hazırlıyor. Göstergeler buna işaret ediyor... Amerikan politikası kurumlar tarafından hazırlanıp onaylanır ve hangi partiden olursa olsun başkanlar tarafından da uygulanır.

6- Çin ise yaklaşan tehlikenin farkında ve bu yüzden dikkatli de olsa Rusya’yı yatırımlarla teşvik ediyor ve ortak askeri tatbikatlar yapıyor. Güvenlik Konseyi’nde Suriye ile ilgili oylamada Rusya ile birlikte veto oyu kullanıyor. Çin, tüm bunları Rusya’nın Washington tarafından kendisine karşı kullanımını önlemek için yapıyor. Ancak Çinli politikacıların neredeyse tamamı, Rusya’yı düşman olarak görüyor. Ancak hem büyüyen Çin ekonomisin oluşturduğu yeni çıkarlar dili, hem de bu ekonominin Rus hammadde ve enerji kaynaklarına olan acil ihtiyacı, bu düşmanca bakışı perdeliyor. 

Ayrıca Çin, Amerika’nın kendisine karşı agresif davranışının da farkında. Obama’nın son Çin ziyareti sırasında maruz kaldığı ağır hakaret, bunun olası göstergelerindendir. ABD başkanı olarak Çine yaptığı son ziyaret sırasında ABD Başkanı Barack Obama, G-20 Zirvesi için geldiği Hangzhou havaalanında uçağın arka kapısından inmek zorunda kaldı. Obamanın uçağın merdivenlerini kullanmak zorunda kalmasının nedeni, yangın veya teknik arıza değil, Çinli yetkililerin uçağın önüne başkanın inişi için yürüyen merdiven yanaştırmamalarıdır. Gözlemciler, Çinin kasten ABD başkanını küçümsediğini düşünüyorlar. Bu küçümseme, birçok dosya ve sorunlarda farklı düşünen iki ülke arasındaki ilişkilerde yaşanan gerginliğin bir yansımasıdır. İki ülke arasında var olan sorunların başında, ABD ve Güney Korenin, bu ülkenin topraklarına füze kalkanı yerleştirmesi, Güney Çin Denizinde Çin ile Filipinler arasında yaşanan anlaşmazlık konusunda ABDnin pozisyonu ve Washingtonun Çin çelik ithalatına ağır vergiler koyma kararı gelmektedir...[05.09.2016 el-Cezire]

7- Çağımızı paradoksu: Ulusal güvenlik danışmanı ve eski ABD Dışişleri Bakanı Kissinger, yaşına rağmen Rusya ile seçilmiş başkan Trump arasındaki uzlaşının şahsen vaftiz babasıdır ve bu yönde yani Çin’e karşı Rusya ile ittifak kurma yönünde Moskova’ya ziyaretler gerçekleştirdi. Putin’le görüşmeler yaptı. Rusya ise Kissinger’ın Rus çıkarlarını düşündüğü sanısıyla onun bu çabalarını ayakta alkışlıyor! ABD eski Dışişleri Bakanı Henry Kissingerın Rusya-ABD ilişkilerinin normalleşmesi konusundaki çabalarını takdirle karşıladığını belirten Kremlin Sözcüsü Dmitry Peskov, Salı günü düzenlediği bir basın toplantısında, “Kissinger, hâlâ en akıllı siyasetçi ve en zeki uzmanlardan biridir. Diğer konulara nazaran Rus işlerinde ve ABD-Rusya ilişkilerinde derin deneyime sahiptir…” diye konuştu.” [27.12.2016 Moheet.com]

Avrupa’daki bazı bilgili kaynaklar da aynı zamanda bu eğilime işaret etmektedir. 28 Aralık 2016 günü Russia Today sitesinin aktardığına göre Alman Bildgazetesi, Kissinger, Çinin artan gücü göz önüne alındığında Rusya ile ilişkileri geliştirmenin kaçınılmaz olduğunu düşünüyor. ABDnin efsane Dışişleri Bakanı, müzakere deneyimine sahiptir ve Devlet Başkanı Putin ile bizzat görüştü ve iki ülke arasındaki ilişkilerin normalleşmesi için arabuluculuk yapacak diye yazdı. Alman gazetesinin haberine göre Henry Kissingerın tavsiyesi üzerine Trump, Rusyadan yaptırımları kaldırmak için uğraşacak.Avrupalı yetkili organların talebi üzerine yapılan araştırma ve başkan Trumpun geçiş ekibinden elde edilen veriler de buna işaret ediyor...

Bütün bunlar, Amerika’nın, Rusya ve Çin’e yönelik etkili bir politika izleyeceğinin göstergesidir. Bu politikanın temel umdesi, Çin sahnesinde Rusya’dan azami hizmet elde etmektir. Bu bağlamda Obama yönetimi, Rusya’ya baskı aşamasının kapılarını törenle açarak politikayı hayata geçirdi bile. Halefi Trump da anlaşma aşamasına geçecek. Görünüşe göre Rusya’nın ABD baskılarına yanıt vereceği ve Çin’e karşı kendisiyle birlikte hareket edeceği konusunda Amerika’nın hiçbir kuşkusu yok.

Dördüncüsü: Büyük güçler, hatta küçük devletler bile aralarında çıkar çatışması yaparlar. Ülkeler arasındaki siyasi nüfuz farklılığına göre bu konudaki çatışmalar da farklılık arz eder. Aralarındaki ortak payda, bugün dünyada yaşanan sefalet ve kötülüktür... Bugün İslam Devletinin olmaması gerçekten üzüntü vericidir. İslam Devleti, dizginleri elinde tutacak, dünyada doğruluk ve dürüstlüğün abidesi olacak, sadece Müslüman ülkelerde değil, aynı zamanda diğer ülkelerde olmak üzere dünyanın dört bir tarafına iyiliği yayacaktır. Bugün İslam Devleti olmasa da Müslüman yiğitler var.

صَدَقُوا مَا عَاهَدُوا اللَّهَ عَلَيْهِ فَمِنْهُمْ مَنْ قَضَى نَحْبَهُ وَمِنْهُمْ مَنْ يَنْتَظِرُ وَمَا بَدَّلُوا تَبْدِيلًاAllaha verdikleri söze sâdık kaldılar. İçlerinden bir kısmı verdikleri sözü yerine getirmiştir. Bir kısmı da beklemektedir. Verdikleri sözü asla değiştirmemişlerdir.” [Ahzab 23] Onlar, Allah’ın izniyle İslam Devletini ve dünyadaki dengeleri değiştirecek olan Raşidi Hilafeti yeniden kuracaklardır.

إِنَّ اللَّهَ بَالِغُ أَمْرِهِ قَدْ جَعَلَ اللَّهُ لِكُلِّ شَيْءٍ قَدْرًاŞüphesiz Allah, emrini yerine getirendir. Allah her şey için bir ölçü koymuştur.[Talak 3]

 H.07 Rabiu’s Sânî 1438
M.05 Ocak 2017

Devamını oku...

Ankara’daki Rusya Büyükelçisinin Öldürülmesinin Arkasındaki Saik Nedir?

Soru Cevap

Ankara’daki Rusya Büyükelçisinin Öldürülmesinin Arkasındaki Saik Nedir?

Soru:

19 Aralık 2016’da Türkiyenin başkenti Ankarada bir polis memurunun Rusyanın Türkiye Büyükelçisine kurşun yağdırdı. Saldırı sonrasında büyükelçi öldü. Ankaradaki bir sanat galerisinde konuşma yaparken kameralar önünde saldırıya uğrayan Rus büyükelçisine yönelik saldırı sonrasında Türk hükümeti, saldırının arkasında Gülen grubunun olduğunu söyledi. Bu suçlamanın doğruluk payı nedir? Ve saldırıya iten etken nedir? Allah mükâfatınızı artırsın.

Cevap:

Aşağıdaki hususlara bir göz atıldığında cevap açığa çıkacaktır:

Birincisi: Olayın hakikati:

1- Son günlerde Halep’te yaşananlar, Müslümanlar için büyük bir trajedidir. Bu trajedi, onların duygularını ajite edip hislerini tahrik etmiştir. Onları bu trajediye tepki vermeye itmiştir. İslam’ın ve Müslümanların birincil düşmanı Amerika’nın entrikasını uygulayan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ihaneti açıkça ortadadır. İran, onun Lübnan partisi ve Şii milislerin ihaneti ve işbirliğiyle Amerikan hizmetkârı Rusya ve zalim Beşşar Esed ve zümresinin işlediği cürümler de gözler önündedir.

2- Rus büyükelçisini öldüren polis memuru, Arapça ve Türkçe İslami sloganlar attı. Arapça olarak “Bizler yaşadıkça daima cihat etmek üzere Muhammed’e biat edip söz vermiş kişileriz.” diye bağırdıktan sonra Türkçe olarak da Allahu Ekber, Halepi, unutmayın, Suriyeyi unutmayın.” dedi. Bunu bir kaç kez tekrarlayan polis memurunun, son günlerde Halep’te ve Müslüman Suriye halkının yaşadıklarının etkisi altında kaldığını gösterir. Ayrıca polis memuru ... Beldelerimiz güvende olmadıkça, sizler güvenliği tadamayacaksınız... Bu zulümde payı olan kim varsa, hepsi tek tek hesabını verecek…” diye de bağırdı.[19.12.2016 Ajanslar] Öyle görünüyor ki bu sözleriyle Amerika, Rusya ve müttefikleri ile yandaş ve Şii milislere işaret etmektedir... Bunlara, Suriye’yi yerle bir ettiniz, Müslümanların topraklarına saldırdınız, işlediğiniz cürümler ümmetin zihninden asla silinmeyecek ve vaat edilen o gün Allah’ın izniyle elbette bir gün gelecektir diye açık bir mesaj vermiştir...

3- İlginç olanı ise yetkililerce gözaltına alınmayan o polis memurunun bilinçli bir şekilde öldürülmesidir. Bunun kasıtlı olduğu anlaşılmaktadır. Zorbalar, polis memurunu tutuklayıp mahkemeye çıkardıkları takdirde yöneticilerin özellikle Erdoğan’ın Halep ve Suriye ihaneti ile ilgili olarak slogan atmaya devam edeceğinden korktular. Bu, Halep’e ihanet edip kaderine terk eden Erdoğan için bir sıkıntı yaratabilirdi. Bu yüzden bu sıkıntı ve yansımalarından kurtulmak için polis memurunu öldürme emrini bizzat Erdoğan’ın vermiş olması yabana atılacak bir iddia değildir! Silahlı olan polis memuru, Beni buradan ancak ölüm alırdiye bağırsa da, çok sayıda güvenlik güçlerinin sanat galerisine düzenlediği baskın sonrası onun kararlı ve korkusuz gözüken tutumuna rağmen kesinlikle canlı yakalanabilirdi. 21 Aralık 2016’da Anadolu ajansı, Savcılık yetkililerinin, sanat galerisine baskın düzenleyen Özel Harekât polislerinin Mevlüt Altıntaşı neden canlı yakalamayıp ölü ele geçirdikleri konusunda soruşturma yürüttüklerini” bildirdi. Neden canlı yakalanmadığı ile ilgili olarak zor duruma düşen Erdoğan da Altıntaş’ın Özel Harekât polislerince ölü ele geçirilmesini şu sözleriyle savundu: Bazıları spekülasyonlar yapıyor. Niye canlı yakalanmadı da şöyle oldu, böyle oldu. Canlı yakalamaya çalıştığınız zaman bedel ödendiğinde de İstanbulda olduğu gibi ne oldu…” Ancak bu olay, Beşiktaş olayına benzemez. Zira polis memuru, Suriye’de gece gündüz Müslümanları katleden, küfür sistemi ve rejimin başı zalim Beşşar’ı korumak için ülkeyi yerle bir eden düşman devlet Rusya büyükelçisine karşı salt İslami saiklerle hareket etmiş bir yalnız kurttur. Çünkü Halep’te yaşanan katliamlar, bütün Müslümanların duygularını ajite etmiştir. Dolayısıyla tekbir getirerek İslami sloganlar atması da buradan kaynaklanmaktadır... Hâlbuki Beşiktaş saldırısı, bölücü laik milliyetçi Kürtçü bir örgütün işidir. Bu örgütün İslam ve İslami hedefler ile hiçbir ilgisi yoktur. Motifleri de İslam’dan çok çok uzaktır. Örgütün, sömürgeci ülkelerle siyasi bağlantıları vardır... Beşiktaş olayını, bu olayla karıştırmak zihinleri bulandırmak içindir. Dolayısıyla kanıt olarak ileri sürülemez. Tabii ki saldırganı ele veren açık kanıt varsa müstesnadır!

İkincisi: Olaya ilişkin tepkiler:

1- Şüphesiz Rus büyükelçinin ölümü, Suriye’de projelerini hayata geçirmek için Rusya’yı bir piyon gibi kullanan Amerika’yı tedirgin etmiştir. Amerika, her konuda Rusya ile mutabıktır ve her şeyi Rusya ile koordine içinde yürütmektedir. Olaya ilişkin ABD Dışişleri Bakanı John Kerry’nin açıklaması şöyledir: Amerika Birleşik Devletleri, bugün Ankarada Rusyanın Türkiye Büyükelçisi Andrey Karlova karşı gerçekleştirilen suikastı kınamaktadır...[19.12.2016 Reuters] Olayı “Alçakça bir saldırı” olarak niteleyen Kerry, Yürütülen soruşturmada hem Rusya hem de Türkiyeye yardıma hazır olduklarınısöyledi. Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü John Kirby de yaptığı açıklamada, Kaynağı ne olursa olsun, bu şiddet eylemini kınıyoruz. Düşüncelerimiz ve dualarımız hayatını kaybedenler ve aileleriyle şeklinde konuştu. Beyaz Saray Sözcüsü, ABD Savunma Bakanlığı ve seçilmiş Başkan Trump’un başkanlık ekibi de Rus büyükelçinin öldürülmesini kınadılar ve Duygularımız kurbanlar ve aileleriylediye konuştular.

2- Amerikan yanlısı ve Rus dostu Erdoğan da, ABD’den aldığı talimat doğrultusunda Rusya ile olan ilişkilerinin etkilenmemesini istiyor. Ruslarla yaşanan uçak krizini çözüme kavuşturmak için nasıl çaba sarf ettiğini hep birlikte gördük. Bundan ötürü Ruslardan özür bile diledi. Erdoğan’ın ihanetinin boyutu apaçık ortadadır. Geçtiğimiz Ağustos ayında Allah düşmanı Putin’le varılan anlaşma kapsamında ABD planını uygulamak için devrimcileri aldatarak Halep’ten ayrılmalarını sağlamıştır. Putin, onun bu ihanetini deşifre ederek dostu Erdoğan’ı ifşa etmiştir ki yalancı kahraman edasıyla meydanlarda dolaşmasın ve sahtekâr antervari konuşmalar yapmasın... Buna karşılık geçtiğimiz Ağustos ayında St. Petersburg’da Putin’le görüşen Erdoğan, Putin’e alçakça yaltanarak onu “aziz dostum” diye nitelemiştir! Rus büyükelçinin öldürülmesinin ertesi günü Erdoğan, Rus büyükelçinin öldürülmesine rağmen Suriye başta olmak üzere işbirliğinin devamı konusunda Rus mevkidaşı Putin ile anlayış birliği içinde olduğunu söyledi: Suriye başta olmak üzere Rusya ile giderek genişleyen işbirliği alanlarımızın bu saldırıdan etkilenmeyeceği konusunda Sayın Putin ile anlayış birliği içindeyizdedi. [20.12.2016 el-Cezire]

Rus mevkidaşı Lavrov ile Moskova’da yaptığı görüşme sonrası bir açıklama yapan Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu da Türkiye ve Rusya’nın, Suriye ve diğer bölgelerde siyasi bir çözüme ulaşana dek işbirliğine devam edeceğini belirterek “Rus büyükelçinin öldürülmesini iki ülkenin dostluğunu zedelemeye yönelik bir saldırı olduğunuifade etti. Putin de, büyükelçinin öldürülmesinin Türkiyeyle iyi ilişkileri ve Suriyedeki çözümü bozma yönünde yapılan bir provokasyon olduğunubelirtti. Kremlin Sözcüsü Peskov yaptığı açıklamada, İki ülke liderinin saldırıyı araştırmak için ortak bir komisyon kurulması üzerinde anlaştıklarınısöyledi. Görüldüğü gibi olay hakkında anlayış birliği içinde olduklarını açıklayan Türk ve Rus tarafı, barış süreci ve barışçıl çözüm adı altında Suriye devrimine darbe vurmak için ortak çalışma yürütmeye devam edeceklerini vurguladılar. Rus büyükelçinin öldürülmesinin hemen ertesi günü Türkiye, Rusya ve İran Dışişleri Bakanları bir toplantı yaparak, yaptıkları açıklamada da belirtildiği gibi Suriye’de laik rejimin korunması ve ortak çalışmaya vurgu yapıldı.

3- Avrupa da, Suriye devrimi ve Suriye’de İslam’ın yeniden iktidara gelişine karşıdır. Amerika ile birlikte hareket ederek 14 Kasım 2016 günü Viyana’da düzenlenen bir konferansta, Suriye’de laik rejimin korunması ve siyasi çözümün uygulanmasını kabul etmiştir. Aynı zamanda Avrupa, Amerika ve Rusya ile birlikte bu konuda Güvenlik Konseyi kararlarına kabul etmektedir. Avrupa’nın tek istediği, uluslararası izolasyona maruz kalmadan Suriye konusunda ve siyasi süreçte bir rol kapabilmektir. Amerika ve Rusya gibi Avrupa da, İslam ve Müslümanlar düşmanıdır ve İslam’ın iktidara dönüşü ile canhıraş mücadele etmektedir. Bu nedenle Avrupa Birliği Dış Politika Sorumlusu Federica Mogherini, suikastı kınayarak Ankarada bu öğleden sonra gerçekleştirilen akıl almaz saldırıyı duyunca derin sarsıntı yaşadım.açıklamasında bulunmuştur. [20.12.2016 el-Cezire] Türkiye’de Rus büyükelçisini ölümünden duyduğu derin üzüntüyü dile getiren İngiltere’nin BM Daimi Temsilcisi Matthew Rycroft da Ülkesinin Suriye içinde ve dışında terörle mücadelede Moskova ile işbirliği yapmaya hazır olduğunu...belirtti. [20.12.2016 el-Cezire] Ayrıca İngiliz Dışişleri Bakanı Boris Johnson da Twitter hesabından bir açıklama yaparak Bu korkakça saldırıyı kınıyorumsözleriyle tepki gösterdi. [20.12 2016 Russia Today]

Alman hükümeti de Rus büyükelçinin öldürülmesini kınadı. Pazartesi akşamı Twitter hesabından bir açıklama yapan Başbakan Angela Merkel’in Sözcüsü Steffen Seibert, Rus elçisine yapılan suikastın çok üzücü bir haber olduğunu kaydederek, Alman hükümetinin bu anlamsız eylemi kınadığınıbelirtti... [20.12.2016 el-Cezire] Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Marc Ayrault ise yazılı açıklamasında Hiçbir şey şiddet ve terörizme gerekçe gösterilemez. Bu korkunç olay karşısında Rusya ve Türkiyeyle dayanışma içindeyizifadelerini kullandı. [20.12.2016 el-Cezire]

4- Erdoğan’ın, Fethullah Gülen hareketini suçlaması ise doğru değildir. 21 Aralık 2016 günü yaptığı açıklamada Erdoğan, “Bağlantıların öncelikli olanı tamamıyla FETÖ terör örgütüne mensup olduğudur, yani bunu gizlememize filan gerek yok, yani yetiştiği yerden tut iltisaklarına varıncaya kadar onlar bunu gösteriyor...” dedi. [21.12.2016 Reuters] Böyle bir suçlama yeni bir şey değil, çünkü Erdoğan liderliğindeki Türk devleti, gerçekleri örtbas etmek için her eylemde Gülen hareketini suçlamaktadır. 15 Temmuz’daki başarısız darbe girişimini tezgâhlayan İngiliz ajanlarının tasfiyesini örtbas etmek için de Gülen hareketini suçlamıştır. Gülen’in danışmanlarından Alp Aslandoğan, yaptığı açıklamada, Bir Türk güvenlik yetkilisi tarafından dile getirilen ve Rus Büyükelçi Karlovun öldürülmesiyle Gülen cemaati arasında bağ olduğuna dair iddiayı gülünç buluyoruzdedi. Aslandoğan ayrıca Sayın Gülen, ayrıca bu haince saldırıyı en güçlü duygularla kınamaktadırifadelerini de kullandı. [20.12.2016 Reuters]

Bilindiği üzere bu grubun, başta da lideri Gülen’in, İslam ve Müslümanlara yönelik hiçbir gayreti yoktur. Yahudi varlığının, 10 Türk Müslümanı öldürdüğü acımasız Mavi Marmara saldırısını meşru görmüştür. Bu hareket, Yahudiler ile dosttur ve onları da kendisi gibi mümin kabul etmektedir. Müslümanlar ile dost değildir ve onların sorunlarına da hiçbir şekilde yardımcı olmuyor. Herhangi bir İslami sorunu da desteklemiyor. İslam Hilafeti projesine karşıdır ve Hilafet ile alay ederek Hilafet için çalışanlarla mücadele etmiştir. 2013 yılı sonuna dek Erdoğan’ın müttefikiydi. Sonra Amerika’nın çıkarları için rekabet etmek adına Erdoğan ile anlaşmazlığa düştü. Gülen cemaati, Erdoğan gibi Amerikan ajanıdır ve Amerika hesabına çalışmaktadır. Erdoğan ve AKP gibi demokrasi, laiklik ve Amerikan projelerini benimsemektedir. Bu nedenle bir Müslümanın yardımına koşmaz. Müslümanların çıkarları ve sorunları ile de ilgilenmez. Bu yüzden bu hareket, sömürgeci kâfirlere karşı yapılan bir eylemin arkasında asla olamaz. Rusya, Gülen cemaatini suçlamadı. Gazetecilere bir açıklama yapan Kremlin Sözcüsü Peskov, Ankaranın işaret ettiği gibi Rus büyükelçinin öldürülmesinin arkasında Gülen grubunun olduğu tespitinde bulunmak için henüz erken olduğudeğerlendirmesinde bulundu ve suikastın Türkiyenin prestijine bir darbe olduğunu söyledi.[21.12.2016 Russia Today] Bu nedenle Erdoğan, polis memuru ve ailesinden intikam alarak, babası, annesi, kız kardeşi ve diğer yakın akrabalarının gözaltına alınması talimatını vermiştir. Gözaltı sayısı 13’e çıkmıştır. Daha sonra da telefonda Rusya Devlet Başkanına taziyelerini sunmuştur...

Üçüncüsü: Saldırının arkasındaki saik:

Saldırı gerçeğine ve farklı kesimlerce verilen tepkilere bakıldığında, polis memurunun yaptığı eylemin yalnız kurt eylemi olduğu ve hiçbir kesimle bağlantılı olmadığı açığa çıkar. İslami duygular saikiyle Rusya’nın Suriye’deki barbarca katliamlarından intikam almak için bu eylemi yapmıştır. Biz, kimseyi Allah adına tezkiye etmeyiz. Allah ona merhamet etsin ve ailesine de sabır versin.

إِنَّ اللَّهَ مَعَ الصَّابِرِينَŞüphesiz Allah sabredenlerle beraberdir.[Bakara 153] Umarız Aziz ve Hâkim olan Allah Subhânehu ve Teâlâ, Müslümanların sıkıntılarını giderir de Hilafetin kurulmasıyla onlara yardımda bulunur. Hilafet, tüm sömürgeci kâfire, her ceberut zalim ve münafığa hak ettiği en kötü cezayı verecektir. Onları arkalarından yakalayacak, tüm mazlumun yardımına koşacak ve her yarayı saracaktır.

وَيَوْمَئِذٍ يَفْرَحُ الْمُؤْمِنُونَ بِنَصْرِ اللَّهِ يَنصُرُ مَن يَشَاء وَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُO gün Allahın zafer vermesiyle müminler sevinecektir. Allah, dilediğine yardım eder. O, mutlak güç sahibidir, çok merhametlidir.” [Rum 4-6]

H.26 Rabiu’l Evvel 1438
M.25 Aralık 2016

Devamını oku...

Halep’te Yaşanan ve Yaşanmakta Olan Entrika, İhanet ve Hıyanet!

Soru Cevap

Halep’te Yaşanan ve Yaşanmakta Olan Entrika, İhanet ve Hıyanet!

Soru:

26 Kasım 2016’da başlayan Halep savaşının üzerinden henüz iki hafta geçmeden sivil ve muhalif savaşçıların tahliyesi ve geri çekilme dedikodusu başladı... Bir hafta sonra da neredeyse Halepin doğusundaki tüm mahalleler siviller, savaşçılar ve ailelerinden boşaltıldı. Beyrut- Amman- Reuters, Tahliye operasyonu kapsamında binlerce insan, muhaliflerin kontrolü altında bulunan bölgeler dışına taşıyacak otobüsleri beklemek üzere Doğu Halep meydanına toplandı. Uluslararası Kızıl Haç Komitesi, Pazar günü tahliyelerin yeniden başlayacağını umuyor... Halepli bir sakine göre yaklaşık 15 bin insan, Halepin Hay Sukri meydanında toplandı. Meydanda toplananların çoğu, muhaliflerin kontrolünde bulunan son cepte kalan sivillerdir. Bu sivillerin çoğu da muhalif savaşçıların aileleri ve diğer sivillerdir. Aralarında az bir savaşçı da var. Organizatörler, gelecek otobüslere binecek her aile için rakam da verdiler... [18.12.2016 Arapça ve uluslararası Reuters] Doğu Halepin böyle çabucak rejime teslim edilmesinin nedeni nedir? Oysa raporlar, Halepin en az bir yıl rejime direnebileceğini söylüyordu. Sebep, savaşçıların zayıflığı mı yoksa entrikacıların entrikası mı? Teşekkür ederim.

Cevap:

Şüphesiz Halep, Amerikan idaresi ve planlamasında, Rusya, İran, maşalar ve Şii milisler uygulamasında, acımasız ve şiddetli saldırılara maruz kalmıştır. Sapasağlam dağları bile yerinden oynatan bu saldırılar karşısında Halep direnerek sebat etmiştir. Düşmana acı vermiş ve derinden yaralamıştır. Hatta bu uzun bir süre de böyle devam edebilirdi... Ancak Amerika, Halep hattına dâhil olup Rusya ile entrika çevirmesi, ilişkili grupları geri çekmesi, geri çekilmelerin devamını getirmesi için Türkiye’ye komut verdi. İşte bu da kargaşa oluşturdu ve sanki Halep kurtlara “teslim edildi”. Ruslarla koordinasyon içerisinde ABD planını uygulamak Türkiye’ye havale edildi. Türkiye de rejim güçlerinin Doğu Halep’e girişine olanak sağladı... Böylece Halep, rejimin eline geçti. Rejim güçlü olduğu için değil, aksine Amerikan gözetiminde Rusya ile Türkiye arasında varılan ortak mutabakat uyarınca entrikacıların entrikasıyla. Putin, bu durumu açıkça ifade etti ve suç ortağı Erdoğan’ı gizlemedi. Düzenlenen bir basın toplantısında herkesin gözü önünde Erdoğan’ı kamuoyuna ifşa etti! Putin, düzenlediği bir basın toplantısında, Halepte tam olarak üzerinde anlaştığımız şeyler oluyor. Bunlar konusunda, St. Petersburgu ziyaret ettiğinde Türkiye Cumhurbaşkanı ile anlaşmıştıkdiye konuştu. “Siyasi bir bomba patlatan Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, silahlı grupların Doğu Halep’ten tahliye işleminin Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın geçtiğimiz Ağustos ayında St. Petersburg ziyareti esnasında varılan anlaşma uyarınca olduğunu söyledi... Bugün Cuma günü Tokyo’da Japon Başbakanı Şinzo Abe ile görüşmesi sonrası düzenlenen ortak basın toplantısında, “Biz her şeyden önce sivillerin hayatını korumak için silahlarını bırakmaya hazır olan bu grupların tahliyesine Türkiyenin yardımcı olması hususunda anlaşmıştık.diyen Rusya Devlet Başkanı Putin şöyle devam etti: (Suriyede) ne olduğuna bakılırsa, özellikle Türkiye Cumhurbaşkanı ile St. Petersburg ziyareti esnasında anlaşmaya vardığımız şeyler gerçekleşmektedir.[16.12.2016 Elaph ve Sputnik News]

Yanıtı Putin’in bu açıklaması ile sonlandırabilirdim. Ancak daha fazla izahat yapacağım. Kahraman ve yiğit Halep, Halebüşşehba, Türkiye tarafından sırtından hançerlendi. Türkiye, Halep’i kırmızıçizgi olarak görüyordu, ancak kan içinde yüzülen kan çizgisi haline getirdi... Kirli para müptelalığı nedeniyle çatışma günü arkasını dönen gruplar tarafından da sırtından hançerlendi. Öyle ki bu gruplar, Allah’a, Peygambere ve müminlere ihanet eden devletlerin kapısından besleniyorlar... Bu yüzden bu durumu biraz daha açıklayacağım:

Birincisi: Halep ve çevresindeki devrimciler, kısa sürede yok olacak kadar zayıf değillerdi. Yaklaşık iki hafta önce 26 Kasım 2016 gününden başlamak üzere rejim güçleri ve müttefikleri, Halep’in en büyük mahallerinden Hanono mahallesini ele geçirdiler. İlerleyen rejim güçleri, Sahur sonra Şiar ve eski Halep çevresini de kontrol altına aldılar. Rejim güçleri beklenmedik şekilde kolayca ilerleme kaydediyorlardı. Zira ilerleme sırasında eğer Erdoğan müdahil olmamış olsaydı karşılaşacakları direnişle karşılaşmıyorlardı. İki gün sonra rejim güçleri, şehrin güney kesiminde de ilerlemeye başladılar ve Şeyh Said mahallesini işgal ettiler. İlerleme sırasında rejim güçleri, sivillerin kanı ya da evlerin mahrumiyetine saygı göstermiyorlardı. Dahası karadan havadan delice saldırılarla evleri yakıp yıkarak ilerliyorlardı. Katliam işliyorlar, terör saldırıları yapıyorlardı. Bunun nedeni ise şehri bir an önce terk etmeye zorlamak amacıyla Halep’ten ayrılmayan muhalif savaşçıların kalplerine korku salmaktı... Halep’e başlayan askeri saldırılardan bu yana Türkiye, Suriye arenasında kalleşçe Rusya ile birlikte hareket ediyordu. 02 Aralık 2016 tarihinde BBC’nin bildirdiğine göre Çavuşoğlu, Türkiyenin kolektif çabaların yanı sıra İran, Rusya, Esed, Suriye ve Lübnan ile de ikili görüşmelerde bulunduğunu kaydetti. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, haftada en az üç kez Rus mevkidaşı Vladimir Putin ile Suriye konusunu telefonda görüştü. Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu da Rus Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov ile aynı konuyu görüşmek üzere Perşembe günü Türkiyede bir araya geldi.Bu diplomatik trafiğin nedeni, adım adım kanlı Halep katliamını uygulamak içindi. Washington ile kanlı katliamın ayrıntıları ele alındıktan sonra Türk ve Rus tarafı ile bunların uzantıları, kanlı katliamı hayata geçirmek üzere harekete geçtiler.

İkincisi: Kanlı katliam öncesinde Türk yetkililer, Halep’ten “teröristlerin” çıkarılmasına ilişkin sıra dışı ve garip açıklamalar yaptılar. “Kuzey Suriye’nin Halep kentinde çatışmaların durmasını isteyen Türk Dışişleri Bakanı Mevlit Çavuşoğlu, “El Nusra Halepten derhal ayrılmalı” dedi. [27.10.2016 el-Cezire] Çavuşoğlu, Amerika liderliğinde Lozan kentinde yapılan Suriye toplantısının ardından böyle bir çağrıda bulundu. Bu süre içinde Amerika, Suriye’nin en hassas ve baş aktörü Türkiye ile ortam hazırlıyordu. Ertesi gün Türk yetkililerin açıklamaları önemli ölçüde arttı. 17 Ekim 2016 tarihli aletihadpress sitesinin aktardığına göre

İsviçrenin Lozan kentinde yapılan ve Rusya, Amerika, İran, Irak, Mısır, Türkiye, Suudi Arabistan, Katar ve Ürdün Dışişleri Bakanlarının yanı sıra BM Suriye Özel Temsilcisi Staffan de Misturanın da yer aldığı Suriye toplantısının ardından yaptığı açıklamada Türk Dışişleri Bakanı Mevlit Çavuşoğlu, “Halepten El Nusra teröristlerinin bir an önce temizlenmesi gerekiyor. Bu bölgede özellikle, muhalefetin de El Nusradan ayrılması gerekiyor.dedi. Türkiye, Birleşmiş Milletlerin terörist örgüt olarak nitelendirdiği El Nusra Cephesine karşı ilk kez böyle bir pozisyon alıyordu.Rusya ile Türkiye arasındaki anlaşmaya gelince, 31 Ekim 2016 günü Türk Press sitesinin Yeni Şafak gazetesinden aktardığına göre Ankara ve Moskova arasında yeni bir bölge haritası konusunda mutabık kalındığı iddia ediliyor. Halepten başlayarak İdlib, Lazkiye, Rakka, Haseke ve Deyr Zor bölgelerini de içine alan proje, savaş öncesi duruma yakın demografik yapı baz alınarak şekillenecek.Dolayısıyla Erdoğanlı Türkiye, Rusya ile yakın koordinasyon içinde Halep’i teslim etmeanlaşmasının bentlerini uygulamak için çok hızlı adımlarla harekete geçti!

Üçüncüsü: Amerika, biraz perde gerisinde kaldı. Projektörlerle çevrili Erdoğan Suriye sahnesinde ön plana çıktı. Halep saldırısı ile eş zamanlı olarak Türkiye, ansızın cani Ruslar ile silahlı gruplar arasında görüşmelerin başladığını açıkladı. Görüşmelere, “Ahraru’ş Şam, Ceyşul Mücahidin, Feylak’uş Şam ve Cephetuş Şam grupları katıldı...” [8.12.2016 Türk Press] Silahlı gruplar, Erdoğan’ın Washington’da pişirilen tuzağına düştüler. Bu görüşmeler, bir tuzaktır. Bu tuzak sayesinde Rusya ile Erdoğan, Halep’e darbe üstüne darbe vurdular. Halep’te kara savaşı başlar başlamaz Rusya, “Fethu’ş Şam’ın” Halep’ten ayrılmasını istedi. Ruslar, belli bir süredir açıkça bunu dillendiriyordu. Ancak Ankara’da Türk yetkililerinin huzurunda ve gözetiminde bunu dillendirmeleri, Türkiye’nin “teröristlerden” vazgeçmek istediğine dair silahlı muhaliflere verilmiş güçlü bir mesajdır. Halep’te meydana gelen katliam ve teröre rağmen görüşmeler devam etti. Sonra ertesi gün Rusya, bütün muhalif savaşçıların Halep’ten ayrılmasını istedi. Silahlı muhalifler namına katılan müzakereciler, Rusların bu talebinin aynı zamanda Türk tarafının da talebi olduğunu anlayınca, kentten geri çekilmek ve ayrılmak, yani kenti rejim ve müttefiklerine teslim etmek üzere Halep’teki muhaliflere baskı yaptılar. Buna göre Ankara’daki müzakere heyeti ve silahlı muhalifler temsilcisi, Rusya, İran ve rejim güçleri karadan ve havadan terör estirirken belli ki Halep içinde ihanet zehirleri kusuyordu... Bu ihanet yumağı açığa çıkınca, Halep’teki devrimciler, müzakere heyetine kentten ayrılmayacaklarını ve sonuna kadar kenti savunacaklarını bildirdiler ve bu yüzden Halep Ordusu’nu kurdular.

Dördüncüsü: Rusya, devrimcilerin bir kısmının Türkiye’nin baskısına boyun eğdiğine, özellikle de askeri ve politik liderlerin, Ankara’da Rusya ve Türkiye ile müzakere yaptığına dair bazı haberler yayınlamaya başladı. 16 Aralık 2016 tarihinde Russia Today sitesinin bildirdiğine göre General Rudskoy, “Yaklaşık 3500 ılımlı muhalif militanlarının teslim olduğunu ve onlardan 3000nin affedildiğini söyledi.Rusya da çatışmalar sırasında benzer haberler geldiğini bildirdi... Yani bu, Türkiye yanlısı grupların kentten erken ayrılma ve kontrollerindeki mahalleleri rejime, müttefiklerine ve rejim yanlısı Kürt gruplara teslim etme operasyonudur. Böylece bu gruplar, Türkiye’nin ihanetine yanıt verdiler ve doğrudan Türkiye’nin baskısına boyun eğdiler. Ya da bu baskı, müzakere heyeti yoluyla veya Türkiye’de yerleşik ve Türkiye, Suudi Arabistan, Katar ve diğer ülkelerden gelen zehirli ve kirli paradan nemalanan politik ve askeri liderler yoluyla da olmuş olabilir. Bu gruplar Halep’i savunmaktan vazgeçince, Halep’i teslim etme süreci de böylece başlamış oldu. Bu gruplar ya Türkiye’nin güvencesinde rejimin ordusuna teslim olup Halep’ten ayrıldılar ya da hezimet görüntüsünde geri çekilip özellikle Halep’in güneyinde kalan grupları kaderlerine terk ettiler. Böylece de Halep düşmüş oldu. Bu ihanet sahneleri olmamış olsaydı, Kuzey Suriye’de devrimin kalesi sayılan ve Amerika’nın ayağına batan büyük diken durumundaki Halep’i mücrim rejimin ordusu bu hızda ele geçiremezdi. Askeri uzmanlar, Halep’teki direnişin tam bir yıl dayanabilecek kapasitede olduğuna tahmin ediyorlardı. 7 Aralık 2016 tarihli Asia News’ın bildirdiğine göre “Muhalefet gazeteleri, liderlerinin sızıntılarını aktardı ve bu sızıntıları devrimcilere karşı yapılmış bir ihanet olarak nitelediler. Halepteki silahlı grup liderlerinin, Çarşamba sabahı itibariyle tüm şehri teslim ve tahliye etmek üzere Washington ile görüşmeler yürüttükleri haberi doğrulandı. Gazeteler, Amerikan-Rus anlaşması sonrası liderlerin, Halepi Suriye hükümeti ve İrana teslim etmek zorunda kaldıklarını söylediler.

Beşincisi: Halep’teki kuduzca saldırıya paralel olarak başka bir askeri cephede de Türkiye, IŞİD’e karşı El Bab’ta operasyon başlattı. Bu operasyon, Erdoğan’ın Halep’in teslim olmasını sağlamak amacıyla devreye koyduğu başka bir tuzaktır. Çünkü bununla Erdoğan, Halep’teki kuduzca saldırıya tamamen eş zamanlı olarak El Bab kentinde kendilerine ihtiyacı olduğu gerekçesiyle muhalif savaşçıların Halep’ten ayrılmasını zorunlu olarak hızlandıracak bir bahane ve gerekçe oluşturmuş oldu. Halep Müslümanlarını korumak ve savunmak Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın örfüne göre bir hiçtir. Amerikan projelerinin uygulanması çok daha önemlidir. Erdoğan, dünya ve ahirette bunun doğuracağı akıbete pek aldırış etmiyor... Türkiye yanlısı grupların şiddetli ihaneti ve “Fırat Kalkanı” kapsamında El Bab çatışmasına katılmak üzere yoğun baskı altında olmaları, Halep cephesinin zayıflamasına neden oldu. 08 Aralık 2016 günü kentin güneyindeki Şeyh Said mahallesini savunan muhalif savaşçıların ihanete katılımıyla da ihanet tavan yaptı. Çünkü Rejim güçleri ve müttefikleri, bu mahalle yönünde ilerleyemiyorlardı. Devrimciler son iki hafta içinde rejim güçlerini şiddetle geri püskürtmüşlerdi... Ama El Bab savaşı bahanesiyle Türkiye yanlısı bazı grupların kentten ayrılması, Halep cephesini çökertip zayıflattı. Böylece devrimcilerin kontrolündeki mahallelerin alanı iyice daralmış oldu. Güneybatı mahalleleri kaybedildi. Selahaddin ve Sakur mahallelerinin bir bölümü gibi dar bir alana sıkışıldı Diğer mahallelerden kaçan çok sayıda sivil de buralarda toplandı. Burada Türkiye’nin, muhalif savaşçılar ve sivillerin Halep’ten tahliyesi için Rusya ile bir anlaşmaya varıldığını açıklaması çok daha korkunç ve şoke edicidir. Suriyeli muhalif kaynaklar, kuşatma altındaki Halepin doğu mahallerinde bulunan sivil ve silahlı grupların tahliyesi ve ateşkes konusunda Esed rejimi ile anlaşmaya varıldığını ve ateşkesin Çarşamba sabahı yürürlüğe gireceğini doğruladılar. Fransız haber ajansına konuşan Nureddin Zengi grubundan bir yetkili, Rusya ve Türkiye gözetiminde bir anlaşmaya varıldığını söyledi ve önümüzdeki bir kaç saat içinde anlaşmanın uygulanmasına başlanacağını kaydetti. Bugün bir açıklama yapan Türk Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Muhalifler ve sivillerin bölgeden çıkması için koridor açmak ve ateşkese varmak konusunda Rusya ile teması yoğunlaştıracaklarını söyledi...[13.12.2016 Ehbarul An] Anlaşmanın, yangından mal kaçırır gibi sabah saat 05.00 ile 07.00 arasında yürürlüğe gireceğini açıklamak, çok travmatik bir sahnedir. Amaç, hezimet duygusunun hâkim olması ve başka bir seçeneğin düşünülmesinin önüne geçmektir... Hem de tüm bunlara Türkiye, sivilleri kurtarma kılıfını giydirdi!

Altıncısı: Türkiye yanlısı silahlı gruplar, ihanetvari ve bir Müslümanın asla kabul edemeyeceği bir sahne ile Halep’ten çekilmeye başladılar. Rusya bu çekilmeden memnundu. 16 Aralık Cuma günü Rus Genelkurmay Başkanı, Doğu Halepte ılımlı muhalifleri teröristlerden ayırma işleminin tamamlandığını bildirdi.Önceki hafta Cuma günü de Suriyede Barış İçin Koordinasyon Merkezi (Hmeymim Merkezi) Muhalif savaşçıların ve ailelerinin Doğu Halepten çıkarılma işleminin tamamlandığını açıklamıştı. Rus Savunma Bakanlığı, Suriye ordusunun Doğu Halepteki radikallerin mevzilerini yok ettiğini söyledi...[16.12.2016 Russia Today] Görüldüğü gibi Türkiye’nin, Suriye devrimine karşı kurduğu entrikanın boyutu apaçık ortadadır. Zira Türkiye yanlısı gruplar, geri çekilip, sayıları az samimi savaşçılarla Halep halkını arkalarında bıraktılar. Ki onlar, Rusya, İran ve rejimle baş başa kalsınlar. Bunlar da “terörist” oldukları gerekçesiyle onların kökünü kazısın. Tıpkı Türk Dışişleri Bakanı ve Rus Hmeymim Merkezinin yukarıda geçen açıklamalarında belirtildiği gibi... Rusya’nın, esir almak ya da o bölgede savaşçılarla birlikte kalan sivillerin sayısının önemi olmaksızın savaşçıların köklerini kazımak için onların bir yere yığılması gerektiği ile ilgili açıklamaları karşısında Türkiye, durmasına rağmen tahliye işleminin devam edeceğini açıkladı. Çünkü Türkiye, alelacele Halep’ten ayrılan yandaş gruplar karşısında çok zor duruma düşmüştü. Bu gruplar, herkesin tahliye işlemi karşılığında geri çekilmeyi kabul etmişlerdi. Şimdi de bu gruplar, Amerika ve Rusya’nın planlarını uygulamak için Erdoğanlı Türkiye’nin tuzağına düştüklerini gördüler. Tabi planı da ılımlı muhalifleri “teröristlerden” ayırmak olarak adlandırıyorlar... Böylelikle Halep’te yeni bir vaka ortaya çıkmış oldu. Bu yeni vakada samimi devrimciler kolayca hedef alınabilecek. Amerika, Rusya ve Erdoğan, Amerikan planının işleyişinden memnun. Bundan sonra göstermelik görüşmelerin uzak bir yerde, Kazakistan’ın başkenti Astana’da yapılacağı açıklandı!

Yedincisi: Amerika, Obama yönetiminin Beyaz Saray’daki zamanının sınırlı olması ve samimiyetini kanıtlamış Türkiye gibi bir oyuncunun varlığından memnun olması nedeniyle perde arkasına saklansa da sahneden uzak değildir. Zevkten dört köşe olduğunu göstermek için zaman zaman sahneye başını uzatabiliyor:

- Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, ABD Başkanı Barack Obama ile telefon görüşmesinde, Suriye ve Irak’taki son gelişmeler hakkında görüş teatisinde bulunduğunu söyledi. Erdoğan, Halep’ten sivillerin tahliyesini izlemeye devam edeceklerini belirtti. [03.08.2016 Reuters]

- Başkan Obama da Türkiye’nin Halep’te ateşkese ulaşılması ve uluslararası insani örgütlerin gözetiminde isteyen savaşçı ve sivillerin şehri güvenli bir şekilde boşaltmasındaki çabaları için Cumhurbaşkanı Erdoğan’a teşekkür etmiştir. [16.12.2016 ABD Dışişleri Bakanlığı web sitesi Twitter]

- 15 Aralık 2016’da Halep’teki tahliye işlemi ile ilgili olarak ABD Dışişleri Bakanlığından yapılan açıklamada, Amerika’nın sonuca ilişkin memnuniyet düzeyini göstermektedir. Kanla uygulanan “Ateşkese ara“ sürecinde ya da geçmiş yıllarda ateşkes öncesinde bu sonuca ulaşmak Amerika’nın büyük hayaliydi. Bölgede mezhepsel bir hırsın doludizgin ilerlemesine tanık olduklarını söyleyen Kerry ABD olarak Halep’te hemen, teyit edilebilir ve kalıcı bir şekilde çatışmaların sona ermesini istediklerini söyledi. Müzakereler, savaşı sona erdirmenin tek yoludur. Muhalifler, müzakerelere dönme arzularını ifade ettiler...” dedi.”[16.12.2016 ABD Dışişleri Bakanlığı web sitesi Twitter]

- Alqabas sitesinin, Dışişleri Bakanları düzeyinde geçen Cumartesi günü Paris’te gerçekleşen toplantının bir bölümüne katılan üst düzey yetkililerden bildirdiğine göre Toplantı sırasında Amerikan Dışişleri Bakanı John Kerry, Siyasi ve silahlı muhaliflerden Rusya, İran ve Beşşar Esed rejimine tam teslim olmalarını istedi.Alqabas sitesine özel açıklamalarda bulunan kaynak şunları söyledi: Kerry, toplantıda savaşçıların Halep’ten ayrılmalarını, Suriyeli muhaliflerin hiçbir şart ya da koşul ileri sürmeden Cenevre’de müzakere masasına oturmalarını istedi... Aynı kaynak, Katılımcıların, Esed ve müttefiklerine baskı kurmak için eldeki var olan olası seçenekler hakkında sorduklarında, Kerrynin, Başkan Obama sadece IŞİD ile mücadeleye karar vermiştir yanıtıyla şoke olduklarını kaydetti...[13.12.2016 Alqabas sitesi]

Sekizincisi: İşte bunlar, kanlı sahne, kanlı sahnenin piyonları ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yaptıklarıdır. Amerika’nın rızasını elde etmek için Erdoğan nazarında Suriyeli Müslümanların kanının, Halep’te akıtılan kan gölünün, işlenen katliamların ve ölümlerin hiçbir değeri yoktur... Halep’in bedenine enjekte edilen tüm bu toksinlerin nedeni, grup liderlerinin Türkiye, Suudi Arabistan ve diğer ülkelerden aldıkları kirli paralardır. Bu paralar, onların belini büktü, kararlılıklarını kırdı. Hâlbuki daha önce halkı ve kanlarını asla satmayacaklarını iddia ediyorlardı. İşte onlar bugün, ilk bölümü tamamlanan satış sözleşmesi sonrası Türkiye ve Suudi Arabistan’ın köle pazarında sefih sefih dolaşmaktadır. Bu anlaşmanın yıkıcı sonuçları ortada. Öğüt alan yok mu? Politik paraların bizzat intihar olduğunu gören kimse yok mu?

Amerika’nın ateşkese ara tuzağı sona erdikten sonra Halep’te yaşanan görüntülere gelince, utanç ve zillet vericidir. Önceki sahnelerden pek geri kalır değil. Azcık utanması kalan da, Kazakistan’ın başkenti Astana’da onu bir kenara atması istenecek. Rusya’nın Birleşmiş Milletler Daimi Temsilcisi Churkin, Halep kurtarıldıktan sonra Suriyede öncelikli görevimiz, çatışmaları tamamen durdurmak ve Suriyeli taraflar arasında müzakereleri yeniden başlatmaktır” dedi.” [16.12.2016 Russia Today] 15 Aralık 2016 tarihli Russia Today kanalına konuşan Putin, Erdoğan ile çatışan taraflara barış görüşmelerinin yeni bir zeminde devam etmesini önerme hususunda anlaştık. Biz kendi tarafımızdan Suriye yönetimine, Türkiye Cumhurbaşkanı ise silahlı muhalefet temsilcilerine öneride bulunacak” diye konuştu.” 16 Aralık 2016 tarihli Türk Press sitesinin bildirdiğine göre ise Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Suriyede ateşkes konusunu ele almak üzere Kazakistanın başkenti Astanada görüşeceklerini söyledi. Japonya ziyareti öncesinde düzenlediği basın toplantısında konuşan Putin, İsviçrenin Cenevre kentinde Birleşmiş Milletler aracılığında yapılan müzakere anlaşmalarının uygulanacağını belirtti. Rusya Devlet Başkanı, bir sonraki adımın, Suriye genelinde tam bir ateşkes anlaşmasına ulaşmak olduğuna dikkat çekti. Putin, Cumhurbaşkanı Erdoğan ile yeni müzakerelere başlamak için Suriyede çatışan taraflara bir öneri sunmak üzere anlaştıklarını bildirdi. Rusya Devlet Başkanı, Halepte tam bir ateşkes anlaşmasına ulaşmak ve kuşatma altındaki sivillerin tahliyesini kolaylaştırmak için Türk mevkidaşı ile yoğun çaba harcadıklarını kaydetti.

Bu teslimiyet ve bazı tadilatlardan sonra Esed rejimini meşrulaştırma yolunda Erdoğanlı Türkiye, Amerikan planının kendisi ile ilgili bölümü kapsamında silahlı muhalif gruplara öncülük etmektedir. Eğer grup liderlerinin kalplerinde, samimiyet tomurcukları tamamen tükenmişse, o zaman az bir paha karşılığında hem Suriye hem de kendilerini darağacına koymak için Kazakistan’ın başkenti Astana’ya gideceklerdir. Yok, eğer azcık samimiyetleri kalmışsa, hemen Erdoğan’ın gemisinden atlayıp, halk onları o gemiden atmadan önce -ki başlamıştır bile- halkla kenetlenmelidirler. Bu gruplar içindeki samimi insanlara gelince, ya liderlerinin eksenlerini düzeltirler ya da onları değiştirirler. Değilse, birkaç milyon dolar karşılığında ümmeti düşman Rusya ve Amerika’ya satan grup liderleri ile nasıl devrim yapılabilir? Allah’tan, Rasûl’ünden ve müminlerden utanmayan devrim yapamaz!

Suriye halkına gelince, Allah Subhânehu ve Teâlâ, Müslümanların en hayırlı ülkesinde, dininin payitahtında pis olanı temiz olandan ayırmak için onları sınamalara tabi tutmaktadır.

لِيَمِيزَ اللَّهُ الْخَبِيثَ مِنَ الطَّيِّبِ وَيَجْعَلَ الْخَبِيثَ بَعْضَهُ عَلَى بَعْضٍ فَيَرْكُمَهُ جَمِيعًا فَيَجْعَلَهُ فِي جَهَنَّمَ أُولَئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ(Bu toplama) Allahın murdarı temizden ayıklaması (mümini kâfirden ayırması) ve bütün murdarların bir kısmını diğer bir kısmının üstüne koyup hepsini yığarak cehenneme atması içindir. İşte onlar ziyana uğrayanların kendileridir.[Enfal 37]

Dokuzuncusu: Son olarak da Erdoğan ve Halep’e entrika kuranlara, Halep’in teslimiyetine katkıda bulunanlara, Allah ve Rasûlü’nün düşmanlarını razı etmek için savaşçılara ihanet edenlere Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in şu hadisini hatırlatıyoruz: İbn Hibban Sahihinde Müminlerin Annesi Âişe RadiyAllahu Anhadan rivayet ettiğine göre Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’ şöyle buyurmuştur:

مَنْ أَرْضَى اللَّهَ بِسَخَطِ النَّاسِ كَفَاهُ اللَّهُ، وَمَنْ أَسْخَطَ اللَّهَ بِرِضَا النَّاسِ وَكَلَهُ اللَّهُ إِلَى النَّاسِKim Allahın rızasını, halkın öfkesini kazanmak pahasına elde ederse, Allah, ona kifayet eder; kim halkın rızasını, Allahın gazabını kazanarak elde ederse, Allah, onu insanlara terk eder.

Erdoğan, insanların nasıl kendisi hakkında öfkeyle bahsettiğini görüyor ve işitiyor. Hatta dostu Putin bile bunu gizlemeyerek bir basın toplantısında herkes önünde itiraf etmiştir! Başlangıçta belirttiklerimizi tekrarlamakta bir sakınca görmüyoruz: “Siyasi bir bomba patlatan Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, silahlı grupların Doğu Halepten tahliye işleminin Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğanın geçtiğimiz Ağustos ayında St. Petersburg ziyareti esnasında varılan anlaşma uyarınca olduğunu söyledi... Bugün Cuma günü Tokyoda Japon Başbakanı Şinzo Abe ile görüşmesi sonrası düzenlenen ortak basın toplantısında, Biz her şeyden önce sivillerin hayatını korumak için silahlarını bırakmaya hazır olan bu grupların tahliyesine Türkiyenin yardımcı olması hususunda anlaştık.diyen Rusya Devlet Başkanı Putin, (Suriyede) ne olduğuna bakılırsa, özellikle Türkiye Cumhurbaşkanı ile St. Petersburg ziyareti esnasında anlaşmaya vardığımız şeyler gerçekleşmektedir.diye de ekledi...[16.12.2016 Elaph ve Sputnik News] Ayrıca İslam ümmetine karşı suç işleyen ya da İslam topraklarının ziyan olmasına katkıda bulunan herkes için Allah Subhânehu ve Teâlâ elim bir azap hazırlamıştır.

سَيُصِيبُ الَّذِينَ أَجْرَمُوا صَغَارٌ عِنْدَ اللَّهِ وَعَذَابٌ شَدِيدٌ بِمَا كَانُوا يَمْكُرُونَSuç işleyenlere, yapmakta oldukları hilelere karşılık Allah tarafından aşağılık ve çetin bir azap erişecektir.[Enam 124]

Bu kötü adamlara, daha önce söylediklerimizi yineleyeceğiz: Bütün bunlara rağmen Halep, yerle bir olsa da yeniden dirilecektir. Genel olarak Şam toprakları, özel olarak da Halebüşşehba, Amerika, Rusya, yandaşlar ve kuklaların kalbine saplanan zehirli bir hançer olarak kalmaya devam edecektir. Uykularını kaçıracak ve suçlarıyla onları öldürecektir. Sözde zaferi bile kutlayamayacaklardır. Yıkımdan sonra bir ülkeye girebilmek, sadece hayali bir zaferdir... Şehit olduktan sonra ancak bir ölüm savaşçısına yaklaşabilmek, zafer yenilgisidir... Yüzlerce ya da bir kaç bin muhalif karşısında yıkıcı füzeler, varil bombaları ve itilaf ordularını yığdıkları halde ancak bombardıman uçakları ve savaş gemileri ile üstün gelebildiler. Bu, erkek erkeğe yüzleşmekten ürken korkakların zaferidir. Böyle bir zafer, yok olmaya mahkûmdur... Şüphesiz Amerika, Rusya, müttefikler, kuklalar, yandaşlar, daha önce Tatar ve Haçlı kardeşlerinin Irak ve Biladu’ş Şam topraklarında işlediği barbarca katliamları yeniden diriltmek istiyorlar. Fakat bunlar, kardeşlerinin akıbetinden ders almış değiller. Müslümanlar, onların kökünü ülkeden kazıyarak yeniden şaha kalkmışlardır. İslam ve Müslümanlar, tekrar izzete kavuşmuş, güçlü bir Hilafete sahip olmuşlardır. Hirakl’ın kentini fethedip onu İslam’ın şehri “İstanbul” yaptılar. Moskova’ya kadar yaklaştılar, Viyana kapılarına kadar dayandılar. O günler tekrar gelecektir. Kuşkusuz yarın çok yakındır.

وَسَيَعْلَمُ الَّذِينَ ظَلَمُوا أَيَّ مُنْقَلَبٍ يَنْقَلِبُونَZulmedenler, hangi dönüşle döndürüleceklerini yakında bileceklerdir.” [Şuara 227]

H.19 Rabiu’l Evvel 1438
M.18 Aralık 2016

Devamını oku...

Türkiye’de Yaşanan Patlamaların Arkasında Kim Var?

Soru Cevap

Türkiye’de Yaşanan Patlamaların Arkasında Kim Var?

Soru:

17 Aralık 2016 Cumartesi günü bir patlama oldu… “Türk silahlı kuvvetlerinden yapılan açıklamaya göre Cumartesi günü Türkiye’nin orta kısmında yer alan Kayseri ilinde Erciyes Üniversitesi yakınında bomba yüklü arabanın patlatılması sonucunda 13 asker öldü ve içinde sivillerin de yer aldığı 48 kişi yaralandı.” [17.12.2016 CNN el-Arabiya]  Geçtiğimiz hafta 10 Aralık 2016 Cumartesi akşamı da İstanbul’un ortasında Beşiktaş Spor kulübü yakınında bir patlama meydana geldi. Bu patlamada da 30’u polis olmak üzere 38 kişi hayatını kaybetti. Daha sonra ölü sayısı 44’e yükseldi. İlk patlamayı “Kürdistan Özgürlük Şahinleri” adındaki bir örgüt üstlendi. Kayseri’de yaşanan patlama da aynı mıdır? Bu örgütün arkasında kim var? Bu patlamaların nedeni nedir? Allah sizi hayırla mükâfatlandırsın?

Cevap:

1-    Kürdistan Özgürlük Şahinleri, 10 Aralık 2016 tarihinde İstanbul’da yaşanan patlamanın sorumluluğunu üstendiğini açıkladı. PKK kökenli olan Kürdistan Özgürlük Şahinleri örgütü, 38 kişinin öldüğü ve 155 kişinin de yaralandığı futbol stadının önünde meydana gelen patlamanın sorumluluğunu üstlendiğini açıkladı. Bu örgüt kendisine ait internet sitesinde önümüzde yıl içerisinde de Türkiye’de daha başka saldırılar gerçekleştireceğini açıkladı. 2016 yılının başlarından bu yana yaşanan bombalamaların ve başarısız darbe teşebbüsünün yaraları daha sarılmadan bir ülkede iki şok daha yaşandı. Beşiktaş spor kulübüne ait olan Vodafone Arena stadında oynanan futbol karşılaşmasından yaklaşık iki saat sonra stat önünde polislere yönelik bir saldırı gerçekleşti. [11.12 2016 Reuters Ankara] Daha sonra ölü sayısı arttı. “Sağlık Bakanlığı tarafından basına yapılan açıklamaya göre Cumartesi akşamı İstanbul’da yaşanan patlamada hayatını kaybedenlerin sayısı, en az 44’dur. Ankara’da parlamentoda yaptığı açıklamada Sağlık Bakanı Recep Akdağ, kanlı saldırıda 36 polis ve 8 sivilimizi kaybettik dedi.” [12.12.2016 eş-Şarku’l Evsat]

2-    17 Aralık 2016 tarihinde yaşanan saldırıyı ise şu ana kadar üstlenen olmadı. Ancak Türk yetkililerce yapılan açıklamada bugünkü yaşanan patlamanın geçtiğimiz Cumartesi günü 10 Aralık 2016 tarihinde yaşanan patlamaya çok benzediği ifade edildi. Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş, NTV’ye yaptığı açıklamada, “Ülkenin ortasında çarşı iznine çıkan askerleri taşıyan otobüse yönelik bomba yüklü arabayla yapılan saldırıda kullanılan bomba geçtiğimiz hafta İstanbul’daki patlamada kullanılan bombaya benziyor.” dedi. 13 kişinin öldüğü ve 55 kişinin de yaralandığı saldırının sorumluluğunu kimin üstlendiği açıklanmadı. [17.12.2016 el-Arabiya.net] Diğer taraftan ise Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, saldırıdan PKK’nın sorumlu olduğunu söyledi. Erdoğan yaptığı açıklamada, saldırıdan “Ayrılıkçı terör örgütünü sorumlu tutarak bu saldırılarla Irak ve Suriye’de yaşanan gelişmelerle olan bağlantısına işaret etti. Türkiye Cumhurbaşkanı birçok defa “ayrılıkçı terör örgütü” ifadesini kullanmak suretiyle Amerika Birleşik Devletleri’nin ve Avrupa Birliği’nin Türkiye’deki terör örgütleri listesinde yer alan PKK’yı işaret etti. [17.12.2016 el-Arabiya.net]

Bu açıklamalara göre 17 Aralık 2016 ile 10 Aralık 2016 tarihlerinde gerçekleşen patlamalarının failinin aynı olduğu yani TAK diye isimlendirilen Kürdistan Özgürlük Şahinleri örgütü olduğu düşüncesi ağırlık kazanmaktadır.

3-    Bu örgütün vakıası ve geçmişini PKK’nın kurucusu Abdullah Öcalan’ın tutuklanmasından sonra yaşanan gelişmeleri dermeyan ettikten sonra açıklayacağız.

A-   1999 yılında Öcalan’ın Kenya’nın başkenti Nairobi’de tutuklanmasının akabinde Kürdistan Topluluklar Birliği [KKK] liderliği için altı kişilik bir komite kuruldu. KKK, Kürdistan bölgesindeki diğer Kürt partilere kıyasla gerçekten çok karmaşık bir bileşendir. KKK, içinde Gençlik Konseyi, Öğrenciler Konseyi, Kadınlar Konseyi, sivil toplum kuruluşları, hizmet ve güvenlik komiteleri olan dört büyük partiden oluşmaktadır. Bunlar, Türkiye’de faaliyet gösteren PKK, Suriye’de faaliyet gösteren PYD [Demokratik Birlik Partisi], Irak’ta faaliyet gösteren PÇDK [Demokratik Çözüm Partisi] ve İran’da faaliyet gösteren PJAK [Kürdistan Özgür Yaşam Partisi] partileridir. Bu partilerin her birinin kendisine özel lideri ve örgütlenmesi vardır. Ancak nihayetinde her biri, 1999 yılından bu yana Murat Karayılan başkanlığındaki Kürdistan Topluluklar Birliği bünyesinde faaliyet göstermektedir.

B-   1999 yılında Abdullah Öcalan’dan sonra PKK’nın liderliğine getirilen Murat Karayılan döneminde Türkiye’ye karşı tutumda yumuşama görüldü. Amerika’nın planlamasıyla Türk hükümeti ile Öcalan arasında gerçekleşen karşılıklı görüşmelerin tamamlanmasından sonra PKK’nın hedefi tam bağımsız Kürdistan kurulmasından Türkiye’deki Kürtlere özerk yönetim sağlanması ve kültürel haklar verilmesi gibi bir çerçeveye evirildi.

C-   Murat Karayılan’ın liderliği döneminde Türk hükümeti ile PKK arasındaki ilişkiler, Türk hükümeti ile Kürtler arasındaki durumların bir miktar sakinleşmesi hususunda Amerika tarafından çizilen çerçeveye göre bir miktar yumuşama ve sakinlikle devam etti. Daha sonra özellikle 2012 yılının sonlarından itibaren taraflar arasındaki sakinleştirme araçları birbirini takip etti.

•     16 Aralık 2012: MİT Müsteşarı Hakan Fidan, İmralı Adasını giderek Abdullah Öcalan’la görüştü.

•     29 Aralık 2012: Başbakan Erdoğan TRT canlı yayınında İmralı’yla görüştüklerini açıkladı.

•     21 Mart 2013: Öcalan’ın mektubu Diyarbakır Nevruz’unda okundu: “Artık silahlar sussun fikirler konuşsun noktasına geldik. Yine diyorum ki artık silahlı unsurlarımızın sınır ötesine çekilmesi aşamasına gelinmiştir... Bu mücadeleyi bırakmak değil daha farklı bir mücadeleyi başlatmadır...”

•     “Amerika Birleşik Devletleri, PKK lideri Abdullah Öcalan’ın dün, parti direnişçilerini “silah bırakmaya” davet etmesini memnuniyetle karşıladı ve bunu “olumlu bir adım” olarak nitelendirdi. Türk hükümeti tarafından da memnuniyetle karşılanan bu durum Türk milliyetçilerinden hoşnutsuzluk meydana getirdi… ABD Dışişleri Sözcüsü Victoria Nuland şöyle dedi: “Öcalan’ın ateşkes çağrısı, otuz yıldan bu yana Türkiye’de devam eden şiddetin sona ermesine yardımcı olabilir.” Nuland, ABD’nin buna katkıda bulunacağını belirterek konuşmasının şöyle sürdürdü: “Barışın sağlanması için Türk hükümeti ve ilgili taraflarca ortaya konulan cesurca girişimler Türkiye’de demokrasiyi güçlendirecektir.” [22.03.2013 el-Cezire.net]

•     4 Nisan 2013: 63 kişilik Akil İnsanlar Heyeti belirlenerek, Türkiye’yi dolaşmaya başladı.

•     25 Nisan 2013: Murat Karayılan Kandil’de yüzlerce gazetecinin katıldığı, TV’lerde canlı yayınlanan basın toplantısında PKK’nın 8 Mayıs’tan itibaren ön şartsız geri çekileceğini açıkladı.

D-   Bu sükûnet ve yumuşama Murat Karayılan döneminde devam etti. Sonra bu yumuşama, PKK’nın 9. Kongre’sinde Karayılan’ın yerine seçilen Cemil Bayık’la birlikte şiddete doğru evirilmeye başladı. “PKK’nın 9. Kongresi geçtiğimiz Haziran ve Temmuz aylarında 162 delegenin katılımıyla Kandil’de yapıldı. Kongre gereği parti liderliğinde değişiklikler meydana geldi ve son kongrede Bayık, üç oyla Murat Karayılan’ın önüne geçti.” [06.11.2013 PKK internet sitesi]

Bazı Kürt ve Türk çevrelerine göre Yürütme Kurulu’nda meydana gelen değişim, önceki aşamalara nazaran siyasi bir devrimdir. Öyle ki önemli bir lider olan Cemil Bayık önderliğinde (üçü kadın ve üçü de erkek olmak üzere) altı kişilik tamamen yeni bir Yürütme Kurulu seçildi. İster yeni bir Yürütme Kurulu seçimi açısından olsun isterse de ileriki süreçte partinin izleyeceği politika açısından olsun Kongre sırasında parti Yürütme Kurulu’nda meydana gelen değişimle parti stratejisinde yeni bir dönemece girildiği söylenebilir.

•     5 Temmuz 2013: Kandil’de KCK’nın [Kürdistan Topluluklar Birliği] Yürütme Konseyi Eş Başkanlığı’na PKK’nın üst düzey askeri liderlerinden Cemil Bayık ile Bese Hozat getirildi.

•     31 Temmuz 2013: Cemil Bayık BBC Türkçe servisine konuştu, “1 Eylül’e kadar hükümet adım atmazsa çekilmeyi durduracağız, çekilenler de geri dönecek uyarısında bulundu.”

•     19 Ağustos 2013: Cemil Bayık, “süreç çökerse daha büyük bir savaş olabilir” dedi.

•     9 Eylül 2013:  KCK “Çekilmeyi durduğunu” açıkladı.

•     3 Aralık 2013: Cemil Bayık: “Böyle giderse elbette ki Türkiye’de savaş olacaktır. Biz, bahara kadar süre tanımışız. Bahara kadar eğer bu şartları kabul eder, müzakere yönünde adım atarlarsa sorun çözüm yolunda ilerler. Aksi takdirde artık bizim bu tarzda işleri yürütmemiz mümkün değildir.”

•     20 Aralık 2014: Cemil Bayık: Silah bırakmak ölüm demektir...

•     12 Haziran 2015: Seçimlerden sonra Demirtaş’ın Öcalan’ın çağrısıyla PKK’nın silah bırakabileceği açıklamasına KCK cevap verdi: “Şunu açıkça vurgulamalıyız ki, PKK’nın Türkiye’ye karşı silahlı mücadeleyi bırakma konusu ve bunun iradesi tamamen bize aittir. Şunu herkes bilmelidir ki HDP, PKK’nin yasal partisi değildir. Dolayısıyla böyle bir çağrıyı HDP yapamayacağı gibi, mevcut İmralı koşullarında bulunan Abdullah Öcalan’ın böyle bir çağrıyı yapması mümkün değildir. HDP’nin ve Öcalan’ın ‘silah bırak’ çağrısı yapmasını beklemek ve bu yönlü dayatmalarda bulunmak çözümsüzlükte ısrardır ve bunu da hareketimizin kabul etmesi mümkün değildir. Bu tutumumuz ne Öcalan’ı dinlememek, ne de HDP’nin politika yürütmesinin önünü almaktadır”

•     11 Temmuz 2015: KCK barajları gerekçe göstererek ateşkesi bitirdiğini açıkladı: “Özgürlük hareketimizin titiz tavrı istismar edildi. Barajlar ve baraj yapımında kullanılan araçlar gerilla güçlerimizin hedefinde olacaktır. Her tutuklama artık gerilla için bir misilleme nedeni olacaktır. Özgürlük Hareketimiz artık ateşkes tutumunun istismar edilmesini kabul etmeyecek…” [12.7.2016 Ara News]

•     14 Temmuz 2016: KCK Eş başkanı Bese Hozat, Özgür Gündem gazetesine “Yeni Süreç: Devrimci Halk Savaşıdır” başlıklı bir yazı yazdı. Hozat “devrimci halk savaşı ve serhıldan” çağrısı yaptı.

E-    Yukarıdakilerden, Türk hükümeti ile PKK arasında Amerikan ateşkesinin yürürlüğe girmesiyle Murat Karayılan döneminde PKK’nın Amerikan çizgisine daha yakın olduğu anlaşılmaktadır. Bu süreç, 2013 Mart’ta taraflar arasında varılan barış anlaşmasıyla adeta taçlandırıldı. Bu süreç içerisinde bazı Kürtlerin homurdanmaları ayrışmalara ve itirazlara neden oldu… 1999-2013 yılları arasında Murat Karayılan dönemindeki sükûnet atmosferinde bazı tavizlere şahit olan Kürtlerden bazıları öfkelendiler. İşte bu atmosferde, kurulduğu 1993 yılından beri PKK ile irtibatlı olan Kürdistan Özgürlük Şahinleri veya TAK adındaki örgüt 2004 yılında PKK’dan koptu. Şu anda da iddialarına göre bağımsız olarak faaliyet yürütmektedir. TAK, bağımsız bir örgüt olduğunu ve hiçbir kimse ile bağlantısının olmadığını ifade etmektedir. Yapı açısından kendilerini “fedai güçleri” olarak nitelemekte ve temel hedeflerinin de Türk ordusunun askeri yapısını vurmak ve turizm sektörünü tahrip etmek olduğunu açıklamaktadır. TAK’ın 2005 yılındaki turist kafilesine yönelik ilk eyleminde 5 kişi hayatını kaybederken 20 kişi de yaralandı. Türkiye’ye göre 2008’den bu yana TAK ABD Dışişleri Bakanlığınca da terör örgütü kabul edilerek yabancı terör örgütleri listesine dâhil edilmiştir. TAK Avrupa Birliği tarafından da terör örgütü olarak görülmektedir.

F-    9. Kongre seçimlerinde meydana gelen Yürütme Kurulu’ndaki değişiklikle ve 2013 Temmuz’da PKK’nın başına Bayık’ın gelmesiyle örgüt, İngiliz çizgisine kayarak patlama ve şiddet eylemleriyle Erdoğan ve hükümeti hedef almıştır… Bu, özellikle bu yıl Kürdistan Özgürlük Şahinleri’nin eylemlerinde açıkça görülmektedir. TAK’ın güvenlik güçlerine yönelik saldırılarında meydana gelen artışta konjonktüründe bir etkisi vardır. Bu süre içerisinde eylemleri iyice artmıştır. Geçtiğimiz yılın sonlarından bu yıla kadar gerçekleştirdiği eylemlerine, özellikle de 17 Aralık 2016’da dozajı artan en son eylemine baktığımızda bu artışı açıkça görebiliriz:

•     23 Aralık 2015: İstanbul’daki Sabiha Gökçen Uluslararası Havalimanı’na gerçekleştirilen havan topu saldırısı. Saldırı sonucunda bir sivil hayatını kaybetti.

•     17 Şubat 2016: Ankara’da bomba yüklü aracın patlatılması sonucunda çoğu asker olmak üzere 28 kişi hayatını kaybetti.

•     13 Mart 2016: Ankara’da otobüs duraklarına yakın bir mesafede gerçekleşen saldırıda 38 kişi hayatını kaybetti, onlarca insan da yaralandı.

•     7 Haziran 2016: İstanbul Vezneciler’de bomba yüklü araçla gerçekleştirilen bombalı intihar saldırısı sonucunda 11 kişi hayatını kaybetti, 36 kişi de yaralandı.

•     6 Ekim 2016: İstanbul Yeni Bosna’da bombalı motosikletle gerçekleştirilen saldırıda 10 kişi yaralandı.

•     24 Kasım 2016: Adana Valiliği yakınlarında bomba yüklü araçla düzenlenen saldırıda 2 kişi hayatını kaybetti, 16 kişi de yaraladı.

•     10 Aralık 2016: Beşiktaş ilçesinde gerçekleştirilen iki ayrı bombalı saldırıda, çoğu emniyet personeli olmak üzere 44 kişi hayatını kaybetti, yaklaşık 200 de yaralı var.

•     17 Aralık 2017: Türk silahlı kuvvetlerinden yapılan açıklamaya göre Kayseri ilinde Erciyes Üniversitesi önünde bomba yüklü aracın patlatılması sonucunda 13 asker hayatını kaybetti, aralarında siviller de olmak üzere 48 kişi de yaralandı. Emniyet kaynaklarına göre “Erciyes Üniversitesinin girişine yakın bir yerde, hafta sonu iznine çıkan askerleri taşıyan otobüsün yanında bombalı araç patladı… Polis birimleri ve ambülanslar hemen olay yerine sevk edildi. Yoğun emniyet tedbirleri arasında yaralılar ve ölüler hastanelere taşındı.” [17.12.2016 CNN el-Arabiya]

G-   Yukarıda yer alan bilgilerin tümü incelendiği zaman Kürdistan Özgürlük Şahinleri’nin siyasi arka planının şu şekilde olduğu görülmektedir:

20 Aralık 2014’de Cemil Bayık’ın “Silah bırakmak ölüm demektir” açıklamasından sonra Bayık önderliğinde PKK şiddet eylemlerine başladı ve 12 Haziran 2015 tarihinde de tavan yaptı. Zira Bayık’ın liderlik ettiği KCK, Erdoğan hükümeti ile varılan ateşkesin sona erdiğini açıkladı… Bu paralelde TAK, Türk hükümetinin hayati çıkarlarına özellikle de güvenlik birimlerine yönelik maddi eylemlere girişti. 10 Aralık 2016 ve 17 Aralık 2016 tarihlerindeki eylemler bu bağlamda gerçekleşmiştir.

Bu da demektir ki büyük olasılıkla TAK, şuan Amerikan yanlısı Erdoğan’a karşı Avrupa özellikle İngiltere çizgisine yakın hareket eden Bayık çizgisiyle uyumlu hareket etmektedir.

H-   Nitekim İngiliz Times gazetesine konuşan PKK lideri ve KCK Eş Başkanı Cemil Bayık, “Erdoğan’ı ve AKP’yi devirmek istiyoruz. Erdoğan ve AKP devrilmedikçe, Türkiye asla demokratik bir ülke olamaz.” dedi. [15.03.2016 BBC Türkçe]

Yine İngiliz ajanı olan Cumhuriyet Halk Partisi lideri Kılıçdaroğlu Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB)’nin Ankara’daki 72. Kongresinde yaptığı konuşmada, “Başkanlık sistemi nedir? Tek şahıs konuşacak ve Türkiye susacak… Böyle bir başkanlık sistemini, kan dökmeden bu ülkede gerçekleştiremezsiniz.” Dedi. [13.05.2016 www.tna24.com]

G- Bütün bunlara göre İstanbul’da meydana gelen son patlamaların arkasında İngilizler vardır. Patlamaların arkasındaki etmenlere gelince, şunlardır:

•     İngiliz uşaklarının kalkıştığı son darbe girişiminin bir devamı olarak Türkiye’de Amerikan yanlısı rejimi istikrarsızlaştırmaya çalışmak. Zira İngilizler, Türkiye’de rejimi değiştirmenin kolay olmadığını biliyorlar. Çünkü Erdoğan, Türkiye’de güçlü Amerikan payandaları yaratmıştır. Ancak tekrar tekrar kargaşa ve istikrarsızlık yaratarak sistemin payandalarını zayıflatabilirler. 

•     Bir yönden durum böyledir. Öte taraftan İngilizler, ajanları Mustafa Kemal eliyle 1924 yılında Hilafeti yıktıktan sonra parlamenter sistemi kurdular. Dolayısıyla Türkiye’deki parlamenter sistemin manevi babası İngilizlerdir. Bu nedenle Erdoğan ve arkasında Amerika, parlamenter sistemi başkanlık sistemine değiştirerek ve Cumhurbaşkanının yetkilerini artırarak bu kapıyı (İngilizlere iktidar kapısını) sonsuza dek kapatmak istiyorlar. İngiltere ise başkanlık sistemini istemiyor. Daha önce de geçtiği üzere Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı İngiliz ajanı Kemal Kılıçdaroğlu, Böyle bir başkanlık sistemini, kan dökmeden bu ülkede gerçekleştiremezsiniz.” dedi. Sabah Gazetesi “meclisi, halkı ve siyaseti aşağılıyor” başlığı atarak Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı’nın “Böyle bir başkanlık sistemini, kan dökmeden bu ülkede gerçekleştiremezsiniz.” sözlerine gönderme yapmıştı. [13.5.2016 Türkiye Post]

Özetle İngiltere, kuklaları aracılığıyla patlama ve öldürme eylemleri yapmak istemektedir. Kürdistan Özgürlük Şahinleri (TAK) da onlardan biridir. Böylelikle İngiltere bir taşla iki kuş vuruyor: Türkiye’de Amerikan yanlısı rejimde istikrarsızlık yaratmak. Aynı zamanda Erdoğan’ın, parlamenter sistem yerine başkanlık sistemini ilan etmesinin güçlü bir şekilde önünde durmak. Bu şiddet eylemlerinin özerk yönetime yol açacağı sanısı ise, en azından yakın gelecekte uzak ihtimaldir.

Sonuç olarak gerçekten ne yazıktır ki Müslümanların kanı, Müslümanlar için de İslâm ümmeti için de akmamakta, bilakis sömürgeci kâfirlerin çıkarları için akıtılmaktadır. Bununla birlikte bu ümmet, en hayırlı ümmettir. Allah’ın izniyle duruluştan sonra yeniden dirilecek ve çöküşten sonra da yeniden ayağa kalkacaktır. Bu ümmetin tarihi olayları, bu durumu ifade etmektedir. Haçlılarla ardından da Moğollarla savaşmalarının, Hilafetin başkenti Bağdat’ın yakılıp yıkılmasının, Dicle Nehri’nin berrak sularının çok fazlasıyla akıtılan kanların ve nehre atılan yazılı eserlerin mürekkebiyle karışmış bir halde akmasının ardından bu ümmetin yeniden ayağa kalkacağını ve Kostantiniyye’yi fethedeceğini kim beklerdi? Ancak Allah’ın öyle yiğit insanları vardır ki, işleri yerine koyana dek ve Râşidi Hilâfeti makamına iade edene dek zulüm karşısında asla uyumayacaklar, zulme kesinlikle sessiz kalmayacaklardır. Onların lisani hali der ki:

مِنَ الْمُؤْمِنِينَ رِجَالٌ صَدَقُوا مَا عَاهَدُوا اللَّهَ عَلَيْهِ فَمِنْهُم مَّن قَضَى نَحْبَهُ وَمِنْهُم مَّن يَنتَظِرُ وَمَا بَدَّلُوا تَبْدِيلًا   “Müminler içinde Allah’a verdikleri sözde duran nice erler var. İşte onlardan kimi, sözünü yerine getirip o yolda canını vermiştir; kimi de (şehitliği) beklemektedir. Onlar hiçbir şekilde (sözlerini) değiştirmemişlerdir.” [Ahzab 23] Gerçekten de ve hakkıyla bu böyledir.

إِنَّ اللَّهَ بَالِغُ أَمْرِهِ قَدْ جَعَلَ اللَّهُ لِكُلِّ شَيْءٍ قَدْرًا “Şüphesiz Allah, emrini yerine getirendir. Allah her şey için bir ölçü koymuştur.” [Talak 3]

H.21 Rabiu’l Evvel 1438
M.20 Aralık 2016

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER