Çarşamba, 16 Shawwal 1440 | 2019/06/19
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

- Basın Açıklaması- Hizb-ut Tahrir, Müslümanları Birdirbirine Kırdıran Amerikan Savaşını Durdurma Kampanyasına Liderlik Ediyor

Hizb-ut Tahrir / Pakistan Vilâyeti, Pakistan Hükümeti'nin Afganistan'daki Amerikan işgaline hizmet etmek için ülkede kıvılcımını tutuşturduğu iç savaşı durdurma kampanyasına liderlik ediyor. Savaşın tüm cephelerde Müslümanların hasarına yol açtığı, onlarca askerlerini, yüzlerce mücahitlerini zayiata uğrattığı, kadınlarını, çocuklarını, yaşlılarını sıkıntılara maruz bıraktığı ve ellerindeki onurlu yaşamlarından ettiği sırada savaştan tek çıkarı olan Amerika'dır. Zira ülke sınırı içerisindeki hedeflerini gerçekleştirmede dünyanın en büyük yedinci ordusunu kullanmakta ve mücahitlerin silahlarının namlularını haçlıların göğüsleri yerine kardeşlerinin göğüslerine doğru çevirmektedir. Tüm bunlar, ödlek Amerikan kuvvetlerinin bölgedeki sömürgeci gayesine ulaşmada başarısızlığa uğraması, kurtarma çabalarına rağmen kapitalizm ekonomisinin çökmesi üzerine ve müttefikleri nezdinde bile iğrenç sömürgeci yüzünün ortaya çıktığı bir sırada gerçekleşmektedir.

Bundan dolayı Hizb-ut Tahrir, Hükümetin Müslümanların hesabına Amerika'yı kurtarma girişimini kınamakta, bunun için vekâleten yürütülen Amerikan savaşını durdurmak üzere yürüyüşler, konuşmalar ve neşriyatlar yoluyla insanları toplamak amacıyla ülkenin dört bir tarafında büyük bir kampanyaya öncülük etmekte, İslâm ve Müslümanlara karşı işlenen bu iğrenç cürüme karşı hep birlikte seslerini yükseltmeleri için genelde insanlara, özelde ise siyasî partilere ve âlimlere açık davette bulunmaktadır.

Hizb-ut Tahrir / Pakistan Vilâyeti Aşağıdaki Hususları Talep Eder:

1. Amerikan savaşının derhal durdurulması ve Pakistan ordusu içerisindeki evlatlarımızın Allah'ın izniyle başarısız olacak Obama'nın haçlı saldırısında birer yakıt olarak kullanılmaması.

2. İslâm'a ve Müslümanlara yönelik başlattığı haçlı saldırısından bu yana ülkede kaos ve karmaşa oluşturan şerlerinden kurtulmak için ülkedeki Amerikan askerî varlığına, siyasî ve istihbaratsal nüfuzuna son verilmesi.

3. Askerilerin, kendi kardeşlerini katletmelerini emreden hain ordu liderliğine itaat etmeyi durdurmaları ve Hilâfetin ikamesi, Afganistan'ın Amerikan işgalinden ve Keşmir'in de müşrik Hintlilerden kurtulması için Hizb-ut Tahrir'e nusret verilmesi.

 

Nâvid Butt

حزب التحرير
Hizb-ut Tahrir

Resmi Sözcüsü
Pakistan Vilâyeti

 

Devamını oku...

Bir Sorunun Cevabı

Soru: Kuzey Kore, 25.05.2009 günü, başarılı bir nükleer deneme gerçekleştirdiğini duyurdu. Daha önce de 08.05.2009 günü, nükleer gücünü güçlendirme tehdidinde bulunmuş, Obama yönetimini kendisine karşı saldırgan eylemleri sürdürmekle suçlamış ve altılı mütarekelere dönmeyi reddetmişti. 27.05.2009'da ise kendisinin, "Amerika ile arasında imzalanan barışa bağlı kalmayacağını ve bunun da Güney Kore'nin nükleer silahların yayılmasını engellemeye yönelik Amerikan güvenlik girişimine katılmasına bir tepki olduğunu" açıkladı. [el-Cezîra / 31.05.2009]

O halde bu olaylar karşısındaki devletlerarası tutumun hakikati nedir? İşler, gerginlik yönünde bir savaşın patlak vermesi eşiğine doğru mu gidiyor? Yoksa savaş, uzak bir ihtimal olup işler, tekrar müzakerelere mi dönecektir

Cevap:

Evet, özellikle Kuzey Kore'nin, 27.07.1953'te Amerika arasındaki ateşkese bağlı kalmayacağını açıklamasının üzerine işler giderek gerilmiştir. Nitekim bu anlaşma gereği 25.06.1953'de çıkan Kore savaşı, iki ülke arasında barış anlaşması imzalanmaksızın durmuştu. Gerilim, Kuzey Kore'nin Ekim 2006 yılında ilk nükleer denemesini gerçekleştirmesinden beri dikkat çekici bir hale gelmiştir. Ardından geçen ay balistik füze denemesini gerçekleştirmesiyle gerilim artmıştır. Bu da hedefe ulaşmadan karşı koyulması ve engellenmesi mümkün olacak bir uçakla taşımak yerine uzak menzilli füzelerle nükleer bombasını fırlatmaya muktedir olduğu anlamına gelmektedir. Birkaç gün önce, 25.05.2009'da Kuzey Kore'nin başarılı başka bir nükleer deneme gerçekleştirdiğini duyurmasıyla gerginlik daha da arttı.

Devletlerarası tutuma gelince;

1. Kuzey Kore'ye yaptırım uygulanmasına ilişkin Güvenlik Konseyi'nden karar çıkarılmasına çağrıda bulunan küresel tepkiler ortaya çıkınca Kuzey Kore, başka adımlar atmakla tehdit etmekten başka bir şey yapmadı. Zira Kuzey Kore Resmî Haber Ajansı, 25.05.2009'da Kuzey Kore Dışişleri Bakanlığı Resmî Sözcülüğü'nün şu açıklamasına yer verdi: "Güvenlik Konseyinin yeni provokasyonlara kalkışması halinde kendimizi savunmak amacıyla ek adımlar atmaktan başka bir seçeneğimiz kalmayacaktır."

2. Amerika Birleşik Devletleri'nin tepkisine gelince; Amerikan Başkanı Barack Obama, şu açıklamada bulundu: "Kuzey Kore'nin nükleer ve füze programı, dünya barışı ve güvenliği için önemli bir tehdit teşkil etmektedir. Bu umursamaz işini şiddetle kınıyorum. Kuzey Kore'nin çalışmaları, Kuzey-Doğu Asya sakinlerini tehdit ettiği gibi devletlerarası hukuku açıkça çiğnemekte ve Kuzey Kore'nin geçmişte verdiği taahhütlerle çelişmektedir. Artık Birleşik Devletler ile uluslararası toplum, buna bir yanıt olarak tedbirler almalıdır." [Rusya el-Yevm / 25.05.2009] Amerikan Savunma Bakanı Robert Gates ise, Singapur'da düzenlenen Güvenlik ve Savunma Konferansı'nda "Birleşik Devletler, nükleer silaha sahip bir Kuzey Kore'nin varlığını asla kabul etmez." diyerek nükleer silah yarışının çıkmasına karşı uyarıda bulundu. Ve şöyle ekledi: "Kuzey Kore, dilediği her türlü hedefi harabeye çevirmeye yönelik gücünü sürdürürken Birleşik Devletler, eli kolu bağlı durmayacaktır." Ve şöyle ekledi: "Nükleer teknoloji transferi, ister devletlere, isterse illegal örgütlere olsun Birleşik Devletler ve müttefikleri için önemli bir tehdit olması itibarıyla Barack Obama yönetimi, bunun tüm sorumluğunu Pyongyang'a yükleyecektir." [el-Cezîra / 30.05.2009] Böylelikle Amerika, bu açıklamalarıyla Kuzey Kore'nin davranışlarına karşı kızgınlığını göstermiş ve küresel barışı, özellikle de Kuzey-Doğu Asya bölgesini tehdit ettiğine dikkat çekmiştir. O, yani Amerika, Kuzey Kore'ye karşı adımlar atacaktır ve nükleer teknolojinin başka devletlere veya illegal örgütlere transfer edilmesine karşı uyarıda bulunmuştur.

Amerika'nın, Kuzey Kore'nin nükleer programı ile olan hikâyesi dün başlayan bir şey değildir. Bilakis Amerika'nın, nükleer programı hakkında bilgi ve detay istemesi, Kuzey Kore'nin de bunları ona vermeyi reddederek 19 bin sayfadan oluşan belgeleri Çin'e vermesiyle 1986'dan bu yana başlamıştır. Amerika'nın, Kuzey Kore'ye ait nükleer reaktörleri vurmakla tehdit etmesi üzerine 1994 yılında Amerika ile Kuzey Kore arasında bir anlaşma meydana gelmiştir. Bu anlaşma, Amerika'nın iki adet hafif su nükleer reaktörü temin etmesi karşılığında Kuzey Kore'nin nükleer programını durdurmasını ve 1987 yılında nükleer faaliyetine başladığı Yongbyon nükleer reaktörünü kapatacağını belirtmektedir. Ancak Amerika, verdiği sözü tutmayınca Kuzey Kore, nükleer faaliyetini yeniden başlattı, Yongbyon nükleer reaktörünü tekrar çalıştırdı ve 2002 yılı sonunda uluslararası gözlemcileri ülkeden kovdu. Bu da Amerika'nın, Kuzey Kore'yi gizli nükleer programa sahip olmakla ve Kuzey Kore'nin de Amerika'yı hafif suyla çalışan iki nükleer reaktörü verme sözünü yerine getirmemekle suçlaması üzerine olmuştur. Kuzey Kore, Ekim 2006'da, ilk nükleer denemesini gerçekleştirdiğini duyurdu ve Şubat 2007'de ise bizzat Kuzey Kore, Amerika, Rusya, Çin, Japonya ve Güney Kore'yi içine alan Altılı Gurup içinde; yakıt tedarik etmesi için verilecek yardımlar karşılığında Kuzey Kore'nin Yongbyon nükleer reaktörünü kapatacağı üzerinde anlaşma sağlandı. Nitekim Amerika, Kuzey Kore'ye 25 milyon dolar vereceğini açıkladı. Bu paraların Kuzey Kore'ye transfer edilmesinin üzerine denetçi ve gözlemci gurubun ülkeye girmesine izin verdi ve Yongbyon reaktörünü kapattı. Temmuz 2008'de ise Kuzey Kore, nükleer programından vazgeçeceği anlaşması çerçevesinde nükleer programına ilişkin raporunu teslim etti. Kuzey Kore'nin, geçmişteki anlaşmalarda söz verdiği taahhütlerine bağlı kalıp kalmadığından emin olmaya çağrıda bulunulması nedeniyle iki ülke arasındaki anlaşmazlıklar üzerine geçen 2008 yılının sonunda taraflar arasındaki müzakereler durdu. Bu senenin başında ise Kuzey Kore, Altılı Gurup'tan çekildiğini, iki uluslararası denetçiyi ülkeden kovduktan sonra Yongbyon nükleer reaktörünü yeniden faaliyet sokacağını açıkladı ve nükleer denemelerini yeniden başlatma tehdidinde bulundu. Nitekim geçen ay ve Nisan ayının başında belirttiği üzere bir uydu taşıyan uzun menzilli füze fırlatması denemesi gerçekleştirdi. Bunun üzerine Güvenlik Konseyi, Kuzey Kore'yi kınayan ve ilk nükleer denemesi gerçekleştirmesinin üzerine 2006 yılındaki Güvenlik Konseyi'nin 1718 sayılı kararından sonra dondurulan yaptırımların uygulanmasını talep eden bir karar benimsedi. Ardından 14.04.2009'da, Güvenlik Konseyi'nin kararının üzerine, yani bu tarihin bir gün öncesinde ikinci kez Altılı Gurup'tan çekildiğini, bir faydası olmadığını ve altılı müzakereler sırasında yaptığı hiçbir anlaşmaya bağlı kalmayacağını açıkladı. Birkaç gün önce de yani bu ayın 25'inde ikinci başarılı denemesini gerçekleştirdiğini duyurdu.

Bunlardan da ortaya çıkmaktadır ki Amerika, sırf yalan vaatler ve taahhütler veya yerine getirmeyi geciktireceği veya tamamen yada kısmen vazgeçeceği taahhütler karşılığında tüm nükleer faaliyetini durdurması noktasında Kuzey Kore'yi aldatmaya çalışmaktadır. Ne var ki Kuzey Kore, uyanık davranmaktadır. Zira ne zaman Amerika'nın kurnazlık yaptığını görse nükleer faaliyetine yeniden başlatamaya dönmektedir. Görünen o ki Amerika, bu konuyu kesin olarak sona erdirmiş değildir. Muhtemelen Amerika, onu bundan engelleyecektir ki o, Kuzey Kore'nin nükleer reaktöründen daha önemli ve daha büyük çıkarları olmasından dolayı Çin ile olan ilişkilerinin gerilmesini ve aralarında kopukluk olmasını istememektedir.

Ayrıca Kuzey Kore'ye yönelik Amerika'nın davranışlarından, açıklamalarından ve tepkilerinden anlaşılan o ki, bu bölgede onun başka hedefleri vardır ve bölgedeki varlığını güçlendirmek de bu hedefler arasındadır. Böylece bölge devletleri, Amerikan himayesine muhtaç kalacak bir şekilde hâkimiyeti, ona hükmeder olarak kalsın. Böylelikle de özellikle bölgede yaklaşık 250 bin Amerikan askerini bulan bir Amerika kuvveti varken ona şantaj yapabilsin ve onu istismar edebilsin. Mesela Amerikan Savunma Bakanı Robert Gates'in, şu anda Singapur'da düzenlenen Güvenlik Konferansı sonrasında Güney Kore ve Japon Savunma Bakanları ile özel bir görüşme gerçekleştirdiğini ve bu görüşmeden sonra da şöyle bir açıklama yaptığını görmekteyiz: "Pek çok tarafın bu soruna karşı koyması için Güney Kore, Japonya, Birleşik Devletler ve tüm dünyanın işbirliği yapması önemlidir." [Radyo Sawa / 31.05.2009] Bu da demektir ki Amerika, hegemonyasını bölgeye yaymak, dünya liderliğini kanıtlamak ve Çin'i de orada her an komşusu ve müttefiki olan Kuzey Kore ile bir savaşın kıvılcımını tutuşturabileceği korkusuyla korkutmak için bu sorunu istismar etmeye çalışmaktadır. Yani Amerika; bu sorun yoluyla tavizler vermesi, ekonomide, ticarette, parada, bölgeye ilişkin politikada kolaylıklar göstermesi, Tayvan'ın Çin'e katılımını engellemesi yada geciktirmesi ve Kuzey Kore, nükleer silahları ve füzeleri gerekçesiyle Çin'in sınırlarına bağlı kalması hususunda Çin'e şantaj yapmaya çalışmaktadır. Bu, Amerika açısından hiç de garip değildir zira önce Kuzey Kore'nin, ardından da İran'ın füzelerini gerekçe göstererek Rusya'ya karşı Polonya'ya füze kalkanları ve Çekoslavakya'ya da radarlar kurmanın propagandasını yapmaktadır.

3. Çin'in tutumuna gelince; Kuzey Kore'nin son nükleer denemesi üzerine Çin'in tutumu, itidale ve diplomasiye başvurulmasına çağrıda bulunmak olmuştur. Zira Çin Genel Kurmay Başkanı Korgeneral Chao Tian, Singapur'da düzenlenen Güvenlik ve Savunma Konferansı'nda, "Kuzey Kore hususunda itidalli ve ihtiyatlı olma yönteminin takip edilmesine ve bölgenin kitle imha silahlarından arındırılmasına" çağrıda bulunmuştur. [el-Cezîra / 30.05.2009] Bu da Çin'in, Kuzey Kore'yi vurmaya gönüllü olmadığını göstermektedir. Ayrıca Amerika'nın bu meseleyi istismar ettiği gibi Çin de istismar etmektedir. Zira Çin, Tayvan Adası meselesi için Kuzey Kore'yi destekleme kozunu kullanmaktadır. Bu da kendisinin Tayvan Adası'nı ilhak etmesini Amerika'nın kabullenmesi için ona karşı bir baskı aracı olarak kullanma girişimidir. Zira aksi yönlerde olmakla birlikte Amerika gibi Çin de bu sorunu Tayvan'a karşı istismar etmektedir.

4. Güney Kore'ye gelince; işlerin daha da gerilmesini ve kendi aleyhine olacak bir savaşın çıkmasını istememektedir. Zira Güney Kore Savunma Bakanı Lee Sang, bu konferansta şöyle demiştir: "Ülkem, altılı müzakereler ve uluslararası toplum çerçevesinde Kuzey Kore ile olan bu krizi çözmek için çalışacaktır." [Yukarıda geçen aynı kaynak] Güney Kore, sürekli olarak Kuzey Kore ile uzlaşmaya çalışmaktadır. Nitekim 2000 ve 2007 yıllarında olmak üzere iki başkan arasında iki zirve düzenlenmiştir. Tüm bunlar da Güney Kore'nin girişimi ile olmuştur.

5. Rusya'nın tutumuna gelince; Rusya Devlet Başkanı Medvedev ile Japonya Başbakanı Taro Aso arasında yapılan telefon görüşmesinin ardından Rusya Devlet Başkanlığı Basın Bürosu, "Devletlerarası güvenlik sistemine karşı bir meydan okuma niteliği taşıyan bu davranışlara yönelik en güçlü tepkinin alınmasının gerekliliği üzerinde iki tarafın anlaştığını" açıklamıştır. [Rusya el-Yevm / 30.05.2009] Yine Rus Dışişleri Bakan Yardımcısı Alexander Borrodavkin, Pyongyang'a balistik füze fırlatma operasyonundan kaçınması çağrısında bulunmuştur. [Rusya el-Yevm / 27.03.2009] Bunlar da göstermektedir ki Kuzey Kore'ye karşı Rusya'nın tutumu, Çin'in tutumundan farklıdır. Rusya, bu tutumu takınarak Japonya ile iyi ilişkiler hedeflemekte, Kuzey Kore'nin nükleer ve füze programını geliştirmesinde onun bir çıkarı bulunmamakta ve Amerika'nın Kuzey Kore'yi bölgeye hâkimiyet sağlamasının bir aracı haline getirmesini istememektedir. Keza Kuzey Kore'nin, Altılı Gurup çerçevesinde görüşmelere devam etmesini, nükleer ve füze programını geliştirmesini durduracak, dolayısıyla Kore Yarım Adası meselesi denilen şeyi sona erdirecek bir çözüme ulaşılıncaya kadar da bu çerçevenin dışına çıkmamasını istemektedir.

6. Olayların gerginleşmesinin bir savaşın çıkmasına yol açmasına, diğer bir ifadeyle Amerika'nın Kuzey Kore'nin nükleer tesislerine yönelik bir savaş açmasına gelince; bu, en azından görünür gelecekte uzak bir ihtimaldir. Zira Amerika, Kuzey Kore'nin nükleer bombaya ve balistik füzelere sahip olmadığını, bu yönde hareket ettiğini bildiği ve nükleer güce ulaşmasını beklediği halde böyle bir şey yapmamıştır. O halde nasıl olur da nükleer silaha sahip olmuş ve özellikle Çin ile ilişkisi hala güçlüyken, şu anda ona karşı bir savaş açabilir? Bunun içindir ki Amerika'nın, bu güce sahip olmasından sonra Kuzey Kore'ye karşı şu anda bir savaş açması, belirttiğimiz gibi zayıf ve uzak bir ihtimaldir. Ancak beklenen, müzakereler, ayartmalar ve Güney Kore'nin farklı yöntemlerle ona yaklaşması yoluyla Kuzey Kore'yi kuşatma girişimi doğrultusunda Amerika'nın başka araçlara başvurmasıdır. Ta ki ona sızabilsin ve içerideki bazı yardımcılarıyla bağlantı kanalları oluşturabilsin. Ardından da onun liderliği değişsin ve daha mutedil bir liderlik gelsin. Yani Amerika ile anlaşabilecek ve Komünizmi benimseyen sosyalist devletlerin hepsinde olduğu gibi önerilerini veya ayartmalarını kabul edecek bir liderlik gelsin. Özellikle de Kuzey Kore, bunaltıcı bir ekonomik krizin ve boğucu bir tecridin sıkıntısını çekmekteyken... Tüm bunlar, her ne kadar garanti edilmiş sonuçlar olmasa da Amerika'nın bunlar için çaba harcaması beklenmektedir.

Devamını oku...

Bir Sorunun Cevabı

Soru: Geçenlerde medya organları, malî krizin en kötü dönemlerinin sona erdiği, bazı Batılı devletlerinin ekonomilerinde iyileşme belirtileri görünmeye başladığı ve bunun da harcanan çabaların ilk meyvesi olduğu şeklindeki basın şirketlerinin tahminlerini yayınladılar. Bu basın raporları, borsa ve banka karlarına ilişkin ekonomi ve siyasî uzmanlarının iyimser görüşlerine ve petrol fiyatının yükselişe geçmesinin de küresel ekonominin en düşük seviyeleri gördüğünün ve iyileşmeye başladığının bir göstergesi olduğunu, bunun da petrol fiyatlarının yükselmesine yol açtığı şeklindeki sözlerine yer verdi! O halde ekonomide bir iyileşme olduğu doğru mudur? Şayet böyle değil, bunlar da küresel malî sisteme olan güveni geri kazandırmaya yönelik sırf medya şişirmesi ise; o halde borsalardaki hisse senetleri ile emtia ve petrol fiyatının yükselmesindeki bu görünümleri ortaya çıkaran nedir?

Cevap:

Ekonominin iyileştiğine karar vermek için malî piyasaların değerinin veya emtia fiyatlarının yükselmesine bakmak gibi sadece malî göstergelere bakmak hatalıdır. Bilakis şirketlerin üretim hacmine, millî gelir toplamına, işsizlerin sayısına, emtia fiyatlarının tüketiciye yansımasına, tüketicilerin ve şirketlerin harcama kapasitesine, ipotek altındaki evlerin sayısına, General Motors gibi köklü şirketlere kadar dayanan açıklanmış iflas durumlarına... ve diğer ekonomik görüntülere bakmak kaçınılmazdır. Ayrıca ortaya çıkmaktadır ki dünyanın dört bir tarafında ekonominin iyileştiğini gösteren herhangi bir olumlu gösterge bulunmamaktadır!

Krizin devam ettiğini gösteren bazı verileri aşağıda zikredeceğiz:

1. Amerika'da Ekonominin Durumu:

Amerika'daki işsizlik oranı, %8.9'a dayanmıştır ki bu, 26 seneden bu yana en yüksek orandır ve millî gelir düzeyi de bu senenin ilk çeyreğinde %6,1'e gerilemiştir. Emtianın satış hacmi ile orantılı olması için şirketler, İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana arzedilen emtiayı en düşük seviyeye düşürdüler. Zira 2008 yılının dördüncü çeyreğinde 25,8 milyar dolar düşmesinin ardından 2009 yılının ilk çeyreğinde de 103,7 milyar dolar oranında düşmüştür. Keza 2009 yılının ilk çeyreğinde yıllık yatırım hacmi %38 oranında ve 2008 yılının dördüncü çeyreğinde %23,6 oranında düşürülmesinin ardından 2009 yılının ilk çeyreğinde ise emtia ve hizmet ihracat kapasitesi %30 oranında düşmüştür. Yine borcun ödenememesi nedeniyle mortgage üzerindeki haciz durumlarının sayısı yükselerek 2009 Mart ayında 341,180'e dayanmıştır. Bu sayı da 2009 Şubat ayından bu yana %17 ve 2008 Mart ayından bu yana %46 oranında bir artışı oluşturmaktadır. Tüm bunların yanı sıra Amerikan Hükümeti, çöken bankalara ve kreditör şirketlere milyarlarca dolar harcamıştır. Eğer Birleşik Devletler'in durumu böyle ise, diğer Batılı devletlerin aynı sıkıntıyı çektiğinde şüphe yoktur.

2. Almanya'da Ekonominin Durumu:

Almanya'da işsizlik oranı, %8,2 oranına dayanmıştır ki bu, İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana ulaşılanen yüksek orandır. Eğer seçimler yaklaşmamış ve Hükümet de işsizlik oranını açıklamaya gitmemiş olsaydı elbette açıklanan işsizlik oranı, bu orandan daha yüksek olurdu. Zira 28.05.2009'da İşçi Sendikaları Federasyonu, işini kaybeden personel oranının artmakta olduğunu ve işini kaybeden personel oranına ilişkin gerçek verilerin değiştirildiğini açıklamıştır. Bunun yanı sıra işsizlik oranındaki artışı azaltmak amacıyla günlük çalışma saatleri düşürülmüştür. Yine güven sektöründe bir ekonomist olan "Andres Reyes", hem gerçeğinin aksini yansıtmak, hem de Haziran ayında iyileştiğini göstermek için işsizlik verileriyle oynandığına dikkat çekmiştir. Zira şöyle demiştir: "Hiç şüphe yoktur ki pek çok personel, yakında işini kaybedecektir... İşçi sektörü, Alman ekonomisinin iyileşmesi yolunda zayıf nokta olarak kalmıştır."

Ayrıca ağır fabrika ve ekipman fabrikaları yönetimleri, Alman sanayisinin küresel açıdan halen zayıf olup küresel gereksinimlerle uyuşmadığı hususundaki endişelerini dile getirmişlerdir.

Alman mühendislik sektörü, geçen seneye kıyasla Nisan ayında %58 oranında düşüş yaşamıştır, ortaya çıkmasından bu yana bu sektör için en büyük gerileme sayılır. Zira bir ağır fabrika kurucusu şöyle demiştir: "Küresel talepte %60 ve iç talepte %52 daralma yaşanmıştır. Avrupa ekonomisinin en büyük sahibi Alman Hükümeti de bu sene sadece %6 oranında daralma beklemektedir ki bu da ulaşılan en düşük orandır. Bazı ekonomist gözlemciler ise Hükümetten daha kötümserdirler."

3. Genel Olarak Avrupa'da Ekonominin Durum:

İşsizlik oranının yükselmesi, yani tüketicilerin harcamalarını kısması nedeniyle 2009 Mart ayında perakende satış, hızla düşmüştür. Zira "Bloomberg" Şirketi Müdürleri, işsizlik oranı yükselmeye devam edeceğinden dolayı tüketicilerin, hala iş piyasası hakkındaki kötü haberlere kulak verdikleri görüşündeler. Yine Amsterdam'daki FORTİS Nherland Bankası'ndaki Avrupalı ekonomistlerin başkanı Nick Conns şöyle demiştir: "Avrupa'daki işsizlik oranı, Mart ayında %8,9'a yükselmiştir ki bu da otuz seneden bu yana en yüksek orandır. Avrupa Komisyonu'na göre ise bu oran, gelecek sene %9,9 ve daha sonra 2010 yılında %11,5'e yükselecektir. Yine Avrupa Komisyonu'na göre euro bölgesi ekonomisi, bu sene %4 oranında daralacaktır ve bu da ihracatın gerilmesi ve şirketlerin çalışanlarının sayısını azaltmasından dolayıdır."

4. Japonya'da Ekonominin Durumu:

Japonya'da işsizlik oranı, 2009 Nisan ayında %5'e dayanmıştır ki bu da beş seneden bu yana en yüksek orandır. İçişleri ve Haberleşme Bakanlığı tarafından yayınlanan aylık raporda 3,46 milyon işsizin olduğu, bunun da geçen senenin Nisan ayındaki %25,8 oranından daha yüksek olduğu, iş arayan her 100 kişiden sadece 46 kişinin işi olduğu ve bunun 1999 yılından bu yana en kötü oran olduğu geçmektedir.

Hükümet, geçen senenin aynı ayına oranla Nisan ayında %0,1 oranında gerilme gösteren temel tüketim ürünleri fiyatlarına ilişkin bir gösterge yayınladı. -Taze gıda fiyatlarının istisna edildiği- tüketim ürünleri göstergesi, Mart ayında düşüş göstermiştir ki bu da bir buçuk seneden beri ilk düşüştür ve küresel ekonomik durgunluk ortamında talepte düşüş ortaya çıkmıştır.

Ayrıca hane harcamaları oranı, geçen senenin aynı ayına oranla Nisan ayında %1,3 oranında düşmüştür ki hane harcaması, özel tüketimin temel göstergesi sayılır ve bu da Japonya'nın gayri safi milli hâsılasının yarısından fazladır. Yine Japonya'nın gayri safi milli hâsılası, %10 oranında azalmıştır. Zira Japon gayri safi milli hâsılası, Ocak ayından Mart ayına kadar 1947 yılından bu yana Japon ekonomisi için en kötü gerileme şeklinde azalmaya başlamıştır. Zira Asya Ekonomik Topluluğu Başkanı "Glen Major" şöyle demiştir: "%10 oranında bir gerileme, genel olarak büyümede durgunluk sayılır ve Japon ekonomisi bu sene içerisinde %9,7 oranında daralarak neredeyse bu sınıra ulaşacaktı. Bu da ekonomik krizin, Japon ekonomisine -ki o, büyüyen bir ekonomidir- ağır bir darbe indirdiğini göstermektedir."

5. Küresel Ekonominin Durumu:

Belki de küresel ekonominin iyileşme yolunda olup olmadığını gösteren en büyük gösterge, mevcut küresel ekonominin sağlığıdır. New York Times Gazetesi'ne göre gelişmiş ülkelerin ekonomisi, on yıllardan bu yana en kötü çeyrek yılı görmüştür. Yine Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı, 25.05.2009'da, daha kötüsünün gelmekte olduğunu gösteren göstergeler olduğunu, teşkilat içerisindeki otuz ülkenin gayri safi milli hâsılasının daha önceki çeyreğe oranla bu senen ilk çeyreğinde %2,1 oranında daraldığını, bu rakamın kesinleşmesi halinde bu düşüşün teşkilatın bunun gibi bilgileri toplamaya başladığı 1960'tan bu yana en düşük oran olacağını ve teşkilata üye ülkelerin millî gelirinin 2008 yılının son çeyreğinde %2 oranında düştüğünü belirtmiştir.

Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı ülkelerinin ekonomisi, Dünya Bankası'na göre dünya millî geliri toplamının %71'ni oluşturmaktadır. Bu ekonomiler, geçen seneye göre bu senenin ilk çeyreğinde %4,2 küçülmüştür. Amerika'nın bundaki payı, %0,9 iken Japonya'nın payı %1 ve euro bölgesindeki en büyük 13 ülkenin payı %1,3 ve diğer devletlerin payı ise %1'dir. Teşkilat üyeliğine ortaklığı olmayan az devletlerden biri olan Çin'in ekonomisi ise ilk çeyrekte büyümeye devam etmiştir.

İşte bunların hepsi, küresel ekonominin gerçek vakıasının, ekonomik kriz karşısında iyileşmediğini bilakis hala krizin sıkıntısını çektiğini göstermektedir.

Hisse senetleri piyasalarında, emtia ve hizmet fiyatlarında yükselme gözlemlenmesinin nedenine gelince; şu üç sebepten dolayıdır:

Birincisi: Amerikan Hükümeti'nin, Sigorta Şirketi [AIG]'e vergi mükellefi fonlarından 173 milyar dolar destek vermesidir. Şirket, bunun 90 milyar dolarını Amerikan ve Avrupa bankalarına olan borçlarını ödemeye harcamıştır. Nitekim 15.03.2009'da AIG Sigorta Şirketi, pek çok bankaya ve kuruma para dağıtımında bulunduğunu açıklamıştır. Zira Goldman Bankası, toplamda 12,9 milyar dolar, Merrill Lynch Bankası 6,8 milyar dolar, Bank of America 5,2 milyar dolar, Citigroup 2,3 milyar dolar, Wachovia 1,5 milyar dolar, Barclays 8,5 milyar dolar ve İsviçre UBS 5 milyar dolar almıştır.

Sigorta Şirketi [AIG]'in kurtarılmasına ilişkin olarak Amerikan Merkez Bankası Başkanı Ben S. Bernanke, şöyle bir değerlendirmede bulunmuştur: "Bu AIG Şirketi, mantıksız farklı bahislere girdi ve bu bahislerin başarısızlığı ortaya çıkınca bu şirket de başarısız oldu ve malî piyasalar sisteminde çöküş yaşandı." Halkın öfkesine yol açacağı korkusuyla Hükümet, bu bankalara doğrudan yardım etmemek için de AIG Şirketi'ne destek vermiştir ki o da rolü gereği bu paraları bankalara ulaştırmıştır. Dolayısıyla 4,2 milyar dolar tutarında kâr ilan eden Bank of America, 1,6 milyar dolar kâr ilan eden Citigroup ve 1,8 milyar dolar kâr ilan eden Goldman Sachs gibi bu bankaların pek çoğu kâr ettiğini ilan etmişlerdir. Avrupa'da ise, Barclays Bankası, 5,28 milyar sterlin tutarında kâr ettiğini ilan etmiştir. Dolayısıyla da bu bankaların hisseleri yükselmiştir.

Aslında hisse senetlerinin fiyatlarındaki bu yükselme, kârlı bir ekonomik canlılık yüzünden değildir. Bilakis etkisi hala sona ermemiş olan bu destek yüzündendir.

İkincisi: Bu senenin başında Amerikan Hükümeti, Amerikan bankalarına destek verecek ve büyük bir sıkıntı içerisinde olmayıp iyi oldukları intibası vermek amacıyla da Amerikan bankalarına yatırım yapanlar arasında güven ruhu oluşturmayı hedefleyen bir program açıklamıştır. Bu program, zorda kalan banka varlıklarının çoğunun bütçe programından silinebileceği intibası vermek için Amerikan Hazinesi Genel Sekreteri Timothy Geitner tarafından belirlenmiştir. Keza 06 Mayıs 2009'da ise Hükümet, JP Morgan ve Goldman Bankaları gibi bazı bankaların, hükümet desteğine ihtiyaçları olmadığını açıklarken Bank of America, Morgan ve Stnley gibi bankaların kısmî hükümet desteğine ihtiyaç duyduklarını açıklamıştır. Sonuçta en büyük 10 Amerikan bankası, sadece 75 milyar dolara ihtiyaç duymaktadır. Yani bu, çok kolay bir şekilde kapatılabilinir, Hükümet de kongreden daha fazla destek istemeye gerek duymamaktadır! İşte bu atmosferler ve açıklamalar, Amerikan bankalarının hisselerinin yükselmesine neden olmuştur. Zira Wells Fargo'nun hisseleri, %8-5, Morgan Stanley'in hisseleri %0,9, Bank of America'nın hisseleri %4 ve Citigroup'un hisseleri %7 oranında yükselmiştir. Açıktır ki yaşanan bu durum, aynen spekülatörlerin herhangi bir şirketin ekonomik durumunun ilerlediği veya bu şirketin ilerleme kaydetmesi beklendiği hakkında spekülasyonlar yaptıkları gibi hisse senetlerinin yükselmesine yönelik manevî propaganda desteğine benzemektedir. Dolayısıyla bu da güvenin artmasına ve hisse senetlerinin yükselmesine yol açmakta, ardından da spekülasyonun maksadı hâsıl olmasıyla tekrar inişe veya çöküşe geçmektedir. Tıpkı mevcut ekonomik krizin sebeplerinde olduğu gibi. Bunun içindir ki yatırımcılara isabet eden sevinç hali bir yana pek çok gözlemci, deneyimlerin trajik sonuçları işaret ettiğini ifade etmişlerdir. Mesela Mick Hollond şöyle bir değerlendirmede bulunmuştur: "Piyasalara yönelik testler yapılması, zaman kaybıdır." Praxis Trading Şirketi'nin Para Tüccarı Yara Harris, şöyle demiştir: "En kötü ihtimalle burada bir aldatma ve yanlış bir şeyin testi vardır. Bana göre işsizlik oranından veya Citigroup Topluluğu, JP Morgan'dan daha güçlü olduğundan bahsedilmesi gülünç bir durumdur. Bu nedenle bu icraatlar sona erdiğinde mutlu olacağım ve bankaların yapısının son birkaç yıl içinde kötüleştiğini söyleyen diğerleri ile müttefik olacağım. Onların şu anda bir kaosa düştüklerini açıklayan şey de budur." Yine 04 Mayıs 2009'da Küresel Finans İzlenim, küresel kredi krizindeki Amerikan malî kuruluşlarının zararını, 2,7 trilyon dolar olarak takdir etti. Yani bu, altı ay önce yayınlanan tahminleri ikiye katlamıştır.

Üçüncüsü: Bu senenin başında hem Amerikan Merkez Bankası hem de İngiliz Merkez bankası, bankaların kötü varlıklarının, şirket tahvillerinin ve zorda olan diğer malî varlıkların satın alınmaya başlanacağına ilişkin planlar açıkladılar. Tabii ki daha fazla para enjekte edilmesinin, enflasyona ve emtia ile hizmet fiyatlarının yükselmesine yol açması kaçınılmaz bir durumdur. Çünkü para arzındaki artış, alım gücünün zayıflamasına, dolayısıyla da enflasyona, yani fiyatların yükselmesine yol açacaktır. Nitekim İngiliz Merkez Bankası, daha önce 1930 yılından bu yana en düşük seviyeye ulaşan ekonominin sıkıntılar görmesine yol açan ekonomideki enflasyon oranının yükselmesinden duyduğu endişeyi dile getirmiştir. Zira İngiliz Merkez Bankası'ndan yapılan açıklamada şöyle geçmiştir: "Umut verici belirtiler var." Yani kötüleşme çarkı yavaşlamaya başlamıştır. Ancak İngiliz Merkez Bankası, enflasyon oranının yükselmesi nedeniyle yavaşlamanın gerilediğini söylemiştir. Zira %2,9'a ulaşmıştır ki bu da %2 olması beklenen orandan daha yüksektir. Bu da petrolün varil fiyatının 36 dolardan 58 dolara yükselmesine açıklık getirmektedir. Yani petrol fiyatının yükselmesi, petrole olan talebin arttığını göstermemektedir. Zira enerji tüketimi, İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana ilk kez 2009'da düşmüştür ki bu, küresel ekonominin, iyileşmeden çok çok uzak olduğunu açıkça göstermektedir. Mülahaza edilmeye değerdir ki petrolün fiyatı, genellikle doların değeri düşük olduğunda artmıştır. Bunun içindir ki petrol fiyatının yükselmesinin, petrole olan talep artışına dair bir gösterge olmasını gerektirmemektedir. Çünkü Amerika, doların değerinin çökmesini engellemek için petrolün fiyatını tekeline almaktadır.

Binaenaleyh Batılı ekonominin iyileşmesinden bahsetmek için henüz çok erkendir ve Batılı Hükümetlerin faiz oranlarını düşürme ve kötü mal varlıklarını satın alma politikasını takip etmeleri, sadece ekonomik çöküşü geciktirmekten öte bir şey değildir. Bilakis beklenen o ki Batılı Hükümetlerin piyasaları paraya boğmaları, enflasyona, emtia piyasasının çökmesine nakit baloncukların oluşmasına, ardından da dünyanın şu anda tanık olduğundan daha büyük bir felaket yol açacaktır.

Devamını oku...

- Basın Açıklaması- Hizb-ut Tahrir / Pakistan Vilâyeti, 31 Mayıs 2009 Pazar Günü Saat 17:00'da Amerikan Savaşına Karşı Yürüyüşler Düzenleneceğini Duyurur

Hizb-ut Tahrir / Pakistan Vilâyeti, 31.05.2009 Pazar günü, Müslümanları birbirlerine kırdıran Amerikan savaşının durdurulmasını talep etmek üzere yürüyüşler düzenleyeceğini duyurur. Yürüyüşler şu üç ana şehirde olacaktır: İslâmabad, Lahor ve Karaçi.

Müslümanları birbirine kırdıran Amerikan savaşını durdurmak için Hizb-ut Tahrir'in liderliğini yaptığı kampanyaya Ümmet olumlu bir tepki verdi.  Zira Hizb-ut Tahir / Pakistan Vilâyeti'nin dağıttığı yüz binlerce beyana ve Hizb-ut Tahrir şebâbının binlerce insanın huzurunda genel alanlarda yaptığı konuşmalara yönelik insanların tepkisi olumlu oldu ve Afganistan'daki haçlı hamlesinde Amerika'nın başarısızlığını düzeltme olan eski yeni Amerikan planına yönelik Müslümanların bilincini ortaya koydu.

Haçlı savaşında Amerika'ya hizmet etmek amacıyla Pakistan Hükümeti, açtığı savaş hakkında yalanlar yayınlamaya yeltendi ki böylece Ümmete yönelik hıyanetini ve Amerika ile gizli ittifakını gizleyebilsin. Hizb-ut Tahrir şebâbının peşine düşmeye, onları tutuklamaya ve onlara işkence etmeye başladı. Ancak Hükümet bilmelidir ki Allahu [Subhânehu ve Te'alâ], bu kâinatın efendisidir, O, el-Cebbârdır, kesinlikle hak muzaffer ve onların çabaları da helak olacaktır.

Hizb-ut Tahrir yeter de artar bile! Pakistan'daki Müslümanlar tek saf olarak bu yıkıcı savaşa son vermek için seslerini yükseltmelidirler. Dolayısıyla İslâm'a ve Müslümanlara karşı işlenen bu iğrenç cürümü durdurmak için ferdiyle, partisiyle ve âlimiyle herkes bu yürüyüşlere davetlidir.

Yürüyüşlerin talepleri şunlardır:

1. Amerikan savaşının derhal durdurulması ve Pakistan ordusu içerisindeki evlatlarımızın Allah'ın izniyle başarısız olacak Obama'nın haçlı saldırısında birer yakıt olarak kullanılmaması.

2. İslâm'a ve Müslümanlara yönelik başlattığı haçlı saldırısından bu yana ülkede kaos ve karmaşa oluşturan şerlerinden kurtulmak için ülkedeki Amerikan askerî varlığına, siyasî ve istihbaratsal nüfuzuna son verilmesi.

3. Askerilerin, kendi kardeşlerini katletmelerini emreden hain ordu liderliğine itaat etmeyi durdurmaları ve Hilâfet'in ikamesi, Afganistan'ın Amerikan işgalinden, Keşmir'in de müşrik Hintlilerden kurtulması için Hizb-ut Tahrir'e nusret verilmesi.

 

Nâvid Butt

حزب التحرير
Hizb-ut Tahrir

Resmi Sözcüsü
Pakistan Vilâyeti

 

Devamını oku...

Ürdün'deki Bölgeler Projesi..!!

  • Kategori Ürdün
  •   |  

Ürdün menşeli "ed-Dustûr" Gazetesi, 09.04.2009'da, bölgelere ilişkin Kraliyet Komisyonunun raporunu yayınladı. Bu Komisyon, İleri Gelenler Meclisi  Başkanı Zeyd el-Rıfâî liderliğinde 26.01.2005'te yayınlanan Kraliyet iradesine istinaden oluştu. Bu raporda Kral İkinci Abdullah'ın şöyle bir ifadesi geçti: "...Demokratik gidişatımızı güçlendirmek, siyasî, ekonomik, sosyal ve idarî reform sürecini tamamlamak amacıyla... Krallıktaki idarî paylaşımları tekrar gözden geçirmeyi düşündük." Bu projenin detayında ise idarî olarak Krallığın şu bölgelere taksim edileceği geçmiştir: a-Merkezi İrbid olan Yermuk Bölgesi b- Emânetu Amman el-Kubrâ dışında Merkezi es-Selat olan Reğdân Bölgesi, c-İki özel bölge olan el-Betrâ ile el-Akabe dışında Merkezi el-Kurk olan Mute Bölgesi. Her bölgeye, idarî olarak merkezdeki başbakana bağlı olacak bakan düzeyinde genel bir temsilci atanacaktır ve bölgedeki resmî organları denetlemek üzere her bölgede temsilci liderliğinde bir yürütme ofisi oluşturulacaktır.

Sunulan bu bölgeler projesinin, siyasî ve ekonomik olarak Ürdün'deki bozuk vakıayı ıslah etmesi imkânsızdır. Bu da şu sebeplerden dolayıdır:

Birincisi: Ürdün, Birinci Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkarılmasından bu yana devlet dinamiklerine sahip olmamıştır. Hilâfet Devleti'ndeki Şam Vilâyeti'nin bir parçasıydı. Bundan sonra siyasî ve iktisadî olarak özellikle İngiltere, sonra da Yahudiler olmak üzere başka kâfir devletlere bağlı kalmıştır. Dolayısıyla onun gidişat çizgisini belirleyenler onlardır ve kuvvetle muhtemelen çıkarlarına ve planlarına hizmet etmesi gerekliliğinden dolayı sunulan bölgeler projesinin arkasında da onlar vardır. Bu proje, her zaman olduğu gibi bizlere zarar ve kötülük olarak dönecektir.

İkincisi: Bu proje, Ürdün ile Yahudiler arasındaki Vadi Arabe Anlaşması'nın hazırlandığı sırada 1993 yılında Kral Hüseyin yönetimi zamanında adem-i merkeziyetçilik adı altında sunulmuş, ardından da 2005 yılında Kral İkinci Abdullah onu canlandırmıştır. İşte bugün bu tasarı, özellikle Ürdün olmak üzere Arap yöneticilerinin Filistin'de iki devletli çözümü talep ettiklerine dair seslerini yükselttikleri bir atmosfer altında 2009 yılında tekrar su yüzüne çıktı. Ardından Ürdün yönetimi, bölgeler projesini ele almak ve görüşmek üzere haftalık toplanan İçişleri Bakanı başkanlığında bir bakanlık komisyonu oluşturdu. Nitekim Bakan, proje bağlamında şöyle dedi: "Tarihimizde önemli bir vatanî süreç ile karşı karşıyayız." Enformasyon işlerinden sorumlu Devlet Bakanı ise, projenin etkin politikacılar ile vatandaşlara açıklanması gerektiğini açıkladı. O halde sorarız: Bu proje, -Kralın dediği gibi- reform, modernizasyon ve geliştirme amaçlıysa tüm bu yavaşlama ve gecikmeler nedendir?!

Üçüncüsü: Ürdün'ün yüzölçümü ve nüfusuyla özellikle hızlı iletişim araçlarının geliştiği ve çoğaldığı bir çağda gelişmesi, ilerlemesi ve modernleşmesi amacıyla böylesi bir projeye ihtiyacı yoktur. Zira bugün dünyada Ürdün'ün tüm nüfusundan daha fazla nüfusa sahip nice şehirler vardır ki Batı Amman'a sağlananlardan daha güzel ve çeşitli kamu ve bakım hizmetleri sağlanmıştır!!

Ey Müslümanlar!

Ürdün'ün mevcut vakıası devlet dinamiklerine sahip olmadığından dolayı çözüm, şubenin aslına döndürülmesi ile olur. Yine mücavir devletler de Ürdün'den daha iyi bir durumda olmadığından dolayı çözüm, Hilâfet'in kurulması ve onun gölgesindeki vahdetle bu devletlerdeki mevcut beşerî nizamların değiştirilmesindedir. Sorun, kolay yada zor çözümde değildir. Bilakis sorun, sahih çözümün varlığındadır ve İslâm'ı tüm hayat işlerine hâkim kılınması dışında bugün Müslümanların yaşadığı vakıanın çözümüne yönelik sahih bir çözüm yoktur. Bunun içindir ki bu çözümün hedef alınması, onun için çalışılması ve bölgeler projesi gibi şüpheli projelerin reddedilmesi kaçınılmazdır.

Hizb-ut Tahrir, dünyada izzete, âhirette de sevaba nail olasınız diye sizleri, Ürdün'deki ve diğer yerlerdeki beldeler ile insanları küfür nizamından ve projelerinden kurtarmak amacıyla Râşidî Hilâfet'i kurmak için şer'î metot uyarınca kendisiyle birlikte çalışmaya davet ediyor ey Müslümanlar!

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ ءَامَنُوا اسْتَجِيبُوا لِلَّهِ وَلِلرَّسُولِ إِذَا دَعَاكُمْ لِمَا يُحْيِيكُمْ "Ey îmân edenler! Allah ve Rasulü sizi, size hayat verene dâvet ettiği zaman icâbet edin!" [el-Enfâl 24]


Devamını oku...

-Basın Açıklaması- Brown, Downeg Sokakta Buner Kasabını Memnuniyetle Karşılıyor

İngiltere Başbakanı Gordon Brown, bugün, görüşmeler yapmak ve ortak bir basın toplantısı düzenlemek üzere Downeg Sokak'taki İngiliz Hükümet Binası'nda Pakistan Devlet Başkanı Asıf Alî Zerdari'yi karşıladı. Ayrıca Zerdari, Amerika'ya yaptığı ve Barack Obama ve diğer Amerikan Hükümeti yetkilileriyle görüştüğü dört günlük ziyaretinden döndü.

Hizb-ut Tahrir'in İngiltere'deki Medya Temsilcisi Tâci Mustafâ, Zerdari'nin İngiltere ziyaretine ilişkin değerlendirmesinde şöyle dedi: "Bir kez daha şahit olmaktayız ki İngiliz Hükümeti, halkına karşı barbarca bir katliama girişen Müslümanların yöneticilerinden bir yöneticiye kırmızı halılar sermektedir. Nitekim bizzat Zerdari yönetiminin tahminlerine göre 1,3 milyon kişi, Zerdari'nin emrettiği rastgele askerî saldırılardan kaçmak üzere evlerini terke zorlanmışlardır. Bu ise, "İsrail'in" Gazze'deki Filistinlilere karşı son muamelesine benzer şekilde halkın tamamına yönelik toplu bir cezalandırmadır. Gordon Brown ise, dünyanın gözleri önünde bir insanlık trajedisi sergilenmesine rağmen bu aşağılık tâğutu tam bir sıcaklık ve memnuniyet içerisinde karşılamaktadır."

"Brown'un, Zerdari'yi karşılamasının nedeni, İngiliz Hükümeti'nin yanı sıra Amerikan yönetiminin, Zerdari yönetiminden Pakistan halkı nezdinde meşruiyeti olmayan bir adama siyasî destek sağlanması karşılığında halkına karşı bu vahşî saldırıları başlatmasını talep etmeleridir. Ayrıca Pakistanlıların büyük çoğunluğu, Zerdari'ye kişisel bir çıkarı olduğu sürece herhangi bir tarafla her türlü anlaşmayı yapmada hiç tereddüt etmeyecek kadar fesadın ve hıyanetin başı olarak bakmaktadır. Zerdari yönetimi, Amerikan ve İngiliz Hükümeti tarafından kendisine açık rüşvetten başka bir şey olmayan birkaç milyar doları ve sterlini bulan malî "yardımlar" verildiği sürece tüm tâğutluğuyla halkını katletmeyi sürdürecektir. Batı tarafından desteklenen demokrasi, bir kez daha önceki Pervez Müşerref'in askerî yönetimine benzer şekilde Pakistan'da yeni bir diktatör ortaya çıkarmıştır. Dikkat çekicidir ki Svat'taki bu katliamın emrini veren bir kimsenin Washington ve Londra'nın etrafında dolaşması, onun gerçek destek kaynağını da ortaya çıkarmaktadır."

"Bu yeni operasyonun başlamasından önce Pakistan Devleti'nin sıhhatine şüphe düşürmenin ve nükleer silahlarını emniyete almanın yanı sıra "teröristlerin" Pakistan'daki yönetimi ele geçirmelerine karşı korku salmak amacıyla bir medya kampanyası başlatılmıştır. Bu çerçevede Zerdari yönetimi tarafından Pakistan halkına Taliban ile barışçıl bir anlaşma oluşturma teşebbüsünde bulunulduğu ama İslâmabad'a saldırmaya çalışarak onların bunu bozduğu, dolayısıyla da Hükümetin kapsamlı askeri bir saldırı başlatmaktan başka bir seçeneği kalmadığı şeklinde bir fikri halka pazarlama girişimi olarak ‘Svat'ta Şeriatın Tatbik Edilmesi' anlaşması ortaya atılmıştır. Zaten düzensiz birkaç yüz savaşçının, 700.000 bin askeri olan Pakistan ordusunu hezimete uğratması da imkânsızdır. Bu kurgusal anlatı, ta başından beri yalandan başka bir şey değildir. Zira Zerdari yönetiminin, barışçıl anlaşma oluşturmaya hiç niyeti olmamıştır. Aksine sadece şu anda devam eden kanların akıtılmasına giden yolu hazırlamıştır."

"Hem Amerikan, hem de İngiliz Hükümetinin elleri kanlara bulaşmıştır zira bu toplu cürüm arkasındaki gerçek muharrik onlardır. Kaldı ki bu son operasyon, Pakistan'a doğru sınırları geçen ‘terörizme karşı' Batı savaşının bir parçasından öte bir şey değildir. Ayrıca Brown Hükümeti'nin ikiyüzlülüğe de ortaya çıkmaktadır zira onun, bir taraftan şiddetle Tamil Kaplanları cephesine karşı askerî bir saldırıya giren Sri Lanka Hükümeti'nden ateşkes yapmasını istemesinin yanı sıra İrlanda Cumhuriyet Ordusu'na karşı koymada sivillere yönelik toplu sürgüne, hava ve kara bombardımanına başvurmazken diğer taraftan ise bunların Pakistan'da gerçekleştirilmesini ve Müslümanların kanının akıtılmasını talep ettiğini görmekteyiz. Dolayısıyla kaçınılmaz sonuç, Pakistan ordusuna sömürgeci bir kuvvet nazarıyla bakılan Pakistan'ın Kuzeyinde bir iç savaşın patlak vermesinden başka bir şey değildir."

"Bu durum, hem Amerikan hem de İngiliz Hükümeti'nin son derece işine gelmektedir onlar Afganistan'daki Peştun direnişi ile diyaloga girmeye çalışırlarken, Pakistan'da zengin servetlere ve bölgede stratejik konuma sahip başka Müslüman bir gücü zayıflatmaya ve sarsmaya çalışmaktalar. Nitekim Amerikan Merkez Kuvvet Komutanlığı Eski Danışmanı Albay Kilcullen, dün Londra'da şöyle demiştir: ‘Federal şekilde idare edilen kabile bölgeleri, kadîm bir sorundur... Şu anda Pakistan için asıl sorun, Pencab ve Sind'ir... Pakistan polis kuvvetlerini oluşturmaya ve bu eyaletlerde ön cephe olmasından emin olmaya odaklanmalıyız.' Böylece Batılı planlayıcılar tarafından ikinci merhaleye giden yol hazırlanmıştır ve açıkça görünen o ki ‘Pakistan'ın çökertilmesi' halkalarının ikinci merhalesinde önümüzdeki haftalar ve aylar içerisinde ülkenin bu bölgelerinin artık ‘teröristlerin' saldırısına uğradığı söylenecektir."

"Hem İngiltere hem Amerika Hükümeti'nin hem de diğerlerinin Zerdari gibi vahşî tâğutlara desteklerinin arkasında yatan gerçek neden, Pakistan gibi İslâmî âlemin dört bir tarafında giderek yükselen İslâm'dan ve Hilâfet'in yeniden ikame edilmesi taleplerinden duydukları korkudur. Dolayısıyla stratejileri de Müslümanların siyasî geleceklerini kendilerinin belirlemelerini engellenmesinde ortaya çıkan basit bir hedefe yoğunlaşmaktadır. Nitekim daha önce de İngiliz Raji, Hindistan'da benzer yöntemler kullanmıştır. İngiliz Hükümeti'nin, Müslümanların başka bir yöneticisinin başka bir İslâmî toprakta uyguladığı yeni bir katliama verdiği destek, hem İslâm'a hem de Müslümanlara karşı taşıdığı nefretin derinliğini göstermektedir."

"İngiltere'deki Müslüman nesil, İngiliz Hükümeti'nin Svat katliamına verdiği desteği kınamakta ve derhal durdurulmasını talep etmektedir. Pakistan'daki Müslümanlar, Şeriat'tan gelen bir tehdit ile karşı karşıya değildirler. Bilakis karşı karşıya kaldıkları gerçek tehdit, Irak'ı yıkma ve onu parçalama girişimine öncülük eden Sömürgeci Batının müdahalesinden gelmektedir. Şimdi ise o, her türlü İslâmî dirilişe karşı küresel bir saldırı adı altında Pakistan'a odaklanmaya çalışmaktadır. Hilâfet'in ihya edilmesi, Allahu Subhânehu ve Te'alâ'nın gücü sayesinde bu nezih kanları durduracak ve Zerdari gibilerini tarihin çöplüğüne atacaktır."

Devamını oku...

-Basın Açıklaması- Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilâyeti Heyeti, Güney Kurdufan Vilâyetindeki Ziyaretini Tamamladı

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilâyeti heyeti, Merkezî Temas Lecnesi üyesi Mühendis Hasbullah en-Nûr liderliğinde ve Lecne üyesi Şeyh Ivad Halil ile Hizb'in üyesi Üstat Hac en-Nûr eşliğinde tüm bölgeleri ziyaret etmesinin ardından Güney Kurdufan Vilâyeti'ndeki ziyaretlerini tamamladı. Bu bölgeler şunlardır:

1- Dabbatu Ubeyd: Heyet burada, heyetin sunduğu öneriyi güçlü bir şekilde överek "Bu konuşmayı, herkese yapmalısınız!" diyen Belediye Başkanı ile görüştü. Ayrıca heyet, bölgenin ileri gelenlerinden bir grup ile görüştü ve öğle salâtının akabinde bir konuşma yaptı, oradaki toplulukla mükemmel bir kaynaşma oluştu ve onlardan biri şöyle dedi: "Bu konuşma sizden önce hiç kimsenin yapmadığı bir konuşmadır." Ardından da heyet, İslâm Akîde Esasına Dayalı Taahhüt Vesikası'nın dağıtımını tamamladı.

2- Lakava: Burada Hizb, Dajo lideri ile görüştü; Hartum'daki Yeşil Kubbe'de yapılan Kitap Fuarı'ndan bu yana Hizb'i tanıyan bu lider, ziyareti övdü ve bunun güzel bir girişim olduğunu söyledi. Bunun yanı sıra heyet, aralarında avukatların, savcıların, ortaokul öğretmenlerinin ve davetli sorumlusunun da bulunduğu Lakava aydınlarından birçoğu ile birlikte vesika çerçevesinde bir diyalog oturumu düzenledi. Davetli sorumlusu şöyle bir değerlendirmede bulundu: "Biz bu emri, bize iletilen bir emanet olarak görüyoruz ve bu emaneti ulaştırmaya çalışacağız."

3- Arak Bölgesi: Burada heyet, bölgenin lideri, Belediye Başkanı, mescit imamının yanı sıra bazı ileri gelenlerle görüştü. Heyet, öğle salâtından sonra insanlara bir konuşma yaptı ve konuşmaya şimdiye dek görülmemiş bir kaynaşma gösteren 200 kişilik bir katılım oldu.

4- el-Sunût: Heyet, bölgenin birçok ileri gelenleriyle görüştü ve ayrıca ileri gelenler tarafından kabul gören ve övülen vesika hakkında bir konuşma gerçekleşti.

5- el-Mahfûra: Burada heyet, bölge Belediye Başkanı ve mescit imamı ile görüştü ve öğle salâtının ardından bir konuşma yaptı. Bu konuşmaya katılanlar mükemmel bir şekilde karşılık verdiler, hatta Belediye Başkanının bizzat kendisi katılımcılara vesika dağıttı.

Görevini en güzel şekilde yerine getirmesinin ardından heyetin, bu günlerde Hartum'a dönmesi beklenmektedir. Allah'tan; selametle dönmelerini, bu amellerini kabul etmesini ve Ümmeti de Allah'ın izniyle yakında dönecek olan İkinci Râşidî Hilâfet Devleti'nin gölgesi altında İslâm esası üzerinde birleştirmesini temenni ediyoruz.

 

İbrâhîm Usmân [Ebu Halîl]

حزب التحرير
Hizb-ut Tahrir

Resmî Sözcüsü
Sudan Vilâyeti

Devamını oku...

- Basın Açıklaması - Hizb-ut Tahrir, Svat Vadisi'ndeki Askerî Operasyonları Protesto Etmek İçin İslamabad Karaçi ve Lahor'da Yürüyüşler Düzenlemektedir

Hizb-ut Tahrir, Svat Vadisi'ndeki askerî operasyonlara karşı İslamabad, Karaçi ve Lahor'da kalabalık yürüyüşler düzenledi. Göstericiler, tek yakıtı asker ve sivil Müslümanların kanları olan Amerikan savaşını kınadılar ve Müslümanın, Müslüman kardeşini öldürmesini protesto ettiler. İslamabad'daki yürüyüşte Hizb'in üyesi Cüneyt Hân ve Lahor'daki yürüyüşte, Basın Kulübü önünde Hizb'in üyesi Muhammed Alî birer konuşma yaparlarken Hizb'in üyesi Muhammed Harem de Karaçi'deki yürüyüşe liderlik yaptı.

Yürüyüşlerdeki konuşmacılar, Hükümetin Lal mescidi katliamına benzer şekilde Amerikan liderliğinde daha kapsamlı mücrim saldırılar gerçekleştirdiğini ve katliamlar işlediğini dile getirdiler. Dolayısıyla sırf şeriatın tatbik edilmesini istemelerinden dolayı art arda köyleri yerle bir etmiş ve sakinleri toplu bir şekilde cezalandırmıştır. Yine konuşmacılar, İslâm'a ve şeriatın tatbikinin talep edilmesine karşı halkı kışkırtmak için medyayı kullandığı Lal Mescidi katliamından ders çıkarmış olmalı ki Hükümet'in, şeriatın tatbikini talep eden herkese Lal Mescidi katliamı yöntemini kullandığını dile getirdiler.

Şimdi de fakirlerin evlerini, iş yerlerini ve pazarlarını hedef alarak sivilleri bombardımana tutmak için, ağır silahlar, öldürücü patlayıcılar ve savaş uçakları kullanmaya yönelmiştir. Hakeza Hükümet, Müslümanların Afganistan'daki cihada olan ilgisini, Müslümanların birbirlerini öldürmesine döndürmeyi başarmıştır.

Konuşmacılar, 1.2 milyondan fazla vatandaşın bombardımandan kaçarak ikamet yerlerinden göç ettiklerini ve böylece Zerdari, Geylani ve Keyani'nin, mavi gözlü Amerikalıların hatırı için bir insanlık faciası ortaya çıkardıklarını vurguladılar!

Ümmetin kendisini Amerikan savaşından kurtarması ve sadece kâfirlerle savaşabilmesi için partileri, âlimleri, öğretmenleri, medya mensuplarını, hukukçuları, sivil toplum kuruluşlarını ve evlerinde oturan ev hanımlarını; işte bunların hepsini, bu Hükümetin hıyaneti ve cürümleri karşısında durmaya davet ettiler. Göstericiler bu yürüyüşlerin ardından barışçıl bir şekilde dağıldılar.


İmrân Yûsufzây

حزب التحرير
Hizb-ut Tahrir

Resmi Sözcü Yardımcısı
Pakistan Vilâyeti

 

Devamını oku...

- Basın Açıklaması - Bana Muhammed'in Getirdiği Yeni Bir Şey Göster. Kılıç Zoruyla Müjdelediği Dini Yayama Emri Gibi Şerden ve İnsanlık Dışı Şeylerden Başka Bir Şey Bulamazsın

Bu sözleri, Vatikan Papası XVI. Benedicts, Almanya'nın Baverya Eyaleti'ndeki Resenburg Üniversitesi'nde, inanç, akıl, birlik... hatıratlar ve yansımalar başlıklı bir konuşmada söylemiş ve ortaya atmıştı.

O zaman İslâmî sokaklar kaynamış, Arap ve Acem olmak üzere Müslümanların yöneticileri ise, onu muhasebe etmekten veya Rasulullah [SallAllahu Aleyhi ve Sellem] için öfkelenmekten aciz kalmışlar ve Papa da özür dilememişti.

İslâm'a kin beseleyen ve mahlûkatın efendisi Rasulullah [SallAllahu Aleyhi ve Sellem]'e dil uzatan bu kişiye uyuz bir keçiye muamele edildiği gibi muamele edilmesi gerekirken Ürdün yönetimi, Ürdün yönetimi başının çağrısına icabet ederek 8 Mayıs'ta onu karşılamaya hazırlanmaktadır. Nitekim onun için bir konuşma yapacağı, spor şehri Amman Stadı'nda ayin düzenleyeceği, Latin Patrikhanesi'ne bağlı Madaba Üniversitesi'nin, el-Mağtas'taki Latin Kilisesi'nin ve Katolik Rum Kilisesi'nin temelini atacağı, Kral Hüseyin Bin Tellal Mescidi'nde birçok Müslüman "âlim", diplomat topluluğu üyeleri ve üniversite başkanlarıyla bir araya geleceği dopdolu bir program hazırlandı. Doğrusu bizler, bu yönetimin bu sapkın kindara çağrıda bulunmasını ve dünyadaki Müslümanların tüm duygularını hiçe sayarak son derece nazik bir şekilde onu karşılamasını hiç garipsemiyoruz. Zira bu yönetim, Müslümanların duygularına hiçbir değer vermemeyi, İslâm, onun Nebîsi ve ehli için öfkelenmemeyi alışkanlık edinmiştir.

Hizb-ut Tahrir olarak bizler, arkamızda duran tüm Ümmet ve Ürdün'deki Müslümanlar, Kral İkinci Abdullah'ın Ürdün ve diğer Müslümanların beldelerini ziyaret etmesi için Vatikan Papasına bulunduğu çağrıyı reddederiz.

Bu beldenin Nasrânileri şunu iyi bilmelidirler ki ziyaretin reddedilmesi ve Papa'nın muhasebe edilmesi, kendilerinin haklarından hiçbir hakka yönelik herhangi bir saldırıyı ortaya koymaz. Zira onlar, 13 asrı aşkındır Hilâfet'in gölgesinde yaşamış bu beldenin evlatlarıdır ve tarih, bir kimsenin onlara saldırdığını veya kendi şiarlarını yerine getirmelerine mani olunduğunu hiçbir gün kaydetmemiştir. Hem bu yönetimin başına, avenelerine, hem de Ürdün'deki Müslümanlara Rasulullah [SallAllahu Aleyhi ve Sellem]'in şu kavlini hatırlatırız: والله لا يؤمن أحدكم حتى أكون أحب إليه من نفسه التي بين جنبيه "Allah'a yemin olsun ki ben, kendisine, iki yanı arasındaki canından daha sevimli olmadıkça sizlerden biriniz iman etmiş olmaz."

Ürdün yönetimi, bu daveti iptal etmelidir. Gerek partiler, gerek yetkili kurumlar, gerek fertler olarak Müslümanlar da bu ziyarete karşı durmalıdırlar ve bunu reddetmek üzere seslerini yükseltmelidirler. Çünkü Rasulullah [SallAllahu Aleyhi ve Sellem]'e dil uzatan bir kimse hiçbir şekilde hoş gelmemiştir.

Papa ile görüşecek olan âlimlere de deriz ki: Nebîniz, dininiz ve kendiniz hakkında Allah'tan ittikâ ediniz... Rasulullah [SallAllahu Aleyhi ve Sellem]'e hakaret eden bir elle tokalaşmanızı veya belki de yurdununuz merkezinde ve mescitlerinizden bir mescitte sizlere Rasûlünüze ve dininize yönelik başka bir hakaret sürprizi yapacak konuşmasını dinlemenizi kerih gören Müslümanların evlatları hakkında Allah'tan ittikâ ediniz. Ve sizlere Allahu Te'alâ'nın şu kavlini hatırlatırız:  لا تَجِدُ قَوْمًا يُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ يُوَادُّونَ مَنْ حَادَّ اللَّهَ وَرَسُولَهُ "Allah'a ve Ahiret Günü'ne îmân eden bir toplumun Allah'a ve Rasûlü'ne düşman olanlar ile dostluk ettiğini göremezsin." [el-Mucâdele 22]

 

Devamını oku...

Bir Sorunun Cevabı

Soru: 19.05.2009'da Sri Lanka Devlet Başkanı Mahinda Rajapaksa, televizyon kanalında: "Vatanımız, terörist ayrılıkçılardan tamamen kurtulmuştur" diyerek Hükümetinin Tamil Kaplanları savaşçılarına karşı zaferini ilan etti. Devlet televizyonu da Hükümet ile Tamil Kaplanları arasında yaşanan çarpışmaların durmasından sonra Tamil Kaplanları savaşçılarının liderinin cesedini gösterdi. Genelkurmay Başkanı Sarath Fonseka, bu olayı şu sözüyle değerlendirdi: "Birkaç saat önce ülkeyi tahrip eden teröristlerin lideri Vellupillai'nin cesedi bulundu." Devlet Başkanı ise, "Amacımız, Tamilli sakinlerini isyancıların pençesinden kurtarmaktır. Şu anda bizlere düşen, bu özgür ülkede hep birlikte yaşamaktır" diyerek tedirgin olan Tamilli sakinlerinin korkusunu yatıştırmaya çalıştı.

O halde Sri Lanka'daki çatışmanın gerçeği nedir? Bu, yerel mi yoksa bölgesel mi yoksa devletlerarası bir çatışma mıdır? Bu çatışmanın sonucu, kimin lehinedir? Artık adadaki çatışmanın sona erdiğini veya uzantısı olacağını söylemek mümkün müdür?

Cevap: Bu sorulara cevap olarak deriz ki:

1. Sri Lanka Hükümeti ile Tamil Kaplanları savaşçıları arasındaki yaşanan anlaşmazlık, uzun vadeli çatışma olarak tanımlanmıştır. Gerçekte ise bu çatışma, Sri Lanka'nın stratejik sularına tahakküm etmek üzere Amerika ile İngiltere arasındaki bir çatışmadır ve bölgedeki bölgesel güçler olan Pakistan ve Hindistan yoluyla da beslenmektedir.

2. Sri Lanka'nın önemi, coğrafî konumunda yatmaktadır. Zira Sri Lanka, Güney Hint sahillerine 19 mil uzaklıktadır. Yani Asya'nın Batısı ile Doğusu arasındaki su bağlantı yollarının en önemlilerinden biri üzerine düşmektedir. Yine Sri Lanka, Palk Boğazı olarak isimlendirilen Hint Yarım Adası'nın en dar noktasına 22 mil uzaklıktadır. Amerika, Hint Okyanusu'na ve Çin'e kadar uzanan Ortadoğu ile Afrika petrol güzergahlarına hakim olmasında, dolayısıyla Batıya doğru deniz uzantılarına yönelik Çin tamahlarına sınırlama getirmede kendisine yardımcı olması için Palk Boğazı'nı bir Amerikan askerî üssüne dönüştürmek amacıyla ona hakim olmak için art arda girişimlerde bulunmuştur. Zira 11 Eylül olaylarından hemen sonra Amerikan Dışişleri Bakanı Rumsfeld, Amerikan-Sri Lanka ilişkilerini güçlendirme gemisine bindi. Zira Palk Boğazı'na hakim olmak, Hindistan ile Doğu eyaletleri arasındaki su bağlantı yollarını tehdit edecektir. Bunun önemi ise Hindistan'ın Sri Lanka tarafından gitmeye mecbur kalmasıdır ki bu da bu eyaletlere ulaşmak için yolculuk mesafesini uzatmak ve yolculuk maliyetinin büyük oranda artması demektir. Yine Palk Boğazı'na hakim olmak, hem bölgesel bir devlet olarak Hindistan'ın aşırı isteklerini, hem de Doğuya uzanmasını frenleyecektir. Bu da Çin'i, Sri Lanka Hükümeti ile olan askerî ilişkilerini güçlendirmeye, ona silah ve askerî malzeme tedarik etmeye sevk etmiştir. Kayda değerdir ki Hindistan'ın Palk Boğazı'na hakim olmadaki başarısızlığı, bölgedeki İngiliz çıkarlarının etkilenmesi demektir. Zira yüzlerce seneden beri İngiltere, Doğu pazarlarına emtia tedarik etmek amacıyla bölgedeki su yollarını ele geçirmek için Hint Okyanusu'na hakim olmaya çalışmaktadır. Buna mukabil Amerika'nın Hint Okyanusu'na ve Palk Boğazı'na hakim olması, İngiltere'nin yanı sıra Avrupa'ya zarar verecektir. Yani Sri Lanka'ya hakim olmak, Amerika için gerçekten önemli bir hedeftir ve Çin tehditlerini kontrol etmesi, Güney Asya ile Uzak Doğu'daki İngiliz ve Avrupa nüfuzunu frenleme imkanı verecektir.

3. Çatışma, İngiltere'nin Tamil vatandaşlarını kahve ve çay çiftliklerinde çalışmaları için Tamil bölgesinden Hint toplantılarına getirmesiyle başlamıştır. Zira İngiltere, adayı, çay ve kahve üretimi için ana bir çiftlik haline dönüştürdü. Ancak Sanahalili Budistlerin geneli, İngiliz ırkçı muamelesinden, özellikle de Tamilli Hinduların kendilerinden üstün tutulmasından nefret etmekteydiler. Nitekim Sri Lanka'nın 1948 yılında İngiltere'den bağımsızlığı, iki gurup arasındaki ilişkinin sertliğini vurgulamıştır. Peş peşe gelen Sri Lankalı Hükümetler de Sri Lanka'nın Kuzeyinde oturan Tamillilere uygun siyasî hakların verilmesinin geciktirilmesini amaçlamıştırlar. Bu nedenle Tamilliler, siyasî liderlerine ve hiç bir gün kendilerine insaf etmeyen Sri Lanka'nın siyasî kombinasyonuna olan güvenlerini kaybetmişlerdir. Bu da pek çok silahlı hareketlerin ortaya çıkmasına neden olmuştur ve bunların en meşhuru, kurucusu "Velupillai Prabhakaran'ın" liderliğinde 1967 yılında oluşan Tamil Kaplanları Hareketi'dir. Hareketin hedefi, adanın Kuzeyi ile Doğusunda "Ana Tamil" adında bağımsız bir Tamil devleti kurmaktır ve Hareket, özellikle 1983 yılındaki anayasal reform girişiminin başarısızlığa uğramasından sonra olmak üzere geçen asrın 80'leri dışında halk desteği alamamıştır. İngiliz, Hint ve Amerika ajanları tarafından Harekete sızmalar olmuştur ki bu da onların, diğer silahlı hareketler ile savaşmaya yönlenmelerine yol açmıştır. Ancak özellikle Hindistan'daki Kongre Partisi'nin dönemleri olmak üzere İngiltere'nin onun içindeki eli daha uzundur. Zira 1980 yılında İngiltere, Hindistan'ı Tamil Kaplanları Hareketi meselesine müdahale etmeye ve Sri Lanka Hükümeti'ni de adadaki Amerikan nüfuzunun büyümesine karşı koymaya sevk etti. Bu da Sri Lanka Hükümeti'nin Kuzeyi, adanın geriye kalanından ayırmak için Hintli Tamillerin Sri lanka'nın Kuzeyindeki Tamillere katılmasını engellemeyi kabul etmesi kılıfı altında olmuştur. Oysa gerçekte o zaman Hindistan'daki Kongre Partisi Hükümeti, Sri Lanka ordusunun Tamil Kaplanları Hareketi'nin bitirmek üzere olduğunu mülahaza etmiş ve belirgin siyasî bir şekilde ve perde arkasından Tamil Kaplanları'na destek verilmesi şeklinde Hindistan'ın müdahalesi devam etmiştir. Ta ki Hint Hükümeti'nin, 29.07.1987'de Hindistan Başbakanı Rajiv Gandhi ile Sri Lanka Devlet Başkanı Jayewardene arasında Barış Anlaşması'nı imzalamayı başarmasına kadar. Bu anlaşma sebebiyle Sri Lanka Hükümeti, Tamil bölgesini otoriteye ortak olması ve silahlı Tamil hareketlerini desteklememesi karşılığında Hint barış güçlerinin bulunmasına izin verilmesi dahil olmak üzere Tamillilere bir dizi imtiyazlar verdi.

4. Hindistan'ın Sri Lanka'nın bir parçasını işgal etmedeki başarısızlığı, Hint kuvvetlerinin aşağılanmış olarak geri çekilmesine yol açtı. Ardından Amerika, Tamil Kaplanları Hareketi ile Sri Lanka arasına girmek için Hindistan'a yönelik nefret duygularını istismar etti. Ancak Amerika, Hükümet ile ilişkilerini güçlendirmeyi, Hareket ile güçlendirmekten daha çok tercih etti. Bunun içindir ki Amerika ile Sri Lanka arasındaki ilişki, özellikle 11 Eylül olaylarından sonra daha çok gelişmiştir. Ardından Amerika, nihayet terörizme karşı küresel savaş çerçevesinde Tamil Kaplanları'nı bitirmesi için Hükümete yeşil ışık yaktığı gibi Sri Lanka ile güçlü askerî ve ekonomik ilişkiler kurmayı da dikkate aldı. Nitekim 2002 yılında Washington, Amerikan savaş ve muharip gemilerinin Sri Lanka topraklarını kullanmasına imkân veren bir anlaşmaya ulaşmayı başardı. Yine 2002 yılında Amerikan Başkanı Bush, Sri Lanka Devlet Başkanı "Mahinda Rajapaksa" ile Beyaz Saray'da bir araya gelerek Sri Lanka'da Barış ve Ekonomik Gelişme Anlaşması'na vardı. Ardından Amerika ile Sri Lanka, 2002 yılında Ortak Ticaret Anlaşması'nı [TIFA] imzaladılar. Dolayısıyla iki ülke arasındaki bu yakınlaşmadan en çok zarar gören İngiltere'dir ki şu iki sebepten dolayı kendisini tecrit edilmiş olarak bulmuştur: Birincisi: Hint seçimlerinde Hint Kongre Partisi'nin kaybetmesi ve Sri Lanka ile Amerikan'ın askerî ve ekonomik anlaşmasına karşı düşmanca bir tavır alınmasına karşı çıkan Janata Partisi'nin kazanmasıdır. İkinci sebep: Sri Lanka Hükümeti'nin Amerikan nüfuzu altına girmesidir. Yani İngiltere'nin tek seçeneği, nihayetinde bitirilen Tamil Kaplanları Hareketi'ni desteklemek olmuştur.

5. Amerika, Tamil Kaplanları'nın bitirilmesi için Sri Lanka Hükümeti'nin desteğini garantiye almak için Devlet Başkanı Mahinda Rajapaksa'nın 2005 yılında Sri Lanka'nın Başkanı seçilmesini bekledi. Aslında Mahinda Rajapaksa'nın seçim kampanyası, Tamil Kaplanları Hareketi'nin bitirme vaatleri esası üzerine olmuş ve özellikle aşırı Janta Vimkathi Partisi ve aşırı Budist rahipleriyle ittifak kurmuştur. Amerika, Mahinda Rajapaksa'nın yeniden seçilmesini memnuniyetle karşılamıştır. Zira Amerikan Dışişleri Bakanı Resmî Sözcüsü Yardımcısı Adam Ereli, Washington'da düzenlediği bir basın toplantısında şöyle demiştir: "Bizler, ülkelerimizin tarihsel ilişkisini korumayı sürdüreceğiz. Devlet Başkanı Mahinda Rajapaksa ile işbirliği yapmayı arzuluyoruz. Çünkü o, pek çok türde meydan okumalara karşı koymuştur." Amerika, Mahinda Rajapaksa ve kardeşi Genelkurmay Başkanı ile Tamil Kaplanlarını bitirmeyi başarmıştır. İngiltere, Hindistan ve Avrupa'nın Amerika'nın Sri Lanka ile bir anlaşma adımı attığının farkında olmalarından dolayı Mahinda Rajapaksa Hükümeti'nin Tamil Kaplanları Hareketi'nin bitirmesini engellemek için çaba sarf etmişlerdir.

6. Amerika, Pakistan yoluyla Mahinda Rajapaksa Hükümeti'ni etkin silahlarla destekledi. Zira 2006 Mart ayında Sri Lanka Devlet Başkanı Mahinda Rajapaksa, Pakistan'ı ziyaret ettiğinde kendisine füze fırlatma sistemi tedarik etmesini istedi. 2008 Mayıs ayında da Sri Lanka Genelkurmay Başkanı Fonseka, Pakistan ile 100 milyon dolar tutarında kalıcı türde 22 adet Pakistan Tankı satın alma anlaşması imzalamasının yanı sıra Pakistan otoriteleri, Sri Lanka'ya 65 milyon dolar tutarında pek çok silah tedarik etti. Yine 19.01.2009'da Pakistan Savunma Bakanı Seyyid Eser Alî, Sri Lanka mevkidaşı Gotabhaya Rajapaksa ile Ravalpindi'de bir araya geldiklerinde taraflar, terörizmle mücadele amaçlı ortak askeri tatbikatlar yapılması ve istihbarat bilgi paylaşımı çerçevesinde askerî işbirliğinin güçlendirilmesi üzerinde anlaştılar.

7. Tamil Kaplanları'na karşı üst üste zafer elde edilince İngiltere ve ajanı Hindistan'ın yanı sıra Avrupa, Mahinda Rajapaksa Hükümeti ile Tamil Kaplanları arasında bir uzlaşı gerçekleştirmeye çalıştılar. Uzlaşı yapılmasından amaçları ise, Tamil Kaplanları'nın bitirilmesini engellemektir. Nitekim İngiltere ile Hindistan, yaşanan çatışmada Tamilli sivillerin öldürüldüğünü gerekçe göstererek seslerini yükseltmişlerdir. Son günlerde İngiltere, Hindistan ve Avrupa, ateşkese teşvik hususunda aktifleştiler ve dünyanın dört bir tarafındaki Tamilli göstericileri, Mahinda Rajapaksa Hükümeti'nin sivilleri öldürmesine karşı protesto etmeye teşvik ettiler. Amerika ise barış ve ateşkes hakkında kelimelerle oynasa da Sri Lanka Hükümeti'ni bunları reddetmeye teşvik ediyor, ardından da Pakistan kanalıyla onu destekliyor. Tüm bunlar da Mahinda Rajapaksa'nın barış ve ateşkes tekliflerini reddetmesini sağlamıştır. İşte bu şekilde Sri Lanka Hükümeti, bu çağrıları görmezlikten geldi, dolayısıyla Tamil kuvvetlerini, yani adanın Kuzeyindeki geniş bölgelere tahakküm eden, polis birimine hâkim olan, kendilerine bağlı denizle ve hava kuvvetleriyle övünen bu askerî örgütü söküp atmayı başardı. Tamil Kaplanları'nın hezimete uğraması, adanın Kuzeyindeki Hint ve İngiliz nüfuzunun büyük ölçüde azalması demektir. Amerika'ya ise Sri Lanka üzerindeki hâkimiyetini güçlendirme ve ülkede kalıcı askerî üstler inşa etmesi fırsatı verdiği gibi  Palk Boğazı'na tahakküm etmesi ve Çin tehditlerine karşı koyması için Hint Okyanusu'ndaki denizsel varlığını yoğunlaştırması fırsatı da vermiştir. Bunun yanı sıra Amerika, -özellikle Kongre Partisi'nin Hindistan'da bir kez daha beş yıllığına iktidara gelmesinden sonra- bir kez daha bölgedeki kendi politikaları içerisinde hareket etmesi amacıyla Hindistan'a baskı yapmak için Sri Lanka'yı kullanabilecektir. Her şeye rağmen çoğu kişi, Tamilliler ile olan ilişkilerin onarılması ve siyasî taleplerine uyumluluk gösterilmesi için Mahinda Rajapaksa'yı beklemektedir. Amerika da bunun farkında olmasından dolayı bu talepleri gerçekleştirmek için IMF yoluyla Mahinda Rajapaksa Hükümeti'ne yardımlar sağlayarak önceden harekete geçmiştir. Zira Sri Lanka'nın istikrarı, Amerika için hayatî bir çıkardır ve bölgenin tarihine bakılması sonucunda İngiltere ile ajanı Hindistan'ın Sri Lanka'da yeniden nüfuzlarını inşa etmeye çalışacakları görülür. Belki de Anglo-Amerikan çatışması şimdilik sakinleşmiş olsa da henüz sona ermemiştir.

 

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER