Cuma, 10 Safar 1443 | 2021/09/17
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Otorite İle Polis Olarak ya da Başka İşlerde Çalışmanın Hükmü Hakkındaki Sorunun Cevabı

(Hizb-ut Tahrir Emiri Şeyh Âlim Ata İbn Halil Ebu Raşta Tarafından Facebook Sayfası Takipçilerinin Sorularına Verilen Cevaplar Silsilesi)

Otorite İle Polis Olarak ya da Başka İşlerde Çalışmanın Hükmü Hakkındaki Sorunun Cevabı

Ebu Yasir’e

Soru:

Esselamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berekatuh

Benim bir sorum olacak kardeşim; ben Halilu’r Rahman şehrinde yaşıyorum ve bu otoritede çektiğimiz sıkıntıları herkes biliyor. Zararlı otorite ve vakıası da malumdur. Benim sorum iki yönlü olacak:

Birincisi: Otoriteye mensup olan herkes günahkâr mıdır, yani trafik polisi de dahil onların içerisinde bulunmak caiz değil midir? 

İkincisi: İnşaat, fayans, sıva ve benzerleri gibi meslek sahibi olanlardan birinin onların yanında (merkezlerinde) çalışmasının hükmü nedir? 

Esselamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berekatuh

Cevap:

Ve Aleykumselam ve Rahmetullahi ve Berekatuh.

1- Otoritede polis olarak çalışma açısından olana gelince:

- Ebu Ya’le Müsnedi’nde ve İbn-u Hıbbân Sahihi’nde Ebu Ya’le’nin lafzıyla Ebu Said ve Ebu Hurayra’nın şöyle dediklerini tahriç etmişlerdir: Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: لَيَأْتِيَنَّ عَلَى النَّاسِ زَمَانٌ يَكُونُ عَلَيْكُمْ أُمَرَاءُ سُفَهَاءُ يُقَدِّمُونَ شِرَارَ النَّاسِ، وَيَظْهَرُونَ بِخِيَارِهِمْ، وَيُؤَخِّرُونَ الصَّلَاةَ عَنْ مَوَاقِيتِهَا، فَمَنْ أَدْرَكَ ذَلِكَ مِنْكُمْ، فَلَا يَكُونَنَّ عَرِيفًا وَلَا شُرْطِيًّا وَلَا جَابِيًا وَلَا خَازِنًاİnsanlar üzerine bir zaman gelecek, sefihler yöneticileri olacak, insanların şerlilerini öne geçirecekler ve hayırlılarını geri bırakacaklar. Namazları da vakitlerinden geciktirecekler. İçinizden kim buna yetişirse yönetici olmasın, polis olmasın, vergi tahsildarı olmasın ve veznedar olmasın.” Bu hadiste, Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem, sefih yöneticilerin yönetimi altında bu dördünden kesin olarak nehyetmiştir.

- Ancak Taberâni Sağîr ve Evsat’da Ebu Hureyra’dan şunu rivayet ettiğini tahriç etmiştir: فَمَنْ أَدْرَكَ مِنْكُمْ ذَلِكَ الزَّمَانَ فَلَا يَكُونَنَّ لَهُمْ جَابِيًا، وَلَا عَرِيفًا، وَلَا شُرْطِيًّİçinizden kim bu zamana yetişirse onların vergi tahsildarı olmasın, yöneticisi olmasın ve polisi olmasın.” Zira şöyle dedi: فَلَا يَكُونَنَّ لَهُمْ “Onlar için olmasın.” Yani nehiy, lâm tahsis için olduğundan dolayı mukayettir. Bu da ikinci hadisteki nehyin, bu yöneticilerin özel muhafızları, onları korumak için özel güvenlik departmanları, aynı şekilde yöneticilerin paralarının ve özel güvenlik birimlerinin veznedarı gibi bu yöneticiler için çalışmakla ilgili olduğu anlamına gelmektedir…   

Çünkü usul kaidelerinde, mutlak mukayyede hamledilir. O zaman nehiy, yöneticilerin korunması ve güvenlikleri için özel polis birimlerinde çalışmakla ilgili olur… Otorite başkanı ve yardımcılarının özel koruması olmak, paralarının veznedarı olmak, devlet güvenlik polisi olmak ve benzerleri gibi.    

Diğer normal polis birimlerine gelince; bu caizdir. Doğal olarak caiz olması, insanlara zulmetmesi ve haklarını yemesi anlamına gelmez. Bilakis çalışırken hakkı gözetmelidir. Bu ise sadece polis birimlerinde değil, bilakis tüm dairelerde böyle olmalıdır… Bundan dolayı trafik polisi ve benzerlerinin çalışmaları caizdir. 

2- Diğer işlere gelince; Sanki onlar inşaat, fayans ve sıvada ücretliymiş gibi oldukları için bu caizdir. Çünkü mubah işlerde Müslüman veya gayrimüslim ile icare akdi yapmak caizdir. Ancak fiili harp durumu bunun dışındadır. Çünkü onun için özel şeri hükümler vardır. Nitekim İbn-u Mace İbn-i Abbas’ın şöyle dediğini tahriç etmiştir: أَصَابَ نَبِيَّ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ خَصَاصَةٌ فَبَلَغَ ذَلِكَ عَلِيًّا فَخَرَجَ يَلْتَمِسُ عَمَلًا يُصِيبُ فِيهِ شَيْئًا لِيُقِيتَ بِهِ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَأَتَى بُسْتَانًا لِرَجُلٍ مِنْ الْيَهُودِ فَاسْتَقَى لَهُ سَبْعَةَ عَشَرَ دَلْوًا كُلُّ دَلْوٍ بِتَمْرَةٍ فَخَيَّرَهُ الْيَهُودِيُّ مِنْ تَمْرِهِ سَبْعَ عَشَرَةَ عَجْوَةً فَجَاءَ بِهَا إِلَى نَبِيِّ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَNebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e (bir ara) maddi darlık isabet etti. Bu durum Ali’ye ulaşınca hemen çıkıp, Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in ihtiyacını giderecek bir gelir temini için iş aradı. Derken Yahudi’ye ait bir bahçeye uğradı. Adama her kovası bir hurmaya on yedi kova su çıkardı. Yahudi de hurmasından onun için on yedi tane acve (denilen iyi hurma) seçip verdi. (Ali Radıyallahu Anhu da) bunları Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e getirdi.”  Bunun bir benzerini de Tirmizi tahriç etmiştir. Bu da gayrimüslim ile caiz olduğu müddetçe bir Müslüman ile de bağlayıcı olmayan mubah işlerde icarenin caiz olduğuna dair bir delildir. Dolayısıyla mubah işlerde otorite ile icare caizdir. 

Kardeşiniz                                                                                                                        H. 29 Receb’ul Ferd 1434

Ata İbn Halil Ebu Raşta                                                                                                    M. 08 Haziran 2013

Cevaba, emirin aşağıdaki web sitesinden bağlanabilirsiniz:

http://archive.hizb-ut-tahrir.info/arabic/index.php/HTAmeer/QAsingle/3356/

Devamını oku...

Cezai Şart (Ceza Koşulu) İle Taksitli Satış Hakkındaki Sorunun Cevabı

(Hizb-ut Tahrir Emiri Şeyh Âlim Ata İbn Halil Ebu Raşta Tarafından Facebook Sayfası Takipçilerinin Sorularına Verilen Cevaplar Silsilesi)

Cezai Şart (Ceza Koşulu) İle Taksitli Satış Hakkındaki Sorunun Cevabı

Aboudhia Taki’ye

Soru:

Satış bedelinin aylık taksitlerle ertelenmesinin belirlenmesi halinde, müşterinin taksiti zamanında ödeyememesi veya geciktirmesi durumunda taksit bedelinin artırıldığı cezai bir şartın konmasıyla satış sözleşmesi şeri olur mu?

Cevap:

Esselamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berekatuh

Satış vadeli olarak yapılacağı gibi aynı şekilde peşin veya taksitle de yapılır. Ancak müşterinin ödemekten aciz kalması nedeniyle fiyatın artırılması caiz değildir. Dahası zengin olduğu halde ödemeyip geciktiriyorsa o zaman devlet tarafından cezalandırılır. Yani Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şu kavlinden dolayı onun aleyhine geciktirme davası açılır. Nitekim Ebu Davud Amr İbn-i Şerid’den, babasından, Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: لَيُّ الْوَاجِدِ يُحِلُّ عِرْضَهُ، وَعُقُوبَتَهُGücü olan kimse borcunu zamanında ödemezse onu teşhir etmek ve cezalandırmak helal olur.” “Leyye”, yani geciktirirse demektir. “El-vêcidi”, yani ödemeye gücü olan kimse demektir. “Yahıllu ırdahû”, yani ona sen geciktiren birisin denilmesi ve ona sert konuşulması helal olur demektir. “ukûbetehû” ise açıktır…   

Şayet zor durumda olmasından dolayı ödeyemiyorsa, kolaylık zamanına kadar mühlet verilir. Zira Subhanehu şöyle buyurmuştur: وَإِنْ كَانَ ذُو عُسْرَةٍ فَنَظِرَةٌ إِلَى مَيْسَرَةٍŞayet (borçlu kimse) zor durumdaysa (elinin genişleyeceği) kolaylık zamanına kadar (ona) mühlet verin.” [Bakara-280] Yani ödeme yapabilmesi için mühlet verilir demektir…  

Binaenaleyh satış ister peşin isterse taksitle olsun, her iki taraf için bağlayıcı olur ve ödemeye güç yetirilememesinden dolayı fiyat artırılmaz. Aksi taktirde faiz olur. Bu faiz türü, cahiliye döneminde yaygındı. Şâfi’den şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Cahiliye faizlerinden biri de, bir adamın bir adama borcu olması ve borcun kapatılması şeklindeydi. Nitekim alacaklı, (borcu olan kişiye) şöyle derdi: Ya (borcunu) ödersin ya da artırırsın. Şayet borcu geciktirirse onun üstüne ekleme yapar öyle geciktirirdi.”

Sonuç olarak, başlangıçta üzerinde anlaşılan fiyat her iki taraf için de bağlayıcıdır. Dolayısıyla zamanında ödenmediğinden dolayı fiyatın artırılması veya fiyatın artırılmasıyla birlikte başka bir zamana ertelenmesi caiz değildir. 

Kardeşiniz                                                                                                                       H. 27 Recebu’l Ferd 1434

Ata İbn Halil Ebu Raşta                                                                                                  M. 06 Haziran 2013

Cevaba, emirin aşağıdaki web sitesinden bağlanabilirsiniz:

http://archive.hizb-ut-tahrir.info/arabic/index.php/HTAmeer/QAsingle/3354/

Devamını oku...

Fecir Vakti İmsak Vakitlerini Nasıl Taktir Ederiz

  • Kategori Emir'e sorulanlar
  •   |  

(Hizb-ut Tahrir Emiri Şeyh Âlim Ata İbn Halil Ebu Raşta Tarafından Facebook Sayfası Takipçilerinin Sorularına Verilen Cevaplar Silsilesi)

Soru-Cevap

Fecir Vakti İmsak Vakitlerini Nasıl Taktir Ederiz

Muaz Halil Mansur Samamra’ya

Soru:

Esselamu Aleykum. Hizbin, Norveç’teki oruç ve Ramazan ayı hakkında içtihadı olup olmadığını öğrenmek istiyorum; zira sabah namazı ikide, akşam namazı on birde ve yatsı namazı ise gece yarısı on ikide oluyor. Tabi orada gün batımı olmuyor. Yani dünya, her zaman gündüz oluyor. Orada Suudi Arabistan ve en yakın İslam ülkesine göre oruç tutup açılabileceğine dair içtihatlar, görüşler ve fetvalar olduğu gibi bunun caiz olmadığını söyleyenlerde var. Ayrıca orada gün batımı bir saat veya yarım saattir. Neyin doğru olduğunu bilmiyoruz ve Kardavi gibi İslam Birliği’nin fetvaları da var.        

Hizbin bu konuda içtihadı var mıdır? Umarım kardeşimiz ve Hizb-ut Tahrir’in emiri bu konuda bize yardımcı olabilir? 

Allah sizi mübarek kılsın.

Kardeşiniz Muaz Samamra– Norveç Krallığı

Cevap:

Ve Aleykumselam ve Rahmetullahi ve Berekatuh

1- Soru açık değil. Burada bir çelişki var. Zira siz diyorsunuz ki:

“Orada gün batımı bir saat veya yarım saattir.” Bundan da gecenin, bir veya yarım saat olduğu anlaşılıyor.

Ama siz az önce şöyle dediniz: “Tabi orada gün batımı olmuyor. Yani dünya, her zaman gündüz oluyor.” Yani gece olmuyor…

Sonra yine şöyle diyorsunuz: “Sabah namazı ikide, akşam namazı on birde ve yatsı namazı ise gece yarısı on ikide oluyor.” Bu ise orada, gece saat 11’den gündüz saat ikiye kadar gece olduğu, yani 3 saatlik bir gecenin olduğu anlamına geliyor…    

Burada bir çelişkinin olduğu açıktır. Zira birinci söz, “gecenin yaklaşık bir saat veya yarım saat” olduğu, ikincisi “gecenin olmadığı” ve üçüncüsünde ise “üç saatlik bir gecenin olduğu” şeklindedir. Dolayısıyla soruyu netleştiriniz ki cevaplayabilelim Allah’ın izniyle.

2- Ancak yaklaşık iki yıl önce başka bir kardeşimin bana gönderdiği ve benim de cevap verdiğim bir soru vardı. Soru ülkeniz Norveç’e yakın olan Finlandiya’dan gelmişti. Bana gelen ve benim de cevap verdiğim soruyu aşağıda size aktaracağım. Umarım bu konuda size yardımcı olur. Soru şöyle:  

( Esselamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berekatuh.

Ben Finlandiya’lıyım ve iftar saatlerimizin hükmünü soruyorum. Zira güneş batsa bile "gecenin karanlığı" yoktur ve güneş battıktan sonra bile alacakaranlık hali gibi kalıyor. Bilinmelidir ki ben, başkent Helsinki’ye 800 km uzaklıkta ve neredeyse yok denecek kadar bir grup Müslümanın olduğu bir bölge olan Finlandiya’nın kuzeyindeki uzak bir bölgede yaşıyorum. 

Soru: (“Gün batımının” akşam 11 civarında olduğu dikkate alındığında) gün batımının zamanı hemen hemen bilinmesinden dolayı fecir vaktinde imsak vakitlerini nasıl belirleyebiliriz. Fecre gelince; bilinen anlamda “gecenin” olmamasından dolayı onun zamanını belirlemek zordur. Ramazan orucunu başka bir zamanda kaza etmem doğru olur mu? İmsak (fecir) için belirli bir zamanın olmaması orucun sıhhatine etki eder mi? (حَتّٰى يَتَبَيَّنَ لَكُمُ الْخَيْطُ الْاَبْيَضُ مِنَ الْخَيْطِ الْاَسْوَدِ مِنَ الْفَجْرِࣕSabahın beyaz ipliği (aydınlığı), siyah ipliğinden (karanlığından) ayırt edilinceye kadar.” [Bakara-187]) Yoksa başkent Helsinki’deki cami vakitlerini mi takip edelim?? Esselamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berekatuh. 29.07.11)

   Cevap: Namaz ve orucun sebepleri, vakitlerdir. Dolayısıyla sebebin varlığıyla hükmü var olur, sebebin yokluğuyla da hüküm yok olur. Bu nedenle usul olarak sebep hakkında şöyle denilir: “Istılahta sebep, hükmün teşrii için değil hükmün varlığı için belirleyici olmasından dolayı semi delilin delalet ettiği açıkça belirlenmiş her vasıftır.” Yani sebepler, teklif eden tarafından gelen hükmün varlığını mükellefe bildirmek için Şâri’nin koyduğu işaretlerdir. Dolayısıyla sebep, varlığı hükmün varlığını, yokluğu ise hükmün yokluğunu gerektirir. 

Binaenaleyh sabah, öğle ve diğer namazlar açısından, sizin bölgeniz dışındaki diğer bir bölgenin vakitlerine göre oruç veya namaz caiz değildir…Yine Ramazan ayında imsak vakti ve iftar vakti açısından siz başkente 800 km uzaklıktaki kuzey Finlandiya bölgesinde ikamet ederken başkentteki Helsinki Camii’nin vakitlerine göre oruç tutmak caiz değildir. Aynı şekilde oruç tutmaya gücünüz yettiği sürece Ramazan orucunu diğer günlerde kaza etmeniz de caiz değildir.      

Kerim kardeşim, sizin sorununuzun iftar ve imsak açısından akşam ve fecir vakitlerinde olduğu görünüyor. Bu mesele, aşağıdaki şekildedir:

1- Gün batımı bilindiğine göre, alacakaranlık durumu devam etse bile gün batımında orucunuzu açabilirsiniz. Çünkü akşam ezanı gün batımında okunuyor. Nitekim Müslim’de, Rasul Sallalllahu Aleyhi ve Sellem’in hadisinde bir adam gelerek namaz vakitleri hakkında sorunca Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle dedi: ...ثمَّ أَمَرَهُ فَأَقَامَ بِالْمَغْرِبِ حِينَ وَقَعَتِ الشَّمْس “Sonra, güneş battığı zaman akşam (ezanını okumasını) emretti.” Başka bir rivayette şöyle geçmektedir: ثُمَّ أَمَرَهُ بِالْمَغْرِبِ حِينَ وَجَبَتِ الشَّمْسُ... “sonra şafak kaybolduğu zaman akşam (ezanını okumasını) emretti.” Yani batınca demektir. İşte bu iftar vaktidir. Yani şafak (alacakaranlık) kaybolduğunda değildir. Çünkü Müslim’deki mezkur hadiste geçtiği gibi şafağın kaybolması yatsı namazı içindir. ثُمَّ أَمَرَهُ فَأَقَامَ الْعِشَاءَ حِينَ غَابَ الشَّفَقُ... “Sonra şafak (alacakaranlık) kaybolunca yatsı (ezanını okumasını) emretti.” Başka bir rivayette de şöyle geçmektedir: ثُمَّ أَمَرَهُ بِالْعِشَاءِ حِينَ وَقَعَ الشَّفَقُ “… Sonra şafak (alacakaranlık) kaybolduğu zaman yatsı (ezanını okumasını) emretti.” Yani kaybolduğu zaman demektir. Bu nedenle gün batımından sonra alacakaranlığın (şafağın) varlığı iftarı etkilemez. Bazı fakihlere göre şafak, güneş battıktan sonraki kızıllık iken diğer fakihlere göre ise gün batımından sonraki kızıllığın ardından gelen beyazlıktır. Dolayısıyla yatsı namazında alacakaranlığın kaybolması, (güneş) battıktan sonra kızıllığın kaybolması veya kızıllığın kaybolmasından sonra da gündüzün beyazlığının kaybolmasıdır. İbnu’l Esir, şöyle demiştir: (Zıtlıkların olduğu şafak, güneş battıktan sonra batıda görülen kızıllığın olması ki bunu Şâfi benimsemiştir ve bahsi geçen kızıllıktan sonra batı ufkunda geriye kalan beyazlıktır ki bunu da Ebu Hanife benimsemiştir.)  

İmsak vaktinde olması gereken fecre gelince; bu, fecir ve namaz ezanıdır. Müslim’in mezkur hadisinde şöyle geçmektedir: فَأَقَامَ الْفَجْرَ حِينَ انْشَقَّ الْفَجْرُ... “Şafak sökünce sabah (ezanını) okudu.” Başka bir rivayette şöyle geçmektedir: فَأَمَرَ بِلَالًا فَأَذَّنَ بِغَلَسٍ، فَصَلَّى الصُّبْحَ حِينَ طَلَعَ الْفَجْرُ... “…Bilal’e alacakaranlıkta ezan okumasını emretti ve fecir doğduğu zaman da sabah namazını kıldırdı.” Tirmizi’nin, Cibril’in Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e imam olduğu andaki hadisinde şöyle geçmektedir: ثُمَّ صَلَّى الفَجْرَ حِينَ بَرَقَ الفَجْرُ، وَحَرُمَ الطَّعَامُ عَلَى الصَّائِمِ... “…Sonra fecrin (kızıllığının) parıldadığı ve oruçluya yeme içmenin haram olduğu vakitte sabah namazını kıldırdı.” “بِغَلَسٍ - Bi-galas” kelimesinin anlamı hakkında İbnu’l Esir şöyle demektedir: Galas, gecenin karanlığının sabahın aydınlığı ile karıştığı zamandır.

Buradaki fecir, fecr-i sadıktır. Yani gecenin karanlığının beyaza doğru değişmesidir.  Siz de olduğu gibi gecenin karanlığı kısmi olsa bile böyledir. Bu karanlık, ufka yatay olarak yayılan bir beyazlığa dönüşürse, bu fecr-i sadıktır. O zaman imsak vakti olup imsak yapar (yeme içmeyi bırakır) ve namazınızı kılarsınız. Bu ise gecenin karanlığının beyaza dönüştüğü ancak beyazlığın gökyüzüne doğru yatay olarak değil dikey olarak yükseldiği fecr-i kazibden farklıdır. Bu durumda sabah namazı caiz değildir. Çünkü gece sayılır. Dolayısıyla yiyip içebilirsiniz… Yani bu durumda imsak yapmanız (yeme içmeyi bırakmanız) şart değildir.        

Fecr-i sadıkta gecenin karanlığına karışan beyazlık, her şeyin görüldüğü anlamına gelmez. Bilakis siz, doğudan ufku izlemeye başlarsanız, “kısmi” karanlığın dağılmaya başladığını görürsünüz. Yani görüntü, öncekinden farklı olarak ufukta sağa sola yayılmış olur.   

İbn Hacer, İbn Hacer Fethu’l Bâri’de Müslim’in hadisini şerh ederken şöyle demiştir: Abdullah İbn Mesud’dan Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: لاَ يَمْنَعَنَّ أَحَدَكُمْ - أَوْ أَحَدًا مِنْكُمْ - أَذَانُ بِلاَلٍ مِنْ سَحُورِهِ، فَإِنَّهُ يُؤَذِّنُ - أَوْ يُنَادِي بِلَيْلٍ - لِيَرْجِعَ قَائِمَكُمْ، وَلِيُنَبِّهَ نَائِمَكُمْ، وَلَيْسَ أَنْ يَقُولَ الفَجْرُ - أَوِ الصُّبْحُ -» وَقَالَ بِأَصَابِعِهِ وَرَفَعَهَا إِلَى فَوْقُ وَطَأْطَأَ إِلَى أَسْفَلُ حَتَّى يَقُولَ هَكَذَا وَقَالَ زُهَيْرٌ: «بِسَبَّابَتَيْهِ إِحْدَاهُمَا فَوْقَ الأُخْرَى، ثُمَّ مَدَّهَا عَنْ يَمِينِهِ وَشِمَالِهِBirinizi -veya sizden birinizi- Bilal’in okuduğu ezan sahur yapmaktan alıkoymasın. Çünkü o, gece vakti ezan okur. Bu ezanla, geceyi ihya edenleri sahur yemeği için uyarır, uyuyanları da sahura kaldırır. Bunları ifade ederken bu ezanın, fecir veya sabah ezanı olduğunu söylemedi. Bu arada parmakları ile bir şeylere işaret etti. Parmağını yukarı kaldırıp sonra aşağı indirdi. Hadisin ravilerinden Züheyr ise; iki şehadet parmağı -şehadet parmağı ile yanındaki orta parmak- ile işaret ederken ikisini üst üste getirip sağına ve soluna doğru uzattı. demiştir.” İbn Hacer şöyle dedi: (… Sabah genellikle uykudan sonra gelir. O halde hazırlanmaları ve ilk vaktin faziletini idrak etmeleri için vakti girmeden önce insanları uyandıran birini tayin etmek uygun olur. Allah daha iyisini bilir. Keza “parmağını yukarı doğru kaldırdığını söyledi” şeklindeki sözü, yani işaret etti demektir… “إِلَى فَوْقُilel-fevgu, yukarı doğru” sözü, zamme (ötre) üzere mebni olmuştur ve “أَسْفَلُ esfelu, aşağı doğru” kelimesi de aynı şekildedir. … Sanki fecr-i sadıkın sıfatını anlatmak için iki parmağını birleştirip sonra da ayırmıştır. Çünkü fecr-i sadık, yatay olarak yükselir, sonra ufukta sağa sola giderek yayılır. Fecr-i kazib ise bundan farklıdır. Nitekim Araplar onu, zenbu’s sihran (yalancı fecir) olarak adlandırmıştır. Çünkü o, gökyüzünün en yüksek yerinde görünür ve sonra da iner. Nitekim başını kaldırıp indirmesi de buna işaret etmektedir.) Mu’taridan (مُعْتَرِضًا): Yani yatay olarak demektir.      

Sonuç olarak: Sizin bölgenizdeki imsakiye güvenilir olmadığı için aşağıdaki şekilde yaparsınız:

  • Gün batımında iftar yapın…
  • Sizin orda geceleri olduğunu söylediğiniz “kısmi” karanlık durumundan daha fazla yatay beyazlık göründüğünde, yani doğu tarafındaki beyazlığın yatay olarak sağa sola doğru dikkat çekici bir şekilde değiştiğini gördüğünüzde, bu fecr-i sadık olup imsak yapıp (yeme içmeyi bırakıp) namaz kılabilirsiniz…
  • Bu hususta imkânınız ölçüsünde çabalayın, elinizden geleni yapın, yanındaki arkadaşlarınıza yardımcı olun, onlarla istişare yapın, buna göre iftar ve imsağınızı yapın ve imsak ve iftar zamanına dikkat edin. Şüphesiz Allah affedici ve esirgeyicidir. (وَمَا جَعَلَ عَلَيْكُمْ فِي الدِّينِ مِنْ حَرَجٍ “(Allah), din hususunda üzerinize hiçbir zorluk yüklemedi” [Hac-78]) Beyhaki’nin Sünenü’l Kübrası’nda tahriç ettiği hadiste Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: إِنَّ هَذَا الدِّينَ مَتِينٌ، فَأَوْغِلْ فِيهِ بِرِفْقٍ “Şüphesiz bu din, çok sağlamdır. Onunla yumuşak bir şekilde ilgilen.”

Allah bizim, sizin ve Müslümanların oruç ve namazlarını kabul etsin. Allah sizinle beraber olsun. 10/08/2011) Finlandiya’daki kardeşin sorusunun cevabı bitti.

Tüm bunlara rağmen, bölgeniz hakkındaki bilgileri açık bir şekilde gönderdiğinizde, Allah’ın izniyle size cevap vereceğim.

Kardeşiniz                                                                                                                        H. 26 Recebu’l Ferd 1434

Ata İbn Halil Ebu Raşta                                                                                                   M. 05 Haziran 2013

Cevaba, emirin aşağıdaki web sitesinden bağlanabilirsiniz:

http://archive.hizb-ut-tahrir.info/arabic/index.php/HTAmeer/QAsingle/3353/

Devamını oku...

Halifenin Seçilme Süresinin Belirlenmesi Hakkındaki Sorunun Cevabı

(Hizb-ut Tahrir Emiri Şeyh Âlim Ata İbn Halil Ebu Raşta Tarafından Facebook Sayfası Takipçilerinin Sorularına Verilen Cevaplar Silsilesi)

Halifenin Seçilme Süresinin Belirlenmesi Hakkındaki Sorunun Cevabı

Ahmad Nadhif’e

Soru:

Şeyhimiz, bir önceki İmamın azledilmesinin ardından bir Halifenin nasbedilmesi için üç günlük süre verilmesi hakkında size bir soru sormak istiyorum. Nitekim “(Hilafet Devleti’nin) Cihazları” kitabında bu üç günlük süre, Ömer Radıyallahu Anhu’nun üç günün ardından altı sahabeden herhangi birisi diğerlerinin ittifakını reddederse onun öldürülmesi emrine dayalı olarak geçmektedir. Sorum şudur; Taberi tarihinden alınan bu rivayetlerin zayıf olduğunu söyleyenler var. Bu hususta ne diyorsunuz? Allah size mübarek kılsın ve hayırla mükafatlandırsın.   

Cevap:

Ve Aleykumselam ve Rahmetullahi ve Berekatuh

Ömer Radıyallahu Anh’ın, Halifenin seçilmesinde sahabeler için üç günlük bir süre belirlemesi konusu… Bu konu, sahabelerin ileri gelenleri tarafından biliniyordu. Nitekim Ömer Radıyallahu Anh, sahabelerin ileri gelenlerinden Suheyb’e şöyle demiştir:  صَلِّ بِالنَّاسِ ثَلَاثَةَ أَيَّامٍ، وَأَدْخِلْ عَلِيًّا وَعُثْمَانَ وَالزُّبَيْرَ وَسَعْدًا وَعَبْدَ الرَّحْمَنِ بْنَ عَوْفٍ وَطَلْحَةَ إِنْ قَدِمَ... وَقُمْ عَلَى رُءُوسِهِمْ، فَإِنِ اجْتَمَعَ خَمْسَةٌ وَرَضُوا رَجُلًا وَأَبَى وَاحِدٌ فَاشْدَخْ رَأْسَهُ أَوِ اضْرِبْ رَأْسَهُ بِالسَّيْفِİnsanlara üç gün namaz kıldır. Sonra Ali, Osman, Zübeyr, Sa’d, Abdurrahman Bin Avf ve Talha geldiklerinde yanlarına gir… ve onların başlarında bekle. Şayet beşi birleşir ve bir adama razı olurlar da birisi reddederse, onun başını vurun veya kılıçla onun başını vurun.” Bunu, İbn-i Şeybe Medine tarihinde rivayet ettiği gibi Taberi de kendi tarihinde rivayet etmiştir. Aynı şekilde bunu, İbn-i Sa’d Tabakatu’l Kübra’da nakletmiştir. Ayrıca onlar, şura ehlinden ve sahabelerin ileri gelenlerindendi. Bu ise sahabelerin gözü ve kulağı önünde olduğu halde onların arasından bunu karşı çıkan veya inkar eden birinin olduğu nakledilmemiştir. Dolayısıyla Müslümanların üç gün, üç geceden fazla Halifesiz kalmasının caiz olmadığına dair sahabenin icmaı olmuştur. İcma ise, Kitap ve Sünnet gibi şeri bir delildir. Bundan dolayı Müslümanlar, Halifenin yeri üç gün boş kaldığında bir önceki Halifenin ardından bir Halifenin seçilmesini ihmal etmemişlerdir. Ancak başlarından def edemeyecekleri mücbir sebeplerden dolayı bundan engellenmeleri durumunda, farzı yerine getirmek için meşgul oldukları ve üzerlerindeki baskılardan dolayı geciktirmeye zorlandıklarından dolayı günahtan kurtulurlar. Nitekim İbn-i Hibbân ve İbn-i Mâce, İbn-i Abbas’ın şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: إن الله وضع عن أمتي الخطأ، والنسيان، وما استُكْرِهوا عليهÜmmetim üzerinden şu üç husus kaldırılmıştır (hesaba çekilmezler): Hata yapmak, unutmak ve zorlandıkları şey.” Şayet bunun için meşgul olmazlar ise, Hilafet kuruluncaya kadar hepsi günahkâr olurlar. Meşgul oldukları taktirde farz onların üzerinden düşer. Halifenin ikame edilmesi için oturduklarından dolayı işlemiş oldukları günaha gelince, onlardan (bu günah) düşmez, bilakis üzerlerinde kalmaya devam eder ve Allah, farzı terk eden bir Müslümanı işlemiş olduğu herhangi bir günahtan dolayı hesaba çekeceği gibi bundan dolayı onları da hesaba çekecektir.      

Kardeşiniz                                                                                                                       H. 25 Recebu’l Ferd 1434

Ata İbn Halil Ebu Raşta                                                                                                   M. 04 Haziran 2013

Cevaba, emirin aşağıdaki web sitesinden bağlanabilirsiniz:

http://archive.hizb-ut-tahrir.info/arabic/index.php/HTAmeer/QAsingle/3352/

Devamını oku...

Özellikle Murabaha Satışı Olmak Üzere İslami Bankalarla İşlem Yapmanın Hükmü

(Hizb-ut Tahrir Emiri Şeyh Âlim Ata İbn Halil Ebu Raşta Tarafından Facebook Sayfası Takipçilerinin Sorularına Verilen Cevaplar Silsilesi)

Soru-Cevap

Özellikle Murabaha Satışı Olmak Üzere İslami Bankalarla İşlem Yapmanın Hükmü

Hasan S. Al-Tarda’ya

Soru:

Esselamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berekatuh.

Değerli Şeyhimiz sizden, özellikle Murabaha satışı olmak üzere İslami bankalarla işlem yapmanın hükmünü açıklamanızı rica ediyorum… İslami bankalar yoluyla otomobil veya ev satın almak gibi? Ben bunun haram olduğunu biliyorum ama bunu bir kişiye nasihat etmek istediğimde konuyu ona ayrıntılı bir şekilde açıklayamıyorum…  Şimdi size, vakıamızdan insanlar bir işlem yaparken İslami bankaya benzettikleri hususa dair bir örnek vermek istiyorum… Kasabamızda, bir evin tamamını taksitle (çekle) yapması için kendisiyle anlaşma yapılan şirketler var ve onlar sizinle, satın alımlarda (%15) gibi belli bir yüzde karşılığında kendilerine ait olmayan demir, doğrama (marangoz), çimento ve benzeri şeyler üzerinde anlaşıyorlar… Bu işlem ile diğeri arasında bir fark var mıdır??

Cevap:

Ve Aleykumselam ve Rahmetullahi ve Berekatuh

Murabaha satışı olarak adlandırılan İslami bankalarla işlem yapmak, şeriata aykırı olan işlemlerdir. Bunun en belirgin yönleri şunlardır: 

Birincisi: Banka arabayı veya buzdolabını satın almadan önce müşteri ile satış sözleşmesinin yapılması… Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem sahip olunmayan bir şeyin satışından nehyetmiştir. Hakim Bin Huzzam’ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: Dedim ki: Ey Allah’ın Rasulü! Bir adam gelip benden satmakta olduğum şeyden yanımda olmayanı satmamı istedi. Sonra onu pazarda sattım. Bunun üzerine dedi ki: لا تَبِعْ مَا لَيْسَ عِنْدَكَYanında olmayan şeyi satma.” [Ahmed rivayet etti.] Bu kişi, Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e, onun (satıcının) yanında olmayan bir eşyayı satın almak isteyen, bu yüzden (satıcının) pazara gidip onu satın alan ve sonra onu kendisine satan müşteri hakkında sordu. Nitekim Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem bundan nehyetti. Ancak ister satın alsın ister satın almasın yanındaki eşyayı müşteriye sunarsa bu caizdir.

Bunu açıklığa kavuşturmak için şöyle söyleyelim: Bankaya giden bir kişi kredi talebinde bulunur… Banka da ona kredi veya nakdi neden istediğini sorar… Kişi de buzdolabı, araba veya çamaşır makinesi satın alacağını söyler… Banka da onun için bir buzdolabı alacağına ve onu da taksitle şöyle bir fiyata satacağına dair kişiyle bir anlaşma yaparsa, bu banka buzdolabını satın almadan önce bağlayıcı bir anlaşma yapmış olur. Sonra banka gider ve kişi için bir buzdolabı alır. Dolayısıyla kişi, bankadan buzdolabını satın alamaz. Çünkü bankayla yapılan anlaşma, buzdolabı bankanın mülkü olmadan önce yapılmıştır. Böylece anlaşma, banka buzdolabına sahip olmadan önce yapılmış olur.         

Banka satın aldıktan sonra müşteriye satmıştır denilmez. Böyle denilmez. Çünkü banka malı satın almadan önce, bankanın müşteri ile olan anlaşması bağlayıcı hale getirilmiştir. Bu da banka kendisi için satın aldıktan sonra müşterinin onu satın almayı reddedemeyeceğine delalet etmektedir. Dolayısıyla anlaşma, banka satın almadan önce bağlayıcı hale gelmiş olur.    

Şayet bankanın içerisinde buzdolaplarının olduğu bir mağazası olur, diğer buzdolabı satıcıları gibi ister satın alsın ister satın almasın bunları kişiye sunarsa, o zaman peşin ve taksitli satış sahih olur.

İkincisi: Şayet müşteri taksitlerden birini geciktirirse, müşterinin borcunun artırılması caiz değildir. Çünkü bu faizdir ve cahiliye döneminde kullanılan riba nesie olarak adlandırılır. Dolayısıyla borcun ödeme zamanı geldiği halde borçlu olan kişi vadesinde ödeyememiş ve bundan dolayı borcu da artırılmışsa, İslam gelerek bunu tamamen yasaklamış ve zor durumda olan borçluya borcunu artırılmaksızın mühlet vermiştir. وَإِنْ كَانَ ذُو عُسْرَةٍ فَنَظِرَةٌ إِلَى مَيْسَرَةٍ وَأَنْ تَصَدَّقُوا خَيْرٌ لَكُمْ إِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَŞayet (borçlu kimse) zor durumdaysa (elinin genişleyeceği) kolaylık zamanına kadar mühlet verin. (Borcu silip) tasadduk etmeniz sizin için daha hayırlıdır, şayet bilirseniz.” [Bakara-280]   

Bu nedenle yukarıda belirtilenlere göre banka ile işlem yapmak caiz değildir. 

2- Müteahhitlik hakkında bahsettiğiniz hususa gelince; bu mesele farklıdır… Zira orada müteahhide ait olmayan bir ev için satın alma sözleşmesi yoktur. Bilakis mesele, ev sahibinin, müteahhit ile evin niteliklerine uygun olarak inşa edilmesi için bir kira sözleşmesi üzerinde anlaşmaya varması meselesidir. Dolayısıyla bu, ev sahibinin işin tamamlanmasına göre müteahhide taksitler halinde verdiği bir ücret karşılığında olup kimseye ait olmayan havadan bir ev satın alma sözleşmesi değildir. Ancak henüz inşa edilmemiş ve müteahhidin de geçerli bir mülkiyete sahip olmadığı bir dairenin satışı şeklinde olursa, satış sahih değildir.

Kardeşiniz                                                                                                                        H. 24 Recebu’l Ferd 1434

Ata İbn Halil Ebu Raşta                                                                                                   M. 03 Haziran 2013

Cevaba, emirin aşağıdaki web sitesinden bağlanabilirsiniz:

http://archive.hizb-ut-tahrir.info/arabic/index.php/HTAmeer/QAsingle/3351/

Devamını oku...

Katar’ın Arap Baharına Yönelik Cömertliğinin Arkasında Ne Var?

(Hizb-ut Tahrir Emiri Şeyh Âlim Ata İbn Halil Ebu Raşta Tarafından Facebook Sayfası Takipçilerinin Sorularına Verilen Cevaplar Silsilesi)

Soru-Cevap

Katar’ın Arap Baharına Yönelik Cömertliğinin Arkasında Ne Var?

İmad Dabbas’a

Soru: Esselamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berekatuh.

Katar’ın Arap Baharına yönelik cömertliğinin arkasında ne var?


Cevap: Ve Aleykumselam ve Rahmetullahi ve Berekatuh.

Kardeşim Suriye şu an sıcak çatışma bölgesidir:

a- Hafız ve Beşar'dan beri Amerika’nın nüfuz bölgesidir ve Amerika, Beşar'ın insanların kabul etmediği çökmüş bir yönetim içinde olduğunu, bu nedenle daha önce kendisi ve babasının yaptığı gibi Amerika’nın çıkarlarını uygulayamayacağını bilmektedir. Bundan dolayı Amerika, Ulusal Konsey ve Koalisyon gibi kendi türettiklerini hazırlamak yoluyla mevcut ajana alternatif bir ajan bulmak için çalışıyor...

b- Kendi türettikleri, Laik sivil bir devlet istediklerinden ve insanlar da İslami duygulara sahip olduklarından ve bu fedakarlıkları eski rejimi geri getirmek ve kapkara bir yüzün yerine siyah bir yüz getirmek için yapmadıklarından dolayı içeride kabul görmemiştir. İçeride insanların kabul etmediği şey işte budur. Sonra Amerika’nın türettikleri, insanların taleplerine yabancıdırlar.  Bu nedenle Amerika, içeridekilere boyun eğdirebileceği ve dışarıda türettiklerini kabul ettirebileceği düşüncesiyle doğrudan veya dolaylı olarak Beşar’a öldürmesi ve zulmetmesi için yeşil ışık yakmıştır…Yine Amerika dışarıda türettiklerini dayatmak için birtakım bahanelerle askeri müdahale girişiminde bulunarak bundan uzaklaşmaktadır… Bunu da Beşar, yandaşları ve ortaklarının katliam ve zulüm eylemleriyle insanlara boyun eğdiremez ise bu türettiklerini kabul ettirmek için yapmıştır…

c- Avrupa’ya gelince; rejimin üzerindeki fiili nüfuzun Amerika’da olduğunun farkındadır. Bu yüzden Avrupa “İngiltere ve Fransa”, başta Katar olmak üzere bölgedeki ajanları aracılığıyla bir rol sahibi olmak için her türlü çabayı göstermektedirler. Çünkü Katar, konsey ve koalisyondaki bazı kuyrukları ve aynı şekilde içerideki bazı insanları satın almak için çok paraya sahiptir. Böylece ileride Amerika tarafından idare edilecek herhangi bir çözümde küçük de olsa bir dayanak bulacaktır.  

d- Amerika’nın ve Avrupa’nın planladıkları şeyler işte bunlardır. Dolayısıyla Amerika, çözümleri Rusya ile birlikte yürütüyor ve Avrupa’yı da peşinde soluk soluğa bırakıyor. Bu yüzden Kerry Rusya Dışişleri Bakanı ile görüşüyor ve İngiltere Başbakanı da ne yaptıklarını öğrenmek için Rusya ve Amerika’yı ziyaret ederek onun peşinden koşuyor! Ayrıca Avrupa, Amerika’nın kendisini herhangi bir çözüme aktif olarak dahil etmek istemediğini fark ediyor. Bu nedenle “İngiltere ve Fransa”, gerek doğrudan Avrupa Birliği toplantıları yoluyla, gerekse en zengini Katar olan bölgedeki ajanları aracılığıyla Amerika’yı rahatsız etmek için çok uğraşıyor ve Amerika’nın çözüm planlarını çarpıtmaya çalışıyor… Katar’ın, sadece Suriye’de değil, bölge ülkelerinde de özellikle İngiltere olmak üzere Avrupa’nın çıkarları için yaptığı şey işte budur...      

e- Ümmetin ve içindeki muhlislerin rolüne gelince; Amerika’nın, Avrupa’nın ve ajanlarının şerir hedeflerine ulaşmalarına imkan vermemeleri, dahası ümmetin Hilafetten başka bir alternatif kabul etmemesi gerekir. Zira zalim rejimin yerine İslam Nizamını getirmek için dökülen temiz kanların ve büyük fedakarlıkların dışındaki her şey büyük bir şerdir. Dolayısıyla ne geçiş ne geçici hükümetten, ne Cenevre 1 veya Cenevre 2’den bu ümmete bir hayır gelmeyecektir.  Aksine bunların tamamı, Amerika ve müttefiklerini öven çözümler olup açık veya gizli İslam’a ve Müslümanlara yönelik bir komplodur. قَدْ بَدَتِ الْبَغْضَاء مِنْ أَفْوَاهِهِمْ وَمَا تُخْفِي صُدُورُهُمْ أَكْبَرُOnların kinleri konuşmalarından apaçık ortaya çıkmıştır. Kalplerinde gizledikleri ise daha büyüktür.” [Âl-i İmran-118]

Amerika ve müttefikleri, Beşar’ın ardından, Hafız, Beşar ve yandaşlarının yaptığı gibi kendi çıkarlarını ve Yahudilerin güvenliğini koruyacak onun gibi bir ajan getirmeye karar verdiler ve tuzaklarını birleştirdiler. Bu nedenle o, alternatif bir ajan olgunlaşıncaya kadar Şam tiranının katletmesi ve yakıp yıkması için bir atmosfer hazırladı… Ancak onlar, bu ümmetin azametini idrak edemiyorlar.  Zira ümmetin köklerinde, zalimlerin burunları sürtünmesine rağmen yeryüzünü imar edecek ve Münafıklara tuzaklarına rağmen ekini ve nesli çoğaltacak adam gibi adamlar vardır. Nitekim bu ümmet, daha öncesinde de onların yandaşlarını çok iyi tanıyor; zira Haçlılar ve Tatarlar, yeryüzünde fitne ve fesat saçmalarına, katletmelerine ve yakıp yıkmalarına rağmen ümmet onları hezimete uğrattı, onları feci bir şekilde kovdu ve sanki hiç yaşamamışlar gibi gözden kaybolup gittiler. İşte ümmet, düşmanlarını tahrip etmek, onları hesap etmedikleri yönden yok etmek ve insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmet konumuna geri dönmek için yeniden canlanmıştır. كُنْتُمْ خَيْرَ اُمَّةٍ اُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ تَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَتَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَتُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِۜ وَلَوْ اٰمَنَ اَهْلُ الْكِتَابِ لَكَانَ خَيْراً لَهُمْۜ مِنْهُمُ الْمُؤْمِنُونَ وَاَكْثَرُهُمُ الْفَاسِقُونَSiz, insanlar için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emredersiniz, kötülükten alıkoyarsınız ve Allah’a inanırsınız. Ehl-i kitap da inanmış olsalardı elbette onlar için hayırlı olurdu; içlerinden inananlar da var, fakat çoğu yoldan çıkmıştır.” [Âl-i İmran-110]

Kardeşiniz                                                                                                                       H. 23 Recebu’l Ferd 1434

Ata İbn Halil Ebu Raşta                                                                                                  M. 02 Haziran 2013

Cevaba, emirin aşağıdaki web sitesinden bağlanabilirsiniz:

http://archive.hizb-ut-tahrir.info/arabic/index.php/HTAmeer/QAsingle/3350/

Devamını oku...

Hizb-ut Tahrir’in Kendini İfade Etme Biçimiyle İlgili Sorunun Cevabı

(Hizb-ut Tahrir Emiri Şeyh Âlim Ata İbn Halil Ebu Raşta Tarafından Facebook Sayfası Takipçilerinin Sorularına Verilen Cevaplar Silsilesi)

Hizb-ut Tahrir’in Kendini İfade Etme Biçimiyle İlgili Sorunun Cevabı

Dede Tahboub’a

Soru:

Esselamu Aleykum

Hizb-ut Tahrir’in, 09/05/1985 tarihinde yazdığı ve Hizib hakkında bilgi verdiği kitabının sayfalarından biriyle ilgili bir yorumum olacak. 20. Sayfada, Hizbin ifade tarzında kendisini ilah statüsüne yaklaştırdığını görüyorum. Belki de şu ana kadar nusretimizin gecikmesinin nedeni de bu olabilir. Zira kitapta şöyle diyor: “Müslümanları İslam’la kalkındırmaya girişen kitleleri başarısızlığa düşüren sebeplerin ve eksikliklerin hepsini telafi etti.” Burada kendisinin hata yapma sıfatını reddediyor. Oysa bu, alemlerin Rabbinin sıfatlarındandır. Zira her yaratılan hata yapar. Ancak buna Allah’ın izniyle eklenmiş olsaydı bu, Allah’ın bize yardım etmesi için bir neden olabilirdi. Ayrıca şöyle diyor: “Bilakis ümmetin onu kucaklaması ve onunla birlikte yürümesi farzdır. Çünkü fikrini hazmeden tek Hizp’tir (Partidir) …” Vahdaniyet belirli sıfatlarla bağlantılı olmasına rağmen ben bunun, Allah Subhanehu ve Teala’nın mucize için tahsis ettiği sıfatlardan herhangi bir sıfatın dışında yaratılanların hiçbirinde olmadığını ve yalnızca alemlerin Rabbi olan Allah’a mahsus olduğunu düşünüyorum. Bu nedenle tek kelimesinin yanlış ve belki de Allah’ın nusretinin bize gecikmesinde büyük bir payı olduğunu düşünüyorum.

Cevap:

Ve Aleykumselam ve Rahmetullahi ve Berekatuh.

Geçen ifadelerin anlamı hakkında biraz kafanız karışmış gibi görünüyor. Zira geçen ifade şöyledir: “Müslümanları İslam’la kalkındırmaya girişen kitleleri başarısızlığa düşüren sebeplerin ve eksikliklerin hepsini telafi etti.” [Tarif] 

Hizib Tarif’te bunu, Kitleleşme Kitabı’ndaki hareketlerin başarısızlığa uğramasındaki birçok sebepleri saydıktan sonra zikretmiş ve şöyle demiştir: 

“Bu teşebbüsleri izleyen ve bu hareketleri etüt eden görür ki bunların hepsinin başarısızlığındaki başlıca sebep, kitleleşme yönünden şu dört hususa döner:

Birincisi: Sınırlandırılmamış genel bir fikir üzere kaim idiler. Hatta bu fikir, kapalı yahut kapalımsı idi. Üstelik bu fikir, billurluktan, arılıktan ve saflıktan da yoksun idi.

İkincisi: Fikirlerini uygulama metodunu bilmiyorlardı. Bilakis fikir, doğaçlama ve dolambaçlı vesileler ile seyrediyordu. Üstelik bu metodu, kapalılık ve müphemlik sarmalıyordu.

Üçüncüsü: Kendilerinde sahih uyanıklığın tekemmül etmediği ve sahih iradenin temerküz etmediği şahıslara itimat ediyorlardı.

Dördüncüsü: Bu hareketlerin yükünü üzerlerine alan bu şahıslar arasında, amellerden biçimler ve isimlerden müteaddit lafızlar alan mücerret kitleleşme dışında sahih bir bağ bulunmuyordu.” [Kitleleşme] 

Sonra Hizib içtihat etti ve bu sebepleri telafi etti. “Sebeplerin ve eksikliklerin hepsini telafi etti” sözünün neresinde hata var? Bunun her yaratılan hata yapar ve tüm noksanlardan münezzeh olan sadece Allah’tır sözleriyle ne ilgisi var? Şimdi sana soruyorum: Diyelim ki bir okul öğretmenisiniz. Öğrencinin cevabına baktıktan sonra öğrencinize, “cevabında şöyle şöyle eksikliklerin olduğunu, bu eksiklikleri 1,2,3 şeklinde belirttiğinizi ve gidip bunları tamamlamasını söylediniz. Sonra öğrenci gitti ve eksiklikleri telafi etti. Ardından size geri gelerek, sevgili öğretmenim bana söylemiş olduğunuz tüm eksiklikleri telafi ettim, bu da yeni cevabım dedi.” Peki bu öğrenci, kendisini alemlerin Rabbinin sıfatlarıyla sıfatlandırmış mı oluyor? Öyle mi oluyor…?

Diğer gözleminize gelince; şöyle söylüyorsun: “Bilakis ümmetin onu kucaklaması ve onunla birlikte yürümesi farzdır. Çünkü fikrini hazmeden tek Hizp’tir (Partidir).” Şimdi size, bu konuşmadan önceki paragrafı, ardından da soruyu alıntıladığınız paragrafı aktaracağım. Nitekim paragrafta aşağıdaki şekilde geçmektedir:    

“İslam düşüncesi ve metodunu vahyin indirdiği Allah'ın Kitabı ve Rasulü'nün sünnetinden, sahabenin icmaı ve kıyasın gösterdiğinden alarak dakik fikrî bir anlayışla kavradı. Vakıayı İslam’ın hükümlerine uygun olarak değiştirmek için düşüncesinin konusu yaptı. Allah’ın Rasulü’nün; daveti yüklenmesinde, Medine'de devleti kuruncaya kadar Mekke'deki daveti ile seyrinde izlediği metoduna sarıldı. Üyelerini birbirine bağlayan bağ olarak, İslam akidesini ve benimseyip bağlandığı İslam’ın fikirleri ve hükümlerini benimsedi.

Bunun için Hizb/Parti, ümmetin kendisini bağrına basmasına, onunla yürümesine ehil ve lâyıktır. Bilakis ümmetin onu kucaklaması ve onunla birlikte yürümesi farzdır. Çünkü, fikrini hazmeden, metodunu basiretle kavrayan, temel davasını anlayan, Allah’ın Rasulü’nün siretinden sapmaksızın ve gayesini gerçekleştirmekten vazgeçmeksizin Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in siretinin çizdiği programa bağlanan tek partidir.” [Tarif]

Sen, “Çünkü, fikrini hazmeden, metodunu basiretle kavrayan tek Hizp’tir (Partidir) …” sözünü yorumladığın gibi yaratıcı Subhanehu’nun sıfatlarından olan “vahdaniyet” sözünü yorumluyorsun.

Konu farklı kerime bacım. Zira Hizb, her şeyde tek olduğunu söylemiyor, bilakis fikir ve metodu, usule göre şeri delillerle sahih bir şekilde istinbat ettiğini söylüyor. Doğal olarak istinbat etmiş olduğu bu fikri hazmetmiş oluyor. Yoksa söz, bir şahıs için değil, bilakis bu fikri ve metodu benimseyen Hizb içindir. Dolayısıyla bu fikri ve metodu hazmeden herkes, Hizb’den olur ve ona inanır. Böylece bunları hazmedenin tek Hizb olduğunu söyleyerek fikrini ve metodunu istinbat eden Hizb’e inanmış olur. Zira bunları istinbat eden, inceleyen, bunlar için çalışan ve mücadele eden odur. O halde bu fikri hazmetmekte tek olduğunu söylemenin ne zararı var ki? Bu sözün, hiçbir benzeri olmayan ve tek ve Samed olan Allah Subhanehu ve Teala’nın vahdaniyeti ile ne ilgisi var?         

Allah Subhanehu’dan seni, doğru yola iletmesini ve göğsünü hayır olana açmasını temenni ediyorum. Şüphesiz doğru yola ileten sadece Allah Subhanehu’dur.

Kardeşiniz                                                                                                                           H. 19 Recebü’l Ferd 1434

Ata İbn Halil Ebu Raşta                                                                                                      M Haziran 2013

Cevaba, emirin aşağıdaki web sitesinden bağlanabilirsiniz:

http://archive.hizb-ut-tahrir.info/arabic/index.php/HTAmeer/QAsingle/3349/

Devamını oku...

“Yaşlı Bir Kişinin Haccetmesi” ve “Hakikat ve Mecaz” Hakkındaki Sorular ve Cevaplar

بسم الله الرحمن الرحيم

(Hizb-ut Tahrir Emiri Şeyh Âlim Ata İbn Halil Ebu Raşta Tarafından Facebook Sayfası Takipçilerinin Sorularına Verilen Cevaplar Silsilesi)

“Yaşlı Bir Kişinin Haccetmesi” ve “Hakikat ve Mecaz” Hakkındaki Sorular ve Cevaplar

Hamid Kaşu’ya

Birinci Soru:

Sevgili emirimiz, Allah sizi korusun, gözetsin ve sizin elinizle fetih nasip etsin,

Esselemu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berakatuh,

Abdullah Bin Zübeyr’in şöyle dediği rivayet edilmiştir: جَاءَ رَجُلٌ مِنْ خَثْعَمَ إلَى رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَقَالَ : إنَّ أَبِي أَدْرَكَهُ الْإِسْلَامُ وَهُوَ شَيْخٌ كَبِيرٌ لَا يَسْتَطِيعُ رُكُوبَ الرَّحْلِ ، وَالْحَجُّ مَكْتُوبٌ عَلَيْهِ أَفَأَحُجُّ عَنْهُ ؟ قَالَ: أَنْتَ أَكْبَرُ وَلَدِهِ ؟ قَالَ: نَعَمْ ، قَالَ: أَرَأَيْتَ لَوْ كَانَ عَلَى أَبِيكَ دَيْنٌ فَقَضَيْتَهُ عَنْهُ أَكَانَ يُجْزِي ذَلِكَ عَنْهُ؟ قَالَ: نَعَمْ، قَالَ: فَاحْجُجْ عَنْهُ “Hasem’den bir adam Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e gelerek dedi ki: “Babam, kendisine hac farz olduğu halde bineğe binemeyecek derecede çok ileri bir yaşta İslam’ı idrak etti. Onun yerine haccedebilir miyim?” Allah’ın Resulü dedi ki: “Sen onun en büyük evladı mısın?” Adam dedi ki: “Evet.” Allah’ın Resulü dedi ki: “Babanın borcu olsaydı sen de onu ödemiş olsaydın bu onun yerine geçer miydi?” Adam dedi ki: “Evet.” O da dedi ki: “O halde onun yerine haccet” [Ahmed ve Nesai bu anlamda rivayet ettiler.]

Bu hadisten, evladın babasının yerine haccetmesi, vacip olarak mı yoksa evladın babasına bir iyiliği olarak mı anlaşılmalıdır?

Zira adam, kerim Peygamberimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e babasının bineğe binemeyecek derecede yaşlı olduğunu söylemiştir… Bilindiği üzere Hac, maddi ve manevi olarak güç yetiren kişinin üzerine vaciptir.

Bizler, gücü yetmeyen bir kişinin üzerinden, farzı yerine getirememe günahının düştüğünü biliyoruz.

İkinci Soru: Allahu Teala’nın قَالَ مَنْ يُحْيِ الْعِظَامَ وَهِيَ رَمِيمٌ“Şu çürümüş kemikleri kim diriltecek? diyor.” [Yasin-78] kavlinde geçen يُحْيِ الْعِظَامَ “kemikleri diriltmek”, cüzi olanı ifade edip külli olanı kastetmesinden dolayı mecaz babından değil midir?

Bunu, şu konu altında sormuştum:

http://archive.hizb-ut-tahrir.info/arabic/index.php/HTAmeer/QAsingle/3322/

Allah sizleri hayırla mükafatlandırsın, sizleri desteklesin, azim İslam ümmetini korusun ve Subhanehu katından sizin ellerinizle zafer nasip etsin.

Ebu Hamza.

Cevap:

Ve Aleykumselam ve Rahmetullahi ve Berakatuh.

Kerim kardeşim birinci sorunun cevabına gelince:

Yusun Bin Zübeyr’in Abdullah Bin Zübeyr’den şöyle dediği şeklinde bahsetmiş olduğun hadisi gelince: جَاءَ رَجُلٌ مِنْ خَثْعَمَ إلَى رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَقَالَ : إنَّ أَبِي أَدْرَكَهُ الْإِسْلَامُ وَهُوَ شَيْخٌ كَبِيرٌ لَا يَسْتَطِيعُ رُكُوبَ الرَّحْلِ ، وَالْحَجُّ مَكْتُوبٌ عَلَيْهِ أَفَأَحُجُّ عَنْهُ ؟ قَالَ: أَنْتَ أَكْبَرُ وَلَدِهِ ؟ قَالَ: نَعَمْ ، قَالَ: أَرَأَيْتَ لَوْ كَانَ عَلَى أَبِيكَ دَيْنٌ فَقَضَيْتَهُ عَنْهُ أَكَانَ يُجْزِي ذَلِكَ عَنْهُ؟ قَالَ: نَعَمْ، قَالَ: فَاحْجُجْ عَنْهُ “Hasem’den bir adam Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e gelerek dedi ki: “Babam, kendisine hac farz olduğu halde bineğe binemeyecek derecede çok ileri bir yaşta İslam’ı idrak etti. Onun yerine haccedebilir miyim?” Allah’ın Resulü dedi ki: “Sen onun en büyük evladı mısın?” Adam dedi ki: “Evet.” Allah’ın Resulü dedi ki: “Babanın borcu olsaydı sen de onu ödemiş olsaydın bu onun yerine geçer miydi?” Adam dedi ki: “Evet.” O da dedi ki: “O halde onun yerine haccet”

Bunu Nesai tahric etmiş ve Yusuf Bin Zübeyr أنت أكبر ولده “Sen onun en büyük oğlu musun” kelimesini zikretmede yalnız kalmıştır. Bu nedenle bazı mahakkikler (araştırmacılar), bu husus sebebiyle bu onun sözüdür demişlerdir. Ama hadisin diğer kısımları, araştırmacıların cumhurunun nezdinde sahihtir ve hatta burada أكبر ولده“En büyük oğlu” lafzının sahih olduğunu söyleyenler de vardır. Bununla birlikte İbni Abbas’tan أكبر ولده“En büyük oğlu” zikredilmeksizin rivayet edilen hadis şöyledir: 

İbn-i Hibbân sahihinde Süleyman Bin Yesar’ın şöyle dediğini tahriç etmiştir: Abdullah İbn-i Abbas bana şöyle tahdis etti: Bir adam Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e şöyle bir soru sordu: Ey Allah’ın Rasulü babam çok yaşlı iken İslam’a girdi. Şayet onu bineğime bağlasam öldürmekten korkuyorum. Şayet bağlamazsam üzerinde duramıyor. Onun yerine hacca gidebilir miyim? Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle dedi: أَرَأَيْتَ لَوْ كَانَ عَلَى أَبِيكَ دَيْنٌ فَقَضَيْتَهُ عَنْهُ أَكَانَ ذَلِكَ يُجْزِئُ عَنْهُ قَالَ نَعَمْ قَالَ فَاحْجُجْ عَنْهُ“Ne dersin, baban borç bırakmış olsaydı, onu öder miydin? Adam; Evet, dedi. (Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ise şöyle dedi: O halde onun yerine haccet.” 

Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem, binek üzerinde duramayan yaşlı birinin haccı yapmayacağını ve üzerinde bir borç olarak kalacağını açıklamıştır. Yani yaşlılığından ve zayıflığından dolayı bineğe binmeye güç yetiremiyor olsa dahi üzerine vacip olduğunu açıklamıştır. Nitekim fakihler, Allah Subhanehu’nun haccın farz oluşunu güç yetirmeye bağlı kıldığını göz ününde bulundurarak hadis hakkında konuşmuşlardır. وَلِلَّهِ عَلَى النَّاسِ حِجُّ الْبَيْتِ مَنِ اسْتَطَاعَ إِلَيْهِ سَبِيلًا“Yoluna gücü yetenlerin o evi haccetmesi, Allah'ın insanlar üzerinde bir hakkıdır.” [Âl-i İmrân - 97] Bazı fakihler, hadisin ayette geçen güç yetirmeyle çelişmemesi için yaşlı adam hadisinin sadece soru soran kişiye (has) özel olduğunu, bir başkası için olmadığını, bu hükmün soru soran kişiye özel olduğunu göz önünde bulundurarak bu durumun dışında evladın güç yetiremeyen babasının yerine haccetmesinin gerekmediğini ve (yapması halinde) bunun ana-baya iyilik babından olduğunu söylediler. Aynen Buhari’nin Bera Bin Azib Radıyallahu Anhuma’nın şöyle dediğini tahriç ettiği bir yaşını doldurmamış kurbanlığın Ebi Bürde’ye has bir hüküm olması gibi… Zira Bera’nın dayısı Ebu Bürde İbn-i Niyâr şöyle demiştir: يَا رَسُولَ اللَّهِ، فَإِنَّ عِنْدَنَا عَنَاقًا لَنَا جَذَعَةً هِيَ أَحَبُّ إِلَيَّ مِنْ شَاتَيْنِ، أَفَتَجْزِي عَنِّي؟ قَالَ: «نَعَمْ وَلَنْ تَجْزِيَ عَنْ أَحَدٍ بَعْدَكَ» Ey Allah'ın Resulü bizim henüz bir yaşını doldurmamış fakat iki koyundan daha çok sevdiğim bir keçimiz var. Bu keçiyi kurban etsem görevimi yerine getirmiş olur muyum?" diye sorunca (Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle dedi: “Senin için evet, fakat senden sonra başkaları için hayır." Bir yaşını doldurmamış keçinin kurbanlık olması caiz değildir ve bu sadece Ebi Bürde’ye özeldir.

Ben, özel (duruma) gitmeden önce hadis ile ayetin arasını birleştirmeyi tercih ediyorum. Çünkü asıl olan, hükümlerin insanları muhatap almasıdır ve Ebi Bürde’nin örneğinde olduğu gibi özel bir nas olmadıkça hiç kimse özele yönlendirilemez. Zira Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in ona yönelik kavli şöyledir: نَعَمْ وَلَنْ تَجْزِيَ عَنْ أَحَدٍ بَعْدَكَ “Senin için evet, fakat senden sonra başkaları için hayır.” O zaman cem (birleştirme) imkansızdır… Zira burada özel bir nâs bulunmamaktadır. Aynı şekilde cem imkansız da değildir. Zira ayet ile hadisin arası cem yapılabilir. Dolayısıyla haccetmek, mal ve beden olarak gücü yetenin üzerine vacip olup evladın baba ile olan durumunda olanlar bundan istisna tutulmuştur. Şayet evladın gücü yetiyor da babanın gücü yetmiyorsa, o zaman evladın babasının yerine haccı eda etmesi gerekir. Çünkü Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem, bu durumdaki babanın haccetmesini, evladın babasının yerine ödemesi gereken borç gibi saymıştır.

Binaenaleyh şayet güç yetirebiliyorsan, gücü yetmemesi veya haccetmeden ölmesi durumunda babanın yerine haccetmelisin. Zira babanın yerine haccetmen, babanın borcu gibi olup bu babtaki şeri hükümlere göre evladın, sonra mirasçıların onun borcunu ödemesi vaciptir.

Şayet bizzat kendin yapmaya ve ücretini bir başkasına ödemeye güç yetiremiyorsan, Allah hiçbir nefse güç yetiremeyeceği bir yük yüklemez. Allah’ın izniyle imkan bulduğunda yaparsın.

İkinci sorunun cevabı:

Hakikat imkansız olmadıkça mecaza başvurulmaz. Örneğin; يَجْعَلُونَ أَصَابِعَهُمْ فِي آذَانِهِمْ مِنَ الصَّوَاعِقِ حَذَرَ الْمَوْتِ“Yıldırımlardan gelecek ölüm korkusuyla parmaklarını kulaklarına tıkarlar.” [Bakara-19] Burada parmaklar, parmak uçlarından mecazdır. Çünkü parmaklar, hakikat, yani tam mana olup onu kulaklara tıkamak imkansızdır. Bilakis sadece parmak uçlarıyla kulaklar tıkanılabilir.

Şunun gibi: وَدَخَلَ مَعَهُ السِّجْنَ فَتَيَانِ قَالَ أَحَدُهُمَا إِنِّي أَرَانِي أَعْصِرُ خَمْرًا“Onunla birlikte zindana iki delikanlı daha girdi. Onlardan biri dedi ki: Ben (rüyada) şarap sıktığımı gördüm.” [Yusuf-36] Burada şarap, üzümden mecazdır. Çünkü şarap, hakikatte sıkılmaz. Bilakis şarap yapılırken üzüm sıkılır…

Ama hakikat imkansız değilse mecaz olana başvurulmaz. Subhanehu’nun şu kavli gibi: وَضَرَبَ لَنَا مَثَلًا وَنَسِيَ خَلْقَهُ قَالَ مَنْ يُحْيِ الْعِظَامَ وَهِيَ رَمِيمٌ“Kendi yaratılışını unutarak bize karşı misal getirmeye kalkışıyor ve: «Şu çürümüş kemikleri kim diriltecek?» diyor.” [Yasin-78] Kemiklerin diriltilmesinin, Allah Subhanehu açısından hakikat olması imkansız değildir. Bu nedenle “يحي diriltir” lafzının, mecaz üzere değil hakikat üzere olduğunu söyledik. Zira buradan, ölülerin kemiklerinin de, aynı şekilde ölü olduğunu anladık.

        Kardeşiniz                                                                                         H. 04 Receb 1434

Ata İbn Halil Ebu Raşta                                                                          M. 14 Mayıs 2013

Cevaba, emirin aşağıdaki web sitesinden bağlanabilirsiniz:

http://archive.hizb-ut-tahrir.info/arabic/index.php/HTAmeer/QAsingle/3327/

 

Devamını oku...

Murabaha Akdinin Hükmü Hakkındaki Sorunun Cevabı

(Hizb-ut Tahrir Emiri Şeyh Âlim Ata İbn Halil Ebu Raşta Tarafından Facebook Sayfası Takipçilerinin Sorularına Verilen Cevaplar Silsilesi)

Murabaha Akdinin Hükmü Hakkındaki Sorunun Cevabı

Muhammed Abdullah’a

Soru:

Esselamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berekatuh.

Şeyhimiz ve emirimiz, benim şöyle bir sorum olacak: Murabaha akdinin hükmü nedir; Murabaha caiz midir, fasit midir yoksa batıl mıdır? Kardeşlerimiz Murabaha akdi üzerinde anlaştılar, belli bir zaman sonra bunun sahih olmadığını öğrendiler. Sermayeyi ödeyen birinci taraf bir buçuk katını aldı ve şimdi akdin caiz olmadığını öğrenince geri kalan kârları da talep ediyor.  

Soru şu: Kardeşler, fiillerde asıl olanın şeri hükümlerle kayıtlı olmak olduğunu bilmelerine rağmen haram ve helal açısında bu akdin mahiyeti nedir, almış olduğu para helal mi haram mı ve ana para ve fazlasını almasının ardından geri kalan kârları da talep etme hakkı var mıdır?    

Bizi aydınlatır mısınız. Allah sizi en güzel hayırla mükafatlandırsın.

Ebu Suheyl - Berlin

Cevap:

Ve Aleykumselam ve Rahmetullahi ve Berekatuh.

Sorunuzda geçen şeye göre Murabaha akdi olarak bahsettiğiniz husus, mal sahibinin ticaret yapması veya işletmesi için malını diğer bir tarafa vermesidir…Şayet garantili bir kâr elde etmek için verirse, bu İslam’da caiz değildir. Eğer mal sahibi, malını ticaret yapması için diğer tarafa verir ve her iki taraf kâr olması durumunda elde edecekleri kârın oranı üzerinde anlaşırlarsa bu caiz olur. Eğer kâr olmazsa, her iki taraf için bir şey yoktur. Şayet ortada bir zarar söz konusu olursa, onu mal sahibi yüklenir. Çünkü emeğini ortaya diğer taraf, ticaret yaparken emeğini kaybetmiştir. Yani mal sahibi için, garantili bir kâr belirlenmez. Bilakis az önce söylediğimiz gibi olur.          

Bu, İslam’da Mudarebe olarak adlandırılır.

Şirketleşme türlerinden birisi olan Mudarebe, beden ve mal ortaklığı olup şirketin, şeriatın caiz gördüğü işlerden olduğuna dair nasslar vardır. Ebu Hurayra’dan rivayetle SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: إِنَّ اللَّه يَقُولُ أَنَا ثَالِثُ الشَّرِيكَيْنِ مَا لَمْ يَخُنْ أَحَدُهُمَا صَاحِبَهُ فَإِذَا خَانَهُ خَرَجْتُ مِنْ بَيْنِهِمَاYüce Allah şöyle buyuruyor: “Biri diğerine ihanet etmediği müddetçe iki ortağın üçüncüsü Benim. Bunlardan biri arkadaşına ihanet ettiği zaman aralarından çıkarım.” [Ebu Davud rivayet etmiştir.] Sahabe Rıdvanullahi Aleyhim, Mudarebenin caiz olduğu üzerinde icma etmiştir. Nitekim Ömer, Ebi Şeybe’nin Musannefi’nden geçtiği üzere yetimin malını Mudarebe olarak verirdi. Mudarebedeki kâra gelince; bu, akit yapan iki tarafın şartlarına göredir. Zarar ise, malın (miktarına) göredir. Nitekim Abdurrazzak es-Sanâni’nin Musannefi’nde Ali’den Mudarebe hakkında şunu tahriç etmiştir: الْوَضِيعَةُ عَلَى الْمَالِ، وَالرِّبْحُ عَلَى مَا اصْطَلَحُوا عَلَيْهِZarar malların (miktarına), kâr üzerinde anlaştıkları şartlara göredir.” El-Vedia, zarar anlamına gelmektedir.

Şeriatta Murabaha ıstılahının, iş akitlerinde değil alış ve satış hakkında geçtiği bilinmektedir. Murabahayı, mal sahibi ve Mudarıb arasındaki iş akitlerinde kullananlar, şeri durumun dışında kullanmaktadırlar. Çünkü Murabaha lügatte, kâr etmek anlamına gelmektedir. Zira şöyle denilir: Eşyayı kârlı sattım veya onu kârlı aldım.

Istılahta ise: Satıcının eşyasını, maliyetinin üzerine belli bir miktar kârla satışa sunması olup bu dürüstlüğe dayalı satışlardandır. Çünkü eşyanın maliyeti hakkında bilgi vermek satıcının dürüstlüğüne bağlıdır.   

Bu, şeri olarak caizdir. Çünkü satıcının satın aldığı fiyatın üzerindeki kârla yapılan bir satın almadır. Nitekim satıcı, bu eşyayı satın aldığım fiyat üzerindeki şu kârla satıyorum der, müşteriye bu fiyat bildirilir ve müşteri de kabul ederse, bu caiz olur. Çünkü bilinen bir satıştır. 

Kardeşiniz H. 19 Receb 1434
Ata İbn Halil Ebu Raşta M. 29 Mayıs 2013

Cevaba, emirin aşağıdaki web sitesinden bağlanabilirsiniz:

http://archive.hizb-ut-tahrir.info/arabic/index.php/HTAmeer/QAsingle/3346/

Devamını oku...

Kadının Evinin İçinde ve Evinin Dışında Pantolonla Namaz Kılmasının Hükmü

(Hizb-ut Tahrir Emiri Şeyh Âlim Ata İbn Halil Ebu Raşta Tarafından Facebook Sayfası Takipçilerinin Sorularına Verilen Cevaplar Silsilesi)

Kadının Evinin İçinde ve Evinin Dışında Pantolonla Namaz Kılmasının Hükmü

Kadının Perukla Namaz Kılması ve Evinden Çıkması Caiz midir?

Moomen Alharby’a

Soru:

Esselamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berekatuh. Aziz kardeşim, bir kadının evinde veya umuma açık yerde pantolonla namaz kılması caiz midir? İkinci soru: Kadının perukla namaz kılması ve dışarı çıkması caiz midir ve kadının bu ikisi hakkındaki hükmü nedir?  

Cevap:

Ve Aleykumselam ve Rahmetullahi ve Berekatuh.

a- Bir kadının, üç şekilde gerçekleşen şeri kıyafet dışında genel hayata çıkması caiz değildir:

Avret yerlerini kapatmak, teberrücün olmaması (zinetleri mahrem olmayan erkeklere göstermek) ve cilbab giymek.

Dışarı çıkarken avret yerlerinin örtülmesi yeterli değildir. Bilakis normal kıyafetlerin üzerine cilbabın da giyilmesi ve teberrücün olmaması gerekir. Teberrüc; dikkat çekici bir şekilde süslenmek demektir. Pantolon avret yerlerini örter ancak teberrüc olur. Çünkü üzerinde cilbab yoktur. Peruk saçı örter ancak teberrüc olur. Çünkü dikkat çekici bir şeydir. Bundan dolayı genel hayatta görünür bir şekilde peruk takmak caiz değildir. Hatta cilbab giyse bile peruğun üzerine onu tamamen kapatan ve bakan kişide hiçbir iz bırakmayacak bir başörtüsü takmadıkça da caiz olmaz. Çünkü gizlenmiş olsa da zinet sayılır ve dikkat çektiği için de teberrüc olur. Aynen Allah Subhanehu ve Teala’nın, kadının elbisesinin altından ayak bileğine takmış olduğu halhal sesinin duyulmasını haram kılması gibi. Çünkü ayaklarını yere vurduğu zaman halhalın ses çıkarması, gizlenmiş olsa bile teberrüc olduğuna delalet etmektedir. Çünkü sesin çıkması dikkat çekmektedir.   وَلَا يَضْرِبْنَ بِأَرْجُلِهِنَّ لِيُعْلَمَ مَا يُخْفِينَ مِنْ زِينَتِهِنَّ“Gizlemekte oldukları zinetleri anlaşılsın diye ayaklarını yere vurmasınlar (Dikkatleri üzerine çekecek tarzda yürümesinler).” [Nur-31]    

b- Kadının evinde namaz kılmasına gelince; avret yerlerini örtmesi şart olup cilbab giymesi şart değildir.

Mescide veya bayram namazı alanına çıkmasına gelince; avret yerlerini örtmesi yeterli değildir. Bilakis şu üç şekilde gerçekleşen kıyafeti giymesi gerekir:

Avret yerlerini örten kıyafet, teberrüc olmayan kıyafet ve cilbab.

Evinin dışında namaz kılacağı zaman, kıyafetinde yukarıdaki üç hususun bir arada olması gerekir. Bundan dolayı örneğin evinin dışındaki bir camide pantolon giyerek ve peruk takarak namaz kılması caiz değildir. Çünkü pantolon ve peruk, alt kısımlarını örtmüş olsa da teberrüc, yani dikkat çekici bir zinet olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla bu şekilde namaz kılması doğru olmaz. Dolayısıyla da yukarıda geçen üç hususu kapsayan şeri kıyafet olmadıkça genel hayata çıkmasından dolayı günahkâr olur.    

Kardeşiniz H. 18 Receb 1434
Ata İbn Halil Ebu Raşta M. 28 Mayıs 2013

Cevaba, emirin aşağıdaki web sitesinden bağlanabilirsiniz:

http://archive.hizb-ut-tahrir.info/arabic/index.php/HTAmeer/QAsingle/3345/

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER