Cuma, 21 Muharram 1444 | 2022/08/19
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Usul İlminde Hidayet ve Dalâlet

(Hizb-ut Tahrir Emiri Celil Âlim Ata İbn Halil Ebu Raşta Tarafından Facebook Sayfası Takipçilerinin “Fıkhi” Sorularına Verilen Cevaplar Silsilesi)

Soru-Cevap

Usul İlminde Hidayet ve Dalâlet

Nadir Za’terî’ye

Soru:

Bismillahirrahmanirrahîm.

Şeyhimiz soru, İslam Şahsiyeti kitabının üçüncü cildinin 413. sayfasının son paragrafının dördüncü ve beşinci satırındaki şu metin hakkındadır: Fürûlara gelince; onlara tabi olmamak fısk sayılır. Ona karşılık da hidayet kullanılmaz. Bana, hidayet kelimesinin yerine dalâlet kelimesinin konulması gerektiği söylendi. Buradaki kelime yanlışlıkla mı konuldu? Teşekkür ederim.

Cevap:

Ve Aleykumselam ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

Senin İslam Şahsiyeti kitabının üçüncü cildinden işaret ettiğin konu “Sahabelerin İcmasından Başka Hiçbir İcma Şerî Delil Değildir” konusunda geçmektedir ve şimdi oradan, senin sorunun cevabı için gerekli kısmı aktarıyorum:

(… Ümmetin icmâsı, hal ve akd ehlinin icmâsı ve müçtehitlerin icmâsı için şöyle dediler: Ümmetin icmâsı şerî delil olup buna Allahu Teala’nın şu kavlini delil getirdiler: وَمَنْ يُشَاقِقِ الرَّسُولَ مِنْ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُ الْهُدَى وَيَتَّبِعْ غَيْرَ سَبِيلِ الْمُؤْمِنِينَ نُوَلِّهِ مَا تَوَلَّى وَنُصْلِهِ جَهَنَّمَ وَسَاءَتْ مَصِيراًKendisi için hidayet belli olduktan sonra, kim Rasule karşı çıkar ve müminlerin yolundan başka bir yola giderse, onu o yönde bırakırız ve cehenneme sokarız, o ne kötü bir yerdir.” [Nisa 115] Bu ayeti şu şekilde delillendirdiler: Allah’u Teala müminlerin yolundan başkasına tabi olmayı tehdit etti. Eğer o haram kılınmış olmasaydı, o fiili azap ile tehdit etmezdi. Onunla Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e karşı gelmenin haram oluşu azap ile tehditte birleşmesi uygun olmazdı. Aynen küfür ile mubah olan ekmek yemenin azap ile tehditte birleştirilmenin uygun düşmemesi gibi.Dolayısıyla müminlerin yolundan başkasına tabi olmak haram olmaktadır. Onların yolundan başkasına tabi olmak haram kılındığında onların yoluna tabi olmak farz olur. Çünkü o iki yoldan başkası yoktur. Yani o iki yolun ortası da yoktur. Onların yoluna tabi olmanın vacib oluşundan ümmetin icmâsının hüccet olması gerekmektedir. Çünkü bir şahsın yolu, onun söz, fiil ya da itikattan seçtiğidir. Buna üç yönden cevap verilir:

Birincisi: Her ne kadar ayetin sübutu katî olsa da ancak delâleti zannidir. Dolayısıyla ümmetin icmâsının şerî delil olduğuna dair delil olmaya uygun değildir. Çünkü o usulden olduğu için şerî delil olduğu katî bir delil ile ispatlanmalıdır; zira bu hususta zannî delil yeterli olmaz.

İkincisi: Ayette geçen الهدي “hidayet”, Allah’ın vahdaniyetine ve Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in nübüvvetine dair delil anlamına gelmekte olup şerî hüküm anlamına gelmez; çünkü usulde hidayet, dalâletin karşıtıdır. Fürûlara gelince; onlara tabi olmamak fısk sayılır, dolayısıyla ona karşılık da hidayet kullanılmaz. Müminlerin kendisine uymaları vacib olan müminlerin yolu tabiri ise, onların kendisi ile mümin oldukları yoldur. O da tevhittir. Mubahta onların yoluna tabi olmak vacib olmaz. Onların yolundan farklı olan her hususu haram kılmak da vacib olmaz. Bilakis o bir tek şekle uygun düşmektedir. O da küfür ve benzerleridir ki o da; ihtilafsız usuldendir. Müminlerin yoluna tabi olmanın, onların kendisi ile mümin oldukları hususa tabi olmayı gerektirdiğine delâlet eden, ayetin irtidat eden (dinden dönen) bir adam hakkında inmiş olmasıdır. Ayetin nüzul sebebi ise indiği konuyu tayin eder, her ne kadar bu konuya uygun düşen her hususu kapsasa da. Dolayısıyla ayet, irtidat konusuna hâstır. Müminlerin yolunun hepsini kapsamaz.) İslam Şahsiyeti kitabından aktarılanlar bitti.

(Dolayısıyla fıska karşılık hidayet kullanılmaz) şeklinde yukarıdaki metinde geçtiği gibi veya (dolayısıyla fıska karşılık dalâlet kullanılmaz) şeklinde arkadaşının sözünde geçtiği gibi sorunuzun cevabını açıklamamız için, (hidayet) kelimesinin açıklığa kavuşturulması gerekir:

1- Usulde hidayet, akide yani Allah’a, Rasullerine, kitaplarına ve benzerlerine iman etmek anlamına gelmektedir ve hidayet, dalâletin karşıtıdır…

2- Ayetin nâssı, Allah’ın hidayet üzere olmayan kimseyi cehennemle tehdit ettiğini, oranın kötü bir yer olduğunu, yani hidayet üzere olmayan kimsenin kafir olduğunu teyit etmektedir… Dolayısıyla hidayet, İslam akidesi olup şerî hükümler değildir. Sonra hidayete tabi olmamak küfürdür yani dalâlettir. Ama şerî hükme tabi olmamak ise fısktır.

3- Aynı şekilde bunu, az önce bahsetmiş olduğumuz ayetin nüzul sebebi de teyit etmektedir. Zira ayet, irtidat eden bir adam hakkında nazil olmuştur ve irtidat eden herkese intibak eder. Bu nedenle ayette geçen hidayet, akidedir. Çünkü irtidat eden bir kimse, hidayet üzere olmaz, yani kafir olur. O zaman hidayet, İslam akidesidir.

4- Yukarıda geçenlerden dolayı mesele aşağıdaki şekilde olur:

a- Her kim kendisi için hidayet, yani İslam akidesi belli olduğu halde Rasule karşı çıkar ve Allah’ın birliği ve iman noktasında müminlerin yolundan başka bir yola giderse, dalâlete düşmüş bir kafir olur, cehenneme girer ve o ne kötü bir yerdir. Yani hidayet, müminlerin yoluna tabi olmaktır yani onların üzerinde oldukları imandır. Söz konusu anlamda hidayetin karşılığı, dalâlettir.

b- Şerî hükümlere (fürûlara) tabi olmaya gelince; bu, ayet-i kerime de geçen hidayet değildir. Bilakis o, amelin salih olmasıdır ve karşılığı da fısktır.

c- Bu da demek oluyor ki; usule yani hidayete tabi olmak hidayet, tabi olmamak ise dalâlettir… Fürûlara tabi olmak amelin salih olmasıdır, tabi olmamak ise fısktır.

5- Şimdi metni inceleyelim:

(Ayette geçen الهدي “hidayet”, Allah’ın vahdaniyetine ve Muhammed Sallallah’u Aleyhi ve Sellem’in nübüvvetine dair delil anlamına gelmekte olup şerî hüküm anlamına gelmez; çünkü usulde hidayet, dalâletin karşıtıdır.

Fürûlara gelince; onlara tabi olmamak fısk sayılır, dolayısıyla ona karşılık da hidayet kullanılmaz.) Gördüğünüz üzere metin, iki cümleden oluşmaktadır:

Birincisi: Usule yani imana tabi olmamaya, (dalâlet) denilmekte… Usule yani imana tabi olmaya da (hidayet) denilmektedir…

İkincisi: Fürûlara yani şerî hükümlere tabi olmamaya (fısk) denilmekte… Fürûlara yani şerî hükümlere tabi olmaya da (amelin salih olması) denilmektedir…

Gördüğünüz gibi metin, ilk cümlede açıktır. İkinci cümleye gelince; ilk kısmı açık olup fürûya tabi olmamak fısktır… Ancak biz, ikinci kısımda zamir kullandık ve şöyle dedik; (لا يطلق عليه الهدى – ona karşılık hidayet kullanılmaz), siyaktan buradaki zamirin (الاتباع – tabi olmaya) döndüğü anlaşılmaktadır. Çünkü biz, cümlenin ilk kısmında, (عدم الاتباع – tabi olmamak) hakkında bahsettik. Hakeza ikinci kısım da (الاتباع – tabi olmak) hakkında olacaktır. Dolayısıyla (عليه - aleyhi)’deki zamir, (الاتباع - tabi olmaya) dönmektedir. Yani şöyle olmaktadır: (Fürûlara tabi olmak, hidayet olarak kullanılmaz.) Bu da demek oluyor ki (hidayet) kelimesi burada doğrudur, arkadaşının dediği gibi (dalâlet) değildir.

Sonra ikinci cümlenin medlulü şu şekilde olur: (Fürûlara gelince; onlara tabi olmamak fısk sayılır ve fürûlara tabi olmak hidayet olarak kullanılmaz).

Umarım bu kadar yeterli olmuştur. Bilen ve hüküm verenlerin en hayırlısı Allah’tır.

Kardeşiniz                                                                                                     H. 04 Saferu’l Hayr 1442

Ata İbn Halil Ebu Raşta                                                                                 M. 21/09/2020

Cevaba, Emir’in aşağıdaki web sitesinden bağlanabilirsiniz:

http://archive.hizb-ut-tahrir.info/arabic/index.php/HTAmeer/QAsingle/4068/

Devamını oku...

İslam’da Devletin Benimsemesi Gereken İki Nakit Altın ve Gümüştür

(Hizb-ut Tahrir Emiri Celil Âlim Ata İbn Halil Ebu Raşta Tarafından Facebook Sayfası Takipçilerinin “Fıkhi” Sorularına Verilen Cevaplar Silsilesi)

Soru-Cevap

İslam’da Devletin Benimsemesi Gereken İki Nakit Altın ve Gümüştür

Muhammad Ishak’a

Soru:

Esselamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

Allah sizi mübarek kılsın ve Allah sizi korusun ey Şeyhimiz.

Soru: Endonezya ülkemizdeki bazı düşünürler, altın ve gümüşün nakit olarak kullanılmasına geri dönülmesini reddediyorlar ve Ömer İbn Hattab’ın deve derisinden dirhem üretilmesine niyet ettiğine dair delilden dolayı şeriatın özel nakit kullanılmasını emretmediğini söylüyorlar. Bu görüş doğru mudur? Allah sizi hayırla mükafatlandırsın.

Cevap:

Ve Aleykumselam ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

1- Altın ve gümüşün İslam’da devletin benimsemesi gereken iki nakit olduğuna dair şerî delilleri açıkladık ve bu husustaki sözü, İktisadi Nizam ve Hilafet Devleti’nde Maliye adlı kitaplarda detaylandırdık… Aynı şekilde meseleyi, Anayasa Mukaddimesi kitabının ikinci cildinin “167.” Maddesinde ve şerhinde açıkladık… Şimdi size, açıklığa kavuşması ve netleşmesi için Anayasa Mukaddimesi’nde bu hususla ilgili geçenleri aktarıyorum:

(Madde-167: Devletin parası, gerek sikkeli gerek sikkesiz olarak altın ve gümüştür. Devletin bu ikisinden başka nakit çıkartması caiz değildir. Devletin, hazinesinde denk miktarda altın ve gümüş karşılığı olması koşuluyla, altın ve gümüş yerine başka bir şey çıkarması caizdir. Dolayısıyla altın ve gümüşten tamamen denk mukabilleri varsa, devletin bakır, bronz, kağıt veya benzerini çıkartıp bunları kendi ismiyle sikkeli nakit basması caizdir.

İslam, alış-veriş ve icara hükümlerini belirlerken malın mübadelesi veya emeğin ve faydanın mübadelesi için mübadelenin esasına binaen gerçekleşmesinin farz olduğu belirli bir şey belirlememiştir. Bilakis mübadelede karşılıklı rıza olduğu sürece mübadeleyi herhangi bir şeyle gerçekleştirmede insanı serbest bırakmıştır. Mesela bir insanın dikiş öğretmesi karşılığında bir kadınla evlenmesi, fabrikada bir ay çalışma karşılığında bir araba alması ve belirli miktarda şeker karşılığında bir kişinin yanında çalışması caizdir. Böylece şeriat, alış-veriş ve icara ile ilgili delillerin genel olmasından dolayı dilediği şeyle mübadele yapmakta insan oğlunu serbest bırakmıştır: وَأَحَلَّ اللَّهُ الْبَيْعَ “Allah, alış-verişi helal kıldı.” [Bakara 275] Yani bir şeyi herhangi bir şeyle demektir. Hadis ise şöyledir: أَعْطُوا الأَجِيرَ أَجْرَهُ قَبْلَ أَنْ يَجِفَّ عَرَقُهُÜcretliye teri kurumadan ücretini verin.” [İbn Mâce tahric etti.] Yani çalışan bir kimse, ücret her ne olursa olsun işini yaptığında ücreti ödenir demektir. Ayrıca mübadelesi yapılan bu şeyler, birer fiil değildir ki bunlarda aslolan mukayyetlik olup bunların mubah olması bir delili gerektirsin. Bilakis bunlar, birer şeydir. Şeylerde aslolan ise tahrim delili bulunmadıkça mubahlıktır. Bu şeyleri haram kılan bir delil varit olmamıştır. Binaenaleyh gerek satmak gerek almak gerek hibe etmek gerek mübadelede bulunmak yoluyla olsun bunlarla şeri muamelede bulunmak caizdir… Bunlarla mübadelede bulunmayı haram kılan bir nassın bulunması müstesna. Buna göre malın nakit ile aynı şekilde nakdin mal ile mübadelesi mutlak olarak mubahtır. Ancak nakdin nakit ile mübadelesinin özel hükümleri vardır. Dolayısıyla bu hükümlerle mukayyet olmalıdır. Aynı şekilde haklarında haramlılığına dair nâssın varit olduğu mal ile emeğin dışında emeğin nakit ve nakdin emekle mübadelesi de mutlak olarak mubahtır. Buna göre nakdin birimi her ne olursa olsun malın belirli bir nakit birimi ve aynı şekilde emeğin belirli bir nakit birimi ile mübadele edilmesi mutlak olarak mubahtır. Zira bu nakit biriminin ister kağıt/banknot nakit gibi hiçbir mukabili olmasın ister doküman kağıt nakit gibi altından nisbi mukabili olsun isterse naibi kağıt nakit gibi altın ve gümüşten tamamen değerine denk mukabili olsun bunların hepsi ile mübadele yapılması sahih olur. Bundan dolayı malın veya emeğin herhangi bir nakit birimi ile mübadelesi sahih olur. Dolayısıyla Müslüman bir kimsenin, herhangi bir nakitle satması, alması, kiralaması ve ücretli olması caizdir.

Ancak devlet, hükmettiği beldeler için belirli bir nakit birimi çıkarmak istediğinde zekat, mübadele, faiz ve benzerleri gibi aslen malla ilgili şeri hükümleri veya diyet, çalınan malın miktarı ve benzerleri gibi mala sahip olan kişi ile ilgili hükümleri uygulamalıdır. Dolayısıyla herhangi belirli bir nakdi çıkarmada serbest değildir. Bilakis belirli bir nakit birimi çıkarmak zorunda olup hiçbir şekilde bunun dışında nakit çıkarması caiz değildir. Zira şeriat, nâssın getirdiği belirli cinste belirli bir nakit birimi belirlemiştir. Dikkat edin! O, altın ve gümüştür. Dolayısıyla devlet, bir nakit çıkarmak isterse bu nakdin sadece altın ve gümüş olması ile mukayyettir. Dolayısıyla da şeriat, dilediği herhangi bir türden istediği nakdi çıkarmakta devleti serbest bırakmamıştır. Bilakis belirli nakit birimlerinde bir nakit çıkarmak istediğinde devletin kendisi için çıkaracağı nakit birimlerini belirlemiştir ki bunlar, sadece altın ve gümüştür. Bunun delili şudur ki İslam, altın ve gümüşü değişmez sabit hükümlere bağlamıştır. Mesela diyeti farz kılarken bunun için altından muayyen bir altın miktarı belirlediği gibi hırsızlıkta el kesmeyi vacip kılarken de el kesmeyigerektirecek miktarı altın olarak belirlemiştir. Nitekim Sallallahu Aleyhi ve Selem, Yemen halkına yazdığı mektupta şöyle buyurmuştur: وَأَنَّ فِي النَّفْسِ المُؤْمِنَةِ مِاْئَةً مِنَ الإِبِلِ، وَعَلَى أَهْلِ الْوَرَقِ أَلْفُ دِينَارٍMümin bir canın (diyeti) yüz devedir. Gümüş sahipleri içinse bin dinardır.” [İbn-u Kudame, Amr İbn-u Hazm'ın Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in Yemen halkına yazdığı mektuptan rivayet ettiğine göre el-Mugni’de zikretti.] Nesai’nin Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in Yemen halkına yazdığı mektup hakkındaki rivayetinde ise (أهل الورق) “gümüş sahipleri” ifadesi yerine (وعلى أهل الذهب ألف دينار) “altın sahiplerine bin dinar” ifadesi geçmiştir. Yine Sallallahu Aleyhi ve Sellem, şöyle buyurmuştur: لا تُقْطَعُ يَدُ السَّارِقِ إِلاَّ فِي رُبْعِ دِينَارٍ فَصَاعِداًDört ve dört dinardan fazla olmadıkça hırsızın eli kesilmez.” [Muslim, Aişe Radiyallahu Anha kanalıyla tahric etti.] İşte belirli hükümlerin dinar, dirhem ve miskal ile sınırlandırılması, dinarı altın ve dirhemi gümüş ölçüsü ile şeylerin ve emeğin değerinin kıyas edileceği nakit birimi haline getirmektedir. Dolayısıyla bu nakit birimi, hem nakit hem de nakdin esası olmaktadır. Dolayısıyla da şeriatın, şeri hükümleri altın ve gümüşe bağlamasının bu hükümler nakitle ilgili olduğunda bir nâss olması, nakdin sadece altın ve gümüş olduğuna dair bir delildir. Ayrıca Allah Subhanehu ve Teala, nakdin zekatını vacip kılarken bunu sadece altın ve gümüşte vacip kılmış ve bunun nisap miktarını altın ve gümüş olarak belirlemiştir. Dolayısıyla nakdin zekatının altın ve gümüş olarak takdir edilmesi nakdin altın ve gümüş olduğunu belirlemektedir. Yine sadece nakit muameleleri hakkında gelen sarfla (paradeğiştirmekle) ilgili hükümler, sadece altın ve gümüş hakkında geldiği gibi İslam'daki mevcut mali muamelelerin hepsi de sadece altın ve gümüşe göre gelmiştir. Sarf ise ya paranın aynı para ile ya da başka bir para ile olmak üzere paranın para ile satın alınmasıdır. Diğer bir ifade ile nakdin nakit ile satın alınmasıdır. Şeriatın, sarfın -ki sırf nakdî bir muameledir- sadece ve ancak altın ve gümüşle olacağını belirlemesi ise nakdin sadece altın ve gümüş olması gerektiğine dair açık bir delildir. Nitekim Aleyhissalatu ve's Selam şöyle buyurmuştur: وَبِيعُوا الذَّهَبَ بِالْفِضَّةِ وَالْفِضَّةَ بِالذَّهَبِ كَيْفَ شِئْتُمْİstediğiniz şekilde gümüş karşılığında altın ve altın karşılığında gümüş satın.” [Buhari, Ebi Bekre kanalıyla tahric etti: Muslim, Ubade İbn-u Samit kanalıyla bir benzerini tahric etti.] Yine Aleyhissalatu ve's Selam şöyle buyurmuştur: الذَّهَبُ بِالْوَرِقِ رِباً إِلاَّ هَاءَ وَهَاءَAltını gümüş ile değiştirmek peşin olmadıkça ribadır.” [Ömer kanalıyla muttefekun aleyh.] Bunun da ötesinde Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem, nakit olarak altın ve gümüşü belirledi ve sadece bu ikisini mal ile emeğin ölçüsünde müracaat edilecek nakdî ölçü yaptı. Muameleler bu ikisinin esasına göre yapılmaktaydı. Keza okka/kıyye, dirhem, danik, kırat, miskal ve dinarı bu nakit için birer ölçü yaptı. Bunların hepsi, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in zamanında meşhur ve malum olup insanlar bunlarla muamele yapmaktaydı ve Aleyhissalatu ve's Selam'ın da bunu ikrar ettiği sabit olmuştur. Sahih hadislerde sabit olduğu üzere altın ve gümüş, tüm alış-verişlerde ve nikahlarda vaki olmaktaydı. Dolayısıyla Rasul’ün nakdi altın ve gümüş yapması, şeriatın bazı şeri hükümleri sadece bu ikisine bağlaması, nakdin zekatının bu ikisine hasredilmesi, sarfın ve mali muamelelerin bu ikisine hasredilmesi; işte tüm bunlar, İslam'da nakdin sadece altın ve gümüş olduğuna dair açık bir delildir.) Anayasa Mukaddimesi kitabından aktarılanlar bitti.

2- Hakeza İslam’da devletin benimsediği nakdin, altın ve gümüş olduğuna ve bunun dışında bir nakit benimsemediğine delâlet eden birçok şerî delillerin olduğunu görüyoruz. Bununla birlikte Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in bu iki nakdi onaylaması bile tek başına İslam’da nakit konusundaki şerî hükmü ispat etmek için yeterlidir. Ancak şeriatın, Rasul Aleyhissalatu ve's Sellem’in onaylamasıyla sınırlı kalmayıp bilakis bunun da ötesine geçerek riba, zekat, diyet ve benzeri konular hakkında da deliller getirmesi, şerî hükümler var olduğu sürece, yani kıyamet gününe kadar şer’an nakdin, altın ve gümüş madenlerinin (sikkelerinin) olacağına delâlet etmektedir. Dolayısıyla şer’an bu ikisinin dışındaki bir nakdin benimsenebileceğini söylemek için bir yol yoktur… 

3- Ömer Radıyallahu Anh’dan, deve derilerinden dirhemler benimsenmesine niyet etmesiyle ilgili rivayet edilene gelince; bu, bizim takip ettiklerimize göre şu iki yoldan varit olmuştur:

- Belâzuri, Futuhu’l Buldan adlı kitabında (3/578) şunu rivayet etmiştir; bize Amr en-Nâkıd’ın şöyle dediği rivayet edildi: Bize İsmail İbn İbrahim’in şöyle dediği rivayet edildi: Bize, Yunus İbn Ubeyd’in Hasan’dan şöyle dediği rivayet edildi: Küfür ehlinden olan insanlar, bu dirhemin insanlar arasındaki konumun öğrendiler, bu yüzden onu iyileştirdiler ve ona karşı samimi oldular: Ama siz (Müslümanlar), ona karşı hileli davrandınız ve onu ifsat ettiniz. Nitekim Ömer İbn Hattab, şöyle dedi: Ben deve derisinden dirhemler yapmaya niyet ettim. Kendisine o zaman deve kalmaz denildi. Bunun üzerine vazgeçti.

- Abdurrazzak es-Sanâni,(Ö: H. 211) “Tefsiru Abdürrezzak” adlı kitabında, Mamer’den, o da Eyyub’dan ve İbn Sîrin’den şunu rivayet etmiştir; Ömer İbn Hattab, deve derilerinden dirhemler basmak istediğinde şöyle dediler: “O zaman develer yok olup gider. Bunun üzerine onu terk etti.”

Bazıları bununla, İslam’da devletin nakdini altın ve gümüş yapmamasının ve deri ve benzeri olarak adlandırılan her türlü parayı nakit olarak benimsemesinin caiz olduğuna dair delil getirmeye çalışmışlardır… Ayrıca sorunuzda da belirttiğiniz gibi bu asırdaki bazı kimseler, Ömer Radıyallahu Anh’dan rivayet edilen bu söze istinaden, altın ve gümüş sistemine geri dönülmesini reddedip zorunlu (kanuni) kağıt paraları tasdik etmektedirler… Bu konuya birkaç yönden cevap verilebilir:

a- Yukarıda bahsettiğimiz ve açıkladığımız gibi, İslam’da nakdin altın ve gümüş olduğuna, bunun Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in ikrarından alındığına ve şeriatın, bu iki nakdi göz önünde bulundurarak birçok hükümleri altın ve gümüşe bağladığına delâlet eden birçok şerî deliller vardır… O halde nasıl olur da tüm bu deliller bırakılıp bir kenara konularak bu kesin ve açık olan delillere aykırı olan bir sözü ispatlamak için Ömer Radıyallahu Anh’ın sözüne başvurulabilir? Bu, şerî delillerle sahih bir istidlalde bulunmaktan uzak tuhaf olan bir şey değil midir?! 

b- Sened (rivayet zinciri) yönünden bakıldığında, bu rivayette, rivayet edildikleri iki kanalda da sorun vardır. Zira bu rivayetin her iki senedinde inkıtâ vardır. Çünkü Ömer İbn Hattab’dan rivayette bulunan ilk ravi, Hasan el-Basri olup kendisi Ömer Radıyallahu Anh’ı görmemiş ve ondan (herhangi bir şey) almamıştır. Çünkü Hasan el-Basri, Ömer’in Hilafetinin sonunda ve onun vefatından kısa bir süre önce doğmuştur. İkinci rivayetteki ravi ise İbn Sîrin’dir. Aynı şekilde o da Ömer İbn Hattab’ı görmemiş ve ondan (herhangi bir şey) almamıştır. Zira onun, Ömer’in Hilafetinin sonunda ve Osman’ın Hilafetinde doğduğu söylenmektedir… Peki o halde sabit ve sahih Nebevi hadislere mukabil senedinde inkıtâ olan bu rivayetleri almak nasıl doğru olabilir?! 

c- Hasan el-Basri’nin rivayetinde, Ömer İbn Hattab Radıyallahu Anh şöyle demiştir: (Ben deve derisinden dirhemler yapmaya niyet ettim.) Yani Ömer nezdinde mesele, fiili yapmaya “niyet etmekten” öteye gitmemiştir ve onu yapmamıştır…O halde bunu, altın ve gümüşün dışında nakit benimsemenin caiz olduğuna nasıl dayandırabiliriz? Yani Kur’an’ı Kerim’in delillerine ve Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’den İslam’da nakdi belirleyen sabit ve açık delillere karşılık sırf Ömer’in gerçekleşmemiş olan “niyetine” nasıl dayanabiliriz?! Bu, tuhaf olan bir şey değil midir?!

d- Sabit olan husus şudur ki; Raşid Halifeler, Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem gibi nakit olarak altın ve gümüşü kullanmışlardır. Yani Ömer Radıyallahu Anh’ın Hilafeti döneminde kullanılan nakit, altın olarak dinar ve gümüş olarak da dirhemdi… O halde nasıl olur da Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem ve Ömer de dahil Raşid Halifeler döneminde kesin ve sabit olan bir hususu bırakıp Ömer Radıyallahu Anh’ın deve derisinden dirhemler yapmaya niyet ettiğini söyleyen bir rivayeti alabiliriz?! Yani nasıl olur da “onun niyeti” hakkındaki bir rivayeti alıp onun -Allah tüm sahabelerden razı olsun- Hilafeti döneminde altın ve gümüşü nakit olarak kullandığına dair sabit olan fiilini terkedebiliz?

Böylece Ömer Radıyallahu Anhu’dan rivayet edilen sözle istidlalde bulunmanın, yerinde olmayan bir istidlal olduğu ve İslam’ın devletin benimsediği nakdi belirtmediği şeklindeki bir sözün delil olmayacağı açığa çıkmış oldu. Aynı şekilde çok güçlü ve ispatlanmış olan delillere karşı çıkmak da uygun değildir…

4- Yukarıda bahsedilenlere ek olarak, dünyada altın ve gümüş sistemiyle amel etmenin terk edilmesi ve zorunlu (kanuni) kağıt paraların benimsenmesi,döviz kurlarındaki dalgalanma, piyasalarda ABD dolarının tahakkümü, zayıf ülkelerin para birimlerinin zarar görmesi, alım güçlerinin çok yüksek oranlarda düşmesi ve benzerleri gibi birçok büyük zarara yol açmıştır… Bunlar, nakdi, finansal ve ekonomik yönleri takip eden herkes için bilinen zararlardır… Dolayısıyla altın ve gümüş sistemine dönmedikçe ve sömürgeci kafir ülkelerin kağıt para hegemonyasından ve özellikle Amerika olmak üzere küresel ekonomiye tahakkümünden doğan bu zararları ortadan kaldırmak için dünyayı bu ikisini nakit olarak benimsemeye sürüklemedikçe bu zararlardan ve özellikle Amerika olmak üzere büyük kapitalist ülkelerin tahakkümünden kurtulmak, evet bunlardan kurtulmak mümkün olmayacaktır… Hilafet Devleti, Allah’ın izniyle bunu yapmaya ehil olan bir devlettir…

Yukarıda geçenlerin tamamı, Hilafet Devleti’nin şerî nakdinin (para biriminin) sadece altın ve gümüş olmasının farz olduğunu açıkça ortaya koymaktadır… Bilen ve hüküm verenlerin en hayırlısı Allah’tır.

Kardeşiniz                                                                                                               H. 24 Muharremu’l Haram 1442

Ata İbn Halil Ebu Raşta                                                                                           M. 12/09/2020

Cevaba, Emir’in aşağıdaki web sitesinden bağlanabilirsiniz:

http://archive.hizb-ut-tahrir.info/arabic/index.php/HTAmeer/QAsingle/4067/

Devamını oku...

İslami Bankaların Murabaha Olarak Adlandırdığı Şey ve Bunun Hakkındaki Şerî Hüküm!

(Hizb-ut Tahrir Emiri Celil Âlim Ata İbn Halil Ebu Raşta Tarafından Facebook Sayfası Takipçilerinin “Fıkhi” Sorularına Verilen Cevaplar Silsilesi)

Soru-Cevap

İslami Bankaların Murabaha Olarak Adlandırdığı Şey ve Bunun Hakkındaki Şerî Hüküm!

Eşref Abdulhalîm Titi’ye

Soru:

Esselamu Aleykum. Bizler murabahayı, şer’an caiz olan bir mefhum olarak biliyoruz. Ancak ben, şu anda İslami bankalardaki murabahanın vakıasının, özellikle Filistin'deki halkımız arasında şeriata aykırı olduğunu düşünüyorum. Zira müşteri, tüccardaki malı belirliyor, onunla fiyat üzerinde anlaşıyor, bankayla bir anlaşma yapıyor, banka malı alıp müşteriye teslim ediyor, banka ister daire, ister araba, isterse başka bir şey olsun malı ipotek ediyor, daha sonra ödeme süresine göre karar verilen miktar ve yüzdeyi ona ekleyerek malın fiyatını eşdeğer tutarı ödedikten sonra onun mülkiyetini devrediyor ve banka, işlem masrafları yerine eklenen tutarları da dikkate alıyor… Bu tür işlemlerdeki şeriatın hükmünü açıklar mısınız? Allah sizi mübarek kılsın.

Cevap:

Ve Aleykumselam ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

Sorunuz üç hususu kapsamaktadır:

Birincisi: Murabaha ve onun hükmü…

İkincisi: İslami bankaların murabaha olarak adlandırdığı şey…

Üçüncüsü: Satın alınan malın ipotek edilmesi konusu…

İşte size açıklaması:

  • Murabahanın vakıası ve onun hükmü açısından olana gelince; bunu, H. 19 Receb 1434 M. 29 Mayıs 2013 tarihli soru cevapta açıklamıştık. Söz konusu cevapta geçenler aşağıdaki şekildedir:

[… Murabaha lügatte, kâr etmek anlamına gelmektedir. Zira şöyle denilir: Eşyayı kârlı sattım veya onu kârlı aldım.

Istılahta ise: Satıcının eşyasını, maliyetinin üzerine belli bir miktar kârla satışa sunması olup bu dürüstlüğe dayalı satışlardandır. Çünkü eşyanın maliyeti hakkında bilgi vermek satıcının dürüstlüğüne bağlıdır. 

Bu, şeri olarak caizdir. Çünkü satıcının satın aldığı fiyatın üzerindeki kârla yapılan bir satın almadır. Nitekim satıcı, bu eşyayı satın aldığım fiyat üzerindeki şu kârla satıyorum der, müşteriye bu fiyat bildirilir ve müşteri de kabul ederse, bu caiz olur. Çünkü bilinen bir satıştır.] Bitti.

  • İslami bankalarda murabaha satışı olarak adlandırılan şey hakkındaki sorunuzda geçenlere gelince; H. 24 Receb 1434 M. 03 Haziran 2013 tarihinde, bu meseleye dair ayrıntılı bir cevap vermiştik. Söz konusu cevapta geçenleri size tekrar aktarıyorum:

[… Murabaha satışı olarak adlandırılan İslami bankalarla işlem yapmak, şeriata aykırı olan işlemlerdir. Bunun en belirgin yönleri şunlardır:

Birincisi: Banka arabayı veya buzdolabını satın almadan önce müşteri ile satış sözleşmesinin yapılması… Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem sahip olunmayan bir şeyin satışından nehyetmiştir. Hakim Bin Huzzam’ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: Dedim ki: Ey Allah’ın Rasulü! Bir adam gelip benden satmakta olduğum şeyden yanımda olmayanı satmamı istedi. Sonra onu pazarda sattım. Bunun üzerine dedi ki: لا تَبِعْ مَا لَيْسَ عِنْدَكَYanında olmayan şeyi satma.” [Ahmed rivayet etti.] Bu kişi, Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e, onun (satıcının) yanında olmayan bir eşyayı satın almak isteyen, bu yüzden (satıcının) pazara gidip onu satın alan ve sonra onu kendisine satan müşteri hakkında sordu. Nitekim Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem bundan nehyetti. Ancak mal yanında olur, sonra ister satın alsın ister satın almasın yanındaki eşyayı müşteriye sunarsa bu caizdir.

Bunu açıklığa kavuşturmak için şöyle söyleyelim: Bankaya giden bir kişi kredi talebinde bulunur… Banka da ona kredi veya nakdi neden istediğini sorar… Kişi de buzdolabı, araba veya çamaşır makinesi satın alacağını söyler… Banka da onun için bir buzdolabı alacağına ve onu da taksitle şöyle bir fiyata satacağına dair kişiyle bir anlaşma yaparsa, bu banka buzdolabını satın almadan önce bağlayıcı bir anlaşma yapmış olur. Sonra banka gider ve kişi için bir buzdolabı alır. Dolayısıyla kişi, bankadan buzdolabını satın alamaz. Çünkü bankayla yapılan anlaşma, buzdolabı bankanın mülkü olmadan önce yapılmıştır. Böylece anlaşma, banka buzdolabına sahip olmadan önce yapılmış olur. 

Banka satın aldıktan sonra müşteriye satmıştır denilmez. Böyle denilmez. Çünkü banka malı satın almadan önce, bankanın müşteri ile olan anlaşması bağlayıcı hale getirilmiştir. Bu da banka kendisi için satın aldıktan sonra müşterinin onu satın almayı reddedemeyeceğine delalet etmektedir. Dolayısıyla anlaşma, banka satın almadan önce bağlayıcı hale gelmiş olur. 

Şayet bankanın içerisinde buzdolaplarının olduğu bir mağazası olur, diğer buzdolabı satıcıları gibi ister satın alsın ister satın almasın bunları kişiye sunarsa, o zaman peşin ve taksitli satış sahih olur.

İkincisi: Şayet müşteri taksitlerden birini geciktirirse, müşterinin borcunun artırılması caiz değildir. Çünkü bu faizdir ve cahiliye döneminde kullanılan riba nesie olarak adlandırılır. Dolayısıyla borcun ödeme zamanı geldiği halde borçlu olan kişi vadesinde ödeyememiş ve bundan dolayı borcu da artırılmışsa, İslam gelerek bunu tamamen yasaklamış ve zor durumda olan borçluya borcunu artırılmaksızın mühlet vermiştir. وَإِنْ كَانَ ذُو عُسْرَةٍ فَنَظِرَةٌ إِلَى مَيْسَرَةٍ وَأَنْ تَصَدَّقُوا خَيْرٌ لَكُمْ إِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَŞayet (borçlu kimse) zor durumdaysa (elinin genişleyeceği) kolaylık zamanına kadar mühlet verin. (Borcu silip) tasadduk etmeniz sizin için daha hayırlıdır, şayet bilirseniz.” [Bakara 280] 

Bu nedenle yukarıda belirtilenlere göre banka ile işlem yapmak caiz değildir.] Bitti.

  • Satın alınan emtianın tüm taksitleri ödenene kadar ipotek edilmesi konusuna gelince; H. 06 Şaban 1436 M. 24/05/2015 tarihinde buna dair ayrıntılı bir cevap vermiştik. Cevapta şöyle geçmektedir:

[… Bu mesele fıkıhta, (satılan malın bedeli üzerinden rehin alınması) adı altında bilinmektedir. Yani satılan mal, müşteri bedelini ödeyinceye kadar satıcının yanında kalmasıdır. Bu mesele, sadece satıcı ve müşteri olduğunda ortaya çıkmaz. Aynen Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in, Buhari’nin Cabir İbn-u Abdullah Radıyallahu Anhuma’dan tahriç ettiği hadisinde olduğu gibi: رَحِمَ اللَّهُ رَجُلًا سَمْحًا إِذَا بَاعَ، وَإِذَا اشْتَرَى، وَإِذَا اقْتَضَىSatışta, alışta ve borcunu istemekte kolaylık gösteren kimseye Allah rahmet etsin.” Ancak bu ikisi, önce eşyayı teslim alma veya önce bedeli teslim alma noktasında farklılık göstermektedir. Satıcı, satış sözleşmesinden sonra eşyayı hapsetmeye, yani bedeli ödeninceye kadar yanında rehin tutmaya kastedebilir. Ardından da bu mesele ortaya çıkar. Bu hususta fakihler arasında ihtilaf vardır. Onlardan bazıları, birtakım şartlarla bunu caiz görürken bazıları da caiz görmezler. Diğer bazıları ise bir durumda caiz görürken diğer bir durumda ise caiz görmezler…Ve benzerleri gibi.

Meseleyi inceledikten sonra benim tercihim şu şekildedir:

Birincisi: Satılan malın türü:

1- Satılan malın, ölçülen, tartılan, sayılan ve benzerleri gibi olması… Pirinç satışı, pamuk satışı, kumaş satışı ve benzerleri gibi…

2- Satılan malın tartılan, ölçülen ve benzerleri gibi olmaması… Otomobil satışı, ev satışı, hayvan satışı ve benzerleri gibi…

İkincisi: Satılan malın (fiyatı) bedeli:

1- On binlik bir eşyayı peşin olarak satın alıp hemen ödemen gibi hemen, yani peşin olur.

2- On binlik bir eşyayı satın alıp bir yıl sonra ödemen gibi bir süre erteleyerek (veresiye) olur.

3- Bir eşyayı satın alıp örneğin ilk ödemede beş bin, bir yıl sonra diğer beş bini ödemeniz veya aylık taksitler halinde ödemeniz gibi bir kısmı peşin diğer bir kısmı ise veresiye olur…

Üçüncüsü: Yukarıda geçen hususların farklılığına göre şeri hüküm de farklılık gösterir:

Birinci durum: Satılan malın tartılan ve ölçülen olmaması… Yani ev, otomobil veya hayvan satışı gibi…

1- Peşin fiyat, yani bir otomobili on bine peşin olarak satın alman ve bunun anlaşmada sabit olmasıdır.

Bu durumda satıcının eşyayı hapsetmesi, yani anlaşmaya göre peşin fiyat ödeninceye kadar eşyayı yanında rehin tutması caizdir. Bunun delili, Tirmizi’nin Ebu Umame’den şöyle dediğini tahriç ettiği ve hakkında “hasen hadis” olduğunu söylediği hadis-i şeriftir: العَارِيَةُ مُؤَدَّاةٌ، وَالزَّعِيمُ غَارِمٌ، وَالدَّيْنُ مَقْضِيٌّÖdünç alınan her şey ödenir, kefil sorumludur ve borç ödenmelidir.” Zaîm; kefil demektir. Dâmin; sorumlu demektir. Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in “borç ödenmelidir” hadisindeki istidlale göre, müşteri eşyayı fiyatını ödemeden önce teslim alırsa satın almış olduğu eşya borç olur. “Borç ödenmelidir”, yani satın alma peşin olduğu sürece öncelikli olan borcun ödenmesidir. Diğer bir ifadeyle sözleşmedeki fiyat hemen peşin olduğu sürece önce bedeli ödenmelidir… Kâsânî Bedâi’u’s Sanâi’de hadisi yorumlarken şöyle diyor: (Aleyhissalatu ve’s Selam’ın -borç ödenmelidir- şeklindeki kavlinde, - Aleyhissalatu ve’s Selam- ödenmiş olan borcu genel veya mutlak olarak vasfetmiştir. Dolayısıyla satılan mal teslim alınırken bedelinin teslimi geciktirilirse, bu borç ödenmiş olmaz ve bu nassa aykırıdır.) 

Buna göre satıcının, müşteri bedelini ödeyinceye kadar satılan malı yanında hapsetmesi caizdir. Bu şekilde bir borçlanma yoktur. Bu sözleşmeye de uygundur. Çünkü satılan mal borçla değil peşin fiyatına satılmıştır.

2- Bir otomobil satın alıp bedelini bir yıl sonra ödemen gibi fiyatın veresiye (gecikmeli) olması. Bu durumda bedeli ödeninceye kadar eşyanın hapsedilmesi caiz değildir. Çünkü fiyat, satıcının onayladığı sözleşmeye göre veresiye olmuştur. Dolayısıyla onun, veresiye olarak sattığı sürece bedelini garantiye almak için eşyayı hapsetmesi caiz değildir. Zira eşyayı hapsetme hakkı düşmüştür. Bu nedenle eşyayı hapsetmesi caiz değildir, dahası onu müşteriye teslim etmelidir.

3- Bir otomobil satın alıp ilk ödemede hemen peşin beş bin, diğer beş bini de bir yıl sonra bir defada veya vadeli olarak taksitler halinde ödemen gibi fiyatın peşin veya veresiye (ertelenmiş) olması.

Bu durumda satıcının, peşin olan ödeme yapılıncaya kadar eşyayı hapsetmesi caizdir. Bunun ardından ertelenen ödemeleri yapması için eşyayı hapsetmesi caiz değildir. Nitekim bundan, 1. ve 2. maddelerde bahsetmiştik.

Sonuç olarak satıcının fiyatı peşin olan eşyayı rehin alması caizdir. Yani şayet satış sözleşmesi, hemen ödenmek üzere peşin fiyatına olmuşsa, satış sözleşmesine göre müşterinin peşin olan fiyatı ödeyinceye kadar satıcının eşyayı yanında hapsetmesi caizdir.

Aynı şekilde satış sözleşmesine göre müşteri acil ödemeyi yapıncaya kadar satıcının eşyayı yanında hapsetmesi caizdir.

Burada müşteri eşyasını satın almadan, yani ona sahip olmadan önce onu nasıl rehin bırakıyor denilmez. Çünkü rehin, satışı caiz olan şeylerde caiz olur. Zira satın alınan eşyanın, teslim alınmadan satılması caiz değildir. Bu da Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in, Beyhakî’nin İbn-u Abbasın şöyle dediğini rivayet ettiği hadisene istinaden böyledir: Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem Attâb İbn-u Esid’e şöyle demiştir: إني قد بعثتك إلى أهل الله، وأهل مكة، فانههم عن بيع ما لم يقبضوا “Seni Allah’ın ehline, Mekke halkına gönderdiğim de onlara teslim almadıkları şeyi satmayı yasakla.” Taberani’nin Hakim İbn-u Hizam’dan rivayet ettiği hadiste şöyle geçmektedir: يَا رَسُولَ اللهِ، إِنِّي أَبِيعُ بُيُوعًا كَثِيرَةً، فَمَا يَحِلُّ لِي مِنْهَا مِمَّا يَحْرُمُ عَلَيَّ؟ فَقَالَ: «لَا تَبِيعَنَّ مَا لَمْ تَقْبِضْ» “Ey Allah’ın Rasulü! Ben birçok satış yapıyorum. Bunlardan benim için helal ve haram olanları nedir acaba? (Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: Almadığın bir şeyi satma.” Bu hadisler, alınmayan şeylerin satılmasının yasak olduğu hususunda açıktır. O zaman satılan mal alınmadan nasıl rehin bırakılıyor?

Böyle denilmez. Çünkü bu iki hadis tartılan ve ölçülen malların satışı açısındandır… Ama satılan mal, ev, otomobil ve hayvan gibi bunun dışında ise… bunların teslim alınmadan satışı caizdir. Bu da Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in, Buhari’nin İbn-u Ömer Radıyallahu Anhuma’dan şöyle dediğini rivayet ettiği hadisine istinaden böyledir: Bir yolculukta Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem ile birlikteydik. Ömer’e ait genç bir deve üzerinde olmayı sıkıcı buluyordum. Beni dinlemiyor, insanların önüne geçiyor, Ömer onu azarlayıp geri çeviriyor, sonra yine öne geçiyor, Ömer onu azarlayıp geri çeviriyordu. Sonra Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem Ömer’e şöyle dedi: بِعْنِيهِOnu bana sat.” (Ömer’de) o senindir ey Allah’ın Rasulü dedi. Dedi ki: بِعْنِيهِOnu bana sat.” Nitekim onu Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e satınca Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle dedi: هُوَ لَكَ يَا عَبْدَ اللَّهِ بْنَ عُمَرَ، تَصْنَعُ بِهِ مَا شِئْتَO senindir, ey Abdullah İbn-u Ömer. Onunla istediğini yap.” Dolayısıyla satılan malı teslim almadan önce hibe tasarrufunda bulunması, satılan malı teslim almadan tüm mülkiyetine sahip olunduğuna ve onun satıcının mülkü olmasından dolayı da satmasının caiz olduğuna delalet etmektedir.

Buna göre satışı teslim almadan caiz olduğu sürece satılan malın teslim almadan önce rehin alınması da caizdir. Ancak bu, sadece satılan malın, ev, otomobil, hayvan ve benzerleri gibi tartılan ve ölçülen olmadığı zaman geçerlidir. Satış sözleşmesinin peşin bir fiyatla yapılması veya satış sözleşmesinde peşin ödemenin olması halinde, peşin fiyat veya peşin ödeme yapılıncaya kadar satılan malın teslim alınmadan önce rehin alınması caizdir.

İkinci durum: Bir miktar pirinç, pamuk veya biraz kumaş satın almak gibi satılan malın ölçülür ve tartılır olması… Bu durumda fiyatın vakıası ister hemen peşin, ister daha sonra tek ödeme, isterse de taksitle olsun satılan malın bedeline karşılık hapsedilmesi caiz değildir:

Fiyat veresiye (ertelenmiş) de olsa, yukarıda belirttiğimiz gibi eşyanın hapsedilmesi caiz olmaz.

Fiyat peşin (acil) de olsa, eşyanın hapsedilmesi, yani rehin alınması caiz değildir. Çünkü yukarıda bahsettiğimiz Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in hadisine göre tartılır ve ölçülür olanların teslim almadan önce rehin bırakılması caiz değildir. Satıcının burada, peşin fiyata satma durumu iki şekilde olur: 

Ya eşyayı peşin fiyatına satar, onu kişiye teslim eder, ister bedelini peşin isterse belir bir zaman sonra versin eşyayı rehin almaksızın sabreder… Ya da eşyayı satmaz, yani hiçbir şekilde eşyayı rehin almaz. 

Binaenaleyh satılan malın ölçülür ve tartılır olması durumunda şayet satış peşin veya veresiye olarak gerçekleşirse, satıcının fiyatı ödeninceye kadar eşyayı yanında rehin tutması caiz değildir.

Benim racih görüşüm de budur. Bilen ve hüküm verenlerin en hayırlısı Allah’tır.] Bitti.

Tüm bunlarla, sorunuzun cevabı tamamlanmış oldu. Başarıyı bahşeden Allah’tır.

Kardeşiniz                                                                                                          H. 12 Muharremu’l Haram1442

Ata İbn Halil Ebu Raşta                                                                                     M. 31/08/2020

Cevaba, Emir’in aşağıdaki web sitesinden bağlanabilirsiniz:

http://archive.hizb-ut-tahrir.info/arabic/index.php/HTAmeer/QAsingle/4065/

Devamını oku...

Usulu’l Fıkıh Hakkında Cevaplar

(Hizb-ut Tahrir Emiri Celil Âlim Ata İbn Halil Ebu Raşta Tarafından Facebook Sayfası Takipçilerinin “Fıkhi” Sorularına Verilen Cevaplar Silsilesi)

Soru-Cevap

Usulu’l Fıkıh Hakkında Cevaplar

Zahid Talib Naim’e

Soru:

Bismillahirrahmanirrahîm, Esselamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

Konu: Usulu’l Fıkıh hakkında sorular.

Birinci olarak: İslam Şahsiyeti kitabının üçüncü cildinin 241. sayfasında şöyle geçmektedir: (İktiza delâleti, kendisindeki gerekliliğin lafızların manalarından istifade edilmiş olandır. Bu, onun delâlet edilen manaya mutabık olarak şart olması ile olur.)

Yine aynı kitabın 54. sayfasında şöyle geçmektedir. (Özetle, vacibin ancak kendisi ile tamamlandığı şey; ya aynı vacip hitabıyla ya da başka bir hitapla vacip olur. Bu şey; ister varlığı ile var olmayı, yokluğu ile yokluğu gerektiren sebep olsun, isterse yokluğu ile yokluğu getiren varlığı ile ne var olmayı ne de yok olmayı gerektirmeyen şart olsun fark etmez. Sebep, ister köleyi azad etmeyi vacip kılan sîga gibi şerî olsun fark etmez…)

Benim aklımı karıştıran iki mesele var:

Birincisi: Sîganın köleyi azad etmeyi vacip kılan bir sebep olmasına rağmen neden şart sebepsiz olarak zikredilmiştir?

İkincisi: Neden tazammun (lafzın vâz edildiği anlamın bir parçasına karşılık gelmesidir) olmaksızın mutabık olarak zikredilmiştir?

İkinci olarak: İslam Şahsiyeti kitabının üçüncü cildinin 325. sayfasında şöyle geçmektedir: (İlim sahibi olanlar ve başkalarından her şey hakkında âmm (genel olanlar); أي “hangi, herhangi” lafzı gibi olandır. Örneğin şöyle dersin: أي رجل جاء “Hangi adam geldi?” أي ثوب لبسته“Hangi elbiseyi giydin?”. Aynı şekilde; كل “her, hepsi”, جميع “bütün, hepsi” lafızları ve الذين “Onlar ki”, الذي “O şey ki”, الالتي “O şey ki” ve benzerleri gibidir.)

Ancak ben, الذين “Onlar ki” lafzının akılsız olanlar için kullanıldığını gösteren bir örneğe rastlamadım.

Üçüncü olarak: İslam Şahsiyeti kitabının üçüncü cildinin 327. sayfasında şöyle geçmektedir: (İstinbat yoluyla sabit olan genelliğe (âmme) gelince; onun kuralı, hükmün takip ve tesbib/sebep kılma ف –fâsı ile vasfa bağlı kılınmasıdır. Allah’u Teâla’nın şu sözünde olduğu gibi: وَالسَّارِقُ وَالسَّارِقَةُ فَاقْطَعُوا أَيْدِيَهُمَاHırsızlık yapan erkek ile hırsızlık yapan kadının ellerini kesin.” [Maide 38] Şarabın, sarhoşluktan dolayı haram kılınması ve benzerleri gibi.)

1- Aynı kitabın 324. sayfasında şöyle geçmektedir: (Ya da bize, nakilden istinbat yoluyla sabit olur. Bu ise şöyle olur: İstisna, lafzın kapsadığının dışında kalan olarak bize nakledilmesinden dolayı, istisna belirli çoğula (cemiye) dahil edilir şeklinde bilinmesidir. Bu her ne kadar istinbat olsa da nakil yolundan bir bilgidir. Zira bize nakledildi ki, istisna, lafzın kapsadığının dışında kalandır. Dolayısıyla bundan anlıyoruz ki belirli çoğul (cemi) genellik (âmm) içindir.)

Meseleyi anlamakta zorlanıyorum; zira kitap, 324. sayfada genel istinbat kurallarını ele alırken 327. sayfada onun kuralını, hükmün bağlı kılındığı vasıf olarak ele almıştır. 

2- Kuralın, hükmün takip ve tertib ف –fâsı ile vasfa bağlı kılınmasına rağmen neden (şarabın, sarhoşluktan dolayı haram kılınması şeklinde) zikredilmiştir?

3. Aynı kitabın 253. sayfasında şöyle geçmektedir: (Birincisi: Hükmün, vasfa (sıfata) bağlı kılınması, illetliliği (illetle ilgili durumu) hissettirmektedir. Yani vasfın (sıfatın) o hüküm için illet olmasını hissettirmektedir. Zira örneğin; otlatmak, vaciplik için bir illet olmaktadır. O zaman o sıfat nefyedildiğinde hüküm de nefyedilir. Çünkü illetlenen (ma’lul), illetinin yok olmasıyla yok olur.)

Hizb-ut Tahrir Mefhumları kitabının 32. Sayfasında şöyle geçmektedir: (İbadetlere, ahlâka, yiyeceklere ve giyeceklere ilişkin şerî hükümler illetlendirilmezler. Aleyhissalatu ve’s Selam şöyle buyurmuştur: حرمت الخمرة لعينهاŞarap, aynı ile haram kılınmıştır.” Muamelat ve cezalara (ukubatlara) ilişkin şerî hükümlere gelince; bunlar illetlendirilir. Çünkü bunlar hakkındaki şerî hüküm, illete bağlı olarak gelmiştir ki bu illet, hükmün varlığı için bir sebeptir.)

Peki sarhoşluk, şarabın haram olması için bir illet midir. Şayet böyleyse, bununla Mefhumlar kitabında geçenlerin arasını nasıl bağdaştırabiliriz?

Uzattığım için özür dilerim. Allah sizi mübarek kılsın ve sizi doğru olana iletsin.

Cevap:

Ve Aleykumselam ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

Birinci soru: İktiza delâleti ve Vacibin Ancak Kendisi ile Tamamlandığı Husus da Vacibtir hakkında… size, 30/03/2019 tarihinde cevap vermiştik. Onu güzel bir şekilde okursan Allah’ın izniyle hayır olacağını ümit ediyorum.

Diğer sorular:

Umûm (genellik) konusuna ve umûmun (genelliğin) sabit olma yollarına muttali oldum ve sorunuzda zikretmiş olduğunuz soruların cevabı şöyledir:

1- (الذين “Onlar ki” ve الالتي “O şey ki”) açısından olana gelince; evet, bunlar, akletmeyenin akleden konumuna indirgenmesi durumu dışında akleden ve akletmeyen için değil akledenler için genellik (umûm) ifade ederler. Nitekim Şerhu’l Elfiyye İbn Mâlik Lil-Hâzimi’de “الذين” hakkında şöyle geçmektedir: (onda asıl olan, akleden için kullanılmasıdır. Ama akletmeyenin akleden konumuna indirgenmesi halinde (الذين) kullanılır. Zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur: إِنَّ الَّذِينَ تَدْعُونَ مِن دُونِ اللَّهِ عِبَادٌ أَمْثَالُكُمْ(Ey kâfirler!) Allah’ı bırakıp da taptıklarınız sizler gibi kullardır.” [Âraf 194] Dolayısıyla taptıkları putlar, akleden konumuna indirgenmiştir. Bu nedenle buna dair zamir, Allahu Teala’nın daha sonraki şu kavlinde geçen akledenler zamirine dönmektedir: أَلَهُمْ أَرْجُلٌ يَمْشُونَ بِهَاOnların kendisiyle yürüyecekleri ayakları mı var?” [Âraf 194]) Bitti. Ama bu durumun dışında (الذين “Onlar ki” ve الالتي “O şey ki”), genelde akleden için kullanılırlar. 

Hakeza akleden veya akletmeyene yönelik kullanılan bazı umûm (genellik) lafızları da, aslının hilafına özel durumlarda her ikisi için de (akleden ve akletmeyen) kullanılır. Ancak yukarıda bahsetmiş olduğumuz gibi asıl kullanımının dışına çıkmaz, akledenler için umûm olarak kalmaya devam eder ve akletmeyenin akleden konumuna indirgendiği bu durumun sonucunda vasfı değişmez.  

Örneğin (ما - Mâ) kelimesi, umûm (genellik) konusunda bahsetmiş olduğumuz gibi akletmeyen içindir. Ancak muhatapların çoğu akletmeyenlerden olması gibi baskın gelmesi babından aynı şekilde akledenler için genel olması da mümkündür. Nitekim Allahu Teala’nın şu kavli indiğinde: إِنَّكُمْ وَمَا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ حَصَبُ جَهَنَّمَSiz ve Allah’tan başka taptığınız şeyler, Cehennem yakıtısınız.” [Enbiya 98] İbnul Zebâri şöyle dedi: Ben sizin için Muhammed ile hasımlaşırım. (Zebâri) dedi ki: Ey Muhammed! Allah’ın sana indirdikleri arasında “Siz ve Allah’tan başka taptığınız şeyler, Cehennem yakıtısınız. Sizler oraya varıcılarsınız.” yok mu? “Evet.” buyurdu. Bak işte şu Nasrâniler İsa’ya ibadet ediyorlar, şu Yahudiler Uzeyr’e ibadet ediyorlar, şu Beni Temim de meleklere ibadet ediyorlar. Bunlar Cehennem’de mi?” dedi.” O, “Mâ”nın umûmuyla istidlâl etti. Nebi de bunu inkâr etmedi. Bilakis Allahu Teala’nın şu sözü, onun sözünü inkâr etmeksizin aksine onu Allahu Teala’nın şu sözüyle tahsis ederek nâzil oldu: إِنَّ الَّذِينَ سَبَقَتْ لَهُمْ مِنَّا الْحُسْنَى أُولَئِكَ عَنْهَا مُبْعَدُونَTarafımızdan kendilerine güzel akibet takdir edilmiş olanlara gelince; işte onlar ondan uzak tutulurlar.” [Enbiya 101] Ancak bu, özel bir durum olup (Mâ) kelimesinin asıl kullanımını değiştirmez, bilakis akletmeyenler için kalmaya devam eder. 

Aynı şekilde (الذين “Onlar ki” ve الالتي “O şey ki”), asıl olarak umûmda akledenler için kullanılmaya devam eder ve (akletmeyenin akledenin konumuna indirgenmesi) durumu, bu hususu etkilemez.

Ancak akleden ve akletmeyen için kullanılan şey, (الذي والتي)’dir…Çünkü bu, müfred (tekil) bir lafız olup akledenler ve akletmeyenler için umûmdur (geneldir). O zaman cemi (çoğul) lafız olan (الذين واللاتي)’nin umûmluğu daha azdır. Dolasıyla o, sadece akledenler içindir. Bu nedenle (الذين واللاتي) şeklindeki bu cemi (çoğul), hakiki olmayan cemi olarak adlandırılır. 

2- (أل) hakkındaki sorunuza gelince; (أل) ifadesi umûm için olup nakilden istinbat yoluyla gelmemiştir. Tıpkı (Umûmun Lafız İçin Sabit Oluşunun Yolları)’nın ilk paragrafında geçtiği gibi. Metni şöyledir: (Lafız için umûm (genellik); ya bize Arapların bu lafzı umûm için koyduklarının veya bu lafzı umûmda kullandıklarının nakledilmesi yoluyla sabit olur, ya da nakilden istinbat yoluyla bize sabit olur. Bu ise şöyle olur: İstisna, lafzın kapsadığının dışında kalan olarak bize nakledilmesinden dolayı, istisna belirli çoğula (cemiye) dahil edilir şeklinde bilinmesidir. Bu her ne kadar istinbat olsa da nakil yolundan bir bilgidir. Zira bize nakledildi ki, istisna, lafzın kapsadığının dışında kalandır. Dolayısıyla bundan anlıyoruz ki belirli çoğul (cemi) genellik (âmm) içindir.) Bitti.

Bu, dakik değildir. Bilakis ahit dışı için (أل), lügatin konulmasından dolayı umûm ifade eder. Tıpkı Şahsiyet kitabının üçüncü cildinde umûmun sabit oluşunun yollarının üçüncü paragrafında geçtiği gibi. Metni şöyledir: (Nakil yoluyla sabit olan umûm (genellik); ya lügatin konulmasından elde edilmiş olur ya da lügat ehlinin kullanılmasından elde edilmiş olur. Lügatin konulmasından elde edilen umûmun iki hali vardır: Birincisi; lafzın bizzat kendisinin âm (genel) olmasıdır. Yani bir karineye ihtiyaç duymamasıdır. İkincisi; umûmunun lügatin konulmasından -fakat bir karine ile- elde edilmiş olmasıdır… Umûmu (genelliği) bir karine ile elde edilmiş olana gelince: Karine, ispat hakkında olabilir, nefy hakkında olabilir. İspat hakkında olan karine; ال –harfi tarifi ve izafet terkibidir. Bunlar, çoğul kelimede olur; العبيد “kullar” ve عبيدي “kullarım” gibi. Cins isimde olurlar; ولا تقربوا الزنىZinaya yaklaşmayın.” [İsra 32] gibi; فَلْيَحْذَرْ الَّذِينَ يُخَالِفُونَ عَنْ أَمْرِهِOnun emrine muhalif olanlar ... sakınsınlar.” [Nur 63] Cins ismin başına ال –harfi tarifinin, sonuna izafet zamirinin ve terkibinin gelmesi, tekilleri genelleştirir. Bunların çoğulun başına gelmesi de çoğulları genelleştirir. Çünkü ال –harfi tarifi, başına geldiği tekilleri genelleştirir, çoğulun başına gelmişse de onları genelleştirir. İzafet terkibi ve zamiri de aynıdır…) Burada (ال –harfi tarifinin) istinbat olarak değil lügat olarak umûm ifade ettiği gayet açıktır. 

Aynı şekilde Bahru’l Muhit’te şöyle geçmektedir:

[… İkincisi: Vad’ı (lügat koyan) olarak değil, bilakis karina aracılığıyla lügat olarak umûm ifade eder. Dolayısıyla o, ya ahit için olmayan “لَامِ-Lâm’ı” tarif gibi sabit oluşu yönünden olur; zira Lâm’ı tarif, sadece cemiye (çoğula) veya tekil cins isme dahil olduğu zaman cins ifade eder ve cemi (çoğul), bu ikisine eklenmiştir. (عَبِيدِي أَحْرَارٌ) kullarım özgürdürler ve (عَبْدِي حُرٌّ) kulum özgürdür gibi. Ya da yokluğu yönünden olur ve bu, nefiy bağlamında nekradır (belirsiz isimdir)…] Buradan da açığa çıkıyor ki (ال –harfi tarifi), istinbat olarak değil karina aracılığıyla lügat olarak umûm ifade etmektedir.  

3- İstinbat yoluyla sabit olan umûm hakkındaki üçüncü sorunuza gelince; kitapta şöyle geçmektedir: (İstinbat yoluyla sabit olan umûma (genelliğe) gelince; onun kuralı, hükmün takip ve tesbib/sebep kılma ف –fâsı ile vasfa bağlı kılınmasıdır. Allah’u Teâla’nın şu sözünde olduğu gibi: وَالسَّارِقُ وَالسَّارِقَةُ فَاقْطَعُوا أَيْدِيَهُمَاHırsızlık yapan erkek ile hırsızlık yapan kadının ellerini kesin.” [Maide 38] Şarabın, sarhoşluktan dolayı haram kılınması ve benzerleri gibi.) Bitti.

İstinbat yoluyla sabit olan umûm için (kuralı, hükmün vasfa bağlı kılınması) şeklindeki bu tanım, doğrudur. Söz konusu kural, illetin bir türüdür. Yani biz, illetin tek bir türüyle sınırlandırdık ki o şudur; (hükmün takip ve tesbib/sebep kılma ف –fâsı ile vasfa bağlı kılınmasıdır.) Ancak bazı usulcüler, sadece takip ve tesbib/sebep kılma ف –fâsı’nı değil illetin tüm türlerini almaktadırlar. Zira onlar, tüm illeti bu umûm için örnek getiriyorlar. İster takip ve tesbib/sebep kılma ف –fâsı’nı kapsasın isterse kapsamasın fark etmez. Ama biz, az önce bahsetmiş olduğumuz gibi illetin bu türüyle yetindik. Ancak (şarabın, sarhoşluktan dolayı haram kılınması) şeklinde verilen örnek, iki yönden doğru değildir:

Birincisi: (hükmün takip ve tesbib/sebep kılma ف –fâsı ile vasfa bağlı kılınmasının) illetin bu türüne örnek verilmesi.

İkincisi: Sarhoşluğun, şarabın haram kılınması için illet olarak zikredilmesi ki bu bizim için bir benimseme değildir. Zira bizim benimsememiz, şarabın illetlendirilmemesidir. Bilakis şarap, aynı ile haram kılınmıştır.

Son olarak, Allah izin verirse bizler, bu üç yeri düzelteceğiz.

En son olarak doğru anlayışınız için teşekkür ederim, çaba ve gayretinizi takdir ediyorum ve Allah’tan, ilminizi ve anlayışınızı artırmasını temenni ediyorum…

Kardeşiniz                                                                                                         H. 04 Muharremu’l Haram1441

Ata İbn Halil Ebu Raşta                                                                                   M. 23/08/2020

Cevaba, Emir’in aşağıdaki web sitesinden bağlanabilirsiniz:

http://archive.hizb-ut-tahrir.info/arabic/index.php/HTAmeer/QAsingle/4062/

Devamını oku...

Halife ve Geçici Emirle İlgili Hükümler

(Hizb-ut Tahrir Emiri Celil Âlim Ata İbn Halil Ebu Raşta Tarafından Facebook Sayfası Takipçilerinin “Fıkhi” Sorularına Verilen Cevaplar Silsilesi)

Soru-Cevap

Halife ve Geçici Emirle İlgili Hükümler

Sohail Dar’a‎

Soru:

Esselamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berekâtuh kerim kardeşlerim; Emirimize sorular yöneltiyorum ve Allah’ın izniyle bunların Emirimize ulaştırılmasını rica ediyorum. Dikkatinizi çekmek isterim ki Arapça benim ana dilim değildir. Bu yüzden herhangi bir şeyde hata edersem çok özür dilerim…

Esselamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berekâtuh kerim kardeşim ve faziletli Şeyhimiz. Allah’tan sizin için hayır diliyorum.

Birinci husus, Arapçam zayıf olduğu için sizden özür diliyorum. Buna rağmen Hilafet konusuyla ilgili sorular sormaya çalışacağım:

Birinci: İslam’da Yönetim Nizamı kitabında, caiz olan unvanların, Halife, imam, Emiru’l Mu’minîn ve müminlerin sultanı gibi bunlara benzer anlamlarda olduğu geçmektedir. Ancak Hilafet Devleti’nin Cihazları kitabında metin, Emiru’l Mu’minîn unvanından bahsetmekte ve bunun dışında bir şeyden bahsetmemektedir. Peki biz onları sadece üç ile sınırlandırıncaya kadar Halife unvanlarındaki benimseme değişti mi? Eğer benimseme değiştiyse, değişime yönelik delil nedir?

İkincisi: “Cihazlar’da” geçen, Ömer Radıyallahu Anh’ın Emiru’l Mu’minîn unvanını almasına yol açan hususa gelince; Emiru’l Mu’minînunvanının kullanılmasıyla sınırlı olduğunu söylemek doğru mudur? Yoksa Mü’minlerin Sultanı gibi başka bir unvanın kullanılması mubah mıdır?

Üçüncüsü: Sahabenin icması olmasının şartlarından birinin, Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in defnedilmesinin ertelenmesi ile ölünün acil olarak defnedilmesinin farz olması gibi bilinen bir şeydeki çelişkinin varlığı olduğunu anladım. Peki sahabenin icması olması için Ömer Radıyallahu Anh’ın Emiru’l Mu’minîn unvanın almasıyla ilgili çelişki nerede? 

Dördüncüsü: Geçmişte, Halife lafzının şerî ve fıkhi bir lafız olduğuna dair bir soruya cevap vermiştiniz. Aynı şey, şerî delillerde geçmesinden dolayı şerî ve fıkhî bir lafız olduğu şeklinde imam lafzı için de söylenebilir mi yoksa imam lafzının ıstılahi olduğunu mu söylüyoruz. Bu meseleyle ilgili birçok hadiste imam lafzı geçmekte ve namazda insanlara imamlık yapan kişiye atıfta bulunulmaktadır. Peki burada kendisine atıfta bulunulanın kim olduğu anlamında bir ihtilaf var mıdır? Yani bu hadislerdeki anlam, özellikle Halife’ye ve onun tayin ettiği valilere, emirlere ve benzerlerine mi dönüyor yoksa bu günlerde camilerimizde gördüğümüz gibi namazda Müslümanlara imamlık yapanlarıda mı kapsıyor?

Beşincisi: “Geçici emirliği”, neden Halife’nin nasbedilmesinde Tenfiz muavini üstlenmiyor? Buna ek olarak Halife’nin nasbedilmesi için en yaşlı muavinin seçilmesinin dayanağı nedir? Neden onun nasbedilmesinde en tecrübeli olan muavin veya onların arasından en adil olan veya Kur’an ilminde daha iyi olan ya da benzerleri seçilmiyor?

Başka bir sorum daha var ki o da şudur…Halife, kendisine biat edildikten sonra inikat şartlarından birine muhalefet ederse, biatı geçersiz sayılır mı? Yani örneğin adil olmayan biri olursa veya Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in bahsettiği gibi Müslümanların kerih gördükleri imamlardan biri olursa biatı geçersiz sayılır mı?

Allah sizi tüm hayırla mükafatlandırsın.

Cevabınızdan dolayı çok ama çok teşekkür ederim. Allah’tan, sizin, aileniz ve kardeşler için hayır ve afiyet diliyorum. Ramazan ayınız mübarek olsun.

Kardeşiniz Dr. Suheyl Ebu Musab.

 

Cevap:

Ve Aleykumselam ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

Arapça olarak yazmakta zorlanmana rağmen Kur’an’ı Kerim’in dili Arapça ile yazmandan dolayı beni mutlu ettin… Daha fazla açıklığa kavuşturulması gereken bazı yerler dışında sorduğunuz şeyler genel olarak açıktır. İşte size açıklaması:

1- Hilafet için biat edilen kimseye verilen unvan, Nebevi Hadis-i Şeriflerde ve sahabenin icmasında geçtiği üzere, Halife, imam veya Emiru’l Mu’minîn unvanıdır…Bu üçünün ardından Yönetim Nizamın’da bahsedilen söze gelince; [Ancak bu üç unvana bağlı kalmak farz değildir. Aksine bu isimler yanında Müslümanların işlerini üstlenen ve bu muhtevaya delalet eden başka unvanlar kullanmak da caizdir. Müminlerin hâkimi, Müslümanların reisi, Müslümanların sultanı ve bunların dışında içeriğiyle çelişmeyen başka unvanlar da kullanılabilir. Ancak Kral, Cumhurbaşkanı, İmparator gibi yönetimle ilgili İslam’ın hükümlerine aykırı anlamlar taşıyan unvanlara gelince; bunların Müslümanların işlerini üstlenenlerin bu şekilde adlandırılması caiz değildir. Zira bunların taşıdığı anlamlar, bu sıfatlar, İslam’ın hükümlerine aykırıdır.] Bitti. Aynı şekilde Şahsiyet Kitabı’nın ikinci cildinde, Hilafet bölümünün geçtiği paragrafın sonunda şöyle geçmektedir: [Bu yüzden bu lafzı, yani “İmamet” ya da “Hilafet” lafızlarını birbirine tercih için zorlamaya gerek yoktur. Asıl gerekli olan bu kelimelerin içeriğidir.] Bitti.

Dolayısıyla iki durum değiştirildi, Yönetim Nizamı ve Şahsiyet kitabının ikinci cildinde yukarıda geçen ziyadeler silindi ve geriye Cihazlar kitabında geçtiği üzere (Halife, imam ve Emiru’l Mu’minîn) gibi üç unvan kaldı. Allah Subhanehu ve Teala bize nusretini göndediğinde devlette kullanılacak olan işte bu üç unvandır.

2- Makbul bir icma sayılabilmesi için şerî hüküm üzerinde sükûti icmanın olması şarttır; “Şer’î hükmün, normalinde sahabelerin susmayıp inkâr edeceği hususlardan olmasıdır. Bu, bir münkere sükûtta sahabelerin icma etmelerinin imkânsız olmasından dolayıdır. Eğer normalinde inkâr edilmeyen hususlardan olup sahabe onun hakkında sükût ederse, o icma sayılmaz…” İslam Şahsiyeti’nin üçüncü cildinde şöyle geçmektedir: (Sukûtî icma, sahabelerden birisinin bir hükme ulaşması ve bunu sahabeler bildiği halde hiç birisinin inkâr etmemesidir. Böylece onların sükûtu icma olmaktadır. Buna kavli icmanın karşılığı olarak sükûtî icma denilmiştir…Sükûtî icmada şunlar şart koşulur:

Birincisi: Şerî hükmün, normalinde sahabelerin susmayıp inkâr edeceği hususlardan olmasıdır…

İkincisi: O fiilin meşhur olması, onu sahabelerin bilmesi…

Üçüncüsü: O hükmün ya da fiilin, Emiru’l Mu’minîn’in, kendi görüşü ile tasarrufta bulunma hakkının olduğu hususlardan olmamasıdır.Beytu’l Mâl’in malları gibi…)

Kendisiyle delil getirilebilmesi için sükûtî icmada bu şartların tamamlanması gerekir. “Emiru’l Mu’minîn” unvanının kullanılmasına dair sahabenin icması konusuna gelince; bu, yukarıda bahsi geçen şartlar tamamlanmadıkça sükûtî icma türünden olmaz. Bilakis o, kavli icma kabilinden olur. Çünkü sahabelerin tamamı bu unvanın söylemlerinde kullandılar ve onu Halifeler olarak adlandırdılar. Dolayısıyla bu, sükûtî icma değil kavli icma konumunda oldu. Bu yüzden icmanın sahih ve kabul edilebilir olması için bu hükmün, normalinde inkâr edilen hususlardan olması gerekmez. 

3- İmam lafzı hakkındaki sorunuza gelince:

a- İmamın lügatte, uyulan ve takip edilen de dahil olmak üzere birçok anlamları vardır. Muhtaru’s Sıhah’ta şöyle geçmektedir: (…İmam, kendisine tabi olunan (uyulan) olup çoğulu “أئِمَّة – Eimmetun’dür”…) Kitabu'l Ayn’da şöyle geçmektedir: (… Tabi olunan ve işlerde öne geçen herkes, imamdır). Bu anlamda imam, mutlak olarak tabi olunan ve kendisine uyulan kimsedir.

b- Şeriat, imam lafzını, Müslümanların genel başkanı anlamında fıkhî bir terim “şerî hakikat” olarak kullanmıştır. Zira buna delâlet eden şerî nâss vardır ve bunlardan bazıları şunlardır:

- Abdullah İbn Amr İbn Âs’dan, Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’I şöyle derken işittiği rivayet edilmiştir: وَمَنْ بَايَعَ إِمَامًا فَأَعْطَاهُ صَفْقَةَ يَدِهِ، وَثَمَرَةَ قَلْبِهِ، فَلْيُطِعْهُHer kim bir İmama (Halife’ye) biat edip elinin ayasını ve kalbinin semeresini verirse, ona itaat etsin.” [Müslim rivayet etti.]

- Avf İbn Malik’den Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: خِيَارُ أَئِمَّتِكُمْ الَّذِينَ تُحِبُّونَهُمْ وَيُحِبُّونَكُمْ، وَيُصَلُّونَ عَلَيْكُمْ وَتُصَلُّونَ عَلَيْهِمْSizin imamlarınızın en hayırlıları sizin kendilerini sevdiğiniz ve onlar tarafından sevildiğiniz, kendilerine dua edip dualarını aldığınız imamlarınızdır.” [Müslim rivayet etti.]

- Buhari İbn Şihab’dan…Salim’in şöyle dediğini tahriç etmiştir: Abdullah İbn Ömer şöyle demiştir: Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’I şöyle derken işittim: كُلُّكُمْ رَاعٍ، وَكُلُّكُمْ مَسْئُولٌ عَنْ رَعِيَّتِهِ، الإِمَامُ رَاعٍ وَمَسْئُولٌ عَنْ رَعِيَّتِهِHepiniz çobansınız ve güttüğünüzden sorumlusunuz. İmam çobandır ve güttüğünden sorumludur.

Bu hadislerde, İslam’da şeriat hükümlerinin belirlediği yöneticinin unvanının imam olduğu zikredilmiştir. Tıpkı diğer şerî hükümlerde Halife unvanının geçtiği gibi. Yani şerî nâsslar, “İmam” lafzının “Halife” lafzı gibi olduğunu ve bunların, şeriatın belirlediği fıkhî ıstılahlar “şerî hakikat” olduğunu açıklamıştır. Bu da Müslümanların genel başkanlığı anlamına gelmektedir. Nitekim büyük imamet ve sahibi de büyük imam olarak adlandırılmaktadır…

c- Aynı şekilde şeriatta imam lafzı, namaz imamı anlamında da kullanılmıştır. Bu ise küçük imamet olarak adlandırılan imamettir. Nitekim bu hususta hadisler varit olmuştur ve bunlardan bazıları şunlardır:

- Buhari Sahihi’nde, müminlerin annesi Aişe’nin şöyle dediğini rivayet etmiştir; Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem hastayken evinde namaz kılardı. Nitekim oturarak namaz kıldı ve bir topluluk da arkasında ayakta namaza durdu. Onlara oturmalarını işaret etti. Namazı bitirince de (şöyle) buyurdu: إِنَّمَا جُعِلَ الْإِمَامُ لِيُؤْتَمَّ بِهِ فَإِذَا رَكَعَ فَارْكَعُوا وَإِذَا رَفَعَ فَارْفَعُوا وَإِذَا صَلَّى جَالِساً فَصَلُّوا جُلُوساً “İmam ancak kendisine uyulsun diye imam olmuştur. Rükuya vardığı zaman, siz de rükuya varın. Başını kaldırdığı zaman siz de (başınızı) kaldırın. O oturarak kıldığında siz de oturarak kılın.

- Buhari Sahihi’nde Ebu Hureyra’dan Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: إِذَا أَمَّنَ الْإِمَامُ فَأَمِّنُوا فَإِنَّهُ مَنْ وَافَقَ تَأْمِينُهُ تَأْمِينَ الْمَلَائِكَةِ غُفِرَ لَهُ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِهِİmam Amin dediği zaman siz de Amin deyin. Zira meleklerle aynı anda Amin demeye muvaffak olan bir kimsenin geçmiş günahları bağışlanır.

Namaz imamıyla ilgili şerî bir konu olan “imam” lafzı da aynı şekilde yukarıda bahsi geçen hadislerin delâlet ettiği gibi şerî bir ıstılahtır.

d- Halife anlamındaki imam lafzı ile namaz imamı anlamında imam lafzı arasında şerî olarak bir bağ yoktur. Zira Halife anlamındaki imamın zikredildiği hadisler, namaz konusunun zaruretiyle ilgili değildir. Yine namaz imamı anlamında imamın zikredildiği hadisler de Halife ve yönetimin zaruretiyle ilgili değildir. Bu, yukarıda bahsedilen hadisler gibidir. Bu yüzden onlardan, yönetim imameti ile namaz imamı arasındaki ilişki anlaşılmaz… 

e- İçerisinde imam lafzının geçtiği nâsslar, kendi bağlamında ve karinelere göre anlaşılır:

- Şerî nâsslardaki imam lafzı, lügat anlamında kullanılmıştır. Tıpkı Allahu Teala’nın şu kavli gibi: وَالَّذِينَ يَقُولُونَ رَبَّنَا هَبْ لَنَا مِنْ أَزْوَاجِنَا وَذُرِّيَّاتِنَا قُرَّةَ أَعْيُنٍ وَاجْعَلْنَا لِلْمُتَّقِينَ إِمَاماً(Ve o kullar): Rabbimiz! Bize gözümüzü aydınlatacak eşler ve zürriyetler bağışla ve bizi takvâ sahiplerine imam (önder) kıl derler.” [Furkan 74] İbn Kesir’in tefsirinde bu ayet hakkında şöyle geçmiştir: (“Bizi takvâ sahiplerine imam (önder) kıl” sözü hakkında; İbn Abbas, Hasan, Katâde, es-Suddî ve Rabî İbn Enes şöyle demiştir: Hayırda bize uyan imamlar kıl demektir. Onların dışındakiler de şöyle demiştir: Doğru yolu gösteren rehberler ve hayra davet edenler demektir.) Burada imam lafzından kastedilenin, yönetim imamı veya namaz imamı anlamındaki imam değil takvada kendisine uyulan kişi bağlamında olduğu gayet açıktır.

- İmam lafzı, Halife anlamında kullanılmıştır. Müslim’in Ebu Hureyra’dan Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle buyurduğunu rivayet ettiği hadiste geçtiği gibi: إنَّمَا الْإِمَامُ ‏‏جُنَّةٌ ‏‏يُقَاتَلُ مِنْ وَرَائِهِ وَيُتَّقَى بِهِ فَإِنْ أَمَرَ بِتَقْوَى اللَّهِ عَزَّ وَجَلَّ وَعَدَلَ كَانَ لَهُ بِذَلِكَ أَجْرٌ وَإِنْ يَأْمُرْ بِغَيْرِهِ كَانَ عَلَيْهِ مِنْهُİmam bir kalkandır. Onun ardında savaşılır, onunla (tehlikelerden) korunulur. Şayet o, Yüce Allah'a karşı takvayı emreder ve adaletle hükmederse bundan dolayı sevap kazanır. Bunun dışında bir şey emrederse o zaman yaptıkları kendi aleyhine olur.” Hadisten kastedilenin, yönetici olduğu açıktır. Çünkü arkasında savaşılan, adil veya zalim olan yöneticidir. Bu yüzden kastedilen lügat anlamında olduğu gibi mutlak tabi olunan ve namaz imamı değildir.

- İmam lafzı, namaz imamı anlamında da kullanılmıştır. Müslim’in Sahihi’nde Ebu Hureyra’dan Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle buyurduğunu rivayet etmesi gibi: إِذَا قَالَ الْإِمَامُ سَمِعَ اللَّهُ لِمَنْ حَمِدَهُ فَقُولُوا اللَّهُمَّ رَبَّنَا لَكَ الْحَمْدُ فَإِنَّهُ مَنْ وَافَقَ قَوْلُهُ قَوْلَ الْمَلَائِكَةِ غُفِرَ لَهُ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِهِİmam Semiallahu limen hamideh dediği zaman Allahumme Rabbena lekel hamd deyin. Zira kimin bu sözü meleklerin sözüne denk gelirse geçmiş günahları bağışlanır.” Buradaki sözün, namaz ve namaz imamı hakkında olduğu gayet açıktır.

4- Geçici emir hakkındaki sorunuza gelince:

Şu sözünüzle tam olarak ne kastettiğiniz net değil: (“Geçici emirliği”, neden Halife’nin nasbedilmesinde Tenfiz muavini üstlenmiyor?)…

Geçici emir olması için muavinlerden yaşça en büyük olanın seçilmesi konusuna gelince; Bunun nedenini, H. 02 Şaban 1435 M. 31/05/2014 tarihli soru cevapta açıklamıştık. Cevabımızdan buna işaret eden kısmı aşağıda aktarıyorum: 

[… İkinci şıkka gelince, bu, Halife ölmeden önce geçici emir tayin etmemiş ise geçici emirin tayin keyfiyeti ile ilgilidir. Bu konuda öncelikler söz konusudur. Çünkü idari bir uygulamadır. Bu idari uygulamayı ayrıntılı açıklayan bir madde benimsemek caizdir. İşte buna binaen söz konusu olan “33.” Madde benimsenmiştir: (…Muavinlerden en yaşlı olanı geçici emir olur. Eğer o hilafet için aday olmak istiyorsa, ondan sonraki en yaşlı muavin, geçici emir olur ve hakeza… Bütün muavinlerin aday olmak istemesi halinde, Tenfîz vezirlerinden en yaşlı olanı geçici emir olur. Eğer o hilafet için aday olmak istiyorsa, ondan sonraki en yaşlı Tenfîz veziri, geçici emir olur ve hakeza. Bütün Tenfîz vezirlerinin hilafet için aday olmak istemesi halinde, Tenfîz vezirlerinden en genç olanı geçici emir olur).

Bilginiz olsun diye söylüyorum, bu maddenin benimsenmesinde pozitif koşullar dikkate alınmıştır. Muavinler, yönetimi en iyi bilen insanlardır. Önceki Halife zamanında işlerin yürüyüşüne en iyi onlar vakıftır. Onları, Halife ve amellerine yakından vakıf oldukları için bilgi ve deneyim konusunda Tenfîz muavinleri takip eder. Geçici emirliği üstlenmek için bunlar insanların en efdal olanıdır. Muavinler, Tenfîz muavinleri de öyle, muavinlik konusunda aralarında üstünlük olmadığı için namaz imamında olduğu gibi, yaş, üstünlük için en uygun faktördür. Namaz kılanlar, imamlık şartlarında eşit olurlarsa, yaşça en büyük olan imam olur. Müslim Sahihinde Şube’den, İsmail ibn Raca'dan şöyle dediğini rivayet etti: Evs İbn Dam’ac’ın şöyle dediğini işittim: Ebu Mesud’un şöyle dediğini işittim: Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem bize şöyle buyurdu: يَؤُمُّ الْقَوْمَ أَقْرَؤُهُمْ لِكِتَابِ اللهِ، وَأَقْدَمُهُمْ قِرَاءَةً، فَإِنْ كَانَتْ قِرَاءَتُهُمْ سَوَاءً، فَلْيَؤُمَّهُمْ أَقْدَمُهُمْ هِجْرَةً، فَإِنْ كَانُوا فِي الْهِجْرَةِ سَوَاءً، فَلْيَؤُمَّهُمْ أَكْبَرُهُمْ سِنًّا، وَلَا تَؤُمَّنَّ الرَّجُلَ فِي أَهْلِهِ، وَلَا فِي سُلْطَانِهِ، وَلَا تَجْلِسْ عَلَى تَكْرِمَتِهِ فِي بَيْتِهِ إِلَّا أَنْ يَأْذَنَ لَكَ، أَوْ بِإِذْنِهِKavim ve topluluğa, Allah'ın kitabını en iyi okuyan kimse imamlık eder. Eğer kıraatte eşit durumda olurlarsa, daha önce hicret eden imam olur. Hicret etmede de eşit durumda olurlarsa, daha yaşlı olanı imam olur. İmamlık yapmak isteyen adam, başkasının mülkü tasarrufunda olan yerde imamlık yapmasın; aynı zamanda başkasının evinde ve ikram ettiği sofrasına ancak sahibinin izniyle otursun.” Dolayısıyla bu konuda benimsenen idari uygulamaya göre yaşça en büyük muavin geçici emir olur, sonra sırasıyla takip eder. Daha sonra da en büyük tefviz muavini geçici emir olur ve sırasıyla takip eder. İşte böyle.] Geçmiş soru cevaptan alınan iktibas bitti.

5- Halifeye biat edildikten sonra adalet şartını ihlal etmesi gibi Halifenin inikat şartlarından birini ihlal etmesi hakkındaki sorunuza gelince; bunun gelen cevabı şöyledir: İnikat şartlarından birini ihlal etmesi, Hilafet akdinin kesin olarak geçersiz olduğu anlamına gelmez. Örneğin adalet şartını ihlal etmesi, Halifeyi azledilmeye müstahak kılmaktadır. Ancak Halife, doğrudan azledilmez. Bilakis bu hususta Mezalim Mahkemesinin kararı gereklidir. Yani Mezalim Mahkemesi onun hakkında karar verinceye kadar Hilafeti kalmaya devam eder. Nitekim bu konuyu kitaplarımızın birçok yerinde detaylandırdık ve bunu, Anayasa Mukaddimesi’nin birinci cildinde geçen (40 ve 41.) maddelerde şerhi ile birlikte açıkladık. Dolayısıyla bunun detaylarına vakıf olmak için mukaddime kitabına müracaat edebilirsiniz.

Sonuç olarak bizim için yapmış olduğunuz duadan dolayı teşekkür ediyorum, sizin için hayır duada bulunuyorum ve cevabın başında zikretmiş olduğum şeyi tekrar ediyorum; Kur’an’ın dili Arapça ile yazmandan dolayı beni mutlu ettiniz.

Kardeşiniz                                                                                                                          H. 26 Zilhicce 1441

Ata İbn Halil Ebu Raşta                                                                                                     M. 16/08/2020

Cevaba, Emir’in aşağıdaki web sitesinden bağlanabilirsiniz:

http://archive.hizb-ut-tahrir.info/arabic/index.php/HTAmeer/QAsingle/4061/

Devamını oku...

Nakitlerin (Paraların) Ortak Zekâtı

(Hizb-ut Tahrir Emiri Celil Âlim Ata İbn Halil Ebu Raşta Tarafından Facebook Sayfası Takipçilerinin “Fıkhi” Sorularına Verilen Cevaplar Silsilesi)

Soru-Cevap

Nakitlerin (Paraların) Ortak Zekâtı

Ahmad Saleh Ajoli’e

Soru:

Esselamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

Konu: Zekât bireysel bir ibadet midir?

Faziletli emirimiz ve saygıdeğer Şeyhimiz…

Allah size yardım etsin, size muvaffak eylesin ve sizi Evs ve Hazrec gibi Ensarlarla desteklesin, emma ba’d…

Yukarıdaki konuya istinaden şunu sormak istiyorum:

Zekat sadece şahıslara farz kılınan bireysel bir ibadet midir, yoksa şirketlere de farz mıdır?

Sorumu açıklığa kavuşturmak için bir örnek vereceğim:

Halil ve Zeyd’in her birinin %50 hissesi olan bir şirketi var ve şirketin sermayesi 3000 Ürdün Dinarıdır. Halil’in zekâtı gerektirecek başka bir şeyi yok ve 1000 dinar da kişisel borcu var. Zeyd’in ise evinde 4000 dinarı var ve üzerinden de bir yıl geçmiş…

Halil ve Zeyd’den her biri zekâtlarını nasıl hesaplayacaklar? Her kişi, şirketteki yüzdesini diğer kişiden ayrı bir şekilde mi hesaplayacak yoksa şirket olarak şirketin sermayesi üzerinden mi zekât verilecek?

Cevap:

Ve Aleykumselam ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

O güzel dualarınızdan dolayı Allah sizden razı olsun ve Allah Subahnehu’dan, bu dualara icabet etmesini ve sizi hayırla mükafatlandırmasını niyaz ediyoruz… 

Nakitlerin ortak zekâtı:

Altın ve gümüşten olan nakitler ile bunların yerini alan mevcut nakitler açısından olana gelince; nisap miktarına ulaşmış ve üzerinden de bir yıl geçmişse, kişinin üzerine bu parasının zekâtını vermesi vaciptir…

Soruda bahsetmiş olduğunuz örneğe gelince; bunun cevabı aşağıdaki şekildedir:

1- Halil için olana gelince; onun şirketin sermayesindeki payı “1500 Dinar” ve “1000 Dinar da” borcu var. Bu da zekâtını hesaplamak için geriye “500 dinarın” kaldığı anlamına gelmektedir. Çünkü var olan borcu parasından düşülür ve zekât, borç çıkarıldıktan sonra geri kalan para üzerinden verilir. Nitekim bunun delillerini, “Hilafet Devleti’nde Maliye” kitabının 196. sayfasında Borcun Zekâtı konusunda açıklamıştık. Zira orada şöyle geçmektedir:    

(Kimin nisap miktarına ulaşmış malı varsa ve üzerinden de bir yıl geçmiş, aynı zamanda da nisap miktarını aşacak kadar da borcu varsa ve borcunu ödedikten sonra geriye kalan malı, nisap miktarından az ise zekât vermesi gerekmez. Kişi, bin dinara sahip olup aynı zamanda da bin dinar borcu varsa veya kırk bin dinar altına sahip olup otuz bin dinar altın borcu varsa her iki halde de zekât vermesi gerekmez. Çünkü o, nisap miktarındaki mala sahip değildir. Nafi’den, İbni Ömer’in Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle buyurduğunu söylediği rivayet edilmiştir: إذا كان لرجل ألف درهم، وعليه ألف درهم، فلا زكاة عليهEğer bir adamın bin dirhemi varsa, aynı zamanda da bin dirhem borcu varsa onun zekât vermesi gerekmez.” [İbn Kudâme Muğni’de zikretmiştir.]

Ancak borçtan arta kalan miktar, nisap miktarını ulaşıyorsa zekât vermesi vaciptir…) Alıntı bitti.

Alıntıdan önce bahsetmiş olduğumuz hesaplama, şirketin sermayeden kaynaklanan bir kârı olmadığını varsaydığımızda öyledir. Ancak şirketin kârı olmuşsa bu, sermaye için bir artış sayılır ve onun hükmünü alır, yani her bir ortağın kârdaki payı kadar olan miktarı sermayesine eklenir ve zekât hesaplanırken dikkate alınır…   

Binaenaleyh yukarıdaki hesaplamaya göre Halil’de geriye kalan miktar “500 Dinar” ise, bu miktar da nisap miktarına ulaşmış ve üzerinden de bir yıl geçmişse, bu durumda Halil’in parasından vermesi gereken zekât oranı “%2.5’tir”… Ama söz konusu miktar nisap miktarına ulaşmamış ve henüz üzerinden de bir yıl geçmemişse, o zaman onun nisap miktarına ulaşıncaya ve üzerinden de bir yıl geçinceye kadar zekât vermesi gerekmez… Yukarıda da bahsettiğimiz gibi şayet kâr varsa, sermayeye eklenir. 

2- Zeyd için olana gelince; onun şirketin sermayesindeki payı “1500 Dinar” ve evinde de “4000 Dinarı” var. Yani o, toplam “5500 Dinara” sahiptir. Tabi bu hesaplama, şirketin sermayeden kaynaklanan bir kârı olmadığını varsaydığımızda öyledir. Ancak şirketin kârı olmuşsa bu, sermaye için bir artış sayılır ve onun hükmünü alır, yani her bir ortağın kârdaki payı kadar olan miktarı sermayesine eklenir ve zekât hesaplanırken dikkate alınır…  

Zeyd’in sahip olduğu paranın, “5500 Dinar” gibi büyük bir miktar olmasından dolayı nisap miktarına ulaştığı açıktır. Dolayısıyla şayet üzerinden bir yıl geçmişse, tüm miktar üzerinden, yani “5500 Dinar” üzerinden “%2.5” oranında zekâ vermesi gerekir ve yıl, nisap miktarına ulaşmasından itibaren başlar. 

Umarım bu kadar yeterli olmuştur. Bilen ve hüküm verenlerin en hayırlısı Allah’tır.

Kardeşiniz                                                                                                                         H. 19 Zilhicce 1441

Ata İbn Halil Ebu Raşta                                                                                                    M. 09/08/2020

Cevaba, Emir’in aşağıdaki web sitesinden bağlanabilirsiniz:

http://archive.hizb-ut-tahrir.info/arabic/index.php/HTAmeer/QAsingle/4059/

Devamını oku...

İcma, Sahabenin Rivayet Etmediği Bir Hadistir

(Hizb-ut Tahrir Emiri Celil Âlim Ata İbn Halil Ebu Raşta Tarafından Facebook Sayfası Takipçilerinin “Fıkhi” Sorularına Verilen Cevaplar Silsilesi)

Soru-Cevap

İcma, Sahabenin Rivayet Etmediği Bir Hadistir

Ebu Hamza Eş-Şerbâtî’ye

Soru:

Esselamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berekâtuh, Faziletli Şeyhimiz, Allah sizin elinizle çıkış yolu versin, Allah ibadetlerinizi kabul etsin ve bize bir an önce nusret ve iktidar nasip etsin.

Benim sorum, Kur’an ve sünnetten delillerin olmasına rağmen İcma’us Sahabe’nin istidlali (delil getirilmesiyle) ile ilgili olacaktır. Şahsiyet Kitabı’nın üçüncü cildinde şöyle geçmektedir; muteber olan İcma’us Sahabe, ancak onun şerî bir hüküm olduğuna dair hükümlerden bir hüküm üzerine icma etmektir. O, burada bu hüküm için şerî bir delilin olduğunu, onlar delili rivayet etmeyip hükmü rivayet ettiklerini keşfeder/ortaya çıkarır. Dolayısıyla icma, rivayet edilmeyen delilden keşfedilmektedir. Kur’an ve sünnetten delilin olmasına rağmen neden icma ile delil getiriyoruz? Örneğin Maliye Kitabı’nda, koyunun zekâtının sünnet ve İcma’us Sahabe ile farz olduğu geçmektedir. Aynı şekilde İçtimai Nizam’da, boşanma ve onun meşruiyetinin aslının Kitap, sünnet ve İcma’us Sahabe olduğu geçmektedir. Peki Kitap ve sünnetten delilin olmasına rağmen neden Sahabe Rıdvânullahi Aleyhim’in icmasını delil getiriyoruz? Allah sizi hayırla mükafatlandırsın. Sorunun uzun olmasından dolayı özür dilerim.

Cevap:

Ve Aleykumselam ve Rahmetullahi ve Berekâtuh. Bizim için yapmış olduğu güzel dualarınız için Allah sizden razı olsun. İşte size cevap:

1- İcma’nın tanımı: Şahsiyet Kitabı’nın üçüncü cildinde şöyle geçmektedir:

(Bu, onun şerî bir hüküm olduğuna dair vakıalardan bir vakıanın hükmü üzerindeki ittifaktır. …Muteber olan İcma’us Sahabe, ancak onun şerî bir hüküm olduğuna dair hükümlerden bir hüküm üzerine icma etmektir. O, burada bu hüküm için şerî bir delilin olduğunu, onların delili rivayet etmeyip hükmü rivayet ettiklerini keşfeder/ortaya çıkarır.)

2- Yani sahabenin, Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’den bir şeyi bilmeleri ve bizim için Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in sünnetini ondan rivayet ederek nakletmek yerine bunu icmaları aracılığıyla nakletmeleridir. Yani onların icmaları, sünnetten nakledilecek olanın yerini almıştır… Bundan dolayı Sahabe Rıdvânullahi Aleyhim’in icması delili keşfeder, yani bize nâssı sünnet yoluyla nakledilmeyen ancak bize İcma’us Sahabe tarafından hükmünün nakledildiği Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in sünnetini keşfeder/ortaya çıkarır denmiştir… Dolayısıyla icma, sünnetten rivayet edilmeyen delilin yerini almıştır.

3- Hakeza bizler, ayet ile hadisi veya hadis ile hadisi delil getirdiğimiz gibi bir ayet ile icmayı veya hadis ile icmayı da delil gitiriyoruz. Çünkü icma, yukarıda açıkladığımız gibi sahabelerin rivayet etmediği ancak hükmü naklettikleri bir hadistir. Dolayısıyla icma, rivayet edilmemiş bir hadistir.

4- Burada dikkat çekilmesi gereken bir husus var ki o da; Kitap ve sünnetten diğer delillerin yanı sıra sahabenin hükümlerden bir hüküm üzerindeki icmasını aktarmak hükmü güçlendirir ve teyit eder. Çünkü İcma’us Sahabe ile sabit olan bir hükmün neshedilmesi caiz değildir; zira icma, Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem’den sonra hasıl oldu ve onun neshi ancak bir delille mümkün olur. Ama icma, Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in vefatından ve ardından vahyin kesilmesinden sonra olduğundan dolayı o zaman icmayı neshedecek bir delil yoktur… Bu nedenle muayyen bir hüküm üzerindeki icmanın varlığı, onu teyit eder ve güçlendirir. Çünkü nesih ihtimali söz konusu değildir.

5- Sonuç olarak hadisle birlikte icmanın delil getirilmesi, hadis ile hadisin delil getirilmesi gibi olup özellikle icma olmak üzere birçok delille istidlalde bulunmak, hükmü güçlendirir ve onu pekiştirir.

Umarım bu cevap yeterli olmuştur. Bilen ve hüküm verenlerin en hayırlısı Allah’tır.

Kardeşiniz                                                                                                                      H. 08 Zilhicce 1441

Ata İbn Halil Ebu Raşta                                                                                                 M. 29/07/2020

Cevaba, Emir’in aşağıdaki web sitesinden bağlanabilirsiniz:

http://archive.hizb-ut-tahrir.info/arabic/index.php/HTAmeer/QAsingle/4057/

Devamını oku...

Tüm Taksit Ödeninceye Kadar Arabadan Feragat Etmemek

(Hizb-ut Tahrir Emiri Celil Âlim Ata İbn Halil Ebu Raşta Tarafından Facebook Sayfası Takipçilerinin “Fıkhi” Sorularına Verilen Cevaplar Silsilesi)

Soru-Cevap

Tüm Taksit Ödeninceye Kadar Arabadan Feragat Etmemek

Mahmud Natur’a

Soru:

Esselamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

Ey Şeyh sorum şöyle; araba satıcıları ve araba galerileri, taksitle araba sattıklarında, son çek ödeninceye kadar arabadan feragat etmiyorlar. Bu şekilde satın almak caiz midir?

Cevap:

Ve Aleykumselam ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

Daha önce 24/05/2015 tarihinde bu konu hakkında ayrıntılı bir cevap vermiştik. Görünen o ki siz onu görmemişsiniz. Şimdi onu size tekrar aktarıyorum:

[Bu mesele fıkıhta, (satılan malın bedeli üzerinden rehin alınması) adı altında bilinmektedir. Yani satılan mal, müşteri bedelini ödeyinceye kadar satıcının yanında kalmasıdır. Bu mesele, sadece satıcı ve müşteri olduğunda ortaya çıkmaz. Aynen Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in, Buhari’nin Cabir İbn-u Abdullah Radıyallahu Anhuma’dan tahriç ettiği hadisinde olduğu gibi: رَحِمَ اللَّهُ رَجُلًا سَمْحًا إِذَا بَاعَ، وَإِذَا اشْتَرَى، وَإِذَا اقْتَضَىSatışta, alışta ve borcunu istemekte kolaylık gösteren kimseye Allah rahmet etsin.” Ancak bu ikisi, önce eşyayı teslim alma veya önce bedeli teslim alma noktasında farklılık göstermektedir. Satıcı, satış sözleşmesinden sonra eşyayı hapsetmeye, yani bedeli ödeninceye kadar yanında rehin tutmaya kastedebilir. Ardından da bu mesele ortaya çıkar. Bu hususta fakihler arasında ihtilaf vardır. Onlardan bazıları, birtakım şartlarla bunu caiz görürken bazıları da caiz görmezler. Diğer bazıları ise bir durumda caiz görürken diğer bir durumda ise caiz görmezler…Ve benzerleri gibi.

Meseleyi inceledikten sonra benim tercihim şu şekildedir:

Birincisi: Satılan malın türü:

1- Satılan malın, ölçülen, tartılan, sayılan ve benzerleri gibi olması. Pirinç satışı, pamuk satışı, kumaş satışı ve benzerleri gibi…

2- Satılan malın tartılan, ölçülen ve benzerleri gibi olmaması… Otomobil satışı, ev satışı, hayvan satışı ve benzerleri gibi… 

İkincisi: Satılan malın (fiyatı) bedeli:

1- On binlik bir eşyayı peşin olarak satın alıp hemen ödemen gibi hemen, yani peşin olur.

2- On binlik bir eşyayı satın alıp bir yıl sonra ödemen gibi bir süre erteleyerek (veresiye) olur.

3- Bir eşyayı satın alıp örneğin ilk ödemede beş bin, bir yıl sonra diğer beş bini ödemeniz veya aylık taksitler halinde ödemeniz gibi bir kısmı peşin diğer bir kısmı ise veresiye olur…

Üçüncüsü: Yukarıda geçen hususların farklılığına göre şeri hüküm de farklılık gösterir:

Birinci durum: Satılan malın tartılan ve ölçülen olmaması… Yani ev, otomobil veya hayvan satışı gibi…

1- Peşin fiyat, yani bir otomobili on bine peşin olarak satın alman ve bunun anlaşmada sabit olmasıdır.

Bu durumda satıcının eşyayı hapsetmesi, yani anlaşmaya göre peşin fiyat ödeninceye kadar eşyayı yanında rehin tutması caizdir. Bunun delili, Tirmizi’nin Ebu Umame’den şöyle dediğini tahriç ettiği ve hakkında “hasen hadis” olduğunu söylediği hadis-i şeriftir: العَارِيَةُ مُؤَدَّاةٌ، وَالزَّعِيمُ غَارِمٌ، وَالدَّيْنُ مَقْضِيٌّÖdünç alınan her şey ödenir, kefil sorumludur ve borç ödenmelidir.” Zaîm; kefil demektir. Dâmin; sorumlu demektir. Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in “borç ödenmelidir” hadisindeki istidlale göre, müşteri eşyayı fiyatını ödemeden önce teslim alırsa satın almış olduğu eşya borç olur. “Borç ödenmelidir”, yani satın alma peşin olduğu sürece öncelikli olan borcun ödenmesidir. Diğer bir ifadeyle sözleşmedeki fiyat hemen peşin olduğu sürece önce bedeli ödenmelidir… Kâsânî Bedâi’u’s Sanâi’de hadisi yorumlarken şöyle diyor: (Aleyhissalatu ve’s Selam’ın -borç ödenmelidir- şeklindeki kavlinde, -Aleyhissalatu ve’s Selam- ödenmiş olan borcu genel veya mutlak olarak vasfetmiştir. Dolayısıyla satılan mal teslim alınırken bedelinin teslimi geciktirilirse, bu borç ödenmiş olmaz ve bu nassa aykırıdır.)       

Buna göre satıcının, müşteri bedelini ödeyinceye kadar satılan malı yanında hapsetmesi caizdir. Bu şekilde bir borçlanma yoktur. Bu sözleşmeye de uygundur. Çünkü satılan mal borçla değil peşin fiyatına satılmıştır.

2- Bir otomobil satın alıp bedelini bir yıl sonra ödemen gibi fiyatın veresiye (gecikmeli) olması. Bu durumda bedeli ödeninceye kadar eşyanın hapsedilmesi caiz değildir. Çünkü fiyat, satıcının onayladığı sözleşmeye göre veresiye olmuştur. Dolayısıyla onun, veresiye olarak sattığı sürece bedelini garantiye almak için eşyayı hapsetmesi caiz değildir. Zira eşyayı hapsetme hakkı düşmüştür. Bu nedenle eşyayı hapsetmesi caiz değildir, dahası onu müşteriye teslim etmelidir. 

3- Bir otomobil satın alıp ilk ödemede hemen peşin beş bin, diğer beş bini de bir yıl sonra bir defada veya vadeli olarak taksitler halinde ödemen gibi fiyatın peşin veya veresiye (ertelenmiş) olması.

Bu durumda satıcının, peşin olan ödeme yapılıncaya kadar eşyayı hapsetmesi caizdir. Bunun ardından ertelenen ödemeleri yapması için eşyayı hapsetmesi caiz değildir. Nitekim bundan, 1. ve 2. maddelerde bahsetmiştik.

Sonuç olarak satıcının fiyatı peşin olan eşyayı rehin alması caizdir. Yani şayet satış sözleşmesi, hemen ödenmek üzere peşin fiyatına olmuşsa, satış sözleşmesine göre müşterinin peşin olan fiyatı ödeyinceye kadar satıcının eşyayı yanında hapsetmesi caizdir.

Aynı şekilde satış sözleşmesine göre müşteri acil ödemeyi yapıncaya kadar satıcının eşyayı yanında hapsetmesi caizdir.

Burada müşteri eşyasını satın almadan, yani ona sahip olmadan önce onu nasıl rehin bırakıyor denilmez. Çünkü rehin, satışı caiz olan şeylerde caiz olur. Zira satın alınan eşyanın, teslim alınmadan satılması caiz değildir. Bu da Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in, Beyhakî’nin İbn-u Abbasın şöyle dediğini rivayet ettiği hadisine istinaden böyledir: Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem Attâb İbn-u Esid’e şöyle demiştir: إني قد بعثتك إلى أهل الله، وأهل مكة، فانههم عن بيع ما لم يقبضوا “Seni Allah’ın ehline, Mekke halkına gönderdiğim de onlara teslim almadıkları şeyi satmayı yasakla.” Taberani’nin Hakim İbn-u Hizam’dan rivayet ettiği hadiste şöyle geçmektedir: يَا رَسُولَ اللهِ، إِنِّي أَبِيعُ بُيُوعًا كَثِيرَةً، فَمَا يَحِلُّ لِي مِنْهَا مِمَّا يَحْرُمُ عَلَيَّ؟ فَقَالَ: «لَا تَبِيعَنَّ مَا لَمْ تَقْبِضْ» “Ey Allah’ın Rasulü! Ben birçok satış yapıyorum. Bunlardan benim için helal ve haram olanları nedir acaba? (Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: Almadığın bir şeyi satma.” Bu hadisler, alınmayan şeylerin satılmasının yasak olduğu hususunda açıktır. O zaman satılan mal alınmadan nasıl rehin bırakılıyor?

Böyle denilmez. Çünkü bu iki hadis tartılan ve ölçülen malların satışı açısındandır… Ama satılan mal, ev, otomobil ve hayvan gibi bunun dışında ise… bunların teslim alınmadan satışı caizdir. Bu da Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in, Buhari’nin İbn-u Ömer Radıyallahu Anh’dan şöyle dediğini rivayet ettiği hadisine istinaden böyledir: Bir yolculukta Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem ile birlikteydik. Ömer’e ait genç bir deve üzerinde olmayı sıkıcı buluyordum. Beni dinlemiyor, insanların önüne geçiyor, Ömer onu azarlayıp geri çeviriyor, sonra yine öne geçiyor, Ömer onu azarlayıp geri çeviriyordu. Sonra Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem Ömer’e şöyle dedi: بِعْنِيهِOnu bana sat.” (Ömer’de) o senindir ey Allah’ın Rasulü dedi. Dedi ki: بِعْنِيهِOnu bana sat.” Nitekim onu Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e satınca Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle dedi: هُوَ لَكَ يَا عَبْدَ اللَّهِ بْنَ عُمَرَ، تَصْنَعُ بِهِ مَا شِئْتَO senindir, ey Abdullah İbn-u Ömer. Onunla istediğini yap.” Dolayısıyla satılan malı teslim almadan önce hibe tasarrufunda bulunması, satılan malı teslim almadan tüm mülkiyetine sahip olunduğuna ve onun satıcının mülkü olmasından dolayı da satmasının caiz olduğuna delalet etmektedir.

Buna göre satışı teslim almadan caiz olduğu sürece satılan malın teslim almadan önce rehin alınması caizdir. Ancak bu, sadece satılan malın, ev, otomobil, hayvan ve benzerleri gibi tartılan ve ölçülen olmadığı zaman geçerlidir. Satış sözleşmesinin peşin bir fiyatla yapılması veya satış sözleşmesinde peşin ödemenin olması halinde, peşin fiyat veya peşin ödeme yapılıncaya kadar satılan malın teslim alınmadan önce rehin alınması caizdir

İkinci durum: Bir miktar pirinç, pamuk veya biraz kumaş satın almak gibi satılan malın ölçülür ve tartılır olması… Bu durumda fiyatın vakıası ister hemen peşin, ister daha sonra tek ödeme, isterse de taksitle olsun satılan malın bedeline karşılık hapsedilmesi caiz değildir:   

Fiyat veresiye (ertelenmiş) de olsa, yukarıda belirttiğimiz gibi eşyanın hapsedilmesi caiz olmaz. 

Fiyat peşin (acil) de olsa, eşyanın hapsedilmesi, yani rehin alınması caiz değildir. Çünkü yukarıda bahsettiğimiz Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in hadisine göre tartılır ve ölçülür olanların teslim almadan önce rehin bırakılması caiz değildir. Satıcının burada, peşin fiyata satma durumu iki şekilde olur:    

Ya eşyayı peşin fiyatına satar, onu kişiye teslim eder, ister bedelini peşin isterse belirli bir zaman sonra versin eşyayı rehin almaksızın sabreder… Ya da eşyayı satmaz, yani hiçbir şekilde eşyayı rehin almaz.    

Binaenaleyh satılan malın ölçülür ve tartılır olması durumunda şayet satış peşin veya veresiye olarak gerçekleşirse, satıcının fiyatı ödeninceye kadar eşyayı yanında rehin tutması caiz değildir.

Benim racih görüşüm de budur. Bilen ve hüküm verenlerin en hayırlısı Allah’tır.]

Kardeşiniz                                                                                                                      H. 01 Zilhicce 1441

Ata İbn Halil Ebu Raşta                                                                                                  M. 22/07/2020

Cevaba, Emir’in aşağıdaki web sitesinden bağlanabilirsiniz:

http://archive.hizb-ut-tahrir.info/arabic/index.php/HTAmeer/QAsingle/4055/

Devamını oku...

Kafir Bir Kadının Şerî Olarak Hâkimlik (Kadılık) Görevini Üstlenmesi Caiz midir?

(Hizb-ut Tahrir Emiri Celil Âlim Ata İbn Halil Ebu Raşta Tarafından Facebook Sayfası Takipçilerinin “Fıkhî” Sorularına Verilen Cevaplar Silsilesi)

Soru-Cevap

Kafir Bir Kadının Şerî Olarak Hâkimlik (Kadılık) Görevini Üstlenmesi Caiz midir?

Husam Y Dawoud’a

Soru:

Esselamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berekâtuh. Sevgili Şeyhimiz, Allah emrini sizin elinizle tamamlasın ve bizlere yakında Hilafet Devleti’ni nasip etsin… Bu aziz olan Allah’a zor değildir…Burada devletimizin kurulması durumunda kâfir bir kadının şer’an hâkimlik (kâdılık) görevini üstlenip üstlenemeyeceğini öğrenmek istiyorum?

Sorum şudur; İçtimai Nizam Kitabı’nın 101. sayfasında, “yönetimlerini bir kadının eline teslim eden bir toplum kesinlikle felah bulamaz” hadisinin lafzının umumluğundan dolayı kadının hâkim olmasının caiz olduğu ve bunun hâkim olmasının caiz olduğuna delalet ettiği geçmektedir…Aklıma kâfir veya ehli kitaptan olan bir kadının hâkimlik görevini üstlenip üstlenemeyeceği geldi… Geçmişte gayri müslim bir kadının İslam’da hâkimlik görevini üstlendiğine dair bir metne rastlamadım… Bunun delaleti nedir? Kâfir bir kadının şerî olarak hâkimlik (Kadılık) görevini üstlenmesi caiz midir? Burada evlilik ve boşanma gibi Ahvâlu’ş Şahsiyye’yi kastediyorum… Bizler yargıyı, bağlayıcı bir şekilde hükmü haber vermek olarak tanımladık…Hükme bağlayıcı bir şekilde inanmamak olur mu? Sonuç olarak soru için göğsünüzün geniş olmasını ve bana şifa verici bir cevap vermenizi ümit ediyorum. Sizin için binlerce hayır diliyor ve Aliy ve Kadir olan Allah’tan sizi her türlü şerden korumasını niyaz ediyorum. 

Filistin’den kardeşiniz Husam Davud.

Cevap:

Ve Aleykumselam ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

Görünen o ki siz, İçtimai Nizam Kitabı’nda “Kadının Görevleri” bölümünde geçen aşağıdaki metne atıfta bulunmuşsunuz:

(… Ancak kadın, hükmetme görevini üstlenemez. Mesela kadın, devlet reisi, onun muavini, vali ve amil gibi hükmetme görevinden sayılan herhangi bir işi yüklenemez. Ebu Bekre’den rivayet edildiğine göre Fars halkının, devlet başkanlığına Kisra’nın kızını kraliçe olarak seçtikleri haberi Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e ulaştığı zaman Allah’ın Rasulü şöyle buyurmuştur: لنْ يُفْلِحَ قومٌ ولَّوا أمرَهُمُ امرأةًYönetimlerini bir kadının eline teslim eden bir toplum kesinlikle felah bulamaz.” [Buhari tahriç etti.] Bu hadis, kadını yönetici yapanların kınanmalarından dolayı kadının yönetici olmasının yasaklandığının açık ve net bir ifadesidir. Emir sahibi olmak, yönetici olmak anlamına gelmektedir. Allahu Teala şöyle buyurmuştur: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا أَطِيعُوا اللَّهَ وَأَطِيعُوا الرَّسُولَ وَأُولِي الْأَمْرِ مِنْكُمْEy iman edenler! Allah’a itaat ediniz. Rasul’e ve sizden olan emir sahibine de itaat ediniz.” [Nisa 59] Bu nedenle kadınların yönetici olmaları caiz değildir. Fakat kadınların hükmetme dışındaki görevleri yüklenmeleri caizdir. Buna göre kadın, devlet memurluklarına tayin edilebilir. Çünkü memurluk, hükmetme kapsamına değil icare konusuna girer. Memur, devlet kurumlarından birinde çalışan özel ücretlidir. Bu yönüyle memur, herhangi bir şahsın yanında veya şirkette çalışan ücretli kimse gibidir. Bu yüzden kadının, yargı organlarından herhangi birinde hâkim olarak görev yapması caizdir. Zira hâkimlik yöneticilik kapsamına girmemektedir. Çünkü hâkimlik, insanlar arasındaki anlaşmazlığı gidermek, anlaşmazlığa düşen iki tarafa ilzam edici bir şekildeşerî hükmü haber vermektir.Çünkü yargı, bağlayıcı bir şekilde hükmü haber vermektir diye tarif edilir. Kadı, yönetici olmayıp başka ücretliler gibi devletin yanında çalışan bir görevlidir. Ömer İbn Hattab’ın kendi kavminden Şifa isminde bir kadını, çarşı, pazar kadısı yani çarşılardaki tüm aykırı davranışları karara bağlayan hisbe kadısı olarak tayin ettiği rivayet edilmiştir. Bununla birlikte kadınların kâdı olmasının caiz olması meselesi, hadisin nassı ve kadılık görevinin vakıasına tatbik edilmesine ilişkindir. Eğer kadının yönetimi üstlenmesine yönelik nehiy hadisi, yargıya intibak ederse kadınların yargıyı üstlenmesi caiz olmaz. Yok, eğer ona intibak etmezse, hadis, kadınların yargıdan menedilmesine dair bir delil olmaya uygun değildir. Hadise baktığımız zaman, İranlıların kendilerini idare etmek üzere başlarına kraliçe olarak bir kadını tayin ettikleri haberi Allah’ın Rasulü’ne ulaşınca, buna cevap olarak böyle bir durumu zemmetmiştir. Bu hadis verilen bir habere ait değerlendirmedir ve âdeta sorunun cevabı makamındadır. Hadis, haberin konusuna hastır, bir başka hususa has değildir. Haberin konusu ise kraliçelik yani devlet başkanlığıdır. Dolayısıyla değerlendirme de bu husus hakkındadır ve sadece devlet başkanlığı konusuna hastır. Devlet başkanlığı ise yönetimle ilgili bir husustur. Bir yönden durum budur. Bir başka açıdan meseleye baktığımız zaman yasaklamanın umumi olan velayete ait olduğu görülür. Bu da emirlik velayetidir. İşte hadisin manası ve işaret ettiği husus da budur. Yargının konusu ise vali ve Halifenin yaptığı işten farklıdır. Halife ve valinin görevi, ister doğrudan kendisine bir mesele gelsin veya yargıcın hükmü ile ilgili bir problem olsun veya kendisine hiçbir kimse herhangi bir mesele getirmemiş olsun; şeriata muhalif olduğunu gördüğü zaman doğrudan şerî hükmü infaz etmektir. Halife, bir dava karşısında herhangi bir davacı olmadan hükmü icra eder. Fakat kâdı, ancak biri kendisine bir dava getirdikten sonra o dava hakkında hüküm verebilir. Kâdı, davaya bakacağı zaman şüphesiz iki taraf mevcuttur. Ortada bir iddia olduğu zaman ancak hükmedebilir. Bir iddia sahibi olmadıkça kâdı hükmetme yetkisine sahip değildir. Gelen davaya bakması da, mesele hakkında bağlayıcı bir şekilde Allah’ın hükmünü haber vermekten ibarettir. Hem infaz edici hem de kâdılık görevini birlikte yürütmekle yetkili kılınması dışında kâdıların mutlak olarak tenfiz yetkisi yoktur. Her iki yetkiye de sahip olduğu zaman, kâdı olarak hüküm verir ardından da infaz yetkisine sahip birisi olarak verdiği hüküm gereğince hükmü infaz eder. Yargı olayı ile hüküm verme olayları ayrı ayrı şeylerdir. Bundan dolayı, kadınların yönetici olmalarını yasaklayan hadis kâdıya uygulanamaz…) Bitti.

Ey kardeşim, sorunuz net değil ve içinde karışık hususlar söz konusu. Örneğin siz, kâfir bir kadının Müslümanlar için hâkimlik (kadılık) görevini üstlenmesinin, yani Müslümanlar arasında hüküm vermesinin hükmü hakkında mı soruyorsunuz? Yoksa kâfir bir kadının, şeriatın dinlerine göre hüküm vermelerine izin verdiği evlenme ve boşanma gibi konularda, kendi dininden olan kâfirler arasındaki ayrılığı üstlenmesinin hükmünü mü kastediyorsunuz? 

1- Müslümanlar arasında hâkimliğin olduğu birinci duruma gelince; kâfir bir kadının herhangi bir meselede Müslümanlar arasında hâkim (Kadı) olması caiz olmadığı gibi kafir bir adamın da herhangi bir meselede Müslümanlar arasında hâkim (kâdı) olması caiz değildir. Çünkü şer’an hâkim olmanın şartlarından biri de ister erkek ister kadın olsun Müslüman olmasıdır. Bu da Allahu Teala’nın şu kavlinden dolayıdır: وَلَنْ يَجْعَلَ اللَّهُ لِلْكَافِرِينَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ سَبِيلاً Allah, müminlerin aleyhine kâfirlere hiçbir yol vermez.” [Nisa 141] Burada kesin bir nehiy vardır. Çünkü kalıcılık ifade eden “لن - Len” ifadesi geçmektedir ki bu, talep anlamını bildirmektedir. Dolayısıyla Allah, kâfirlere müminlerin aleyhine yol vermeyi haram kıldığı sürece bir kâfirin müminler arasında hüküm vermesi için hâkim olmasını da haram kılmıştır demektir. Zira hâkimlikte, Müslümanlar aleyhine bir yol vardır. Nitekim İslam’ın hâkimle ilgili şartını, kitaplarımızın birçok yerine bahsettik. Örneğin:

- Cihazlar Kitabı’nın “Kâdîlerin Şartları” bölümünde şöyle geçmektedir:

(Kadâyı üstlenenlerde (Kâdilerde) şu şartlar aranır: Müslüman olması, hür olması, âkil olması, adil olması, fakih olması ve hükümleri vakıalara indirmeye mudrik (derin kavrayışlı) olması.) Bitti.

- Anayasa Mukaddimesi Kitabı’nın birinci bölümünde şöyle geçmektedir:

(Madde-78: Kadılık görevini üstlenen kimsede Müslüman, hür, âkil, bâliğ, âdil, fakih ve hükümleri olaylara tatbikatta anlayışlı olma şartları aranır. Mezâlim kadılığı görevini üstlenenlerde ise bu şartlara ilave olarak, erkek ve müçtehit olma şartları da aranır.

Bu maddenin delili; yukarıda geçen kâdı’l kudânın delilidir. Ancak husumetleri fasleden kâdının ve hisbe kâdısının erkek olması şart değildir. Bilakis bu ikisinin kadın olması caizdir. Çünkü onlar, yönetici değildir sadece bir kâdıdır. Yani şerî hükmü haber verendir onu infaz eden değildir. Bunun içindir ki şu hadis onlara intibak etmez: لَنْ يُفْلِحَ قَوْمٌ وَلَّوْا أَمْرَهُمُ امْرَأَةًYönetimlerini bir kadının eline teslim eden bir toplum kesinlikle felah bulamaz.” [Buhari tahriç etti.] Bu hadis velâyet -ki o, yönetimdir- hakkındadır. Hadisin sebebi ise Fars halkının bir kadını kendilerine kraliçe yapmalarıdır. Nitekim Ebu Bekre’den şöyle dediği rivayet edilmiştir: Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e Fars halkının, kisranın kızını kendilerine kraliçe yaptıkları haberi ulaşınca şöyle buyurdu: لَنْ يُفْلِحَ قَوْمٌ وَلَّوْا أَمْرَهُمُ امْرَأَةًYönetimlerini bir kadının eline teslim eden bir toplum kesinlikle felah bulamaz.” [Buhari tahriç etti.] Dolayısıyla hadisin söylenme sebebi, hadisin metninde açıkça gelen belirli bir konudur ki o yönetimdir, yani otoritedir. Kadâ ise otorite değildir. Dolayısıyla da hadis, yönetime has olur ve kadâyı kapsamaz…) Bitti.

2- İkinci durum açısından olana gelince; şeriat, devlete zimmet ehline evlenme, boşanma ve benzeri konularda kendi aralarında dinlerine göre hüküm vermelerine imkan tanımasına izin vermiştir…Dolayısıyla aralarında İslam şeriatına ve kendi şeriatlarına göre hüküm veren Müslümanların kâdıları olmaz. Aksine onlar arasında hüküm, kendi hâkimleri yani gayrimüslimlerden olan yargıçlar tarafından verilir. Ama onlara özel mahkemeler tahsis edilmez. Bilakis devlet mahkemeleri bünyesinde onlara bir oda verilir ve idari açıdan devlet mahkemelerine bağlı olurlar. Hâkimlerin atanması onlara bırakılmaz, tam tersine devlet tarafından yapılır. Devlet, şeriatın onayladığı gibi kendi aralarında evlilik, boşanma ve benzeri konularda kendi dinlerine ve şeriatlarına göre hüküm vermeleri için kendilerinden olan hâkimler atar.

Şayet onların şeriatları, kendi aralarında bir kadının evlilik ve boşanma konularında hüküm vermesine izin veriyorsa, o zaman devletin, zimmet ehli arasında hüküm vermesi için atamış olduğu hâkimlerin arasında kâfir kadınların olması mümkündür. Yani böyle bir durumda kâfir bir kadının, kendi dininin evlatları arasında onların şeriatlarına göre hüküm vermek üzere hâkim olması mümkündür…

Umarım sorularınıza yönelik bu cevap yeterli olmuştur. Bilen ve hüküm verenlerin en hayırlısı Allah’tır.

Kardeşiniz                                                                                                                            H. 23 Zikâde 1441

Ata İbn Halil Ebu Raşta                                                                                                        M. 14/07/2020

Cevaba, Emir’in (Allah onu korusun) aşağıdaki web sitesinden bağlanabilirsiniz:

http://archive.hizb-ut-tahrir.info/arabic/index.php/HTAmeer/QAsingle/4052/

Devamını oku...

Kocası Ölen Nişanlı Kadının İddeti

(Hizb-ut Tahrir Emiri Celil Âlim Ata İbn Halil Ebu Raşta Tarafından Facebook Sayfası Takipçilerinin “Fıkhî” Sorularına Verilen Cevaplar Silsilesi)

Soru-Cevap

Kocası Ölen Nişanlı Kadının İddeti

Malik Salim’e ve Ebu Bekir El-Fukaha’ya

Malik Salim’in sorusu:

Şeyhim affedersiniz, izninizle bir sorum olacaktı: Nişanlı kadının kocası öldüğünde, onun için iddet var mıdır? Nişanlısının varisi olur mu? Allah sizi, bizim adımıza tüm hayırla mükafatlandırsın.

Ebu Bekir el-Fukaha’nın sorusu:

Allah Şeyhimizi mükafatlandırsın. İddet zifaf ile mi yoksa sadece akdin imzalanmasıyla mı sabit olur? Çünkü herhangi bir nedenden dolayı zifafın olmadığı boşanma davaları oluyor. Bu durumda iddet süresi aynı mıdır?

Cevap:

Esselamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

İki soru birbirine yakın olduğu için, Allah’ın izniyle ikisine birlikte cevap vereceğiz:

1- Sorudaki nişanlılıktan kasıt, erkeğin kadına evlenme teklif ettiği ve evlilik için ön rızasının gerçekleştiği ancak henüz evlilik akdinin tamamlanmadığı, yani bazılarının ilgili şerî hükümlere göre icab ve kabulün olmadığı “İmlak-evlendirme” olarak adlandırdığı şeyin tamamlanmadığı kadın ise… Eğer sorudaki nişanlılıktan kasıt, bazı İslam ülkelerinde yaygın olan bu nişanlanma durumuysa yani evlilik için ön rızasının olduğu ancak evlilik akdinin olmadığı bu nişanlanma durumuysa… Bu durum evlilik sayılmayacağı gibi nişanlı kadın da eş sayılmaz ve nişanlı olan erkek için bir yabancıdır. Dolayısıyla onunla halvette (yalnız) kalması ve onun karşısında avretinden herhangi bir yerini açması doğru değildir… Dolayısıyla da evlilik akdinden kaynaklanan iddet, mehir, miras ve benzerleri gibi etkilerden hiçbiri bu anlamdaki nişanlı kadının üzerine terettüp etmez… 

2- Ama sorudaki nişanlılıktan kasıt, nişanlı (talip) olan erkeğin şerî nikah akdiyle evlendiği kadın ise o zaman o erkeğin şerî olarak eşi olur ve fıkıh kitaplarında açıklanan ayrıntılara göre olan etkiler şerî nikah akdinin üzerine terettüp eder. Allah’ın izniyle bunlardan bazılarını aşağıdaki noktalarda açıklayacağız.

3- Kocası, kendisiyle zifaf gerçekleşmeden, yani kendisiyle nikah akdi yapıldıktan sonra ve zifaf gerçekleşmeden önce ölen kadına, kocasının ölümünden dolayı şerî iddet süresi gerekir ki bu da Allahu Teala’nın şu kavlinden dolayı dört ay on gündür: وَالَّذِينَ يُتَوَفَّوْنَ مِنْكُمْ وَيَذَرُونَ أَزْوَاجاً يَتَرَبَّصْنَ بِأَنْفُسِهِنَّ أَرْبَعَةَ أَشْهُرٍ وَعَشْراًSizden ölenlerin, geride bıraktıkları eşleri, kendi başlarına (evlenmeden) dört ay on gün beklerler.” [Bakara 234] Nitekim Tirmizi ve diğerlerinden şöyle rivayet edildi: İbn Mesud’a, bir kadınla hiçbir mehir tayin etmeden evlenen ve ölünceye kadar onunla zifafa girmeyen bir adam hakkında soruldu. Bunun üzerine İbn Mesud şöyle dedi: “O kadının kendi seviyesindeki kadınlar kadar mehir alma hakkı vardır. Ne eksiğini, ne de daha fazlasını alabilir. iddet beklemesi gerekir ve mirastan pay alma hakkı da vardır.” Bunun üzerine Makil İbn Sinan el-Eşcai kalktı ve şöyle dedi: Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem, Berva Binti Vaşik hakkında senin verdiğin şekilde hüküm vermişti. İbn Mesud, bundan dolayı sevindi… Ebu İsa, İbn Mesud’un hadisi, Hasen sahih hadistir dedi. 

Aynı şekilde bu kadın, ölen kocası kendisiyle zifafa girmemiş olsa bile ona varis olur. Bu da Allahu Teala’nın şu kavlinden dolayıdır: وَلَكُمْ نِصْفُ مَا تَرَكَ أَزْوَاجُكُمْ إِنْ لَمْ يَكُنْ لَهُنَّ وَلَدٌ فَإِنْ كَانَ لَهُنَّ وَلَدٌ فَلَكُمُ الرُّبُعُ مِمَّا تَرَكْنَ مِنْ بَعْد وَصِيَّةٍ يُوصِينَ بِهَا أَوْ دَيْنٍ وَلَهُنَّ الرُّبُعُ مِمَّا تَرَكْتُمْ إِنْ لَمْ يَكُنْ لَكُمْ وَلَدٌ فَإِنْ كَانَ لَكُمْ وَلَدٌ فَلَهُنَّ الثُّمُنُ مِمَّا تَرَكْتُمْ مِنْ بَعْدِ وَصِيَّةٍ تُوصُونَ بِهَا أَوْ دَيْنٍYapacakları vasiyetten ve borçtan sonra eşlerinizin, eğer çocukları yoksa, bıraktıklarının yarısı sizindir. Çocukları varsa bıraktıklarının dörtte biri sizindir. Çocuğunuz yoksa, sizin de, yapacağınız vasiyetten ve borçtan sonra, bıraktığınızın dörtte biri onlarındır (zevcelerinizindir). Çocuğunuz varsa, bıraktığınızın sekizde biri onlarındır.” [Nisa 12] Ve yukarıda zikredilen İbn Mesud’un hadisinden dolayıdır.

4- Nikah akdinden sonra ve zifafa girmeden önce kocası tarafından boşanan kadın, kocası vefat eden kadının iddetiyle ilgili hükümlerinde ihtilaf vardır. Şayet zifafa girmeden önce boşanmışsa, Allahu Teala’nın şu kavlinden dolayı onun için mutlak olarak iddet yoktur: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذَا نَكَحْتُمُ الْمُؤْمِنَاتِ ثُمَّ طَلَّقْتُمُوهُنَّ مِنْ قَبْلِ أَنْ تَمَسُّوهُنَّ فَمَا لَكُمْ عَلَيْهِنَّ مِنْ عِدَّةٍ تَعْتَدُّونَهَا فَمَتِّعُوهُنَّ وَسَرِّحُوهُنَّ سَرَاحاً جَمِيلاًEy iman edenler! Mümin kadınları nikâhlayıp da, henüz zifafa girmeden onları boşarsanız, onları sayacağınız bir iddet süresince bekletme hakkınız yoktur. O halde onları (bir bağışla) memnun edin ve onları güzel bir şekilde serbest bırakın.” [Ahzab 49]

Hakkında ihtilafın olduğu duruma gelince; boşanmadan ve zifafa girmeden önce karısıyla yalnız (halvette) kalma durumu meydana gelmişse, bazı fakihlere göre bu halvet aynı şekilde iddeti gerektirir. Şimdi size, halvet konusu hakkında bazı fıkhî görüşleri aktaracağım: 

- İbn Kudâme’ye ait olan el-Muğni’de şöyle geçmektedir: (-Rahımehullah- mesele hakkında şöyle demiştir: Şayet adam karısını, onunla halvette bulunduğu halde boşarsa, o kadının iddeti, boşadığındaki hayız dışında üç hayız dönemidir.) Bu meselede üç bölüm vardır: Birinci bölüm: İddet, kendisiyle zifafa girmemiş olsa bile kocası kendisiyle halvette kalmış her kadına farzdır. Bunun zifaftan sonra boşanmış kadına vacip olduğu noktasında ilim ehli arasında bir ihtilaf yoktur. Ama kadınla halvette kalmış, onunla zifafa girmemiş, sonra da boşamışsa, Ahmed’in mezhebine göre o kadın üzerine iddet farzdır.

(İmam Ahmed ve el-Esrem, kendi isnadlarıyla Zürâre İbn Evfâ’nın şöyle dediğini rivayet etmiştir: Hulefa-i Raşidin, (avret yerinin) örtüsünü gevşeten ve kapıyı kapatan kimseye mehrin ve iddetin vacip olduğuna hükmetmişlerdir. Aynı şekilde el-Esrem, el-Ahnef’den, Ömer’den, Said İbn Müseyyeb’den, Ömer’den ve Zeyd İbn Sabit’ten rivayet etmiştir.) 

Yine bu, Hulefa-i Raşidin, Zeyd ve İbn Ömer tarafından da rivayet edilmiştir. Ayrıca Urve, Ali İbn Hüseyin, Atâ, ez-Zührî, el-Evzâî, İshak, rey sahipleri (Ashabu’r Rey) ve Şafii eski görüşünde de bunu söylemiştir.

- Şafii yeni (görüşünde) şöyle demiştir: Allahu Teala’nın şu kavlinden dolayı o kadına iddet yoktur: َا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذَا نَكَحْتُمُ الْمُؤْمِنَاتِ ثُمَّ طَلَّقْتُمُوهُنَّ مِنْ قَبْلِ أَنْ تَمَسُّوهُنَّ فَمَا لَكُمْ عَلَيْهِنَّ مِنْ عِدَّةٍ تَعْتَدُّونَهَاEy iman edenler! Mümin kadınları nikâhlayıp da, henüz zifafa girmeden onları boşarsanız, onları sayacağınız bir iddet süresince bekletme hakkınız yoktur.” [Ahzab 49] Bu nâsstır. Çünkü kadının zifafa girmeden boşanması, onunla halvette kalmayan kimseye benzemektedir.

Sonuç olarak kadın, zifafa girmeden boşanmışsa, onun için iddet yoktur. Ancak şayet kocası onunla halvette (yalnız) kalmışsa, yani kocanın kadınla bir odada kaldığı ve tek başlarını kapıyı üzerlerine kapattıkları sabit olmuşsa, bu durumda İmam Ahmed’e göre kadın için iddet gerekir. 

Umarım bu cevap yeterli olmuştur. Bilen ve hüküm verenlerin en hayırlısı Allah’tır.

Kardeşiniz                                                                                                                         H. 16 Zilkâde 1441

Ata İbn Halil Ebu Raşta                                                                                                     M. 07/07/2020

Cevaba, Emir’in aşağıdaki web sitesinden bağlanabilirsiniz:

http://archive.hizb-ut-tahrir.info/arabic/index.php/HTAmeer/QAsingle/4051/

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER