Perşembe, 24 Jumada al-thani 1443 | 2022/01/27
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Şeytan Çarpması, Haset ve Nazar (Göz Değmesi)

(Hizb-ut Tahrir Emiri Celil Âlim Ata İbn Halil Ebu Raşta Tarafından Facebook Sayfası Takipçilerinin “Fıkhî” Sorularına Verilen Cevaplar Silsilesi)

Soru-Cevap

Şeytan Çarpması, Haset ve Nazar (Göz Değmesi)

Muhammed Adil Cemil el-Ğavli’ye

Soru:

Bismillahirrahmanirrahîm…

Muhterem kerim kardeşim Hizb-ut Tahrir’in emiri, Allahu Teala sizi korusun.

Esselamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَاتَّبَعُواْ مَا تَتْلُواْ الشَّيَاطِينُ عَلَى مُلْكِ سُلَيْمَانَ وَمَا كَفَرَ سُلَيْمَانُ وَلَـكِنَّ الشَّيْاطِينَ كَفَرُواْ يُعَلِّمُونَ النَّاسَ السِّحْرَ… “Süleyman’ın hükümranlığı hakkında onlar, şeytanların uydurup söylediklerine tabi oldular. Halbuki Süleyman büyü yapıp kâfir olmadı. Lakin şeytanlar kâfir oldular. Çünkü insanlara sihri öğretiyorlardı…” [Bakara-102]

Ülkemizde, şeytan çarpması, bazısı nazar (göz değmesi) ve diğer bazısı da büyü olarak adlandırılan birçok hastalık yayılmıştır. Büyülerin, cinlerin vücuda girmesiyle bir bağlantısı var mıdır? Onun bir etkisi var mıdır? Büyünün tedavisi olarak şerî rukye sahih midir yoksa bu da büyücülük müdür? Açıklamanızı rica ediyorum. Allah sizi hayırla mükafatlandırsın.

Kardeşiniz Seyf Tayyib Mutahhar el-Ğavli – Yemen. 

Cevap:

Ve Aleykumselam ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

Sorunuz dört meseleden oluşmaktadır: Birincisi; genel olarak şeytan çarpması olarak adlandırılan konu. İkincisi; ayet-i kerimenin tefsiri ve büyüye yönelik delaleti. Üçüncüsü; haset ve nazar. Dördüncüsü; korunmanın nasıl olacağı, rukye ile mi yoksa başka bir şeyle mi. İşte size cevabı:

Birincisi – Şeytan’ın çarpmasına delalet ettiği iddia edilen ayet-i kerimenin tefsiri:

الَّذِينَ يَأْكُلُونَ الرِّبَا لَا يَقُومُونَ إِلَّا كَمَا يَقُومُ الَّذِي يَتَخَبَّطُهُ الشَّيْطَانُ مِنَ الْمَسِّ... “Faiz yiyen kimseler, kendisine şeytan çarpmış olan nasıl kalkarsa mezarlarından öyle kalkarlar…

Size aşağıda, et-Teysîr fî Usûl-it Tefsîr’den bunun hakkında olan kısmı aktarıyorum:  

[الَّذِينَ يَأْكُلُونَ الرِّبَاFaiz yiyenler.” Yani faiz alan kimseler ve her şekliyle ondan faydalanan kimseler demektir. Bu cümlede yer alan [يَأْكُلُونَ] “yiyenler” kelimesi Kur’an’ı Kerim’de kınanmaya delalet etmek üzere kullanılmıştır. إِنَّ الَّذِينَ يَأْكُلُونَ أَمْوَالَ الْيَتَامَى ظُلْمًا إِنَّمَا يَأْكُلُونَ فِي بُطُونِهِمْ نَارًا وَسَيَصْلَوْنَ سَعِيرًاYetimlerin mallarını zulmen (haksız olarak) yiyenler karınlarına ancak bir ateş yerler.” [Nisa-10] يَتَمَتَّعُونَ وَيَأْكُلُونَ كَمَا تَأْكُلُ الْأَنْعَامُ وَالنَّارُ مَثْوًى لَهُمْ(Kâfir olanlar ise dünyada) zevklenmeğe bakarlar; hayvanlar gibi yerler, içerler. Halbuki ateş, (ahirette) onların yeridir.” [Muhammed-12] Bu ayetlerde de yine aynı anlamda kullanılmıştır.

لَا يَقُومُونَKalkmazlar.” Yani kıyamet gününde demektir. إِلَّا كَمَا يَقُومُ الَّذِي يَتَخَبَّطُهُ الشَّيْطَانُKendisine şeytan çarpmış olan nasıl kalkarsa, mezarlarından öylece kalkarlar.” Yani onlar kıyamet günü kabirlerinden dünya hayatında sara hastalığına yakalanan kimsenin kalktığı gibi -yani deliler gibi- diriltilirler. Bu durum o gün onlar için bir alçalmadır ve bu ifade faizin yasak olması hususunda kesin bir karine olup bu ayetlerde faizin haram olması tekraren vurgulanmaktadır.

مِنَ الْمَسِّÇarpılmak.” Yani delilik demektir. Bir kimse cinlendiği zaman Araplar (مُسّ الرجل فهو ممسوس إذا جن) derler. [الخبط – el-Habat] kelimesi, bilinçsiz bir şekilde hareket etmek, rastgele bir şekilde vurulmak ve çarpılmak demektir.

الَّذِي يَتَخَبَّطُهُ الشَّيْطَانُ مِنَ الْمَسِّŞeytanın dokunup çarptığı kimse” cümlesinin tefsiri hakkında birtakım rivayetler vardır. Ancak burada tercihe şayan olan şudur: Herhangi bir insan delirdiği zaman, vesvese aracılığıyla şeytanın onun üzerindeki etkisi daha fazla olur. Birçok hususu ona hayal ettirir de böylece deliliği onu çarpılmaya götürür.

Ancak şeytanın onu delirttiği veya delirmesine neden olduğu yönündeki söze gelince; ayet böyle bir şeyden bahsetmemektedir. Allah Subhanehu (şeytanın dokunmasıyla çarpılmadan), yani şeytandan dolayı delirmeden bahsetmiyor. Ayette yer alan يَتَخَبَّطُهُ الشَّيْطَانُ مِنَ الْمَسِّŞeytanın dokunup çarptığı” cümlesi, delirmesi sebebiyle şeytanın çarptığı kimse anlamındadır. Yani bu kimsenin delirmesi, şeytanın çarpmasından önce gerçekleşen bir husustur.  

Aynı şekilde يَتَخَبَّطُهُ الشَّيْطَانُ مِنَ الْمَسِّŞeytanın dokunup çarptığı” cümlesinin, Arapların üsluplarına göre kinaye ve mecaz türünden bir ifade olduğu da söylenmektedir. Zira Araplar, sara hastalığı bulunan kimseye cinlerin dokunduğunu, yani ona deliliğin isabet ettiğini ifade etmek için bu ifadeyi kullanırlar. – Araplar delirme kelimesini cin kelimesinden türetmişlerdir.- Ancak bu ayetin anlamıyla ilgili olarak “şeytanın çarpmış olması” anlamı doğru değildir. Çünkü bir kelimenin hakiki anlamda kullanılması bir engel bulunduğunda mecaz ve kinaye anlamında kullanılır. Burada ise hakiki manada herhangi bir özür, engel söz konusu değildir. Delirmiş olan bir kimsenin şeytanın birtakım hayalleri vesvese etmek suretiyle onu çarpması ve böyle biri için de (şeytan çarptı) denilmesini gerektirecek bir engel söz konusu değildir…

Ayetin tefsiri ile ilgili olarak sahih bir hadis bulamadım. Durum böyle olduğuna göre, yani ayetin tefsirinde şerî hakikat bulunmadığına göre lügat anlamına dayanmaktan başka yol kalmamaktadır. Kur’an Arap dili üzere indiği için de söylediğimizin racih olan görüş olduğunu görüyoruz. Yani faiz yiyen kimseler, delirmeleri sebebiyle şeytanın dokunmak suretiyle çarptığı kimseler gibidirler. Bu kimselerde var olan delilik şeytanın onları çarpmasından önce var olan bir haldir. Birtakım sebeplere bağlı olarak deliren kimseye şeytan birtakım vesveseler ve hayaller vermek suretiyle ona dokunur, onu çarpar.

Bu durumda olan kimseye şeytan sara hastası yani deli yapmamıştır. Aksi halde (الذي يتخبطه الشيطان بالمسŞeytanın dokunup çarptığı kimse”) ayetinde geçen [مِنَ] harfi yerine [ب] “ba” harfi olsaydı, bu harf ilsak için olur ve buna göre de mana şeytan onu delirtmiş anlamına gelirdi. Aynı zamanda kinaye ve mecaza gitmeye ve buna göre de şeytan kelimesinin anlamının hakiki anlamından uzaklaştırılmasına gerek kalmazdı. Çünkü hakiki mananın dikkate alınmasında herhangi bir engel yoktur.]

Hakeza şeytan, insana dokunup çarpmaz, onu sara hastası ve deli yapamaz. Zira şeytanın insan üzerinde bir gücü yoktur. وَمَا كَانَ لِيَ عَلَيْكُمْ مِنْ سُلْطَانٍZaten benim size karşı bir gücüm yoktur.” [İbrahim-12] إِنَّ عِبَادِي لَيْسَ لَكَ عَلَيْهِمْ سُلْطَانٌŞüphesiz kullarım üzerinde senin bir hakimiyetin yoktur.” [Hicr-42] Dolayısıyla şeytan insanı sara hastası yapamaz. Bilakis şeytanın işi, vesvese vermektir. Ardından insan, vesveseye karşı tutumunu tercih eder. Ya ona karşı çıkar ve reddeder -ki hak olan budur- ya da ona icabet eder -ki bu da sapıklıktır.- فَمَاذَا بَعْدَ الْحَقِّ إِلَّا الضَّلَالُArtık haktan (ayrıldıktan) sonra sapıklıktan başka ne kalır?” [Yunus-32]   

Bu meselede benim için racih olan budur. Bilen ve hüküm verenlerin en hayırlısı Allah’tır.

İkincisi – Soruda geçen ayet-i kerime ve büyüye yönelik delaleti. Bu meseleyle ilgili daha önce cevap vermiştik ve size cevaptan, sorunuz için gerekli olan kısmı aşağıda aktarıyorum:

[ Sihir, azmedilmesinde ve icraatında küfür lafızlarının kullanılmasıyla tamamlanan bir ilimdir. Dolayısıyla önünüzdeki şeyin şeklinin başka bir şekle dönüştüğünü hayal etmenizi sağlar, ancak o şeyin hakikati değişmez ve sadace hayal edersiniz. Yani şayet bir şeyi tuttuğunda, o şeyin aslını bulacaksın veya onu laboratuvar denemesine tabi tuttuğunda da yine o şeyin aslını bulacaksın. Dolayısıyla mesele hayal gücü olup başka bir şey değildir.    

Sihirin, azmedilmesinde ve icraatında küfür lafızlarının kullanılmasıyla tamamlandığının delili, Subhanehu’nun şu kavlinin mefhumudur: وَمَا كَفَرَ سُلَيْمَانُSüleyman kâfir olmadı.” Yani sihirbaz olmadı demektir. Ancak burada [كَفَرَ] “kâfir” kelimesinin mecaz olarak sihir anlamında kullanılması, sihirin küfür sözleri ve fiilleriyle tamamlandığına delalet etmektedir. Bu nedenle kim sihir amelini yaparsa, kafir olur. Bunu ise bunun ardından gelen Allahu Teala’nın şu kavli teyit etmektedir: وَلَكِنَّ الشَّيَاطِينَ كَفَرُوا يُعَلِّمُونَ النَّاسَ السِّحْرَLakin şeytanlar kâfir oldular. Çünkü insanlara sihri öğretiyorlardı.” Binaenaleyh sihir yapan kişi, kâfir olur. Bunu yapan Müslüman ise mürted olur ve İslam Devleti’nde irtidat etmesinden dolayı öldürülür. 

Sihirbazın gösterdiği şeylerin gerçek olmadığının, bilakis hayal olduğunun deliline gelince; Allahu Teala’nın şu kavlidir: سَحَرُوا أَعْيُنَ النَّاسِİnsanların gözlerini büyülediler.” [Araf-116] يُخَيَّلُ إِلَيْهِ مِنْ سِحْرِهِمْ أَنَّهَا تَسْعَىYaptıkları sihirden dolayı kendisine hızla sürünür gibi görünüyor.” Yani sopa gerçekte sopa olarak kalmasına rağmen bakan kimse onu hareket halinde canlı bir yılan gibi görüyordu. Yani hakikat başka bir yeni hakikatle değişmemektedir. Yani ilk hakikatte bir değişme olmaz. Fakat buna karşılık yeni bir hakikat ortaya çıkar. Buna göre bir insan sopadan ortaya çıkan bir yılanı tuttuğu zaman onu sopa olarak bulacaktır. Onu laboratuvar denemesine tabi tuttuğunda da yere atıldığında hareket halindeki bir yılan görüntüsü vermesine rağmen yapısı itibariyle yine aynen sopa olduğunu bulacaktır. Bu nedenle sihirbazlar sopalarını attıkları zaman kendileri onu sopa olarak gördükleri halde bununla insanların gözlerini büyülemeyi başarmakta ve insanlar onu yılan olarak görmekteydiler. Ancak Musa Aleyhisselam elindeki sopayı attığı zaman sihirbazlar onu sopa olarak değil gerçek haliyle yılan olarak görmüşlerdir. Daha sonra bu yılan onların sopalarını yutmuş ve böylelikle onun hakikati nihai olarak ortadan kalkmıştır. Bunun üzerine sihirbazlar onun sihir olmadığını anlamışlardır. Çünkü sihir, eşyaların hakikatini ortadan kaldırmaz. Bunun farkında olarak Musa Aleyhisselam’ın yaptığının sihir olmadığını, onun alemlerin Rabbi’nden gelen bir hak olduğunu bildiler. Musa Aleyhisselam’ın da dediği gibi iman ettiler ve imanları da şaşılacak, hayranlık verici bir iman idi.

Sonuç olarak diyelim ki yanında bir sandalye olsa, sonra bir adam sana gelip sandalyeden uzak bir şekilde dursa ve sana, şimdi sana sandalyeden uzak bir şekilde bir takım azimetler, kelimeler ve icraatlar yapacağım ve onu yastık olarak görmeni sağlayacağım dese ve ardından da küfür içeren kelimler söylemeye başlasa, bunun ardından sandalyenin hakikati değişmediği halde senin sandalyenin bir yastık olduğunu hayal etmeni sağlayacaktır. Yani sen sandalyeyi tuttuğunda yastığı bulamayacaksın, bilakis sandalyeyi bulacaksın. Bu işi, hakikatler değişmeksizin ve içinde küfür sözleri bulunan azimetlerle yaparsa, o şey olduğu gibi kalır ve ama sen onun başka bir şey olduğunu hayal edersin. İşte bu adam hem sihirbaz olur hem de kâfir olur.

Aldatıcı teknik eylemlerle yapılana gelince; örneğin bir kişinin mendil ve kuşu tutması, onları bir araya getirdikten sonra belli hareketler yapması, kuşu gizleyerek sana mendili göstermesi, ardından da sana bu mendili kuşa dönüştüreceğini söylemesi, sonra birtakım kelimeler mırıldanarak kuşun hakikatini ortaya çıkarması gibi. İşte bu sihir değildir. Bilakis teknik eylemlerdir. Yani kuş adamın yanında mevcuttur. Ama teknik bir eylemle onu senden gizlemiş, sonra onu ortaya çıkarmıştır. Diğer bir ifadeyle mendil ve kuş onunla birliktedir. Dolayısıyla bazen kuşu gizleyip mendili ortaya çıkarmakta bazen de mendili gizleyip kuşu ortaya çıkarmaktadır. Yani mendil ve kuş hakikatte yanındadır. Dolayısıyla teknik bir aldatma eylemi gerçekleştirmiştir… Veya bir kişinin bir sandık getirmesi ve sandığı sen görmeden bir bodrumun üzerine koyması, sonra senin önünde bir kişinin sandığın içerisine girmesi ve sana bu sandığı ikiye ayıracağını söylemesi ve kişinin ondan canlı olarak çıkması gibi. Oysa kişi sandığa girdiğinde bodruma iniyor, adam sandığı ikiye bölüyor ve adama isabet etmiyor, sonra adam hiçbir şey olmamış gibi sağlam olarak dışarı çıkıyor. Dolayısıyla bu sihir değildir. Bilakis teknik eylemlerle yapılan bir aldatmadır. Zira adam sandığa girdi, oradan bodruma indi, sonra tekrar yukarı çıktı… Veya sandığın içerisinde birkaç tabaka da olabilir. Dolayısıyla adam bunlardan birine girdi ve kesme başka bir tabakada oldu… Hakeza bu da sihir değildir, bilakis aldatıcı teknik eylemlerdir.

Hakikati dışında hiçbir şeyi ortaya çıkaramayan, teknik eylemlerle insanları aldatamayan, bilakis  kitap açarak veya fincana bakarak ya da üzerine örtü alarak gaybı bildiğini iddia eden şarlatanlar ve hokkabazlar ile cinlerle konuştuğunu veya onları gördüğünü söyleyen veya benzeri hokkabazlık yapan sapkınlara gelince; bu, sihir değildir. Bilakis şarlatanlık ve hokkabazlıktır. Bunlar tazir cezası gerektiren haram işlemişlerdir ve ceza, vermiş oldukları zarara göre ağırlaşır.   

Başlangıçta bahsetmiş olduğumuz, yani küfür kelimeleri söyleyerek ve içerisinde küfür lafızlarının olduğu azimetlerle yapılan  anlamdaki sihire gelince… Hakikati değişmediği halde bir şeyi hakikati dışında görmeni sağlamakta, dahası o şeyin hakikati olduğu gibi kalmasına rağmen senin hayal görmeni sağlamaktadır…Bu sihir, neredeyse kaybolup gitmiştir. Çünkü onun vakıası bugün, bu anlamda neredeyse yok gibidir. Buna ek olarak sihirbazın cezası, ölümdür. İslam Devleti asırlaca devam etmiş ve neredeyse onları yok etmiştir… Bu ise iki husustan dolayı olmuştur: (Ya neredeyse onun vakıasının olmaması ya da neredeyse cezaya mahkum edildiği içindir.) Biz de neredeyse bu ilmin yok olup gittiğini söylüyoruz.] Bitti.

Açıkladığımız gibi sihrinde küfür sözlerini kullanan, ardından bu sihirden dolayı kâfir olan sihirbazın cezasının olduğu bilinmelidir. Bu sihirbazın cezası:  

Yukarıda zikredilen Bakara suresinin tefsir kitabında geçtiği gibidir:

(-Açıkladığımız üzere- sihir yapan kimsenin cezası mürtede verilecek olan cezadır. Çünkü yukarıda zikredilen manasıyla sihir yapan kimse kâfirdir. Sahabe sihir yapan kimseyi öldürmek suretiyle cezalandırmıştır… Nitekim bu fiilin, yani sihirbazın öldürülmesi örneği Ömer Radıyallahu Anh zamanında da yapılmış olup bu hususta sahabe icma etmiştir. Çünkü sahabenin gözleri önünde onlardan herhangi birinin karşı çıkmadığı bir hüküm olmuştur. Ahmed, Süfyan’dan Ahnef İbn Kays’ın amcası Muaviye İbn Cez yoluyla rvayet etti ve dedi ki: (Sihirbazlık yapan herkesin öldürülmesi hususunda ölümünden bir sene önce Ömer’in yazısı bize geldi. Muhtemelen kadın sihirbazın da dedi.)

Daha önce zikrettiğimiz üzere kendisiyle insanların aldatıldığı ve insanlara herhangi bir açıklamanın yapılmadığı bazı hocaların sapkınlıklarına ve hokkabazlıklarına dayalı birtakım gizli tekniklerin kullanılmasına gelince; bu türden şeyleri yapan kimse yaptıkları işler nedeniyle başkalarına vermiş oldukları zarar oranına göre tazir cezasıyla cezalandırılırlar. İslam’a göre tazir cezasının işlenen suçun türüne göre ölüm cezasına kadar ulaştığı malumdur.

Ancak had cezası olarak öldürülmekle tazir cezası olarak ölüm cezası verilmesi arasında fark vardır. Had cezası olarak öldürülen kimse mürtet sayılır, cenaze namazı kılınmaz ve Müslümanların kabrine defnedilmez. İkincisi ise yani tazir cezasıyla cezalandırılan kimse ise işlediği suça göre fasık veya facir Müslüman sayılır, cenaze namazı kılınır ve Müslümanların kabristanına defnedilir.) Bitti.

Faydalı olacağı için bazı tefsirlerde geçen bazı mezheplerin görüşlerini aktarıyorum:

İbn Kesir’in Tefsiri T Selâme (1 / 371)

[Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَاتَّبَعُواْ مَا تَتْلُواْ الشَّيَاطِينُ عَلَى مُلْكِ سُلَيْمَانَ وَمَا كَفَرَ سُلَيْمَانُ وَلَـكِنَّ الشَّيْاطِينَ كَفَرُواْ يُعَلِّمُونَ النَّاسَ السِّحْرَ… “Süleyman’ın hükümranlığı hakkında onlar, şeytanların uydurup söylediklerine tabi oldular. Halbuki Süleyman büyü yapıp kâfir olmadı. Lakin şeytanlar kâfir oldular. Çünkü insanlara sihri öğretiyorlardı…” [Bakara-102]

(Bölüm) Sihri öğrenen ve onu kullanan kimse hakkında ihtilaf ettiler. Ebu Hanife, Malik ve Ahmed şöyle dedi: Bunu yapan kâfir olur. Ebu Hanife’nin ashabından şöyle diyenler vardır: Ondan ittika etmek ve sakınmak için öğrenirse, kâfir olmaz. Kim caiz olduğuna ve onun faydası olduğuna inanarak öğrenirse kâfir olur. Aynı şekilde kim şeytanların onu istediği gibi yaptığına inanırsa kâfir olur. Şafi Rahimehullah şöyle dedi: Eğer sihri öğrenirse ona şöyle deriz: Bize sihrini tarif et. Şayet tarif ederse küfrü gerektirir… Dolayısıyla o, kafir olur. Şayet küfrü gerektirmiyorsa başkadır. Eğer onun mubah olduğuna inanırsa, kâfir olur.

İbn Hubeyra şöyle dedi: Sırf yapmasından ve kullanmasından dolayı öldürülür mü? Malik ve Ahmed şöyle dedi: Evet. Şafii ve Ebu Hanife şöyle dedi: Hayır. Ancak şayet sihrinden dolayı bir insan öldürürse, Malik, Şafii ve Ahmed nezdinde öldürülür. Ebu Hanife şöyle dedi: Ondan bu tekerrür edinceye veya belli bir kişi hakkında ikrar edinceye kadar öldürülmez. Şayet öldürülürse, Şafii hariç onlar nezdinde had cezası olarak öldürülür. Şafii şöyle dedi: Öldürülür -ve bu durum- kısas olur.] Bitti.    

Kurtubi’nin tefsirinde şöyle geçmektedir (2 / 47)

[On bir – Fakihler Müslüman ve zimmi sihirbaz hakkında ihtilaf etmişlerdir. Malik, bir Müslümanın küfür içeren sözlerle sihir yapması halinde öldürüleceği, tövbe edemeyeceği ve tövbesinin kabul edilmeyeceği görüşünü benimsemiştir. Çünkü zındık (kâfir) gibi onu kolay bir iş olarak yapmaktadır… Çünkü Allahu Teala şu kavliyle sihri küfür olarak adlandırmıştır: وَمَا يُعَلِّمَانِ مِنْ أَحَدٍ حَتَّى يَقُولَا إِنَّمَا نَحْنُ فِتْنَةٌ فَلَا تَكْفُرْHalbuki o iki melek, herkese: Biz ancak imtihan için gönderildik, (sakın yanlış inanıp da) kâfir olmayasınız, demeden hiç kimseye (sihir ilmini) öğretmezlerdi.” Ahmed İbn Hanbel, Ebi Sevr, İshak, Şafii ve Ebu Hanife’nin kavli de budur.

Ömer, Osman, İbn Ömer, Hafsa, Ebu Musa, Kays İbn Sa’d ve Tabiin’den yedi kişiden de sihir yapanın öldürüleceği rivayet edilmiştir… 

İbn Arabi şöyle dedi: (… Allah Subhanehu Kitabı’nda sihir yapanın kâfir olduğunu açıklamış ve şöyle buyurmuştur: وَمَا كَفَرَ سُلَيْمَانُSüleyman kâfir olmadı.” Yani sihir sözünden dolayı demektir. وَلَكِنَّ الشَّيَاطِينَ كَفَرُواLakin şeytanlar kâfir oldular. Çünkü insanlara sihri öğretiyorlardı.” Yani sihirden ve onu öğretmesinden dolayı demektir. Harut ve Marut şöyle dediler: إِنَّمَا نَحْنُ فِتْنَةٌ فَلَا تَكْفُرْBiz ancak imtihan için gönderildik, (sakın yanlış inanıp da) kâfir olmayasınız.” Bu da beyan için bir tekittir.)] Bitti.

Üçüncüsü – Nazar (göz değmesi) ve haset: Bu konuyu daha önce açıklamıştık ve sana, sorun için gerekli olan kısmı aşağıda aktarıyorum:

[Haset, haset edilen kimsenin elindeki nimetin yok olmasını temenni etmektir. Bu bölümde nazar ile murad edilen şudur: Göz değmesidir. Bunu yapan kişi nazar eden olarak adlandırılır. Şöyle denilir: Adama nazar ettim: Ona gözüm değdi. Ben nazar edenim, o da nazar değen kişidir. 

-Haset (kıskançlık) ve nazar-, haset edilene ve nazar değene olan zararın etkisi müşterek olup haset ve nazar keyfiyet noktasında farklıdırlar. Zira haset eden kişi, hem karşısında hazır olan hem de hazır olmayan kişiye haset eder. Ama nazar eden kişi sadece gözüyle gördüğü kişiye zarar verir yani hazır olması gerekir. Dolayısıyla haset, nazardan daha geneldir. Hakeza hasetten Allah’a sığınmak, nazardan Allah’a sığınmayı da kapsamaktadır. Nazardan dolayı Allah’a sığınmaya gelince; bu, hasetten bir cüzdür. Allahu Teala şöyle buyurmuştur: قُلْ أَعُوذُ بِرَبِّ الْفَلَقِ... وَمِنْ شَرِّ حَاسِدٍ إِذَا حَسَدَ“Haset ettiği vakit hasetçi kişinin şerrinden sabahın Rabbine sığınırım!” [Felak-1-5] Dolayısıyla aynı şekilde nazarı da kapsamakta olup bu, Kur’an’ın belagatından ve icazındandır.

Haset veya nazar edilene zararın nasıl gerçekleştiğine gelince; Burada mesele iki kısımdır: 

Birincisi: Haset ve nazar edilen kimsenin elindeki nimetin yok olmasını temenni ederek haset ve nazar eden kişidir. Dolayısıyla bu kişi günahkârdır ve azabı da büyüktür. Zira Allah Subhanehu bize, yukarıda açıkladığımız gibi onun şerrinden Kendisine sığınmamızı emretmiştir.   

Haset ve nazar edilen kişiye gelince; haset veya nazardan dolayı meydana gelen zarar, ona isabet eden hastalık gibi imtihan türündendir. Bu imtihandan, ileride açıklayacağımız vesile ve üsluplarla korunulur.     

Bu arada haset, mecazi anlamda da gelmektedir. Yani kişinin, sahibinin elindeki nimetin yok olmasını temenni etmeksizin onda var olan nimetin bir benzerinin kendisinde olmasını temenni etmesidir. Dolayısıyla Kur’an ezberleyen birini görüp onun gibi olmayı temenni etmesinde veya çok sadaka veren bir adamı görüp onun gibi olmayı temenni etmesinde bir beis yoktur. Zira Buhari Sahih’inde Ebu Hureyra’dan Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle buyurduğunu tahric etmiştir: لاَ حَسَدَ إِلَّا فِي اثْنَتَيْنِ: رَجُلٌ عَلَّمَهُ اللَّهُ القُرْآنَ، فَهُوَ يَتْلُوهُ آنَاءَ اللَّيْلِ، وَآنَاءَ النَّهَارِ، فَسَمِعَهُ جَارٌ لَهُ، فَقَالَ: لَيْتَنِي أُوتِيتُ مِثْلَ مَا أُوتِيَ فُلاَنٌ، فَعَمِلْتُ مِثْلَ مَا يَعْمَلُ، وَرَجُلٌ آتَاهُ اللَّهُ مَالًا فَهُوَ يُهْلِكُهُ فِي الحَقِّ، فَقَالَ رَجُلٌ: لَيْتَنِي أُوتِيتُ مِثْلَ مَا أُوتِيَ فُلاَنٌ، فَعَمِلْتُ مِثْلَ مَا يَعْمَلُAncak şu iki kişiye gıpta edilir: Biri Allah'ın Kur'an öğrettiği kimsedir. Bu kişi, gece ve gündüzün belirli vakitlerinde Kur'an okur. Komşusu onun okuyuşunu duyunca 'keşke falancaya lütfedilen bu özellik bana da bahşedilseydi de, ben de onun gibi amel etseydim' diye temennide bulunur. Diğeri ise, Allah'ın servet verdiği adamdır. Bu kişi, hak yolunda malını harcar. Onu gören biri, 'keşke falancaya verilen bana da verilseydi de, ben de onun gibi amel etseydim' diye temennide bulunur.”] Bitti.   

Dördüncüsü: Nazardan, hasetten ve sihirden korunma keyfiyetine gelince:

1- Nazar ve haset: Bu, üzerine şerî delillerin delalet ettiği hususlarla olur: 

a- İbadet ederek, dua ederek, Kur’an okuyarak ve aynı şekilde Allah’a tevekkül ederek Allah Subhanehu’ya yaklaşmak… Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَنُنَزِّلُ مِنَ الْقُرْآنِ مَا هُوَ شِفَاءٌ وَرَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِنِينBiz, Kur'an'dan öyle bir şey indiriyoruz ki o, müminler için şifa ve rahmettir.” [İsra-82] Ve Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَمَنْ يَتَوَكَّلْ عَلَى اللَّهِ فَهُوَ حَسْبُهُKim Allah’a tevekkül ederse O, ona yeter.” [Talak-3] 

b- İnsanların ve cinlerin şerrinden Allah’a sığınmak, çocuklar ve zürriyetten dolayı Allah’a sığınmak ve Muavvizeteyn okumak:

- كان النَّبيُّ صلى الله عليه وسلم يَتعَوَّذُ مِن عَينِ الجانِّ وعَينِ الإِنْسِ، فلَمَّا نَزلَتِ المُعوِّذتانِ أَخَذَ بهما وتَركَ ما سِوَى ذلكَNebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem, cinlerin ve insanların nazarından Allah’a sığınırdı. Muavvizeteyn inince bunlarla Allah’a sığında ve diğerlerini terk etti.” Nesai ve İbn Mâce tahric etti ve Albani sahihledi.

- Şu kavli: أَعُوذُ بِكَلِماتِ اللهِ التَّامَّاتِ مِن شَرِّ ما خَلَقَYarattıklarının şerrinden Allah’ın noksansız kelimelerine sığınırım.” [Müslim rivayet etti.] Ve şu kavli: بِسْمِ اللهِ الَّذِي لا يَضُرُّ معَ اسْمِهِ شَيْءٌ في الأرضِ ولا في السَّماءِ وَهُوَ السَّمِيعُ العَلِيمُ “(İsmi sayesinde) yerde ve gökte hiçbir şeyin zarar veremeyeceği Allah’ın adıyla. O her şeyi işitir ve bilir.” [Ebu Davud ve Tirmizi rivayet etti.]

- İbn Abbas Radıyallahu Anh’dan, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in Hasan ve Hüseyin için Allah’a sığınıp şöyle dediği rivayet edilmiştir: إِنَّ أَبَاكُمَا كَانَ يُعَوِّذُ بِهَا إِسْمَاعِيلَ وَإِسْحَاقَ أَعُوذُ بِكَلِمَاتِ اللَّهِ التَّامَّةِ مِنْ كُلِّ شَيْطَانٍ وَهَامَّةٍ وَمِنْ كُلِّ عَيْنٍ لامَّةٍBabanız (İbrahim Aleyhisselam-, oğulları) İsmail ve İshak için Allah’a sığınır ve şöyle derdi: Her şeytanın, her zehirli hayvanın ve nazar eden her gözün şerrinden, Allah’ın noksansız kelimelerine sığınırım.” [Buhari rivayet etti.]

c- Bir eziyet isabet ettiğinde şerî rukye:

- Ebi Said’den, Cibril’in Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e gelerek şöyle dediği rivayet edilmiştir: يَا مُحَمَّدُ اشْتَكَيْتَ فَقَالَ نَعَمْ قَالَ بِاسْمِ اللَّهِ أَرْقِيكَ مِنْ كُلِّ شَيْءٍ يُؤْذِيكَ مِنْ شَرِّ كُلِّ نَفْسٍ أَوْ عَيْنِ حَاسِدٍ اللَّهُ يَشْفِيكَ بِاسْمِ اللَّهِ أَرْقِيكَEy Muhammed, hasta mısın? (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) evet dedi. (Cebrail) şöyle dedi: Allah’ın ismiyle seni rahatsız eden her şeyden sana okurum. Her nefsin veya hasetçi her gözün şerrinden Allah sana şifa versin. Allah’ın adıyla sana okurum.” [Müslim rivayet etti.]

- Aişe Radıyallahu Anhe’nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: أَمَرَنِي رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم أَوْ أَمَرَ أَنْ يُسْتَرْقَى مِنْ الْعَيْنِAllah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem, nazar değmesi dolayısıyla bana rukye yapılmasını emretti.” [Buhari rivayet etti.] Her şeyden önce koruyan şüphesiz Allah Subhanehu’dur: وَإِنْ يَمْسَسْكَ اللَّهُ بِضُرٍّ فَلا كَاشِفَ لَهُ إِلَّا هُوَ وَإِنْ يَمْسَسْكَ بِخَيْرٍ فَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرEğer Allah seni bir zarara uğratırsa, onu kendisinden başka giderecek yoktur. Ve eğer sana bir hayır verirse, (bunu da geri alacak yoktur). Şüphesiz O her şeye kadirdir.” [En’am-17]

2- Sihir açısından olana gelince:

Olması halinde sihirden korunmanın keyfiyetine gelince; “yukarıda söylediğimiz gibi sihir neredeyse yok olup gitmiştir. Dolayısıyla bunun olması, zayıf fikirli insanların dışında hiçbir şeye etki edemeyen şarlatan ve hokkabazlığa daha yakındır. Bundan Allah’a sığınırız:

Dolayısıyla korunmak, yukarıda zikrettiğimiz gibi haset ve nazardan korunmak gibi olur. Buna ise hadis-i şerifte Bakara suresinin okunması hakkında geçenler eklenebilir. Zira onda, özellikle olması halinde sihirden dolayı ortaya çıkan herhangi bir etkinin kesilmesi olmak üzere birçok şey için hayır vardır… Nitekim Müslim Sahih’inde şöyle diyerek rivayet etti: (Bize Hasan İbn Ali el-Hulvâni rivayet etti, bize Ebu Tevbe -ki o Rabi İbn Nâfi’dir- rivayet etti, bize Muaviye yani İbn Selam Zeyd’den, Eba Selam’in şöyle dediğini işittiğini rivayet etti; bana Ebu Umame el-Bâhili’nin şöyle dediğini rivayet etti: سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم يَقُولُ اقْرَءُوا الْقُرْآنَ فَإِنَّهُ يَأْتِي يَوْمَ الْقِيَامَةِ شَفِيعًا لِأَصْحَابِهِ اقْرَءُوا الزَّهْرَاوَيْنِ الْبَقَرَةَ وَسُورَةَ آلِ عِمْرَانَ فَإِنَّهُمَا تَأْتِيَانِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ كَأَنَّهُمَا غَمَامَتَانِ أَوْ كَأَنَّهُمَا غَيَايَتَانِ أَوْ كَأَنَّهُمَا فِرْقَانِ مِنْ طَيْرٍ صَوَافَّ تُحَاجَّانِ عَنْ أَصْحَابِهِمَا اقْرَءُوا سُورَةَ الْبَقَرَةِ فَإِنَّ أَخْذَهَا بَرَكَةٌ وَتَرْكَهَا حَسْرَةٌ وَلَا تَسْتَطِيعُهَا الْبَطَلَةُAllah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle buyurduğunu işittim: ''Kur’an okuyun. Çünkü Kur’an onu okuyanlara kıyamet günü şefaatçi olacaktır. İki çiçek olan Bakara ile Al-i İmran surelerini okuyun. Çünkü onlar, kıyamet gününde iki gölge veya iki bulut veya havada grup halinde uçan iki bölük kuş gibi gelecekler ve kendilerini okuyanları müdafaa edeceklerdir. Bakara suresini okuyun. Onu almak bereket, bırakmak ise hüsrandır. Sihirbazlar onu alt etmeye güç yetiremez.” Muaviye, bana batalanın sihirbazlar olduğu ulaşmıştır dedi.) Bitti.   

En güzel korunma, Allah Subhanehu’ya imandır. Şüphesiz her şeyden önce koruyan O’dur: وَإِنْ يَمْسَسْكَ اللَّهُ بِضُرٍّ فَلا كَاشِفَ لَهُ إِلَّا هُوَ وَإِنْ يَمْسَسْكَ بِخَيْرٍ فَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرEğer Allah seni bir zarara uğratırsa, onu kendisinden başka giderecek yoktur. Ve eğer sana bir hayır verirse, (bunu da geri alacak yoktur). Şüphesiz O her şeye kadirdir.” [En’am-17]

Sonuç olarak bir Müslümanın bu hususlarda endişe etmesi doğru değildir. Bilakis farzları yerine getirmesi ve zikir, dua ve nafileler gibi Allah’a yaklaştıran şeyleri çoğaltması gerekir… Ayrıca Allah Subhanehu’nun koruyacağından ve Allah Azze ve Celle’nin kuluyla birlikte olduğundan emin olması gerekir… Zira Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’den sahih olarak şöyle gelmiştir: 

- Hakim Müstedrek’inde, Ebi Derdâ Radıyallahu Anh’ın şöyle dediğini rivayet etmiştir: Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle dediğini işittim: إِنَّ اللَّهَ يَقُولُ: أَنَا مَعَ عَبْدِي إِذَا هُوَ ذَكَرَنِي وَتَحَرَّكَتْ بِي شَفَتَاهُKulum beni zikrettiği ve iki dudağını benim ismimle hareket ettirdiği zaman, ben kulumla beraberim.” [Bu, tahric edilmediği halde isnadı sahih olan bir hadistir dedi.]

Buhari, Ebu Hureyra’nın şöyle dediğini tahric etmiştir: Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: إِنَّ اللَّهَ قَالَ: مَنْ عَادَى لِي وَلِيًّا فَقَدْ آذَنْتُهُ بِالحَرْبِ، وَمَا تَقَرَّبَ إِلَيَّ عَبْدِي بِشَيْءٍ أَحَبَّ إِلَيَّ مِمَّا افْتَرَضْتُ عَلَيْهِ، وَمَا يَزَالُ عَبْدِي يَتَقَرَّبُ إِلَيَّ بِالنَّوَافِلِ حَتَّى أُحِبَّهُ، فَإِذَا أَحْبَبْتُهُ: كُنْتُ سَمْعَهُ الَّذِي يَسْمَعُ بِهِ، وَبَصَرَهُ الَّذِي يُبْصِرُ بِهِ، وَيَدَهُ الَّتِي يَبْطِشُ بِهَا، وَرِجْلَهُ الَّتِي يَمْشِي بِهَا، وَإِنْ سَأَلَنِي لَأُعْطِيَنَّهُ، وَلَئِنِ اسْتَعَاذَنِي لَأُعِيذَنَّهُ، وَمَا تَرَدَّدْتُ عَنْ شَيْءٍ أَنَا فَاعِلُهُ تَرَدُّدِي عَنْ نَفْسِ المُؤْمِنِ، يَكْرَهُ المَوْتَ وَأَنَا أَكْرَهُ مَسَاءَتَهُAllah şöyle buyurmuştur: Her kim (ihlâs ile bana kulluk eden) bir dostuma düşmanlık ederse, ben de ona karşı savaş ilan ederim. Kulum kendisine farz kıldığım şeylerden, bence daha sevimli herhangi bir şeyle bana yakınlık kazanamaz. Kulum bana (farzlara ilâveten işlediği) nafile ibadetlerle durmadan yaklaşır, nihayet ben onu severim. Kulumu sevince de (âdetâ) ben onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli ve yürüyen ayağı olurum. Benden her ne isterse, onu mutlaka veririm; bana sığınırsa, onu korurum. Ben yapmasını dilediğim hiçbir şey hakkında, müminin ölümü karşısındaki tereddüdüm gibi tereddüt etmedim. Bana bunda kulum ölümden hoşlanmıyordu. Ben de kuluma acı gelen şeyi sevmiyordum.

Korunma hakkında bu kadar yeterlidir Allah’ın izniyle.

Kardeşiniz H. 19 Şaban 1439
Ata İbn Halil Ebu Raşta M. 5 Mayıs 2018

Cevaba, emirin aşağıdaki web sitesinden bağlanabilirsiniz:

http://archive.hizb-ut-tahrir.info/arabic/index.php/HTAmeer/QAsingle/3869/

Devamını oku...

Mute Savaşı Şehitleri

(Hizb-ut Tahrir Emiri Celil Âlim Ata İbn Halil Ebu Raşta Tarafından Facebook Sayfası Takipçilerinin “Fıkhî” Sorularına Verilen Cevaplar Silsilesi)

Soru-Cevap

Mute Savaşı Şehitleri

Sadi Zeyb Avad’a

Soru:

Esselamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

Kardeşimiz, dostumuz, Şeyhimiz ve Celil Emirimiz Ata İbn Halil Ebu Raşta, Allah sizi korusun ve gözetsin, size nusret nasip etsin, kindarların kinini ve döneklerin dönekliğini sizden uzak tutsun, Allah bizleri sizin emirliğiniz altında Allah ve Rasulü’ne itaat edenlerden kılsın ve Allah ayaklarımızı kaymadan veya ihanet etmeden sabit kılsın… Faziletli Şeyhimiz, benim bir sorum var ve eğer mümkünde en kısa zamanda cevap vermenizi rica ediyorum ki sorum şöyledir:

İslam Devleti Kitabı’nın 156. sayfasının Mekke’nin Fethi bölümündeki birinci satırda şöyle geçmektedir: (Müslümanlar Mute’den geri döndüklerinde bir hayli zayiat vermişlerdi…)

Şeyhimiz ve emirimiz, (bir hayli zayiat vermişlerdi) ibaresinin üzerinde durdum, tüm kaynakları araştırdım ve bu ibarenin sıhhatine delalet eden veya onun vakıasını ispat eden hiçbir şey bulamadım. Ancak rivayetlerde, bazılarının ölenlerin sayısının 8, bazılarının 12, bazılarının 13 ve bazılarının da 15 olduğunu söyleyenlerin olduğunu gördüm. Ayrıca bunun aksine delalet eden deliller de vardır. Bunlardan biri de Rasul Aleyhissalatu ve’s Selam’ın Halid’i Allah’ın kınından çekilmiş kılıcı olarak adlandırması ve onları (arkasını dönüp) kaçanlar olarak değil de (döne döne) üzerlerine gidenler olarak nitelendirmesidir. Şayet Halid’in elinde 9 kılıcın nasıl kırıldığını görseydik Müslümanların savaşta sebat ve sabrettikleri sonucuna ulaşırdık. Aynı şekilde Rumların yenilgisinin ardından kabileler arasında nasıl korkunun yayıldığı geçmektedir. Yine şehitlerin bedenlerinde 50 veya 70’e varan yaraların ve kılıç darbesinin olduğu belirtilmektedir. Bu bir yöndendir. Diğer yönden olana gelince; Rivayetlere göre Uhud Savaşında -sahaberin en hayırlısı ve Kur’an hafızları gibi- ölenler Mute Savaşı’nda ölenlerden daha fazladır. O halde bu savaş hakkında neden bir hayli zayiat verilmiştir diyoruz. 

Sizden cevap vermenizi ve açıklamanızı rica ediyorum. Allah sizi mübarek kılsın. Vesselamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

Cevap:

Ve Aleykumselam ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

Daha önce bu soruya cevap vermiş ve bölgelere göndermiştik. Görünen o ki sen, herhangi bir nedenden dolayı bölgenize gelen cevaba ulaşamamışsın… Sana, cevapta sorunla alakalı geçenlerden bir kısmını aktarıyorum:    

[İslam Devleti Kitabı’nda belirtilen yer şöyledir:

(Bir hayli zayiat vererek Mute‘den geri dönen Müslümanların durumunu gören Kureyş, müslümanların yok edildiklerini zannederek Benî Bekr (Bekr Oğulları) kabilesini Huzac kabilesinin üzerine saldırttı. Onlara silah yardımı da yaparak Bekr Oğulları kabilesini Huzae kabilesine karşı kışkırttı. Onlardan birkaç kişiyi de öldürdü. Huzac kabilesi Mekke'den kaçtı. Amr İbn Salim Medine‘ye hareket etti. Durumu Peygamber'e anlattı ve kendisinden yardım istedi…)

Mute’deki şehitlerin sayısının on iki olduğunu söyleyen rivayetler olduğu gibi şehitlerin sayısının yetmiş civarında olduğunu söyleyen diğer rivayetlerde vardır. Bu da İslam Devleti’nde belirtilen şekilde olduğu anlamına gelmektedir. Özellikle (akli olarak) kişi, çok sayıda olmasını beklemektedir. Zira İslam ordusunun sayısı üç bin, düşman ordusunun sayısı ise iki yüz bin civarındadır… Ayrıca özellikle bayrağı taşıyanlar olmak üzere üç ordu komutanı da şehit olmuştur ve eski savaşlarda ordu genellikle bayrağın etrafında savaşmak için seferber olurdu… Bu da eski savaşların vakıasına göre ordudan çok sayıda kişinin şehit olduğu anlamına gelmektedir…    

1- Mute şehitlerinin yetmiş veya buna yakın sayıya ulaştığının delillerinden bazıları şunlardır:

*- El-Beyhaki'nin Delailü'n-Nübüvve kitabında tahric edilmiş olarak şöyle geçmektedir (3/277):

(Bize Ebu Hasan İbn Bişrân el-Adl, Bağdadi’nin şöyle dediğini haber verdi: Bize, Ebu Amr İbn es-Semmâk’ın şöyle dediğini haber verdi: Bize Hanbel İbn İshak’ın şöyle dediğini haber verdi: Bize Affan’ın şöyle dediğini haber verdi: Bize Hammad İbn Seleme’nin, Sabit’den, o da Enes’ten şöyle dediğini haber verdi: Ey ensardan yetmiş kişinin Rabbi: Uhud günü yetmiş, bi’ru maune günü yetmiş, Mute günü yetmiş ve Yemame günü yetmiş kişidir.)

*- İbn Kesir’in Es-Siretü‘n Nebeviyye kitabında şöyle geçmektedir (3 / 91):

Hammad İbn Seleme, Sabit’den, o da Enes’ten şöyle dediğini söyledi: Uhud günü, bi’ru maune günü, Mute günü ve Yemame günü yetmişe yakındı.) 

2- Mute şehitlerinin on iki veya buna yakın olduğuna dair delillerden bazıları şunlardır:

*- İbn Kesir’in Es-Siretü‘n Nebeviyye kitabında şöyle geçmektedir (3 / 489):

(Müslümanlardan Mute günü şehit olanların zikredildiği bölümde; Muhacirlerden…Dört kişidir. Ensardan…Dört kişidir. İbn İshak‘ın zikrettiğine göre o gün öldürülen Müslümanların toplam sayısı sekizdir. Ancak İbn Hişam şöyle dedi: İbn Şihab ez-Zühri’nin zikrettiğine göre Mute günü şehit olanlar…Aynı şekilde ensardan dört kişidir. Dolayısıyla iki kavlin toplamı, on iki adamdır.)

*- Kur’an ve Sünnet Işığında Nebevi Siret’de şöyle geçmektedir (2 / 428):

(… Savaşlar tarihinde bir askerin, tepeden tırnağa silahlı olan yetmiş kişi karşısında durması ender olan bir şeydir. Ancak bizleri korkaklıktan cesur olmaya sevk eden ve cesur kahramanlar yapan imandır. Belki de bu yüzden Mute‘de şehit olan Müslümanların toplamının sekiz kişi olması şaşkınlığa sevk etmiştir. On iki kişi olduğu da söylenilmektedir.)

- Delillerin arasını cem etme açısından, iki delil kuvvet bakımından birbirinden ayrılmadığı sürece, yetmiş kişi olan rivayetin alınması gerekir. Çünkü on ikinin geçtiği rivayet de buna dahildir. Hakeza iki rivayetin arası cem edilir. Böylece ilkinin onların on iki kişi olduklarını bildiği ve diğerlerini bilmediği, ikincisinin ise daha fazlasını bildiği şeklinde olur. Dolayısıyla üç bin kişiden yetmişinin şehit olması, “bir hayli zaiyat” sözünü doğrulamaktadır…   

Nitekim İslam Devleti Kitabı’nda belirtilen de bu şekildedir… Binaenaleyh İslam Devleti’nde belirtileni değiştirmeye gerek yoktur.) Bitti.  

13/07/2017] Bitti.

Kardeşiniz H. 12 Şaban 1439
Ata İbn Halil Ebu Raşta M. 28 Nisan 2018

Cevaba, emirin aşağıdaki web sitesinden bağlanabilirsiniz:

http://archive.hizb-ut-tahrir.info/arabic/index.php/HTAmeer/QAsingle/3868/

Devamını oku...

Borcun En Güzel Şekilde Ödenmesi

(Hizb-ut Tahrir Emiri Celil Âlim Ata İbn Halil Ebu Raşta Tarafından Facebook Sayfası Takipçilerinin “Fıkhî” Sorularına Verilen Cevaplar Silsilesi)

Soru-Cevap

Borcun En Güzel Şekilde Ödenmesi

Asma Jube, Om Ahmad ve el-Vâsikah Bivadilleh’e

Soru:

1- (Asma Jube

Esselamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

Örnekte geçtiği gibi bir ton demir borç alsa ve borç veren kişiden bir talep ve baskı olmaksızın özgür iradesiyle bir ton ve fazlasını verse…bu, borcu en güzel şekilde ödemek olur mu? Cevap vermenizi rica ediyorum) Bitti. 

2- (Om Ahmad

Belirtildiği gibi sana daha azını ve daha fazlasını vermek için bir şeyin borç verilmesi helal değildir. Ancak aynı tür ve aynı miktarda borç verilebilir. Ama en güzel şekilde kelimesi kafamı karıştırdı. Tür ve miktarda herhangi bir artış olduğu halde cevapta faiz olur şeklinde geçtiği gibi neden faiz olmuyor? Rasul’ün hadisinde genç bir deveyi ödünç alıp onu dört yaşındaki güzel ve değerli deveyle geri ödemesini güzel bir şekilde ödeme olarak itibar ettiğimiz halde neden bir ton demir borç alan birinin bir buçuk ton olarak geri ödemesini faiz olarak itibar ettiğimizi ifade edebilir misiniz? Tür ve miktarı artırmanın caiz olmadığı söylenmemiş miydi?) Bitti. 

3- (el-Vâsikah Bivadilleh

Esselamu Aleykum faziletli Şeyhimiz. Allah sizi hayırla mükâfatlandırsın.. Cevapta şöyle geçmektedir… Sahibine bir fazlalık “menfaat” (kâr) olmaksızın geri verilmesi gerekir. Aksi taktirde faiz olur… Fazlalıktan kastedilen…Borç veren kişi tarafından borç anında şart koşulan herhangi bir fazlalık mıdır… Yoksa bir şart zikredilmeksizin de fazlalık caiz olmaz mı?) Bitti.     

Üç sorunun cevabı da, aynı konu hakkındadır:

(Ve Aleykumselam ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in hadisinde, en güzel şekilde ödeme hakkında geçene gelince; bu, sayı, ağırlık ve kilodaki fazlalık anlamına gelmez. Bilakis aynı sayı, aynı ağırlık ve ayını kiloda ancak ondan daha iyisiyle caiz olduğu anlamına gelmektedir. Örneğin bir kişi bir adamdan 10 kilogram ağırlığında buğday ödünç alsa, daha iyisiyle geri ödemesi caiz olur. Ancak aynı 10 kilogram ağırlığında buğday olması gerekir. Yine örneğin on sâ pirinç ödünç alsa, onu daha iyi bir pirinçle geri ödemesi caiz olur. Ancak aynı kiloda, yani on sâ olması gerekir. Ayrıca bir koyun ödünç alsa, onu daha iyi bir koyunla geri ödemesi caiz olur. Ancak iki koyun şeklinde olmaz… En güzel şekilde ödemek işte budur. Ancak ağırlık, kilo veya adette fazlalık olmaz.

Binaenaleyh daha önceki cevabımızda geçen Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in hadisinden anlaşılan budur ve metni de şudur:

Ebu Râfi’nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: اسْتَسْلَفَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم بَكْرًا فَجَاءَتْهُ إِبِلٌ مِنْ الصَّدَقَةِ فَأَمَرَنِي أَنْ أَقْضِيَ الرَّجُلَ بَكْرَهُ فَقُلْتُ لَمْ أَجِدْ فِي الْإِبِلِ إِلَّا جَمَلًا خِيَارًا رَبَاعِيًا فَقَالَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم أَعْطِهِ إِيَّاهُ فَإِنَّ خِيَارَ النَّاسِ أَحْسَنُهُمْ قَضَاءًAllah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem, genç bir deveyi ödünç almıştı. (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’e zekât develeri gelince, bana o adamın genç devesini vermemi emretti. Ben, develerin arasında dört yaşındaki güzel ve değerli develerden başka bir deve bulamadığımı söyledim. Bunun üzerine Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle dedi: “Onu ver. Zira insanların en hayırlısı, borcunu en güzel şekilde ödeyendir.” [Ebu Davud ve diğerleri rivayet etmiştir.]

Yani ödünç almış olduğu deveden daha iyi ve daha güzel olan deveyi geri vermiştir. Ancak aynı sayıda, yani bir deve olarak ödemiştir.

Bu, örneğin bir ton demir ödünç alan birinin bunu bir buçuk ton olarak geri vermesinin caiz olmadığı, bilakis aynı ağırlıkta olması gerektiği şeklindeki cevabımızda geçmektedir. 

Sonuç olarak en güzel şekilde ödemek ağırlık kilo ve sayıdaki fazlalık anlamına gelmez. Bilakis aynı ağırlık, aynı kilo ve aynı adette olmalıdır. Ancak borç alan bir kişi, borç verenin bir şartı olmaksızın daha iyisiyle ödemek isterse daha iyi türden olması caiz olur. Çünkü Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem, ödünç verenin bir şartı olmaksızın daha güzeli ve daha iyisiyle ödemiştir.

İktisadi Nizam Kitabı’nın faiz bölümünde şöyle geçmektedir:

(Borca gelince; hem bu altı sınıf, hem diğerleri hem de sahip olunan her şey için caiz olup onun mülkiyetten çıkarılması helal olur. Dolayısıyla bir menfaat (kâr) getirmedikçe faize girmez. Zira Haris İbn Ebi Usame Ali Radıyallahu Anhu’nun hadisinden şu lafzı rivayet etmiştir: أن النبي صلى الله عليه وسلم نهى عن قرض جر منفعةNebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem, menfaat (kâr) getiren borcu yasaklamıştır.” Şu rivayet de vardır: كل قرض جر منفعة فهو رباًMenfaat (kâr) getiren her borç faizdir.”  Ancak bundan, bir fazlalık olmaksızın borcun en güzel şekilde ödenmesi istisna  edilmiştir. Zira Ebu Davud, Ebi Rafi’nin şöyle dediğini tahric etmiştir: استسلف رسول الله صلى الله عليه وسلم بكراً فجاءته إبل الصدقة فأمرني أن أقضي الرجل بكره فقلت لم أجد في الإبل إلا جملاً خياراً رباعياً فقال: أعطه إياه فإن خيار الناس أحسنهم قضاءًAllah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem, genç bir deveyi ödünç almıştı. (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’e zekât develeri gelince, bana o adamın genç devesini vermemi emretti. Ben, develerin arasında dört yaşındaki güzel ve değerli develerden başka bir deve bulamadığımı söyledim. Bunun üzerine (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle dedi:Onu ver. Zira insanların en hayırlısı, borcunu en güzel şekilde ödeyendir.”)

Hibe ve hediye caizdir denilmez. Dolayısıyla şayet borç, bir şart olmaksızın gönül rızasıyla ağırlık, sayı veya kilo olarak daha fazlasıyla ödenirse caiz olur. Bu şekilde denilmez. Çünkü bu, şayet borç konusuyla bağlantılı olmazsa caiz olur. Ancak buradaki fazlalık, borçtan dolayı olmaktadır. Dolayısıyla bu, bir menfaati (kârı) içermektedir. Nitekim Haris İbn Ebi Usame Ali Radıyallahu Anhu’nun hadisinden şu lafzı rivayet etmiştir: أن النبي صلى الله عليه وسلم نهى عن قرض جر منفعةNebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem, menfaat (kâr) getiren borcu yasaklamıştır.” Şu rivayet de vardır: كل قرض جر منفعة فهو رباًMenfaat (kâr) getiren her borç faizdir.”     

Aynı şekilde türün en güzeli de menfaattir denilmez. Böyle denilmez. Çünkü Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem, bunu caiz kılmış ve yukarıdaki Ebu Râfi’nin hadisinde geçtiği gibi bunu en güzel şekilde ödemeden saymıştır.

Umarım bu kadar yeterli olmuştur Allah’ın izniyle.

Kardeşiniz H. 5 Şaban 1439
Ata İbn Halil Ebu Raşta M. 21 Nisan 2018

Cevaba, emirin aşağıdaki web sitesinden bağlanabilirsiniz:

http://archive.hizb-ut-tahrir.info/arabic/index.php/HTAmeer/QAsingle/3867/

Devamını oku...

Kazakistan’daki Siyasi Yansımalar

Soru Cevap

Kazakistan’daki Siyasi Yansımalar

Soru: Rusya, Kazakistan Cumhurbaşkanı Kasım Cömert Tokayev’in protestoları bastırmak için yardım istemesi üzerine Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü adına Kazakistan’a müdahale etti. Kazakistan’da sıvılaştırılmış petrol gazı (LPG) fiyatlarının iki katına çıkmasının ardından protestolar patlak verdi. Daha sonra bir anda ülkenin tüm bölgelerine yayıldı... Rusya, başta Amerika olmak üzere yabancı güçleri ülkenin içişlerine karışmak ve protestoları kışkırtmakla suçladı. Ulusal Güvenlik Komitesi Başkanının da darbe girişiminde bulunmakla suçlandığı bildirildi. Peki, bu protestoların arka planı nedir? Rusya, Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü adı altında jet hızıyla Kazakistan’a neden müdahale etti? ABD’nin bu konudaki tutumu nedir?

Cevap: Yukarıdaki soruların cevabına açıklık getirmek için aşağıdaki hususlara bir göz atacağız:

1- Orta Asya’da Batı Türkistan’ın bir parçası olan Kazakistan, büyük bir İslam beldesidir. 2,7 milyon km²’den fazla bir alana sahiptir. Ancak yüzölçümüne göre nüfus oranı azdır. Nüfus yaklaşık 19 milyondur. Kazakistan’ın büyük çoğunluğu, Müslümandır, yüzde 75’den fazlasını teşkil ediyorlar. Kazakistan’da önemli bir Rus azınlığı da bulunmaktadır. Nüfusunun yüzde 20’sini yani yaklaşık 3,5 milyonunu Rusların oluşturduğu söyleniyor. Kazakistan, ekonomik ve jeopolitik olarak Rusya için çok büyük önem arz ediyor. Sovyetler Birliği döneminde doğrudan Rusya’nın hegemonyası altındaydı. 1991’deki bağımsızlığından sonra da sözde Bağımsız Devletler Topluluğu, Kolektif Güvenlik Antlaşması ve Şanghay Antlaşması kapsamında yine Rusya’ya bağımlılığı devam etti. Rusya’nın Kazakistan’da Baykonur uzay üssü var. Oradan uzay aracı taşıyan roketler fırlatılıyor. Ülkenin devasa zenginlikleri Rusya’nın kontrolündedir. Kazakistan petrol zengini bir ülkedir. GSYİH’nın yüzde 21’ini petrol oluşturuyor. Günde 1,5 milyon varilden fazla petrol üretiliyor. Dünyanın en büyük uranyum üreticilerinden biridir. İslam beldesi Kazakistan’ın 1,5 milyon ton uranyum rezervi var. Çok miktarda manganez, demir, krom, kömür ve doğalgaz barındırıyor. Şimdiye kadar yaklaşık 2 trilyon metreküp doğalgaz keşfedildi. Dolayısıyla Kazakistan’ın Rusya için önemi Ukrayna’dan sonra ikinci sırada yer alıyor. Rusya, eski Sovyet uzay üssü konusunda Kazakistan’ı yaşamsal bir etki alanı olarak görüyor. Bu nedenle Kazakistan’daki hegemonyasını sürdürmek için her türlü çabayı gösteriyor. Fiilen bağımsız hale gelen ikinci bir Ukrayna hadisesi Kazakistan’da yaşansın istemiyor!

2- Amerika da Kazakistan’ın öneminin farkında. Rusya’nın güney, Çin’in batı sınırında yer alması nedeniyle Kazakistan’ın jeopolitik olarak konumu önemlidir. Bu yüzden Amerika, Rusya’yı bu taraftan çevrelemek, bölgedeki bölgesel nüfuzundan mahrum etmek, diğer taraftan Çin’i kuşatmak için ülkede etkisini genişletmeyi arzuluyor. Rusya’nın bu ülkeyi kaybetmesi, belki diğer Orta Asya ülkelerinin de kendi kontrolü ve etkisi altından çıkmasına neden olabilir. Kazakistan’ın bağımsızlığından beri Amerika’nın bu ülkeye ilgisinin olduğu aşikâr, zira ABD Kazakistan’ın bağımsızlığını tanıyan ilk ülkeydi. Daha sonra Amerikan şirketleri Kazakistan’a girdi. Ülkenin petrol ve gaz sanayisinin çoğunu ele geçirdiler. Örneğin, Amerikan şirketi Chevron, ülkenin yıllık üretiminin üçte birini oluşturan “Tengiz” petrol sahasının yüzde 50’sini ele geçirdi. Avrupalı ​​şirketler de Kazakistan’daki enerji kaynaklarının bir kısmını ele geçirdiler. Belirtildiğine göre “Kazakistan’ın ihracatının yaklaşık yüzde 90’ını petrol ve gaz gibi enerji kaynakları oluşturuyor. Neredeyse tamamı Batı sermayesine, en büyük Amerikan ve Avrupa petrol şirketlerine bağlı ve aittir...” (08.01.2022 sputniknews) Amerika’nın girişimleri petrol ve gaz şirketleriyle sınırlı değil. 1989’dan Mart 2019’daki istifasına kadar Nazarbayev yönetimi sırasında ve sonrası halefi döneminde bazı askeri anlaşmalar imzaladı. Ancak Nazarbayev ve halefinin Rusya ile sıkı ilişkisi, Amerika’nın etkili askeri anlaşmalar imzalamasını engelledi. Yine de Amerika, girişimlerinden ümidini kesmedi. Zamanın CENTCOM Komutanı General Joseph Votel, Şubat 2019’da Senato Silahlı Hizmetler Komitesi’nde ABD-Kazakistan ilişkileri hakkında şunları söyledi: “Orta Asya’nın en olgun ilişkisi...” (06.01.2022 El Cezire) ABD ve Kazak orduları arasındaki temaslar, iki ülke arasındaki ikili ilişkilerin önemli bir yönünü teşkil ediyor. Kazakistan, Haziran 2019’da Güneydoğu Kazakistan’da yapılan askeri tatbikat dâhil olmak üzere 2003’ten beri çok taraflı askeri tatbikatlara ev sahipliği yapmaktadır. 2019’taki bu tatbikata, Amerikan askerleri de katıldı. Sıradan tatbikat gibi görünse de bu durum Amerika’nın Kazakistan’a olan ilgisini gösteriyor ve Rusya kuşkusuz bu ilgiden rahatsız.

3- Protestolar patlak verip bir anda ülkenin tüm bölgelerine yayılınca Rusya’nın korkusu ve rahatsızlığı daha da arttı! Görünüşe göre 5 Ocak 2022’de Kazakistan’ın batısındaki Janaözen ve Aktav kentinde patlak veren bu olaylar, LPG zammı protestosu olarak spontane başladı. Ardından genişledi, ülkenin eski başkenti ve en büyük şehri olan, en önemli ticari, ekonomik ve finansal şehirleri arasında yer alan Almatı’ya sıçradı. Haberlerde yangının, şehirdeki cumhurbaşkanlığı konutu ile belediye binasını sardığı bildirildi. Rus Sputnik ajansı, “Güvenlik güçlerinin başkent Nur-Sultan’daki (eski adıyla Astana) hükümet binası çevresini güvenlik kordonu altına aldıkları, başkentteki vatandaşların bankalardan paralarını çekmek için acele ettikleri, internet kesintisinedeniyle nakit dışı ödemelerin askıya alındığını bildirdi.” Yerel basın da, “Doğu Balkaş bölgesindeki maden işçilerinin, protestolara katıldıklarını ve işi bıraktıklarını” aktardı. Böylece protestolar şiddete evirilmeye başladı. Kazakistan’ın Ankara Büyükelçisi, ülkesindeki olaylara ilişkin açıklamalarda bulundu. Abzal Saparbekuly, “Protestolar, öncelikle halkın ekonomik durumunun iyileştirilmesiyle ilgili halkın temel arzusu olan taleplerle oluştu. Olayların Almatı’ya sıçraması sonrası talepler farklı boyuta ulaştı” dedi ve aşırı uç sayılabilecek taleplerin protestocular tarafından dillendirildiğini kaydetti. (06.01.2022 Anadolu Ajansı) Durumu sakinleştirmek amacıyla 5 Ocak 2022’de Kazak hükümetinin istifa ettiği ve LPG fiyatlarının düşürüldüğü açıklandı. Fakat protestolar durmadı, aksine genişledi ve gelişti.

4- Protestoların yayılması, Rusya’nın Kazakistan’dan önce iki kesime suçlama yöneltmesine sebep oldu:

Birinci kesim, yerel güvenlik güçleri:

A- Buna iten etken, bazı güvenlik yetkililerinin protestolara ve kaosa göz yumduklarına dair haberlerdi. Dolayısıyla oklar, ülkenin güvenliğinden sorumlu Ulusal Güvenlik Komitesi (istihbarat servisi) Başkanı Kerim Masimov’a yöneldi. Masimov, yönetime el koymak için durumdan vaziyet çıkarmış olabilir. Bu yüzden 8 Ocak 2022’de görevden alındı ​​ve vatana ihanetle suçlandı. “Kazakistan Ulusal Güvenlik Komitesi yaptığı açıklamada, Kazakistan’daki yetkililerin Ulusal Güvenlik Komitesinin eski başkanı Kerim Masimov’u vatana “ihanet” şüphesiyle gözaltına aldıklarını söyledi. Açıklamada, Komite tarafından 6 Ocak’ta Kazakistan Cumhuriyeti Ceza Kanunu’nun devlete ihanet maddesi (175) gereği soruşturma başlatıldığı bildirildi. (08.01.2021 Russia Today) Kazakistan’ın eski Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev’in eski danışmanı Yermuhammet Yertysbayev, yaptığı açıklamada, “Devletin üst kademelerinden destek verildiği iddiasında bulundu. “Ülkedeki protesto gösterilerinin amacının, Kazakistan Cumhurbaşkanı Kasım Cömert Tokayev’i devirmek olduğunu iddia ederek “E yüksek makamlardaki ve özellikle kolluk kuvvetlerindeki hainler destek vermese bu protestoların büyümesi imkânsızdı.” dedi. (08.01.2021 Russia Today)

B- Daha sonra Kazakistan Cumhurbaşkanı Kasım Tokayev, Rusya liderliğindeki Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü’nden müdahale talebinin gerekçesini açıkladı. Açıklamasında Tokayev, “Bunun bir terör saldırısı olduğundan hiç şüphem yok. Bu, Afganistan dâhil başta Orta Asya ülkelerinden gelen yabancı militanların katılımıyla Kazakistan’a karşı iyi organize edilmiş ve iyi hazırlanmış bir saldırı eylemi.” dedi. Tokayev, “Teröristlerin şiddet eylemlerinin kolluk kuvvetleri ve siviller arasında çok sayıda can kaybına yol açtığını, yaklaşık 1.300 işletme tesisinin hasar gördüğünü, 100’den fazla ticaret merkezinin ve bankanın zarar gördüğünü, yaklaşık 500 polis aracının yakıldığını, Kazakistan devletinin olaylar nedeniyle maruz kaldığı ekonomik zararın 2-3 milyar doları bulabileceğini sözlerine ekledi. Ve yaklaşık 10 bin kişinin tutuklandığını, istikrarın sağlandığını, durumun kontrol altına alındığını, terör tehdit merkezlerinin etkisiz hale getirildiğini, özellikle önemli stratejik tesislerin, silah ve mühimmat depolarının güvence altına alındığını kaydetti...” (10.01.2022 Russia Today)

C- Böylece Kazakistan Cumhurbaşkanı Tokayev, Rusya’dan müdahale talebinde bulundu ve Ruslar da sanki Tokayev’in talebinden önce müdahaleye karar verilmiş gibi Tokayev’in talebine çabucak yanıt verdiler! 1992’de kurulan Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü aracılığıyla Kazakistan’a askeri müdahalede bulundu ve 6 Ocak 2022’de Kazakistan’ın talebi üzerine ülkeye hava indirme birliklerinin gönderildiğini duyurdu...” (06.01.2022 El Cezire) Ardından iki gün içinde hava yoluyla 2500 asker, teçhizat ve askeri araç sevk etti. Bu acil göreve 70’den fazla Rus askeri kargo uçağı katıldı. Ermenistan ve Kırgızistan’dan Kazakistan’a asker sevkiyatı yapıldı. Bu nedenle Tokayev, “Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’e özel şükranlarımı sunuyorum. Çağrıma çok hızlı ve en önemlisi dostane bir şekilde yanıt verdi.” dedi. (07.01.2022 Russia Today) Daha sonra Putin, Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü’nün Kolektif Güvenlik Konseyi’nin video konferans aracılığıyla yaptığı olağanüstü toplantısında, “Bazı dış ve iç güçlerin hedeflerine ulaşmak için bu ülkedeki ekonomik durumdan yararlandığını vurguladı. Putin, Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü’nün Kazakistan’daki durumun kötüleşmesini önlemek için önemli önlemler aldığını, gerekli ve zamanında kararlar verdiğini belirtti. Putin, örgüt güçlerinin, cumhurbaşkanlığı tarafından belirlenen süre boyunca bu ülkede kalacağına işaret etti. Putin, Kazakistan’daki olayların dış müdahale için ilk ve son girişim olmadığını değerlendirerek, Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü ülkelerinin “renkli devrimlere” izin vermeyeceklerini gösterdiklerini kaydetti. Bu olayların, bazı güçlerin aşırılık yanlılarını ve teröristleri toplamak ve uyuyan yeni terör hücreleri oluşturmak için siber ve sosyal ağları kullanmaktan çekinmediğini doğruladığını ifade etti...” (10.01.2022 Russia Today)

İkinci kesim ise, dış faktördür:

Putin, Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü’nün olağanüstü toplantısında, söylem olarak Amerika’nın olaylarla bir ilgisinin olduğunu belirtmese de, anlam olarak ABD’ye işaret ettiği açıktır. Öncesinde Rus medyasında bunu doğrular nitelikte haberler yer aldı. Amerika’nın protestolardaki varsayılan rolünden bahsedildi. Beyaz Saray Sözcüsü Jen Psaki’nin yanıtı da bunu doğrulamaktadır. Psaki, Kazakistan’da yaşanan şiddetli protestoların arkasında ABD hükümetinin olduğuna dair Rus medyasında yer alan bilgileri (“Rusya’nın çılgın iddiaları”) olarak nitelendirdi. Bunun kesinlikle yanlış olduğunu ve açıkça Rus dezenformasyon senaryosunun bir parçası olduğunu belirtti. (07.01.2022 www.independentarabia.com) KGAÖ’nün şu anki başkanı Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan, Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü’nün Kazakistan’a müdahalesini haklı çıkarmak için, “dış müdahalenin” ardından gelen bir talebe yanıt verildiğini vurguladı. (07.01.2022 www.independentarabia.com) Yani tüm bu açıklamalar, Kazakistan ve arkasındaki, daha doğrusu önündeki Rusya’nın, bu olayların sadece içsel sebeplere bağlanamayacağının, Amerika’nın da olaylarda parmağının olduğunu düşündüklerini gösteriyor. Olaylardaki Amerikan parmağı, aşağıdaki açıklamaları gözden geçirildiğinde açıkça görülecektir:

A- ABD Dışişleri Bakanı Anthony Blinken, Kazakistan’daki duruma barışçıl bir çözüm bulunması ve medya özgürlüğüne saygı gösterilmesi” için Kazak mevkidaşı Muhtar Tileuberdy’yi aradı. ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Ned Price yaptığı açıklamada, “Dışişleri Bakanı, ABD’nin Kazakistan’ın anayasal kurumlarına ve medya özgürlüğüne tam desteğini vurguladı ve krizin barışçıl bir şekilde çözülmesi ve insan haklarına saygı gösterilmesi çağrısında bulundu dedi. Price, ABD’nin Kazakistan’daki karmaşadan endişe duymaya devam ettiğini, ancak Kazakistan hükümetinin ülkede huzursuzluğa yol açan ekonomik ve siyasi sorunları KGAÖ’nün yardımı olmadan çözeceğini umduklarını söyledi. (06.01.2022 AFP)

B- Blinken, Kazakistan Cumhurbaşkanı Kasım Tokayev’in protestoculara ateş açma emriyle ilgili olarak yaptığı açıklamada, “Bu açıklamayı kınıyorum, eğer bu bir ulusal politikaysa o zaman bu politikayı kınıyorum diye vurguladı. (09.01.2022 CNN) Kazakistan Cumhurbaşkanı, “Teröristlere karşı uyarı yapmadan öldürmek için ateş açma emri verdim. 20 bin haydut Almatı’ya saldırdı, teslim olmayan saldırganlar yok edilecek dedi.”

C- ABD, Rus askerlerinin Kazakistan’dan çekilmesini talep etti. “ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Ned Price, Salı günü bir brifingde yaptığı açıklamada, “ABD’nin KGAÖ barış güçlerinin Kazakistan’daki görevlerini tamamladığı duyurusunu memnuniyetle karşıladığını ve birliği, ülkeyi derhal terk etmeye çağırdığını” söyledi. Price, “Varlıkları akıllarda sorular yaratıyor. Varlıklarının hiçbir dayanağı yok” dedi. (11.01.2022 Novosti)

Bütün bunlardan, Amerika’nın Rus güçlerinin Kazakistan’a çağrılmasına karşı çıktığı, Rusya’nın müdahalesi olmadan sorunların çözülmesi ve protestoculara karşı şiddet kullanılmaması çağrısında bulunduğu anlaşılıyor. Çünkü müdahalenin Rusya’nın Kazakistan’daki varlığını ve Kazak rejiminin Rusya’ya olan bağımlılığını güçlendireceğinin farkında. ABD, olaylarda parmağının olduğu suçlamalarını yalanladı, ama protestoları bastırmamaya ve insan haklarına saygı göstermeye çağırdı.

Özetle:

A- Yukarıdakilerden Kazakistan’ın Rusya için ne kadar önem arz ettiği açıktır. Rusya, Kazakistan’daki protestoların demir ve ateşle bastırılması için Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü hükümlerinin yürürlüğe koyulmasını savundu. 1992’de kuruluşundan bu yana örgüt ilk kez böylesi bir müdahalede bulunuyor. Bu örgüte üye bazı ülkelerde yaşanan olaylara rağmen örgüt daha önce bu ülkelere müdahalede bulunmamıştı. Bu, Kazakistan’ın ne kadar önemli olduğunu gösteriyor.

B- Ancak öte yandan, Kazakistan’da güvenliğin sarsılması, Sovyet çevresindeki Rus etkisinin yeni zayıf noktalarını açığa çıkardı. Bu durum, Rusya’yı Orta Asya’dan Beyaz Rusya’ya kadar uzanan krizler çemberiyle kuşatması için Batıyı kışkırtabilir!

C- Bununla birlikte Amerika, Kazakistan’daki etkisini genişletme girişimlerinden istediğini elde edemedi. Protestoların gidişatından memnun olduğu, istismar etmek istediği, adamlarını içeriye sokmak, sonra da içeriden ve dışarıdan baskı yapmak için protestoları kullandığı anlaşılıyor.

D- Ülke halkından olan ajanların, koltuk kavgasıyla ve en yüksek mevkilere gelmekle ilgilendikleri bir dönemde düşmanların, Kazakistan gibi bir İslam beldesi için boğuşması, zenginliğini yağmalaması, konumunu ve yeteneklerini çıkarları için istismar etmesi gerçekten üzücü. Ülke halkını şiddetli yoksulluğa terk ediyorlar. Ülkeleri toprak ve kaynaklar bakımından oldukça zengindir ve halkının çoğu Müslümandır. İslam’ın emrine göre, kâfirlere Müslümanlar aleyhinde bir yol verilmez... İste bu sebeple ülkeyi ve halkı kurtarmak için Nübüvvet metodu üzere Hilafetin kurulması çalışmasının ne kadar gerekli olduğu bir kez daha açığa çıkmaktadır. Bu ümmet, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmet olarak üstünlük ve muzafferiyetini yeniden elde edecektir.

وَلَيَنْصُرَنَّ اللَّهُ مَنْ يَنْصُرُهُ إِنَّ اللَّهَ لَقَوِيٌّ عَزِيزٌ "Allah kendisine yardım edenlere mutlaka yardım eder. Kuşkusuz Allah, Kaviyy ve Azizdir.[Hacc 40]

H.12 Cumade’s Sânî 1443
M.15 Ocak 2021

Devamını oku...

“Estetik Ameliyatı” Hakkındaki Şerî Hüküm

(Hizb-ut Tahrir Emiri Celil Âlim Ata İbn Halil Ebu Raşta Tarafından Facebook Sayfası Takipçilerinin “Fıkhî” Sorularına Verilen Cevaplar Silsilesi)

Soru-Cevap

“Estetik Ameliyatı” Hakkındaki Şerî Hüküm

Mourad Maalej’e

Soru:

Celil Âlim Ata İbn Halil Ebu Raşta’ya soru,

Esselamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

Celil Şeyhimiz, “estetik ameliyatıyla” ilgili şerî hüküm nedir? 

Allah sizi mübarek kılsın.

Cevap:

Ve Aleykumselam ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

1- Estetik ameliyatı; hastalıklar, trafik kazaları, yanıklar ve benzerleri sonucunda vücutta meydana gelen şekil bozukluklarını tedavi etmek için veya fazladan bir parmağın kesilmesi veya birbirine birleşmiş iki parmağın arasının ayrılması ya da benzerleri gibi insanın doğuşundan gelen fıtri kusurlarının giderilmesi için yapılan ameliyatlar gibi tedavi kapsamında olursa, bu tür ameliyatlar caizdir. Bunun delili Tirmizi’nin, Arfece İbn Esad’ın şöyle dediğini tahric etmesidir: أُصِيبَ أَنْفِي يَوْمَ الْكُلَابِ فِي الْجَاهِلِيَّةِ فَاتَّخَذْتُ أَنْفًا مِنْ وَرِقٍ فَأَنْتَنَ عَلَيَّ فَأَمَرَنِي رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم أَنْ أَتَّخِذَ أَنْفًا مِنْ ذَهَبٍCahiliyye döneminde (meydana gelen) Külab vakasında burnumdan yaralanmıştım ve burnum kesilmişti. Sonra gümüşten bir burun yaptırmıştım ve bana fena koku yapmıştı. Bunun üzerine Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem bana altından bir burun yaptırmamı emretti.” [Ebu İsa bu, hasen-garib hadistir dedi.] Nesai, Arfece İbn Esad’dan şunu tahric etmiştir: أصيب أنفه يوم الكلاب في الجاهلية فاتخذ أنفا من ورق فأنتن عليه فأمره النبي صلى الله عليه وسلم أن يتخذ أنفا من ذهبCahiliyye döneminde (meydana gelen) Külab vakasında burnu yaralanmış ve kesilmişti. Sonra gümüşten bir burun yaptırmıştı ve ona fena koku yapmıştı. Bunun üzerine Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem ona altından bir burun yaptırmasını emretti.” [Albani hasenledi.] “Varaktan burunun” manası, yani gümüşten demektir. Bu, tedavi kapsamındaki estetik ameliyatının ve tedavinin caiz olduğuna delalet etmektedir.

Güzelleşmek ve güzel olmak kapsamında olan ise tedavi kapsamında değildir. Dolayısıyla bu, caiz değildir ve bunun delili şudur:

Buhari Alkame’den Abdullah’ın şöyle dediğini tahric etmiştir: لَعَنَ اللَّهُ الْوَاشِمَاتِ وَالْمُسْتَوْشِمَاتِ وَالْمُتَنَمِّصَاتِ وَالْمُتَفَلِّجَاتِ لِلْحُسْنِ الْمُغَيِّرَاتِ خَلْقَ اللَّهِ تَعَالَىDöğme yapanlara ve yaptıranlara, yüzlerindeki tüyleri yolduranlara, güzellik için diş törpületenlere ve Allah’ın yarattığı şekli değiştirenlere Allah lanet etsin.” Müslim şu lafızla tahric etmiştir: لَعَنَ اللَّهُ الْوَاشِمَاتِ وَالْمُسْتَوْشِمَاتِ وَالنَّامِصَاتِ وَالْمُتَنَمِّصَاتِ وَالْمُتَفَلِّجَاتِ لِلْحُسْنِ الْمُغَيِّرَاتِ خَلْقَ اللَّهDöğme yapan ve yaptıran, yüzlerindeki tüyleri yolan ve yolduranlara, güzellik için diş törpületenlere ve Allah’ın yarattığı şekli değiştiren kadınlara Allah lanet etsin.” Hadisten, güzellik için diş törpületenlerin günah işledikleri, yani bu fiilin haram olduğu ve illet olanın da “güzelleşmek için” olduğu gayet açıktır. Zira illet, anlaşılır (müfhem) bir vasıftır, yani güzelleşmek için diş törpületmek günahtır. Bu ise, şayet güzelleşmek için olmaz ise, yani tedavi olmak veya şifa için olursa caiz olduğu anlamına gelmektedir. Zira Lisanu’l Arab’da şöyle geçmektedir: “Dişlerdeki törpüleme, yaratılıştan olan önden alt ve üst dişlerin ve yan yana dört dişin aralarının ayrılmasıdır. Şayet bunu yaparsa törpüleme olur ve böylece adam ön dişlerinin (aralarını) seyreltmiş ve kadın ön dişlerinin (aralarını) seyreltmiş olur.” Dolayısıyla törpülemenin anlamı, dişleri güzelleştirmek ve diş sahibi kadının genç bir kız görüntüsü vermek amacıyla dişlerin küçültülmeleri ve aralarında küçük bir boşluk oluşturmak için dişlerin (arasının) seyreltilmesidir. Yani dişlerinde şifa ve tedaviyi gerektiren bir eğrilik olmaksızın, sadece güzelleşmek ve güzellik için törpülenmesidir. Dolayısıyla bu, Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in güzellik için diş törpületenlere, yani bunu, güzelleşmek için – ki bu nehyin illetidir- yapan kadınlara lanet ettiği hadiste geçenlere göre caiz değildir. Şayet bu illet mevcut değilse, yani güzelleşmek için değil de sadece şifa ve tedavi için olursa caizdir.

Nevevî, Müslim’in hadisinde geçen güzellik için diş törpületen (kadınların) şerhi hakkında şöyle demiştir: 

(Fa ve Cim ile olan el-Mütefellicete (törpülemeye) gelince; dişlerin törpülenmesinden kastedilen, önden alt ve üst dişlerin ve yan yana olan dört dişin aralarının seyreltilmesidir. Dolayısıyla bu, Fa ile Lâm’ın fetha olmasıyla törpülemek olur. Bu da önden alt ve üst dişlerin ve yan yana olan dört dişin aralarında boşluk oluşturmaktır. Bunu ise yaşlı kadın ve yaşça ona yakın olan bir kadın, küçük görünmek ve dişlerini güzelleştirmek için yapmaktadır. Çünkü dişler arasındaki bu ince (güzel) boşluk, küçük kızlar için olmaktadır…Güzellik için diş törpületenler hakkındaki kavline gelince; bunun anlamı, kadın bunu güzellik talep etmek için yapmaktadır ve bunda, haram olduğuna dair bir işaret vardır ki o da güzellik talep etmek için yapılmış olmasıdır. Ama şayet bu, tedavi veya dişteki bir kusur ve benzerleri gibi ihtiyaçtan dolayı olursa, bir beis yoktur. En iyisini bilen Allah’tır.)

Hakeza illet, (güzelleşmek içindir.) Dolayısıyla şayet tedavi ve şifa kapsamında olursa, caiz olur. Şayet yaratılışı normal olur ve ameliyat, tedavi kapsamında değil de sadece güzellik ve güzelleşmek için olursa, caiz olmaz.

Bu meselede benim için racih olan budur. Bilen ve hüküm verenlerin en hayırlısı Allah’tır.

Kardeşiniz                                                                                                                       H. 25 Receb 1439

Ata İbn Halil Ebu Raşta                                                                                                     M. 12/04/2018

Cevaba, emirin aşağıdaki web sitesinden bağlanabilirsiniz:

http://archive.hizb-ut-tahrir.info/arabic/index.php/HTAmeer/QAsingle/3864/

Devamını oku...

İslam Şahsiyeti Kitabı’nın Üçüncü Cildinde Daha Önce Yapılan Bir Değişiklik

(Hizb-ut Tahrir Emiri Celil Âlim Ata İbn Halil Ebu Raşta Tarafından Facebook Sayfası Takipçilerinin “Fıkhî” Sorularına Verilen Cevaplar Silsilesi)

Soru-Cevap

İslam Şahsiyeti Kitabı’nın Üçüncü Cildinde Daha Önce Yapılan Bir Değişiklik

Ebu Hanife et-Tahrir’e

Soru:

Esselamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

Celil Emirimiz -Allah sizi korusun-

Biz bir halakadayken Şahsiyet Kitabı’nın 3. cildindeki şu metne geçtik: (İcma açısından olana gelince; bir grup, Ehl-i Beyt’in icmâına nispetle şöyle dediler: “Ehl-i Beyt’in icmâsı şerî bir delildir.” Ehl-i Beyt’le de Ali, Fâtıma ve çocuklarını kastettiler) Bu ise “İcma konusu altında- 307. sayfanın üstten dördüncü satırında” geçmektedir. (Ebnâhume-وابناهما) kelimesi burada yanlıştır. Kelimenin mefulün bih-mensub olarak (عليًا- Aliyyen) atfedilmiş olmasından dolayı doğru olanın (وابنيهما) şeklinde olmasıdır. Allah sizi hayırla mükâfatlandırsın.    

Aynı şekilde aynı sayfada şu şekilde geçmektedir: (Ayetteki Ehl-i Beyt’le murâdın, Ali, Fâtıma ve çocukları olduğuna dair delil getirdiler-أن المراد بأهل البيت في الآية هم علي وفاطمة وابنيهما) Ben burada (هم- hum) zamirinin, أن’in haberi olduğunu düşünüyorum. Bu şekilde merfu üzerine atfedilmiş olmasından dolayı doğru olanın “علي وفاطمة وابناهما” şeklinde olmasıdır. Benim gördüğüm budur. En iyi bilen Allahu Teala’dır.

Cevap:

Ve Aleykumselam ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

Görünen o ki senin elindeki İslam Şahsiyeti Kitabı’nın üçüncü cildi, güncellenmemiş nüshasıdır. Zira bizler, senin işaret ettiğin yeri 04/06/2017’de diğer bir dizi değişiklikler kapsamında değiştirdik, bunu bölgelere gönderdik ve Hizbin çeşitli web sitelerinde bulunan kopyalarının değiştirilmesini talep ettik…   

04/06/2017’deki mesajımızda atıfta bulunduğumuz yer hakkında bahsettiklerimizi sana aktarıyorum:

(4- İslam Şahsiyeti Kitabı’nın üçüncü cildinin 302-303. sayfası ve 302. sayfada ilgili olan yer, alttan dördüncü satır ile alttan son satırdır:

Aşağıdaki metinde kırmızı renkli olan yerler, daha sonraki metinde yeşille değiştirilen yerlere göre olacak şekilde değiştirilmiştir: 

(İcma açısından olana gelince; bir grup, Ehl-i Beyt’in icmâına nispetle şöyle dediler: “Ehl-i Beyt’in icmâsı şerî bir delildir.” Ehl-i Beyt’le de Ali, Fâtıma ve çocuklarını kastettiler (وأرادوا بأهل البيت علياً وفاطمة وابناهما) ve buna Allahu Teala’nın şu kavlini delil getirdiler: إِنَّمَا يُرِيدُ اللَّهُ لِيُذْهِبَ عَنكُمُ الرِّجْسَ أَهْلَ الْبَيْتِ وَيُطَهِّرَكُمْ تَطْهِيرًاEy Ehl-i Beyt! Allah, sizden ricsi gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor.” Ehl-i Beyt’ten ricsi gidermeyi “İnnemâ-إنما” ile haber verdi. “İnnemâ” Ehl-i Beyt hakkında hasır içindir. Ayetteki Ehl-i Beyt’le murâdın, Ali, Fâtıma ve çocukları olduğuna (أن المراد بأهل البيت في الآية هم علي وفاطمة وابنيهما) dair şunu delil getirdiler. Çünkü bu ayet nazil olunca Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem elbisesini onlar üzerinde döndürdü, onu onlar üzerine örttü ve şöyle buyurdu: اللَّهُمَّ هَؤُلاًءِ أَهْلُ بَيْتِيAllah’ım! İşte bunlar benim Ehl-i Beytim’dir” [Tirmizi tahric etti]) Bitti.

Değişiklik

(İcma açısından olana gelince; bir grup, Ehl-i Beyt’in icmâına nispetle şöyle dediler: “Ehl-i Beyt’in icmâsı şerî bir delildir.” Ehl-i Beyt’le de Ali, Fâtıma ve çocuklarını kastettiler (وأرادوا بأهل البيت علياً وفاطمة وابنيهما) ve buna Allahu Teala’nın şu kavlini delil getirdiler: إِنَّمَا يُرِيدُ اللَّهُ لِيُذْهِبَ عَنكُمُ الرِّجْسَ أَهْلَ الْبَيْتِ وَيُطَهِّرَكُمْ تَطْهِيرًاEy Ehl-i Beyt! Allah, sizden ricsi gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor.” Ehl-i Beyt’ten ricsi gidermeyi “İnnemâ- إنما” ile haber verdi. “İnnemâ” Ehl-i Beyt hakkında hasır içindir. Ayetteki Ehl-i Beyt’le murâdın, Ali, Fâtıma ve çocukları olduğuna dair (واستدلوا على أن المراد بأهل البيت في الآية هم علي وفاطمة وابناهما) şunu delil getirdiler. Çünkü bu ayet nazil olunca Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem elbisesini onlar üzerinde döndürdü, onu onlar üzerine örttü ve şöyle buyurdu: اللَّهُمَّ هَؤُلاًءِ أَهْلُ بَيْتِيAllah’ım! İşte bunlar benim Ehl-i Beytim’dir” [Tirmizi tahric etti]) Bitti.

  • Esbab-ı mucibesi:

"ابناهما" و"ابنيهما" şeklinde zikredilen yerlerin hatalı olmasından dolayıdır. Çünkü birincisinin "ابنيهما" şeklinde mensub olması gerekir ve ikincisi de "ابناهما" şeklinde merfu olması gerekir… Dolayısıyla değişiklik gerekliydi.) Bitti.   

Nitekim İslam Şahsiyeti Kitabı’nın üçüncü cildindeki bu yerler web siteler üzerinde değiştirilmiş ve İslam Şahsiyeti Kitabı’nın üçüncü cildindeki 304-305. sayfasının metni Hizbin ana web sayfasında geçtiği gibi aşağıdaki şekilde olmuştur:

(İcma açısından olana gelince; bir grup, Ehl-i Beyt’in icmâına nispetle şöyle dediler: “Ehl-i Beyt’in icmâsı şerî bir delildir.” Ehl-i Beyt’le de Ali, Fâtıma ve çocuklarını kastettiler (وأرادوا بأهل البيت علياً وفاطمة وابنيهما) ve buna Allahu Teala’nın şu kavlini delil getirdiler: إِنَّمَا يُرِيدُ اللَّهُ لِيُذْهِبَ عَنكُمُ الرِّجْسَ أَهْلَ الْبَيْتِ وَيُطَهِّرَكُمْ تَطْهِيرًاEy Ehl-i Beyt! Allah, sizden ricsi gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor.” Ehl-i Beyt’ten ricsi gidermeyi “İnnemâ- إنما” ile haber verdi. “İnnemâ” Ehl-i Beyt hakkında hasır içindir. Ayetteki Ehl-i Beyt’le murâdın, Ali, Fâtıma ve çocukları olduğuna  dair (واستدلوا على أن المراد بأهل البيت في الآية هم علي وفاطمة وابناهما) şunu delil getirdiler. Çünkü bu ayet nazil olunca Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem elbisesini onlar üzerinde döndürdü, onu onlar üzerine örttü ve şöyle buyurdu: اللَّهُمَّ هَؤُلاًءِ أَهْلُ بَيْتِيAllah’ım! İşte bunlar benim Ehl-i Beytim’dir” [Tirmizi tahric etti]) Bitti.

Sonuç olarak sana selam ediyor, senin için hayır duada bulunuyor ve ilgi ve alakandan dolayı sana teşekkür ediyorum…                                           

Kardeşiniz                                                                                                                         H. 17 Receb 1439

Ata İbn Halil Ebu Raşta                                                                                                    M. 04/04/2018

Cevaba, emirin aşağıdaki web sitesinden bağlanabilirsiniz:

http://archive.hizb-ut-tahrir.info/arabic/index.php/HTAmeer/QAsingle/3863/

Devamını oku...

Kredi Kartları

(Hizb-ut Tahrir Emiri Celil Âlim Ata İbn Halil Ebu Raşta Tarafından Facebook Sayfası Takipçilerinin “Fıkhî” Sorularına Verilen Cevaplar Silsilesi)

Soru-Cevap

Kredi Kartları

Ahmed İbn Hüseyin’e

Soru:

Selam kerim Şeyhimiz, size saygılarımı sunuyorum.

Esselamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

Sorum: Bazı şeyleri taksitle almak istedim ama bende şüphe uyandırdı. Zira ödemenin gecikmesi, posta adresine giriş yapmaları ve aylık paylarını bulamamaları halinde, küçük bir kesinti yapıyorlar…

Örneğin anlaşma aylık olursa, mutabık kalınan miktar için normal bir kesinti yapılıyor, yani (iki veya üç dolar) gibi küçük bir miktar kesiliyor. Örneğin 1. veya 2. gün girip şayet paralarını bulamazlarsa bu otomatik olarak yapılıyor ve günde bir kereden fazla da olabiliyor.   

Ben, taksitli satış sözleşmesinin şartlarına baktığımda böyle bir şartın olmadığını ancak ödemenin gecikmesi halinde bunun otomatik olarak yapıldığı bilinmelidir. Peki ödemenin gecikmesi durumunda bu otomatik kesintinin varlığı ile birlikte bu sözleşmeyi imzalayıp eşyalarımı satın almam caiz midir? Allah sizi tüm hayırla mükafatlandırsın. 

Cevap:

Ve Aleykumselam ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

Ey kardeşim, soruda bir karışıklık söz konusu. Yani sen taksitle satın almak istediğini, ekleme yaptırdığını ve posta hesabına girip aylık paylarını bulmadıklarında bir miktar kesinti yaptıklarını söylüyorsun… Bu mesele açık değil. Benim bildiğim ve bana daha önce sorulan, insanlardan bazılarının, banka hesabı açıp anlaşmalı ticari mağazalardan alışveriş yapmak için bankadan kart aldıkları ve tüccarın da satılan malın bedelini müşterinin bankadaki hesabından aldığı şeklindeydi. Şayet hesap bankada mevcutsa satın alınanların bedeli ona ödenir, eğer bu miktar hesapta yoksa banka bunu tüccara öder ancak bunun karşılığında hesap sahibinden belirli bir meblağ alır. Eğer kastedilen buysa, bankanın hesap sahibine verdiği kart, kredi kartı kapsamında yer almaktadır. Daha önce bize böyle bir soru soruldu ve 7/11/2006’da biz buna cevap verdik. Söz konusu cevabın metni aşağıdaki şekildedir:

(Kredi kartı türleri:

- Kartı çıkarttığı bankada belirli bir miktarda hesabı bulunan kart sahibi türüdür. Daha sonra kart sahibi, birkaç ülkedeki katılımcı ticari mağazalardan hesabında bulunan tutarı aşmayacak şekilde onunla alıveriş yapar. Kart sahibi bu mağazalardan herhangi bir ödeme yapmadan alışveriş yapar, dahası kartını ibraz eder, alınan eşyaların değeri için evraklar imzalar, sonra satın alınanların değerini kart sahibinin kartı çıkarttığı bankadaki hesabından alması için mağazayı yönlendirir.

Bu tür kartlar caizdir ve vakıası (havale ve vekalettir.) Zira müşteri, satıcıyı kartın çıkartıldığı bankaya havale etmektedir. Nitekim bu banka, satın alınanların bedelini müşterinin bankadaki hesabından satıcıya ödemek için müşteri adına vekil olarak hareket etmektedir. Dolayısıyla bankanın kart sahibi olan müşteriden aldığı şey, vekaletin ücreti kapsamında satıcıya satın alınanların bedelini bizzat ödemesinin ücreti olmaktadır.      

Ancak bu kart sahiplerinin bedelini ödemeden altın ve gümüşü alarak bedelini tahsil etmesi için satıcıyı bankaya yönlendirmesi şeklinde yapmış oldukları şeye gelince; bu fiil, haramdır. Çünkü mübadelenin hemen (peşin) olması, altın ve gümüşün satışının sıhhati için şarttır. Aksi taktirde faiz olur.

Tüm bunlar bankanın, imza sahipleri arasında sahih bir sözleşmenin olduğu özel bir kurum olması veya devlete ait olması durumda böyledir. Dolayısıyla kartların bu türü, caiz olur.

- İkinci tür, bankanın müşterilerine satın alınanları karşılayacak yeterli hesaba sahip olmaksızın verdiği kartlardır. Dolayısıyla müşteri, katılımcı ticari mağazalardan alışveriş yapar ve ticari mağazanın, gerekli bedeli kart çıkartılan bankadan alması için belgeler imzalar ve banka da, belirli taksitlerin ödenmesi için yaptığı düzenlemeye göre bankanın kart sahibinden tahsil edeceği artı miktarları da ekleyerek meblağları kart sahibinin üzerine kaydeder.

Bu kartların vakıası, bankanın ticari mağazalar karşısında müşteriye kefil olmasıdır, yani bankanın müşteriye teminat vermesi ve ticari mağazaların bankanın kefaletinde kart sahibine satış yapmasıdır. Dolayısıyla kartı veren banka alınan şeylerin bedelini ödüyor, yani kart bankanın kefaletindeki bir belge oluyor. Böylece banka kefil (dâmin), kart sahibi müşteri borçlu (madmun anhu-kefil olunan) ve satıcı olan ticari mağaza da alacaklı (madmûn leh) olmakta ve alınan şeylerin bedeli (müşterinin zimmetinde vacip olan bir haktır.)     

Ancak bu kefalet, şerî şartları taşımamaktadır. Çünkü İslam’da kefalet, bir zimmetin bir zimmete dahil olması ve ödemenin bu zimmet üzerinde karşılıksız vacip olan bir hak olmasıdır. Dolayısıyla kefil olan kişi, borçlu olanın zimmetindeki vacip olan hakkı, karşılıksız olarak alacaklıya ödemelidir. Ancak banka, satın alınanların bedelini, bir bedel, yani mali bir meblağ karşılığında ödemektedir. Bu nedenle bu açıdan bu kartlar caiz değildir. Buna ek olarak banka, satın alınanların bedelini müşterinin üzerine borç olarak kaydediyor ve bundan bir ziyade, yani faiz tahsil ediyor. Aynı şekilde bu, bu açıdan da şerî olarak caiz değildir.) Bitti.     

Şayet sorunuzda kastedilen buysa, bu hususta yukarıda geçen cevap yeterlidir. Yok eğer kastedilen bu değilse, sorunu yeterli açıklıkta yeniden ifade et ki cevabına bakarız Allah’ın izniyle.

 Kardeşiniz                                                                                                                         H. 10 Receb 1439

Ata İbn Halil Ebu Raşta                                                                                                      M. 28/03/2018

Cevaba, emirin aşağıdaki web sitesinden bağlanabilirsiniz:

http://archive.hizb-ut-tahrir.info/arabic/index.php/HTAmeer/QAsingle/3861/

Devamını oku...

Nakdi Kâğıt (Paraların) Zekâtı

  • Kategori Emir'e sorulanlar
  •   |  

(Hizb-ut Tahrir Emiri Celil Âlim Ata İbn Halil Ebu Raşta Tarafından Facebook Sayfası Takipçilerinin “Fıkhî” Sorularına Verilen Cevaplar Silsilesi)

Soru-Cevap

Nakdi Kâğıt (Paraların) Zekâtı

Said Ghorsi, Mohammad Alissa, Hisham Jaawan, Ebu Ahmed, Eymen Mahmud Hamdi ve Eşref Macid Halil İbrahim’e

Soru:

1- Hisham Jaawan

Benim bir miktar param olsa, onu altın nisabıyla mı yoksa gümüş nisabıyla mı karşılaştıracağım…Yani yerel para biriminin nisabı nedir???

2- Mohammad Alissa

Emlak ticaretinde zekât var mıdır?

3- Said Ghorzi

Başka bir sorun daha var ki o da; bizde bulunan tedavüldeki nakit kağıt (paralarla) muamelede bulunmak caiz midir? Selef alimleri, kağıt paralarla muamele etmeye cevaz vermiyorlar. Çünkü bunlar, Ebu Bekir es-Sıddık’ın para biriminin tanımıyla örtüşmemektedir. Kağıt paraların (banknotların) bir sonucu olan enflasyonun ortaya çıkmasıyla onların tehlikesi bizim için net bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Zira bunlar, altın ve gümüşün aksine bunlara sponsor olan devletin yok olmasıyla birlikte ortadan kalmaktadırlar. Bunun en iyi kanıtı, Osmanlı Devleti’nin çöküşüyle birlikte sömürgecilerin, Cezayir, Tunus, Libya ve Fas gibi tâbi ülkelerin tüm para birimlerine el koymalarıdır. Ayrıca İspanyol bir araştırmacı, İslam ümmetinin başarılı ekonomik bir yol izlemedikçe kalkınamayacağını ve ümmetin ekonomisinin ancak İslami altın ve gümüş dinarı canlandırarak başarıya ulaşacağını vurgulamıştır.    

4- Ebu Vahid

Esselamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berekâtuh. Altın nisabına mı yoksa gümüş nisabına ulaştığında mı (zekât) eda edilir? İkincisi (gümüş) bin Ürdün dinarı, altın olarak iki bin beş yüz olarak takdir ediliyor? Vesselam.

5- Eymen Mahmud Hamdi

Bedel (fiyat) akli bir illet olup şerî hükümlere dahil edilmesi doğru olur mu? 

6- Eşref Macid Halil İbrahim

Senin iki yüz dirhemin var ve bunun üzerinden bir yıl geçtiğinde onda beş dirhem (zekât) var. Burada kastedilen rikka zekâtı mı yoksa 200 dirhem zekâtın nisabı mıdır???

Cevap:

Altı sorunun cevabı da aynı konuyla ilgilidir:

Ve Aleykumselam ve Rahmetullahi ve Berakatuh.

1- Altının nisabı, yirmi dinar olup bu da “85 gram altına” eşdeğerdir. Çünkü bir dinar, 4.25 gram altına eşdeğerdir. O zaman yirmi dinarla çarpıldığında “85” gram altın yapmaktadır. Gümüşün nisabı, 200 dirhem olup o da “595 gram gümüşe” denk gelmektedir. Çünkü bir dirhem “2,975 gram gümüş” ağırlığındadır. O zaman iki yüz dirhemle çarpıldığında nisap “595 gram gümüş” olur… Bunun delili Ebu Ubeyd’in Emval’de, Abdullah İbn-u Amr’ın şöyle dediğini rivayet etmesidir: Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem, şöyle buyurmuştur: لَيْسَ فِي أَقَلَّ مِنْ عِشْرِينَ مِثْقَالا مِنَ الذَّهَبِ، وَلَا فِي أَقَلَّ مِنْ مِائَتَيْ دِرْهَمٍ صَدَقَةٌAltın üzerinden yirmi miskalden azında ve gümüş üzerinden iki yüz dirhemden azında zekât yoktur.” Buhari Yahya İbn-u Umar İbn-u Ebu Hasan’dan şunu rivayet etmiştir: Ebu Said Radıyallahu Anhu’nun şöyle dediğini işitmiştir: Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: لَيْسَ فِيمَا دُونَ خَمْسِ أَوَاقٍ صَدَقَةٌBeş ukkiyyeden azında zekât yoktur.” Dolayısıyla miktarını iki yüz dirhem olarak saydı. Çünkü her bir ukiyye, kırk dirhemdir.  

2- Altın “85 gram” nisaba ve gümüş “595 gram” nisaba ulaştığında, her ikisinin de nisaba ulaşmasının üzerinden bir yıl geçmedikçe zekât gerekmez. Yani altın veya gümüşün nisaba ulaştığı günden itibaren yıl başlar. Önemli olan Hicri yıl olmasıdır. Örneğin, Muharrem ayının onuncu günü mal nisaba ulaşırsa, bu malın zekâtı, bir sonraki Hicri yılın Muharrem ayının onuncu günü verilir… Bu da Tirmizi’nin, İbn-u Ömer’den şöyle dediğini rivayet ettiği hadisten dolayıdır: مَنْ اسْتَفَادَ مَالًا فَلَا زَكَاةَ فِيهِ حَتَّى يَحُولَ عَلَيْهِ الحَوْلُ عِنْدَ رَبِّهِKim bir mala sahip olursa, Rabbinin katında bir yıl geçmedikçe ona zekât yoktur.” Altın ve gümüş için vacip olan zekâtın miktarı kırkta birdir. Yani gümüşün nisabı beş dirhem, yani “14,875 gram” gümüştür. Altının nisabı yarım dinar, yani “2,125 gram” altındır. Nitekim İbn-u Mace, Abdullah İbn-u Vakid’den, o da İbn-u Ömer ve Aişe’den Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem: كَانَ يَأْخُذُ مِنْ كُلِّ عِشْرِينَ دِينَارًا فَصَاعِدًا نِصْفَ دِينَارٍ، وَمِنَ الْأَرْبَعِينَ دِينَارًا دِينَارًاHer yirmi dinardan ve bundan fazla meblağdan yarım dinar ve kırk dinardan bir dinar (zekât) alırdı.” Yine Tirmizi, Ali’nin şöyle dediğini rivayet etmiştir: Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem, şöyle buyurmuştur: فَهَاتُوا صَدَقَةَ الرِّقَةِ: مِنْ كُلِّ أَرْبَعِينَ دِرْهَمًا دِرْهَمًا، وَلَيْسَ فِي تِسْعِينَ وَمِائَةٍ شَيْءٌ، فَإِذَا بَلَغَتْ مِائَتَيْنِ فَفِيهَا خَمْسَةُ دَرَاهِمَGümüş paralarınızın zekâtını verin. Bunun her kırk dirhemine bir dirhem vereceksiniz. Ancak yüz doksan dirheme zekât düşmez. İki yüz dirheme ulaştığı zaman beş dirhem verilecektir.”    

3- Az önce söylediğimiz gibi, nisaba ulaşır ve üzerinden de bir yıl geçerse altın ve gümüşe zekât gerekir ve zekât, sadece nisabı aşan kısım üzerinden değil tamamı üzerinden verilir. Örneğin kim “170 gram” altına sahip olur ve üzerinden de bir yıl geçerse, “170 gramın” zekâtı verilir, yani “170 gramın” kırkta biri verilir ki o da: “4,25 gram” altındır. Yani tam bir dinar olarak verilir, sadece nisabı aşan “85 gram” için verilmez. Yani sadece “2,125 gram” altın, yani yarım dinar olarak verilmez… Bu, gümüş için de geçerlidir. Dolayısıyla nisaba ulaşıp üzerinden bir yıl geçmişse, toplam miktarın kırkta biri zekât olarak verilir. 

4- Altında zekâtın hükmü, “24 ayar” saf altına özeldir. Aynı şekilde gümüşteki zekâtın hükmü de saf gümüşe özeldir. Dolayısıyla altın başka bir şeyle karıştırılmışsa veya gümüş başka bir şeyle karıştırılmışsa, bu (karıştırılan) ağırlıktan düşülür. Böylece karıştırılan madde düşüldükten sonra geriye kalan nisaptır. Nitekim bir kişi “18” ayar “85 gram” altına sahip olsa, nisaba sahip olmuş olmaz. Çünkü onun içindeki saf altın 85 gramdan azdır… 24’lük bir külçe altının zekâtı, aynı ağırlıktaki 18’lik bir külçe altının zekâtından farklıdır. Bu yüzden nisap hesaplanırken saf altın takdir edilir, 24’lük altının nisabı 85 gramdır ancak 18’lik altının nisabı bundan daha fazladır. Çünkü ona, dörtte bir oranında altın olmayan maddeler karıştırılmıştır. Yani 18 ayar altın, 24 ayar altının dörtte üçüne eşdeğer saf altın içermektedir. Buna göre 18 ayar altının nisabı, saf altının nisabının üçte biri kadar, yani 113,33 gramdır. Binaenaleyh 24 ayar saf altından 85 grama sahip olan bir kişi, nisaba ulaşmış olur ve üzerinden bir yılın geçmesi halinde %2,5 ağırlığında zekâtını verir. Ancak 18 ayar altından 85 grama sahip olan kişi, 113,33 grama sahip oluncaya kadar nisaba ulaşmış olmaz. Bunun da üzerinden bir yıl geçmesi halinde %2,5 ağırlığında zekâtını verir. Burada zekâtta önemli olanın, saf altın olması gerektiği açıktır.

5- Zekât bireysel bir ibadettir ve Müslümanın malı nisap miktarına ulaşıncaya kadar farz değildir. Dolayısıyla bir adam 60 gram altına sahip olsa ve hanımı da 60 gram altına sahip olsa, ikisinin toplamı nisap oranını aşsa bile her ikisini de zekât gerekmez. Ancak ikisinden birinin parası nisap miktarına ulaşırsa, nisap miktarına ulaşan kişinin parası için zekât gerekir. Örneğin kocanın malı artar ve 120 gram altına sahip olursa, bu malının zekâtının verilmesi gerekir ve karısının 60 gram altın olan malı buna dahil edilmez.   

6- Zekât malı nakit para veya ticari mallar ise ikisinden birinin nisabı üzerinden, yani altın veya gümüşün nisabı üzerinden değerlendirilir. Şu an günümüzde olduğu gibi iki nisap faklı olduğunda, gümüşün nisabının değeri altının nisabından çok daha az olduğu için, iki nisabın en düşük olanını, yani altının nisabının değil gümüşün nisabının taktir edilmesi gerektiğini düşünüyorum ve iki nisabın en az olanını söylüyorum. Çünkü en düşük nisaba ulaştığında bile zekât ehlinden olur. Dolayısıyla onu (en düşük nisabı) aşması için en yüksek nisabı beklemek caiz değildir. Bilakis onun, zekât ehlinden olduğu bu tarihi kaydetmesi, ardından bir yıl geçtikten sonra zekâtını vermesi gerekir. Çünkü zekât, fakirlerin ve miskinlerin hakkıdırاِنَّمَا الصَّدَقَاتُ لِلْفُقَـرَٓاءِ وَالْمَسَاك۪ينِSadakalar (zekâtlar), fakirler ve miskinlere mahsustur….” [Tevbe-60] وَالَّذِينَ فِي أَمْوَالِهِمْ حَقٌّ مَعْلُومٌ * لِلسَّائِلِ وَالْمَحْرُومِMallarında, belli bir hak vardır. Hem isteyen için, hem de istemekten utanan yoksul için.” [Mearic-24-25] Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: فَأَعْلِمْهُمْ أَنَّ اللَّهَ افْتَرَضَ عَلَيْهِمْ صَدَقَةً فِي أَمْوَالِهِمْ تُؤْخَذُ مِنْ أَغْنِيَائِهِمْ وَتُرَدُّ عَلَى فُقَرَائِهِمْAllahu Teala’nın, zenginlerinden alınıp fakirlerine verilmek üzere, kendilerine zekâtı mutlak surette farz kıldığını bildir.” [Buhari rivayet etti.] Dolayısıyla dikkate alınması gereken hak sahibinin maslahatıdır. Bundan dolayı nisabın en düşük değeri taktir edilir. Bu da gümüş nisabının takdir edilmesi anlamına gelmektedir. Benim görüşüm budur. Bilen ve hüküm verenlerin en hayırlısı Allah’tır. 

Nakit kâğıt (paraların) neden zekâtının verildiğine gelince; nâsslardan istinbat edilmiş şerî illet nedeniyledir. İslam Şahsiyeti Kitabı’nın üçüncü cildinin “İlletin delilleri” bölümünde geçtiği gibi şerî illetin dört türü bulunmaktadır. Nitekim orada şöyle geçmektedir : 

(Kitap ve sünnetteki şerî nâssların istikrâsından açığa çıkar ki, şerî nâss, ya sarâhaten, ya delâleten, ya istinbaten, ya da kıyâsen illete delalet eder. Sadece bu dört hal dışında, şeriattan yani şerî nâsslar olarak itibar edilen nâsslardan, şerî illete herhangi bir delâlet mevcut değildir.

Şerî nâss, ya nâssta sarâhaten illete delalet eder. Ya delâleten illete delalet eder yani nâssın lafızları veya terkibi ve tertibi ona delâlet eder. Ya illet, tek bir nâsstan veya muayyen medlullerinden -toplamlarından değil- anlaşılan muayyen müteaddit nasslardan istinbat edilerek istinbat edilir. Ya da kıyâsen delalet eder. Şöyle ki; nâssta ve icma’us sahabede varit olmayan illet, kitap veya sünnet ile yani nâssla veya icma’us sahabeyle varit olan başka bir illete, bu illetin, şeriatın illeti o şey için bir illet olarak itibar etmesine sebep olan şeye şâmil olması nedeniyle, kıyas edilir. Yani nâssın getirmediği bu illet, Şâri’in onu bir illet olmaya sevk eden olarak itibar ettiği şeyin aynısını ihtiva eder. Yani ondaki illetlik yönü, nâssın getirdiği illetteki illetlik yönünün aynısıdır.) Bitti. 

  • Örneğin: Sarâhaten, yani nâssta varit olan illete örnek :

كُنْتُ نَهَيْتُكُمْ عَنِ ادِّخارِ لُحُومِ الأَضاحِي لأَجْلِ الدّافَّةِ فَادَّخِرُوهاSizleri, muhtaçlıktan dolayı kurban etlerini biriktirmekten nehyetmiştim. Artık onu biriktirebilirsiniz.”  

إِنَّمَا جُعِلَ الاِسْتِئْذَانُ مِنْ أَجْلِ الْبَصَرِ  “İzin istemek ancak gözden dolayı kılındı.

İllet, “şunun için şeklinde…” sarâhaten zikredilmiştir.  

  • Örneğin sanki olacakmış gibi delâleten illet:

a- Tenbih ve îma delâleti. Örneğin:

Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: مَنْ أَحْيَا أَرْضًا مَيِّتَةً فَهِيَ لَهُKim ölü bir araziyi ihya ederse, o, onundur.” Takip ve sebep Fâ’sının kullanılması.

Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: مَلَكْتِ نَفْسَكِ فَاخْتَارِيNefsine sahip oldun. O halde seç.” 

b- İlletlik yönü anlaşılır (müfhem) olan bir vasfın kullanılması. Örneğin:

الْقَاتِلُ لاَ يَرِثُKatil, varis olmaz.” Dolayısıyla bu, katili miras sahiplerinden çıkarmıştır. Çünkü katil-anlaşılır bir vasıftır. 

فِيْ الْغَنَمِ السّائِمَةِ زَكَاةٌOtlayan koyuna zekât düşer.” Zekât, sahibinin yemlemediği, bilakis meralarda otlattıklarına terettüp etmektedir. “Otlayan” -anlaşılır bir vasıftır-    

Örneğin: أَيَنْقُصُ الرُّطَبُ إِذَا يَبِسَ؟Yaş hurma kuruduğunda eksilir mi?” Evet, dediler. “O halde hayır” buyurdular. Dolayısıyla bundan, eksilmenin, yaş hurmanın kuru hurmayla satışının yasaklanmasının illeti olduğu anlaşılmaktadır…Ve benzerleri gibi.     

  • Örneğin, nâssta istinbat edilerek varit olan illet.

Nâssın terkibi yoluyla, hüküm için bir illet istinbat edilmesini ifade etmesi ve bu illetin ne sarâhaten ne de delâleten zikredilmemiş olması:

-Ömer’in, Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e oruçlu kimsenin öpmesinin orucu ifsat eder mi? diye sorduğu rivayet edilmiştir. Bunun üzerine Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: أَرَأَيْتَ لَوْ تَمَضْمَضْتَ أَكَانَ ذَلِكَ يُفْسِدُ الصَّوْمَ؟Ne dersin (oruçlu) iken mazmaza etsen orucu ifsat eder mi?” Hayır dedi… Bundan, suyun mideye inmesine neden olmadıkça mazmazanın orucu ifsat etmediği gibi öpmenin de orucu ifsat etmediği istinbat edilmiştir. Böylece meninin gelmesine neden olmadıkça öpmek de orucu ifsat etmemektedir. Dolayısıyla bundan, öpmenin orucu ifsat etmesinin illetinin, inzal olduğu istinbat edilmiştir. Bu -inzal- illeti, istinbat edilmiş illet olarak adlandırılmaktadır. 

يَٰٓأَ أيُّهَا ٱلَّذِينَ ءَامَنُوٓاْ إِذَا نُودِيَ لِلصَّلَوٰةِ مِن يَوۡمِ ٱلۡجُمُعَةِ فَٱسۡعَوۡاْ إِلَىٰ ذِكۡرِ ٱللَّهِ وَذَرُواْ ٱلۡبَيۡعَCuma günü namaz için çağrı yapıldığı zaman, hemen Allah’ın zikrine koşun ve alışverişi bırakın.” [Cuma-9]

Bu ayet, alışveriş hükümlerini beyan için değil, Cuma namazının hükümlerini beyan için sevk edildi. Şayet alışverişten nehyedilmesi, vacip olan cumaya koşmaktan alıkoymanın illeti olmamış olsaydı, Cuma hükümleriyle ilişkilendirilmezdi. Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَذَرُواْ ٱلۡبَيۡعَAlışverişi bırakın.” Şayet terkin -yani nehyin- talebi, emir siğasıyla olursa, ancak o, hitabın konusuna -ki o farz olan Cuma namazına koşmaktır- ek olarak talebin mubah olanın yasaklanmasıyla bağlantılı bir karineden dolayı kesin nehiy olur. Dolayısıyla ezan vakti alışverişten nehyedilmesi, kesin bir nehiy olur.

Bu ayetten, ezan vaktinde alışverişin haram olduğuna dair illet istinbat edilmiştir ki o da namazdan alıkoymaktır ve bu, bulunması halinde hükmün kendisiyle döndüğü istinbat edilmiş bir illet olarak adlandırılır. Dolayısıyla alışverişin haram olması, icareyi de haram kıldığı gibi kıyas yoluyla ezan vakti namazdan alıkoyan her türlü ameli de haram kılmaktadır.

  • Örneğin kıyasla alınan illet:

Şayet nâssta, delâleten illet olursa, o zaman delâleten illet ile asıl hüküm arasından etkili bir alaka olur. Dolayısıyla bu alaka, nâssta bulunan delâleten illetin üzerine yeni bir illetin kıyasında kullanılmasını mümkün kılar. Bu yeni illet de, kıyasla alınan illet olarak adlandırılır. Bu ilet, tıpkı diğer illet türlerinde kullanıldığı gibi yeni bir hükmü çıkarmaya yönelik kıyasta da kullanılır. Kayda değerdir ki illet ile hüküm arasındaki etkili alaka, (talil ve illiyenin yönü için) illet anlaşılır (müfhem) bir vasfa delâlet eden olursa bulunur. Yani bu vasıf illet olduğu için anlaşılır olmalıdır. Bu vasfa illet olarak itibar edildiği için aynı şekilde sebep de anlaşılır (müfhem) olmalıdır. Çünkü bu sebep, illet ile hüküm arasındaki alakayı belirlemektedir.

Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: لَا يَقْضِي الْقَاضِي وَهُوَ غَضْبَانُKadı öfkeliyken hüküm vermesin.” 

(Öfke), öfkeyle illetlenen hükümle zikredilmesi anlaşılır bir vasıftır. 

Ancak (delâlet olarak) zikredilen bu illet, öfkedir. Dolayısıyla o, öfkenin hüküm vermeye etki etmesinden dolayı anlaşılır bir vasıftır. Burada, delâleten illet (öfke) ile asıl hüküm (hüküm vermekten nehyedilmesi) arasında etkili bir alaka vardır. Bu etkili alaka, düşüncenin karışıklığı ve durumun düzensizliği olup tüm yeni anlaşılır (müfhem) vasıf, örneğin açlık gibi bu etkili alakayı içermektedir. Dolayısıyla bu alakanın bir araya gelmesi, nâsstaki delâleten illete kıyas edilir ve (açlığın olduğu) yeni anlaşılır vasıf, kıyasla alınan illet olarak adlandırılır. Böylece öfke delâleten illet olduğu gibi öfke ve açlık gibi iki illette bulunan etkili alakanın bir araya gelmesi de kıyasla alınan illet olur.         

Tüm bu illetler, şerî illetlerdir. Çünkü bunlar, sarâhaten, delâleten, istinbâten ve kıyâsen şerî nâssa dayanmaktadır. Dolayısıyla bunlardan herhangi biri aklî illet olarak adlandırılmaz. Bu nedenle nakdi illet, mali kağıtların zekâtı ve faizin haram olması hakkındaki şerî nâslardan istinbat edildiğinde, Maliye kitabında açıkladığımız şekilde istinbat edilmiş şerî illet olur:

Ancak zorunlu (kanuni) kağıtlar olduğunda bunlar, eşyalar için nakit para ve değerler olarak ve menfaatlerin ve hizmetlerin ücreti olarak adlandırılır ve kendisiyle altın ve gümüş satın alındığı gibi kendisiyle diğer teklif ve ayniler de satın alınır. Dolayısıyla bunların, nakit ve değere tahakkuk etmiş olması, dinar ve dirhem olarak basılmış olan altın ve gümüş için de tahakkuk ettiğini göstermektedir. 

Çünkü altın ve gümüşün zekâtı hakkında varit olan nâsslar iki kısımdır:

Birincisi; altın ve gümüşün zekâtını cins isimler olarak, yani altın ve gümüşün aynileri olarak belirten deliller. Zira bunlar, camit isimler olup ta’lil için uygun değildir. Dolayısıyla ona kıyas yapılmaz. Bu nedenle demir, bakır ve benzeri diğer madenlerin zekâtı yoktur. Ebu Hureyra’dan Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle dediği rivayet edilmiştir: ... وما من صاحب ذهب ولا فضة، لا يؤدي عنها حقها، إلا إذا كان يوم القيامة صفحت له صفائح من نار.. “  Altın ve gümüş sahibi bir kimse, onların (altın ve gümüşün) hakkını (zekâtını) ödemezse onlar kıyamet gününde ateşten levha şeklinde açılacaktır…” [Tirmizi hariç beşi rivayet etmiştir.] Dolayısıyla bu hadiste, (altın ve gümüş) geçmiştir ve bunlar illetlendirilmeyen camit isimlerdir.     

Altın ve gümüşün zekâtını, insanların kendisiyle değerler ve ücretler olarak muamele ettikleri nakit olarak belirten deliller. Bu delillerden, nakidin olduğu bir illet istinbat edilmiştir. Dolayısıyla buna, zorunlu (kanuni) kâğıt paralar da kıyas edilir. Böylece bunlara bu illet tahakkuk eder ve bunlara, altın veya gümüş piyasasındaki muadilini hesaplayarak nakit zekâtının hükümleri uygulanır. Ali İbn Ebi Talib’den, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle dediği rivayet edilmiştir: إذا كانت لك مئتا درهم، وحال عليها الحول، ففيها خمسة دراهم، وليس عليك شيء - يعني في الذهب - حتى يكون ذلك عشرون ديناراً، فإذا كانت لك عشرون ديناراً، وحال عليها الحول، ففيها نصف دينارİki yüz dirhemin olup da üzerinden bir yıl geçmişse, onda beş dirhem (zekât) vardır. Yirmi dinarın olmadıkça senin üzerine -altında- (zekât olarak) bir şey yoktur. Yirmi dinarın olup da üzerinden bir sene geçerse onda yarım dinar (zekât) vardır.” [Ebu Davud rivayet etti.] Ayrıca Ali’den, şu kavli de varit olmuştur: في كل عشرين ديناراً نصف دينار، وفي كل أربعين ديناراً دينارHer yirmi dinarda yarım dinar; kırk dinarda ise bir dinar zekât vermek gerekir.” Ali Radıyallahu Anhu’dan, Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle dediği rivayet edilmiştir: .. فهاتوا صدقة الرقّة، في كل أربعين درهماً، درهماً وليس في تسعين ومائة شيء، فإذا بلغت مائتين ففيها خمسة دراهم “… Rikkaların (basılı paraların) zekâtını getiriniz. Her kırk dirhemde bir dirhem (zekât) vardır. doksan ve yüzde zekât yoktur. Fakat (gümüş) iki yüz dirheme ulaştığında, bundan beş dirhem zekât vermek gerekir.” [Buhari ve Ahmed rivayet etti.] Abdurrahman el-Ensari hem Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in hem de Ömer’in yazdığı zekât mektuplarında, şu ifadelerin geçtiğini rivayet etmiştir: ... والورِق لا يؤخذ منه شيء حتى يبلغ مئتي درهم200 dirheme ulaşmadıkça gümüşün zekâtı yoktur.” [Ebu Ubeyd rivayet etti.]

Tüm bu hadisler, nakit (para) ve değere delalet etmektedir; Çünkü rikka lafızları, “her kırk dirhemde bir dirhem” karinesiyle gelmiştir. Kâğıt (para), dinar ve dirhem, darphanelerde basılan ve dökülen altın ve gümüş, nakitler ve değerler olarak adlandırılan lafızlardır. Dolayısıyla bu lafızlarla ifade edilmesi, bu hadislerden kastedilenin nakit ve değer olduğuna delalet etmektedir. Dolayısıyla da bu lafızlar, zekât, diyetler, kefaretler, hırsızlıktan dolayı elin kesilmesi ve diğer hükümler gibi birçok şerî hükümlerle ilişkilendirilmişlerdir.

Dolayısıyla zorunlu (kanuni) kağıtlarda, bu nakit ve değer tahakkuk etmiştir. Böylece hadisler, altın ve gümüş nakitlerinde zekâtın farz olduğunu kapsamaktadır. Bu nedenle altın ve gümüş için zekât vermek farz olduğu gibi bu türden paralar için de zekât farzdır ve altın ve gümüş olarak takdir edilir. Kimin yanında yirmi dinar altına eş değer -yani 85 gr altın karşılığı- zorunlu (kanuni) kâğıt (para) varsa -ki bu altının nisap miktarıdır- veya 200 dirhem gümüşe -595 grama- eş değer zorunlu (kanuni) kâğıt (para) varsa ve üzerinden de bir yıl geçmişse onun zekâtını vermek farz olur. Dolayısıyla onun, (bu miktarın) kırkta birini zekât olarak vermesi gerekir.) Bitti.

Binaenaleyh nakitin ve değerin akli illet olduğu söylenemez. Bilakis o, şerî delillerden şerî olarak istinbat edilmiş bir illettir. Dolayısıyla o, yukarıda illetlerin sarâhaten, delâleten, istinbâten ve kıyâsen tasnif edilmesinde zikredilen illet türlerindendir ve bunların tamamı, şerî illetlerdir. Çünkü bunlar, şerî nâssa dönmektedirler.

8- İster gayrimenkuller, ister kumaşlar, ister hububatlar, ister koyunlar, isterse benzerleri olsun ticari mallarda da zekât vardır… Nitekim bunun delillerini, Hilafet Devleti’nde Maliye Kitabı’nda aşağıdaki şekilde açıkladık:

Ticaret malları; nakitlerin dışında kazanç maksadıyla alınıp satılan yiyecekler, giyecekler, mefruşat, imalatlar, hayvanlar, madenler, arazi, bina ve bunların dışında alıma ve satıma konu olan kendisi ile ticaret yapmak için sahip olunan her şeyi kapsar

Ticaret maksadıyla sahip olunan malların zekâtının verilmesi gerektiği hususunda sahabeler arasında ihtilaf yoktur. Nitekim Semure İbn Cündub’tan şöyle dediği rivayet edilmiştir: أما بعد، فإن رسول الله صلى الله عليه وسلم كان يأمرنا أن نخرج الصدقة من الذي نعد للبيعBundan böyle satmak için elimizde bulundurduklarımızdan zekât çıkarmayı (vermeyi), Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem bize emretti.” [Ebu Davud rivayet etti.] Ebu Zer, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle dediğini rivayet etmiştir: وفي البَزِّ صدقتهBezz için de zekât vardır.” [Darekutni ve Beyhakî rivayet ettiler.] El-Bezz, ticaret yapmak için sahip olunan elbise ve kumaşlara denir. Ebu Ubeyd, Ebu Amra Bin Hammas’dan, o da babasından şöyle dediğini rivayet etmiştir: مرّ بي عمر بن الخطاب، فقال: يا حماس، أدّ زكاة مالك، فقلت: ما لي مال إلاّ جعاب، وأدم. فقال: قوّمها قيمة، ثمّ أدّ زكاتهاÖmer İbn Hattab bana uğradı ve şöyle dedi: Ey Hammas, malının zekâtını ver. Bunun üzerine ben, ok kuburlarından ve dibağlı derilerden başka malım yoktur dedim. Bunun üzerine Ömer: Onların değerlerini tespit et, sonra da zekâtını ver dedi.” Abdurrahman İbn Abdülkari’den şöyle dediği rivayet edilmiştir: كنت على بيت المال، زمن عمر بن الخطاب، فكان إذا خرج العطاء جمع أموال التجار، ثمّ حسبها، شاهدها وغائبها، ثمّ أخذ الزكاة من شاهد المال على الشاهد والغائبÖmer İbn Hattab zamanında, Beytu’l Mâl’den sorumlu idim. Zekât zamanı geldiğinde ticaret malları toplanır; onların görüneni ve görünmeyenleri hesaplanır; sonra da görünen ve görünmeyen mallardan zekâtları alınırdı.” [Ebu Ubeyd rivayet etti.] Aynı şekilde İbn Ömer’in şöyle dediği rivayet edilmiştir: ما كان من رقيق أو بزّ يُراد به التجارة، ففيه الزكاةTicaret amacıyla elde bulundurulan kumaş (elbise) veya kölenin zekâtı vardır.” Ticaret mallarında zekâtın varolduğuna dair Ömer’den, oğlundan, İbn Abbas’tan, Hasen’den, Cabir’den, Tavus’tan, en-Nahî’den, es-Sevri’den, el-Evzai’den, eş-Şafii’den, Amed’den, Ebu Ubeyd’den, rey sahiplerinden, Ebu Hanife’den ve diğerlerinden gelen rivayetler vardır.

Altın nisab veya gümüş nisab miktarına ulaştığı zaman ve üzerinden de bir yıl geçtiğinde ticaret mallarından zekât vermek farzdır.

Bir tüccar, başlangıçta nisab miktarından az bir mal ile ticarete başlar ve üzerinden bir yıl geçtikten sonra elindeki mal nisab miktarına ulaşırsa böylesi bir mala zekât yoktur. Çünkü nisabın üzerinden bir yıl geçmemiştir. Ancak, nisab miktarına ulaşan malın üzerinden tam bir yıl geçtikten sonra zekât vermek farz olur

Bir tüccar, bin dinar gibi nisab miktarını aşan bir meblağla ticarete başlar ve yıl sonunda ticareti gelişir, kâr elde eder ve değeri üç bin dinara ulaşırsa o kimsenin üzerine bin dinar üzerinden değil üç bin dinar üzerinden zekât vermek vacip olur. Çünkü malın gelişen kısmı da anaparaya aittir.) Bitti. Dolayısıyla yukarıda açıklandığı şekilde ticaret için hazırlanmış olan gayrimenkullerde zekât vardır.

9- Nisab miktarına ulaştığınızda, malınızın zekâtını şu şekilde ayarlayabilirsiniz:

- Elinizdeki mal nisap miktarına ulaştığında, Hicri tarihi kaydedersiniz. 

- Tam bir Hicri yıldan sonra, nisap miktarına ulaşmışsa veya nisaptan fazlaysa elinizdeki malın hesabını yaparsınız.

- Elinizdeki bu malın, sadece nisaptan fazlasını değil aksine tüm malın zekâtını, yani nisap ve ona eklenenlerin de zekâtını vermelisiniz.

- Sonra her yıl bu tarihte malınızı sayarsınız ve nisap veya nisaptan daha fazlası olmuşsa tamamının zekâtını verirsiniz.

10- Eğer kişi malının nisaba ulaştığı tarihi unutursa, bunu takdir etmeli ve taktirinde zekâtı hak edenlerin maslahatını gözetmelidir. Çünkü mal sahibi olmaları vasfıyla, onların maldaki hakkı onun hakkından daha önce gelir… Yani taktiri muharrem ile şaban ayı arasında olursa, yılın başlangıcını şaban ayı değil muharrem ayı olarak belirlemelidir. Allah’ın izniyle bu, onun dininde daha ihtiyatlı olmasını sağlar. 

Allah Subhanehu’dan, bu açıklamayı yeterli kılmasını temenni ediyoruz.

Kardeşiniz H. 27 Cumade'l Âhir 1439
Ata İbn Halil Ebu Raşta M. 15 Mart 2018

Cevaba, emirin aşağıdaki web sitesinden bağlanabilirsiniz:

http://archive.hizb-ut-tahrir.info/arabic/index.php/HTAmeer/QAsingle/3859/

Devamını oku...

Gasp Edilen Mal

  • Kategori Emir'e sorulanlar
  •   |  

(Hizb-ut Tahrir Emiri Celil Âlim Ata İbn Halil Ebu Raşta Tarafından Facebook Sayfası Takipçilerinin “Fıkhî” Sorularına Verilen Cevaplar Silsilesi)

Soru-Cevap

Gasp Edilen Mal

Fuad Hus’a

Soru:

Esselamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

Kerim Şeyhimiz:

Bilindiği gibi Filistin topraklarının tamamı Yahudi varlığı tarafından gasp edilmiştir. Dolayısıyla burada gerçek sahipleri bilinmeyen çok sayıda gasp edilmiş gayrimenkul ve arazi bulunmaktadır. Bu arazilerin bir kısmı, bireylerin veya şirketlerin kendi projelerine yatırım yapmaları için Yahudi devletinin mülkiyetindedir. Ben Filistin’de yaşıyorum; Filistin’in köylerinden birindeki gasp edilmiş topraklarda Yahudi bir kişinin sahip olduğu binada bir gayrimenkul (dükkan) kiralamam teklif edildi ve bu arazinin sahipleri (mülteciler mi yoksa yerinden edilmişler mi) bilinmiyor.   

Bu gayrimenkulü kiralamam caiz midir? Şayet arazinin gerçek sahipleri bilinmiyorsa hüküm değişir mi? Yoksa bunlar için de satılması, satın alınması ve kiralanması caiz olmayan gasp edilmiş arazi olarak mı muamele edilir??

Kerim Şeyhimiz, Allah sizi mübarek kılsın, bedeninize kuvvet versin, ilminizi genişletsin ve Allah sizin elinizle fetih nasip etsin.

Cevap:

Ve Aleykumselam ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

Ey kardeşim, gasp edilen mal sahibine ait olarak kalır. Dolayısıyla onun, gasp eden kişiden satın alınması veya kiralanması caiz değildir. Bunun detayı ise şu şekildedir: 

Çalınan veya gasp edilen mal, nerede bulunursa bulunsun sahibine aittir. Zira Ahmed, Semura’dan şöyle dediğini tahric etmiştir: Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: ِذَا سُرِقَ مِنَ الرَّجُلِ مَتَاعٌ، أَوْ ضَاعَ لَهُ مَتَاعٌ، فَوَجَدَهُ بِيَدِ رَجُلٍ بِعَيْنِهِ، فَهُوَ أَحَقُّ بِهِ، وَيَرْجِعُ الْمُشْتَرِي عَلَى الْبَائِعِ بِالثَّمَنِBir adamın malı çalınır veya kaybolur sonra da malını aynıyla bir başka adamın yanında bulursa onu almaya hak sahibidir. Müşteri ise bedelini almak üzere satıcıya müracaat eder.”  Dolayısıyla bu nâss, çalınan malın sahibine ait olduğuna dair bir nâsstır. Aynı şekilde Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: عَلَى اليَدِ مَا أَخَذَتْ حَتَّى تُؤَدِّيَBaşkasına ait bir malı alan, onu sahibine geri verinceye kadar ondan sorumludur.” [Tirmizi tahric etti ve bu, hasen hadistir dedi.] Bu da gasp edilen mal hakkındadır.

Hakeza kim bir araziyi gasp ederse hem haram işlemiş hem de büyük bir günah işlemiş olur. Bu da Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şu kavlinden dolayıdır: من ظلم قِيدَ شبرٍ من الأرض طوّقه من سبع أرضينKim bir karış miktarı bir yere haksız olarak zulümle sahip olursa, o yerin yedi katı boynuna geçirilir.” [Müslim, Aişe Radıyallahu Anhe’nin hadisinden tahric etmiştir.] Yani her kim, ister az ister çok olsun araziden herhangi bir şey gasp ederse, ahirette cezasını çekeceği bir günah işlemiş olur. Dünyada da tazir cezasına çarptırılır ve gasp ettiği şeyi, gasp ettiği haliyle sahibine vermesi gerekir. Bu da Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şu kavlinden dolayıdır: عَلَى اليَدِ مَا أَخَذَتْ حَتَّى تُؤَدِّيَBaşkasına ait bir malı alan, onu sahibine geri verinceye kadar ondan sorumludur.” [Tirmizi tahric etmiştir.] Gasp edilen (şey) gasp edenin elinde telef olur veya gasp edilen kumaşı dikmek, gasp edilen madeni eritmek veya gasp edilen hayvanı kesmek gibi onun durumunu değiştirirse, gasp eden kişi onun değerini tazmin etmelidir.   

Binaenaleyh şayet bir şeyin çalınmış ve gasp edilmiş olduğunu öğrenirsen, onu satın alma ve kiralama. Şüphelendiğinde de aynı şekilde onu satın alma. Zira Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: دَعْ مَا يَرِيبُكَ إِلَى مَا لَا يَرِيبُكَŞüpheliyi bırak, şüphe vermeyene bak.” [Tirmizi Hasan İbn Ali Radıyallahu Anhuma’dan tahric etti ve Tirmizi, bu hadis hasen hadistir dedi.]   

Bu nedenle sahibini bilseniz de bilmeseniz de gasp edilmiş olduğundan emin olduğunuz sürece -ki önemli olan gasp edilmiş olduğundan emin olmanızdır-, orayı kiralamanız caiz değildir. Çünkü gasp eden kişi oraya sahip değildir ve sizinle bir anlaşma yapamaz.

Binaenaleyh Allah sana bu kiralamadan daha iyi olanı nasip etsin ve kiralayabileceğin başka bir gayrimenkul araştır. Allah seni orada mübarek eylesin ve dinde ve dünyada senin için hayır olan budur. Bu gayrimenkul gasp edilen olduğu sürece ona üzülme. Allah seninle olsun.    

Kardeşiniz H. 20 Cumade'l Ûla 1439
Ata İbn Halil Ebu Raşta M. 8 Mart 2018

Cevaba, emirin aşağıdaki web sitesinden bağlanabilirsiniz:

http://archive.hizb-ut-tahrir.info/arabic/index.php/HTAmeer/QAsingle/3857/

Devamını oku...

İllet, İlletli Olanın Varlığı ve Yokluğu İle Birlikte Döner

  • Kategori Emir'e sorulanlar
  •   |  

(Hizb-ut Tahrir Emiri Celil Âlim Ata İbn Halil Ebu Raşta Tarafından Facebook Sayfası Takipçilerinin “Fıkhî” Sorularına Verilen Cevaplar Silsilesi)

Soru-Cevap

İllet, İlletli Olanın Varlığı ve Yokluğu İle Birlikte Döner

Refik Ahmed Ebu Cefar’e

Soru:

Esselamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berekâtuh. Çabalarınız bereketli olsun ve Allah sizi hayırla mükafatlandırsın…

Faziletli Şeyhimiz, şu şerî kaide hakkın bir soru sormak istiyorum; “illet, illetli olanın varlığı ve yokluğu ile birlikte döner.” Soru şu şekildedir: Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e taze hurmanın kuru hurma ile satışı hakkında sorulduğunda şöyle dedi; taze hurma, kuruduğunda eksilir mi? Evet denildiğinde, o halde hayır, dedi… Şimdi şayet eksik olan miktarı kesin olarak bilir ve onu telafi edersek caiz olur mu, diğer bir ifadeyle, şayet taze hurmanın ağırlığı bir kilo olsa, kuru hurma haline geldiğinde 900 grama düşse, bir kilo yaş hurma için 900 gram satmamız caiz olur mu? Şayet cevap, satışın caiz olmadığı şeklindeyse, illetin eksiklik olduğunu söylememizin ne faydası vardır?

Cevap:

Ve Aleykumselam ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

Sen sorunda, İslam Şahsiyeti Kitabının üçüncü cildinde illetin delaleti hakkında geçenlere işaret ediyorsun ve ben de sana, şahsiyette sorunla alakalı olanların bir kısmını aktarıyorum:

(Üzerine delilin delâleten delâlet ettiği illete gelince; bu, tenbih ve îma olarak adlandırılandır ki bu da iki kısımdır:

Birincisi: Hüküm, anlaşılır bir vasfa dayanmış olmalıdır…

İkincisi: Ta’lîl, vad’ı açıdan lafzın medlulünün lâzımı olmalıdır ve lafız, vad’ı itibariyle ta’lîle delâlet eden olmamalıdır. Bu da beş çeşittir:

Birincisi:………

İkincisi:………..

Üçüncüsü: Şâri’, hükümle birlikte bir vasıf zikreder, eğer onunla illletlendirmek takdir edilmemiş olsaydı, onu zikretmenin bir faydası olmazdı. Şâri’nin konumu bundan münezzehtir. Âdeten teşrî nâsslarda zikredilenlerin hepsinin teşrî bir itibarı olur. Onun için bu vasıf, illet olarak itibar edilir, nâss da muallel olur. Bu, ister vasıf, soru mahallinde olsun, isterse hükmün beyanında soru mahallinden soru mahallinin benzerine geçilmiş olsun, kelam bir soruya cevap olduğunda böyledir. Bu, Sallallahu Aleyhi ve Sellem’den rivayet edilen şu hadis gibidir: أَنَّهُ سُئِلَ عَنْ جَوَازِ بَيْعِ الرُّطَبِ بِالتَّمْرِ، فَقَالَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم: هَلْ يَنْقُصُ الرُّطَبُ إِذَا يَبِس؟ فَقَالُوا: نَعَمْ، فَقَالَ: فَلاَ إِذَنْYaş hurmanın kuru hurma ile satışının caiz olması hakkında sorulduğunda Nebi SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle dedi: Yaş hurma kuruduğunda eksilir mi? Evet, dediler. Bunun üzerine (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle dedi: O halde hayır.” [Derakutni tahric etti.] Hükmün, yaş hurma kuruduğunda eksilir diye onların cevabındaki eksiklik vasfıyla bitiştirilmesinin, abes olması mümkün değildir. Bilakis bir fayda için olması kaçınılmazdır. Rasul’ün yaş hurmanın satışı hakkındaki cevabının, Fâ ile -ki, ta’lîl sîgalarındandır- onun “Öyleyse hayır.” sözüne bitiştirmesi, hükmün vasfa Fâ ile tertibinden ve hükmün “O halde” harfine bitişmesinden dolayı, eksiklik yaş hurmanın, kuru hurma karşılığında satışının yasaklanmasının illeti olduğuna dair bir delâlettir. Bu misalde zikredilen vasıf, soru mahallindeki vakıa oldu. Vasfın, soru mahalli dışında olduğuna dair misal ise ki bu, hükmün beyanında soru mahallinin benzerini zikretmeye geçmektir. Bu da Sallallahu Aleyhi ve Sellem’den rivayet edilen şu hadisten dolayıdır: Has’amili genç bir kadın (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’e bir soru sordu ve şöyle dedi: Ey Allah’ın Rasulü! Üzerinde Hacc fârizası olduğu halde babama ölüm yetişti. Onun adına Haccetsem, bunun ona faydası olur mu? Bunun üzerine Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle dedi: أرأيتِ لوْ كانَ على أبيكِ دَيْنٌ أَكُنْتِ قاضِيَتَه؟ قالت: نعم. قال: فَدَيْنُ اللَّهِ أَحَقُّ بالقَضاءNe dersin, babanın üzerinde bir borç olsaydı onu öder miydin?” buyurdu. Kadın, “Evet.” dedi. “Öyleyse Allah’ın borcu, ödemeye daha layıktır.” Has’amili kadın sadece Hacc hakkında sordu ve Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem ise insanın borcunu zikretti. Dolayısıyla ona, bizzat hakkında sorulanın cevabı olarak değil hakkında sorulanın benzeri olarak zikretti. Fakat Rasul, o kadının hakkında sorduğu hükmü borç üzerine terettüp ederek zikretti. Hükmün, bir vasfa -ki, borçtur- bitiştirilmesinin, abes olması mümkün değildir. Aksine mutlaka bir fayda için olmalıdır. Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in bu vasfı, hükmü onun üzerine terettüp etmekle birlikte zikretmesi, onunla ta’lîle delâlet eder. Aksi halde onu zikretmek abes olurdu.) Bitti.

Gördüğünüz gibi bu nâss, sorunuzun cevabını içermektedir. Zira şöyle demiştiniz: “Şayet cevap, satışın caiz olmadığı şeklindeyse, illetin eksik olduğunu söylememizin ne faydası vardır?”… Nitekim konu, yaş hurmanın kuruduğu zaman eksilmesinin faydasını açıklamıştır. Zira şöyle demiştir: (Hükmün, yaş hurma kuruduğunda eksilir diye onların cevabındaki eksiklik vasfıyla bitiştirilmesinin, abes olması mümkün değildir. Bilakis bir fayda için olması kaçınılmazdır. Rasul’ün yaş hurmanın satışı hakkındaki cevabının, Fâ ile -ki, ta’lîl siğalarındandır- onun “Öyleyse hayır.” sözüne bitiştirmesi, hükmün vasfa Fâ ile tertibinden ve hükmün “O halde” harfine bitişmesinden dolayı, eksiklik yaş hurmanın, kuru hurma karşılığında satışının yasaklanmasının illeti olduğuna dair bir delâlettir. Bu misalde zikredilen vasıf, soru mahallindeki vakıa oldu.) Buradaki fayda, illetin varlığıdır, yani eksikliğin zikredilmesinin, illetin yaş hurmanın kuru hurma ile satışının yasaklanması olduğunu açıklamasıdır. Bu nedenle şu şekilde sormanız doğru değildir: “illetin eksiklik olduğunu söylememizin ne faydası vardır?”(!) Ayrıca bu soru yanlıştır. Daha doğrusu konuda belirtildiği gibi eksikliği zikretmenin ne faydası var şeklindeki bu soru yanlıştır. Zira hükmün, eksiklik vasfıyla bitiştirilmesinin bir fayda için olması kaçınılmazdır ki bu da, eksikliğin yaş hurmanın kuru hurma ile satışının yasaklanmasının illeti olmasıdır. Şayet böyle olmasaydı, eksikliği zikretmenin bir faydası olmazdı… Bunun faydası ise, satışın yasaklanmasının illet olduğunun açıklanmasıdır. Zira Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e, yaş hurmanın kuru hurma ile satışı hakkında sorulduğunda, Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem de soru soran kişiye, yaş hurma kuruduğunda eksilir mi? diye sordu. Evet, denilince Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle dedi: “O halde hayır.

Eksikliği telafi etmenin neden doğru olmadığına gelince; Yani sorunuzda şu şekilde geçtiği gibi: “Şayet eksik olan miktarı kesin olarak bilir ve onu telafi edersek caiz olur mu?” Diğer bir ifadeyle, bir kilo kuru hurma karşılığında bir kilo yaş hurma satın alıyorsun. Sonra bir kilo yaş hurmanın ziyadesini, yani yaş hurma ile kuru hurma arasındaki ağırlık farkı olan miktarı alıyorsun. Örneğin, bir kilo yaş hurma kuruduğunda 100 gram eksiliyor ve sen ona bir kilo kuru hurma verdin, o da sana, bir kilo yaş hurmaya ek olarak 100 gram fazla veriyor…Bu, kendi cinsiyle değiştirmiş olsanız bile faizli sınıflarda caiz değildir. Yani erş olarak (satılan malın kusurlu çıkması halinde satış bedelinden düşülen miktar), yani kalite farkı olarak veya aynı cinsten olan iki sınıf arasındaki özelliklerin farkı olarak adlandırılan şeyi almanız caiz değildir. Zira bu, faizli sınıflarda caiz değildir. Bilakis kuru hurmayı para ile satarsın ve bu para ile yaş hurma satın alırsın. Buna dair delil şudur:     

Buhari Sahih’inde, Yahya’nın şöyle dediğini tahric etmiştir; Ukbe İbn Abdulgâfir’in Ebu Said el-Hudri Radıyallahu Anhu’nun şöyle dediğini işittiğini duydum: جَاءَ بِلَالٌ إِلَى النَّبِيِّ صلى الله عليه و سلم بِتَمْرٍ بَرْنِيٍّ فَقَالَ لَهُ النَّبِيُّ صلى الله عليه و سلم مِنْ أَيْنَ هَذَا قَالَ بِلَالٌ كَانَ عِنْدَنَا تَمْرٌ رَدِيٌّ فَبِعْتُ مِنْهُ صَاعَيْنِ بِصَاعٍ لِنُطْعِمَ النَّبِيَّ صلى الله عليه و سلم فَقَالَ النَّبِيُّ صلى الله عليه و سلم عِنْدَ ذَلِكَ أَوَّهْ أَوَّهْ عَيْنُ الرِّبَا عَيْنُ الرِّبَا لَا تَفْعَلْ وَلَكِنْ إِذَا أَرَدْتَ أَنْ تَشْتَرِيَ فَبِعْ التَّمْرَ بِبَيْعٍ آخَرَ ثُمَّ اشْتَرِهِBilal, (iyi bir cins hurma olan) berni hurması getirmişti: Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem ona şöyle dedi: “Bu nereden?” Bunun üzerine Bilal şöyle dedi: Bizde adi hurma vardı. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in yemesi için ondan iki ölçek satıp bundan bir ölçek satın aldım. Bunun üzerine Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: Eyvah, bu ribanın ta kendisidir. Böyle yapma. Ama hurma almak istediğin zaman o hurmayı başka bir alış-verişe karşılık sat, sonra onu al.” Aynı şekilde Müslim de tahric etmiştir.

Sonuç olarak eksikliğin zikredilmesinin faydası, kuru hurma ile yaş hurmanın satışının yasaklanmasının illetini açıklamak içindir. Çünkü yaş hurma, kuruduğu zaman eksilmektedir… Aradaki farkın veya erş olarak isimlendirilen şeyin ödenmesinin caiz olmadığına gelince; Çünkü faizli sınıflarda fark almak caiz değildir. 

Umarım bu kadarı yeterli olmuştur. Bilen ve hüküm verenlerin en hayırlısı Allah’tır.

Kardeşiniz H. 6 Cumade'l Âhir 1439
Ata İbn Halil Ebu Raşta M. 22 Şubat 2018

Cevaba, emirin aşağıdaki web sitesinden bağlanabilirsiniz:

http://archive.hizb-ut-tahrir.info/arabic/index.php/HTAmeer/QAsingle/3854/

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER