Çarşamba, 10 Rabi' al-thani 1442 | 2020/11/25
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Kırgızistan’daki Olaylar

Soru Cevap

Kırgızistan’daki Olaylar

Soru: ““Bugün” Cuma günü Kırgızistan Parlamentosu Cumhurbaşkanı Sooronbay Ceenbekov’un istifasını onayladı ve geçen hafta Başkent Bişkek’te ilan edilen olağanüstü halin (OHAL) kaldırılmasını kararlaştırdı.” [16.10.2020 Yeni Şafak Arabic] Kırgızistan’ın başkenti şiddetli protestolara tanık olmuş, protestocular hükümet binasını ele geçirerek, Rusya yanlısı Cumhurbaşkanı Sooronbay Ceenbekov’un istifasını istemişti. Cumhurbaşkanı da istifa etti... Kırgızistan’da gerçekte neler oluyor? Rus etkisinin bu İslam ülkesinden çıkmasına ramak mı kaldı? Bu çatışmada Amerika’nın bir rolü var mı? Allah mükâfatınızı artırsın.

Cevap: Yanıtın açıklığa kavuşması ve Kırgızistan’da gerçekte neler olup bittiğini anlamak adına aşağıdakilerin mutlaka izahatı gerekiyor:

Birincisi: Kırgızistan’ın genel durumu:

1- Kırgıziya ya da Kırgızistan, Kazakistan, Özbekistan ve Tacikistan gibi Orta Asya’daki diğer Müslüman ülkelerine ek olarak Orta Asya’daki bir Müslüman ülkesidir. Sınırları Doğu Türkistan tarafından Çin’e bitişiktir... Kırgızistan, 1876’dan beri Çarlık Rus işgali altındadır. Rus işgaline karşı Kırgızistan’da çeşitli devrimler gerçekleşti, ancak Rusya, devrimlerin düşük doğmasını sağladı. Ardından Kırgızistan, Sovyetler Birliği’nin bir cumhuriyeti haline geldi. Yani, 1876’dan 1991’e kadar doğrudan Moskova’dan yönetildi. Sovyetler Birliği parçalanınca, bağımsızlığını ilan etti. Fakat siyasi sınıf, sütle birlikte Rusya’ya sadakat şerbetini içmişti. Bu yüzden bağımsızlığından sonra da Rusya, Kırgızistan’da önemli bir etkiye sahip oldu...

2- Bağımsızlığından bu yana Kırgızistan’ı komünist parti liderleri yönetiyor. Maskelerini değiştirip, farklı isimler altında partiler kurmuştular. Doğrudan Moskova’nın talimatıyla hareket ediyorlardı. Fakat ABD, Rusya’nın 1990’lardaki güçsüzlük ve kendi kendine yeterlilik döneminde, bu politikacılara bazı sızmalar gerçekleştirdi. Oğul George Bush döneminde Neo-muhafazakârlar patlaması, Amerika’nın İslam’a savaş ilanı, Afganistan ve Irak’taki ABD savaşları sırasında Amerika, Orta Asya’ya sızdı. Oradaki yöneticiler ve siyasi güçlerle ilişkiler örgüsü dokumaya başladı. Bu çerçevede Afganistan savaşında askerlerine destek sağlamak amacıyla başkent Bişkek yakınlarında Manas askeri üssünü kurdu...

3- 2003 ve 2009 yılları arasında Amerika’nın Irak bataklığına gömülmesiyle eş zamanlı olarak, Vladimir Putin’in Moskova’da iktidar dizginlerini ele alışından sonra Rusya’daki yönetimde bazı kıpırdamalar oldu. Bu nedenle Amerika, 2014’te Bişkek yakınlarındaki Manas askeri üssünü dağıtmak zorunda kaldı. Buna karşılık Rusya, 2003’te kurduğu Kırgızistan’daki askeri üssünü güçlendirdi. 2015’de Kırgızistan, Amerika ile imzalanan işbirliği anlaşmasını tek taraflı olarak feshetti. “Kırgızistan Başbakanı Temir Sariyev, Kırgızistan hükümetine 1993’de ABD ile imzalanan ikili anlaşmayı feshetme emri verdi. Kırgızistan hükümetinden yapılan açıklamada, önümüzdeki 20 Ağustos itibariyle anlaşmanın geçerli olmayacağı belirtildi.” [22.07.2015 El Cezire] Böylece Rusya, Kırgızistan’dan Amerikan etkisini tamamen elimine etti. Kırgızistan’ı, 1992 yılında kuruluşundan bu yana Sovyetler Birliği’nin kalıntıları üzerine kurulan Kolektif Güvenlik Anlaşması Örgütü’ne üye yaptı. Bişkek’te Amerikan etkisinin olduğu zamanlarda bile Kırgızistan üyeliğini devam ettirdi. Rusya ayrıca Kırgızistan’ı yaklaşık 2014 yılında kuruluşundan bu yana Avrasya Ekonomik Birliği’ne de kattı.

4- Yerel açıdan, Sovyetler Birliği’nin dağılması sonucu bağımsızlığını kazanan çoğu ülkelerde olduğu gibi Kırgızistan’daki siyasi sınıfın da aşırı yolsuzluğu göze çarpıyordu. Bu yüzden Kırgızistan’da iktidar yarışı, çok geçmeden şiddetli bir çatışmaya evrildi. Nedeni, yarışçıların ümmetin zenginliklerinde otlanma arzusudur. Bununla birlikte, herhangi pastoral bir kavramın yokluğu insanları çobansız başıboş bırakıyordu. Yolsuzluk çok derinlerde olduğu için 2005 yılında Kırgızistan halkı, bağımsızlığından bu yana iktidarda olan Cumhurbaşkanı Akayev’e karşı devrime kalkıştı. Bunun üzerine Akayev, Rusya’ya kaçtı. 2010 yılında da halk, Cumhurbaşkanı Bakiyev’e karşı ayaklandı. Keskin öfke dalgasına şiddet eylemleri karıştı. Onlarca kişi hayatını kaybetti. Şiddet eylemleri, güvenlik güçlerinin ülkenin güneyine kaçan, daha sonra oradan Kazakistan’a geçen Cumhurbaşkanını devirmesiyle sona erdi. Ardından Cumhurbaşkanı Atambayev, ülkenin geçici Cumhurbaşkanı olarak atandı...

5- Rusya, Orta Asya’da İslam ve Müslümanlara karşı koşulları tutuşturuyor, Sovyet döneminde yetişen yöneticileri bu konuda aparat olarak kullanıyordu. Buna rağmen bağımsızlığından önce ve sonra Kırgızistan’da İslami düşünce tekrar yayılmaya başladı. Güçlü bir faaliyette bulunan Hizb-ut Tahrir, İslam ile yönetmeye ve İslami Hilafeti kurmaya çağırıyordu. Özellikle coğrafi olarak Fergana Vadisi’nin bir parçası olarak görülen Güney bölgelerindeki faaliyetleri dikkat çekiyordu. İslam kindarı Rusya’nın talimatıyla Kırgızistan yetkilileri, Özbekistan ve diğer Orta Asya ülkelerindeki tiranlar gibi, partinin faaliyetlerine aşırı zorbalıkla karşı koydular. Rusya ve takipçilerinin şiddetli saldırganlığına rağmen halen İslam, Kırgızistan’da birçok bölgede kayda değer etkinliğini sürdürüyor.

İkincisi: Başkent Bişkek’teki son kargaşalar:

1- 2017’den bu yana ülkeyi yöneten Cumhurbaşkanı Sooronbay Ceenbekov, son parlamento seçimlerinde, anayasayı değiştirme imkânı veren çoğunluğu elde etmek, böylece anayasal görev süresi bittikten sonra yeniden aday olmak için plan çizdi. Zira hâlihazırdaki anayasa, sadece altı yıllık bir cumhurbaşkanlığı görev süresi öngörüyordu. Bu nedenle, 4 Ekim 2020’deki parlamento seçimlerinde Cumhurbaşkanı yanlısı ve yakın partilerin ezici zafer elde ettikleri açıklandı. 16 partiden yalnızca dördü, (yüzde 7’lik) seçim barajını geçti. Yani, Ceenbekov’un planına göre yeni parlamento (120 üye) iktidar yanlısı ve yakın partilerden oluşması gerekiyordu. “Kırgızistan Merkez Seçim Kurulu, seçimlere katılan 16 siyasi partiden 4’ünün 120 sandalyelik yeni parlamentoya girmeye hak kazandığını açıkladı. Parlamentoda temsil edilmeyen 12 partinin destekçileri, seçim sonuçlarına itiraz etmek için gösteriler düzenlediler.” [06.10.2020 Daily Sabah] Bu plan, barajı geçemeyen diğer partilerin siyasi haklarını gasp ediyordu. “Hezimete uğrayan 12 parti, seçim sonuçlarını tanımadıklarını belirten ortak bir bildiri yayınladı...” [06.10.2020 TRT Arabic]

2- Böylece sabahın erken saatlerinden itibaren seçim sonuçlarını kabul etmeyen siyasi partilerin destekçileri, Ala-Too Meydanı’na ve hükümet binasının önüne akın ettiler. Sonra bu öfkeli grup, hükümet binasına saldırdı, binayı ele geçirdi. Meclis ve cumhurbaşkanlığı ofisini de işgal etti. Ayrıca bazı gruplar, cezaevlerini bastılar ve belli tutukluları salıverdiler. Başkent Bişkek’teki Ulusal Güvenlik Komitesi binası da saldırıya uğradı. Yolsuzluk suçlamasıyla 11 yıl hapis cezası alan ve orada hücrede yatan eski Cumhurbaşkanı Atambayev serbest bırakıldı. Sadır Caparov da salıverildi. Mahkeme de 2013 yılında adam kaçırma suçundan beraatına karar verdi. Oysa bu suçtan dolayı cezaevinde yatıyordu.  Başkente paralel olarak, hükümeti kınamak ve Cumhurbaşkanını istifaya çağırmak amacıyla il merkezlerinde çok büyük kitlesel mitingler yapıldı. Cumhurbaşkanının düştüğü güney bölgelerde Cumhurbaşkanı yanlısı mitingler gerçekleşti, ancak istifaya çağıranlar düzeyine erişemedi.

3- Protesto dalgası, geniş bir alanı kuşattı. O derece ki devleti ürküttü. Bu yüzden Başbakan ve Meclis Başkanının yanı sıra bazı illerin Belediye Başkanları istifasını sundular. Cumhurbaşkanı Ceenbekov ortadan kayboldu. Beraberinde güvenlik güçleri de sokaklardan çekildiler. Cumhurbaşkanı internet üzerinden gizli bir yerden açıklamalar yapmaya başladı. Güvenlik güçlerine protestoculara saldırmama emrini verdiğini açıkladı. Muhalefeti darbe yapmak ve iktidarı ele geçirmekle suçladı. Uzlaşmaya hazır olduğunu ilan etti. Merkez Seçim Kurulundan usulsüzlükleri soruşturmasını ve gerekirse seçim sonuçlarının iptal edilmesini istedi. Cumhurbaşkanı karşıtı protestoların güçlü ve şiddetli olduğunun bir göstergesi olarak “Ceenbekov, tarafları sabırlı ve ölçülü olmaya çağırdı. Yazılı açıklama ile gençlere seslenen Ceenbekov, Siz gençler, söz ile değil iş ile Kırgızistan ülkesinin ve değerlerinin iktidar mücadelesinden daha çok değerli olduğunu gösterdiniz. Amacımız, Kırgızistan’da barışı ve asayişi sağlamaktır. Eminim bu durumdan ortak çabalarla çıkacağız. Gece boyunca uyumadan vatandaşlık sorumluluğunu yerine getiren gençlere teşekkür ediyorum.” ifadelerini kullandı.” [07.10.2020 Haberler AR.com]

4- Daha sonra Merkez Seçim Kurulu, seçim sonuçlarının iptal edildiğini açıkladı. Muhalefet partileri, Muhalefet Güçleri Koordinasyon Kurulu kurdular. Başkent Bişkek’te bir otelde düzenlenen parlamentonun olağanüstü oturumu sırasında kurul, Sadır Caparov’u yeni başbakan olarak atadı. Muhalefet Caparov’u hapisten kurtardı. “Muhalefet partileri, acil oturum sırasındaki oylama sonrası, istifasını sunan eski başbakan Kubatbek Boronov’un yerine Sadır Caparov’u yeni başbakan olarak atadılar. Mevcut parlamentonun, yeni parlamento seçilene kadar çalışmasına devam edeceğini belirttiler.” [13.09.2020 Russia Today] Çarşamba günü 120 milletvekilinden 80’den fazla milletvekili, parlamentonun olağanüstü oturumuna katıldı. Önerilen hükümetiyle birlikte Caparov’un göreve atanmasını onaylamak için oylama yaptılar. Cumhurbaşkanlığı tarafından yapılan açıklamaya göre daha sonra Ceenbekov, hükümeti ile birlikte Caparov’un başbakan olarak atanmasını onaylayan bir kararname imzaladı...” [14.10.2020 El Meyadin]

5-“ “Bugün” Cuma günü Kırgızistan Parlamentosu, Cumhurbaşkanı Sooronbay Ceenbekov’un istifasını onayladı ve geçen hafta Başkent Bişkek’te ilan edilen olağanüstü halin (OHAL) kaldırılmasını kararlaştırdı. Ceenbekov, Başbakan Sadır Caparov ve Meclis Başkanı Kanat İsayev’in katıldığı oturumda, Cumhurbaşkanının istifası ve olağanüstü hal kararının kaldırılması oybirliğiyle kabul edildi. Oylamadan önce Ceenbekov, parlamento üyelerine hitaben yaptığı son konuşmasında, ülkede barışı sağlamak ve toplumda bölünmeyi önlemek için görevinden ayrılmaya karar verdiğini belirtti...” [16.10.2020 Yeni Şafak Arabic] Böylece, “Kırgızistan Başbakanı Sadır Caparov, dün Cumhurbaşkanı Sooronbay Ceenbekov’un istifasını “sunmasının” ardından Cumhurbaşkanı yetkilerini devralmasıyla birlikte otoritesini güçlendirdi. Ülkenin dış politikasını koruyacağını vaat etti. Caparov Cuma günü parlamentoda yaptığı konuşmada, “Allaha hamdolsun, güç değişimi barışçıl bir şekilde gerçekleşti. Dış politikayı ve diğer önemli eğilimleri korumak için elimden gelen çabayı göstereceğim... dedi.” [16.10.2020 Sputnik]

Üçüncüsü: Kırgızistan’da Rus etkisi:

1- Kırgızistan’da Rus etkisi güçlü ve çok yönlüdür. Rusya, Amerika’nın askeri üs inşa ettiği bir zamanda Kırgızistan’da bir askeri üs inşa etti. Bu nedenle Rus etkisi, Amerika’nın Kırgızistan’a bazı sızmalarda bulunduğu bir dönemde bile Kırgızistan’dan ayrılmadı. Rusya 2003 yılında bir askeri üs inşa etti. “Kırgızistan’da Rusya’ya ait Kant hava üssü, Kolektif Güvenlik Anlaşması Örgütü’ne bağlı Toplu Hızlı Dağıtım Gücü’nün bir havacılık bileşeni olarak Ekim 2003’te açıldı. Temel görevi, Kolektif Güvenlik Anlaşması Örgütü üyesi ülkelerin yer operasyonları için hava desteği sağlamaktı. Üsse, Su-25SM uçağı ile Mi-8MTV helikopterleri konuşlandırıldı. [28.03.2019 Russia Today] Aynı gün Perşembe günü, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Kırgızistan’ın başkentine yaptığı ziyaret sırasında Moskova ve Bişkek, bir protokol imzaladı. Protokol, Kırgızistan’daki Rus askeri üssü ile ilgili olarak iki ülke arasındaki anlaşmaya bazı değişiklikler getiriyor. Rusya Devlet Başkanı Yardımcısı Yuri Ushakov yaptığı açıklamada şunları söyledi: “Bir dizi anlaşma imzalandı. Bu anlaşmalar arasında Kırgızistan’daki Rus askeri üssünün durumu ve koşulları ile ilgili 2012 anlaşmasında değişiklik yapılmasını öngören bir belgenin imzalanması da yer alıyor... Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin de yaptığı açıklamada “Kırgızistan’daki Rus askeri üssü, Orta Asya’nın güvenlik ve istikrarı için önemli bir faktördür. Kırgızistan’ın savunma becerisine katkı sağlıyor” ifadelerini kullandı. Bu üste Sukhoi-25 tipi savaş uçağı ve Mi-8 tipi helikopterler bulunuyor...” [28.03.2019 Ed Dustur] Böylece Kırgızistan Cumhurbaşkanı Ceenbekov, Rusya’ya tamamen sadıktı. Kolektif Güvenlik Antlaşması içinde Rusya ile koordinasyon halindeydi. Askeri üssün geliştirilmesi gibi Rusya’nın istediği her şeye itaat ediyordu.

2- Ama Rusya, Amerika ile bağlantıları olan bazı muhalefet partilerinin, Bişkek’teki yönetim dizginlerini eline almasından ve Rusya’nın oradaki münhasır etkisini kırmasından aşırı derecede korkuyor. Rusya, düşman olmamaları için Kırgızistan’daki muhalefet partilerinin çoğuyla ilişkiler kurdu. Bu partilerden bazıları Rusya’ya sadıktı ve nüfuz alanının dışında değillerdi. Ancak dış güçlerin çatışmaya karışmasını engellemek ve kritik anlarda müdahale edebilecek güvenlik birimlerinin dizginlerini elinde tutmak için iktidar mücadelesini izliyordu. “Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin Çarşamba günü yaptığı açıklamada, Kırgızistan’daki anlaşmazlığın tüm taraflarıyla iletişim içinde olduklarını ve demokratik süreçlere dönülmesini umduklarını ifade etti.” [07.10.2020 El-Cezire] Rusya’nın korkusunu artıran şey, yanlısı güçler arasında ara sıra şiddetli çatışmaların patlak vermesidir. Nitekim dönem dönem buna tanıklık ediliyor, özellikle de son günlerde 2017’den bu yana ülkeyi yöneten Cumhurbaşkanı Sooronbay Ceenbekov’un, anayasal görev süresi bittikten sonra yeniden aday olabilmek için seçim sonuçlarını manipüle etme girişimi sonrası. Dolayısıyla özellikle seçimlerin maniple edildiği açığa çıkınca kargaşaların yaşanması, nispeten az olsalar bile Amerika’nın takipçilerine istismar olanağı sağlar ve Rusya’yı zor durumda bırakır...

3- Orijinalde Rusya’nın pozisyonu, yanlısı cumhurbaşkanları aleyhindeki protestolara karşı olmaktır. Orijinalde Rus pozisyonu budur. Ancak ne var ki, çıkarlarını korumak için tersi bir pozisyona mecbur kalırsa, o zaman durumun kontrolünden çıkmasına izin vermez. “Kremlin bugün ülkedeki durumu keşmekeş ve kaos olarak tanımladı. Kremlin Sözcüsü Dimitri Peskov, Kırgızistan’da hükümetin tamamen yıkılmasını önlemek için Rusya’nın güvenlik anlaşmasından doğan yükümlülükleri bulunduğunu belirtti.” [08.10.2020 El-Cezire] Kırgızistan’da güvenlik güçlerini kontrolünde tutan Rusya, Amerika ve takipçileri ile temas halinde olan partilerin Bişkek’teki sahnenin aktörü olmasına izin vermez. Rusya, istifa imasında bulunan ve çıkarları doğrultusunda buna karar verene kadar istifa etmeyen Cumhurbaşkanı Ceenbekov asasını elinde tutuyordu. Bu yüzden Rusya, bu hafta Ceenbekov ve Caparov ile görüşmeler yürütmek ve sosyo-politik durumu yakından incelemek amacıyla Rusya Federasyonu Devlet Başkanlığı İdaresi Başkan Yardımcısı Dmitry Kozak’ı Kırgızistan’a yolladı... “Rus Büyükelçiliği dün Salı günü yaptığı açıklamada, Kozak’ın ziyareti sırasında Kırgızistan’ın gelecekteki gelişimi hakkında “Devlet Başkanının temel rolüne” vurgu yaptı.” [14.10.2020 El Meyadin] Tüm bunlar, gerekli önlemleri alması içindi. Bununla birlikte, Rusya’nın doğrudan askeri müdahalede bulunması pek olası değil. Zira takipçilerinin, Kırgızistan’da işlerin dizginlerini ellerinde tutabileceklerini düşünüyor. Güvenlik güçleri avucunun içinde. Bir cumhurbaşkanını takipçilerinden birisiyle değiştirmek istemesi, bir işaretine bağlıdır, özellikle de çoğu siyasi gücün takipçilerinden olduğu düşünülürse!

4- Şuan protestolar daha da arttı. Bu nedenle Rusya, “ortamı yatıştırmak için” 14 Ekim 2020’de parlamentoda iktidara geri dönmesi için yapılan oylama sonrası, Kırgızistan Cumhurbaşkanının, 11 yıl hapis cezası alan ve yakın zamanda destekçileri tarafından hapishaneden çıkarılan Sadır Caparov’un başbakan olarak atanmasını onaylamasını istedi... Çarşamba günü 120 milletvekilinden 80’den fazla milletvekilinin hazır bulunduğu parlamentonun olağanüstü oturumunda, Caparov’un önerilen hükümetiyle birlikte göreve atanmasını onaylamak için oylama yaptılar. Cumhurbaşkanlığı tarafından yapılan açıklamaya göre daha sonra Ceenbekov, hükümeti ile birlikte Caparov’un başbakan olarak atanmasını onaylayan bir kararname imzaladı...” [14.10.2020 El Meyadin]

5-““Bugün” Cuma günü Kırgızistan Parlamentosu Cumhurbaşkanı Sooronbay Ceenbekov’un istifasını onayladı ve geçen hafta Başkent Bişkek’te ilan edilen olağanüstü halin (OHAL) kaldırılmasını kararlaştırdı. Ceenbekov, Başbakan Sadır Caparov ve Meclis Başkanı Kanat İsayev’in katıldığı oturumda Cumhurbaşkanının istifası ve olağanüstü hal kararının kaldırılması oybirliğiyle kabul edildi. Oylamadan önce Ceenbekov, parlamento üyelerine hitaben yaptığı son konuşmasında ülkede barışı sağlamak ve toplumda bölünmeyi önlemek için görevinden ayrılmaya karar verdiğini belirtti...” [16.10.2020 Yeni Şafak] Böylece, “Kırgızistan Başbakanı Sadır Caparov, dün Cumhurbaşkanı Sooronbay Ceenbekov’un istifasını “sunmasının” ardından Cumhurbaşkanı yetkilerini devralmasıyla birlikte otoritesini güçlendirdi. Ülkenin dış politikasını koruyacağına söz verdi. Caparov Cuma günü parlamentoda yaptığı konuşmada, “Allah’a hamdolsun, güç değişimi barışçıl bir şekilde gerçekleşti. Dış politikayı ve diğer önemli eğilimleri korumak için elimden gelen çabayı göstereceğim...” dedi.” [16.10.2020 Sputnik]

Dördüncüsü: Amerika’nın rolü:

1- Amerika’nın konumu, netti. Rusya ve Kırgız otoritesini zor durumda bırakmak için seçimlerde yaşananları istismar etmeye kalktı. “ABD, Kırgızistan’daki taraflara şiddetten kaçınma ve seçim anlaşmazlığını barışçıl yollarla çözme çağrısı yaptı. Seçimlere gölge düşüren ve büyük protestolara yol açan uygulamaları endişe ile izlediğini dile getirdi. ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü AFP’ye verdiği demeçte, “Tüm tarafları şiddetten kaçınmaya ve seçim anlaşmazlığını barışçıl yollarla çözmeye çağırıyoruz” dedi. ABD Dışişleri Bakanlığı, AGİT destekli bir gözlem misyonunun “Seçimlere gölge düşüren oy satın alma işlemi hakkında güvenilir bilgilere ulaştığını” belirtti” [07.10.2020 El-Cezire] Bu, Kırgızistan’ın yaşadığı yeni koşullar ve siyasi belirsizliğin, Amerika’ya bu ülkeye nüfuz etmek için uygun atmosfer sağladığı anlamına geliyor. Bazı muhalefet partileri ile bağlantılarının olduğu kuşkusuz. Bu yılın başlarında meclis adaylarını ve dernekleri desteklemek ve böylece takipçileri için bazı nüfuz yaratmak amacıyla 60 milyon dolar nakit para yardımında bulunmakla suçlandı.

Buna ek olarak George Soros Vakfı da, Rus etkisinin hâkim olduğu bir ülkede istikrarı sarsmak için bazı para yardımında bulundu. 10 Ocak 2020 tarihli Time Entertainment sitesine göre, bu para yardımları, Ceenbekov hükümetinden habersiz gerçekleşiyordu.

2- Amerika’nın Kırgız muhalefeti içinde takipçileri var, ancak azlar ve bugün bile Kırgızistan’daki Rus etkisini yok edecek kadar etkili değiller. Fakat Rusya’nın iktidar yarışına giren takipçileri arasındaki uyumsuzluğu istismar etmek için aktif bir şekilde çalışıyorlar. Eğer Rusya, durumu sakinleştirmek için Ceenbekov’a istifa etmesini emretmemiş, sonra da gözleri önünde gerçekleşen seçimlerden sonra diğer adamını atamak için çalışmamış olsaydı, ABD takipçilerinin başarıya ulaşmalarına ramak kalırdı!

Beşincisi: Ezcümle

1- Kırgızistan’daki yönetişim mücadelesi, öncelikle yerel bir mücadeledir ve bu Müslüman ülkedeki siyasi sahnenin öncülerindeki yönetişim zihniyetinin olgunlaşmamış olmasından kaynaklanıyor. Bu sebeple özü etnik, bölgeselcilik veya kabilecilik olan çatışmalar ve çekişmeler patlak veriyor. Uzmanlara göre genel isimlerle adlandırılsalar da muhalefet partileri ve yandaşların eğilimleri etnik, bölgeselcilik veya kabilecilik özünden dışarı çıkmaz. Bu çatışma, bu durumda, Rusya’nın büyük etkisini bu küçük cumhuriyetten çıkarmayı amaçlamıyor. Rusya, parlamento seçim sonuçlarının açıklanmasının ardından patlak veren bu kaos ortamında ABD’nin muhalefet partileriyle temasından korkuyor. Yine Amerika’yı Kırgızistan’dan çıkarmak için elinden geleni sarf ettikten sonra tekrar bir dayanak bulmasından, yeniden nüfuz kazanmasından, Kırgızistan ve çevresinde Rusya’ya karşı çalışma yürütmesinden korkuyor.

2- Kırgızistan ve diğer ülkelerdeki Müslümanların durumu bu şekilde devam edecektir. Çünkü ümmeti dipsiz uçurumdan dipsiz uçuruma götüren ve sadece kişisel çıkarlarını umursayan kötü yöneticiler yönetiyor. İktidarı bir ganimet olarak görüyorlar. Bu yöneticileri atayan ya da sömürgeci kâfirin ataması karşısında sessiz kalan ümmete yönelik herhangi bir pastoral bakış açısına sahip değiller. Ümmet ve ümmet içindeki güçlü sınıf, uykusundan uyanana dek durum bu şekilde devam edecektir. Sonra uyanan ümmet, bu yöneticileri kovacak, Müslüman ülkelerden sömürgeci kâfirin kökünü kazıyacak, devletini, Hilafet Devletini dini temel üzerine oturtacak, Allah’ın indirdikleriyle hükmedecek, iyi bir yaşam ve Allah’ın izniyle cennete götüren bir yönetici atayacaktır.

يَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ وَيُدْخِلْكُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ وَمَسَاكِنَ طَيِّبَةً فِي جَنَّاتِ عَدْنٍ ذَلِكَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ * وَأُخْرَى تُحِبُّونَهَا نَصْرٌ مِنَ اللَّهِ وَفَتْحٌ قَرِيبٌ وَبَشِّرِ الْمُؤْمِنِينَ   "İşte bu takdirde O, sizin günahlarınızı bağışlar, sizi zemininden ırmaklar akan cennetlere, Adn cennetlerindeki güzel meskenlere koyar. İşte en büyük kurtuluş budur. Seveceğiniz başka bir şey daha var: Allah’tan yardım ve yakın bir fetih. Müminleri (bunlarla) müjdele." [Saf 12-13]

H.01 Rabiu’l Evvel 1442
M.18 Ekim 2020

Devamını oku...

Soru Cevap: Namazda Aralıklı Durmak Bidattır!

Hizb-ut Tahrir Emiri Celil Âlim Ata İbn Halil Ebu Raşta Tarafından Facebook Sayfası Takipçilerinin “Fıkhî” Sorularına Verilen Cevaplar Silsilesi

Soru Cevap

Namazda Aralıklı Durmak Bidattır!

Erkek ve bayan kardeşlerim; (Ferid Saad, Useyd Selim, Safa Muhammed, Hassan Yaser, Nasır İslam ve El-Riyahi Ebu Fatıma’ya)

Hakkında sormuş olduğunuz Cuma namazı hakkındaki cevap aşağıdaki şekildedir:

1-Daha önce, yani H. 02 Şaban 1441 M. 26/03/2020 tarihinde Cuma namazı hakkında bir cevap yayınladığımız gibi yine aynı şekilde H. 18 Şaban 1441 M. 11 Nisan 2020, sonra H. 17 Şevval 1441 M. 08/06/2020 tarihinde de yayınladık. Dolayısıyla bunlar, sizin sorularınız için yeterlidir. Nitekim bu cevaplarda şöyle geçmektedir.   

Birincisi: H. 02 Şaban 1441 M. 26/03/2020 tarihindeki cevabımızda şöyle geçmektedir:

(…Cuma namazına gelince; Cuma namazı farzı ayndır. إِذَا نُودِي لِلصَّلاَةِ مِنْ يَوْمِ الْجُمُعَةِ فَاسْعَوْا إِلَى ذِكْرِ اللَّهِ وَذَرُوا الْبَيْعَ“Cuma günü namaz için çağrı yapıldığı zaman, hemen Allah’ın zikrine koşun ve alışverişi bırakın.” [Cuma 9] Ayetteki emir, farziyet ifade eder. Mubah bir işten nehyeden bir karinenin varlığı, talebin kesin olduğunun delilidir. El Hâkim, Müstedrek Ala Sahihayn adlı eserinde Tarık b. Şihab’tan, Ebu Musa’dan rivayet ettiğine göre Nebi SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: الْجُمُعَةُ حَقٌّ وَاجِبٌ عَلَى كُلِّ مُسْلِمٍ فِي جَمَاعَةٍ إِلَّا أَرْبَعَةٌ: عَبْدٌ مَمْلُوكٌ، أَوِ امْرَأَةٌ، أَوْ صَبِيٌّ، أَوْ مَرِيضٌ“Cuma namazı kılmak; köle, kadın, çocuk ve hasta hariç, her Müslümana vaciptir.” [El Hâkim, hadis şeyhaynin şartına göre sahihtir dedi] Cuma namazı, korku içinde olana da farz değildir. Zira İbn Abbas Radıyallahu Anhuma, Nebi  SallAllahu Aleyhi ve Sellem’den rivayet ettiğine göre مَنْ سَمِعَ النِّدَاءَ فَلَمْ يُجِبْهُ فَلَا صَلَاةَ لَهُ إلَّا   مِنْ عُذْرٍ، قَالُوا: يَا رَسُولَ اللهِ وَمَا الْعُذْرُ؟ قَالَ: خَوْفٌ أَوْ مَرَضٌ“Kim, ezanı işitir de bir özrü olmadığı halde icabet etmezse, onun namazı yoktur.” Sahabe: Ey Allah’ın Rasûlü özür nedir? Diye sordu. Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem de “Korku ve hastalık” yanıtını verdi.” [Beyhaki, Süneni Kübra’da tahriç etti] Buna göre Cuma namazı, hakkında istisna kılıcı şeri bir nassın gelmiş olduğu kimseler hariç her Müslümana farzdır...) Bitti.

İkincisi: H. 18 Şaban 1441 M. 11 Nisan 2020 tarihindeki cevabımızda şöyle geçmektedir:

(... Subhanehu şöyle buyurmuştur: يَا أيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذَا نُودِيَ لِلصَّلَاةِ مِنْ يَوْمِ الْجُمُعَةِ فَاسْعَوْا إِلَى ذِكْرِ اللَّهِ وَذَرُوا الْبَيْعَ ذَلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ إِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ  “Cuma günü namaz için çağrı yapıldığı zaman, hemen Allah’ın zikrine koşun ve alışverişi bırakın. Eğer bilirseniz bu, sizin için daha hayırlıdır.” [Cuma 9] Dolayısıyla mani olunmaksızın namaza koşar. فَاسْعَوْا إِلَى ذِكْرِ اللَّهِ وَذَرُوا الْبَيْعَ “Hemen Allah’ın zikrine koşun ve alışverişi bırakın.” Dolayısıyla Müslüman, namaz için koşar, kendisine mani olunmaz… Yani Cuma namazı, evler gibi engellemenin caiz olduğu özel yerlerde kılınmaz... Bu nedenle cevapta, yöneticilerin camileri kapatmasının ve oralarda namazı yasaklamalarının caiz olmadığı, bu yöneticiler için büyük bir günahın olduğu ifadesi yer aldı. Buna göre yöneticiler, camide Cuma namazı kılınmasını yasaklarsa ve evlerden başka da namaz kılınacak bir yer yoksa, o zaman evde dört rekat öğle namazı kılınır. Bu durumda cevapta da belirtildiği gibi camileri kapatan devlet, büyük bir günah işlemiş olur.

Sebeplere tutunma konusuna gelince, doğrudur, ama tabii ki Şeriata aykırı davranmadan. Burada hasta birinin Cuma namazına gitmemesi, sağlıklı kişilerin gitmesi sebeplere tutunmadır... Soru cevapta, sağlıklı kişilerin namaz kılması için camilerin kapatılmaması, bulaşıcı hastalığa sahip hastaların namaza katılımını önlemek için tedbirlerin alınması gerektiği konusunda yeterli açıklayıcı net bilgi mevcut... Sağlıklı insanlar, korona hastası olabilir ama semptomları görünmeyebilir, bu yüzden herkes camilerden alıkonulur yani yeryüzü sakinlerine camiler yasaklanır denilmez. Çünkü bu söylem, hüccete hatta zannı galibe bile dayalı değildir!!...) Bitti. 

Üçüncüsü: 08/06/2020 tarihindeki cevabımızın sonunda şöyle geçmektedir:

(Altıncısı: Yukarıdakilerin özeti şu şekildedir:

1- Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in namaz için açıkladığı keyfiyeti değiştirmek, bidat sayılır. Bu durumdaki şeri hüküm şöyledir; sağlıklı biri, her zamanki gibi arada boşluklar olmadan yapışık saflarda namaz kılmak için camiye gider. Bulaşıcı hastalıklı biri camiye gitmez, dolayısıyla başkalarına bulaştırmaz.

2- Eğer devlet camileri kapatır, sonra da sağlıklı insanların Cuma ve cemaat namazları için camilere gitmesini yasaklarsa, Cuma ve cemaat namazını iptal etmesinden ötürü büyük bir günah işlemiş sayılır. Camiler, Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in açıkladığı gibi namaz için açık kalmaya devam etmelidir.

3- Keza devlet, Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in belirlediği keyfiyete uygun olarak namaz kılanları namazdan alıkoyarsa, dahası, özellikle de semptomları olmadan bulaş korkusuyla yanındakinden bir ya da iki metrelik mesafeyi namaz kılana zorunlu tutarsa, yine büyük bir günah işlemiş sayılır.

Bu konuda benim tercih ettiğim şeri hüküm budur. Allah en iyisini bilir ve en iyi hüküm verendir... Allah’tan Müslümanları işlerinin en düzgün olanına hidayet etmesini, emrettiği gibi Allah Subhânehu ve Teâlâ’ya ibadet etmelerini, Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in yoluna bağlanmalarını, sapmadan Raşidi Hilafetin kurulması ile Hanif Şeriatı ikame etmelerini diliyorum... Şüphesiz bunda Allah’ın izniyle iyilik ve zafer vardır. Yeryüzünde ve gökyüzünde hiçbir şey O’nu aciz bırakamaz. O, Aziz ve Hâkimdir.) Bitti.

Dördüncüsü: Yukarıda geçenlerden de anlaşıldığı üzere Cuma, farzı ayndır. Dolayısıyla cumanın, daha önceki cevaplarımızda açıkladığımız gibi safların şeri olarak sık tutulmasıyla birlikte Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in rükunlarını ve sıhhatinin şartlarını açıkladığı şekliyle eda edilmesi gerekir… Otoritenin bu şekilde kılınmasını engellemesi halinde otorite büyük bir günah işlemiş olur. İster bu devletin camileri kapatması şeklinde olsun isterse şeri olarak kılınmasını yasaklaması şeklinde olsun fark etmez…

Çünkü Cuma, fazı ayndır. Dolayısıyla mükellef olan tüm Müslümanların, ona koşması ve rükünleri ve sıhhatinin şartlarıyla birlikte saflarını sıklaştırarak şeri olarak cumayı eda etmesi gerekir… Şayet fiziksel bir engelden veya zalim bir yöneticinin cumanın şeri olarak kılınmasını engellemesinden, dahası namaz kılanlara aralıklı durmayı dayatarak bidat işlemeye zorlamasından dolayı bunu yapmaya güç yetiremiyor ve namaz kılan da bunu engelleyemiyorsa, onu gücü yettiği kadarıyla eda etmesi gerekir ve zalim yönetici ise günah işlemiş olur…       

Buhari ve Müslim Rahımehumullahu Teala, Ebi Hureyre Radıyallahu Anhu’dan tahriç ettiklerine göre Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: وَإِذَا أَمَرْتُكُمْ بِأَمْرٍ فَأْتُوا مِنْهُ مَا اسْتَطَعْتُمْ “Size bir şeyi emrettiğimde de onu, gücünüz yettiği ölçüde yerine getiriniz.” [Lafzı Buari’ye aittir.] Şayet bir Müslüman, (farzı ayn) Cuma namazını safları sıkı tutarak kılmaya güç yetirebiliyorsa, bu şekilde kılması vaciptir. Çünkü gücü yettiği halde namazı aralıklı kılmak bidattir. Yok eğer gücü yetmiyorsa otorite günah işlemiş olur. Bu durumda namazı gücü yettiği şekilde kılmalıdır. Nevevî “Ölümü: H. 676” (el-Minhâc Şerhu Sahîh-i Müslim b. Haccâc) adlı kitabında, lafzı Müslim’e ait olan bu hadisin şerhinde şöyle demiştir: Ebi Hureyra’dan Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: فإذا أَمَرْتُكُمْ بِشَيْءٍ فَأْتُوا مِنْهُ مَا اسْتَطَعْتُمْ “Size bir şeyi emrettiğimde de onu, gücünüz yettiği ölçüde yerine getiriniz.” Dolayısıyla bu, İslam’ın önemli kaidelerinden ve Sallallahu Aleyhi ve Selem’e verilen Cevâmiu’l-kelim’den bir tanesidir. Dolayısıyla da buna, çeşitleriyle birlikte namaz gibi sayısız hükümler girer. Dolayısıyla bazı rükunlarını ve bazı şartlarını yerine getirmekten aciz kalması durumunda geri kalanları yerine getirir…Allah daha iyisini bilir.] Bitti.     

Beşincisi: Soru soran kardeşlerimin üzerine düşen, farzı ayn olmasından dolayı Cuma namazına koşmalarıdır. يَا أيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذَا نُودِيَ لِلصَّلَاةِ مِنْ يَوْمِ الْجُمُعَةِ فَاسْعَوْا إِلَى ذِكْرِ اللَّهِ وَذَرُوا الْبَيْعَ ذَلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ إِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ  “Cuma günü namaz için çağrı yapıldığı zaman, hemen Allah’ın zikrine koşun ve alışverişi bırakın. Eğer bilirseniz bu, sizin için daha hayırlıdır.” [Cuma 9] Nebi Sallallahu Aleyhi ve Selem’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: الْجُمُعَةُ حَقٌّ وَاجِبٌ عَلَى كُلِّ مُسْلِمٍ فِي جَمَاعَةٍ إِلَّا أَرْبَعَةٌ: عَبْدٌ مَمْلُوكٌ، أَوِ امْرَأَةٌ، أَوْ صَبِيٌّ، أَوْ مَرِيضٌ“Cuma namazı kılmak; köle, kadın, çocuk ve hasta hariç, her Müslümana vaciptir.” [El Hâkim, hadis şeyhaynin şartına göre sahihtir dedi.] Dolayısıyla Cuma namazı, Rasul Sallallahu Aleyhi ve Selem’in açıkladığı şekilde saflar sıkı tutularak kılınmalıdır. Şayet otoritelerin engellemesinden ve onları aralıklı durmaya zorlamasından dolayı bunu yapmaya güç yetiremiyorlarsa, güçleri yettiği şekilde kılmaları ve Allah’ın lütfu ve yardımıyla eksiksiz bir şekilde şeri hükümleri tatbik edecek olan Raşidi Hilafeti ikame etmek için ciddi bir şekilde çalışmaları gerekir…

Bunun yeterli olduğunu ümit ediyorum. En iyi bilen ve hüküm veren Allah’tır.

Kardeşiniz
Ata İbn Halil Ebu Raşta

H. 27 Saferul Hayr 1442
M. 14 Ekim 2020

Soru-cevap için Emir’in (Allah onu korusun) aşağıdaki Facebook sayfasıyla bağlantı kurabilirsiniz:

www.facebook.com/HT.AtaabuAlrashtah/posts/2763676670545006

Devamını oku...

Doğu Akdeniz’de Türk-Yunan Çatışması

Soru Cevap

Doğu Akdeniz’de Türk-Yunan Çatışması

Soru:

Türkiye Dışişleri Bakanı Mevlut Çavuşoğlu, 8 Ekim 2020 günü Türkiye ile Yunanistan arasında yeni bir anlaşmaya varıldığını açıkladı. Turkeyalaan sitesine göre “Slovakya’da düzenlenen Bratislava Küresel Güvenlik Forumu’na (GLOBSEC) katılmak üzere bu ülkeye giden Çavuşoğlu, Yunan mevkidaşı Nikos Dendias ile görüşmesinin ardından yaptığı açıklamada istikşafi görüşmelerin yapılmasında mutabık kaldıklarını söyledi. Ev sahipliğini Türkiye yapacağı için bu toplantılarla ilgili bazı tarih önerilerinde bulunacaklarını belirtti...” [08.10.2020 turkeyalaan.com] Bunun öncesinde Türkiye, Yunanistan ile ilişkilerinde büyük bir krize neden oldu. Türkiye savaş gemileri eşliğinde Türk sondaj gemisini yollayarak Yunanistan’a adeta meydan okudu. Türkiye-Yunanistan arasındaki bu krizin hakikati nedir? Bu krizde uluslararası tutumların gerçekliği nedir? Krizin arkasında Amerika mı var? Yoksa Türkiye tek başına mı hareket ediyor? Başlarda yaşanan ve daha sonra müzakere mutabakatı ile sona eren bu büyük gerilimi nasıl yorumlayabiliriz? Teşekkür ederim.

Cevap:

Türk-Yunan krizini, nedenleri, Türkiye’deki iç siyasete dönük yansımaları, ekonomik ve uluslararası boyutları açısından değerlendirmek lazım. Bunu anlamak için, geçen yüzyılın ilk çeyreğinde imzalanan Lozan Anlaşması’ndan başlayarak aşağıdaki konulara bir göz atmak gerekiyor:

Birincisi: Lozan Anlaşması:

1- Türkiye, Ege Denizi ve Doğu Akdeniz’de en uzun kıyı şeridine sahiptir. Ancak asrın mücrimi Mustafa Kemal temsilcilerinin, İstanbul’daki Hilafetten ayrılan Ankara-TBMM Hükümeti adına 24 Temmuz 1923’te imzaladığı Lozan Anlaşması, Türkiye’yi Ege Denizi’ne hapsetti. Kıyıları neredeyse Ege Denizi’ne bitişiktir. Ege Denizi’ndeki adaların tamamı ya da çoğu, Yunanistan’a aittir! Mustafa Kemal, temsilcilerini İsviçre’nin Lozan kentine göndermiş, İstanbul’daki Hilafetten ayrılan Ankara hükümetinin, müttefikler ile istedikleri anlaşmayı imzalayabileceklerini önermiş, böylece İngiltere, Fransa ve diğer ülkelerin temsilcileri ile Ankara-TBMM hükümeti adına İsmet İnönü başkanlığındaki Mustafa Kemal’in temsilcileri arasında İsviçre’de Lozan Anlaşması imzalanmıştı.

2- Mustafa Kemal ve temsilcilerinin kabul ettiği bu anlaşmada, 12. Madde dâhil olmak üzere inanılmaz maddeler yer alıyordu. İşte bu maddeye göre Ege adalarının tamamı veya çoğu, Yunanistan’a bağlandı. Oysa bazı adalar, Yunanistan’a yaklaşık 600 km uzaklıktayken, Türkiye anakarasına sadece 2 km uzaklıktadır, tıpkı Meis adası gibi. Kastellorizo olarak adlandırdıkları ve Yunanistan’a ait olan Meis adası, Antalya-Kaş ilçesinin hemen karşısındadır. Söz konusu anlaşma, Yunanistan’a Türkiye’nin kıyılarında sondajda bulunmamasını talep etme hakkını (meşruiyetini) veriyor. Çünkü bu, Lozan Anlaşması uyarınca Yunanistan’ın münhasır hakkıdır! 15. Madde, Türkiye’nin aşağıda sayılan Adalar üzerindeki tüm hak ve senetlerinden İtalya yararına vazgeçmesini sağlıyor: Astampalya (Astropalia), Kodoş (Rhodes), Kalki (Calki)... 20. Madde Türkiye’nin, Britanya Hükümetince Kıbrıs’ın 5 Kasım I914’te açıklanan ilhakını tanıdığını bildiriyor. 23. Madde de Bağıtlı Yüksek Tarafların, Boğazlar Rejimine ilişkin bugün yapılmış Sözleşmede açıklandığı üzere, Çanakkale Boğazında, Marmara Denizinde ve Karadeniz Boğazında denizden ve havadan, gerek barış, gerek savaş zamanlarında özgürce geçiş ve gidiş–geliş ilkesini kabul ve açıklama konusunda anlaştıklarını öngörüyor! Böylece Doğu Akdeniz’de en uzun kıyı şeridine sahip olan Türkiye, bu denizlerdeki adalar etrafında seyrüsefer serbestisini kaybetti. Bugün Erdoğan, bu denizleri (gasp edilen “mavi” vatan) ismiyle anıyor ve bundan hayıflanıyor. Hem de Lozan’da bu tavizleri kabul eden asrın mücrimi Mustafa Kemal’in fotoğrafı başının üstünde asılıyken... Bütün bunlara rağmen cesurca çıkıp Mustafa Kemal’i incitecek tek bir söz bile söyleyemiyor! Dahası sondaj gemilerine Fatih ve Kanuni gibi büyük komutanların isimlerini vererek Türk halkının duygularını okşuyor! Oysa izlediği bütün politikalar, bu büyük Osmanlı komutanlarının politikalarından oldukça uzaktır. Erdoğan yaptığı açıklamada, “Türkiye’nin kendisine dayatılan ahlaksız harita ve belgeleri yırtıp atacak askeri güce sahip olduğunu anlayacaklar. Ya siyasetin, diplomasinin diliyle ya da sahada yaşayacakları acı tecrübeyle anlayacaklar” ifadelerini kullandı.” [05.09.2020 El-Cezire] Ama sadece bununla yetiniyor ve iyi bir şey yaptığını sanıyor! Umarız Türk halkı, etkili bir ordusu bulunmayan Yunanistan’ın askerlerini Meis adasına gönderdiğini görmüştür. Bilindiği üzere Lozan Anlaşması, adanın silahlardan arındırılmasını öngörüyor. Buna rağmen Yunanistan’a hak ettiği güçle karşılık verilmemiştir!

3- Mustafa Kemal’in, müttefiklerle imzaladığı bu anlaşma, bir ihanet anlaşmasıdır, ancak yine de Ankara-TBMM hükümeti adına imzalamıştır. İngiltere, bununla da yetinmeyerek, belirlediği şartların yerine getirilmesini istedi. En önemlisi, Halifeliğin tamamen kaldırılması ve laik devletin kurulmasıdır. Mustafa Kemal isteneni yaptı ve dolayısıyla 3 Mart 1924 sabahı Halifeliğin kaldırıldığını, din ve devlet işlerinin ayrıldığını açıkladı. Aynı gece Mustafa Kemal, İstanbul valiliğine Halife Abdülmecid’in ertesi gün şafak sökmeden önce Türkiye’den ayrılması için bir emir gönderdi. Bunun üzerine vali, polis ve asker eşliğinde gece yarısı Halifenin sarayına gitti. Halife Çatalca’ya otomobille götürüldü ve oradan İsviçre’ye giden bir trene bindirildi. İki gün sonra Mustafa Kemal, tüm veliaht ailesini toplayarak yurt dışına sürgün etti. Tüm dini görevler kaldırıldı. Müslümanlara ait vakıflar, devletin mülkü haline getirildi. Dini medreseler sivil statüye dönüştürülerek, Maarif Bakanlığı’na (Milli Eğitim Bakanlığı) bağlandı. Böylece Mustafa Kemal, İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon’un talep ettiği Halifeliğin kaldırılması, Halifenin sürgün edilmesi, mallarına el konulması ve laik devlet kurulması şartlarını yerine getirdi. Dolayısıyla Halifeliğin kaldırılmasından önce imzalanan Lozan Anlaşması, doğrulanmış olup Halifeliğin kaldırılmasından sonra yürürlüğe girmiştir. Böylelikle Lozan Anlaşması, Halifeliğin kaldırılmasıyla taçlandırılmış oldu. Ülkeler, Türkiye’nin bağımsızlığını tanıdılar. İngilizler de İstanbul ve Boğazlardan çekildiler. Bir İngiliz milletvekili, Avam Kamarası’nda Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlığını tanıması nedeniyle Curzon’u protesto etmesi üzerine Curzon, ona Türkiye meselesi kesin olarak bitmiştir. Bir daha asla ayağa kalkamayacaktır. Çünkü biz onun manevi gücünü yok ettik: Hilafeti ve İslamı ortadan kaldırdık yanıtını verdi. Böylece İngilizler, Mustafa Kemal eliyle genel olarak tüm dünyadaki, özel olarak Türkiye’deki Müslümanlara rağmen, Hilafeti ve İslam’ı ortadan kaldırdılar. Ve böylece Allah’ın indirdikleriyle yönetim, dünyanın her köşesinden kalktı. Allah’ın indirdiklerinden başkasıyla yönetim devam etti. Küfür yönetimi geçerliliğini korudu. Tâğut yönetimi tüm insanlara hükmetmeye ve tüm dünyada uygulanmaya devam etti.

İkincisi: İşte Mustafa Kemal temsilcilerinin İsviçre’nin Lozan kentinde imzaladığı bu anlaşma, Türkiye’yi Ege Denizi’ne hapsetti. Adalarını ve kıyı şeritlerini Yunanistan’a ait kıldı. Bu yüzden Türkiye’nin Ege Denizi’nde sondaj yapması yasaktır! Buna yaklaşık yüz yıl önce karar verilmiştir. Türkiye, bu karara uyuyor. Peki, şimdi Türkiye’yi tahrik eden faktör nedir? Olayların gidişatını inceleyenler, bu krizin arkasında iki faktörün olduğunu görürler: Türkiye’nin ekonomik koşulları nedeniyle içsel faktör ve arkasında ABD’nin olduğu dışsal faktör.

1 - İçsel Faktör:

A- Türkiye, enerji tüketen, üretmeyen bir ülkedir. Son zamanlarda petrol üretimi, günlük 53 bin varile ulaştı. [25.07.2020 Anadolu Ajansı] Bu rakam, yıllık bir milyon varil petrol tüketimine kıyasla oldukça düşük bir rakamdır. [22.04.2020 El Arab El Cedid] Türkiye, yaklaşık 475 milyon metreküp gaz üretiyor ve 45 milyar metreküpten fazla gaz ithal ediyor. [31.08.2020 El Cezire.net] Böylelikle Türkiye, yüklü miktarda ithal petrol ve doğalgaz faturası ile karşı karşıya. 2018’de 43 milyarlık enerji ithalatı faturası, küresel enerji fiyatlarındaki göreceli düşüş nedeniyle 2019’da 41 milyar dolara geriledi. [27.02.2020 Daily Sabah] Bu, Türkiye ekonomisini önemli ölçüde bunaltan bir faktördür.

B- Türkiye, coğrafi olarak Arap bölgesindeki petrol üreticisi ülkeler ve İran, Azerbaycan ile petrol tüketicisi ülkeler olan Avrupa ülkeleri arasında yer aldığından birçok enerji stratejisini “koridor ülke” temeli üzerine inşa etti. Bu yüzden Ceyhan Limanı, Azerbaycan petrol ihracatı limanı haline geldi. Transit geçiş petrol boru hatları inşa edildi. Rus gazını Türkiye’nin batısına, oradan Avrupa’ya taşıyacak olan ve 08 Ocak 2020 açılışı gerçekleşen Türk Akımı boru hattı muhtemelen sonuncusu olmayacaktır. Türkiye, enerji koridoru ülkesi olması nedeniyle geçiş ücretleri alsa da petrol ve doğalgaz faturası, ekonomisinin hala belini büküyor.

C- 2009’ten bu yana Yahudi varlığı ve uluslararası şirketler, Doğu Akdeniz’de astronomik miktarlarda doğalgaz keşfine ilişkin yeni açıklamalar yapıyorlar. Hayfa’nın 80 km batısındaki Tamar yatağında, 9 trilyon metreküp çıkarılabilir gaz bulundu. Birkaç ay sonra işgal altındaki Filistin’in batısındaki Dalit hidrokarbon yatağında 500 milyar metreküp, 2010 yılında da Filistin’in batısındaki Leviathan yatağında 16 trilyon metreküp gaz keşfedildi. Amerikan Foreign Policy gazetesi, “Bu, son on yılda dünyanın en büyük doğal gaz keşfidir” ifadelerini kullandı.

D- Bu nedenle Türkiye, Güney Kore’den modern büyük bir sondaj gemisi sipariş etmek ve satın almak için harekete geçti. Fatih gemisi, ilk kez 2011 yılında denize indi, petrol ve gaz sondajına başladı. Daha sonra Türkiye ile Kıbrıs ve Yunanistan arasında Türkiye’nin Kıbrıs kıta sahanlığında sondaj yaptığı iddiasıyla bir dizi kriz patlak verdi. Türkiye’nin bahanesi, Kıbrıslı Türkler ve haklarıydı. Fakat son aylarda Türkiye, mantıklı bir sondaj ve sismik araştırma gemisi filosuna sahip olmak, Karadeniz’de, Türkiye’nin batı kıyılarında, Doğu Akdeniz’de Kıbrıs’ın güneyinde aynı anda sondaj ve arama becerisi elde etmek için İngiltere’den alınan üçüncü sondaj gemisinden sonra sondaj çalışmalarına hız verdi.

E- Türkiye, petrol ve gaz keşfi ile ekonomik durumunu düzeltme gereksinimi duyuyordu. Türk ekonomisinin sert darbelere maruz kaldığını belirtmekte fayda vardır. Sancıları, Türk Lirasının sürekli değer kaybetmesinde açıkça görüldü. Bu yüzden Cumhurbaşkanı Erdoğan, ekonomi için bir umut ışığı bulmak umuduyla gaz arama çalışmalarına hız verdi. Erdoğan, liranın yaşadığı değer kaybından, partisinden bazı liderlerin isyan bayrağı açması ve popülaritesini kemiren muhalif partiler kurulmasından sonra azalan popülaritesini ancak böylece koruyabilecekti. Bu nedenle Karadeniz’de de sondaj çalışmaları yürütülüyordu. Çalışmalar, sadece Akdeniz’de Yunanistan ile tartışmalı bölgelerle sınırlı değildi.

2- Dışsal Faktör:

A- ABD, Türkiye’nin bu çabalarını iki açıdan destekliyordu: Birincisi, yerel açıdan. Şöyle ki Amerika’nın Türkiye’deki adamı “Erdoğan”, ekonomideki durgunluğu giderebilirse daha iyi bir konumda olacak, popülaritesini artıracak ve 2014’ten önce olduğu gibi popülaritesini tekrar yüksek seviyelere çıkarabilecekti. Bu durum, Libya’ya müdahalesi gibi ABD politikalarını uygulamasına kolaylık sağlayacak, Amerika yararına bölgesel müdahalelere harcamalarda bulunabilecekti. İkincisi, Amerika, Avrupa’nın Rus gazının siyasi etkisi altında olmasını istemediği gibi gaz konusunda bağımsız olmasını da istemiyordu. Yunanistan ve Kıbrıs Avrupa Birliği üyesidir ve bu iki ülkeden Avrupa’ya boru hatları uzanması, Amerika’nın pek hoşuna gitmiyordu. Bu yüzden Avrupa’nın gaz konusundaki bağımsızlığının Türkiye tarafından tehdit edilmesini destekliyordu. Diğer bir deyişle, Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan, gizli Amerikan desteğiyle anlaşmaya yanaşmaksızın kıta sahanlığı olarak gördüğü bölgelerde Yunanistan’ı sondaj yapmakla tehdit etti. Bu nedenle Türk ve ABD savaş gemileri deniz tatbikatları icra ettiler. Milli Savunma Bakanlığı, Twitter üzerinden yaptığı açıklamada, “TCG Barbaros fırkateyni ve TCG Burgazada korveti ile ABD muhribi USS Winston S. Churchill tarafından 26 Ağustos 2020 günü, Doğu Akdeniz’de deniz eğitimleri icra edilmiştir” denildi. [26.08.2020 turkeyalaan.com] NATO üyesi bir Avrupa ülkesine karşı yine NATO üyesi başka bir devleti desteklemesi, Amerika’yı çok zor durumda bırakacak olmasına rağmen ABD bunu yaptı. Buna karşılık NATO üyesi Fransa Yunanistan ile ortak askeri tatbikat yaptı. Askeri tatbikat, askeri yığınak, meydan okuma tonu… Bütün bunlar, Doğu Akdeniz’de tehlikeli bir ortam oluşturdu. Eğer bu durum daha sonra kontrol altına alınmasaydı, NATO ülkeleri arasında yani ABD’nin perde arkasından desteklediği Türkiye ile Fransa’nın alenen desteklediği Yunanistan arasında askeri çatışma patlak verme tehlikesini doğurabilirdi.

B- Öte yandan Amerika’nın, liderliğini yaptığı NATO üyesi iki ülke arasında neredeyse askeri eylemlere dönüşebilecek büyük bir çatışma meydana gelmesine izin vermesi ve krizin çözümü için ağırlığını koymaması, ABD’nin Koronavirüs ve seçimler gibi içsel sorunlarla boğuştuğunu, şu an Avrupa’ya özellikle Yunanistan’a yönelik bu eylemleri Erdoğan’a havale ettiğini, bununla birlikte bazı yöntemlerle de onu desteklediğini gösteriyor. Türkiye ve Yunanistan’ın Amerikan liderliğindeki transatlantik üyesi ülkeler olması nedeniyle bu yöntemler, ABD’yi zorda bırakması hesap edilen yöntemlerdir. Bu nedenle Amerika, bu koşullarda Türkiye’yi desteklemek için Türkiye ile deniz eğitimi icra etti. Bir açıdan durum bu. Diğer yandan Pompeo, Kıbrıs’a ani bir ziyaret gerçekleştirdi. Russia Today sitesinin bildirdiğine göre “Pompeo, Türkiye’yi askeri firkateynler eşliğinde bir Türk keşif gemisinin faaliyet yürüttüğü Doğu Akdeniz’den askerlerini çekmeye çağırdı.” [13.09.2020 Russia Today] Yani Amerika’nın Türkiye’yi desteklemesi, Avrupalı müttefikleri karşısında kendisini çok zor duruma düşürdü. Bu yüzden Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan sondaj gemisini limana geri çağırmasını istemek zorunda kaldı. Erdoğan da sondaj gemisini geri çağırdı. Ardından Yunanistan ile diyalog ve müzakereye geçildi, çünkü Yunanistan, diyalog için Türk sondaj gemisinin geri çağrılmasını şart koşmuştu.

Üçüncüsü: Diğer ülkelerin pozisyonları:

1- Fransa, Avrupa’nın en güçlü pozisyonunu sergiledi. İlk andan itibaren Yunanistan’ın yanında yer aldığını açıkladı ve bireysel davrandı. Cumhurbaşkanı Macron yaptığı açıklamada, Aralarında Yunanistan’ın olduğu Avrupalı ortaklarımızın da işbirliği ile gelecek günlerde Doğu Akdeniz’deki Fransız askeri varlığını geçici olarak güçlendirmeye karar verdim” dedi. [13.08.2020 Anadolu Ajansı] Kıbrıs’a konuşlandırdığı Rafael tipi savaş uçaklarının katılımıyla Yunanistan ile ortak deniz tatbikatı yaptı. Daha sonra 26 Ağustos 2020’te başka bir askeri tatbikat daha gerçekleştirdi. Yunanistan ve Kıbrıs’ın “Rum Kesimi” yanı sıra İtalya da tatbikata katıldı. Bölgede hiçbir etkisi olmamasına rağmen Fransa bütün bunları yaptı! Tüm bunlar, Fransa’nın yeniden kayda değer bir etki oluşturmak için girişimde bulunduğunu gösteriyor. Amerika ile Türkiye’nin ortak askeri tatbikat yaptığı bir zamanda, Fransa’nın Yunanistan ile ortak askeri tatbikat yapması, Amerika’ya örtülü bir meydan okumadır. Kendisiyle birlikte İtalya’yı da sürüklemesi, Türkiye’ye karşı Avrupa ülkelerini seferber ettiğinin göstergesidir. Ayrıca Fransa, bazı Avrupa-Akdeniz ülkeleri (İtalya, Malta, İspanya, Yunanistan, Kıbrıs Rum Kesimi) ile bir toplantı gerçekleştirdi. AB ve NATO içinde Türkiye’ye karşı sert bir tutum takınmaları için onlara baskı yaptı. “Fransa Cumhurbaşkanı, Avrupalılar olarak daha net ve açık olmalıyız. Türkiyenin halkı ve milletine karşı değil. Cumhurbaşkanı Erdoğanın hükümetine karşı. Onun bugün kabul edilemez tutumları var ki bunların bazılarını söyledim. Türkiye bölgede artık bir ortak değilifadelerini kullandı.” [10.09.2020 France 24] Ayrıca “Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Yves Le Drian, 24-25 Eylül’de gerçekleşmesi planlanan Avrupa Birliği liderler zirvesinin en öncelikli konusunun Ankara’ya uygulanabilecek yaptırımlar olacağını açıkladı. Le Drian, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Türkiye’nin gerçek ekonomik durumunu saklamak amacıyla Yunanistan ile gerilimi tırmandırmaya devam ettiğini söyledi.” [07.09.2019 www.independentarabia.com]

Fransa’nın Türkiye karşıtı küstahça tutumuna ve Türkiye Cumhurbaşkanının kemiğini kırma girişiminde bulunmasına rağmen, Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da gemilerine adını verdiği “Fatih” ya da “Kanuni” olamamasına, Fransa’ya Akdeniz’de gerekli dersi verememesine, arka bahçesinde kemiğini kırmak için binlerce mil öteden savaş uçaklarını ve gemilerini gönderen Fransa’ya haddini bildirmek için en azından bir gemisini bile batıramamasına rağmen Fransız politikası doğaçlama olarak kalıcıdır ama derinlikten yoksundur. Malta, alelacele Fransa ile ittifakından vazgeçti. Malta Dışişleri Bakanı Evarist Bartolo, Türk mevkidaşı Mevlut Çavuşoğlu ile düzenlediği basın toplantısında, “AB’nin Türkiye ile ilişkilerine stratejik olarak yaklaşması gerektiğini söyledi. Bartolo, “Bence artık zamanı geldi. AB’nin Türkiye ile ilişkilerine stratejik olarak yaklaşması lazım. Ticaret, insan hakları, terörle mücadele… Yani bu ilişkinin çok boyutlarına AB’nin stratejik şekilde bakması lazım.” diye konuştu. [12.09.2020 Anadolu Ajansı]

2- İngiltere’ye gelince, Doğu Akdeniz’deki gerginlik hakkında hiçbir yorumda bulunmaması, Fransa’nın korkularını artırdı. Dahası Brexit’ten bu yana Fransa, İngiliz rolüne şüphe ile yaklaşmaya başladı. Cezayir’de olduğu gibi bazen kendisine düşmanca davrandığını gördü. Londra finans merkezi, petrol ve doğalgaz piyasasında özellikle de fiyatlandırma konusunda İngiltere’ye prestij kazandırıyor. Çünkü Londra finans merkezinin, Brent ham petrolü ve diğer petrol türlerinin fiyatlandırması, hatta doğal gazın fiyatlandırması ile bile ilişkisi söz konusu. İngiltere’nin AB’den ayrıldığını gören Fransa, uluslararası açıdan son derece hayati öneme sahip bu sektörde kendisine yer bulmaya çalışıyor. Bu nedenle Yunanistan’da ayağını sağlamlaştırmak gerektiğini düşündü. Belki bu, enerji konularında sadece bir tüketici değil, bir aktör olmasına yardımcı olabilirdi.

Buna karşılık İngiltere, Brexit nedeniyle AB’nin yarı cezalandırıcı bir politika izlediğini görüyor, kendi yolunu yapıyor ve politikalarını belirliyordu. Belki de Doğu Akdeniz’deki gerginliğin aniden tırmanmasından korktu ve bu yüzden Türkiye karşıtı pozisyon almadı. Çünkü Türkiye’deki çıkarlarına kıyasla İngiltere için Yunanistan hiçbir şey ifade etmez. Fransa gibi kör bir fanatik ancak Yunanistan dalgasına binerdi! İngiltere ve Almanya’ya kıyasla Fransa, öngörüden yoksundur. Bu yüzden üstlendiği zorlu siyasi eylemlerden sonra hep eli boş olarak geri dönüyordu. Bütün bunlar nedeniyle Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan, Macron’u sert bir şekilde eleştirdi. Erdoğan, “Sayın Macron, senin şahsımla daha çok sıkıntın olacak. Senin tarih bilgin de yok. Sen Fransa’nın tarihini de bilmiyorsun. Önce Türk milletiyle uğraşma, Türkiye’yle uğraşma.” dedi. [12.09.2020 El Kuds el Arabi]

3- Almanya ise Fransa’nın Türkiye karşıtı tutumunun peşinden gitmedi. Arabuluculuk önerisinde bulundu. Bazıları bunu, Washington’un oynaması gereken bir rolü oynamak olarak yorumladı. Almanya, Fransa’nın tutumundan uzak durmaya devam etti, arabuluculuk yaptı ve diyalog çağrısında bulundu. Almanya Dışişleri Bakanı Heiko Maas, Atina ziyareti sırasında yaptığı açıklamada, Türkiye’ye karşı Almanya’nın en net tutumunu ortaya koydu. Maas, “Türkiye’nin Akdeniz’in doğusundaki sondaj çalışması ile ilgili çok net bir pozisyonumuz var. Uluslararası kanunlara saygı gösterilmesi gerek. Eğer Ankara, Akdeniz’in doğusundaki provokasyonu durdurursa AB-Türkiye ilişkilerinde ilerleme sağlanabilir. Kıbrıs kıyılarındaki Türkiyenin sondaj çalışması durmalıdır.ifadelerini kullandı. [22.07.2020 France 24]

4- Rusya’ya gelince, taraflar arasında arabuluculuk yapmak için Türkiye ile iyi ilişkilerini kullanmayı önerdi. Ancak her zamanki gibi çaresizdir, otomatik olarak hareket edemez. Her ne kadar Fransa’nın askeri tatbikatlarına misilleme olarak Doğu Akdeniz’de askeri tatbikat yapacağını açıklasa da hareket edemez. Belki de kendisini hatırlatmak istiyordur. “Bloomberg ajansının Türk donanmasından bildirdiğine göre, önümüzdeki salı günü Akdeniz’de Rusya’nın gerçek mühimmat ile askeri deniz tatbikatı yapması planlanıyor. Tatbikat 22 Eylül’e kadar sürecek. Diğeri de 17-25 Eylül’e kadar sürecek. Rusya Donanma Sözcüsü Yüzbaşı Igor Dygalo yaptığı açıklamada, “Türkiye ile güçlü ekonomik ve savunma ilişkilerimiz var, ancak politikamız gereği, her iki tarafı da desteklemekten kaçınıyoruz” dedi. Fransa’nın bölgede gerçekleştirdiği askeri tatbikatın ardından Rusya askeri tatbikat gerçekleştirdi. Fransa, çatışmada Yunanistan ve Kıbrıs’ı desteklemek için savaş uçakları ve bir savaş gemisi konuşlandırdı. [07.09.2019 www.independentarabia.com] Yani, Rus pozisyonu, marjinal kalıyor, okyanusun ötesinden gelecek işareti bekliyor, ama gücünü hatırlatmaktan da geri kalmıyor.

Dördüncüsü: Bütün bunlardan dolayı Türk-Yunan krizi, eğer uzun sürerse, uluslararası ilişkilerde derin bir çatlaklık yaratacaktır. Transatlantik tarafındaki ilişkiler açısından Avrupa ülkeleri, Amerika’nın liderliğinden çekildiği, Çin ve büyüyen iç sorunlarına odaklandığı bir dünyada yerlerini görmek istiyorlar. Bu ülkeler, Amerika’dan ayrı bir rol arayışındalar. Trump yönetimi altında Amerika, Avrupa çıkarlarını tehdit etmekten, Libya’da Rusya ve Türkiye’nin oynadığı roller gibi başkalarını kullanmaktan kaçınmıyor. Avrupa ülkeleri, büyük bir kısmı Türkiye’nin kontrolüne geçmesi durumunda Doğu Akdeniz krizinin güvenli bir doğal gaz kaynağı hayallerini dumura uğratmasından çok korkuyorlar. Çünkü Washington, perde arkasından Türkiye’yi destekliyor. Fransa Doğu Akdeniz politikası gereği Washington’un Türkiye ve Rusya için belirlediği rolleri reddetmeye çalışıyor. Transatlantik üzerinden yaşanan bu anlaşmazlık, Avrupa içinde yaşanan uyuşmazlıktan daha az değildir. Almanya’nın tutumu, Türkiye’nin Avrupa tarafından cezalandırılmasını isteyen Fransa’ya mâni oluyor. Diğer bir deyişle Fransa, AB içinde Türkiye’ye karşı mutabakat sağlayamadı, bu yüzden gidip Avrupa-Akdeniz ülkeleri ile bir toplantı gerçekleştirdi! Almanya, kendi çıkarlarını düşünüyor, hatta Türkiye ile bir geçmişi var. Almanya ve Osmanlı Devleti, Birinci Dünya Savaşı’nda müttefiklere karşı yan yana savaştılar. Almanya’nın Türkiye ile ilişkileri halen çok güçlü, bunu ancak ABD politikalarına göre hareket eden Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın (çıkışları) zedeleyebilir. Buna ek olarak, Almanya’da hatırı sayılır Türk toplumu var.

Beşincisi: Krizin sona erip ermediğine gelince, Türkiye, Karadeniz’de 320 milyar metreküplük önemli bir doğalgaz rezervi bulduğunu açıkladı. Bu, Türkiye’yi Karadeniz ve Doğu Akdeniz’de daha fazla sondaj yapmaya itiyor. Zira Türkiye’nin, ekonomik yükünü hafifletme çabaları devam ediyor. Avrupa’nın özellikle de Fransa’nın başını ağrıtmak ve baskı uygulamak, böylece bölgede Amerikan politikalarına aykırı hareket etmek ve parazit çıkarmak konusunda daha uzağa gitmemesi için ABD’nin Türkiye’ye verdiği destek de sürüyor. 

Ancak, Müslümanların izzet kaynağı İslam Devleti Hilafetin kaldırılışından sonra, son yüz yılda İslam ülkelerinin başka ulusların kuyruğu haline gelmesi, sömürgeci kâfirlerin, Müslüman ülkelerdeki uşak yöneticileri ile İslam ülkelerinin kaderiyle oynaması gerçekten acı verici! Bununla birlikte her gecenin karanlığından sonra şafak söker. Hizb-ut Tahrir, üstünlük, zafer ve aydınlık nişanesi Hilafeti Allah’ın izniyle geri getirmek için İslam ülkelerinin derinliklerinde çalışıyor.

إِنْ هُوَ إِلَّا ذِكْرٌ لِلْعَالَمِينَ * وَلَتَعْلَمُنَّ نَبَأَهُ بَعْدَ حِينٍ   "Bu Kuran, ancak dünyalar için bir öğüttür. Onun haberlerinin doğruluğunu bir süre sonra mutlaka öğreneceksiniz.[Sâd 87-88]

 

H.24 Safer 1442
M.11 Ekim 2020
Devamını oku...

Azerbaycan-Ermenistan Çatışması

Soru Cevap

Azerbaycan-Ermenistan Çatışması

Soru:

Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev, 04 Ekim 2020 Pazar akşamı devlet televizyonunda yayınlanan konuşmasında, Ermenistan’ın ordusunun Dağlık Karabağ’dan çekilmesine ilişkin takvim sunması halinde ateşkese dönebiliriz.diye konuştu. Aliyev, Ordunun Pazar günü Cebrayıl kentinin kontrolünü ele geçirmesi Ermenistan ve destekçileri için bir derstir. Bu dersten ibret almalıdır.ifadesini kullandı. [05.10.2020 El-Cezire] Azerbaycan ile Ermenistan arasında 2016’da olduğu gibi zaman zaman sınırlı ve bazen de kapsamlı çatışmalar yaşanıyor. 27 Eylül 2020 sabahı 1994’te iki taraf arasında sağlanan ateşkesten bu yana, benzeri yaşanmamış sertlikte şiddetli çatışmalar patlak verdi. Türkiye, önceki çatışmalarda Azerbaycan’a askeri destek sağlamamıştır. Fakat bu sefer Türkiye, Azerbaycan’ı desteklediğini açıkladı. Öyle görünüyor ki belirli hedefleri var! Peki, bu hedefleri ne olabilir? Türkiye, neden jet hızıyla müdahil oldu? Minsk Grubu ülkelerinin özellikle de ABD, Rusya ve Fransa liderlerinin pozisyonu nedir? Teşekkür ederim.

Cevap:

Neler olup bittiğini anlamak için aşağıdaki hususlara bir göz atmak gerekiyor:

1- Azerbaycan, 27 Eylül 2020 sabahı Ermenistan topraklarına geniş çaplı bir saldırı başlattığını açıkladı. Azerbaycan Savunma Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada, “Terter’in Gapanlı, Ağdam’ın Çıraklı ve Orta Garvand, Fuzuli’nin Alhanlı ve Şükürbeyli, Cebrayıl’ın Çocuk Mercanlı köylerine Ermenistan ordusunun yoğun bombardımanı sonucunda sivillerden ölü ve yaralıların olduğu bildirildi. Bu bölgelerdeki sivil yerleşimlerin de ciddi şekilde hasar gördüğü aktarıldı. Açıklamada, Azerbaycan ordusunun, misilleme olarak çok sayıda Ermeni askerini, tesis ve askeri araçlarını tespit ederek imha ettiği, cephe hattının farklı yönlerinde Ermenistan’a ait 12 adet Rus yapımı OSA uçaksavar füze sisteminin ise imha edildiği belirtildi.” [27.09.2020 El Cezire] Azerbaycan Milli Meclisi, ülkenin bazı şehir ve bölgelerinde savaş hali ilanı ve çatışma bölgelerinde sıkıyönetim uygulanması kararı aldı. Ermenistan da savaş hali ilan etti. Hatta Ermenistan, Müslümanlara karşı bir Haçlı Seferi başlattığını göstermek amacıyla sosyal medya hesabından bir elinde haç, diğer elinde silah tutan bir papazın fotoğrafını paylaştı. Yaptığı açıklamada ülkesinin pozisyonunu duyuran Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan, “Bu, Ermeni halkına, özgürlüğüne ve bağımsızlığımıza karşı açılan bir savaş. Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) Minsk Grubu’nun eş başkanları çatışmaların tırmanmasına ve bölge dışına çıkmasına izin vermemeli.Uluslararası toplum, bölgede durumu istikrarsızlaştıracak Türkiye’nin olası herhangi bir müdahalesini durdurmak için tüm nüfuzunu kullanmalı. Aksi halde bu müdahalenin, Güney Kafkasya ve komşu bölgeler için yıkıcı sonuçları olacaktır... ifadelerini kullandı.” [Aynı kaynak]

2- Azerbaycan, bu sefer çatışmaların ciddi, savaşın da keskin olduğunu gösterdi. Cumhurbaşkanı İlham Aliyev, 30 Eylül 2020’de yaptığı açıklamada, Karabağ ile ilgili görüşmeler sonuçsuz kaldı. Yeni diyalog çağrılarına gerek yok. Azerbaycan’ın toprak bütünlüğünü tekrar sağlayacağız. Başarılı operasyonlarla, stratejik noktaları işgalden kurtardık. Artık bu topraklardan bizi kimse çıkaramaz. Azerbaycanın tek koşulu Ermenistan ordusunun geri çekilmesidir. Eğer geri çekilirlerse çatışmalar durur. Tek şartımız, Ermenistan silahlı kuvvetlerinin topraklarımızdan derhal, koşulsuz ve tam olarak geri çekilmesidir. Eğer Ermeni hükümeti geri çekilmeyi kabul ederse, çatışmalar durur, kan dökülmesi sona erer.şeklinde konuştu.” [30.9.2020 El Cezire, Russia Today] Görünüşe göre Aliyev, Türkiye’nin desteğinden emin. Bu desteğin, dürüst bir destek olduğunu ve toprakları kurtaracağını sanıyor.

3- Bu yıl 12 Temmuz 2020’de çatışmalar yeniden patlak verdi ve 3 gün sürdü. Çatışmalar iki taraf arasında yaşanan ciddi can kayıpları sonrası durdu. Sonra Türkiye, iki ülke arasında geniş kapsamlı ortak askeri tatbikata katılmak üzere ilk kez Azerbaycan’a kara ve hava kuvvetleri gönderdi. Tatbikat, 29 Temmuz 2020’de başladı ve yaklaşık iki hafta sürdü. Türkiye, Azerbaycan ve Ermeni işgalindeki topraklar meselesini benimsediğini lanse etmeye başladı. 1994’te varılan ateşkesten bu yana iki taraf arasında zaman zaman tek tük çatışmalar yaşanmıştır, ancak böylesi daha önce yaşanmamıştır. 1994’ten bu yana şiddetli çatışma, 2016 Nisan ayının başında yaşandı ve 26 Nisan’a kadar sürdü. Fakat Türkiye, bu çatışmalarda Azerbaycan’ın yanında yer almadı. Cumhurbaşkanı Erdoğan, sadece çatışmalarda hayatını kaybedenler için başsağlığı dileklerini sundu ve Azerbaycan’ı desteklemeye hazır olduklarını belirtti, ama hiçbir destek bildiriminde bulunmadı! Çünkü koşullar, Türkiye ile Rusya arasındaki karşılıklı anlayışı gerektiriyordu, Amerika’nın planladığı gibi çarpışmayı değil. Zira iki ülke, Amerikan yanlısı Suriye rejimini istikrara kavuşturmak, rejim karşıtı devrimci Suriye halkına darbe vurmak ve İslam’ın iktidara dönüşünü engellemek için birlikte hareket ediyordu. Özellikle Rusya’nın desteğiyle Ermenistan’ın Azerbaycan’a karşı isyanı Şubat 1988’de başladı. Ermeniler, 1991 yılında Karabağ bölgesinin kontrolünü ele geçirdiklerini duyurdular. Karabağ’da bağımsız bir cumhuriyet ilan ettiler. Savaş 1994 yılına kadar sürdü. Azerbaycan, 5 ilçeden (şehir) oluşan Karabağ bölgesindeki topraklarının yüzde 20 ila yüzde 24’ünden fazlasını kaybetti. Ayrıca ülkenin 5 ilçenin yanı sıra ülkenin batısındaki Ağdam ve Fuzuli ilçelerinin büyük bölümünde de kontrolü yitirdi. Bu bölgelerde yaşayan yaklaşık bir milyon Müslüman göçe zorlandı. Rus ordusu doğrudan müdahale etti. Nüfus, güç, kapasite ve yüzölçümü bakımından Azerbaycan’a oranla küçük bir ülke olan Ermenistan’ın arkasında hala Rusya var.

4- Türkiye, Amerikan yörüngesindeki rolü ve ABD direktifleri doğrultusunda Azerbaycan sorunu ile ilgileniyor. Türkiye, 10 Ekim 2009 tarihinde İsviçre’nin Zürih kentinde Ermenistan ile kapsamlı bir barış protokolü imzaladı. İlişkilerin geliştirilmesine dair protokol, iki ülke arasındaki mevcut sınırın karşılıklı olarak tanınmasını, ortak sınırın açılmasını, diplomatik ilişki kurulmasını, karşılıklı olarak diplomatik temsilcilik açılmasını, her alanda ilişkilerin geliştirilmesini, bölgesel ve uluslararası işbirliğini, bölgesel ve uluslararası uyuşmazlıkların uluslararası hukuk ilkeleri ve normları temelinde barışçıl şekilde çözümlenmesini, terörizmle mücadeleyi, bölgede demokrasi ve sürdürülebilir gelişmenin sağlanmasını, tarihsel kaynak ve arşivlerin tarafsız şekilde bilimsel olarak incelenmesini de içerecek şekilde tarihsel boyuta ilişkin bir diyaloğun uygulamaya konulmasını öngörüyor. Bu, Türkiye’nin Ermeni soykırımı iddiası sorununu çözüme kavuşturmak istediğinin bir göstergesiydi. Bilindiği gibi Erdoğan daha önce, Karabağ ve çevresindeki işgal altında olan Azerbaycan topraklarından askerlerini çekmeden önce Ermenistan ile karşılıklı anlayışı kabul etmiyordu. Eski ABD Başkanı Obama’nın doğrudan talebi ile böyle bir protokol imzalanmıştı. Obama, 06 Nisan 2009 tarihinde Türkiye’ye yaptığı ziyaret sırasında Türkiye ile Ermenistan arasındaki uyuşmazlığın çözümlenmesi, 1993 yılında sınırların kapatılmasından ve taraflar arasındaki ilişkilerin kopmasından sonra iki ülkeye aralarında barış tesis edilmesi çağrısında bulunmuştu. Çağrıya uyan Erdoğan, Ermenistan ile kapsamlı bir barış anlaşması imzaladı. Anlaşmada ne Azerbaycan ve Ermenilerin Azerbaycan topraklarını işgal etmesine ne de yaklaşık bir milyon Müslüman Azeri’nin göç sorununa değinilmedi. ABD Dışişleri Bakanlığı, imzalanan protokolün tarihi bir olay olduğunu ve imza törenine iştirak edildiğini açıkladı!

5- O zaman Azerbaycan, Ermenilerin işgal altındaki Azerbaycan topraklarından geri çekilmeden önce böyle bir anlaşma imzalanmasını eleştirmiş, sınırı açmama ve işgal altındaki topraklardan çekilene kadar Ermenistan ile ilişkiye girmeme vaadinde bulunan Türkiye’den önceki vaatlerine bağlı kalmasını istemişti. 10 Ekim 2010’da Elaph sitesinin bildirdiğine göre “Zürih: Türkiye ve Ermenistan Dışişleri Bakanları Cumartesi akşamı Zürih’te (İsviçre) iki ülke arasında ilişkilerin normalleştirilmesine yönelik ikili anlaşmalar imzaladı. Ermenistan Dışişleri Bakanı Edward Nalbandyan ile mevkidaşı Ahmet Davutoğlu imza töreninden sonra uzun süre el sıkıştı. Avrupa ve Avrasya İşlerinden Sorumlu Dışişleri Bakan Yardımcısı Philip Gordon, “Bu akşam (Cumartesi) tarihi bir etkinliğe katıldık...” dedi. Altı Avrupa kentine gerçekleştirdiği beş günlük tur kapsamında Cumartesi akşamı Londra’ya gelen ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton Gordon’a eşlik etti. Londra’ya ulaşmadan önce Clinton, İsviçre’nin Zürih kentinde Türkiye ile Ermenistan arasında varılan anlaşmanın imza törenine katıldı. Üst düzey bir ABD yetkilisi, Obama’nın anlaşmayı “heyecan verici” bulduğunu ve anlaşmayı “ileriye doğru büyük bir adım” olarak nitelediğini söyledi. Azerbaycan ise Ermenistan ile Türkiye arasındaki normalleşme anlaşmasını kınadı ve aynı zamanda Ermenistan-Türkiye sınırının açılmasının, Güney Kafkasya’da istikrarın sarsılmasına sebebiyet verebileceği konusunda uyardı. Azerbaycan Dışişleri Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada, “Ermeni güçlerinin işgal altındaki Azerbaycan topraklarından çekilmeden önce Türkiye ile Ermenistan arasındaki ilişkilerin normalleştirilmesinin doğrudan Azerbaycan çıkarları ile çeliştiği, Azerbaycan ile Türkiye arasında tarihi köklere dayanan kardeşçe ilişkilere gölge düşürdüğü” ifadesi yer aldı.” [10.10.2009 Cumartesi Elaph]

6- Ancak Erdoğan Türkiye’si, Azerbaycan’ı eylemsiz tatlı sözlerle kandırmaya çalıştı. Türkiye anlaşmada Ermenistan’ın Karabağ’dan çekilmesi şartını koşmadı, aksine anlaşmayı olduğu haliyle kabul etti! Fakat dokuz yıl sonra Mart 2018’de Rus baskısı ile Ermenistan, Rus etkisine boyun eğmesi nedeniyle anlaşmayı resmen iptal etti. Böylece Amerika, Türkiye ile yaptığı bu anlaşmayla Ermenistan’ı Rusya’dan koparma fırsatını kaybetti. Tam tersine Rusya, Ermenistan’daki nüfuzunu güçlendirdi ve Ermenistan’ın Gümrü şehrinde bulunan askeri üssündeki füze cephaneliğini artırdı. Aralık 2015’te Ermenistan ile ortak bir hava savunma anlaşması imzaladı. Mig-29 uçak filosu, binlerce asker, zırhlı araçlar, S300 uzun menzilli hava ve füze savunma sistemlerinin yanı sıra SE-6 orta menzilli hava savunma sistemi konuşlandırdı. Rusya, Ermenistan’ı Belarus, Kazakistan ve Kırgızistan’ın yanı sıra 01 Ocak 2015 tarihinde yürürlüğe giren “Avrasya Ekonomik Birliği” pazarına kattı. Ermenistan dâhil olmak üzere bu ülkeler, tüm alanlarda mal ve hizmetlerin serbest dolaşımı adı altında Rus ürünleri için bir dağıtım pazarıdır. Bu pazarın gayri safi yurtiçi hasılası 5 trilyon doların üstündedir ve çoğunlukla Rusya lehinedir.

7- Tüm bunlardan sonra Amerika, Azerbaycan’daki nüfuzunu güçlendirmek, oradaki Rus nüfuzunu dumura uğratmak ve sonra da Ermenistan’a sızmak için başka yollar aramaya başladı. Bu bağlamda Türkiye’ye, ekonomik ve politik ilişkilerin yanı sıra Azerbaycan ile askeri ilişkilerini de güçlendirme talimatı verdi. Amaç, ABD nüfuzunu güçlendirmek ve ABD nüfuzuna kapıları açması için Ermenistan’a baskı yapmaktı. Ta ki geçen Temmuz ayındaki son çatışmalara kadar. Bu çatışmalar, sanki kasıtlı bir eylem gibi. Bununla askeri müdahalede bulunması, eğitim ve ortak askeri tatbikat için güç yollaması yönünde Türkiye’ye bir gerekçe sunuluyor. Sonra da son zamanlarda yaşanan şiddetli çatışmalar ve her iki tarafın savaş hali ilan etmesi izledi. Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan, bu çatışmaların hemen ardından 27 Eylül 2020’de Twitter hesabından yaptığı açıklamada Ermenistan’ın tahrikkar saldırganlığı karşısında gerekli ve yeterli bir tepki ortaya koyamayan uluslararası toplum çifte standardını bir kez daha göstermektedir. Yaklaşık 30 yıldır ihmalkâr tutumunu sürdüren Minsk üçlüsü de çözüm odaklı davranmaktan maalesef çok uzaktadır. Azerbaycan’a yönelik saldırılarına bir yenisini ekleyen Ermenistan, bölgede barışın ve huzurun önündeki en büyük tehdit olduğunu bir kere daha göstermiştir. Türk milleti her zaman olduğu gibi bugün de tüm imkânlarıyla Azerbaycanlı kardeşlerinin yanındadır.” ifadelerini kullandı.” [28.09.2020 Anadolu Ajansı] Ama Erdoğan, insanların unuttuğunu sanıyor! Amerika’ya hizmet etmek için 2009’da Ermenistan ile barış anlaşması imzaladığında, bütün bunları görmezden geldiğini ve göz yumduğunu herhalde unuttu. Ermeni birliklerinin Azerbaycan topraklarından çekilmesi talebinde bulunmamış, tek bir kelimeyle bile olsa buna hiç değinmemişti!

8- İmzalandıktan dokuz yıl sonra Ermenistan anlaşmayı iptal ettiğinde ve dolayısıyla Amerika, Ermenistan’a sızamayınca, Erdoğan yeniden Ermeni birliklerinin bu işgal altındaki topraklardan çekilmesini istedi. Sadık dost olarak gördüğü Putin’i eleştirdi. Nitekim Macron’u da eleştiri yağmuruna tuttu. Erdoğan yaptığı açıklamada, “Çözüm için Rusya lideri Vladimir Putin ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’la görüştüğünü ancak sonuç alınamadığını” belirtti. [01.10.2020 Anadolu Ajansı] Ancak dost ve müttefik olarak gördüğü Trump’a hiçbir eleştiri yöneltmedi. Perde gerisinden hatta perde önünden provokatörlük yapan Trump’ı nasıl olur da eleştirmez? Amerika, diplomatik yollarla manipülasyon yapıyor, ancak basiret ve feraset sahipleri için ABD’nin durumu açık ve nettir. Örneğin ABD Başkanı Trump, 27 Eylül 2020 akşamı düzenlediği basın toplantısında, Azerbaycan ve Ermenistan arasında artan gerginliğin sorulması üzerine, gelişmelerden haberdar olduğunu söyledi. Durumu dikkatli bir şekilde izlediklerini belirten Trump, ‘‘O bölgede çok iyi ilişkilerimiz var ve (çatışmaları) durdurabilecek miyiz bakacağız.’’ diye konuştu. [27.09.2020 El Cezire] Yani durdurma ihtiyacını gerekli gördüğünde çatışmaları durduracaktır. Baskı uygulayacağını ve çözüm için Amerika’nın her iki tarafa baskı yaparak tüm ağırlığını koyacağını söylemedi. Sadece “durdurabilecek miyiz bakacağız” söylemiyle durumu yumuşattı. Amerika, bir şey yapmak istediğinde, tüm ağırlığını koyan ve baskısını uygulayan bir devlettir! ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü tarafından yapılan yazılı açıklamada, ABD’nin Ermenistan ve Azerbaycan arasındaki çatışmaları kınadığı belirtilerek, Biegun’un Bayramov ve Mnatsakanyan’a bölgede en hızlı şekilde ateşkes ilan edilmesi ve var olan direkt iletişim hatlarının kullanılarak ileride oluşabilecek sorunların engellenmesi konusunda tavsiyede bulunduğu ifade edildi. Açıklamada, ayrıca ABD, özellikle dış güçlerin artan şiddete müdahalesinin bölgede tansiyonu arttıracağına inanıyor. Her iki tarafı da Minsk Grubu ile çalışmaya ve diyaloğa dönmeye çağırıyoruz. Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı Minsk Grubunun üyesi olarak ABD taraflara barışçıl ve sürdürülebilir bir çözüm bulmaya yardım etmek için hazırdırdenildi.” [27.09.2020 El Cezire, El Alam] Biegun, ateşkes çağrısı konusunda Azerbaycan ile Ermenistan’ı eşit tuttu. Çünkü ABD, Ermenistan ve Azerbaycan’da nüfuzunu güçlendirmeyi, oradaki Rus nüfuzunu zayıflatmayı ya da ortadan kaldırmayı amaçlıyor. Bütün bunlar, Amerika’nın Türkiye’nin operasyonlarından örtülü bir şekilde hoşnut olduğunu ve ABD’nin direktifleri doğrultusunda Azerbaycan’a yönelik operasyon yürüttüğünü gösteriyor. Eğer Amerika provokatörlük yapmamış olsaydı, Anadolu Ajansı’nın aktardığı gibi 29 Eylül 2020’de Türkiye Cumhurbaşkanı Sözcüsü İbrahim Kalın ile ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Robert O’Brien’ın Azerbaycan-Ermenistan çatışması hakkında telefon görüşmesi yapmasının ne gereği vardı?

9- Sonra Erdoğan ve yetkilileri, Güvenlik Konseyi ve Minsk Grubu’nun zalimane kararlarını uygulamak için yapılacak müzakereleri doğruladılar. Minsk Grubu, 1992 yılında Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı tarafından kurulmuştur ve eş başkanları Amerika, Rusya ve Fransa’dır. Ancak, bu kararlar, Ermenilerin hesabınadır ve Ermenistan lehinde bir ateşkes sağlamak içindir. Bütün bunlar, ortamı kızıştırmak için ortada kasıtlı bir eylemin olduğunu, böylece siyasi ve diplomatik eylemlerin, Amerika’nın istediği gibi baskı yapma yolunda ilerlediğini doğruluyor. Zira savaşlar, genellikle siyasi ve diplomatik eylemleri teşvik etmenin bir yoludur ve Amerika’nın direktifleriyle bağlantılıdır. Tüm taraflar, müzakerenin, soruna siyasi bir çözüm bulmanın ve Güvenlik Konseyi kararlarını uygulamanın gerekliliğine çağırmaya başladılar. Türk yetkililer, peş peşe Güvenlik Konseyi kararları temelinde sorunun çözümü için Azerbaycan’a destek açıklamasında bulundular. Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, Ankara’daki Azerbaycan Büyükelçiliği’ne yaptığı ziyaret sırasında Tek bir çözüm var, Ermenistan işgal ettiği topraklardan çekilecek. Azerbaycan’ın toprak bütünlüğü konusunda BM kararları ortada. Tüm bunlara rağmen bugüne kadar Minsk Grubu üçlüsü ve genel olarak AGİT somut bir adım atmadı.şeklinde konuştu.” [27.09.2020 El Cezire] Ancak bilindiği gibi bu kararların, Dağlık Karabağ meselesinden ziyade başka topraklara değinmesi, Azerbaycan meselesinde gizli bir anlaşmanın olduğunu gösteriyor.

10- Nüfus, güç, kapasite ve yüzölçümü bakımından Azerbaycan’a oranla küçük bir ülke olan Ermenistan’ın arkasında Rusya var. Rusya, Ermenistan’ın finansörüdür, silah, teçhizat ve hayatta kalmak için lazım olan her şeyi sağlıyor. Ermenistan, Rusya önderliğindeki Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü’nün bir üyesidir. Rusya’nın Ermenistan’da büyük bir askeri üssü var. O yüzden Ermenistan’dan vazgeçmesi oldukça zordur. Aksi takdirde bu cihetten sırtı savunmasız kalır ve Rusya Federasyonu’nun bir parçası olan Kuzey Kafkasya’ya erişime kapı aralar. Ermeni mevkidaşı Zohrab Mnatsakanyan’la bir telefon görüşmesi gerçekleştiren Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, cephe hattında devam eden geniş kapsamlı askeri faaliyetlerden ciddi şekilde endişe duyduğunu belirtti. Ve derhal ateşkes sağlanması gerektiğini söyledi.” [27.09.2020 Sputnik] Bu açıklama, Rusya’nın Azerbaycan karşısında Ermenistan’ı desteklediğini gösteriyor. Türkiye, Ermenistan’ı kınadığında, Ermenistan’a nüfuzunu dayatan ve onu koruyan baş destekçi Rusya’yı da kınaması gerekirdi. Çünkü Rusya’nın desteği olmadan Ermenistan saldırmaya cesaret edemez. Düşmanı destekleyen de düşmandır. Ancak Erdoğan Türkiye’si, Rus düşmanı ile iyi ilişkilerini sürdürdü. Suriye’de Beşşar Esed başkanlığındaki haydut rejim karşıtı devrimci Müslüman halka karşı Rus düşmanı ile ittifak yaptı. Aynı zamanda Türkiye, Rusya’yı manipüle etmek ve Amerikan çıkarları yararına kullanılması için bir Amerikan aparatıdır. Fakat Rusya’nın, Ukrayna ve Gürcistan’da olduğu gibi hayati bölgesinden vazgeçmesi o kadar kolay olmayacaktır. Bu yüzden çatışma, bu savaşta kesinkes bir çözüme kavuşmayacak, siyasi ve diplomatik eylemler şeklinde yol alacaktır. Zira bunlar, Rusya’yı aldatmanın en etkili yoludur.

11- Fransa’nın Ermenistan’daki varlığı ise farklıdır. Ermenistan’da hiçbir etkisi yoktur. Kendisini büyük bir devlet olarak göstermeye çalışıyor. Azerbaycan ve Ermenistan çatışması sorunu için barışçıl bir çözüm bulmalarını teşvik etmek amacıyla, 1992 yılında Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı tarafından kurulan Minsk Grubuna üyeliğini korumak istiyor. Fransa’nın da içinde olduğu Avrupa, nüfuzunu sabote eden Türkiye’nin karşısında yer alıyor, çünkü Türkiye, Amerikan yörüngesinde hareket ediyor. Macron, 30 Eylül 2020 günü Letonya’daki temasları kapsamında düzenlenen basın toplantısında, “Türkiye’nin Azerbaycan lehinde yaptığı siyasi açıklamaları izansız ve tehlikeli bulduğunu belirtti. Fransa lideri “Türkiye’nin son saatlerde verdiği savaş yanlısı mesajlar, Fransa’yı ciddi şekilde endişelendiriyor. Bunlar esasen Azerbaycan’ın Dağlık Karabağ’ı yeniden ele geçirme konusundaki tüm çekincelerini ortadan kaldırıyor” diyerek Ankara’nın söylemini “kabul edilemez” olarak tanımladı. [30.09.2020 Reuters] Macron’a yanıt Türkiye Dışişleri Bakanı Mevlut Çavuşoğlu’ndan geldi. Çavuşoğlu 30 Eylül 2020’de yaptığı açıklamada, (Macron’un) Azerbaycan toprakları için endişe duymazken, Ermenistan’a dayanışma göstermesi işgali desteklemesi anlamına gelirifadelerini kullandı.” [30.09.2020 Anadolu Ajansı] Fransa, paradoksal bir pozisyonda (dürüst) bir arabulucu görüntüsü vermeye çalışıyor. Fransa, siyasi manevraları beceremeyen bir devlettir. Pozisyonu her zaman belirgindir, gizlemeye çalışsa bile çelişkisi açıkça görülür. Çatışmaların ardından yaptığı yazılı açıklamada Fransa Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Agnes Von Der Mühll, “Ülkesinin, Dağlık Karabağ bölgesinde yaşanan çatışmalardan endişe duyduğunu belirterek, taraflara çatışmaları durdurma ve diyaloğu yeniden oluşturma çağrısında bulundu. Mühll, “Fransa’nın, Minsk Grubu eş başkanı sıfatıyla, Rus ve Amerikalı ortaklarıyla birlikte, Dağlık Karabağ sorununun uluslararası hukuka uygun şekilde müzakere edilmesi ve kalıcı bir çözüme kavuşturulması konusundaki kararlılığını yinelediğini kaydetti.” [27.09.2020 Sputnik] Aynı zamanda Fransa, gerek içeride gerekse dışarıda İslam’a ve Müslümanlara karşı daima belirgin bir nefret güdüyor. Hem özgürlükleri serbest bıraktığını iddia ediyor hem de açıkça paradoksal bir pozisyonda Müslümanların özgürlüklerini kısıtlıyor. Ermeniler ve diğer Hıristiyanların meselelerini benimseyerek nüfuz elde etmek için istismar ediyor. Onları kandırmak kolaydır. Çünkü Fransa, Birinci Dünya Savaşı sırasında Ermenileri kandırdı ve yüzyıllar boyunca iyi muamelede bulunan Osmanlı Devletine karşı kışkırttı. Onlara Anadolu’da bir vatan sözü verdi. Bu yüzden Osmanlı Devletine ihanet ettiler ve Fransa’nın kışkırtmasıyla birçok Müslümanı öldürdüler. Eğer akletselerdi, adaletle davranan, Fransa ve diğer sömürgeci güçlerin yaptığı gibi istismar etmeyen İslam Devletinin gölgesi altında güvenli bir zimmet ehli olarak kalmaları yararlarına olurdu.

12- Türkiye de dâhil olmak üzere ülkelerin, uygulama çağrısında bulunduğu Güvenlik Konseyi kararları, Ermenilerin kontrolünde bulunan ve cumhuriyet ilan ettikleri Karabağ bölgesine hiç değinmemektedir. 30 Nisan 1993’te yayınlanan 822 sayılı ilk karar, askeri operasyonların ve düşmanlık eylemlerinin derhal durdurulması, ayrıca kalıcı bir ateşkes yapılması çağrısında bulunmaktadır. Ermeni işgal kuvvetlerinin Zengilan bölgesinden, Horadiz ve Kelbecer ilinden ve diğer Azerbaycan bölgelerinden çekilmesini talep etmektedir. Ancak işgal altındaki Karabağ topraklarına değinmemektedir. Aynı yıl yayınlanan diğer kararlar da bu kararı teyit etmektedir. 29 Temmuz 1993 tarihinde yayınlanan 853 sayılı karar, önceki kararı doğrulamaktadır. Çatışmada yer alan işgal güçlerinin Ağdam ilinden ve Azerbaycan’ın diğer zamanlarda işgal edilmiş bölgelerinden hemen, tam ve koşulsuz çıkarılmasını istemektedir. Azerbaycan Cumhuriyeti’nin Dağlık Karabağ bölgesindeki Ermeni birliklerinin 822 No`lu (1993) kararın hükümlerine uyulması ve bu tarafın AGİT Minsk Grubu’nun önerilerini kabul etmesi amacıyla Ermenistan Cumhuriyeti hükümetine baskı yapmaya devam etmesini ısrarla istemektedir. Yine aynı yıl 14 Ekim’de yayınlanan 874 sayılı karar, iki taraf arasındaki barış sürecine desteğini yinelemektedir ve acil adımlar için reforme edilmiş bir zaman çizelgesi kabul edilmesi çağrısında bulunmaktadır. Azerbaycan bu kararı reddetti. Çünkü Azerbaycan’ın işgal altındaki toprakları içinde yer alan Karabağ’daki Ermeni birliklerinin geri çekilmesini Ermenistan’a uygulanan ambargonun kaldırılmasına bağladı. Azerbaycan hükümeti, mağlup bir taraf gibi muamele görmekten şikâyet etti. Değiştirilmiş zaman çizelgesi, işgal altındaki yeni bölgelerden birliklerin geri çekilmesi, iletişim, ulaşım ve Güvenlik Konsey’in ele almadığı ancak barışçıl müzakereler yoluyla çözülmesi gereken diğer tüm sorunların önündeki engellerin kaldırılması ile ilgili bir dizi öneriler içeriyordu. 12 Kasım 1993 yılında yayınlanan 884 sayılı karar ise, önceki kararları tasdik etmektedir ve özellikle Zengilan ve Horadiz illerinde iki taraf arasında gerçekleşen ateşkes ihlallerini kınamaktadır. Ermeni işgal kuvvetlerinin Zengilan ilçesi ve Horadiz şehrinden ve diğer işgal edilmiş ilçelerden çıkarılmasını istemektedir. Güvenlik Konseyi’nin hiçbir kararında Karabağ’dan çekilmeye işaret edilmemiştir. Kararlar, etüt edilerek formüle edilmiştir. Karabağ bölgesi dışında kalan Azerbaycan toprakları üzerine odaklanıyor ve bu bölgeyi (Karbağ’ı) zımnen Azerbaycan’a ait topraklar olarak görmüyor. Bu, müzakereler ve ardından bir anlaşmaya varıldığı takdirde, Azerbaycan topraklarından çekilmeleri karşılığında Karabağ bölgesinin Ermenilerin kontrolünde kalacağı anlamına geliyor. Türkiye, tıpkı Suriye’de rejime dokunmayan, aksine hayatta kalmasına ve laik kimliğini korumasına vurgu yapan Güvenlik Konseyi kararlarının uygulanması talebinde bulunduğu gibi, Ermenilerin Karabağ bölgesinden çekilmesi için bir çağrıda bulunulmayan bu kararların uygulanmasını istemektedir. Ayrıca Türkiye, Yahudilerin Filistin topraklarının yaklaşık yüzde 80’ini gasp etmesini kabul eden iki devletli çözümün uygulanması çağrısında da bulunmaktadır. Böylece Karabağ meselesinin konumu değişkendir ve ateşkes, Ermeniler için bir zaferdir. Minsk Grubu, Güvenlik Konseyi kararlarından çıkarım yapması dışında çözümün nasıl olacağı ve hangi temelde müzakerelerin gerçekleşeceği konusunu henüz açıklığa kavuşturmuş değil. Ancak süreçten, durumlardan ve koşullardan anlaşıldığına göre Minsk grubu, Müslüman nüfusun tamamen boşaltıldığı, kâfir Ermeni Hıristiyanlarının yerleştirildiği Karabağ bölgesindeki beş ilçenin Ermeniler tarafından işgalini, Azerbaycan’ın tanımasını istiyor. Tanıma karşılığında Ermenistan, diğer beş ilçeden ve işgal altındaki Ağdam ve Fuzuli bölgelerinden çekilecek, böylece sorun tasfiye edilecektir. Tıpkı Filistin’de olduğu gibi. Yahudiler ve arkalarındaki Amerika, FKÖ ile Arap ve Müslüman ülkelerde kurulu rejimlerin, Yahudilerin yaklaşık Filistin’in yüzde 80’ini gasp etmesini tanımasını sağladı. 1967’den beri Yahudilerin işgal ettiği, daha doğrusu hain rejimlerin peşkeş çektiği toprakların yaklaşık yüzde 20’si üzerinde müzakereler yürütülür hale geldi. Bunun nedeni, ateşkesi kabul etmeleri ve Güvenlik Konseyi’nin Yahudi varlığının işgal ettiği, daha doğrusu 5 Haziran 1967’de teslim aldığı topraklardan çekilmesini şart gören 242 ve 243 sayılı kararların kabul edilmesidir.

13- Türkiye’nin bu ilgisi iyiye işaret değildir. Zira Erdoğan Türkiye’si, ne zaman bir soruna el atsa, Suriye’de olduğu gibi halkının pahasına ve Amerika’nın yararına oluyor. Türkiye, Suriye’de çatışmanın azaltılması anlaşmasını ve ateşkesi kabul etmeleri için silahlı gruplara baskı yapmıştır. Oysa ne Suriye rejimi ne de doğrudan destekçileri olan İran rejimi, yandaşları ve Rusya anlaşmaya uymamıştır. Nihayetinde bu gruplar, kurtarılmış bölgelerden çıkarılarak, oralar rejime teslim edilmiştir. Libya’da da benzer olay yaşandı. Türkiye, Es Serrac hükümetini destekledi. Es Serrac güçleri, Sirte ve El Cufra’ya doğru ilerlemeye başlayınca, desteğini kesti. Es Serrac’ı kalıcı bir ateşkes imzalamaya ve Türkiye’nin yasadışı kabul ettiği Hafter tarafı ile müzakere masasına oturmaya çağırdı! Türkiye, Azerbaycan’a baskı uygulamak ve pozisyonunu yumuşatmak için destek vermiş olabilir. Türk yetkililerin yaptığı açıklamalar bunu gösteriyor. Minsk Grubu, özellikle Amerika liderliğindeki müzakerelerdeki donukluk kırılmış değil. Hatta Azerbaycan, Karabağ konusunda taviz bile verebilir. Azerbaycan, Dağlık Karabağ’ı zorla işgalcilerden kurtarma sözünü yinelese de, açıklamalarının tonuna, sürekli Ermeni yanlısı tutum sergileyen medya organlarına ve ABD, Rusya ve Fransa’nın çıkarıp, diğer ülkelerin kabul ettiği Güvenlik Konseyi kararlarına bakılırsa, sanki ABD, Rusya ve Fransa, Karabağ’ı Ermeni bölgesi olarak görüyor. Bölgede sanki Ermenistan’dan bağımsızmış özel bir cumhuriyet kurulmuş gibi. Bu da müzakereleri zorlaştırıyor. Çünkü bu bölge bağımsızlığından taviz vermiyor! Bu yüzden Ermenistan, doğrudan sorumlu olmayacak, şayet baskı uygulanırsa, baskılardan sıyrılmaya çalışacaktır. Bu ve diğer sorunlarda, Erdoğan Türkiye’sinin tutumu güvenilmezdir. Çünkü otuz yıl önce iki taraf arasında patlak veren savaştan bu yana hiçbir destek vermemiştir. Azerbaycan’ı yalnız bırakmıştır, yardım etmemiştir. Bu nedenle bu seferki destek, Azerbaycan’ın kararı üzerinde söz sahibi olmak ve dolayısıyla taviz için olabilir!

14- Azerbaycan, Müslüman bir ülkedir ve halkının çoğunluğu Müslümandır. Ancak ne var ki rejimi, sekülerdir. Dini devletten ve toplumdan dışlayan eski komünist rejimin bir uzantısıdır. Üçüncü Raşidi Halife Osman b. Affan Radiyallahu Anh döneminde Azerbaycan Ermenistan’la birlikte fethedilmiştir. İslam ülkesini kurtarmak, Amerika ya da Rusya’nın pençesinden özgürlüğüne kavuşturmak için Türkiye ve İran’a güvenilemez. Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in müjdelediği Nübüvvet metodu üzere ikinci Raşidi Hilafetin dönüşü dışında Müslümanlar için hiçbir kurtuluş yoktur.

إِنَّكُمْ فِي النُّبُوَّةِ مَا شَاءَ اللَّهُ أَنْ تَكُونَ، ثُمَّ يَرْفَعُهَا إِذَا شَاءَ أَنْ يَرْفَعَهَا، ثُمَّ تَكُونُ خِلَافَةٌ عَلَى مِنْهَاجِ النُّبُوَّةِ، فَتَكُونُ مَا شَاءَ اللَّهُ أَنْ تَكُونَ، ثُمَّ يَرْفَعُهَا إِذَا شَاءَ أَنْ يَرْفَعَهَا، ثُمَّ تَكُونُ مُلْكاً عَاضّاً، فَيَكُونُ مَا شَاءَ اللَّهُ أَنْ يَكُونَ، ثُمَّ يَرْفَعُهَا إِذَا شَاءَ أَنْ يَرْفَعَهَا، ثُمَّ تَكُونُ جَبْرِيَّةً، فَتَكُونُ مَا شَاءَ اللَّهُ أَنْ تَكُونَ، ثُمَّ يَرْفَعُهَا إِذَا شَاءَ أَنْ يَرْفَعَهَا، ثُمَّ تَكُونُ خِلَافَةٌ عَلَى مِنْهَاجِ النُّبُوَّةِ»، صدق رسول الله ﷺ Allahın olmasını dilediği kadar aranızda Nübüvvet olacak, sonra onu kaldırmayı dilediğinde onu kaldıracaktır. Sonra Nübüvvet Minhacı üzere [Raşidi] Hilafet olacaktır. Böylece Allahın olmasını dilediği kadar olacak, sonra Allah onu kaldırmayı dilediğinde onu da kaldıracaktır. Sonra ısırıcı Hanedanlık olacaktır. Böylece Allahın olmasını dilediği kadar olacak, sonra kaldırmayı dilediğinde Allah onu da kaldıracaktır. Sonra Zorba Diktatörlük olacaktır. Böylece Allahın olmasını dilediği kadar olacak, sonra onu kaldırmayı dilediğinde onu da kaldıracaktır. Sonra (yeniden) Nübüvvet Minhacı üzere [Raşidi] Hilafet olacaktır.Sonra sustu.”

 

H.18 Safer 1442
M.05 Ekim 2020
Devamını oku...

Mali’deki Askeri Darbe

Soru Cevap

Mali’deki Askeri Darbe

Soru:

Anadolu Ajansının bildirdiğine göre Mali Askeri Konseyi, 27 Ağustos 2020 Perşembe akşamı Cumhurbaşkanı İbrahim Ebubekir Keitanın serbest bırakıldığını duyurdu. 18 Ağustos 2020 akşamı Mali’de Cumhurbaşkanı İbrahim Ebubekir Keita’ya karşı bir askeri darbe gerçekleştiği, Keita ve Başbakan Bobo Cissénin tutuklandığı açıklandı. Bu darbenin arkasında kim var? Darbenin ABD-Avrupa çatışmasıyla bir ilgisi var mı?

Cevap:

Portrenin netleşmesi adına aşağıdaki hususlara bir göz atacağız:

1- Bugün yaşananlar sekiz yıl önce yaşananları çağrıştırıyor. 22 Mart 2012 tarihinde benzeri bir darbe gerçekleşmişti. Bir grup düşük rütbeli subay, ikinci görev süresinin bitimine bir ay kala Cumhurbaşkanı Amadou (Ahmadou) Toumani Toure’ye karşı bir darbe gerçekleştirmişti... Biz bu darbenin arkasında Amerika’nın olduğunu açıklamıştık. 24 Mart 2012 tarihinde yayınlanan soru cevapta demiştik ki: Tüm bu bahsettiklerimiz, Amerika’nın, bu İslam ülkesine nüfuz etmek, buradaki nüfuzunu genişletmek ve hala burada geniş bir nüfuzu sahip olan eski sömürgeci Fransa’nın yerine geçmek için Mali’de meydana gelen darbenin arkasında olduğuna işaret etmektedir. Zira Amerika, Mali’deki eski seçim süreçlerini bozmak istemektedir. Çünkü siyasi ortam, Fransa’yı takip etmekte olup bu darbe yoluyla Fransa siyasetine göre oyun oynama zihniyetine sahip Fransız ajanlarından oluşan oyuncuların tablosunu alt üst etmektedir. Hakeza Mali, “askerî” harekete tutunmasından dolayı Amerika’ya bağlıdır.Bugünse en üst rütbesi albay olan düşük rütbeli subayların, ilkinde 15 Ağustos 2013’te, ikincisinde 12 Ağustos 2018’de Cumhurbaşkanı seçilen Ebubekir Keita’ya karşı bir darbe gerçekleştirdikleri görülüyor. Askerler, 2012’de darbecilerin hareket noktası olan başkentten 15 km. uzaklıktaki Kati Askeri Kampından hareket ettiler. Fransa Mart 2012 darbesinden sonra Mali’nin kuzeyine müdahale etmek için BM Güvenlik Konseyi’nden 23 Eylül 2012’de 2071 sayılı bir karar çıkarttı. Sömürgesini korumak için de El Kaide ve aşırılık yanlısı gruplar ile mücadele bahanesiyle 20 Aralık 2012’de 2085 sayılı başka bir karar çıkarttı. Avrupa’dan Fransa ağırlıklı 15 bin kişilik uluslararası bir askeri güç kuruldu. Afrika Gücü de kuruldu. Fransa, söz konusu Afrika Gücü’nden bir Ortak Afrika Gücü kurdu. Buna G5 Sahel Gücü de deniyor. Bunlar, Moritanya, Mali, Nijer, Burkina Faso ve Çad’dır. Fransa’nın bu ülkelerdeki etkisi güçlüdür. Fransa 2012 darbesinden bir buçuk yıl gibi kısa bir süre sonra Ebubekir Keita’nın 15 Ağustos 2013’de ve 12 Ağustos 2018’de iki kez Cumhurbaşkanı seçilmesi ile Mali’de yeniden nüfuz kazandı! Amerika ise Fransa gibi halk çevrelerinde güçlü değil. Ancak ABD bu darbenin, 2012’deki ilk darbeden daha güçlü olmasına olanak tanıyan bir şey yaptı, askeriye içerisine sızmalar gerçekleştirdi! Amerika, gerçekleştirdiği ilk darbenin başarısız olmasının üzerinden geçen 1,5 yıl gibi kısa bir süre sonra şu anki darbeyi desteklemek için bir halk çevresi oluşturmanın çabası olarak, sadece orduda değil, siyasi çevreler ve sivil toplum örgütlerinde de ajanlar devşirmeye koyuldu.

2- 19 Ağustos 2020’de yeni askeri darbenin lideri Yarbay Qasimi Quetta, kendisini “Halkın Kurtuluşu Ulusal Komitesi” başkanı olarak lanse etti. Darbeyi gerçekleştiren bir grup subay ile birlikte 18 Ağustos 2020 Salı akşamı televizyonların karşısına geçti. Darbeciler, Cumhurbaşkanı Keita, Başbakan Sisi, bakanlar ve diğer 17 yetkiliyi hapse attılar. Daha sonra askerler, yönetimi orduya devrettiğini açıklamak için Keita’yı televizyonun karşısına çıkardılar. Keita, televizyonda yaptığı istifa konuşmasında İktidar gücünün elimde kalması için kan dökülmesini istemiyorumaçıklamasını yaptı. [19.08.2020 Reuters] Mali’deki darbecilerin sözcüsü Yarbay İsmail Waque yaptığı açıklamada, Ülkemiz kaosa, anarşizme ve güvensizliğe sürükleniyor. Bu, büyük ölçüde, sorumluluk taşıyan kişilerin hatalarından kaynaklanıyordiye konuştu. [19.08.2020 Reuters] Yarbay İsmail Waque, Geçici bir başkanı olan bir geçiş konseyi kuracağız. Konseyde askerler ve siviller olacak. Geçişi düzenlemek için sivil toplum, muhalefet partileri, çoğunluk ve herkesle temas halindeyiz... Geçiş konseyi tarafından oluşturulan Ulusal Komitede 6 asker ve 18 sivil yer alacak. Ulusal Komite, geçiş yasama organı olarak işlev görecek. Konsey Başkanı üyeler tarafından seçilecek...ifadelerini kullandı. [21.08.2020 El-Cezire] Burada anlaşılıyor ki; askerler darbeyi politikacılar, sömürgeci güçler finansörlüğünde siyasi eylemler gerçekleştiren ve vicdanları satılık olan sendikalar ve dernekler gibi sözde sivil toplum örgütleri ile birlikte planlamışlar. Amerika’nın bunlardan birçoğunu devşirdiği anlaşılıyor. Çünkü Keita, ikinci görev süresini tamamlamadan önce devrildi. Amerika, gelecekte vekillerinin başarısını garanti altına almanın bir çabası olarak ordu ve subaylardan ajan devşirme üzerine odaklandı.

3- Öyle görünüyor ki bu sefer Amerika, darbe için halk tabanı oluşturmaya çalıştı. Bu yüzden geçen Haziran ayının başından beri darbe için hazırlıklar yaptı. Haziran ayının başından bu yana Mali’nin başkenti Bamako sokaklarında binlerce göstericinin katılımıyla Cumhurbaşkanı Keita’nın istifasını isteyen protestolar patlak verdi. Protestolar, Keita ve hükümetini yolsuzlukla, nepotizmle, zayıf kamu hizmetleriyle, seçim ihmaliyle, liderlik açıklarıyla, sözde aşırılık ve terörizmle mücadelede becerisizlikle suçladılar. Bazı partiler Haziran 5 veya M5 bilinen bir platform kurdular. Protestolara öncülük eden Haziran 5 platformu Başkanı Nohom Tojo yaptığı açıklamada, İktidarı ele geçiren askerlerle birlikte çalışıyoruz.” dedi. Ve ECOWAS grubunun yaptırımları “Aşırı tepkiden kaynaklanıyor. Çünkü bazı liderleri, darbenin ülkelerinde siyasi kargaşaya yol açmasından korkuyorlar.değerlendirmesinde bulundu. Tojo, askeri darbeyi selamladı ve Mali halkının demokratik, sivil ve laik devlet özlemini tamamlamak için yürüyüşünü gerçekleştiğini belirtti...” [21.08.2020 El-Cezire] Görünüşe göre Mali’deki protestolar spontane değil demokrasi, sivil ve laiklik gibi sömürgeci fikirlere inanan ajanlar liderliğinde gerçekleşmiştir. Askerler ile ittifak kurarak darbeyi desteklediler. Amerika, Mali’yi Batı ve Orta Afrika’da Fransa ve İngiltere uydusu rejimleri devirmek için bölgedeki darbelerin yaygınlık kazanması için merkez üssü ve sıçrama tahtası haline getirmeyi amaçlıyor.

4- Daha sonra ABD’nin Sahel Bölge Temsilcisi J. Peter Pham, Mali’deki askeri darbenin ardından Twitter hesabından yaptığı açıklamada, ABD, hükümetlerin anayasaya aykırı bir şekilde değiştirilmelerine karşı çıkıyor. ABD, subayların Cumhurbaşkanı İbrahim Keita’yı devirmesinden kısa bir süre sonra siyasi durum netleşene kadar Mali ordusu ile olan tüm işbirliğini askıya aldı. Son zamanlarda yaşananların resmen bir darbe olarak tanımlanıp tanımlanamayacağı kararı, yasal incelemeden sonra verilecektir.dedi. [22.08.2020 Reuters] Buradan Amerika’nın darbeyi ve darbecileri kınamadığı anlaşılıyor. Özel Elçisinin ağzından anayasaya aykırı değişikliklere karşı olduğunu açıklaması, genel açıklamalardır, darbeyle hiçbir ilgisi yoktur. Zira ABD, Mısır’daki Sisi darbesini ve Sudan’daki askeri darbeyi desteklemiş, darbe olarak kabul etmemiştir. Çünkü kendi ürünüdür. Mali’deki darbe de böyledir. Sahel Bölgesi Özel Elçisi, darbe olup olmadığını araştırmak için yasal bir inceleme yapacaklarını söyledi! Bu da darbenin arkasında Amerika’nın olduğunu gösteriyor. 21 Ağustos 2020’de El Cezire sitesinin,  Amerika, Keita’ya karşı darbeye önderlik eden bazı subaylar da dâhil olmak üzere Malili askerleri düzenli olarak eğitiyor.şeklindeki ifadeleri de bunu doğruluyor. Darbe liderleri, Amerika’nın eğittiği ve ajan olarak devşirdiği kişilerdir. 2012 darbesinde de benzer durum söz konusudur. Bunu 24 Mart 2012 tarihinde yayınladığımız soru cevapta belirttik: Zira el-Asr internet sitesi 24.03.2012’de, meşhur Amerikalı kaynaklardan isminin basına verilmemesini talep eden Amerikalı bir diplomatın şu şekilde bir açıklamada bulunduğunu nakletmiştir: “Darbe lideri Yüzbaşı Amadou “Ahmadou” Haya Sanogo, Amerika Birleşik Devletleri’nde terörle mücadele etmek amacıyla askeri eğitim almak için Amerikan Büyükelçiliği tarafından elit subaylar arasından seçilmiştir.” Ve şöyle eklemiştir: “Sanogo, bir takım özel görevler için birçok kez Amerika’ya seyahate gitmiştir...Amerika, Avrupalıları kovmak, yerlerine geçmek ve böylece ülkenin sömürüsünde yalnız kalmak için darbeler yoluyla 2012’de attığı adımın aynısını attı. Ama bu sefer öncekinden daha iyi odaklanmış olabilir. Zira Fransız yanlısı siyasi ortama karşılık siyasi partiler, sivil toplum örgütleri içinde bir siyasi ortam oluşturmaya başladı.

5- Mali’de nüfuz sahibi Fransa, tepki verdi, olayı şiddetle kınadı, adeta çıldırdı. Fransa Cumhurbaşkanlığı’ndan yapılan açıklamada, Cumhurbaşkanı Macron durumu yakından takip ediyor ve mevcut isyan girişimini kınıyor.denildi. [18.08.2020 AFP] Fransa Dışişleri Bakanı Le Drian yaptığı açıklamada, Fransa, bu tehlikeli olayı en güçlü ifadelerle kınıyorşeklinde konuştu. [19.08.2020 El Hurra] Macron, 20 Ağustos 2020’de Mali’deki gelişmeleri görüşmek üzere Almanya Başbakanı Merkel ile yaptığı görüşmede Fransa ve Almanya Mali’deki darbeyi kınıyor ve ülkenin olabildiğince kısa sürede sivil yönetime geri dönmesini istiyor. Sahel bölgesinde İslamcı militanların işlediği şiddet eylemlerine karşı dikkati dağıtacak hiçbir şey olmamalıdır.dedi. Fransa Savunma Bakanı Florence Parly de Twitter adresinden yaptığı paylaşımda, Fransa, iki gün önce askeri darbe ile ülke Cumhurbaşkanının devrilmesine rağmen militanlara karşı Mali’deki askeri operasyonlarını sürdürecek...ifadelerini kullandı. [20.08.2020 Reuters] Bu açıklamalar, Fransa’nın darbeden ne kadar endişe duyduğunu gösteriyor. Bu, darbenin Fransa’nın Mali’deki etkisini hedef aldığını doğruluyor. Fransa, Mali ve komşu ülkelerin zenginliklerini yağmalıyor. Oralar nadir bulunan devasa mineral kaynaklara sahip zenginlik ülkeleridir. Fransa, Batı Afrika’daki etkisini korumak için Mali’yi önemli bir stratejik konum olarak görüyor. Zira Mali, Sahel ülkeleri ile birlikte tek bir bölgeyi oluşturuyor. Eğer Fransa, birinden çıkarılırsa, yayılma etkisi diğerine etki ulaşabilir. Fransa, 5100 civarındaki askeri varlığını Avrupa birlikleri ile destekliyor. Almanya’dan destek görüyor. Almanya, Fransa’nın yanı sıra sözde Barkhan operasyonu adı altında yaklaşık 1.100 asker ile katılım sağlıyor. Fransa, Ortak Afrika Gücü’nü finanse etmek için BAE dâhil olmak üzere Körfez ülkelerinin kapısını çaldı. İngiltere, yaklaşık 250 asker ve üç helikopter, Avrupa Birliği de yaklaşık 620 asker ile katılım sağlıyor. Amerika, Barkhan Gücü’ne para ve ekipman desteği vermeyi reddediyor. İnsansız hava araçları sayesinde istihbarat ve gözetime katkıda bulunduğunu söylüyor.

6- Afrika Birliği ve ECOWAS Mali’deki askeri darbeyi kınadı. Afrika Birliği Komisyonu Başkanı Moussa Faki Mahamat Twitter’de yaptığı paylaşımda, Cumhurbaşkanı İbrahim Keita’nın, Başbakanın ve Mali hükümetinin diğer üyelerinin tutuklanmasını şiddetle kınıyorum ve derhal serbest bırakılmalarını istiyorum.ifadelerini kullandı. 15 ülkeden oluşan Batı Afrika ülkeleri Ekonomik Topluluğu (ECOWAS), Mali ile sınırlarını kapatma kararı aldığını, 15 üyesi ile Mali arasında tüm finansal alışverişlerin askıya alındığını ve karar organlarından Mali’yi çıkardığını açıkladı. 22 Ağustos 2020’de bu gruptan bir heyet Mali’ye bir ziyaret gerçekleştirdi ve darbenin liderleriyle bir araya geldi. Görüşmenin bir buçuk saat sürmesi bekleniyordu, ancak sadece 20 dakika sürdü. Bu, haber ajanslarının bildirdiğine göre Keita ve hükümetine iktidarı geri vermeye darbe liderlerini ikna etmek için gelen bu grubun misyonunun fiyaskoya uğradığını gösteriyor. Ancak, darbe liderleri bunu reddetti ve darbe konusunda ısrar ettiler ve grubun delegasyonu ile müzakerelerin geçiş süresi boyunca sürebileceğini belirttiler. Bilindiği gibi Afrika Birliği ve ECOWAS’ta Avrupa ajanları ağırlıktadır, özellikle de Batı Afrika’da.

7- Özetle, Amerika, Afrika’da, Mali dâhil olmak üzere özellikle Müslüman ülkelerde, Avrupa ile özellikle de Fransa ve İngiltere ile çekişiyor. Mali, bir İslam ülkesidir. Sömürgeciler, nüfuzlarını yaymak ve böylece zenginliklerini yağmalayabilmek için birbirleri çatışıyorlar. Fransa şu anda aslan payına sahip. Yine sömürgeciler, Batı Afrika’daki stratejik konumu nedeniyle Mali üzerinde kıyasıya çekişiyorlar. Mali, Sahel ülkeleri ile birlikte tek bir bölgedir. Müslüman halkı, yoksulluk, sefalet ve hastalık içinde kıvranırken, aşağılık ajan yöneticiler, çarpık bir koltuk uğrunda sömürgeciye istediğini temin ediyorlar. Mali, sömürgeciliğe maruz kalabilecek savunmasız bir ülkedir. Onu sömürgecilerin istilasından koruyacak Müslüman bir güç yok. Sömürgeciler, sudan bahaneler ile doğrudan askeri müdahalede bulunmak için kararlar çıkartıyorlar. İstilalarına karşı koymak ve unutamayacakları bir ders vermek için Allah’ın izniyle beklenen Raşidi Hilafet gibi İslami bir güç yok. Dolayısıyla bu devleti kurmak için çalışmak, en önemli farzlardan biridir. Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:

وَإِنَّمَا الإِمَامُ جُنَّةٌ يُقَاتَلُ مِنْ وَرَائِهِ وَيُتَّقَى بِهِ  “İmam ancak bir kalkandır. Arkasında savaşılır ve onunla korunulur.” [Müslim]

H.13 Muharrem 1442
M.01 Eylül 2020

Devamını oku...

Ayasofya’nın İbadete Açılması ve Hilafet Çağrısı Seslerinin Yükselişi!

Soru Cevap

Ayasofya’nın İbadete Açılması ve Hilafet Çağrısı Seslerinin Yükselişi!

Soru:

Muhammed Fatih’in Rahimehullah Konstantiniyye’yi fethettiğinde Ayasofya Kilisesini camiye dönüştürdüğünü biliyoruz. Mustafa Kemal’in de Lanetullahi aleyh Ayasofya’nın cami statüsünü iptal edip müze haline getirdiğini biliyoruz. 2013 yılında Erdoğan, Müslümanların Ayasofya’nın camiye dönüştürülmesi talebini reddetti. Daha sonra bu yıl Erdoğan’ın talimatı üzerine Danıştay, Ayasofya’nın camiye dönüştürülmesine dair bir karar yayımladı. 24 Temmuz 2020 Cuma günü Ayasofya’da namaz kılındı ve duvarlarındaki Hıristiyanlığa ait resimler sadece namaz esnasında örtülecek. Peki, bu, namazın sıhhatini etkiler mi? Sonra bu resimler nereden çıktı? Ayasofya yaklaşık 500 yıl boyunca temiz ve pak bir camiydi.

Muhammed Fatih’in fethi zamanında Ayasofya ile ilgili şeri hüküm hakkında biraz karışıklık yaşadık. Kalplerimizin mutmain olması adına fethedilen ülkelerdeki kâfirlerin mabetleri hakkındaki şeri hükmü açıklamanızı rica ediyoruz. Size minnettar kalacağız. Teşekkür ve takdir ediyoruz.

Cevap:

Bu soruların cevaplarına açıklık getirmek adına ilgili ve alakadar konulara bir göz atacağız. Yanı sıra haklarındaki şeri görüşü açıklayacağız. Başarı Allah’tan olmak üzere diyoruz ki:

Birincisi: H.857 M.1453 yılındaki Konstantiniyye’nin fethi yıldönümü vesilesiyle 7 Cumade’l Ûlâ 1441 / 02 Ocak 2020’deki konuşmamızda şunları belirtmiştik: ...Nitekim Fatih, Rebiyülevvel ayının yirmi altısı itibariyle Konstantiniyye’ye savaş açmaya ve burasını kuşatmaya başladı. Sonra H. 20 Cumadel Ûlâ 857 Salı günü Konstantiniyye’yi fethetti. Yani kuşatma, yaklaşık iki ay sürdü. Muhammed Fatih, şehre muzaffer olarak girdiğinde atından inerek bu zafer ve başarıdan dolayı Allaha şükretmek için secdeye kapandı. Sonra içerisinde Bizans halkının ve keşişlerin toplandığı Ayasofyakilisesine gitti, onlara eman verdi. Ayasofyakilisesinin camiye çevrilmesini emrettiği gibi Konstantiniyye’yi fethetmek için ilk hamlenin saflarında yer alan ve - Allah ondan razı olsun - orada vefat eden celil sahabe Ebu Eyyub El-Ensarininkabrinin olduğu yere cami yapılmasını emretmiştir. Konstantiniyye’yi fethetmesinden sonra bu lakapla anılan Fatih, Konstantiniyye’yi daha önce başkenti Edirne olan devletinin yeni başkenti yaptı. Konstantiniyye’yi fethetmesinin ardından burasını İslambol, yani İslam şehri Darul İslamolarak adlandırdı ve İstanbulolarak meşhur oldu. Sonra Fatih, şehre girdi, Ayasofyayagitti, burada namaz kıldı ve böylece burası Allahın fazlı, keremi ve hamdı sayesinde cami haline geldi.Bu şekilde Abdullah İbn Amr İbn’ul Astan rivayet edilen hadisi şerifte geçen Allahın Rasûlü SallAllahu Aleyhi ve Sellemin müjdesi gerçekleşmiş oldu:

بَيْنَمَا نَحْنُ حَوْلَ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ نَكْتُبُ إِذْ سُئِلَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ أَيُّ الْمَدِينَتَيْنِ تُفْتَحُ أَوَّلاً قُسْطَنْطِينِيَّةُ أَوْ رُومِيَّةُ؟ فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ: «مِدينَةُ هِرَقْلَ تُفْتَحُ أَوَّلاً، يَعْنِي قُسْطَنْطِينِيَّةَ   “Biz, Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellemin etrafında hadislerini yazıyorduk. Bir ara Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Selleme: Hangi şehir önce fethedilir? Konstantiniyye mi, Roma mı? diye soruldu. Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem Önce Hıraklin şehri yani Konstantiniyye fetholunacaktırbuyurdu. [Ahmed Müsnedinde ve El Hâkim Müstedrekinde rivayet ederek şöyle dedi: Bu hadis, tahriç etmedikleri halde Şeyhaynin (Buhari ve Müslim) şartına göre sahihtir. Ez-Zehebi ise özetle şöyle dedi: Buhari ve Müslimin şartı üzeredir.] Aynı şekilde Abdullah İbn Bişr El Hasamiden, onun da babasından Nebi SallAllahu Aleyhi ve Sellemin şöyle buyurduğunu işittiği hadisi şerifte şöyle geçmektedir:

لَتُفْتَحَنَّ الْقُسْطَنْطِينِيَّةُ فَلَنِعْمَ الْأَمِيرُ أَمِيرُهَا وَلَنِعْمَ الْجَيْشُ ذَلِكَ الْجَيْشُ  Konstantiniyye mutlaka fethedilecektir. Onu fetheden kumandan ne güzel kumandan; o ordu ne güzel ordudur.Abdullah İbn Bişr dedi ki: Mesleme İbn Abdülmelik beni çağırdı ve bu hadisi sordu. Ben de ona bu şekilde naklettim. Bunun üzerine o, aynı sene Konstantiniyye’yi fethetmek üzere sefere çıktı. [Ahmed rivayet etti ve Mecmau’z Zevaidde buna ilişkin şöyle geçmektedir: Ahmed, Bezzar ve Taberani rivayet etti ve adamları sikadır dedi.] Nitekim bu müjde, daha yirmi bir yaşına bile ulaşmamış bir genç olan Muhammed Fatihin eliyle gerçekleşti. Ancak o, çocukluğundan beri düzgün bir şekilde yetiştirilmiş ve babası Sultan II. Murad onunla ilgilenmişti. Zira onun, dönemin en iyi hocalarından ders almasını sağladı. Aynı şekilde bu hocalardan birisi de küçüklüğünden beri Allahın Rasûlü SallAllahu Aleyhi ve Sellemin, Konstantiniyye fethedilecektirhadisini ilk aklına koyan Şeyh Akşemseddin Sungurolup onu, bu fethin kendi eliyle gerçekleşeceği düşüncesiyle büyüttü. Nitekim Allah ona, fazlı ve keremiyle ikramda bulunmuş, onu Allahın Rasûlü SallAllahu Aleyhi ve Sellemin övgüsüne mazhar kılmıştır. Böylece Fatih, ne güzel bir komutan olmuştur.

İkincisi: O zamandan bu yana Ayasofya, Müslümanlar için büyük sembolizme sahip büyük bir İslam camisi olmuştur. Muhammed Fatih ve dönemin uzmanları, İslam’a aykırı resimleri duvarlardan yok ettiler, boya ya da benzeri şeylerle kapatılması bayağı zor olan resimleri kazıdılar. Böylece Ayasofya, Müslümanların içinde namazı eda ettikleri ve bu zafer ve açık fethe karşılık Allah’a hamd ettikleri temiz, pak ve parlak bir cami haline gelmiştir. Ayasofya bu şekilde devam etmiştir. Ta ki asrın mücrimi Mustafa Kemal, bu camide namazı yasaklayana ve 24 Kasım 1934 tarihli uğursuz Ayasofya Kararnamesi ile müzeye dönüştürene kadar. Bundan önce Lanetullahi aleyh (Mustafa Kemal), 1930’de camiyi kapattı ve yaklaşık dört yıl kapalı kaldı. “Ayasofya, Cumhuriyetin kurucusu Mustafa Kemal’in emriyle yürütülen restorasyon çalışmaları nedeniyle 1930 ile 1935 yılları arasında halka kapatıldı. Bu çalışmalar arasında çeşitli restorasyonlar sayılabilir. Ardından Bakanlar Kurulu’nun 24 Kasım 1934 tarihli kararıyla müzeye çevrildi. [11.07.2020 aa.com.tr/ar/190] Yani cami, bu süre zarfında kapalı kaldı. Bu süre içinde Batı ülkesinden o grafikleri çizen kişilerin gelmiş olması olasıdır. Ayasofya, söz konusu kararnamenin ardından oradaki Hristiyanlık etkilerini ve resimlerini insanlara göstermek için 1935’te müze olarak hizmete açıldı. Öncesinde Mustafa Kemal, H. 1342 M. 1924 yılında İslami Hilafeti ilga ederek büyük bir suç işlemişti. Mustafa Kemal, Hilafetin restorasyonuna çağıran tüm çağrılara acımasızca savaş açtığı gibi Ayasofya’yı camiye dönüştürme çağrılarına karşı da aynısını yapmıştır. Ancak Müslümanlar, Ayasofya’yı daha önce olduğu gibi camiye dönüştürme özlemini sürdürdüler. Nitekim 26 Eylül 2019’da Almodon sitesinde şu yer aldı: “Birçok Türk, hala ‘Ayasofya Müzesi’nin Müslümanlar için bir camiye dönüşeceği günü iple çekiyor. 27 Mayıs 2012’de Fatih Sultan Mehmet’in zaferinin 559. yıldönümü ve Konstantiniyye’nin fethi etkinlikleri vesilesiyle binlerce Müslüman, içinde dini törenleri yasaklayan yasayı protesto etmek amacıyla Ayasofya önünde namaz kıldı. Protestocular, “Zincirler kırılsın, Ayasofya ibadete açılsın, Ayasofya esir”şeklinde slogan attı. Müslümanların, Ayasofya’yı camiye dönüştürme çağrısına ilişkin kararlılıkları hiçbir zaman bitmedi. Ancak Erdoğan, 2013’te Başbakan iken Ayasofya’nın statüsünü değiştirmeyi düşünmediğini söyleyerek bu çağrılara yanıt verdi…”[Almodon sitesi]

Üçüncüsü: Ancak Erdoğan’ın fikri, 31 Mart 2019 Pazar günü gerçekleşen belediye seçimleri kampanyası sırasında değişti. Oylarının düştüğünü gözlemledi. Ayasofya’yı camiye dönüştürme kervanına binmesi halinde belediye seçimlerinde oylarının artacağını sandı. Bu nedenle seçim kampanyasının zirvesinde iken buna çağrıda bulundu. “Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Cuma günü yaptığı açıklamada, “İnşallah seçimden sonra tekrar müzeden isim olarak camiye çevireceğiz” dedi. Yarın Türkiye’de belediye seçimleri yapılacak. Adalet ve Kalkınma Partisi, 2014’te olduğu gibi seçimden zaferle çıkmayı umuyor... [30.03.2019 El Cezire net] Fakat Müslümanlar, Ayasofya’yı önceden olduğu gibi camiye dönüştürmenin İslam’a, İslam Devleti Hilafete bağlı olduğunu biliyorlar. Çünkü Ayasofya, Hilafet Devletinin ışık saçan camisidir, zafer ve açık fethin sembolüdür, Sadık ve Emin Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in müjdesinin gerçekleşmesidir. Bu yüzden sadık müminler, laiklik ve insan yapımı sistemlere ait bayrağın dalgalanmasını değil, Hilafet bayrağının, La İlahe İllallah Muhammedün Rasûlullah bayrağının tekrar dalgalanmasını arzuluyorlar! Dolayısıyla Erdoğan’ın Ayasofya’yı camiye dönüştürme seçim kampanyası hedefine erişmedi. İstanbul ve Ankara’yı, yani Türkiye’nin en büyük iki şehrini kaybetti! Hem de kim karşısında? Ayasofya’yı müzeye çeviren Mustafa Kemal yandaşlarından Cumhuriyet Halk Partisi karşısında! Çünkü artık insanlar, Ayasofya’da Hilafet bayrağını dalgalandırmak istemedikleri sürece bu partiler arasında büyük bir fark görmüyorlar!

Dördüncüsü: Erdoğan, Hilafetin geri dönüşü ile aynı anda olmadıkça, Ayasofya’yı önceden olduğu gibi camiye dönüştürmenin meyvesini vermeyeceğini ve popülaritesini artırmayacağını fark edemedi. Seçim sonuçlarında bunu gözleriyle görmüş olmasına rağmen yine de aynı yaklaşımını sürdürdü! Böylece Erdoğan’ın emri ve arzusuna binaen Danıştay, 10 Temmuz 2020 günü İstanbul’daki “Ayasofya” müzesinin camiye dönüştürülmesine karar verdi. Hilafetin geri dönüşü ile aynı anda olması gerektiğinden bahsetmedi. Daha sonra da laik rejim ve insan yapımı yasaların Ayasofya Camisi üzerinde dalgalanmaya devam ettiği bir durumda 24 Temmuz 2020’de Ayasofya’da Cuma namazı kılındı!

Cuma namazı, Müslümanların Hilafetin geri dönüşüne ve 500 yıl boyunca olduğu gibi Ayasofya’nın camiye dönüştürülmesine ne kadar çok özlem duyduklarını ortaya koydu. Çoğu insanın sevincinde bu açıkça görüldü. 3 Zilhicce 1441 / 24 Temmuz 2020 günü Ayasofya Camiinde verdiği Cuma hutbesinde Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş, kapanmasından 90 yıl sonra tekrar ibadete açılması hakkında özellikle şunları söyledi: Bizleri böyle şerefli ve tarihî bir günde bir araya getiren Rabbimize sonsuz hamdü senalar olsun. Konstantiniyye mutlaka fetholunacaktır. Onu fetheden komutan ne güzel komutandır! Ve o asker, ne güzel askerdir!buyurarak fethi müjdeleyen Resûl-i Ekrem Efendimize salat ve selam olsun. Bu müjdeye nail olma aşkıyla yollara düşen İstanbulun manevi mimarı Ebu Eyyûb el-Ensârî Hazretleri başta olmak üzere, ashabı kirama, onların kutlu izinden gidenlere, Anadoluyu bize vatan eylemiş, korumuş ve emanet etmiş olan bütün şehit ve gazilerimize selam olsun.

Fetih sevdasını Sultan Mehmet’in gönlüne nakış nakış işleyen, 1 Haziran 1453 Cuma günü Ayasofya’da ilk cuma namazını kıldıran ilim ve hikmet tabibi Akşemseddin Hazretleri’ne selam olsun. Allahın izni ve inayetiyle İstanbulu fetheden, sonra da bu aziz şehrin tek bir taşına bile zarar gelmesine izin vermeyen, o genç ve dirayetli padişaha, Fatih Sultan Mehmet Hana selam olsun. Ayasofya’yı minarelerle süsleyen, asırlarca ayakta kalmasını sağlayan güçlendirmeleri yapan, mimarların piri, büyük sanatkâr Mimar Sinan’a selam olsun...

Ayasofya fethin nişanesi, Fatih’in emanetidir. Fatih Sultan Mehmet Han, gözbebeği olan bu muhteşem mabedi kıyamete kadar cami olmak kaydıyla vakfedip müminlere emanet bırakmıştır. Bizim inancımızda vakıf malı dokunulmazdır, dokunanı yakar; vakfedenin şartı vazgeçilmezdir, çiğneyen lanete uğrar. Dolayısıyla o günden bugüne Ayasofya, sadece ülkemizin değil, aynı zamanda ümmeti Muhammedin harim-i ismetidir...[24.07.2020 aa.com.tr/ar/192]

Beşincisi: İslami kavramlar, Müslümanların kalplerinde özellikle de Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Konstantiniyye’nin fethi müjdesini işittiklerinde kımıldadı. Konstantiniyye’yi fethedenin ve Ayasofya’yı camiye dönüştürenin İslami yönetim olduğunun farkındalar. İstanbul ve Camisi Ayasofya, yaklaşık 500 yıl boyunca Osmanlı Hilafetinin merkezi olmayı sürdürdü. Bu nedenle Hilafet kavramı Müslümanların kalplerinde kıpırdadı, hatta (Gerçek Hayat) dergisinde olduğu gibi bazı medya organlarında Hilafet’e açıkça çağrı yapıldı. 7 Zilhicce 1441 / 28 Temmuz 2020 tarihinde Şarkul Avsat gazetesinin aktardığına göre “Bu arada önceki gün yayınlanan yeni sayısında “Gerçek Hayat” dergisi doğrudan Türkiye’de Hilafet çağrısında bulundu. Dergi kapağında Arapça ile “Şimdi değilse ne zaman?” söylemini dile getirdi.” Bu çağrı karşısında yapılması gereken, Erdoğan’ın yanıt vermesiydi. AK Parti sözcüsünün buna karşı açıklama yapması değil. “İktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi sözcüsü Ömer Çelik, Ayasofya Camisi’nin ibadete açılmasının ardından patlak veren Hilafet çağrısı tartışmalarını kınadı. Gerçek Hayat dergisi, bugünkü sayısının kapağında yeniden İslami Hilafete çağıran ifadeler kullandı. Çelik yaptığı açıklamada Türkiye Cumhuriyeti, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir. Türkiyenin siyasal rejimiyle ilgili siyasal kamplaşma üretmek yanlıştır… Kurtuluş Savaşımızın başkomutanı, devletimizin kurucusu ve ilk Cumhurbaşkanımız Gazi Mustafa Kemal Atatürkve İstiklal Savaşı kahramanlarını rahmetle ve saygıyla yad ediyoruz. Tarihten bugüne kesintisiz bir halka olarak devam eden mücadele azmimizi daha da kuvvetli kılıyoruz... Cumhurbaşkanımızın dirayetli yönetimiyle milletimizin özlemlerine sağlam adımlarla ulaşacağız. Duamız milletimizledir. Gayretimiz biricik ülkemiz içindir. Yaşasın Türkiye Cumhuriyeti...ifadelerini kullandı.” [28.07.2020 Hürriyet] Böylece iktidar partisinin sözcüsü, meselenin Allah için olmadığını, geçici dünyevi bir amaç için olduğunu ortaya koydu!

Yalnız deve öyle güdülmez ey Türkiye Cumhurbaşkanı! İslam’a sadık her Müslüman, Ayasofya’nın camiye dönüştürülmesine yürekten sevinir. Ancak yine İslam’a sadık her Müslüman, Muhammed Fatih’in başlattığı gibi Ayasofyanın zafer ve açık fethin sembolü, İslami Hilafet olan Osmanlı Hilafeti tarihindeki gibi aydınlık meşalesi olmasını, Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellemin müjdesinin gerçekleşmesini arzuluyor. İslam’a sadık her Müslüman, Belediye ya da parlamento seçimi uğrunda camiye dönüştürülmesini değil, Ayasofyanın üzerinde İslam bayrağının, İslami yönetim bayrağının, Hilafet bayrağının dalgalandığı parlak bir cami olmasını arzuluyor. Ayasofya yaklaşık 500 yıl boyunca Hilafet bayrağının gölgesi altında gölgelenmiştir. Şimdi Ayasofya, İslam’ın ve Müslümanların değil, sömürgeci kâfirlerin çıkarlarına hizmet eden insan yapımı yasalar ve laik bayrak altında gölgelenecektir!

Altıncısı: Sorunun sonundaki şu meseleye gelince “Muhammed Fatih’in fethi zamanında Ayasofya ile ilgili şeri hüküm hakkında biraz karışıklık yaşadık. Kalplerimizin mutmain olması adına fethedilen ülkelerdeki kâfirlerin mabetleri hakkındaki şeri hükmü açıklamanızı rica ediyoruz. Size minnettar kalacağız…” Müslüman âlimler nazarında bazı dallarda farklı görüşler olsa bile şeri hükümde bir karışıklığın olması doğru olmaz kardeşim. Çünkü bu farklı görüşler, ihticacı sahih olan şeri delillerden racih gelen anlayışlarına binaen âlimlerin zannı galiplerine göredir. Dolayısıyla hiçbir karışıklık yoktur.

Bu mesele, yeni değil, âlimler daha önce bu konuyu araştırdılar. Bu şekliyle incelendiğinde, görülür ki:

Fethedilen ülke şu durumlardan birinin dışına çıkmaz:

1- Kufe, Basra, Vasit vb. gibi Müslümanların inşa edip imar ettiği topraklar. Buralarda kilise ve havra inşa etmek caiz olmaz. Eğer zimmiler, alışveriş yapmak vb. için bu topraklara girerse, içki içmelerine ve domuz beslemelerine izin verilmez. Bu topraklar Müslümanların inşa ettiği bir Daru’l İslam’dır. Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:

لا تُبْنىَ بيعةٌ في الإسلام ولا يجدد ما خرب منها İslamda kilise inşa etmek ve harap olanı yenilemek yoktur.Alâeddin El Burhan Furi (ö.975), bu hadisi (Kenzul Ummal Fi Sünenil Ekval ve’l Ef’al) de İbn Asakir’den, Ömer’den tahriç etti, Es Suyuti de (Cami’ul Kebir) de rivayet etti. İkrime’nin rivayetine göre İbn Abbas şöyle dedi:

أَيُّمَا مِصْرٍ مَصَّرَتْهُ الْعَرَبُ فَلَيْسَ لِلْعَجَمِ أَنْ يَبْنُوا فِيهِ بِنَاءً، أَوْ قَالَ: بِيعَةً   ”Araplar hangi toprakları şehir haline getirmişse orada Acem bir bina ya da havra inşa edemez.[Ebi Şeybe Musannifinde rivayet etti]

2- Müslümanların sulh yoluyla fethettiği topraklar. Havralar ve kiliseler hakkındaki hüküm, yapılan sulha göredir. Müslümanlar fethettiğinde Ömer Radiyallahu Anh’ın H.15 M.638 yılında Ömer Ahitnamesinde Eliya (Kudüs) halkı ile yaptığı sulha göre onlarla sulh yapılması evla olandır.

3- Müslümanların zorla (savaşla) fethettikleri topraklar. Buralarda (kilise türünden) bir şey inşa etmek caiz değil. Çünkü Müslümanların malıdır. Fetihten önce bu topraklarda bulunan kiliseler hakkında iki görüş söz konusudur:

Birincisi, zorla (savaşla) fethedilmesi ile Müslümanlara ait bir ülke haline gelmiştir, Daru’l İslam olmuştur. Dolayısıyla Müslümanların kurduğu ülke gibi orada bir kilise veya havranın bulunması caiz olmaz.

İkincisi, ibadethanelerinin kalması caizdir. Çünkü Ebi Şeybe’nin Musannifinde rivayet ettiği İbn Abbas hadisinde şöyle geçiyor:

أَيُّمَا مِصْرٍ مَصَّرَتْهُ الْعَجَمُ يَفْتَحُهُ اللَّهُ عَلَى الْعَرَبِ وَنَزَلُوا يَعْنِي عَلَى حُكْمِهِمْ فَلِلْعَجَمِ مَا فِي عَهْدِهِمْ Acem hangi toprakları şehir haline getirip sonrasında Allah Araplara bu toprakları fethetmelerini nasip edip acemi iktidarlarından indirdikleri vakit Acem için antlaşmada ne (haklar) varsa yerine getirilir...

Buna göre mesele, ülkeyi zorla fetheden fatihe bırakılır. İslam’ın ve Müslümanların çıkarına göre, Müslüman ve zimmi tebaanın işlerinin güdülmesine göre hareket eder.

Konstantiniyye mevzusu, (zorla fetih) bölümüne girer. Kalplerdeki mutmainliği artırmak adına bazı âlimlerin görüşlerini aktaracağım:

A- Muhammed Eş Şirbini’ye ait (ö 977) Muğni’l Muhtaç İla Marifeti Elfazil Minhac adlı eserde Nevevi’nin (ö.676) Minhacul Talibin metninin şerhinde şöyle geçmektedir:

“Bizim kurduğumuz ya da halkı Müslüman olan bir ülkede bir kilise inşa edilmesini onlara yasaklarız. Zorla fethedilen yerlerde, kilise yapamazlar. En sahih olan görüşe göre kilise üzerinde ikrar da edilmezler. Ya da sulh yoluyla fethedilip toprağın bize ait olması ve onların da oturmaları şartıyla kiliselerin kalması caizdir. Eğer mutlak bırakılırsa, sahih olan yasak olmasıdır. Ya da kilise kararı onlara ait olur. Sahih olan görüşe göre kilise inşa edebilirler.

Şerh: (Onlara yasaklarız) farzdır (bir kilise inşa edilmesini), bir havra ve rahipler için bir manastır inşa edilmesini (bizim kurduğumuz bir ülkede)... (Ya da) (halkı Müslüman olan) bir ülkede... (Ve yerlerde) yani ülkede (zorla fethedilen), Mısır, İsfahan ve Mağrip ülkeleri gibi. (Orada kilise inşa etmezler), çünkü Müslümanlar, o toprakları savaş yoluyla mülk edinmişlerdir. Bu yüzden kilise yapılması yasaklanır. Kilise yapmak caiz olmadığı gibi yıkıldığı zaman restore edilmesi de caiz olmaz. (En sahih olan görüşe göre kilise üzerinde ikrar da edilmezler) yukarıda geçenlerden dolayı... İkincisi (görüş), ikrar edilirler, çünkü maslahat bunu gerektirir. İhtilaf mahalli, fetih anında var olanlar (kilise) hakkındadır...

B- İbn Hümam lakabıyla tanınan Kemaleddin Muhammed’in (ö.861) Fethü’l Kadir (Hanifi fıkhı) adlı eserinde şöyle geçmektedir:

İkincisi, Müslümanların zorla fethettikleri yerler. İcma ile oralarda hiçbir şey yapılmaz. Oralarda bulunanları (kiliseleri) yıkmak farz mı? Malik, Şafii ve bir rivayete göre Ahmed, farzdır dedi. Bize göre kiliselerini konutlara dönüştürme işi zimmetlerine ait kılınır. Kiliselerde namaz kılmaları yasaklanır ancak yıkılmaz. Bu, Şafii ve bir rivayete göre Ahmedin görüşüdür. Çünkü sahabe, birçok ülkeyi zorla fethettiği halde hiçbir kilise ve manastırı yıkmamıştır. Böyle bir şey asla nakledilmemiştir.

C- İbn Kudame’nin (ö.620) El Muğni adlı kitabında şöyle geçmektedir:

“İkinci bölüm, Müslümanların zorla fethettikleri yerler. O yerlerde bir şey (kilise) yapmak caiz olmaz. Çünkü Müslümanların mülkü olmuştur. O yerlerde bulunanlar (kiliseler) hakkında iki görüş söz konusudur. Birincisi, yıkılması farzdır, olduğu gibi bırakılması haramdır. Çünkü Müslümanlara ait bir ülkedir. O yüzden tıpkı Müslümanların kurduğu ülke gibi o ülkede de bir havranın bulunması caiz olmaz. İkincisi, caizdir çünkü İbn Abbas hadisinde şöyle geçiyor:

أَيُّمَا مِصْرٍ مَصَّرَتْهُ الْعَجَمُ، فَفَتَحَهُ اللَّهُ عَلَى الْعَرَبِ، فَنَزَلُوهُ، فَإِنَّ لِلْعَجَمِ مَا فِي عَهْدِهِمْ Acem hangi toprakları şehir haline getirip sonrasında Allah Araplara bu toprakları fethetmelerini nasip edip o topraklara yerleştikleri vakitte Acem için antlaşmada ne (haklar) varsa yerine getirilir.

Yedincisi: Buna göre söz konusu soruların cevapları kısaca şöyledir:

1- Eğer ülke, sulh ile fethedilmişse, sulh şartlarına göredir. Beytül Makdis’in fethi anındaki Ömer Ahitnamesindekilere uyulması evla olandır...

2- Eğer ülke, zorla fethedilmişse, mesele fetheden Müslüman yöneticiye bırakılır. Yöneticinin, İslam ve Müslümanların çıkarı ve Müslüman ve zimmilerin işlerinin güdülmesi babı ile ilgili benimsemesine göre ibadet etmeleri için kiliselerini bırakabilir de, bırakmayabilir de.

3- Bu nedenle Muhammed Fatih’in rahimehullah ve RadiyAllahu anh, Ayasofya’yı camiye dönüştürme fiili, yetkisi içerisindedir, çünkü ülke, zorla fethedilmiştir.

4- Burada Muhammed Fatih’in, zimmilerden yani İstanbul Hristiyanlarından olmakla birlikte hüsnü muamele babından Ayasofya’yı satın almak için Ortodoks Papa’sına para ödediğine dair rivayetler var. Bu rivayetlere göre bazı tarihi belgeler, (Muhammed Fatih) olarak tanınan Sultan II. Mehmet’in söz konusu satın almanın bedelini ödediğini doğrulamaktadır. [Kendi parasından, devlet parasından değil ve tapusunu da kendi adına kaydetmiştir. Osmanlı Devletinde Sultanlığı döneminde Konstantiniyye’nin fethinden sonra mesele, satış sözleşmesi ve mülkiyet devri ile belgelenmiş, ödeme tahvilleri ile meblağın ödendiği kanıtlanmıştır. Daha sonra akarı (Ebu El-Fetih Sultan Muhammed) adındaki vakıf gibi bir derneğin yararına vakfetmiştir...] İster bu rivayetler doğru olsun isterse satış konusu açısından dedikodu olsun İslam’a göre yöneten yönetici, kâfirlerin topraklarını zorla fethettiğinde, yukarıda da açıkladığımız gibi mabetlerini olduğu gibi bırakabilir de, bırakmayabilir de...

5- Duvarlardaki resimler ile birlikte namazın sahih olup olmadığına ve sadece namaz anında kapatılması meselesine gelince, kapatıldığı sürece namaz sahihtir. Ancak namazdan sonra resimlerin açılması caiz olmaz. Devlet, bu nedenle büyük bir günah işlemiş sayılır. Zira şeri hükme göre caminin duvarlarında veya herhangi bir yerinde resimlerin olması haramdır. Eğer varsa, yok edilmesi gerekir. Eğer herhangi bir nedenden ötürü bu imkânsızsa, tekrar açılmasını engelleyecek şekilde uygun bir yolla kalıcı olarak silinmelidir. Bununla ilgili delillerden bazıları şunlardır:

- Buhari, İkrime’den, İbn Abbas RadiyAllahu Anhuma’dan rivayet ettiğine göre

أَنَّ النَّبِيَّ ﷺ لَمَّا رَأَى الصُّوَرَ فِي الْبَيْتِ "يعني الكعبة" لَمْ يَدْخُلْ حَتَّى أَمَرَ بِهَا فَمُحِيَتْ  “Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem Beytin yani Kabeniniçerisindeki resimleri görünce, girmedi ve onların imha edilmesini emretti...İbn Hibban da Sahih’inde rivayet etti.

- Ahmed, Müsned’inde Cabir b. Abdullah’tan rivayet ettiğine göre

أَنَّ النَّبِىَّ ﷺ نَهَى عَنِ الصُّوَرِ في الْبَيْتِ وَنَهَى الرَّجُلَ أَنْ يَصْنَعَ ذَلِكَ وَأَنَّ النَّبِىَّ ﷺ أَمَرَ عُمَرَ بْنَ الْخَطَّابِ زَمَنَ الْفَتْحِ وَهُوَ بِالْبَطْحَاءِ أَنْ يَأْتِي الْكَعْبَةَ فَيَمْحُوَ كُلَّ صُورَةٍ فِيهَا وَلَمْ يَدْخُلِ الْبَيْتَ حَتَّى مُحِيَتْ كُلُّ صُورَةٍ فِيهِ “Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem Beytte resimleri yasakladı ve kişilere bunları yapmayı da yasakladı. Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem o anda Bathâ’da bulunan Ömer ibn Hattâb’a gidip Kâbe’deki bütün resimleri imha etmesini emretti ve bütün resimler silininceye kadar oraya girmedi. Beyhaki de Sünenül Kübra’sında rivayet etti.

Böylece, cami ya da namazgâha her zaman resim asmak haramdır, sadece namaz vaktinde örtmek, daha sonra açmak caiz olmaz. Buna aykırı davrandığında otorite günahkâr olur.

Sonuç olarak, Allah Subhânehu ve Teâlâ’dan Hilafet için çalışan Müslümanlar eliyle onun kurulmasını hızlandırmasını istiyoruz. Böylelikle Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in tüm müjdeleri gerçekleşecektir: Mübarek toprağın Yahudi pisliğinden arındırılması, selefi Konstantiniyye’nin fethinden sonra Roma’nın fethi, ardından yeryüzünün İslam’ın izzetiyle aydınlanması ve İslam bayrağının diğer tüm bayraklar üzerinde dalgalanması…

وَاللَّهُ غَالِبٌ عَلَى أَمْرِهِ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لا يَعْلَمُونَ  Allah, işinde galiptir, fakat insanların çoğu bunu bilmezler.” [Yusuf 21]

H.Arafe Günü 1441
M.30 Temmuz 2020

Devamını oku...

Çin-Hindistan Sınır Çatışmaları

Soru Cevap

Çin-Hindistan Sınır Çatışmaları

Soru:

10 Haziran 2020’de Reuters’in bildirdiğine göre “... Hintli yetkililere, Nisan ayından bu yana yüzlerce askerin Ladakh buzulunda birbirlerine karşı mevzilendiğini açıkladı. Bu, Çin devriyelerinin Hindistan’ın defacto (fiili) sınırına ilerlemesi sonrası yıllardır iki taraf arasında yaşanan sınır gerginliğinin en tehlikelisi. Çin, bölgenin kendi toprağı olduğunu iddia ediyor ve bölgede Hindistan’ın yol inşasına karşıçıkıyor...” Mayıs ayının ilk haftasından bu yana Çin-Hindistan sınır bölgesinde iki ülkenin sınır muhafızları arasında çatışmalar yaşanıyor. Etkeni, lokal mi? Yoksa Çin’i sıkıştırmak ve baskı yapmak için etkenin arkasında Amerika mı var? Sonra bu çatışmanın işgal altındaki Keşmir ve Pakistan Müslümanları üzerindeki etkisi nedir?

Cevap:

5 Mayıs’ta Hindistan’ın kuzeyindeki Ladakh Galwan Vadisi’nde, üç gün sonra da Nathu La Geçidi’nde (Himalaya’larda Hindistan’ın Sikkim eyaletini Tibet Özerk Bölgesi ile birleştiriyor) sınır çatışmaları patlak verdi. Çatışmalar iki ülke arasında askeri ve diplomatik krize neden oldu. Çin-Hindistan ilişkilerindeki gerilimin tarihi çok eskilere uzanıyor. Sınırdaki gerilim, çoğu zaman çatışma görüntüsünde beliriyor. İngilizler, bu sınırları bölgede hüküm sürdükleri ve İslami Hint Yarımadasını doğrudan sömürdükleri dönemde 1890 yılında Çin’le imzalanan Sikkim-Tibet anlaşması ile çizdiler. Hint Yarımadası’ndan ayrıldıklarında, yarımadayı Pakistan ve Hindistan’a böldüler ve Keşmir’i de aralarında patlayıcı bir bölge olarak bıraktılar... Böylece sınırdaki çeşitli bölgelerde çatışmaları tetiklemek için Hindistan-Çin arasında da aynısını yaptılar. Son zamanlarda neler olduğunu anlamak için aşağıdaki hususları irdeleyeceğiz:

Birincisi: Hindistan ve Çin arasındaki bu sınır çatışmaları, türünün ilk örneği değil. İki ülkenin ordusu, sadece son on yılda 2013, 2014, 2017’de farklı boyutlarda savaşın eşiğine geldi. İki ülke, 1962’de sınır hattında ölümcül bir savaşa girdi. Hindistan savaşta yenilgiye uğradı ve Çin, Keşmir’in kuzeyindeki Aksai Çin bölgesini işgal etti. Doğu sınırında iki ülke arasındaki çatışma, İngiliz sömürgeciliğinin, Arunachal Pradeş eyaletinin Hindistan’a ilhakının ve İngilizlerin Hindistan kolonizasyonu döneminde Çin ile sınırının çizilmemesinin bir sonucudur. Batı sınırındaki çatışma ise, iki ülkenin İslami bölgeler, özellikle 1947 yılından sonra Keşmir emellerinden kaynaklanıyor. Çok sayıda sınır anlaşmazlığı nedeniyle iki ülke, aralarında yaklaşık 4 bin km’ye varan sınır hattı hakkında önemli ölçüde farklı veriler yayınlıyor. Geçtiğimiz 5 Mayıs’ta Tibet Platosu üzerinde 14 bin feet yüksekliğindeki Pangong Tso Buzul Gölüçevresindeki birlikler arasında çatışmalar yaşandı, çıkan çatışmalarda her iki taraftan düzinelerce asker yaralandı. O zamandan beri devam eden çatışmaların ortasında kuvvet tahkimatı sürdü. Çin, Ladakh bölgesindeki tartışmalı sınır bölgesine yaklaşık 5.000 asker ve zırhlı araç yolladı. “Business Standard gazetesi, Çin Halk Kurtuluş Ordusu mensubu 5.000’den fazla Çin askerinin Ladakh’ta beş noktaya - Galwan Nehri boyunca dört, Pangong Gölü yakınlarında bir noktaya- girdiğini bildirdi...” [24.05.2020 www.defense-arabic.com]

İkincisi: Hindistan, Ladakh’ı Cammu ve Keşmir’den ayırdıktan sonra iki ülke arasındaki olaylar daha da kızıştı. Zira Çin, Ladakh’ın Cammu ve Keşmir’den ayrılmasının stratejik nedenlerden kaynaklandığını, Başbakan Narendra Modi’nin 2014’te Bharatiya Janata Partisi’nin kurduğu hükümetin Başbakanı olarak iktidara gelmesinden bu yana Hindistan’ın Çin merkezli mücadelesini sürdürmek için olduğunu anladı. Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü, Hindistan’ın Ladakh’ı ayırma niyeti ile ilgili 5 Ağustos 2019’daki Amit Shah bildirgesine yanıt olarak, Hindistan tarafı, iç hukuk yasalarını tek taraflı olarak değiştirerek, Çinin toprak egemenliğinin altını oymaya devam ettiğini söyledi ve uygulamanın kabul edilemez olduğunu vurguladı.İki ülke arasında sürekli alevlenen sınır uyuşmazlıklarının, iki tane odak merkezi var: Birincisi, doğu sınırı. Çünkü Çin, Güney Tibet olarak adlandırdığı 90,000 kilometrekarelik Arunachal Pradeş eyaletinin ilhakını talep ediyor. Hindistan ise ilhakı reddediyor. İkincisi, Hindistan, 1962 savaşında Batı sınırında Çin tarafından işgal edilen toprakların, yani Müslüman Keşmir’deki 38.000 kilometrekarelik düşük nüfuslu Sahra altı Aksai Çin bölgesinin iade edilmesini istiyor. Çin de iadeyi reddediyor. Dahası Keşmir’de daha fazla egemenlik talebinde bulunuyor. Bugün Çin’in Batı sınırındaki talepleri, Aksai Çin bölgesine bitişik Keşmir Ladakh bölgesinin bir bölümü üzerinde yoğunlaşıyor. Burası Çin eski ticaret yolu “İpek Yolu”nun bir parçasıydı.

Üçüncüsü: Çin ile Hindistan arasındaki bu son çatışmaların yaşandığı Ladakh bölgesi, İslami bir bölgedir ve Keşmir’in ayrılmaz bir parçasıdır. Yüzyıllardır İslam hüküm sürmüştür. 31 Ekim 2019 tarihli yasa ile koparılıncaya kadar Cammu ve Keşmir eyaleti içindeydi! Ladakh, düşük nüfuslu bir bölgedir, ancak stratejik değeri oldukça yüksektir. Hindistan’ın en yüksek platosudur ve bünyesinde yukarı İndus Vadisi’ni barındırıyor. Doğuda Çin Kontrol Hattı (LAC) ile, Batıda Pakistan Kontrol Hattı (LoC) arasında yer alıyor. Kuzeyde ise Karakorum geçidi bulunuyor. Karakorum geçidinden önceki son Hint yerleşim yeri, Daulat Beg Oldi’dir. Türkçe bu sözcük, motamot “büyük ve zengin adamın öldüğü yer” anlamına geliyor ve H.938 M.1532 sonbaharında Ladakh ve Keşmir’i İslam’a açmak için fetih savaşına çıkan Yarkand Hanı Sultan Said’e işaret ettiği söyleniyor. Sultan Said, 939’un sonunda Yarkand’a döndüğünde ciddi bir hastalığa yakalandı. Burada öldüğü söyleniyor. Dolayısıyla Daulat Beg Oldi, İslami bir ülkedir ve şuan Hindistan’ın kontrolündedir ve Keşmir eyaletinde kontrolünde tuttuğu bölgeler arasındadır. Bu bölgenin çok sayıda kanayan yarası var. Cammu, Keşmir Vadisi ve Ladakh Hindistan’ın kontrolünde iken Aksai Çin ve Trans Karakorum Tract da (Shaksgam Vadisi) Çin’in kontrolündedir. Hepsi, İslami bölgelerdir, Keşmir’de yer alırlar. Sadece Azad Keşmir ve Gilgit-Baltistan Pakistan’ın kontrolündedir. Muhtemelen bölgenin üçte birinden daha azdır. Azad Keşmir, Hint işgali altındaki bölgelerin, Gilgit ise, Çin ve Hindistan’ın kontrolündeki bölgelerin hizasında yer alıyor. İslami ülkelerinin özellikle de Pakistan’ın mevcut zayıflığı ışığında Hindistan, Ladakh’ın tartışmalı bölgelerinde hak iddia ediyor. Cammu ve Keşmir eyaletinden bir parça olduğunu düşünüyor. Çin ise tepki gösteriyor ve Sincan eyaletinden yani Doğu Türkistan’dan bir parça olduğu için bu bölgelerde hak iddia ediyor. Çin ve Hindistan bu İslami bölgelerde haklar konusunda birbirleriyle çekişirken, Pakistan, Amerika’ya ajanlıkta şaşkın şaşkın gezinip duruyor ve geri kalan Müslümanlarsa susuyor!

Dördüncüsü: Çin, Hint kontrolündeki Ladakh bölgesine özel bir perspektiften bakıyor. Bu bölgedeki Budistlerin varlığına ek olarak bölgede Orta Asya’ya giden iki eski ticaret yolu mevcut. Bu gerçeklik, Çin’in yeni “İpek Yolu” stratejisinde büyük önem taşıyor. Çin’in Orta Asya’ya ulaşması için başka yollar mevcut olsa da, Ladakh yolu, Orta Asya’daki nüfus merkezlerine ve pazarlarına erişim açısından daha kısa. Bu eski ticaret yolları, Çin mallarını Doğu Çin’deki sanayi merkezlerinden Kuzey Pakistan’daki Gwadar limanına ulaştırmak için mesafeyi bayağı kısaltıyor. Bu proje, önemli bir ekonomik koridordur. Projeye Çin son yıllarda on milyarlarca dolar yatırım yaptı. Bu nedenle bu çatışma, Çin zihniyetine göre bu boyuttan yoksun değil. Eğer Çin, Arunachal Pradeş konusunda Hindistan ile başka bir sınır çatışması (Doğu sınırı) açmak isteseydi, “İpek Yolu” stratejisi kapsamında uğraş verdiği “ekonomik koridorların” faydasına erişemezdi. Çin, İpek Yolu’nun ABD Donanması’nın kontrolündeki bölgelerden, özellikle Malaga Körfezi’nden geçmesine yanaşmıyor. Çin’in yükselişini frenlemek için Hindistan’ın Amerikan siyasetine göre hakaret ettiğine dair Çin şüphelerini artıran şeyler şunlardır:

1- Korona salgını krizinden sonra Amerika, çeşitli bahaneler altında Çin’e hasar vermek için yeni bir argüman elde etti. Washington, birçok kez virüsün yayılmasından Pekin’i sorumlu tuttu. Hindistan da dâhil olmak üzere diğer ülkeler de ABD gibi Vuhan virüs Enstitüsü hakkında özel bir soruşturma yapılması çağrısında bulundu. Öte yandan Çin’i ilk virüs vurduğunda, Çin’den gelen bazı ithalatta kesinti yaşanması ve tedarik zincirinde yaşanan kesinti sonucu birçok Avrupa ve dünya fabrikasındaki üretimin etkilenmesi, Çin üzerinden geçen tedarik zincirlerinden vazgeçme talebini doğurdu. ABD Başkanının, Çin’de faaliyet gösteren Amerikan şirketlerinin ülkeye geri döndürme ya da daha doğrusu Çin’den çıkarma çabalarına ek olarak, bu eğilim nedeniyle bugün Pekin, daha önce hiç olmadığı kadar ekonomisinin gerçek tehdit ve baskı altında olduğu hissine kapıldı.

2- ABD’nin Çin ekonomisini zayıflatma girişimi, Hindistan’ın Amerikan siyaseti doğrultusunda hareket ettiğini gösteriyor. Hint Askeri Operasyonlar eski Direktörü General Vinod Bhatia, Anadolu Ajansına yaptığı açıklamada, “Çin, küresel ölçekte etkisini kaybediyor. Korona pandemisine neden olduğuna inanılıyor... Sanayi şirketleri, Çin’i terk etmeyi arzuluyor; bu, Pekin’i Korona krizinden dikkati dağıtma girişimde bulunmaya zorluyor dedi ve Korona sonrası dünyanın Hindistan için büyük bir fırsat olacağını belirtti...[09.06.2020 Anadolu Ajansı] Görünüşe göre Hintlilerin bahsettiği fırsat, yabancı firmaların, özellikle Amerikan şirketlerinin Çin’den Hindistan’a kaymasıdır. Çin, Çin’le mücadele edebilmesi için Hint yeteneklerinin geliştirilmesinin arkasında Amerika’nın olduğunu düşünüyor. ABD, nükleer bir devlet haline gelene dek Hindistan’ın nükleer programını destekledi. Ticari ve ekonomik ilişkilerinde Hindistan’a özel bir statü ve öncelik verdi. Ayrıca Hindistan ile olan gerginliğini hafifletmesi için Pakistan’a baskı uyguladı. Hindistan’ın onlarca yıldır Pakistan sınırında mevzilenen büyük askeri sektörlerini oynatmasına ve Çin sınırına kaydırmasına izin verdi. ABD’nin Hindistan’a yönelik bu politikası yeni değil, uzun yıllar öncesine dayanıyor. Bugün bu politikaya ABD, Hindistan’ın büyük yabancı firmaların Çin’den çıkarılmasına ve Çin’e alternatif yapılmasına katılım sağlamasını, yani Çin ekonomisini vurmaya ortak olmasını da ekliyor.

3- Kayda değerdir ki askeri yönden Çin, önemli ölçüde ordusunu geliştirdi. 2019 yılında savunma harcamalarında 261 milyar dolarlık savunma bütçesiyle ABD’den sonra dünya ikincisi bir ülke haline geldi. Dahası Rusya, İngiltere ve Fransa’nın toplam harcamalarından daha fazlasını harcıyor. 2019 yılında Hindistan, savunma harcamalarında ilk kez 72 milyar dolarlık bütçeyle Çin’den sonra üçüncü ülke haline gelmiştir. Yine de askeri yetenekleri, Çin Ulusal Ordusu’nun askeri yeteneklerine kıyasla hala küçüktür. İki ordunun askeri yeteneklerinin bu gerçekliği, Hindistan’a 1962’deki gerçekliğin aksine Çin ile geniş ölçekli savaşa girmek için bin bir hesap yapmasını sağlıyor. Tüm bunlara rağmen Hindistan, Ladakh’taki son çatışma bölgesinde geleneksel silahlarda önemli bir avantaja sahipti. Özellikle Hint ordu sektörlerinin çoğu, henüz orduları o bölgede mevzilenmeyen Çin’in aksine Pakistan sınırına, yani çatışma bölgesine yakın mevzilenmiş bulunuyordu. Çatışma bölgesindeki her iki ülkenin geleneksel askeri yetenekleri açısından bu gerçekliği Amerikan Harvard Üniversitesi’nin hazırladığı çalışma da doğrulamıştır... [31.05.2020 arabicpost] Ancak, çatışmaların ardından Çin’in bölgedeki ek birliklerini seferber ettiği ve Batı sınırında Hindistan karşısında askeri yeteneklerini artırdığı gözlemlendi.

4- 2017’te Doğu sınırındaki Çin-Hindistan çatışması, 2018’te Hindistan Başbakanı Narendra Modi ile Çin Devlet Başkanı Şi Jinping’ın yaptığı görüşme ile yatışmıştı. “İki lider Nisan 2018’de Vuhan’da ilk gayri resmi zirvesini gerçekleştirdi. Bu görüşmede Şi, Modi’nin ikinci bir toplantı düzenlemek için Hindistan’ı ziyaret etme davetini kabul etti.” [09.12.2019 arabic.euronews.com] Ancak, mevcut çatışma, Amerika’nın Çin’i zayıflatmak için sergilediği katmerli çabalar ile senkronizasyon arz ediyor. Yaratılan ek komplikasyonlar, çatışmanın etkisiz hale getirilmesini iyice zorlaştırıyor. Trump yönetiminin Çin etrafında yarattığı bu yeni komplikasyonlar Pekin’e göre tamamen anlaşılabilir. Bu yüzden “Çin Devlet Başkanı Şi Jinping, Salı günü Çinli subaylara silahlı mücadele için hazırlıkları hızlandırmak ve ordunun misyonlarını yerine getirme yeteneğini geliştirmesi gerektiğini söyledi.” [26.05.2020 sputniknews] Çin’in bu açıklaması, özellikle Hindistan’a yönelik olmasa da, Pekin, Amerika’nın Korona virüsünün yayılmasından Çin’i sorumlu tutma niyetlerine tanıklık ettikten sonra çevresinde gelişen büyük tehlikeleri hissediyor. Bu yüzden Çin, Hindistan da dâhil olmak üzere bölgedeki Amerika müttefiklerinin de katılımıyla kendisine karşı yapılacak herhangi bir Amerikan askeri planını caydırmak için askeri yeteneklerini sergilemeyi düşünebilir ve planlayabilir. Sanki Çin, yakın düşmanlarına Amerika ile işbirliği yapmamaları, aksi halde Çin ordusunun büyük bir zararına maruz kalabilecekleri mesajını gönderiyor. Belki de Çin Devlet Güvenlik Bakanlığı tarafından Nisan 2020 başında yayınlanan ve Pekin’den askeri çatışmaya hazırlanmasını isteyen istihbarat raporu, Çin’e karşı Amerikan planlarının ciddiyetini ortaya koyuyor. Hindistan’ın savunma harcamalarındaki büyük artış, 2019’da ilk kez 72 milyar dolar düzeyine ulaşması ve Hint ordusunun yaptığı büyük silah anlaşmaları, belki Çin için doğrudan bir tehdit teşkil etmiş olabilir. Çin’in kanaatine göre Hindistan, Çin’e karşı Amerika’nın mızrak başını oluşturuyor. Hindistan’ın Çin ile tartışmalı sınır bölgelerinde yürüttüğü altyapı projeleri, silahlanma hızıyla birlikte ele alındığında, Hindistan ile ilişkilerinin geleceği konusunda Çin’in endişelerinde artışa neden oluyor.

Beşincisi: Amerika’nın Hindistan ve Çin arasında yaşanan son çatışma karşısında aldığı tutuma gelince, kesinlikle Hindistan’ı destekleyicidir. ABD Dışişleri Bakanlığı’nın Güney ve Orta Asya’dan Sorumlu Müsteşar Yardımcısı Büyükelçi Alice Wells, Çin’in Ladakh’taki eylemlerini eleştirdi ve Pekin’in bu eylemlerini Güney Çin Denizi’ndeki provokasyonlarıyla ilişkilendirdi.” [21.05.2020 NEWS 18] Ayrıca ABD Temsilciler Meclisi Dışişleri Komitesi Başkanı Yardımcısı Eliot Engel, bir açıklama yayınladı. Açıklamada Eliot, Hindistan-Çin sınırında Kontrol Hattı boyunca süren Çin saldırganlığından son derece endişeliyim. Bir kez daha Çin, çatışmaları uluslararası hukuka göre çözmek yerine komşularına zorbalık yapmaya hazır olduğunu kanıtladı... Şiddetle Çin’i, normlara saygı duymaya ve Hindistan ile sınır sorunlarını çözmek için diplomasi ve mevcut mekanizmaları kullanmaya çağırıyorum. dedi. [01.06.2020 Foreign Affairs] Buna ek olarak Amerika, bu sınır anlaşmazlıklarından yararlanmaya çalışıyor ve bölgedeki etkisini sınırlamak için Çin politikasında Çin’e baskı yapmak için bu anlaşmazlıkları Çin’e karşı bir koz olarak kullanıyor. Onu bu çatışmalarla oyalıyor, ticaret savaşında şantaj yapmak ve Çin’in işlerine müdahale etmek için çatışmaları istismar ediyor. Bu yüzden Başkan Trump, çatışma patlak verdikten sonra Hindistan ile Çin arasında arabuluculuk yapmayı teklif etti. Böylece iki taraf arasındaki çözümleri çıkarı için kontrol edebilsin. 27 Mayıs 2020’de Twitter sayfasından Trump, Hem Hindistan’a hem de Çin’e, ABD’nin şu an sürmekte olan sınır anlaşmazlıkları için arabuluculuk yapma konusunda hazır ve istekli olduğunu ya da şu anda aralarındaki ateşli sınır anlaşmazlığında hakem rolünü oynayabileceğini bildirdik. diye yazdı. [27.05.2020 El Hurra] Çin, arabuluculuğu reddetti. “Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Cao Licien, İki ülke, anlaşmazlıklarının çözümü için üçüncü bir tarafın müdahalesini istemiyor” dedi.” [09.06.2020 Anadolu Ajansı]

Altıncısı: Yine de Amerika, sakin durmayıp, dünyanın en önemli bölgelerinden kabul ettiği bölgede faaliyetlerini sürdürdü. Kısıtlama, çevreleme ve Güney Çin Denizi’nde doğrudan ve dolaylı olarak çarpışma girişimi gibi Çin ile mücadele eylemlerine devam etti. Fakat Amerika artık her yerde savaş yürütemiyor. Dünyanın birçok bölgesine uzanan nüfuzunu, lehinde faaliyet yürütmesi için elde ettiği bölgesel ve yerel güçler aracılığıyla koruyor. Korona krizi, maruz kaldığı krizleri Amerika’nın başarılı bir şekilde yönetebilecek bir ülke olmadığını afişe etti. Daha doğrusu, bir virüs karşısında başarısız ve çaresiz kaldığı ortaya çıktı! ABD’yi uluslararası platformda ifşa etmek için Amerikalı beyaz bir polisin siyahi bir Amerikan vatandaşını boğması ile patlak veren ağır ırk ayrımcılığı sorunu sonrası çaresizliği daha da arttı... Bu, Çin’in bölgesel büyük güç olduğu bir zamanda gerçekleşti. Bu nedenle Amerika, çıkarlarına erişmek ve nüfuzlarını korumak için her zamankinden daha fazla diğer ülkelere bağımlı hale geldi... Dolayısıyla Amerika, Hindistan’ı emrine amade kılmak, sonuçların daima lehinde olmasını ve ajanların disiplinli bir şekilde ABD ile birlikte yürümesini sağlamak için Hindistan’da ajanlarını iktidara getirmek için uğraştı. Yanlısı Bharatiya Janata Partisi’ni iktidara ulaştırmak için var gücüyle çalıştı. Vajpayee başkanlığındaki bu Amerikan yanlısı parti, ilk kez 1998 yılında Hindistan’da iktidara geldi ve 2004’e kadar iktidarda kaldı. 2004’de yapılan seçimlerde, Kongre Partisi karşısında hezimete uğradı. Ancak 2014’de tekrar seçimleri kazandı ve hala da iktidarda. Amerika, Hindistan’ı Çin’e karşı kullanmaya başladı. Hindistan bu rolü yerine getirebilsin diye Amerika, Pakistan’ı nötralize etti. Kendisini Çin ile çatışmaya adasın diye Pakistan’ı Hindistan ile çatışmadan uzaklaştırdı. Geçen yıl 5 Ağustos 2019’da Hindistan, işgal altındaki Keşmir’in Hindistan’ın bir parçası olduğunu açıkladığında, Pakistan yöneticilerinin sonsuz ihaneti ortaya çıktı. 18 Ağustos 2019 tarihli soru-cevapta bunu belirttik: Amerika, Hindistan ve Pakistan arasındaki Keşmirdeki gerilimlerin Hindistan kıtasının Çine karşı duruşunu zayıflattığını gördü. Bu gerilimlerin üstesinden gelmek için ABD, Hindistan ile Pakistan arasını normalleştirme sürecine başladı. Normalleşmenin amacı, Hindistan ve Pakistan birliklerinin Keşmir yüzünden birbirleriyle savaşmalarına engel koyarak onları kayıt altına almaktı. Neticede Çinin yükselişini sınırlamak için ABD ile işbirliğine yönelmeye çaba harcamalarını sağlamaktı. Amerika, Keşmirin Hindistana ilhak edilmesinin ve Amerikanın Pakistanda rejim üzerindeki baskısının Pakistanın askeri olarak bölgeye geri gelmesini önleyeceğine, artı konuyu diyalog zeminine taşımanın sorunu ortadan kaldıracağına ve aralarındaki askeri çatışmayı önleyeceğine inanmaktadır. Tıpkı Mahmut Abbasın Filistindeki otoritesi ve etrafındaki Arap ülkelerin durumu gibi; Yahudi devleti istediği zaman Filistinden istediği yeri işgal ve ilhak etmesine rağmen onunla askeri çatışmasızlık içine girmişlerdir...Pakistan yöneticileri buna sadık kaldılar ve bu yönde açıklama yaptılar. Nitekim Başbakan İmran Han yaptığı açıklamada, Hükümetinin, Pakistan’a bir saldırı olması durumunda Hindistan hükümetine uygun yanıtı vereceğini... söyledi. [30.08.2019 Anadolu Ajansı] Keşmir’i kurtarmak için değil! Yaklaşık bir ay sonra İmran Han şunları söyledi: Genelkurmay Başkanı Bajwa, Pakistan ordusunun, Kurtarılmış Keşmir’e saldırması durumunda Hindistan’a yanıt vermeye hazır olduklarına dair güvence verdi...[26.12.2019 Pakistan Geo News TV] Yani Azad Keşmir’e. Cammu ve Keşmir’i Hindistan hegemonyasından kurtarmak için değil!

Yedincisi: Çin ile sağlam ilişkilerini koruyan Pakistan’a gelince, Çin’in Hindistan’dan işgal ettiği ve Keşmir’in bir parçası olan Aksai Çin bölgesi ile Hindistan’ın hegemonyası altında bulunan ve Çin’in bir parçasını talep ettiği Keşmir Ladakh bölgesinde hiçbir hak talebinde bulunmuyor! Pakistan, Hindistan-Çin çatışmalarında sevinç gösterisinde bulunmaya alışık, çünkü bunu azılı düşmanı Hindistan’ın Çin tarafından burnunun sürtülmesi olarak görüyor.

Ancak bu sefer sessizliğe gömüldü. 26 Mayıs 2020’de CNN-News18, Pakistan medyasındaki bu sessizliği tuhaf buldu. Pakistan, alışılmamış şekilde bu çatışma hakkında renk vermedi. Bu, ancak Amerika’nın baskısıyla mümkün, çünkü Amerika, Hindistan’ın Pakistan ile ilişkilerinde rahat hissetmesini istiyor. Çin ile savaşa girmesi halinde, sanki pusuda bekleyen Pakistan ordusu gibi tehditle karşılaşmasını istemiyor. Bütün bunlar Hindistan’ın, Pakistan sınırından Çin sınırına daha fazla asker kaydırması içindir. Böylece Hindistan, Çin’e baskı yapmak için daha iyi bir konumda olacak, Çin ordusu da Çin Denizi’nde tek bir bölgeye yoğunlaşmak yerine güç parçalamasına gidecektir. Bu, savaş olmadan bile Çin’i zayıflatacaktır. Zira Çin’in askeri kaynakları, Güneybatıda Hindistan ile çatışmaya hazırlanmak ile denizde başlıca düşmanı olan Amerikan Donanması ve Japon ordusu ile çatışmaya hazırlanmak arasında konuşlandırılmış olacaktır. Japonya da ayrıca Çin’e karşı askeri gücünü artırıyor.

Sekizincisi: Bütün bunlarla birlikte Keşmir eyaletindeki Müslümanlar, topraklarının iki kâfir ülke arasında çatışma mevzusu haline geldiğini düşünüyor. Pakistan ve diğer Müslümanların yöneticilerinin seyirci olduğu bir zamanda, Çin ve Hindistan, Keşmir’i yağmalamak ve hegemonyası altına almak istiyor. Dahası Pakistan, Hindistan’a zarar vermelerini önlemek için topraklarındaki Keşmir’deki silahlı grupların peşine düşmeye başladı. Bu Pakistan gerçeği ve Çin-Hint çatışması, Keşmir’deki Müslümanları büyük ölçüde zayıflatıyor. Önceden Keşmir, Hint işgali ile çatışıyordu ve Pakistan ordusunun güçlü desteğine sahipti. Bugünse Pakistan desteği olmadan iki büyük ülke ile tek başına mücadele ediyor! Amerika’ya boyun eğmesinden dolayı Pakistan, Hindistan ile çatışma sahasını gittikçe daha fazla terk ediyor.

Hindistan ile Çin arasındaki çatışmanın, özellikle Keşmir ve çevresi olmak üzere İslami bölgelerin paylaşımı üzerinde olması acı verici. Hindistan, Batı sınırında 1962 savaşında Çin’in işgal ettiği ve İslami Keşmir eyaletine ait olan Aksai Çin bölgesi topraklarının iadesini istiyor. Çin ise, Aksai Çin’e bitişik Keşmir Ladakh bölgesinin bir bölümünü talep ediyor ve Sincan eyaletinin, yani Müslüman Doğu Türkistan’ın bir parçası olduğu için bu bölgeler üzerinde hak iddia ediyor. İki ülke, bu İslami bölgelerdeki haklar konusunda çatışırken, Pakistan, Amerikan ajanlığında aval aval dolaşıp duruyor ve geri kalan Müslümanlarsa susuyor! Müslümanların hayatı, darlık içindedir ve kendi elleriyle kazandıklarından dolayı yaşamları da acınacak haldedir. Aziz ve Kaviyy olan Allah şöyle buyurdu:

وَمَنْ أَعْرَضَ عَنْ ذِكْرِي فَإِنَّ لَهُ مَعِيشَةً ضَنْكاً وَنَحْشُرُهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ أَعْمَى * قَالَ رَبِّ لِمَ حَشَرْتَنِي أَعْمَى وَقَدْ كُنْتُ بَصِيراً * قَالَ كَذَلِكَ أَتَتْكَ آيَاتُنَا فَنَسِيتَهَا وَكَذَلِكَ الْيَوْمَ تُنْسَى “Her kim de benim zikrimden (Kurandan) yüz çevirirse, mutlaka ona dar bir geçim vardır. Bir de onu kıyamet gününde kör olarak haşrederiz. O da şöyle der: Rabbim! Dünyada gören bir kimse olduğum hâlde, niçin beni kör olarak haşrettin? Allah, Evet, öyle. Ayetlerimiz sana geldi de sen onları unuttun. Aynı şekilde bugün de sen unutuluyorsunder.” [Taha 124-126] Böylece ey Müslümanlar! Kurtuluşunuz, Allah’ın yönetimi olan Raşidi Hilafeti kurarak Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın ayetlerine ve Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in hadisine uyulmasındadır. Çünkü Hilafet, rüşt, cihat, üstünlük, güç ve kötülüklerden korunma yoludur. Ebu Hurayra’dan rivayet edilen ve müttefikin aleyh olan hadiste Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:

الْإِمَامُ جُنَّةٌ يُقَاتَلُ مِنْ وَرَائِهِ وَيُتَّقَى بِهِ “İmam ancak bir kalkandır. Arkasında savaşılır ve onunla korunulur.” Öyleyse ey akıl sahipleri! İbret alın...

 

H.30 Şevval 1441
M.21 Haziran 2020

Devamını oku...

Amerika’yı Kasıp Kavuran Kitlesel Protestolar ve Dış Politikası Üzerindeki Etkisi

Soru Cevap

Amerikayı Kasıp Kavuran Kitlesel Protestolar ve Dış Politikası Üzerindeki Etkisi

Soru:

Görünüşe göre bazı eyaletlerde büyük ölçekli protestolar, yaklaşık iki haftadır ABD’yi silip süpürüyor. Protestolara şiddet eylemleri karıştı, dükkânlar yağmalandı, polis merkezleri ateşe verildi. Amerikada siyahi bir adamın öldürülmesi mi böylesi protestoları ateşledi? Son birkaç yılda çok sayıda siyahi adam öldürülmüş olmasına rağmen bu tür protestolar gerçekleşmemiştir! Bu protesto eylemlerinin Amerikan dış politikası üzerinde yansımaları var mı?

Cevap: Yukarıdaki soruların cevaplarını netleştirmek için aşağıdaki noktalara göz atmamız gerekiyor:

1- Afrika kökenli George Floyd, 25 Mayıs 2020’de Minneapolis eyaletindeki Minnesota kentinde Amerikan polisi tarafından öldürdü. Polis memuru, boyundaki karotis arterine baskı uygulama gibi polis teşkilatında aldığı eğitimi uygulayarak korkunç bir suç işledi. Cinayet dokuz dakika sürdü. Floyd ölene kadar “Nefes alamıyorum” diye bağırdı. Bu iğrenç suça tüm Amerikalılar tanık oldu. Amerikan polisi tarafından siyahlara karşı işlenen vahşeti gözleriyle gördüler. Âdemoğluna karşı bu derecedeki vahşeti kınamak amacıyla ertesi gün şehirde gösteriler patlak verdi. Sonra gösteriler, ağrılı boğulma videosunun sosyal medya sitelerinde geniş çapta dolaşıma sürülmesiyle birlikte diğer Amerikan şehirlerine yayıldı. Nihayet gösteriler, çeşitli eyaletlerde 80’den fazla ABD kentine yayıldı... Ardından yetkililer, birçok şiddet eylemleri, öldürme, yağmalama, dükkân ve polis merkezlerini ateşe verme eşliğinde gerçekleşen gösterileri önlemek için sokağa çıkma yasağı ilan etti. Amerikan polisi, göstericilere karşı acımasız yollara başvurdu. Çeşitli şehirlerde 4 binden fazla kişiyi tutukladı. Birkaç kişinin öldüğü açıklandı. Ulusal Muhafıza sokakların güvenliğini ve kontrolünü sağlama çağrısı yapıldı. Hatta ABD ordusuna bile çağrı yapıldı. Başkent Washington’da güvenliği sağlamak için Amerika’da geçmişte benzer bir durum yaşanmamıştı. Başkan Trump, göstericilerin Beyaz Saray’ı basabileceği korkusuyla yeraltındaki bir sığınağa götürüldü.

2- ABD’deki protesto sahneleri, ardışık Amerikan hükümetlerinin gurur duyduğu iç istikrar manzarasını yerle bir etti. Çıkan yangınlar, yağmalanan dükkânlar, çok sayıda tahrip edilen polis merkezleri, Amerikalılar için hükümetlerinin diğer ülkelerde yarattığı cehennemi haber veriyordu. Amerika’nın dünya ile ilişkilerinde kullanımına alışık olduğu baskı ve arbedeyi Amerikan halkına karşı muamelede de kullanmakla tehdit ediyordu. Tüm kriterlere göre sahneler şok ediciydi. ABD Başkanı, barışçıl protestocuları Beyaz Saray etrafına yerleştirdiği kuduz köpekler ile uyardı. Beton duvarlar ve tel örgüler ile çevrili Beyaz Saray’ın duvarlarını geçmeye kalkıştıkları takdirde onları dünyanın en ölümcül silahları ile tehdit etti. Eyalet valilerini eyaletlerindeki protestoculara sert bir karşılık vermeye, zorla güvenliği sağlamaya çağırdı. Onlara Ulusal Muhafızlardan yardım istemeyi önerdi. Polis ve ulusal muhafızın güvenliği sağlayamaması durumunda gerektiğinde dört saat içinde müdahale etmek üzere ABD ordusunu maksimum düzeyde alarma geçirdi. Amerikan ordusunu halkın karşısına dikmesinin ardından ABD Başkanına gelen çok fazla eleştiriler sonrası bu adımdan vazgeçilmeden önce zaten ordu başkent Washington’a konuşlandırılmıştı. Öte yandan ne polis ne ulusal muhafız ne de Korona virüsü riski öfkeli kalabalıkları durduramadı. Bir kısım barışçıl kalabalık, sivil hakları, katilleri sorgulamak ve polis teşkilatında reform yapmak için gösteride bulunurken, ikinci kısım da hükümet özellikle polis merkezlerine saldırmak, yakmak ve yıkmak amacı güdüyordu. Bu yüzden Başkan Trump, protestoların aşırı anti-kapitalist solcu Antifa hareketi olduğunu açıkladı! Üçüncü kısım göstericiler de talan, hırsızlık ve Vandalizm eylemleri gerçekleştirdi...

3- Omurgasını beyazların oluşturduğu Amerikan polisi gerçekliği, siyahlara hakaret etmeye alışıktır. Birçok siyah polisler tarafından öldürülmüştür. Bu gerçeklerden bazılarının, son Floyd cinayetinde olduğu gibi belgeleri ve fotoğrafları var. Bu olaylar nadirattan değildi, defalarca gerçekleşiyordu. ABD’de ırk ayrımcılığı, toplumda olağanüstü duyumsanabilir bir fenomendir...

Ancak 25 Mayıs 2020’de Minneapolis kentindeki Floyd cinayetinde Amerikan devlet aygıtlarının özellikle siyahlara karşı sistematik ırk ayrımcılığı politikasına karşı halkın öfkesinin kapsamının genişlemesini sağlayan bazı nedenler var. Bu nedenlerin bazıları eski, bazıları yenidir. Bu nedenlerden bazıları şunlardır:

A- Amerikan toplumunda eritme operasyonunun başarısızlığı: Şimdiki Amerikan toplumu süper ırkçılık üzere neşvünema etti. Özelde İngiliz göçmenler, genelde Avrupalılar, Amerika’yı orijinal sahipleri olan milyonlarca Kızılderili’nin cesetleri üzerine kolonize ettiler. Yeni kolonilerin emek ihtiyacını karşılamak için Afrika’dan köleler getirdiler. Onun için Amerikalılar Afrika kökenlileri köle olarak görürler. Bu, resmi şekilde yüzyıllar boyunca böyledir. Afrikalılar ırk ayrımcılığına, beyazların çiftlikleri ve sanayilerinde zorunlu çalışmaya tabi tutuldular. 1790 Vatandaşlık Yasası, Amerikan vatandaşlığını sadece beyazlara özgü kılarken, siyahları vatandaş olarak bile tanımamıştır. Afrikalıların 1860’larda oy kullanma gibi bazı hakları olmasına rağmen ırk ayrımcılığı, iç savaş sona erdikten sonra bile Amerika’da resmi bir politika olarak yürürlükte kalmıştır. 20. yüzyılın ortalarından sonra “Sivil Haklar” adlı büyük bir hareket patlak verdi. Martin Luther King, Amerika’da siyahların lideri olarak nam saldı. Sonuçta Amerikan vatandaşları olarak siyahların tüm hakları resmi şekilde tanındı... Sonra bu Afrikalılar, babaları ve atalarının yoksun olduğu sivil hakları elde ettiklerini sandılar. Ancak bu, Afrikalılara yönelik tepeden bakışlarını sürdüren beyaz Amerikalıların zihniyetinde pek değişiklik yaratmadı. Afrikalılara karşı ırkçı uygulamalar devam etti. Amerikalı liderler ırkçılığın sona erdiğinden dem vursalar da, çeşitli raporlar, Afrika kökenlilere karşı Amerika’daki ırkçı bakış açısının kemikleşmiş olduğundan bahsederler... Amerika’da siyah karşıtı ırkçılığın dışavurumlarından biri, Beyaz Amerikalılara kıyasla siyah mahkûmların sayısındaki belirgin artış, aralarındaki yüksek işsizlik oranı, Beyaz Amerikalılara oranla Afro-Amerikalı aileler arasında gelir ortalamasındaki büyük ve bariz fark. Ağırlıklı olarak siyah vatandaşların yaşadığı ve siyah mahalleler olarak adlandırılan bölgeler ile genellikle üst sınıf olarak kabul edilen bölgeler arasında sağlık ve diğer hizmetlerdeki keskin düşüştür. Bu bölgeler üstün sağlık hizmetlerine sahiptir ve Beyaz Amerikalıların oturduğu konutların ücretleri yüksektir.

B- Irkçı Trump yönetiminin iktidara gelişi ve Beyaz ırkın üstünlüğüne çağıranlara kucak açması: Başkan Trump’ı destekleyen gruplar, beyaz ırkın diğerlerine üstün olduğu görüşüne inanırlar. Bunlar, Trump’ın Beyaz Saray’a gelişinden sonra kadri yüceltilen gruplardır ve Trump’ın kişiliğinde ulusal liderliklerini buldular. Bu üstünlüğe dini bir yön katan Evanjelik Hıristiyanlarla, Başkan Trump’ın Müslüman karşıtı açıklamalarıyla, bazı Müslümanlara Amerika’ya giriş vizesi verilmemesiyle, Meksikalılar karşıtı açıklamalarıyla, Meksika sınırına duvar inşa etme planlarıyla, Çin’e karşı ticaret savaşıyla, Korona virüsünü Çin virüsü olarak adlandırmasıyla, Amerika’da Çinlilere yönelik düşmanca bir dalganın doğuşuyla, 2017’de Virginia eyaletindeki neo-Nazi gösterilerine izin vermesiyle, azınlıklara karşı hakaretvari dil kullanmasıyla, siyahi Floyd cinayetiyle ilgili yorumlarıyla, Amerika’da siyahların haklarını destekleyen protesto hareketini bastırma zorunluluğuyla uyuştular, harmanlandılar... Tüm bunların bir sonucu olarak, Başkan Trump, Amerika’daki ırk ayrımcılığının en büyük kışkırtıcılarından biri haline geldi. Bu yüzden başkanlığı döneminde Amerika’da siyahlara, Müslümanlara, Meksikalılara ve Çinlilere karşı düşmanca eylemler ivme kazandı. Her zamankinden daha fazla onlara Amerikalıların iş olanaklarını çalmak ve Amerikan zenginliklerini yağmalamak için gelen davetsiz misafirler olarak bakılmaya başlandı. Dolayısıyla ırk ayrımcılığı Amerikan toplumunun pek çok sektöründe belirgin hale geldi...

C- Korona virüsün Amerikan toplumuna yansımaları: Amerika’da Floyd cinayetine karşı protestoların ateşini alevlendiren nedenlerden biri, Korona virüsünün yayılmasına denk gelmiş olmasıdır. Eş zamanlı olarak karantina, Amerikalılar için bir yandan baskıya neden olmuş, öte yandan büyük oranda işsizlik patlaması yaratmış, dolayısıyla Amerikalıların gelecekleri konusundaki endişelerini artırmıştır. Bir diğer yönden ise Amerikalılar, hükümetin Amerika’da salgının yayılmasını önlemede fiyasko yaşadığını gördüler. Amerika, Avrupa ve Çin’den sonra virüs dalgasına yakalanmış olmasına rağmen büyük ölçüde tıbbi malzeme ve cihaz sıkıntısı yaşadı, virüse hazırlık yapmakta başarısız kaldı. Hazırlık yapmak için iyi bir fırsatı olduğu halde kullanamadı. Ayrıca ABD yönetimi, salgın ile mücadelede tökezledi. Bunun sonucunda Trump yönetiminin salgın krizi ile mücadele yöntemi ile ilgili olarak Amerikan siyasi çevrelerinde bölünme yaşandı... Amerika’nın derin ve önemli iç meselelerinden biri, Amerikan toplumunda kapitalist sistemin kötülüğüne yönelik sezilerin giderek artmış olmasıdır. Çünkü Amerika’da zenginliklerin dağılımı, kapitalist çok küçük bir grup ve politikada etkin lobiciler lehine korkutucu bir hızla katlanarak büyüyor. Orta ve düşük gelirli insanların en ölümcül vergilere maruz kaldığı bir zamanda bu, kapitalistler için daha fazla vergi muafiyetine giden bir politikadır. Amerika protestoları, Başkan Trump’ın terörist olarak sınıflandırılmasını istediği Amerika’daki anti-kapitalist hareketin “Antifa” yükselen gücünü ön plana çıkardı. Bu hareket, 2008 mali krizinden sonra kapitalizmin önemli bir sembolü olarak görülen “Wall Street” borsasını işgal etme çağrısında bulunan harekettir. Bu hareket, taraftar sayısını arttırıyor ve Amerikan toplumunda daha fazla kök salıyor. Kapitalizme karşı şiddete çağırıyor. Bugünse göstericileri polis merkezleri gibi hükümet binalarını yıkmaya, yakmaya yönlendirmekle suçlanıyor...

4- Bütün bunların Amerikan dış politikası üzerinde yansımaları oldu. Bunlar, aşağıdaki nedenlerden dolayı dokunaklı yansımalardır:

A- Amerika’da bölünmüşlük durumu: 2017’ten bu yana Trump yönetimi, Amerika’nın tek bir adamın kalbi gibi olmadığını gösterdi. Amerikalıların, savaşlar, Amerika’nın dünyadaki ajanlarına yaptığı uluslararası yardımlar, vergiler, azınlıklara yaklaşım, göç vb. bölünmüşlük yaşadığı bir sürü politika var. Ama Başkan Trump’ın gelişiyle birlikte bizzat Trump, Amerika’da bölünmüşlüğün en önemli nedenlerinden biri haline gelmiştir. Kişiliğindeki aşırı kibirlilik, iktidar tutkunluğu, aşırı şovmenlik sevdası, bilgelik eksikliği, içsel çatışmalara dalma eğilimi, rakiplerini ekarte etme ile öfori görünmesi de yardımcı olmuştur. Bütün bunlar, Amerika’nın Başkan Trump etrafında, onunla ya da ona karşı bilfiil bölünmüşlüğü sağladı. Trump yönetiminde istifalar ve görevden almalar fazlalaştı. Bu şekilde daha önce hiçbir ABD Başkanı döneminde bu boyutta yaşanmamıştı. Korona virüsü krizi ve Başkan ile bazı eyalet valileri arasında yaşanan ağız dalaşı, Amerika’daki keskin bölünmüşlüğün daha da kötüleştiğini gösterdi. Bu bölünmüşlük, Amerikan politik ve finans çevrelerini vurdu ve tüm topluma yansıdı. Başkan ve yönetiminin protestolar krizini ele alış biçimi, bölünmüşlüğü besleyen bir başka en önemli neden haline gelmiştir. Trump, Floyd’un öldürülmesinden sonra protesto hareketine karşı çıktı. Güvenliği zorla sağlamak istedi. Ancak Demokrat Parti ve eyalet valileri hatta Savunma Bakanı bile ona karşı çıktı. Savunma Bakanı, güvenlik güçleri etrafından protestocuları uzaklaştırdıktan sonra Başkanın Beyaz Saray’ın yanındaki bir kiliseye gerçekleştirdiği ziyaret için özür diledi ve Trump’ın siyasi propagandası olarak kabul etti... Bu çatışmalara ve hiddetine en güncel örneklerden biri şudur: “ABD eski Savunma Bakanları ve onlarca askeri yetkililer yayınladıkları -ortak bir mektupta-, orduyu protestoculara karşı sokağa indirmek istemesinden dolayı Başkan Trump’ı başkanlık yeminine ve anayasaya ihanetle suçladı. İmzalayanlar arasında, eski Savunma Bakanı James Mattis de vardı. [07.06.2020 El-Cezire] Mesele eski Savunma Bakanları ile sınırlı kalmayıp şimdiki Savunma Bakanı da sert bir eleştiride bulundu. Önceki kaynağa göre, CNN’nin üst düzey bir savunma yetkilisine dayandırdığı haberine göre Başkan Donald Trump, geçen haftaki protestolara müdahale için başkent Washington ve diğer Amerikan şehirlerine 10 bin asker gönderilmesi talebinde bulundu, ancak Savunma Bakanı Mark Esper ve Genelkurmay Başkanı Mark Milley ordunun kullanılmasına karşı çıktı. Washington ve diğer Amerikan ve Avrupa şehirlerinde ırkçılık ve polis şiddetine karşı kitlesel gösteriler meydana geldi. New Yorker dergisi, Beyaz Saray kaynaklarından, Başkan Trump ile General Mark Milley arasında şiddetli tartışma yaşandığını öğrendiğini bildirdi. Dergi, General Milleyin protestoları sona erdirmek için Amerikan şehirlerine asker konuşlandırılması talebine itiraz ederek Başkan karşısında sesini yükselttiğini bildirdi. Zira Milley, ordunun sokağa inmesinin yasalara aykırı olduğunu düşünüyor.

B- Başkanlık seçimleri dönemi: Bu protestoların, Demokrat Parti adayı Joe Biden ile Cumhuriyetçi Parti adayı Trump’ın seçim kampanyaları ile aynı zamana denk gelmesi meselenin sıcaklığını daha da arttırmıştır. Başkan Trump, Başkan olarak geleceği hakkında ciddi endişe duyuyor ve bu yılın Kasım ayında yeniden seçilmek istiyor. Hatta bu mesele, 1 numaralı önceliğidir. Ama Korona virüsü yansımaları, ABD ekonomisi üzerindeki etkisi, milyonlarca Amerikalının işini kaybetmesi ve virüs krizini kötü ele aldığı söylentileri Trump’ın en önemli endişe kaynağıdır. Çünkü Demokrat rakibinin seçim kampanyalarında bunu aleyhinde kullanabileceği bir faktör olmasından korkuyor. Sonra bugün son protesto dalgası meydana geldi. Bu protesto dalgasında Başkan Trump, kişiliğini güvenliği kontrol edebilen, mülkleri koruyabilen, seçim şansını artıran güçlü bir adam olarak lanse etmek istedi... Ancak rakibi Joe Biden, Demokrat Parti ve diğer güçler, bunu farklı şekilde betimlemeye çalıştılar. Onu Amerika’daki bölünmüşlüğü sağlamlaştırmak için uğraşan, Floyd cinayeti ve gösterilerden sonra Amerikan toplumunun yaralarını saramayan biri olarak yansıttılar. Göstericilere karşı yaptığı ateşli açıklamalar nedeniyle gösterilerde meydana gelen şiddet ve hengâmenin doğasından Trump’ı sorumlu tuttular...

C- Devletin protestoları bastırması: Dünya ülkeleri, ABD hükümetinin kitlesel protestolara acımasızca ve vahşice yaklaşım biçimine, Başkanın zorla, kuduz köpeklerle ve en ölümcül silahlarla güvenliği sağlama konusundaki açıklamalarına tanık oldular. Onlarca yıldır böyle sahnelerden uzak olmasının ardından Amerika’da tutuklamalara, coplamalara ve göz yaşartıcı gazların kullanıldığına tanıklık ettiler. Bütün bunlar, Amerika’nın dünya çapında insan hakları, görüş ifade etme hakkı, muhalefeti destekleme gibi hasımlarına karşı kullandığı argümanı yitirmesine neden oldu... Rusya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Maria Zakharova’nın söyledikleri bunu doğruluyor. “Sözcü, 2020 Mayıs sonu ve Haziran başı itibariyle ABD, insan hakları konusunda yeryüzünde bir kimseye eleştiri yöneltme hakkını kaybetmiştir.dedi. Zakharova, ABD’li yetkililerin ABD’de ırkçılık ve polis şiddeti karşıtı protesto eylemlerine katılan göstericilere yaklaşımları hakkında yaptığı açıklamada, Bitti! Şu andan itibaren, hiçbir hakları yokifadesini kullandı. [02.06.2020 www.youm7.com]

5- Böylece ABD’de ırk ayrımcılığı köklüdür. Zaman zaman sessizliğe bürünse de daha çok aktiftir. Amerikan kapitalist sisteminin temelinde, dahası tüm insan yapımı sistemlerde var olan entelektüel bir hastalıktır. Çünkü beyazın kahverengiye, kırmızının sarıya karşı ayrımcılık yapmasını belirleyen insan arzuları ve kaprislerine tabidir... Bu ayrımcılık başkalarına zarar verse de daha sonra kendilerine zararı dokunacaktır!

Muhakkak ki bu ırk ayrımcılığını sadece İslam ortadan kaldırmış ve kaldırabilir. İnsanlar arasında renk, mevki-makam ve zenginlik üstünlüğü yoktur. Herkes eşittir. Üstünlük sadece takva iledir. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurdu:

يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنَّا خَلَقْنَاكُمْ مِنْ ذَكَرٍ وَأُنْثَى وَجَعَلْنَاكُمْ شُعُوباً وَقَبَائِلَ لِتَعَارَفُوا إِنَّ أَكْرَمَكُمْ عِنْدَ اللَّهِ أَتْقَاكُمْ إِنَّ اللَّهَ عَلِيمٌ خَبِيرEy insanlar! Doğrusu Biz sizleri bir erkekle bir dişiden yarattık. Sizi milletler ve kabileler haline koyduk ki birbirinizi kolayca tanıyasınız. Şüphesiz, Allah katında en değerliniz, O’na karşı gelmekten en çok sakınanızdır. Allah bilendir, haberdardır.[Hucurat 13] Beyhaki’nin (ö.384-458) Ebi Nadra’dan, Cabir b. Abdullah’tan rivayetine göre Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem teşrik günlerinde Veda Hutbesini okudu ve şöyle buyurdu:

يَا أَيُّهَا النَّاسُ، إِنَّ رَبَّكُمْ وَاحِدٌ، وَإِنَّ أَبَاكُمْ وَاحِدٌ، أَلا لا فَضْلَ لِعَرَبِيٍّ عَلَى عَجَمِيٍّ، وَلا لِعَجَمِيٍّ عَلَى عَرَبِيٍّ، وَلا لأَحْمَرَ عَلَى أَسْوَدَ، وَلا أَسْوَدَ عَلَى أَحْمَرَ، إِلا بِالتَّقْوَى، إِنَّ أَكْرَمَكُمْ عِنْدَ اللهِ أَتْقَاكُمْ، أَلا هَلْ بَلَّغْتُ؟»، قَالُوا: بَلَى يَا رَسُولَ اللهِ، قَالَ: «فَلْيُبَلِّغِ الشَّاهِدُ الْغَائِبَEy insanlar! Rabbiniz birdir. Babanız da birdir. Dikkat ediniz. Hiçbir Arabın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap olana, kırmızının siyaha, siyahın da kırmızıya takvadan başka hiçbir üstünlüğü yoktur. Allah katında en üstününüz, en fazla takva sahibi olanınızdır. Tebliği ettim mi? Orada bulunanlar Ey Allahın Rasûlü! Tebliğ ettindediler. Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem Burada hazır olanlar, olmayanlara iletsinlerbuyurdu.El Buseyri (ö.762-840) ile Et Taberani (ö.260-360) de benzerini rivayet etti. Rivayetinde,

وَلَا لِأَسْوَدَ عَلَى أَبْيَضَ وَلَا لِأَبْيَضَ عَلَى أَسْوَدَSiyahın beyaza, beyazın da siyaha (üstünlüğü) yokturifadesi yer almaktadır.

Irk ayrımcılığını sadece İslam ortadan kaldırabilir. Çünkü Âlemlerin Rabbi katından indirilmiştir. Hakka eriştirir ve dünya çapında iyiliği yayar.

أَفَمَنْ يَهْدِي إِلَى الْحَقِّ أَحَقُّ أَنْ يُتَّبَعَ أَمَّنْ لا يَهِدِّي إِلا أَنْ يُهْدَى فَمَا لَكُمْ كَيْفَ تَحْكُمُونَ Gerçeğe eriştiren mi, yoksa, birisi götürmezse gidemeyen mi uyulmaya daha layıktır? Ne biçim hüküm veriyorsunuz?[Yunus 35]

H.20 Şevval 1441
M.11 Haziran 2020

Devamını oku...

Irak’taki Siyasi Gelişmeler ve Amerika’ya Hizmette El Kazimi’nin Rolü

Soru Cevap

Irak’taki Siyasi Gelişmeler ve Amerika’ya Hizmette El Kazimi’nin Rolü

Soru:

Bilindiği gibi El Kazimi, İran yanlısı partiler ve Iraktaki adamlarının Süleymani suikastında Amerika ile gizli işbirliği yaptığı suçlamasına rağmen İran yanlısı parlamentoda çoğunluğun güvenoyunu aldı. İran’ın bazı adamları, El Kazimiyi bir Amerikan adamı olarak tanımlıyor... Bu, El Kaziminin güçlü Amerikan desteğine sahip olduğu anlamına geliyor mu? İran ve Iraktaki adamlarının müdahalesini önemsiyor mu? Amerika, Irakı hâlâ ağırlık merkezi olarak görüyor mu? El Kazimi, bu ağırlık merkezinde Amerikan etkisini koruyan bir Amerikan emir eri midir? Allah mükâfatınızı artırsın.

Cevap: Yukarıdaki soruların cevabına açıklık getirmek için aşağıdaki hususlara bir göz atmak gerekiyor:

1- ABD, Irak’ı azami derecede umursuyor. ABD Başkanı Trump, geçenlerde şunları söyledi: Irak, güçlü ve önemli bir ülke. Bu bölgede, bölgesel ve uluslararası istikrarın sağlanmasında merkezi bir role sahip…ABD, iki ülke arasındaki ilişkileri güçlendirmek istiyor ve Irak ekonomisini desteklemek için gerekli ekonomik yardımı sağlamaya hazır…” [11.05.2020 Independent ve El Alem] Bu yüzden Amerika, Irak’a yoğunlaştı. İşgal etmek için 250 bin civarında asker gönderdi. 49 ülke ile koalisyon kurdu. Bu ülkeler, yaklaşık 50 bin askerle koalisyona destek verdiler. Yanı sıra Irak’ta tasfiyeler, suikastlar, hırsızlıklar, ABD’li yetkilileri, karargâhlarını, misyonlarını koruma kirli görevlerinde bulunan Kuzey Carolina merkezli Blackwater gibi birçok güvenlik firması var... ABD, Irak’ta kalıcı olmak için askeri üsler kurdu. Şuan üç önemli üssü var: Anbar’daki “Aynel Esad”, Selahaddin kentindeki “Beled” Hava Üssü ve Bağdat’taki “Taci” Askeri Üssü. 17 Ekim 2008’de ABD ile Irak, Stratejik Çerçeve Anlaşması imzaladı. Anlaşmada şu ifadeler geçiyor: ... İki ülke, uzun vadeli samimi işbirliği ilişkisi kurma arzusu ve dostluğunu vurgular... Yine ekonomik, diplomatik, kültürel ve güvenlik alanlarında bu uzun vadeli ilişkiyi teyit ederler... Taraflardan herhangi biri, bu anlaşmayı feshetme niyetini diğer tarafa yazılı olarak bildirmedikçe anlaşma yürürlükte kalacak ve fesih, bu bildirim tarihinden bir yıl sonra yürürlüğe girecektir... Irak’ta güvenlik ve istikrarın geliştirilmesi amacıyla taraflar, savunma ve güvenlik düzenlemeleri konusunda aralarındaki yakın işbirliği ilişkisini geliştirme çalışmasına devam edecekler...Bu kelimenin tam anlamıyla bir sömürgecilik anlaşmasıdır! Anlaşma, savunma ve güvenlik düzenlemeleri konusunda yakın işbirliği ilişkisi adı altında Amerika’ya Irak’ın işlerine müdahale etme hakkını tanıyor.

2- Rejimin popüler olduğu bölgeler de dâhil olmak üzere Irak’ta yolsuzluğa, kayırmacılığa, yetkililer tarafından zimmete para geçirilmesine, insanlar arasında yaygın olan işsizliğe, kamu hizmetlerinin kötüleşmesine, yaşam koşullarının bozulmasına, aşırı pahalılığa, özellikle de elektrik fiyatlarına karşı protestolar patlak verdi. 2010 yılından bu yana protestolar düzenleniyordu. Protestolar her yıl tekrarlanıyor, ya bastırıldıktan ya yetkililerin protestocuların taleplerini yerine getirme vaadinden sonra ya da rejimdeki bazı siyasi güçlerin protestoları kuşatma çalışmaları ile protestolar sönüyordu. Fakat Ekim 2019’un başında patlak veren bu son protestolar farklıydı. Zira baskılara rağmen protestocular, protestolarından vazgeçmediler ve protestolarını kuşatmaya çalışan siyasi güçleri reddettiler. Bu nedenle ölüm, yaralama ve hapse atma gibi protestoculara yönelik baskılar arttı. Protestolar, bu kez İran’ı hedef aldı, protestocular İran’a öfke kustu. İran konsolosluklarını ve merkezlerini ateşe verdiler. Nedeni, İran yanlısı örgütlerin protestocularla çatışmaya girmesi, protestocuların rejimi, siyasi blokları, silahlı milisleri İran, İran’ı da doğrudan ya da dolaylı olarak Amerika ile irtibatlı görmeleridir. Protestoların momentumu güçlüydü. Rejim ve Başbakan Adil El Mehdi, durumu kontrol altına alamadı, sorunu çözemedi, rejimin devrilmesi talebinde bulunan protestocuların talebini karşılayamadı. Bu yüzden rejimi kurtarmak için Abdul Mehdi, 30 Kasım 2019’da istifasını sunmak zorunda kaldı. Ertesi gün parlamento istifasını jet hızıyla kabul etti ve Abdul Mehdi işgüder hükümetin başbakanı oldu. 26 Aralık 2019’da Cumhurbaşkanı Behram Salih, meclisteki en büyük blokun (El Bina) adayı Esad el-İydani’ye hükümeti kurma görevi vermeyerek anayasayı ihlal etmek mecburiyetinde kaldı. Çünkü Basra valisi olarak protestocuları bastırma girişiminde rol aldığı gerekçesiyle protestocular bu adayı reddediyordu. Bu protestolar, öncekilerinden daha etkiliydi.

3- Bu arada Haşdi Şabi içindeki gruplar, 28 Aralık 2019’da Kerkük yakınlarındaki bir Amerikan üssüne hiçbir neden olmadan roket attı. Üste görevli bir Amerikan askeri öldü... Bu, bağlam dışı gerçekleşmiş gibi görünüyor, çünkü Haşdi Şabi Heyet Başkanı Falih Feyyad, yaklaşık iki ay önce 19 Ekim 2019’da Washington’u bir ziyarette bulunmuş, Genelkurmay Başkanı Mark Milley huzurunda ABD Savunma Bakanı Mark Esper ile görüşmüştü. Yaptığı açıklamada iki ülke arasındaki ilişkinin, özellikle askeri işbirliğinin ele alındığını söylemişti. Şimdiyse bir ABD askeri ölüyor! Bir ABD askerinin ölümünün ardından Amerikan ordusu, 29 Aralık 2019’da Haşdi Şabi fraksiyonundan Ketaibu’l Hizbullah grubuna hava saldırısı düzenledi. Saldırıda en az 27 Ketaip unsurunun öldüğü, 62’sinin yaralandığı bildirdi. Amerika, 03 Ocak 2020 tarihinde Bağdat Uluslararası Havaalanı yakınlarında drone ile hava saldırısı düzenledi. İran Devrim Muhafızları Kudüs Gücü Komutanı ve Haşdi Şabi içinde etkin Kasım Süleymani ve beraberinde Haşdi Şabi Komutanı Ebu Mehdi El Mühendis ile tuğgeneral, albay, binbaşı ve yüzbaşı rütbesinde İran Devrim Muhafızları mensubu diğer dört subayın öldürüldüğü açıklandı. Amerika, bu olayları ABD ve ikinci dönem ABD başkanlık şansını artırmak için hanesine puan yazmak isteyen Başkan Trump lehinde kullanmaya çalıştı... Ama öyle görünüyor ki olaylar, Amerikan karşıtı bir atmosfer yarattı. Bu nedenle 5 Kasım 2019’da Irak Meclisi, yabancı güçlerin varlığını sona erdirme kararı aldı ve Başbakana bu kararı uygulama çağrısı yaptı. İşgüder hükümeti Başbakanı Abdul Mehdi de bu çağrıya yanıt verdi... Amerika, ABD Başkanı Trump’ın ağzından Irak’a yaptırım uygulamakla tehdit ederek Irak Meclisinin bu kararına tepki gösterdi. Trump, “Bağdat yönetiminin Amerikan hava üssünün bedelini ödeyene kadar ABD’nin Irak’tan çıkmayacağını söyledi ve Irak’taki Amerikan üssünün “olağandışı pahalı” olduğunu belirtti. “Orada devasa ölçüde pahalı bir üs inşa ettik. Milyarlarca dolara mal oldu. Benden çok önce yapılmıştı. Harcamalarımız için geri ödeme yapmadıkları sürece çıkmayacağız. Ülkeden çıkmamızı isterlerse ve bunu dostça yapmazlarsa onlara daha önce hiç görmedikleri ağır yaptırımlar uygularız. İran yaptırımları bunların yanında hafif kalır” dedi. [05.01.2020 Sky news]

4- Daha sonra İran, 08 Ocak 2020 günü Tahran saati ile 01,20’de ABD’nin Irak’taki askeri üslerine roket saldırısı düzenlediğini, Amerikan üslerine düzenlenen roket saldırısında en az 80 Amerikalı askerin hayatını kaybettiğini duyurdu. İran Televizyonu, Süleymani’nin intikamının alındığını söyledi. Amerika, saldırıyı kabul etmekle birlikte saldırıda askerlerinin öldüğünü yalanladı! Ardından işbu olayların momentumu hafifledi, daha fazla tırmanmadan olaylar yatıştı! Bundan sonra 01 Şubat 2020 tarihinde El Maliki hükümetindeki eski İletişim Bakanı Muhammed Tevfik Allavi, Cumhurbaşkanının hükümeti kurma görevini kendisine verdiğini açıkladı. Protestocular, Allavi’nin adaylığını kabul etmediklerini duyurdular. 2003 Amerikan işgaline karışan tüm siyasi figürleri reddettiklerini açıkladılar. Allavi, görev süresi dolmadan adaylığını geri çekti... Ardından Cumhurbaşkanı, 16 Mart 2020’de hükümeti kurma görevini Adnan El Zurfi’yi verdi. El Zurfi, rejimde çeşitli güvenlik görevlerinde bulunmuş, ABD’nin Irak işgalinden sonra Necef valisi olmuştu. Fakat 9 Nisan 2020’de El Zurfi, hükümeti kuramadığı için özür diledi. 9 Nisan 2020’de Irak Cumhurbaşkanı Behram Salih, hiçbir parti üyeliği bulunmayan Ulusal İstihbarat Dairesi Başkanı Mustafa El Kazimi’ye hükümeti kurma görevini verdiğini duyurdu. Böylece Salih, anayasayı bir kez daha ihlal etmiş oldu. Mustafa El Kazimi’nin, Saddam rejimi muhalifi olarak yurt dışında faaliyet yürüttüğü ve 2003’ten sonra Irak’ın Süleymaniye kentine döndüğü bildirildi... Amerikan Al Monitor sitesinde Irak editörü olarak görev yaptığı sırada ABD-Irak ilişkilerinin kararlı bir şekilde güçlü olması gerektiğini savunuyordu. Kaleme aldığı bir makalede şu ifadeler yer vermişti: 2003 sonrası Irak-Amerikan ilişkileri izlendiğinde, ne zaman zayıf ve marjinal hale geldiği açıkça görülür. Bu, başka dış güçlere giriş kapısını aralayabilir. Yine bölgedeki Irak-ABD ortak çıkarlarına da zarar verebilir. Dolayısıyla Irak ve ABD, bölgedeki güçler arasındaki dengenin yeniden sağlanmasına yardımcı olan, tarafların ortak çıkarlarını garanti eden güçlü stratejik bir ilişki kurmak için ilişkilerini yeniden değerlendirmesi gerekiyor...” [02.10.2015 Al Monitor] El Kazimi, gizli ve aleni bir şekilde ABD güvenlik güçleri için çalışmaktadır. 2003’ten sonra Irak’a geri dönüşünden bu yana ABD’nin Irak işgal güçleri ile tam bir koordinasyon içinde hareket etmektedir. Hal böyleyken birçok Iraklı, 2016’da sürpriz bir şekilde El Abbadi’nin onu İstihbarat Başkanı olarak önermesini tuhaf buldu. İstihbarat Başkanlığı çok hassas bir pozisyondur. Orası Amerika’da çok güvenilir bir kişiliğe gereksinim duyuyor. “2016’te Iraklılar, Irak Başbakanı Haydar El Abbadi’nin gazeteci ve insan hakları aktivisti Mustafa El Kazimi’yi İstihbarat Başkanı olarak atamasına şaşırdılar. Hem de uluslararası koalisyon destekli Irak ordusunun galibiyetinden önce ülkenin bir bölümünü bir süre işgal eden “İslam Devleti” örgütüne karşı savaş zirvede iken.... [08.05.2020 France 24] Sonra Amerika, istihbarat başkanı iken El Kazimi ile olan ilişkisini gizlemedi. “Amerikan Wall Street Journal gazetesi, ABD Dışişleri Bakanı’nın Yakın Doğu İşlerinden Sorumlu Yardımcısı David Schenker’den “El Kazimi, İstihbarat Başkanı iken “iyi iş” çıkardı ve Başbakan olarak kendisiyle ortaklığın değerinin farkındayız dediğini aktardı...” [30.05.2020 El Cezire Wall Street Journaldan alıntı] 2017 yılında El Kazimi eski Başbakan Haydar El Abbadi maiyetinde Suudi Arabistan’a bir ziyaret gerçekleştirdi. Kendisini Amerikalılara hizmete adayan Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed Bin Selman ile uzun süre kişisel dostluk kurduğuna tanık olundu!

5- 7 Mayıs 2020’de El Kazimi, Kasım Süleymani ve El Mühendis suikastı operasyonunda Amerikalılar ile işbirliği yaptığı suçlamalarına rağmen Irak Meclisindeki oylamada El Kazimi hükümeti, 329 milletvekillinin 255’inin oyunu alarak güvenoyu aldı. Irak’ta milis gücü Ketaip Hizbullah Güvenlik Yetkilisi Ebu Ali El Askeri, El Kazimi’yi hedef aldı. “El Askeri, Irak İstihbarat Dairesi Başkanı Mustafa El Kazimi’nin, İran Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani ve Haşdi Şabi Başkan Yardımcısı Ebu Mehdi El Mühendisi’nin öldürülmesi operasyonunda suçlu olduğunu ileri sürdü...” [03.03.2020 El Hurra] İran yanlılarının ilk reaksiyonu olarak “Lübnan Hizbullah’ı milislerine yakın radikal din adamı Ali El Kurani, El Kazimi’ye saldırdı ve onu Amerikan ajandasını uygulamakla suçladı...” [15.05.2020 Aynul İhbariye] Dikkatlice bakıldığında, El Kazimi’yi Amerikan ajanlığı ile suçlayan, Süleymani, El Mühendis ve oğullarının öldürülmesinde işbirliği yapmakla itham eden İran yanlısı partilerin El Kazimi lehinde oy kullandıklarını ve ona güvenoyu verdiklerini görüyoruz. Sadece bu da değil, El Kazimi, onların tüm taleplerini ve bu partileri Bakanlık “ganimet”inden mahrum etme anlamına gelen ünlü kota sistemini de reddediyordu. Tüm bunlar, Amerika’nın bu partiler üzerinde doğrudan ya da İran üzerinden büyük bir etkiye sahip olduğunu gösteriyor. İran ile açıktan yaşanan gerginlik, sadece göz boyamaktır. Hatta Süleymani’nin öldürülmesi bile Tahran’da sadece ses gürültüsü koparmış, Amerika ile perde gerisinden yürütülen ilişkiler nedeniyle hiçbir şey olmamış gibi ses gürültüsü hemen sona ermiştir. Irak’taki mezhepçi partiler, bakanlık portföyünden mahrumiyetlerinin bir ceza olmadığının, aksine Irak sokaklarını kasıp kavuran öfke dalgasını absorbe etmek için olduğunun farkında değiller herhalde. Irak’ta Korona virüsü ile mücadele önlemleri gevşetildikten sonra dalga yeniden alevlendi. Bu, bu partilerin çoğunun doğrudan ya da İran aracılığıyla garantili Amerikan yanlısı olduğu anlamına geliyor. Bu şekildeki bir güvenoyu nedeniyle bazı medya organları, ortada bir anlaşma veya mutabakatın olduğundan bahsettiler! Londra merkezli “El Arab” gazetesi yazarı İbrahim El Zübeydi “Irak’taki bazı siyasi koalisyonlar ve akımların Mustafa El Kazimi’yi reddettiklerini, onu Amerikan ajanlığı ile suçlayan açıklamalar yaptıklarını, Kasım Süleymani ve Ebu Mehdi El Mühendis cinayetini planlamakla suçladıklarını söyledi...El Zübeydi sözlerini şöyle sürdürdü: Gördüğünüz ve görüyor olduğunuz gibi siyasi akımlar, Bağdat’taki Vilayetil Fakih elçiliği veya Donald Trump Amca’nın elçiliğinden gelen son talimatlar ve emirler doğrultusunda sanki hiçbir şey olmamış gibi mecliste El Kazimiye güvenoyu verme konusunda hem fikir oldular. Bu bir tür irrasyonel bir tiyatro değil mi?[08.05. 2020 El Arab] Ardından El Kazimi, tüm suçlamalara rağmen güvenoyu aldı! Buna ek olarak bu ayın ortasında gerçekleşmesi beklenen Amerika-Irak stratejik diyalog toplantısı tarafından yayınlanacak açıklamada, El Kazimi biraz “parlatılabilir”. “İki ülke, gelecekteki ilişkilerinin şartlarını belirlemek için önümüzdeki ayın ortalarında stratejik diyalog düzenlemeyi planlıyor...” [30.05.2020 El Cezire Wall Street Journaldan alıntı]

6- Aynı güvenoyu oturumunda El Kazimi, hükümetini geçici olarak değerlendirdi ve erken seçim için çalışacağını belirtti. El Kazimi, “Hükümetinin öncelikleri arasında halkın gerçek taleplerini karşılamak için erken seçim yapmak olduğunu söyledi.” Bu, protestocuları ve muhalifleri memnun etme girişimidir. Bu yüzden sözlerine şöyle devam etti: “Adil ve dürüst seçim hazırlığı, her alanda devlet egemenliğinin pekiştirilmesini, öncelikle silahları, sadece devlet ve kolluk kuvvetlerinin güdümüne, Genelkurmay Başkanının komutasına verilmesini, ülkenin hesaplaşma arenasına dönüştürülmemesini, Irak topraklarının başkalarına saldırı için kullanılmasının engellenmesini gerektirir...” [07.05.2020 BBC] El Kazimi’nin güvenoyu alması, Amerika için önemli bir başarı ve sevindirici bir haberdi. ABD, Irak’taki nüfuzunu istikrara kavuşturmak ve meşruiyet kazandırmak için kurduğu rejimi istikrarlı hale getirmek istiyor. Bu nedenle ABD Dışişleri Bakanı (Mike Pompeo), Irak Başbakanı olarak parlamentodan güvenoyu alması nedeniyle tebrik etmek için Mustafa El Kazimi ile hemen telefon görüşmesi yaptı. 7 Mayıs 2020 tarihinde Pompeo, Twitter hesabından yaptığı açıklamada, “Bugün yeni Irak Başbakanı Mustafa El Kazimi ile harika bir görüşme yaptım. Irak halkının talep ettiği reformları uygulamak için şimdi acil ve sıkı çalışma yapılması geliyor. Irak halkının iyiliği için cesur gündemini gerçekleştirmesine yardım sözü verdim.” ifadelerini kullandı. ABD Dışişleri Bakanı Sözcüsü Morgan Ortagos yaptığı açıklamada, ABD, yeni hükümeti desteklemek ve başarı için doğru koşulları sağlamaya yardımcı olma arzumuzun bir göstergesi olarak Irak’a 120 günlük elektrik muafiyeti uygulayacaktır...dedi. [07.05.2020 Kona] Akabinde ABD Başkanı, El Kazimi ile telefonda görüştü. Beyaz Saray Sözcüsü Judd Deere, Trump’ın 11 Mayıs 2020 Pazartesi günü El Kazimi ile konuşarak hükümetin Irak Temsilciler Meclisi tarafından onaylanması vesilesiyle kendisini tebrik ettiğini açıkladı... Deere, “Trump, küresel Korona virüs pandemisi döneminde ABD’nin Irak’a olan desteğini dile getirdi ve IŞİD’in kalıcı yenilgisi konusunda Irak’la olan ortak çıkarları vurguladı. Trump, aynı zamanda, Irak halkının reform ve meşru erken seçim taleplerine kulak vermesi konusunda başbakanı teşvik etti” dedi. [12.5.2020 Reuters, El Hurra]

7- El Kazimi, ilk icraatı olarak 09 Mayıs 2020’deki ilk kabine toplantısında sözde Irak Terörle Mücadele Birimi’nin başına yeniden Abdül Vehhab El Saadi’yi atadığını açıkladı. El Kazimi gazetecilere yaptığı açıklamada, “Kahraman kardeş Abdül Vehhab El Saadi’yi yeniden Terörle Mücadele Birimi’nin başına getirmeye karar verdik.” “Terörle Mücadele Güçleri, Irak ordusunun elit gücü olarak kabul edilir. Amerikan askerleri, eğitip donattı. 2014-2017’de üç yıl boyunca DAEŞ’e karşı savaşta mızrak başı görevi gördü...” [09.05.2020 Anadolu Ajansı] 11 Mayıs 2020’de Al Arabiya kanalı, Mustafa El Kazimi’nin sokağın taleplerini yerine getirmek için Abdül Vehhab El Saadi’yi yeniden Terörle Mücadele Birimi’nin başına getirdiğini bildirdi. Irak Terörle Mücadele Birimi, son derece Amerikan bağımlısıdır. “2017’in ortalarında bir Amerikan raporu, Terörle Mücadele Birimini ABD’nin Irak’ta yarattığı en iyi şey olarak tanımladı.” Washington Ortadoğu Politikası Enstitüsü raporuna göre ABD, Irak ordusuna bağlı bu birimi, ABD Özel Operasyon Kuvvetlerini işe almak için kullanılanlara benzer katı seçim ve eğitim kriterleri ile kurdu... [30.09.2019 Arabi21] Bir önceki kaynağa göre El Saadi, 2006 yılında istisnai olarak korgeneralliğe, sonra 2008’de de ABD ajanı El Maliki tarafından generalliğe terfi ettirilmişti. Bu, Amerika’nın bu Iraklı subaydan duyduğu memnuniyeti gösteriyor. Bu birim, devrimci Irak sokaklarının farkında olmadığı iki şeyden popülerliğini elde etmişti. Birincisi, Amerika, Terörle Mücadele Birimine protestocuları öldürmesini yasakladı. Amerika bu aynı yöntemi 2011’de Mısır’da da kullanmıştı. Mısır ordusu, göstericilere karşı güç kullanmama sözü vermiş, dolayısıyla göstericiler, Hüsnü Mübarek devrildikten sonra Mısır ordusunun askeri konsey kurmasına rıza göstermişti. Başka bir deyişle Amerika, herhangi bir değişime alternatif olmak için Irak Terörle Mücadele Birimi’nin “temiz” bir el olmasını istedi. İkincisi, Irak halkı, Adil Abdül El Mehdi’nin El Saadi’yi terörle mücadele görevinden alması (nakletmesi) nedeniyle onu Başbakan Abdül Mehdi rejimi muhalifi sandılar. Bu yüzden halk, El Saadi’yi bir alternatif olarak istedi. Aksi halde Irak gösterileri, Irak’taki hem İran hem de Amerikan etkisini şiddetli bir şekilde reddetmekteydi...

04 Aralık 2019 tarihli yayınımızda (soru-cevap) biraz bundan bahsettik: “2- Irak ile ilgili olarak: Amerika, neredeyse Irakı doğrudan perde gerisinden yönetiyor. Bağdat Büyükelçiliğinde görevli 16 bin personel, başta petrol ve güvenlik sektörü olmak üzere tüm Irak bakanlıklarının çalışmalarını yakından izliyor. Bağdattaki Amerikan büyükelçiliği, dünyadaki en büyük büyükelçilik binasıdır. Irakta pek çok askeri üs var. En ünlüsü, Anbardaki Ayn El Esed üssüdür... Geçtiğimiz ayın son haftasında Amerika, diplomatik trafiğini yoğunlaştırdı. 23 Eylül 2019da Başkan Yardımcısı Pence, Ayn El Esed üssüne sürpriz bir ziyaret gerçekleştirdi. Amerikan Başkan Yardımcısının Irak ziyaretinden bir hafta sonra Amerika, 27 Eylül 2019da ABD Genelkurmay Başkanı Orgeneral Mark Milleyyi Bağdata gönderdi. Bu, Amerikanın gelişmeleri yakından takip ettiğinin bir kanıtıdır. Özellikle Irak, Amerika için çok hassastır... Amerikalılar tarafından kurulan ve en iyi askeri ekipmanla donatılan Terörle Mücadele Biriminin, protestolara baskı politikasından uzak durduğu görüldü. Görünüşe göre Tahrir Meydanındaki protestocular, bu askeri gücü yozlaşmış politikacılardan bir kurtarıcı olarak görüyorlar. Göstericiler, Abdül Mehdinin istifasının ardından birimin komutanlarından General Abdulvehhab Es Saadinin büyük bir fotoğrafını taşıdılar. Çözümün kurgulanmasında rol oynamak için sanki protestocular, bu gücü kabul edebilirler gibi geliyor.

8- Özetle, El Kazimi Amerika’nın Iraktaki uşağıdır.

A- Biyografisinde: Amerikan Al Monitor sitesinde Irak editörü olarak çalışması ve ABD-Irak ilişkilerinin kararlı bir şekilde güçlü olması gerektiğini savunması...

B- 2016 yılında İstihbarat Direktörü olarak atanması ve Wall Street Journal gazetesinin, ABD Dışişleri Bakanı’nın Yakın Doğu İşlerinden Sorumlu Yardımcısı David Schenker’den de aktardığı gibi Amerika’dan “iyi iş” çıkardı övgüsüne nail olması ve Başbakan olarak kendisiyle ortaklığın değerinin farkında olunması...

C- Sonra dostu Muhammed Bin Selman ile olan belirgin ilişkisi, özellikle de 2017 yılında eski Başbakan Haydar El Abbadi maiyetinde Suudi Arabistan’a gerçekleştirdiği ziyaret sırasında. Kendisini Amerikalılara hizmete adayan Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed Bin Selman ile uzun süre kişisel dostluk kurduğuna tanık olunması!

D- Kasım Süleymani ve El Mühendis suikastında Amerikalılar ile işbirliği yapma ve “Amerikan gündemini” uygulama suçlamasına maruz kalmasına rağmen doğrudan Amerikan desteğiyle, dolaylı olarak İran yanlısı partiler üzerinde İran baskı ile 7 Mayıs 2020de parlamentodan güvenoyu alması. Bütün bunlar, Amerika’nın İran üzerinde faal bir etkiye sahip olduğunu gösteriyor. Aleni yaşanan gerginlik, sadece göz boyamaktır!

E- Sonra 9 Mayıs 2020’de Abdül Vehhab El Saadinin yeniden Irak Terörle Mücadele Birimi Başkanlığı görevine getirilmesi. ABD askerleri bu birimdeki güçleri eğitip donatmıştır. “2017’in ortalarında Washington Ortadoğu Politikası Enstitüsü’nün yayınladığı Amerikan raporu, Terörle Mücadele Birimini ABD’nin Irak’ta yarattığı en iyi şey olarak tanımladı... [30.09.2019 Arabi21]

Bütün bunlar, El Kaziminin Amerika nazarında sahip olduğu prestijinboyutunu açıklıyor. Irak halkı, pişman olmadan ve artık pişmanlık için çok geç olmadan bunun farkında olmalıdır!

9- Tek bir sözle bitiriyorum ve diyorum ki, Irak’ın kurtuluşu, eski görkem ve üstünlüğüne kavuşup kayda değer bir devlet olması, Amerika, İngiltere ve diğer sömürgeci devletleri yenen büyük bir devletin merkezi haline gelmesi ancak üstünlüğünün kaynağına dönüşüyle mümkündür. Üstünlüğünün kaynağı, Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafet Devletinin kuruluşu ile İslam’dır. Aziz ve Kaviyy olan Allah doğru söylemiştir:

وَلِلّٰهِ العِزَّةُ وَلِرَسُولِه وَلِلمُؤمِنِينَ وَلَكِنَّ الْمُنَافِقِينَ لا يَعلَمُونَ    Hâlbuki asıl üstünlük, ancak Allahın, Peygamberinin ve müminlerindir. Fakat münafıklar bunu bilmezler.[Münafikun 8]

H.11 Şevval 1441
M.02 Haziran 2020

Devamını oku...

Namazda Aralıklı Durmak Bidattir, Günahı Yöneticilere Aittir

Soru Cevap

Namazda Aralıklı Durmak Bidattir, Günahı Yöneticilere Aittir

Hamd Allah’a mahsustur. Salat ve selam Rasûlullah’a, onun Aline, ashabına ve onu dost edinenler üzerine olsun.

Cuma ve cemaat namazında namaz kılanın yanındakinden iki metre uzakta durması hakkında bana soru soran herkese... Bazı Müslüman ülkelerde yöneticilerin, camileri kapattıklarını, açtıklarında ise namaz kılanları iki metre mesafe kuralına mecbur tuttuklarını söylediler... Yetkililerin gerekçesi şu; hasta özürlüdür, nitekim oturarak namaz kılar.  Yanındakinden iki metre uzak durması da üzerine kıyas edilir. Hatta hasta olmasa bile hastalık korkusu var, bu yüzden mesafe olur... Soruyorlar, yöneticilerin namaz kılanlara belirtildiği şekildeki bir mesafeyi zorunlu tutması caiz mi? Yoksa namazdaki mesafe, günahı yöneticilere ait bidat midir? Soranlar, cevabı öğrenmek için ısrar ediyor...

Sorularına yanıt olarak diyorum ki başarı Allah’tandır:

Daha önce bidat hakkında birden fazla cevap yayınlamıştık. Soranlar, bidati enine boyuna düşünmüş olsalardı, belirtilen şekildeki bir mesafenin bidat olduğunu, insanlara bu mesafeyi zorunlu tutmaları halinde günahının yöneticilere ait olduğu yanıtına varırlardı. Bunun açıklaması şöyledir:

Birincisi: 28 Recep 1434 / 07 Haziran 2013 tarihinde yayınladığımız cevapta şöyle geçmektedir: ... Bidat, Şeriatın eda keyfiyetini belirttiği emrine muhalefettir. Lisanul Arapta geçtiği gibi bidat sözcüğü dilde şu anlama gelir: المبتدع الّذي يأتي أمراً على شبهٍ لم يكن“Olmayan benzer bir şeyi getiren kişi bidatçidir...وأبدعت الشّيء“Bir şey bidat ettim demek, örneği olmayan şeyi icat ettim demektir.” Istılahta da bidat sözcüğü bu manadadır. Yani Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellemin yaptığı bir örnek olur ve Müslüman da o örneğe aykırı hareket ederse, Şeriatın şeri bir emir ile edasını açıkladığı şeri keyfiyete aykırı hareket etmiş olur. Şu hadis bu anlama delalet eder:

وَمَنْ عَمِلَ عَمَلاً لَيْسَ عَلَيْهِ أَمْرُنَا فَهُوَ رَدٌّ Kim dinimiz üzerinde olmayan bir iş yaparsa, merduttur.[Buhârî, Müslim] Böylece kim namazda iki yerine üç secde yaparsa, bidat işlemiş olur. Çünkü Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellemin fiiline aykırı davranmıştır. Kim Minada şeytan taşlamak için yedi yerine sekiz taş atarsa, bidat işlemiş olur. Çünkü Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellemin fiiline aykırı hareket etmiştir. Kim de ezanın sözlerine ekleme yaparsa ya da eksiltirse, bidat işlemiş olur. Çünkü Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellemin onadığı ezan sözlerine aykırı hareket etmiştir...

Şeriatın eda keyfiyetini belirttiği emrine muhalefet, şeri hükümler kategorisinde yer alır. Eğer muhalefet, emre bitişik gelen karineye göre teklifi hükümdense haram ya da mekruh olduğu, yok vâzi hükümdense, batıl ya da fasit olduğu söylenir...

Örneğin: Müslim’in Aişe Radiyallahu Anhadan rivayet ettiğine göre Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellemin namazını tanımlarken şöyle dedi:

وَكَانَ إِذَا رَفَعَ رَأْسَهُ مِنَ الرُّكُوعِ لَمْ يَسْجُدْ، حَتَّى يَسْتَوِيَ قَائِماً، وَكَانَ إِذَا رَفَعَ رَأْسَهُ مِنَ السَّجْدَةِ، لَمْ يَسْجُدْ حَتَّى يَسْتَوِيَ جَالِساً Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem başını rükûdan kaldırdığı zaman tam doğrulmadıkça secdeye gitmezdi. Secdeden de başını kaldırdığı zaman tam oturmadıkça secdeye gitmezdi...Burada Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem, Müslüman rükûdan kalkınca tam doğrulmadıkça secdeye gidemeyeceğini, secdeden kalkınca da, tam oturmadıkça diğer secdeye gidemeyeceğini açıkladı. Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem bu keyfiyeti beyan etti. Bu keyfiyete muhalefet eden kimse, bidat işlemiş olur. Namaz kılan kimse, rükûdan kalkınca tam doğrulmadan secdeye giderse, bidat işlemiş olur. Çünkü Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellemin açıkladığı keyfiyete aykırı davranmıştır.

Ama örneğin Müslimin Ubade ibn es-Sametten rivayet ettiğine göre

يَنْهَى عَنْ بَيْعِ الذَّهَبِ بِالذَّهَبِ، وَالْفِضَّةِ بِالْفِضَّةِ، وَالْبُرِّ بِالْبُرِّ، وَالشَّعِيرِ بِالشَّعِيرِ، وَالتَّمْرِ بِالتَّمْرِ، وَالْمِلْحِ بِالْمِلْحِ، إِلَّا سَوَاءً بِسَوَاءٍ، عَيْناً بِعَيْنٍ، فَمَنْ زَادَ، أَوِ ازْدَادَ، فَقَدْ أَرْبَى Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ves Selam altının altınla, gümüşün gümüşle, buğdayın buğdayla, arpanın arpayla, hurmanın hurmayla ve tuzun tuzla misli misline, birbirine eşit ve peşin olmadıkça satışını yasakladı. Her kim fazla verir veya alırsa şüphesiz ribâ yapmış olur.Müslüman bu hadise aykırı davranır da altını altınla misli misline değil de fazlasıyla satarsa, bidatten ziyade haram yani faiz işlediği söylenir.

Özetle, Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem tarafından beyan edilen keyfiyete muhalefet, bidattir. Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellemin keyfiyeti açıklanmamış mutlak emrine muhalefet, şeri hükümler kategorisinde yer alır. Delile göre haram ve mekruh... Batıl ve fasit olur...” 08 Zilhicce 1436 / 22 Eylül 2015 tarihinde bidat hakkında daha detaylı cevap yayınladık. Öncesinde ve sonrasında başka cevaplar da yayınladık. Bu cevaplar, Allah’ın izniyle yeterli ve kâfidir.

İkincisi: Bu nedenle Müslüman ülkelerdeki devletler, ister Cuma isterse cemaat namazında olsun özellikle de semptomları olmadan bulaş korkusu ile yanındakinden bir ya da iki metre uzak durmayı namaz kılana zorunlu tutarsa, büyük bir günah işlemiş olurlar. Zira bu mesafe bidattir. Çünkü Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellemin şeri delillerle açıkladığı safların keyfiyeti ve sıkılaştırılmasına açıkça aykırıdır. O delillerden bazıları şunlar:

- Buhari’nin Sahihinde Ebu Süleyman Mâlik b. Huveyris’ten rivayet ettiğine göre:

أَتَيْنا إلى النبيِّ صَلَّى اللهُ عليه وسلَّمَ ونَحْنُ شَبَبَةٌ مُتَقارِبُونَ، فأقَمْنا عِنْدَهُ عِشْرِينَ يَوْمًا ولَيْلَةً، وكانَ رَسولُ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عليه وسلَّمَ رَحِيمًا رَفِيقًا، فَلَمَّا ظَنَّ أنَّا قَدِ اشْتَهَيْنا أهْلَنا - أوْ قَدِ اشْتَقْنا - سَأَلَنا عَمَّنْ تَرَكْنا بَعْدَنا، فأخْبَرْناهُ، قالَ: ارْجِعُوا إلى أهْلِيكُمْ، فأقِيمُوا فيهم وعَلِّمُوهُمْ ومُرُوهُمْ - وذَكَرَ أشْياءَ أحْفَظُها أوْ لا أحْفَظُها - وصَلُّوا كما رَأَيْتُمُونِي أُصَلِّي، فإذا حَضَرَتِ الصَّلاةُ فَلْيُؤَذِّنْ لَكُمْ أحَدُكُمْ، ولْيَؤُمَّكُمْ أكْبَرُكُمْ “Biz aynı yaşlarda bir grup genç Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e gelmiş ve yirmi gün boyunca yanında kalmıştık... Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem çok merhametli ve şefkat dolu bir kimseydi... Haydi ailenizin yanına dönün ve onların yanında kalarak kendilerini bilgilendirin. Onlara şu namazı şu vakitte, bu namazı bu vakitte kılmalarını söyleyin. Namaz vakti geldiğinde içinizden biri ezan okusun, en yaşlınız da size imam olsun.

- Buhari’nin Sahihinde Enes İbn Malik’ten rivayet ettiğine göre

أُقِيمَتِ الصَّلاةُ، فأَقبَل عَلينَا رسُولُ اللَّهِ ﷺ بِوَجْهِهِ فقَالَ: أَقِيمُوا صُفُوفَكُمْ وتَراصُّوا، فَإنِّي أَراكُمْ مِنْ وَرَاءِ ظَهْرِي“Bir defasında namaz kılmak için kamet getirilmişti. Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem bize yüzünü döndü ve şöyle buyurdu: Saflarınızı dümdüz tutunuz ve birbirinize sımsıkı yapıştırınız. Zira ben sizi arkamdan da görüyorum.

- Müslim’in, Sahihinde Numan b. Beşir’den rivayet ettiğine göre

أَنَّ رسولَ اللَّه ﷺ كانَ يُسَوِّي صُفُوفَنَا، حتَّى كأَنَّما يُسَوّي بهَا القِدَاحَ، حَتَّى رَأَى أنَّا قَد عَقَلْنَا عَنْهُ. ثُمَّ خَرَج يَوْمًا فَقَامَ حَتَّى كَادَ يُكَبِّرُ، فَرَأَى رجُلا بَادِيًا صدْرُهُ مِنَ الصَّفِّ فقالَ: عِبَادَ اللَّهِ، لَتُسَوُّنَّ صُفُوفَكُمْ، أَوْ لَيُخَالِفَنَّ اللَّه بيْنَ وجُوهكُمْ “Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem okları düzeltir gibi saflarımızı düzeltirdi. Bizi alıştırıncaya kadar buna devam etti. Sonra bir gün camiye gelip namaza hazırlandı; tam tekbir alacağı sırada birinin göğsünün safta ileri çıktığını gördü. Bunun üzerine: Ey Allahın kulları! Ya saflarınızı düzeltirsiniz, ya da Allah aranıza ayrılık verir, buyurdu.

- Yine Müslim’in Sahihinde Cabir İbn Semura’dan rivayet ettiğine göre Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:

أَلا تَصُفُّونَ كَمَا تُصُفُّ الملائِكَةُ عِنْدَ رَبِّهَا؟ فَقُلْنَا: يَا رسُولَ اللَّهِ وَكَيْفَ تَصُفُّ الملائِكةُ عِند ربِّها؟ قَالَ: يُتِمُّونَ الصُّفوفَ الأُولَ، ويَتَراصُّونَ في الصفِّMeleklerin Rableri huzurunda saf bağlayıp durdukları gibi saf bağlasanız ya!Bunun üzerine biz: Yâ Rasûlullah! Melekler Rablerinin huzurunda nasıl saf bağlayıp dururlar? diye sorduk. Şöyle buyurdu: Onlar öndeki safları tamamlayıp birbirine perçinlenmiş gibi bitişik dururlar.

- El Hâkim’in Abdullah b. Amr’dan rivayet edip Müslim’in şartına göre sahihi hadis dediği hadiste Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:

مَنْ وَصَلَ صَفّاً وَصَلَهُ اللَّهُ، وَمَنْ قَطَعَ صَفّاً قَطَعَهُ اللَّهُ Kim safa ulaşırsa Allah da ona ulaşır. Kim saftan ayrılırsa Allah da ondan ayrılır.

- Ahmed’in, Abdullah b. Ömer’den rivayet ettiğine göre Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:

أَقِيمُوا الصُّفُوفَ فَإِنَّمَا تَصُفُّونَ بِصُفُوفِ الْمَلَائِكَةِ وَحَاذُوا بَيْنَ الْمَنَاكِبِ وَسُدُّوا الْخَلَلَ وَلِينُوا فِي أَيْدِي إِخْوَانِكُمْ وَلَا تَذَرُوا فُرُجَاتٍ لِلشَّيْطَانِ وَمَنْ وَصَلَ صَفّاً وَصَلَهُ اللَّهُ تَبَارَكَ وَتَعَالَى وَمَنْ قَطَعَ صَفّاً قَطَعَهُ اللَّهُ Safları düz tutun, Meleklerin safı gibi saf tutun, omuzları bir hizaya getirin, aradaki boşlukları kapatın, kardeşlerinizin (sizi düzeltmeye çalışan) ellerine karşı nezaketli olun. Arada şeytan gedikleri bırakmayın. Kim safa kavuşursa Allah ona kavuşur. Kim de saftan koparsa Allah da ondan kopar.

Bu hadiste Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem, cemaat namazını eda keyfiyetini tamamen açıklıyor. Sahabe Radiyallahu Anhum bu keyfiyete bağlı kalıyordu. Malik’in Muvatta’da, Beyhaki’nin Sünenül Kübra’da rivayet ettiğine göre

أَنَّ عُمَرَ بْنَ الْخَطَّابِ رَضِيَ اللهُ عَنْهُ كَانَ "يَأْمُرُ بِتَسْوِيَةِ الصُّفُوفِ، فَإِذَا جَاءُوهُ فَأَخْبَرُوهُ أَنْ قَدِ اسْتَوَتْ، كَبَّرَ “Ömer İbn’ul Hattab, safların düzgün olmasını emrederdi. Ömer’e gelip safların düzgün olduğunu haber verdiklerinde tekbir getirdi.

Üçüncüsü: Şöyle denmez, bulaşıcı hastalık, namazda mesafeyi caiz kılan bir mazerettir. Böyle denmez. Çünkü bulaşıcı hastalık, camiye gidilmemesi için bir mazerettir, camiye gidilip namaz kılanın yanındakinden bir ya da iki metre aralıklı durulması için bir mazeret değildir! Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem döneminde de bulaşıcı hastalıklar (Taun) meydana gelmişti. Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’den veba enfeksiyonuna yakalanan birinin namaza gidip arkadaşından iki metre mesafede durduğu varit olmuş değil. Tam tersine özürlüdür, evinde namaz kılar... Devlet himayesinde hastalığın yayıldığı bölgenin özenle ücretsiz tedavisine odaklanılır... Sağlıklılar o bölgeye karıştırılmaz... Müslim’in, Usame ibn Zeyd’den rivayet ettiğine göre Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:

الطَّاعُونُ آيَةُ الرِّجْزِ ابْتَلَى اللَّهُ عَزَّ وَجَلَّ بِهِ نَاساً مِنْ عِبَادِهِ، فَإِذَا سَمِعْتُمْ بِهِ فَلَا تَدْخُلُوا عَلَيْهِ وَإِذَا وَقَعَ بِأَرْضٍ وَأَنْتُمْ بِهَا فَلَا تَفِرُّوا مِنْهُ “Taun Allah Azze ve Celle’nin kullarından bazı insanları müptela kıldığı azap işaretidir, o halde bir yere bulaştığını duyduğunuzda oraya girmeyin ve ne zaman olduğunuz yere girmişse ondan kaçmayın.Yani bulaşıcı hastalığa yakalanan bir hasta, sağlıklı kimselere karıştırılmaz. Allah’ın izniyle kendisine yeterli ve kâfi ilaç temin edilir. Sağlıklı biri ise, camiye gider, her zamanki gibi mesafesiz bir şekilde Cuma ve cemaat namazını eda eder...

Dördüncüsü: Yine şöyle denmez, salgın anında namazdaki mesafe, hastalık anında oturarak namaz ruhsatına kıyas edilir. Zira bu, şeri bir kıyas değildir. Çünkü hasta birinin oturarak namaz kılması, Allah’tan bir ruhsattır. Yani hastalık mazereti var. Mazeretler, sebeptir, illet değil. Şeriat, sebepleri illletlendirmemiştir. Her bir mazeret, başkası için değil mazeret olarak geldiği hüküm için bir mazerettir. Gelen hükme özgü bir mazeret olarak kabul edilir. Her hüküm için genel bir mazeret değildir. Mazeretin illetlik yönü anlaşılmaz. Dolayısıyla kıyas götürmez. Sebep, varlığına sebep olan şeye özgüdür. Başkasına geçmez. Onun için üzerine kıyas yapılmaz. İllet ise böyle değil. İllet, kendisinden dolayı teşri edilen hükme özgü olmaz, başkasına da geçer ve üzerine kıyas edilir... Buradan açığa çıkıyor ki ibadettekiler sebeptir, illet değil. İbadetler tevkifidir (Şeriatın belirlediği ve dondurduğu hüküm). İlletlendirilmezler ve üzerlerine kıyas yapılmaz. Çünkü sebep, sebebi olduğu şeye özgüdür.

Beşincisi: Kaldı ki ruhsat, vâzi bir hükümdür. Ruhsat, Şarinin kulların fiillerine ilişkin vâzi yoluyla bir hitabıdır. Mademki ruhsat, Şarinin hitabıdır, öyleyse ona delalet eden şeri bir delilin olması kaçınılmazdır. Örneğin hastanın oturarak namaz kılması konusunda Buhari’nin Sahihinde İmran b. Husayn’dan rivayet ettiğine göre

كَانَتْ بِي بَوَاسِيرُ فَسَأَلْتُ النَّبِيَّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ عَنْ الصَّلاةِ، فَقَالَ: صَلِّ قَائِمًا، فَإِنْ لَمْ تَسْتَطِعْ فَقَاعِدًا، فَإِنْ لَمْ تَسْتَطِعْ فَعَلَى جَنْبٍBenim basurlarım vardı. Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e namaza dair soru sordum da şöyle buyurdu: “Ayakta namaz kıl, gücün yetmezse oturarak, gücün yetmezse yanın üzere yatarak (kıl)” diye buyurdu.” Bu, bir ruhsattır yani şeri delilin getirdiği bir özürdür. Şeri delilin belirli bir hüküm için özür olarak getirdiği her şey, özür kabul edilir. Hakkında bir delil yoksa hiçbir değeri yoktur ve kesinlikle şeri bir özür olarak kabul edilmez... Namazda hastanın yanındakinden bir ya da iki metre uzak durması konusunda hiçbir delil yok. O halde şeri olarak yukarıdaki sözün hiçbir kıymeti harbiyesi olmaz. Doğru da değil... Peki, hasta değilse, sadece hastalık beklentisinden dolayı nasıl olur?

Altıncısı: Yukarıdakilerin özeti şu şekildedir:

1- Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellemin namaz için açıkladığı keyfiyeti değiştirmek, bidat sayılır. Bu durumdaki şeri hüküm şöyledir; sağlıklı biri, her zamanki gibi arada boşluklar olmadan yapışık saflarda namaz kılmak için camiye gider. Bulaşıcı hastalıklı biri camiye gitmez, dolayısıyla başkalarına bulaştırmaz.

2- Eğer devlet camileri kapatır, sonra da sağlıklı insanların Cuma ve cemaat namazları için camilere gitmesini yasaklarsa, Cuma ve cemaat namazını iptal etmesinden ötürü büyük bir günah işlemiş sayılır. Camiler, Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellemin açıkladığı gibi namaz için açık kalmaya devam etmelidir.

3- Keza devlet, Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellemin belirlediği keyfiyete uygun olarak namaz kılanları namazdan alıkoyarsa, dahası, özellikle de semptomları olmadan bulaş korkusuyla yanındakinden bir ya da iki metrelik mesafeyi namaz kılana zorunlu tutarsa, yine büyük bir günah işlemiş sayılır.

Bu konuda benim tercih ettiğim şeri hüküm budur. Allah en iyisini bilir ve en iyi hüküm verendir... Allahtan Müslümanları işlerinin en düzgün olanına hidayet etmesini, emrettiği gibi Allah Subhânehu ve Teâlâya ibadet etmelerini, Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellemin yoluna bağlanmalarını, sapmadan Raşidi Hilafetin kurulması ile Hanif Şeriatı ikame etmelerini diliyorum... Şüphesiz bunda Allahın izniyle iyilik ve zafer vardır. Yeryüzünde ve gökyüzünde hiçbir şey Onu aciz bırakamaz. O, Aziz ve Hâkimdir.

ve’s Selamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berakâtuh

Kardeşiniz

H.17 Şevval 1441
M.08 Haziran 2020

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER