Pazar, 12 Safar 1443 | 2021/09/19
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü
Balkanlar Tarihinden Dersler: İslam Huzur ve Emniyet, Milliyetçilik Soykırım ve Yıkımdır

بسم الله الرحمن الرحيم

Balkanlar Tarihinden Dersler: İslam Huzur ve Emniyet, Milliyetçilik Soykırım ve Yıkımdır

Aslında oldukça küçük bir coğrafya olmasına rağmen, Balkan coğrafyası tarihin her döneminde çatışmaların, vahşi savaşların, kitlesel göçlerin arenası olmuştur. Belki de dünyanın hiçbir yerinde olmadığı kadar çok ve farklı kavimlerin, milletlerin, ırkların, koca imparatorlukların dönüm noktası, yükselişi veya çöküşü burada meydana gelmiştir. Yüzyıllarca milliyetçilik çatışmaları altında kan ağlayan, topraklarındaki insanlara adalet veremeyen bu bölge nihayet İslam’ın ulaşmasıyla yaklaşık 600 yıl boyunca refaha, huzura, kalkınmaya mazhar olmuştur. İslam; tüm farklı dilleri, dinleri, ırkları, kavimleri vahyin entegrasyon formülüyle eşi benzeri görülmemiş renkli, mutlu, cıvıl cıvıl bir medeniyet mozaiği inşa etmiştir. Ne zamanki Balkan coğrafyasının halkları tekrar milliyetçilik fitnesine kapılıp İslam’ın hayat formülüne sırtını döndü, işte o zaman yeniden eski huzursuzluğun, ötekileştirmenin, ırkçılığın, asimilasyon kampanyalarının, kanlı savaşların, soykırımların salhanesine düştü. 25 yıl önce yaşanan Bosna savaşı ve bilhassa Srebrenitsa Katliamı aslında İslam Hilafet Devletinin çöküşüyle birlikte meydana gelmiş ilk soykırım değildi. Balkanlar tarihine yüzeysel bir bakışla bile İslam Ümmeti olarak neleri kaybettiğimizi, ne acılar yaşadığımızı açıkça görebiliriz: Bulgaristan’da Müslümanlara karşı 1944-1989 arası asimilasyon kampanyası, zorunlu göç ve toplu katliamlar... 1944-45 yıllarında Yunan rejiminin Çameryalı Arnavutlara karşı işlediği soykırım... 1963’te Kuzey Kıbrıs’ta silahsız Müslümanlara karşı başlatılan soykırım harekâtı... Bunlar, yaşanan acılardan sadece birkaç örnektir... Balkanların tarihi bizim için ders ve ibret içerdiği gibi, en renkli toplulukları tek bir toplum yapabilen İslami yönetim sisteminin tatbik edilmesinin başarısıdır.

Balkan kelimesi “dağ, dağlık yer, çalılık ve engebeli yer” anlamlarına gelen Türkçe kökenli bir kelimedir. Günümüzde Bosna-Hersek, Hırvatistan, Sırbistan, Kosova, Slovenya, Arnavutluk, Makedonya, Karadağ, Bulgaristan, Romanya, Yunanistan ve Trakya'yı içine alan bölge olarak tarif edilmektedir.

İslam’ın Balkanlara ilk açılımı Abbasi Hilafeti döneminde, Sultan Orhan Gazi’nin ordularının 1352 yılında Bulgaristan’daki Tzympe (Cinbi/Çimbi) Kalesi’ne yerleşmesiyle başlamıştır. İşte bu noktadan sonra 1352’den 1500’lerin ortalarına kadar Balkanlar adım adım Osmanlı Hanedanlığının eliyle İslam hâkimiyeti altına girmiştir. Ancak zannedildiği gibi Balkanlar kılıç zoruyla alınmamıştır. Evet, İslam Hilafetinin Osmanlı orduları yerel feodal beylerin ve Katolik kilisenin haçlı seferlerine karşı bilfiil savaşmıştır fakat bölge halklarının fethi savaşlarla değil “İstimâlet” siyasetiyle gerçekleşmiştir. Bu siyaset sayesinde Balkan halkları tarihleri boyunca ilk defa gerçek huzur, güven, emniyet tatmış ve ilerleyen yüzyıllar içinde milyonlarca insan kendiliğinden İslam’ı benimsemiş, hatta halkların zümreler halinde İslamiyet’i seçmesine vesile olmuştur.

Sözlük anlamı "meylettirme, cezbetme, gönül alma" olan istimâlet, Osmanlı kroniklerinde "halkı ve özellikle gayrimüslim tebaayı gözetme, onlara karşı hoşgörülü davranma, raiyyetperverlik" manasında kullanılmıştır. Fethedilen yerlerin halkına iyi davranma, onları himaye etme, dış düşmanlara karşı can ve mal güvenliğini sağlama, dinî konularda serbestiyet verme, vergi hususunda kolaylık gösterme Osmanlı istimâletinin başlıca unsurlarıdır. Aslında Kur'an'da (et-Tevbe 9/60) "müellefe-i kulûb" şeklinde ifade edilen istimâlet siyaseti Osmanlı fetihlerini kolaylaştıran önemli bir ilke olarak benimsenmiştir... Balkan fütuhatının sadece kılıçla değil yerli hristiyan halkın himayesi, haklarının iadesi, kendilerine dinî serbestiyet verilmesi, vergi muafiyeti tanınması gibi ısındırıcı bir politika sonucunda gerçekleştiği bilinmektedir... Dolayısıyla gayrimüslim tebaanın gözünde Osmanlılar kurtarıcı olmuştur. İslam hâkimiyetinin asırlarca Balkanlar'da ve Orta Avrupa'da tutunabilmesinin sebeplerinden birisi İstimâlet siyaseti olmuştur (Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi).

Türk yönetimi altında nüfusun büyük bir kısmının İslamlaşması, özellikle modern Bosna tarihinin en ayırt edici ve önemli özelliği olmaya devam etmektedir. Osmanlı yönetimine girdikten sonra mezhep çatışmaları da sona erdi. Bu çatışmayı körükleyen Bogomil soyluları da Müslümanlığı kabul etmiştir. Böylece Bosna‘da soyu İslav olan Sırp-Hırvatca konuşan Müslüman bir grup ortaya çıkmıştır.

Balkanlar'daki Türk ve Müslüman olmayan toplumların, o zamana kadar belki de tarihlerinin en rahat ve toleranslı dönemlerini yaşadığı tarihi belgelerle sabittir. Fransız Tarihçi Robert Mantran, “Osmanlı İmparatorluğu Tarihi” adlı kitabında Osmanlı devlet sisteminin en belirgin özelliğinin “tebaasına hoşgörülü yaklaşımı” olduğunu açıklamış ve şöyle eklemiştir: “Özellikle Hristiyan eyaletlerde yerel diller, dinler ve hatta siyasal ve sosyal kadrolar korunmuş; kilise ve ruhbanlarla anlaşılarak onlara vergi imtiyazı dahi sağlanmıştır. Bölgedeki Hristiyan kavgasına son veren Osmanlı, özellikle Bogomilizm inancına sahip zümrelere gösterdiği hoşgörü ve yaklaşımı ile ileride bu inanç sahiplerinin din değiştirip Müslüman olmalarına zemin hazırlamıştır. Hâkimiyet sağlanan bölgelerdeki halkın asimilasyonu düşünülmemiş, ne zorla Türkleştirme ne de zorla İslamlaştırma politikası güdülmüştür. Bunun aksi olmuş olsaydı Yunan, Bulgar, Sırp ya da başka dillerin, Hristiyan mezheplerin ve yerel halkın kültürlerini günümüze kadar nasıl devam ettirebildiklerini açıklamak mümkün olmazdı.”

Batılı bir yorumcu 1595’te “Slavca”nın Osmanlı Devleti’nin üçüncü dili olduğuna işaret etmiştir. Bir sadrazamlar kuşağı yetiştirmiş olan İstanbul’daki Sokollu ailesi, Bosna kökenliydi. 16. ve 17. yüzyıllar boyunca da Bosnalı 9 sadrazam vardı.

İslam’ın başarısından bahsederken tarihçiler Osmanlı’nın devlet teşkilat yapısına da sıklıkla vurgu yapmaktalar. Örneğin Bulgar tarihçi Maria Todorova “Balkanlar’ı Tahayyül Etmek“ adlı kitabında şöyle demektedir: “Osmanlının Balkanlar'da barış ve huzuru tesis etmede başarılı olmasında birçok etken vardır. [...] bunlardan en önemlisi, Osmanlının güçlü bir devlet teşkilat yapısına sahip olmasıdır. Bu güçlü devlet teşkilat yapısı Osmanlının var olduğu yerlerde kendini fazlasıyla hissettirmektedir. Bu yapı baskıcı değil, aksine hoşgörüyü ve şefkati kendine ilke edinmiştir. Bu yüzden Osmanlı varlık gösterdiği her sahada yerel değerlere saygılı olmuş ve insanı her zaman değerli görmüştür.”

İslam’ın hoşgörü siyasetini oluşturan ve bu hoşgörü siyasetini en etkili şekilde tatbik etmeyi mümkün kılan unsur; Kur’an ve Sünnet’e bağlı devlet yapısıdır. Kur’an ve Sünnete bağlılığı ile Osmanlı neredeyse 600 yıl boyunca Balkanlarda rahatlıkla hüküm sürebilmiştir. İslam’da kalplerin fethi siyasetle gerçekleşir. Bu fetihlerin önündeki engelleri kaldırmak için de İslam, cihadı emreder. Böylece İslam orduları, 1389’da I. Kosova Meydan Muharebesi, 1396’da Niğbolu Muharebesi, 1444’de Varna Muharebesi, 1448’de II. Kosova Meydan Muharebesi ve daha nicelerinde haçlı ordularına karşı dünyanın hafızasından silinmeyecek zaferlere imza atmış ve İslam’ın Balkanlar’daki hâkimiyetini kalıcı kılmıştır. Bu cihatlar sayesinde Batı’dan Konstantiniyye’ye gelebilecek destek ve yardımların yolu kesilmiş ve İstanbul’un fethine giden yolları açılmıştır. Hristiyan Avrupa hızla yayılan İslam hâkimiyetine karşı en büyük haçlı ittifaklarını oluşturarak düzenlediği bu haçlı savaşlardaki hezimetleri Hilafet ortadan kalktıktan sonra bile unutmamış kıyamete kadar unutmayacaktır. Bosna Savaşı ve Srebrenitsa Soykırımı’nın altında bu hezimetlerden dolayı Sırp kâfirlerinin kalplerine kazınmış nefret yatmaktadır.

17.-18. yüzyıllarda Osmanlı’da fikrî ve ideolojik inhitat devlet sisteminde bozulmalara ve devamında sosyal ve ekonomik istikrarsızlıklara yol açtı. Bunun üstüne bir de 1683 yılında II. Viyana Kuşatması başarısızlıkla sonuçlanınca, haçlı sömürgecilerin gözünde İslam devleti yenilmez olmaktan çıktı. Bu yenilgi onları düşmanlıklarında cesaretlendirdi. Çok zaman geçmeden, 1699 yılında Osmanlı; Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu ve diğer Kutsal İttifak devletleri (Avusturya, Venedik ve Lehistan) ile imzalamak zorunda kaldığı Karlofça Antlaşmasıyla Macaristan’ı Habsburg İmparatorluğu’na kaptırdı. Bu antlaşma, Gerileme Dönemi'nin başlangıcı sayılmaktadır.

Haçlılar nezdinde artık izlenilmesi gereken yol çok açıktı. Müslümanlar silahla değil zehirli fikirlerle alt edilebilirdi. Bunun için çok basit bir formül geliştirdiler: İslam hâkimiyeti altındaki hristiyan azınlıklar arasında milliyetçilik yayılacak, Osmanlıya karşı isyanlar teşvik edilecek, bunun üzerine kendileri devreye girerek azınlıklara daha fazla haklar verilmesi için Osmanlı devletini reformlar yapmaya zorlayacaklar. Bu reformlarla önce özerklik, ardından da bağımsızlık hareketleri ortaya çıkacaktı.

Bu formül işledi...

Örneğin Bosna’da ziraat sahasında çiftlik sahipleriyle kiracılar arasında yanlış -yani İslam'ın hükümleri dışında uygulamalardan kaynaklı- problemler milliyetçilik tohumlarının serpilmesini kolaylaştıran meselelerden bir tanesidir. 1859'da ziraat kanunnâmesi ile bu sorun çözüme kavuşturuldu. Fakat şartları tatmin edici bulmayan etnik Sırpların liderliğinde Osmanlıya karşı bir dizi köylü ayaklanmaları başladı. Özellikle 1875'te çıkan Hersek İsyanı siyasî güdümlüydü ve bu ayaklanma büyük güçlerin müdahalelerine yol açmıştı. Berlin Kongresi'nde Bosna ve Hersek Avusturya-Macaristan'ın himayesine verildi. Bosna Müslümanları Avusturya-Macaristan'ın işgaline karşı koydularsa da işgal 1878'de tamamlandı. Böylece Bosna-Hersek'te Osmanlı hâkimiyeti dönemi kapandı ve 1908'de resmen Avusturya-Macaristan toprağı ilân edildi.

Batılı devletlerin desteğiyle Osmanlı himayesi altında yaşayan gayrimüslim topluluklar her gün daha fazla huzursuzluk çıkartıyor, kendilerine karşı eşitsizliklerden, haksızlıklardan dem vuruyordu. Nihayet 1839-1876 yılları arasında Tanzimat Fermanı ve Islahat fermanı başta olmak üzere reformasyonlar çıktı. Bunlar gayrimüslimlere devlet görevine girme, askerlik yapma, askeri okullara girme konularında Müslümanlarla aynı haklar tanıyor, vergi konusunda eşitlik ve cizye vergisinin kaldırılmasını içeriyordu.

Tüm bu reformların ardından da Batı; planladığı gibi bağımsızlık hareketlerini de devreye soktu. Nihayet 1832’de Yunanistan bağımsızlığını elde etti, 1859’da Eflak-Boğdan kendini Romanya adında bir prenslik ilan etti. 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı ardından Berlin Antlaşması Osmanlı’nın Balkanlardaki topraklarının çoğunu kaybetmesine vesile oldu. Balkanlarda Panslavizm’i yayma hedefi güden Rusya’nın desteğiyle 1878’de Sırbistan, 1908’de Bulgaristan bağımsızlığını ilan etti. 1908 Berlin Kongresi’nde Avusturya-Macaristan İmparatorluğu Bosna-Hersek’i ilhak etti. 1912’de Osmanlı ordusunun iç çekişmelerle zayıfladığı bir dönemde patlak veren Balkan savaşları, ardından 1921 Londra konferansı; İslam devletinin Balkanlar üzerindeki himayesini ve hâkimiyetini tamamen sona erdirdi.

Artık Balkanlar 14. yüzyıl öncesi feodalist zulümleri yeniden yaşamaya başladı. İmparatorluklarla kraliyetler arasındaki menfaat savaşlarında ezildi... Milliyetçi ulus devletlerin ırkçı, din düşmanı, sosyalist, komünist zulümleri altında ezildi... Balkan halkları yerinden, yurdundan, dininden, canından ve ırzından edildi. Romanya, Yugoslavya, Çekoslovakya, Bulgaristan’da komünist baskı ve zulümler her dinden ve her milletten insanı ezdi. Müslümanlarla birlikte yahudi, hristiyan ve başka din ve inançlara mensup Balkan halkları da farklı ideolojiler altında soykırımlara, sürgünlere, sömürü, işkence ve zindanlara maruz kaldı. İslam’ın birleştirici egemenliği ortadan kalktıktan sonra hiçbir ideoloji, hiçbir rejim, hiçbir uluslararası kurum ve kuruluş asla Balkan halklarına huzur, birlik, beraberlik, korunma, emniyet, kalkınma ve refah getirmedi. Aksine 20. yüzyılın sonunda kendini çok kalkınmış, çok medeni, insan, kadın ve çocuk haklarının bekçisi, fikir ve inanç hürriyeti ideali ile dinlerin hamisi gören Batı’nın göbeğinde, Avrupa’nın kalbinde, insanlık tarihinin en kanlı, en vahşi soykırımlarından biri işlendi.

Evet; biz Müslümanlar bu acıları yaşadık. Dünyanın her yerinde de yaşamaya devam ediyoruz. Ancak en başta da belirttiğim gibi; Balkanların tarihi bizim için ders ve ibret içermektedir. Bu ders ve ibrete ilaveten, bizler Rasulullah ‘in vahyine de sahibiz. Bu vahye samimiyetle uyanlar tarih boyunca muzaffer olmuştur.

İslam kimseyi Müslüman olmaya zorlamaz, kimseyi ırkından, soyundan, servetinden dolayı üstün veya düşük görmez. İslam’ın insanlığa teklifi ve vaadi çok açık ve nettir: Birincisi, İslam nizamının şemsiyesi altına giren her insanın dünya hayatını saadete dönüştürmek... İkincisi, hür iradeyle ve akli delillerle iman ederek bu geçici saadeti ebedi hayatta zirveye ulaştırmak... Bu vaatler Müslümanların vaatleri değil, Allah Subhanehu ve Teâlâ’nın vaadi ve Rasulullah ‘in müjdesidir. Allah asla vaadinden dönmez, Rasulullah ‘in müjdeleri de bir bir gerçekleşmeye devam ediyor...

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Zehra Malik

Yorum Ekle

Gerekli olan (*) işaretli alanlara gerekli bilgileri girdiğinizden emin olun. HTML kod izni yoktur.

yukarı çık

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER