بسم الله الرحمن الرحيم
Hizb-ut Tahrir / Lübnan Vilayeti’nin, Hilafet’in Yıkılışının Acı Dolu 105. Yıl Dönümünde Düzenlediği “Normalleşme ve Teslimiyet mi Yoksa Allah’ın Vaadi ve İslam Devleti mi?!” Başlıklı Konferansının Sonuç BildirgesiHizb-ut Tahrir / Lübnan Vilayeti’nin
Alemlerin Rabbi olan Allah’a, çokça, hoş ve mübarek bir hamd ile hamdolsun.
مَالِكَ الْمُلْكِ تُؤْتِي الْمُلْكَ مَن تَشَاء وَتَنزِعُ الْمُلْكَ مِمَّن تَشَاء وَتُعِزُّ مَن تَشَاء وَتُذِلُّ مَن تَشَاء بِيَدِكَ الْخَيْرُ إِنَّكَ عَلَىَ كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ“Ey mülkün sahibi olan Allah’ım! Sen mülkü dilediğine verirsin. Dilediğinden de mülkü çeker alırsın. Dilediğini aziz edersin, dilediğini zelil edersin. Hayır senin elindedir. Şüphesiz sen her şeye hakkıyla gücü yetensin.” [Âl-i İmrân 26] Salat ve selam, Allah’ın yardımıyla bir on yıl içinde Arapları boyun eğdiren, Heraklius’un tahtını yıkan ve Kisra’nın ateşini söndüren, âlemlere rahmet olarak gönderilen Efendimiz Muhammed’e ve O’nun tertemiz aline olsun. Allah, en zor şartlarda O’nun hükmüne sarılan, bu sayede halifeler ve önderler olan o şanlı sahabeden razı olsun.
وَجَعَلْنَا مِنْهُمْ أَئِمَّةً يَهْدُونَ بِأَمْرِنَا لَمَّا صَبَرُوا وَكَانُوا بِآيَاتِنَا يُوقِنُونَ“Sabrettikleri ve ayetlerimize kesinlikle inandıkları zaman, onların içinden, emrimizle doğru yolu gösteren önderler tayin ettik.” [Secde 24]
Müslümanlar, böylesi bir günde H. 28 Recep 1342 M. 3 Mart 1924 tarihinde Hilafetleri yıkılana dek bin üç yüz yılı aşkın bir süre izzet ve şeref içinde yaşamışlardır. O günden beri ümmet, “kurtlar sofrasındaki yetimler” gibi büyük ve süper devletler tarafından oradan oraya savrulup durmuştur. Beldelerimiz, bugün gördüğünüz gibi Batı’nın ajanı olan Ruveybida yöneticilerin eline düşmüştür. Filistin’i yok pahasına satmışlardır! Sonra Allah’ın ve kendilerinin düşmanlarıyla barış masasına oturmuşlardır; Yahudi varlığı ve arkasındaki Amerika’nın Filistin halkını güpegündüz boğazlamasına ve katletmesine imkân sağlamışlardır.
Küstahlığı ve kibri iyice artan Amerika; Trump’ın birinci ve ikinci başkanlık dönemlerinde, sözde “İbrahim Anlaşmaları” yoluyla bölgeye bir barış dayatabileceğini sandı. İddiasına göre bölge dinleri (Hak din İslam ile tahrif edilmiş Yahudilik ve Hıristiyanlık) arasında ortak paydalar oluşturup çatışmayı önlemek ve şeriatlardan tahrif edilmiş bir karışım (İbrahimi Din) ortaya çıkarmak istemiştir. Buradan hareketle dünyaya zorbalık taslamakta; burada bir devlet başkanını tutuklamakta, orada başka bir devletin toprağını almakla tehdit etmektedir. Güney Lübnan ve Gazze’deki ateşi söndürmek istemesinin sebebi de buraları kendi vatandaşları ve askerleri için ekonomik ve turistik bölgelere dönüştürmek, sahillerinde fuhşu yaymak istemesinden kaynaklanmaktadır. Yemen’de de savaşın ateşini körüklemektedir, çünkü Hadramut’un nadir maden servetlerini istemektedir... Görüldüğü gibi Amerika’nın utanç listesi uzayıp gitmektedir!
İşte ABD, bölgedeki normalleşme ve teslimiyet kervanına liderlik ediyor. Yöneticiler ise koltuklarını, paralarını ve her şeyden önce kellelerini korumak için ona boyun eğiyorlar. Vatanseverlik, milliyetçilik ve yok olmuş komünizm kırıntılarına takılıp kalan çok az sayıdaki ses dışında herkes sessizliğe gömülmüş durumda! Milli duygu illüzyonlarına veya komünizm/milliyetçilik gibi yok olup gitmiş ideolojilerin kırıntılarına tutunanların çığlıkları ise ümmetin vadisinden uzakta, yankısız kalmaktadır.
Bu nedenle; hareketlerin, cemaatlerin ve grupların bu Amerikan saldırısına karşı koymaktan geri durması ve Allah’ın şeriatının bir farzı olması nedeniyle Marufu emreden ve Münkerden nehyeden, bölgesel ve uluslararası siyasi hareketliliğin farkında olan, değişim için çalışan, normalleşme ve teslimiyet sürecine karşı mücadele ve mücahede eden kimselerin bu işi yapması kaçınılmazdır. Onlar bu duruşlarını, insanların defterlerinden ziyade Allah Azze ve Celle’nin defterine yazdırmaktadırlar ki Allah onların kendisine yardım etmelerinden razı olsun ve böylece onlara yardım etsin:
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِن تَنصُرُوا اللَّهَ يَنصُرْكُمْ وَيُثَبِّتْ أَقْدَامَكُمْ“Ey iman edenler! Siz Allah’ın dinine yardım ederseniz, O da size yardım eder, ayaklarınızı savaşta sabit kılar.” [Muhammed 7]
İşte bu konferans, Amerika’nın “Yeni Ortadoğu” planına karşı “Normalleşme ve Teslimiyet mi, Yoksa Allah’ın Vaadi ve İslam Devleti mi?!” başlığı altında gerçekleştirilmiştir.
Konferansta yapılan konuşmalarda bu hayati meseleye ilişkin net ve açık tutum net bir şekilde ortaya konulmuştur. Lübnan, Suriye, Türkiye ve Gazze’den temsilcilerin yaptığı konuşmalar, bir inci tanesi gibi partinin görüşünü açıkça ortaya koymuştur. Bu konferansın, gayeye ulaşma yolundaki adımlar olduğunu; imkân ve potansiyelin Ümmet genelinde ve özellikle Bilad-ı Şam’da mevcut olduğunu; bu potansiyelin İslam esasınca bir değişime elverişli olduğunu vurgulamışlardır. Esed rejiminin yaralarına ve acılarına sabredenlerin, bu ceberut yönetimler bir süre daha devam etse bile Allah’ın izniyle bu yürüyüşü tamamlaya muktedir olduklarını ifade etmişlerdir. Onlar Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın şu buyruğunun bilincindedirler:
وَلَا تَيْأَسُوا مِنْ رَوْحِ اللهِ إِنَّهُ لَا يَيْأَسُ مِنْ رَوْحِ اللهِ إِلَّا الْقَوْمُ الْكَافِرُونَ“Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü kâfirler topluluğundan başkası Allah’ın rahmetinden ümit kesmez.” [Yusuf 87] Türkiye, bunun en canlı örneğidir. Amerikan hegemonyasına karşı durmak gerektiğine dair merkezi rollerinin bilincinde olan Hilafet çalışanları, Türk halkının işleri dinlerini temsil edenlere havale edildiğinde laiklikten Hilafete geçebileceklerini göstermişlerdir. Tüm acı ve cazibesine rağmen Lübnan da Allah’ın vaadinin ve O’nun devletinin en yüce olduğunu, Amerika’nın projesi ve küstahlığının üstesinden geleceğini tüm dünyaya haykırmıştır. Gazze’den gelen kan ve şehadetle çizilmiş mesaj da imkânlar az olsa da en büyük güçlere karşı durulabileceğini, meselenin silahın kendisinde değil silahın arkasındaki adamlarda bittiğini göstermiştir. Kısacası konuşmalar bu manzarayı “Bu, İslam beldelerindeki zararlı yöneticilerin de peşinden gittiği Amerikan hegemonya projelerine karşı, İslam ve İslam devleti projesidir.” şeklinde özetlemiştir.
Sonuç olarak Hizb-ut Tahrir Lübnan Vilayeti şunları vurgulamaktadır:
Birincisi: Amerikan planı, geçici politikaların bir birikimi ya da anlık bir kriz yönetimi değil; askeri, siyasi, ekonomik ve fikri boyutları olan, bölgeyi kontrol altında tutmayı, siyasi yapısında köklü bir değişim meydana gelmesini engellemeyi hedefleyen uzun erimli bütüncül bir hegemonya projesidir.
İkincisi: Hizb, bu planın temel dayanaklarını şöyle belirlemektedir:
1- Yahudi varlığını Batı çıkarlarının ileri karakolu olarak tahkim etmek; askerî ve siyasî üstünlüğünü garanti altına almak ve güvenliğini tüm bölgesel politikaların belirleyici ölçütü kılmak.
2- İster ulus sınırları koruyarak, ister mezhepsel ve etnik bölünmeleri yöneterek, isterse herhangi bir birlik söyleminin içini siyasi içerikten boşaltarak olsun; İslam Ümmeti’nin siyasi birliğinin kurulmasını engellemek.
3- Yerel ekonomileri uluslararası finans kuruluşlarına bağlayarak, siyasi kararları yardım ve yaptırımlara endeksleyerek ve orduları ile kurumları “istikrar” başlığı altında iç kontrol araçlarına dönüştürerek bağımlılığı kalıcı hale getirmek.
4- Siyasal İslam ile savaşıp onu terör saymak, onu savunanlara karşı uluslararası kararlar almaya çalışmak ve İslam ile onun fikrine alternatif olarak sözde “İbrahimi Dini” dayatmaya çalışmak.
Üçüncüsü: Hizb-ut Tahrir / Lübnan Vilayeti, ister çözüm, ister reform, ister tarafsızlık, isterse istikrar olarak adlandırılsın; ABD’nin gözetimindeki süreçlere dahil olmanın, Amerikan projesinin çatısı altında bir kriz yönetiminden öteye gitmediğini ve gerçek bir kurtuluşa veya egemenliğin geri kazanılmasına yol açmayacağını vurgular. Bu nedenle, bu süreçler içindeki şartları iyileştirmek, onların özünü değiştirmez, bilakis onlara ek bir meşruiyet kazandırır.
Dördüncüsü: Bu noktadan hareketle Hizb-ut Tahrir / Lübnan Vilayeti, Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafet projesini; duygusal bir tepki veya tarihi bir nostalji olarak değil, bütüncül bir yönetim nizamı ve tek kapsamlı siyasi alternatif olarak sunuyor.
Beşincisi: Hizb, Nübüvvet metodu üzere Hilafeti kurmanın izole edilmiş seçkinlerin görevi değil, bir Ümmet projesi olduğunu ifade eder. Bu proje; genel siyasi bilinci inşa etmekle, çatışmanın doğasını ifşa etmekle, kavramları saptırmalardan kurtarmakla ve Allah’ın indirdiğiyle hükmetmek için Ümmet ve onun içindeki güç ve kuvvet ehliyle birlikte örgütlü siyasi çalışma yapmakla başlar.
Altıncısı: Hizb-ut Tahrir, Bilad-ı Şam’ın -özellikle Filistin, Lübnan ve Suriye’nin- Amerikan hesaplarında merkezi bir konuma sahip olduğunun altını çizer. Bu sadece coğrafi öneminden değil, Yahudi varlığının güvenliğiyle doğrudan bağlantılı olmasından ve İslam Ümmeti için uygarlık ve siyasi bir derinliği temsil etmesinden kaynaklanmaktadır.
Bu nedenle bölgeye yönelik her Amerikan planı Filistin’den başlar, Lübnan’a yansır, Suriye’de tamamlanır ve çevre rejimler aracılığıyla kontrol edilir. Buna binaen Hizb-ut Tahrir / Lübnan Vilayeti; eylem ve analizde bu bütünlüğün parçalanmasının Amerikan vizyonuna hizmet ettiğini, yapılması gerekenin ise durumun bağlantılılığını ve hedefin birliğini kavramak olduğunu savunur.
Yedincisi ve sonuncusu: Hizb-ut Tahrir; araçların değişmesinin gayelerin değiştiği anlamına gelmediğini; herhangi bir devletin Amerikan şartlarına göre sözde uluslararası sisteme yeniden entegre edilmesinin, egemenliğin iadesi değil, bağımlılığın pekiştirilmesi anlamına geldiğini vurgular.
Ey değerli konuklar! Gönül isterdi ki bu konferansa Hizbin 45 ülkedeki temsilcileri ve başta Emiri Celil Alim Atâ bin Halil Ebu Raşta da katılsın; ki Amerika’nın projesi karşısında sarsılmaz dağlar gibi duran bir iradenin olduğunu görsün. Fakat sınırlar ve güvenlik engelleri buna mâni olmuştur. Allah’ın izniyle bir sonraki buluşmanın, Nübüvvet Minhacı üzere ikinci Raşidi Hilafet Devleti’nin çatısı altında olmasını niyaz ediyoruz. O gün bu acılar, zorluklar, konferanslar ve duruşlar çocuklarınıza anlatacağınız birer hatıra ve kıssa olarak hafızalardaki yerini alacaktır. O zaman sizler de tıpkı ilk İslam Devleti kurulduğunda müşriklerin yaptıkları işkenceleri yad eden ve kimin daha çok ecir aldığını konuşan Habbab bin Eret ve Sahabeler gibi size yapılanları konuşacaksınız.
وَاذْكُرُوا إِذْ أَنْتُمْ قَلِيلٌ مُسْتَضْعَفُونَ فِي الْأَرْضِ تَخَافُونَ أَنْ يَتَخَطَّفَكُمُ النَّاسُ فَآوَاكُمْ وَأَيَّدَكُمْ بِنَصْرِهِ وَرَزَقَكُمْ مِنَ الطَّيِّبَاتِ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ“Hatırlayın ki bir zamanlar siz yeryüzünde azınlıktınız, güçsüzdünüz; insanların sizi kapıp götürmesinden korkuyordunuz. Derken O, sizi barındırdı, yardımıyla sizi destekledi ve şükredesiniz diye sizi temiz rızıklarla rızıklandırdı.” [Enfal 26]
Yürüyüşünüz ve gayretiniz mübarek olsun. Allah bu amellerinizi kıyamet gününde nur ve kurtuluş vesilesi kılsın, sizi Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem, Sahabeler, Tabiin, Tebe-i Tabiin ve din gününe kadar onlara güzellikle uyanlarla birlikte en yüce Firdevs cennetinde buluştursun.
ثُلَّةٌمِّنَالْأَوَّلِينَ* وَقَلِيلٌمِّنَالْآخِرِينَ“Onların çoğu öncekilerden, azı da sonrakilerdendir.” [Vâkıa 13-14]
Dualarımızın sonu, Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamd etmektir.
حزب التحرير
Hizb-ut Tahrir
Lübnan Vilâyeti
H. 28 Raceb 1447
M. Cumartesi, 17 Ocak 2026



