Salı, 09 Cumade’l Ûlâ 1448 | 2026/10/20
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü
Ümmetin İzzetini Washington’a İpotek Edemezsiniz

بسم الله الرحمن الرحيم

Haber-Yorum
Ümmetin İzzetini Washington’a İpotek Edemezsiniz

Haber:

Trump’a Beyaz Saray’da Yemen’deki Husilere karşı Türkiye’nin de askeri müdahaleye katılıp katılmayacağı soruldu.

Gazeteci: “Türkiye’den Yemen’deki karşılık verme harekâtına katılmasını istiyor musunuz?”

Trump: “Bunu yapabilirim. Bildiğiniz gibi Erdoğan benim çok iyi bir dostum ve bunu yapabilirim. Türkiye Cumhurbaşkanı’na büyük saygı duyuyorum. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kendisinden ne istersem yapacağını düşünüyorum. Ona büyük saygım var.”  (13.10.2026 Ajanslar)

Yorum:

Vahşi Batı’nın sömürgeci zihniyeti, geçmişten bugüne Müslüman beldelerini kendi kârlı fakat menfi hesaplarının ve jeopolitik ihtiraslarının birer sahası olarak görme küstahlığından vazgeçmediğinin ve geçmeyeceğinin açık bir göstergesidir. ABD’nin Orta Doğu coğrafyasını yeniden şekillendirme ve dönüştürme çabaları, vekil güçler üzerinden yürütülen politikalarla devam etmektedir. Üstelik bu politikalar, artık daha açık bir şekilde bölge ülkelerinin kendi elleriyle hayata geçirilmektedir. Bu sürece entegre olmayan veya ABD yörüngesinde hareket etmekte ağırdan alan devletler, bölgede kendilerine ağabeylik rolü verilen devletler tarafından cezalandırılmaktadır.

Bu çerçevede, küstah Trump’ın, “Erdoğan Husiler konusunda istediğimi yapacaktır.” ifadesi, yalnızca diplomatik bir nezaketsizlik ya da boşboğazlık değildir. Bu ifade, Müslümanların başındaki yöneticilerin şahsında bütün Müslümanlara yönelik kökleşmiş bir küstahlığın ve sömürgeci zihniyetin dışa vurumudur. Aynı zamanda küresel güç odaklarının, İslam beldelerini ve onların yöneticilerini kendi stratejik hedeflerinin birer uygulayıcısı olarak görme alışkanlığının da aleni bir ifadesidir.

Irak, Libya ve Suriye tecrübeleri, bunun somut örnekleridir. Müslümanların evlatlarını kimi zaman NATO, kimi zaman da bölgesel güvenlik söylemleri altında kullanarak, kendi istedikleri hedefleri ümmetin üzerinde ve ümmetin enerjisiyle gerçekleştirmektedirler. Buna zemin hazırlayan, ümmetin ordularını bu zalimlerin emrine hizmetkâr kılan yöneticilerin tutumu ise yalnızca siyasi basiretsizliğin değil, aynı zamanda köle-efendi ilişkisinin de bir tezahürüdür.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın iki gün önce kabine toplantısının ardından yaptığı açıklamada şu ifadeler yer almıştır:

“Husiler tarafından 10 Ekim’de Riyad Kral Halid Uluslararası Havalimanı’nı hedef alan saldırıları en güçlü biçimde lanetliyoruz. Türkiye, hukuk ve insanlık dışı saldırılar karşısında Suudi Arabistan’ın ve Suudi kardeşlerinin yanındadır.”

Bu ifade, özellikle Mekke Savunma Anlaşması bağlamında değerlendirildiğinde daha da anlam kazanmaktadır. Trump’ın mimarı olduğu bu anlaşma çerçevesinde, Suudi Arabistan’ın yıllardır Yemen’de gerçekleştirdiği saldırılara ve yol açtığı yıkıma rağmen istenilen sonucun alınamaması karşısında, enerji güvenliği ve jeopolitik hesaplar doğrultusunda başta Türkiye ve Pakistan olmak üzere çeşitli ülkelerin ABD adına sürece dâhil edilen vekiller olarak konumlandırıldığı görülmektedir.

Ümmetin maslahatlarına göre değil, sömürgeci güçlerin çıkarlarına uygun biçimde yürütülen siyasetin sonu rezilliktir.

Erdoğan, 2019 yılında yaptığı bir açıklamada şu ifadeleri kullanmıştı:

“Yemen’i bu hâle kimler getirdi? Yemen şu an ne durumda? On binlerce insan Yemen’de ölmedi mi? Ey Suudi Arabistan, siz önce bunun hesabını verin. Yemen fakruzaruret içinde, yıkım içinde.”

Peki, dünden bugüne ne değişti?

Hâkim gücün ekseninde yürütülen, yüz kızartıcı bir mahiyet taşıyan siyasetin vardığı nokta ve aldığı biçim işte budur. Dün eğri denilene bugün doğru, dün ak denilene bugün kara demekten onları alıkoyan hiçbir değerin kalmaması, bu siyasetin en çarpıcı göstergesidir.

Allah Subhânehu ve Teâlâ, müminlerin kâfirleri ve müstekbirleri dost ve karar verici edinmelerini kesin bir dille yasaklamışken, Müslümanların başındaki liderlerin Washington’ın, Londra’nın veya Tel Aviv’in istekleri, tehditleri ya da vaatleri doğrultusunda siyaset belirlemeleri kabul edilemez. Ümmetin izzeti, bu kâfir ve zalimlerin insafına bırakılamaz; onların çıkarlarına ipotek edilemez. Meselelerimiz ancak ve ancak Allah’ın emirleri doğrultusunda, ümmetin maslahatı, mazlumların onuru ve haysiyeti esas alınarak şekillenebilir.

Batılı, kâfir bir liderin “İstediğimi yapacak” diyerek bir Müslüman ülkenin yöneticisini kendi emirlerini yerine getirecek bir konumda görmesi, İslam’ın izzetiyle bağdaşmaz. Batı’nın Husiler konusundaki baskısının Yemen halkının huzurunu veya bölgenin istikrarını sağlamaktan ziyade, kendi küresel ticaret yollarını ve gasıp varlığın bölgedeki güvenliğini koruma telaşından kaynaklandığı herkesin malumudur.

Husilerle veya coğrafyamızdaki başka meselelerle ilgili atılacak adımlar, Batı’nın talimatlarıyla değil; Müslümanların kendi aralarında, şer‘î ahkâm çerçevesinde, adalet, vahdet ve merhamet esasları doğrultusunda belirlenmelidir.

Müslümanların, İslam’ın hükümlerini bir hayat memat meselesi olarak görmeleri ve onun ahkâmından başka hiçbir şeye razı olmamaları gerekmektedir. Bu hükümleri tatbik edecek yönetim sistemi olan Hilafet’i yeniden var etmekten başka bir yolumuz olmadığını da anlamaları gerekiyor.

Böyle bir bakış açısı ve bu doğrultuda ortaya konulacak bir irade sayesinde, bugünkü müstekbir kâfirlerin bölgemizde gerçekleştirmeye çalıştıkları senaryolardan ve bu senaryolara figüranlık yapan aciz liderlerin tahakkümünden kurtulabiliriz.

İşte gerçek kurtuluş budur. Ve bu kurtuluş, yakın olsa gerek.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ahmet SAPA

Yorum Ekle

Gerekli olan (*) işaretli alanlara gerekli bilgileri girdiğinizden emin olun. HTML kod izni yoktur.

yukarı çık

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER