Çarşamba, 17 Rabi' al-thani 1442 | 2020/12/02
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü
Erdoğan’ın Benimseyip Kendisine Davet Ettiği ve Kafir Batı’nın Müslümanlar İçin Bir Model Olarak Gördüğü İslamcılık

بسم الله الرحمن الرحيم

El-Vaî Dergisi

Erdoğan’ın Benimseyip Kendisine Davet Ettiği ve Kafir Batı’nın Müslümanlar İçin Bir Model Olarak Gördüğü İslamcılık

Mübarek Toprak (Filistin) - Abdu’l Settâr Ebu Takî’nin Kaleminden

Kafir Batı ülkelerindeki siyasi liderler, İslam’a yönelik iğrenç savaşları sırasında, bugün İslam’ın Hilafet Devleti’nde tatbik edilerek Allah’ın dininin nusret bulması için çalışanları sahtekar, hileci, terörist, radikal, köktendinci ve aşırıcı olarak tasvir ederek dünyadaki insanların zihninde İslam’ın gerçek görüntüsünü çarptırmaya teşvik ediyorlar… Bu hususta, siyasal İslam’a davet eden herkesi fiziksel takibe almak, İslam’ın doğru mefhumlarını çarpıtan fikri saptırma, korkutma, dünyanın dört bir tarafında İslam’a karşı nefreti veya İslamofobi’yi yayma gibi çeşitli araçlar kullanıyorlar. Müslümanlar kurtuluş yolunu bilmeyen şaşkın, kaybolmuş ve korkmuş kimseler olarak kalmaya devam etsinler diye İslam ülkelerindeki ajan rejimler de bu hususta onlara yardım ediyorlar.  

Batı’nın İslam’a ve İslam ümmetine darbe indirmek için teşvik ettiği bu kavramlar arasında “İslâmiyye-İslamcılık” veya onların “İslamizm-İslamcılık” olarak adlandırdıkları terim vardır. Bu makalenin amacı; onların kullandıkları bu kavramı, ülkelerimizdeki kiralık rejimlerin mücrim demokratik Batı’ya hizmet etmek, İslam’a darbe indirmek, İslam’ı hayat, siyaset ve yönetimden uzaklaştırmak için bunu nasıl benimseyip çağrıda bulunduklarını açıklamaktır.  Buna dair örnek, Müslümanların evlatlarının İslam’ın öncü lideri olduğunu, dine hizmet ettiğini ve savunduğunu zannettikleri Türkiye’deki Erdoğan’dır!!

Batılı siyasal düşüncede İslamcılık (İslamizm) terimi ne anlama geliyor…?

Batılı politikacıların ve düşünürlerin, ümmetle savaşmak için ürettikleri ve bize ihraç ettikleri İslamcılık (İslamizm) terimi hakkındaki tariflerini ve açıklamalarını gözlemleyen bir kişi, şu hususları amaçladıkları sonucuna ulaşır: Uluslararası bir ansiklopedi olan Wikipedia'ya göre İslamcılık şöyle tanımlanır: “Şeriatın tüm ilkelerini hayatta ve siyasette uygulanmasına çağıran siyasi bir harekettir. İslamcılık, (siyasal İslam) veya (İslami köktencilik) olarak belirtilmektedir. Dolayısıyla İslamcılık, aşırıcı İslami Şeriat Devleti’ni (Hilafet’i) kurmak için çalışmanın yanı sıra sınır aşırı Müslümanlar için tek bir devlet kurmak için çalıştığı gibi Batı’nın İslam ülkeleri üzerindeki siyasi, ekonomik, kültürel ve askeri etkilerini kaldırmak için çalışan siyasi gruplardır.” Yazar Olivier Roy (2007) ise İslamcılığı şöyle ifade ediyor: “Çevresindeki hayatın tüm alanlarını İslamlaştırmak isteyen herkesi temsil etmektedir.”  Amerikan İslami Siyasi İlişkiler Konseyi (2015) ise İslamcılığı şöyle ifade ediyor: “Devlette ve toplumda şeriat yasalarını uygulamayı amaçlayan bir tür siyasi harekettir.” İngiltere eski Başbakanı Tony Blair (2018) ise İslamcılığı şöyle ifade ediyor: “Dünyadaki sorunun ve terörizmin nedeni, aşırıcı şiddet yanlısı İslami hareketlerde somutlaşmaktadır.” Bu ise İngiltere’nin şu anki Başbakanı Boris Johnson tarafından doğrulanarak İslamcılığı şöyle nitelendiriyor: “İzole edilmesi ve ortadan kaldırılması için birlikte karşı durulması gereken bir virüstür” (2013).  Yazar Bassam Tibi (2012) ise İslamcılığı şöyle nitelendiriyor: “Dinin siyasallaşmasının türlerinden biri olup dini köktenciliğin bir halidir.” Macid Navaz da (2015) onunla hemfikir olup İslamcılığı şöyle nitelendiriyor: “İslam’ı ve şeriatını topluma dayatmayı amaçlayan dini bir ideolojidir.” Ürdün Üniversitesi Stratejik Araştırmalar Merkezi Müdürü ise (Siyasal İslam Boyutunda: Koşullar, Bağlamlar ve Beklentiler. 2018) adlı konferansın açılışında şöyle diyor: “Onlarca yıldır İslam Devletine ve İslam’ın çözüm olduğuna çağrıda bulunan siyasal İslami hareketlerdir. Nitekim Arap halklarıyla krize girdim; çünkü sonuç olarak özgürlüğü, adaleti, demokrasiyi ve iktidarın transferini talep ediyorlar ve bu krizin nedenlerinden biri de İslami hareketlerdir. Dolayısıyla politikacı, kendinden sonrakilerin lehine başarısız oluyor.

Dolayısıyla İslamcılık (İslamizm) terimine dönük maksatlı, saptırıcı ve kurnazca olan bu nitelendirmenin Batılı zihinlerde bu şekilde ortaya çıkması tek bir şeyi hedefliyor ki o da; siyasal İslam’ı çarpıtmak, onun başarısız olduğunu iddia etmek ve yönetime İslam Nizamı’nın geri dönmesi için çalışanları terörizm, aşırıcılık ve köktendincilik kavramlarıyla damgalamak. Ayrıca Müslümanları entegre etmek (ehlileştirmek) ve onları, kendilerini kurtaracak ve özellikle Hilafet’in hayatında şeri bir vacip olduğunu fark eden ümmetin bir arzusu haline gelmesinin ardından onurları ve heybetlerini geri iade edecek Hilafet için çalışmaya karşı korkutmayı hedefliyor. Nitekim Trump’ın, Hilafet’e karşı savaş açmasından dolayı “radikal İslami terörizm” ifadesi neredeyse hiç son bulmuyor. Rusya-Putin de (2007) bunu şu şekilde vurguluyor: “Moskova, Rusya’nın Hilafet Devleti olmasına izin vermeyecektir.” Fransa Cumhurbaşkanı Macron (2019) ise, “Suriye’de yeniden bir Hilafet Devleti kurulmasının" tehlikesi konusunda uyarıyor, dahası bunun “engellenmesi gereken insani bir tehdit olduğunu ve Türkiye’nin de uluslararası topluma karşı sorumlu olduğunu” ifade ediyor. Tony Blair de (2018), Batı’daki karar alıcıları "siyasal İslam hareketleri ve onun otoriter dini düşüncesi ile mücadele etmeye " çağırıyor... Tüm bunlar, İslam düşmanı Batılı politikacıların düşüncesinde Hilafetlerini yeniden başlatacak olan güçlü siyasal İslami bir harekete karşı hakim olan kaygı ve saplantının boyutuna işaret ediyor.

Batılı politikacıların ve entelektüellerin korktukları siyasal İslam’a alternatif olarak çağrıda bulundukları şeye gelince; anayasa, siyaset, yönetim ve Hilafet ile bir ilgisi olmayıp sadece İslam’ın ibadet ve ritüellerden ibaret olan bireysel İslam’dır. Zira onlar İslam’ın, evlerinde, ahlaklarında, namazlarında ve oruçlarında Müslümanlara ait bir kimlik olmasını istiyorlar. İslam ülkelerindeki devlet, toplum, ilişkiler, kanunlar, partiler ve siyasete gelince; bunların tamamen ülkemizde Batı sömürgeciliğinin ve egemenliğinin kalıcılığını sağlayan Liberal Batı yasalarıyla yönetilen ve ümmetin kalkınmasını ve küresel İslami siyasi varlığının Hilafet altında birleşmesini yasaklayan Laik bir kimliğe sahip olmasını istiyorlar. İngiltere Başbakanı Boris Johnson (2013) şöyle dedi: “Bir din olarak İslam ile terörizmi yönlendiren İslamcılık virüsü arasında kesin bir ayrım yapmalıyız.” Dolayısıyla onun kabul ettiği İslamcılık, savaşılması gereken dört şey anlamına geliyor: “Hilafet, İslam ümmetinin vahdeti, şeriatın tatbik edilmesi ve cihat.” Zira adam, “İslam’ın Batılı Laik Liberalizm ile bağdaşmayan bir sorun” olduğunu görüyor.!!   

Batılı liderler gibi İslamcılığı benimseyen, buna davet eden ve ümmeti saptıran Türkiye-Erdoğan hakkında açıklama yapmadan önce İslam’da siyasetin olmadığını ve siyasal İslam’ın başarısız olduğunu iddia edenlere yanıt veriyor ve diyoruz ki:          

Birincisi: Siyasal İslam (Hilafet) yüz yıldan beridir uluslararası sahnede olmayınca kindar Batı, İslam ülkelerindeki kiralık rejimlerin koruması ve zulmü sayesinde ümmetin fikirlerini ve mefhumlarını kendisi belirleyip formüle etmekte, onlara kiralık saptırıcıları adres olarak göstermekte ve Saray alimleriyle işbirliği yapmaktadır. (İslamcılık), ümmete dayatılıp empoze edilen Batılı mefhumlardan sadece birisidir; bu da İslam’ın siyaset ve devletle ilgisi olmayan Budizm, Sihizm ve Zerdüştlük gibi bireysel bir din olduğu düşüncesini pekiştirmek içindir.            

İkincisi: Batı’nın propagandasını yaptığı (İslamcılık-İslamizm) siyasal İslam’ın başarısız olduğu düşüncesi, doğru bir düşünce değildir. Zira buna dair kanıtlar vardır. Dahası bu, büyük bir yalan ve efsaneden ibaret olup din düşmanlarının, havuç ve sopa yönetimiyle ile saptırma ve entegrasyonu dayatmak ve Hilafet projesinden vazgeçmeleri için Müslümanlar arasında fitneyi teşvik etmek istedikleri projesi ve hedefidir.

Üçüncüsü: Mücrim Batı, bugün istediği düşünceyi İslam ümmetine dayatmaktadır. Ayrıca Batı kültürü tarafından fikri olarak çarpıtılmış ve aldatılmış Müslümanların çocuklarından bazıları korku ve açgözlülükle siyasal İslam’ın başarısızlığının propagandasını yapmakta, İslam düşmanlarının yanında yer almakta ve İslam hakkında kafirlerin mantığı ve dilleriyle konuşmaktadırlar. Zira İslam’daki siyasi düşüncenin, tarih boyunca bazı İslam alimleri tarafından bazı Müslüman yöneticileri hoşnut etmek için üretildiğini iddia etmektedirler. Ancak bu, İslam’ın cinsinden değildir!! Dolayısıyla onlar, Batı’yı taklit ediyorlar, İslam’a ve onun için çalışanlara iftira atıyorlar ve İslam hakkında, Hristiyanlığa ve Avrupa’da meydana gelen din adamları ve kralların zorbalığı ve tahakkümüne kıyas ederek konuşuyorlar; nitekim onlar nezdinde dini hayattan ayırma düşüncesine yol açan şey, iddia ettikleri gibi orta çözümdür!! Batı kültürüne meftun olmuş olanlara deriz ki: Yeter artık bu miskinliğiniz ve ikiyüzlülüğünüz. Hristiyanlık, İslam gibi kapsamlı siyasi bir nizam değildir… Sizler, Batı’nın itaat evinde yetiştirilmiş papağanlarsınız ve muhalefet etmeniz halinde onun felaketinden korkuyorsunuz. Bu nedenle hayatı sıkıntıya sokan ve onu kuşatan fasit Laik demokrasiyi aldıktan sonra kalkınıp ilerleyecekmiş gibi size dikte edilen şeylere hayran kalıyorsunuz!! Yazıklar olsun size, nasıl hüküm veriyorsunuz?! Siyaseti en çok hak eden biz miyiz yoksa Liberal Batı mı? İslam akidemiz, hayatımızdaki siyasi düşüncenin temeli olması gerekmez mi?? Batı’daki partili siyasi çalışmanın, nasıl medeniyetinin zirvesi olduğunu ve bununla övünüp gurur duyduklarını görmüyor musunuz?! Sizler, İslam siyasetinin cahili değilsiniz. Ancak sizler, egemen ve hükümran olan Batı’ya hizmet etmek için Rabbinize, dininize ve ümmetinize ihanet ettiniz!! 

Dördüncüsü: Batı, İslamcılık mefhumunu (siyasal İslam İslam’dan değildir ve bu başarısız bir projedir şeklinde) tek bir şeye odaklamayı hedefliyor ki bu da:  Müslümanların, İslam’ı daha önce olduğu gibi davet ve cihat yoluyla dünyaya taşıyacak, kapitalist Batı’nın hegemonyasına ve İslam ülkelerini yağmalamasına son verecek olan İslam’ı devletinde tatbik etmek maçıyla gerekli olan siyasi bir çalışmanın olduğu dinlerini muzaffer kılmak için düşünmelerini ve çalışmalarını engellemek ve onları korkutmaktır. Nitekim Allahu Teala, şöyle buyurmuştur: وَمَٓا اَرْسَلْنَاكَ اِلَّا كَٓافَّةً لِلنَّاسِ بَش۪يراً وَنَذ۪يراً وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ “Biz seni, ancak bütün insanlara bir müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik.” [Sebe-28] Dolayısıyla Batı, Müslümanların Hilafetleri altında birlik olmalarının farziyetini anlamalarından korkuyor. Bu nedenle Müslümanları, kendilerini savunma noktasında zayıf bir pozisyonda olmalarını sağlamanın yanı sıra İslam için çalışmalarını bireysel olarak ve uluslararası sahnede varlığını tehdit etmeyecek şekilde sürdürmelerini sağlamak için terörizm, aşırıcılık ve köktendincilik terimleriyle saptırıp korkutuyorlar. 

Beşincisi: İslam, bireysel bir din değildir. Aksine mütekamil bir hayat nizamı olup başta yönetim, idare, uluslararası ilişkiler ve ekonomi olmak üzere yüzyıllar boyunca hayatın her alanında dünyaya hakim olan devletinde tatbik edilebilir. Zira Müslümanlar devletleriyle liderlik ettiler, izzet buldular ve mutlu oldular. Bunu kafir Batı, yöneticiler ve kötü alimlerden oluşan kuyrukları dışında hiç kimse inkar edemez. Zira bu, tarihi olarak kanıtlanmış meşru bir hakikat olup Rabbine, dinine ve ümmetine ihanet eden ajanlardan başka hiç kimse inkar edemez.   

Altıncısı: Kafir Batı ve yöneticilerden oluşan kuyrukları, ümmetin Hizb-ut Tahrir gibi ideolojik siyasi hareketlere liderlik eden bir güçle hareketlenmeye başladığını -ki ümmet, şu an kendisinden çalınan Hilafetlerinin projesinin inşasını tamamlamaya her zamankinden daha yakındır- anlayınca, insanları ondan uzaklaştırmak ve onunla birlikte çalışanları korkutmak için onu parçalayıp yok etmeye, bu hareketleri gericilik, dini despotizm, şiddet yanlısı, aşırıcılık ve terörizmle damgalamaya çalıştılar. Bunda başarısız olduğunu görünce, kabul ettiği ve “ılımlı” olarak adlandırdığı bir grup İslami hareketleri kullanmaya başvurdu. Dolayısıyla bunları, (özellikle devrimin olduğu ülkeler olmak üzere) bölgede ajanı olan rejimlerle birlikte siyasi çalışma ve siyasi katılımla ilişkilendirdi. Bunu da bu hareketleri ehlileştirmek, başarısız olmalarını sağlamak ve onlar aracılığı ile siyasal İslam’ın başarısız olduğunu ve Müslümanlar için mevcut tek alternatifin dırar devletlerde yaşadıkları sefil gerçeği kabul etmek olduğunu göstermek için yaptı. Dolayısıyla onların lisanı halleri şöyle diyor: Bizim Batı’ya karşı bir gücümüz yok ve Batı’nın bize öfkelenmesini istemiyoruz!! 

Yedincisi: Belki de siyasal İslam’ın başarısız olduğunu savunanların en bariz iftirası, İslam ülkelerinde yönetim, ekonomi, sosyal ve uluslararası ilişkilerde uygulanan Batılı liberal rejimlere alternatif modern siyasal İslami bir modelleri olmadığı halde İslam’ın Hilafet Devleti’nde yeniden yönetime gelmesine davet edenlere olmuştur. Nitekim bu iddialarıyla, Müslüman Kardeşler gibi İslami hareketlere atıfta bulunuyorlar. Müslümanlar Kardeşler, (2011) yılında devrimden kısa bir zaman sonra Mısır’da iktidara gelmelerinin ardından tüm İslami hareketlerin başarısız olduğu sonucuna varıyorlar. Dahası bu başarısızlığı siyasal İslam’a, hatta bizzat İslam’ın kendisine bağlıyorlar!! Sonra da onlar, Hilafet’in uluslararası sahneden çıkarılmasının ardından vekilleri aracılığıyla sömürgeciliğin devam etmesi amacıyla ülkemizde bilinçli olarak bizim için yaptıkları Liberal Batı rejimlerinin devam etmesi çağrısında bulunuyorlar. O sapkın iftiracılara diyoruz ki: Hizb-ut Tahrir, onlarca yıldır Hilafet ve Allah’ın indirdikleriyle yeniden hükmedilmesi için çalışırken şeri delilleri ve kolay, açık ve anlaşılabilir hukuki formülasyonuyla ümmet için bir anayasa hazırlamıştır. Bunu da İslam Devleti’nin vakıası, şekli ve nizamlarının yanı sıra İslam’ın nizamlarından ve hükümlerinden hangilerinin tatbik edileceğini tasavvur etmek için yapmıştır. Nitekim bu anayasada, “Hilafet Devletinde Anayasa Taslağı” başlığı altında (191) madde yer almaktadır. Bu maddeler ise Hilafet Devleti’nde Yönetim Nizamı (Halife, Yardımcılar, Valiler, Dahili Emniyet, Dışişleri Dairesi, Sanayi, Yargı, İdari Cihaz, Beyt-ul Mâl, Medya ve Ümmet Meclisi), İçtimai Nizam, Ekonomik Nizam, Eğitim ve Harici Siyaset gibi siyasi yaşam yönlerini kapsamaktadır. Nitekim bu anayasa, ümmetin, alimlerin, düşünürlerin ve siyasilerin ellerinde bulunmakta olup kibirli İslam düşmanları dışında hiç kimse bunu inkar edemez. Yine bu anayasa, İslam’ın siyasi olarak hayata, devlete ve topluma geri dönmesini istemeyenlerin iddia ettiği siyasi boşluğu reddettiği gibi inkarcı ve aptal Batılı Laik öğrencilerin iddia ettikleri İslami bir modelin olmamasını da reddeder.

Sekizinci: Allah’ın izniyle Hilafet’in gelmesinden korkan mücrim Batı, İslam ülkelerindeki kuyrukları olan yöneticilere, Hizb-ut Tahrir’in Müslümanların dikkat ve zihinlerini onları yüceltme, eskiden olduğu gibi Müslümanları birleştirme, Batı’nın ülkeler ve servetleri üzerindeki elini koparma, dahası daha önce olduğu gibi İslam’ın hayrını dünyaya taşıma vacibi olan projesine çekmek için sağır eden bir gürültünün, sarsıcı bir korkunun, yanlı bir medyanın ve açık ihmalin gölgesinde dünyanın dört bir tarafında liderlik ettiği siyasal İslam çalışmasını yok etmelerini emretmektedir. Ama Hizb-ut Tahrir, tüm bu engellere rağmen ümmetle birlikte Rabbinin vaadine doğru ilerliyor. Dolayısıyla o, siyasal İslam’ın sahibi ve babası olup bu mesele için gerekli olan hazırlıkları da yapmıştır. Dolayısıyla da ilk kurulduğu günden beri ümmetin evlatlarını davet etmiş, onlar için azim projesini ve Hilafet Devletinde İslam’ı tatbik etmek amacıyla kapsamlı bir anayasa hazırlamıştır.

Eğrilip bükülmüş ideolojik olmayan bazı İslami hareketler başarısız olup başarısızlığa uğratsalar da siyasal İslam başarısız olmamış, dahası ondan sapanlar ve onu inkar edenler başarısız olmuşlardır. Her ne zaman onlar başarısızlığa uğrayıp yıkılsalar, ümmet daha fazla benzersiz, sağlam ve açık bir şekilde hakkı söyleyen ve hiçbir kanalın kendisini yumuşatamadığı Hizb-ut Tahrir’in etrafında birleşmişlerdir. Zira onun Batı’nın korktuğu, onun hakkında konuşup uyarıda bulunduğu ilkeli, köklü ve büyüyen siyasal çalışmasına tanık olup tasdik ediyor. Çünkü Hizb-ut Tahrir’in ümmet içerisindeki çalışması, bulanıklıklardan çok daha büyüktür. Nitekim Hizb, ümmetin değişiminin gerçeklerine, kurtuluşunun nasıl olacağına, Batı ile Müslüman yöneticilerin yalanlarının hüsrana uğrayacağına, İslam’ı ortadan kaldırmak, çarpıtmak ve yok etmek için bazı Müslüman evlatlarının kullanıldığına dokunup açık bir şekilde anlamasından dolayı Allah’a hamd ediyor.   

Peki Erdoğan, Batılı İslamcılığı benimseyerek İslam’la nasıl savaşıyor

Allah’a hamd olsun bugün, İslam ülkelerindeki rejimlerin sömürgeci kafirlerin ajanları oldukları artık ümmetin vicdanında yerleşti ve bunu anladı. İşte bu, Alllah’ın izniyle onların enkazı üzerine kurulacak olan tüm Müslümanların devletine ulaşmaya dönük çalışmada önemli bir faktördür. Ayrıca bu, uzun zamandır İslam ülkelerindeki rejimlerin arakasında duran Batı için büyük bir yıkımdır. Amerika’nın Mısır, Suudi Arabistan ve diğer ülkelerde olduğu gibi  ülkemizdeki sömürgeci politikasını sürdürmede ifşa olmuş rejimleri tamamen terk etmemesine rağmen ancak Amerika rejimleri ve liderleri büyük bir şekilde kullanmakta olup Türkiye ve İran gibi ümmet nezdindeki kartını da tamamen yakmadı, dahası politikalarının uygulanmasında onlara önemli bir rol verdi. Nitekim -bugüne kadar- bunların (dürüst) ve (direnişçi) rejimler olduğu, bölgede Amerikan politikasına karşı durduğu ve ümmete hizmet eden egemen politikalar benimsediği şeklinde ümmetin evlatlarından birçoğunu aldatabildi!!

Türkiye’nin durumunu inceleyen bir kimse, bölgede Amerika’nın kollarında yatan kardeşlerinden farklı olmadığını, sömürgecilerin ajandasını uyguladığını, ancak Müslümanları kolay bir şekilde aldatmak için büyük bir titizlikle bunu gizlediğini görecektir. Hatta Erdoğanlı Türkiye’nin neler yaptığını ölçüp tartabilmemiz için Erdoğan’ın tek bir şey hariç (ifşa olmuş) diğer İslam ülkelerinden farklı olmayan politikalar yürüttüğünü ifşa etmemiz gerekir ki o da, sanki Amerikan karşıtıymış gibi aldatmasıdır!!  

Başta Türkiye olmak üzere İslam dünyasındaki tüm ülkeler, Müslümanların parçalanmışlığını kutsamak için Hilafetin enkazı üzerine inşa edilmiş olup bu ülkeler İslam ile yönetmemektedirler. Aksine İslam ve İslam’ı geri getirmek isteyenlerle savaşmakta, Rabbim Allah’tır diyenleri cezaevine atmakta, tamamı Batı’nın kapitalizm fikrinde takip etmekte, dahili ve harici olarak uygulanan bir kanun olan uluslararası kanununu (Kapitalist orman kanunu) benimsemekte, tamamı Batı’nın ülkemizi sömürmesine izin vermekte ve ümmeti aşırı yoksulluğa sürüklenmeye terk etmektedirler. Dolayısıyla tüm bu ülkeler, işlerimize Amerika’nın karar vermesine terk etmekte ve yöneticiler onun emriyle hareket etmektedirler. Ayrıca bu ülkeler, Amerika ile hayatımızdaki her alanda egemen olmasına yol açan siyasi, ekonomik, askeri ve kültürel anlaşmalarla bağlantı kurmaktadırlar. Dahası bu rejimlerin, terörle mücadele gerekçesiyle Amerika ile birlikte ümmete karşı savaş açması da cabası. Diğer taraftan bu rejimler, Yahudi varlığını desteklemekte, Filistin meselesini tasfiye etmek için Amerika ile anlaşma yapmakta, ülkeleri ve insanları tamamen onlara teslim etmekte, (Sudan, Doğu Timur ve Endonezya’da olduğu gibi) İslam ülkelerinin parçalanması için Amerika ile komplo kurmakta ve Mısır, Suriye, Yemen ve diğerleri gibi  devrimlerin olduğu ülkelerde değişimi engellemek için Amerika’yı desteklemektedirler.    

İslam ülkelerindeki rejimlerin cürümlerinin açıklandığı bu kısa izahattan sonra soruyoruz: Türkiye-Erdoğan’ın politikaları ve rejimi, İslam ülkelerinde ifşa olmuş rejimlerin vakıasından farklı mı yoksa ajanlıkta ve itaatte onları mı taklit ediyor? El-cevap: Erdoğan’ın ümmetin basit evlatlarını aldatan sözlü tutumları ve medyatik tantanaları dışında hiçbir farkı yok. Böylece onun, Türkiye’de egemenliğin ve (doğru) bir yönetimin olduğuna dair bir kanıt sanıyorlar?! Belki de Müslümanların evlatlarından olan bu sapkınlar, Erdoğan’ı açıkça Sisi ve İbn-i Selman’ın zulmüne mukayese ediyorlar ve onu bir aziz olarak görüyorlar.!!  Belki de onlar, gerçek bir eylemde bulunmaksızın Filistin, Suriye ve Suudi Arabistan hakkındaki açıklamalarıyla karşılarına çıkmasından dolayı mutlu oluyorlar!! Belki de onlar, onda Osmanlıların ve Hilafetin kokusunu görüyorlar!! Ancak bizler, bir kez daha soruyoruz: Erdoğan’ın söyledikleri ve yaptıkları, mutsuz olan ümmetin halinden bir şey değiştirir mi??!  Örneğin yaptığı açıklamaları dışında Filistin’e herhangi bir yardımda bulundu mu? Ülkesi Türkiye’de İslam’ı tatbik etti mi? Şeriatın vacip kıldığı gibi ümmetin vahdetine çağrıda bulundu mu? Dünyanın dört bir tarafında Müslümanlara yapılan zulmü engelledi mi? Hayır.  Skandal medya söylentilerini sürdürmek dışında ne bu ne de diğerleri hakkında hiçbir şey yapmadı.    

Erdoğan’ı savunan bir kişi belki şöyle diyebilir: Diğerlerinden daha iyi bir adam. En azından öyle görüyoruz. Kınıyor, eleştiriyor ve böylece mümkün olduğu kadar İslam’a hizmet ediyor. Bunlara diyoruz ki: Yeter artık aklınızı hafife aldığınız. Zira sizler, gerçek Müslüman yöneticilerin nasıl olması gerektiğine vakıf değilsiniz. Bu yüzden adam kılıklı yöneticilerin kahramanlar olduğunu sanıyorsunuz. Erdoğan’ın dahili ve harici olarak yönettiği politikaya bir bakın, ülkesini üzerine inşa ettiği rejiminin ve ilkelerin temellerine bir bakın ve uluslararası ilişkilerine ve hangi temellere dayandırdığına bir bakın… Onun ballı sözlerine ve bazı eylemlerinin görüntüsüne bakmayın. Nitekim Erdoğan, ülkeyi ve rejimin politikasını temsil ediyor. Dolayısıyla onu, bu temel üzerine yargılamalısınız. Şayet bunu yaparsanız, o zaman aşağıdaki şok edici gerçekleri görecek ve Erdoğan’ın ümmeti saptıran ve Amerika’ya hizmet eden mahir politik bir oyuncu olduğunu öğreneceksiniz:

Birincisi: Türkiye’de Erdoğan’ın başkanlık ettiği Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), İslam kılıfına bürünmüş tamamen Laik bir partidir.  (Web sitesinden) partinin literatürüne bakan bir kişi, kolaylıkla bu hakikate ulaşacaktır. Aynı zamanda AK Parti kendisini, “Türkiye Cumhuriyeti’nin temelini, Laiklik, demokrasi ve hukukun üstünlüğü oluşturur” şeklinde nitelendirmekte olup şöyle bir ifadeye yer veren bir partidir: “(Hilafeti yıkan) büyük Atatürk’ün ilke ve inkılapları, Türk kamuoyunu çağdaş medeniyet seviyesinin üzerine çıkarmanın en önemli yoludur.”  Erdoğan, neredeyse her fırsatta hiç çekinmeden partisinin Laik bir parti, dahası Laikliğin Türkiye’deki hamisi olduğunu vurguluyor ve Allah ona lanet etsin Hilafeti yıkan İslam düşmanı Mustafa Kemal’in putuna itaat ve tazimde bulunuyor. Daha da önemlisi Mustafa Kemal’in anıtının açılışının iptal edilmesinden dolayı 31.05.2010 tarihinde Arjantin ziyaretini iptal etmiştir?!! 

İkincisi: Adalet ve Kalkınma Partisi sayesinde Türkiye bugün, İslam’ın uygulanmadığı bir ülke olup tüm kanun ve yasaları tamamen Batılı kanun ve yasalardır. Ayrıca Türkiye, yolsuzluk ve vandalist akımların bir otlağı haline gelmiştir. Zira içki serbest, zina ve fuhuş faaliyetleri standart ulaşılabilir bir hale gelmiş, faiz yaygınlaşmış ve devlet aygıtındaki her şey Avrupa ülkeleriyle aynıdır!! Erdoğan’ın yoldaşı ve Türkiye eski Başbakanı Bin Ali Yıldırım (2014) yılında övünerek şöyle demişti: “Tekirdağ’da iki rakı fabrikası vardı, biz bunu 18’e çıkardık.” Kardavi’yi “Sultan” olarak nitelendiren bu Erdoğan bizzat kendisi, 2014 yılında resmen tanıdıktan ve bunu kendilerine ait derginin ilk sayısında yayınladıktan sonra “Eşcinsellerin ve özgürlüklerinin” kabul edilmesi gerektiğini açıkladı!!

Üçüncüsü: (İslami) Adalet ve Kalkınma Partisi, bölgede Amerika’nın müttefiki olarak kabul ediliyor ve onun politikalarını uyguluyor. ABD yönetimi, Erdoğan’ın partisi liderliğindeki Türkiye’yi stratejik devlet olarak tanımlıyor. Nitekim Obama, (08/07/2010) tarihinde, Erdoğan’ın hükümetini savunarak, “Türkiye’nin NATO’nun müttefiki olduğunu” açıkladı, Avrupa Birliği’ne girmesini istedi ve Avrupa’ya katılmayı ertelemeye devam eden Avrupa’yı İslam dünyasına yaklaşımından dolayı sorumlu tuttu. Trump ise (13/11/2019) tarihinde, Türkiye’nin “NATO’nun harika bir müttefiki” olduğunu vurgulayarak (03/12/2019) tarihinde de şöyle bir eklemede bulundu: “Amerika’nın Türkiye ile büyük bir ilişkisi vardır.” Türkiye Yeni Şafak Gazetesi, (30/01/2004) tarihinde, oğul Bush’un, 2003 yılında Türkiye Başbakanı olduktan sonra Erdoğan’ı bölgedeki Amerikan projesinin bel kemiği yapmaya karar verdiğinden ve Erdoğan’dan inandığı “ılımlı laikliği” İslam’ı yaymak için Türk vaizlerini ve imamlarını dünya ülkelerine göndermesini istendiğinden bahsetti!! Görünüşe bakılırsa, Rus füzeleri ve Türkiye’nin Suriye’ye müdahalesi meselesinde görüldüğü gibi Amerika’ya karşı olduğu görülüyor. Bu ise medyanın yanlış bilgilendirilmesinden ve Amerika’nın Türkiye takipçileri üzerindeki baskısından başka bir şey değildir. Dolayısıyla bu, genel sahnede Türkiye’nin Amerika’nın yolunda yürüdüğü gerçeğini değiştirmiyor.          

Dördüncüsü: Amerika'nın Erdoğan hükümeti hakkındaki görüşü, onu bölgedeki diğer ülkelerin takip etmesi gereken bir model olarak görmesidir. Adalet ve Kalkınma Partisi’nin liderleri, haçlı     Avrupa Birliği’ne girmeyi hak ettiklerini düşünüyorlar ve Avrupalılar reddetmelerine ve önlerine engeller koymalarına rağmen onların en büyük dilekleri Avrupa Birliği’ne ait olmaktır. Çünkü onlar, Türkiye’nin aslında Laik olan (İslami) kimliğinden uzaklaşarak tüm yasa ve kanunlarında daha fazla taviz vermesini istiyorlar. Peki kendisini Avrupalı olarak gören birisi, İslam’a yardım edebilir ve ona herhangi bir şekilde destek verebilir mi?!! Nitekim Allah, Viyana duvarlarını yıkan ve Avrupalı liderleri kendi yurtlarında takip eden Osmanlı Hilafet Devleti’ne merhamet etmiştir. Şimdi bir kez daha Avrupa’nın kapılarında yalvaran bir dilencinin, İslam ümmetine hizmet edebilecek herhangi bir politikası ve vizyonu olabilir mi?! Türk (İslami) Adalet ve Kalkınma Partisi’nin Avrupa’daki bu utanç verici olayı, kendilerini İslami olarak adlandıran tüm partilerin İslami kimliğinin çarpıtılmasına ve bozulmasına yol açmıştır. Bu da zorunlu olarak Laik ve İslamcı partileri Batı’nın bakış açısına göre aynı potaya girmesine neden olacağı gibi bu tür hareketlerin rolünün sulanmasına ardında da parçalanmasına ve yıkılmasına neden olacaktır.            

  Beşincisi: Öte yandan Erdoğan hükümeti, Arap ve İslam ülkeleri yönünde rol alarak bu ülkelerin liderlik rolünü üstlenmeye çalışıyor. Bu amaçla Erdoğan, Batı’nın önünde güçlü ve pragmatik lider olarak görünmeye çalışıyor. Bir yandan Erdoğan, örneğin Beşşar rejiminin düşmesini önlemek için Suriye’de olduğu gibi İran’ı Amerika’ya hizmet eden bir Türk-İran eksenine çekmeye çalışıyor ve gece gündüz Suriye’yi yakıp yıkan Rusya ile yakın işbirliğine giriyor. Diğer yandan da Avrupa’nın varlığına karşı Amerika’ya açık yardımda bulunmak için Libya’ya müdahale etmesinde olduğu gibi bölgedeki siyasi ve askeri eylemleri yerine getirilebileceğine dair Amerika’ya bir mesaj gönderiyor. Üçüncü olarak da Erdoğan, devrimden sonra Gazze’deki Hamas ve Mısır’daki Müslüman Kardeşlerde olduğu gibi bunları ele geçirmek için (Sünni) ve (ılımlı) İslami hareketleri Türkiye’nin yanına çekiyor. Erdoğan bunları, bölge ülkelerine etki edebilmek ve Türkiye ile bölgedeki popülaritesini en üst seviye çıkarmak için Amerika’nın izniyle yapıyor.  

Altıncısı: Adalet ve Kalkınma Partisi’nin Osmanlı kimliği etrafında dönen tartışmalara gelince!! (Onun ataları) Osmanlılardır. Dolayısıyla Erdoğan, resmi bir vesileyle ayrılmadı ancak Atatürk kimliğine vurgu yaparak Türkiye’nin görkemli geçmişi (Hilafet Devleti) ile bağlantısını reddediyor. Nitekim Erdoğan, (Ocak 2019) tarihinde Amerikan Johns Hopkins Üniversitesi'ndeki konuşmasında şunu vurguladı: “Partimiz kesinlikle İslami bir parti değildir ve Türkiye Cumhuriyeti’nde yeni bir Osmanlı akımı yoktur.” Erdoğan ve eşinin dış İslami görünümüne, Kur’an okumasına ve şekli olarak Osmanlı muhafızlığı yapmasına gelince; partisinin adamlarının onu sarsmaya ve başka partiler kurmaya başlamalarının ve partisinin en son Ankara ve İstanbul gibi büyükşehirlerde açık bir farkla Laiklerin lehine kayba uğramasıyla birlikte Erdoğan’ın Türkiye sokaklarında ivme kaybetmeye başlamasının ardından son zamanlarda rüzgarın esintisine kapılan partisinin saptırıcı politikalarının propagandasını yapmak için Mütedeyyin Türklerin çoğunluğunu kazanmasına yardımcı olan popüler tüketim propaganda biçiminden başka bir şey değildir. Dolayısıyla bu, Türkiye’de (İslamcı) Erdoğan’a karşı büyük bir duyarlılığın oluştuğuna işaret ediyor!! Ayrıca bizzat Erdoğan bizlere, (17/02/2017) tarihinde El-Arabiyye kanalıyla yapmış olduğu bir televizyon röportajında Türkiye’de Hilafet’in tekrar kurulabileceği olasılığını haber veriyor. Zira “Türkiye’nin, kesinlikle Hilafet’i istemediğine” vurgu yapıyor.

(Bu linke bak: https://www.youtube.com/watch?v=WC6_3AtRv-E)

Böylece Erdoğan’a atfedilen (Hilafet), insanların kendisini (görsel olarak) yeni bir Selahaddin ve Araplardan daha fazla Arap olarak görmelerinin ardından Erdoğan’ın bölgede Amerika’nın politikalarını geçirdiği bir cephe oluyor!! Nitekim Erdoğan, sadece Hilafeti istememekle kalmıyor, aksine onun geri dönüşüne savaş açıyor. Zira mücrim emniyet birimleri, Türkiye’de Hilafetin kurulması için çalışanları takip ediyor, onları hapse atıyor ve bu da medya organları, laik yazar ve aydınlar tarafından destekleniyor. Ayrıca Erdoğan, Müslüman Kürtleri takip etmekten ve öldürmekten çekinmiyor, dahası onları Irak’ta bile takip ediyor. Peki Müslümanları birleştirecek ve koruyacak olan Hilafeti isteyen biri bunları yapabilir mi?! Dolayısıyla Erdoğan’a atfedilen ve Türkiye’deki açık laik politikalarıyla sözlü ve fiili olarak reddettiği Osmanlı Hilafeti, gün gelir kafir Batı’ya hizmet etmek için kullanılabilir. Bu yüzden Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in müjdelediği gibi Müslümanlar için Nübüvvet Minhacı üzere gerçek bir Hilafetin kurulması, Müslümanların kafasını karıştırmak ve onları saptırmak için Erdoğan’ın ilan ettiği sahte Hilafete bir cevap olabilir!!  

Yedincisi: Erdoğan’ın eliyle Türkiye halkıyla alay ediliyor ve Müslümanların düşmanlarına hizmet etmek için kullanılıyor. Zira bugün binlercesi Afganistan’da Amerikan güçlerinin yanında yer almaktadır. Aynı şekilde onlar, Suriye’de devrimcilere yardım etmek yerine vahşi Beşşar rejiminin düşmesini engellemek için mücrim Ruslarla birlikte devrimcilerin karşısında duruyorlar. Yine onlar, Katar, Sudan ve diğer ülkelerde de bulunuyorlar?! Erdoğan’ın eliyle (bilmeyenler için) Türkiye, Müslümanları gözetlemek ve onları başka yerlerde öldürmek için kullanılan (İncirlik üssü) sayesinde bölgedeki en büyük ABD askeri üslerinden birinin beşiği olmuştur.  Nitekim Amerika Bilim Adamları Federasyonu’nun (2008) raporuna göre Amerika burasını, Avrupa düzeyinde dağıtılmış nükleer silahların üçte birini depolamak için kullanmakta ve söz konusu üstte yaklaşık 90 roketin olduğu tahmin edilmektedir.       

Sekizinci: Belki de Erdoğan’ın, tıpkı Müslümanların başındaki diğer aciz yöneticiler gibi İslam temelinde siyasi bir tutum sergilemediğinin en büyük kanıtlarından birisi, kelimenin tam anlamıyla Çin rejimi tarafından imha edilen Çin’deki Müslüman Uygurlara yönelik tutumudur. Oysa tüm dünya bunu görüyor, işitiyor ve tanıklık ediyor. Dahası Erdoğan, 2019 yılında yapmış olduğu bir ziyaret sırasında Çin’in Müslüman Uygurlara yönelik politikasından övgüyle bahsetti, dahası Müslüman Uygurların “orada mutlu bir şekilde yaşadıklarını” söyledi ve (03/07/2019) tarihinde “Aşırılığa karşı koymak için Çin ile karşılıklı siyasi güveni ve güvenlik işbirliğini güçlendirmeye” hazır olduklarını vurguladı. Böylece onları, haklarında bir ahit ve anlaşma gözetmeyen Çin’e teslim etti!! Evet, kahraman Erdoğan bu işte ey Müslümanlar!    

Dokuzuncu: Erdoğan’ın en bariz siyasi filmlerinden biri olan (İsrail) ile ilgili filmiyle sonuçlandırıyoruz. Zira Erdoğan, görünürde Yahudiler, onların cürümleri ve politikaları hakkında çok ateşli açıklamalar yapmaya hevesli biri!! Tabii Filistin’deki herhangi birine yardım etme veya onun üzerindeki zulmü kaldırmaya yönelik herhangi bir eylemde bulunmaksızın. Nitekim vakıada iki ülke arasındaki ilişkiler o kadar güçlü ki Erdoğan’ın söylemleri bile ilişkiyi etkilemiyor. Bu ilişki hakkında üç örnek verelim:    

1-      Türkiye devleti ile Yahudi varlığı arasındaki ticaret oranı gerçekten çok güçlüdür. Zira Türkiye İstatistik Kurumu’na göre (2015) yılında 4 milyar 370 milyon dolar olarak tahmin edilirken (2019) yılında 6 milyar dolara yükselmiştir. Nitekim Natenyahu (06-02-2020) tarihinde Erdoğan ve sıcak açıklamalarıyla alay ederek şöyle demiştir: “Eskiden Cumhurbaşkanı Erdoğan bana her 3 saatte bir Hitler derdi. Şimdi her 6 saatte bir bana Hitler diyor. Fakat Allah’a şükür, İsrail ve Türkiye arasındaki ticaret arttı!” Yine (06-02-2020) tarihinde iki ülke arasındaki turizmin en üst düzeyde olduğunu ve “Türkiye’ye seyahat etmeyen tek İsrailli” olabileceğini ekledi.    

2-      Erdoğan ve Yahudiler sürekli olarak yüz milyonlarca dolarlık silah anlaşması yapıyorlar. Buna ilişkin örnek, (İsrail) televizyonu Kanal 10’un 16 Şubat 2010 tarihinde Türk kaynaklarına dayandırarak aktardığı şu haberdir: “Türk ordusunun, önümüzdeki birkaç hafta içinde (İsrail) Hava Sanayi Kurumu tarafından üretilen altı insansız askeri uçağı yaklaşık 200 milyon dolarlık bir anlaşmayla alması bekleniyor.” İki ülke arasındaki en önemli anlaşmalardan biri Erdoğan’ın 500 milyon dolarlık imzaladığı anlaşmadır. Buna göre (İsrail), Türk Hava Kuvvetleri’ne ait 30 Türk Phantom uçağı geliştirmesi ve açık askeri güvenlik işbirliği çerçevesinde Türk F-4 Phantom ve F-5 uçaklarının 900 milyon dolar maliyetle modernizasyonudur.  

3-      Erdoğanlı Türkiye’nin, “Anadolu Kartalı Tatbikatları” ve “Güvenilir Denizkızı Tatbikatları” adı altında Yahudiler ve Amerikalılar ile sürekli askeri tatbikatlar yapması, aralarındaki kalıcı stratejik ittifakı teyit etmektedir.

4-      Erdoğan hükümetinin Suriye-Türkiye sınırındaki toprakları mayınlardan arındırmak için bir (İsrail) şirketine vermesi, iki ülke arasında stratejik ortaklığın bir kanıtıdır. (Türkiye Radikal Gazetesi-24.05.2009)     

5-      Son olarak Yahudilerin Filistin’de bitmek tükenmek bilmeyen katliamlarına rağmen Erdoğan, ilişkiyi kesmeyi veya büyükelçiyi çekmeyi düşünmeksizin kınamaktan başka hiçbir şey yapmıyor. Hatta (31.05.2010) tarihinde Yahudiler tarafından dokuz Türk sivilin öldürüldüğü özgürlük filosu katliamının ardından “Yahudilerle ilişkiyi sürdürmenin ilişkiyi kesmekten daha iyi olduğunu” vurguladı. En öfkeli pozisyonunda bile Yahudilerle olan dostluğundan bahsetmeyi unutmadı ve şöyle dedi: “İsrail halkı ve Musevilerle her zaman tarihsel dostluk ve işbirliği içerisindeyiz. Buradan İsrail halkına hitap etmek istiyorum: Sürekli anti-semitizmle karşı karşıya kaldık, Musevilerin yaşadığı zulüm karşısında seslerimizi yükselttik ve İsrail halkının Ortadoğu’da barış ve güvenlik içinde yaşamasına katkıda bulunduk.”  Peki Erdoğan’ın Türkiye “sessiz kalmayacak ve eli kolu bağlı durmayacak” şeklindeki ateşli konuşmaları nereye gitti? Yoksa bunlar medya çılgınlığı ve içi boş sözlerden mi ibaretti?!!!  Dolayısıyla Erdoğan’ın (İsrail) ile bir sorunu olmadığı gibi iddia edilen Amerikan iki devletli çözümle birlikte Hamas’ı açıkça (İsrail’i) tanımaya teşvik etmiştir!!!    

Sonuç olarak: Erdoğanlı Türkiye hakkında yukarıda bahsettiğimiz siyasi ve ekonomik gerçekler, onun politikasının bölgedeki ifşa olmuş liderlerin politikalarından farklı olmadığını açıkça göstermektedir. Aman Allah’ım, onun yüksek sesle konuşması, boş lakırdıları ve gizlendiği sahte saptırıcı sloganları, Amerika’nın bölgedeki sömürgeci çıkarlarına hizmet etmek içindir. Nitekim ümmetin evlatlarından birçoğu gururlu biri olduğu zannıyla Erdoğan’ı desteklemekte, birçoğu eski ihtişamlı günleri geri getireceğini ve İslam ümmetinin liderliğini oluşturacağını ümit etmektedirler. Ama maalesef Erdoğan, tüm İslam ülkelerinin başındaki yöneticilerin yaptığı gibi ümmeti sırtından bıçakladı ve Batı’nın projesi ve Müslümanlar için bir model olan Laik ılımlı İslam denilen şeye yöneldi!! 

Erdoğan, Batı projesi olan İslamcılığı benimsiyor, ona inanıyor ve ülkesinde onu tatbik ediyor… Siyasal İslam’ın bitmiş bir proje olduğuna inanıyor, dahası onunla savaşıyor. Dolayısıyla ecdadın yaptığı gibi İslam’ın sistemlerini tatbik edecek, dine yardım edecek ve İslam’ı dünyaya taşıyacak olan Hilafet Devleti onun kamusunda yok? Dahası tüm yasaları, kanunları ve kurumlarıyla Laik bir devlet olup kapitalist demokratik devletleri ve bireylerin taşıdığı bireysel dini taklit etmektedir. Diğer dinler gibi ibadetlerini ve ritüellerini seviyor olsalar da kesinlikle Batı’nın hoşnut olduğu bir din olduğu gibi İslam ülkelerinde sömürgeci politikaları sürdüren, toplum ve devlette İslam siyasetine karşı çıkan ve reddeden ve onu yönetimden uzaklaştıran bir dindir… Bu yüzden Hilafet’in evrensel olarak geri dönmesi, kafir Batı’nın en büyük korkusu ve bugün onun varlığını tehdit eden tek şeydir!       

Ama bizler, Allahu Teala’nın şu kavlini söylüyoruz: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تَتَّخِذُواْ الْيَهُودَ وَالنَّصَارَى أَوْلِيَاء بَعْضُهُمْ أَوْلِيَاء بَعْضٍ وَمَن يَتَوَلَّهُم مِّنكُمْ فَإِنَّهُ مِنْهُمْ إِنَّ اللّهَ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ فَتَرَى الَّذ۪ينَ ف۪ي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ يُسَارِعُونَ ف۪يهِمْ يَقُولُونَ نَخْشٰٓى اَنْ تُص۪يبَنَا دَٓائِرَةٌۜ فَعَسَى اللّٰهُ اَنْ يَأْتِيَ بِالْفَتْحِ اَوْ اَمْرٍ مِنْ عِنْدِه۪ فَيُصْبِحُوا عَلٰى مَٓا اَسَرُّوا ف۪ٓي اَنْفُسِهِمْ نَادِم۪ينَۜ “Ey iman edenler, Yahudi ve Hristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostudurlar. Sizden her kim ki, onları dost edinirse; o da, onlardandır. Şüphesiz ki Allah, zalimler güruhunu hidayete erdirmez. Kalplerinde hastalık bulunanların "Başımıza bir felâketin gelmesinden korkuyoruz" diyerek onların dostluklarını kazanmaya çalıştıklarını görürsün. Belki de Allah müminlere katından bir fetih veya başka bir başarı getirir de onlar içlerinde gizledikleri şeyden dolayı pişman olurlar.” (Maide-51-52)

Allahu Teala’dan, Müslümanların işlerini gözetmesini, yaşadıkları ülkelerde kendilerine karşı uygulanan sapkınlıkların farkına varmalarını, şu ana kadar ifşa olmuş tüm rejimlerden ellerini çekmeyi ve inkar etmelerini, bu rejimleri değiştirerek büyük bir kurtuluş için çalışmalarını, kendilerini koruyacak, yüceltecek ve yeniden dünyanın efendisi konumuna getirecek evrensel devletleri olan Hilafet Devleti’nin merkezinde yaşamalarını nasip etmesini temenni ediyoruz.     

Kaynak:Mart-Nisan-Mayıs 2020 tarihinde yayınlanan El-Vai Dergisinin (402-403-404.) özel sayısı

Yorum Ekle

Gerekli olan (*) işaretli alanlara gerekli bilgileri girdiğinizden emin olun. HTML kod izni yoktur.

yukarı çık

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER