- |
- İlk yorumlayan ol!
- yazı boyutu yazı boyutunu küçült Yazı boyutu büyüt
بسم الله الرحمن الرحيم
Haber-Yorum
Yaralı Bir Bedenin Anatomisi: İslam Ümmetinin Doğu Sınırlarındaki Mültecilerin Sınır Dışı Edilmesi
Haber:
İslamabad'dan gelen ve aralarında Pakistan'ın el-Fecr gazetesinin de bulunduğu güvenilir medya kuruluşlarının da teyit ettiği resmi raporlara göre Pakistan, Afgan mültecilere yönelik yeni bir baskı dalgası başlattı. Nitekim İçişleri Bakanlığı, tüm kolluk kuvvetlerine ve yerel otoritelere, 10 Temmuz 2026 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere, geçerli ikamet belgesi bulunmayan tüm Afganların kimliklerinin tespit edilmesi, gözaltına alınması ve sınır dışı edilmesi yönünde kesin bir talimat yayınladı.
"Yasa dışı yabancıların ülkelerine geri dönüşü planının" bir parçası olan bu yönerge; güvenlik birimlerini, gerçekleştirilen tutuklama ve sınır dışı etme operasyonları hakkında federal makamlara günlük rapor sunmakla yükümlü kılmaktadır. Endişe verici rakamlar, Pakistan ordusu ve hükümetin sadece 2025 yılında 1,1 milyondan fazla Afgan Müslümanı ülkeden sınır dışı ettiğine işaret etmektedir. Ayrıca uluslararası kuruluşlar, zorla geri gönderme operasyonlarının tırmanması ve on yıllardır Pakistan’da yaşayan ailelerin yaşadıkları içler acısı durum ve nihayetinde derin bir umutsuzluğun gölgesinde sınırlara doğru yönelmek zorunda kaldıkları konusunda uyarmıştır.
Yorum:
Afganistan ile Pakistan arasındaki sömürge sınırları boyunca bugün yaşananlar, ilk bakışta iki komşu ülke arasındaki idari veya güvenlik meselesi gibi görünebilir. Ancak hakikat çok daha derin ve acı vericidir; zira bu, sömürgecinin mirasının ağırlığı altında İslam ümmetinin birliğinin acımasızca parçalanması sürecidir.
Bu krizin kökleri, Durand Hattı gibi yapay sınırlar aracılığıyla sömürgeci İngilizlerin mirasında yatmaktadır; zira bu hat, tek bir ümmeti ve tek bir akideyi iki ulusal kimliğe bölmüştür. Bugün ise Pakistan rejimi, Müslümanların kutsallarını savunmak için güçlü ordusunu ve nükleer cephaneliklerini kullanmak yerine, bu servetleri ABD’nin bölgesel stratejisine hizmet eden araçlara dönüştürmüştür. Zira ABD, Çin’i kuşatmak amacıyla Hindistan’ın bölgesel güç olarak rolünü güçlendirmeye çalışmaktadır; bunu gerçekleştirmek için de Pakistan'ın dikkatinin Keşmir'den ve doğu cephesinden başka yöne çekilmesi gerekmektedir. Böylece Pakistan ordusu, batı ve kabile sınırları boyunca Müslüman kardeşleriyle çatışarak gücünü tüketmeye sevk edilirken, Hindistan ise kendi topraklarındaki Müslümanlara daha kolay bir şekilde baskı yapmaya devam etmektedir.
Bölgedeki yöneticilerin ihaneti, İslam ümmetinin temel meseleleriyle karşılaştırıldığında çok daha acı vericidir. Zira Gazze, ölümcül bir kuşatma altında yanarken ve yardım talebi için feryat ederken, kendini İslam’ın savunucusu olarak sunan Pakistan Ordusu ise sessizliğe bürünmüştür! Bununla birlikte bizzat ordunun, ABD’nin dayattığı planlara göre direnişi silahsızlandırmak ve Yahudi varlığının güvenliğini garanti altına alma görevi için “barışı sağlamak” adına Amerikalı generallerin komutası altında Gazze’ye kuvvetler göndermeye hazır olduğu görülmektedir! Bu acı verici çelişki, Müslüman mültecileri tutuklama ve sınır dışı etme dilinden başka bir şey bilmeyen ve bu arada da düşmanlarını memnun etmek için barış arabulucusu rolünü oynayan yöneticilerin fikri ve ahlaki çöküşünü yansıtmaktadır.
Bu krizin diğer tarafında ise, Afganistan yöneticilerinin de aynı şekilde hasımlarının kendileri için kurduğu tuzağa düşmeleri söz konusudur. Zira bu baskılara İslami ilkeler ve ümmetin vahdeti yoluyla karşı koymak yerine, bazen yanlış milliyetçi çözümlere başvuruyorlar ve Birleşmiş Milletler’e çağrıda bulunuyorlar. Ancak ulusal sınırları pekiştiren ve İslam ümmetini küçük gruplara bölenler, bizzat Birleşmiş Milletler ve uluslararası kuruluşlardır. Onlardan adalet beklemek, şeytandan hidayet talep etmeye benzemektedir! Pakistan milliyetçiliğini Afgan milliyetçiliğiyle karşı karşıya getirmek, durumu daha da kötüleştirmekten başka bir işe yaramayacak ve bunun nihai olarak fayda sağlayanları ise sadece ABD ve Hindistan olacaktır.
Bu bölgedeki mülteci krizi, sınır savaşları ve dayatılan yoksulluk, geleneksel diplomasi ya da uluslararası antlaşmalarla çözülmeyecektir. Ulus-devlet virüsü ve sömürgeci sınırlar bu topraklarda yaygınlaştığı sürece, bu acı da devam edecektir. Köklü çözüm, asli İslami kimliğe geri dönmekte ve sömürgecinin kardeşler arasına diktiği yapay duvarları yıkmakta yatmaktadır.
Sadece Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafetin kurulmasıyla bölgenin siyasi coğrafyası değişecek ve Afganistan, Pakistan ve Orta Asya tek ve güçlü bir siyasi ve askeri varlık altında birleşecektir. Bu otoritenin gölgesinde, İslam beldelerindeki hiçbir Müslüman yabancı ya da kaçak göçmen olarak muamele görmeyecektir. Ümmetin muazzam enerjisi, sömürgeci sınırlarda evlatlarının kanını akıtmak için tüketilmeyecek; aksine Filistin’den Keşmir’e kadar işgal altındaki toprakları kurtarmaya yönelecektir. Onuru geri elde etmenin ve milliyetçi sınırların yaralı ümmetin bedenine dayattığı aşağılanmaya son vermenin tek yolu işte budur.
Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Radyosu İçin Yazan
Yusuf Arslan - Afganistan



