Salı, 15 Şaban 1447 | 2026/02/03
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Çadırlar Sular Altında: Peki Ümmete Acı Yaşatan Bu Domuzları Kendi Kanlarında Boğacak Kahramanlar Nerede?!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

Çadırlar Sular Altında: Peki Ümmete Acı Yaşatan Bu Domuzları Kendi Kanlarında Boğacak Kahramanlar Nerede?!

Haber:

“Gazze boğuluyor,” “Biz de boğulduk…” Gazze Şeridi sakinleri, bu kısa ve acı dolu ifadelerle, kırılgan çadırlarının yağmur suları tarafından yutulmasını ve rüzgarların onları kökünden sökmesini izlerken karşı karşıya kaldıkları ağır acıları özetliyorlar. (El Cezire Net)

Yorum:

Rüzgarda sallanan ve yağmurlar altında boğulan bu çadırlar geçici barınaklar değildir, aksine işgalcilerin demir yumrukla inşa ettiği ve zilletin vasileri olan hain yöneticilerin kapılarının kapatılmasına katkıda bulunduğu açık bir hapishanedir;zira çadırları yasaklıyorlar, karavanları engelliyorlar, çocukları titremeye, kadınları ağlamaya, yaşlıları ölüme terk ediyorlar...

Bu sahne kaçınılmaz bir kader ve Gazze halkının bir acziyeti değildir; aksine bu sahne, bir asırdır Hilafetin yıkılmasının, mübarek toprağın gaspçılara teslim edilmesinin, müzakereler maskaralığının cihad farzıyla değiştirilmesinin ve “لا إله إلا الله محمد رسول الله” sancağının yerine sahte milliyetçi bayrağının dikilmesinin yozlaşmış bir meyvesidir.

Gazze halkının yıpranmış çadırlara, kırıntı gibi yağan yardımlara veya Birleşmiş Milletler ve onun normalleştiricilerinin vaatlerine ihtiyacı yoktur. Aksine onların, sınırları kılıçlarla kaldıracak, imanla geçişleri açacak, nehirden denize toprakları geri alacak, gaspçılara ahiretten önce dünyada zilleti tattıracak ve zalimlerden intikam alacak olan Raşidi Hilafet Devleti’ne ihtiyaçları vardır.

Ey çadırlarda sebat edenler: Sabırlı olun; çünkü sabrınız devrimi beslemekte, ümmetin şanlı tarihine satırlar yazmakta, yöneticilerimizin ihanetine şahitlik etmekte ve Hilafetin yolunu hazırlamaktadır. Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur: فَاِذَا جَٓاءَ وَعْدُ الْاٰخِرَةِ لِيَسُٓؤُ۫ا وُجُوهَكُمْ وَلِيَدْخُلُوا الْمَسْجِدَ كَمَا دَخَلُوهُ اَوَّلَ مَرَّةٍ وَلِيُتَبِّرُوا مَا عَلَوْا تَتْب۪يرًا Artık diğer cezalandırma zamanı gelince, yüzünüzü kara etsinler, daha önce girdikleri gibi yine Mescid'e (Süleyman Mabedi'ne) girsinler ve ellerine geçirdikleri her şeyi büsbütün tahrip etsinler (diye, başınıza yine düşmanlarınızı musallat kıldık).” [İsra 7]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Radyosu İçin Yazan
Hatice Salih

Devamını oku...

Epstein... Batı Medeniyetinin Hastalığının Çok İleri Bir Aşamasıdır!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

Epstein... Batı Medeniyetinin Hastalığının Çok İleri Bir Aşamasıdır!

Haber:

ABD Adalet Bakanlığı tarafından Cuma günü yayınlanan, hüküm giymiş cinsel suçlu Jeffrey Epstein ile ilgili 3 milyon belge, 2.000 video ve 180.000 fotoğraftan oluşan yeni bir belge seti ve haber ajanslarına göre nüfuz sahibi siyasi ve ekonomik şahsiyetlerle ilgili şok edici ayrıntılar ortaya çıkardı; bu haber, dünya çapındaki tüm medya ve elektronik iletişim araçlarında büyük yankı uyandırdı.

Yorum:

Epstein'in dosyalarında, Batı suç sözlüğünde bilinmeyen neredeyse hiçbir şey yoktur; bunların hepsi, türleri açısından var olan uygulamalar olup genel halk ve bireyler arasında vuku bulduğu için günlük olarak haberlerde yer almaktadır; bu ise, şehvetler dışında herhangi bir kısıtlama veya düşünce olmaksızın özgürlükler denizinde dolaşmalarına izin vermek için bireyi tüm dinlerden uzaklaştıran bu medeniyetin doğal ürünü ve mantıklı bir meyvesidir.

Ancak Epstein davasında birkaç yeni husus vardır ki bunlardan biri, davanın ayrıntılarının yıllardır kurbanlar, tanıklar ve kanıtlar tarafından sızdırılmasına rağmen, mahkumiyet ve yargılamalara dönüşmemesi, dolayısıyla suçu örtbas etmede resmi işbirliğinin de bunun bir parçası olması ve tüm dava ortaya çıktıktan sonra bile mahkumiyet ve yargılamalardan bahsedilmemesidir!

Epstein davasındaki ikinci husus, ister politikacılar, ister medya, ister finansçılar, teknoloji uzmanları olsun, hatta isterse yönetici aileler olsun geniş bir elitler ağının davaya karışmış olmasıdır; işte bu, şeytani ve tiksindirici uygulamalarla ve vahşi hayvanların bile çekineceği eylemlerle birleştiğinde, Batı medeniyetine, başta bizzat Amerika Başkanı olmak üzere bir grup deyyusun liderlik ettiğini söylemekten daha uygun bir nitelendirme olamaz.

Garip olan şey ise onların insanları aşırılıkçı ve terörist olarak yaftalamayı alışkanlık haline getirmeleri, kendilerini küresel ahlakın bayraktarları olarak gördükleri gibi bu standartlara dayanarak kendilerini güç kullanma ve halkları cezalandırma hakkı olan kişiler olarak görmeleridir;özellikle de kendileri tecavüzcü, suçlu ve çocuk katili, hatta her anlamda genel olarak insan katili oldukları halde Müslümanları terörist ve şiddet yanlısı olarak nitelendirmeleridir!

Ayrıca şaşırtıcı olan şey ise, yöneticilerimizin onların emirlerini yerine getirmeleri ve aşağılanmış ve boyun eğmiş bir şekilde onlara boyun bükmeleridir; zira yöneticilerimiz için onlar, sorgusuz sualsiz itaat ettikleri efendilerdir ki bu ise insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmete yakışmayan, sahih ve doğru olmayan bir şeydir.

Özetle, Epstein dosyalarında Batı medeniyetinin ve liderlerinin ahlaksızlığının ortaya çıkmasının yanı sıra bununla birlikte dünyaya karşı açık ve küstahça yapılan ahlaksızlığın ortaya çıktığı gibi artık Batı değerlerinin sahte iddialarının perdesiyle gizlenemeyen ve maddi ilerlemenin parıltısıyla da örtülemeyen şeylerin de açığa çıkması, çok yaklaşmış olan bir çöküşün habercisidir; zira yozlaşmanın ve zorbalığın şiddeti, imparatorlukların çöküşünün yaklaştığı ve çökmeye başladığı dönemlerde tarihte tekerrür eden bir durum ve sünnettir.

En önemlisi bu, Allah Azze ve Celle'nin Kitabı'nda geçen ayet-i kerime de belirtildiği gibi, zulmün, şatafatın ve ahlaksızlığın yaygınlaştığında gerçekleşen ilahi bir sünnettir; Zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَتِلْكَ الْقُرَىٰ أَهْلَكْنَاهُمْ لَمَّا ظَلَمُوا وَجَعَلْنَا لِمَهْلِكِهِم مَّوْعِداًİşte şu ülkeler; zulmettikleri zaman onları helâk ettik. Onları helâk etmek için de belli bir zaman tayin etmiştik.” [Kehf 59] Ve Celle ve Âla şöyle buyurmuştur: وَإِذَا أَرَدْنَا أَن نُّهْلِكَ قَرْيَةً أَمَرْنَا مُتْرَفِيهَا فَفَسَقُواْ فِيهَا فَحَقَّ عَلَيْهَا الْقَوْلُ فَدَمَّرْنَاهَا تَدْمِيراً Bir ülkeyi helâk etmek istediğimizde, o ülkenin zenginlik sebebiyle şımarmış elebaşılarına (iyilikleri) emrederiz; buna rağmen onlar orada kötülük işlerler. Böylece o ülke, helâke müstahak olur; biz de orayı darmadağın ederiz.” [İsra 16] 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Abdurrahman El-Leddavi

Devamını oku...

Ey İslam Ümmeti: Ramazan Ayı Vahdetinizin Göstergelerinden Biridir; O Halde Onu İhmal Etmeyin ve Rabbinizin Şu Hükmüne Göre Amel Edin: صُومُوا لِرُؤْيَتِهِ وَأَفْطِرُوا لِرُؤْيَتِهِ “Hilali gördüğünüz zaman oruç tutun. Hilali gördüğünüzde iftar edi

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

Ey İslam Ümmeti: Ramazan Ayı Vahdetinizin Göstergelerinden Biridir; O Halde Onu İhmal Etmeyin ve Rabbinizin Şu Hükmüne Göre Amel Edin:

صُومُوا لِرُؤْيَتِهِ وَأَفْطِرُوا لِرُؤْيَتِهِ

Hilali gördüğünüz zaman oruç tutun. Hilali gördüğünüzde iftar edin.

Haber:

Uluslararası Astronomi Merkezi, internet sitesinde, Hicri 1447 yılı Ramazan hilalinin 17 Şubat 2026 Salı günü Arap ve İslam ülkelerinin tüm bölgelerinden görülemeyeceğini, bunun da büyük olasılıkla Çarşamba gününün Şaban ayının son günü, 19 Şubat Perşembe gününün ise çoğu ülkede mübarek Ramazan ayının ilk günü olacağı anlamına geldiğini belirtti.

Merkez, çoğu İslam ülkesinin 17 Şubat 2026 Salı günü Ramazan hilalini gözetleyeceğini, hakemli bilimsel araştırmalarda yayınlanan hilali gözetleme kriterlerinin tümüne dayalı olarak, o gün hilalin çıplak gözle, teleskopla veya son derece hassas astronomik görüntüleme teknikleriyle bile görülmesinin müstahil ve imkânsız arasında değiştiğini açıklamıştır. (Nabd, 01/02/2026)

Yorum:

Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: صُومُوا لِرُؤْيَتِهِ وَأَفْطِرُوا لِرُؤْيَتِهِ فَإِنْ غُبِّيَ عَلَيْكُمْ فَأَكْمِلُوا عِدَّةَ شَعْبَانَ ثَلَاثِينَ(Ramazan ayının) hilalini gördüğünüz zaman oruç tutun. (Şevval ayının) hilalini gördüğünüz zaman da bayram edin. Eğer size hava kapalı olursa Şaban’ın sayısını otuza tamamlayın.صُومُوا "Oruç tutun" emir fiili, tüm Müslümanlar için gelmiş olup herhangi bir grup, ülke, zaman veya yerle sınırlı değildir. Buna göre hilal görüldüğü zaman tüm Müslümanlardan aynı günde oruç tutmaları talep edilmekte olup astronomik hesaplamalar veya siyasi mülahazalar dikkate alınmaz. Dolayısıyla bu, Rablerinin emirlerine uyan ve O’na ibadet eden tek bir ümmet olmaları itibariyle tüm Müslüman için bir emir olup sınırlar veya düşmanların Müslümanların aşılmaz kalesi olan devletlerini yıktıktan sonra onların başına diktikleri yöneticilerin kararları onların arasını ayıramaz.

Ramazan ayında oruç tutmak ve Ramazan Bayramı, Müslümanların birliğini gösteren en önemli ibadetlerden biridir. Zira Müslümanlar, aynı gün oruca başlar ve aynı gün bayramı kutlarlar. Ancak ümmetin düşmanları, onun devletinin yıkılmasından bu yana ümmetin birliğini gösteren bu ibadete darbe indirmeye çalışmışlardır; zira hilalin gözetlenmesi amelini ortadan kaldırmaya çalışmışlar ve onu manipüle ederek astronomik hesaplamaları getirmişlerdir; bunu da ümmetin devletini küçük devletçiklere bölüp her bir devletçik kendi orucunu veya bayramını ilan etmesinin ve hiç utanmadan geri kalanlara muhalefet ettiğini açıklamasının ardından ümmetin de arasını bölmek için yapmışlardır.Böylece Müslümanlar aynı güç oruç tutma ve aynı gün bayram etme konusunda bölünmüşlerdir. Bu yüzden bu ülkede ya da şu ülkedeki Müslümanların ihtilaf etmeye ve bir ülkedeki Müslümanlar diğerlerinden önce veya sonra oruç tutmaya ve bayram etmeye başlamışlardır; dolayısıyla bizler, onların birbirleriyle tartışıp düşmanlık ettiklerini ve her birinin, oruç ve bayram günü konusunda diğerini kınadığını ve suçladığını gördük!

-Bazı kibirli ve cahiller hariç- sınırları veya siyasi kararları tanımayan Müslüman halklarını yaşadığı uyanışın ardından, kerim peygamberleri Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in hilali gördüğünüz zaman oruç tutun ve bayram edin hadisini uygulamak için ciddiyetle çalışmışlardır;bu yüzden düşmanlar, ümmetin devleti yıkılmasının ardından parçalanmasına rağmen hala bu veya şu ibadeti ortaya çıkaran ümmetin birliğini ortadan kaldırana kadar İslam'ın ibadetlerine karşı savaşmayı bırakmadılar.

Ramazan orucu, düşmanların hala darbe indirmeye çalıştığı bir ibadettir; çünkü bu ibadet, ümmetin birliğinin tezahürlerinden biridir. Nitekim ayın başlamasına daha günler olmasına rağmen ancak şerî hükme göre amel etmeyen astronomik gözlemevlerinin öncelikli meşguliyetinin ayın gününü belirmek için acele etmek olduğunu görmekteyiz; oysa oruç ve bayram için hilalin görülmesinin, Aleyhissalatu ve’s Selam’ın şu şekilde açıkladığı gibi olması gerekir:  إِنَّمَا الشَّهْرُ تِسْعٌ وَعِشْرُونَ، فَلَا تَصُومُوا حَتَّى تَرَوْهُ وَلَا تُفْطِرُوا حَتَّى تَرَوْهُ، فَإِنْ غُمَّ عَلَيْكُمْ فَاقْدِرُوا لَهُ Ay, yirmi dokuz gündür; fakat yine de (Ramazan) hilalini görmedikçe oruca başlamayın. Keza hilali görmedikçe (Ramazanı bitirip) iftar etmeyin. Eğer hava kapalı olur da (hilâli göremezseniz) süreyi otuza tamamlayın.”Dolayısıyla şerî hükme uymak isteyen bir kimsenin, Şaban ayının yirmi dokuzuncu gününde hilali gözetlemesi, eğer hava kapalıysa ayı otuza tamamlaması gerekir.Ancak onlar, hilali görmenin imkânsız ve zor olduğu sonucuna vardılar ve işin tamamen Allah'a ait olduğunu ve engellerin sadece O'nun gücüyle ortadan kalkabileceğini göz ardı ederek kendi ulaştıkları şeyin doğru olduğunu vurguladılar; ama onların görüşleri fıkhi bir görüş değildir, aksine Müslümanların vahdetiyle savaşan ve ümmetin tek bedenini parçalayan Sykes-Picot sınırlarını pekiştiren siyasi kararlara icabet etmektir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Zinet es-Sâmit

Devamını oku...

Şikâyet Ettiklerinizin Mesulüsünüz!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

Şikâyet Ettiklerinizin Mesulüsünüz!

Haber:

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Beştepe Millet Kongre ve Kültür Merkezi'nde "TRT Genç Kanalı Açılış Etkinliği"nde konuştu:

Aile kurumunun, saldırı ve kuşatma altında olduğunu belirten Cumhurbaşkanı: “son dönemde ülkemizde yaşanan aile facialarına baktığımızda en büyük müsebbibin alkol, sanal bahis, kumar ve uyuşturucu olduğunu görüyoruz.

Dizilerden sinema filmlerine, çizgi filmlerden oyunlara ve oyuncaklara kadar ilgili ilgisiz her yere özenle yerleştirilen karakterlerle çarpık ilişkiler özendiriliyor” dedi.  (15.01.2026 Ajanslar)

Yorum:

“Aile kuşatma altında” vurgusu, ilk bakışta doğru ve yerinde bir tespittir. Zira aile, İslam’da yalnızca sosyolojik bir yapı değil aynı zamanda imanın, inancın, değerlerin, ahlakın ve neslin muhafazasının da temel zeminidir. Aile kalesini koruma devletin ve yöneticilerin asli sorumluluğu olduğu açıkça ortadadır. Çünkü yöneticiler tebaalarının her bir müşkülünden mesuldürler.

Ancak sorun şudur ki bu kuşatmanın failleri, bu yıkımın müsebbipleri belli olmasına rağmen bu kuşatmaya karşı gerçek mücadele vermesi gereken makamların başındakiler, halka şikâyette bulunuyorlar. Cumhurbaşkanı’nın alkol, sanal bahis, kumar ve uyuşturucuyu aile facialarının başlıca sebebi olarak işaret etmesi, İslami açıdan tartışma götürmeyen bir gerçektir. Zira İslam, aklı örten her şeyi “hamr” kapsamında haram kılmış; kumarı ise “şeytan işi bir pislik” olarak nitelemiştir (Mâide, 90)

Ne var ki bu haramların tamamı bugün yöneticiler eliyle çıkarılan yasa ve kanunlar ile serbesttir. Ve dahi devlet eliyle denetimli şekilde bu pislikler sürdürülmektedir. Kumar, şans oyunu adı altında devlet güvencesiyle ülkenin her karışına sirayet ettirilip normalleştirilmiştir. Sanal bahis siteleri yıllardır milyonlarca genci esir alırken aileleri parçalarken bugüne kadar etkili ve samimi bir mücadele yürütülmüş değildir. Yıkılan aileler, hayatına son verenler bunun en büyük ispatıdır.  Alkol satışları, reklamları ve erişimi her geçen gün artıyor sıradanlaşıyor. Uyuşturucu meselesi, kaynağı ile uğraşıp kökünden halletme anlayışından ziyade torbacılarla mücadeleye indirgenmiş bir vaziyette. Gemilerle, tırlarla bu kirli işin ticaretini yapan baronlar, mafyalar dokunulmaz kalmaya devam ediyor.

Bugün kötülük yalnızca aleni değil, yasalarla korunur, ekranlarla süslenir, ekonomiye entegre edilir hâle gelmiştir. Dizilerden dijital platformlara kadar “sapkınlık” olarak tarif edilen ilişkilerin teşvik edilirken ülkeyi yönetenler olup biteni sadece seyrediyor.

Bu noktada şu soru kaçınılmazdır: Haramın sistemleştiği, bu haramların kanunlarla güvence altına alındığı bir düzende aile nasıl korunacaktır?

İslam’da devlet, kötülükler karşısında tarafsız olamaz. Zira emr-i bi’l ma’ruf ve nehy-i ani’l münker, yalnızca bireysel bir sorumluluk değil esasta yöneticinin halka karşı çoban olmanın gereğini yerine getirme mesuliyetidir. Aileyi yıkan şey yalnızca diziler, oyunlar veya dış kaynaklı kültürel saldırılar değildir. Asıl yıkım, Müslümanları laik kapitalist düzene entegre etme fesadıdır. Bir yandan “maneviyat” söylemi üretilirken, diğer yandan faiz, tüketim, haz ve bireycilik kutsanmaktadır. Cumhurbaşkanı Erdoğan, artık şikâyeti bırakıp icra makamının başı olduğunu ona hatırlatmak lazım. Çünkü şikâyet ettiğiniz her şeyin vebali üzerinizde olarak Allah’ın huzuruna çıkacaksınız.

Samimi mücadele söylemle değil, bedelle olur. Tehlikelerin doğurduğu sonuçlara üzülüp, onları üreten sistemin konforunu yaşayarak vicdanınızı rahatlatmayı bırakın. Gerçekten samimi iseniz önce bu pisliği üreten laik demokrat düzeni bir kenara koyarak işe başlayabilirsiniz. Bunu yaparsanız şikâyet ettiğiniz birçok kapıyı zaten kapatmış olursunuz ve bununla izzet şeref bulursunuz. Yapmazsanız da bu haram, zulüm, cürümlerin yüklenicisi olarak çetin bir hesapla karşı karşıya kalırsınız. Tercih sizin.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ahmet SAPA

Devamını oku...

Receb Ayı, Hilafetin Geri Dönüşü İçin Bir Katalizördür

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Receb Ayı, Hilafetin Geri Dönüşü İçin Bir Katalizördür

Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in, İsra ve Mirac gecesinde Mescid-i Haram'dan Mescid-i Aksa'ya götürüldüğü hayırlar ve bereketler ayı, tövbe ve rahmet ayı olan bu mübarek Receb ayı günleri; birçok Müslümanın zihninde kaybolmuş olan bir acının, dahası büyük bir musibetin yıldönümüdür; yani H. 28 Receb 1342, M. 3 Mart 1924'te Müslümanların devletlerinin ve kalelerinin Mustafa Kemal'in eliyle yıkılışının yıldönümüdür.

Burada bir kişi şöyle sorabilir; neden Hizb-ut Tahrir, Hilafeti ve onun önemini hatırlatmanın yanı sıra Hilafeti, Müslümanların ve genel olarak da insanlığın sorunlarına tek çözüm olduğunu hatırlatma konusunda münferit kalıyor?!

Bugün bizler, ümmetin içinde bulunduğu durumdan şikayet ettiğini, herkesin bir çözüm arayıp istediğini ancak fikrin her zaman hazır şablonlarla ve belirli bir çerçeveyle sınırlı kaldığını görüyor ve tanık oluyoruz.

İslam Devleti'nin yıkılmasından bu yana bir asırdan fazla zaman geçmiş olup ümmet birbiri ardına felaketler yaşamıştır; dolayısıyla bizler, geri kalmışlığımızı ve çöküşümüzü açıklamak için sunulan sırf rakamlardan ibaret hale geldiğimiz gibi sömürgeci ülkelerin kendi ihtişamlarını inşa etmek için sömürdükleri servetler haline geldik. Devletimizin yıkılmasıyla birlikte Müslümanları aydınlatan ve onları doğru yollara ileten bir hayat sistemi ve anayasası Kur’an ve sünnetten alınmış bir metot olan İslam'ı kaybettik.إِنَّا أَنزَلْنَا إِلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ لِتَحْكُمَ بَيْنَ النَّاسِ بِمَا أَرَاكَ اللّهُ “Doğrusu, insanlar arasında Allah'ın sana gösterdiği gibi hükmedesin diye Kitap'ı sana hak olarak indirdik” [Nisa 105] Dolayısıyla bu, kullarını gören ve onlara karşı nazik ve merhametli olan insanların yaratıcısı Allah katından olan bir sistemdir; bu yüzden başka herhangi bir sistemle karşılaştırmaya bir mahal yoktur; çünkü onun dışındakiler aciz, eksik ve yanlıştır. وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ Biz seni ancak âlemlere rahmet olsun diye gönderdik.” [Enbiya 107] İslam sadece ibadetler ve ahlakla ilgili değildir, aynı zamanda ekonomi, toplum, dış politika ve eğitimle de ilgilidir... Dolayısıyla parçalanmayı, reformları veya yamalı çözümleri kabul etmeyen kapsamlı ve kamil bir sistemdir. أَفَتُؤْمِنُونَ بِبَعْضِ الْكِتَابِ وَتَكْفُرُونَ بِبَعْضٍYoksa siz Kitab'ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz?” [Bakara 85]

Kapitalist sistemin iflasının ardından dünyanın tanık olduğu ekonomik krizlere ve dernekler, servetin yağmalanması ya da işlemler sanki mevcut çürümeyi ortadan kaldıran bir başlıkmış gibi finans kurumu teriminin devreye sokulması gibi habis yöntemler yoluyla bu sistemi canlandırma ve ömrünü uzatma girişimlerine gelince; faiz dayalı olmasının yanı sıra İslam'dan tamamen uzak olması bakımından finans kurumu ile banka arasında hiçbir fark yoktur. Aynı şekilde İslam'da içtimai nizam, kadınların erkeklerden ayrılmasına, özel ve genel hayatın kurulmasına, erkek ve kadınların bir araya gelme keyfiyetinin şeriatın belirlediği durumlara göre düzenlenmesine dayalıdır. Ama bugün, fesat, rezillik, iffet ve hayanın kaybolması gibi ahlakın hızla bozulduğunu görüyoruz; hatta eğitim kurumları bile fesadın yuvası haline gelmiştir; zira eğitim kurumlarında, uyuşturucu, zina, alkol, kumar ve küfürlü sözler yaygınlaşmış ve güven ve eğitim ortadan kalkmıştır... Bu bir yöndendi; diğer yönden olana gelince; öğrencilere, kimlikten yoksun dengesiz şahsiyetlerin olduğu nesiller üreten programlar yüklemişlerdir; zira Hicri takvime göre Ramazan ayının ne zaman olduğunu veya farz olan namazların kaç rekat olduğunu bilmeyen Müslüman bir genç görmek akıl işi mi Allah aşkına?! İslam ve onun tarihi ile ilgili her şeyi küçümseyen, Batı’nın tarihini yücelten, Batı'yı ve onun liderlerini gençlerimizin gözünde rol model haline getiren programlardan iyi bir şey bekleyebilir miyiz? Fikriyle lider bir devlet olduğumuz zamanlarda okullarımız Batı ve krallarının kıblesi olmamış mıydı; ama ne yazık ki bugün, Müslümanların yeterlilikleri ve beyinleri ya Batı için bir kaynak haline gelmiş ya da işsizlik bataklığında boğulmaktadır!

Bugünkü ümmetin durumuna bir bakalım: karton devletler adı altında darmadağınık ve bölünmüş bir şekilde yaşamakta olup sadakat vatana yönelik olsun her bir devletin kendi bayrağı ve marşı vardır. Bir Müslüman, daha dün kardeşini desteklemek için haykırırken, bugün ise aptalca bir oyun yüzünden Müslüman kardeşini aşağıladığını ve küçük düşürdüğünü görüyorsunuz; çünkü sömürgeci medya, vatancılık ve milliyetçilik gibi yanlış fikirleri pekiştirmektedir; oysa Tunuslu ile Amerikalı, Lübnanlı ile Somalili arasında hiçbir fark olmaksızın onları birleştiren İslam akidesi olup hepimiz kardeşiz.إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ إِخْوَةٌ Müminler ancak kardeştirler.” [Hucurat 10] Peki ümmetin acı çekmesine, uzuvlarının kopmasına ve kanlı savaşlar ve çatışmaların ve Müslümanlara her türlü işkence ve tacizin uygulandığı hapishanelerin arasında kalan Sudan, Burma, Suriye ve Filistin (ki liste uzayıp gidiyor) gibi vücudunun her yerinin kanamasına neden olan şey nedir?

Kendilerini savunacak birisine sahip olmayan kardeşlerimizin izole edilmesine ve Müslüman orduların da, meselenin kendi sınırlarıyla ilgili olmadığı gerekçesiyle izlemekle yetinmesine, dahası buna mukabil düşmanın sınırlarının koruyucusu olmasına ve kardeşlerine karşı düşmana yardımcı olmasına neden olan şey nedir?! Sayı ve teçhizat bakımından dünyanın en güçlü ordularından birine sahibiz; bu ordulardan sadece biri bile dengeleri altüst edebilir ama eksik olan halka iradedir; çünkü irademiz gasp edildiği gibi karar verme yetkisi de esas karar sahibinin elinde değildir; dolayısıyla karar, sömürgecilerin elindeki “robotlar” olsun diye Batı’nın belirlediklerinin ötesine geçmeyen belirli kısıtlamalara ve şartlara bağlıdır.  Nitekim Aksa Tufanı operasyonu, bu yöneticilerin gerçeğini ifşa etmiş, onların üzerinden son incir yaprağını da düşürmüş, onlardan bir iyilik bekleyen veya onlar için mazeretler arayanlar için onların ayıplarını açığa çıkarmıştır; çünkü ümmet ile değişim arasında engel olan bizzat bu yöneticilerdir.

Hilafet, bir daha geri dönmeyecek olan tarihsel bir dönem değildir; dolayısıyla sahne, onların pazarladıkları gibi develer, çöller ve kılıçlarla sınırlı değildir; ayrıca Hilafet, din adına zulüm uygulayan dini bir devlet olmadığı gibi insanları muhasebe etmek, Müslümanlara af belgeleri dağıtmak ve İslam'ın imajını çatışma, ölüm ve yıkım olarak göstermek için görevlendirilen adamlar da değildir. Haşa ve kelle böyle değildir! Zira Müslümanların çoğu İslam'ın özlemini çekmekte ancak bu devlet hakkında net bir görüşe sahip değillerdir; aksine sadece bulanık ve çarpık bir görüşe sahiptirler.

Hilafet, yeryüzünde Allah'ın hükümlerini uygulayan beşeri bir devlettir; dolayısıyla ümmet, tetikte bekleyen bir göz gibidir; zira Halife'nin Allah'ın sınırlarını aşması durumunda, ümmet Halife'yi muhasebe eder ve onu durdurur; çünkü Halife kanatları olan bir kral değildir. Nitekim hata ve gaf olabilir ama burada ümmetin rolü devreye girmektedir. Dolayısıyla İslam'ın adaleti ve merhameti ile İslam Devleti'nin yokluğunun gölgesinde yaşadığımız zulüm ve baskı arasında ne kadar da büyük bir fark vardır.

Hastalık bu sistemde yatmakta olup aynı bataklığın içine saplanıp kaldığımız sürece yükselmemiz mümkün değildir; tedavi ise semptomları değil hastalığı ortadan kaldırmakta yatmakta olup tek çözüm, bu sistemi kökünden söküp atmaktır.

Yardım etmek, Allah Subhanehu ve Teala'nın vaadi olup O'nun vaadi hak olduğu gibi Hilafet de haktır; şüphesiz Allah, kelimesini izzetli kılmak ve yüceltmek için çalışan muhlis kullarına yardım edecektir; o halde bu mübarek yolculuğun bir parçası olalım. Zira ümmetin İslam Devleti'ne olan ihtiyacı her geçen gün artmaktadır; zira gasp edileni geri veren, hakları garanti altına alan ve adaleti sağlayan bir devletin altındaki İslam'dan başka bir gözetim, yeterlilik veya koruma yoktur.

Aliy ve Azim olan Allah'tan, Hilafet Devleti'nin kurulması için çalışanlardan ve şahitlerinden olmamızı ve bu yolda ayaklarımızı sabit kılmasını niyaz ediyoruz... Allahumme amin, amin ey azametli arşın sahibi olan Rabbim.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Zeyneb Benrahuma

Devamını oku...

ABD'nin İran'a Karşı Gerilimi Tırmandırması: Savaş Mantığı Değil, Bir Hegemonya Söylemidir

  • Kategori Makaleler
  •   |  

ABD'nin İran'a Karşı Gerilimi Tırmandırması: Savaş Mantığı Değil, Bir Hegemonya Söylemidir

ABD'nin İran'a karşı benimsediği tehdit ve yıldırma dili geçici ve istisnai bir durum değildir; aksine dünyayı yönetme konusunda Amerikan politikasının yapısal bir parçasıdır ve bu politika, iradeyi güç yoluyla dayatmaya ve korkuyu bir savunma aracı değil, bir kontrol aracı olarak kullanmaya dayanmaktadır.

ABD'nin gerilimi tırmandırması, İran tehlikesi bağlamında değil, liderliğini yaptığı uluslararası sistemi koruma bağlamında okunmalıdır. Zira Amerika’nın mantığında çatışmalar, çözümlerle değil, aksine gerilimi sürdürmekle yönetilmektedir; çünkü devam eden tehdit, Amerika Birleşik Devletleri'ne müdahale etme meşruiyeti vermekte, askeri konuşlandırmayı haklı çıkarmakta ve ülkelerin kararları üzerinde vesayet hakkını güçlendirmektedir.

Bu nedenle, İran'a karşı sert söylem işlevsel bir gereklilik haline gelmiştir; zira Amerikan mantığına göre düşman, ortadan kaldırılması gereken bir hedef değil, aksine kullanılması gereken bir araçtır.

İran hiçbir zaman Amerika için varoluşsal bir düşman olmamıştır, aksine kullanılabilir bir düşman olmuştur ve olmaya da devam etmektedir. Amerika'ya düşmanlık sloganları atan bir rejimin varlığı, ona Körfez ülkelerine güvenlik açısından şantaj yapma ve bağımsız bir bölgesel gücün oluşmasını engelleyerek Orta Doğu'yu sürekli bir korku içinde tutma imkanı vermektedir. Buna göre İran rejiminin düşmesi Amerikan projesine hizmet etmez; çünkü düşmanın düşmesi, gerekçenin düşmesi anlamına gelmektedir.

Bundan dolayı herhangi bir anlaşmayı dayatmadan önce gerginliğin tırmandırılması gerekli olan bir aşamadır; böylece anlaşma, özgür bir egemenlik seçimi değil, bir baskı sonucu olmaktadır.

Savaşa gelince; ABD'nin kendisinden fayda sağladığı dengenin kırılması anlamına gelmektedir; zira yıkım, İran'ın bir “korkuluk” olma görevini düşürebilir ve bölgeyi kontrol edilemez bir kaosa sokabilir. Bu nedenle Amerika, devirme olmaksızın yıpratma ve çözüm olmaksızın cezalandırma politikasını benimsemiştir.

Amerika'nın sert söylemi, İran'a yönelik olduğu kadar, özellikle Körfez ülkeleri olmak üzere tüm bölgeye yönelik olup böylece kendi şemsiyesi dışında güvenliğin olmadığını, kendi izni olmadan egemen bir kararın alınamayacağını ve kendi çıkarlarına hizmet edilmesi dışında bir denge kurulamayacağını söylemektedir.Böylelikle tehdit, toplu bir disiplin söylemine dönüşmektedir.

Amerika'nın İran'a karşı gerginliği tırmandırması, bir korku ifadesi değil, aksine hegemonyayı sürdürme arzusundan kaynaklanmaktadır; bu ise savaşın başlangıcı değil, aksine zorlayıcı müzakere aracı olduğu gibi bölgeyi yeniden kontrol etmek aracı olup, dayatılan dünya düzeninden sapan herkesin devrilmeyeceği, aksine cezalandırılacağı mesajını vermektedir. Dolayısıyla ABD, güçlü ya da zayıf bir İran istemiyor, aksine kendi istediği şekilde sınırlandırılmış bir İran istiyor.

Amerika'nın İran ve bölgeye yönelik politikasının en tehlikeli yönü, aleni olarak söylenilen tehdit ve uyarılar değil, aksine Ortadoğu'nun bağımsız bir aktör değil de bir nüfuz alanı olarak kalmasını sağlamak için çatışmaların yeniden yapılandırılmasının gizlice yönetilmesidir. Amerika, bölgenin güvenliğini değil, aksine bölgenin kırılganlığının sürmesini istiyor; bu yüzden krizleri çözmeye çalışmıyor, aksine krizleri kontrol altında tutmaya çalışıyor.

İster gerginlik diline aldanmak olsun isterse yatıştırma söylemine güvenmek olsun, her ikisi de ölümcül bir hatadır; çünkü her iki yön de aynı zihniyetten kaynaklanmaktadır ki o da hegemonya zihniyetidir. Zira tehdidin tonu yükseldiğinde, bölge bağımlılığa doğru itilir; tehdidin tonu düştüğünde ise egemenlik pahasına anlaşmalar yapılır.

Bundan dolayı bölge ülkelerinin ve halklarının görevi, siyasi ve fikri olarak uyanık olmak ve Amerika'nın sadece nüfuzunu sürdürmek için kendine düşmanlar yarattığını ve sadece başkalarının iradesini kısıtlamak için anlaşmalar yaptığını idrak eden bir bilinç inşa etmektir.

Gerçek kurtuluş, burada bir tehdidi ortadan kaldırmakla veya orada bir anlaşma imzalamakla başlamaz; aksine şantaj denklemini kırmak ve bölgenin güvenliğinin ithal edilemeyeceğini, egemenliğin bahşedilmediğini ve kararını yabancı güçlere teslim eden birinin milletlerin oyununda bir oyuncu olarak değil bir piyon olarak kalmaya devam edeceğini idrak etmekle başlar.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Munis Hamid – Irak

Devamını oku...

Nefret ve Kitlesel Kendine Zarar Verme Politikaları ve Tıp Fakültesi’nin Kapatılmasının Analizi

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Nefret ve Kitlesel Kendine Zarar Verme Politikaları ve Tıp Fakültesi’nin Kapatılmasının Analizi

Haber:

Hindistan, kayıtlı öğrencilerin çoğunluğunun Müslüman olması nedeniyle Keşmir'deki bir tıp fakültesini kapattı. Rashtriya Bajrang Dal ve Shri Mata Vaishnu Devi Sangarsh Komitesi de dahil olmak üzere Hindu gruplar, Bharatiya Janata Partisi ile birlikte kutlama yaptı. Jammu ve Keşmir Başbakanı Omar Abdullah, “Ülkenin diğer bölgelerinde insanlar tıp fakültelerinin açılması için mücadele ederken, burada ise bunların kapatılması için mücadele ettiler” dedi. (Ajanslar)

Yorum:

Hindutva grupları tarafından yönlendirilen ve körüklenen bu kolektif kendine zarar vermenin ardındaki hastalıklı zihniyetler, mevcut Hindutva sistemi altında bürokratik, yargısal ve medya daireleri aracılığıyla kurumsallaşmış bir nefret yapısı yaratan çoğunluğun yönetimi mefhumuna dayanmaktadır. Nitekim bu nefret, insanların temel haklarını talep etmelerini engellemektedir. Bu nefret saplantısının bedeli, kendine zarar veren bir zihniyete dönüşmesi olmuştur. Ayrıca bu nefretin boyutları Müslümanların ötesine uzanmaktadır.Dışlama ve nefretle ilgili bu yapısal takıntının kökleri, temel fikri İslam'a karşı savaşa odaklanan sömürgeci kapitalizme kadar uzanmaktadır. En kolay bir hedef olan Keşmir, bu nefretin birçok tezahürünü sergilemektedir.

Bu konunun anlaşılmasını sağlayacak ana eksenler aşağıdaki şekildedir:

1- Çoğunluğun yönetimi adına liyakatin inkar edilmesi:Shri Mata Vaishno Devi Tıp Mükemmeliyet Enstitüsü'nün tanınmasının iptali, sadece idari bir karar değildir, aksine dışlayıcı bir politikanın açık bir örneğidir.2025-2026 yılı tıp programının açılış döneminde, öğrenciler başarıya dayalı merkezi bir kabul sistemi aracılığıyla kabul edilmiş ve mevcut 50 kontenjanın 42'si, çoğunluğu Keşmirli olan Müslüman öğrenciler tarafından doldurulmuştur; dolayısıyla bu, liyakate dayalı bir başarı olarak kutlanması gerekiyordu ancak mevcut Hindu çevre bunu, Hindu bir kuruluş tarafından finanse edilen bir kuruma diğerlerinin sızması olarak değerlendirmiştir.Yönetim, son Delhi patlamasını kolay bir gerekçe olarak istismar ederek durumu daha da tırmandırmıştır; zira bazı Müslüman doktorların olayla bağlantılı olduğu iddiaları abartılarak olay, tüm Keşmirli Müslüman öğrencilere yönelik toplu şüpheyi meşrulaştırmak ve onları güvenlik tehditleri olarak damgalamak için kullanılmıştır.Yoğun siyasi baskıların ardından, Ulusal Tıp Komitesi, protestoların tırmanmasından birkaç gün sonra, çoğunluğun hakim eğilimini yatıştırmak için fakültenin tanınmasını geri çekmiştir.

2- Mutsuzluğun ve kendine zarar vermenin kutlanması:Belki de bu olayın en rahatsız edici yönü, halkın tepkisi olmuştur. Zira kapanmanın ardından, Sangharsh Samiti grubunun üyelerinin, zafer olarak gördükleri bu olayı kutlamak için tatlı dağıtıp dans ettiklerine tanık olunmuştur.Bu durum, nefretin egemen olduğu kaybedilmiş bir oyun gibi, ciddi bir kolektif psikolojik bozuklukla somutlaşmıştır. Nitekim onlar, sadece bölgelerindeki sağlık altyapısının yıkılmasını kutladılar ve bölgelerindeki dünya çapında bir tıp fakültesinin kaybını alkışladılar; çünkü bu fakültenin devam etmesi, Müslüman öğrencilerin orada kalması anlamına gelecekti. Bu, Müslümanları fırsatlardan mahrum bırakmanın verdiği zevkin, hastaneler ve üniversiteler gibi temel kurumları kaybetmenin üzüntüsünden daha ağır bastığı tehlikeli kolektif bir zihniyeti ortaya koymaktadır.Bu ise çoğunluğun, bir başkasının evlerinde barınmasına izin vermektense kendi evlerini yakmayı tercih ettiği bir intihar zihniyetidir!

3- Bürokrasi, yargı ve medya arasındaki gizli anlaşma:Bu olay bir istisna değildir, aksine Hindutva sistemindeki kurumsallaşmış nefret yapısının bir parçasıdır ve Müslümanlara yönelik düşmanlık çeşitli Hint kurumlarına yayılmıştır.Mahkemeler, Babri Mescidi davasında adaletten ziyade efsaneyi tercih etmesinde ve Gangubai ile Şah İdcah'daki kazı operasyonlarında İslam mirasını yok etmeyi amaçlamasında ortaya çıktığı gibi çoğunluğun iradesinin bir aracı haline gelmiştir. Ayrıca idareler, kitlesel cezalandırma olarak yasal prosedürler olmaksızın Müslümanların evlerini ve dükkanlarını yıkmak için "buldozer adaleti" olarak bilinen yöntemi kullanmaktadır.Rejim yanlısı medya ise, sürekli yayınlar yapmakta ve Müslümanları sızan kişiler, cihadı seven destekçiler veya toprak gaspçıları olarak nitelendirerek Müslümanları şeytanlaştırma söylemini abartma görevini üstlenmiştir;böylece bu tür eylemleri haklı gösteren ve Müslümanları, özellikle de Keşmirli Müslümanları insanlıklarından soyutlayan bir kamuoyu oluşturulmaktadır ki böylece de insanlar, onların eğitimden mahrum bırakılmasını ulusal güvenliği korumaya yönelik bir adım olarak görmektedir!

4- Temel ihtiyaçlara karşı körlük: Müslümanları disipline etme saplantısı, kitlelerin gerçek sefaletlerini görmelerini engellemektedir. Hükümet üniversiteleri kapatmak ve camileri yıkmak için kaynaklar harcarken, temel hizmetler çökmeye başlamıştır. Zira 2025 yılında Hindistan, Küresel Açlık Endeksi'nde 25,8’e ulaşan tehlikeli bir derecedeki düşük bir puanla 102. sırada yer almıştır. 172 milyondan fazla insan yetersiz beslenmemin acısını çekmekte ve çocuklar arasında görülen zayıflama oranları endişe verici boyutlara ulaşmıştır. Bu nefret, yoksul çoğunluğu mezhepçi fanatizm ve dini üstünlük gibi sahte kalorilerle besleyerek onları gerçek açlıklarından uzaklaştıran psikolojik bir uyuşturucu olarak çalışmaktadır.

5- Kendine zarar verme psikolojisinin gelişmesi:Tıp enstitüsünün kapanışının kutlanması, intihar eğilimli bir zihniyetin olgunlaşmasını temsil etmektedir.Çoğunluk, sadece Müslümanlara zarar vereceğini düşündükleri politikaları desteklemek üzere programlanmıştır; oysa nefret uğruna liyakati feda eden bir sistemin, eninde sonunda herkesin aleyhine çökeceğini idrak edememektedirler.

6- Kolay bir hedef olarak Keşmir: İşgal altındaki Keşmir, bu nefretin temel laboratuvarı olmaya devam etmektedir.Rejim için, onlarca yıldır kullanılan ulusal güvenlik gerekçesiyle suçları haklı çıkarmak kolaydır.Zira Hindutva nefret sistemi, Keşmirli öğrencileri hiçbir kanıt olmadan teröristler veya vatan hainleri olarak damgalamak yoluyla Müslümanların dışlanmasını meşrulaştırmaktadır.Fakültenin kapatılması, Keşmirli Müslümanların mesleki olarak ilerlemesini engellemek ve onların boyun eğdirilmiş ve ezilenler olarak kalmalarını sağlamak için stratejik bir araçtır.

7- Sömürgeci kapitalizmin yayılması ve İslam'a karşı savaş:Hindutva yönetimi altındaki Hinduların Müslümanlara karşı düşmanlığının tarihsel kökenleri olsa da, Modi'nin siyasi sistemi tamamen Hindu değil, küresel kapitalizmin bir uzantısıdır.Tıpkı İngilizlerin böl ve yönet politikasını kullandığı gibi, mevcut rejim de kitleleri bölerek Batılı güçlerin ve kapitalist elitlerin çıkarlarına hizmet etmektedir. Buradaki nefret, insanın insana kulluğunu reddeden karşıt fikri bir sistem olarak İslam'a yönelik.Hindutva projesi, İslam'ı ve Hilafeti yıkan aynı sömürgeci hedefi tekrarlamaktadır; zira İslam kimliğini, hegemonya ve sömürüye dayalı sisteme yönelik varoluşsal bir tehdit olarak görmektedir.

8- Müslümanların ötesine uzanan nefretin boyutları:Müslümanlar birincil hedef olsa da, bu nefret ateşi diğerlerini de tüketmektedir. Homojen bir Hindu Rashtra'ya doğru itme,misyonerliği yasaklayan yasalar ve kiliselere yönelik saldırılar yoluyla Hristiyanları hedef alırken, aynı zamanda tırmanan ihlaller ve azalan yasal korumalar yoluyla Hinduların Dalitler ve alt kastlarını da hedef almaktadır.Müslümanlardan nefret eden sınıfçı ve faşist sistem, aynı şekilde Dalitlerden de nefret ederek tüm ötekileştirilmiş grupların onurunu tehdit etmektedir.

9- Toplumsal adaletin yolu İslam: Laik demokrasinin ve milliyetçi tiranlığın başarısızlığı, beşeri sistemlerin doğası gereği adaleti sağlamaktan aciz olduğunu kanıtlamıştır. Zira bunlar her zaman kabilecelik ve tiranlık eğilimlerine açıktır. Gerçek adaleti sadece İslam sunmaktadır. Zira Hilafetin gölgesinde haklar, çoğunluğun arzularına veya seçim sonuçlarına terk edilmez; aksine şeriat, Müslümanlar ve gayrimüslimlerden oluşan tüm tebaanın hayatının, malının ve onurunun korunmasını garanti etmektedir.Bu nedenle, Keşmir krizinin ve Hindistan'ın parçalanmasının çözümü kısmi reformlar değildir; aksine sömürgeci sınırlarını söküp atacak, sömürgeci kapitalizme son verecek ve insanları adalet ve tevhit sancağı altında birleştirecek Raşidi Hilafetin kurulmasıdır. Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur: يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنَّا خَلَقْنَاكُم مِّن ذَكَرٍ وَأُنثَى وَجَعَلْنَاكُمْ شُعُوباً وَقَبَائِلَ لِتَعَارَفُوا۟ إِنَّ أَكْرَمَكُمْ عِندَ اللَّهِ أَتْقَاكُمْ إِنَّ اللَّهَ عَلِيمٌ خَبِيرٌ Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız, O'ndan en çok korkanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden haberdardır.” [Hucurat 13]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Muhammed Yunus - Hindistan

Devamını oku...

BAE'nin Çağrıda Bulunduğu Barış, Batı Ülkelerinin ve Yahudi Varlığının Çıkarlarını Zarar Görmekten Korumak İçindir

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

BAE'nin Çağrıda Bulunduğu Barış, Batı Ülkelerinin ve Yahudi Varlığının Çıkarlarını Zarar Görmekten Korumak İçindir

Haber:

Birleşik Arap Emirlikleri Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Şeyh Abdullah bin Zayed Al Nahyan, Birleşik Krallık Dışişleri, İngiliz Milletler Topluluğu ve Kalkınma Bakanı Yvette Cooper ile yaptığı telefon görüşmesinde, iki ülke arasındaki ikili ilişkileri ve ekonomik ortaklığı ve ikili ilişkileri geliştirmenin yollarını ele aldı. Orta Doğu'daki gelişmeler ve bölgesel ve küresel düzeyde barışın tesis edilmesi, güvenliğin ve istikrarın sağlanması için yapılan çabaların desteklenmesinin önemi de dahil olmak üzere ortak ilgi alanına giren bir dizi bölgesel ve uluslararası konuyu da ele aldı.BAE Dışişleri Bakanlığı Cuma günü, Rusya, Ukrayna ve ABD arasında Abu Dabi'de görüşmelerin başladığını ve bunun, Moskova ve Kiev arasında, Başkan Trump'ın yaklaşık 4 yıldır süren savaşı sona erdirmek için önerdiği planla ilgili doğrudan ilk açık müzakereler olduğunu açıkladı.BAE Dışişleri Bakanlığı açıklamasında, “görüşmelerin Abu Dabi'de başladığı ve görüşmelerin, diyaloğu teşvik etmeye ve krize siyasi çözümler bulmaya yönelik çabalar çerçevesinde iki gün sürmesinin planlandığı” ifade edildi. (El Gad TV, 26/01/2026)

Yorum:

BAE yöneticileri, sürekli olarak bölgede barışın sağlanmasının gerekliliğinden bahsediyorlar.Ancak Gazze, Batı Şeria, Sudan, Yemen ve Suriye'de yaşanan her şey onların bu belirsiz sloganları, ne yazık ki Müslüman ülkelerdeki sömürgeci kafirlerin çıkarlarını korumak, bu ülkelerde özellikle efendileri İngiltere'nin nüfuzunu güçlendirmek ve gaspçı Yahudi varlığını korumak için çağrıda bulundukları barış türünü örtbas etmek amacıyla attıklarını teyit etmektedir. Yani bu, kapitalist sistemin ve uluslararası ve yerel laik sistemin yerine İslam nizamının geçmesini engellemek için olan Batı’nın ve çıkarlarının barışıdır.

Nitekim bizler hala Yahudi varlığını kurtarmak, onun propagandasını yapmak ve halklar tarafından kabul edilebilir bir hale getirmek için normalleşmeyi pazarlamaya çalışanları hatırlıyoruz; ancak Allah'a hamd olsun bu girişimler başarısız olmuştur. Bu da BAE yöneticilerini, Trump'ın, yeni adlandırmaların yapıldığı ve bölgedeki Batı'nın ajan yöneticileri ve casusları tarafından korunan işgalden ibaret olan Gazze'de ilan ettiği sözde “Barış Kurulu'na” katılmak için çalışmaya sevk etmiştir.

BAE'nin yöneticileri, sadece mübarek Filistin topraklarının halkına karşı komplo kurmakla yetinmediler, aksine komplolarını çeşitli İslam ülkelerine de genişleterek efendileri İngiltere'ye hizmet etmek için Müslümanlara karşı suikastlar düzenlemek üzere paralı askerler topladılar.İslam ümmetinin durumu bu haldeyken, Ukrayna ile Rusya arasındaki savaş gibi siyasi ve askeri dosyalar konusunda onlardan ne beklenebilir ki?

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Nizar Cemal

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER