Perşembe, 16 Safer 1448 | 2026/07/30
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Trump’ın liderliğindeki Amerika, Küresel Benzersizlik Takıntısı Yüzünden Kendi Başını Yaktı

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Trump’ın liderliğindeki Amerika, Küresel Benzersizlik Takıntısı Yüzünden Kendi Başını Yaktı

Haber:

Çatışma senaryoları: İran savaşı, ABD’nin güç hesaplarını nasıl yeniden şekillendiriyor? (El Cezire Net, 25/07/2026)

Yorum:

Üç analitik rapor; ABD ile İran arasında tırmanan çatışmanın karmaşıklığını ortaya çıkarırken, askeri, siyasi ve stratejik sorular, çatışmanın geleceği ve ABD'nin hedeflerini gerçekleştirmek için güç kullanma kapasitesinin sınırları etrafında kesişmektedir:

1- Foreign Policy dergisi, ABD’nin karşı karşıya kalacağı askeri ve coğrafi zorlukların büyüklüğünü göz önünde bulundurarak mevcut koşullarda İran’a yönelik bir ABD kara işgali olasılığını dışlamıştır; zira İran’ın sahip olduğu askeri ve insan kapasitesi, geniş yüzölçümü, arazilerinin doğası ve karmaşık tedarik hatları, ABD’nin 2003 yılında Irak’ı işgalindeki askeri deneyimiyle karşılaştırıldığında, bu ülkede geniş çaplı bir kara harekâtı yürütmesini zor bir hale getirmektedir. Bu nedenle en gerçekçi senaryonun stratejik yerleri veya askeri ve ekonomik öneme sahip adaları hedef alan sınırlı kara operasyonlarının yürütülmesi olduğunu düşündüğü gibi, İran’ın petrol ihracatındaki rolü nedeniyle Hark Adası’nın da olası bir hedef olduğunu düşünmektedir; aynı zamanda füze ve insansız hava araçlarıyla saldırıya uğrama gibi ABD kuvvetlerinin maruz kalabileceği tehlikelere dikkat çekmiştir; bu da onları uzun vadeli bir askeri angajmanın içine sürükleyebilir. Nitekim eski askeri yetkililer ve uzmanların tanıklığı, komuta merkezlerine karşı nitelikli operasyonlar yürütebilen ABD ordusunun, bunları askeri bir zafere dönüştürme konusunda zorlukla karşı karşıya kalacağını göstermektedir.

2- Newsweek dergisi raporunda, küresel enerji ticaretinin büyük bir oranının geçtiği Hürmüz Boğazı krizine (çatışmanın kalbi) odaklanmıştır; zira bu boğaz, İran’ın uluslararası deniz trafiğini etkilemek için kullandığı stratejik bir baskı aracı haline gelmiştir. Nitekim yazar, Trump yönetiminin dört seçenekle karşı karşıya olduğunu, ancak bunların hepsinin büyük riskler ve maliyetler taşıdığını düşünmektedir:

Birincisi: İran’ın askeri mevzilerine yönelik hava saldırılarının genişletilmesi, İran’ın tutumunu değiştirmesini sağlamada başaralı olamamıştır; zira İran, deniz trafiği üzerinde baskı uygulayabilecek araçlara sahiptir.

İkincisi: Ticari tankerleri korumak için geniş çaplı bir ABD deniz gücünün konuşlanması; ancak bu konuşlanma, tehditlerle dolu bir ortamın gölgesinde çeşitli zorluklarla karşı karşıya kalacaktır.

Üçüncüsü: Adaları veya kıyı bölgelerini kontrol altına almak için sınırlı bir kara operasyonunun yürütülmesi; bu, büyük güçleri ve geniş askeri bir desteği gerektirmektedir ki bu da yüksek insan ve maddi kayıplara yol açabilir.

Dördüncüsü: Müzakerelere geri dönmek en az maliyetli seçenek ancak boğazın yönetimi ve bölgesel dosyalar konusunda iki ülke arasındaki derin anlaşmazlıklar nedeniyle uygulanması zordur.

3- Foreign Affairs dergisi ise savaşın ortaya çıkardığı dönüşümlerin niteliğine dair daha geniş bir okuma sunmuştur; dergiye göre İran'la yaşanan çatışma, ABD'nin çatışmaları hızla sonuçlandırmak için askeri üstünlüğüne güvenmeye alışkın olduğu aşamanın sonuna gelindiğine dair bir işareti temsil etmektedir. Ayrıca 1991 Körfez Savaşı ile mevcut savaş arasında bir karşılaştırma yaparak; özellikle insansız hava araçları ve düşük maliyetli hassas füzeler gibi modern askeri teknolojilerin yaygınlaştığını ve artık büyük güçlerin tekelinde olmadığını ve bunun da daha az güçlü devletlerin çatışmaları uzatabilmesine ve daha fazla kayıp ile hasara yol açabilmesine imkan tanıdığını vurgulamaktadır. Aynı şekilde İran'ın bölgesel müttefik ağlarına ve küresel deniz taşımacılığı ile enerjiyi etkilemek amacıyla Hürmüz Boğazı gibi geleneksel olmayan harp araçlarına sahip olduğuna odaklanılmıştır.

Bu üç rapor, bir ana fikir üzerinde birleşmektedir ki o da şudur; ABD ile İran arasındaki çatışma, doğrudan askeri harekatın sınırlarını aşmış olup ABD artık askeri üstünlüğünü istikrarlı siyasi sonuçlara dönüştürememekte ve çatışmanın geleceği artık, taraflardan birinin sonuçları yönetebilme ve bunların uzun vadeli açık bir krize dönüşmesini engelleyebilme gücüyle belirlenmektedir.

Buna rağmen Trump, hâlâ sadece kendi açgözlü ve kibirli çağrısını dinlemekte ve İran’ı Amerika’nın yörüngesinde dönen bir devlet değil, ona tabi bir devlet haline getirme konusunda ısrar etmektedir.

Son olarak: Devletler arasındaki egemenlik çatışmaları, genel olarak halkların, özel olarak da İslam ümmetinin üzerinde yol açtığı tüm felaketlerle birlikte devam edecektir; ta ki Allah Subhanehu ve Teala'nın vaadi ve Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in yeryüzünde istihlaf, yani Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafet müjdesi gerçekleşene kadar; umulur ki onun zamanı çok ama çok yaklaşmıştır. Allah’tan bize, onu görmeyi ve bizleri onun şahitleri ve sadık askerleri olmayı ikram etmesini diliyoruz.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Raziye Abdullah

Devamını oku...

Dava Maddesi Düzmece Bir Şekilde Değiştirilerek Hizb-ut Tahrir Genci Nasruddin’in Yargılanmasında Israr Ediliyor!

Facebook sayfasında iyiliği emredip kötülükten nehyeden bir paylaşım yapması üzerine Nasruddin Muhammed Sâmin Âdem kardeşimiz, 19 Temmuz 2026 Pazar günü eş Şevâk şehrinde Askeri İstihbarat tarafından gözaltına alınmış, ardından 20 Temmuz 2026 Pazartesi günü de eş Şevak Emniyeti’ne sevk edilerek hakkında Sudan Ceza Kanunu’nun 69. Maddesi uyarınca 1057 numaralı soruşturma dosyası açılmıştı. Ancak bu maddenin kendilerini komik duruma düşüreceğini ve suçlamanın siyasi saiklerle hazırlandığının açıkça anlaşılacağını fark eden yetkililer, dosyadaki suçlama maddesini Bilişim Suçları Kanunu’nun 25. maddesiyle değiştirmişlerdir. Söz konusu madde şöyledir: “Her kim, bir kimsenin itibarını zedelemek amacıyla bilgi ve iletişim ağını yahut herhangi bir bilgi aracını ve uygulamasını hazırlar veya kullanırsa, üç yılı geçmeyen hapis, kırbaç veya her iki ceza ile birden cezalandırılır.” Yetkililer, soruşturma dosyasına delil olarak da Nasreddin’in Facebook paylaşımının şu son bölümü eklemişlerdir: “Eş Şevaklı Hizb-ut Tahrir mensubu aziz kardeşim! Bu sistem altında güven de yoktur, emniyet de. Üzerimize musallat olan bu rejim; bir utanç, yolsuzluk, yağma ve hırsızlık rejimidir. Bu rejim ne karıncayı koruyabilir ne de eşeği. Aksine insanı kurtulunması gereken bir karınca gibi görür. Bu anlamsız ve lanetli savaşta insanların nasıl öldürüldüğünü hepimiz tanık olduk. Bu yüzden yüce İslam’ın hükümlerini uygulayan, ülkeyi ve kulları koruyan, Müslümanlar arasındaki kin ve nefreti söküp atan, toplumu yozlaştırmak için çalışanlarla mücadele eden, Allah’a, Rasûlü’ne ve müminlere karşı savaşanlardan hesap soran Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafet Devleti kurulmadıkça emniyet ve güvenlikten bahsedilemez. Allah’ım! Bize Nübüvvet Minhacı üzere bir Hilafet nasip et ki o topluluk bozguna uğrasın ve arkalarını dönüp kaçsınlar! Bilakis onlara vaat edilen vakit kıyamettir; kıyamet ise daha dehşetli ve daha acıdır.

Rabbimiz Allah’tan ölenleri kabul buyurmasını, onları cennetinin en geniş yerine yerleştirmesini, ailelerine ve yakınlarına sabır ve metanet vermesini niyaz ederiz. Şüphesiz biz Allah’tan geldik ve O’na döneceğiz.” (Paylaşım, üzerinde herhangi bir düzeltme yapılmadan olduğu gibi aktarılmıştır.)

Bu rejime bağlı güvenlik birimlerinin tutumundan; ülkenin ve halkın hayrını isteyen, hakkı söyleyen, bu bozuk gerçekliği İslam temelinde değiştirmeye çalışan bu ümmetin samimi evlatlarına karşı dalalet yolunda yürümek, suç uydurmak ve kumpas davaları açmak konusunda kararlı ve ısrarcı oldukları açıkça anlaşılıyor.

Gözaltılar ve hapishaneler Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti olarak bizim ancak hakkı haykırma gücümüzü ve yüce İslam ideolojisi üzerindeki kararlılığımızı artıracaktır. Bu yolun yolcuları az olsa bile bu yoldan asla sapmayacağız. Ümmetin çıkarlarını savunmaya, sömürgeci kâfirlerin ve uşaklarının planlarını ifşa etmeye; Sevgili Peygamberimiz Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in şu buyruğuna icabet ederek iyiliği emretmeye ve kötülükten nehyetmeye devam edeceğiz:

وَالَّذِي نَفْسِي بِيَدِهِ لَتَأْمُرُنَّ بِالْمَعْرُوفِ وَلَتَنْهَوُنَّ عَنِ الْمُنْكَرِ أو لَيوشِكَنَّ اللهُ أَنْ يبْعَثَ عَلَيكُمْ عِقَاباً من عِنْدِهِ ثًمَّ لَتَدْعُنَّهُ فَلاَ يسْتَجِيبُ لَكُمْ  “Nefsim elinde olana yemin derim ki ya marufu emreder, münkerden nehyedersiniz ya da Allah katından size bir ceza gönderir de sonra O’na dua edersiniz ama size icabet edilmez.” [Ahmed, Tirmizi, Beyhaki]

İbrâhîm Usmân [Ebu Halîl]
حزب التحرير
Hizb-ut Tahrir
Sudan Vilayeti Resmi Sözcüsü

Devamını oku...

25 Temmuz, Modern Ulus-Devletin Başarısızlığının Bir Göstergesidir; Kurtuluş Ancak Raşidi Hilâfet’in Kurulmasıyla Mümkündür

25 Temmuz tarihi, Tunus’un sömürge döneminden bu yana yaşadığı derin krizi gözler önüne seren önemli bir dönüm noktasıdır. Diktatörlük ile demokrasi arasında gidip gelen modern ulus devlet modeli, Hilafetin yıkılmasından sonra sömürgeciliğin kurduğu düzenin bir uzantısı olduğunu kanıtlamıştır. Bu devlet, İslam’ı yönetimden ve yasamadan dışlamanın yanı sıra, sömürgeciliğin çıkarlarına ve yağmacı şirketlerine göbekten bağlanmıştır.

Hayat pahalılığı, elektrik ve su kesintileri, Yeşil Tunus’un sahip olduğu gizli hazinelere, büyük servetlere ve devasa potansiyele rağmen bu stratejik başarısızlığın birer tanığıdır. Bu zenginlikler, ülke halkının hizmetine sunulup bağımsız kararlar alınması ve kalkınmanın sağlanması için kullanılacağına, kafirlerin yağmasına terk edilmiştir.

Ey Tunus halkı! Bugün devlet başkanı ile muhalifleri arasında cereyan eden çatışma, ülkenin gerçekliğini değiştirmek veya krizlerin köklerini kurutmak üzerine değil, sadece aynı sistem içinde kimin yöneteceğine dair bir güç mücadelesidir. Bu yüzden krizler tekrarlanmış, halkın durumu kötüleşmeye devam etmiştir. Çünkü şekilleri ne olursa olsun beşerî sistemler; temel hizmetlerdeki sürekli gerilemenin yanı sıra yoksulluk, zulüm ve yolsuzluktan başka bir şey üretmemiştir. Dolayısıyla, sistemin dayandığı temeller aynı kaldığı sürece sadece yöneticilerin değiştirilmesi ülkenin gerçekliğini kesinlikle değiştirmeyecektir.

Bu anlayıştan hareketle, gerçek ve üretken değişim; ancak devrimin hedeflerine bağlı kalmakla, beşerî sistemi tüm şekilleriyle, sütunlarıyla ve sembolleriyle yıkmakla, bunun enkazı üzerinde İslam yönetimini kurmakla, devlet ve toplumu İslami akide temelinde inşa etmekle, insanların işlerini İslam şeriatına göre yönetmekle, ümmetin servetlerini geri almak ve onun iradesini özgürleştirmekle mümkündür.

Ey yeşil ülkenin halkı! Hizb-ut Tahrir / Tunus Vilayeti, İslam şeriatını uygulamak üzere Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafet’i kurmak için enerjinizi seferber etmeye ve ümmeti kendi liderliği altında toplamaya çağırıyor ve Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Medine-i Münevvere’de ilk İslam devletini kurmasını örnek alarak, Tunus’u Hilafet devletinin dayanak noktası haline getirmek için güç ve kuvvet sahiplerinden nusret talep ediyor.

Allah’ın zafer ve hakimiyet vaadini yerine getirmek, Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in İmam Ahmed’in rivayet ettiği hadis-i şerifte geçen müjdesini gerçekleştirmek üzere, güçlü ve kuvvet ehlinden kendisine nusret verecek kimselerin hazırlayacağına konusunda Allah’a olan güveni ve inancı tamdır.

ثُمَّ تَكُونُ خِلَافَةً عَلَى مِنْهَاجِ النُّبُوَّةِ “Sonra Nübüvvet metodu üzere Hilafet olacaktır.”

Devamını oku...

ABD ile Türkiye Arasında Rus S-400 Füzeleri Krizi

  • Kategori Makaleler
  •   |  

El-Raye Gazetesi

ABD ile Türkiye Arasında Rus S-400 Füzeleri Krizi

Üstad Hasan Hamdan’ın Kaleminden

Bu kriz bizi Şam Devrimi’ne geri götürüyor; zira Rusya, Amerika’nın kendisine ödüller ve ayrıcalıklar sunacağını, üzerinden yaptırımları kaldıracağını ve belki de Kırım Yarımadası’nı ele geçirmesine göz yumacağını zannederek Amerika’nın çıkarlarını güvence altına almak için Suriye’ye müdahale etmişti;

Devrim uzayıp Rusya’nın bir bataklığa saplandığı ortaya çıkınca Amerika, Rusya’nın bu tehlikeyi artık fark ettiğini anladı; bu nedenle Rusya'nın, Amerika'nın hesap edemediği eylemlerde bulunma konusunda acele etmesinden korkmuştu. Bunun üzerine ABD, Rusya'nın çizilen sınırları aşmayacak şekilde saldırılarının ritmini kontrol altında tutması için Türkiye’ye Rusya ile ittifaka benzer bir ortaklık kurmasını telkin etti; çizilen bu sınır ise, Suriye krizine ilişkin ABD'nin nihai çözüm projesi tamamlanmadan önce İdlib'de toplanan muhalefetin ortadan kaldırılmamasıydı; çünkü ABD, nihai çözüm şekillendirilirken rejimle müzakere edebilmesi için muhalefetin varlığını sürdürmesini istiyordu. Zahiri olarak Türkiye devrimin dostu gibi görünürken, Rusya da rejimin dostu gibi görünüyordu.

Nitekim Rus uçağının düşürülmesi olayının ardından Rusya ile Türkiye arasındaki ilişkiler krize girmişti. Amerika, tarafların uzlaşmasına önem verdiğinden dolayı Türkiye’nin özür dilemesini ve Rusya ile yakınlaşmasını düşünmüştü ki bizzat öyle de oldu. Nitekim Türkiye, Rus uçağının kendi hava sahasını ihlal ettiğini ve özrü hak etmediğini vurgulamasının ardından geri adım atarak 27 Haziran 2016'da özür dilemişti.

Kremlin sözcüsü Dmitri Peskov o zaman şunları açıklamıştı: “Türkiye Cumhurbaşkanı, düşürülen Rus uçağı nedeniyle öldürülen pilotun ailesine taziyelerini ve içten başsağlığı dileklerini iletti ve özür diledi.” Ayrıca Erdoğan'ın, “Türkiye ile Rusya arasındaki geleneksel dostane ilişkileri düzeltmek için elinden geleni yapacağını” vurguladığı eklemesinde bulundu. (El-Arabiya, 27/6/2016).

Bunun ardından ilişkiler oldukça iyi bir hal almış ve Erdoğan ile Putin, sürekli anlaşmalara ve görüşmelere girmişti; zira Erdoğan, Türkiye Cumhurbaşkanlığı kaynaklarına göre 29/6/2016 tarihinde Putin’i telefonla aramıştı: (Konuşma son derece dostane bir atmosferde gerçekleşmişti). Ardından Türkiye ve Rusya iki dost gibi görünmeye ve Erdoğan Putin’e “dostum” diye hitap etmeye başlamıştı; nitekim Suriye konusunda aralarındaki iş birliği ve tuzaklar en üst düzeye ulaşmıştı; böylece, Müslümanları öldüren ve evleri füzelerle bombalayan, yakın bir dost sanılan kişi ile, apaçık bir düşmanla yakınlaşmıştı.

Bu durum, Rusya'nın konumunun kötüleştiği ve İdlib'deki muhalefeti ortadan kaldırmakla tehdit etmeye başladığı 2017 yılının sonlarına kadar devam etmişti. Bu o kadar hassas bir konuydu ki ABD, Rusya’nın kendi başına hareket edip kendi isteğinin dışına çıkmasından ve Amerika'nın Suriye krizine yönelik siyasi çözümü olgunlaşmadan önce İdlib’e kasıtlı olarak nihai bir saldırı başlatmasından korkmuştu. Bu aşamada Türkiye'nin Rusya ile ittifaka benzer güçlü bir yakınlaşma kurması gerekiyordu ki böylece İdlib'e yönelik kapsamlı bir saldırı ancak her iki tarafın onayıyla gerçekleşebilsin.

Böylece 2,5 milyar Dolarlık S-400 sistemi anlaşması ortaya çıkmıştı; bu ise, özellikle Rusya’nın ekonomik krizinin ve Batı’nın üzerine uyguladığı yaptırımların gölgesinde Rusya için cazip bir anlaşmaydı. Erdoğan ise bunu; 2016 Temmuz ortasındaki başarısız askeri darbe girişiminin ardından Türk pilotların yarısından fazlasının tutuklanması ve bu nedenle Türk Hava Kuvvetlerinin elindeki tüm F-16 savaş uçaklarını kullanacak yeterli sayıda kalifiye pilota sahip olmamasıyla gerekçelendirmişti; o zaman savaş uçaklarını kullanan pilotlardaki bu eksikliği telafi etmek ve ülkenin hava savunmasını sağlamak için gelişmiş Rus S-400 sistemine ihtiyacı vardı.

Rusya bu anlaşmadan dolayı sevinmişti ancak Türkiye başlangıçta sistemin ortak üretimi konusunda iş birliği yapılmasını şart koşmuştu ki Rusya bunu reddetmişti; bunun üzerine Türkiye bundan vazgeçerek, bu şart olmadan anlaşmayı kabul etmişti ki ancak bu sayede o dönemde Rusya’nın İdlib’e yönelik saldırısını durdurmayı başarabilmişti. Amerika bu anlaşmadan haberdardı ve başlangıçta bu konuda sert bir tutum sergilememiş; aksine işleri sakin bir şekilde ilerlemeye terk etmiştir; ancak istediğini elde edince, dosyayı yeniden gündeme getirip baskı uygulamaya başlamıştır. Türkiye bu krizin tehlikelerinin farkında olduğu için, özellikle ABD'nin “Düşmanlarına Yaptırımlar Yoluyla Karşı Koyma Yasası” (CAATSA) kapsamındaki yaptırımlarının ardından bu sistemi depoda tutmuş, kullanmamış veya konuşlandırmamıştır; 2017 yılında yürürlüğe giren bu ABD projesi, Rusya ile büyük askeri anlaşmalar yapan ülkelere yaptırım uygulanmasını öngörüyor ve bu durumun en göze çarpan sonuçlarından biri de Türkiye'nin F-35 beşinci nesil savaş uçağı programından tamamen uzaklaştırılması olmuştur.

Kısa süre önce Türkiye’de düzenlenen NATO Zirvesi’nde Trump ve Erdoğan’ın görüşmesinin ardından birçok konuda anlaşmaya varılmış olup bunlardan biri de S-400 sisteminden vazgeçilmesi karşılığında Türkiye’ye uygulanan yaptırımların kaldırılması olup öneri, bu sistemin bir Körfez ülkesine satılmasını da içeriyordu. Daha net bir ifadeyle: Sistemin satın alınması, Şam devrimiyle bağlantılı siyasi gerekçelerle ve ABD'nin yeşil ışık yakmasıyla gerçekleşmişti; sistemden vazgeçilmesi ve satılması da yine ABD-İran savaşıyla ilişkili bir Amerikan yeşil ışığıyla olmuştur; yani her iki durumda da Erdoğan Türkiye’si bu adımları ABD'nin çıkarlarına hizmet etmek amacıyla atmıştır.

Bu da Erdoğan’ın bir şekilde savaşa katılmayı kabul ettiği anlamına gelmektedir; ancak buradaki katılım, İran’a doğrudan bir saldırı ya da savaşa fiilen katılma şeklinde olmayabilir; daha ziyade askeri üslerin açılması, Türk topraklarının kullanılması ve Türkiye ile Körfez ülkeleri arasındaki savunma anlaşmalarının aktifleştirilmesi şeklinde olabilir.

Bu durum, Trump ile Erdoğan arasındaki ilişkinin sağlamlığını, Trump’ın Erdoğan’a yönelttiği büyük övgülerinin boyutunu ve Erdoğan’ın Trump ile olan ilişkisi nedeniyle Yahudi varlığına karşı savaşa katılmaktan kaçındığını söylediğini teyit etmektedir; bu ilişki ise mukaddesatlar, kan, namus ve Gazze pahasına kurulmuştur. Ancak bazı zihinler, batıl ile süslenmiş olduğundan artık gerçeği görememekte ve sırf başkalarıyla karşılaştırıldığı için batılı yüceltmeye başlamaktadır… La havle vela kuvvete illa billah.

Kaynak:El-Raye Gazetesi-610. Sayı-29/07/2026

Devamını oku...

Ülkenin Kırılgan Ekonomisini Canlandırmak İçin Hizb-ut Tahrir / Bangladeş Vilayeti, Sömürgeci Tahakkümden Kurtulmuş, Kendi Kendine Yeten İslami Bir Bütçe Taslağı Sunmak Üzere Çevrim İçi Bir Konferans Düzenledi

Öğrencilerin ve halkın canları pahasına iktidara gelen geçiş hükümeti, devrik Hasina rejiminin geride bıraktığı kırılgan ekonomiyi canlandırmak için etkili hiçbir adım atmamıştır. Aksine, görevden ayrılmadan önce Amerika ile zararlı bir ticaret anlaşması imzalayarak Amerika’nın ülke ekonomisi üzerinde hegemonya kurmasına izin vermiştir. Ekonomik iyileşme, enflasyonun kontrol altına alınması, istihdamın artırılması ve sosyal refahın sağlanacağı vaadinde bulunan Bangladeş Milliyetçi Partisi (BNP) hükümeti ise 9,38 trilyon Taka tutarındaki ilk bütçesini açıklamıştır. Ancak acı olan gerçek şu ki, bu bütçede hiçbir yapısal değişiklik görülmemektedir. Sömürgeci borç tuzağı ile KDV ve vergilere dayalı sömürücü vergi sistemi aynen korunmuştur. Bu çerçevede Hizb-ut Tahrir / Bangladeş Vilayeti, 24 Temmuz 2026 Cuma günü saat 19.30’da, “Kırılgan Ekonomiyi Canlandırmak İçin Kendi Kendine Yeten İslami Bütçe Taslağı” başlıklı bir çevrim içi konferans düzenlemiş, konferans, El-Vakiye kanalında canlı olarak yayımlanmıştır.

Videonun linki: https://rumble.com/v7d6nne-national-budget-conference-blueprint-for-a-self-reliant-islamic-budget.html؟start=98

İlk konuşmacı yaptığı konuşmada şunları söylemiştir: Geçmiş bütçeler, Batılı sömürgeci kurumlar olan Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası’nın reçetelerine göre, sömürücü kapitalist ekonomik model esas alınarak hazırlandığı için halkın beklentilerini karşılayamamıştır. Önceki bütçelerde devlet gelirlerinin temel kaynağı KDV ve vergilerdi; bugün de durum değişmemiştir. Geçmişte olduğu gibi dış borçlar, faiz yükü ve bütçe açıkları vardı; mevcut bütçede de bunların tamamı aynen devam etmektedir. Eski bütçelerde Yıllık Kalkınma Programı (ADP), Gayrisafi Yurt İçi Hasıla (GSYİH) büyümesi ve vergi/GSYİH oranı gibi hedefler belirleniyordu. Mevcut bütçe de aynı alanlara ilişkin hedefler koymaktadır. Bu da göstermektedir ki sistem değişmemiş, yalnızca rakamlar, ödenekler ve sloganlar değişmiştir; bütçenin temel yapısı ise olduğu gibi korunmuştur.

Konuşmacı daha sonra, sömürücü kapitalist ekonomi modeli ve sömürgeci borç düzeni içine hapsedilmiş mevcut bütçenin gerçek mahiyetini ortaya koymak amacıyla şu konuları ayrıntılı biçimde ele almıştır:

- Damlama (trickle-down) ekonomi modeli ve servetin az sayıdaki kapitalistin elinde toplanması,

- Devletin sömürücü vergi sistemi,

- Borç tuzağı,

- Borç şartları ve ekonomik kölelik.

Ayrıca konuşmacı, sosyal güvenlik ağları programları ile “refah devleti” anlayışının gerçekte halkı özgürleştiren mekanizmalar değil, siyasi araçlar olduğunu da açıklamştır. Bütçede hükümet, sosyal güvenlik sektörüne önem verdiğini belirterek “Aile Kartı”, “Çiftçi Kartı”, “Sağlık Kartı” ve yerel yönetimler ile Su Geliştirme Kurulu aracılığıyla ülke genelinde yürütülen kanal kazı projeleri gibi uygulamalara yer vermiştir. Oysa bu programlar, halkın karşı karşıya bulunduğu sorunlarla kıyaslandığında son derece sınırlıdır ve temel meseleleri örtbas etmeye yönelik sonuçsuz girişimlerdir. Bir taraftan seyyar satıcılardan vergi alınırken, diğer taraftan sosyal yardım programları uygulanmaktadır. Daha da önemlisi, refah devleti anlayışı halka duyulan sevgiden doğmamıştır. Bu anlayış, kapitalist sömürünün ezdiği halk kitlelerinin öfkesini yatıştırmak amacıyla Batılı yönetici sınıfların geliştirdiği siyasi bir stratejiden ibarettir.

Konferansın ikinci konuşmacısı ise İslam iktisadının temel esaslarını ve bunlara dayalı, kendi kendine yeten bir ekonomi ile kamu refahını sağlayacak İslami bütçe taslağını sunmuştur. Kapitalist ekonomik yapının aksine, İslam ekonomisinin temel ilkelerinden biri servetin adil biçimde dağıtılmasını sağlamak ve zenginliğin az sayıdaki kapitalistin elinde tekelleşmesini önlemektir. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyuruyor:

كَيْ لَا يَكُونَ دُولَةً بَيْنَ الْأَغْنِيَاءِ مِنكُمْ “Ta ki içinizdeki zenginler arasında elden ele dolaşan bir devlet olmasın.” [Haşr 7]

İslam ekonomik sisteminin bir diğer temel ilkesi ise her ferdin temel ihtiyaçlarının; yiyecek, giyecek ve barınma ihtiyaçlarının karşılanmasını, ayrıca eğitim, sağlık ve güvenlik gibi temel hakların güvence altına alınmasını sağlamaktır. Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

لَيْسَ لِابْنِ آدَمَ حَقٌّ فِي سِوَى هَذِهِ الْخِصَالِ؛ بَيْتٌ يَسْكُنُهُ، وَثَوْبٌ يُوَارِي عَوْرَتَهُ، وَجِلْفُ الْخُبْزِ وَالْمَاءِ “Âdemoğlunun şu üç şey dışında bir hakkı yoktur: Oturacağı bir ev, avretini örtecek bir elbise ve bir parça ekmek ile su.” [Tirmizî] İslam ekonomik sisteminde devletin görevi yalnızca temel ihtiyaçları karşılamak değildir. Aynı zamanda vatandaşların meşru yollarla refah, izzet ve onurlu bir hayat sürebilecekleri ortamı oluşturmaktır.

Bangladeş şartlarında İslami ekonomi modeline dayalı bir bütçenin kamu refahını nasıl sağlayacağını ve ülkeyi kendi kendine yeterli bir ekonomiye nasıl dönüştüreceğini açıklayan konuşmacı şu gelir kalemlerini ayrıntılı olarak ele almıştır:

- Kamu mülkiyetinden elde edilen gelirler,

- Haraç,

- Devlete ait ağır sanayi kuruluşlarının kâr gelirleri,

- Cizye: Gayrimüslim vatandaşların can ve mal güvenliğinin sağlanması karşılığında alınan devlet geliri,

- Zekât Fonu: Servetin yeniden dağıtılmasını ve yoksulluğun azaltılmasını sağlayan etkin bir mekanizma.

وَلَوْ أَنَّ أَهْلَ الْقُرَى آمَنُوا وَاتَّقَوْا لَفَتَحْنَا عَلَيْهِمْ بَرَكَاتٍ مِنَ السَّمَاءِ وَالْأَرْضِ وَلَكِنْ كَذَّبُوا فَأَخَذْنَاهُمْ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ “O ülkelerin halkı inansalar ve sakınsalardı, elbette onların üstüne gökten ve yerden nice bereket kapıları açardık, fakat yalanladılar, biz de ettikleri yüzünden onları yakalayıverdik.” [Araf 95]

Devamını oku...

SAYI 610 Çıktı - Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi El-Raye Gazetesi

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi

El-Raye Gazetesi Yeniden Yayında

 

Biz, Hizb-ut Tahrir Medya Ofisi olarak takipçilerimiz ve Merkezi Medya Bürosu Web Sayfası misafirlerimize, Hizb-ut Tahrir tarafından 1954 yılında başlatılan El-Raye Gazetesinin tekrar yayına başlatılmasını duyurmaktan gurur duyarız. Karanlık ve zorba rejimlerin baskısı sonucu haftalık yayınlanan gazete durdurulmuştu. Şimdi Hizb-ut Tahrir El-Raye Gazetesini Allah’ın izniyle tekrar başlatacaktır.

Devamını oku...

Amerika'nın Borcu, Doların Hâkimiyetinin Sonunu Mu Getiriyor?

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Amerika'nın Borcu, Doların Hâkimiyetinin Sonunu Mu Getiriyor?

Seksen yıldan fazla bir süredir Dolar, sadece Amerika’nın ulusal para birimi olmakla kalmamış, aynı zamanda küresel finans sisteminin omurgası haline gelmiştir. Çünkü petrol ve temel emtia ticaretinin büyük bir kısmı onun aracılığıyla fiyatlandırılmakta, merkez bankalarının rezervlerinin önemli bir oranı onunla yönetilmekte, uluslararası ödemeler onunla gerçekleştirilmekte ve küresel piyasalardaki varlıkların değeri onunla ölçülmektedir. Bu da Amerika’ya modern tarihte hiçbir ekonomik gücün sahip olmadığı olağanüstü bir ayrıcalık sağlamıştır; bu ise Dolar ve ABD Hazine tahvillerine yönelik süregelen küresel talebin gölgesinde, ona bütçe açığını finanse etme ve borçlarını kendi ulusal parasıyla ihraç etme gücünü oluşturmaktadır.

Ancak ekonomi tarihi bize, para birimlerinin hakimiyetinin sonsuz olmadığını öğretmiştir. Nitekim İngiliz Sterlini, küresel para sistemine öncülük etme konusunda Doların önüne geçmişti; ancak İngiltere İmparatorluğu’nun ekonomik ve mali gücünün gerilemesiyle birlikte bu konumunu aşamalı olarak kaybetmiştir. Sterlin’in hakimiyeti, İkinci Dünya Savaşı sonrası Doların ulaştığı düzeye ulaşmamış olsa da, deneyimler, herhangi bir para biriminin gücünün nihayetinde onun arkasında duran ekonominin sağlamlığıyla bağlantılı olarak kaldığını teyit etmektedir.

Şu ana kadar Doların yakın zamanda çökeceğine dair kesin işaretler bulunmamakta ancak Dolar, İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesinden bu yana tanık olmadığı zorluklarla karşı karşıyadır. ABD’nin kamu borcundaki sürekli artış, kronik bütçe açığı ve borç servisi maliyetindeki hızla artan yükseliş; evet tüm bu faktörler, giderek çok sayıdaki ülkeyi ABD Dolarına olan bağımlılık düzeylerini yeniden gözden geçirmeye sevk etmeye başlamıştır.

Uluslararası Para Fonu (IMF) verileri, Doların küresel döviz rezervleri içindeki payının, milenyumun başında (2000'lerin başında) %70'in üzerindeyken son yıllarda %57 civarına gerilediğine işaret etmektedir. Diğer tüm para birimlerinden büyük bir farkla birinci sıradaki yerini korumasına rağmen bu düşüş, merkez bankalarının rezervlerini çeşitlendirme yönündeki politikalarında aşamalı bir dönüşümü yansıtmaktadır.

Aynı doğrultuda, dünya genelindeki merkez bankaları altın alımlarını yoğunlaştırmıştır. Dünya Altın Konseyi verileri, 2022 ve 2023 yıllarının modern veri kayıtlarının tutulmaya başlanmasından bu yana en yüksek resmi altın alım seviyelerine sahne olduğunu ve bu eğilimin 2024 ile 2025 yılları boyunca da devam ettiğini göstermektedir.

Verilerin açıklaması aşağıdaki şekildedir:

- 2022: 1.082 ton (tarihi bir rekor).

- 2023: 1.037 ton (yıllık bazda ikinci en yüksek seviye).

- 2024: Yaklaşık 1.045 ton; bazı tahminlere göre rakam 1.089 tona kadar yükselmektedir.

- 2025: Yaklaşık 1.025 ton; böylece resmi alımların bin tonu aştığı üst üste dördüncü yıl olmuştur.

- 2026: İlk yarı verileri bu eğilimin devam ettiğini ortaya koymaktadır; zira ilk çeyrekte net (altın) alımlar yaklaşık 85 tona ulaşmıştır.

Bu ilgi sadece yatırım değerlendirmelerinden değil, aynı zamanda stratejik değerlendirmelerinden de kaynaklanmaktadır. Zira Batı’nın uyguladığı mali yaptırımlar, özellikle de 2022’de Rus rezervlerinin bir kısmının dondurulması birçok ülkeyi, rezervlerini çeşitlendirme ve enflasyon ile jeopolitik risklere karşı korunma isteğinin yanı sıra herhangi bir ülkenin kontrolüne tabi olmayan varlıklarını güçlendirmeye sevk etmiştir. Böylece altın, değer depolama ve finansal egemenliği koruma aracı olarak geleneksel rolünü yeniden üstlenmiştir.

Aynı zamanda BRICS grubu, geleneksel finans sisteminin en önemli zorluklarından biri olarak öne çıkmaktadır. Üye ülkeler, (BRICS’in ortaya çıkışı konusunda bazı çekinceler olsa da) aralarındaki ticarette yerel para birimlerinin kullanımını genişletip giderek artan sayıdaki işlemlerde Dolara olan bağımlılığı azaltmaya çalışmaktadır; bununla birlikte bu grup, şu ana kadar ne ortak bir para birimine ne de küresel düzeyde Dolarla rekabet edebilecek bir finansal sisteme sahip değildir.

Tüm bu gelişmelere rağmen Doların gücü sadece ABD ekonomisinin büyüklüğüne değil, aynı zamanda ABD finans piyasalarının derinliği, hazine tahvillerinin muazzam likiditesi, hukukun üstünlüğü, parasal kurumların bağımsızlığı ve Dolar cinsinden varlıklar üzerindeki küresel güveni de kapsayacak şekilde bütüncül bir sisteme dayanmaktadır. Bugüne kadar bu unsurları bir arada barındıran başka bir para birimi bulunmamaktadır.

Ancak belirleyici faktör, Amerika’nın kendi içinde kalmaya devam etmektedir. Eğer federal borçlar ekonomik büyüme oranını aşan bir hızla artmaya devam eder ve borç faizleri genel bütçenin giderek artan bir kısmını tüketirse, Dolara olan küresel güven artan bir baskıya maruz kalabilir; bu da Doların üstesinden gelen bir rakibin ortaya çıkması nedeniyle değil, aksine egemen para biriminin dayandığı finansal temellerin aşınmasının bir sonucudur.

Doların nüfuzu neden aşınabilir?

Bu süreci hızlandırabilecek bir dizi yapısal faktör bulunmakta olup bunların en öne çıkanları şunlardır:

- 38 trilyon Doları aşan kamu borcundaki sürekli genişleme, mali ve ticari açıkların devam etmesiyle birleşince, ABD’nin borçlanmaya olan bağımlılığını artırmaktadır.

- Doların jeopolitik çatışmalarda bir araç olarak kullanımının artması, bazı ülkeleri, mali yaptırımlara maruz kalma riskini azaltacak alternatifler aramaya itmiştir.

- Siyasi kutuplaşma ve borç tavanı ile kamu harcamaları konusunda tekrarlanan anlaşmazlıklar sonucunda, ABD’nin ekonomik politikalarının istikrarına olan güvenin azalması.

- Uluslararası ticarette, özellikle de gelişmekte olan ekonomiler arasında yerel para birimlerinin kullanımının genişlemesi.

Doların hâkimiyetinin gerilemesi nasıl mümkün olabilir?

Eğer bu eğilimler devam ederse, gerilemenin ani değil aşamalı olması ve aşağıdaki birkaç aşamadan geçmesi muhtemeldir:

- Küresel rezervler ve ticari işlemler içinde Doların payında kademeli bir düşüş.

- Uluslararası ticaretin düzenlenmesinde altına ve yerel para birimlerine olan bağımlılığın artması.

- Bazı bölgesel pazarlarda Yuan, Euro ve egemen destekli dijital para birimlerinin kullanımının yaygınlaşması.

- Küresel para sisteminin, neredeyse tamamen Dolara bağımlı olmak yerine kademeli olarak çoklu para birimi sistemine geçişi.

Doların tamamen çökmesi senaryosuna gelince; Amerikan ekonomisine ve onun finans kurumlarına yönelik geniş çaplı bir güven kaybını gerektirmektedir; mevcut göstergeler buna işaret etmese de, ancak mali dengesizliklerin devam etmesi bu olasılığı hem kısa hem de uzun vadede artırabilir.

Doların bir alternatifi var mı?

Şu ana kadar Doların sahip olduğu tüm unsurları barındıran tek bir alternatif bulunmamaktadır; ancak küresel sahnede birçok seçenekler öne çıkmaya çalışmaktadır ki bunların en önemlileri şunlardır:

- Euro, en yakın rakiplerden biri olmakla birlikte ama Avrupa Birliği içinde siyasi ve ekonomik zorluklarla karşı karşıya olup Dolardan da önce çökebilir.

- Çin Yuanı, dünyanın ikinci en büyük ekonomisinin ağırlığıyla desteklense de ancak sermaye hareketlerine getirilen kısıtlamalar, bu para biriminin küresel yaygınlığını sınırlamaktadır.

- Merkez bankası dijital para birimleri (CBDC'ler), Doların hakimiyetinden uzak sınır ötesi ödemeleri kolaylaştırabilir; ancak devletler tarafından benimsenmesi durumunda güvenli olmayabilir.

- İster ulusal para birimlerinin kullanımının genişletilmesi yoluyla ister ortak ödeme araçlarının geliştirilmesi yoluyla olsun BRICS grubu içindeki yeni mali düzenlemeler.

- Jeopolitik risklerin tırmanmasının gölgesinde stratejik bir varlık ve güvenli liman olarak konumunu yeniden kazanan altın.

Eğer Doların hakimiyetinin sona ermesi gerçekleşirse, bir devletin veya ittifakın alacağı siyasi bir kararın sonucu olmayacak ve bir gecede onun yerini alacak yeni bir para biriminin duyurulmasıyla da gerçekleşmeyecektir. Aksine bu durum, mali dengesizlikler yoluyla biriken, devletlerin ve yatırımcıların hesaplarını değiştiren ve Dolara olan bağımlılığı daha çoklu bir para sistemi lehine kademeli olarak gerileten uzun bir sürecin ürünü olacaktır.

Kapitalizmin yol açtığı sefalet, gerginlik, çöküşler ve mali krizlerden kurtulmanın tek yolu, kökenlere geri dönmektir; bu da zorunlu kağıt paralara (Dolar gibi) dayalı mevcut para sisteminin değiştirilip, altın ve gümüş sistemine geri dönmekle gerçekleşebilir; zira altın ve gümüş, bu sorunların çözümünü temsil etmektedir ki bu da şu yollarla gerçekleştirilebilir:

Enflasyonu ve sorumsuz harcamaları dizginlemek: Altın ve gümüşün basılması mümkün değildir; bu da devletlerin denetimsiz para oluşturma gücünü sınırlamakta, dolayısıyla enflasyonu ve aşırı kamu harcamalarını dizginlemektedir.

Uzun vadeli mali istikrar: Para biriminin değerli bir madene bağlanması, keskin dalgalanmaları önleyecek ve mali sisteme daha fazla istikrar sağlayacaktır.

Adalet ve şeffaflık: İki madeni para sistemi, paraların siyasi kararlardan bağımsız olmasını güvence altına alacaktır.

Ama madeni para sisteminin geri dönüşünü, ancak siyasi kararına sahip olan güçlü bir devlet dayatabilir ve madeni para sistemi o devletin ideolojisiyle bağlantılı olmalıdır; madeni para sisteminin ya da temeli, altın veya gümüş yahut her ikisiyle %100 oranında desteklenen vekil para kullanımını zorunlu kılan İslam'dan başka herhangi bir ideoloji yoktur. Bu nedenle İslami ekonomik sistemin, kapitalist sistemin yarattığı krizler, çöküşler, kargaşa ve istikrarsızlıklardan son derece uzak olduğunu görüyoruz.

Ey Müslümanlar; bu dünya için doğru ve köklü çözümler ideolojinizde mevcuttur; ancak bunların sahada uygulanması gerekir ve bunun uygulanmasını da ancak Hilafet Devleti gerçekleştirecektir. Bu nedenle ümmetinin akıbetinin bilincinde olan ve Allah’ın kendisine farz kıldığı hususları idrak eden her baliğ Müslümanın, İslami hayatı yeniden başlatmak ve şeriatı tatbik konumuna getirmek için Hizb-ut Tahrir ile birlikte yoluna devam etmesi gerekir ki böylece İslam’ın sancağı dalgalansın ve bizler de insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmet konumuna geri dönelim. Zira nefsimizde olanı değiştirip harekete geçmezsek, Allah da bizim gerçekliğimizi değiştirmeyecektir. Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur: إِنَّ اللّهَ لاَ يُغَيِّرُ مَا بِقَوْمٍ حَتَّى يُغَيِّرُواْ مَا بِأَنْفُسِهِمْŞüphesiz ki bir kavim, kendini nefsini değiştirmedikçe; Allah da onları değiştirmez.” [Rad 11]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Nebil Abdulkerim

Devamını oku...

Katar ve Mısır Doha’da: Gazze Trump'ın Planıyla Tartışılıyor ve İran İse Washington'ın Muhtırasıyla Yönetiliyor

Haber-Yorum

Katar ve Mısır Doha’da: Gazze Trump'ın Planıyla Tartışılıyor ve İran İse Washington'ın Muhtırasıyla Yönetiliyor

Haber:

Katar Başbakanı ve Dışişleri Bakanı Şeyh Muhammed bin Abdurrahman Al Sani Cumartesi günü, Mısır Dışişleri Bakanı Bedir Abdulati’yi kabul etti; ikili, bölgesel durumları ve gerilimi azaltmaya yönelik çabaları ele aldılar. Katar Başbakanı, Hürmüz Boğazı'nda seyrüsefer özgürlüğünün güvence altına alınması da dahil olmak üzere ABD ile İran arasındaki mutabakat zaptı çerçevesinde üzerinde uzlaşılan hususlara tüm tarafların uymasının gerekliliğini vurguladı. Taraflar ayrıca, ABD Başkanı Donald Trump’ın Gazze, Batı Şeria ve Doğu Kudüs’e ilişkin planının birinci aşamasındaki taahhütlerin yerine getirilmesinin ve sonraki iki aşamaya geçilmesinin önemini vurguladılar. (El Cezire Net, 25 Temmuz 2026).

Yorum:

Doha ile Kahire arasında “rutin” bir diplomatik görüşme. Sahne bu şekilde sunuluyor; ancak her iki açıklamayı da dikkatle okuyan biri, alışageldik diplomatik nezaket cümlelerinden çok daha derin bir şey görür; yani bölge güvenliği için Washington-Tahran muhtırası ile Gazze ve Kudüs'ün geleceği için Trump’ın planının rota olarak kabul edilmesi gibi ümmetin koymadığı ve seçmediği bu iki referansın kabul edildiğinin açıkça ilan edildiğini görür!

ABD ile İran arasındaki mutabakat zaptına gelince, Katarlılar tüm tarafların buna uymasını talep ediyorlar. Bu da Hürmüz Boğazı’ndan Kızıldeniz’e kadar uzanan bölgenin güvenliğinin artık zımnen iki tarafın üzerinde anlaştığı hususa mahkûm olduğu anlamına gelmektedir. Peki Trump’ın Amerika’sına bölgesel güvenliğin çatısını çizme yetkisini kim verdi?

Gazze ve Kudüs'e gelince; bu açıklamada en acı verici olan şey, yerine getirilmesi gereken yükümlülükler bağlamında Trump’ın adının Doğu Kudüs ile birlikte anılmasıdır! Mısır açıklamasının işaret ettiği Trump’ın planı; Yahudi varlığının meşru bir varlık olduğunu ve Kudüs konusunda ise aklın kabul etmediği ve şeriatın cevaz vermediği bir çözümü onaylayan planın ta kendisidir. Mısır ve Katar dışişleri bakanlarından Trump'ın planının gerekliliklerini yerine getirmeleri talep edildiğinde, bu ikisi sadece ateşkesten bahsetmiyorlar, aynı zamanda davanın tamamen tasfiye edilmesi projesine meşruiyet kazandırıyorlar.

İşte büyük felaket de burada yatıyor. Zira tehlike, planlarını dayatan Amerika’da değildir; zira bu, onun bilinen bir alışkanlığıdır; aksine tehlike, bu planları hemen kucaklayıp benimseyen ve bunların uygulanmasını talep eden yöneticilerdedir ki böylece düşman ile dost arasındaki fark artık neredeyse görünmez bir hale gelmiştir. Nitekim Filistin davası, bir zamanlar ümmetin davası, yani bir din ve mukaddesatlar davasıydı; bugün ise Trump'ın planına ve Washington mutabakatına dayanan diplomatik bir görüşmenin gündem maddelerinden biri haline gelmiştir!

Şüphesiz ki ümmet; Trump’ın aşamaları ya da Washington’un muhtıraları aracılığıyla Kudüs’ünü de Gazze’sini de geri alamayacaktır. Zira bu süreçler, toprağı özgürleştirmek için değil; aksine işgali yönetmek, onun ömrünü uzatmak ve ona meşruiyet kazandırmak için tasarlanmıştır. Ümmetin orduları, bağımlılığın zincirlerinden kurtulup Allah’ın kendilerine farz kıldığı sorumluluğu yerine getirmedikçe, Kudüs açıklamalarda var olsa da gerçeklikte yok olmaya ve uğruna tek bir kılıç dahi hareket ettirilmeksizin her görüşmede anılmaya devam edilecektir.

وَلَن يَجْعَلَ اللَّهُ لِلْكَافِرِينَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ سَبِيلاً
Allah, müminlerin aleyhine kâfirlere hiçbir yol vermez.” [Nisa 141]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Muhammed Nasır

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER