Siyasi Bakışlar: Türkiye ve Dünya Gündemindeki Önemli Gelişmeler
- Kategori Değişim TV
- |
Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) Genel Sekreteri Casim el-Budeyvi, 2 Nisan 2026 Perşembe günü Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ni “mevcut ve gerekli tüm araçların kullanılmasına” izin veren bir karar çıkarmaya çağırdı. Ayrıca Konsey’in “uluslararası su yollarının korunması ve deniz trafiğinin güvenliğinin sağlanması için tüm sorumluluklarını üstlenmesi ve gerekli tedbirleri alması” gerektiğini vurguladı. Suudi Arabistan, BAE, Bahreyn, Katar, Kuveyt ve Umman’dan oluşan Körfez İşbirliği Konseyi ile Güvenlik Konseyi arasında yapılan bu görüşme; Konsey’in 15 üyesinin Bahreyn tarafından sunulan ve boğazda seyrüsefer serbestisini garanti altına almak için bir devlete veya devletler grubuna gerekli tüm tedbirleri alma yetkisi veren karar tasarısını görüştüğü bir zamanda gerçekleşmiştir.
Siyasetteki çocukların dahi yeltenmeyeceği ve Allah Subhânehu ve Teâlâ ’nın rızasını gözeten hiçbir Müslümanın ise asla tevessül etmeyeceği bu basiretsiz ve beceriksiz siyasi girişim karşısında, Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi olarak biz, aşağıdaki hususları beyan ediyoruz:
1- Hürmüz Boğazı bir İslam toprağıdır; dolayısıyla Müslümanlar onun üzerinde söz sahibidir. Müslümanlardan başkasının onun üzerinde söz sahibi olması asla caiz değildir. Ne BM Güvenlik Konseyi’nin ne de kafir devletlere güçlerin, bu boğaz veya Müslüman beldelerindeki diğer boğaz ve su yolları üzerinde söz sahibi olmasına çağrıda bulunmak asla caiz değildir.
2- Bahreyn’in sunduğu ve Körfez İşbirliği Konseyi’nin benimsediği bu çağrı, ihanet ve zilletin bir kanıtı ve göstergesidir. Bu çağrı, Müslüman beldelerinin anormal bir şekilde küçük ve zayıf devletçiklere bölünmüş olmasının, başlarında ise topraklarını, hava sahalarını ve sularını sömürgeci kafirlere peşkeş çeken Ruveybida yöneticilerin bulunmasının bir sonucudur.
3- Müslümanların savaşı da birdir, barışı da birdir. Herhangi bir kafirin topraklarının bir parçasına saldırmasına izin vermeleri asla caiz değildir. Müslümanlar tek bir beden gibi hareket etmelidirler. Birbirlerini koruyup kollamalı ve herhangi bir uzvuna yapılacak saldırıyı engellemelidirler. Kardeşlerine saldırı düzenlemek için topraklarının, hava sahalarının ve sularının bir üs olarak kullanılmasına izin vermek, Allah’a yemin olsun ki en büyük cürümlerden biridir!
4- Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, büyük devletlerin bir sömürgeci aparatıdır. Herhangi bir Müslüman beldesinin egemenliğiyle ilgili kararlar almak için bu konseye başvurulması asla caiz değildir.
5- Müslümanların tüm sorunlarının yegâne çözümü; İslam topraklarını Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafet Devleti altında toplamaktır. Halife Müslümanların arkasında savaşacağı ve kendisiyle korunacağı bir kalkandır. Hilafet Devleti olsa sömürgeci kafirler herhangi bir İslami toprağa saldırmayı akıllarından bile geçiremeyeceklerdir. Eğer Müslümanların bir halifesi olsaydı, Amerika ve beslemesi Yahudi varlığı Müslümanlara saldırmaya asla cesaret edemezdi.
6- Eğer bu Ruveybida yöneticiler olmasaydı; Amerika ne İran’a saldırabilir ne de daha öncesinde Irak ve Afganistan’ı işgal edebilirdi. Bu nedenle Müslümanları, bu Ruveybida yöneticileri devirmek, bu zayıf devletçiklerden kurtulmak, Nübüvvet metodu üzere ikinci Raşidi Hilafet’i kurmak, Allah’ın indirdikleriyle hükmetmek, kafirlerin topraklarımıza saldırmasını engellemek ve İslam’ı dünyaya taşımak için Hizb-ut Tahrir ile birlikte çalışmaya ve ona yardım etmeye çağırıyoruz.
Donald Trump, Paskalya Pazarı’nda yayınladığı çılgınca bir mesajda şu ifadeleri kullandı: “Salı günü İran’da hem enerji santrali günü hem de köprü günü olacak. Bunun bir benzeri olmayacak! Şu boğazı açın artık! Yoksa cehennemde yaşayacaksınız. Görüyorsunuz, Allah’a hamdolsun.” - ABD Başkanı Donald Trump-. Trump daha önce de İran için “Onları ait oldukları yere, taş devrine geri götüreceğiz” tehdidinde bulunmuş, bu ifade Savaş Bakanı Pete Hegseth tarafından da tekrarlanmıştı.
Evet kuşkusuz hamd; itaat ettiğimiz ve merhametini dilediğimiz Allah’a mahsustur. Evet hamd; Firavunu ve onun gibileri helak eden Allah’a mahsustur. Evet hamd, kibirleri sebebiyle imparatorlukları yerle yeksan Allah’a mahsustur.
Doğrusu, çağımızın Firavunları, nefret dolu emperyal küstahlıklarıyla taş devrinden söz ederken bile tarihin verdiği derslerden bîhaberdirler. Trump’ın İran’a karşı kullandığı bu dil, siyasi hedeflere ulaşmak için ezici bir gücün ve topyekûn yıkım tehdidinin kullanıldığı ABD askerî tarihinde uzun süredir var olan bir yaklaşımın yansımasıdır.
Irak’ta ABD, 1991 Körfez Savaşı’ndan 2003’teki “şok ve dehşet” bombardımanına, işgal ve sonrasındaki süreçlere kadar sivil altyapıyı ağır şekilde tahrip eden çok sayıda operasyon yürütmüştür. Okullar, hastaneler, enerji santralleri ve su sistemleri dahil olmak üzere tüm şehirler ağır hasar görmüş, milyonlarca Iraklı yerinden edilmiş ve uzun vadeli insani krizlere neden olunmuştur. Benzer şekilde Afganistan’da, 2001 yılında ABD öncülüğündeki işgalin ardından onlarca yıl süren çatışmalar, bombardımanlar ve ayrım gözetmeyen saldırılar, sayısız sivilin ölümüne ve köylerin, eğitim ve sağlık altyapısının geniş çapta yıkımına yol açmıştır.
Bu vahşet sicili tarihin derinliklerine kadar uzanmaktadır. İkinci Dünya Savaşı sırasında Amerika; Tokyo, Osaka ve Toyama gibi Japon şehirlerinde geniş çaplı yangın bombası saldırıları düzenlemiş, ardından Hiroşima ve Nagazaki’ye atom bombaları atarak yüz binlerce insanın ölümüne neden olmuş ve şehir merkezlerini yerle bir etmiştir. Vietnam’da “Rolling Thunder Operasyonu” gibi saldırılarla alt yapı hedef alınmış, ekolojik yıkıma ve devasa sivil kayıplarına yol açmıştır. Asya ve Orta Doğu’nun ötesinde, Latin Amerika’da da Şili ve Guatemala’daki darbeler gibi gizli müdahaleler ve paramiliter gruplara verilen destek, uzun süreli toplumsal ve ekonomik istikrarsızlıklara yol açmıştır. Tüm bu bölgelerde, aşırı askeri güç kullanma ve sivil hayatı felç etme stratejisi, ABD’nin jeopolitik amaçlarını dayatmak için kullandığı tutarlı bir araç olmuş ve çatışmalar sona erdikten çok sonra bile devam eden insani felaketlere yol açmıştır.
ABD’nin sivilleri koruma, demokrasiyi yayma veya tiranlığı sona erdirme gibi söylemlerle maskelediği geçmişteki askeri tehditlerinin aksine, İran’a yönelik mevcut uyarılar tüm maskeleri indirmiştir. Bugün kullandığı dil her şeyi net bir şekilde ortaya koymuştur. Trump’ın İran’ı taş devrine döndüreceğiz tehdidi, yıkımı bizzat öven bir dil taşımakta; bir zamanlar ahlaki gerekçelerin arkasına gizlenen şiddet ve yıkım aşkını gün yüzüne çıkarmaktadır. ABD artık gücünü, toplumları yok edecek şekilde kullanabileceğini gizleme gereği dahi duymamaktadır; Trump’ın bu söylemi, onun sertliğinin ve vahşetinin açık bir göstergesidir.
Sonuç olarak her geçen gün daha fazla dünya; kaba kuvvete veya kâra değil, adalete, refaha ve gerçek merhamete dayalı bir nizama hasret duymaktadır; mevcut kapitalist sistem bunları sağlayamaz. Küresel elitler güçleriyle gösteriş yapıp yıkımı yüceltirken, sıradan insanlar acı çekmekte; insan onurunu, şerefini ve hayatın kutsallığını her şeyin üstünde tutan bir yönetime özlem duymaktadırlar.
Kalıcı istikrar ve gerçek barış ancak Allah’ın indirdiği esaslara dayanan, hayatı koruyan, adaleti tesis eden ve merhameti esas alan bir sistemle mümkündür. Bu alternatif, Hilafet düzenidir. İslam, ayrım gözetmeden ve çifte standart uygulamadan tüm insanları adil bir şekilde yönetecektir. Raşidi Hilafet, insanlığı kapitalizmin zulmünden ve karanlığından kurtarıp İslam’ın aydınlığına ve adaletine çıkaracak olan yegâne sistemdir.
أَوَلَمْ يَسِيرُوا فِي الْأَرْضِ فَيَنظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذِينَ كَانُوا مِن قَبْلِهِمْ كَانُوا۟ هُمْ أَشَدَّ مِنْهُمْ قُوَّةً وَآثَاراً فِي الْأَرْضِ فَأَخَذَهُمُ اللَّهُ بِذُنُوبِهِمْ وَمَا كَانَ لَهُم مِّنَ اللَّهِ مِن وَاقٍ “Onlar yeryüzünde dolaşıp, kendilerinden öncekilerin akıbetlerinin nasıl olduğuna bakmadılar mı? Onlar, kendilerinden daha güçlü ve yeryüzündeki eserleri daha üstündü. Böyle iken Allah, günahları sebebiyle onları yakaladı. Onları Allah’ın azabından koruyacak hiç kimse olmadı.” [Mümin 21]
Şam diyarı halkı, Yahudi parlamentosu Knesset’in, zindanlarında bulunan yaklaşık 9500 Filistinli esir hakkında idam cezasını onayladığı haberini duyar duymaz kardeşlerine destek olmak amacıyla ayağa kalktı. Suriye’nin pek çok şehir ve kasabasında, kardeşlerine yardım olunması çağrısında bulunan kitlesel halk gösterileri düzenlendi. Gösterilerde, esirleri ve Mescidi Aksa’yı kurtarmak için cihat ilan edilmesi ve orduların harekete geçirilmesi çağrısında bulunuldu. Göstericiler, Müslümanların büyük çoğunluğunun gaflet uykusunda bulunduğu ve yöneticilerinin iş birliği yaptığı bir dönemde, esaret altında bulunan kardeşlerine ve bir aydan uzun süredir Yahudi varlığı tarafından kapatılan, içinde namaz kılınması engellenen Peygamber Efendimiz SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in mukaddes mekânı Mescid-i Aksa’ya destek olmak için canlarını feda etmeye hazır olduklarını ifade ettiler.
Suriye halkının bu kıyamı, düşmanları ve onların kiralık yöneticileri, yapay sınırlarla veya değersiz milliyetçi çağrılarla İslam Ümmetini ne kadar parçalamaya çalışırlarsa çalışsınlar, İslam ümmetinin tek bir vücut olduğunu kanıtlamıştır.
Ey Müslümanlar! Bizim Yahudi varlığıyla olan mücadelemiz, bir çıkar ya da sınır mücadelesi değildir; varoluşsal bir mücadeledir. Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın şu vaadi gerçekleşene kadar bu varoluşsal mücadele sona ermeyecektir:
فَإِذَا جَاءَ وَعْدُ الْآخِرَةِ لِيَسُوءُوا وُجُوهَكُمْ وَلِيَدْخُلُوا الْمَسْجِدَ كَمَا دَخَلُوهُ أَوَّلَ مَرَّةٍ وَلِيُتَبِّرُوا مَا عَلَوْا تَتْبِيراً “İki vaatten ikincisinin vakti gelince, yüzünüzü üzüntüye sokmaları, kötülük yapmaları, önceden Mescid’e girdikleri gibi girmeleri, ele geçirdikleri yerleri harap etmeleri için onları tekrar göndereceğiz.” [İsra 7]
لَا تَقُومُ السَّاعَةُ حَتَّى يُقَاتِلَ الْمُسْلِمُونَ الْيَهُودَ، فَيَقْتُلُهُمْ الْمُسْلِمُونَ، حَتَّى يَخْتَبِئَ الْيَهُودِيُّ مِنْ وَرَاءِ الْحَجَرِ وَالشَّجَرِ، فَيَقُولُ الْحَجَرُ أَوْ الشَّجَرُ يَا مُسْلِمُ يَا عَبْدَ اللَّهِ، هَذَا يَهُودِيٌّ خَلْفِي فَتَعَالَ فَاقْتُلْهُ، إِلَّا الْغَرْقَدَ فَإِنَّهُ مِنْ شَجَرِ الْيَهُودِ “Müslümanlar Yahudilerle savaşmadıkça kıyamet kopmaz. O harpte Müslümanlar Yahudileri öldürecekler. Öyle ki, Yahudi, taşın ve ağacın arkasına saklanacak da, taş veya ağaç; “Ey Müslüman, Ey Allah’ın kulu! İşte arkamda bir Yahudi. Gel, onu öldür” der. Yalnızca Garkad bir şey söylemez. Zira o, Yahudilerin ağaçlarındandır.” Yöneticiler, bu savaşın kaçınılmaz olduğu gerçeğini ne kadar görmezden gelirlerse gelsinler; Yahudi varlığı ile güvenlik anlaşmaları imzalamaya ne kadar hevesli olurlarsa olsunlar; Filistin halkına yardım etmeyi, hatta Yahudilerin Suriye topraklarına ve halkına düzenlediği saldırıları ne kadar umursamazlarsa umursasınlar; onların bu durumu çatışmanın özünü ve kaçınılmazlığını asla değiştirmeyecektir.
Yahudi varlığı, Müslümanlarla olan mücadelesini bir varlık mücadelesi olarak görmektedir; bu yüzden onların güç kaynaklarını yok etmek ve toprakları üzerinde hâkimiyet kurmak için elinden geleni yapmaktadır. Fırat’tan Nil’e uzanan emellerini açıkça dile getirmekte, Mescid-i Aksa’yı yıkıp yerine sözde mabedini kurmayı hedeflemekte ve ülkeyi parçalamak için her türlü ayrılıkçı unsuru ve mezhepçi yapıları desteklemektedir. Tüm bunlara rağmen hala bu gaspçı varlıkla olan çatışmanın hakikatinden gaflet içinde olmak ve bu çatışmanın kaçınılmazlığı görmezden gelmemiz akıl kârı mıdır?
Sonuçları ne olursa olsun, Filistin’deki kardeşlerimize yardım edilmesi farzdır. Bu nedenle Şam diyarı halkı, kardeşlerine yardım etmek için kararlılıkla ve azimle seferber olmuştur. İslam’ın ana yurdu olan Şam’a yakışan da budur.
Ancak asıl büyük sorumluluk, genel olarak Müslüman beldelerindeki ordulardadır. Ey askerler! Nureddin Zengi ve Selahaddin gibi kurtarıcıların siretini yeniden canlandırmaya, Yahudi varlığına karşı kazanılan zaferi müjdeleyen ve gökleri çınlatan tekbir seslerine ortak olmaya hiç mi özlem duymuyor musunuz?
Yahudi varlığı aslında zayıf bir varlıktır; Müslüman ordularının tek bir samimi hamlesine bakar. Aksa Tufanı operasyonu hem bu varlığın hem de destekçisi Amerika’nın ne kadar kırılgan olduklarını kanıtlamıştır. Onlar, Allah’ın hükmünü yerine getiren, dinine yardım etmek için savaşan, evlatları cihada ve Allah yolunda şehadete âşık olan ideolojik bir devletin karşısında asla tutunamazlar.
Ey ordular! Hizb-ut Tahrir’li kardeşleriniz olarak biz, size Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in şu hadisini hatırlatıyoruz:
الْمُسْلِمُ أَخُو الْمُسْلِمِ لَا يَظْلِمُهُ وَلَا يَحْقِرُهُ وَلَا يَخْذُلُهُ “Müslüman, Müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu hor görmez ve onu yüz üstü bırakmaz” Sizi dininize sahip çıkmaya, esir kardeşlerinize yardım etmeye ve Müslümanların ilk kıblesi, Peygamberimiz SallAllahu Aleyhi ve Sellem ’in İsra yurdu Mescid-i Aksa’yı kurtarmaya çağırıyoruz.
Allah’ın vaadini, yeryüzünde Allah’ın hükmünü uygulayan sadık ve ihlaslı müminler ancak gerçekleştirecektir. Allah’ın vaadini gerçekleştirmenin yolu da Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafettir. Hilafet, adaleti yayacak, Allah’ın kullarına yardım etmek ve ülkeyi kurtarmak için orduları harekete geçirecektir. Öyleyse gelin o devletin yardımcıları ve askerlerinden olun; kurtuluşumuz, zaferimiz ve hem dünyada hem de ahiretteki izzetimiz ancak bundadır.
ABD Büyükelçiliği, Dakka’da bulunan Babür dönemine ait Musa Han Camii’nin restorasyonu için 235.000 dolarlık bir hibe vereceğini duyurdu. Soruyoruz, Ortadoğu’da camileri yerle bir eden ve Müslümanların oluk oluk kanını akıtan haçlı Amerika neden aniden Bangladeş’teki tek bir camiye ilgi duymaya başladı? Bunun bir hayırseverlik işi olmadığı aşikar. Tam aksine planlı bir aldatmacadır. Bu, “kültürel mirası koruma” maskesi altında, kan emici Amerika’nın ellerindeki masum Müslüman kanını yıkamak için başvurduğu kurnazca bir girişimdir. Bu ikiyüzlülüğün zamanlaması da manidardır. Bu adım, Amerika’nın İran’a karşı yürüttüğü yeni Haçlı seferiyle aynı döneme denk geliyor; ABD Savunma Bakanı Hegseth, Amerika’nın bu haçlı seferine önderlik ettiğini söyledi.
Mescid-i Aksa’nın dokunulmazlığının ihlaline aktif biçimde katılan, Gazze ile ilgili Birleşmiş Milletler kararlarının uygulanmasını engelleyen Amerika’nın birdenbire Dakka’daki bir caminin restorasyonunu finanse etmesi Bangladeşli Müslümanları kandırmaktan, onlarla ilgileniyormuş gibi görünmekten başka bir şey değildir. Zira Amerikan savaş makinesinin, dünya genelindeki İslami mirası yerle bir ettiği çok iyi biliniyor. ABD öncülüğündeki güçler, UNESCO Dünya Mirası listesinde yer alan Halep Ulu Camii’ni yerle bir etmişlerdir. Desteklediği hava saldırıları, bir zamanlar İslam medeniyetinin yeryüzündeki incisi olan Rakka şehrini dümdüz etmiş, kurtuluş bahanesiyle camileri, kültür merkezlerini harabeye çevirmiştir!
Bu finansman, Amerika’nın İslam’a karşı yürüttüğü kültürel sömürgeciliğin bir uzantısından başka bir şey değildir. Amerika, Bangladeş’teki bir miras alanını finanse ederek, Bangladeşli Müslümanların Amerika nezdinde özel bir yere sahip olduklarını hissettirmeye çalışmakta, böylece bizi Filistinli ve İranlı Müslümanlarla olan dayanışmamızdan ve kardeşlik bağımızdan koparmayı hedeflemektedir. Adeta “sizin mirasınız önemli, onlarınki değil” mesajını vererek, kardeşlerimize yönelik saldırılarını meşrulaştırmaya çalışmaktadır. Bu, klasik bir böl ve yönet siyasetidir.
Ancak Amerika, bu kadar bariz tiyatro oyunlarıyla Bangladeşli Müslümanları kandırabileceğini sanıyorsa, yanılıyor. Çünkü Bangladeşli Müslümanlar, İslam ümmetinin küresel mücadelesine gönülden bağlıdırlar. Bizler Filistin’de dökülen kanları, İran’a yönelik saldırganlığı ve Amerika’nın Orta Doğu’daki İslami mirası nasıl yok ettiğini görüyoruz. Katliamlarını örtbas etmek için mirasımızı bir kılıf olarak kullanma çabasını tamamen reddediyoruz. Amerika’nın Bangladeş’te bir caminin restorasyonunu finanse etmesi; Amerika ve müttefiklerinin Gazze’de işlediği katliamları ve savaş makinesiyle yıllardır İslam’ın mukaddesatına verdiği zararı ve tahribatı asla silemez.
Amerika ister finansman ister sahte diplomasi yoluyla olsun ne kadar aldatmacaya başvurursa vursun, Bangladeşli Müslümanların aklıyla alay edemeyeceğini, ferasetlerini asla köreltemeyeceğini bilmelidir. Bizler Filistinli ve İranlı mazlum Müslümanların yanındayız ve bu Haçlı devletinin ikiyüzlülüğünü şiddetle reddediyoruz. Son olarak Hizb-ut Tahrir / Bangladeş Vilayeti olarak biz; Bangladeş hükümetini, Amerika’nın İslam ülkelerinde insanlığa karşı işlediği suçları aklamak için siyasi bir araç olarak kullandığı her türlü yabancı finansmanı reddetmeye çağırıyoruz.