Cuma, 10 Ramazan 1447 | 2026/02/27
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Üsler, Kan Dökülmesi ve İhanet!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Üsler, Kan Dökülmesi ve İhanet!

Haber:

İngiliz basınına göre İngiltere, Trump'ın İran'a saldırılarda bulunmak için gerekli olduğunu söylediği hava üslerinin kullanımını engelliyor. (CNN)

Yorum:

İngiltere'nin ABD'nin İran'a saldırı düzenlemek için askeri üslerini kullanmasına izin vermeyi reddetmesi, Batı medyasında, uluslararası hukuk ve itidale dayalı ilkeli bir tavır olarak tasvir edilmiştir. Ancak bu tasvir saptırıcı olup tarihle de çelişmektedir. Zira İngiltere, birdenbire hukuki veya ahlaki kaygıları ortaya koyan tarafsız bir taraf değildir; aksine Osmanlı Hilafetinin yıkılmasında, İslam ülkelerinin bölünmesinde, Filistin'in Yahudilere teslim edilmesinde ve İslam ümmetinin siyasi olarak parçalanmasını planlamada önemli bir rol oynayan güçtür.Bugün onun meşruiyete dayanması Müslümanların çıkarlarına hizmet etmemekte, aksine sömürgecinin hesaplarına hizmet etmektedir.

İngiltere'nin Amerikan askeri harekatını kolaylaştırmakta açıkça isteksiz davranması, İran'a yönelik saldırıya karşı olduğu veya Müslümanların hayatları konusunda endişeli olduğu anlamına gelmemektedir. Aksine siyasi ve hukuki riskleri en aza indirmekle birlikte küresel etkisini korumayı hedefleyen taktiksel bir yeniden değerlendirmeyi yansıtmaktadır.Zira onun kuvvetleri, kalıcı üsler, silah satışları, karşılıklı istihbarat paylaşımı ve güvenlik anlaşmaları yoluyla İslam beldelerinin dört bir yanında konuşlanmış durumdadır.Londra, Batı’nın İslam ülkelerine yönelik genel askeri egemenliğine dahil olmaya devam etmekle birlikte doğrudan saldırıda bulunulmasını seçici bir şekilde uzaklaştırmak yoluyla, imparatorluk nüfuzunu terk etmek yerine onu ihtiyatlı bir şekilde yönetmeye çalışmakta ve İslam beldelerine uygulanan şiddet aralıksız devam etmektedir.

İngiltere'nin “destek sağlamaktan kaçındığı” iddiaları, İslam'ın egemenliğini bastıran Batı stratejilerine yönelik uzun süredir devam eden önyargısını gizlemektedir.İngiltere, İslam beldelerini zayıflatarak Batı hegemonyasını pekiştiren askeri ve istihbarat operasyonları yoluyla İslam'ın yükselişine karşı koyma çabalarını sürdürmektedir.Onun Amerika ve NATO ile olan koordinasyonu, aleni bir askeri müdahaleyi engellediğinde bile, daha geniş çaplı bir zorlama projesinde suç ortağı olmaya devam etmesini sağlamaktadır.İşte bu seçici tutum, İslam ülkelerine yönelik saldırganlığa imkan veren rejimleri desteklerken, onun muhafazakar görünmesini sağlamaktadır.

Aynı zamanda bu olay, bölgedeki hain rejimlerin Amerikan çıkarlarını uygulamak için araçlar olarak çalışmaya hazır olduklarını ortaya koymaktadır. Zira Ürdün, Mısır, Türkiye ve Körfez ülkeleri, Amerikan ve İngiliz güçlerine hava sahalarını, üslerini ve lojistik altyapılarını açmayı alışkanlık edinmişlerdir; bu da tüm bölge genelinde savaşları ve zorlayıcı politikaları kolaylaştırmaktadır.Batı yanlısı bu rejimler, halklarının çıkarları pahasına kendilerini korumaya öncelik vermektedirler.Dolayısıyla bu rejimlerin yabancı güçlere hizmet etmeye hazır olmaları, İngiltere'nin tereddütlü tavrıyla şiddetle çelişmekte ve İslam ülkelerindeki siyasi bağımlılıktan daha derin bir krize ışık tutmaktadır.

Sonuç olarak bu anlaşmazlık, İngiltere'nin Amerika'ya üslerini kullanmasına izin verip vermemesi ile ilgili değildir, aksine İslam beldelerinin gerek doğrudan Batılı güçler gerekse Müslüman ülkelerdeki Rüveybidalar aracılığıyla yabancı egemenliğine tabi olmaya devam ettikleri dünya düzeniyle ilgilidir. Bu yüzden Londra'nın aldatıcı kısıtlaması da, bölgesel rejimler arasındaki açık işbirliği de İslam ümmetine bir koruma ve onur sağlamayacaktır. Dolayısıyla gerçek güvenlik, ancak sömürgeci manipülasyonu kesinlikle reddeden ve İslam beldelerinin yabancı çıkarlara boyun eğdirilmesine son veren bağımsız İslami siyasi bir otoritenin yeniden kurulmasıyla sağlanabilir. Müslümanların ülkeleri, evlerimizin içinden bize saldırmak için kullanılan Amerikan ve İngiliz askeri üslerinden ancak Hilafet sayesinde kurtulabilecektir. Gelin şöyle buyuran Allah Subhanehu ve Teala’nın uyarısını hatırlayın: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا بِطَانَةً مِّن دُونِكُمْ لَا يَأْلُونَكُمْ خَبَالاً وَدُّوا مَا عَنِتُّمْ قَدْ بَدَتِ الْبَغْضَاءُ مِنْ أَفْوَاهِهِمْ وَمَا تُخْفِي صُدُورُهُمْ أَكْبَرُ قَدْ بَيَّنَّا لَكُمُ الْآيَاتِ إِن كُنتُمْ تَعْقِلُونَ Ey iman edenler! Kendi dışınızdakileri sırdaş edinmeyin. Çünkü onlar size fenalık etmekten asla geri durmazlar, hep sıkıntıya düşmenizi isterler. Gerçekten, kin ve düşmanlıkları ağızlarından (dökülen sözlerinden) belli olmaktadır. Kalplerinde sakladıkları (düşmanlıkları) ise daha büyüktür. Eğer düşünüp anlıyorsanız, ayetlerimizi size açıklamış bulunuyoruz.” [Al-i İmran 118]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Heysem İbn Sabit - Amerika

Devamını oku...

Krizler Kesişip Pusula Kaybolduğunda Belirsizliğin Olduğu Bir Dünya

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Krizler Kesişip Pusula Kaybolduğunda Belirsizliğin Olduğu Bir Dünya

Son dakika haberlerinin çoğaldığı, birbiriyle çelişkili analizlerin sıklaştığı ve fitnenin karanlık gecenin bir parçası gibi olduğu bir zamandayız; tıpkı Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in bize şu şekilde haber verdiği gibi: تَكُونُ بَيْنَ يَدَيْ السَّاعَةِ فِتَنٌ كَقِطَعِ اللَّيْلِ الْمُظْلِمِ؛ يُصْبِحُ الرَّجُلُ فِيهَا مُؤْمِناً وَيُمْسِي كَافِراً، وَيُمْسِي مُؤْمِناً وَيُصْبِحُ كَافِراً، يَبِيعُ أَقْوَامٌ دِينَهُمْ بِعَرَضٍ مِنَ الدُّنْيَاKıyamet günü gelmeden evvel, gece karanlığının parçaları gibi fitneler olacak; (o gün) kişi mümin olarak sabahlayacak ve kafir olarak akşamlayacak. Mümin olarak akşamlayacak ve kafir olarak sabahlayacaktır. Birçokları da dünyevi menfaatler karşılığında dinlerini satacaklar.” İşte bugün dünya, sanki kesinlik yörüngesinden çıkıp tüm olasılıklara açık bir alana geçmiş gibi görünmektedir. Huzursuzluklar artık belirli bir kriz bağlamında okunan istisnai bir olay değil, aksine siyaset, ekonomi, toplum ve düşünceyi birlikte gölgeleyen genel bir durum haline gelmiştir.Nitekim bizler, tek bir kriz yaşamıyoruz, aksine krizlerin kesiştiği bir zamanda yaşıyoruz; zira jeopolitika ile finans piyasaları iç içe geçmiş, merkez bankalarının kararları sosyal istikrara yansımış ve fikri dönüşümler, popülizmlerin yükselişi ve kurumlara olan güvenin azalmasıyla iç içe geçmiştir.

Siyasi açıdan; soğuk savaş sonrası oluşan uluslararası düzenin temelleri aşınırken, parametreleri net olan alternatifler ortaya çıkmamıştır. Nitekim Amerika, kendisine uygun uluslararası koruma sağlamaya yönelik girişimleriyle kendini tek koruyucu olarak dayatırken, nüfuz haritalarını yeniden çizmeye çalışırken, vekalet savaşlarını tırmandırırken ve ekonomik yaptırımları stratejik bir baskı aracı olarak kullanırken, çok taraflı uluslararası kurumlar ise güçlerini ve mali desteklerini kaybederek küresel ritmi kontrol etmede etkisiz bir hale gelmişlerdir. Bu egemen siyasi iklimde, artık ittifaklar sabit olmadığı gibi düşmanlıklar da kalıcı değildir; aksine bunlar, Amerika'nın çıkarları tarafından yönetilmekte ve herkes de buna boyun eğip itaat etmektedir!

Ekonomik olarak; dünya, başlangıçta özel bir sınıfın çıkarlarına ve insanlık dışı çıkarlara dayalı insani kurallar üzerine kurulmuş bir yapının çöküş aşamasına girmiştir; zira enflasyon, eğer varsa orta sınıflar ve en büyük sosyal sınıf haline gelen yoksullar üzerinde baskı oluşturmakta, devlet borcu, hükümetlerin seçeneklerini kısıtlamakta ve enerji ve teknoloji piyasalarındaki derin dönüşümler ile tedarik zincirlerindeki aksaklıklar, ekonominin artık sadece büyüme ve daralma rakamlarından ibaret olmadığını göstermekte, aksine devletin ve piyasanın rolüne ilişkin farklı görüşler ortaya çıkmakta ve her finansal krizle birlikte servet dağılımındaki adalet, büyümenin sürdürülebilirliği ve küreselleşmenin sınırları hakkındaki sorular derinleşmektedir…

Toplumsal olarak; kolektif endişe duygusu genişlemekte, siyasi ve ekonomik elitlere olan güven azalmakta, nesiller arasındaki uçurumlar büyümekte ve kamusal alandaki kutuplaşmalar artmaktadır. Katılım ve diyaloğun güçlendireceğine dair söz veren sosyal medya ağları, çoğu zaman fikri kirleten ve aileleri dağıtan platformları ortaya çıkarmış olup bu ağlar, öfkeyi artırmak ve bölünmeler oluşturmak için bir araç haline gelmiştir; böylece hızlı bir şekilde artan yaşam baskısının tırmanmasıyla birlikte tüm bunlar, zaten kırılgan olan toplumun istikrarını tehdit etmekte, ekonomik talepleri siyasi gerilimlere dönüştürmekte ve popülizm genel hayal kırıklığını beslemektedir.
Dünya, geçmiş on yıllarda ekonomik liberalizmi yöneten varsayımların derinlemesine incelenmesine tanık oluyor, adalet, kimlik, egemenlik ve küreselleşme, demokrasi ve insan hakları gibi mefhumlar hakkında zor sorular yöneltiliyor, bu mefhumlar artık nihai hedefler olarak değil, aksine eleştirilebilen ve bu fikri hareketin ortasında yeniden şekillendirilebilen algılar olarak tartışılıyor; böylece çağdaş insan, hızla değişen dünyada anlam ve hızlı dönüşümlerin ritmini düzenleyen bir değer çerçevesi arıyor.

Böylece krizler kesiştiğinde, sadece ülkeler düzeyinde değil, aksine bireyler düzeyinde de pusula kaybolmakta, dolayısıyla gelecek daha az öngörülebilir bir hale gelmekte, kararlar daha da zorlaşmakta ve dünya düzeninin doğası ve sınırları hakkında büyük sorular yeniden gündeme gelmektedir. Devletler, piyasaların rolü ve insanın güç ve servet denklemindeki yeri gibi.

Belirsizliğin olduğu bir dünyadan bahsetmek, geçici bir kargaşa durumunu geçici olarak tanımlamak için değil, aksine önemli bir tarihsel anı anlamaya çalışmak içindir; bundan dolayı bu belirsizliğin köklerini ve sonuçlarını ortaya çıkaracak bir analize ihtiyaç vardır.

Normal zamanlarda, toplumlar öngörülebilir bir ritme göre hareket ederlerdi: Yani ekonomik büyümeyi durgunluk, siyasi gerilimleri rahatlama takip eder ve yerel krizler de coğrafi sınırları içinde kalırdı. Bugün ise bizler, insan eliyle kontrol edilemeyen fırtınalı bir denizdeki azgın dalgalar gibi birbirleriyle etkileşim halinde olan karmaşık bir siyasi, ekonomik, sosyal, çevresel ve medya krizleri kesişimiyle karşı karşıyayız ve fırtınanın ne zaman başlayacağını, nerede biteceğini veya kimin hayatta kalacağını ya da yeniden hayata başlayabileceğini kimse bilmiyor.

Birbirini takip eden krizlerin ortaya çıkması, her bir krizi ayrı ayrı tanımlamak yerine, aralarındaki kesişme noktalarını ortaya koyan kapsamlı bir okumayı gerektirmektedir. Aşağıda, ayrıntılara girmeden kısaca ortaya konulan en belirgin kesişme noktaları yer almaktadır:

Birincisi: Jeopolitik ve ekonomik kesişme

Savaşlar ve çatışmalar artık sadece silahlarla değil, yaptırımlar, enerji, tedarik zincirleri, yaşam maliyeti, piyasa kapanmaları, döviz ve hisse senedi manipülasyonu ve benzeri unsurlarla da yürütülmektedir; başka bir deyişle, ekonomi bir çatışma aracı haline gelmiş olup siyaset piyasa hesaplamalarının rehinesi olmuş ve böylece etkileri katlanarak artmıştır.

İkincisi: Enflasyon ve sosyal istikrarın kesişmesi

Fiyat artışları artık sadece ekonomik bir gösterge değildir; aksine özellikle orta ve alt sınıflar olmak üzere dünyanın dört bir yanındaki aileler üzerinde doğrudan bir baskı oluşturmakta olup satın alma gücü azaldıkça protestolar artmakta ve kamuoyundaki hoşnutsuzluk da yükselmektedir.

Üçüncüsü: Egemen borçların ve siyasi egemenliğin kesişmesi

Yüksek borçlar, ülkelerin kararlarını kısıtlamakta ve onları uluslararası finans kuruluşlarının baskısı altına veya büyük ülkelerin insafına bırakmaktadır; bu da ulusal kararların gerilemesine ve finansal istikrarın dış siyasi dengelere bağlı bir istikrar haline gelmesine, dolayısıyla dış kararların iç kararların önüne geçmesine yol açmaktadır.

Dördüncüsü: Teknoloji ve işgücü piyasasının kesişmesi

Dijital dönüşüm ve yapay zekâ, iş dünyasının yapısını yeniden şekillendirerek geleneksel mesleklerin ortadan kalkmasına ve daha fazla beceri gerektiren yeni mesleklerin ortaya çıkmasına yol açmıştır; bu da modern çağın araçlarına sahip olanlar ile bunlardan yoksun olanlar arasında önemli bir uçurum yaratmakta ve yaygın bir dışlanma duygusuna ve dayanılmaz bir işsizlik artışına neden olmaktadır.

Beşincisi: İklim değişikliği ve gıda güvenliğinin kesişmesi

Aşırı hava olayları tarımsal üretimde ve gıda tedarik zincirlerinde düşüşe yol açarak fiyatları yükseltmekte ve gıda güvenliğini tehdit etmektedir; sonuç olarak, çevresel bir kriz ekonomik bir krize, ardından sosyal gerilimlere ve belki de kaynaklar üzerinde çatışmalara dönüşmektedir.

Altıncısı: Dijital medya ve siyasi kutuplaşmanın kesişmesi

Elektronik medya araçları, aşırılıkçı anlatıları güçlendirmekte ve bölünmeyi pekiştiren, boş şeyleri, yalanları, güvensizliği, ahlaki çürümeyi ve benzerlerini yayan fikri baloncuklar yaratmaktadır.

Yedincisi: Psikolojik krizlerin ve yaşam koşullarının kesişmesi

Gelecekle ilgili endişeler, iş kayıpları ve tekrarlayan savaşlar, güvenin azalmasına, olumlu siyasi katılımın zayıflamasının yaygınlaşmasına ve bireysel ve toplumsal çatışmaların artmasına yol açmaktadır.

Sekizincisi: Stratejik vizyon eksikliğinin dönüşümlerin hızıyla kesişmesi

Olayların hızı, mevcut elitlerin uzun vadeli planlama gücünü aşmaktadır; dolayısıyla kısa vadeli politikalar veya hızlı çözümler galip gelmekte olup böylece bunlar, kökleri değil semptomları tedavi eden yamalı çözümler özelliğini taşımaktadır.

Böyle bir dünyada, bir sektörü diğerinden bağımsız olarak reforme etmek veya bir krizi öncekinden ayrı olarak tedavi etmek yeterli değildir; bu yüzden talep edilen şey, karşılıklı bağımlılığın doğasını kabul eden ve esneklik, adalet ve sürdürülebilirlik temelinde öncelikleri yeniden formüle eden kapsamlı bir vizyondur; çünkü belirsizliğin olduğu bir dünyada en tehlikeli şey, krizlerin çokluğu değil, aksine  bunların iç içe geçmiş ipliklerini, çözülmesi zor düğümlere dönüşmeden önce okuyabilme gücünü kaybetmektir.

Burada Rabbani ideolojiyi temsil eden gerçek çözüm, bugün uluslararası vizyonun dışında kalan İslam ideolojisidir; bu nedenle İslam halkının görevi akidelerine geri dönüp ona sımsıkı sarılması, onu tozlarından arındırması ve Allah'ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in bize müjdelediği Hilafet Devleti'nin gölgesinde onunla amel etmek için akideyi asli konumuna geri döndürmesidir.

Eğer bugünden itibaren çalışmak istiyorsak, zaman kriziyle karşı karşıya kalacağız demektir; bu yüzden İslam projesini liderlik konumuna getirmek ve sadece özel bir zaviyeden, yani İslam'ın zaviyesinden bakan, başkalarıyla sadece şerî hükme dayanan İslami bir bakış açısıyla muamele eden ve her zaman şu şerî kaideyle amel eden elit bir kesim oluşturmak gerekir: “Fiillerde asıl olana, şerî hükme bağlı kalmaktır.”

Ayrıca bu elit kesim, sahneyi okuyabilen ve İslami araçlarla liderlik edebilen, tebaanın işlerini gözetmenin anlamını kavrayabilen, ümmet mefhumunu doğru bir şekilde taşıyabilen ve sınırların ve harici kararların olmadığı gibi Şamlı, Hindistanlı ve Afrikalı bir Müslüman ile devlette ikamet eden tebaa arasında bir ayrım yapmayan siyasi bir elit kesim olmalıdır.

Allah'a hamd olsun bugün, çalışma yapan ve gerekli olan şeyleri hazırlamış olan, Ezher Alimi Mutlak Müctehid Takiyyuddîn Nebhani'nin (Allah ona rahmet etsin) kurmuş olduğu Hizb-ut Tahrir vardır; Takiyyuddîn bu partiyi, Hilafet fikrini taşımak, İslami hayatı yeniden başlatmak ve onu uluslararası sahaya geri döndürmek için kurmuştur; dolayısıyla parti ve onun arkasında olanlar çalışmakta olup ümmetin bugün ihtiyaç duyduğu her şeyi hazırlamışlardır ki bu da bize zaman kazandırmaktadır; çünkü parti gemiyi güvenli bir şekilde yönlendirecek projesi ve elit kesimiyle hazır durumdadır.

Bu nedenle dünyanın dört bir tarafındaki Müslümanları, İslam'ı ve onun metodunu pratik hayata geri döndürmek için çalışmaya davet ediyoruz; çünkü yukarıda geçenlerin hepsini ortadan kaldıracak olan sadece İslam ideolojisidir; çünkü Rabbani yasa, belirsizlik değil, kesinlik esasına dayanmaktadır.

Şeriat, asıl olarak, insanın kendi nefsiyle olan ilişkisi, Rabbi ile olan ilişkisi ve diğer insanlara olan ilişkisi olmak üzere insanın tüm ilişkilerini çözmek için ortaya çıkmıştır; ayrıca İslam, sadece Müslümanların nefislerine değil, aksine tüm insanlığın nefislerine güven aşıladığı gibi huzur ve adaleti de aşılamakta ve İslam'ın nurunu tüm dünyaya yaymaktadır; nitekim Rabbul İzzeti, bu dinin tüm dünyayı kapsayacak şekilde yayılacağını bize vaat etmiştir.

Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: ليبلُغَنَّ هذا الأمرُ ما بلغَ اللَّيلُ والنَّهارُ، ولا يترُكُ اللَّهُ بيتَ مَدَرٍ ولا وَبَرٍ إلَّا أدخَله اللَّهُ هذا الدِّينَ، بعِزِّ عزيزٍ أو بذُلِّ ذليلٍ، عِزّاً يُعِزُّ اللَّهُ به الإسلامَ، وذُلّاً يُذِلُّ اللَّهُ به الكُفرَBu din, gece ve gündüzün ulaştığı her yere ulaşacaktır. Allah, bu dini sokmadığı hiçbir ev bırakmayacaktır. Çadırlara bile girecektir. Kimi onuruyla kimi de zilletiyle… Ya İslâm’la izzet bulacak veya küfürle zelil olacaktır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Nebil Abdulkerim

Devamını oku...

Pakistan’ın Ramazan’da Müslümanlara Yönelik Düzenlediği Hava Saldırıları Amerika’ya Boyun Eğişinin Bir Göstergesidir

21 Şubat 2026 Cumartesi gecesi, Pakistan ordusu Nangarhar ve Paktika vilayetlerindeki yedi bölgeye hava saldırıları düzenledi. Bu saldırılarda kadın ve çocuklar dâhil onlarca sivil hayatını kaybetti veya yaralandı. Yerel kaynaklar ve sahadan gelen raporlar, hava saldırıların konutları ve bir medreseyi hedef aldığını bildirdi. Pakistan; Pakistan Talibanı (TTP) ve DEAŞ mevzilerini hedef aldığını iddia etse de yayınlanan kanıtlar sivil saflarında ağır kayıplar verildiğini gösteriyor.

Hizb-ut Tahrir / Afganistan Vilayeti Medya Bürosu olarak biz, Pakistan kuvvetleri tarafından düzenlenen bu hava saldırılarını şiddetle kınıyor, bu saldırıları, Pakistanlı belirli askeri yetkililerin, efendileri Amerika’yı razı etmek uğruna Afganistan Müslümanlarına karşı yürüttüğü organize devlet terörü olarak nitelendiriyoruz.

İslam ülkelerinin en güçlü ordusuna ve nükleer silahlara sahip bir ülkenin; mübarek Ramazan ayında Afganistan’daki sivilleri, çocukları ve kadınları hedef alması son derece utanç verici ve esef vericidir. İslam, Müslüman kanını kutsal saymış; canlarına ve mallarına yönelik her türlü saldırıyı haram kılmıştır. Rahmet ve hürmet ayı olan Ramazan’da işlenen bu suç, sadece dünya üzerindeki tüm Müslümanların duygularını yaralamakla kalmamış; aynı zamanda İslam ve Müslümanlar aleyhinde çalışan Pakistan’ın ajan yöneticilerinin gerçek yüzünü de bir kez daha ortaya çıkarmıştır.

Şahbaz Şerif ve Asım Münir’in ihanet politikaları sadece bu cürümle sınırlı değildir. Pakistan, Amerika’ya uşaklık etmek için İslam toprağı Keşmir’i fiilen Hindistan’a teslim etmiştir. Böylece Modi’nin Hindu milliyetçisi hükümeti de işgal altındaki Keşmir’de ve Hindistan’da Müslümanlara hiçbir engelle karşılaşmadan zulmetme ve baskı kurma imkânı bulmuştur.

Diğer yanda Pakistan ordusu, Mescid-i Aksa’yı kurtarmak için adım atmak yerine, Trump’ın emriyle Gazze’ye asker göndermekte; bir Amerikan generalinin komutasında mücahitleri silahsızlandırma ve Yahudi varlığının güvenliğini sağlama görevini üstlenerek ihanet rolünü icra etmektedir. Yine Pakistan, Afgan mülteciler üzerinde baskı kurarak, mallarına el koyarak ve binlercesini her gün korku ve zillet atmosferi içerisinde dışı ederek bu zulmü daha önce görülmemiş bir seviyeye taşımıştır.

Pakistan’ın siyasi ve askeri liderliği, Trump’a dalkavukluk yaparak ve sadakat göstererek siyasi ve ekonomik imtiyazlar elde etmeyi ummaktadır; Oysa Pakistan, tarihi boyunca sömürgeci güçlerin çatışmalarında her zaman bir aparat olarak kullanılmıştır. Şu an ki Pakistan’ın dış politikası, Amerika’ya alenen boyun eğerek bağımlılık ve zillet yolunda ilerlemeyi seçmiştir. İçeride ise ekonomik, güvenlik ve insani krizlerle boğuşmaktadır.

Bugün halk arasında geniş çaplı hoşnutsuzluk, güven kaybı ve rejimin meşruiyetini sorgulayan bir atmosfer hakimdir. Dış güçlerin rızasını elde etmeye çalışan bu rejim, içeride halk desteğini kaybetmiş, çözüm üretmek yerine kriz üstüne kriz üretmiş; hatta başarısızlıklarının sorumluluğunu Afganistan’a yükleyerek halkın dikkatini başka yöne çekmeye çalışmaktadır.

Sonuç olarak; mevcut Afganistan yöneticilerine ve Pakistan ordusundaki ihlaslı subaylara mesajımız şudur: Sahte milliyetçilik ve vatanseverlik duygularına kapılıp birbirinize düşmanlık etmek yerine, namlularınızı doğru hedefe çevirmelisiniz. Müslümanlar düşman değildir; gerçek düşman küresel nizamdır; bölgedeki ABD, Yahudi varlığı, Hindistan ve Çin gibi sömürgeci güçlerdir. Dolayısıyla habis Durand Hattı’nı ortadan kaldırmanız, güçlerinizi birleştirmeniz ve Mescid-i Aksa’yı, tüm Filistin’i, Keşmir’i ve Doğu Türkistan’ı kurtarmak için Nübüvvet Minhacı üzere İkinci Raşidi Hilafeti ikame etmeniz bu azim görevin bir gereğidir. Tali meseleler Müslümanları birbirinden ayırmamalı ve mevcut fitne Amerika ile Hindistan’a hizmet etmemelidir.

وَأَطِيعُوا اللهَ وَرَسُولَهُ وَلَا تَنَازَعُوا فَتَفْشَلُوا وَتَذْهَبَ رِيحُكُمْ وَاصْبِرُوا إِنَّ اللهَ مَعَ الصَّابِرِينَ“Çekişmeyin, yoksa korkar başarısızlığa düşersiniz ve kuvvetiniz gider. Sabredin, doğrusu Allah sabredenlerle beraberdir.” [Enfal 46]

Devamını oku...

El-Ubeyd’de Hizb-ut Tahrir Gençlerini Yargılayan Mahkeme, İkinci Kez Kefaletle Serbest Kalma Haklarını Gasp Etmiştir

Bugün, 22 Şubat 2026 Pazar günü El-Ubeyd şehrinde; ümmetin derdiyle dertlenen, hakkı haykırdıkları ve pek çok kimsenin ihmal ettiği şer’i bir görevi yerine getirdikleri için yargılanan Hizb-ut Tahrir gençlerinin duruşması yapıldı. Gençleri savunmak üzere on bir gönüllü avukattan oluşan geniş bir savunma heyeti duruşmada hazır bulundu.

Güvenlik ve istihbarat biriminden gelen davacı ile soruşturmacının ifadelerini dinledikten sonra savunma heyeti başkanı, dava konusu olan maddelerin kefaletle serbest bırakılmalarına imkân tanıdığına dikkat çekerek, davetçilerin kefaletle serbest bırakılmalarını talep etti. Ancak hâkim, ilk duruşmada soruşturmacıyı dinleme bahanesiyle reddettiği bu hakkı, ikinci kez gasp ederek kararı 25 Şubat 2026 Çarşamba günkü oturuma erteledi. Böylece mahkeme, gençleri daha mahkûm etmeden hapisle cezalandırmaya devam etmektedir!

Zürih’te Massad Boulos ile İslam’a karşı savaşmak üzere anlaşan ve güvenlik ile adli birimleri aracılığıyla bu anlaşmanın çıktılarını uygulamaya çalışan bu otorite, kokuşmuş bir otoritedir ve insanları yönetmeye asla ehil değildir. Sudan’ın mümin, oruçlu ve abid halkına yakışan; böylesi bir otoriteyi tarihin çöplüğüne süpürüp atmak ve Nübüvvet Metodu üzere Raşidi Hilafet devletini kurarak hayatlarını yeniden adalet ve apaçık hak olan yüce İslam temeli üzerine inşa etmektir. Çalışanlar, Alemlerin Rabbi’ni razı etmek ve kâfirler ile onların yardımcılarını öfkelendirmek için işte bunun için çalışmalıdırlar.

وَسَيَعْلَمُ الَّذِينَ ظَلَمُوا أَيَّ مُنْقَلَبٍ يَنْقَلِبُونَ “Zulmedenler, hangi dönüşle döndürüleceklerini yakında bileceklerdir.” [Şuara 227]

Devamını oku...

Vergi Artışları Halkı Uçuruma Sürüklemektedir, Tekrarlanan Bir Seçim İstismarıdır ve Yönetenlerin Başarısızlığının Tescilidir!

  • Kategori Lübnan
  •   |  

Lübnan halkı boğucu ekonomik yükler altında ezilirken, Bakanlar Kurulu; kamu sektörü maaşlarındaki 800 milyon dolarlık artışı finanse etme bahanesiyle, akaryakıtın (teneke başına) vergisini 300 bin lira artırma ve KDV (TVA) oranını da %1 artırarak toplamda %12’ye çıkarma kararı almıştır.

Hükümetin bu kararla, devletin başarısız mali politikalarının faturasını bir kez daha halkın sırtına yüklemeye çalıştığını söylemeye bile gerek yok. Gerçek bir reform; yolsuzlukla ve sermaye baronlarıyla mücadele etmekten, yağmalanan kamu mallarını ve mülklerini geri almaktan, kamu sektörünü siyasi ve seçim çıkarları için kullananlardan hesap sormaktan, devletin sanayi ve tarım yönelimini güçlendirmekten, Lübnan’ın coğrafi konumundan faydalanarak temel madde ihracatını artırmaktan, ithalata bağımlılığı azaltmaktan, Avrupa’ya karşı enerji kaynaklarını kontrol etmek isteyen Amerika’nın ülke gazı üzerindeki ablukasını kırmaktan geçer. Ancak bu şekilde devlet, vergi toplayan bir devlet olmaktan çıkıp, halkın işlerini güden bir devlet haline dönüşebilir!

Lübnan’daki ekonomik sistem zaten batıl ve çarpık bir seküler temelden neşet etmektedir. Buna bir de vergi artışları gibi kötü yönetim eklenmiştir. Bu anormal durumun halk üzerindeki etkileri, ancak siyasi kayırmacılıktan uzak, liyakate dayalı gerçek bir kamu reformuyla, israfın durdurulmasıyla ve ülkeyi bir servet devşirme çiftliğine çeviren siyasi baronların yağmaladığı malların geri alınmasıyla hafifletilebilir. Çözüm, satın alma gücü tükenmiş halka yeni vergiler yüklemek değildir. Bugün çözüm, satın alma gücü zaten tükenmiş olan halka yeni vergiler dayatmak değildir, aksine devlete ve iktidara kalkınma için net bir rota çizmektir. Tabii ortada hâlâ devlet denebilecek bir şey kalmışsa!

Maaş artışlarının maliyetini akaryakıt ve KDV artışıyla karşılamak; pratikte ulaşım, tüm mal ve hizmetlerin maliyetini artırmak demektir. Bu da olumsuz yansıyacak ve otoritenin sorunlarına çözüm aradığını iddia ettiği kamu sektörü çalışanları da dahil olmak üzere herkesi etkileyen ekonomik krizi daha da derinleştirecektir! Bizler insanların yaşam standartlarının iyileştirilmesine karşı değiliz; aksine bunu kendilerini yönetici ilan eden devletin ve siyasetçilerinin bir görevi olarak addediyoruz. Bizler bunun köklerden ziyade semptomları bile iyileştirmeyen bir yöntemle, halkın cebinden finanse edilmesini reddediyoruz!

Ayrıca, bu hamlenin genel seçimlerin yaklaştığı bir zamana denk gelmesi tesadüf müdür? Bu, 2017’deki “Derece ve Maaş Skalası” düzenlemesinde olduğu gibi halkı çöküşün eşiğine getiren bir “oy satın alma” operasyonundan başka bir şey değildir. Bu meselenin bütçe tasarısında değil de, Bakanlar Kurulu toplantısında sonradan eklenen bir madde olarak geçmesi ise manidardır. Peki neden?! Çünkü iktidar bu dosyayı birilerine paslıyor; hiç kimse veya hiçbir siyasi grup kendi adını bu saçmalıkla kirletmek istemiyor. Birileri ise bunun vebalini ve tutarsızlığını yüklenmeye hazırlanıyor!

Bizler, otoritenin tüm bileşenleriyle nasıl bir başarısızlık içinde olduğunun, koltuklarını sağlama almak dışında hiçbir iş yapmadıklarının farkındayız. Bu artışları, kendi yandaşlarını finanse ederek seçim çıkarlarını garantilemek için kullandıklarını; ülkeyi Amerika’ya, onun şirketlerine, yatırımlarına ve otorite içindeki adamlarına (uşaklarına) teslim etme planlarına bağlı olduklarını gayet iyi biliyoruz. İnsanlar, devletin bu başarısız siyasi ve ekonomik projelerine dur demediği sürece hiçbir şeyin değişmeyeceğinin de bilincindeyiz. Ancak bu farkındalığımıza rağmen, bu sistematik zulme karşı sesimizi net bir mesajla yükseltmek zorundayız:

Ey insanlar! Bu ülkedeki siyaset simsarları, kamu sektörü meselelerini kendi çıkarları için kullanmışlardır; Hatta kriz anında bile onun devasa hacmini (işgücü piyasasının %25’ini) küçültmeyi reddetmişlerdir! Her halk hareketini iğrenç bir mezhepçiliğe dönüştürmüşler ve gençleri hicrete zorlamışlardır. Şimdi de yurt dışındaki gençlerin ailelerine gönderdiği milyarlarca dolardan bile pay kapma peşindedirler. Mevcut hükümet, vergi ve harç artırmaktan başka hiçbir iş yapmayan sembolik bir yapıdan ibarettir! Kendisinden beslenen vekiller ve siyasetçiler dışında hiç kimseye faydası olmayan seçimlerle meşguldür!

Ey insanlar! Bu haraç devleti, hatta bu yol kesen haramiler, sizin sesinizi, canınızı ve hatta ekmeğinizi bile umursamamaktadır. Onların tek derdi, efendileri olan sömürgeci Batı’ya ve özellikle Lübnan’ın tepeden tırnağa hâkimi olan Amerika’ya sadık yandaşlarını devletin parasıyla beslemektir.

Ey insanlar! Hizb-ut Tahrir / Lübnan Vilayeti sizin için apaçık bir uyarıcıdır: Bir devletin insanlara göstermesi gereken gerçek “riayet” (hizmet/bakım), ancak insanı yaratan Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın katından gelen, sadece İslam’ın ahkâmında vücut bulan riayettir.

أَلَا يَعْلَمُ مَنْ خَلَقَ وَهُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ“Yaratan bilmez mi? O, en gizli şeyleri bilir, (her şeyden) hakkıyla haberdardır.” [Mülk 14] Eğer otoritenin başındakiler salih yöneticiler olsaydı, bu krizi aşmak bir yana, bu krize hiç düşmezdik. Biz; insanların işlerini güden, temel ihtiyaçlarını karşılayan, refahını düşünen, kamu malını çalmayan, fakir ve zayıflara vergi yüklemeyen, aksine -gerektiğinde- zenginlerden ihtiyaç miktarınca alıp fakirlere ve kamu yararına harcayan bir devletten başka köklü bir çözüm göremiyoruz. O devlet ki otorite hırsızlarını hesaba çekecek, yağmalanan kamu malını geri alacak, kalkınmacı ekonomik planlar yapacak, Allah Azze ve Celle’nin bize bahşettiği servetleri yatırıma dönüştürecek ve bunları yağmalamak bir yana tekelleşmeyi önleyecek şekilde yeniden dağıtacaktır.

كَيْ لَا يَكُونَ دُولَةً بَيْنَ الْأَغْنِيَاءِ مِنكُمْ“Ta ki içinizdeki zenginler arasında elden ele dolaşan bir devlet olmasın.” [Haşr 7] Ve Batılı siyasetçiler bir yana, büyükelçiliklerin bile iç işlerimize karışmasını engelleyecektir. Bunun sömürgeci Fransa’nın Sykes-Picot anlaşmasında sakat doğurduğu, sonra Amerika’nın daha fazla yıkım ve yağma için miras aldığı bu zayıf varlık, devlet ve otorite ile olmayacağı açıktır! Bilakis bu, Allah’ın şeriatını tatbik eden bir devletle; Lübnan ve halkının geçmişte olduğu gibi bir parçası olacağı Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafet ile olacaktır. Hilafet, Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in şu hadisini gerçekleştirerek tebaasına en güzel şekilde hizmet edecektir:

كُلُّكُمْ رَاعٍ ومَسْؤُولٌ عن رَعِيَّتِهِ؛ فَالإِمَامُ رَاعٍ وهو مَسْؤُولٌ عن رَعِيَّتِهِ“Hepiniz çobansınız ve her biriniz kendi güttüklerinden sorumludur. Emir insanların çobanıdır ve güttüklerinden sorumludur.” [Buhari] Umulur ki bu yakındır...

وَمَنْ يَتَّقِ اللهَ يَجْعَلْ لَهُ مَخْرَجاً * وَيَرْزُقْهُ مِنْ حَيْثُ لَا يَحْتَسِبُ وَمَنْ يَتَوَكَّلْ عَلَى اللهِ فَهُوَ حَسْبُهُ إِنَّ اللهَ بَالِغُ أَمْرِهِ قَدْ جَعَلَ اللهُ لِكُلِّ شَيْءٍ قَدْراً“Kim Allah’tan korkarsa, Allah ona bir çıkış yolu ihsan eder. Ve ona beklemediği yerden rızık verir. Kim Allah’a güvenirse O, ona yeter. Şüphesiz Allah, emrini yerine getirendir. Allah her şey için bir ölçü koymuştur.” [Talak 2-3]

Devamını oku...

SAYI 588 Çıktı - Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi El-Raye Gazetesi

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi

El-Raye Gazetesi Yeniden Yayında

 

Biz, Hizb-ut Tahrir Medya Ofisi olarak takipçilerimiz ve Merkezi Medya Bürosu Web Sayfası misafirlerimize, Hizb-ut Tahrir tarafından 1954 yılında başlatılan El-Raye Gazetesinin tekrar yayına başlatılmasını duyurmaktan gurur duyarız. Karanlık ve zorba rejimlerin baskısı sonucu haftalık yayınlanan gazete durdurulmuştu. Şimdi Hizb-ut Tahrir El-Raye Gazetesini Allah’ın izniyle tekrar başlatacaktır.

Devamını oku...

Bir Suçlu Ödüllendiriliyorsa... Bu Nasıl Barış Oluyor Allah Aşkına?!

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Bir Suçlu Ödüllendiriliyorsa... Bu Nasıl Barış Oluyor Allah Aşkına?!

Uluslararası politikanın krizini ve ahlaki sisteminin çöküşünü özetleyen bir sahnede, Binyamin Netanyahu'nun Amerika Birleşik Devletleri'nin gözetiminde kurulan sözde "Gazze Barış Kuruluna" dahil edilmesi konusu gündeme gelmiştir.

Sanki tarih aceleyle yeniden yazılıyor; sanki Filistinlilerin kanı dökülmemiş ve sanki belgelenmiş suçlar hiç işlenmemiş gibi!

Bu nasıl bir siyasi mantık ki, savaş suçlarıyla suçlanan birini sözde barışı sağlamada ortak yapabiliyor? Bu nasıl bir akıl ki, celladın arabulucuya, katilin ise barışın garantörüne dönüşmesini kabul edebiliyor?!

Bu argüman, ancak Amerika'nın kibri ve onun Yahudilere karşı tutumlarını yöneten önyargı politikası bağlamında anlaşılabilir; bu bağlamda eylemler, adalet dengesiyle değil, çıkarlar dengesi ile ölçülmektedir.

Netanyahu'nun herhangi bir barış sürecine dahil edilmesi, Gazze halkının sistematik olarak öldürülmesinden, binaların yıkılmasına ve Gazze Şeridi'nin günlük olarak bir cehenneme dönüştürülmesine kadar onun Gazze'de işlenen tüm suçlardan zımnen ahlaki olarak aklanması anlamına gelmektedir.

Bu hangi kanun uyarınca oluyor? Yoksa bu, Amerika'nın dünyayı kendisiyle yönettiği bir orman kanunu mudur?

Aynı zamanda bu, askeri gücün suçları ortadan kaldırabileceğini ve Amerika'nın desteğine sahip olanların hesap vermeksizin istedikleri her şeyi yapabileceklerini ifade eden açık bir mesajdır.

Bu sürecin en tehlikeli yanı, kurbanı bir kez öldürmekle kalmayıp, gerçeği defalarca öldürmesidir; zira bu süreç, Filistinlilerin acılarını görmezden gelmekle yetinmemekte, aksine onları karar alma denkleminden dışlamakta, raporlarda onlar sadece sayılara indirgemekte ya da onları temsil etmeyen müzakerelerde bir baskı kozu haline getirmektedir.

Böylece barış, adaletin bir sonucu ya da tanımanın bir meyvesi değil, dışarıdan dayatılıp yukarıdan yönetilen bir proje haline gelmektedir.

Dolayısıyla onların aradıkları barış, savaşları alevlendirmekten sorumlu olan yüzleri yeniden gündeme getirmekle sağlanamaz; onların propagandasını yaptıkları şey ise, yumuşak diplomasiyle örtülmüş zulmün zarif bir şekilde yönetilmesinden başka bir şey değildir.

Bundan daha da kötüsü, bu kurula Filistin halkıyla kardeşlik cinsiyeti taşıyan yöneticilerin dahil edilmesidir; bu projeye hizmet eden ve kardeşlerinin öldürülmesine ortak olan işte bu yöneticilerdir.

Suçun rahminden doğan bir barış, ölü bir barış olup katilin onurlandırılması, yeni kan turlarına zemin hazırlamaktır.   

Halklar ne kadar uzun süre sessiz kalırlarsa kalsınlar, evlatlarını öldürenleri asla unutmazlar; bugün yaşananlar ise sadece Filistin için bir sınav değil, aksine tüm ümmetin bilinci için bir sınavdır.

Suçlular ödüllendirilirken, barış adına kurbandan sessiz kalması talep ediliyorsa, o zaman sorunun artık sadece güç dengeleriyle ilgili olmadığını, aksine onuru savunan ve onu koruyanların yokluğuyla ilgili olduğunu anlıyoruz. Bilinçten zorla çalınan bu miras: adalet mirası ve söylenmesi gerektiğinde “hayır” diyebilme gücüdür.

Müslüman halklar güç unsurlarının çoğunu kaybetmişlerdir; bu ise sayı veya teçhizatın azlığından dolayı değildir, aksine adaleti siyasetin temeli ve onuru da tanımanın şartı kılan hadari anlamlarından kopmaktan dolayıdır.

Bu mirası geri kazanmak, saraylardan veya kınama açıklamalarıyla değil, aksine ümmetteki bilinci yeniden inşa etmekle başlar. Böylece ümmet, gücünün ve izzetinin devletinde ve dininde olduğunu ve gücün de ancak İslam Devleti'nde olacağını anlayacaktır.

Ayrıca ümmetin, onurun verilen bir şey değil, çekip alınan bir şey olduğunu, tavrında hakkından vazgeçen birinin, gelecekte topraktaki hakkından da vazgeçeceğini idrak etmesi gerekir.

Müslüman halkların, özgüvenlerini yeniden elde etmelerinin, tâbi değil şahit olduğu, seyirci değil dava sahibi olduğu konumuna geri dönmesinin zamanı gelmiştir.

Ey İslam ümmetinin halkları, sizin izzetiniz hiçbir gün boyun eğmek veya başkalarını taklit etmek olmamıştır; aksine sultandan önce insanı, imardan önce devleti inşa eden akideniz olmuştur.

Sizlerin konumu, sloganlarla elde edilmez, aksine İslam'ı bir yaşam biçimi olarak yeniden tesis etmek ve içinde izzetinizin olduğu devletinize geri dönmek için ciddi ve samimi bir şekilde çalışmakla geri elde edilebilir ki böylece heybetinizi geri kazanacak ve dünya sizin için bin bir hesap yapacaktır.

Tarih tanıklık etmekte, gerçeklik beklemekte ve Allah Subhanehu ve Teala da vaat etmektedir. وَلَيَنصُرَنَّ اللَّهُ مَن يَنصُرُهُAllah kendi dinine yardım edenlere muhakkak yardım edecektir.” [Hac 40]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Munis Hamid – Irak

Devamını oku...

Sömürgecinin Aşırı Söylemleri, Artık Sadece Bireysel Kanaatler veya Dil Sürçmeleri Olmaktan Çıkmış, Aksine Genel Planlar ve Eğilimler Haline Gelmiştir

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Sömürgecinin Aşırı Söylemleri, Artık Sadece Bireysel Kanaatler veya Dil Sürçmeleri Olmaktan Çıkmış, Aksine Genel Planlar ve Eğilimler Haline Gelmiştir

Haber:

ABD'nin Yahudi varlığı büyükelçisi Mike Huckabee, Cuma günü yayınlanan bir medya röportajında, Yahudi varlığının tüm Ortadoğu'yu kontrol etmesinde herhangi bir sorun görmediğini söyledi.Huckabee'nin bu açıklamaları, gazeteci Tucker Carlson ile yaptığı röportaj sırasında gelmiştir. Carlson, İbrahim peygambere, onun soyundan gelenlere Nil Vadisi'nden Fırat Nehri'ne kadar uzanan ve Orta Doğu'nun büyük bir bölümünü kapsayan toprakların bahşedileceğine dair Tanrı'nın verdiği sözden bahseden bir İncil metnine atıfta bulunmuştur.

The Guardian'a göre Hakabi, bu kadar ileri gideceğinden emin olmadığını, "ancak büyük bir arazi parçası olacağını" söyleyerek yanıt verdi. "İsrail, Tanrı'nın seçilmiş bir halka verdiği bir topraktır" diyen Hakabi, söz konusu toprakları kastederek "hepsini alsalar da kabul edilebilir" diye ekledi. (Sky News Arabia, uyarlanmıştır)

Yorum:

Daha önce, özellikle Amerika'da Demokrat Parti'nin iktidarı döneminde, bazı Amerikalı politikacıların bu tür açıklamaları aşırılık olarak kabul ediliyordu ve sadece konuşmacının kişisel görüşünü yansıtıyordu. Çünkü bu görüşleri içlerinde saklıyorlardı ama kamuoyuna açıklamak istemiyorlardı. Ancak Trump ve Cumhuriyetçi partinin iktidara gelmesiyle birlikte, bu açıklamalar artık aynı bakış açısıyla değerlendirilmemekte, aksine artık Trump yönetiminin kanaatlerini ve yönelimlerini ifade etmektedir. Zira Trump yönetimi bu kanaatlerini ve yönelimlerini gizlememekte olup şu anda bunların uygulanmasının zorluğu veya imkansızlığı nedeniyle engellenmektedir.

Örneğin, Trump görev süresinin başında Gazze'deki savaşı sona erdirme ve Gazze halkını Ürdün, Mısır veya onları kabul edecek diğer ülkelere yerleştirme planını açıkladığında, bunu yapmakta ciddi ve kararlıydı. Ancak bunun yakın gelecekte uygulanmasının imkansız olduğunu fark ettiğinde geçici olarak geri adım atmış ve Gazze'deki yaşamı imkansız hale getirmek ve Gazze halkı bıkıp kaçana kadar yeniden inşayı yıllarca geciktirmek yoluyla zorla gönüllü yerinden edilme gibi bir alternatifi değerlendirmeye başlamıştır. Aynı durum İran, Lübnan'daki partisi ve Yemen'deki Husiler için de geçerlidir; zira İran liderlerinin ve vekillerinin Afganistan, Irak, Yemen, Lübnan ve Suriye'de Amerika'ya sağladığı tüm hizmetlere rağmen, ancak bu durum onları Trump'tan kurtaramamıştır. Zira Trump, İran'ın kanatlarını ve kollarını budamaya ve Yahudi varlığını güvence altına alacak, onun bölgedeki geleceğini garanti edecek ve İran'ı zayıflatıp bölgedeki birçok ülke gibi güçsüz bir devlet haline getirecek egemenlik tavizleri vermeye zorlamada kararlıdır.

Huckabee bu tür bir açıklama yaptığında, yeni bir şey yapmış ya da Trump yönetiminin eğilimlerinden sapmış olmuyor, aksine Trump'ın politikalarıyla uyumlu davranıyor. Zira daha önce bizzat Trump, Savaş Bakanı ve Dışişleri Bakanı da buna yakın fikirleri ifade etmişler ve tüm bölge pahasına bile olsa Yahudi varlığına koşulsuz destek verdiklerini belirtmişlerdir.

Trump yönetimi ve Yahudi hükümetinde, dini aşırılıkçılık, Amerika'daki sert muhafazakarlar ve Yahudi varlığındaki sert sağcıların motivasyonuyla hareket eden birçok kişi olduğu açıktır.Böylece onlar, sırf siyasi fikirler ve önerilerden ziyade, dini nefretle hareket ederek Müslümanlara düşmanca bir tutum sergiliyorlar. Nitekim Huckabee bunu net bir şekilde açıklamış, daha önce ABD Dışişleri Bakanı alnına haç çizdirmiş, ABD Savaş Bakanı da vücuduna haç dövmesi ve "kafir" gibi aşırılıkçı ve radikal ifadeler kazıtmıştı.

Bu nedenle eğer ümmet, akidevi bir meydan okumayı ve dini ve hadari çatışmayı ciddiyetle ve yetkinlikle ele almazsa, bu kişiler ümmete, ülkelerine ve kutsal yerlerine zarar vermek için adımlarını ve çabalarını iki katına çıkaracaklar ve hiçbir sınırda da durmayacaklardır. Bunu da Allahu Teala’nın şu kavli doğrulamaktadır: كَيْفَ وَإِن يَظْهَرُوا عَلَيْكُمْ لاَ يَرْقُبُواْ فِيكُمْ إِلاًّ وَلاَ ذِمَّةًNasıl olabilir ki! Onlar size galip gelselerdi, sizin hakkınızda ne ahit, ne de antlaşma gözetirlerdi.” [Tevbe 8]

Yöneticilerin tutumlarına güvenmek tam bir aptallıktır; çünkü Müslümanların başındaki yöneticiler, Müslümanların ve ülkelerinin haklarını savunacak en son kişilerdir. Aksine onlar, Yahudilerin ve Amerika'nın dostlarıdırlar ve onların tutumları da bunun kanıtıdır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Müh. Halil Abdurrahman

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER