Salı, 11 Zilkâde 1447 | 2026/04/28
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Irak, Amerika’nın Çekici ile İran’ın Örsü Arasında Sıkışıp Kalmıştır

İran Devrim Muhafızları Ordusu’na bağlı Kudüs Gücü Komutanı İsmail Kaani, Kasım seçimlerinden bu yana aylardır süren tıkanıklığın ardından, ittifakın dağılmasını engellemek ve görüşleri yakınlaştırmak amacıyla Bağdat’a ani ve ilan edilmemiş bir ziyarette bulundu. Kaani burada Koordinasyon Çerçevesi bileşenleriyle bir araya geldi. Şafak News ajansının bilgili bir kaynağa dayandırdığı habere göre Kaani, ayrıca İran bağlantılı bazı silahlı grupların liderleriyle bir araya gelerek, bu grupların geleceğini, resmi güvenlik birimlerine entegre edilme imkânlarını ve bazı siyasi liderlerin silahlı kanatlarıyla bağlarını koparma meselesini de ele aldı.

Buna karşılık, 20 Nisan 2026 Pazartesi günü BasNews ajansına konuşan medya raporları ve bilgi sahibi kaynaklar, Amerika Birleşik Devletleri’nin Irak’a dolar sevkiyatını durdurduğunu ve yeniden başlamasını yeni hükümetin kurulmasına bağladığını ortaya çıkardı. Bu adım, iki taraf arasındaki siyasi ve güvenlik baskılarının tırmandığını gösteriyor. Söz konusu kaynaklar, Washington’un ayrıca ABD Büyükelçiliği ve Bağdat Havalimanı’ndaki lojistik destek üssüne yönelik saldırıların sorumluları ortaya çıkarılana kadar güvenlik koordinasyon toplantılarını askıya aldığını bildirdi.

Bu trajik manzara, bu ülkenin ne derece aşağılanmış ve değersizleştirilmiş olduğunu açıkça göstermektedir. Egemenlik çığırtkanlığı yapan siyasetçiler, aslında halka hizmet etmek için değil, ülkenin mallarını çalmak ve makam kapmak için birbirleriyle yarışan hırsızlardan başka bir şey değildir. Hem onlar hem de dost-düşman herkes biliyor ki, bu siyasetçilerin elinde gerçek bir yetki yoktur. Irak’ın karası da seması da yol geçen hanına dönmüştür. İç nizam ve güvenlik yapısı, devlet kararları ile silahlı gruplar arasında paramparça olmuştur. Bir taraf savaşa girmeye karar verirken, diğeri diplomasiye sarılıp özür dilemekte ve komşu devletlerle ilişkisini korumaya çalışmaktadır. Lübnan istisnası dışında Irak kadar çarpık bir devlet yapısı dünyada yoktur. Bu siyasetçilerin egemenlik iddiasındaki küstahlıkları o raddeye varmıştır ki; hiçbir iradeye sahip olmadıkları halde Amerika ve İran arasında arabuluculuk yapmaya kalkışmaktadırlar!

Soruyoruz, nüfusu 40 milyonu aşan Irak gibi bir ülke, tek bir aklıselim ve feraset sahibi adam yetiştiremeyecek kadar aciz ve çaresiz midir? Bu topraklar artık Mutasım gibi, Harun Reşit gibi devlet adamları yetiştiremeyecek midir?

Ey Irak ve diğer İslam ülkelerindeki Müslümanlar! Şunu kesin olarak bilin ki; durumumuzu ancak ecdadımızı ıslah eden şey (İslam) ıslah edebilir. Onlar ancak dinlerine sımsıkı sarıldıkları ve Allah’ın rızasını umarak dünya hayatını ahiret karşılığında sattıkları vakit aziz ve öncü olmuşlar, düşmanlarını dize getirmişlerdir.

Artık boyunlarınızdaki zillet zincirlerini kırmanın ve Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafet devletini kurmak için ihlaslı çalışanlarla beraber olmanın vakti gelmiştir. Hilafet, izzet ve egemenlik devletidir; güvenliğinize ve egemenliğinize el uzatmaya yeltenen her müfsidin elini ancak o kesebilir.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اسْتَجِيبُوا لِلَّهِ وَلِلرَّسُولِ إِذَا دَعَاكُمْ لِمَا يُحْيِيكُمْ وَاعْلَمُوا أَنَّ اللَّهَ يَحُولُ بَيْنَ الْمَرْءِ وَقَلْبِهِ وَأَنَّهُ إِلَيْهِ تُحْشَرُونَ “Ey iman edenler! Size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah’ın ve Rasûlü’nün çağrısına uyun ve bilin ki Allah, kişi ile kalbi arasına girer. Yine bilin ki, O’nun huzurunda toplanacaksınız.” [Enfal 24]

Devamını oku...

Yerel Seçimlere Katılmak; Mübarek Topraktan Vazgeçmeyi Kabul Etmek Demektir, Allah ve Rasûlü’ne İhanettir

  • Kategori Filistin
  •   |  

Allah’a ve Rasûlü’ne ihanet eden Filistin Yönetimi, yerel yönetim (belediye) seçimlerinin yapılması çağrısında bulundu. Ayrıca seçim kanununda da bir değişiklik yaptı. Yapılan değişiklik, seçimlerin kendi ihanet programı dâhilinde gerçekleşmesini sağlayan bir değişikliktir. Filistin Yönetimi’nin bu ihanet programı da Yahudi varlığının Mübarek Toprak üzerindeki hakimiyetini pekiştirmekte ve işlediği cürümlere kılıf hazırlamaktadır. Seçim Kanunu’nun 16. maddesinin 2. fıkrasında yapılan bu değişiklik; adayların “FKÖ’nün Filistin halkının tek ve meşru temsilcisi olduğunu, onun siyasi ve ulusal programına ve ilgili uluslararası meşruiyet kararlarına bağlı kalacaklarını” beyan eden bir belge imzalamalarını şart koşmaktadır.

Ey Mübarek Toprak halkı! Bu seçimlerin tek amacı, Filistin Kurtuluş Örgütü’nün benimsediği ihanet çizgisini pekiştirmek ve Filistin Yönetimi’nin Filistin ve halkına karşı işlediği suçlara Filistin halkını da ortak etmektir. Gazaba uğrayanların, Filistin Yönetimi eliyle elde ettiklerini kendi başlarına asla elde edemeyecekleri bir sır değildir; Nitekim bu gerçeği, Filistin Yönetimi Başkanı Mahmud Abbas bizzat defalarca itiraf etmiştir.

Seçimler için ortaya atılan “Halka hizmet” sloganı koca bir yalandır! Zira belediyeler, mevcut yönetim ve onun yozlaşmış adamları yüzünden yolsuzluk batağına saplanmıştır, yolsuzluklar had safhaya ulaşmıştır. Filistin Yönetimi, Filistin Yönetimi; sadece kendi programlarına boyun eğecek, gazaba uğrayanların Filistin ve halkı üzerindeki politikalarıyla uyumlu çalışacak uysal belediye meclisleri istemektedir.

Ey Mübarek Toprak halkı! Filistin Kurtuluş Örgütü’nün bulaştığı pisliklere ve kirlere kendinizi bulaştırmayın ve Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın şu çağrısına icabet edin:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَخُونُوا اللَّهَ وَالرَّسُولَ وَتَخُونُوا أَمَانَاتِكُمْ وَأَنْتُمْ تَعْلَمُونَ“Ey iman edenler! Allah’a ve Rasûl’e hainlik etmeyin. Bile bile kendi emanetlerinize de hainlik etmeyin.” [Enfal 27]

Mescid-i Aksa ve Mübarek Toprak; Allah ve Rasûlü’ne sadık mümin yiğitlere muhtaçtır. O yiğitler, Hilafeti kurmak ve Beyt’ül Makdis’i özgürleştirmek için İslam Ümmeti ve ordularını seferber edecek, İslam Risâlet’ini davet ve Allah yolunda cihatla dünyaya taşımak için Ümmeti şaha kaldıracaktır. Bilin ki Amerika ve Yahudilere itaat etmek apaçık bir hüsrandır.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنْ تُطِيعُوا الَّذِينَ كَفَرُوا يَرُدُّوكُمْ عَلَى أَعْقَابِكُمْ فَتَنْقَلِبُوا خَاسِرِينَ * بَلِ اللهُ مَوْلَاكُمْ وَهُوَ خَيْرُ النَّاصِرِينَ“Ey iman edenler! Siz eğer kâfir olanlara uyarsanız sizi gerisin geriye (küfre) çevirirler de büsbütün hüsrana uğrarsınız. Hayır! Yalnız Allah yardımcınızdır. O, yardımcıların en hayırlısıdır.” [Ali İmran 149-150] Allah, Hak üzerinde sebat etmeleri ve Allah Subhânehu ve Teâlâ’ya sadakatle tevekkül etmeleri durumunda ancak müminlere yardım edecektir.

Aziz ve Güçlü olan Allah’a güvenin. Zafer O’nun elindedir. Kulları üzerinde mutlak güç sahibidir. Amerika ve Yahudilerin yeryüzünde çıkardıkları bozgunculuk, Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın izniyle onlara zillet, yıkım ve azap olarak geri dönecektir.

وَكَذَلِكَ أَخْذُ رَبِّكَ إِذَا أَخَذَ الْقُرَى وَهِيَ ظَالِمَةٌ إِنَّ أَخْذَهُ أَلِيمٌ شَدِيدٌ “Zalim memleketlerin halkını yakaladığında, Rabbinin yakalaması işte böyledir! Şüphesiz O’nun yakalaması can yakıcı ve şiddetlidir.” [Hud 102]

Devamını oku...

Siyaset Salonu Oturumuna Davet

Hizb-ut Tahrir Sudan Vilayeti Medya Bürosu, basın mensubu kardeşleri, siyasetle ilgilenenleri ve kamu meseleleriyle ilgilenen tüm kesimleri, Siyasi Salonun yeni bir oturumuna davet etmekten memnuniyet duyar. Bu oturumda, Hizb-ut Tahrir Sudan Vilayeti Merkezî İrtibat Komitesi Başkanı Üstat Nasır Rıza Muhammed Osman konuk edilecektir. Oturumun Başlığı:

“Savaş Dördüncü Yılına Giriyor... Sudan Nereye Gidiyor?”

Siyaset salonu oturumunun moderatörlüğünü Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti Merkezî Temas Komitesi üyesi Üstat Abdullah İsmail yapacaktır.

Tarih: 08 Zilkade 1447 / 25 Nisan 2026 Cumartesi Saat: 13.00

Yer: Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti Port Sudan Bürosu, El Azama Mahallesi, Stad Caddesi, Stadın Doğu Tarafı.

Devamını oku...

Yalnızlığın Eşiğindeki Trump En Büyük Kabusuyla Yüzleşiyor

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Yalnızlığın Eşiğindeki Trump En Büyük Kabusuyla Yüzleşiyor

 

2026 yazında Trump, siyasi kariyeri boyunca bildiği hiçbir şeye benzemeyen bir kâbus yaşıyor. Ne dışarıdan gelen, ne fitilini ateşlediği İran savaşından, hatta ne de kararlarının ağırlığı altında çökmekte olan ekonomiden kaynaklanan bir kabus değil aksine en büyük kabusu içeride, yani Washington'un içinde yaşamaktadır.

Eskiden avcı olan Trump, bugün av haline gelmiştir; zira meydan ve kutuplaştırma söylemine bel bağladığı bir zamanda, popülaritesi ayaklarının altında hareket eden kum gibi çökmekte olup her yeni kamuoyu yoklamasıyla ve her özel seçimle birlikte, kaderi hakkında karar verenlerin sadece Cumhuriyetçiler değil, aksine bağımsız seçmenin de olduğu ortaya çıkmıştır.

Nitekim Trump, 22 Mart 2026’da Demokrat Parti’yi Amerika’nın en büyük düşmanı olarak nitelendirmiş ve böylece şu anda kendisiyle savaşa girdiği İran’ı bile geride bırakmıştı; zira Truth Social platformundaki paylaşımında şöyle demişti: “İran'ın ölümüyle birlikte radikal sol ve beceriksiz Demokrat Parti Amerika'nın en büyük düşmanı olmuştur.” (El Cezire, 22/3/2026).

Seçmen tabanını harekete geçirmek için yaptığı bu açıklamalara rağmen bugün, popülerliğinin çöküşünü ve Cumhuriyetçi Partisi'nin Senato ara seçimlerinde ağır bir yenilgiye uğramakla tehdit etmesini temsil eden en büyük kâbusla karşı karşıyadır.

Trump'ın popülaritesi büyük ölçüde gerilemiştir; hatta anket sonuçları yakın bir çöküşün öyküsünü anlatmaktadır. Zira Nisan 2026’daki en son kamuoyu yoklamalarına göre Trump’ın destek oranı sadece %35 ile %41 arasında kalmış olup bu seviye Trump’ı, Harry Truman’dan bu yana tüm başkanlarla karşılaştırıldığında tarihsel olarak geri bir sıraya yerleştirmektedir.

CNN tarafından yapılan anket verilerine göre, Amerikalıların %65'i Trump'ın politikalarının ekonomik durumun kötüleşmesine yol açtığını düşünmektedirler; bu ise başkanlığı süresince kaydedilen en yüksek bir orandır. (El Arabiya, 1/04/2026).

Ancak rakamların en tehlikeli yanı, sadece muhalefetin alanının genişlemesi değildir, aksine bizzat Cumhuriyetçi tabanda da çatlakların oluşmasıdır; zira Fox News'un Mart 2026'da yaptığı ankete göre, Cumhuriyetçilerin safları arasında Trump'a karşı çıkanların oranı %16'ya ulaşarak eşi benzeri görülmemiş bir seviyeye ulaşırken, parti üyelerinin başkana olan desteği Mart 2025'teki %92'den şu anda %84'e gerilemiştir. (El Cezire, 27/3/2026).

Belki de Trump için en acı verici gerileme, genç Cumhuriyetçilerin güveninin sarsılması olmuştur; zira 45 yaşın altındaki Cumhuriyetçiler arasındaki destek oranındaki düşüş 23 puana ulaşmıştır. (El Arabiya, 1/4/2026).

Bugün soru şudur: Trump neden çöküyor?

Trump’ın güçlü kozlarından, onu kovalayan ve popülaritesini düşüren bir kâbusa dönüşen üç ana dosya vardır.

Birincisi: Ekonomi... Trump'ın verdiği ve fiyatların bozduğu bir vaat.

Trump, 2026 yılının ekonomik refah yılı olacağını vaat etmişti ancak gerçeklik tamamen farklı olmuştur; zira işsizlik oranı %4,7'ye yükselmiş, benzin fiyatları %19 artarak ülke genelinde galon başına ortalama 3,45 Dolara çıkmış ve bugün İran'a karşı savaş nedeniyle 3,98 Dolara yükselmiştir. (Newsweek, 02/04/2026).

Ayrıca Trump, ülkeyi kasıp kavuran enflasyonla başa çıkmada başarısız olmuş, güven oranı %27 ile tüm zamanların en düşük seviyesine gerilemiş ve Amerikalıların ekonomik çözümlere olan güveni %31’e düşmüştür. (El Arabiya, 1/4/2026).

İkincisi: İran'a karşı savaş... popülaritenin ve paranın tüketilmesi

İran savaşı, ABD hazinesine 12 milyar Dolardan fazla bir maliyete mal olmuş ve 8 askerin hayatını kaybetmesiyle sonuçlanmıştır. (Eş-Şark, 20/3/2026). Bu da seçimin ağır bir yüke dönüşmesine neden olmuştur; zira seçmenlerin %64’ü Trump’ın İran dosyasını ele alma biçimine karşı çıkmakta ve %59’u savaşın kabul edilebilir sınırları aştığını düşünmektedirler. (El Cezire, 27/3/2026). Bu hoşnutsuzluk, çatışmanın geleceğine dair karamsarlığı daha da derinleştirmiştir; zira seçmenlerin sadece %13’ü savaşın birkaç hafta içinde sona ereceğini beklerken, %35’i ise savaşın bir yıldan fazla süreceğini tahmin etmektedir.

Üçüncüsü: Göç... Merkezi bir meseleden gerilemeye

Göç dosyası, Trump'ı Beyaz Saray'a taşıyan en önemli konulardan biriydi, ancak bugün bir zayıflık kaynağı haline gelmiştir; zira görev süresinin başında olumlu yüksek bir destek oranı varken, büyük şehirlerdeki sınır dışı etme operasyonlarının genişletilmesinin ardından Haziran 2025'ten itibaren bu oran gerilemeye başlamıştır.

Bugün, Trump'ın göç politikasına verilen destek oranı %45'i aşmazken, %51,6'sı bu politikaya karşı çıkmaktadır; en endişe verici olan ise bağımsız seçmenlerin Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Dairesi'ne olan güvenlerinin çok zayıfladığını belirtmeleridir.

Amerikan siyasetinde neredeyse hiç hata etmeyen altın bir kural vardır: Beyaz Saray'ı kontrol eden parti, ara seçimlerde koltuk kaybeder. Ancak bu kez kayıplar sadece Temsilciler Meclisi ile sınırlı kalmayabilir, aksine Senato'ya da uzanabilir; bu senaryo birkaç ay öncesine kadar olasılık dışı görülüyordu. (Newsweek, 2/4/2026).

Eğer tehdit altındaki koltukların haritasına bir göz atarsak, şunları görürüz:

Kuzey Carolina: Cumhuriyetçi Senatör Tom Tillis'in emekliye ayrılmasıyla birlikte eski Demokrat Vali Roy Cooper yarışa katılmış olup tüm anketlerde önde gitmektedir.

Maine Eyaleti: Senatör Susan Collins şiddetli bir rekabetle karşı karşıyadır; zira anketlere göre Demokrat rakibi Graham Blatz %40'a karşı %44’e oranla öndedir.

Ohio ve Alaska eyaletleri; en büyük sürpriz ise Teksas, Iowa, Florida ve Mississippi gibi eyaletlerin rekabet alanına girmesi olmuştur; tıpkı Demokratların Senatörlük Kampanya başkanı Kirsten Gillibrand'ın şu şekilde belirttiği gibi: “Parti şu anda 11 ilde koltuk sayısını tersine çevirme şansına sahiptir.” (New York Post, 15/03/2026).

Cumhuriyetçilerin endişeleri boşuna değildir; zira Ocak 2026'da Demokrat aday Taylor Rehmet, sembolik öneme sahip seçim bölgesinden Teksas eyaletini temsil eden Senato koltuğunu kazanmıştır; nitekim iki yıl önce 17 puan farkla kazanmıştı.

Tüm bu rakamlara rağmen, Trump’ın kâbusu tamamen gerçekleşmeyebilir; çünkü Demokratların Senato’yu tersine çevirmesi için önlerinde hâlâ uzun bir yol vardır; ayrıca onların popülaritesi de ciddi bir düşüş yaşamaktadır; CNN’in baş veri analisti Harry Enten bu rakamları şöyle nitelendirmiştir: “Amerikalıların %74’ü, demokratların kendilerinin %55’i de dahil olmak üzere Demokrat eyaletlerin Kongre’de hatalı olduğunu düşünüyorlar.” Nitekim Senatör Susan Collins, Trump'dan bağımsız olarak kendi eyaleti Maine'de büyük bir kişisel popülerliğe sahiptir.

Ancak Trump ve Cumhuriyetçilerin karşı karşıya olduğu en büyük tehlike, deneyimli Cumhuriyetçi siyasi analist Mike Madrid'in şu sözlerinde özetleniyor: “Hayatımda, iktidar partisinin bugün gördüğüm gibi kötü bir seçim sürecine girdiğini hiç görmemiştim.” Şu eklemede bulundu: “Eğer ters rüzgar aynı şiddetle devam ederse, Trump’ın Amerika’nın altın çağı hayali, onun görev süresi boyunca Amerikan siyasetinin çehresini değiştirecek bir seçim kabusuna dönüşebilir.” (Newsweek).

Bu kâbusun gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini sadece önümüzdeki günler kanıtlayacaktır; ancak kesin olan şu ki bugün rüzgâr onun lehine esmiyor.

Bugün dünya liderliğini tek başına üstlenen en büyük devlette gördüğümüz iç bozulma, aslında onun tek ve yegâne liderlik merkezinden, iç bölünmeler yaşayan güçlü bir devlete doğru çöküşünden başka bir şey değildir; bu durum onu bir süreliğine izole edebilir ya da birkaç devlete bölebilir. En önemlisi, yeni bir asrın gelmekte olduğudur; dikkat edin bu, İslami hayatı yeniden başlatmak için çalışanların eliyle eski konumunu, ihtişamını ve izzetini yeniden kazanmak için Allah’ın izniyle fırtınanın rahminden doğacak olan Hilafet asrıdır; nitekim her geçen gün, Hilafet şafağının geride kalan günden daha yakın olduğuna dair güvenimiz artıyor ki bu, düşündüğümüzden daha yakındır. O halde bizim yapmamız gereken, ümmetin meselelerini taşıyan ve ümmet mefhumunu benimseyen Hizb-ut Tahrir ile birlikte yolumuza deva etmektir; bu mefhum, Hilafet Devleti’ni, Allah’ın izniyle büyük bir devlet haline getirecek ve böylece de Allah Subhanehu’nun vaadi ve Kerim Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in müjdesi gerçekleşecektir: ثُمَّ تَكُونُ خِلَافَةً عَلَى مِنْهَاجِ النُّبُوَّةِ، ثُمَّ سَكَتَ “Sonra (yeniden) Nübüvvet Minhacı üzere (Raşidi) Hilafet olacaktır.”Sonra sükût etti.”

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Nebil Abdulkerim

Devamını oku...

Ülkenin Yıkımı İle Yolun Utancı Arasında: Küllerin Altında Müzakere!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Ülkenin Yıkımı İle Yolun Utancı Arasında: Küllerin Altında Müzakere!

 

Haber:

23/4/2026 akşamı Washington'da, Lübnan ve Yahudi varlığı heyetleri arasındaki ikinci müzakere için ikinci görüşme.

Yorum:

Yahudi savaş makinesinin, sivillerin başlarının üzerine lav yağdırmaya, onlarca binayı yıkmaya ve güney sınırındaki köy ve kasabaları yerle bir etmeye, güneyde ve Beka'da patlama sesleri her sesi bastırmaya devam ettiği bir zamanda karşımıza, cellat için mutlak taraf olmayı temsil eden ABD'nin gözetiminde Washington'da düzenlenen ikinci görüşmenin sahnesi çıkmaktadır.

Bombardımanlar ve suikastlar devam ederken otoritenin müzakerelere devam etmesi, Yahudilere uluslararası olarak öldürme izni vermek anlamına gelmektedir; zira dünya, Lübnan ile Yahudi varlığı heyetleri arasındaki müzakere masasını, tokalaşmaları ve gülümsemeleri görürken, gerçeklik ise köyleri silen patlamaları, akan kanları ve devam eden işgali görmektedir.

Öldürme diplomasisi her gün yüzlerce evi sakinlerinin başlarına yıkarken, çözümler diplomasisinden söz etmek nasıl doğru olabilir ki?!

Suçlu varlığın insana, ağaca ve taşa suikast düzenlediği bir anda, otoritenin utanç verici müzakere sapkınlığı devam etmektedir; bu ise, Allahu Teala’nın şu kavline aykırıdır: فَلَا تَهِنُوا وَتَدْعُوا إِلَى السَّلْمِ وَأَنْتُمُ الْأَعْلَوْنَ “Üstün durumda iken gevşeyip barışa çağırmayın.” [Muhammed 35] Ayrıca bu, insanlar ve ülke için düşmanlara imkan vermektir; oysa Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَلَنْ يَجْعَلَ اللَّهُ لِلْكَافِرِينَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ سَبِيلاً “Allah, müminlerin aleyhine kâfirlere hiçbir yol vermez.” [Nisa 141] Yine bu, özellikle Yahudiler İman edenlere karşı düşmanlık yönünden insanların en şiddetlisiyken, muhasebe edilmesi gereken en büyük ihanettir; oysa Allahu Teala şöyle buyurmuştur: لَتَجِدَنَّ أَشَدَّ النَّاسِ عَدَاوَةً لِلَّذِينَ آمَنُوا الْيَهُودَ وَالَّذِينَ أَشْرَكُوا “İman edenlere karşı düşmanlık yönünden insanların en şiddetlisi olarak Yahudileri ve Allah’a ortak koşanları bulursun.” [Maide 82]

Yüzleşilmesi gereken üç nokta vardır:

1- Ateş altında müzakere: Yakıcı toprak politikası uygulamaktan bir an bile vazgeçmemiş bir düşmanla aynı masaya oturmak, güç şartlarının dayattığını zımnen kabul etmek ve kulislerin arkasında katliamlarını sürdürürken saldırgana, uluslararası imajını düzeltme fırsatı vermek anlamına gelmektedir.

2- Gerçek egemenliğin yokluğu: Bu nasıl bir müzakere ki ülkenin atmosferi ihlal edilirken ve köyleri haritadan silinirken hala yürütülmektedir? Halkı, çocuklarının vücut parçalarını toplarken uzlaşmaya doğru koşturan bir otorite, kendisini hakların kaybedilmesinin sessiz bir ortağı konumuna sokmaktadır.

3- Amerikan serabının tuzağı: Washington her zaman işgalin çıkarlarının mimarı ve koruyucusu olmuştur; o halde bir düşmandan, adil bir hakem olması beklenebilir mi? Müzakerelere katılan Trump'ın bize, Lübnan Cumhurbaşkanı'nın üç hafta sonra asrın iğrenç suçlusu ile görüşeceği şeklindeki tiksindirici haberi ulaşmıştır!

Lübnan otoritesinin, suçlu işgalci varlıkla normalleşme yolunda adım adım ilerlediği ve kamuoyunu buna hazırladığı görülmektedir; eğer onu durdurmazsak, bizi dünyanın utancına ve Allah’ın gazabına sürükleyecektir.

Utanç verici müzakerelerin şerî alternatifi, Allah bizimle onun arasında hüküm verinceye ve onu ortadan kaldırıp tıpkı Rabbani komutan Selahaddin'in Haçlıların elinden kurtardığı gibi Kudüs'ü kurtarıncaya kadar bu varlıkla düşmanlık durumunu sürdürmektir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Dr. Şeyh Muhammed İbrahim - Lübnan

Devamını oku...

Özbekistan Müftüsü Neden Nazi “İsveç Demokratları” Partisiyle Görüştü?

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Özbekistan Müftüsü Neden Nazi “İsveç Demokratları” Partisiyle Görüştü?

Haber:

26 Mart’ta, Dünya Haber Ajansı şunları ifade etti: “İsveç Parlamentosu’nda (Riksdag) “Özbekistan’ın dinî hoşgörü, aşırılıkla mücadele ve terör örgütlerinin eski üyelerinin yeniden topluma kazandırılması alanındaki deneyimi” konulu uluslararası bir seminer düzenlendi.” Seminere, Özbekistan Müslümanları Dini İdaresi Başkanı ve Başmüftüsü Şeyh Nuriddin Haliknazarov başkanlığındaki Özbekistan heyeti katıldı. Ayrıca heyette, Din İşleri Komitesi Birinci Başkan Yardımcısı Davronbek Mahsudov; Yahudi cemaati başkanı Arkady Saharov; Alman Lüteriyen Kilisesi başkanı Ludmila Schmidt; Özbekistan Parlamentosu (Oliy Meclis) üyesi Dilorom Fayzieva; ayrıca din bilginleri ve uzmanlar da yer almıştır.

Yorum:

Doğrudan belirtmek gerekir ki, aşırı sağcı İsveç Demokratları Partisi temsilcisi Björn Söder, İsveç tarafından bu seminere katılmıştır. Diğer partilerin temsilcilerinin katılımına ilişkin herhangi bir şey zikredilmemiştir. Bu ise birçok soruyu akla getirmektedir: Özbekistan Müftüsünü, İslam’a ve Müslümanlara karşı nefretleriyle tanınan bu kişilere bağlayan ilişkinin doğası nedir? Peki diktatör olarak nitelendirilen Özbekistan rejimi ile İsveç Demokratları Partisi liderliğindeki demokratik İsveç arasındaki karşılıklı deneyimlerin türü nedir?

İsveç Demokratları Partisi temsilcilerinin açıklamalarına kısaca göz attığımızda, parti lideri Jimmie Åkesson'un İslam'a, Müslümanlara ve göçmenlere karşı şiddetli nefretiyle tanındığını görüyoruz. Zira camilerin müsadere edilip yıkılması çağrısında bulunduğu gibi İsveç'te yeni cami inşaatının durdurulmasının gerektiğini açıklamıştır. Ayrıca o, minarelerin ve kubbelerin, İsveç şehirlerinin özelliklerini belirlememesi gereken İslami semboller olduğunu düşünmektedir. Yine o, Müslümanları bölerek şöyle demiştir: “İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana bizim için en büyük dış tehdit İslam’dır.” “İslam sadece bir din değildir; aksine toplumun tüm yönleri üzerinde kontrolü olduğunu iddia eden kapsamlı siyasi bir ideolojidir. Bu, demokrasi ve eşitlik gibi Batılı değerlerimiz ile kökten çelişmektedir.”

İsveç’te insanlar hala Kur’an’ı yakıyorlar ve Jimmie Åkesson da Kur’an yakmayı yasayla düzenlemeye çalışmaktadır; zira şöyle demiştir: “Şahsen kitap yakmayı pek tercih etmem; ancak özgür bir demokraside, başkaları için şok edici veya rahatsız edici olsa bile, kendi görüşünü ifade etme hakkına sahip olmak gerekir.”

Ayrıca Jimmie Åkesson’un en yakın müttefiklerinden biri ve İsveç Demokratları Partisi’nden bir diğer temsilci olan Richard Jomshof da şu açıklamalarda bulunmuştur: “İslam, bir ideoloji ve çarpıtılmış bir dindir.” İslam’ı Nazizm ve komünizmle karşılaştırmış ve tamamen sakin bir şekilde ve partisinin de desteğiyle, Nebi Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e hakaret etmiştir: “… İslam hakkında bir diyalog; demokrasiye düşman olan bu din, şiddeti savunan, kadın düşmanı olan, savaş ağası, toplu katil, köle tüccarı ve hırsız Muhammed tarafından kurulmuştur.”

İsveç Demokratları Partisi, İslam’dan ve Müslümanlardan nefret edenler ve İslam’ı ve Müslümanları savunanlar olmak üzere toplumu fiilen iki kampa bölmüştür. Bu yüzden İsveç’te Kur’an-ı Kerim’in alenen yakılması, sistematik saldırılar ve camilere yönelik sabotaj eylemleri hâlâ devam etmektedir.

İsveç Demokratları Partisi’nin İslam ve Müslümanlara karşı tutumunu göz önünde bulundurarak, Özbekistan müftüsüne şu soruyu sormak mantıklı olacaktır: Bize Allah'ı öğreten Kur'an değil midir?! Bir Müslümanın, Kur'an’ı yakanlarla, sevgili Peygamberimiz Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e hakaret edenlerle ve camilerin kapatılmasını ve tüm İslami sembollerin yasaklanmasını talep edenlerle ne tür bir ilişkisi olabilir ki?! Dininizde her şey yolunda mı?!

Ey Özbekistan Müslümanları: Sevgili Peygamberimiz Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem bize, Kur'an-ı Kerim'i getirmedi mi? Bir Müslüman için Allah'tan, Kur'an'dan ve Nebi Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem'den daha kutsal ne olabilir ki? Artık kaderimizi kendi ellerimize alıp İslam’ın düşmanlarıyla Müslümanlara karşı komplo kuran despot yöneticilerden ve utanç verici müftülerden kurtulmamızın zamanı gelmedi mi? Artık bu yozlaşmış gerçekliği değiştirmenin ve İslam'a ve Müslümanlara layık bir yöneticinin liderliği altında adil bir yönetimi kurmanın zamanı gelmiştir. Nitekim Allahu Teala, kerim Kitabı’nda şöyle buyurmuştur: إِنَّ اللّهَ لاَ يُغَيِّرُ مَا بِقَوْمٍ حَتَّى يُغَيِّرُواْ مَا بِأَنْفُسِهِمْ “Şüphesiz ki, bir kavim kendi durumunu değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez.” [Rad 11]

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Eldar Hamzin

Devamını oku...

ABD'nin İran'a Karşı Savaşının Yansımaları

  • Kategori Makaleler
  •   |  

ABD'nin İran'a Karşı Savaşının Yansımaları

Bu, Doların Hegemonyasının Yeniden Tesis Edilmesi Mi, Yoksa Amerika'nın Kabrinin Kazılması Mı?!

 

Amerikan Doları, dünya ekonomisinin para birimi olarak dayatılmasıyla birlikte Amerika’nın dünya üzerindeki hegemonyasını yaymak için kullandığı en etkili stratejik silahlarından biri olmuştur. Nitekim petrodolar politikası, Doları, üretim ve tüketim açısından ekonomik döngünün omurgası ve itici gücü olan petrole bağlayarak, onu küresel bir para birimi olarak pekiştirip konumlandırmada belirleyici bir faktör olmuştur. Dünya petrolünün fiyatlandırılması ve onun değerinin Dolar cinsinden belirlenmesi yoluyla gerçekleşen bu durum, 1974-1975 yıllarında Nixon ile Faysal Âli Suud arasında imzalanan anlaşmalar, petrodolar politikasının temel taşını oluşturmuştu. Anlaşmanın özü, Körfez devletçiklerini ve rejimlerini Amerikan askerinin koruması karşılığında Körfez petrolünün esas olarak Dolar üzerinden satılmasıydı. Bunun sonucunda, ABD tahvillerine yönelik küresel talep güvence altına alınmış ve Dolar, dünya çapında bir nakit para birimine ve devletlerin hazineleri ile merkez bankalarının rezerv para birimine dönüşmüştür. Körfez ülkeleri ve petrol üreticisi ülkelere gelince; bitmek bilmeyen silah anlaşmaları yoluyla petrodolar yeniden dolaşıma sokulmuş ve bunu ABD hazine tahvillerine yatırım adı altında ABD’nin bütçe açığını finanse etmek için kullanmışlardır; bu da ABD’nin Dolar kâğıdı aracılığıyla dünya ekonomisi üzerindeki hegemonyasını pekiştirmiştir.

Bugün ise İran savaşı, Hürmüz Boğazı’nın kapatılması, enerji krizi ve Trump’ın üçüncü dünya ülkelerinden sayılan ve orta düzeyde bir güce sahip olan bir devletin karşısında karşı karşıya kaldığı stratejik ve askeri çıkmazıyla birlikte, İran savaşının Amerika'nın uluslararası sistemi ve Amerikan hegemonyası üzerindeki yansımalarına dair yakıcı soruları ve bunlara eşlik eden okumaları gündeme getirmiştir.

ABD’nin İran’a karşı savaşındaki gelişmeler, Hürmüz Boğazı’nın kapatılması ve bunun sonucunda ortaya çıkan enerji, hammadde ve gübre düzeyindeki kriz, uluslararası sahayı ve dünya ekonomisini sarsan bir şok etkisi yaratmış ve bununla birlikte jeostratejik dengeler, ABD'nin uluslararası düzeni, uluslararası durum ve dünya ekonomisi üzerindeki yansımaları ile uluslararası sahnenin öncüsü ve uluslararası düzenin sahibi olan ABD üzerindeki yansımaları hakkında yakıcı soruları gündeme gelmiştir.

Hürmüz Boğazı’nın kapanması ve enerji, hammaddeler ve gübrelerde yaşanan şokla birlikte ekonomik faktör baskın bir hale gelmiş ve bununla birlikte küresel ekonomi ile uluslararası arenada kısa vadeli felaket niteliğindeki yansımalar öne çıkmış ve ABD’nin İran’a karşı savaşının uzun vadeli stratejik ve jeostratejik yansımalarına yönelik ilgiler ise ikinci plana gerilemiştir.

Sonra ABD’nin İran’a karşı savaşının yansımalarına dair okumalar başlamış olup bu okumalardan bazıları tamamen ekonomik bir doğaya sahiptir ve özellikle parasal boyutu ele almaktadır. Örneğin Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasının büyük ekonomiler (ABD, Avrupa ve Çin gibi küresel dev ekonomiler) üzerinde yarattığı enerji krizi ve ekonomik şokunun sonuçları ve analizi gibi; savaşın etrafında döndüğü jeostratejik arenanın karmaşıklıklarından ve Trump’ın İran’da Venezuela örneğini kopyalamadaki başarısızlığından, bilakis ABD'nin beklentilerinin aksine savaşın Trump yönetiminin hedeflerine ters yönde ilerlemesinin ve süresinin uzamasıyla birlikte stratejik çürüme aşamasına girmesi yüzünden içine düştüğü çıkmazdan bağımsız olarak mekanik ve mantıksal bir analiz de söz konusudur. Ancak yapılan okuma ve analiz, savaşın ilk ekonomik göstergeleri Dolar endeksindeki yükselişe ve Amerika’daki petrol ve gaz üreticileri için enerji fiyatlarındaki artışın sağladığı gelirlere dayanmaktadır. Buradan çıkarılan sonuç, savaş ve enerji krizinden yararlananın ABD ve yeniden güçlenen Doları olduğu, zarar görenlerin ise farklı düzeylerde Avrupa ve Çin olduğu yönündedir. Sonra petrodolar denkleminden çıkan mantıksal ve mekanik sonuç ise, enerji krizi ve bunun ekonomik şokunun, Doların gücünü ve hakimiyetini, dolayısıyla da Amerika'nın hakimiyetini yeniden tesis etmek için bir destek ve dayanak faktörü olduğu yönünde olmasıdır.

Ancak İran savaşının ikinci ayına girmesiyle ona eşlik eden jeostratejik ve stratejik karmaşıklıklar ve aksaklıklar, acil ve yeni gelişmeleri, uzun vadeli jeostratejik boyutlarının, hatta ABD ekonomisi, devleti ve toplumu üzerindeki kısa vadeli ekonomik sonuçların gerçek boyutlarının derinlemesine incelenmesi suretiyle okuma ve analizlerin revize edilmesine sevk etmiştir. Bütün bunların ötesinde, askerî ve stratejik başarısızlığın ve Trump ile yönetiminin İran’a karşı savaşı yönetme konusunda içine düştüğü açmazın geride bıraktığı stratejik ve jeostratejik çıkmaz da göz ardı edilmemelidir.

Trump’ın İran’a karşı kampanyasının askeri başarısızlığının arkasında bıraktığı stratejik ve jeostratejik açmaz, Amerika’nın sahip olduğunu düşündüğü ABD askeri gücünün sınırlılığının test edildiği bir dönüm noktası niteliğinde tarihi bir an oluşturmuştur. Ayrıca ABD'nin Körfez'deki üsleri artık vurulabilir hedefler haline gelmiş ve uydu görüntüleri ise İran saldırıları nedeniyle birçok üssün boşaltıldığını ortaya çıkarmıştır. Ayrıca savaş, Amerika’nın şu anda acısını çektiği stratejik kıtlığı ve Trump ile yönetiminin stratejik körlüğünü de ortaya çıkarmıştır; zira Hürmüz Boğazı’nın kapatılması stratejik bilinmezlik hükmünde değildi, aksine beklenen ve öngörülen bir durumdu. Ancak Trump'ın bocalaması onu bu çıkmaza sokmuş ve bugün, boğazı yeniden açmak amacıyla bir ittifak oluşturmak için Çin ve Avrupa'ya yalvarmaktadır. Nitekim Körfez ülkelerini Güvenlik Konseyi'ne bir karar tasarısı sunmaya ikna edemeyince, taslağı Bahreyn devletçiği sunmuştur ki bu tasarı, Rusya, Çin ve Fransa'nın açık muhalefetinin ortasında Hürmüz Boğazı'ndaki deniz trafiğini korumak için güç kullanımına izin vermektedir. Nitekim New York Times gazetesi, bir diplomat ve BM yetkilisinin, Rusya, Çin ve Fransa'nın, Hürmüz Boğazı'nı yeniden açmak için Güvenlik Konseyi'ni İran'a karşı askeri harekete yetki vermeye teşvik etme yönündeki Arap ülkelerinin çabalarını fiilen boşa çıkardığını ve güç kullanımını onaylayan herhangi bir metne karşı olduklarını açıkladığını aktarmıştır; Ruslar ise taslağı kınamış ve metni taraflı bulmuştur. Aksine Trump’ın ortaya çıkardığı garip stratejik yeniliklerden biri, Hürmüz Boğazı’nın savaşını başlatmadan önce zaten açık olmasına rağmen, onun açılmasının savaşının bir hedefi haline gelmiş olmasıdır!

Bugün ABD’nin savaşı, Hürmüz Boğazı’nın kapatılması ve stratejik-jeostratejik çıkmazı ile geçen yüzyılın 50’li yıllarındaki Süveyş Kanalı savaşıyla birlikte İngiltere’nin tarihsel çıkmazı arasında zehirli bir benzerlik vardır. Ayrıca Washington Post gazetesi siyasi yorumcusu Ishaan Tharoor’un bir raporunda şöyle geçmektedir; “ABD ve “İsrail'in” İran'a karşı yürüttüğü kampanya, geçen yüzyılın 50'li yıllarındaki Süveyş Krizi'nin gölgesini taşımaktadır.” Yine İran’ın Hürmüz Boğazı’ndaki trafiği kesme kararının, yakın tarihin en büyük stratejik başarısızlıklarını hatırlattığını belirtmiştir. Bununla İngiltere'nin kendini boğmakla sonuçlanan Süveyş Kanalı Savaşı'ndaki başarısızlığını ve Trump'ın ise bugün bu tarihi stratejik başarısızlığı Amerikan versiyonuyla tekrarladığını ve üstelik bu başarısızlığı, kendi koşulları, örtüleri ve ülkesinin durumuna göre yeniden kopyaladığını kastetmektedir.

Nitekim İngiltere, Süveyş kanalını kendi sömürge alanına geri kazandırmak için Süveyş Kanalı savaşına girmişti; zira imparatorluğunun gerileme durumunda olduğu ve kötüleşen ekonomik durum ve yeni rakiplerle yaşanan şiddetli jeostratejik çatışmayla birlikte sömürgeci nüfuzunun aşındığı bilinmekteydi. İşte bu yüzden savaşa girmiş, kanalı geri almada başarısız olmuş ve geri kalan küresel jeostratejik nüfuzunu da kaybetmişti. Böylece uluslararası arenada hegemon ve etkili büyük devletler arasından dışlanmış ve dünya politikası tartışmaları Amerika ve Sovyetler Birliği ile sınırlı bir hale gelmişti. Nitekim İngiliz tarihçi Alex Von bunu şu sözleriyle yorumlamıştır: “Süveyş olayından sonra, İngiltere'nin üçüncü süper güç olarak statüsü büyük ölçüde gerilemiş olup... artık iki kutuplu dünya hakkında daha çok şey işitmeye başladık.”

Ancak bugün Amerika için en karanlık benzerlik, İran savaşının, Amerika’nın durumunun ulaştığı ileri düzeydeki kötüleşmesinin gerçeğini ortaya çıkarmasıdır; zira bugün Amerika bir gerileme durumu yaşamıyor, aksine tam anlamıyla bir çöküş yaşıyor; bu çöküşün en şiddetli ve en sert boyutları ise iç cephesinde yaşanmaktadır; zira Amerikan kapitalizminin sert çekirdeği parçalanmış ve çıkarlar ile hedefler birbiriyle çelişen sınıflara bölünmüştür; bu da kapitalizmin vahşetinin ve istilasının ileri bir aşamasına yol açmış, partiler, devlet, kurumlar, organlar ve idareler düzeyinde dikey ve yatay bir siyasi parçalanma salgılamış, ardından toplumsal, kültürel ve medeniyetsel bir çöküş ve parçalanmaya ve imparatorluklar tarihinde eşi benzeri görülmemiş yıkıcı bir mali krize (Amerikan devleti ve toplumunun borç batağına saplanması) yol açmış olup bunların en tehlikelisi, laik kapitalist kültürel sistemin çürümesi ve bunun da uygarlık düzeyinde bir sapkınlıkla son bulmasıdır. Hatta sistem çürümenin son aşamasına ulaşmış ve işler baştakilerin ve liderliğin yozlaşmasıyla sonuçlanmıştır; Trump'ın başkanlığı bunun en açık ve utanç verici göstergesi olmuştur; Epstein adasındaki cehennem ise liderlerin yozlaşmasının yaygın ve genel bir durum olduğunun ve münferit bir vaka olmadığının kanıtı olup Trump ise liderliğin çürümesinin sadece daha ileri bir aşamasıdır. Liderliğin yozlaşmasının en ciddi yansımaları, ABD’nin İran savaşı konusunda karşı karşıya kaldığı stratejik çıkmaz olmuştur; zira siyaset bilimci Stephen Walt, Foreign Policy dergisinde şunları yazmıştır: “Uluslararası nüfuz birçok faktöre bağlıdır; ancak bu faktörlerin en önemlilerinden biri, diğer ülkelerin, muhatap oldukları kişilerin zeki, bilgili ve ne yaptıklarının tamamen farkında olduklarına inanmasıdır; bu aşamada, Trump yönetiminde üst düzey pozisyonlarda bulunan herhangi biri bu nitelendirmeyi hak ediyor mu? Sanmıyorum.”

Sonra İran'a yönelik savaş, Amerika'nın aşınan hegemonyasını sürdürmek için hem rakiplerine hem de düşmanlarına boyun eğdirmek amacıyla caydırıcı bir silah ve korku unsuru olarak kullandığı çıplak sert gücüne ölümcül bir darbe vurmuştur; zira Amerika'nın İran'a karşı savaşının sonuçları, Amerika'yı rakipleri ve düşmanları karşısında stratejik olarak tamamen açıkta bırakmış ve herkes, artık ulaşılabilir ve hedef alınabilir bir hale geldikten sonra Amerika'yı pusuda gözetlemektedir.

Savaşın yan sonuçları olan ve çizilen stratejik hedefleri arasında yer almayan bazı taktiksel ekonomik kazanımlardan bahsetmek gerekirse; bu taktiksel kazanımların stratejik kayıpları telafi edemeyeceği bilinmelidir; ayrıca bu taktiksel ekonomik kazanımların dikkatli bir şekilde okunması, bunların ekonomik olarak son derece sınırlı ve stratejik olarak ise neredeyse hiçbir etkisi olmadığını ortaya koymaktadır.

Sonuç olarak, savaşın, enerji krizinin ve ekonomik şokun yansımalarından biri de Dolar endeksinin yükselmesiyle birlikte rezervleri ve yerel üretimi sayesinde alternatif olarak ABD’nin enerji kaynaklarına yönelme eğilimi olmuştur; bu da petrodolar politikasını güçlendirmekte ve ABD’nin dünya ekonomisi ile uluslararası arenada hakimiyet kurduğu finansal sistemi desteklemektedir. Bu analiz mantıklı gelse de ancak mesele, bugün uluslararası sahadaki karmaşıklıklarla birlikte petrodolar denklemi aracılığıyla enerji ve Dolar arasında kurulan mekanik bağlantıdan çok daha karmaşık ve çok boyutludur. İç içe geçmiş unsurları çözümleyerek başlarsak, enerji krizinden ve onun şokundan faydalananların, başta ABD enerji sektörü olmak üzere savaşın coğrafi alanının dışındaki petrol ve gaz üreticileri olduğu kesindir; bu da Amerikan enerji şirketlerinin ve bununla birlikte silah şirketlerinin hisselerinin yükselmesine yol açmıştır. Ancak bu kazançlar enerji ve silah sektörleriyle sınırlı kalmış ve Amerikan ekonomisinin tamamına yayılmamıştır; bu ise Amerika'nın ekonomi tarihinde sıkça tekrarlanan bir tarz olup savaş zamanında enerji ve silah piyasalarının canlandığını göstermektedir. Bu, ekonomide bir iyileşme olduğu anlamına gelmemekte; aksine zehirli çelişkileri ve madalyonun diğer yüzünü ortaya çıkarmakta, bu da ABD ekonomisinin hayati sektörlerine, devlete, devlet borcuna ve enflasyona, ayrıca topluma ve yaşam maliyetlerine olumsuz yansımaktadır. Zira enerji fiyatlarındaki artış, nakliye ve sevkiyat maliyetlerine, üretim maliyetlerinin yükselmesine ve tüketim fiyatlarındaki artışa olumsuz yansımıştır; nitekim Ukrayna savaşı ve Rus enerji piyasasının felç olmasıyla birlikte meydana gelen şey işte budur; zira Exxon Mobil ve Chevron gibi büyük Amerikan enerji şirketleri, savaşın patlak vermesinden sonra 2022'nin üçüncü çeyreğinde 30 milyar dolardan fazla kâr elde etmiş, bu da yakıt, enerji, nakliye ve üretim maliyetleri ile tüketim fiyatlarındaki artışa yansımıştır. Sonra İran'a karşı savaş ve Hürmüz Boğazı'nın kapatılmasıyla ortaya çıkan yeni gelişme, Amerika'nın Körfez'den ithal ettiği gübre, kimyasallar ve hammaddelerdeki kriz olmuştur; zira bu ülkeler bu ürünlerin başlıca üreticileridir. Nitekim tedarik zinciri krizinin, ABD ekonomisinin stratejik açıdan hayati önem taşıyan iki sektörü olan teknoloji ve tarımsal pazarlama sektörlerindeki üretime zararlı etkisi olmuştur; bu da etkinin ABD ekonomisi, devleti ve toplumu üzerinde tek yönlü olmadığı anlamına gelmektedir.

Ayrıca mesele, savaş zamanında savaş sanayisinin çarkını döndürmek ve özel silah şirketlerinin kârlarını artırmak değildir, bilakis mesele, enerji ve hammadde fiyatlarının artmasıyla birlikte bunların maliyetindedir. Bugün İran'a karşı savaşta, ABD'nin doğrudan taraf olduğu ve silahlarının yanı sıra teçhizat ve mühimmatını aşırı bir şekilde tükettiği bilinmektedir; zira borç okyanusunda boğulan Amerikan devleti, Amerikan savaş sanayisi üretiminin müşterisidir; bu da ABD'nin borç çıkmazının daha da kötüleştiği anlamına gelmektedir. Bu ise petrol, gaz ve silah gelirlerinin yalnızca ABD ekonomisi, ABD doları ve ABD'nin hegemonyası açısından okunmasının yetersiz olduğu anlamına gelmektedir.

Bilakis ABD’nin İran’a karşı savaşının yansımaları ile ABD’nin bugünkü stratejik ve askeri çıkmazı, Doların küresel para birimi olarak varlığını sürdürebilmesi açısından en zorlu sınavlardan biri olarak görülmektedir; zira ABD, müttefiklerine karşı bile Doları bir silah olarak kullanmaya devam ederken, Çin ve Rusya’ya karşı yürüttüğü soğuk savaşta da petrodolar silahını kullanmaktadır; bu da ayrılmış güçleri daha da güçlendirmektedir. Petrodolar sisteminin aşınmasını ele alan derin çalışmalardan biri, Alman Deutsche Bank stratejik analisti Mallika Sachdeva'nın çalışmasıdır; zira karar çevrelerinde geniş yankı bulan ve 24 Mart 2026'da yayınlanan bu çalışmada, petrodolar sisteminin gerileme sürecinde olduğuna ve bunun petrol piyasasının merkezinin Asya'ya kaymasından kaynaklandığına işaret edilmektedir; ayrıca yaptırımlara tabi olan İran ve Rusya'nın petrol satışlarının bu sistemin kapsamı dışında gerçekleştiği ve küresel tüketimin %14'ünü oluşturduğu ve ayrıca Suudi rejiminin, Çin ile petrol işlemlerinin Doların dışında gerçekleştirilmesi ihtimalinin de test edildiği ifade edilmektedir. Ayrıca çalışma, küresel merkez bankalarının döviz rezervlerindeki Doların payının, Uluslararası Para Fonu’na göre 2015’te %65’ten 2025’te %56,9’a düştüğü de belirtilmektedir; yine eski Goldman Sachs ekonomisti ve eski Birleşik Krallık Hazine Bakanı Jim O’Neill’in de düşündüğü gibi, Körfez ülkelerinin Çin ve Hindistan ile Doların dolaşım alanı dışında petrol uzlaşmaları ve işlemleri yapmasına eğilimi bulunmaktadır. Bu eğilim, ABD’nin stratejik ve askeri çıkmazını ve Körfez’deki ABD üslerine yapılan saldırının ardından koruma karşılığında petrodolar denklemine ağır bir darbe vurulmasını güçlendirmektedir; bu da Körfez hükümetlerinin ABD’nin askeri korumasının sınırlılığı konusundaki hayal kırıklığını daha da kötüleştirmektedir.

Reuters, dünyanın petrodolara sıkı sıkıya bağlı bir yapıdan diğer ülkelerin para birimlerinden oluşan rezervlere doğru yöneleceğini beklemektedir; bu da petrodolar sisteminin aşınmasını ve bununla birlikte Doların küresel ekonomi üzerindeki hakimiyetinin sarsılmasını artıracaktır. Bir de buna, ülkelerin rezervlerinde ABD Hazine tahvillerinin keskin ve sürekli gerilemesi de eklenirse bu, rezervlerdeki artan ve hızlanan erozyon anlamına gelmektedir; zira bu oran 2010'da %50 iken 2026'da %32'ye gerilemiştir. ABD'nin İran'a karşı savaşı ve stratejik çıkmazı, petrodolar sistemindeki erozyonu ve tahvillere olan bağımlılığı daha da artıracak olup bunun Amerikan finans sistemi, küresel sistemi ve uluslararası sahadaki hegemonyası üzerindeki yansımaları da artacaktır.

Trump’ın İran’a karşı savaşı ve bunun yansımaları, Amerika’nın tarihi stratejik çıkmazı olduğu gibi İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Amerika’nın temellerini attığı küresel düzenin çöküşü ile Amerikan hegemonyasının aşınmasında dönüm noktası niteliğindeki tarihi bir andır; zira Epstein Adası mezunu Trump ile krizde olan ve kendisine sadık başarısızlarla çevrili yönetimi, liderlik krizinin ve liderin yozlaşmasının şok edici skandal bir şekilde somutlaşmış halidir; zira o, stratejik hiçbir şey inşa etmediği gibi yeni bir temel de atmamıştır. Trump tarafından savaş bakanı olarak atanan çıplaklar kulüplerine takıntılı sarhoş Fox News palyaçosunun askeri sonuçlarını siz test edebilirsiniz; yani bu Trump, Amerika’nın yapısını onaran değil, mezarını kazan kişi olacaktır.

Ancak çözüm, Amerika’nın çürümesinde ve onun kabrinin kazınmasında değildir; aksine dünyayı, Batı Avrupa ve Amerika’nın dünyaya sefalet ve intihar olarak dayattığı bu kör cehaletin karanlığından kurtaracak hadari ve siyasi bir alternatiftedir; bu alternatif kesinlikle Çin olamayacaktır; zira Çin, Batı'nın zalim cehaletinin Çin versiyonuyla devam etmesidir. Yemin olsun ki bu, daha şiddetli ve daha acıdır; bilakis kesin kurtuluş, tüm yaratıkların Rabbinin İslam'ında, İslam'ın eşsiz hadari projesinde ve onun benzersiz ve seçkin Raşidi Hilafetindedir. Haydi o zaman İslam'ın evlatları, tüm renkleri ve sınıflarıyla küfrü ortadan kaldırmaya teşvik etsinler ve İslam'ın kalesini ve yapısını kursunlar; bu kale, İslam'ın adaletini ve merhametini tüm insanlar arasında yayacak olan Nübüvvet Minhacı üzere Hilafettir.

يَا أَيُّهَا النَّاسُ قَدْ جَاءَكُم بُرْهَانٌ مِّن رَّبِّكُمْ وَأَنزَلْنَا إِلَيْكُمْ نُوراً مُّبِيناً، فَأَمَّا الَّذِينَ آمَنُوا بِاللَّهِ وَاعْتَصَمُوا بِهِ فَسَيُدْخِلُهُمْ فِي رَحْمَةٍ مِّنْهُ وَفَضْلٍ وَيَهْدِيهِمْ إِلَيْهِ صِرَاطاً مُّسْتَقِيماً “Ey insanlar! Şüphesiz size Rabbinizden kesin bir delil geldi ve size apaçık bir nur indirdik. Allah’a iman edip O’na sımsıkı sarılanlara gelince, Allah onları, kendinden bir rahmet ve lütuf içine daldıracak ve onları kendine ulaştıran dosdoğru bir yola iletecektir.” [Nisa 174-175]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Münâci Muhammed

Devamını oku...

Ateşkes Ve Saldırı Arasında Amerikan Müzakereleri

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Ateşkes Ve Saldırı Arasında Amerikan Müzakereleri

 

Haber:

İran Dışişleri Bakanlığı: ABD ordusunun Toska gemisine düzenlediği saldırıyı ve mürettebatını rehin olarak almasını şiddetle kınıyoruz. ABD'nin İran gemisine yönelik saldırısı, deniz korsanlığı, terör eylemi ve ateşkes ihlalidir. Toska gemisinin alıkonulmasının vahim sonuçlarına karşı uyarıda bulunur ve geminin ve mürettebatının serbest bırakılması gerektiğini vurgularız. (Kudüs Haber Ağı)

Yorum:

Trump, iki haftalık ateşkes ya da sözde barış anlaşmasını kabul etmişti ancak bu barışı, Toska gemisine saldırıp ateş açarak ve gemiyi ele geçirip içindekileri kaçırarak ihlal etmiştir. Bu savaşı kaybeden Trump, şimdi sanki galipmiş gibi ortaya çıkmaktadır. Oysa eğer Pakistanlı arabulucunun çağrıda bulunduğu ve Trump’ı neredeyse galip gibi gösteren müzakereler olmasaydı, olan olurdu.

İran'daki askeri liderliğe yakışan, Trump'ın yaptıklarının, ateşkesi ihlal etmesinin ve Toska gemisine saldırmasının intikamını almalarıdır. Amerika, yenilgiyle çıktığı Vietnam Savaşı'ndan bu yana hiçbir savaşa tek başına girmemiş; aksine savaşlara ya vekilleri aracılığıyla ya da bir dizi ülkeyi de yanına çekerek girmiştir. Bu nedenle Sovyetler Birliği çöktüğünde ve 1991 yılında NATO’ya rakip olan Varşova Paktı dağıldığında, aslında NATO’nun da feshedilmesi gerekirdi; ancak Baba Bush döneminde ABD, kendi çıkarlarına hizmet etmesi için onu güçlendirmek için çalışmıştır. Nitekim ABD, NATO ittifakının gölgesinde Irak, Afganistan ve diğerleriyle savaştı ancak bu savaşta Trump, herhangi bir ülkeyi kendisiyle birlikte sürüklemeyi başaramamıştır; bu nedenle Amerika’nın, NATO'dan çıkmasıyla tehdit etmiştir. Evet, Amerika'nın çıkarı ve politikası işte budur; tıpkı Baba Bush'un şöyle dediği gibi: "Bizimle olmayan bize karşıdır".

Trump’ın politikası yalan ve aldatma politikasıdır, çünkü Trump, müzakerelerde İran’ın teslim olmasını istemektedir. Ayrıca Touska gemisine yönelik saldırı ateşkesin ihlali olup İranlıların intikam alması ve müzakere için Amerika ile oturmamaları gerekir. Sözde Pakistanlı arabulucu ise bir arabulucu değildir, aksine bir Amerikan elçisidir; zira Amerika’nın kendisine dikte ettiği şeyleri ortaya koymakta ve arabuluculuğunda teşvik ve korkutma yöntemini kullanmaktadır; dolayısıyla o, bir Amerikan temsilcisidir. Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَلاَ تُؤْمِنُواْ إِلاَّ لِمَن تَبِعَ دِينَكُمْ “Sizin dininize uyanlardan başkasına inanmayın.” [Al-i İmran 73]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Muhammed Selim – Mübarek Toprak (Filistin)

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER