Cumartesi, 18 Ramazan 1447 | 2026/03/07
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Hilafet Sadece Bir Tercih Değil Şer’i ve Siyasi Bir Zorunluluktur

Müslümanlar bir taraftan mübarek Ramazan’ı Şerif’in hayır ve bereket dolu günlerini ibadet ve itaat ile doldururken diğer taraftan İslam ümmetinin kara günü olan 3 Mart’ı Hilafet’in yıkılışını hatırlıyorlar. 3 Mart Müslümanların koruyucu kalkanının kırıldığı, birliğinin dağıldığı, İslam’ın siyasal ve sosyal hayattan tamamen uzaklaştırıldığı, ümmetin izzetini kaybettiği, zilleti iliklerine kadar hissettiği gündür. 3 Mart, İslam ümmetinin farklı milletlere, İslam topraklarının ulus devletlere bölündüğü gündür.

Hilafet’in yıkılmasının üzerinden 102 yıl geçti. O’nun yokluğu ile geçen bu asırda, gasıp Yahudiler mübarek belde Filistin’i işgal ettiler. Fransızlar, Cezayir’de 20 yıl boyunca soykırım yapıp bir milyondan fazla Müslüman’ı katlettiler. Ruslar, Orta Asya’da Müslüman Özbekleri, Kırgızları, Türkmenleri, Tatarları, Kırımlıları sürgüne ve tehcire zorladılar. Kâfir Amerika ise Irak ve Afganistan’da tecavüzler, zulümler, katliamlar yaptı, milyonlarca çocuğu öksüz ve yetim bıraktı. Şimdi bugün işgalci “İsrail” ile İran’a saldırıyor. Komünist Çin, Doğu Türkistan’da on yıllardır Uygur halkını ağır işkencelerle öldürüyor. Budistler, Keşmir ve Arakan’ı yakıp yıktılar. Batılı sömürgeci devletler, İslam topraklarının tüm zenginliğini yağmaladılar. İslam beldelerindeki kukla ve işbirlikçi yönetimler ise kendileri lüks ve şatafat içinde yaşarken Müslümanları açlığa, yokluğa, sefalete ve zulme mahkûm ettiler. Bir asır boyunca yaşanan bütün bu hadiseler; topraklarımız üzerindeki işgal ve katliamlara dur diyecek, bölünme ve parçalanmayı bitirecek, ümmeti yeniden tek çatı altında toplayacak, Müslümanların canını, malını ve namusunu koruyacak yegâne gücün Raşidi Hilâfet Devleti olduğunu göstermiştir.

Bu sebeple Hizb-ut Tahrir Türkiye olarak; 3 Mart tarihini unutturmamak ve Hilafet’i hatırlatmak için Türkiye’nin 50 farklı yerinde “Hilafet Tercih Değil Şer’i Bir Zorunluluktur” başlıklı panel ve programlar gerçekleştirdik. Doğusundan batısına, güneyinden kuzeyine her bölgede Müslümanlar bu panellere iştirak ettiler. Programlarda Raşidi Hilafet’in yeniden kurulmasının sadece bir tercih olmadığı, tüm Müslümanlar için şer’i ve siyasi bir zorunluluk olduğu vurgulandı. Hilafet’in şer’i hüküm olduğu, ikamesinin farz olduğu ve birçok farzın onun varlığına bağlı bulunduğu ifade edildi. Panel ve programlara katılan tüm Müslümanlardan Allah razı olsun, Rabbimiz bu çalışmaları Raşidi Hilafet Devleti’nin kurulmasına vesile kılsın.

Allah’ın indirdikleri ile hükmetmek ancak bir devlet ile olur. Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem İslam Devleti ile hükümleri uyguladı, O’nun vefatından sonra gelen yöneticiler Hilafet ile İslam üzere hükmettiler. Maalesef bugün, Batı kültüründen beslenmiş ve kendi dinine yabancılaşmış bazı zihinler, Kur’an ya da İslam’da Hilafet’in olmadığını, İslam’ın bir devlet talebinin bulunmadığını söyleyebiliyorlar. Oysaki Kur’an ve Sünnette Hilafet’in farziyetine dair onlarca delil bulunmaktadır.

Allah Subhanehu ve Teâla şöyle buyurmaktadır: فَاحْكُم بَيْنَهُم بِمَا أَنزَلَ اللّهُ وَلاَ تَتَّبِعْ أَهْوَاءهُمْ عَمَّا جَاءكَ مِنَ الْحَقِّ  “…Aralarında Allah’ın indirdikleri ile hükmet ve Sana gelen haktan (sapıp da) sakın onların hevâlarına tâbi olma!” (Maide 48)

Hilafet hem şer’i hem siyasi hem ekonomik hem de askeri bir zorunluluktur. Hilafet Müslümanlar için olmazsa olmaz, İslam ümmeti için varlık yokluk meselesidir. Hilafet Müslümanların öncelikli meselesidir. Onun yeniden kurulması muhakkak gerçekleşecektir. Çünkü Hilafet Allah Subhanehu ve Teâla’nın vaadi ve Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in müjdesidir.

Devamını oku...

Ramazan Serisi - İslam Tarihinin Aydınlatıcı Anları | İkinci Bölüm | İdeoloji Üzerinde Pazarlık Yoktur

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Ramazan Serisi - İslam Tarihinin Aydınlatıcı Anları

İkinci Bölüm

İdeoloji Üzerinde Pazarlık Yoktur

Kureyş, davetin artık Mekke'nin köşelerinde okunan sözlerden ibaret olmadığını, aksine zihinleri ve sadakatleri yeniden şekillendirecek bir proje olduğunu anladıklarında, hemen kılıçlara başvurmadılar, hapishane veya kapsamlı işkenceyle başlamadılar; bilakis bunlardan daha tehlikeli bir şeyle başladılar: Uzlaşma (Pazarlık).Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in aralarındaki en zenginleri olması için ona para teklif ettiler, efendileri olması için ona makam teklif ettiler; hatta ona açıkça krallık bile teklif ettiler. Sonra siyasi açıdan “mantıklı” gibi görünen bir formül önerdiler ki o da: Bir yıl biz senin ilahına ibadet edelim, bir yıl da sen bizim ilahımıza ibadet et; yani geçici bir arada yaşama, orta çözüm ve karşılıklı yatıştırma şeklinde bir formül sundular.

Zahiri olarak teklif zekice görünebilir; zira gerilimi azaltabilir, çatışmayı önleyebilir ve davete hareket alanı açabilir. Ancak hakikatte risaletin özünü boşaltmaktadır; çünkü mesele, ritüellerin ayrıntıları üzerindeki bir anlaşmazlık değil, aksine egemenlik ve yasamanın kaynağı üzerindeki bir anlaşmazlıktır; yani sadece hiçbir ortağı olmayan Allah’a mı ibadet edilecek, yoksa itaat hak ile batıl arasında taksim mi edilecek? Referans vahiy mi olacak, yoksa heva ve egemen örfle harmanlanacak mı?

Cevap kesin ve net bir şekilde gelmiştir: قُلْ يَا أَيُّهَا الْكَافِرُونَ * لَا أَعْبُدُ مَا تَعْبُدُونَDe ki: Ey kâfirler! Ben sizin ibadet ettiklerinize ibadet etmem.” [Kâfirun  1-2]Kısa bir sure ama tam olarak fikri ve siyasi bir ültimatomun ilanıdır.Bir hakaret ya da öfke patlaması durumu yoktur, aksine sınırların net bir şekilde belirlenmesi vardır: Yani akidenin aslı üzerinde bir uzlaşma olmadığı gibi projenin özü üzerinde de bir pazarlık yoktur.

Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem bu teklifi, doğası gereği katı olduğu için değil, esas üzerindeki herhangi bir tavizin tüm yapıyı yok edeceğini fark ettiği için reddetmiştir; eğer bir yıl putlara ibadet etmeyi kabul etseydi, akide bir fikir, anlam ve kavram olarak çökmüş olacaktı.Eğer sembolik bir ortaklığı kabul etmiş olsaydı, İslam değerler dengesini altüst eden bir proje olmaktan çıkıp, diğer birçok dinler arasından bir din haline gelecekti.İşte bu, gerçekliği değiştirmek isteyen davet ile gerçekliği yeni ifadelerle yeniden şekillendirmeye davet arasındaki belirleyici bir an olmuştur.

Bu tutum, değişim sürecinde sabit olan bir yasayı ortaya koymaktadır: Düşman, güçle söndürmekten (ortadan kaldırma) aciz kaldığında, uzlaşmayla kontrol altına almaya çalışır.Uzlaşma her zaman zayıflığın bir işareti değildir; aksine bazen en tehlikeli kürtaj nedenlerinden biridir; çünkü baskı netlik doğururken, orta çözüm sis üretir ve sisle birlikte standartlar kaybolur.

Kendi gerçekliğimize bakarsak, “orta çözüm-uzlaşma” mantığının çok yaygın olduğunu görürüz. Örneğin şöyle deniliyor: Küresel olarak kabul görebilmek için söylemlerinizi yumuşatın.Mefhumları, mevcut sistemle uyum sağlayacak şekilde ayarlayın. Merhaleyi/aşamayı dikkate alarak bazı hükümleri bir kenara bırakın. Dini özel ruhani bir alan haline getirin ve siyaseti mevcut oyun kurallarına bırakın. Hikmet adına tavizler verilebilir ve bunlar siyasi gerçekçilik olarak pazarlanabilir.

Ancak temel soru şudur:Neye göre gerçeklik? Geçici güç dengelerine göre mi? Yoksa değişimde sabit olan sünnetlere göre mi?Siret, nübüvvetin gerçekçiliğinin mevcut dengeye boyun eğmek olmadığını, aksine ona karışmadan gerçekliği derinlemesine okumak olduğunu ortaya koymaktadır.Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem hesap yapmadan çatışmaya girmemiştir; ancak geçici olarak kabul görmek için risaletin özünü de değiştirmemiştir.Dolayısıyla asıl üzerinde pazarlık yapmayı reddetmiş ve ayrıntıları yönetirken esnekliği kabul etmiştir. Bu, ince ama çok önemli bir farktır.

Sorun, sabitelerin ve değişenlerin arası karıştırıldığında ortaya çıkar.Sabit olan, akide, yasamanın kaynağı ve projenin kimliğidir. Değişen ise, üslup, zamanlama ve araçtır.Mekke'de, şiddetli eziyetlere rağmen savaşa izin verilmemiştir.Ancak büyük ayartmalara rağmen, hiçbir akidevi taviz de kabul edilmemiştir.Fikrin saflığını koruyan ve daha sonra onun Medine'de bir devlete dönüşmesini sağlayan işte bu dengedir.

Günümüz gerçekliğinde birçok sorun denklemin özünden kaynaklanmaktadır: Zira gerçekçilik adına sabitelerden ödün verilirken, değişimlere ise hiç anlamadan katı bir şekilde yaklaşılmaktadır.Önemli mefhumlar uluslararası bağlama uyacak şekilde yeniden tanımlanmakta, sonra da bunun aşamalı bir çaba olduğu söylenmektedir.Ancak şerî gerçek ve tarihsel deneyim, bir projenin ruhunu yitirmesi durumunda, geçici siyasi kazanımların onu geri getiremeyeceğini söylemektedir.

Kafirun suresi, kalıcı düşmanlığa yönelik bir davet değil, aksine bir kimliğin çizilmesidir.لَكُمْ دِينُكُمْ وَلِيَ دِينِSizin dininiz size, benim dinim de banadır.” [Kâfirun 6]Dolayısıyla dünyadan izole olmak değil, aksine referans konusunda bir netliktir.Medine'de daha sonra olduğu gibi karşılıklı etkileşimde bulunabilir, ticaret yapabilir, dahası anlaşmalar yapabiliriz, ancak akidevi temeli karıştırmadan.Etkileşimde bulunma ile çözülme arasındaki fark işte budur.

Taşımış olduğu ruhani saflığıyla Ramazan, şu soruyu bir kez daha gündeme getiriyor:İtaat ve heva arasında, kanaat ve sosyal baskı arasında ve ideoloji ve acil çıkar arasında daha kaç kez “orta çözüm-uzlaşma” arayacağız?Pazarlık önce kişinin nefsinde küçük adımlarla başlar, sonra genel gerçeklikte büyümeye başlar. Bir birey, bağlılığını bölmeyi alışkanlık edinirse, ümmet de projesini bölmeyi alışkanlık edinir.

Mekke döneminden çıkarılacak derin ders; dünyayı değiştirmek isteyen bir projenin, mevcut gerçekliğe güvenerek kartlarını sunmaya başlaması mümkün değildir. Bilakis kimliğini net bir şekilde tanımlayarak başlamalı, ardından sabit ve sabırlı bir şekilde harekete geçmelidir.Yol daha uzun görünebilir ancak sonucu çok sağlam olur. Uzlaşmalar aracılığıyla yolun kısaltılmasına gelince; genellikle çıkmaz bir yolla sonuçlanmıştır.

Kureyş'in cazip teklifi ile vahyin kesin cevabı arasında, bir kalkınma denklemi belirlenmiştir: Yani asılda netlik ve şeriatın mubah kıldığı sınırlar içinde araçlarda esneklik.İşte bu netlik olmadan, sloganları ne kadar parlak olursa olsun her proje bir diğerinin soluk bir taklidi haline gelecektir.

Bu nedenle Peygamberimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem ve sahabelerinin sebatı, kalkınma yolunda yürüyenler için bir ışık olmalıdır ki böylece Peygamberimizin ilk kurmuş olduğu şey, Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafetin gölgesinde yeniden kurulsun.

Hizb-ut Tahrir Mısır Vilayeti Medya Bürosu

Devamını oku...

Türkiye: 50 Noktada Hilafet Panelleri Düzenlendi

  • Kategori Türkiye
  •   |  
Hizb-ut Tahrir / Türkiye Vilayeti
50 Noktada Hilafet Panelleri Düzenlendi
  

Hizb-ut Tahrir Türkiye Vilayeti, Hilâfet’in ilga edilişinin 102. yıl dönümü münasebetiyle Türkiye genelinde eş zamanlı paneller düzenledi. “Hilâfet Bir Tercih Değil Şer’i Zorunluluktur” başlığıyla gerçekleştirilen programlar yoğun katılımla icra edildi.

Panellerde konuşmacılar, Hilâfet’in kaldırılışının ardından geçen bir asırlık süreçte İslâm ümmetinin yaşadığı işgaller, katliamlar ve parçalanmışlık üzerinde durarak Hilâfet’in ümmet için taşıdığı hayati öneme dikkat çekti. Konuşmalarda, Hilâfet’in sadece tarihsel bir yönetim biçimi değil; şer’i delillerle sabit olan bir farziyet olduğu vurgulandı.

Programlarda Kur’an ve Sünnetten delillerle Hilâfet’in farziyeti ele alınırken, Müslümanların birlik ve izzetini koruyan siyasi otoritenin ortadan kaldırılmasıyla ümmetin sahipsiz bırakıldığı ifade edildi. Özellikle Filistin’de, Gazze’de ve İslâm beldelerinin birçok yerinde yaşanan katliamların, Hilâfet’in yokluğunun ortaya çıkardığı tabloyu açık bir şekilde gösterdiği dile getirildi.

Konuşmacılar ayrıca, İslâm’ın hayata tam anlamıyla tatbik edilmesinin ancak bir devlet otoritesiyle mümkün olduğunu belirterek; Kur’an’da yer alan hüküm ayetlerinin, İslâm’ın yönetim nizamını gerektirdiğine dikkat çekti. Bu bağlamda Hilâfet’in yalnızca dini bir mesele değil; aynı zamanda siyasi, ekonomik ve askeri bir zorunluluk olduğu ifade edildi.

Panellerde yapılan değerlendirmelerde, İslâm ümmetinin sahip olduğu geniş coğrafya, zengin doğal kaynaklar ve büyük insan potansiyeline rağmen parçalanmış siyasi yapı nedeniyle bu gücü kullanamadığı vurgulandı. Bu durumun sona ermesinin ve ümmetin yeniden tek bir siyasi otorite altında birleşmesinin yolunun ise Nübüvvet minhacı üzere kurulacak Râşidî Hilâfet’ten geçtiği belirtildi.

Programlarda ayrıca, Batılı sömürgeci sistemlerin İslâm dünyasında oluşturduğu siyasi ve ekonomik bağımlılığın ancak İslâm’ın kendi nizamının uygulanmasıyla ortadan kalkabileceği ifade edildi. Hilâfet’in, Müslümanların canını, malını ve izzetini koruyan bir “koruyucu kalkan” olduğu vurgulandı.

Türkiye’nin farklı şehirlerinde gerçekleştirilen paneller, katılımcıların yoğun ilgisiyle tamamlanırken, konuşmacılar Müslümanları Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in metoduna uygun şekilde Nübüvvet minhacı üzere II. Râşidî Hilâfet’in yeniden kurulması için çalışmaya davet etti.

Tüm programlarda "Hilafet, Tercih Değil Şer’i Bir Zorunluluktur" başlıklı sinevizyonun gösterimi yapıldı.

Salı, 03 Mart 2026 M. - 14 Ramazan 1447 H.

turkiye vilayeti

Sinevizyon: Hilafet, Tercih Değil Şer’i Bir Zorunluluktur

turkiye vilayeti

- FAALİYETLERDEN KARELER -

turkiye vilayeti

İlgili Bağlantılar:

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER