Cuma, 11 Şaban 1447 | 2026/01/30
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Trablus, Birikmiş İhmal ile Çöken Binaların Kurbanları Arasında Sıkışmış Durumda!

Trablus’un Kıbbe bölgesinde yaşanan acı facianın ve ondan önce şehirde art arda meydana gelen, çok sayıda Trabluslu’nun hayatını kaybetmesine yol açan eski bina çökmelerinin ardından biz kamuoyuna şunları ilan ediyoruz:

Birincisi: Yaşananlar artık münferit kazalar veya doğal afetler değildir. Aksine, merkezi idarenin, belediyenin ve Trablus’ta peş peşe gelen siyasî liderliklerin sorumluluğunu taşıdığı kronik ihmalin ve ağır kusurun doğrudan sonucudur. Trablus’taki birçok binanın onlarca yıl önce inşa edildiği ve ciddi çatlaklar ile yapısal riskler taşıdığı artık gün gibi aşikardır. Mühendislerin, sakinlerin ve uzmanların defalarca yaptığı uyarılara rağmen kapsamlı bir mühendislik taraması yapılmamış, koruma planı veya tahliye prosedürleri hayata geçirilmemiştir.

İkincisi: Bu tehlike karşısında sessiz kaldıkları ve görevlerini yerine getirmedikleri için bu facianın müsebbibi bizzat yöneticilerdir. Zira İslam’da halkın işlerini gütmek, tercihe bağlı olmayan şer’i bir farzdır. Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

الإِمَامُ رَاعٍ وَهُوَ مَسْؤُولٌ عَنْ رَعِيَّتِهِ“İman çobandır ve güttüklerinden sorumludur”

Buna binaen, insanların canlarını korumak ve helâk sebeplerini ortadan kaldırmak, devlet ve yerel otoritelerin doğrudan şer’î görevidir. Önleme ve tedavi etme gücüne sahip olunduğu halde halkın ölümüne veya tehlikeye atılmasına yol açan her türlü kusur, idari bir hata olması bir yana aynı zamanda şeran da günahtır ve emanete ihanettir.

Üçüncüsü: Yüksek risk taşıdığı bilindiği rağmen ailelerin çökme riski taşıyan binalarda oturmasına göz yummak, şeran haram olan zarar kapsamına girer. Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

لَا ضَرَرَ وَلَا ضِرَارَ“Zarar vermek ve zararla mukabele etmek yoktur.”

Dördüncüsü: Devletin bakım ve gözetiminde gerçekleşen ve Lübnan şehirleri arasındaki gözle görünen fahiş eşitsizlik, acıyı ve mağduriyeti daha da artırmaktadır. Trablus’un yanı başında bulunan, nüfusu Trablus’un tek bir sokağına bile ulaşmayan Cübeyl (Byblos) veya Batroun gibi şehirlerin modern altyapısı, sürekli bakımdan geçirilirken ve sıkı denetime tabi tutulurken; Lübnan’ın en büyük ve en yoğun nüfuslu şehirlerinden biri olan Trablus, kapsamlı bir mühendislik taramasından geçirilmemekte, acil durum fonundan fon ayrılmamakta ve koruma planından mahrum bırakılmaktadır. Bu bariz ayrımcılık, Allah’ın farz kıldığı adalete aykırıdır. Zira Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

إِنَّ اللَّهَ يَأْمُرُ بِالْعَدْلِ“Muhakkak ki Allah adaleti emreder.” [Nahl 90]

Beşincisi: Trablus’taki pek çok siyasi yetkili, büyük servetlere sahip zenginlerdir; nüfuz, güç ve imkân sahibi baronlardır, iş dünyasının kodamanlarıdır. Buna rağmen, ne otorite makamı gereği ne dayanışma babı gereği ne de ahlaki sorumluluk gereği şehirlerine ve halkına karşı şer’i görevlerini yerine getirmemektedirler.

Para ve karar mekanizmasına sahip olduğu halde kendi şehrinin insanlarını çatlamış tavanlar altında ölüme terk edenlerin ne gibi mazereti olabilir ki?!

Altıncısı: Ülkede son zamanlarda zaman zaman meydana gelen depremler, eski binaların kırılganlığını ortaya koyan açık bir uyarı niteliğindedir ve sessiz kalma veya bekleme yönündeki her türlü bahaneyi çürütmektedir.

Bildiği halde tüm bunlara sessiz kalan kimse günahkâr olur, bu uyarılara rağmen hala oyalama taktiği izlerse sorumlu olur. Bu uğurda yapılan her öteleme yeni bir kurban anlamına gelebilir.

Yedincisi: Açıkça şunları talep ediyoruz:

- Trablus’taki tüm eski binalar için derhal ve kapsamlı bir mühendislik taraması yapılması.

- Çökme riski taşıyan binaların resmi listesinin şeffaf bir şekilde yayınlanması.

- Tehlike anında derhal tahliye yapılması ve onurlu bir alternatif konutun sağlanması.

- Trablus’a özel eski binaların onarımı için bir acil durum fonu oluşturulması,

- Önceki raporları ihmal eden veya görmezden gelen her sorumludan hesap sorulması.

Sonuç olarak enkaz altında hayatını kaybedenler ne depremlerin, ne de zamanın kurbanlarıdır. Aksine açık siyasî ihmalin ve bariz şer’î kusurun kurbanlarıdırlar. Mahkemeden önce herkes Allah katında hesaba çekilecektir: Duvarlar çatladığında, risk bilindiğinde ve kurtarma imkânı varken neredeydiniz?!

Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

وَسَيَعْلَمُ الَّذِينَ ظَلَمُوا أَيَّ مُنقَلَبٍ يَنقَلِبُونَ“Zülmedenler, hangi dönüşle döndürüleceklerini yakında bileceklerdir.” [Şuara 227] Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem de şöyle buyurmuştur:

اللَّهُمَّ مَنْ وَلِيَ مِنْ أَمْرِ أُمَّتِي شَيْئاً فَشَقَّ عَلَيْهِمْ فَاشْقُقْ عَلَيْهِ، وَمَنْ وَلِيَ مِنْ أَمْرِ أُمَّتِي شَيْئاً فَرَفَقَ بِهِمْ فَارْفُقْ بِهِ“Allahım! Kim ümmetimin işinden bir şey üstlenir, sonra da onlara sıkıntı verirse, sen de ona sıkıntı ver. Kim de ümmetimin işinden bir şey üstlenir, sonra da onlara nazik ve iyi davranırsa, sen de ona iyi davran.” Müslümanların Halifesi Ömer RadıyAllahu Anh ne güzel söylemiştir: “Fırat kenarında bir oğlak —veya kuzu— kaybolsa (helak olsa), Allah’ın bunu benden sormasından korkarım.” İslam Devleti’nde hayvana karşı sorumluluk buyken, insan hayatı söz konusu olduğunda sorumluluğun ne olacağını varın siz düşünün!

Devamını oku...

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti Sözcüsünün “İngiliz Ordusunun Ülkeden Çıkışının Üzerinden Yetmiş Yıl Geçti; Peki Sudan Gerçekten Kurtuldu mu?!” Başlıklı Basın Toplantısında Yaptığı Konuşma

Sömürgeci İngiltere, 1898 yılında Kitchener komutasındaki ordularıyla Sudan’a girdi ve askeri, siyasi, ekonomik, kültürel ve daha birçok alanda hâkimiyet kurdu. Dini hayattan ayırma esasına dayalı kendi hayat felsefesine göre elli yılı aşkın bir süre Sudan’ı yönetti. Bu esas, İslam akidesine tamamen zıttır. Sudan halkının akidesi, İslam akidesidir. Sömürgeci bu temele binaen siyasi hayatı düzenledi; kendisi yönetti. Ekonomide faize dayalı kapitalist sistemi uyguladı, insanların mallarını batıl yollarla gasp etti, haram vergiler ve angaryalar dayattı.

Kültürel alanda okullar, enstitüler ve üniversite fakülteleri açtı; sonuçta İslam’a mensup olduklarını söyleyen fakat kapitalist-demokrat kültürle yoğrulmuş, İslam’ı hükümlerinden ve hayattan uzaklaştıran ucube nesiller yetiştirdi. Bu nedenle sömürgeci İngiltere, yetmiş yıl önce 1956 yılında ordularını çekerken, ektiği tohumlardan ve geride bıraktığı siyasi varislerinden son derece emindi. Nitekim sözde “bağımsızlık öncüleri” ülkeyi yönetmek üzere iktidara geldiklerinde, İngilizlerin mirası açık ve net bir şekilde görüldü. Zira sözde bağımsızlıktan sonra Sudan’ı yönetmek için kabul ettikleri ilk anayasa, İngiliz yargıç Stanley Baker’ın 1953 yılında özerk yönetim döneminde Sudan’ın idaresini düzenlemek amacıyla hazırladığı Özerk Yönetim Yasası’nın aynısıydı. Özerk Yönetim yasasına göre Sudan, kaderini nihai olarak kendisi belirleyecekti: Ya Mısır ile birleşik kalacak ya da ayrılacaktı! İnsanları, kurtulduklarını iddia ettikleri sömürgecinin anayasasıyla yönetmenin ağırlığı ve kabul edilemezliği sebebiyle, bu anayasaya utangaç bir şekilde “1956 Geçici Anayasası” adını verdiler.

O günden bugüne askeri, demokratik veya geçici tüm rejimler birbirini izledi; ancak bu rejimlerin hiçbiri, Sudan halkının akidesinden neşet eden bir anayasa ortaya koymadı. Aksine son yetmiş yıldır Sudan’ı yöneten tüm anayasalar, sömürgeci kâfirin akidesi olan dini hayattan ve siyasetten ayırma esasına dayanmıştır.

Her yılın başında (1 Ocak) kutladıkları sözde bağımsızlık günü tam bir garabettir. “Sözde” diyorum; çünkü Sudan siyasi olarak hâlâ müstevli kâfirlerin kontrolündedir. Kimin ve nasıl yöneteceğini hâlâ onlar belirlemektedir. Dahası, özellikle İngiltere ve Amerika başta olmak üzere kâfir sömürgeciler arasında Sudan üzerinde çetin bir nüfuz ve hâkimiyet mücadelesi yürütülmektedir. Bugün Sudan’da süregelen savaş da bu hegemonya yarışının bir tezahürüdür.

Ekonomik olarak ise Sudan; IMF emirlerinin ve halkı yoksullaştıran politikaların kıskacındadır. Sudan, yer altı ve yer üstü zenginliklerine rağmen halkının çoğunluğunun sefalet içinde yaşadığı bir ülkedir. Servetler yağmalanmakta, birbirini izleyen hükümetler sadece fakir halkın cebindeki vergiye göz dikmektedir. Daha da kötüsü; hükümetler kamu mülkiyetlerini ya kâfir müstevlilere yok pahasına peşkeş çekmekte ya da özelleştirme adı altında kapitalistlere devretmektedir.

Geçtiğimiz hafta Maliye Bakanı Cibril İbrahim, Fransız haber ajansı AFP’ye verdiği demeçte; hükümetin Kızıldeniz’deki limanlar için anlaşmalar yapmayı planladığını ve altyapının yeniden inşasına katkıda bulunmak için özel sektör yatırımların yapmasını beklediklerini ifade etti. Ayrıca 2025 yılında toplam 70 tonluk altın üretiminden sadece 20 tonunun resmi kanallarla ihraç edildiğini belirtti. Bu itiraf, ülke servetlerinin nasıl ve kimin çıkarına yönetildiğinin kanıtıdır. Oysa bu altın, aslen kamu mülkiyetidir; ümmetin hakkıdır, ne hükümetin ne bireylerin ne de şirketlerin malıdır. Tüm bunlar ve daha fazlası, hala sömürge altında olduğumuzun ve sömürgeci kâfirin boyunduruğundan kurtulamadığımızın kanıtıdır.

Gerçek bağımsızlık, hayatımızı akidemiz üzerine bina ettiğimiz gün gerçekleşecektir. Yani yüce İslam akidesi ve âlemlerin Rabbi olan Allah’ın indirdiği hükümler esas aldığımızda gerçekleşecektir. Bu yüzden bugünkü devletin “Cumhuriyet”ten, Nübüvvet Metodu üzere Raşidi Hilafete dönüştürülmesi kaçınılmazdır. Zira Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem ihtilaf zamanlarında bize Hilafeti tavsiye etmiştir:

  فَإِنَّهُ مَنْ يَعِشْ مِنْكُمْ يَرَى بَعْدِي اخْتِلَافاً كَثِيراً فَعَلَيْكُمْ بِسُنَّتِي وَسُنَّةِ الْخُلَفَاءِ الرَّاشِدِينَ الْمَهْدِيِّينَ، وَعَضُّوا عَلَيْهَا بِالنَّوَاجِذِ وَإِيَّاكُمْ وَمُحْدَثَاتِ الْأُمُورِ فَإِنَّ كُلَّ مُحْدَثَةٍ بِدْعَةٌ وَإِنَّ كُلَّ بِدْعَةٍ ضَلَالَةٌ“Benden sonra, sizlerden yaşayanlar, birçok anlaşmazlıklara şahit olacaktır! O zaman sünnetime, sünnetimden bildiğiniz şeylere, doğru yol üzerinde bulunan halifelerimin (Hulefa-i Râşidîn’in) sünnetine sımsıkı sarılınız! Sonradan sonraya ortaya çıkarılan birtakım şeylerden sakınınız! Çünkü, sonradan sonraya ortaya çıkarılan şey bidattir. Her bidat da dalalettir, sapkınlıktır!” [Ebu Davud ve Tirmizi]

Hizb-ut Tahrir; Ümmeti sömürgeci kâfir Batı’ya bağımlılıktan kurtarmak ve insanları kapitalizmin küfür karanlıklarından İslam’ın nuruna ve adaletine çıkarmak için Ümmetle birlikte ve Ümmetin içinde çalışmaktadır. Bu ise ancak Nübüvvet Metodu üzere Raşidi Hilafetin kurulması ve İslami hayatın yeniden başlatılmasıyla mümkündür. Parti, Allah’ın Kitabı ve Rasûlü’nün Sünneti’nden, Sahabe icmâından ve şer’î kıyastan istinbat edilmiş 191 maddelik bir anayasa hazırlamıştır. Bu anayasanın birinci maddesi şöyledir: “İslami akide, devletin esasıdır. Öyle ki devletin yapısında, cihazında veya muhasebesinde yahut devlet ile ilgili herhangi bir şeyde, İslami akideyi esas kılmaktan başka bir şey var olamaz. İslami akide aynı zamanda anayasa ve şer’i kanunların da esasıdır. Öyle ki bunlardan herhangi biriyle ilgili herhangi bir şeyin İslami akideden fışkırması haricinde var olmasına izin verilmez.”

İslam’da yönetim sistemi Hilafet’tir. Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

كَانَتْ بَنُو إِسْرَائِيلَ تَسُوسُهُمُ الأَنْبِيَاءُ، كُلَّمَا هَلَكَ نَبِيٌّ خَلَفَهُ نَبِيٌّ، وَإِنَّهُ لا نَبِيَّ بَعْدِي، وَسَيَكُونُ خُلَفَاءُ فَيَكْثُرُونَ، قَالُوا: فَمَا تَأْمُرُنَا؟ قَالَ: فُوا بِبَيْعَةِ الأَوَّلِ فَالأَوَّلِ، أَعْطُوهُمْ حَقَّهُمْ فَإِنَّ اللَّهَ سَائِلُهُمْ عَمَّا اسْتَرْعَاهُمْ“İsrail oğullarını Nebiler yönetiyordu. Bir Nebi öldüğünde onu bir başka Nebi takip ederdi. Benden sonra Nebi yoktur. Fakat benden sonra birçok Halifeler gelecektir.” Dediler ki “Bize ne emredersin?” Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem, İlk biate ilkine vefa gösteriniz. Onlara haklarını veriniz… Çünkü Allah, onları güttüklerinden hesaba çekecektir.” [Müttefikin aleyh] Yönetim sistemi, Hilafet Devleti anayasa taslağının 16. maddesinde geçtiği üzere yönetim nizamı, vahdet nizamıdır, federal
nizam değildir. Madde-17: Yönetim merkezîdir. İdare ise merkezî değildir. 

Madde-22: Yönetim nizamı dört kaide üzerine kuruludur:

1. Hakimiyet Şeriatındır, halkın değildir.

2. Otorite ümmetindir.

3. Tek bir halife nasbetmek, Müslümanlara farzdır.

4. Şer’i hükümleri benimsemeye yalnızca halifenin hakkı vardır. Dolayısıyla anayasayı ve bütün kanunları belirleyen odur.

Ekonomi alanında ise Madde 125 şöyle der: Fert fert tüm fertlerin bütün temel ihtiyaçlarının tam bir şekilde doyurulması garanti edilmelidir. Her ferdin, lüks ihtiyaçlarını mümkün mertebe en yüksek seviyede karşılanmasına imkân verilmesi garanti edilmelidir. Madde-139: Devletin, ferdi mülkiyeti kamu mülkiyetine dönüştürmesi caiz değildir. Çünkü kamu mülkiyeti, malın tabiatında ve niteliğinde sabittir, devletin görüşüne bağlı değildir. Madde-165: Beldelerimizde yabancı malların işletilmesi ve yatırım yapılması men edilir. Yine herhangi bir yabancıya ayrıcalık tanınması da men edilir.


Eğitim müfredatının temeli İslam akidesidir. Madde-170: Öğretimde izlenecek programın esasının İslami akide olması vaciptir. Derslerin içeriği ve tedrisatın metodu tümüyle öğretimde bu esastan ayrılmamak üzere konulur. Madde-179: Devlet; fıkıh, fıkıh usulü, hadis, tefsir ile fikir, tıp, mühendislik ve kimyadan, icatlardan, keşiflerden ve benzerlerinden çeşitli bilgilerde araştırmalarını devam ettirmek isteyenlere imkân sağlamak üzere üniversite ve okullardakinin dışında da kütüphaneler, laboratuarlar ve diğer bilimsel araçları hazırlar ki ümmet içerisinde çokça müçtehitler, ibda edenler ve ihtira edenler bulunsun.

Sonuç olarak; Başta alimler, siyasetçiler, medya mensupları ve kamu meselelerine ilgi duyanlar olmak üzere tüm insanları; İslam’ı yaşanan bir gerçekliğe dönüştürmek ve Ümmeti sömürgeci kâfir Batı’nın zilletinden, horlamasından ve aşağılayıcı bağımlılığından kurtarıp Nübüvvet Metodu üzere Raşidi Hilafet altında Rahman’ın rızasına uygun izzetli bir hayata ulaştırmak için Hizb-ut Tahrir ile birlikte ciddiyetle çalışmaya davet ediyoruz.

Ayrıca güç ve kuvvet ehline de özel bir çağrıda bulunuyoruz: Ümmeti kurtarmak ve İslam’ın hükümlerini ikame etmek için Hizb-ut Tahrir’e nusret verin! Nübüvvet Metodu üzere Raşidi Hilafeti kurun. Bu dinin başlangıcında yardım eden ve ilk İslam Devleti’nin Medine-i Münevvere’de kurulmasını sağlayan Ensar gibi olun. Allah Subhânehu ve Teâlâ onlara şöyle övgüde bulunmuştur:

وَالَّذِينَ تَبَوَّؤُوا الدَّارَ وَالْإِيمَانَ مِن قَبْلِهِمْ يُحِبُّونَ مَنْ هَاجَرَ إِلَيْهِمْ وَلَا يَجِدُونَ فِي صُدُورِهِمْ حَاجَةً مِّمَّا أُوتُوا وَيُؤْثِرُونَ عَلَى أَنفُسِهِمْ وَلَوْ كَانَ بِهِمْ خَصَاصَةٌ وَمَن يُوقَ شُحَّ نَفْسِهِ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ“Daha önceden Medine’yi yurt edinmiş ve gönüllerine imanı yerleştirmiş olan kimseler, kendilerine göç edip gelenleri severler ve onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık hissetmezler. Kendileri zaruret içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.” [Haşr 9] Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem de onlara şöyle övgüde bulunmuştur:

الأنْصارُ لا يُحِبُّهُمْ إلَّا مُؤْمِنٌ، ولا يُبْغِضُهُمْ إلَّا مُنافِقٌ، فمَن أحَبَّهُمْ أحَبَّهُ اللَّهُ، ومَن أبْغَضَهُمْ أبْغَضَهُ اللَّهُ“Ensar’ı ancak mümin olan sever, onlara ancak münafık olan buğz eder. Kim onları severse Allah da onu sever, kim onlara buğz ederse Allah da ona buğz eder.” [Buhari]

ve’s Selamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berakâtuh

Devamını oku...

Pakistan’ın Askerî ve Siyasî Liderliği, Allah’ı, Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem’i ve Müminleri Dost Edinmek Yerine Firavun Trump’ı Dost Ediniyor Ey Pakistan Ordusu! Artık Kimin Yanında Duracağınıza Karar Vermelisiniz!

21 Ocak Çarşamba günü Pakistan Dışişleri Bakanlığı, Pakistan’ın, Firavun Trump eliyle Gazze’nin sömürgeci işgalini kolaylaştırmak amacıyla kurulan sözde “Barış Kurulu”na katılma davetini kabul ettiğini duyurdu. Yahudi varlığının Başbakanı Binyamin Netanyahu da bu kurulda yer alacak, tüm kararlar üzerinde veto hakkı ise Trump’ın elinde bulunacaktır. Bu duyurunun hemen ertesi günü General Asım Münir ve Şahbaz Şerif, bu kurulun yetkilendirme anlaşmasını imzalamak üzere Davos’a gittiler ve orada Trump’ın sadık askerleri olarak boy gösterdiler.

Asım/Şahbaz hükümeti; Yahudilerin Mübarek Toprak Filistin üzerindeki kontrolünü pekiştirmek ve direnişi ezmek amacıyla Yahudi varlığı ve Trump ile aynı safta birleşmiştir. Bu doğrultuda Pakistan ordusu, bir Amerikan haçlı generalinin komutası altında operasyonlar yürütecektir. Artık gerçek herkes için gün gibi aşikârdır. Pakistan’ın siyasi ve askeri liderliği, Trump’ın hizmetine girerek ve Pakistan’ı Amerika’nın uydusu bir devlet haline getirerek Amerikan küresel sisteminden ekonomik çıkarlar elde etmeyi ummaktadır.

Aynı Davos toplantısında Trump’ın damadı Jared Kushner, Gazze planını açıkladı: Filistinli Müslümanların mezarları üzerine inşa edilmiş konut kompleksleri, şarap barları ve ahlaksız plajlar...Bu plan, Amerikalı bir generalin komutası altındaki Müslüman orduların postalları, mazlum Filistin halkının boynuna bastırılarak ve direnişleri ezilerek uygulanacaktır. Asım/Şahbaz hükümetinin bahsettiği “kalıcı barış” ve “nihai ateşkes” bu mudur?

Filistin, peygamberler yurdudur. Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın mübarek kıldığı bir topraktır:

سُبْحَانَ الَّذِي أَسْرَى بِعَبْدِهِ لَيْلاً مِنَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ إِلَى الْمَسْجِدِ الْأَقْصَى الَّذِي بَارَكْنَا حَوْلَهُ لِنُرِيَهُ مِنْ آيَاتِنَا إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ“Kendisine ayetlerimizden bir kısmını gösterelim diye kulunu bir gece Mescidi Haram’dan çevresini bereketlendirdiğimiz Mescidi Aksa’ya götüren Allah’ın şanı yücedir. Hiç şüphesiz O, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.” [İsra 1] Savunmasız Filistin halkı, binlerce can feda etmiş, imkanlarının kıtlığına rağmen Yahudilere teslim olmamıştır. Demir parmaklıklar ardında birer esir gibi yaşamayı yeğleseler de topraklarını satmamışlar ve teslim olmamışlardır. Buna karşılık, İslam beldelerinin en güçlü ordusunun başında bulunan, nükleer güce sahip olan ve Kur’an’ı ezberlediğini iddia eden bir general, cihat farz etmek yerine Davos’ta boynu bükük bir şekilde Amerikan küresel düzeni karşısında tek bir kurşun bile atmadan teslim olmuştur!

Ey Pakistan ordusu! Daha neyin olması bekleniyor? Liderliğinizin siyaseti Trump’a dalkavukluk yapmak ve Amerika’ya kölelik etmek değil midir? Siyasî ve askerî liderliğiniz, Allah Azze ve Celle’yi, Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem ve müminler yerine Trump’ı tercih etmiştir. Pakistan yöneticileri, İslam dışı otoriteye (Tağuta) itaat ettiklerini açıkça ilan etmişlerdir. Oysa Allah Subhânehu ve Teâlâ, tağutu inkâr etmeyi emretmiştir:

أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ يَزْعُمُونَ أَنَّهُمْ آمَنُوا بِمَا أُنزِلَ إِلَيْكَ وَمَا أُنزِلَ مِن قَبْلِكَ يُرِيدُونَ أَن يَتَحَاكَمُوا إِلَى الطَّاغُوتِ وَقَدْ أُمِرُوا أَن يَكْفُرُوا بِهِ وَيُرِيدُ الشَّيْطَانُ أَن يُضِلَّهُمْ ضَلَالاً بَعِيداً“Sana indirilen Kur’an’a ve senden önce indirilene inandıklarını iddia edenleri görmüyor musun? Tâğût’u tanımamaları kendilerine emrolunduğu hâlde, onun önünde muhakeme olmak istiyorlar. Şeytan da onları derin bir sapıklığa düşürmek istiyor.” [Nisa 60]

Artık karar verme ve eylem geçme zamanı gelmiştir. Tereddüt etmeniz, bocalamanız ve sağlam bir hükme dayanmayan duruşunuz, bugün Pakistan’ı Netanyahu’nun müttefikleri safına sürüklemiştir. Pervez Müşerref gibi bir hain bile buna cüret edememişti. Haydi artık bir karar verin, Allah’a tevekkül edin ve Hilafeti kurmak için Hizb-ut Tahrir’e nusret verin. Zira Hilafetin ikamesi artık asrın talebi haline gelmiştir. Dünya bir yol ayrımındadır. Hilafet, insanlığa liderlik edecek ve onu sömürgeci Amerikan küresel sisteminden kurtaracaktır. Hilafeti kurma şerefi sizin ellerinizdedir. İslam’ı bin yılı aşkın bir süre dünyanın hâkim gücü haline getiren, İslam Devleti’ni kurması için Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e nusret veren Medineli Ensar’ın o bir avuç savaşçı gencinin kararını düşünün. Artık bu tarihi yeniden yazmanın zamanı gelmiştir. Peki bu çağrıya icabet edecek misiniz?

Devamını oku...

Sudan'ı Parçalama Komplosunun Tarihsel Kökleri

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Sudan'ı Parçalama Komplosunun Tarihsel Kökleri

İngiltere 1882'de Mısır'ı işgal ettikten sonra, İslam beldelerinin kontrolünü kolaylaştırmayı, servetlerini sömürüp yağmalamayı ve sömürgecinin çıkarlarını tehdit edecek etkili bir güç olarak geri dönmelerini engellemeyi amaçlayan planı doğrultusunda Mısır'ı bölmek için çalışmaya başlamış ve 1899 yılında Mısır'ı iki bölgeye bölmüştür:

İlkini 22 derece enlemin güneyinde yer alan bölge olarak tanımlamış ve ona Mısır adını vermiştir; bu ismin Mısır olarak kalmasını sağlamış ve bunu da (şu anda alanının dörtte birinden azına Filistin adını verme komplosunda olduğu gibi) gerçek anlamını hafızalardan silmek için yapmıştır!  1899'dan önce (İslami fetih öncesinde ve yakın zamana kadar, yani Osmanlı yönetimi ve Muhammed Ali hanedanlığı döneminde) Mısır, günümüz Mısır ve Sudan'ını kapsıyordu ve bunlar tek bir varlıktı, Mısır adı verilen tek bir ülkeydi. Mısır'daki Müslümanların Mısır'ın bölünme planına şiddetle karşı çıkmalarına rağmen, o dönemde süper devlet olan İngiltere bu karşı çıkışı önemsememiş, bölünmeyi devam ettirmiş, silah ve nüfuz gücüyle bunu dayatmış, çok kurnaz ve en habis yöntemlere başvurmuş ve Müslümanların başındaki ajan yöneticilerle yaptığı gizli anlaşmaları durum daha da kötüleştirmiştir. Böylece öfkeyi yatıştırmaya ve zihinleri sakinleştirmeye çalışmış ve Mısır'ı (yeni sınırlarıyla birlikte) şekli olarak yeni bölgenin (Sudan) yönetimine ve işlerinin idaresine ortak etmiş ve bu ortaklık belgelenmiş ve bölünme kararını da içeren 1899 tarihli ikili yönetim anlaşmasıyla yürürlüğe girmiştir.

Bu anlaşma, gerekli uluslararası ayrılık prosedürlerinin tamamlanmasının ve o dönemde Sudan üzerinde sömürgeci nüfuza sahip olan Mısır ve İngiltere yöneticilerinin ortak onayının ardından, 1 Ocak 1956 tarihine kadar, yani o vakit (Sudan Cumhuriyeti) olarak adlandırılan tarihe kadar şekli olarak yürürlükte kalmaya devam etmiştir.

Amerika, Mısır'ı, Mısır ve Sudan bölgelerine ayırma konusunda İngiltere'nin fikrini benimseyerek ve Mısır'daki ajanlarına talimat vererek ayırma konusunda belirleyici bir rol oynamıştır; yani devrimin adamlarına, 1953 yılında İngiltere ile, üç yıllık bir geçiş döneminin ardından uluslararası gözetim altında halk oylaması yapılmasını öngören ve Sudan halkının kendi kaderini tayin hakkı olarak adlandırdıkları bir anlaşma imzalamalarını dikte etmiştir ki gerçekte bu anlaşma, ayrılık için bir zemin oluşturmaktaydı. Böylece geçiş döneminin ardından Amerika ve İngiltere, halkın ezici çoğunluğu ayrılmayı reddedip birliği korumak istemesine rağmen, ajanları aracılığıyla kamuoyunu ayrılma fikrini kabul etmeye hazırlamış ve geçiş dönemi sırasında ise Mısır yöneticileri, Amerika’nın yönlendirmesiyle Hatimiyye mezhebini temsil eden Ulusal Birlik Partisi'ne talimat vermiş ve onların destekçilerine onun tutumunu, birlik sloganı atmak nedeniyle parlamentoda büyük çoğunluğu kazanmış olmasıyla birlikte “Nil Vadisi'nin birliği” sloganını, bağımsızlık (ayrılık) sloganıyla değiştirmesini söylemiştir.

Ensar mezhebini temsil eden ve kurulduğu günden itibaren İngiliz yanlısı olan Ümmet Partisi ise, kurulduğu ilk günden itibaren İngilizlerin ayrılıkçılık fikrini desteklemiş, geçiş dönemi sona erdikten sonra ayrılma için bir atmosfer hazırlamış, Ulusal Birlik Partisi'nden olan ve Nil Vadisi birliğinin en güçlü savunucularından biri olan İsmail el-Ezheri'nin başbakan olduğunu açıklamış ve 19/12/1955'te, Mısırlı yöneticilerin talebiyle rengini değiştirmesinin ardından el-Ezheri, Sudan parlamentosunun, daha sonra (bağımsızlık) olarak adlandırdıkları ayrılmayı oybirliğiyle onayladığını açıklamıştır.

Böylece İngiltere, planı benimseyen Amerika'nın yardımıyla elli yıldan fazla bir süre sonra tarihi Mısır'ı bölme hedefine gerçekleştirmiştir.

İngiltere'nin planı, tarihi Mısır'ı, Mısır ve Sudan bölgelerine ayırmakla yetinmemiş, aksine daha da ileri giderek Sudan'ı, biri kuzeyde, diğeri de güneyde olmak üzere iki devlete bölmeye çalışmış ve Birinci Dünya Savaşı'nın sona ermesinden sonra, yani 1922'de bu planı uygulamak için çalışmaya başlamış ve Ekvator, Bahr-ül Gazel ve Yukarı Nil gibi güney müdürlüklerinin yönetiminde temel olarak, güneydekilerle olan ilişkilerinde kuzeyliler için kapalı bölgeler politikasını benimsemiştir.

Kuzeylilerin bu bölgelere girmesini, orada çalışmasını veya onlarla ticaret yapmasını yasaklamış ve kuzeylilerin gelenek ve görenekleriyle ilgili her şeyin yayılmasına sıkı kısıtlamalar getirmiş, bu da güneylilerin kuzeylilere şek ve şüpheyle bakmalarına neden olmuştur. O dönemde kuzeyi güneyden izole etme politikası izlenirken güney, Habeşistan, Uganda, Kenya, Tanzanya ve diğerleri gibi Doğu Afrika'daki güney sömürgelerine açılmış ve üç güney müdürlüklerini bu sömürgelerle birleştirmeye çalışmış ve 1930 yılında güneyli halkın kuzeyden farklı kabul edileceğini belirten bir kararname çıkarmıştır.

Misyonerleri ve misyoner derneklerini, Feronia adamlarını, Protestan toplulukları ve Anglikan Kilisesi Misyonerlik Cemiyeti’ni, bu bölgelerde çalışmaya ve aktif olmaya şiddetle teşvik etmiş, İngilizceyi resmi dil olarak dayatmış ve kuzeylileri güneylilerden uzaklaştırmak için birçok önlem ve tedbirler almıştır. İngiltere Sudan'dan çıkmadan önce, güneylileri silahlı isyana kışkırtmış, onlara doğrudan para ve silahla, dolaylı olarak da Habeşistan'daki Haile Selassie ile Uganda, Kenya ve Tanzanya'daki ajanları gibi komşu sömürgelerindeki ajanları aracılığıyla destek vermiştir. Bunun üzerine İsyancılar, İngiliz kuvvetleri Sudan topraklarından ayrılmadan önce isyanlarını başlatmışlar ve Eski Sudan Cumhurbaşkanı Ömer el-Beşir hükümetine ABD tarafından dayatılan kendi kaderini tayin hakkı da dahil olmak üzere Naivasha Anlaşması ile Güney Sudan'ın ayrılmasını başarana kadar, art arda gelen hükümetlere karşı çıkmaya devam etmişlerdir. Böylece Güney Sudan'da 9-15 Ocak 2011 tarihleri ​​arasında, Sudan hükümeti ile Sudan Halk Kurtuluş Hareketi arasında 9 Ocak 2005'te Naivasha'da imzalanan Kapsamlı Barış Anlaşması'nın maddelerinin uygulanması kapsamında, Güney Sudan halkının Sudan ile tek bir ülke olarak kalmayı mı yoksa bağımsız bir devlet olarak ayrılmayı mı istediği konusunda referandum düzenlenmiştir.

Amerika, Güney Sudan'ı kuzeyden ayırarak ve buna “bağımsızlık” adını vererek istediğini elde etmiştir! Amerika, Cuba Anlaşması ve Beş Yol ile Sudan'ı parçalamak ve bölmek için planını ilerletmiş ve ülkenin geri kalanını da parçalanmaya hazırlamıştır. Ordu ile Hızlı Destek Güçleri arasındaki kanlı çatışma ve El Faşir'in düşüşünden sonra Hızlı Destek Güçlerinin Darfur'un tamamını kontrol altına alması, olayların kan sınırları planıyla Darfur'un ayrılmasına, yani Allah korusun Sudan'dan koparılmasına ve “bağımsızlık” adına Sudan'dan ayrılmasına doğru ilerlediğini teyit etmektedir.

105 yıl önce Hilafetin yıkılmasından bu yana sömürgeci politikası, ülkemizi bu şekilde bölüp parçalama yönünde ilerlemiş ve bu ayrılık, İslam ümmetini zayıflatmak ve bu dünyada büyük bir güç olarak geri dönmesini engellemek için “bağımsızlık” olarak adlandırılmıştır.

Peki Sudan halkı ve genel olarak İslam ümmeti, kan sınırlarıyla birlikte yeniden sınırlar çizilmesinin ve İslam bölgesindeki halkların vücut parçaları ve kafatasları üzerinde yeni devletler kurulmasının kendilerini bekleyen ciddi tehlikeler olduğunun farkına varacaklar mı?!

Bizim üzerimize düşen, Hilafetin yıkıldığı bu mübarek ayda Allah Subhanehu'nun vaadini ve Habibimiz Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in müjdesini gerçekleştirmek için halkına asla yalan söylemeyen Hizb-ut Tahrir'in kendisi için çalıştığı Hilafeti yeniden kurmak için ciddiyetle çalışmaktır. Böylece yüz beş yıl önce yıkıldığı gibi Hilafet yeniden kurulmuş olsun. Bu ise aziz olan Allah’a hiç de zor değildir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Abdullah Hüseyin (Ebu Muhammed Fatih) - Sudan

Devamını oku...

Hilafetin Yıkılışının Yüz Beşinci Yıldönümü Müminlerde Güvenme Duygusunu Pekiştirmelidir

Haber - Yorum

Hilafetin Yıkılışının Yüz Beşinci Yıldönümü Müminlerde Güvenme Duygusunu Pekiştirmelidir

Haber:

H. 28 Receb 1342 M. 3 Mart 1924 günü,Müslümanların vahdetinin, güçlerinin, izzetlerinin, yükselişlerinin ve kalkınmalarının sırrı olan Hilafet Devleti yıkılmıştır.

Yorum:

Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَتَوَكَّلْ عَلَى الْحَيِّ الَّذ۪ي لَا يَمُوتُ وَسَبِّحْ بِحَمْدِه۪ۜ وَكَفٰى بِه۪ بِذُنُوبِ عِبَادِه۪ خَب۪يرًاۚۛHiç ölmeyen, ezeli ve ebedi hayat sahibi olan Allah’a güvenip dayan. O’nu hamd ile tesbih et. Kullarının günahlarından haberdar olma konusunda O kendi kendine yeter.” [Furkan 58] Güven; inanmak ve emin olmaktır; endişelerden sıyrılmak ve korkuları bir kenara bırakmaktır. İşte bugün, büyük İslam ümmetinin parçalanmış olarak devam etmesinin, sömürgeci kafirlerin dünyaya egemen olmasının, Müslümanların aşağılanmasının, özelde izzetli Gazze halkının, genelde tüm İslam ülkelerindeki Müslümanların yıllardır hem kafirlerin, hem de onların ajanları Müslümanların başındaki yöneticilerin birinci hedefi haline gelip her türlü zulme maruz kalmalarının en önemli nedenlerinden biri güven duygusunun gereği gibi güçlü olmamasıdır. Zira zafere giden yolun en önemli unsurlarından biri, zafer verecek olan Allahu Teala’ya güvenmekten geçer. Diğer bir ifadeyle Müslümanlar, zerre kadar şüphede duymadan ve emin bir şekilde Allahu Teala’ya güvenmedikleri sürece, Müslümanların bu zulümlerden kurtuluşunun uzaması kaçınılmaz olacaktır. Allahu Teala’ya güven duygusunun kaybolması veya azalmasının tezahürlerini Müslümanların başındaki yöneticilerde görmemiz şaşırtıcı değildir; zira onlar, kendi kişisel çıkarları ve iktidar koltukları için sömürgeci kafirlere dostluk besleyen ve halklarına ihanet eden ajanlardır. Ancak şaşırtıcı olan bu güven duygusunun azalmasının tezahürlerinin Müslümanlarda görünmesidir; bu yüzden Müslümanlar, Allah’a güvenmek yerine zalim yöneticilere itaat ettikleri, hakka davet edenlere değil de şerre davet edenlere icabet ettikleri, Allah’ın hükümleriyle yönetilmeyen sistemlere rıza gösterdikleri, mazlum kardeşleri her türlü zulme maruz kaldıkları halde bir vücut gibi harekete geçip zulme engel olmadıkları ve kendilerini hakka davet eden muhlislere icabet etmedikleri sürece izzetli günlerine kavuşmaları zor olacaktır.

Eğer Müslümanlar Rablerine güvenip O’nun emirlerine sımsıkı sarılmış olsalar, izzetli günlerine kavuşmaları an meselesi olacaktır. Zira bu güven Müslümanlarda oluştuğunda hemen Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in, مَثَلُ الْمُؤْمِنِينَ فِي تَوَادِّهِمْ وَتَرَاحُمِهِمْ وَتَعَاطُفِهِمْ مَثَلُ الْجَسَدِ إِذَا اشْتَكَى مِنْهُ عُضْوٌ تَدَاعَى لَهُ سَائِرُ الْجَسَدِ بِالسَّهَرِ وَالْحُمَّى Müminler birbirlerini sevmede, birbirlerine acımada ve birbirlerini korumada bir vücuda benzerler. Vücudun bir uzvu hasta olduğu zaman, diğer uzuvlar da bu sebeple uykusuzluğa ve ateşli hastalığa tutulurlar.” hadisi gereği, vücudunun hasta uzvunu iyileştirmek için ateşli hastalığa tutulup bir vücut olacaklar ve ayağa kalkacaklardır ki işte o zaman, sömürgeci kafirler ve onların ajanları da dahil olmak üzere hiçbir güç onların karşısında duramayacaktır. Yine Müslümanlar, Rablerine güvenip O’nun emirlerine sımsıkı sarıldıkları an, Rablerinin, وَلَن يَجْعَلَ اللَّهُ لِلْكَافِرِينَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ سَبِيلًا Allah, müminlerin aleyhine kâfirlere hiçbir yol vermez.” [Nisa 141] ayeti gereği, küfür hükümlerinin hakimiyetine karşı çıkarak onu yıkmak için harekete geçecekler ve hiçbir şey onlara engel olamayacaktır. İslam ümmetinin orduları Rablerine güvenip O’nun emirlerine sımsıkı sarıldıkları an, Rablerinin, وَإِنِ اسْتَنصَرُوكُمْ فِي الدِّينِ فَعَلَيْكُمُ النَّصْرُ Sizden din konusunda yardım istediklerinde yardıma icabet etmeniz sizin üzerinize vaciptir." [Enfal 72] ayeti gereği, din kardeşlerine yardım etmek için hareke geçecekler ve başlarındaki ajan yöneticiler de dahil önlerine çıkan tüm engelleri ezip geçeceklerdir. Ayrıca Müslümanlar, Rablerine güvenip O’nun emirlerine sımsıkı sarıldıkları an, Rablerinin, وَلْتَكُنْ مِنْكُمْ أُمَّةٌ يَدْعُونَ إِلَى الْخَيْرِ وَيَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَأُولَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ Sizden, hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü meneden bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.” [Al-i İmran 104] ayeti gereği, kendilerini hayra (İslam) çağıran, yani tüm Müslümanların tek kurtuluş reçetesi Hilafet Devletine çağıran Hizb-ut Tahrir’in etrafında birleşip tüm küfür rejimlerini devirmek için harekete geçecekler ve bunu gerçekleştirinceye kadar geri adım atmayacaklardır.

Sonuç olarak Müslümanlar, Hilafetin yıkılışının bu yıldönümünde, bu güven duygusunun önemini idrak edip kendilerinde bu duyguyu pekiştirdiklerinde, Allah’ın izniyle bunun hayırla sonuçlandığına tanık olacaklardır.  O halde ezeli hayat sahibi olan Allah’a güvenip dayanalım ki bir an önce izzetli günlere kavuşalım.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ramazan Ebu Furkan

Devamını oku...

Devlet Güvenlik Servisi Başkanının Açıklaması ve Yüksek Mahkemenin Listesi

Haber - Yorum

Devlet Güvenlik Servisi Başkanının Açıklaması ve Yüksek Mahkemenin Listesi

Haber:

Özbekistan Yüksek Mahkemesi basın servisinin 10 Ocak'ta yayınladığı açıklamada, ülkede yasaklı kaynakların sayısının 1.593'e ulaştığı bildirildi.

Bu kaynakların dağılımı şu şekildeydi: Telegram: 790, Instagram: 265, Facebook: 249, YouTube: 167, TikTok: 53, Odnoklassniki: 36.

Liste ayrıca şunları da içeriyordu: 13 web sitesi, 20 kitap, konferanslar ve ezgiler.

Aşırılıkçı, ayrılıkçı veya diğer yasadışı dini örgütleri kurmak, yönetmek veya bunlara katılmaktan suçlu bulunan kişiler, beş ila on beş yıl arasında hapis cezasına çarptırılmaktadır.Yasayı ihlal eden dini materyalleri dağıtan kişiler, temel tutarın yüz ila iki yüz katı arasında değişen para cezası veya üç yıla kadar ıslah edici çalışma cezası ile cezalandırılmaktadır.

Yorum:

1865'ten önce, yani Rus birlikleri bugünkü Özbekistan topraklarına girmeden önce, orada herhangi bir kilise yoktu.Ruslar yönetimin kontrolünü ele geçirdikten sonra, Rus askerlerin ve yerleşimcilerin ihtiyaçlarını karşılamak için bir dizi kilise inşa etmeye başladılar.Özbekistan 1991'de bağımsızlığını elde ettikten sonra, Rusların çoğu ülkeden toplu halde göç ettiler.Şu anda Özbekistan'da yaşayan Rus Hıristiyanlar ve diğer milletlerden oluşan kişilerin sayısının yaklaşık 350.000 olduğu tahmin edilmektedir.Şu anda devlet nezdinde resmi olarak kayıtlı 66 kilise bulunmakta olup bunlar onaylanmış yasal çerçeve içinde hizmet vermektedir.

Yahudiler, eskiden beri Buhara, Semerkant, Taşkent ve Fergana şehirlerinde yaşamışlar ve Özbekistan 1991 yılında bağımsızlığını kazandıktan sonra çoğu “İsrail” ve Amerika'ya göç etmişlerdir.Şu anda Özbekistan'da tahmini 10.000 Yahudi yaşamaktadır. Onlara dini hizmetler sunmak için devlet, 11 sinagogu resmi olarak tescil ettirmiş olup bunları onaylı yasal çerçeve içinde korumaktadır.

Özbekistan'ın nüfusu şu anda 38 milyonun üzerindedir. Farklı şehir ve bölgelerdeki tüm Müslümanların ihtiyaçlarını karşılamak için günlük beş vakit namaz ve cuma namazının eda edildiği 2.100 cami aracılığıyla dini hizmetler verilmektedir.

Her 900 Yahudi için bir sinagog vardır.

Her 6.000 Hristiyan için bir kilise vardır.

Her 18.000 Müslüman için, Cuma namazı da dahil olmak üzere günlük namazları kılmak için küçük bir yerel cami (mahalle mescidi) bulunmaktadır.

Raporlar, kısıtlamaların, takiplerin ve tacizlerin arttığını ve genellikle sadece Müslümanların hedef alındığını göstermektedir.Hoparlörlerden ezan okunması, başörtüsü takılması, toplu ibadetlerin yapılması ve diğer basit dini görüntüler dini uygulamalarla ilgili olan bir dizi günlük meseleler, önemli bir sorun kaynağı haline gelmekte ve ülkedeki Müslümanların yaşamları üzerinde olumsuz bir etki oluşturmaktadır; zira bunlara, ihlal veya yasal sorumluluk sebebi olarak bakılmaktadır.

1865 yılında Rusya'nın Özbekistan'ı işgalinden önce, binlerce cami ve binlerce dini okul (bilimsel okullar/dini okullar) vardı.Buhara, Semerkant, Nasaf, Şaş, Kusan ve Fergana gibi büyük şehirler, kendi özel fıkhi eğilimleri ve hadis ilmi ve Kuran tefsiriyle karakterize olmuştu.Bu şehirler, dini ve fıkhi ilimlerin gelişmesine katkıda bulunan en büyük Müslüman alimler ve fakihler yetiştirmiştir.

En önemli tarihi yerlerden biri, yaklaşık sadece 4.000 Muhammed adını taşıyan fakihin defnedildiği el-Turba el-Muhammediye mezarlığı olup bu mezarlığa başka isimleri taşıyan kişiler defnedilmemiştir.

O dönemde Müslümanlar, siyaset, dini ve dünyevi ilim gibi hayatın her alanında öncü ve lider konumdaydılar.Dini okullar ve camiler, alimlerin ve öğrencilerin şerî ve dünyevi ilimleri aldıkları eğitim ve bilgi merkezleriydi.

Aynı zamanda Özbekistan'da milyonlarca göçmen işçi, çoğu zaman zorlu koşullar altında ürün ve mal üretmek için ciddi bir şekilde çalışmaktadırlar; bu da halkın ekonomiyi ve yerel üretimi destekleme çabalarını yansıtmaktadır. Şimdi ise tüm Müslümanlar, İslam'ı ve hükümlerini uygulamaktan alıkonulmaları nedeniyle aşağılanmış köleler gibi olmuşlardır.

Ey Müslümanların başındaki yöneticiler, halkınızı nereye sürüklüyorsunuz? Sizler nereye gidiyorsunuz?!

Ey Müslümanlar, kimi takip ediyorsunuz? Kendisini takip ettikleriniz kim?!

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ahmed Hadi

Devamını oku...

Barış ve Vesayet Arasında Gazze Kurulu!

Haber - Yorum

Barış ve Vesayet Arasında Gazze Kurulu!

Haber:

ABD Başkanı Trump, Davos Forumu'na katıldıktan ve kurduğu "Barış Kurulu’nun" kuruluş tüzüğünü imzaladıktan sonra İsviçre'den ayrıldı ve bu kurulun Birleşmiş Milletler ile koordineli olarak çalışacağını vurguladı. (BBC Arabic).

Yorum:

Birincisi: Önerilen ve sahada uygulanmakta olan sözde barış yapısı, aşağıdaki kuruluşlardan oluşmaktadır:

1- Barış Kurulu: uluslararası yetki ve tüm gidişatları yönlendirme gücüne sahip olan ve bizzat Trump'ın başkanlık ettiği en yüksek siyasi bir otoritedir.Trump, kurulun günlük operasyonları ve stratejilerine liderlik etmek üzere danışmanlar atadı (ki bunlardan biri Siyonist bir hahamdır).

2- Kurucu Yürütme Kurulu: Önceliklerin belirlendiği ve siyasi, güvenlik ve ekonomik dosyaların uygulanmasının izlendiği Amerikan-Batı kararının özüdür.

4- Gazze Yürütme Kurulu: Bölgesel ve uluslararası şahsiyetlerin yanı sıra Kurucu Kurul'un en önemli üyelerinden bazılarını da içermektedir. Kurul, (Yürütme Konseyi üyesi ve Gazze Yüksek Temsilcisi, yani yüksek komiser olarak görev yapacak olan) yüksek temsilciye ve etkili yönetimi benimseme ve Gazze halkının barış, istikrar ve refahını destekleyen hizmetler sunma konusunda teknokratik hükümete destekleyici bir rol vermektedir.

4- Filistin Ulusal Komitesi (Teknokratlar): Gazze Şeridi'ndeki günlük yürütme organıdır.

5- Uluslararası istikrar gücü.

İkincisi: Bu kurulun yapısı, rolü ve kurucularının yetkileri uluslararası şüphelere yol açmış ve bazı ülkelerin, kurulun amaçları, sonuçları ve ilgili uluslararası kuruluşlarla olan ilişkilerinden endişe duymasına neden olmuştur ki bunlardan bazıları şunlardır:

. AB dışişleri politikası sorumlusu Kaja Kallas şunları söyledi: “Avrupalı liderler, Trump'ın önerdiği Barış Kurulu'nun odak noktası Gazze ile sınırlı kalırsa bu kurula katılabilirler.”

. İngiltere Dışişleri Bakanı Yvette Cooper, Davos'tan BBC'ye şunları söyledi: “Bugün imzacıların arasında olmayacağız;çünkü bu, çok daha geniş kapsamlı sorunları gündeme getiren yasal bir anlaşmayla ilgili olup aynı şekilde başkan Putin'in barıştan söz eden bir varlığın parçası olması konusunda da endişelerimiz vardır.”

.Fransız Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Perşembe günü yaptığı açıklamada şunları söyledi: “Paris, tüzüğü Gazze'deki savaşı sona erdirme planına ilişkin Birleşmiş Milletler kararlarıyla uyumsuz olduğu ve bazı maddeleri Birleşmiş Milletler Şartı ile çeliştiği için kurula katılmayacaktır.”Trump ise, bazı Fransız endüstrilerine %200 oranında gümrük vergisi uygulama tehdidiyle yanıt vermiştir.

. 21 Ocak 2026'da Norveç hükümeti Barış Kurulu’na katılmayacağını açıklamış ve Dışişleri Bakanı Christopher Thuner de bunu şu açıklamayla vurgulamıştır: “Amerikan önerisi, Amerika Birleşik Devletleri ile daha fazla diyalog gerektiren bir dizi soruları gündeme getiriyor.”

Tüzükte açıkça şu ifade yer almaktadır: “Donald J. Trump, Kurucu Başkan olarak ömür boyu görev yapmak üzere atanmış olup görev süresi ancak kendi isteğiyle istifa etmesi veya üye devletlerin oy birliğiyle görevden alınmasıyla erken sona erebilir. Her başkan, görev süresinin sona ermesinin hemen ardından başkanlık görevini üstlenecek bir halef atamak zorundadır.Dolayısıyla bu rol, ABD Anayasası'na göre üç yıl sonra sona eren Trump'ın Amerikan başkanlığından bağımsızdır. O zamana kadar Trump, Amerika'yı üye devlet olarak temsil edecek ve başkanın daveti üzerine üyelik genellikle üç yıl ile sınırlı olacak.”

Başkanın yetkileri hakkında geçenlere gelince:

Madde 3.2: Başkan

(A)- Donald J. Trump, Barış Konseyi'nin ilk başkanı ve aynı şekilde sadece üçüncü bölüm hükümlerine uygun olarak Amerika Birleşik Devletleri'nin ilk temsilcisi olarak görev yapacaktır.

(B)- Başkan, Barış Kurulu'nun görevini yerine getirmek için gerekli olduğu hallerde bağlı kuruluşları kurma, değiştirme veya feshetme konusunda münhasır bir yetkiye sahip olacaktır.

Üçüncüsü: Barış Kurulu'nun oluşturulmasına ilişkin karar ve bu kararın maddeleri iki şeyi açıkça ortaya koymaktadır:

1- Uluslararası sistemi baltalamak: Trump, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra kurulan uluslararası sistemi ortadan kaldırmaya ve diğer ülkelerin ise kayda değer herhangi bir rol veya yetkileri olmayan, aksine rolleri sadece onaylama, uyum sağlama ve finansmanla sınırlı olan ABD'nin vesayeti altında uluslararası kuruluşlar ve organlar oluşturmaya çalışmaktadır.

2- İşgal ve vesayet: Bu kurul, Gazze'yi devasa bir askeri üsse dönüştürmek için kurulmuş bir işgal ve vesayet aracıdır. Beyaz Saray'ın yalanlamasına rağmen, İsrail gazetesi Yediot Aharonot, Amerika Birleşik Devletleri'nin 10 Ekim'de yürürlüğe giren “ateşkesi desteklemek amacıyla” Gazze sınırına yakın bir bölgede 500 milyon Dolarlık devasa bir askeri üs kurmayı planladığını ortaya çıkarmıştır.

Bloomberg, “12 ay boyunca 10.000 personele ev sahipliği yapabilecek ve yaklaşık 10.000 metrekare ofis alanı sağlayacak, kendi kendine yeten geçici bir askeri üssün" inşası için maliyet ve zaman tahminlerini elde etmek amacıyla Pentagon'un 31 Ekim'de nitelikli yüklenicilere gönderdiği bir ihale bilgisine ulaşmıştır.

Amerikan varlığının hedefi, Gazze'ye bir vesayet yönetimi dayatmak ve Yahudi varlığının -soykırım savaşına rağmen- direnişi ortadan kaldırma veya Gazze halkının kararlılığını sarsma konusunda aciz kalmasının ardından Gazze'nin işgalle olan bağlarını koparmaktır ki böylece şunları gerçekleştirecektir:

1- Yahudi varlığını korumak.

2- Özellikle Amerika Birleşik Devletleri, canlı akidesiyle İslam ümmetinin, kendi projeleri için gerçek bir stratejik ve temel bir tehdidi temsil ettiğini hissetmesinin ardından, ümmetle mücadele etmek ve onun harekete geçmesini engellemek için stratejiler geliştirmek.

Amerika'nın planları ve tuzakları ne kadar büyük olursa olsun Allah'ın izniyle yok olacaktır. Zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَقَدْ مَكَرُوا مَكْرَهُمْ وَعِندَ اللَّهِ مَكْرُهُمْ وَإِن كَانَ مَكْرُهُمْ لِتَزُولَ مِنْهُ الْجِبَالُHilelerinin cezası Allah katında (malum) iken, onlar tuzaklarını kurmuşlardı. Halbuki onların hileleriyle dağlar yerinden gidecek değildi!” [İbrahim 46]Allah'ın bu ümmeti koruması ve ona yardım vaadinde bulunması, bu planların kaçınılmaz olarak yok olacağını ve sonuçlarının da başarısız olacağını teyit etmektedir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Hasan Hamdan

Devamını oku...

Bu Asrın Firavunlarına: Musa Dönemindeki Firavun’da Sizin İçin Bir Delil Vardır

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Bu Asrın Firavunlarına: Musa Dönemindeki Firavun’da Sizin İçin Bir Delil Vardır
Peki İçinizde Aklı Başında Biri Yok Mu?!

Şunu biliniz ki Allah Subhanehu ve Teala Firavun'a ve askerlerine hiçbir değer veya önem vermemiştir; zira yeryüzündeki mazlumlara lütfetmek istediğinde, bundan daha düşük bir konumda oldukları halde Firavun ve askerlerini helak etmeleri için gökten melekler indirmedi, aksine Rabbinin vaadine güvenerek çocuğunu nehre atan bir kadının cesaretiyle onları mağlup etmiş ve çocuğu almaları için Firavun’un ailesini kullanmıştır; لِيَكُونَ لَهُمْ عَدُوّاً وَحَزَناًO, sonunda onlar için bir düşman ve bir tasa olacaktır.” [Kasas 8] Nitekim şeffaf bir silahla onu Firavun’un sarayında korudu: وَأَلْقَيْتُ عَلَيْكَ مَحَبَّةً مِنِّي(Ey Musa sevilmen) için sana kendimden sevgi verdim.” [Taha 39] Dolayısıyla Allah, Firavun'un karısının şefkatini kullanarak, kendisine karşı uyarıldıkları bu çocuğu korudu, sonra onu cesur annesine götürmeleri için ona süt anneleri yasakladı; onlar da boyun eğdiler; sonra (Musa) güçlü çağına ulaşıncaya kadar Firavun'un sarayında güçlü ve onurlu bir şekilde büyüdü, sonra onlara düşmanlığını ilan ederek onlara üstün geldi. Sonra Firavun ve askerlerini öfkelendirmek için (Musa'nın) onlardan birini kasıtsız olarak öldürmesi şeklindeki Allah'ın hikmeti gerçekleşti. Bunun üzerine (Firavun ve askerleri) duvarların ve odaların arkasında ona karşı komplo kurmaya başladılar. Sonra Allah, Firavun'un ailesinden nasihatçi olarak gelen bir adam aracılığıyla onların komplosunu açığa çıkardı; böylece Firavun ve askerleri bir kez daha yenilgiye uğradılar. Nitekim Allah, Firavun’un yıkımla mağlup olmasına hükmedince, Musa’yı mucizelerle destekledi ve Firavun ve askerlerinin hayal ettikleri üstünlüğe bir ceza olarak onun en yakınında olsunlar diye sihirbazların sevgisini cezbederek Firavun'u ve onun ileri gelenlerini küçük düşürdü. Dolayısıyla sihirbazlara vaatte bulunan kişinin vaadi, onların Musa’nın ve Harun’un Rabbine iman ettik demelerinden başka bir şeye yaramadı. Görüldüğü üzere zulüm, bir çığlık ya da indirilen meleklerle son bulmamış, aksine Firavun ve askerlerinin helak olması, Musa Aleyhisselam’ın koyunlarını gütmek için kullandığı bir değnekle gerçekleşmiştir. O halde şunu biliniz ki ey bu asrın Firavunları; sizler örümcek ağından daha zayıfsınız ve hak söz, sizin tahtlarınızdan daha güçlüdür. İşte bu hak sözü destekçilerin kulakları işittiğinde, sizleri egemenlik ve iktidar tufanıyla boğmak için ümmetin orduları harekete geçecektir. Yarın, Allah’ın izniyle bekleyeni için yakındır. ثُمَّ تَكُونُ خِلَافَةً عَلَى مِنْهَاجِ النُّبُوَّةِ Sonra (yeniden) Nübüvvet Minhacı üzere (Raşidi) Hilafet olacaktır.” [Ahmed, Müsnedinde rivayet etti]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Remzi Racih – Yemen

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER