Cumartesi, 08 Zilkâde 1447 | 2026/04/25
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Özbek Rejimi “Aşırılık” Maskesi Altında İslam ve Müslümanlara Karşı Savaşta Yeni Bir Safha Başlatıyor

Özbekistan yasama organı –Yasama Meclisi– ülkenin Müslüman halkını ve onların İslami değerlerini hedef alan despotik bir adım daha attı. 7 Nisan’da “aşırılıkla mücadele” bahanesiyle cezaların kapsamının genişletilmesini öngören yasa tasarısı meclis oturumunun ilk oylamasında milletvekilleri tarafından kabul edildi. Bu değişiklikler yalnızca bireyleri değil, aynı zamanda devlet kontrolü dışında kalan gayri resmî yapıları ve rejimin hoş görmediği fikirlere sahip her türlü grubu da hedef alıyor.

“Aşırıcılık” kavramı, sömürgecilerin genel geçer bir silahıdır. Başsavcı Vekili B. Valiev raporunda, “aşırılık kavramının BM ve AGİT tavsiyeleri doğrultusunda gözden geçirildiğini” vurguladı. Bu da, Özbek rejiminin kendi halkını, sömürgeci kafir Batı tarafından konulan kurallara göre dizginlemeye devam ettiğini gösteriyor. “Aşırılık” terimi, İslami siyasi düşüncenin önüne geçmek ve Ümmetin kalkınmasını geciktirmek için uzun süredir kullanılan bir sindirme aracından başka bir şey değil.

Yeni yasada gayri resmi örgütlenmelerin hedef alınması, İslam’ı cami dışında öğrenmeye çalışan veya toplumun sorunlarını tartışan herhangi bir gönüllü grubun “aşırıcı” bir grup olarak yaftalayacağı anlamına geliyor. Rejim bu yolla, toplumun tüm kesimlerini korku ve mutlak baskı altında tutmayı amaçlıyor.

Rejim, ilk kez hata yapanlara kolaylıklar sağlama vaadiyle cezai müeyyidelerin “kısmen kaldırılmasından” bahsediyor. Ancak bu, ipi önce gevşetip sonra daha sıkı çekme oyunundan başka bir şey değildir! Zira toplumsal rehabilitasyon ve radikal fikirlerin düzeltilmesi gibi terimlerin arka planında, Müslümanların akidesini kırma ve onları rejime bağlı birer kuklaya dönüştürme hedefi yatıyor.

Dini aşırılıktan siyasi aşırılığa geçiş… Zira Valiyev’e göre cezalar artık sadece dini aşırıcılık için değil, sözde siyasi aşırıcılık için de kaçınılmaz olacak. Bu ise rejimin siyasi muhaliflerine ve kötü yönetimini eleştirenlere karşı açılmış yeni bir cephedir. Buna göre, her türlü siyasi talep veya reform arzusu, anayasal düzene saldırı olarak kabul edilebilecek.

Özbek rejimi; Batılı (Amerika) ülkelerin ve Doğulu despotların (Çin ve Rusya) deneyimlerine dayanarak tahtını korumak için yasaları daha da sıkılaştırmaya çalışıyor. Bu yasalar, İslam’ın özünü kavrayan ve onu hayata hâkim kılmak için çalışan Müslümanları hedef alıyor. Fakat tarih, baskı ve “aşırıcılık” yaftasının hakikati silemeyeceğini gösteriyor. Zira Müslümanların dinleri ve sorumlulukları konusundaki uyanıklıkları arttıkça, bu baskıcı yasalar da geçerliliğini yitirecektir.

Ey Özbekistan Müslümanları! Bu yasa, rejimin korktuğunun bir göstergesidir. İslam fikirlerinin daha geniş kitlelere yayıldığını ve İslam’a göre yaşama davetinin ülkenin gençleri arasında karşılık bulduğunu çok iyi biliyorlar. Bu yüzden her türlü İslami faaliyeti “aşırıcılık” adı altında yasaklamaya çalışıyorlar. Ama tarih, İslam ile savaşan her tağuti rejimin aslında kendi sonunu hızlandırdığını kanıtlamıştır. Allah’ın izniyle yakında Nübüvvet Metodu üzere Raşidi Hilafetin kurulmasıyla onların sonu gelecektir.

Bu yasa tasarısı; sömürgeci Batı’nın çizdiği çizgilerin dışına çıkamayan ve kendi Müslüman halkının akidesinden korkan korkak bir rejimin çaresizliğinin bir itirafıdır. Müslümanların fikri ve akidevi duruşunu kırmak ve onları dinlerinin gerekliliklerinden vazgeçmeye zorlamak istiyorlar. Ancak hakikatin hapishane parmaklıkları ardına gizlenemeyeceği ve kanun maddeleriyle aydın düşünceye pranga vurulamayacağı gerçeğini unutuyorlar. Bu zalimane tedbirler, Ümmetin kimliğine dönmesini engellemeye yönelik beyhude çabalardır. Zalimler sinsi planlarıyla ne kadar Müslümanları korkutmaya ve sindirmeye çalışsalar da, bu adımlarıyla sadece kendi sonlarını hızlandırmaktadırlar. Zira zulmün şiddetlendiği yerde, adalete olan susuzluk da bir o kadar artar. Müslümanlar bu sinsi tuzaklara karşı uyanık olmalı, dinlerini koruma konusunda sebat etmeli ve yalnızca Allah’ın ipine sarılmalıdırlar. Batıl ne kadar güçlü görünürse görünsün, hak geldiğinde yok olmaya mahkumdur. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

وَقُلْ جَاءَ الْحَقُّ وَزَهَقَ الْبَاطِلُ إِنَّ الْبَاطِلَ كَانَ زَهُوقاً“Yine de ki: Hak geldi; bâtıl yıkılıp gitti. Zaten bâtıl yıkılmaya mahkumdur.” [İsra 81]

يُرِيدُونَ لِيُطْفِئُوا نُورَ اللَّهِ بِأَفْوَاهِهِمْ وَاللَّهُ مُتِمُّ نُورِهِ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ“Onlar ağızlarıyla Allah’ın nurunu söndürmek istiyorlar. Hâlbuki kâfirler istemeseler de Allah nurunu tamamlayacaktır.” [Saff 8]

Devamını oku...

Türkiye ile Yahudi Varlığı Arasındaki Sözlü Tırmanışın Nedenleri

  • Kategori Makaleler
  •   |  

El-Raye Gazetesi

Türkiye ile Yahudi Varlığı Arasındaki Sözlü Tırmanışın Nedenleri

Üstad Esad Mansur’un Kaleminden

 

Yahudi varlığının başbakanı Netanyahu, Türkiye ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yönelik söylemini sertleştirerek onu “İran’ın vekillerine hoşgörü göstermekle” suçladı. Bunu, onun ordu bakanı Katz’ın şu sözleri takip etti; “Türkiye kâğıttan bir kaplandır”; çünkü İran’ın Türkiye’ye düşen füzelerine karşılık vermemiştir.

Bu tırmanış, Türkiye’nin İran’a karşı herhangi bir eylemde bulunmamasından dolayı gerçekleşmiştir. Oysa Türkiye’nin, Amerika ve Yahudilerin İran’a yönelik 40 gün süren saldırganlığını kınamadığı bilinmektedir. Ancak Yahudi varlığı Türkiye’den sadece kınamamasını değil, aksine açıkça kendi yanında yer almasını istemektedir.

Ancak bölgedeki karar mercii Amerika’dır; Türkiye’den, mesaj iletme ve arabuluculuk yapma gibi başka bir rol üstlenmesi için müdahale etmesini istememiştir. İran-ABD müzakerelerinin Türkiye’de yapılması gerekirken, Amerika’nın bölgede belirli bir rol üstlenmesini istediği Pakistan’da yapılmasına karar verilmiştir. Aynı şekilde, Türkiye’nin İran’ın Batı’ya açılan kapısı olması nedeniyle İran’a baskı uygulamak için de Türkiye’den yardım istenmemiştir. Ayrıca, ABD, Rusya'nın Ukrayna'yı işgalinde de Türkiye'den müdahale etmesini istemedi; böylece Türkiye, Rusya ile iletişim kapısı olarak kalacak ve bu ilişkiler, Rusya'ya baskı yapmak için kullanılabilecekti.

Nitekim İran’ın dini lideri, Amerika ile müzakere için kapılar olduğundan dolayı Türkiye, Pakistan ve Umman’ı övmüş ve onları saldırılardan istisna tutmuştur.

Netanyahu'nun davranışları, “Büyük İsrail”i ve rakipsiz büyük bir bölgesel devlet olarak bölgedeki hegemonyasını tesis etmek gibi ilan ettiği hedefine hizmet etmektedir. Zira Netanyahu, İran ve Türkiye'yi rakip büyük bölgesel güçler olarak görmektedir. Bu yüzden Amerika’nın ortaklığıyla İran’ı vurmuştur. Böylece Türkiye’yi etkilemek ve Amerika’yı Türkiye’ye karşı kışkırtarak onu siyasi olarak mağlup etmek istemektedir; zira Türkiye’nin Amerika’nın yörüngesinde döndüğünü ve onun politikasını uyguladığını, ayrıca Amerika'nın onun rolünden ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan son derece memnun olduğunu bilmektedir. Zira Trump, 29/3/2026 günü, Amerika ve Yahudilerin İran'a yönelik saldırısına diğer ülkelerin tutumlarını değerlendirirken şöyle demişti: “Bence Türkiye harikaydı, gerçekten harikaydılar ve onlardan istediğimiz şeylerin dışında kaldılar.” Ayrıca Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı “harika bir lider” olarak nitelendirdi. Yani Amerika ondan, İran’a yönelik saldırganlığının karşısında durmamasını talep etmiş ve o da buna boyun eğmiştir; tıpkı Amerika’nın emirlerine boyun eğerek, Amerikan desteğiyle Yahudi varlığının uyguladığı soykırım sırasında Gazze’ye yardım etmek için müdahale etmemesi gibi.

Aynı şekilde Netanyahu, geçen yıl ABD'den Türkiye'nin Suriye'deki rolünü sona erdirmesini talep etmişti; ancak Trump, 8/4/2025'te “Erdoğan'la harika bir ilişkim var, ben onu seviyorum, o da beni seviyor” diyerek bu talebi reddetmişti. Netanyahu’ya da şöyle demişti: “Türkiye ile bir sorunun varsa, bunu çözebilirim. Tabii ki makul olduğun sürece, makul olmak gerek. Erdoğan zeki biridir; Suriye'yi tabiileri aracılığıyla kontrol altına aldı ve kimsenin yapmadığı bir şeyi yaptı. Ona ihtiyacım olduğunda her zaman yanımda oldu. Bu yüzden Cumhurbaşkanı Erdoğan'a teşekkür etmek istiyorum.” Erdoğan, Suriye’de Amerika için en büyük başarıyı, rejimin düşmesini engelleyip Türkiye’nin ona pazarladığı Ahmed Şara bir alternatif olarak ortaya çıkıncaya kadar Amerika’nın ajanı Beşar Esad’ı koruduğunda gerçekleştirmiştir. Suriye’de İslami yönetimin kurulmasını engellemiş ve Amerika’nın oradaki nüfuzunun düşmesini de engelleyerek bunu yeni bir ajanla güçlendirmiştir.

Erdoğan ise Yahudi varlığının liderlerini “bebek katilleri, Türkiye’yi veya onun cumhurbaşkanını tehdit edemez” şeklinde nitelendirmiş ve dışişleri bakanı Fidan da “İsrail’in, Türkiye’yi yeni bir düşman olarak sınıflandırmaya çalıştığını” söylemiştir. Ama Türkiye'nin tutumu Yahudi varlığına karşı hiçbir şeyi değiştirmemiştir; zira Erdoğan, “Türkiye-İsrail ilişkilerini hayati ve vazgeçilmez” olarak nitelendirmişti. Nitekim daha önce de bu tür ağız dalaşları ve gerginlikler yaşanmış, ardından aralarındaki bulanık sular mecrasına geri dönmüştü.

Erdoğan, iktidarda kalmasının bir garantisi olarak Yahudi varlığını korumaya, ona dokunmamaya ve onunla ilişkileri kesmemeye taahhüt etmiştir; kendini Amerika’ya sattığında bu sözü vermiş ve bunu da fiilen ispatlamıştır:

Zira 2005 yılında Yahudi varlığına resmi bir ziyarette bulunmuş ve o dönemin başbakanı, Sabra ve Şatilla katliamlarını işleyen suçlu Şaron ile görüşmüş, Holokost anıtını ziyaret etmiş ve oraya bir çelenk bırakarak Şaron’a, “partisinin antisemitizmi insanlığa karşı bir suç olarak gördüğünü ve İran’ın nükleer emellerinin sadece İsrail için değil tüm dünya için bir tehdit oluşturduğunu” vurgulamıştı. Böylece Erdoğan, İran'ın nükleer faaliyetlerine karşı Yahudi varlığının yanında olduğunu vurgulamıştır.

2007 yılında, Yahudi varlığının Cumhurbaşkanı Şimon Peres Ankara'da ağırlanmış ve onun Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde bir konuşma yapmasına izin verilmişti.

İlişkiler ne kadar gerginliklere tanık olursa olsun, bir süre geçip de insanların Yahudilerin suçlarını unuttuğu düşünüldüğünde, normalleşmeye geri dönmektedir.

İki taraf arasındaki ilişkiler, 2009 yılında Yahudi varlığının Gazze'ye yönelik saldırısının, aynı şekilde 31/5/2010'da Yahudilerin Türk gemisi Mavi Marmara'ya yönelik saldırı olayının ve 10 Türk vatandaşının öldürülmesinin ardından gerginleşmiş; ama bunların ardından Mart 2015'te ilişkiler normalleşmişti.

Yine Yahudi varlığı, Türkiye'yi İran'daki ajanlarını ifşa etmekle suçladığında ilişkiler gerginleşmiş; ardından Haziran 2016'da ilişkiler yeniden normale dönmüştü.

Erdoğan, Amerika 2017 yılında Kudüs’ü başkenti olarak tanıdığında Yahudi varlığıyla ilişkileri kesmekle tehdit etmiş ancak bunu yapmamıştı; zira bunu yapmaktan korkmuştu.

Erdoğan, 2022 yılında Ankara’daki Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda Yahudi varlığının başkanı Herzog’u kahraman fatihler gibi bir karşılama ile karşılamıştır.

Erdoğan, Yahudi varlığını apartheid bir devlet olarak nitelendirdiği gibi Netanyahu’yu, elleri kana bulanmış bir terörist olarak da nitelendirmişti; ancak bu kirli ellerle tokalaşmış ve hiçbir şey olmamış gibi onunla barışmıştı; zira Eylül 2023’te New York’ta onunla bir araya gelmiş ve gelecek Ekim ayında Yahudi varlığını ziyaret edeceğini açıklamıştı; ancak 7 Ekim 2023’ten sonra Yahudilerin Gazze’ye yönelik saldırganlığı bu ziyareti durdurmuştu.

Erdoğan 27/12/2023 tarihinde Gazze’deki katliamları işlemesi nedeniyle Yahudi varlığına saldırmış ve Netanyahu’yu, Hitler’den hiçbir farkı olmayan bir kişi olarak nitelendirmişti. Ancak onunla diplomatik ve ticari ilişkileri kesmemiş ve Türkiye, Yahudi varlığına her türlü mal, ürün ve silah sanayisi için gerekli hammadde ile Azerbaycan’dan gelen petrol ve gazın en büyük tedarikçilerinden biri olmuştur.

Erdoğan, insanların güvenlerini büyük ölçüde kaybettikten sonra bu gerilimleri ve ağız dalaşlarını kullanarak, onların kendisine yeniden sempati duymalarını sağlamaya çalışmıştır ki böylece insanlar, Gazze halkını, El-Aksa’yı ve haklarında idam yasası çıkarılan Filistinli esirleri yüzüstü bıraktığını, Gazze’de Yahudi varlığını kurtaran Trump’ın ateşkes planını kabul ettiğini, Trump’ın barış kuruluna katıldığını ve Suriye'yi, ordusunu yok eden ve güneyini kontrol altına alan Yahudilerin saldırısından korumadaki ihmalkarlığını ve ordusunun ise orada Amerikan bölgelerini koruyarak seyirci kaldığını unutabilsinler.

Özetle denilebilir ki: Eğer Türkiye Yahudi varlığıyla ilişkilerini kesmez, onu tanımasını geri çekmez ve Filistin’in tamamını Yahudiler tarafından gasp edilmiş ve onlardan kurtarılması gereken İslami bir belde ilan etmezse, bu iki taraf arasındaki bu gerginlikler ve ağız dalaşları, Türkiye rejiminin ve Cumhurbaşkanın, Türkiye’yi bile tehdit eden Yahudi varlığına yönelik ihanet niteliğindeki tutumunda hiçbir şey değişmeyecektir.

Kaynak: El-Raye Gazetesi - 596. Sayı - 22/04/2026

Devamını oku...

Avrupa’yı Ancak İslam Düzeltebilir

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Avrupa’yı Ancak İslam Düzeltebilir

 

Haber:

Belçika Genelkurmay Başkanı General Frederik Vansina, Avrupa Birliği’nin Amerikan müdahalesi olmadan Rusya ile askeri bir karşılaşmaya hazırlanmak amacıyla Ukrayna’daki çatışmayı 2030 yılına kadar sürdürmeyi planladığını açıkladı.

Yorum:

Hiç şüphe yok ki Avrupa Birliği tüm düzeylerde gerçek bir krizin içinden geçiyor; zira onu içine girdiği karanlık tünelden çıkarabilecek devlet adamları ve siyasetçilerden yoksun olduğu gibi Rusya-Ukrayna savaşından sonra siyasi, ekonomik ve askeri krizler onu sarsmış ve durumu bocalama derecesinde kötü bir hale gelmiştir.

Avrupa birliği, gerçek değil şekli bir birliktir; buna dair en iyi kanıt ise gerçekliktir; zira Westfalya Konferansı'ndan sonra Avrupa'daki her ülkenin siyasi sınırları belirlenince birlik ikincil bir mesele haline gelmiş ve Avrupa, toprakları, dinleri ve tarihsel kökleri tek olmasına rağmen her halkın kendi kimliğiyle gurur duyması nedeniyle sahada birliği somutlaştıramamış ve aralarındaki yıkıcı savaşlar bile onları tek bir risalete sahip olan tek bir ümmet potasında eritememiştir. Hatta kapitalist ideolojiyi benimsediklerinde bile bu ideoloji onları birleştirememiş, aksine açgözlülüklerini ve bencilliklerini artırmış ve onları adeta canavarlara dönüştürmüştür; bakın işte bugün de onlar, dağınık bir haldedirler.

İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana Avrupa, Amerika'nın peşinden gitmekte ve onu kader müttefiki olarak görmektedir. İşte bugün Amerika onu bir yol kenarına atmış ve Rusya karşısında onu kendi kaderine terk etmiştir, hatta onun yaşam damarı olan düşük maliyetli Rus enerji damarını bile kesmiştir; dahası her fırsatta onu zorlamakta, ona karşı kibirli davranmakta ve aşağılamaktadır.

Tüm bunlardan dolayı Belçika Genelkurmay Başkanı’nın açıklamasında şaşılacak bir şey yoktur; zira Avrupa, Amerika'nın kendilerini parçalaması için Rusya'ya bir av olarak terk ettiğinin farkındadır. Belki de Avrupa tarihsel hatalarını telafi edip en azından güvenlik veya askeri açıdan Amerika'dan bağımsız hale gelebilirdi; ancak heyhat ki, iş işten geçmiştir!

Nitekim Avrupa zayıflayıp yaşlanmış ve onun asrı geride kalmış ve zamanı da geçmiştir. Onu ancak halkının İslam’ı benimsemesi ve Allah’ın izniyle yakında kurulacak olan İslam Devleti'ne tabi olması düzeltecektir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Dr. Muhammed Süleyman

Devamını oku...

Müslümanlar İçin Tek Çözüm, Uluslararası Sistemden ve Onun Kapitalist İdeolojisinden Kurtulmaktır

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Müslümanlar İçin Tek Çözüm, Uluslararası Sistemden ve Onun Kapitalist İdeolojisinden Kurtulmaktır

 

Haber:

ABD Enerji Bakanı Fox News’e: İran’daki anlaşmazlıkta büyük bir çözüme yaklaşıyoruz dedi. (Euro News kanalı, 19/4/2026)

Yorum:

Çözümler çoktur ancak Müslümanların dikkat etmesi gereken en önemli şey, ideolojik bakımdan bu çözümlerin üzerine inşa edildiği kurallar konusunda bilinçli olmaktır.

Bilinçli kişiler için bilinmektedir ki bugün dünyamız, ister fertler isterse devletler düzeyinde olsun kapitalizmin dünyaya dayattığı değerler tarafından kontrol edilmektedir. Bu değerler, üzerine inşa edilen ve araçlar ve yöntemler de dahil bunlardan kaynaklanan her şeyle birlikte kutsal hükümler haline getirilmiştir. Özellikle de uluslararası ilişkilerin düzenlenmesi, savaş ve barıştaki hareketleri ve davranışları konusunda da kutsal hükümler haline getirilmiştir. Nitekim zaman geçtikçe bu değerler, tıpkı Allah korusun bir kulun yaratıcısıyla olan durumu gibi hiçbir devletin bunlardan asla çıkamayacağı bir duruma gelmiştir!

Bu durum, I. Dünya Savaşı'nın ardından ve daha önce 1850'deki Viyana Kongresi'nin aldığı kararlarla daha da pekiştirilmiş ve bu kararlar daha sonra Osmanlı Hilafetinin yıkılmasına yol açmıştır. Osmanlı Hilafetinin ortadan kalkmasıyla birlikte, dünyayı yöneten ve temel olarak insan onurunu korumaya, daveti taşıyarak ve cihat yoluyla onu halklara ulaştırarak onların üzerindeki zulmü kaldırmaya ve yöneticiler ile onların otoritelerinin temsil ettiği maddi engelleri kırmaya dayalı olan İslami değerler de ortadan kalkmıştır.

Bütün bunlar, halklara boyun eğdirmek ve onların kaynaklarını yağmalamak için farklı standartlarla istedikleri gibi yasallaştıran sermaye sahipleri ve şirketler tarafından temsil edilen büyük ülkelerin kendi çıkarlarına göre kontrol ettiği kapitalist sistemin getirdiklerinin tam tersi olup özellikle askeri olmak üzere sanayi gelişimleri de bu konuda onlara yardımcı olmuştur. Bizimle, özellikle de İslam beldeleri olmak üzere mevcut durumla ve Amerika’yı temsil eden bu küresel düzenin İran’a yönelik savaşla ilgili olana gelince; bu düzende, son yıllarda belirgin bir şekilde çatlaklar oluşmasına rağmen ancak Amerika İran’la olan savaş nedeniyle geri çekilse de yine de ülkelerimizi ve dünyayı kontrol etmeye devam edecektir.

Bölgemizdeki Amerika ve Batı ile olan savaş, bu düzenin liderleriyle, ajanları ve üsleriyle birlikte yabancı nüfuzun sona ermesinden sonra İslam beldelerinde yeniden İslam ile hükmetmeye ve İslam’ı, davet ve cihat yoluyla dünyaya taşımaya dayalı İslam ideolojisiyle bu düzenin tüm değerlerini yerle bir etmeyi hedefleyen ideolojik ve akidevi bir savaş dönüşmedikçe ekonomik ve toplumsal sorunlar artacaktır; mevcut verilere göre Allah’ın yardımıyla bu olacaktır.

İran’ın laikliği benimsemesi ve kapitalist sistemden kaynaklanan uluslararası normlara göre hareket etmesi onu, bu sistemin esiri haline getirmektedir. Özellikle İran milliyetçiliği kutsallaştırmakta ve devletini, Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in kurduğu ve ondan sonra sahabeler ile Halifelerin izinden gittiği temellere göre inşa ederek İslam akidesiyle yönetmemektedir.

Son olarak İslam ümmetine diyoruz ki: uluslararası ve bölgesel koşullar, evlatlarınızdan güç ve kuvvet ehlinin yardımıyla siyasi varlığınızı kurarak risaletinizi taşıma konusundaki rolünüzü benimsemek için uygun bir hale gelmiştir. Şöyle buyuran Allah şüphesiz doğru söyledi: وَلاَ تَهِنُوا وَلاَ تَحْزَنُوا وَأَنتُمُ الأَعْلَوْنَ إِن كُنتُم مُّؤْمِنِينَ “O halde gevşeklik göstermeyin, üzüntüye kapılmayın. Eğer inanmışsanız, üstün gelecek olan sizsiniz.” [Al-i İmran 139]

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Muhammed Hamdânî – Irak

Devamını oku...

Pakistan Yöneticilerinin, Şeytanın Adına Arabuluculuk Yapmak Yerine Müslümanların Ülkesini Savunmaları Gerekir!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Pakistan Yöneticilerinin, Şeytanın Adına Arabuluculuk Yapmak Yerine Müslümanların Ülkesini Savunmaları Gerekir!

 

Haber:

18 Nisan 2026’da, Pakistan Mareşali ve Başbakanı, Amerika ile İran arasındaki çatışmayı sona erdirme çabalarını güçlendirmeyi hedefleyen iki ayrı diplomatik ziyaretleri tamamladı; Mareşal Asim Munir Tahran’dan ayrılırken, Başbakan Şahbaz Şerif de Türkiye’den döndü. Munir, üç gün süren Tahran ziyareti sırasında İran liderleri ve barış müzakerecileriyle bir araya gelirken Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif ise barış sürecini ilerletmek için Suudi Arabistan, Katar ve Türkiye’yi ziyaret etti.

Yorum:

ABD’nin İran’a karşı savaşının başlamasından bu yana, Pakistan’ın askerî ve siyasi liderliği diplomatik cepheye güçlü bir şekilde katılmıştır. Bu katılım, 7 Nisan 2026'da Trump'ın Truth Social'da, eğer İran devam eden savaşı sona erdirmek ve Hürmüz Boğazı'nı yeniden açmak için bir anlaşmaya varmazsa, o gece bütün bir medeniyetin yok olacağı uyarısında bulunduğu bir paylaşım yayınlamasıyla Amerika ile İran arasında bir arabuluculuğa dönüşmüştür.

8 Nisan 2026 tarihinde Pakistan saatiyle sabah 4:50'de, Pakistan Başbakanı X platformunda, İran ve ABD'nin müttefikleriyle birlikte Lübnan ve diğerleri de dahil olmak üzere her yerde derhal yürürlüğe girecek bir ateşkes üzerinde anlaştıklarını duyurdu. Bu açıklamanın ardından, 11 ve 12 Nisan tarihlerinde İslamabad'da İran ile ABD arasında görüşmeler yapıldı. Görüşmelerin sonunda ABD Başkan Yardımcısı, İran ile herhangi bir anlaşmaya varamadıklarını ancak nihai tekliflerini sunduklarını söyledi. 8 Nisan'da ilan edilen ateşkes 21 Nisan'a kadar devam edecek. Bu nedenle Pakistan’ın askeri ve siyasi liderliği, ateşkes sona ermeden önce bir barış anlaşmasını sonuçlandırmak için elinden gelen tüm çabayı göstermiştir.

Pakistan yönetimi, bu çabalarını İran'daki Müslümanları ve tüm dünyayı bu savaşın yıkıcı etkilerinden kurtarmak ve aynı zamanda Pakistan'ın itibarını yükseltmek için yapılan bir girişim olarak tasvir etmiştir. Oysa aslında, Trump'ın birkaç gün içinde sona ereceğini sandığı hedeflerini gerçekleştirmede başarısız olmasının ardından Amerika'yı kurtarmaya çalışmaktadır. Nitekim İran, ABD ve onun beslemesi Yahudi varlığının ilk vahşi saldırılarına karşı sadece direnmekle kalmamış, bilakis misliyle karşılık vermiştir. Bunun da ötesinde küresel petrol arzının %20’sinin geçtiği Hürmüz Boğazı’nı da kapatmıştır; nitekim ABD’nin gösterdiği çabalara rağmen, NATO müttefikleri onu tamamen yüzüstü bırakıp boğazı açma konusunda destek vermeyi reddettikleri için, boğazı açmayı başaramamıştır. Bu da petrol fiyatlarının yükselmesine yol açmıştır. Bu nedenle Amerika, 38 gün süren bombardıman ve tehditlerin ardından hedeflerini gerçekleştirmede başarısız olunca ateşkesi kabul etmiş ve şimdi savaş alanında gerçekleştiremediği hedeflerini müzakereler yoluyla gerçekleştirmeye çalışmaktadır. Böylece Pakistan yöneticileri, Washington'daki efendilerine bir kez daha hizmetlerini sunmuştur.

Bu, Pakistan yöneticilerinin Amerika’nın acil yardıma ihtiyaç duyduğunda ona hizmet ettikleri ilk sefer değildir. Bu tür olaylar birçok kez olmuştur ve her cömert yardımın ardından Amerika onu aldatmıştır! Örneğin Pakistan, 1971 yılının Temmuz ayında Amerika, Çin ile temas kurduğunda da bu tür yardımlarda bulunmuştu. Nitekim o dönemde komünist blok, Sovyetler Birliği ve Çin olmak üzere iki büyük güçten oluşuyordu. Uluslararası arenada Çin, Amerika'nın başkanlığındaki kapitalist bloğa karşı her zaman Sovyetler Birliği'nin yönelimlerini takip etmiştir. Amerika’nın onları birbirinden ayırmaya şiddetle ihtiyacı vardı; ancak Çin’i Sovyetler Birliği’nin yörüngesinden çekmesine yardımcı olacak normal diplomatik ilişkileri bile yoktu. 1971 yılının Temmuz ayında, ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Henry Kissinger, Pakistan’ın yardımıyla Çin’e gizli bir ziyaret gerçekleştirmiş; bunun ardından ABD, Çin ile diplomatik ilişkilerini yeniden kurmuştu. Pakistan’ı bir arka kanal olarak kullanarak ve Pakistan Uluslararası Havayolları'na ait bir uçakla Rawalpindi'den Pekin'e yapılan ve 64 saat devam eden bu görev, 1972’de Başkan Nixon’un ziyaretine giden yolu açmış ve Amerika sonunda Çin’i Sovyetler Birliği’nden ayrılmaya ikna etmeyi başarmıştır.

Peki Pakistan, Amerika’ya yaptığı bu büyük hizmetin karşılığında ne elde etti? Aralık 1971’de Hindistan Doğu Pakistan’ı işgal ettiğinde Amerika buna karşı herhangi bir önlem almamış ve Pakistan sonunda doğu kanadını kaybetmişti... Bakın işte hizmetinin karşılığında ne kadar da büyük bir fayda elde etmiş!

60'larda General Eyüb Han, 1970'te General Yahya Han, seksenlerde General Ziya ve 2000'de General Müşerref; evet bunların hepsi Amerika'ya yardım etmişler ve efendileri Amerika'dan büyük övgüler almışlardı; ancak bir süre sonra Amerikan dış politika hedefleriyle ilgisiz hale geldiklerinde onların hepsini aldatmıştır. Aynı şey Munir ve Şahbaz için de olacaktır. Peki Pakistan'daki yönetici sınıfta ve politika yapısı çevrelerinde, duvarda yazanları gören aklı başında biri kaldı mı acaba?

Allah Subhanehu ve Teala bize, ordu içindeki muhlisler, Hilafeti kurmak için Hizb-ut Tahrir’e nusret verirlerse, yılanın başı olan Amerika’nın başını koparıp bölgemizden kovmak için büyük bir fırsat bahşetmiştir. Tüm dünya, sadece Hürmüz Boğazı'nın kapatılmasının bile şeytanın krallığını ve onun uluslararası düzenini korkuttuğunu görmüştür; peki Hilafet, Endonezya ile Malezya arasındaki Malakka Boğazı'ndan Mısır'daki Süveyş Kanalı'na kadar tüm su yollarını kontrol altına aldığında ne olacak acaba? İşte o zaman İslam ümmeti olarak bizler, dünya işlerine hükmedecek tek güç olacak ve insanlığı kapitalist sistemin sefaletinden kurtaracak ve herkese hidayeti taşıyacağız. Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur: إِنْ تَنْصُرُوا اللهَ يَنْصُرْكُمْ وَيُثَبِّتْ أَقْدَامَكُمْ “Eğer siz Allah’a (Allah’ın dinine) yardım ederseniz O da size yardım eder, ayaklarınızı sabit kılar.” [Muhammed 7]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Şeyh Şahzad - Pakistan

Devamını oku...

SAYI 596 Çıktı - Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi El-Raye Gazetesi

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi

El-Raye Gazetesi Yeniden Yayında

 

Biz, Hizb-ut Tahrir Medya Ofisi olarak takipçilerimiz ve Merkezi Medya Bürosu Web Sayfası misafirlerimize, Hizb-ut Tahrir tarafından 1954 yılında başlatılan El-Raye Gazetesinin tekrar yayına başlatılmasını duyurmaktan gurur duyarız. Karanlık ve zorba rejimlerin baskısı sonucu haftalık yayınlanan gazete durdurulmuştu. Şimdi Hizb-ut Tahrir El-Raye Gazetesini Allah’ın izniyle tekrar başlatacaktır.

Devamını oku...

Kırgızistan'da Siyasetin Rotası Nereye Gidiyor?

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Kırgızistan'da Siyasetin Rotası Nereye Gidiyor?

Devlet Ulusal Güvenlik Komitesi'nin eski başkanı Kamçıbek Taşiyev'in görevden alınmasının ardından, kendisiyle bağlantılı bir dizi yetkili de görevlerinden uzaklaştırıldı; ayrıca birçok milletvekili de milletvekilliğinden istifa etti. Bu ise, son beş yıldır iktidarı yöneten iki nüfuzlu ismin ittifakının resmen sona erdiğinin bir işareti olmuştur. Şu anda yaşanan olayları ve bunların gelecekteki rotalarını analiz etmeden önce, Kırgızistan'ın siyasi geçmişi üzerinde kısaca duralım.

İslam, 8. yüzyılda, Kırgızistan da dahil olmak üzere Orta Asya bölgesine ulaşmıştır; zira 751 yılında Müslüman ordusu ile Çin ordusu arasında gerçekleşen ve Müslümanların zaferiyle sonuçlanan meşhur Talas Savaşı gerçekleşmiş ve bunun sonucunda, Çin’in bölgedeki nüfuzu yaklaşık bin yıl boyunca kesintiye uğramıştı. Bu dönemde bölge, sultanlık, emirlik ve hanlık adlandırmaları altında İslam ile yönetilmiştir. 19. yüzyılın gelmesiyle birlikte Rus İmparatorluğu yükselişe geçmiş ve Orta Asya'yı işgal etme girişimine başlamıştır. 1876 yılında Kırgızistan, Rus Çarlığı'nın işgaline boyun eğmiştir. Zira Müslümanların bu işgale karşı başlattığı ayaklanmalar başarısızlıkla sonuçlanmış olup bunun başlıca nedenlerinden biri de bölgenin Osmanlı Hilafeti döneminde merkezi otoriteyle olan bağının zayıf olmasıydı.

Çarlık Rusya’sının çöküşünün ve Sovyetler Birliği’nin kurulmasının ardından, Kırgızistan ona bağlı devletlerden biri haline geldi. Böylece Kırgızistan, 1876'dan 1991'e kadar Rusya'nın doğrudan yönetimi altında kalmaya devam etti. Sovyetler Birliği dağıldığında ise Kırgızistan şekli olarak bağımsızlığını kazandı ancak Rusya'nın ülkedeki güçlü nüfuzu devam etti. Bu durum, ilk Cumhurbaşkanı Askar Akayev döneminde takip edilen ve tamamen Rusya'nın kontrolü altında olan politikalarda açıkça görülmektedir; zira Akayev, Kırgızistan'ı, Rusya'nın askeri hakimiyetindeki Toplu Güvenlik Anlaşması Örgütü'ne dahil etmiş ve ülke içinde Rus askeri üslerinin konuşlanmasına alan açmıştır. Siyasi olarak ise Sovyetler Birliği'ne alternatif olarak kurulan Bağımsız Devletler Topluluğu'na üye olmuştur. Ekonomik açıdan ise, yüzbinlerce göçmenin Rusya'ya akın etmesinin önünü açmış ve ülkenin temel ihtiyaç maddelerini Rusya'dan temin etmeye odaklanmasıyla birlikte ithalata bağımlı bir ülkeye dönüştürmüştür. Ayrıca Akayev, Rusça'ya resmi dil statüsü vererek ülkede Rus kültürünün devam etmesini sağlamıştır.

Geçen yüzyılın doksanlı yıllarının sonlarında, Rusya'nın Çeçenistan'a karşı savaşıyla meşgul olduğu sırada, Amerika İslam'a karşı savaş ilan etmiş ve Afganistan ile Irak'ı işgal etmişti. Dolayısıyla bu aşamayı, kısmen de olsa Kırgızistan'daki politikacılar üzerinde etki etme fırsatı bulmak için istismar etmiştir. Özellikle George W. Bush döneminde, Orta Asya liderleriyle ilişkiler kurmaya başlamıştır. Nitekim 2001 yılında Bişkek yakınlarında Amerikan Manas Hava Üssü açılmıştır. Rusya ise buna karşı çıkmamıştır; zira ABD’nin “İslam” adı altında yürüttüğü teröre karşı mücadele kampanyası dünya çapında zirveye ulaşmış ve Rusya, üssün açılmasını onaylayarak ABD’nin habis politikasını çevrelemeye çalışmıştır. Şüphesiz bu durum, ABD’nin nüfuzunun ülkeye girmesine zemin hazırlamıştır.

Akayev döneminde yetkililer yolsuzluğun içinde boğulmuş ve yönetim konusundaki acziyetleri ülkeyi uçuruma doğru sürüklemişti. Kötü yönetim ve rüşvetin geniş çaplı yayılmasının sonucunda yoksulluk artmış ve ekonomi durgunluk dönemine girmişti. Buna ek olarak 2003 yılında bir referandum düzenlenmiş ve anayasada değişiklikler yapılmıştır; bunun sonucunda parlamentonun rolü azalmış, cumhurbaşkanının yetkileri genişlemiş ve Akayev'in yeniden cumhurbaşkanı seçilmesinin önü açılmıştı.

Bu, bu ülkenin yönetimini üstlenenler için bir hastalık olarak görülebilir; çünkü onlar, iktidara geldiklerinde sonsuza dek iktidarda kalmaya çalışmışlardır. Sonunda referandumlar yoluyla yetkilerini genişletmeye ve başkanlık görev sürelerini uzatmaya başvurmuşlardır. Nitekim halk bu durumdan bıkmış ve 2005 yılında Akayev'i deviren bir devrim başlatmış ve onun yerine Bakiyev gelmiştir. Seçim kampanyası sırasında, kuzeyde nüfuz sahibi olan General Félix Kolov ile bir ittifak kurduğunu açıklamıştır. Kolov, Akayev döneminde siyasi nedenlerle hapse atılmış, ardından devrim sırasında serbest bırakılmıştır. Ancak bu çıkarlar üzerine kurulu ittifak bir yıl geçmeden dağılmış ve iktidarın tüm dizginleri Bakiyev’in eline geçmiştir.

Rusya, Bakiyev'in muhalefetten gelmesine rağmen, iktidara geldikten sonra taleplerini tam olarak uygulayacağını düşünüyordu; çünkü ülkedeki temel nüfuz araçları kendi elindeydi ve iktidara kim gelirse gelsin, emirlerini yerine getirmek zorunda kalacağını biliyordu. Ancak istikrarsızlık, kaos ve halk ayaklanmaları, başta Amerika olmak üzere Batılı güçlerin ülkeye girmesine zemin hazırlamıştır. Buna ek olarak, Bakiyev’in kendisi de Batı yanlısı güçlerin çevresi içinde yer alıyordu; ayrıca bu devrimden sonra Batı eğilimli diğer siyasi şahsiyetler de parlamentoya ve iktidarın kilit noktalarına yükselmiştir. Ancak daha önce de geçtiği gibi, Kırgızistan’ın Rusya ile olan askeri, siyasi ve ekonomik bağları nedeniyle, liderliği elinde tutan kişi Rusya’ya boyun eğmek zorunda kalmaktadır.

Başkanlığının ilk aşamasında Bakiyev, Rusya'nın tutumuna bağlı kalmış ve ülke ekonomisini geliştirmeye çalışmıştır. Ancak daha sonra çok yönlü bir politika izlemeye başlamış ve ülkede ABD özel kuvvetleri için bir eğitim merkezi açmaya çalışmıştır. Ekonomik düzeyde ise Çin ile işbirliğini genişletmeye başlamıştır. Ama Rusya buna razı olmamıştır; zira ABD özel kuvvetleri eğitim merkezinin açılması, doğrudan bir tehdit teşkil ettiği için Rusya açısından kırmızı çizgi mesabesindeydi. Buna ek olarak Bakiyev'in oğlu ve akrabaları önemli mevkilerde yer alıp ülkeyi istedikleri gibi yönetmeye başlamışlar, bu da halkın öfkesini uyandırmıştır. Bunun sonucunda 2010 yılında Rusya halkın hoşnutsuzluğunu istismar ederek Bakiyev'i devirmeyi başarmış ve Roza Otunbayeva başkanlığında geçici bir hükümet kurulmuştur.

Devrim biter bitmez ülkenin güneyinde çok sayıda insanın hayatına mal olan bir etnik çatışma patlak vermiş olup bu kirli çatışmanın arkasında Rusya vardı ve bu çatışma yoluyla Özbekistan’ı yeniden pençesi altına almaya çalışmıştır; çünkü Özbekistan, Rusya ile ilişkilerini kesmiş ve Amerika'ya yönelmeye başlamıştı. ABD, Kerimov'u ekonomik ve güvenlik olarak ayartmış; bu da onun ABD ile ilişkilerinin giderek yakınlaşmasına ve Rusya'dan belirgin bir şekilde uzaklaşmasına neden olmuştur. Buna binaen Rusya'nın, Kerimov'un Amerika ile yakınlaşmasına son vermesi gerekiyordu. Eğer Özbek mülteciler bu çatışma sonucunda Kırgızistan’dan Özbekistan’a geçerse, bu durum, krizi çözmek bahanesiyle Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü aracılığıyla müdahale için bir gerekçe olarak kullanılacaktı. Böylece sorun ciddi olduğundan dolayı Özbekistan bu örgüte geri dönmek zorunda kalacaktı. Ancak Özbekistan, ABD yönetiminin müdahalesi üzerine bunu reddetmiş, dahası sınırlarını mültecilere kapatmıştır. Sonuç olarak Rusya hedefine tam olarak ulaşamamıştır.

Daha önce de belirttiğimiz gibi ülkedeki istikrarsızlık durumu Batı nüfuzunun girmesine alan açmıştır ki bu fiilen de gerçekleşmiştir. 2010 yılında Otunbayeva durumu istismar ederek iktidarın liderliğini ele geçirmiş ve Tekebayev’in girişimiyle yeni bir anayasa kabul edilmiştir. Yeni anayasaya göre ülke, parlamenter bir sisteme dönüşmüş ve cumhurbaşkanının yetkileri azaltılmıştır. Bunun sonucunda Kırgızistan, Orta Asya'daki ilk parlamenter cumhuriyet olmuştur. Rusya buna razı olmamıştır; çünkü Batı yanlısı güçlerin, parlamenter sistem yoluyla yönetime gelmesine karşı çıkmakta ve iktidarın kendisine bağlı tek bir kişinin elinde toplanmasını tercih etmekteydi.

Ancak Otunbayeva'dan sonra Atambayev, Rusya yanlısı bir politika izlemiştir. Rusya'nın emirleriyle Kırgızistan, 2014 yılında Manas Havalimanı'ndaki Amerikan hava üssüne ilişkin anlaşmayı tek taraflı olarak feshettiği gibi 2015 yılında ise ABD ile olan işbirliği anlaşmasını da feshetmiş ve Rusya'nın ülkedeki ekonomik etkisini güçlendiren Gümrük Birliği'ne katılmıştır.

Atambayev de sonsuza dek iktidarda kalmaya çalıştığı için başbakanın yetkilerini genişletmiştir. Başka bir deyişle cumhurbaşkanlığı görevinden ayrıldıktan sonra ülkeyi perde arkasından yönetmeyi planlamıştır. Bu planı güçlendirmek için, onun ardından arkadaşı Sooronbay Ceenbekov'u iktidara getirmiştir. Ancak planları başarısız olmuş ve ittifakları çökmüştür. Ceenbekov dönemi, Atambayev ve taraftarlarının takibiyle karakterize olurken, dış politikada Rusya’ya bağımlılık daha da güçlenmiştir.

Kayda değerdir ki burada, Kırgızistan'da “bağımsızlık” kazanıldığından beri siyasi sahne, yolsuzluğa karışmış bir grup kişiden oluşmaktaydı. Bu nedenle iktidar çatışması hızlı bir şekilde servet yağmalama çatışmasına dönüşmüştür. Nitekim topladıkları serveti korumak için derhal sonsuza dek iktidarı düşünmeye başlamışlardır; bu nedenle iktidarda kalma sürelerini uzatmak amacıyla çeşitli anayasa değişiklikleri yapmaya çalışmışlardır. Bu da ülkede devrimlerin tekrarlanmasının ardında yatan en önemli faktörlerden biri olarak kabul edilmektedir.

Nitekim bu ortamdan gelen Ceenbekov, bu yaklaşımı sürdürmüştür. Anayasaya göre cumhurbaşkanlığı görev süresinin müddeti altı yıl olarak belirlenmiştir. Görev süresinin sona ermesinin ardından, yeniden aday olmaya yönelik koşulları oluşturmak için yeni bir parlamentoya ihtiyaç duyulmuştur. Böylece 4 Ekim 2020'de yapılan parlamento seçimlerinde, kendisine yakın olan partilerin zaferi ilan edildi ama seçimler sırasında diğer partilerin siyasi haklarının bastırılması ve onların takip edilmesi, halkın öfkesinin tırmanmasına yol açmıştır. Zira seçim sonuçlarını reddeden partilerin destekçileri başkente akın etmiş ve hükümet binasını ele geçirmişlerdir. Ayrıca bazı kişiler hapishanelere baskın düzenleyerek tutuklu bulunan tanınmış kişileri serbest bırakmışlardır. Bunun sonucunda Merkez Seçim Komisyonu seçim sonuçlarının iptal edildiğini duyurmuştur.

Bu devrimin arkasında, eski Cumhurbaşkanı Atambayev ve Batı yanlısı siyasetçiler başta olmak üzere birçok isim olmasına rağmen, Batı'nın destekçileri durumu doğru bir şekilde değerlendirememiştir. Bunun sonucunda 10 Ekim'de yapılan milletvekilleri toplantısında, hapishaneden serbest bırakılan Sadır Caparov başbakan olarak ilan edilmiştir. O dönemde Rusya, halk desteğine sahip tarafsız bir şahsiyetle muhatap olmak zorunda kalmıştır. Nitekim 14 Ekim'de, dönemin Cumhurbaşkanı Sooronbay Ceenbekov, Caparov'un adaylığını resmen onaylamıştır. Bu dört gün boyunca Batılı destekçiler, Ceenbekov'un iktidarı devretmesini engellemek ve onu kendi taraflarına çekmek için yoğun çaba sarf etmişlerdir. 15 Ekim'den bu yana Caparov da geçici başkanlık görevlerini uygulamaya başlamıştır. 2021 Ocak ayında yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Caparov cumhurbaşkanı seçilmiştir. Önceki cumhurbaşkanlarının adeti olduğu üzere 2021 yılında anayasa değişikliği için bir referandum düzenlemiştir; bunun sonucunda ülke başkanlık sistemine geçmiş ve cumhurbaşkanının, her biri beş yıl süreli iki dönem için aday olma hakkı kabul edilmiştir.

Caparov'un iktidara gelmesinde büyük rol oynayan Kamçıbek Taşiyev, 2020 yılında Devlet Ulusal Güvenlik Komitesi Başkanı olarak atanmış ve ülkedeki en nüfuzlu ikinci kişi haline gelmiştir. Taşiyev döneminde bu komitenin yetkileri çok büyük ölçüde genişletilmiş; öyle ki yolsuzluk davalarından özel aile meselelerine kadar uzanan suçları inceleyen bir kuruma dönüşmüştür. Ayrıca muhalefeti bastırmaya ve iktidara karşı çıkan herkesi, hatta sadece görüşünü ifade edenleri bile takip etmeye başlamıştır. Dolayısıyla komite, sakinlerin hoşnutsuzluğuna neden olabilecek projelerin uygulanmasında önemli bir rol oynamıştır. Ayrıca “Mali Kaynakların Geri Kazanımı” projesi, yolsuzlukla mücadele sloganı altında iş adamlarını yağmalamak, eski ve mevcut yetkilileri tutuklamak ve iktidara muhalif etkili kişileri boyun eğdirmek için bir araç olarak kullanılmıştır. Bu da ülkede mutlak başkanlık yönetiminin pekişmesine katkıda bulunduğu gibi Komite Başkanı Taşiyev'in elinde muazzam bir gücün toplanmasına da imkan vermiştir. Zira etrafındaki nüfuz ve büyük maddi kaynaklar, onu daha büyük hedefler peşinde koşmaya itmiş; böylece kendisine sadık kişileri hükümet görevlerine atamış ve desteklediği adayların çoğu parlamentoya girmiştir. Yeni anayasaya göre, mevcut parlamentoya cumhurbaşkanını görevden alma hakkı verilmiştir.

Taşiyev'in hırsları çok geçmeden ortaya çıkmıştır; zira yeni milletvekilleri cumhurbaşkanının bazı girişimlerine karşı çıkmaya başladığı gibi meclis başkanı da ona karşı çıkmaya başlamıştır. Hatta “75'ler Grubu” olarak bilinen eski yetkililerinden oluşan bir grup, cumhurbaşkanlığı süresinin meşruiyetine ilişkin itirazda bulunmuşlar ve parlamentoya bir önerge sunmuşlardır; zira cumhurbaşkanı eski anayasaya göre seçilmiş olup bu da onun gelecek seçimlere aday olma imkanı hakkında yasal sorgulamalara neden olmuştur. Ülkenin yasasına göre, cumhurbaşkanının herhangi bir nedenle görevden alınması durumunda, parlamentonun başkanı geçici olarak cumhurbaşkanlığı görevini üstlenmektedir. Meclis başkanının koltuğunu Taşiyev'in desteğiyle elde ettiği bilinmekteydi. Olayların gelişimi, Taşiyev'in bu karışıklıkların ortasında cumhurbaşkanlığına göz dikmeye başladığını göstermektedir. Böylece Caparov ile birlikte iktidara gelen Taşiyev, onun yönetimi için en büyük tehdit haline gelmiştir.

Bunun üzerine Caparov, Taşiyev'in tedavi olmak üzere Almanya'ya gitmesini istismar ederek, onu görevinden uzaklaştırma kararı almıştır. Bunun ardından iktidardaki yandaşları görevden uzaklaştırılmış ve bazıları da tutuklanmıştır; ayrıca Taşiyev’in desteğiyle parlamentoya giren milletvekilleri koltuklarını bırakmaya zorlanmıştır. Sonunda iktidarda olduğu dönem boyunca yaşanan yolsuzluk vakalarıyla ilgili videolar yayınlanmış, yakınlarına karşı ceza davaları açılmış ve kendisi de İçişleri Bakanlığı'nda ifade vermiştir.

Böylece Caparov, yaklaşan seçimlerde güçlü bir rakibin ortaya çıkmasını engellemeye çalışmış ve başkanlık görev süresini uzatmanın yolunu açmıştır. Özellikle de Taşiyev'in kaynakları üzerindeki kontrolü, 2027 başkanlık seçimlerinde de kazanma şansını artırmıştır.

“İki dost” arasındaki iktidar mücadelesi konusundaki dış faktörle ilgili olana gelince; ülkede en büyük nüfuza sahip olan Rusya, Taşiyev'in görevden alınmasına kayda değer bir tepki göstermemiştir. Aksine bazı medya kuruluşları onun iktidardan uzaklaştırılmasını memnuniyetle karşılayan haberler yayınlamıştır. Bu da Taşiyev'in görevden alınmasında, Caparov'u dolaylı olarak desteklediğini göstermektedir. Buna ek olarak Taşiyev, Rusya için rahatsız edici bir figür olarak kabul ediliyordu. Birinci olarak Rusya, ülkede Batı güçlerinin istismar edebileceği bir kaosun yaşanmasından korkmuştur; bu nedenle iktidar ikilemine son vermek ve cumhurbaşkanlığı seçimlerinin sakin bir ortamda yapılmasını sağlamakla ilgilenmiştir.

İkinci olarak Taşiyev başkanlığındaki Ulusal Güvenlik Komitesi, Ukrayna savaşına katılan kişileri tutuklamış, bu savaşa katılma çağrılarını kararlılıkla durdurmuş ve savaşan tarafların sembollerinin kullanılmasına karşı sert önlemler almıştı. Hatta Komite, 2025 yılında, Oş'taki “Rus Evi”nde çalışan bir personeli ve diğer birkaç kişiyi daha paralı askerlik suçlamasıyla tutuklamıştı. Buna ek olarak sınır meselesi, Rusya’nın ülkenin iç işlerine müdahale etmesini ve baskı ve etki uygulamasını mümkün kılan araçlardan biri olmuştur. Taşiyev, bu sorunun çözümünü engelleyen tüm engelleri ortadan kaldırmış ve Tacikistan ile Özbekistan arasındaki sınır çatışmaları çözüme kavuşturulmuştur. Başka bir deyişle, Rusya’nın ülkenin iç işlerine müdahale etmesini sağlayan nüfuz araçlarından biri (geçici olarak da olsa) ortadan kaldırılmıştır.

Buna göre Caparov'un, Taşiyev'in etkisini ortadan kaldırmak için dış destekten de yararlanmış olabileceği ihtimali göz ardı edilemez. Bu nedenle Rusya'nın ülkedeki askeri ve siyasi etkisi devam edecektir. Ancak Ukrayna krizi, Rusya'yı, Kırgızistan da dahil Orta Asya'daki ekonomik projelere katılma imkânından mahrum bırakmıştır. Bunun sonucunda ülke liderliği, Çin'e güvenerek önemli ekonomik projeleri hayata geçirmeye başlamıştır. Böylelikle Çin, “yumuşak gücünü” devreye sokmuş ve ekonomik nüfuzunu giderek genişletmiştir. Örneğin Çin ile Kırgızistan arasındaki ticaret hacmi 2024 yılında 22,7 milyar Dolara ulaşmış olup 2025 yılında ise 27,2 milyar Dolara yükselmiştir. Ayrıca son beş yıl içinde Çin’in Kırgızistan’daki doğrudan yatırımları hızla artmış, bu da Çin’i ülkedeki en büyük yatırımcı haline getirmiştir. Buna ek olarak Çin’e büyük fırsatlar sunan “Kuşak ve Yol” Girişimi kapsamında Çin-Kırgızistan-Özbekistan Demiryolu Projesi'nin uygulanmasına başlanmıştır. Ayrıca büyük projelerin finansmanı Kırgızistan'ı büyük bir borç yükü altına sokmuştur; zira yaklaşık 9 milyar Dolar tutarındaki borcunun büyük bir kısmı Çin'e aittir. Dolayısıyla Çin'in ekonomik nüfuzunun artması beklenilmektedir; bunu da kültürel ve askeri etki takip edecektir.

Caparov'un Batı ile ilişkisi ise belirli bir mesafe korunarak yürütülmektedir. Bununla birlikte Amerika, jeopolitik durumdan yararlanarak nüfuzunu genişletmeye çalışmaktadır. Bu çerçevede Orta Asya ülkeleriyle gerçekleştirilen C5+1 formatındaki toplantıların ardından, bölge ülkeleriyle milyarlarca Dolarlık anlaşmalar imzalanmıştır. Zira Amerika ve Avrupa, bölgedeki değerli madenlere ve nadir elementlere ilgi duymaktadır. Durumlar, Batı tarafından bir slogan olarak öne çıkarılan insan hakları meselelerinin, artık ikinci sıraya gerilediğine işaret etmektedir. Bununla birlikte Caparov, halkın hoşnutsuzluğunu yatıştırmak ve gerginliği azaltmak için bazı demokratik değerleri korumaya özen göstermektedir. Ayrıca Rusya ve Çin'e tamamen bağımlı hale gelmemek için, dengeleyici bir güç olarak Batı'ya sınırlı ölçüde güvenmeye devam etmektedir.

Sonuç olarak şu ana kadar, 2027 seçimlerinde Caparov'un yeniden başkan olarak seçilmesini engelleyecek ciddi bir engel ortaya çıkmamıştır. Bununla birlikte Kırgızistan'daki siyasi gelişmelerin hızla ilerlemesi göz önüne alındığında, seçimler öncesinde durumun değişmesi muhtemeldir. Özellikle yakın zamanda görevden alınacak Taşiyev’in elinde olabilecek materyaller, muhalif politikacıların öne çıkmalarının ve durumu istismar etmelerinin önünü açabilir.

Buna ek olarak ülkede uygulanan kapitalist sistemin doğası, insanların yaşamını daha da zorlaştırmaktadır. Zira vergi artışları, yeni vergi türlerinin getirilmesi, elektrik, sıcak ve soğuk su gibi temel hizmetlerin ücretlerindeki artışlar ve temel tüketim mallarının fiyatlarındaki yükselişin tamamı, insanların hoşnutsuzluğunun artmasındaki ana faktörlerdir. Halkın refahına hizmet etmesi gereken doğal kaynaklar ise, yatırımcılar adı altında yabancılar tarafından yağmalanmaktadır. Hiç şüphe yok ki bu durum, kapitalistlerin zenginliğinin artmasına karşılık halkın yoksulluğunun artmasına yol açmaktadır. Bu da 2025 yılında gayri safi yurtiçi hasılanın 20 milyar Doları aşarak rekor seviyeye ulaşmasına rağmen, halkın yaşam koşullarının iyileşmediğini, aksine daha da zorlaştığını teyit etmektedir!

Buna göre Kırgızistan’ın, hatta Orta Asya’nın ve genel olarak da İslam ümmetinin mevcut durumu, ülkemizin sömürgeci güçler arasındaki bir çatışma sahnesine dönüşmesiyle doğrudan bağlantılıdır. Bu güçlerin hedefi, nüfuzlarını genişletmek ve servetlerimizi ve kaynaklarımızı yağmalamaktır. Bu nedenle ülke liderliğinin değişmesi gerçekliği değiştirmez; zira sömürgeci güçler bir tabiyi diğeriyle değiştirerek temel hedeflerini gerçekleştirmeye devam etmektedirler. Müslümanlar olarak bizler, bu zulmü ve sömürgecilerin egemenliğini ancak İslam temelinde birleşerek kökünden ortadan kaldırabiliriz. Ortaya atılan diğer çözümler ise ya geçicidir ya da bu güçlerin manevralarının bir parçasıdır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Harun Abdulhak

Devamını oku...

Sudan'ı Yok Eden Anlamsız Savaş

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Sudan'ı Yok Eden Anlamsız Savaş

 

Haber:

Sudan’daki savaş, çatışmayı sona erdirmeye yönelik tüm diplomatik girişimlerin aksamasıyla birlikte, ciddi gıda güvensizliği ve yoksulluk oranının ise yaklaşık %70’e yükselmesiyle karşı karşıya kalan 21 milyon kişiyi etkileyen şiddetli acıların ortasında dördüncü yılına yaklaşıyor.

Savaşın kıvılcımı, 15 Nisan 2023'te Abdülfettah el-Burhan komutasındaki ordu ile eski yardımcısı Muhammed Hamdan Dagalo (Hemedti) komutasındaki Hızlı Destek Güçleri arasındaki savaşın patlak vermesine dayanmaktadır, bu da on binlerce kişinin ölümüne ve 11 milyondan fazla kişinin yerinden edilmesine yol açmış olup Birleşmiş Milletler ise bunu, dünyanın en kötü insani krizi olarak nitelendirmiştir. (France 24, 15/4/2026)

Yorum:

Bu savaşın bedelini maddi, manevi ve bedensel olarak, savaşın tarafı sayılmayan sıradan insanlar ödemektedir; bu savaşı ise Sudan’ı bölme hedefini gerçekleştirmek için Amerika alevlendirmiştir. Bu durumda Sudan halkının yaşamının bir savaş alanı haline gelmesi hiç önemsenmiyor; oysa bu savaşın sonucu acı, kıtlık, açlık, göç, yerinden edilme ve hastalıklar; kelimenin tam anlamıyla insani bir trajedidir.

Sudan’ı yok eden bu anlamsız savaş, yöneticilerin ajanlığı olmasaydı asla yaşanmazdı; zira onlar, Sudan’ın, sömürgeci kafir Batı’nın planlarının bir sahnesi olmasına rıza göstermişlerdir. Sudan halkı, ancak işlerini hakkıyla gözeten ve hükümlerini Allah’ın şeriatından alan bir devletin gölgesinde bu aşağılayıcı hayatı geride bırakıp onurlarına geri dönebilecektir; zira bu devlet, birbirleriyle çatışan bu ajanları silip süpürecek ve Amerika ile onun etrafından toplananların da kökünü kazıyacaktır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Nezir İbn-i Salih – Tunus

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER