Cumartesi, 11 Ramazan 1447 | 2026/02/28
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Söz Konusu Gazze Olduğunda, Kör ve Sağır Oldular!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

Söz Konusu Gazze Olduğunda, Kör ve Sağır Oldular!

Haber:

18-19 Şubat 2026'da Radio Liberty, El Cezire tarafından hazırlanan bir analiz makalesine dayanarak, binlerce yabancının Yahudi varlığının ordusunun saflarında Gazze savaşına katıldığını belirten bir rapor yayınladı.

Rapora göre, bu askerlerin büyük bir kısmı çifte vatandaşlığa sahip.Yayınlanan verilere göre, Kırgızistan'dan 52 kişi saldırıya katılmıştır.Ayrıca Özbek kökenli 264 kişi, Kazakistan'dan 189 kişi, Türkmenistan'dan 31 kişi ve Tacikistan'dan sekiz kişi Yahudi ordusunun saflarına katılmıştır.

Savaş için askere alınanlar arasında Amerika, Fransa, İngiltere, Almanya, Ukrayna, Rusya ve diğer ülkelerden gelenlerin olduğu söyleniyor.

Yorum:

Bu haber Radio Liberty'de (Kırgız Servisi) yayınlandıktan sonra, diğer Orta Asya ülkelerinin hiçbiri bunu yayınlamadı, hatta hiç bahsetmediler bile.

Bir veya iki Orta Asyalı'nın Rusya tarafında Ukrayna'ya karşı ya da Ukrayna tarafında Rusya'ya karşı savaşa katıldığı haberi yayılır yayılmaz, bu ülkelerin liderleri, tüm güvenlik kurumları ve insan hakları örgütleri arka arkaya açıklamalar yayınlamak için acele edip onları suçlu ilan ederek, beş yıla kadar hapis cezasına çarptırılabileceklerini duyurmuşlardı!

Yıllar önce Orta Asya'dan bazı Müslümanlar, Beşar Esad rejimine karşı, Müslümanların saflarında Suriye'deki savaşa katıldıklarında, oradaki yetkililer onları sadece suçlu olarak görmekle yetinmemişler, aksine aynı şekilde aile fertleri ve akrabalarını da suçlu ilan etmişlerdi!

On yıl boyunca devlet liderleri, tüm güvenlik kurumları, yargı makamları, insan hakları örgütleri ve hatta cami imamları bile onları kınamaya ve saldırmaya devam etmişlerdir!

Gazze'ye karşı başlatılan soykırım savaşında Yahudi varlığının saflarında savaşan, çocukları ve kadınları öldüren, Gazze halkını yiyecek ve ilaçtan mahrum bırakan Orta Asya halkıyla ilgili olana gelince; onlar hakkında kayda değer hiçbir tavır alınmamıştır!!

Rusya ile Ukrayna arasındaki savaşta ve Beşar Esad'a karşı devrimde, yöneticiler, tüm kolluk kuvvetleri, insan hakları örgütleri, müftüler ve camilerin imamları katı ve sert bir tutum sergilemiştir.

Keskin kulakları ve kalplere ok gibi yerleşen sözleri olan hatipler, haktan hiçbir şeyi kaçırmazlar.

Yoksa söz konusu Gazze olduğunda kör ve dilsiz mi oldular?!

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ahmed Hadi

Devamını oku...

Kapitalist İşgalin Yarattığı Sözde Sınırlar Üzerindeki Çatışma

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

Kapitalist İşgalin Yarattığı Sözde Sınırlar Üzerindeki Çatışma

Haber:

Mısır Dışişleri Bakanlığı, Kuveyt ile Irak arasındaki deniz sınırları meselesini büyük bir ilgi ve endişeyle takip ettiğini teyit eden resmi bir açıklama yayınladı.

Açıklamada şöyle geçti: Mısır, kardeş Kuveyt ve kardeş Irak arasındaki deniz alanlarıyla ilgili koordinat listeleri ve Birleşmiş Milletler'e teslim edilen harita ile ilgili olarak gündeme getirilen konuları büyük bir ilgi ve endişeyle takip etmekte ve 1982 Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi hükümleri de dahil olmak üzere uluslararası hukukun kurallarına ve ilkelerine saygı gösterilmesinin ve ilgili mutabakatlara bağlı kalınmasının önemini vurgulamaktadır.(Russia Today Kanalı)

Yorum:

Sömürgeci kapitalizm, Müslüman ülkeleri parçalayıp aralarına yapay kara ve su sınırları koyduğundan beri, bu sınırlar İslam ümmetini zayıflatmak ve bölmekten başka bir işe yaramamıştır; ayrıca bu sınırlar, gerektiğinde mezhepsel, dini ve etnik gerilimleri körükleyen fitnelerin nedenleri olmuştur.

Irak, Kuveyt ile kendi arasındaki deniz sınırlarının koordinatlarını içeren haritasını Birleşmiş Milletler'e sunduğunda, Kuveyt büyük bir tepki gösterip endişelerini dile getirmiş ve bu da Körfez İşbirliği Konseyi'nin kınama bildirisi yayınlamasına neden olmuştur. Ayrıca Mısır da Amerika'nın kendisine verdiği görevi yerine getirmeye başlamış ve iki kardeş ülke arasında yaşananlardan endişe duyduğunu ve bu konunun çözümünde akıl ve hikmete teşvik ettiğini iddia ederek fitne ateşine benzin dökmüştür.Peki Müslümanlar arasındaki muhalefetleri pekiştirmenin ve bölünmeleri vurgulamanın mantık ve hikmet neresinde Allah aşkına?!

Bu karton liderlerin ortaya attığı sorunlar, Müslümanları zayıflatacak bir bölünme ve parçalanma döngüsünde tutmak için efendilerinin talimatlarından başka bir şey değildir.

Irak başbakanının ikilemi, egemenliğin kırılganlığını ve yalan olduğunu ortaya koymaktadır. Bu nedenle Irak ve Kuveyt'ten yayınlanan şeyler, Müslümanları, benimsemeleri gereken hayati davalarından, yani gerçek egemenlikten uzaklaştırmak için oynanan oyundan başka bir şey değildir. Zira gerçek egemenlik, ancak Müslümanlara İslam'ı uygulayacak ve bu sözde sınırları Müslümanların topraklarından kaldırmadan önce onların zihinlerinden kaldıracak olan bir İslam Devleti ile elde edilebilir.

İslam ümmetinin tek bir devlet altındaki vahdeti farzdır. Peki nasıl bir farz? Farzların tacı olan bir farzdır; zira onun sayesinde Müslümanlar, her iki dünyada da güvenlik ve mutluluk içinde olurlar. Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ حَقَّ تُقَاتِهِ وَلَا تَمُوتُنَّ إِلَّا وَأَنتُم مُّسْلِمُونَ وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللَّهِ جَمِيعاً وَلَا تَفَرَّقُوا وَاذْكُرُوا نِعْمَتَ اللَّهِ عَلَيْكُمْ إِذْ كُنتُمْ أَعْدَاءً فَأَلَّفَ بَيْنَ قُلُوبِكُمْ فَأَصْبَحْتُم بِنِعْمَتِهِ إِخْوَاناً وَكُنتُمْ عَلَىٰ شَفَا حُفْرَةٍ مِّنَ النَّارِ فَأَنقَذَكُم مِّنْهَا كَذَٰلِكَ يُبَيِّنُ اللَّهُ لَكُمْ آيَاتِهِ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَEy iman edenler! Allah'tan, O'na yaraşır şekilde korkun ve ancak Müslümanlar olarak can verin. Hep birlikte Allah'ın ipine (İslam’a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın. Allah'ın size olan nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman kişiler idiniz de O, gönüllerinizi birleştirmişti ve O'nun nimeti sayesinde kardeş kimseler olmuştunuz. Yine siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah size ayetlerini böyle açıklar ki doğru yolu bulasınız.” [Al-i İmran 102-103]  

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Vail Sultan – Irak

Devamını oku...

Gazze Barış Kurulu, Yeniden İnşaya Değil, Daha Fazla Yıkıma Yol Açmak Amacıyla Kurulmuştur

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

Gazze Barış Kurulu, Yeniden İnşaya Değil, Daha Fazla Yıkıma Yol Açmak Amacıyla Kurulmuştur

Haber:

Barış Kurulu: Fas da dahil olmak üzere İslam ülkelerinin katılımıyla Gazze'de uluslararası bir istikrar gücü oluşturulacak. (France 24)

Yorum:

Yahudilerin Gazze'ye yönelik saldırısının başlamasından yaklaşık  iki yıl sonra, eski İngiliz Başbakanı Tony Blair, Ağustos 2025'te Gazze Şeridi'nin uluslararası yönetimin altına alınmasını önermiş ve bundan bir ay sonra ABD Başkanı Trump da Gazze'de “barış anlaşması” adı verilen benzer bir plan ortaya atmış ve bu plan, Yahudi varlığı ve Hamas tarafından kısmen kabul edilmiş ve anlaşma Ekim 2025'te yürürlüğe girdikten sonra Tony Blair, iki gün sonra Ürdün'de Filistin Yönetimi Başkan Yardımcısı Hüseyin el-Şeyh ile bir araya gelerek Gazze Şeridi'nin yeniden inşasını görüşmek için acele etmiş ve aynı akşam Trump, Gazze'deki savaşın sona erdiğini ve mümkün olan en kısa sürede bir barış kurulu kurulacağını duyurmuştu.

Nitekim ertesi gün, yani 13/10/2025'te, Şarm El-Şeyh Uluslararası Barış Zirvesi düzenlenmiş ve bu zirvede, Gazze Şeridi'nin gelecekteki yönetimi de dahil olmak üzere barış planının bir sonraki aşaması ele alınmıştı. 17/11/ 2025 tarihinde Güvenlik Konseyi, “Barış Kurulu'nun” kurulmasını memnuniyetle karşılayan 2803 sayılı kararı kabul etmiştir. Trump, bu kurulun kurulduğunu ve üyelerini 2026 yılının Ocak ayı ortasında sosyal medyada resmen duyurmuş ve onu şimdiye kadar kurulmuş en büyük ve en prestijli kurul olarak nitelendirmiştir.

Toplantılar ve karar alma süreçlerindeki bu hızlılık, olan bitenlerin perde arkasında koordine edildiğini göstermektedir; eksik olan tek şey, Trump'ın yaklaşık altmış devlet liderine, her ülkenin Trump'ın kontrolündeki bir fona 1 milyar Dolar ödemesi şartıyla ABD liderliğindeki yönetim kuruluna daimi kurucu üye olarak katılmaları için davetler göndermesi, aksi takdirde üyeliklerinin sadece üç yıllık bir süreyle sınırlı kalacağı şeklindeki tiyatral uygulamaydı. Birleşmiş Milletler Ortadoğu Barış Süreci Özel Koordinatörü Nikolay Mladenov, Gazze Yürütme Kurulu Genel Direktörü ve Gazze Yüksek Temsilcisi olarak seçilmiş olup kurulda ayrıca ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, ABD'nin Ortadoğu Özel Elçisi Steven Witkoff, Trump'ın damadı Jared Kushner, eski İngiliz Başbakanı Tony Blair, Apollo Global Management CEO'su Mark Rowan, Dünya Bankası Başkanı Ajay Banga ve ABD'li siyasi danışman Robert Gabriel gibi on üye daha yer almaktadır.

Bu oluşumun ardından gerek Gazze halkı için gerekse bölgenin tamamı ve genel olarak da Müslümanlar için herhangi bir umut ışığı olacak mı?! Trump'ın arzuladığı birincil hedefi, Amerika'nın dünyada rakipsiz tek bir güç olmasıdır.

Ey İslam ümmeti, ey insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmet: "Denenmiş olanı deneyen bir kimse pişmanlık duyacaktır.” Başka bir deyişle, “denenmiş olanı deneyen bir kimsenin zihni harap olmuştur.” Bu, herhangi bir durumda daha önce zaten başarısız olmuş veya yetersiz ya da bozuk olduğu kanıtlanmış herhangi bir yöne yeniden güvenip itimat etme hususunda uyarmak için kullanılan ünlü bir Arap atasözüdür; çünkü sonuç kaçınılmaz olarak pişmanlık olacaktır.

Koruyucu kalkanınız ve kaleniz olan "İslam Devleti'ni" kaybettiğinizden beri maruz kaldığınız yıkıcı deneyimler artık yeter; Allah İslam Devleti'nin geri dönüşünü hızlandırsın; ancak bu, dualar veya temennilerle değil, aksine Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafeti yeniden kurmak için gece gündüz, hiç yorulup bıkmadan çalışan bir parti ile ciddiyetle çalışarak gerçekleşecektir; bunun için çalışanlara ne mutlu, çalışmaktan yüz çevirenlere ise yazıklar olsun.إِنَّ اللهَ اشْتَرَى مِنَ الْمُؤْمِنِينَ أَنفُسَهُمْ وَأَمْوَالَهُم بِأَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ يُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِ اللهِ فَيَقْتُلُونَ وَيُقْتَلُونَ وَعْداً عَلَيْهِ حَقّاً فِي التَّوْرَاةِ وَالْإِنجِيلِ وَالْقُرْآنِ وَمَنْ أَوْفَى بِعَهْدِهِ مِنَ اللهِ فَاسْتَبْشِرُوا بِبَيْعِكُمُ الَّذِي بَايَعْتُم بِهِ وَذَلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ Allah müminlerden, mallarını ve canlarını, kendilerine (verilecek) cennet karşılığında satın almıştır. Çünkü onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler, ölürler. (Bu), Tevrat'ta, İncil'de ve Kur'an'da Allah üzerine hak bir vaaddir. Allah'tan daha çok sözünü yerine getiren kim vardır! O halde O'nunla yapmış olduğunuz bu alışverişinizden dolayı sevinin. İşte bu, (gerçekten) büyük kazançtır.” [Tevbe 111]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Raziye Abdullah

Devamını oku...

Duyuları Esir Olanlar Ramazan’ı da Ümmet’in Istırabını da Hissetmez

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

Duyuları Esir Olanlar Ramazan’ı da Ümmet’in Istırabını da Hissetmez

Haber:

Müslümanlar Ramazan’a yine birlikte giremedi… Türkiye, Suriye, Ürdün, Mısır perşembe günü, diğer İslam beldelerinden bir gün sonra başladılar Ramazan’a. Ümmet hâlâ paramparça, bir uzvu işgal altında cayır cayır yanıyor… diğer bir uzvu küfrün hakimiyetinin altında inim inim inliyor… Kâfirler ve kâfirlerin ajanları Müslümanları onların tahakkümünden kurtaracak olan hidayeti işitmesin diye akla gelebilecek her şeyle yaygara kopartıyorlar: Türkiye’de islamofobik laik kesim Şeriat düşmanlığını Ramazan’da daha güçlü, daha cesurca eyleme döküyor… Tacikistan hükümeti, sokakta başörtüsü ile dolaşmayı ve yeni doğan bebeklere Muhammed isminin konulmasını yasakladı, zaten dini bayramları kutlamayı da aylar önce yasaklamıştı. Ramazan’ın ilk günlerinde Pakistan Afganistan’da yaptığı hava saldırılarıyla 12'si çocuk olmak üzere en az 16 sivili katletti… Doğu Türkistan’da birçok Müslüman ailenin evi kâfir Çinlilerin işgali altında, başka aileler kış günü evlerinden sürülüyor -nereye götürülecekleri meçhul… Keşmir, Pattani, Myanmar hiç kimsenin aklına bile gelmiyor… Sudan’da katliamlar devam ediyor… Ve hiç dinlenemeyen aziz Gazze…

Yorum:

Artık insanlık duyarsızlaştı… Çünkü duyarlı olabilmek duyuların hür olmasını gerektirir, ama artık çoğu Müslümanın da duyuları diğer insanların duyuları gibi esaret altında… İnsanlığı uyandırmaya muktedir olan Müslümanlar kör, sağır ve akılsız yöneticilerin dayattığı küfür sistemlerinin tahakkümünden kurtulamıyorlar.

Çünkü duyuları esaret altında olunca, öğrenemiyorlar… Küfre, fıska, zulme dair her şeyi öğrenebiliyorlar ama İslam’ın şiarlarına, Ramazan’a ve Ümmet olmaya dair hükümleri öğrenemiyorlar. Ümmetin birliğinin farz oluşunu, Ümmeti bölen nedenleri, Ümmetin başındaki zulümlerin sebeplerini öğrenemiyorlar… Çünkü artık küfrün şaşaalı meşgaleleri onları duyarsızlaştırdı, sahte kahramanlarla gözlerini kör, yalan vaatlerle kulaklarını sağır, etkisiz eylemlerle kalplerini de duyarsız yaptı… Çünkü duyuları esir olanlar Ramazan’ı da Ümmetin ıstırabını da zalimlerin tahakkümünden kurtuluş yolunu da hissedemezler. Ne güzel tarif etmiş Rabbimiz:

﴿وَقَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَا تَسْمَعُوا لِهٰذَا الْقُرْاٰنِ وَالْغَوْا ف۪يهِ لَعَلَّكُمْ تَغْلِبُونَ﴾

“İnkâr edenler: “Şu Kur’an’ı dinlemeyin ve okunurken ona karşı yaygara koparın, böylece başkalarının dinlemesini de engelleyin. Belki bu yolla mü’minlere üstün gelirsiniz” dediler.” [Fussilet 26]

İşte insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri olarak Kur'an'ın indirildiği Ramazan ayına da böyle bir şamata, gürültü ve aldatmacalar içindeki bir zaman diliminde tekrar ulaştık. Elbette Kur’an ilk indirildiğinde de aynı böyle bir ortama inmişti. Onun gelişi, düzeni elinde tutan zalimleri daha da azgınlaştırıp daha da vahşileştirmişti. Fakat onların yaptıkları hiçbir şey Kur’an’ın yeryüzüne yerleşmesine, İslam’ın güçlenmesine engel olamadı. Nihayet Hicretin 8. yılında mübarek Ramazan ayının 20’inci gününde Mekke’nin fethiyle yeryüzündeki putların hepsi bir bir devrilmeye başladı. Ve İslam’ın yayılmasının önüne kimse geçemedi…

Rabbimizin bu yerküreye ve insanlığa her yıl yeniden mübarek Ramazan ayının doğmasını nasip etmesi işte bizlere yeminle vermiş olduğu sözünden dolayıdır: Müslümanları yeniden kâfirlerin yerine geçirerek yeryüzüne halef kılacak, İslam’ı yeniden yeryüzüne hâkim kılacak, korku döneminden sonra tam bir emniyete kavuşturacaktır. Zira Müslümanlar insanlığı karanlıklardan aydınlığa öncülük eden şahitlerdir. Onların liderliğinde insanlar fevç fevç İslam’a koşacaklar… Bundan dolayı Rabbimizin bize bir diğer büyük nimeti de insanlığa göndermiş olduğu bu kurtuluş mesajını duyurmak, bununla duyarsızlaşmış bedenleri yeniden hayata kavuşturmak için aramızda canı pahasına da olsa kendini adamış nice muttaki, muhlis, muhsin Mü’minleri bulundurmasıdır. Elhamdulillah!

Öyleyse bu Ramazan Allah Subhanehu ve Teâlâ’nın şu sözünü de kalplerinize nakşederek bayrama heveslenin:

﴿اِنَّ هٰذِه۪ٓ اُمَّتُكُمْ اُمَّةً وَاحِدَةًۘ وَاَنَا۬ رَبُّكُمْ فَاعْبُدُونِ﴾

“Doğrusu bu sizin ümmetiniz (tevhid dini İslam üzere olanlar), bir tek ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim. O halde bana kulluk edin.” [Enbiya 92]

Bizler tekrar sadece İslam üzere birleşmiş tek bir Ümmet olmadan, Rabbimiz bize olan vaadini yerine getirmeyecektir. Çünkü Rabb ile kullar arasındaki tek meşru alışveriş budur. En kârlı alışveriş budur!

Ramazan’ımız birliğimizin başlangıcı, zulümlerin sonu ve Ümmetin ve insanlığın kurtuluşu olsun.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Zehra Malik

Devamını oku...

“Carry On”: Gelişmişlik Maskesi Altında Kapitalist Bir Yama mı, Yoksa Pahalılık Krizine Köklü Bir Çözüm mü?

Devletin, tüketim kooperatifleri ve resmî satış noktalarını tek çatı altında toplamak üzere “Carry On” adlı birleşik bir çatı markası duyurması, sanki iç ticaretin vitrininin yeniden tasarlanıyormuş gibi bir görüntü oluşmaya başladı. “Carry On” projesi; yeni logolar, modern raflar, rekabet ve fiyat kontrolü gibi söylemlerle pazarlanmaya başlandı. Ancak burada sorulması gereken soru şu: Acaba gerçekten ekonomi yönetiminin felsefesinde bir dönüşümle yoksa sadece mevcut sistem içindeki araçların yeniden düzenlenmesiyle mi bir karşı karşıyayız?

İslam zaviyesinden bakıldığında, politikalar idari dış görünüşlerine göre değil, fikri köklerine ve neşet ettikleri nizama göre ölçülür. Zira ekonomik nizam; birbirinden kopuk birtakım prosedürler değildir, aksine esası akide olan, mülkiyetin şeklini, servetin dağıtım mekanizmasını, paranın mahiyetini ve devletin piyasadaki konumunu belirleyen şer’i hükümler bütünüdür.

Mısır’daki pahalılık krizi, satış noktalarının azlığından veya tek bir markanın yokluğundan kaynaklanmamaktadır. Krizin aslı; kendi başına hiçbir değeri olmayan kağıt para sistemini benimseyen, kaynakları ve emekleri tüketen faizli borçlara mahkûm olan, fiyatları küresel piyasalara ve onun dalgalanmalarına bağlayan, ayrıca malların tekelleşmesine ve sermayenin tahakkümüne kapı aralayan kapitalist sistemdir.

Bu bağlamda “Carry On”, verimliliği artırmak ve belki de kâr marjını düşürmek için atılmış organizasyonel bir adım gibi pazarlanmaktadır. Ancak bu proje hâlâ aynı çerçeve içinde faaliyet göstermektedir: Güdümlü serbest ekonomi, karşılıksız kağıt para, biriken borçlar ve çarpık bir ortamda arz-talep mekanizmalarının yönettiği bir piyasa.

Mesele sadece satış noktalarını geliştirme meselesi de değildir; aksine ekonominin köşe başlarını tutan güçlerin tabiatıyla ilgilidir. Yıllardır generaller; gıdadan inşaata, ithalattan dağıtıma kadar geniş bir ekonomik alanda nüfuzlarını genişletmiş durumdadır. Devlet şemsiyesi altında yeni bir proje başlatıldığında sorulması gereken doğal soru şudur: Fiili yönetim hakkı kime aittir? Ve imtiyazları kim devşirmektedir?

Askeri nüfuz çevrelerini ekonomik projelere dahil etmek, hedefin mutlaka halkın üzerindeki pahalılığı kaldırmak olduğu anlamına gelmez. Bilakis ekonomi genellikle; siyasi sadakati garanti altına almak için verilen kapalı imtiyaz alanlarına dönüşmekte ve kârlar iktidar ağı içinde devridaim ettirilmektedir. İktidarın, nimetleri güç odaklarına dağıtarak sağlama alındığı bir sistemde, ekonomik proje, işlerin güdülmesi aracı olmaktan önce iktidarı pekiştirme aracına dönüşür.

Bu manada “Carry On”, insani bir girişim gibi sunulsa da, fiiliyatta yönetici seçkinlerin kontrolünü pekiştirme ve ekonomik nüfuzunu genişletme zihniyetiyle yönetilmektedir. Böylece piyasa bir adalet ve hizmet sahasına değil, daha sıkı bir tahakküm ve kontrol alanına dönüşmektedir.

Devletin özel sektörle rekabet edip daha ucuz mal sunma iddiası dillendiriliyor. Peki devletin görevi tüccarlarla rekabet etmek midir yoksa halkın işlerini şer’î hükümlere göre gütmek midir?

İslam’da mülkiyet üçe ayrılır: Ferdi mülkiyet, kamu mülkiyeti (madenler, enerji ve büyük tesisler gibi) ve devlet mülkiyeti. Kamu mülkiyeti olan daimî ve yarı daimî büyük servetler, Ümmetin malıdır; devlet bunları Ümmet adına yönetir ve gelirleri faizli borçları ödemeye değil, riayete (halkın maslahatlarına) harcanır. Devletin pahalılığın etkilerini hafifletmek için bir mağazalar zincirine ihtiyacı yoktur; bilakis gerçek bir bolluk ve fiyat istikrarı sağlayabilecek gücü sahiptir.

Ancak kaynaklar özelleştirildiğinde veya yağmalandığında, ya da ticari bir zihniyetle yönetildiğinde veya gelirleri faizli yükümlülükleri ödemeye yönlendirildiğinde; devlet bizzat kendisinin yarattığı bozukluğu telafi etmek için piyasa rekabetine girmek zorunda kalır.

Kapitalizm, fiyatın belirlenmesinde piyasayı nihai hakem kılar ve devlet kriz anlarında istisnai olarak müdahale eder. İslam’da ise asıl olan (kural); stokçuluğu önlemek, hileyi suç saymak ve pahalılığın yapay sebeplerini ortadan kaldırmakla birlikte, fiyatları arz ve talep etkileşimine bırakmaktır.

Temel fark şudur: İslam, periyodik olarak kriz üreten ve sonra bunlara pansuman tedbirlerle müdahale eden bir ekonomik yapıya izin vermez; bilakis krizin oluşmasını en baştan engelleyen şer’i hükümlerle disipline edilmiş bir ekonomi inşa eder.

Peki, “Carry On” stratejik mallardaki stokçuluğu tedavi ediyor mu? Para politikasını değiştiriyor mu? Batılı sömürgeci kurumlara olan bağımlılığı bitiriyor mu? Yoksa sadece satış vitrinini mi iyileştiriyor?

Satış noktalarını geliştirmek ve arzı iyileştirmek, bazı insanların acılarını geçici olarak hafifletebilir. Ancak derin fikri bakış; sistem içinde kriz yönetimi ile krizi üreten sistemin değiştirilmesi arasındaki farkı bariz bir şekilde ayırt eder. Tüketim kooperatiflerini tek bir marka altında toplamak verimliliği artırabilir veya bu yapıyı ileride yabancı yatırımcılara satılabilir bir şirket haline getirebilir; ancak ekmeği dolar kuruna, yağı küresel borsalara bağlayan ve bütçeyi borç servisinin esiri kılan ekonominin tabiatını asla değiştirmez.

Çözüm, kapitalizmin araçlarını iyileştirmekte değil; onun yerine faizi yasaklayan, faizli kredileri engelleyen, altın ve gümüş veya bunlara dayalı kağıt para gibi kendi başına gerçek bir değeri olan nakit esasına dayanan, stokçuluğu yasaklayan, piyasayı Şer’î hükümlerle disipline eden, kamu mülkiyetini Ümmet yararına yöneten ve her bireyin temel ihtiyaçlarını (yiyecek, giyecek, barınma) garanti altına alan kamil bir İslam iktisat nizamını ikame etmektedir. Böyle bir sistemde fiyat istikrarı bir pazarlama projesi değil, nakdi istikrarın ve dağıtımdaki adaletin doğal bir sonucudur.

Her ekonomik proje siyasi bir mesaj taşır. Pahalılık dalgalarının ortasında ortaya atılan “Carry On” projesi ise, “devlet burada, müdahale ediyor, rekabet ediyor, kontrol ediyor” mesajı vermektedir. Fakat tartışılması gereken asıl derin mesaj şudur: İnsanlar neden bu müdahaleye ihtiyaç duydular? Neden krizler o kadar tekerrür etti ki, cüzi iyileştirmeler büyük bir başarıymış gibi pazarlanır oldu? Gerçek değişim mağaza vitrinlerinden değil, politikaların üzerine inşa edildiği fikri temelin değişmesinden başlar.

Ey Kinane halkı! Yaşadığınız sıkıntılar, yeni bir tabela veya modern bir mağaza zinciriyle çözülecek geçici bir kriz değildir. Sorununuz; rızkınızı borçlara, fiyatlarınızı Batı’ya mahkûm eden ve servetlerinizi elinizden alıp yağmalayan bu sistemin ta kendisindedir.

İslam sadece ruhani bir öğüt değildir; aksine namazı düzenlediği gibi malı da düzenleyen ve halkın işlerini gütmeyi devlet üzerine bir lütuf değil, bir farz kılan kapsamlı bir sistemdir. Pansuman tedavilere kanmayın, köklü tedaviyi talep edin. Gerçek değişimin; politikaları uygulayan yüzlerin veya araçların değişmesiyle değil, ekonominin yönetildiği temel esasın değişmesiyle başlayacağının bilincinde olun.

Ey Kinane askerleri! Sizler de pahalılık ateşiyle kavrulan bu halkın bir parçasısınız. Sorumluluğunuz sadece güvenlik değil, aynı zamanda hakkın tarafında yer almak, ümmeti ezen kapitalist sistemi korumak değil, adaleti tesis eden, insanlardan zulmü gideren bir sistemi ikame etmek gibi tarihi bir sorumluluğa da sahipsiniz.

Hizmet etmek için yemin ettiğiniz İslam; adaleti tesis etmeyi emreden, faizi haram kılan, servetlerin bir zümrenin değil ümmetin olduğunu belirleyen ve yöneticiye vergi tahsildarlığı değil riayet (hizmetkârlık) sorumluluğunu yükleyen dindir. Bilin ki ölçü; satış noktalarının sayısı veya tabelaların güzelliği değil, ekonomimiz ve geçim işlerimizde Allah’ın hükmüne ne kadar yaklaştığımızdır. Allah’ın bizden hesabını soracağı ölçü; İslam’ın kayıp hükümlerinin uygulanması ve O’nun yitik devletinin yeniden ikamesidir. Öyleyse haydi Hilafetin askerleri ve Ensar’ı olun. Onu yeniden Ümmetin tacındaki bir inci kılanlardan olun. Umulur ki Allah sizden bunu kabul eder ve sizin elinizle bir fetih nasip eder de dünyanın izzetine ve ahiretin onuruna kavuşanlardan olursunuz.

إِنَّ اللهَ يَأْمُرُكُمْ أَن تُؤَدُّوا الْأَمَانَاتِ إِلَى أَهْلِهَا وَإِذَا حَكَمْتُم بَيْنَ النَّاسِ أَن تَحْكُمُوا بِالْعَدْلِ“Allah, size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor.” [Nisa 58]

Devamını oku...

Mısırlılar Günde 2 Milyar Cüneyh Harcıyor, Bu Bir Güç Göstergesi mi Yoksa Fakirliğin Kanıtı mı?

Medya organlarında, Mısırlıların Ramazan ayında yeme-içme için günde yaklaşık iki milyar cüneyh, ay boyunca ise toplamda yaklaşık altmış milyar cüneyh harcadığı propagandası yapılıyor. Bu rakam, sanki ekonomik bir canlılık ve bolluk varmış gibi sunuluyor. Ancak dikkatli bir okuma, meselenin bir refahın göstergesi değil, aksine mevcut ekonomik sistemin yapısındaki derin bozukluğun ve insanların işlerinin gerçek manada güdülmediğinin bir kanıtı olduğunu ortaya koyar.

Zira günlük harcanan bu miktar nüfusa bölündüğünde, kişi başına düşen pay günlük yaklaşık 18-20 cüneyhi geçmemektedir. Bu rakam, temel gıda maddelerinin fiyatlarıyla karşılaştırıldığında tamamen anlamını yitirmektedir. Pirincin kilosunun 35 cüneyhe yaklaştığı, etin kilosunun 400 cüneyhi geçtiği; yağ, şeker, sebze ve yumurta fiyatlarının fırladığı bir ortamda, bir kişinin sadece hayatta kalma (doyma değil) sınırı olan günlük en az 50 cüneyhlik harcama bile karşılanamamaktadır. Hal böyleyken, kişi başı 18 cüneyhlik bir ortalama nasıl olur da devasa bir rakammış gibi yansıtılabilir?!

Bu rakam doğru olsa bile, insanların Ramazan’da israfa daldığı algısı oluşturmak ve yeni kemer sıkma politikalarına ya da daha sert bir vergi baskısına zemin oluşturmak için şişirilerek servis edilmektedir. Oysa bu harcama devletin cömertliğini veya insanların alım gücünü değil, halkın bitkin düşmüş gelirlerinden koparılan parçaları yansıtmaktadır. Bu para, halkın kendi parasıdır; sınırlı maaşlarından, enflasyonun yediği birikimlerinden ve her yıl gerileyen alım güçlerinden gelmektedir. Dolayısıyla bu harcama bir refah değil, bir tükeniştir. Devlet ise mali ve nakdi politikalarıyla, doğrudan ve dolaylı vergileriyle ve sürekli zamlarıyla bu tükenişe bizzat sebep olmakta, sonra da bunun sonuçlarını bir başarıymış gibi sunmaktadır!

Meselenin özü rakamda değil, devletin fonksiyonundadır. İslam’da devlet; bir vergi toplama aygıtı veya sadece serbest piyasanın bekçisi değildir; bilakis o, tebaanın işlerini güden bir çobandır Güdüm, siyasi bir slogan değil, sabit bir şer’î hükümdür. Yönetici, her bir bireyin temel ihtiyaçlarını (yiyecek, giyecek, barınma) tam olarak karşılamaktan Allah katında sorumludur. Bu haklar bir ihsan değil, bir mecburiyettir.

İslam’da mülkiyet; bireysel, kamu ve devlet mülkiyeti olmak üzere üçe ayrılır. Enerji, madenler ve kamu tesisleri gibi büyük zenginlikler Ümmetin kamu mülkiyetidir. Bunların özel şirketlere devredilmesi veya Batı’nın çıkarlarına ipotek edilmesi caiz değildir. Bunların geliri; faizli borçları ödenmesine veya azınlık bir zümrenin kârının artırılmasına değil, halkın ihtiyaçlarının karşılanmasına harcanmalıdır. Eğer bu zenginlikler şer’i hükümlere göre idare edilseydi, her bir ferdin insanca yaşamını garanti altına almaya yeterdi de artardı bile.

Mevcut kapitalist nizam ise serveti azınlığın elinde toplamakta, piyasayı başıboş bırakmakta ve devleti bir vergi tahsildarına dönüştürmektedir. Serbest piyasa bahanesiyle fiyat denetiminden el çekilmekte, kamu tesisleri özelleştirilmekte ve zenginden önce fakiri vuran dolaylı vergiler dayatılmaktadır. Sonra da halktan sabretmeleri istenmektedir! Mevsimlik harcama artışları ekonomik güç olarak sunulsa da, aslında bu durum halkın üzerindeki baskı ve ıstırabın bir işaretidir.

Ramazan ayı, doğası gereği toplumsal ve dini nedenlerle harcamaların arttığı bir aydır. Eğer bu ayda bile ortalama harcama yeterlilik sınırına ulaşmıyorsa, diğer ayların hali nicedir? Ramazan dışındaki harcamaların düşmesi durumun iyileştiği anlamına gelmez, bilakis insanların temel harcamaları bile yapamaz hale geldiği anlamına gelir. İnsanlar tüketimlerini isteyerek değil, mecburiyetten kısmaktadırlar. Kaldı ki bu rakam ortalama harcamadır; yani tek bir öğünde binlerce harcayanlar varken, açıklanan bu sınıra bile ulaşamayan azımsanmayacak bir kesim bulunmaktadır.

Dahası, tırmanan enflasyon maaşları yutmakta, vergiler ve harçlar çoğalmakta, destekler kaldırılmakta ve fiyatlar serbest bırakılmaktadır. İnsanlar kendilerini pahalılık çekici ile vergi örsü arasında bulmaktadırlar. Bu gerçeklik karşısında; servetin nasıl dağıtıldığı, kaynakların nasıl yönetildiği ve her bir ferdin temel ihtiyaçlarının karşılanıp karşılanmadığı gibi sorular sorulmadığı sürece harcanan milyarlardan bahsetmek kopuk ve anlamsız kalır.

İslam’ın hükümleri öncelikleri yeniden belirler: Asıl olan, her bireyin yiyecek, giyecek ve barınma gibi temel ihtiyaçlarının tam olarak karşılanmasının garanti edilmesidir. Eğer kişi çalışamayacak durumdaysa, devlet onu geçindirecek birini bulmakla veya Beytülmal’dan harcama yapmakla yükümlüdür. Eğer Beytülmal’daki kaynaklar insanların ihtiyaçlarını ve onurlu yaşamlarını karşılamaya yetmezse; sıradan tebaaya veya fakirlere değil, sadece zengin Müslümanlara ihtiyaç miktarınca geçici vergiler konur. Ayrıca devlet; tekelleşmeyi (stokçuluğu) önlemekten, piyasaları denetlemekten ve insanların rızıklarıyla oynayanları hesaba çekmekten sorumludur. İnsanları piyasanın insafına terk etmenin güdümle uzaktan yakından alakası yoktur.

Toplumun gücünü tüketim hacmiyle ölçmek yanıltıcıdır. İnsanlar gelirleri yüksek olduğu için değil, fiyatlar yüksek olduğu için çok harcıyor olabilirler. Bolluk içinde oldukları için değil, alternatifleri olmadığı için daha fazla harcıyor olabilirler. Soyut rakamlar ne adaleti ortaya koyar ne de güdümü ispat eder.

Öyleyse mesele günde iki milyar cüneyh meselesi değildir. Asıl mesele, halkın işleri ümmetin akidesine ve İslam’ın hükümlerine göre mi güdülüyor, yoksa karı insani ihtiyaçların önüne koyan kapitalist reçetelere göre mi yönetiliyor meselesidir?

Ey Mısır Kinane halkı! İnsanca bir yaşam sürme hakkınız kimsenin size bir lütfu değildir. Sizi doyuracak gıdaya, örtecek giysiye, barındıracak konuta, güvenliğe, sağlığa ve eğitime erişim hakkınız vardır. Rakamlara sakın aldanmayın; gerçekliğinizi sakın açıklanan rakamların büyüklüğüyle ölçmeyin. Ölçünüz, temel ihtiyaçlarınızın karşılanıp karşılanmadığı ve işlerinizin hakkaniyetle güdülüp güdülmediği olmalıdır. Gerçek değişim, bu hizmetin bir vacip olduğunu ve mevcut zulmün bir kader değil, değiştirilmesi gereken büyük bir münker olduğunu anlamakla başlar.

Ey Kinane askerleri! Sizler Ümmetin kalkanı ve kılıcısınız. Sorumluluğunuz büyüktür. Bir ülkenin gücü tüketim rakamlarıyla değil, halkın haklarını koruyan adaletle, servetleri muhafaza eden bir nizamla ve insanların işlerini Allah’ın şeriatına göre güden bir devletle ölçülür. Onurlu yaşam hakkı konusunda Ümmetinizin ve adaleti emreden akidenizin yanında durun. Zira ülkenin izzeti halkının izzetinden gelir; onları ezen bir fakirlik ve onları zayıflatan bir tükenişle birlikte halkın izzeti olmaz. Bilin ki insanlara yeterliliklerini garanti edecek olan İslam nizamıdır; İslam nizamını ise ancak Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafet Devleti uygulayabilir. O halde Hilafetin adamları ve yardımcıları (ensar) olun. Umulur ki Allah sizinle bir fetih nasip eder de büyük bir kurtuluşa erersiniz.

إِنَّ اللهَ يَأْمُرُكُمْ أَن تُؤَدُّوا الْأَمَانَاتِ إِلَى أَهْلِهَا وَإِذَا حَكَمْتُم بَيْنَ النَّاسِ أَن تَحْكُمُوا بِالْعَدْلِ“Allah, size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor.” [Nisa 58]

Devamını oku...

Washington, Din Kisvesi Altında Yahudi Hegemonyasını Meşrulaştırıyor

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Washington, Din Kisvesi Altında Yahudi Hegemonyasını Meşrulaştırıyor

Haber:

ABD'nin Yahudi varlığının büyükelçisi Michael Huckabee'nin, Yahudi varlığının Orta Doğu'yu kontrol etme hakkının Tevrat'ta yer aldığını söylemesinin ve ABD politikasını, hegemonyayı ve genişlemeyi meşrulaştırmak için dini metinlerle ilişkilendiren Yahudi anlatısını akidevi olarak benimsediğini açıkça ortaya koymasının ardından geniş çaplı bir tartışma meydana geldi.

Yorum:

Bu açıklama, Gazze ve Batı Şeria'ya yönelik Yahudi saldırılarının devam etmesinin ve ABD'nin bu saldırılara sınırsız siyasi ve askeri desteğe devam etmesinin gölgesinde yapılmıştır.Bu açıklama bir dil sürçmesi değil, aksine çatışmanın hakikati ve doğası hakkındaki açık bir ifadedir.Zira mesele, çözülebilecek bir sınır anlaşmazlığı ya da siyasi bir ihtilaf değildir, aksine kafir Batı'nın desteklediği sömürgeci bir proje ile silah zoruyla ve komplolarla topraklarından çıkarılan bir ümmet arasındaki ideolojik bir çatışmadır.

“Tevrat'ın hak” olduğundan söz edilmesi, Siyonist projenin, toprakların gasp edilmesini ve halkın katledilmesini meşrulaştırmak için kullanılan tahrif olmuş dini bir akideye dayalı olduğunu ortaya koymaktadır; bu arada Amerika, bu projenin arabulucusu değil, aksine onun ayrılmaz bir ortağı olarak bu projenin destekçisi ve koruyucusu konumundadır.

Sorun, büyükelçinin veya ABD yönetiminin yaptığı açıklamada değildir; aksine sorun, hegemonya ve sömürgecilik temeline dayalı ABD liderliğindeki uluslararası sistemin tamamıyla ilgilidir.Ayrıca Amerika ile siyasi ve güvenlik bağları olan Arap ülkelerinin yöneticileri de, siyasi koruma sağladıkları ve ümmetin cephelerini kapattıkları için bu gerçekliğin devam etmesinin günahını taşımaktadırlar.

Bu tür açıklamalara verilecek gerçek yanıtın, büyük ülkelerin çıkarlarına hizmet etmek için oluşturulmuş uluslararası hukuka yapılan itirazlar veya kınama açıklamaları değil, aksine ümmeti eylem pozisyonuna geri döndürmek olduğunu kesin olarak vurgulamak isteriz; bu da ancak ümmetin enerjilerini birleştirecek ve ümmetin merkezi bir davası olarak Filistin'i kurtaracak olan Raşidi Hilafet Devleti'nin kurulmasıyla gerçekleşebilir.

Mübarek topraklar konuşmalarla geri elde edilemeyeceği gibi BM kararlarıyla korunmayacaktır; aksine İslam akidesini bir yaşam ve yönetim projesi olarak taşıyacak ve gaspçı varlıkla birlikte yaşamak yerine onunla ortadan kaldırılması gereken bir unsur olarak muamele edecek bir devletin gücüyle geri elde edilebilir.

Buna göre “Tevrat'taki hak” açıklaması, içeriği bakımından yeni değildir; ancak bu açıklama maskeleri düşürmekte ve çatışmanın bir sınır çatışması değil, varoluşsal bir çatışma olduğunu teyit etmektedir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Abdul Mahmud El-Amiri – Yemen

Devamını oku...

Müslümanların Başındaki Yöneticiler Amerika'nın Yanında Yer Alırlarken Amerikan Büyükelçisi Yahudilere Tüm Ortadoğu'yu Kontrol Etme Hakkı Veriyor

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Müslümanların Başındaki Yöneticiler Amerika'nın Yanında Yer Alırlarken
Amerikan Büyükelçisi Yahudilere Tüm Ortadoğu'yu Kontrol Etme Hakkı Veriyor

Haber:

Amerika'nın Yahudi varlığının büyükelçisi Mike Huckabee, 20 Şubat 2026 Cuma günü Tucker Carlson'un programında, Yahudi varlığının Fırat ve Nil nehirleri arasındaki tüm toprakları ele geçirme hakkına sahip olduğunu ve bu toprakların işgal altındaki Filistin topraklarına ek olarak beş ülkeye yayılacağını söyledi.(Middle East Eye)

Yorum:

Huckabee'nin açıklamaları İslam beldelerinde büyük bir infiale neden olmuştur; ancak bu, ABD'nin İslam beldelerine yönelik bölücü ve felaket getiren politikasını ortaya koyduğu ilk örnek değildir; zira 3 Şubat 2025'te de, gazetecilerin işgal altındaki Batı Şeria'nın ilhakını destekleyip desteklemediğine ilişkin sorularına yanıt olarak Başkan Trump, Yahudi varlığının bu kadar küçük bir toprak parçasına sahip olmasının iyi olmadığını söylemişti.

Gaspçı Yahudi varlığının, Amerika'nın İslam ümmetine karşı savaşlar ve komplolar başlattığı gelişmiş bir askeri üs olmaktan başka bir şey olmadığı gün gibi ortadadır.Amerika'nın ajanları aracılığıyla Müslüman orduları üzerindeki kontrolü, suçlu Yahudi varlığının liderlerinin işgalini genişletme hedefleriyle övünmelerine imkan sağlamaktadır.Katar'ın kendisini güvence altına almak için yöneticilerinin Batı ile işbirliği yapmalarına rağmen, Amerika'nın Yahudi varlığının Katar'a yönelik saldırılarını desteklediğini de belirtmekte fayda vardır.

İslam ümmetinin ve ordularının, Amerika'nın açık savaş ilanına verdiği cevabının iki yönden olması gerekir:

1- Trump tarafından kurulan “Barış Kurulu'ndan” tüm İslam ülkelerinin derhal çekilmesini talep etmek de dahil olmak üzere Yahudi varlığıyla normalleşme yönündeki tüm çabaları reddetmek.

2- Müslüman ordularındaki evlatlarımızı, kardeşlerimizi ve babalarımızı, hain yöneticileri ortadan kaldırmaya ve mübarek Filistin topraklarını kurtarmak için devasa kaynaklarımızı birleştirecek olan Nübüvvet Minhacı Raşidi Hilafeti kurmaya davet etmek.

Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: إِنَّمَا الإِمَامُ جُنَّةٌ يُقَاتَلُ مِنْ وَرَائِهِ وَيُتَّقَى بِهِ “İmam kalkandır, onun arkasında savaşılır ve onunla korunulur.” [Müslim rivayet etti] İmam Nevevi bu hadisin şerhinde şöyle demiştir: Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in, “İmam kalkandır” kavli, yani bir örtü gibi demektir; çünkü İmam, düşmanın Müslümanlara zarar vermesini engeller, insanların birbirlerine zarar vermesini önler, İslam'ın merkezini korur ve insanlar ondan ve onun gücünden korkarlar.“Onun arkasında savaşılır” cümlesinin anlamına gelince; yani İmamla birlikte kâfirlere, isyancılara, Haricilere ve diğer tüm fasit ve zalim insanlara karşı savaşmak demektir.

Bu nedenle Hizb-ut Tahrir, Allah Subhanehu ve Teala'nın Kitabı ile yeniden hükmetmek için Müslüman ordularından nusret talep etmeye çalışmaktadır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Muhammed Selçuk – Pakistan

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER