Pazartesi, 27 Ramazan 1447 | 2026/03/16
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Müslüman Ülkelerin Deniz Kuvvetlerinin, Amerika'yı Orta Doğu'dan Çekilmeye Zorlamak İçin Deniz İletişim Hatları Kurması Gerekir

Haber-Yorum

Müslüman Ülkelerin Deniz Kuvvetlerinin, Amerika'yı Orta Doğu'dan Çekilmeye Zorlamak İçin Deniz İletişim Hatları Kurması Gerekir

Haber:

9 Mart 2026'da Pakistan Silahlı Kuvvetleri medya kanadı şu açıklamayı yaptı: “Bölgesel deniz güvenliği ortamındaki gelişmeler ve hayati deniz yollarında aksaklıkların meydana gelme olasılığı göz önüne alındığında, Pakistan Donanması ulusal deniz taşımacılığı ve deniz ticaretinin karşı karşıya olduğu çok boyutlu tehditlere karşı koymak için Deniz Koruma Operasyonu'nu başlatmıştır. Bu girişim, ulusal enerji tedarikinin kesintisiz akışını ve deniz ulaşım hatlarının güvenliğini sağlamak amacıyla başlatılmıştır.”

Yorum:

1- Bölgeselci devlet çerçevesi, deniz kuvvetlerindeki askeri liderlerimizin vizyonunu daraltmakta ve bizi muazzam askeri kapasitemizi kısıtlamaya zorlamakta olup bu da saldırgan kafirlere bizim aleyhimize yol vermektedir.

2- Amerika'nın İran'a karşı savaşı bağlamında enerji güvenliğini sağlamanın gerçek çözümü, düşmanın deniz varlığını, yani Amerikan filosunu ortadan kaldırmaktır. İslam beldelerindeki enerji kaynakları ise, dinimize göre, yöneticilerin veya Batılı şirketlerin özel mülkiyeti değil, aksine ümmete ait kamu mülkiyetidir.

3- Pakistan Donanmasının, bölgede konuşlanmış olan ABD Beşinci Filosu ile ilişkilerini kesmesi gerekir. Zira İslam şeriatı, Müslümanlarla savaşan veya onlarla başkalarının savaşmasına yardım edenlerle ittifak kurmayı haram kılmıştır. Ayrıca Pakistan'ın, ABD Merkez Komutanlığı'nın komutası altında bulunan deniz güvenliği ve terörle mücadele amaçlı Combined Task Force 150 (CTF-150) adlı deniz gücü oluşumundan çekilmesi gerekir.

4- Pakistan Donanması, Müslüman ülkelerindeki deniz gemilerini komuta ederek güvenli deniz iletişim hatları kurma ve Umman Körfezi çevresinde konuşlanmış ABD filosunu kuşatmak ve bölgeden çekilmeye zorlamak için büyük bir deniz operasyonu yürütme kapasitesine sahiptir.

5- Pakistan, bölgenin şerî hükümlere göre yeniden şekillendirilmesi ve İslam beldelerinin Amerikan askeri varlığından sonsuza kadar kurtarılması için tarihi bir fırsat yakalamıştır. Bu yüzden Pakistan'ın, ulus devlet modelini terk etmesi ve İslam ve Müslümanların lehine bölgenin gerçekliğini değiştirecek kapsamlı İslam nizamı olarak Hilafet projesini benimsemesi gerekir.

6- Müslümanların Halifesi, ümmetin tüm deniz kuvvetlerini birleştirecek ve Amerika'yı Müslüman ülkelerdeki iğrenç varlığını sona erdirmeye zorlamak için Amerika'ya karşı gelişmiş silah sistemlerini yönlendirecektir.

7- Hilafetin filosu, Yahudi varlığının savaş gemilerini yok edebilir ve ona deniz ablukası uygulayabilir, böylece mübarek Filistin topraklarının ve Mescid-i Aksa'nın kurtuluşu için bir zemin hazırlayabilir.

8- İslam bize, denizlerde deniz egemenliğimizi dayatmamızı vacip kılmakta olup tarihimiz buna şahittir. Zira Müslümanlar, Hilafetin filosunu Kıbrıs'ı fethetmek için götüren Ubade bin Samit Radıyallahu Anh ve Osmanlı Hilafetinin filosunun Akdeniz'i hakimiyeti altına almasını sağlayan Barbaros Hayreddin gibi büyük deniz komutanları olarak liderlik etmişlerdir. Artık insanlığı Amerika ve Batı'nın zulmünden kurtarmak için önceliklerimizi yeniden belirleyerek, şanlı tarihimizi geri kazanmamızın ve zaferle dolu yeni sayfalar yazmamızın zamanı gelmiştir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Muhammed Selçuk – Pakistan

Devamını oku...

İran, Amerika’ya Ancak Nübüvvet Metodu Üzere Hilafet ile Galip Gelebilir; Cumhuriyet Rejimini Yeniden Diriltmekle Değil!

İran’daki Geçici Liderlik Konseyi, 28 Şubat’ta babasının suikasta uğramasının ardından, Ali Hamaney’in oğlu Mücteba Hamaney’i Uzmanlar Meclisi üyelerinin oy çokluğuyla yeni Dini Lider olarak atadı. Devrim Muhafızları ve silahlı kuvvetler, atanan bu yeni lidere bağlılıklarını ilan ederken, küfrün başı Amerika’nın başkanı Trump bu seçimi reddederek açıkça müdahale tehdidinde bulundu. Trump perşembe günü yaptığı açıklamada, İran’ın bir sonraki liderinin belirlenmesi sürecine şahsen katılmak istediğini söylemiş ve Mücteba Hamaney’in babasının yerine geçmesinin kabul edilemez bir sonuç olacağını ifade etmişti.

İran’ın Cumhuriyet rejimini koruma ve Mollalar yönetimini sürdürme konusundaki ısrarı, ülkeyi krizden çıkarmayacağı gibi küfrün başı Amerika’ya karşı bir zafer elde etmesine de olanak sağlamayacaktır. Oysa İran, Hilafet sistemini benimsemiş olsaydı, şu nedenlerden ötürü Amerika’ya karşı kesin zafer elde edebilirdi:

1- Hilafet sistemi, İslam’ın yegâne yönetim sistemidir. Allah’ın indirdikleriyle hükmetmenin tek yolu budur. Hilâfet, farzları koruyan en büyük farzdır ve Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın düşmanlarına karşı yardımını vaat ettiği şer’î nizamdır. Ebu Hazım’dan şöyle dediği rivayet edilmiştir:

قاعدتُ أبا هريرة خمس سنين، فسمعته يُحدّث عن النبي ﷺ قال: «كَانَتْ بَنُو إِسْرَائِيلَ تَسُوسُهُمْ الْأَنْبِيَاءُ كُلَّمَا هَلَكَ نَبِيٌّ خَلَفَهُ نَبِيٌّ، وَإِنَّهُ لَا نَبِيَّ بَعْدِي، وَسَتَكُونُ خُلَفَاءُ تَكْثُرُ». قَالُوا فَمَا تَأْمُرُنَا قَالَ: «فُوا بِبَيْعَةِ الْأَوَّلِ فَالْأَوَّلِ، وَأَعْطُوهُمْ حَقَّهُمْ، فَإِنَّ اللَّهَ سَائِلُهُمْ عَمَّا اسْتَرْعَاهُمْ“Ebu Hurayra ile beş yıl kaldım, onun Nebi SallAllahu Aleyhi ve Sellem’den şöyle rivayet ettiğini işittim: “İsrail oğullarını Nebiler yönetiyordu. Bir Nebi öldüğünde onu bir başka Nebi takip ederdi. Benden sonra Nebi yoktur. Fakat benden sonra birçok Halifeler gelecektir.” Dediler ki: “Bize ne emredersin?” Dedi ki: “İlk biate ilkine vefa gösteriniz. Onlara haklarını veriniz. Çünkü Allah, onları güttüklerinden hesaba çekecektir.” buyurdu.” [Müslim]

2- Cumhuriyet sistemi, başında bir alim, fakih veya hafız bulunsa dahi, adına “İslamî” denilse de şer’i bir rejim değildir. Zira bir rejimin vasfı; uyguladığı hükümlere, kanunlara ve anayasasına bakılarak belirlenir. Eğer bunlar, Allah’ın Kitabı ve Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in sünnetinden neşet ediyorsa İslamidir, aksi takdirde Allah katında hiçbir değeri yoktur. Cumhuriyet; dini devletten ayıran, “halkın halk tarafından yönetilmesi” esasına dayanan ve kuvvetler ayrılığı (yürütme, yasama ve yargı) prensibiyle işleyen, anayasanın, her bir erkin yetki ve görev süresini belirlediği seküler bir yönetim biçimidir.

3- Tarih İran, Mısır, Türkiye ve Pakistan gibi laik ülkelerdeki rejimlerde sarıklı, sakallı veya Kur’an hafızı şahsiyetlerin iş başına gelmesinin İslam’ın iktidara gelmesi anlamına gelmediğini kanıtlamıştır. Kaldı ki Allah Subhânehu ve Teala’nın şöyle buyruğu da uygulanmamıştır:

وَأَنْزَلْنَا إِلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ مُصَدِّقاً لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ مِنَ الْكِتَابِ وَمُهَيْمِناً عَلَيْهِ فَاحْكُمْ بَيْنَهُمْ بِمَا أَنْزَلَ اللَّهُ“Sana da, daha önceki kitabı doğrulamak ve onu korumak üzere hak olarak Kitab’ı indirdik. Artık aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet.” [Maide 48] Örneğin Türkiye’de Kur’an tilavetiyle tanınan Erdoğan ve ondan önce Erbakan yönetime gelmiş, ancak Türkiye laik, Kemalist ve “NATO” adlı Haçlı ittifakının sadık bir üyesi olarak kalmaya devam etmiştir. Suriye’de hafız ve sakallı Cevlani’nin yönetimi ele alması Suriye’deki cumhuriyet rejiminin yapısını değiştirmemiş, hatta rejimin adını “İslami” yapmaya veya Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Ukab ve Liva sancağını dalgalandırmaya bile cesaret edememiştir. Aynı şekilde Kur’an hafızı olan Muhammed Mursi, Mısır’da iktidara geldiğinde ilk işi milyonların önünde laik cumhuriyet sistemini ve 1973’te hazırlanmış beşerî anayasayı koruyacağına dair yemin etmek olmuş, ardından da üzerine yemin ettiği şeyi tatbik etmeye başlamıştır. Böylece Kuran hafızı iktidara çıkmış ama Kur’an onunla birlikte iktidara çıkmamıştır. Aynı durum Pakistan’ın “Hafız” lakaplı Genelkurmay Başkanı Asım Münir için de geçerlidir. İslam beldelerindeki en güçlü ordunun, yani nükleer güce sahip Pakistan ordusu genelkurmay başkanının Kur’an’ı ezberden bilmesi onu Kur’an’daki cihat ayetlerinden biriyle amel etmeye sevk etmemiştir. Ne bir Müslümana ne de İslam’a yardım etmiştir. Aksine Gazze’de kendisinden yardım dileyen mustazafları yüzüstü bıraktığı gibi, on yıllardır Hindular tarafından işgal edilen Keşmir halkını da yüzüstü bırakmıştır; Amerika’nın emirlerini uygulayarak nerede olurlarsa olsunlar veya nereye saklanırlarsa saklansınlar mücahitlerin peşine düşüp onları katletmiştir.

4- İran ile Amerika ve Yahudi varlığı arasında süren savaş, Amerika ve Yahudi cephesinin öyle birçoklarının sandığından çok daha zayıf olduğunu kanıtlamıştır. Amerika’nın; tıpkı Venezüella’da planladığı gibi kısa sürede rejimi devirip yerine bir kukla atayacağı basit bir operasyon olarak gördüğü bu savaş, hiç de öyle planladığı gibi gitmemiş ve ucu açık bir hal almıştır. Ancak buna karşılık İran’daki Cumhuriyet rejiminin ufku, savaşı durdurup müzakere masasına dönmekten ve nükleer program gibi güç unsurlarını teslim etmekten öteye geçememektedir. Amerika, İran’ı tamamen kendisine tabi kılana kadar zayıflatmaya devam edecek; böylece savaş meydanlarında elde edemediğini müzakere masasında elde etmeye çalışacaktır.

5- İran’daki Cumhuriyet rejiminin Hilâfet sistemine dönüştürülmesi, İran da dahil olmak üzere Ümmetin Amerika’ya zafer elde etmesinin yegâne yoludur. Zira Hilafet, Allah’ın indirdikleriyle hükmedecek, diğer İslam beldeleriyle olan sınırları kırıp onları birleştirecek ve Amerika ile Yahudi varlığına karşı Allah yolunda cihat için genel seferberlik ilan edecektir. Böylece ümmet, Hilafet çatısı altında heybetli bir güce dönüşecek; Avrupalı haçlı müttefikleri tarafından terk edilen Amerika’nın filolarını denizlere gömecek ve onu okyanusların ötesine hapsolmaya zorlayacaktır. O zaman Hilafet Devleti uluslararası konumda tek başına söz sahibi olacak ve tüm dünyaya hak ile nizam verecektir. Bu seçenek dışında İran’ın bu savaştan zaferle çıkması mümkün değildir. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

قَاتِلُوهُمْ يُعَذِّبْهُمُ اللهُ بِأَيْدِيكُمْ وَيُخْزِهِمْ وَيَنصُرْكُمْ عَلَيْهِمْ وَيَشْفِ صُدُورَ قَوْمٍ مُّؤْمِنِينَ“Onlarla savaşın ki Allah sizin elleriniz ile onları cezalandırsın, rezil rüsva etsin. Onlara karşı size yardım etsin. Müminlerin kalplerine şifa versin.” [Tevbe 14]

Devamını oku...

Mısır, Sözde Arap Gücü ile Rehin Alınmışlık Gerçeği Arasında Sıkışıp Kalmıştır, Ordular Amerika’yı Kurtarmak İçin Nasıl Göreve Çağrılabilir?!

Bölgede yaşanan askerî tırmanışın ortasında medya, Mısır rejiminin bazı Arap ülkelerine yönelik İran saldırılarını görüşmek üzere yapılan acil bir Arap toplantısında “ortak bir Arap gücü” kurulması çağrısında bulunduğunu aktardı. Bu teklif, “Arap güvenliğini koruma” ve “bölgeyi savunma” kılıfıyla ambalajlanmış olsa da; çatışmanın gerçekliğine ve Arap rejimlerinin bu denklemdeki konumuna dair yapılacak ferasetli bir okuma, meselenin Ümmeti korumaktan fersah fersah uzak olduğunu gösterecektir. Gerçekte bu öneri, bölgede batağa saplanan Amerika’yı kurtarmaya yönelik yeni bir hamleden ibarettir.

Bu bağlamda idrak edilmesi gereken ilk şey; Ortadoğu’daki çatışmaları alevlendiren baş aktörün Amerika olduğu gerçeğidir. Amerika, on yıllardır Körfez’de, Irak’ta ve bölgenin geri kalanında askeri üsler kurmuş; Müslümanların topraklarını kendi askeri ve siyasi tahakkümü için birer platforma dönüştürmüştür. Bu üsler Ümmete ait değildir, bilakis Amerika ve Batı’nın çıkarlarını korumak, Ümmetin kaynakları ve zenginlikleri üzerindeki kontrollerini sürdürmek için inşa edilmiş sömürgeci birer karakollardır.

Dolayısıyla Irak’ta, Körfez’de veya başka yerlerde bu üslere yönelik gerçekleştirilen saldırılar, aslında doğrudan Amerikan askeri varlığını hedef almaktadır. Hal böyleyken Arap rejimleri, özellikle de Mısır rejimi, meseleyi Arap güvenliğine yönelik bir saldırı gibi göstermekte ve böylece bölgeyi Amerika’nın çıkarlarına hizmet edecek bir askerî hizalanmaya sürüklemeye çalışmaktadır.

Buradaki en çarpıcı paradoks; İran ile çatışmanın fitilini ateşleyen, askeri saldırıları düzenleyen, abluka ve yaptırımları dayatan ve tüm bölgeyi bir savaş alanına çeviren bizzat Amerika’nın kendisidir. Ancak ne zaman ki Amerika’nın askeri çıkarları bir misillemeyle karşı karşıya kalsa, ona tâbi olan rejimler hemen hizmete koşmakta ve Amerika’yı kendi saldırgan politikalarının sonuçlarından korumak için ordularını pazara çıkarmaktadırlar.

İşte meselenin özü burada ortaya çıkmaktadır: Ortak Arap Gücü çağrısı gerçekte Ümmeti koruma projesi değildir; aksine orduları, Amerika’nın bölgedeki nüfuzunu koruma sisteminin bir parçası kılma ve Yahudi varlığı için yeni bir “Demir Kubbe” yapma projesidir. Böylece bu orduların Ümmetin kalkanı ve işgal edilmiş topraklarını kurtaracak kılıcı olması gerekirken, Amerika ve Yahudi varlığının çıkarlarını bekleyen birer gardiyan olmaları istenmektedir.

Bugün Amerika, çok sayıda uluslararası cephede boğuştuğu için stratejik yorgunluk yaşamaktadır. Bu nedenle doğrudan müdahalesini azaltmaya çalışırken, politikalarını yürütecek yerel vekilleri (ajanları) aracılığıyla nüfuzunu korumaya çalışmaktadır. İşte zaman zaman gündeme getirilen bölgesel ittifaklar ve ortak askerî güç projeleri de bu stratejinin bir parçasıdır.

Bu çerçevede bakıldığında Ortak Arap Gücü çağrısı; özellikle Körfez bölgesini Amerika’nın yürüttüğü savaşın yükünü taşımaya zorlamak ve Arap ordularını Amerikan stratejisine hizmet eden birer yedek güç haline getirmekten başka bir şey değildir.

Ey Kinane halkı! Sizler İslam’ı dünyaya taşıyan, bir zamanlar İslam uygarlığının ve kuvvetinin merkezi olan azametli bir ümmetin evlatlarısınız. Ülke, Batı’nın çatışmalarına meze edilmeye çalışılırken sakın güvenlik ve istikrar adına yükseltilen sahte sloganlara aldanmayın. Büyük insan potansiyeline ve köklü bir tarihe sahip olan bu ümmet, hakikatini idrak edip akidesi ve ondan doğan hükümler temelinde kalkınma gerçekleştirdiğinde yeniden rolünü eda edebilecek güç ve kudrete sahiptir.

Ey Kinane askerleri! Ordular, Batı’nın elinde bir aparat veya onun çıkarlarının bekçisi olmak için değil; Ümmetin kalkanı olmak, mukaddesatını savunmak ve topraklarını özgürleştirmek için vardır. Tarih bize askerlerin akidelerine bağlandıklarında yenilmez bir güç olduklarını, akidelerinden koparıldıklarında ise başkalarının savaşlarında kullanılan araçlara dönüştüklerini hatırlatmaktadır. Askerlerin Ümmetlerine sunabilecekleri en büyük hizmet; sadakatlerini her türlü düşüncenin üstünde sadece dinlerine ve Ümmetlerine has kılmaları olacaktır. Bilin ki bu Ümmet, ordusunun kendisine ait olmasını hak etmektedir; kendisini sömürenleri kurtarmak için göreve çağrılan bir lejyoner olmasını değil!

وَلَنْ يَجْعَلَ اللَّهُ لِلْكَافِرِينَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ سَبِيلاً“Allah, müminlerin aleyhine kâfirlere hiçbir yol vermeyecektir” [Nisa 141]

Devamını oku...

Amansız Savaşın Kurbanları Masum Çocuklardır

Lübnan’ın güneyinden her gün, Yahudi varlığının günlerdir süren kudurmuş saldırıları neticesinde başta kadın ve çocuklar olmak üzere savunmasız sivillerin katledildiğine dair haberler geliyor. Lübnan Sağlık Bakanlığı, bu saldırganlık sonucu ölü sayısının 294’e, yaralı sayısının ise 1023’e yükseldiğini duyurdu. Bakanlık Perşembe akşamı yaptığı açıklamada; Bekaa Vadisi’ndeki Maşgara kasabasında bir evin hedef alınması sonucu aralarında 5 ve 7 yaşlarında iki çocuğun da bulunduğu 4 kişinin katledildiğini bildirdi. Yine Bekaa’daki Lebaya kasabasına düzenlenen saldırıda 2 kişi hayatını kaybederken, ikisi ağır yaralı çocuklar olmak üzere 3 kişi yaralandı. Nebatiye vilayetine bağlı Zevter eş-Şarkiye kasabasında ise Yahudi varlığına ait savaş uçaklarının bir evi hedef alması sonucu bir karı-koca ve iki çocuklarından oluşan koca bir aile yok edildi. Bint Cubeyl bölgesinde de anne, baba ve dört çocuktan oluşan koca bir aile hedef alındı.

Bu acımasız savaşta sivillerin, özellikle de kadın ve çocukların kasten hedef alındığı ayan beyan ortada. Güven içindeki insanları evlerinde, hatta yatak odalarında bile öldürüyorlar. Müslümanların semalarında pervasızca dolaşan, insan, taş veya ağaç ayırt etmeyen bu füze ve dronlar, herkesi acımasızca ezip geçiyor. Masum çocukların hayalleri çalınıyor, körpe bedenler parçalanıyor ve koca aileler yok ediliyor. Lübnan makamlarına göre 83 binden fazla insanın yerinden edildiği bu savaş, on binlerce Müslümanı yersiz yurtsuz bırakmıştır.

Lübnan’ın güneyi, Amerika ve Yahudi varlığının İran üzerindeki hesaplaşmalarının bir yansıması olarak şiddeti artan bir askeri tırmanışla karşı karşıyadır. Yahudi varlığındaki sağcı çevreler, aylardır Litani Nehri’nin güneyini işgal edip orada bir güvenlik bölgesi kurma çağrıları yapmaktadırlar. Tüm bunlar, uluslararası bir komplo ve Müslümanların yöneticilerinin utanç verici ihaneti gölgesinde yaşanmaktadır. Yıllardır Gazze’deki binlerce çocuğun feryadına kulak tıkayanlar, buradaki onlarca kişinin çığlığını elbette duymazlar! Dehşet verici katliamlara, yıkım manzaralarına kılı kıpırdamayanlar; uykusunda katledilen koca bir ailenin “son dakika” haberiyle elbette harekete geçmezler!

Bu yöneticilerin ihaneti artık herkesçe malumdur. Onların müstebit babalarından miras aldıkları Batı sömürgeciliğine olan bağlılıkları, Yahudi varlığının bugüne kadar ayakta kalmasının yegâne sebebidir. Kıyamet günü o çocukların Allah’ın huzurunda kendilerinden davacı olacağından hiç mi korkmuyorlar?! Bu mübarek ayda Allah’tan hiç mi utanmıyorlar?!

Ey Lübnan Müslümanları! Zalimin zulmü uzamış, beldenizde zulüm had safhaya ulaşmıştır. Büyük devletlerin üzerinde çatıştığı, bir o yana bir bu yana savrulan bir top gibi fitnelere maruz kaldınız ve hala da kalıyorsunuz. Sizi güç yetiremeyeceğiniz savaşların içine itiyorlar. Çocuklarınızın kanı ve uzuvları üzerinden yürütülen bu zalim siyasi planların uygulanmasına asla rıza göstermeyin! Düzenlenen konferanslar ve sunulan çözümler sakın sizi aldatmasın. Eğer Batı sizin iyiliğinizi isteseydi, elini ve uşaklarının elini beldelerimizden çekerdi. Bilin ki Batı, bölgeyi ateşe vermek, normalleşme ihanetini ve gasıp varlıkla sözde barış süreçlerini dayatmak için sizi birer yakıt olarak kullanmaktadır. Sakın sinlerini yöneticilerin, onların yardakçılarının ve efendilerinin dünyası karşılığında satarak apaçık bir hüsrana uğrayanlardan olmayın.

Ey ordular! Bu sessizlik ve boyun eğmişlik daha ne kadar sürecek? Düşmana ve uşaklarına olan bu uyduluk daha ne zamana kadar devam edecek?! Müslüman topraklarında akan bu temiz kan daha ne zamana kadar devam edecek? Bu zillet ve aşağılanmaya daha ne kadar katlanacaksınız, yoksa buna alıştınız mı?

Sizin asıl göreviniz ümmeti savunmaktır! Sizin asli vazifeniz; Allah’ın şeriatını hâkim kılmak isteyenlere yardım elini uzatmak ve Raşidi Hilâfet Devletini kurmaktır. Hilafet akan kanların intikamını alacak, onurları koruyacak, ülkeyi kurtaracak ve Allah’ın kullarını koruyacaktır. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

وَجَاهِدُوا فِي اللَّهِ حَقَّ جِهَادِهِ هُوَ اجْتَبَاكُمْ وَمَا جَعَلَ عَلَيْكُمْ فِي الدِّينِ مِنْ حَرَجٍ مِّلَّةَ أَبِيكُمْ إِبْرَاهِيمَ هُوَ سَمَّاكُمُ الْمُسْلِمينَ مِن قَبْلُ وَفِي هَذَا لِيَكُونَ الرَّسُولُ شَهِيداً عَلَيْكُمْ وَتَكُونُوا شُهَدَاء عَلَى النَّاسِ فَأَقِيمُوا الصَّلَاةَ وَآتُوا الزَّكَاةَ وَاعْتَصِمُوا بِاللَّهِ هُوَ مَوْلَاكُمْ فَنِعْمَ الْمَوْلَى وَنِعْمَ النَّصِيرُ“Allah uğrunda, hakkını vererek cihat edin. O, sizi seçti; din hususunda üzerinize hiçbir zorluk yüklemedi; babanız İbrahim’in dininde (de böyleydi). Peygamberin size şahit olması, sizin de insanlara şahit olmanız için, O, gerek daha önce (gelmiş kitaplarda), gerekse bunda (Kur’an’da) size «Müslümanlar» adını verdi. Öyle ise namazı kılın; zekâtı verin ve Allah’a sımsıkı sarılın. O, sizin Mevla’nızdır. Ne güzel Mevla’dır, ne güzel yardımcıdır!” [Hac 78]

Devamını oku...

İki Sınır Kapısı Arasında Kalan Mısır, Refah Sınır Kapısını Gazze Halkının Yüzüne Kapatırken, Yahudilere Taba Sınır Kapısını Ardına Kadar Açmaktadır!

Büyük dönüşlerin yaşandığı anlarda rejimlerin gerçek yüzleri açığa çıkar ve medyanın propagandasıyla gizlenemeyecek tutumlar gün yüzüne çıkar. Amerika ve Yahudi varlığının İran’a karşı yürüttüğü savaşın gölgesinde son günlerde yaşananlar, Mısır’ın nasıl bir siyasetle yönetildiğini, bölgedeki konumunu ve Amerika ile Yahudi varlığının bölgedeki hegemonyasını yansıtan son derece ibretlik bir tabloyu gözler önüne serdi. Gazze halkı bombardıman ve kuşatmaya maruz kaldığı, açlıktan nefes alamaz hâle geldiği sıralarda Refah Sınır Kapısı kapalı tutulmuş, Gazze halkı kaderiyle baş başa bırakılmıştır. Buna karşılık Taba Sınır Kapısı, savaştan kaçan ve Sina’ya akın eden binlerce Yahudi’ye sonuna kadar açılmıştır.

Sadece bu manzara bile şu can alıcı soruyu sormak için yeterlidir: Müslümanların topraklarını gasp eden ve evlatlarını katledenlere, kapılarını açan, ancak yardımlarına koşulması, korunması ve topraklarının kurtarılması gereken kardeşlerimize kapılarını kapatan bu nasıl bir siyasettir?

Geçtiğimiz günlerde Taba Sınır Kapısı; savaş ve hava sahasının kapatılması nedeniyle işgal altındaki Filistin’den Sina’ya geçen, oradan Şarm el-Şeyh Havalimanı üzerinden Avrupa’ya veya başka yerlere kaçan binlerce Yahudi ve yabancı için bir kaçış güzergâhı haline gelmiştir. Sınırda bu kaçış için kuyruklar oluşurken ve geçişlerine izin verilirken; sadece birkaç kilometre ötedeki Gazze halkı, en temel yaşam maddelerinden bile mahrum bırakılarak boğucu bir abluka altında ölümle pençeleşmektedir.

Bu tablo; Mısır’ı Yahudi varlığıyla çatışma denkleminden çıkaran ve siyasi-güvenlik kararlarını Amerika’nın bölge siyasetine endeksleyen Camp David anlaşmasıyla şekillenen siyasi gerçekliğin doğal bir yansımasıdır. O anlaşmadan bu yana Mısır’ın doğu sınırları, işgale karşı bir cephe olmaktan çıkıp adeta Gazze’yi kuşatan ve hayat damarlarını kesen bir duvara dönüşmüştür. Bu gerçeklik, 1952 Temmuz devriminden sonra Amerika yanlısı askerlerin yönetime gelmesiyle ve Mısır’da İngiliz nüfuzunun yerini Amerikan nüfuzunun almasıyla daha da kökleşmiştir.

Bugün Refah Sınır Kapısı’na bakan kimse trajedinin boyutunu daha iyi fark eder. İki milyondan fazla insanın yaşadığı Gazze, yıllardır boğucu bir kuşatma altında inlemekte; halkı sınırlı miktarda giren insani yardımlara muhtaç bırakılırken hareket, tedavi ve seyahat özgürlükleri engellenmektedir. Sınırlar, Gazze halkı için bir kurtuluş ve yardım yolu olması gerekirken, onlara karşı bir baskı aracına dönüştürülmüştür.

Buna karşın, Yahudiler güvenli bir çıkış yoluna ihtiyaç duyduklarında, Sina toprakları onlara ardına kadar açılmıştır. Sanki Mısır halkının ve askerlerinin kanlarıyla sulanmış bu topraklar, Müslümanların topraklarını gasp eden ve onların çocuklarını öldürenler için güvenli bir geçiş koridoruna dönüşmüş gibidir!

Bu bariz çelişkiyi, bölgeyi on yıllardır yöneten ihanet sarmalı dışında anlamak mümkün değil. Batı’ya göbekten bağlı bu rejimler; Mısır halkının kanı ve Gazzeli Müslümanların abluka altına alınması pahasına olsa bile, Yahudi varlığını koruyan ve güvenliğini sağlayan gerçek “Demir Kubbe” işlevini görmektedirler.

Bu nedenle bu mesele sadece bir sınır kapısının açılması veya kapanması meselesi değildir; bu bir siyasi sadakat meselesidir. Pusulanın yönü Ümmet ve onun davası mıdır, yoksa gasıp varlığı koruyan ve Ümmetin yeniden güçlenip topraklarını kurtarmasını engelleyen Batı projelerine hizmet etmek midir?

Mısır rejimi Filistin’e, kurtarılması gereken işgal edilmiş bir toprak olarak değil; uluslararası ve bölgesel uzlaşılarla yönetilen bir güvenlik dosyası olarak bakmaktadır. Bu bakış açısıyla abluka siyasi bir aygıta, sınır kapıları ise yardım yolu yerine baskı aracına dönüşmektedir.

Bugün yaşananlar, İslam ülkelerini yöneten rejimlerin ne denli büyük bir alçalma içinde olduklarını ifşa etmektedir. Sömürgecilerin çizdiği sınırlar Müslümanları birbirinden ayıran ve birbirlerine yardım etmelerini engelleyen setler haline gelirken, aynı sınırlar düşmanlara sonuna kadar açılmaktadır.

Ey Kinane halkı! İslam, Müslümanların duruşunu belirleyen bağın ulusal sınırlar değil, onları birleştiren akide bağı olması gerektiğini belirtmiştir. Müslüman Müslümanın kardeşidir; kanı onun kanı, toprağı onun toprağı, davası onun davasıdır. Dolayısıyla Gazze ablukası sadece Filistinlilerin meselesi değil, tüm Ümmetin onur ve akide sınavıdır, dinine ve inancına bağlılık ve sadakatinin bir sınavıdır.

Ey Kinane askerleri! Ümmet bugün içi boş nutuklara veya sloganlara değil; ellerindeki gücün bir emanet olduğunun bilincinde olan, Allah’ın huzuruna çıktıklarında bu güçten hesaba çekileceklerini bilen adamlara muhtaçtır. O halde Allah’ın sizden istediği gibi İslam’ın askerleri ve ümmetin muhafızları olun! Zulmü kesip atan, İslam ve Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafet Devletinin gölgesinde ümmete izzetini yeniden kazandıracak olan bir kılıç olun!

وَمَا لَكُمْ لاَ تُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِ اللّهِ وَالْمُسْتَضْعَفِينَ مِنَ الرِّجَالِ وَالنِّسَاء وَالْوِلْدَانِ الَّذِينَ يَقُولُونَ رَبَّنَا أَخْرِجْنَا مِنْ هَـذِهِ الْقَرْيَةِ الظَّالِمِ أَهْلُهَا وَاجْعَل لَّنَا مِن لَّدُنكَ وَلِيّاً وَاجْعَل لَّنَا مِن لَّدُنكَ نَصِيراً“Size ne oluyor da, Allah yolunda ve “Ey Rabbimiz! Bizleri halkı zalim olan şu memleketten çıkar, katından bize bir dost ver, bize katından bir yardımcı ver” diye yalvarıp duran zayıf ve zavallı erkekler, kadınlar ve çocukların uğrunda savaşa çıkmıyorsunuz?” [Nisa 75]

Devamını oku...

El Vakiye TV: Tâğût Trump ve Beslemesi Yahudi Varlığı İran’a Vahşi Bir Saldırı Başlattı

  • Kategori El Vakiye TV
  •   |  

El-Vakiye TV
Hizb-ut Tahrir Bildirisi:
Tâğût Trump ve Beslemesi Yahudi Varlığı İran’a Vahşi Bir Saldırı Başlattı


Sunan: Müh. Selahaddin Adada
Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Müdürü

Bildiriyi Okumak İçin Tıklayınız

Cumartesi, 10 Ramazan 1447 Hicri - 28 Şubat 2026 Miladi

Daha fazlası için TIKLAYINIZ

el vakiye tv

#طوفان_الأقصى
#الجيوش_إلى_الأقصى
#الأقصى_يستصرخ_الجيوش
#AksaTufanı
#OrdularAksaya
#ArmiesToAqsa
#AqsaCallsArmies

el vakiye tv

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER