Pazartesi, 02 Rebiu’s Sânî 1448 | 2026/09/14
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Askeri Darbeden, Devleti İçeriden Devirme Girişimine!

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Askeri Darbeden, Devleti İçeriden Devirme Girişimine!

İran’a karşı savaş artık sadece iki ülke arasındaki askeri bir çatışma ya da nükleer program veya bölgesel nüfuz üzerine bir mücadele değildir. ABD ve müttefiki Yahudi varlığının saldırılarının kapsamının genişlemesi, ekonomik baskının artması, Hürmüz Boğazı’ndaki deniz trafiğinin çökmesi ve Pakistan’ın arabuluculuk sürecine dahil olmasıyla birlikte, bölge çok katmanlı bir çatışmanın eşiğinde görünüyor. Bu çatışmada askeri güç ile mali silahlar, ekonomik baskı ile psikolojik savaş, dış operasyonlar ile İran’ın iç cephesinin bütünlüğünü sarsma girişimleri iç içe geçmiştir. Peki, mevcut strateji, İran devletini dışarıdan o kadar zayıflatmayı mı hedefliyor ki, iç krizi onun direniş gücünü çökertme görevini üstlensin?

Bu varsayım, İran rejimini devirmek için kesinlikle nihai bir karar alındığı anlamına gelmediği gibi sadece sonuçları yoluyla ülkelerin niyetlerini kanıtlamak da mümkün değildir. Ancak bu varsayım incelenmeye değerdir; çünkü olayların seyri, askeri kapasitelerin vurulması, bazı iç güvenlik organlarının hedef alınması, mali kaynakların boğulması, petrol ihracatına baskı yapılması ve zaten derin dengesizliklerin acısını çeken bir ülkede sosyo-ekonomik bir krizin kışkırtılması gibi daha önce birbirinden ayrı olan unsurları bir araya getirmeye başlamıştır.

2026 yılının Şubat ayında ABD ve Yahudi varlığı tarafından İran’a yönelik başlatılan savaşın başlangıcından bu yana, hedeflerin kapsamı nükleer ve askeri tesislerden, kademeli olarak devletin savaşı yönetme ve iç istikrarı koruma kapasitesinin temelini oluşturan altyapıya doğru genişlemiştir. Reuters'ın haberlerine göre Yahudi varlığı, Mart ayında Tahran'daki Besic kontrol noktalarını hedef almış ve işgal ordusu da hedefin İran liderliğinin yönetimini zayıflatmak olduğunu söylemişti.

Besic, sadece geleneksel bir askeri oluşum değildir; aksine devletin iç güvenliğini sağlama ve protestolara karşı koyma araçlarından birini temsil etmektedir. Bu nedenle Besic’i hedef alan bir saldırı, bir askeri üsse veya füze tesisine yönelik bir saldırıdan farklı bir anlam taşımaktadır.

İç güvenlik sistemine yönelik saldırılar, sadece İran’ın savaşma kapasitesini hedef almamaktadır; aynı zamanda -saldırıların yoğunlaşması durumunda- devletin iç krizlerini yönetme kabiliyetini de etkileyebilir. Çünkü bir devlet, siyasi ve güvenlik kurumları sağlam kalırsa büyük ölçüde askeri yıkıma dayanabilir; ancak ekonomik çöküşle eşzamanlı olarak düzeni koruma, kaynakları dağıtma, şehirleri yönetme ve protestoları kontrol etme yetenekleri zayıflamaya başladığında çok daha kırılgan bir hale gelir.

Buradan hareketle şu denklem tasavvur edilebilir: Askeri gücün zayıflatılması + iç güvenliğin sarsılması + ekonominin boğulması = devletin yönetme kapasitesine yönelik baskı. Bu da rejimin düşeceği anlamına gelmemekte; ancak bu, geleneksel savaştan tamamen farklı bir senaryoya kapı açacağı anlamına gelmektedir.

İran ekonomisi: Dışarıyı içeriye bağlayabilecek bir halka

Sorun, İran’ın bu aşamaya girerken normal bir ekonomik durumda olmamasıdır. Zira savaş, güçlü ve istikrarlı bir ekonomiyle başlamamış; aksine yıllarca süren yaptırımlar, enflasyon, para biriminin değer kaybı ve mali dengesizliklerin ardından gelmiştir.

Ağustos 2026'da Washington, ABD Hazine Bakanı Scott Bessent'in "tarihin en ağır yaptırımları" olarak tanımladığı yaptırımları uygulamaya hazırlanıyordu; üstelik bu önlemlerin İran'ın ticari ortaklarını da etkileyebileceği tehditleriyle birlikte. Reuters’e göre hedef, zaten savaşın ve yaptırımların yol açtığı zararlardan muzdarip olduğu bir zamanda İran ekonomisini daha da izole etmek ve Tahran’a baskı uygulamaktır. İşte finansal savaşın önemi de burada yatmaktadır.

Zira Amerika Birleşik Devletleri, ekonomisini boğmak için İran'ı işgal etmek zorunda değildir; aksine diğer şirketleri ve ülkeleri İran ile iş yapmak ya da küresel finans sistemine erişimlerini korumak arasında bir seçim yapmaya zorlamak için Doların gücünü, bankacılık sistemini, ikincil yaptırımları, sigorta ve taşımacılık sektörünü ve enerji ağlarını kullanabilir. Böylece savaş; askeri olarak İran ile Amerika Birleşik Devletleri arasında, ekonomik olarak da İran ile ABD liderliğindeki küresel finans sistemi arasındaki bir savaş olabilir.

Ancak Washington açısından sorun, yaptırımların iki ucu keskin bir kılıç olmasıdır; zira İran’ın petrol ihracatına uygulanan baskı arttıkça, enerji piyasalarındaki istikrarsızlık olasılıkları da artmaktadır. Petrol, nakliye ve sigorta maliyetleri yükseldikçe, savaşın maliyetinin belirli bir oranı bizzat küresel ekonomiye yansımaktadır. Nitekim bu çelişki piyasalarda fiilen ortaya çıkmıştır; zira petrol fiyatları savaş öncesi seviyelerin üzerine çıkarken, Hürmüz Boğazı’ndaki deniz trafiği son derece çalkantılı bir hale gelmiştir. Nitekim 24 Ağustos’taki gemi izleme verileri, boğazdaki trafik hacminin savaş öncesi seviyelere kıyasla yaklaşık %90 azaldığını göstermektedir.

Eğer Washington İran ekonomisini boğma üzerine bahse giriyorsa, İran da, Hürmüz Boğazı gibi bu boğmanın maliyetini tüm dünya için artırabilecek bir koza sahiptir. Çünkü boğaz, sadece İran ile Körfez ülkeleri arasındaki bir su yolu değildir; aynı zamanda küresel enerji açısından en önemli stratejik darboğazlardan da biridir. Nitekim seyrüseferdeki aksaklıklar, Asya'daki bazı petrol ürünlerinin tedarikinde fiilen ciddi bir kıtlığa yol açmıştır. Reuters'a göre, Asya'nın hafif ve orta distilat (türev) ithalatı Ağustos ayında savaş öncesi ortalamalara kıyasla yaklaşık %21 oranında düşerken, buna karşılık motorin (dizel) rafinaj marjları tarihi seviyelere yükselmiştir.

İşte burada büyük bir paradoks ortaya çıkmaktadır: Eğer Amerika Birleşik Devletleri İran'ı boğmayı başarırsa, o zaman İran'ı bu boğmanın maliyetini tüm dünya için artırmaya itebilir. Eğer İran Hürmüz Boğazı'nı kapatır ya da geniş kapsamlı devre dışı bırakırsa, kriz artık İran'a özgü kalmayıp küresel bir enerji krizine dönüşecektir; böylece savaş, ‘Washington Tahran'a karşı’ denkleminden, Washington ve Tahran bizzat küresel ekonomiye karşı denklemine kayabilir.

Bir sonraki saldırı, İran'ın içine olabilir mi?

İşte burada, sahnenin en hassas varsayımı ortaya çıkmaktadır; ya öncelik artık sadece askeri tesisleri yok etmek değil de, iç kontrol araçlarını zayıflatmak olursa?

Yahudi varlığının Mart ayında açıkladığı Besic’i hedef alması, bu varsayıma gerçekçi bir temel sağlamaktadır; ancak bu, rejimi devirme planının varlığını kanıtlamak için tek başına yeterli değildir. Ancak olası bir senaryo şu şekilde gerçekleşebilir: Askeri yapının vurulması, güvenlik güçlerinde kafa karışıklığı, ekonomik baskıların artması, protestolar ve ayaklanmalar, devletin kontrol gücünün gerilemesi, seçkinler arasında bölünme, rejimin meşruiyetinde ve yönetme gücünde bir kriz.

Burada hedef, İran ordusunu yenilgiye uğratmaktan İran devletini zayıflatmaya doğru kaymaktadır; işte bu, muazzam bir stratejik farktır. Askeri bir tesisin yok edilmesi, bir devletin çöküşü anlamına gelmez; ancak askeri kapasitelerin yok edilmesiyle birlikte güvenlik kontrolünün de kaybedilmesi, ekonomik çöküş ve siyasi bölünmeyle eş zamanlı gerçekleşirse, o zaman devlet, yönetme kapasitesinin aşınması aşaması gibi farklı bir aşamaya girer.

İran’da rejimin tehlikeye girmesi için kapsamlı bir devrime tanık olması zorunlu değildir; nitekim kriz daha sakin bir şekilde de başlayabilir: Örneğin fiyat artışları, mal kıtlığı, para biriminin değer kaybı, grevler, piyasalarda kargaşa, sermaye kaçışı, üretimdeki düşüş, hizmetlerdeki aksaklıklar ve ardından yerel protestolar gibi.

Savaş ve yaptırımlardan muzdarip olan bir ülkede, bu unsurların her biri diğerini besleyebilir. Zira ekonomik kriz protestoları doğurur, protestolar güvenlik üzerinde baskı oluşturur, güvenlikteki istikrarsızlık ekonomiye zarar verir ve ardından da ekonominin zayıflaması protestoların artmasına yol açar... İşte bu, kısır bir döngüdür.

Ancak en önemli halka sadece sokak değildir; aksine yönetici seçkinlerin birbirine tutunmasıdır. Eğer siyasi kurumlar, Devrim Muhafızları ve güvenlik teşkilatları birbirine tutunur bir şekilde kalmaya devam ederse, rejim yüksek düzeydeki baskıları absorbe edebilir. Ama güç merkezlerinin içinde bir bölünme başlarsa, o zaman kriz daha tehlikeli bir hale gelebilir. Bu nedenle rejimin çöküşünün yaklaştığına dair gerçek gösterge, sadece protestoların sayısı olmayacaktır; dolayısıyla asıl soru şudur: İran'ın güç kurumları hâlen tek bir vücut olarak işliyor mu?

Sahneyi okumadaki hata, güvenlik kurumlarının vurulmasının otomatik olarak rejimin düşmesine yol açacağını varsaymak olacaktır. Zira siyasi tarih, dış savaşların ters sonuçlar doğurabileceğini kanıtlamaktadır. Nitekim ABD ve Yahudi varlığının saldırıları, İran içinde ulusalcı duyguların güçlenmesine ve iç muhalefetin bir kısmının “dış saldırı” karşısında devleti savunma pozisyonuna dönüşmesine yol açabilir. Bu durumda, Besic’e yönelik saldırı, iç cepheyi parçalamak yerine birleştiren bir faktör haline gelebilir.

Bu nedenle askeri ve ekonomik baskı yoluyla rejimi devirme girişimi büyük riskler taşımaktadır. Nitekim baskı devrim üretebileceği gibi, daha fazla baskı, milli seferberlik ve bir sertleşme de üretebilir. Bu iki sonuç arasındaki belirleyici faktör ise devlet kurumlarının bütünlüğüdür.

Amerika stratejik bir ikilemle karşı karşıyadır:

ABD muazzam bir mali ve askeri güce sahiptir; ancak bu, baskı uygulama kapasitesinin sınırsız olduğu anlamına gelmemektedir. Zaten ABD ekonomisi de borç yükü, faiz maliyetleri ve siyasi kutuplaşma yüküyle karşı karşıya olup, Washington’un savaşın uzun süreli bir küresel enerji krizine dönüşmesini önlemesi gerekmektedir. Bundan dolayı yeni yaptırımların neden özel bir önem taşıdığını anlayabiliyoruz. Zira ABD Hazine Bakanı, ekonomik baskıların İran’a karşı yeni bir büyük çaplı ABD askeri harekâtına duyulan ihtiyacı azaltabileceğini söylemiştir. Başka bir deyişle Washington, mali gücün bir kısmını askeri güçle değiştirmeye yönelik bir girişimle karşı karşıya olabilir. Ancak mali gücün, dünyanın işbirliğine ihtiyacı vardır. Eğer Çin veya diğer ülkeler yaptırımlara tam olarak uymayı reddederse ve İran petrol satışı, döviz ve mal temini için alternatif kanallar geliştirmeyi başarırsa, yaptırımlar kesin bir darbe olma yerine uzun soluklu bir yıpratma sürecine dönüşebilir. İşte o zaman İran’a karşı savaş, küresel finans sisteminin geleceği üzerine yaşanan daha büyük çatışmanın bir parçası haline gelecektir.

Çin: Savaşın devam etmesi halinde göz ardı edilemeyecek bir değişkendir; peki Çin, Washington'ın Tahran'ın ortaklarına karşı ikincil yaptırımları kullanmasına ne kadar tahammül gösterecektir?

Eğer İran, Çin, Rusya ve bölgesel ticaret ağları Amerikan finans sistemini kısmen baypas etmeyi başarabilirse, o zaman savaş daha çok kutuplu bir ticari ve finansal sistemin ortaya çıkışını hızlandırabilir. Washington, ortaklarının çoğunu boyun eğmeye zorlayabilirse bu, Dolara dayalı finansal sistemin gücünün devam ettiğine dair yeni bir teyit olacaktır. Ancak kriz uzun süreli bir savaşa dönüşürse, o zaman etkileri İran sınırlarında durmayacaktır.

Körfez: Körfez ülkeleri zor bir ikilemle karşı karşıya kalacaktır: Yani bir yandan ABD ile güvenlik ittifaklarını korumakla, diğer yandan da topraklarının ve petrol tesislerinin savaş alanına dönüşmesini önlemekle karşı karşıya kalacaktır.

Türkiye: Türkiye, enerji, ticaret ve ulaşım alanlarında baskılarla karşı karşıya kalacak ama aynı zamanda taraflar arasında önemli bir siyasi iletişim kanalına da dönüşebilir.

Irak: Coğrafi konumu ve ülke içindeki silahlı güçlerin yanı sıra İran ve ABD’nin çıkarlarının iç içe geçmiş olmasının sonucunda, güvenlik ve siyasi dalgalanmalara en çok maruz kalan ülkelerden biri olabilir.

Yemen ve Kızıldeniz: Herhangi bir bölgesel gerginlik, diğer deniz ulaşım yolları üzerindeki baskıyı artırabilir; bu da Kızıldeniz’de gemi trafiğindeki aksaklıklar ve saldırılarda fiilen görülmektedir.

Küresel ekonomi: Enerji fiyatlarındaki artış, nakliye ve üretim maliyetlerinin yükselmesi, dolayısıyla dünya ekonomisinin faiz oranlarına ve borçlara karşı hâlâ hassas olduğu bir dönemde enflasyonun geri dönüşü anlamına gelmektedir.

İran kurumları bir bütün olarak kalmaya devam ederse, savaş uzun soluklu bir yıpratma savaşına dönüşebilir; iç cephe ise ekonomik ve güvenlik açısından çökerse, o zaman son derece tehlikeli bir geçiş aşaması başlayabilir. Ancak seçkinler ve iktidar kurumların arasında bir bölünme yaşanırsa, şu en kargaşalı senaryo da mümkün hale gelir: Savaş dışarıda sonuçlanmadan önce rejimin içeriden aşınması.

Şüphesiz bölge, değirmen taşının çakılları öğütmesi gibi öğütülmektedir; eğer bölgedeki bu yıpranmayı (tüketimi) durdurmazsak, Batı, özellikle de Yahudi varlığı, beldelerimize, namuslarımıza ve mallarımıza egemen olmayı başaracaktır. Eğer bu gafletimizden uyanmazsak, gelecek çok daha kötü olacaktır!

Bizim kendi işlerimizin dizginlerine, siyasi, ekonomik ve her alandaki kararlarımıza sahip olmamız için eksik olan tek şey; Allah'ın Kitabı'na ve Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in sünnetine bağlanmaya karar vermemiz, Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in izinden gitmemiz ve İslami hayatı yeniden başlatmak için çalışmamızdır; işte bizim için tek kurtuluş yolu budur, bizim için bundan başka bir kurtuluş da yoktur. Nitekim Allah'ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in bize müjdelediği Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafet Devleti'ni kurarak, bu ümmetin konumunu ve izzetini geri kazanması için çalışanlar da vardır. O halde onun adamlarından olun; bu ümmetin bağrından çıkardığı Sa'dlar ve Halidler olun; omuzlarınızdaki tozu silkeleyin, kolları sıvayın ve Allah'ın dinini aziz kılmak için hep birlikte harekete geçelim! Bizi kesin olarak bekleyen şey, iki güzellikten biridir: Ya şehadet ya da zafer. Böylece Allah'a, bizden razı olmuş bir halde kavuşuruz; kim zaferle taçlanırsa, Allah onu bu dini ikame etmek için egemen kılar.

Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَعَدَ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُم فِي الْأَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ وَلَيُمَكِّنَنَّ لَهُمْ دِينَهُمُ الَّذِي ارْتَضَى لَهُمْ وَلَيُبَدِّلَنَّهُم مِّن بَعْدِ خَوْفِهِمْ أَمْنًا يَعْبُدُونَنِي لَا يُشْرِكُونَ بِي شَيْئًا وَمَن كَفَرَ بَعْدَ ذَلِكَ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ “Allah, içinizden, iman edip de salih ameller işleyenlere, kendilerinden önce geçenleri egemen kıldığı gibi onları da yeryüzünde mutlaka egemen kılacağına, onlar için hoşnut ve razı olduğu dinlerini iyice yerleştireceğine, yaşadıkları korkularının ardından kendilerini mutlaka emniyete kavuşturacağına dair vaatte bulunmuştur. Onlar bana kulluk eder ve bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar. Artık bundan sonra kimler inkâr ederse, işte onlar fasıkların ta kendileridir.” [Nur 55]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Nebil Abdulkerim

Devamını oku...

Özbekistan Neden Çin Yapımı J-10CE Savaş Uçaklarını Satın Aldı?

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Özbekistan Neden Çin Yapımı J-10CE Savaş Uçaklarını Satın Aldı?

Haber:

Çin yapımı çok amaçlı J-10CE savaş uçaklarının Özbekistan Hava Kuvvetleri saflarına katıldığı ortaya çıkarıldı; zira 28 Ağustos'ta bağımsızlığın 35. yıldönümü vesilesiyle bir televizyon programında ilk kez gösterildi. 30 Ağustos'ta Savunma Bakanlığı, bu savaş uçaklarını gösteren bir video klip yayınladı. Şu ana kadar en az 6 uçak alenen ortaya çıkarılırken; bazı haberlerde ise 24 uçaktan oluşan bir siparişten söz edilmekte ancak bu rakam, Taşkent ve Pekin tarafından resmi olarak teyit edilmedi.

Yorum:

Bu olayı yalnızca Özbek ordusunun modernizasyonu olarak yorumlamak, meselenin siyasi özünü göz ardı etmek anlamına gelir.

Birincisi: Özbek Hava Kuvvetleri uzun yıllar boyunca MiG-29, Su-27, Su-24 ve Su-25 gibi Sovyet döneminden kalma savaş uçaklarına güvenmiştir. Bu da yedek parça, bakım, teknik destek ve uzmanların eğitimi alanlarında Rusya’ya şiddetli bir bağımlılık olduğu anlamına gelmektedir. Rusya, bu imkânları zaman zaman siyasi baskı aracı olarak da kullanmaktadır. Bu nedenle Taşkent’in Çin uçağını tercih etmesi, sadece yeni bir silah satın almaktan ibaret değildir; aynı zamanda askeri-teknik bağımlılığın kaynağında bir değişiklik olduğu anlamına gelmekte olup bu da Orta Asya’da on yıllardır süren Rus askeri-teknolojik üstünlüğe yönelik ciddi bir darbenin başlangıcını temsil etmektedir.

İkincisi:Son yıllarda Çin’in Özbekistan’daki varlığı ticaret, yatırım, enerji ve ulaştırma alanlarıyla sınırlı kalmıştı. Şimdi askeri savunma alanına da nüfuz etmektedir. J-10CE, gelişmiş radarlar, havadan havaya füzeler ve elektronik harp yetenekleriyle donatılabilen modern, çok amaçlı bir savaş uçağıdır. Bu nedenle bunun Özbekistan'da ortaya çıkması, Çin'in Orta Asya'daki stratejik nüfuzunun derinleştiğinin göstergelerinden biri olarak kabul edilmektedir. Kayda değerdir ki Bangladeş de aynı uçağı satın almak için müzakerelere başlamış olup, iki ülkenin jeopolitik koşulları farklı olsa da aynı uçağın tercih edilmesi, neden özellikle J-10CE sorusunu güçlendirmektedir? Bu durum sadece uçağın fiyatının ucuz olmasıyla açıklanamaz.

Üçüncüsü: Özbekistan Dışişleri Bakanlığı, politikalarında, “çok yönlülük” mefhumunu kullanmaktadır. Ancak asıl soru şudur: Özbekistan askeri kapasitesini bağımsız bir şekilde mi inşa ediyor, yoksa Rusya’ya olan bağımlılıktan çıkıp Çin’e bağımlı hale gelmeyi tamamen bağımsız stratejik bir politika olarak mı görüyor? Burada mesele, uçağın satın alındığı tarafla sınırlı değildir; aksine mesele, silahlandırma, yedek parçalar, yazılımlar, eğitim ve rehberlik, bakım ve geliştirme konularında satıcı tarafa bağımlılık durumuna kadar uzanmaktadır.

İşte en tehlikeli nokta da burada yatmaktadır: Bu uçaklar kimi koruyacak? Kesinlikle Özbekistan'ın güçlü bir savunma kapasitesine sahip olması ve hava sahasını koruma gücü olması gerekir. Ancak uçağın yeni olması, onun otomatik olarak doğru yolda kullanılacağı anlamına gelmez. Peki onu kim yönetecek? Hangi siyasi amaç için kullanılacak? Ve hangi düşmana karşı yöneltilecek? Bu soruların şu ana kadar hâlâ cevapları yok. Ancak yarın -Allah korusun- düşmanı bir kenara bırakıp silahların Müslüman kardeşlerimize yöneltilmesine asla izin verilmemelidir!

Eğer silah, Müslümanları ve ülkelerini korumaya hizmet ediyorsa ve gerçek düşmana doğru yöneltiliyorsa, bu hayırlı bir şeydir. Ama yok Müslümanlara karşı, sömürgeci çıkarları korumak için ya da dış güçlerin siyasi amaçlarını gerçekleştirmek için kullanılırsa, o zaman ne kadar modern olursa olsun, bu teknolojinin olmaması, olmasından daha hayırlıdır! Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَلا تَرْكَنُوا إِلَى الَّذِينَ ظَلَمُوا فَتَمَسَّكُمُ النَّارُ “Zulmedenlere meyletmeyin; sonra size ateş dokunur (cehennemde yanarsınız).” [Hud 113]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
İslam Ebu Halil - Özbekistan

Devamını oku...

Ermenistan, Rusya'ya Karşı Çıkıyor

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Ermenistan, Rusya'ya Karşı Çıkıyor

Haber:

Şanghay İşbirliği Örgütü toplantısına katılmak üzere Bişkek'e gelen Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan ile bir görüşme gerçekleştirdi. Taraflar, Ermenistan'ın Avrupa Birliği'ne katılma niyetini ve bu kararın Rusya ile ilişkileri üzerindeki etkisini ele aldılar.

Konuşması sırasında Putin, Erivan'ı bir kez daha Avrupa Birliği'ne katılmasının Avrasya Ekonomik Birliği ile iş birliğinde zorluklara yol açacağı konusunda uyardı. Ancak Paşinyan, bu konuda referandum düzenlenmesi meselesinin henüz olgunlaşmadığını ve nihai bir karar vermek için zamanın da geleceğini söyledi. Paşinyan şöyle dedi: “Şu anda buna ihtiyacımız yok; çünkü mevcut durumda elimizde bir alternatif yok. Aslında henüz bir alternatif oluşmadı. Eğer oluşursa, o zaman referandum yoluyla olsun ya da olmasın elbette bir seçim yapacağız.”

Görüşme öncesinde Putin, gazetecilerle yaptığı konuşmada Ermenistan meselesinin Karabağ sorunu nedeniyle başladığına işaret etti. Ayrıca Ermenistan'ın Gümrü'deki Rus askeri üssüne ihtiyacı yoksa, Rusya'nın yarın buradan çekilmeye hazır olduğu eklemesinde de bulundu.

Yorum:

Dağlık Karabağ meselesi, Ermenistan ile Azerbaycan arasındaki temel sorunu oluşturmaktadır. Tarih boyunca bu bölgede Ermeniler ve Azeriler yaşamış ve bölge Osmanlı Hilafet toprakları içinde yer almıştır. 1991'de Sovyetler Birliği'nin çöküşünün ardından yerel çatışmalar tırmanmış ve 1992 ile 1994 yılları arasında geniş çaplı bir savaşa dönüşmüştür.

2020 yılında savaş yeniden patlak vermiş ve bölgede stratejik nüfuza sahip olan Rusya, resmen arabulucu ve Ermenistan'ın güvenliğinin garantörü sıfatıyla geçici bir anlaşmaya varmayı başarmıştır. Ancak Türkiye'nin doğrudan Azerbaycan'ın yanında müdahil olması ve Amerika'nın desteği, siyasi haritayı değiştirmiştir. Bunun sonucunda Ermeniler, 2023 yılında bir gün süren savaş sırasında, Rusya'nın yardımıyla işgal ettikleri bölgeden çekilmek zorunda kalmışlardır. Bunun ardından Ermenistan, Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü'nün tüm yapılarıyla iş birliğini durdurmuştur.

2025 yılının Ocak ayında, Ermenistan’da, Avrupa Birliği’ne katılım sürecinin başlatılmasına ilişkin bir yasa kabul edildi. 8 Ağustos 2025 tarihinde, Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan ve Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev, Washington’daki Beyaz Saray’da ABD Başkanı Trump’ın huzurunda, Azerbaycan ile Ermenistan arasında barışı ve uluslararası ilişkileri tesis etmeye yönelik bir anlaşma imzaladılar. Bunun ardından Ermenistan, Amerika ve üçüncü taraflarla iş birliği içinde, toprakları üzerinde (eski adıyla Zengezur Koridoru) karşılıklı olarak bir anlaşmaya varılan Trump Uluslararası Yolu'nun inşa edilmesine ilişkin bir karara vardı. Böylece Amerika, 32 kilometre uzunluğundaki bir yolu 100 yıllığına kiralamayı başardı. Bunun sonucunda Azerbaycan'daki nüfuzunu güçlendirdi ve Rusya'nın Ermenistan üzerindeki nüfuzunu ortadan kaldırmaya yönelik bir adım attı.

Azerbaycan açısından Zengezur Koridoru, Ermenistan toprakları üzerinden Nahçıvan ile doğrudan ulaşım bağlantısı sağlayan bir güzergâhı temsil etmektedir. Amerika açısından ise Trump’ın uluslararası yol projesi, sadece bir yol inşa etmekle sınırlı kalmayacak, aksine ulaşım, enerji, dijital iletişim ve diğer alanları kapsayan geniş bir altyapı sistemini de içerecektir. Bu proje Hazar Denizi’ni aşan transit taşımacılık güzergâhına bağlanırsa, önemi yalnızca Ermenistan ve Azerbaycan’la sınırlı kalmayacaktır. Bu durumda Orta Asya, Hazar Denizi, Azerbaycan, Ermenistan, Türkiye ve Avrupa boyunca uzanan bir taşımacılık zinciri de oluşacaktır.

Böylece Ermenistan, bu güzergâhın yalnızca son noktası olmayabilir, aksine Avrasya'nın yeni ulaşım yapısında önemli bir düğüme dönüşebilir. Eğer Ermenistan, Batı ile alternatif güzergâhlar, yatırımlar ve altyapı bağlantıları elde etmeye başlarsa, onun Rus kanallarına olan bağımlılığı keskin bir şekilde azalacaktır. Dolayısıyla Ermenistan, Rusya ile ilişkilerini kesmeye çalışmıyor; aksine daha önce vazgeçilmez olan Rusya’nın rolünü kademeli olarak azaltmaya çalışıyor.

Rusya ise şu anda Ermenistan’ın ABD ile ilişkilerini güçlendirmeye devam etmesini engelleyecek bir konumda değildir; bu nedenle Ermenistan’a sadece uyarılar yöneltmekle yetinmektedir. Ayrıca Rusya, şu anda Ukrayna'daki savaşla meşguldür ki bu, yenilgiye uğramak istemediği hayati bir savaştır. Eğer bu savaşı kaybederse her şeyini kaybedeceğinin, ancak kazanırsa nüfuzunu kaybettiği bölgelerde yeniden tesis edebileceğinin farkındadır.

Buna ek olarak Amerika'nın Ermenistan'daki ekonomik nüfuzunun artması, İran üzerinden geçen alternatif güzergâhların önemini azaltmaktadır. Bu nedenle bu mesele İran açısından stratejik önem taşımaktadır. Aynı zamanda İran, Ermenistan ile kara sınırına sahip olmasından dolayı Kafkasya'ya yönelik alternatif güzergâhlarını korumakla ilgilenmektedir.

Buna göre Trump Uluslararası Yolu projesi Hazar Denizi'ni aşan Orta Koridor ile birleştirilir ve yeni lojistik projeler ortaya çıkarsa, bölgede geniş kapsamlı bir Amerikan stratejisi ortaya çıkacaktır. Ermenistan ise transit ülke olarak konumunu güçlendirecek, Azerbaycan Nahçıvan ile bağlarını kuvvetlendirecek ve Hazar Denizi bölgesinde önemli bir ulaşım merkezi olarak rolü pekişecektir. Türkiye Kafkasya ve Orta Asya ile bağlarını genişletecek, Orta Asya ülkeleri Avrupa pazarına ulaşmak için ek bir ulaşım güzergâhına sahip olacak, Avrupa ticaret için başka bir alternatif güzergâha kavuşacak ve Çin de mallarını taşımak için ek bir güzergâha sahip olacaktır.

Bu koşullar altında, temel stratejik nüfuzunu kaybedecek olan tek taraf Rusya olacaktır. Bu nedenle Putin, Ermenistan'dan referandum düzenlemesini talep etmekte ve mevcut ekonomik nüfuzunu onun üzerinde bir baskı aracı olarak kullanmaya çalışmaktadır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Akil İshakov

Devamını oku...

Müslüman Karşıtı Politikaların Tırmandığı Bir Ortamda, Müslümanların Varlığı Avrupa Toplumları İçin En Büyük Hediye Olabilir!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Müslüman Karşıtı Politikaların Tırmandığı Bir Ortamda, Müslümanların Varlığı Avrupa Toplumları İçin En Büyük Hediye Olabilir!

Haber:

Danimarka’da Ağustos ayında Hizb-ut Tahrir'in, Danimarka liselerindeki Müslüman öğrencileri hedef alarak, namaz kılma, Ramazan orucu tutma ve başörtüsü takma gibi temel İslami ibadetleri yerine getirdikleri için siyasi damgalamaya maruz kalan bu öğrencileri İslami kimliklerine bağlı kalmaya teşvik etmek amacıyla yürüttüğü başarılı kampanyanın ardından, Parlamentodaki çeşitli siyasi yelpazelerden politikacılar Müslümanlara karşı düşmanca tepkiler sergiledi. Entegrasyon Bakanı Morten Budskov, “Aşırı İslami değerlerin Danimarka’da yeri yoktur” ve “bu değerlerin yaygınlaştırılması tehlikelidir” şeklinde kesin bir açıklama yaptı!

Siyasi yansımalar ve medyadaki geniş çaplı tartışmalarla eş zamanlı olarak, milliyetçiler ve aşırı sağcı aktivistler Kopenhag'da halka açık bir yürüyüş düzenlediler; bazı katılımcılar aleni olarak İslam'ın yasaklanması çağrısında bulundular ve yoldan geçenlere karşı Nazi selamı verdiler.

Yorum:

Geçen ay Danimarka’da yaşanan olaylar, Avrupa’da yaygınlaşan daha geniş bir eğilimin sadece bir parçasından ibarettir; nitekim bu eğilim, söz konusu politikaların ve on yıllardır maruz kaldıkları İslam karşıtı propagandanın sonucu olarak aşırılıkçılıktan etkilenen bazı kesimler tarafından ifade edilen Müslüman karşıtı politikaların ve duyguların tırmanmasını temsil etmektedir. Zira Almanya'nın Saksonya-Anhalt eyaletinde, aşırı sağcı “Almanya için Alternatif” partisi %43,8 oy oranıyla ezici bir zafer elde etmiştir. Son zamanlarda Avusturya’da, Şansölye Christian Stoker ve Entegrasyon Bakanı Claudia Bauer, “siyasal İslam'a” anayasal bir yasak getirmeye çalışmaktadırlar. Aynı zamanda Fransız cumhurbaşkanlığı adayı Marine Le Pen, Fransa’daki kamusal alanlarda başörtüsü takan kadınlara para cezası uygulanması önerisini yinelemiştir.

Bu örneklerin, Avrupa’da derin bir fikri krizin -ideolojik bir çöküşün- bir yansıması olduğunu anlamak için daha fazla açıklamaya veya analize gerek yoktur. Nitekim laik rejim, özünde derin bir ikiyüzlülüğün ve çelişkilerin acısını çektiğini açıkça ortaya koymuştur; zira sözde özgürlük ve hoşgörü ilkelerinin tamamı, kararlı Müslümanlarla olan ilk ideolojik çatışmada çöküntüye uğramıştır. Kıtanın dört bir yanındaki Avrupa hükümetlerine, Müslüman toplulukları kendi kültürleri ve değerleriyle ikna etmek için her türlü fırsat sunulmasının ardından bu hükümetlerin şimdi, Müslümanların Batı’da nesiller boyu yaşamış olsalar bile İslami kimliklerine ve değerlerine hâlâ tam bir gurur ve onurla bağlı kalmaları gerçeği karşısında aciz ve umutsuz bir durumda kaldıkları görülmektedir. Ayrıca bu hükümetler, İslam’ın sağlam fikri temeline denk düşen argümanlar sunmaktan ve Müslümanları, her düzeyde krizlerin acısını çeken bir kültürün ya da soykırımı ve yerleşimci sömürgeciliği meşrulaştıran değerlerin hiçbir şekilde çekici olmadığına ikna etmekten aciz kalmışlardır; oysa Müslümanlar, kalplerinde ve zihinlerinde tüm insanlık için bir rahmet olan Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in risaletini taşımaktadırlar. Bu nedenle bu hükümetler, düşünceyi kontrol etmek, zorla asimile etmek, yasaklamak, damgalamak, ırkçılık ve korku yaymak için eski Avrupa yöntemlerine başvurmaktadırlar.

Batı'da çirkin başını uzatan aşırı sağcı canavar, kendi ellerinin eseri olup Avrupa hükümetleri, özenle ektikleri nefret ve çatışmanın sorumluluğunu taşımaktadır. Aynı zamanda Batı’da yaşayan Müslümanlar, özellikle de gençler, giderek artan sayılarla İslam’a akın ediyorlar ve İslam’ı, çökmekte olan Batı medeniyeti cephesi yoluyla ortaya çıkan insanlık düşmanı yok edici bir akidenin yerine geçecek pratik bir alternatif ve merhamet mesajı olarak taşıyorlar.

İslami kimliklerine ve değerlerine bağlı kalmaları ve İslam’ı evrensel bir mesaj olarak bilinçli, güçlü ve hikmetli bir şekilde taşımaları şartıyla Avrupa’daki Müslüman toplulukların varlığı, hükümetleri tarafından aldatma ve nefretle bir krizden diğerine sürüklenen Avrupa toplumları ve halkları için en büyük bir hediye olacaktır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
İlyas Lamrabet

Devamını oku...

İsveç: Parlamento Seçimlerine Katılmanın Riskleri!

  • Kategori İsveç
  •   |  
Hizb-ut Tahrir / İsveç:
Parlamento Seçimlerine Katılmanın Riskleri!

İsveç’teki Müslümanlara hitap eden bir dizi kayıt, İsveç’te yapılacak yaklaşan parlamento seçimlerine katılmanın risklerini ve bunun Müslümanların İsveç toplumuna entegrasyonuna nasıl yol açtığını ele alıyor.

isvec

Müslümanlar, Korkunun Eylemlerini Belirlemesine İzin Vermemelidir!
Üstad Seyyid Çelebi’nin Giriş Konuşması
Perşembe, 21 Rebiu'l Evvel 1448 H. - 3 Eylül 2026 M.

isvec

Müslümanlar dinlerinden ödün vermemelidir!
Üstad Seyyid Çelebi
Pazartesi, 25 Rebiu'l Evvel 1448 H. - 7 Eylül 2026 M.

isvec

İlgili Bağlantılar:

Hizb-ut Tahrir İsveç Resmi Web Sayfası
Hizb-ut Tahrir İsveç Facebok Sayfası
Hizb-ut Tahrir İsveç Instagram Sayfası
Hizb-ut Tahrir İsveç YouTube Sayfası

Devamını oku...

El-Vakiye TV: Anayasa Müzakereleri Programı

  • Kategori El Vakiye TV
  •   |  

El-Vakiye TV Programı: Anayasa Müzakereleri Programı

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi takipçilerine ve ziyaretçilerine yeni TV kanalı El-Vakiye TV'de yayınlanan "Anayasa Müzakereleri Programı" programını duyurmaktan mutluluk duyar. İslami Anayasa İle İnsan Yapımı Anayasalar Arasındaki… Anayasal Ayrılıkların konuşulduğu programda, Müh. Usame Es-Suveynî ile Üstad Ahmed El-Kasas arasında “Anayasa Mukaddimesi veya Esbab-ı Mucibesi” Kitabı hakkındaki diyaloglar yer alıyor. Takipte kalınız.

El-Vakiye TV

No.
BÖLÜM
İZLE
18

[Hilafet Devleti’nde Siyasi Partiler – İkinci Bölüm]

Sunan: Müh. Usame Es-Suveynî
Hizb-ut Tahrir / Kuveyt Vilayeti Üyesi

Konuk: Ahmed el-Kasas

Hizb-ut Tahrir / Lübnan Vilayeti Üyesi

H. 25 Recebu’l Muharrem 1441 - M. 20 Mart 2020

Hilafet Devleti’nde Siyasi Partiler – Birinci Bölüm
17

[Hilafet Devleti’nde Siyasi Partiler – Birinci Bölüm]

Sunan: Müh. Usame Es-Suveynî
Hizb-ut Tahrir / Kuveyt Vilayeti Üyesi

Konuk: Ahmed el-Kasas

Hizb-ut Tahrir / Lübnan Vilayeti Üyesi

H. 18 Recebu’l Muharrem 1441 - M. 13 Mart 2020

Hilafet Devleti’nde Siyasi Partiler – Birinci Bölüm
16

[İslam Nizamında Yöneticilerin Muhasebe Edilmesi]

Sunan: Müh. Usame Es-Suveynî
Hizb-ut Tahrir / Kuveyt Vilayeti Üyesi

Konuk: Ahmed el-Kasas

Hizb-ut Tahrir / Lübnan Vilayeti Üyesi

H. 11 Recebu’l Muharrem 1441 - M. 06 Mart 2020

İslam Nizamında Yöneticilerin Muhasebe Edilmesi
15

[Yöneticiler ve Onların Yönetimi Üstlenme Şartları]

Sunan: Müh. Usame Es-Suveynî
Hizb-ut Tahrir / Kuveyt Vilayeti Üyesi

Konuk: Ahmed el-Kasas

Hizb-ut Tahrir / Lübnan Vilayeti Üyesi

H. 20 Cumade’l Âhir 1441 - M. 14 Şubat 2020

Yöneticiler ve Onların Yönetimi Üstlenme Şartları
14

[Yönetim Nizamı, Vahdet Nizamıdır, Federal Nizam Değildir]

Sunan: Müh. Usame Es-Suveynî
Hizb-ut Tahrir / Kuveyt Vilayeti Üyesi

Konuk: Ahmed el-Kasas

Hizb-ut Tahrir / Lübnan Vilayeti Üyesi

H. 13 Cumade’l Âhir 1441 - M. 07 Şubat 2020

Yönetim Nizamı, Vahdet Nizamıdır, Federal Nizam Değildir
13

[Bağlılık ve Disiplin mi, Yoksa Özgürlük ve Serbestlik mi?]

Sunan: Müh. Usame Es-Suveynî
Hizb-ut Tahrir / Kuveyt Vilayeti Üyesi

Konuk: Ahmed el-Kasas

Hizb-ut Tahrir / Lübnan Vilayeti Üyesi

H. 06 Cumade’l Âhir 1441 - M. 31 Ocak 2020

Bağlılık ve Disiplin mi, Yoksa Özgürlük ve Serbestlik mi?
12

[Hilafet, Adil ve Merhametli Bir Devlettir]

Sunan: Müh. Usame Es-Suveynî
Hizb-ut Tahrir / Kuveyt Vilayeti Üyesi

Konuk: Ahmed el-Kasas

Hizb-ut Tahrir / Lübnan Vilayeti Üyesi

H. 29 Cumade’l Ûla 1441 - M. 24 Ocak 2020

Hilafet, Adil ve Merhametli Bir Devlettir
11

[İslam'da Devlet: Bir Risalet Taşıyıcısı Mı, Yoksa Gözetici Bir Otorite Mi?]

Sunan: Müh. Usame Es-Suveynî
Hizb-ut Tahrir / Kuveyt Vilayeti Üyesi

Konuk: Ahmed el-Kasas

Hizb-ut Tahrir / Lübnan Vilayeti Üyesi

H. 15 Cumade’l Ûla 1441 - M. 10 Ocak 2020

İslam'da Devlet: Bir Risalet Taşıyıcısı Mı, Yoksa Gözetici Bir Otorite Mi
10

[İslam, “Din Adamları” Mefhumunu Tanır Mı?]

Sunan: Müh. Usame Es-Suveynî
Hizb-ut Tahrir / Kuveyt Vilayeti Üyesi

Konuk: Ahmed el-Kasas

Hizb-ut Tahrir / Lübnan Vilayeti Üyesi

H. 23 Rabiu’l Ahir 1441 - M. 20 Aralık 2019

10 Anayasa Muzakereleri Programi Islam Din Adamlari Mefhumunu Tanir Mi
09

[İçtihat, Ümmetin Aklının Tacıdır]

Sunan: Müh. Usame Es-Suveynî
Hizb-ut Tahrir / Kuveyt Vilayeti Üyesi

Konuk: Ahmed el-Kasas

Hizb-ut Tahrir / Lübnan Vilayeti Üyesi

H. 16 Rabiu’l Ahir 1441 - M. 13 Aralık 2019

İçtihat, Ümmetin Aklının Tacıdır
08

[Arapça Hilafet Devleti’nin Resmi Dilidir]

Sunan: Müh. Usame Es-Suveynî
Hizb-ut Tahrir / Kuveyt Vilayeti Üyesi

Konuk: Ahmed el-Kasas

Hizb-ut Tahrir / Lübnan Vilayeti Üyesi

H. 25 Rabiu’l Evvel 1441 - M. 22 Kasım 2019

Arapça Hilafet Devleti’nin Resmi Dilidir
07

[Şeriatın, İslam Devleti’nin Tabiiyetini
Herkese İnfaz Etme Keyfiyeti]

Sunan: Müh. Usame Es-Suveynî
Hizb-ut Tahrir / Kuveyt Vilayeti Üyesi

Konuk: Ahmed el-Kasas

Hizb-ut Tahrir / Lübnan Vilayeti Üyesi

H. 04 Rabiu’l Evvel 1441 - M. 01 Kasım 2019

Şeriatın, İslam Devleti’nin Tabiiyetini Herkese İnfaz Etme Keyfiyeti
06

[Hilafet Devleti’nde İslami Tâbiiyeti Taşımak]

Sunan: Müh. Usame Es-Suveynî
Hizb-ut Tahrir / Kuveyt Vilayeti Üyesi

Konuk: Ahmed el-Kasas

Hizb-ut Tahrir / Lübnan Vilayeti Üyesi

H. 26 Saferu’l Hayr - M. 25 Ekim 2019

Hilafet Devleti’nde İslami Tâbiiyeti Taşımak
05

[Halife’nin Benimsemesi ve Kanunlar Haline Getirmesi]

Sunan: Müh. Usame Es-Suveynî
Hizb-ut Tahrir / Kuveyt Vilayeti Üyesi

Konuk: Ahmed el-Kasas

Hizb-ut Tahrir / Lübnan Vilayeti Üyesi

H. 12 Saferu’l Hayr 1441 - M. 11 Ekim 2019

05 Anayasa Muzakereleri Programi Halifenin Benimsemesi ve Kanunlar Haline Getirmesi
04

[Dâru’l İslam ve Dâru’l Küfür]

Sunan: Müh. Usame Es-Suveynî
Hizb-ut Tahrir / Kuveyt Vilayeti Üyesi

Konuk: Ahmed el-Kasas

Hizb-ut Tahrir / Lübnan Vilayeti Üyesi

H. 05 Saferu’l Hayr 1441 - M. 04 Ekim 2019

 El Vakiye TV Anayasa Müzakereleri Programı Bolum 04
03

[İslam Akidesi Devletin Temelidir – İkinci Bölüm]

Sunan: Müh. Usame Es-Suveynî
Hizb-ut Tahrir / Kuveyt Vilayeti Üyesi

Konuk: Ahmed el-Kasas

Hizb-ut Tahrir / Lübnan Vilayeti Üyesi

28 Muharrem 1441 H. - 27 Eylül 2019 M.

 El Vakiye TV Anayasa Müzakereleri Programı Bolum 03
02

[İslam Akidesi Devletin Temelidir – Birinci Bölüm]

Sunan: Müh. Usame Es-Suveynî
Hizb-ut Tahrir / Kuveyt Vilayeti Üyesi

Konuk: Ahmed el-Kasas

Hizb-ut Tahrir / Lübnan Vilayeti Üyesi

21 Muharrem 1441 H. - 20 Eylül 2019 M.

 El Vakiye TV Anayasa Müzakereleri Programı Bolum 02
01

[Neden Anayasa]

Sunan: Müh. Usame Es-Suveynî
Hizb-ut Tahrir / Kuveyt Vilayeti Üyesi

Konuk: Ahmed el-Kasas

Hizb-ut Tahrir / Lübnan Vilayeti Üyesi

14 Muharrem 1441 H. - 13 Eylül 2019 M.

 El Vakiye TV Anayasa Müzakereleri Programı Bolum 01
Devamını oku...

Türkiye’nin Suriye’deki Varlığı, Yahudi Varlığını Tehdit Ediyor mu?

  • Kategori Makaleler
  •   |  

El-Raye Gazetesi

Türkiye’nin Suriye’deki Varlığı, Yahudi Varlığını Tehdit Ediyor mu?

Üstad Salim Ebu Sebeytan’ın Kaleminden

Bu soruya cevap vermek için, Türk varlığının doğasına, Batı ile olan ilişkisine ve hem Beşar Esad rejiminin döneminin sona ermesi sırasında Suriye'deki rolüne hem de rejimin çöküşünden sonraki rolüne geri dönelim.

Türkiye, bir NATO üyesi olup bu ittifak içinde sayı ve teçhizat bakımından ikinci sırada yer almaktadır; bilindiği üzere bu ittifak, Avrupa’daki çıkarlarını gerçekleştirmek ve bunları küresel ölçekte güvence altına almak amacıyla Amerika tarafından kurulmuştur; Türkiye ise, Yahudi varlığını koruyan, ona güç sağlayan ve onu her türlü güçten ya da uluslararası hukuktan koruyan Amerika’nın yörüngesinde dönmektedir.

Türkiye’nin Suriye’deki varlığı, Suriye halkının 2011 yılında başlattığı mübarek devrimle kendisine karşı ayaklandığı Suriye rejimini korumaya yönelikti; nitekim bu devrim, Obama’nın saçlarını ağartmış, Rus rejiminin temellerini sarsmış ve dünya, bu devrimin tarihin çehresini değiştirip kartları sonsuza dek yeniden karmasından korkmuştu. Bu nedenle yıpranmış bu rejimi ayakta tutan Rus ve İran kartları tükendikten sonra, Suriye'nin evlatları tarafından kabul edilebilir bir kurtarma gemisi olarak (Sünni kartının) kullanılması kaçınılmaz bir hale gelmişti. Bu kartların kullanılması, Suriye halkına duyulan sevgi ya da sempatiden dolayı olmadığı gibi aralarında patlayıcı varillerin de bulunduğu en ölümcül silahları ve en güçlü mühimmatları kullanan suçlu rejimin işlediği suçları engellemek için de değildi; aksine hedeflerden biri, Golan Tepeleri’ni satan ve 50 yılı aşkın bir süredir Yahudi varlığının sınırlarını koruyan Beşar rejiminin, bir alternatif olgunlaşmadan önce çökmesini önlemekti. Peki Amerika nasıl oluyor da bu rejimi kurtarmak için bir devleti getiriyor ve o da Yahudi varlığı için bir tehdit oluyor?!

Sağlıklı pratik bir bakış açısıyla olaylar ve gelişmeler incelendiğinde, Türkiye rejiminin Suriye’de kullandığı kartların dört hedefe dayandığını görürüz:

  • · Birincisi: Beşar Esad rejiminin, alternatif olgunlaşana kadar düşmesini önlemek.
  • · İkincisi: Amerikan mutfağında yetiştirilen ve Suriye devriminin başlangıcından itibaren 11 yıl boyunca aşama aşama öne çıkarılan alternatifin himaye edilmesi.
  • · Üçüncüsü: Mübarek devrimi engellemek ve İslam nizamını kurmayı hedefleyen ve kendisine Ahmed Şara ve zümresinin kılıfının giydirildiği bu devrimdeki samimi ketibeleri ve liderlikleri ortadan kaldırmak.
  • · Dördüncüsü: Eski rejimin çöküşünü engellemek için bu kartın tüketilmesinin ardından, Rusya’nın Şam’daki nüfuzunun azaltılması.

Şam devrimi sırasında Türk rejimi, Halep ve diğer şehirlerdeki katliamların tekrarlanmasına asla izin vermeyeceğine dair tehdit ve vaatlerle Şam halkını doyurmuş, yeşil otobüsleriyle Şam halkını yerinden ederek, Suriye rejimi güçlerinin ve avenelerinin bu bölgeleri geri almasına yol açmış ve planına entegre olmayı reddeden savaşçıları ise tasfiye edilip yok edilmeleri için terk etmiştir. Tehcir planı, Türk rejiminin gerçekleştirdiği en tehlikeli hususlardan biriydi.

Mübarek Şam devrimini akamete uğratan asıl etken, Suriyeli grupların üç kategoriye ayrılmasıydı: sadık olanlar, değişime açık olanlar ve tasfiye edilmesi gerekenler; nitekim tam olarak da bu gerçekleşti. Şam halkının tehcir edilmesi, Türkiye’nin himayesinde gerçekleştirilmiştir ki böylece Türkiye, bölgedeki bir ortak olarak Yahudi varlığını korumak olan nihai hedefini gerçekleştirmiş oldu.

Türkiye'nin Yahudi varlığıyla sıkı ilişkileri vardır ve bu varlığın ilan edilmesinden sonra onu tanıyan ilk ülkelerden biridir; nitekim Türkiye’nin liderleri -ya da çoğunluğu- Osmanlı Hilafet Devleti'nin enkazı üzerine laik Türkiye’yi kuran Dönme Yahudilerinden oluşmaktadır. Bu ilişki, bu mutant varlığın Aksa Tufanı operasyonunun ardından yardıma ve desteğe ihtiyaç duyduğu sırada ortaya çıkıp belirginleşmiştir; zira Yahudi varlığının Gazze'deki halkımıza karşı yürüttüğü savaş boyunca ve tarihin en vahşi katliamlarını işlerken ona Azerbaycan enerjisini sağlayan bizzat odur; nitekim Yahudi varlığına enerji, mühimmat, gıda ve ilaç tedarik etmiştir; bu ise araştırmaya ve kanıta gerek olmayacak şekilde kanıtlanmış olup Erdoğan’ın partisinin birçok adamı da zaten bunu kabul etmiştir.

Yahudi varlığı, -ABD ve Türkiye tarafından desteklenen, korunan ve eğitilen “alternatif” teslim aldıktan sonra- Suriye'nin gücünün büyük bir kısmını yok eden 600 hava saldırısı düzenlemiş, hatta cumhurbaşkanlığı sarayını vurmuş ve uçakları ise Erdoğanlı Türkiye rejiminin gözü ve kulağı önünde gece gündüz Suriye semalarını ihlal etmiştir; buna rağmen Türkiye rejiminden utangaç bir eleştiri ve kınamadan, sahte tehdit ve göz dağından, içi boş gürültüden ve Don Kişot’un kahramanlıkları gibi havada kalan kahramanlıklardan başka bir şey görmedik; hatta Yahudi varlığının arbedesinin ateşi, Türkiye’nin Suriye’deki varlığının başlangıcından itibaren onun koruması altında olan Ebu Zuhur Askeri Havaalanı’na kadar ulaşmıştır; peki denklem değişti mi? Kesinlikle hayır; Yahudi varlığının yaptığı şey, eski ABD Başkanı Joe Biden’ın, Yahudi varlığının kendisine atfedilen “uzun kol”, “yenilmez güç” ve “bölgedeki gelişmiş devlet” imajını yitirmesinin ardından dile getirdiği şeydir (Yahudi varlığı, kaybettiği caydırıcı gücünü geri kazanmaya başladı).

Bu nedenle mevcut Türkiye'nin, Yahudi varlığına ve Hilafete yönelik bakış açısı, Mustafa Kemal dönemindeki Türkiye’den farklı değildir. Erdoğan, devletin laik olduğuna inanmakta olup bunu defalarca açıklamıştır; bu nedenle Amerika’nın yörüngesinde dönen ve ona bağlı olan Türk rejiminin, Yahudi varlığı için bir tehdit kaynağı olması mümkün değildir; bu da Yahudi varlığının liderleri tarafından da bilinmektedir. Ancak Aksa Tufanı operasyonu öncesindeki caydırıcılık gücünü, kaybettiği itibarı ve sahip olduğu imajı yeniden kazanması; bu arbedenin ABD, Türkiye ve Arapların iş birliğini gerektirmektedir.

Kaynak: El-Raye Gazetesi-616. Sayı-09/09/2026

Devamını oku...

Bangladeş ve Mekke Anlaşması: Müslümanların Umudu ve Acı Gerçeklik

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Bangladeş ve Mekke Anlaşması: Müslümanların Umudu ve Acı Gerçeklik

Haber:

Bangladeş, bu ayın başlarında Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan savunma anlaşmasına katılabilir. Bangladeş Dışişlerinden Sorumlu Devlet Bakanı Hamayun Kabir, Pazartesi günü gazetecilere yaptığı açıklamada, ülkesinin Mekke Anlaşması olarak bilinen anlaşmaya katılmaya davet edildiğini söyledi, ancak davetin kimin tarafından yapıldığını belirtmedi. Anlaşma, üç ülkeden herhangi birine yönelik herhangi bir silahlı saldırının, hepsine yönelik bir saldırı olarak kabul edileceğini öngörmektedir; bu, NATO gibi büyük askeri ittifakların kolektif savunma mantığına yakın bir formüldür. Bangladeş'in katılımı, Hindistan ve Pakistan gibi iki nükleer rakibin civarında olması göz önüne alındığında, büyük jeopolitik bölünmelerden uzak durmaya çalışan bir ülke olarak sahip olduğu bölgesel konumunu sarsabilir. Bangladeş-Pakistan güvenlik ittifakının, Yahudi devletiyle güçlü ilişkileri bulunan Hindistan tarafından bir tehdit olarak görülmesi muhtemeldir. (Middle East Eye, 25 Ağustos 2026)

Yorum:

Bangladeş'teki ve dünyanın dört bir yanındaki birçok Müslümanda, Bangladeş'in Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan ile bir savunma paktına katılma ihtimali haberi derin ve doğal bir duygu uyandırmaktadır. Şüphesiz bu, her müminin kalbinde kök salmış bir duygu olup, İslam ümmetinin tek bir varlık altında birleşmiş olarak durduğunu görme özlemidir. Zira Müslüman ülkelerin birbirlerini savunmaktan söz ettiğini gördüğümüzde, bu bize umut vermektedir. Bu, hepimizin hayalini kurduğu birliğe doğru atılmış küçük bir adım gibi görünmektedir; zira kardeşlerimiz ve bacılarımız sınırlarla bölünmeyecek, aksine onları ortak şehadet sancağı koruyacaktır. Bu özlem güzel ve doğaldır.

Bununla birlikte duygularımızın, durumun hakikatini görmemizi engellemesine izin vermemeliyiz. Nitekim Müslüman ülkeleri arasındaki bu sözde askeri ittifaklar, zahirde göründükleri gibi olmaktan son derece uzaktır. Zira bu askeri ittifaklar, kendi özel İslami gereklilikleri doğrultusunda hareket etmiyorlar, aksine çoğu zaman nihayetinde Batı hegemonyasına fayda sağlayan gizli gündemlere hizmet ediyorlar. Zamanlamaya bir bakın: ABD, özellikle İran olmak üzere yaşadığı çatışmalar nedeniyle tükenmiş durumdadır. Bu yüzden bölgedeki askeri yükünü paylaşmak için yeni bir vekalet ittifakı kurmak istemesi şaşırtıcı değildir. Zira bu anlaşma, ümmetin kalkınmasıyla ilgili değildir; aksine güçlülerin çıkarlarına hizmet etmekle ilgilidir.

Acı gerçek şu ki, gerçek İslam birliğinin, ulus devlet çerçevesi içinde var olması mümkün değildir. Bu yüzden Batı, bizi bölmek için ulus devlet sistemini dayatmaktadır. Ama bizim aramızı ayıran yapay sınırlara tutunarak ümmetin birliğinin sağlanması mümkün değildir. Bunu daha önce de gördük; zira İslam İşbirliği Teşkilatı, tüm sözlerine rağmen Filistin ya da Keşmir için hiçbir şey yapmamıştır. Sözde yöneticilerimiz ise, içi boş vaatlerle insanları defalarca aldatmışlardır.

İslam birliğine giden tek gerçek yol, Batı’nın egemenliğinden kurtulmak, sömürgecinin türettiği bu sınırları yıkmak ve Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafeti kurmaktır; zira hepimizi Allah’ın hükümleri altında birleştirecek tek ve adil olan sistem Hilafettir. Bu yüzden o zamana kadar bu anlaşmalar, vehimler ve komplolardan başka bir şey değildir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Muhammed Şiraz - Bangladeş

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER