Çarşamba, 21 Şevval 1447 | 2026/04/08
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Amerika ve Beslemesi Yahudi Varlığı, Ümmete Karşı Yürüttüğü Savaşı Sürdürüyor!

Amerika Birleşik Devletleri, Knesset’in Filistinli esirlere idam cezası getirmesinin ardından, 30 Mart 2026 Pazartesi günü yaptığı açıklamada, Yahudi varlığının kendi kanunlarını çıkarma hakkına saygı duyduğunu belirtti. ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü yaptığı açıklamada “ABD, terörden suçlu bulunan kişiler için İsrail’in kendi yasa ve cezalarına karar vermeye dair egemenlik hakkına saygı duyuyor.; İsrail’in bu tür tedbirleri adil bir dava ve uygun adil yargılama güvenceleri ile koruma yöntemlerine saygı çerçevesinde uygulayacağına güveniyoruz” dedi.

Amerika ve beslemesi Yahudi varlığı; son iki yılı aşkın süredir Mübarek Toprak Filistin’de, İmam Müslim ve İmam Buhari’nin diyarında (Orta Asya), Lübnan’da ve diğer yerlerde döktükleri kanlara doymamış olmalılar ki şimdi de Yahudi varlığı, Amerika’nın onayıyla, çoğu cepheden değil evlerinden kaçırılarak esir edilen Filistinlileri katletmeye ve tasfiye etmeye başladı. Esirlere insani muameleyi öngören tüm uluslararası hukuk ve örfleri hiçe sayan bu uygulama, Müslümanlara karşı yürütülen kanlı sömürgeci sicilin yeni bir halkasıdır. Amerika ve Yahudi varlığı, tarihte eşi benzeri görülmemiş cürümlere imza atmışlardır.

Amerika ve beslemesi Yahudi varlığının “insan hakları, özgürlük ve demokrasi” sloganları yerini artık açıkça kan ve ölüm siyasetine bırakmıştır. Politikaları artık aldatmaca ve yalan üzerine değil, açıkça katliam üzerine kuruludur. Kanlı yüzleri ve gerçekleri açığa çıktığı için dünyada ve İslam beldelerinde stratejilerini pazarlama yöntemlerini artık halkları zorla boyun eğdirme ve sindirme üzerine dayalıdır. Bu stratejiye karşı çıkan herkesi, çocuk, yaşlı, esir, özgür demeden öldürüp kanını içmektedirler. Hatta İran rejimi gibi on yıllardır kendilerine hizmet edenleri bile öldürmektedirler. Nitekim Amerika, kendisinin her emrine itaat eden İranlı liderlerin sırf uydusu olmayı reddettikleri için kanlarını akıtmıştır. Bununla da yetinmeyip köprüler, elektrik santralleri, üniversiteler, okullar ve evler gibi altyapıları, evlerinde ve merkezlerinde güven içinde olan masum Müslümanların başına yıkmışlardır. Amerika’ya isyan etmeyi ve kendi çıkarlarını düşmanlarının çıkarlarından üstün tutmayı onlara haram kılmışlardır!

Şayet İslam Ümmet’in bir Halife’si olsaydı, Amerika ve beslemesi Yahudi varlığı Mübarek Toprak Filistin’de ve İmam Müslim ile Buhari’nin yurdunda mustazaf (ezilmiş) Müslümanlara karşı bu kadar azgınlaşabilir miydi? Zira Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

إِنَّمَا الْإِمَامُ جُنَّةٌ يُقَاتَلُ مِنْ وَرَائِهِ وَيُتَّقَى بِهِ“İmam ancak bir kalkandır. Arkasında savaşılır ve onunla korunulur.” [Müslim] Bu yüzden fakihler, Müslümanları Allah’ın indirdikleriyle yönetecek ve kendisiyle korunacakları bir Halife var etmek için çalışmayı farzların tacı olarak nitelendirmişler, boynunda bir Halife’ye biat olmadan ölen kimsenin cahiliye ölümü üzere öleceğini belirtmişlerdir. Nitekim Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

وَمَنْ مَاتَ وَلَيْسَ فِي عُنُقِهِ بَيْعَةٌ مَاتَ مِيتَةً جَاهِلِيَّةً“Kim boynunda biat halkası olmadan ölürse cahiliye ölümüyle ölmüş olur.” [Müslim] Bu nedenle Amerika ve Yahudi varlığı, Müslümanların Ömer Faruk ve Abdülhamid Han gibi bir Halifeleri olana dek, Allah ve Müslümanların mukaddesatını ayaklar altına almaya devam edecektir. İşte bu sebeple, Ümmet’i bir araya toplayacak bir Halife var etmek için çalışmak, Allah’ın Müslümanlara farz kıldığı en büyük farzlardan biridir. Zira Halife olmadan İslam zayi edilmeye ve Müslümanların mukaddesatı çiğnenmeye devam edilecektir. Usul kaidesine göre; “Bir vacibin ancak kendisiyle tamamlandığı şey de vaciptir”, hele ki bu vacip farzların tacı ise durum nasıl olur?!

Bugün Müslümanların işlerini güden ve onları bu kan emici kurtlardan koruyan bir çoban mevcut değildir. Öte yandan bu devletler, kendi içlerinde yaşayan milyonlarca Müslüman’a da değer vermemektedirler. Çünkü başta Amerika olmak üzere Batı’daki Müslüman topluluklar, rejimlere bağlı sesler (ajanlar) aracılığıyla kandırılarak ve aldatılarak ehlileştirilmiş ve Batı toplumları içinde eritilmeye çalışılmıştır. Onlara, Batılı devletlere bağlılığın bir görev olduğu telkin edilmiş ve bu devletlerin seçimlerine katılmanın, onların politikacılarını desteklemenin normal hatta farz olduğu söylenmiştir. Oysa ister iktidar ister muhalefet olsun bu siyasi partilerin Müslüman beldelerini sömürmek ve kutsallarını çiğnemekten başka bir programları yoktur. Eğer Batı’daki Müslümanlar, şer’i ölçüler dahilinde dinlerine ve ümmetlerine hizmet eden ve kendilerini temsil eden bir iradeye sahip olsalardı, ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü esirlerin idam edilmesi yasasına “saygı duyuyoruz” şeklinde bir açıklamaya yapmaya cesaret edebilir miydi? Bu nedenle Müslüman topluluklar, İslam’ı sömürgeci Batı ideolojisine karşı bir uygarlık alternatifi olarak taşımalı ve siyasi partilerden bağımsız bir baskı gücü oluşturarak bu rejimler üzerinde etkili olabileceğini fark etmelidir.

Ey Amerika’daki Müslümanlar, ey akıl sahipleri! Amerika ve beslemesi Yahudi varlığının, tüm insani ve ahlaki değerleri çiğnediği artık apaçık ortadadır. Eğer siz bu sistemi yönetenleri hesaba çekmezseniz hem dünya halkları hem de ümmet sizi bu suskunluğunuzdan dolayı hesaba çekecektir. Bu, Allah katında büyük bir günahtır. Bilin ki; insanlar arasında adaleti sağlayabilecek ve çifte standart uygulamayacak olan tek sistem yüce İslam’dır. İslam’ı, adil bir nizam ve uygarlık alternatifi olarak benimsemelisiniz. İslam nizamı zenginle fakiri, güçlüyle zayıfı bir tutacaktır. Nitekim Ömer RadıyAllahu Anh, güçlünün zayıfa tahakkümünü şu sözüyle reddetmiştir: “Annelerin hür olarak doğurduğu insanları ne zamandan beri köleleştirdiniz?” Haydi Hizb-ut Tahrir ile birlikte çalışın. Hizb, bir uygarlık alternatifine sahiptir. İslami ülkelerde Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafet’i kurmak, Batı’dakileri ise kapitalizmin karanlıklarından ve zulmünden İslam’ın aydınlığına ve adaletine çıkarmak için çalışmaktadır.

قُلْ يَا أَهْلَ الْكِتَابِ تَعَالَوْا إِلَى كَلِمَةٍ سَوَاءٍ بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمْ أَلَّا نَعْبُدَ إِلَّا اللهَ وَلَا نُشْرِكَ بِهِ شَيْئاً وَلَا يَتَّخِذَ بَعْضُنَا بَعْضاً أَرْبَاباً مِنْ دُونِ اللهِ فَإِنْ تَوَلَّوْا فَقُولُوا اشْهَدُوا بِأَنَّا مُسْلِمُونَ“De ki: “Ey Kitap ehli! Ancak Allah’a kulluk etmek, O’na bir şeyi eş koşmamak, Allah’ı bırakıp birbirimizi Rab olarak benimsememek üzere, bizimle sizin aranızda müşterek bir söze gelin”. Eğer yüz çevirirlerse: “Bizim Müslüman olduğumuza şahit olun” deyin.” [Ali İmran 64]

Devamını oku...

Ey İktidar Sahipleri! Kefene Sarılmadan Önce İçki Fabrikalarını Derhal Kapatın!

Binlerce kez olduğu gibi, yine sarhoş bir sürücü yüzünden masum bir can daha yitip gitti. Son yaşanan bu hadise gerçekten yürek parçalayıcıdır; bir araç kamerasına yansıyan görüntülerde, motosiklet sürücüsü kurbanın, bir arabaya çarpmadan önce havaya fırlayıp defalarca takla attığı ve anında can verdiği görülüyor. Bu kaza, aşırı hız yapan ve birkaç aracı hatalı sollarken kurbanla kafa kafaya çarpışan sarhoş bir sürücünün hatasıdır. Buna benzer yüzlerce, hatta bildirilmeyen vakalar da eklenirse belki de binlerce hadise yaşanmıştır; ancak ne yazık ki hükümet, bu meseleyi kökten çözmek bir yana gerekli ciddiyetle bile ele almamıştır!

İçki, küçük marketlerde ve eğlence merkezlerinde hâlâ serbestçe satılmaktadır. İçki fabrikaları hala üretime devam etmekte, hükümet düzenli olarak onların ruhsatlarını yenilemektedir. Bu fabrikaların kapatılması ve açık satışın durdurulması talep edildiğinde ise hükümet yetkilileri, Malezya’daki çok kültürlü yapıyı gerekçe göstererek içki tüketiminin gayrimüslimler için kısıtlanamaz bir hak olduğunu savunmaktadır. Daha da kötüsü, bu içki fabrikalarının kapatılması durumunda oralarda çalışan işçilerin geçim kaynaklarını kaybedecekleri bahanesiyle bu fabrikaları savunan müftüler bile var! Bunun da ötesinde, hükümet içki vergilerinden büyük gelirler elde etmektedir. Görünüşe göre bu fabrikaların arkasında hukukun üstünde olan ve kapatılmalarına izin vermeyen bazı güç odakları bulunmaktadır.

İşte tüm bu gerçekler, hükümetin içki fabrikalarını kapatmasını veya aleni satışını durdurmasını neredeyse imkânsız hale getirmektedir. Hatta kendisini “İslami” olarak tanımlayan önceki hükümet döneminde bile, iktidara gelmeden önceki sert muhalefetine rağmen, içki üretimi ve satışı aynen devam etmiştir. Dolayısıyla tarih göstermektedir ki, demokratik siyasi partiler iktidarda olduğu ve demokratik sistem haram olan bu tür uygulamalara izin verdiği sürece, içki bu toplumu ifsat etmeye devam edecektir.

Gerçekte şu ki, sarhoş sürücüleri yollarda birer trafik canavarına dönüştüren şey, bizzat içki fabrikalarının varlığı ve içkinin alenen satışıdır. Hiç şüphe yok ki bu trafik canavarları, bu şeytani içeceğin etkisi altındayken yaralanmalara, ölümlere veya maddi hasara yol açtıklarından dolayı suçludurlar. Ancak, hükümetin içki fabrikalarına çalışma ruhsatı vermesi ve içkiyi alenen satması çok daha büyük bir cürümdür! Zira peş peşe yaşanan bu trajedilerin temel kaynağı veya asıl müsebbibi bizzat hükümettir!

Liderlerinin ve halkının çoğunluğu Müslüman olan ve İslam’ı resmi dini olarak kabul eden bir ülkenin, her yere yayılmış görkemli içki fabrikalarına ve satış mağazalarına sahip olması akıl alır gibi değildir. Dahası İslami ve İslam’ın bir koruyucusu olduğunu iddia eden ve dahası Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat yolunda yürüdüğünü savunan bir devletin, bu şeytani içeceğin kendi topraklarında bu kadar geniş çapta üretilmesine ve kullanılmasına izin vermesi akıl alır gibi değildir! Acaba hangi Sünnet tüm bunlara cevaz vermektedir?

Hizb-ut Tahrir olarak biz, hükümeti defalarca muhasebe ettik; sadece haramlığından dolayı değil, sebep olduğu yıkımdan dolayı da içki fabrikalarının kapatılması ve alenî satışın derhal durdurulması için çağrıda bulunduk. Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in içkiyle bağlantılı on kişiye lanet okuduğunu her zaman hükümete hatırlattık. Hükümetin bu çağrıları görmezden ve duymazdan geleceğini bilsek de, tekrar tekrar hatırlatmaya devam edeceğiz. Kıyamet günü mesajı tebliğ ettiğimize şahit olabilmemiz için, Kur’an-ı Kerim’in ayetlerini ve Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in hadislerini zikretmekten asla usanmayacağız. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyuruyor:

يَاأَيُّهَاالَّذِينَآمَنُواإِنَّمَاالْخَمْرُوَالْمَيْسِرُوَالْأَنْصَابُوَالْأَزْلَامُرِجْسٌمِنْعَمَلِالشَّيْطَانِفَاجْتَنِبُوهُلَعَلَّكُمْ“Ey iman edenler! Şarap (içki), kumar, dikili taşlar (putlar), fal ve şans okları birer şeytan işi pisliktir. Bunlardan uzak durun ki kurtuluşa eresiniz.” [Mâide 90] Enes bin Malik’ten rivayet edildiğine göre

لَعَنَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ فِي الخَمْرِ عَشَرَةً: عَاصِرَهَا، وَمُعْتَصِرَهَا، وَشَارِبَهَا، وَحَامِلَهَا، وَالْمَحْمُولَةُ إِلَيْهِ، وَسَاقِيَهَا، وَبَائِعَهَا، وَآكِلَ ثَمَنِهَا، وَالمُشْتَرِي لها، وَالمُشْتَرَاةُ لَهُ“Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şarap (içki) konusunda on kişiyi lanetlemiştir: Sıkana, sıktırana, içene, taşıyana, kendisine taşınana, sunana (sakiliğini yapana), satana, parasını yiyene, satın alana ve kendisi için satın alınana.” [Tirmizi ve İbn Mace]

Ey yöneticiler! Sizler Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in lanetlediği bu on sınıfın başı ve hamisi olduğunuzu unutmayın. Daha ne kadar bu halde kalacaksınız? Unutmayın ki; şeytan sizin kendi adımlarını takip etmenizi ve helak olmanızı istemektedir. Şeytan sizi helake sürüklemek isterken, Allah sizi itaate ve kurtuluşa çağırmaktadır. Eğer kalplerinizde zerre kadar iman ve takva kaldıysa, Rabbinizin ve Peygamberinizin emrine itaat edin ve sizi bu lanetli şeytani işe bağlayan her türlü bağı koparıp atın.

Ey yakında iktidardan düşecek olanlar! Şeytanın içeceğini üreten tüm içki fabrikalarını derhal kapatın, satışını durdurun ve Rabbinize tövbe edin. Unutmayın! Şu an, size verilen yetkiyi kullanabildiğiniz, size verilen gözler hala görebildiği, size verilen kulaklar hala duyabildiği ve hala nefes alabildiğiniz sürece Allah size bir fırsat tanımaktadır. Fakat çok yakında -evet, çok yakında- tüm bunları sizden çekip alacaktır! Bu yüzden size bir kez daha hatırlatıyoruz: Gözleriniz kapanmadan ve kefene sarılmadan önce tüm içki fabrikalarını derhâl kapatın! O vakit geldiğinde her şeyin üzeri mühürlenecek ve pişmanlık size hiçbir fayda sağlamayacaktır.

Allah’ım şahit ol ki biz tebliğ ettik.

Devamını oku...

Güç Yanılsaması ve Kibir

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Güç Yanılsaması ve Kibir

Kibirli kişi, düşüş anını göremez; çünkü o, güç yanılsamasında boğulmuştur. Trump'ın açıkladığı da işte budur; zira Trump da, sanki dünyaya tepeden bakıyormuşçasına kendi yanılsamasında boğulmaktadır. Trump, sahip olduğu maddi güç ve üstünlük unsurlarına güveniyor ama bu güç unsurlarının bir gün kendi aleyhine bir yüke dönüşebileceğini unutuyor; yani bu kibirli adamın, dünyadaki en büyük maddi güce sahip olmasından dolayı övünmesi, kibrinin bir tezahüründen başka bir şey değildir.

Eskiden beri hayatın sünneti böyledir; yani bir yükseliş olur, ardından bir duraklama, sonra da sahibinin iş işten geçtikten sonra fark ettiği bir düşüş olur.

Kur'an-ı Kerim bize, büyük bir güce ulaşmış ve bu güç sayesinde kendilerini tüm hesapların üstünde gören milletlerin haberlerini anlatmıştır; örneğin kibirlerinden dolayı şöyle diyen Âd ve Semud kavimleri gibi: مَنْ أَشَدُّ مِنَّا قُوَّةًBizden daha güçlü kim var?” [Fussilet 15] Ama onlara cevap, teorik olarak değil, aksine hadaratları hiç kimseye ayrıcalık göstermeyen Allah’ın sünnetleri karşısında çöktüğünde, pratik olarak gelmiştir. Yani onların çöküşü de aniden olmamıştır; aksine kibir, hakkı göz ardı etme ve dengeleri koruyan değerleri hafife alma gibi bir birikimin sonucunda gerçekleşmiştir. İşte Amerika'nın bugün yaptığı şey de, bizim daha önce gördüğümüzün aynısı ya da onun bir benzeridir.

Trump, asrın tiranı olup askeri makinesinin Müslümanların şehirlerini yerle bir edip yok etmesiyle övünmektedir; ama o, şayet Müslümanların kendilerini savunacak, haklarını koruyacak ve onurlarını muhafaza edecek bir devletleri olsaydı, bunların hiçbirinin yaşanmayacağını çok iyi biliyor.

Müslümanların topraklarını parçaladıktan sonra başımıza diktikleri yöneticilerden oluşan bekçilerin yardımıyla ülkemizde arbede çıkarmaya ve istedikleri gibi hareket etmeye başladılar; zira bu bekçi yöneticiler, uçakları için askeri üsler ve kışlalar ve Müslümanların şehirlerini yerle bir eden füzeleri için de üsler olsun diye düşmanlara hava sahasını açtılar. Ayrıca suçlu yöneticiler, Müslümanların servetlerini darmadağın ettiler ve onları düşmanlarına vererek, Müslümanlara karşı savaş açmak için düşmanların donanmalarını finanse etmelerini sağladılar.

Eğer evlatlarının onurunu savunan bir ümmet olsaydı, bu olanlar asla olmazdı. Nitekim İslam ümmeti, bedeni üzerinde nurun parıldadığı ve içinde ise iman nabzının attığı tek bir gemiydi. İşte o zamanlar Müslümanlar sırf dağınık halklar değillerdi, aksine tek bir beden gibiydiler; dolayısıyla adalet onların kanunları, onur kalkanları ve vahdet ise güçleriydi.

Ey Müslümanlar: Bizler vahdetimizi kaybettiğimizde, saldırganlara karşı kendimizi koruma gücümüzü de kaybettik. Bugün olanlar ve kendi beldelerimizin merkezinde işgal edilmemiz, devletimizden ve izzetimizden vazgeçmemiz yüzünden bizlere isabet eden zayıflık ve kırılganlığın en belirgin göstergesidir.

Başta büyük şeytan olmak üzere Batı, güç dengelerinin sonsuza dek sabit kalacağını düşünüyor olabilir; ancak gerçekte bu güç dengeleri en tehlikeli aşamalarına girmiştir; zira kibrin sesi yükselmeye başladığında erozyon başlar ve güç faktörleri zayıflık nedenlerine dönüşür.

Bu anlam sadece geçmişle sınırlı değildir; aksine her dönemde tekrarlanmaktadır; zira devletler, güçlerinin zirvesine ulaşıp tarihin o anda sona erdiğini ve güç dengelerinin sonsuza dek sabit kalacağını düşündükleri anda, yıkılışlarına doğru geri sayım başlamış olur. Bu sünnet, sadece vaaz niteliğinde bir fikir değildir, aksine gerçekliklerin de tanık olduğu bir hakikattir; zira kaç büyük güç egemen olup sonra yok olmuştur ve kaç zayıf ümmet, gücün sebeplerine bağlandığında kalkınmıştır. Hegemonya kalıcı olmadığı gibi güç de sonsuz değildir; aksine günler birbirini takip ederek dönüp durur; nitekim Allah, değişmeyen hassas bir dengeye göre bazı kavimleri yüceltir ve diğerlerini de alçaltır.

Belki de herhangi bir güce isabet edebilecek en tehlikeli şey, kendisinin bu sünnetlerden bir istisna olduğunu sanması ve sahip olduklarıyla gururlanmasıdır. İşte bu azgın ve zorba Amerika, bu gerçeği somutlaştırmaktadır. Çünkü hayatta kalmak sadece en güçlü olanların değildir; bakın onların iğrenç medeniyetleri insanlığı çürütmüş ve skandallarıyla çalkalanan suçları dünyayı doldurmuştur.

Ey Müslümanlar: Ümmetinizin ihtişamı, atalarınızın övünçleri, seleflerinizin kahramanlıkları ve değerli hazinelerle dolu tarihiniz; evet tüm bunlar size, ihtişamınızı geri kazanmanız ve kendinizi ve ülkelerinizi kurtarmanızın yanı sıra kardeşlerinizi de katliamdan, kanların ve malların ihlal edilmesinden kurtarmanız amacıyla ayrılıkçı unsurları terk etmeniz için çağrıda bulunuyor.

Amerika ve Yahudiler tüm hukuka ve tüm insani ilkeye muhalefet ettiler ve hayvanların kanunu dışında hiçbir şeye aldırış etmediler; nitekim geriye sadece, Batı dünyasındaki bu kibirli ve zalim adamın atalarına, zincirlerin nasıl kırıp bağların nasıl parçalandığını öğreten sizler kaldınız. Ölümsüz sisteminiz sayesinde insan haklarını yücelten ve bunu on dört asırdan fazla bir süre tatbik eden sizlersiniz; o halde başlarınızın üzerinde gözleri alan Amerikan kılıcı sallanırken alaycılara aldırış etmeyin.

Haydi halkına asla yalan söylemeyen bu lider sizi, kurtuluş gemisine, eski ihtişamınızı ve izzetinizi geri kazanmaya, azminizi bilemeye, yücelik ve egemenliğe giden yolda yarışmaya ve bunu esintilerin kanatlarıyla yaymaya davet ediyor.

Sloganınız, merhaba, tarih tekerrür ediyor ve bizi kendisi için büyüdüğümüz olaylara ve bize öğretilen tutumlara davet ediyor olsun ki böylece çocuklar ve torunlar, atalarının ve ecdatlarının yazdığı gibi kendi elleriyle şanlı sayfalar yazsın ve bu ümmetin ilerlemesi ve şanlı sancağı mücadeleyle dolu hayatın en yüksek zirvesinde dalgalandırmak için bize bir fırsat sunsun. Güzel akıbet muttakilerindir.   

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan

Munis Hamid – Irak

Devamını oku...

Allah Onları Kahretsin; Zararlı Yöneticiler İbret Alırlar Mı Acaba?

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Allah Onları Kahretsin; Zararlı Yöneticiler İbret Alırlar Mı Acaba?

Haber:

Ukrayna Devlet Başkanı Zelenski, Rusya’nın, Ukrayna güçlerinin ABD aracılığıyla Donbas’tan çekilmesi ve barışçıl bir çözüme onay verilmesi için iki aylık bir süre içeren sinyaller ilettiğini açıkladı. (Ukrayna Arapça Haber Ajansı)

Yorum:

Ukrayna'nın Rusya ve Amerika'ya sunduğu tüm tavizlere ve savaş öncesinden beri Amerika'nın Rusya'yı kışkırtıp savaşa sürüklemesi emrine boyun eğmesine rağmen, Amerika ona hiç merhamet etmemiş ve onu her düzeyde felaket bir duruma sürüklemiştir; bakın işte şimdi de Rusya, sanki Donbas'ı işgal eden Rusya değil de Ukrayna'ymış gibi Donbas bölgesinin tamamını kendisine bırakmasını talep etmektedir!

Tüm bunlar, Trump'ın Avrupa fonlarıyla Ukrayna'ya silah sağlayan ajansı kapatma tehdidinin ortasında yaşanmaktadır; hem de Zelenski kendini, Amerika'nın İran'a karşı savaşında bu ajansın hizmetkârı olarak sunmasına rağmen.

Ülkelerini tehlikeye atıp her türlü açgözlünün yağmalamasına terk edenlerin durumu işte budur ki bunda şaşılacak bir şey de yoktur.

Acaba ülkemizdeki aşağılık ve utanç verici yöneticiler, kendilerine ve başkalarına, uğruna tüm halklarını ve kaynaklarını feda ettikleri efendileri tarafından yaşatılan bu aşağılanmadan ders alacaklar mı? Ne kadar hizmet ederlerse etsinler efendileri onları ayağındaki bir ayakkabı olarak bile kabul etmeyeceklerdir; Allah onları kahretsin!

Allah’ım bizi, sömürgecilikten, onun zararlı yöneticilerden oluşan kuyruklarından ve onların ekini ve nesli yok eden yakın çevresinden bir an önce kurtar.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan

Dr. Muhammed Süleyman

Devamını oku...

Avrupa İle Amerika Arasındaki Gerilim!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Avrupa İle Amerika Arasındaki Gerilim!

Haber:

ABD Başkanı Donald Trump’ın ABD’nin Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü’nden (NATO) çekilme olasılığına ilişkin açıklaması, Avrupa’da “uluslararası hukuku ihlal etmek için kurulmamış bir askeri ittifak” olarak görülen NATO’ya yönelik bağlılıklarını teyit eden tepkilere yol açtı. (El Cezire)

Yorum:

Trump’ın tehditkar açıklamaları, NATO’dan fiili bir çekilme olmaktan çok, müzakerelerde baskı aracı olarak tırmanan bir söylem kullanmaktan başka bir şey değildir; zira bu açıklamaların hedefi, NATO içindeki yüklerin yeniden dağıtılmasını sağlamak ve ortaklık mantığını, çıkar ittifakı ya da Amerika’ya tam boyun eğme mantığına dönüştürmektir. Bu yüzden Avrupalılar, kendilerini çevreleyen tüm risklere ve Avrupa ülkelerinde ortaya çıkmaya başlayan zayıflığa rağmen bunu reddetmeye çalışmaktadırlar.

Avrupa, doğrudan askeri müdahale konusunda tereddüt etmektedir; zira bu, NATO’yu başka bir nükleer güçle karşı karşıya getirerek kontrol edilemez bir tırmanışa dahil edebilir; bu nedenle NATO, en tehlikeli kararın, savaştan çekilmek değil savaşa girmek olduğunu düşünmektedir.

Dolayısıyla onlar vekalet savaşına başvuruyorlar, yani silah, eğitim ve benzerleri gibi dolaylı olarak askeri destek sağlıyorlar; zira onların görüşen göre bu, rakibi zayıflatmakta ve kendileri için gereksiz olan topyekûn bir savaştan kaçınmalarını, diğer bir deyişle bedel ödemeden kazanç elde etmeyi sağlamaktadır.

Avrupa'daki farklılıklar oldukça büyüktür; zira doğu Avrupa ülkeleri daha sert bir tutum sergilerken, Batı Avrupa ise ülkeleri daha temkinli davranmaktadır; çünkü Doğu ve Batı Avrupa arasında, enerjiye bağımlılık oranları, coğrafi konum farklılıkları, tehlikeye yakınlık veya uzaklık ve halkların karakteri açısından farklar olduğu gibi siyasi ve askeri beklentiler ve kapasiteler konusunda da farklılıklar söz konusudur.

Avrupa genelinde, uzun süreli savaşların maliyetli olduğu ve garantili bir sonuç vermeden ülkeleri tükettiği yönünde bir kanaat hakimdir; bu nedenle Avrupa kamuoyunun baskısı altında hareket ederken bir yandan da sürekli ekonomik krizleri göz önünde bulundurmaktadır. Amerika ile Avrupa arasında öncelikler konusunda bir anlaşmazlığın olduğu da cabası; zira Avrupa, Amerika’nın aksine Rusya’nın oluşturduğu tehdidin Çin’inkinden çok daha önemli olduğunu düşünmektedir.

Avrupa, İran'ın NATO ittifakı için doğrudan bir tehdit oluşturmadığını düşünüyor; zira savaşın başlatanların Amerika ve Yahudi varlığı olduğunu, İran'ın ise hiçbir NATO üye ülkesine doğrudan saldırmadığını belirtiyor ve mevcut çatışmanın Atlantik değil, bölgesel olduğunu düşünüyor.

Ancak Amerika, Avrupa'yı savaşa girmeye zorlamamakta; aksine savaşın dışında kalmanın maliyetini artırmakta ve savaşa girmenin maliyetini ise düşürmektedir.

Avrupa bugün riskler ile faydalar arasında bir denge kurmaya çalışmakta ve risklerin daha büyük olduğunu düşünmektedir; bu nedenle, bu duruma sürüklenmekten mümkün olduğunca kaçınacaktır.Bugüne kadar NATO içindeki ilişki, emir ve itaat ilişkisi değil, aksine çıkarlar dengesi ve karşılıklı baskıdan ibaretti; dolayısıyla ABD, tehdit ve teşvik yoluyla NATO ülkelerine baskı yapmayı başarırsa, onları savaşa sürükleyebilir ya da iç safları destekçiler ve karşı çıkanlar olarak bölebilir.

Dolayısıyla bu, durumumuzu değiştirmek ve Allah'ın rızasını kazanmamız ve izzetimiz olan Hilafet Devletini kurmamız için çalışanlarla ve İslam projesinin sahipleriyle birlikte çalışmamız için bir fırsattır. Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur: إِنَّ اللّهَ لاَ يُغَيِّرُ مَا بِقَوْمٍ حَتَّى يُغَيِّرُواْ مَا بِأَنْفُسِهِمْ Şüphesiz ki bir kavim, kendini nefsini değiştirmedikçe; Allah da onları değiştirmez.” [Rad 11]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan

Menal Ümmü Ubeyde

Devamını oku...

Hak ile Batıl Arasında Tarafsız Kalmak; Batıla Yardım Etmek ve Hakkı Yüzüstü Bırakmaktır

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Hak ile Batıl Arasında Tarafsız Kalmak; Batıla Yardım Etmek ve Hakkı Yüzüstü Bırakmaktır

Haber:

Yetkili Türk kaynaklar, El Cezire Net’e, Ankara’nın Orta Doğu’da süren savaşın tırmanmasını önlemek ve gerilimi azaltmak amacıyla son derece yoğun diplomatik çabalara giriştiğini ve Amerikan taleplerini İranlı yetkililere iletmek için arabulucu rolü oynadığını açıkladılar. Kaynaklar, Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan'ın, Trump'ın İran'a Hürmüz Boğazı'nı açması ve diyalog için bir zemin oluşturması amacıyla verdiği 48 saatlik süreyi uzatmak amacıyla yaklaşık 10 ülkeyle temas kurduğunu belirttiler.ABD'nin, Türkiye ve Pakistan'daki yetkililere savaşı durdurmaya ilişkin son taleplerini ilettiğini ve bu yetkililerin de rolleri gereği bunları İran'daki muhataplarına aktardığını açıkladılar.Kaynaklar, “İran'da çok sayıda güç yapısı ve merkezin bulunması nedeniyle, ABD'nin mesajlarının aynı anda birçok İranlı yetkiliye iletildiği” eklemesinde bulundular. (El Cezire Net)

Yorum:

Müslümanlar olarak bizler, fikirlerimizi ve hükümlerimizi, hayatın her alanına yönelim çözümlerin kendisinden kaynaklandığı İslam akidesinden alırız; yukarıda bahsedilen haberin konusu, Amerika’nın Müslüman ülkelerden birine yönelik saldırısı olup bu saldırıda Amerika’ya, yaklaşık seksen yıldır İsra ve Miraç topraklarını işgal eden Yahudi varlığının destek vermesidir; peki bu durumda Müslümanların başındaki yöneticilerin görevi nedir?

Eğer iki Müslüman taraf arasındaki bir çatışma olsaydı, bu durumda yapılmasını gerekenin, Allahu Teala'nın Hucurat Suresi'ndeki şu kavline uyarak aralarını düzeltmek olduğunu söylerdik: وَإِن طَائِفَتَانِ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ اقْتَتَلُوا فَأَصْلِحُوا بَيْنَهُمَاEğer müminlerden iki gurup birbirleriyle vuruşurlarsa aralarını düzeltin.” [Hucurat 9]Ama saldırı, Müslümanlarla fiilen muharip olan bir devlet ve Yahudi varlığı tarafından Müslüman ülkelerden birine yönelik bir saldırı olup Müslümanların başındaki yöneticilerden bir kısmının İslam ülkelerine saldırması için Amerikan üslerine ev sahipliği yapması ve diğer bir kısmının ise saldırgan taraf ile saldırıya uğrayan taraf arasında sadece bir arabulucu olması söz konusu olursa, işte bu tam bir ihanettir; oysa şerî vacip, tüm Amerikan üslerini ülkeden kovmaktır; çünkü İslam, müminlerin aleyhine kâfirlere yol vermeyi haram kılmıştır; zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَلَن يَجْعَلَ اللَّهُ لِلْكَافِرِينَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ سَبِيلاً Allah, müminlerin aleyhine kâfirlere hiçbir yol vermez.” [Nisa 141]Aynı şekilde Müslümanların başındaki yöneticilerin görevi, dünyanın herhangi bir yerindeki Müslümanlara yönelik bir saldırı meydana geldiğinde Müslümanlara yardım etmek için orduları harekete geçirmektir;nitekim İran’dan önce Afganistan ve Irak’a saldırı düzenlendi ve Gazze felakete uğradı ancak Müslüman orduları, Allah’ın emrine icabet ederek kardeşlerine yardım etmek için harekete geçmemiştir: وَإِنِ اسْتَنصَرُوكُمْ فِي الدِّينِ فَعَلَيْكُمُ النَّصْرُ Sizden din konusunda yardım istediklerinde yardıma icabet etmeniz sizin üzerinize vaciptir." [Enfal 72] Ve Subhanehu’nun şu kavline icabet ederek: وَتَعَاوَنُوا عَلَى الْبِرِّ وَالتَّقْوَى وَلَا تَعَاوَنُوا عَلَى الْإِثْمِ وَالْعُدْوَانِ وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ شَدِيدُ الْعِقَابِİyilik ve takva (Allah'ın yasaklarından sakınma) üzerinde yardımlaşın, günah ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayın. Allah'tan korkun; çünkü Allah'ın cezası çetindir.” [Maide 2]

Bu nedenle İslami hayatı yeniden başlatmak için çalışanlara yardım etme, mazlum Müslümanlara yardım etmenin önünde bir engel olarak duran hain yöneticileri kökünden söküp atma, Amerika'nın üslerini ülkemizden kovup onları kendi merkezlerine kadar takip etme, dünyayı onun şerlerinden kurtarma, Yahudi varlığını ortadan kaldırma ve İslam'ı bir hidayet ve nur risaleti olarak dünyanın dört bir yanına taşıma görevlerini yerine getirmeleri için Müslüman ordulara hitap ediyoruz. Allahu Teala şöyle buyurmuştur: هُوَ الَّذِي أَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدَى وَدِينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدِّينِ كُلِّهِ وَلَوْ كَرِهَ الْمُشْرِكُونَ O (Allah), müşrikler hoşlanmasalar da (kendi) dinini bütün dinlere üstün kılmak için Resulünü hidayet ve hak din ile gönderendir.” [Tevbe 33]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan

Abdullah Abdulhamid – Irak

Devamını oku...

Kaybedilen Stratejik Silah; Hürmüz Boğazı

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Kaybedilen Stratejik Silah; Hürmüz Boğazı
Kaybedilen Stratejik Boğazlarımıza ve Silahlarımıza Yönelik Bir Bakış!

 

ABD’nin İran’a yönelik savaşı, savaşların ortaya çıkardığı gerçeklerden birini gün yüzüne çıkarmıştır; zira savaş, gerçeğin çıplak bir şekilde ortaya çıktığı bir andır; bu gerçek ise Hürmüz Boğazı’nın hayati bir geçit ve boğucu ve ölümcül bir kilit olduğu gerçeği olup savaş, bu boğazın şu anda neredeyse İran’ın elindeki en güçlü stratejik silah olduğunu ortaya koymaktadır!

Hürmüz Boğazı, enerji ticareti için en önemli ve en büyük hayati ve stratejik su yollarından birini oluşturmaktadır; zira coğrafi boyutları ona son derece büyük bir stratejik önem kazandırmaktadır. Örneğin gemi trafiği için fiili deniz yolu her iki yönde de ancak 3 kilometreye ulaşan çok dar bir alandır ki bu durum, Hürmüz Boğazı’nı son derece hassas bir darboğaz ve sıkı bir kilit haline getirmektedir. Bu da ideolojik bakış açısına ve egemen siyasi karara sahip olan birine boğaz üzerinde tam kontrol sağlamakta olup alternatiflerin olmaması ise onun stratejik önemini daha da artırmaktadır.

Hürmüz Boğazı'ndan, dünya çapında deniz yoluyla taşınan ham petrolün üçte birinden fazlası (%38) geçmektedir; buna ek olarak sıvılaştırılmış petrol gazının %29'u, sıvılaştırılmış doğal gazın %19'u, rafine petrol ürünlerinin %19'u ve gübreler dahil kimyasal madde ticaretinin %13'ü de buradan geçmektedir. Küresel gübre sevkiyatlarının üçte biri de buradan geçtiği gibi alüminyum hammaddeleri, konteynerler ve diğer malların yanı sıra "Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Irak, İran ve Kuveyt'ten gelen dünya petrol talebinin yaklaşık beşte biri bu boğazdan geçtiği gibi dizel, uçak yakıtı, benzin, hammaddeler ve diğer ürünleri taşıyan tankerler de buradan geçmektedir.” (Reuters).

Bu durum, Hürmüz Boğazı’nı, kapitalist ekonominin ciğeri ve fabrikalarını çalıştırmak için gerekli olan enerji tedarik zincirleri ile aynı şekilde kapitalist tarım pazarı için gerekli olan gübreler aracılığıyla da kapitalist sanayinin can damarı haline getirmektedir; yani Hürmüz Boğazı sadece bir su yolu değil, aksine neredeyse nükleer caydırıcı silahla eşit veya onu da aşan stratejik caydırıcı bir silahtır; çünkü kapitalist ekonomiye ölümcül bir darbe vurmakta olup bunun etkisi ise kapitalist sistemin özüne, yani Batı'daki ekonomiye, devlete ve topluma kadar uzanmaktadır.

Hürmüz Boğazı'ndan günde yaklaşık 20 milyon varil petrol geçmekte olup boğazın kapatılması, nakliye ve sigorta maliyetlerinin artmasına ve petrol fiyatlarının yükselmesine neden olmuş ve küresel ekonomiye yansımaları konusunda endişelere yol açmıştır; bu da Wall Street Journal gazetesinin haberine göre “Exxon Mobil, Chevron ve ConocoPhillips” gibi büyük Amerikan petrol şirketlerinin başkanlarını, Trump yönetimini, Hürmüz Boğazı'nın kapalı kalmaya devam etmesi halinde enerji krizinin daha da kötüleşeceği konusunda uyarmaya itmiştir. Ayrıca gazete, bilgili kaynaklara dayanarak, üç şirketin başkanlarının Beyaz Saray'da bir toplantıya katıldıklarını ve Hürmüz Boğazı'nın kapatılmasının sonuçlarını değerlendirmek üzere Enerji Bakanı ve İçişleri Bakanı ile bir dizi görüşme yaptıklarını aktarmıştır.

Hürmüz Boğazı, ahmak Trump’ın Amerika’sı için en büyük düğüm ve çıkmazdır; zira gerçekte onun kibir ve küstahlığını yerle bir eden şey, Körfez’deki üslerinin ve askeri tesislerinin vurulması değil, boğazın kapatılması olmuştur; çünkü boğazın kapatılması onu, Hürmüz Boğazı’nın kapatılması ikilemini ve düğümünü çözmek için Çin’den, Avrupa ülkelerinden ve NATO’dan yardım dilenmeye zorlamıştır. Trump, Mart 2026'nın ortasında Hürmüz Boğazı'nı açmak ve buradaki deniz trafiğini güvence altına almak için NATO müttefikleri ve Avrupa'dan askeri ittifaka katılmalarını talep etmiş ve Trump, Çin, Fransa, Japonya, Güney Kore ve İngiltere'nin isimlerini zikretmiştir. Nitekim Trump Pazar günü yaptığı açıklamada, “Orta Doğu petrolüne bağımlı yaklaşık 7 ülkeden, dünya petrol ticaretinin yaklaşık beşte birinin geçtiği Hürmüz Boğazı'nda güvenliği sağlamak üzere bir koalisyona katılmalarını talep ettiğini” belirtmişti ancak herkes onun talebine çekinceli yaklaşmış olup aslında bu, örtülü bir reddi ifade etmektedir. Hatta Washington Post gazetesinin yayın kurulu, ABD yönetimini İran ile devam eden çatışmadaki stratejisini yeniden değerlendirmeye çağırarak, Hürmüz Boğazı’ndaki çıkmazı kırmanın tek yolu olarak “zafer ilan edip geri çekilme” seçeneğini önermiştir.

Batı'nın ölümü, ordularının ve teçhizatının parçalanmasında değil, kapitalist Batı'nın ölümünde, kapitalist ekonomisinin parçalanmasında yatmaktadır; zira kapitalist ekonomi, kapitalist ideolojinin kalbi olup Batı'nın siyasi sistemiyle stratejik vizyonunda etkin ve etkili itici bir güçtür. Yani Batı'nın kalbi ve ciğeri, kapitalist ekonomisi olup kapitalizmin özü ise, kapitalist kâr ve servetin kaynağı olan kıtalararası ticarettir; bu yüzden onu yok etmek, hareketini felç etmekten geçmektedir. İşte boğazlar, devlet ne zaman ideolojik bir vizyona ve egemen bir siyasi karara sahip olursa Batı'yı dizginlemek ve onun haçlı barbarlığı ile sömürgeci vahşetine karşı koymak için stratejik caydırıcı bir silahtır. Tüm bunlar, boğazları saldırıyı önleyen caydırıcı bir silah olarak değil de manevra, müzakere ve takas aracı olarak kullanan İran Cumhuriyeti'nde yoktur.

İşte burada, ölümcül kilitler ve yüksek yıkım gücüne sahip stratejik silahlar olması vasfıyla boğazların hayati geçitler olarak stratejik önemi yatmaktadır; zira su boğazları, (petrol, gaz, madenler, silahlar, hammaddeler, mallar ve ürünler...) gibi kıtalararası kapitalist ticaretin damarlarıdır; hatta kapitalist ekonominin, devletlerinin ve toplumlarının da yaşam damarlarıdır. Dolayısıyla bu boğazları kontrol etmek ve yönetmek, kapitalist Batı ekonomisi üzerinde fiili ve güçlü bir kontrol anlamına gelmektedir. Bu ise ancak ideolojik olan bir devlet ve onun ideolojik vizyonundan kaynaklanan egemen siyasi bir karar ne zaman ortaya çıkarsa, Batı ve onun toplumları üzerinde baskı unsuru ve etkisi olacaktır; zira boğazın, devletin egemenliğinin ve hayati alanının bir parçası olduğu bilinmektedir.

Acı olan ironi şu ki, Hürmüz Boğazı İslam coğrafyasının bir parçası olup stratejik önemi ise, İslam’a ve ümmetinin davalarına hizmet eden bir stratejik silah olması gerekirken, sadece dar ulusal çıkarlar için savaş zamanında bir baskı, manevra, pazarlık ve araçsallaştırma unsuru haline getirilmiştir. Nitekim Malezya ile Endonezya’nın Sumatra Adası arasında bulunan Malakka Boğazı, Hint Okyanusu’nu Güney Çin Denizi üzerinden Pasifik Okyanusu’na bağlamakta ve Asya ülkeleri ile büyük ekonomileri (Çin, Japonya, Güney Kore) için enerji damarları sayılmaktadır; bu da onun üzerinde kontrol ve hâkimiyet kurmanın büyük Asya ülkeleri üzerinde etkili bir nüfuz sağlamayı gerektirdiği anlamına gelmektedir. İstanbul Boğazı , İstanbul'un kalbinde yer alan bir su geçidi olup Asya ile Avrupa'yı birbirine bağlayan ve kapalı denizleri açık denizlere bağlayan tek su yolu olması nedeniyle büyük bir stratejik öneme sahiptir. Karadeniz ülkeleri için tek çıkış noktası olan Boğaz, (Rusya, Ukrayna, Gürcistan, Romanya ve Bulgaristan) gibi ülkelerin nefes aldığı bir akciğer görevi görmekte olup bu ülkelerin Akdeniz'in sıcak sularına ve dünya okyanuslarına ulaşmasını sağlamaktadır. Kısacası İstanbul Boğazı, Rusya ve Karadeniz havzasındaki ülkeler üzerinde etki sahibi olmak isteyen egemen siyasi karar vericilerin elindeki etkili bir stratejik koz ve Avrasya'nın hayati ve kritik bir parçasıdır. Ayrıca, Yemen ile Cibuti ve Doğu Afrika arasında yer alan ve Asya ile Afrika'yı birbirine bağlayan Bab el-Mendeb Boğazı, aynı zamanda Mısır'daki Süveyş Kanalı'nın güney kapısı olarak kabul edilmekte olup yıllık dünya ticaret hacminin %10 ila %12'sini oluşturan küresel kapitalist ticaretin hayati bir can damarıdır. Dolayısıyla bu boğazı kontrol etmek, dünya ticaretinin akışına ve bununla bağlantılı politikalara etkili bir şekilde müdahale etmek anlamına gelmektedir. Nitekim bu, Gazze Savaşı sırasında Kızıldeniz ve Bab el-Mendeb Boğazı'nı da etkisi altına alan çatışmaların Süveyş Kanalı'nın güney kapısını kapatmasıyla açıkça ortaya çıkmış olup bu da, büyük kapitalist deniz taşımacılığı şirketlerini rotalarını Güney Afrika'daki Ümit Burnu üzerinden değiştirmeye zorlamıştır ki bu, çok daha uzun bir mesafe olduğu için nakliye ve sigorta maliyetlerini ikiye katlamıştır...

İşte bunlar, bazı kaybolan stratejik boğazlarımız ve kaybolan jeostratejik önemidir; bunlar gerçekten de dünyanın anahtarları ve kilitleridir; bunun da ötesinde İslam topraklarının ve hayati coğrafyasının bir parçasıdır.

Şu anda İran'a karşı devam eden savaş, bu hayati ve stratejik önemi ortaya çıkarmıştır; zira Hürmüz Boğazı'nın kapatılacağı tehdidi ortaya çıkar çıkmaz deniz taşımacılığı sigorta şirketleri, aralarında anlaşarak ve oy birliğiyle, savaş riskleri nedeniyle boğazdan geçen gemi ve tankerler için teminat ve sigorta kapsamını geri çektiklerini açıklamışlardır. Nitekim Reuters ajansı, Gard, Skuld, NorthStandard, London P&I Club ve Tazminat Kulübü ile American Club gibi büyük sigorta şirketlerinin 1 Mart tarihli bildirimlerde, iptallerin 5 Mart'tan itibaren geçerli olacağını duyurduğunu aktarmıştır; ayrıca Maersk ve Hapag-Lloyd gibi büyük konteyner nakliye şirketleri de Hürmüz Boğazı üzerinden yapılan nakliye faaliyetlerini askıya almıştır. Bu durum petrol tankerlerinin hareketini felç etmiş, enerji ve hammadde tedarikinde aksaklıklara yol açmış ve boğaz üzerinden ticari trafiği de felç etmiş, Avrupa hükümetleri üzerinde baskı oluşturmuş ve onları, sermaye sistemlerine ve kapitalist piyasalarına uygun olarak sükunet çağrısında bulunmaya ve Trump ile ittifakının savaşına karışmamaya sevk etmiştir. Dolayısıyla Hürmüz Boğazı'nın kapatılmasının kapitalist maliyeti çok yüksektir ve Batı kapitalizminin meşhur bir atasözü “sermaye korkaktır” der.

Müslümanların sahip olduğu kayıp stratejik güç kozlarının gerçeğini ortaya koyan şey, Müslümanların yaşadığı devlet boşluğu nedeniyle Müslümanların düşmanları kâfir Batı'nın bunları istismar edip onlara karşı kullanmasında ortaya çıkmaktadır. Zira devlet boşluğu, ümmetin ve İslam coğrafyasının acısını çektiği, ümmetin canlı enerjilerini, hayati güçlerini ve stratejik güç kartlarını kaybettiği jeostratejik ve stratejik bir kara deliktir; dahası ümmetin güç kartları, bu kartları alan ve onları İslami aslına geri döndüren devlet boşluğundan dolayı, bizim için değil de bize karşı kullanılan bir lanete, bir kötülüğe ve bir silaha dönüşmüştür.

Bunlar bizim, İslam Devleti'nin kaybolduğu zamanda kaybettiğimiz stratejik boğazlarımız ve silahlarımız olup sadece bunları, sömürgeci gerçekliği yıkıp onun enkazı üzerine İslam Devleti'ni kurduğumuzda geri elde edeceğiz.

﴿وَاللَّهُ غَالِبٌ عَلَى أَمْرِهِ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ

Allah emrine galiptir. Ancak insanların çoğu bilmezler.” [Yusuf 21]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Münâci Muhammed

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER