145 - Kitap - Hilâfet Devleti Anayasa Tasarısı veya Esbab-ı Mucibesi - Dış Siyaset - Madde 182
- Kategori Bir Kitap
- |
Körfez'in Askerlerine: Cahiliye Şeyhlerinin Mesajlarına Aykırı Olan Bir Mesaj O Halde Dinleyin!
Ümmetin çok ciddi bir bocalama ve kaybolma içinde olduğu ve Rabbimizin rızasını kazanacak doğru yola rehberlik edecek birine ihtiyaç durulduğu bir zamanda, hala önde gelen şeyhlerin hak bir tutum sergilemediklerini, cehaleti ayırt edip ona karşı mücadele etmediklerini, aksine rejimlerin yanında yer almakta ısrar ettiklerini, onların yasaklarının sınırlarını aşmadıklarını, hatta onlardan bazılarının bu rejimlere boyun eğmeye ve onların güvenli alanlarında dolanmaya devam ettiklerini görmekteyiz.
Ümmetin alimlerinden bazıları, son on yıllarda Batı ve Yahudi varlığının ümmete karşı yürüttüğü büyük savaşlara tanıklık etmişler ve herkes için olduğu gibi onlar için de, Müslüman ülkelerdeki mevcut rejimlerin Müslüman beldelerde kâfirlerin ajanı oldukları sabit olmuştur. Zira Müslüman ülkeleri yabancı askerlerin üsleri için otlaklar haline getiren, Müslüman ülkelerin hava sahasını kâfirler için açan, Yahudileri destekleyip onların balonlarını şişiren, Müslüman halklardan binlerce kişiyi öldüren, onları yeryüzüne dağıtan ve düşmanlarına teslim eden işte bu rejimlerdir; sonra bu rejimlerin Allah'a, Rasulü'ne ve müminlere yönelik düşmanlığını ve ihanetini gösteren tüm bu bariz gerçekliklere rağmen önde gelen bazı alimlerin hâlâ Allah için onların zulümlerinin karşısında durmadıklarını, aksine onların zina ilişkisine karşı evlilik hükümlerini düşürenlerden daha çirkin bir şekilde İslam'ın itaat ve dostluk konusundaki siyasi hükümlerini düşürdüklerini görmekteyiz!
Şeyh Osman el-Hamis, Körfez'de savaşan askerlere yönelik bir videoda onlara dua etmekte, onlara övgüde bulunmakta ve onların cihatlarını “Allah yolunda bir cihat” olarak nitelendirmektedir! Ancak açık olan gerçek şu ki, Körfez ülkelerinin ordularında ümmetin evlatlarını görevlendirdiği bu savaş, bölgedeki Amerika’nın stratejik çıkarları için olan bir savaş olduğu gibi utançtan başka hiçbir şey getirmeyen Patriot şemsiyesi altında yürütülen bir savaş olup Allah yolunda cihatla hiçbir ilgisi yoktur.
Allah yolunda savaş ve Allah yolunda ribat (İslam topraklarını ve Müslümanları düşman saldırılarına karşı korumak amacıyla sınır boylarında veya stratejik noktalarda nöbet tutmak), şerefli ve asil anlamlar olup şeyhlerin ve rejimlerin diğer kuyruklarının bunları lekelemeleri caiz değildir; çünkü bu cihadî anlamlar, kindar kâfir Batı’nın izinden giderek ya da Batı’ya bağlılık ve bağlantı gereği rejimlerin dikte ettiği şeylerle gerçekleşmez; aksine Peygamberimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in bize haber verdiği gibi sadece tek bir anlamla gerçekleşir: مَنْ قَاتَلَ لِتَكُونَ كَلِمَةُ اللَّهِ هِيَ الْعُلْيَا فَهُوَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ “Kim yalnız kelimetullah yüce olsun diye savaşırsa işte o Allah yolundadır.” Dolayısıyla gayesi küfrün kelimesinin üstüne Allah'ın kelimesini yüceltmek için olmadıkça Körfez askerlerinin cihadının Allah yolunda olması mümkün değildir.
Körfez askerleri de dahil olmak üzere Müslüman askerlerden talep edilen cihat, İslam’a yardım etme için olan savaştır; bu yüzden hiç kimse İran'ın savaşının İslam'a yardım etmek için olduğuna aldanmasın; aksine hakikatinde bu savaş, Müslüman ülkeleri zayıflatmak için Batı'nın nüfuzunu genişletme ve ister İran'da isterse başka yerlerde olsun bölgeyi güçten soyutlama planlarını pekiştirmek içindir; ayrıca bu savaş, Amerika'nın bölgedeki bazı rejimleri içine çektiği uydurma mezhep savaşlarını pekiştirmek için olup bu mezhep savaşından kazançlı çıkan ise fırsat kollayıp duran Batı'dır.
-Tartışma konusu olan- bu söz, Körfez askerlerinin hareke geçirilmesinin, Amerikan askeri üslerini korumakla yetinilmeyip İran ile savaşmak için olduğu varsayımına dayanmaktadır!
Körfez’deki Müslüman askerlerin, yabancı askeri üslerin ve Batı ile yapılan ortak güvenlik ittifaklarının ve anlaşmalarının sömürgecilik şekillerinden biri olduğu gibi İslam beldelerine uzanan kâfir elin dayanak noktaları olduğunu anlamaları gerekir; zira Irak, Yemen ve Suriye'de siyasi hedefleri gerçekleştirmek, Müslüman ülkeleri yıkmak ve buralardaki Müslümanları öldürmek için bu ortak anlaşmalar uyarınca bu üslerden kaç askeri operasyon başlatılmıştır?!
Mevcut gerçeklik bağlamında Allah yolunda savaşa gelince; bu, Batı’nın nüfuzunu ve Yahudi varlığını Müslüman ülkelerden temizlemeye yönelik bir savaş olmalıdır. Yahudiler ve Amerikalılar, Müslümanların başındaki yöneticilerin kirli güvenlik ve lojistik örtüsü ve desteğiyle Müslümanların semalarında uçaklarını uçururken, kalbinde Allah’ı birleyen, elinde silah ya da emrinde bir tabur bulunan herkesin, ülkeyi kurtarmak ve onu tüm bu kirlerden arındırmak için harekete geçmesi gerekir; ayrıca özellikle Körfez, Mısır, Ürdün ve Suriye askerlerinden Yahudi varlığına komşu olanların Batı askeri üslerine ve Yahudi varlığına karşı savaşması gerektiği gibi bu savaştan, İslam'a ve Allah'ın kelimesine yardım etmenin hedeflenmesi gerektiği gibi birçok kişinin, hatta hatırı sayılır sayıda şeyhin kulaklarını tıkadığı küfrün kelimesini küçük düşürmenin de hedeflenmesi gerekir.
İşte biz burada, Sykes-Picot sınırlarını, ulusal haritaları ve rejimlerin kanunlarını aşarak sizlere sesleniyoruz ey Körfez askerleri ve sizlere tek bir akideyle sesleniyoruz; bizler, -rejimler, sınırlar ve anlaşmalar- gibi gerçekliğin putlarını kırıyoruz... bunları sizin önünüzde kırıyoruz ve onları zihinlerinizden çıkarıyoruz ki böylece gayeniz sadece Allah ve O’nun Firdevsül Âla'sı olsun.
Allah yolunda cihat işte budur ve Allah yolunda ribat işte budur; ama Allah’ın kelimesini yüceltmeye yönelik olmayan hiçbir şey, Allah yolunda bir cihat değildir; aksine tağutlar yolunda bir cihat olup bu da Müslümanların sorunlarını karmaşık hale getirmekte ve bu sorunları pekiştirmektedir. Bunun için Körfez ordusuna diyoruz ki; Allahu Teala’nın size emrettiği şu kavlini dinleyin: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اتَّقُواْ اللّهَ وَابْتَغُواْ إِلَيهِ الْوَسِيلَةَ وَجَاهِدُواْ فِي سَبِيلِهِ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ “Ey iman edenler! Allah’tan korkun. O’na yaklaşmaya vesile arayın ve O’nun yolunda cihad edin ki kurtuluşa eresiniz.” [Maide 35]
Sizlere “Emirlerinizi ve yöneticilerinizi dinleyin” diyenlere sakın kulak asmayın. Ey Körfez askerleri şunu biliniz ki; sizler emirlerinize ve yöneticilerinize muhtaç değilsiniz, aksine onlar size muhtaçtır ve sizler, size ihtiyaç duyanlar karşısında daha güçlüsünüz ve onlara muhtaç değilsiniz! Her şeyden önce şunu biliniz ki, şüphesiz Allah da size muhtaç değildir: وَمَن جَاهَدَ فَإِنَّمَا يُجَاهِدُ لِنَفْسِهِ إِنَّ اللَّهَ لَغَنِيٌّ عَنِ الْعَالَمِينَ “Her kim cihad ederse, ancak kendisi için cihad etmiş olur. Şüphesiz Allah, âlemlere muhtaç değildir.” [Ankebut 6] Yani sizler, damarlarınızdaki kanları dolaştıran ve ruhlarınız sadece O’nun elinde olan Allah’a muhtaçsınız demektir; haydi o zaman Allah’ın safı ile tiranların safı arasındaki güç dengelerini düşünün, sonra da Allah'ın huzuruna neyle karşılanacağınızı siz seçin. Esselamu Aleykum.
Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Saba Ali – Mübarek Toprak (Filistin)
Haber - Yorum
Orta Asya Ülkelerinde 2026 Yılı İçin Ramazan Bayramının İlanı
Haber:
10 Mart 2026 tarihinde, Kırgızistan Müslümanları Dini İdaresi, Ramazan Bayramı'nın 20 Mart 2026 Cuma günü kutlanacağını resmen duyurdu. Bu duyuru, idarenin resmi web sitesi ve medya kanalları aracılığıyla yayınlandı.
Yönetim, bu tarihin belirlenmesinin Türk Devletleri Örgütü'ne bağlı Fetva Kurulu'nun kararları ve hassas astronomik hesaplamalara dayandığını açıkladı; ayrıca bir dizi İslam ülkesiyle koordinasyon içinde, Orta Asya ülkeleri aralarında mutabık kalarak bayramı ilan ettiler. (Zamon.uz - 24 kg)
Yorum:
Sovyetler Birliği'nin dağılmasının ardından Orta Asya ülkeleri Rusya'dan bağımsız bir hale gelmesine ve nüfuslarının çoğunluğu Müslüman olmasına rağmen, din işleri resmi olarak hâlâ devletten ayrı tutulmaktadır.
Denetimli bir laik sistemde devlet, cami inşaatı gibi dini faaliyetler için herhangi bir bütçe ayırmamasına ve dini kurumları devletten ayrı olarak tanımlamasına rağmen ancak pratikte bayram günlerinin belirlenmesi, dini kurumlara zorunlu talimatlar verilmesi ve faaliyetlerinin Orta Asya ülkelerindeki resmi politikalara göre düzenlenmesi gibi tüm önemli dini faaliyetlere doğrudan müdahale etmektedir.
Ramazan ayının başlangıcına ve Ramazan Bayramı'nın gününün belirlenmesine dair açık şerî deliller bulunmasına rağmen, ancak âlimler çoğu zaman, şerî delillerle çelişse bile yöneticilerin emirlerine ve kararlarına boyun eğmektedirler.
Aslında Orta Asya ülkelerindeki alimler kendilerini yanılttıkları gibi Müslümanları da yanıltmaktadırlar. Yöneticiler ise Ramazan ayının başlangıcını ve Ramazan Bayramı'nın gününü belirlerken çoğunlukla Batı ve Rusya'daki yöneticilerin talimatlarını yakından takip etmektedirler; zira onlar, Müslümanların tek bir mesele üzerinde birleşmesini istememekte ve dini konularda herhangi bir birleşme veya ittifaka teşvik etmemektedirler.
Ey Orta Asya'nın alimleri ve yöneticileri, dini bayramlarınızı belirleme konusunda daha ne zamana kadar kâfir yöneticilerin emirlerine boyun eğmeye devam edeceksiniz? Artık Allah ve Resulünün hükümlerine geri dönüp, sahih İslam şeriatına güvenmenin zamanı gelmedi mi?
Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ahmed Hadi
Haber - Yorum
Ağaçtan İnmek İçin Hayali Bir Zafer İlan Etmek
Haber:
ABD Başkanı Trump, 23/03/2026 tarihinde, “Savaş bence kazanıldı. Onların donanmaları yok, hava kuvvetleri yok veya hiçbir şeyleri yok” açıklamasında bulunarak İran'ın bir anlaşma yapmak istediğini belirtti. 11 Mart'ta Kentucky eyaletinde yaptığı konuşmada: “Biz kazandık... Her şey ilk saat içinde bitti, ama biz kazandık” diyerek İran'ın 58 savaş gemisini ve hava kuvvetlerini imha ettiğini iddia etti ve şöyle dedi: “İran Donanması artık yok, Hava Kuvvetleri ve hava savunma sistemleri de öyle... İranlılar ne pahasına olursa olsun bir anlaşma imzalamak istiyor... İran'daki tüm liderler gitti, kendisiyle konuşabileceğimiz kimse kalmadı ama uygun kişilerle görüşüyoruz... İranlıların nükleer silahlara sahip olmasına izin veremeyiz ve onlar da bunu kabul ettiler… İran'ın hava ve deniz kuvvetlerini yok ettik; artık ne uçak savunma sistemleri, ne radarları, ne de komutanları kaldı... İran'da biz zafer kazandık ve onlar bizimle bir anlaşmaya varmak için can atıyorlar... İran'ın elinde artık çok az sayıda füze kaldı... İran'daki enerji santrallerini yok edebilirdik ama müzakereler sürerken bunu yapmaktan kaçındık... İran'ın başkentinin hava sahasında dilediğimiz gibi uçup dolaşıyor ve orada istediğimizi yapıyoruz.” (El Cezire)
Yorum:
İran'ın, Hürmüz Boğazı'ndan geçen hayati önem taşıyan deniz yolunu kapatarak küresel bir enerji krizi yarattığı bir zamanda Amerika İran'ı bu yolu açmaya zorlayamamakta ya da petrol tankerlerine güvence verilmiş olsa da onların boğazdan geçmesine ikna edememektedir... İşgalci Yahudi varlığındaki yerleşimciler İran füzelerinden korktukları için sığınaklarda uyuyup uyandıkları bir zamanda, Bahreyn’deki Beşinci Filo Komutanlığı gibi bölgedeki birçok Amerikan askeri üssünün hizmet dışı kaldığı bir zamanda, tüm takipçiler için Amerika'nın İran'a yönelik savaşındaki hedeflerine ulaşmada başarısız olduğu ve Amerika'nın beslemesi Yahudi varlığının ve topraklarında İran'a saldırı operasyonlar düzenlenen askeri üsleri barındıran kukla ajan ülkelerin ağır kayıplar verdiği açık bir hale geldiği bir zamanda... Evet böyle bir zamanda ve bu atmosferin altında Trump, kendisinin ve Netanyahu’nun tırmandığı ağaçtan onu indirecek hiç kimseyi bulamamıştır. Bu yüzden İran’a karşı zafer kazandığını iddia ederek ve tek taraflı sahte bir açıklama yaparak, İranlı liderlerin ne pahasına olursa olsun kendisiyle bir anlaşma yapmak istediğini öne sürerek, ağaçtan tek başına inmek zorunda kalmıştır.
Net bir şekilde ortaya çıkan gerçek şu ki, İran’ın lider kadrosunda ve askeri ve sivil altyapısında büyük kayıplar yaşamasına rağmen, Amerika ve Yahudiler İran’la olan savaşta yenilgiye uğramışlardır. Çünkü İran liderleri, Amerika’nın kendilerine ölümden başka bir seçenek bırakmamasının ardından ölüm kalım savaşına girmişlerdir; bu nedenle İran ne kadar can, mal ve altyapı kaybına uğrarsa uğrasın, liderlerinin teslim olması düşünülemez.
İran liderlerinin, kurnaz ve hain Amerika ile müzakere masasına geri dönmeyi kabul etmemeleri gerekir; zira Amerika, silahla başaramadığı zaferi, İran’ı müzakere masasına çekerek gerçekleştirecektir. Amerika İran'a üçüncü kez ihanet edene kadar onu gözetleyip durmaya devam edecektir. Bu nedenle Amerika ile herhangi bir iletişim kanalı açma ya da onun ajanları ve müttefiklerinden oluşan arabuluculara güvenme konusunda son derece dikkatli olmak gerekir. Peki bu nasihat, İmam Müslim, Buhari, İbn Mace ve Tirmizi’nin ülkesindeki bilinçli kulaklara ulaşacak mı?
Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Bilal Muhacir – Pakistan
Haber - Yorum
İslam Ümmeti, Dini, Coğrafi ve Siyasi Olarak Tam Birliğine Ne Zaman Geri Dönecek?!
Haber:
ABD Başkanı Trump, İran'ın Hürmüz Boğazı'nı 48 saat içinde herhangi bir tehdit olmaksızın tamamen yeniden açmaması halinde enerji tesislerine askeri saldırılar düzenlemekle tehdit etti. (Eş-Şark Gazetesi, 22/03/2026)
İran'ın resmi Mehr haber ajansı ise İran'ın Uluslararası Denizcilik Örgütü (IMO) nezdindeki temsilcisinin şu sözlerini aktardı: “Düşman gemileri hariç, tüm gemiler güvenlik ve emniyet düzenlemeleriyle koordineli olarak Hürmüz Boğazı'ndan geçebilir.” Temsilci, Hürmüz Boğazı'ndaki mevcut durumdan ABD ve Yahudi varlığının saldırılarını sorumlu tuttu.
Yorum:
İran'ın yeni dini lideri Mücteba Hamaney'in Devrim Muhafızları'na Hürmüz Boğazı'nı bir sonraki duyuruya kadar deniz trafiğine kapalı tutma emri vermesinin ardından, birkaç gün önce üst düzey bir İranlı yetkili, Tahran'ın sınırlı sayıda petrol tankerinin Hürmüz Boğazı'ndan geçişine izin vermeyi değerlendirdiğini açıkladı; ancak bunun için petrol sevkiyatlarının Çin Yuanı ile işlem görmesi şartı konuldu; ayrıca İran, Hürmüz Boğazı'ndaki petrol tankeri trafiğini yönetmek için yeni bir plan üzerinde çalışmakta olup düşman olmayan ülkelere ait bazı gemilerin boğazı geçmesine izin verecektir. Nitekim bu fiilen de gerçekleşti; zira son günlerde çok sınırlı sayıda gemi geçmiş olup El Cezire Kanalı, bu ayın (Mart) ilk yarısında geçen gemi sayısının sadece 77'ye ulaştığını ve geçen yılın aynı döneminde ise bu sayının 1229 olduğunu bildirdi.
İslam tarihi boyunca deniz geçitleri, İslam Devleti için hayati öneme sahip stratejik dayanaklar olarak kabul edilmiştir; zira Hürmüz, Bab el-Mandeb, Cebelitarık, İstanbul ve Çanakkale gibi boğalar sayesinde küresel ticaret yollarının kontrolünü sağlamış, deniz kıyısındaki adaları güvence altına almış ve Doğu ülkelerini Afrika ile Avrupa’ya bağlamıştı. Nitekim Osman bin Affan döneminde, H. 34 M. 655 yılında Abdullah bin Ebu's-Sarh'ın komutasındaki Zâtüssavârî Savaşı'nda Bizans donanmasına karşı zafer kazandığında deniz filosunun kurulmasından sonra deniz ve askeri nüfuzu genişlemiş ve Müslümanların, bu boğazları enerji ve mal taşımak için zorunlu geçiş yolları haline getirmelerini sağlayan bir İslam gölüne dönüşmüş, bu da ona jeopolitik ve ekonomik olarak bir ağırlık kazandırmıştır.
İran, Umman ve Birleşik Arap Emirlikleri'nin kontrolündeki Hürmüz Boğazı, Arap Körfezi'ni Umman Körfezi'ne bağlayan dar bir geçit olup Arap Körfezi'ni açık denize bağlayan tek deniz geçidi olan bu boğaz, petrol ihracatı için en önemli bir güzergâh olarak kabul edilmektedir; zira enerji tankerleri, Umman Körfezi'ne ve oradan da Hint Okyanusu'na ulaşmadan önce buradan geçmek zorundadır. Ayrıca dünya petrol sevkiyatının beşte biri buradan geçmekte olup en dar noktasında bile genişliği yaklaşık 33 kilometredir; ancak ticari gemilerin kullandığı fiili seyir kanalı çok daha dardır.
Çin, Hindistan, Japonya ve Güney Kore, bu boğazdan geçen ham petrol akışının yaklaşık %70'ini oluşturmaktadır. Boğaz üzerinden yapılan nakliye hareketlerinde meydana gelebilecek herhangi bir aksaklık, bölgenin çeşitli yerlerindeki rafinerilerin işleyişini, elektrik üretimini ve sanayi üretimini hızla etkileyebilmektedir; zira boğaz, sadece coğrafi bir simgeyi değil, aksine küresel enerji piyasalarının istikrarının dayandığı stratejik bir kavşak noktasını temsil etmekte ve aynı zamanda coğrafi bir darboğaz noktasını ve jeopolitik bir gerilim odağını teşkil etmektedir.
Ey Müslümanlar:
Sizin felaketiniz, yöneticilerinizde ve Sykes-Picot sınırlarıyla coğrafi olarak bölünmüş devletlere ayrılmanızda yatmaktadır; çünkü sömürgeci devletler yüz yılı aşkın bir süredir İslam Devleti'nin kolyesindeki boncukları dağıtmak için çalışmışlardır; nitekim bu kolyenin, İslam'ın tevhid ve birlik akidesinin boncuklarıyla dizilmesi gerekirken, onlardan her biri sömürgeci devletlerin ipine bağlanmış bir kolyenin boncuğu haline gelmiştir; şu anda bu kolyenin son halkası, kibirli Amerika'nın ipine bağlanmıştır; bu yüzden İslam ümmetinin durumu ancak, tüm insani, ekonomik ve askeri güçlerini bir araya getiren tek bir siyasi varlık altında, yani Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafetin altında birleşmedikçe düzelmeyecek ve egemenliğini geri kazanamayacaktır.
Allahu Teala'dan, İslam ümmetinin tarihindeki bu zorlu dönemin, yani parçalanma ve kayboluşun son dönemi olmasını ve Allah’ın Müslümanlar için, ümmetin izzetini ve egemenliğini geri kazandıracak bir Halife hazırlamasını diliyoruz; böylece bu boğazlar, Allah Subhanehu ve Teala'nın vaadinin ve Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in müjdesinin gerçekleşmesi için, dünyanın geri kalan ülkelerini fethetmenin geçitleri haline gelebilsin: زُوِيَتْ لِيَ الْأَرْضُ فَرَأَيْتُ مَشَارِقَهَا وَمَغَارِبَهَا وَسَيْبُلُغُ مُلْكُ أُمَّتِي مَا زُوِيَ لِي مِنْهَا “Allah yeryüzünü benim için dürdü (bir araya getirdi), ben de doğusunu ve batısını gördüm. Ümmetimin mülkü (hükümdarlığı), bana dürülen yerlere kadar ulaşacaktır.”
Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Raziye Abdullah
Haber - Yorum
Hak Sözün Silahı Çağın Canilerini Korkuttuğunda
Haber:
Avustralya İçişleri Bakanı Tony Burke, federal hükümetin nefret söylemi ve şiddete tahrikle mücadeleye ilişkin yeni yasalara dayanarak, Hizb-ut Tahrir örgütünün yasaklanması için resmi prosedürleri başlattığını açıkladı (SBS Arabic)
Yorum:
Hizb-ut Tahrir, Âlim Şeyh Takiyyuddîn en-Nebhani Rahimehullah tarafından kurulduğundan bu yana sadece hak söz silahını benimsemiş, sahih İslami bilinci yaymış ve İslam ile küfür arasındaki çatışmanın hakikatini ortaya koymuştur. Hiçbir zaman maddi bir eyleme başvurmamış, hiçbir şiddet biçimini benimsememiş; aksine Mekke’de Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in, Medine’de İslam Devleti’ni kuruncaya kadar fikri çatışma ve siyasi mücadele şeklinde çizdiği metotla çalışan fikrî ve siyasi bir partidir.
Madem ki onlarca yıldır durum budur; o halde bu kâfir ülkeleri partiyi yasaklamaya ve ona mensup olanları, on beş yıla varan hapis cezalarıyla suçlamaya iten şey nedir?! Bu, sahip olmadığı maddi silahtan olan bir korku değildir; aksine taşımış olduğu fikre karşı duyulan derin bir korkudur; bu fikir ise ümmetin onurunu geri kazandıracak, içinde Allah’ın hükmünü tesis edecek ve kâfirlerin çıkarlarını gözeten sömürgeci kapitalist sistemin egemenliğine son verecek olan Raşidi Hilafet fikridir. Zira sömürgeci kapitalist sistem, partinin davetinin doğruluğunun ve metodunda sebatının, dini hayattan ayıran ve ümmeti parçalanmış ve köleleştirilmiş bir halde tutan laik sistemin temellerini tehdit ettiğini fark etmektedir.
Bu korku yeni değildir; aksine Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in zamanından beri kâfirler arasında süregelen bir sünnettir. Zira Sallallahu Aleyhi ve Sellem onları bir tek olan Allah’ı birlemeye davet etmişti fakat onlar koltuklarından ve putlarından korktukları için karşı çıkmışlar, O’na karşı komplo kurmuşlar, O ve beraberindekiler eziyet görüp işkenceye uğramışlar ve yerlerinden edilmişlerdi. Aynı şekilde asrın zındıkları da zayıf tahtlarından korkuyorlar; bu yüzden haktan yüz çeviriyorlar, şeytanla dostluk kuruyorlar ve iman ehlini gözetleyip duruyorlar. يُرِيدُونَ أَن يُطْفِؤُواْ نُورَ اللّهِ بِأَفْوَاهِهِمْ وَيَأْبَى اللّهُ إِلاَّ أَن يُتِمَّ نُورَهُ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ “Allah’ın nurunu ağızlarıyla söndürmek isterler. Kâfirler istemese de Allah nurunu mutlaka tamamlayacaktır.” [Tevbe 32]
Ama karanlık ne kadar yoğun olursa olsun sabahın şafağı mutlaka doğacaktır; tıpkı selef-i salihin şöyle dediği gibi: “Ey kriz/sıkıntı! Şiddetlen ki (sonunda) feraha çıkasın/çözülesin.” Dolayısıyla Allah’ın vaadi kesinlikle gerçekleşecektir: وَعَدَ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنْكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُمْ فِي الْأَرْضِ “Allah, içinizden, iman edip de salih ameller işleyenlere, yeryüzünde mutlaka egemen kılacağına dair vaatte bulunmuştur.” [Nur 55]
O halde naim cenneti için çalışan kişinin, kendini kurtuluşun zamanını düşünerek meşgul etmemelidir; zira kurtuluş, başlarımızın üzerinde asılı durmakta ve varlığın yaratıcısının emrini beklemektedir; aksine kişi, bu Rabbani vaadi gerçekleştirmek için ciddi bir şekilde çalışmakla meşgul olmalıdır; zira Allah'a kalb-i selim ile gelenler dışında malın ve avladın bir fayda vermediği o gün, bundan dolayı sorguya çekilecektir.
Yeryüzünde Allah’ın hükmünü ikame etmeye davet sancağını taşıyan seçkin bir azınlığın arasında olmak büyük bir onurdur. وَفِي ذَلِكَ فَلْيَتَنَافَسِ الْمُتَنَافِسُونَ “Yarışanlar işte bunun için yarışsınlar!” [Mutaffifîn 26]
Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Hatice Salih
Tunus Vilayeti: Tekbir Yürüyüşü;
“Amerika’nın Kibrini Ancak Hilafet Devleti Sona Erdirecek"
Mübarek Ramazan ayı Hicri 1447’nin son Cuma namazının ardından, Hizb-ut Tahrir / Tunus Vilayeti tarafından düzenlenen Tekbir yürüyüşü, başkent Tunus’taki El-Fetih Camii önünden başladı. Tunus halkından büyük bir kalabalığın katıldığı yürüyüşte, tekbir (Allahu Ekber) ve tehlil (La ilahe illallah) sloganları atıldı. Kortej, başkentin ana caddelerinden geçerek Devrim Caddesi’ne doğru ilerledi. Yürüyüş sırasında pankartlar taşındı; ana pankartta şu ifade yer alıyordu: “Amerika’nın kibrini ancak Hilafet Devleti sona erdirecek.” İkinci bir pankartta “Azgınlık ve kibir gösteren herkesin üzerine Allahu Ekber” yazarken, üçüncü pankartta “Büyüklük taslayan ve zorbalık eden herkesin üzerine Allahu Ekber” ifadeleri yer aldı. Ayrıca onlarca küçük dövizde şu slogan taşındı: “Hilafet: Ümmetin kurtarıcısı.”
Yürüyüş, Belediye Tiyatrosu önünde düzenlenen bir mitingle sona erdi. Burada Hizb-ut Tahrir üyesi bir kişi konuşma yaptı. Konuşmasında, Amerika’nın —ve onun himayesindeki Yahudi varlığının— İran’a karşı yürüttüğü savaşın yalnızca İran’ı silahsızlandırmak ve Amerikan hegemonyasına boyun eğdirmekle sınırlı olmadığını; bunun, Amerika’nın Arap Maşrık bölgesi üzerindeki kontrolünü pekiştirmeyi amaçlayan kapsamlı bir stratejinin parçası olduğunu ifade etti. Amerika’nın bölgeyi etnik ve mezhepsel temelde parçalayarak küçük kantonlara bölmek istediğini; bu parçalanmanın bölgenin yönetimini kolaylaştıracağını ve Amerikan şirketleri için geniş bir yatırım alanına dönüştüreceğini söyledi. Bu projenin aynı zamanda “İbrahimi din” anlatısını dayatma ve İslami yönetimin yeniden tesisini savunan her türlü fikri bastırma çabasıyla birlikte yürütüldüğünü, böylece bu fikrin adeta tabu haline getirildiğini belirtti.
Ayrıca, bölgede yaşanmakta olan bu tarihî sürecin, ümmetin samimi evlatları için zincirlerini kırmak, ihanet tahtlarını devirmek ve Amerika ile gaspçı Yahudi varlığa karşı belirleyici bir darbe vurmak açısından eşsiz bir fırsat sunduğunu ifade etti. Böyle bir darbenin güç dengelerini kökten değiştireceğini, tarihin akışını düzelteceğini ve İslam ümmetine egemenliğini, hilafetini ve şeriatla yönetimini yeniden kazandıracağını söyledi. Gaspçı Yahudi varlığın ortadan kaldırılmasının, onun sınırlarını koruyan ve ona yönelen füzeleri engelleyen bu bağlı rejimler eliyle mümkün olmayacağını; aynı şekilde İslami projeye karşı mücadele eden mezhepçi ittifaklar tarafından da gerçekleştirilemeyeceğini vurguladı.
Bunun yerine, bu görevin ancak Nübüvvet yöntemi üzere kurulmuş Raşid bir devlet (Hilafet) tarafından, samimi ve bilinçli bir liderlik öncülüğünde gerçekleştirilebileceğini belirtti. Allah’ın vaadinin ve kaçınılmaz hükmünün -gazabına uğrayanların kibrinin yok edilmesinin- bu şekilde gerçekleşeceğini ifade etti.
Bu doğrultuda Hizb-ut Tahrir, dünyanın dört bir yanında çalışmalarını sürdürerek ümmeti uyandırmaya ve onu Amerika’nın kibrinden kurtaracak, bu yırtıcı kapitalist sistemin suçlarından koruyacak ve Rabb’inin ona takdir ettiği konuma —“insanlık için çıkarılmış en hayırlı ümmet” olma vasfına— yeniden kavuşturacak temel meseleler konusunda bilinçlendirmeye devam etmektedir.
Cuma, 24 Ramazan 1447 H - 13 Mart 2026 M
Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Temsilcisi


İlgili Linkler:
Hizb-ut Tahrir / Tunus Vilayeti Resmi Websitesi
Hizb-ut Tahrir / Tunus Vilayeti Tahrir Dergisi Resmi Sitesi
Hizb-ut Tahrir / Tunus Vilayeti Tahrir Dergisi Facebook Sayfası
Şeriatın Egemenliği Önündeki Yapay Sınırlar Parçalandığında Tek Bir Ümmet Olacaktır
Hepimiz aynı kıbleye yönelerek namaz kılıyor, oruç tutuyor, aynı Kitabı okuyor ve tek bir Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e iman ediyoruz; ancak Müslümanların kutsallarından biri ihlal edildiğinde şu soru soruluyor: Bu hangi devlette meydana gelmiştir? Sanki İslam'a mensup olmak artık orduları harekete geçirmek, politikaları değiştirmek ya da öncelikleri belirlemek için yeterli değilmiş gibi. Sabit şerî hakikat ile akidede bir ama varlık olarak parçalanmış bir ümmet şeklinde dayatılan siyasi gerçeklik arasındaki büyük paradoks işte burada ortaya çıkıyor.
Tek bir ümmet olmak, duygusal bir slogan değildir, aksine siyasi gerçeklikte var olması gereken gerçek bir şerî vasıflandırmadır. Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَإِنَّ هَٰذِهِ أُمَّتُكُمْ أُمَّةً وَاحِدَةً “Şüphesiz bu bir tek ümmet olarak sizin ümmetinizdir.” [Müminun 52] Dolayısıyla ifade, talep olarak değil bir haber olarak; yani somutlaştırılması gereken şerî bir gerçekliğin beyanı olarak gelmiştir. Bu vahdet, hiçbir zaman sadece vicdani bir his olmamıştır; aksine Müslümanları, üzerinize İslam’ın hükümlerini tatbik eden ve İslam’ı dünyaya taşıyan tek bir İmamın altında bir araya getiren tek bir devlette somutlaşmıştır.
İslam'ın yönetimi gölgesinde bir Müslüman, Şam, Irak ve Mısır’ı birbirinden ayıran siyasi sınırları bilmediği gibi bir bölgeden diğerine geçişi, devletler arası bir geçiş olmamış, aksine tek bir devletin içindeki bir geçiş olmuştu. Zira hayatı düzenleyen ve yönetimi belirleyen bir akideye mensup olmak, salt toprak için değildi. Bu nedenle “ulusal egemenlik” mefhumu söz konusu değildi; aksine egemenlik şeriata, otorite ise ümmete aitti ve Halife’ye de yapay sınırları korumak için değil, İslam'ı uygulamak için biat ediliyordu.
Bu gerçeklik, akidevi bir bağ olan ideolojik bağ zayıfladığında ve yerel asabiyetler ideolojinin önüne geçtiğinde aşınmaya başlamıştır ki böylece 1924 yılında Osmanlı Devleti’nin yıkılmasıyla birlikte modern tarihteki belirleyici an gelmiştir. Burada sadece bir otorite devrilmemiştir; aksine Müslümanların birliğini temsil eden siyasi yapı da ortadan kaldırılmış ve yerine ulus devlet mefhumu getirilmiştir.
Batı sadece toprağı işgal etmeyi hedeflememiş, aksine fikri parçalamayı da hedeflemiştir. Bu yüzden sınırları belirlemiş, milliyetleri oluşturmuş ve meşruiyeti şeriatın hükümlerine değil, uluslararası tanıma bağlamıştır. Nitekim zamanla bu sınırlar, orduların koruduğu “siyasi kutsallıklar” haline gelmiş, bu sınırlar adına ümmeti birleştirmeye ve İslam'ı uygulamaya yönelik tüm projeler bastırılmış ve bu sınırları aşanlar egemenliği tehdit etmekle suçlanmıştır.
Ancak asıl soru şudur; bu hangi egemenliktir? Bu egemenlik, şeriatın egemenliği mi yoksa insan yapımı anayasanın egemenliği mi? Bu egemenlik, ümmetin egemenliği mi yoksa haritaları çizen ve roller belirleyen uluslararası sistemin egemenliği mi? Ulusal devlet doğası gereği sınırlı bir varlık olup uluslararası anlaşmalara mahkumdur, büyük güçlerin çıkarlarıyla bağlantılıdır ve meşruiyeti de ümmetin akidesinden kaynaklanmak yerine harici tanınmaya dayanmaktadır. Bu nedenle yönetici, ümmetin çobanı (gözeticisi) değil, sınırların bekçisi haline gelmiş olup ordu da tüm Müslümanların kalkanı değil, rejimi koruyan bir araç haline gelmiştir.
Bu gerçeklik, parçalanmış bir bilinç üretmiştir. Dolayısıyla Filistin dış dosyaya, Gazze insani bir meseleye, Keşmir bölgesel bir çatışmaya ve Suriye de içsel bir krize dönüşmüştür. Böylece cemaat sorumluluğu duygusu aşınmış ve onun yerini, açıklamalar ve sloganların ötesine geçmeyen mevsimlik bir dayanışma almıştır. Bu yüzden bir Müslümanın kanı artık tek bir ümmetin kanı sayılmamakta, aksine başka bir devlette meydana gelen bir olay olarak görülmektedir.
Gerçek bir ideolojik siyasi bakış açısı, bu parçalanmanın, yönetimin temelde şeriata muhalif olmasının doğrudan bir sonucu olduğunu gerçeğinden hareket eder. Çünkü İslam, birbiriyle rekabet eden onlarca varlık üretmek için gelmemiştir; aksine tüm Müslümanların işlerinin güdülmesini üstlenen tek bir devlet kurmak için gelmiştir. Ümmetin birliği, müzakere edilebilir siyasi bir tercih değildir; aksine Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in vefatından sonra Sahabelerin başka herhangi bir şeyle meşgul olmadan önce hemen bir Halife nasbetmek için acele ettikleriyle ortaya çıkan, nassların ve sahabenin icmasının delalet ettiği şerî bir hükümdür.
İslam’da egemenlik, halka, yöneticiye ve sömürgeci Batı'nın kurumlarına değil, yalnızca şeriata aittir. Otorite ise üzerine Allah'ın hükümlerini tatbik eden kimseyi seçen ümmete aittir. Ancak kanunlar Kur'an ve sünnetten başkasından elde edildiğinde, politikalar dış güçlerin diktelerine bağlanmakta ve Batı'daki efendilerin çıkarları ümmetin çıkarlarının önüne geçirilmektedir.
Ümmetin fikrini yeniden bilinçli hale getirmek vakıayı görmezden gelmek anlamına gelmez, aksine vakıanın hakikatini anlamak anlamına gelir. Örneğin sömürgecilik döneminde çizilen sınırlar şerî hükümler değildir, aksine güçle dayatılan siyasi düzenlemelerdir. Yine İslam’da şerî kaynak uluslararası tanıma değil, aksine İslam’ı tatbik etmek ve şeriatla olan yönetime biat etmektir. Dolayısıyla birleştirici siyasi bir varlığı yeniden tesis etmek için çalışmak, küresel sistemden çıkmak değil, aksine akidenin gerekliliğine bir geriş dönüştür.
Müslümanları aynı zamanda tek bir ibadette bir araya getiren Hac ve Ramazan, duygu ve hedef birliğinin canlı bir örneğini sunmaktadır. Ancak bu birlik, bilinçli siyasi bir projeye dönüşmediği sürece eksik kalacaktır. Bu yüzden İslam’ı tüm ümmete uygulayacak bir devlet kurmak için çalışmadan sadece duygusal birlikte yetinmek, dini ruhani bir alanla sınırlamak ve yönetim gerçekliğini dinden başkasına bırakmak anlamına gelmektedir.
Yeniden tek bir ümmet tesis etmek, haritalar üzerindeki sınırların kaldırılmasıyla değil, aksine sınırların meşruiyetinin zihinlerden kaldırılmasıyla, bu sınırları kutsallaştıran mefhumların sahteliğinin ifşa edilmesiyle ve aidiyetin İslam temelinde yeniden tanımlanmasıyla başlar. Ayrıca fikri çatışma, akide bağına kıyasla yapay bir bağ olan ulusal vatancılığın ortaya çıkarılmasıyla başladığı gibi siyasi mücadele de, Müslümanları tek bir İmamın altında birleştiren ve onların akide birliklerini pratik bir siyasi bir birliğe dönüştüren Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafet Devleti'ni kurmak için çalışmakla başlar.
Tek bir ümmet, şiirsel bir hayal değildir, aksine şerî bir farzdır.
Parçalanmışlık gerçekliği ile kalkınma imkanı arasında, belirleyici bir fikir durmaktadır; ya egemenlik yeniden şeriata verilip birleştirici bir varlık kurularak ümmet kalkınacak, ya da yapay sınırlar coğrafyaya hükmetmeye ve kararları kısıtlamaya devam edecektir ki böylece ruhlar ibadet zamanlarında bir araya gelse de beden parçalanmış olarak kalmaya devam edecektir.
إِنَّ هَذِهِ أُمَّتُكُمْ أُمَّةً وَاحِدَةً وَأَنَا رَبُّكُمْ فَاعْبُدُونِ
“İşte sizin bu ümmetiniz bir tek ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim. Öyleyse bana ibadet edin.” [Enbiya 92]
Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Mahmud El-Leysî - Mısır