Çarşamba, 05 Zilkâde 1447 | 2026/04/22
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Lübnan Yönetimi Komplo Bataklığına Batmış Durumda, Şu an Tek Önceliği Yahudilerle Doğrudan Müzakere Masasına Oturmak

  • Kategori Lübnan
  •   |  

Amerika ve Yahudi varlığı ile İran arasında gerçekleşen ateşkesin ardından, suçlu Yahudi varlığı 8 Nisan 2026 günü öğle saatlerinde Lübnan’a yönelik gaddarca bir saldırı başlattı. On dakika içinde Lübnan’ın güneyine, dağlık bölgelerine ve başkent Beyrut’un kalbine yüzü aşkın hava saldırısı düzenledi! Bu saldırılar binden fazla insanın ölmesine ve yaralanmasına yol açtı... ABD-Yahudi varlığı ve İran arasında gerçekleşen ateşkesle eş zamanlı olarak, Lübnan dosyasının İran dosyasından ayrılması meselesi dikkat çekici bir şekilde gündeme geldi. Bu konuda farklı görüşler ortaya atıldı. Kimileri İran’ın Lübnan’ı bu ateşkese dahil etmek istediğini, kimileri ise Amerika’nın Netanyahu ile vardığı mutabakat gereği Lübnan’ın bu sürece dahil edilmesini istemediğini İran’a bildirdiğini iddia etti!

Ancak meselenin hakikati, peş peşe gelen açıklamalarla netleşti. Cumhurbaşkanı, 9 Nisan 2026’da El Cezire’ye yaptığı açıklamada; “Lübnan devleti adına kimsenin müzakere etmesini kabul etmiyoruz. Dostlarımızla temas halindeyiz, ateşkes ve müzakerelere gidilmesini talep ediyoruz” dedi. Ardından 11 Nisan 2026’da Pakistan’daki İran müzakere heyetinde yer alan Seyyid Marandi, X platformunda yaptığı paylaşımında, “Lübnan Başbakanı Nevvaf Selam’ın ateşkesi engellediğini, çünkü bunun İran ile Trump yönetimi arasındaki görüşmeler üzerinden değil, doğrudan Lübnan ile “İsrail” arasında müzakereler yoluyla gerçekleşmesini istediğini belirtti. Oysa daha önce Reuters’in 9 Nisan tarihli haberinde, Başbakan Şahbaz Şerif’in ofisinden yapılan açıklamada “Şahbaz Şerif ile Lübnan Başbakanı Nevvaf Selam arasında gerçekleşen bir telefon görüşmesi sırasında Nevvaf Selam’ın Lübnan’ı ve halkını hedef alan saldırıların derhal durdurulması için İslamabad’dan destek istediği belirtilmişti.” Bu, katliam, yıkım ve göçün ağır baskısı altında, daha önce bu kadar hızla geçirilmesi mümkün olmayan planların hayata geçirilme niyetlerini ve çalışmalarını ifşa eden tehlikeli bir oyundur!

Lübnan yönetimi, başta Amerika olmak üzere uluslararası taraflarla açık ve doğrudan bir suç ortaklığı yapmaktadır; onlar sadece kanı durduracak bir ateşkesin peşinde değiller; aksine bunu, göreve geldikleri günden beri ajandalarında olan Yahudi varlığı ile doğrudan müzakereleri başlatmak için bir fırsat olarak görüyorlar. Bu artık bir tahmin veya analiz olmaktan çıkmış, hızla pratik bir gerçeğe dönüşmüştür. Nitekim El Cezire’nin 10 Nisan tarihli haberine göre, Lübnan Cumhurbaşkanlığı; Lübnan’ın Washington Büyükelçisi ile “İsrail”in Washington Büyükelçisi ve ABD’nin Beyrut Büyükelçisi arasında ilk telefon görüşmesinin gerçekleştiğini ve Amerikan himayesinde müzakerelerin başlama tarihini görüşmek üzere Salı günü ABD Dışişleri Bakanlığı’nda ilk toplantının yapılması konusunda mutabık kalındığını duyurdu.” Axios sitesi ise 10 Nisan 2026’da iki kaynağa dayandırdığı haberinde, “Washington’un, Beyrut’un bu talebini desteklediği, kabul etmesi için “İsrail”e baskı yaptığı, Netanyahu ise konuyu değerlendirmekte olup henüz bir karar vermediğini” aktarmıştır.

Ey Lübnan halkı ve özellikle de Müslümanlar! Lübnan yönetiminin, Lübnan’ın kanını ve maruz kaldığı yıkımı bir utanç ve zillet masasında, Yahudi varlığıyla normalleşme masasında ucuz bir bedel olarak sunması, ne dinin ne de özgür ve sağlıklı bir aklın kabul edebileceği bir şeydir! Yönetimin hiçbir korku ve çekince duymadan güpegündüz böyle bir eyleme girişmesi şüphesiz en büyük cürümlerden biridir.

Biz, Hizb-ut Tahrir / Lübnan Vilayeti olarak, Lübnan yönetiminin işlediği bu büyük münkeri (kötülüğü) reddediyor ve kınıyoruz. İşgalci düşmanla ister doğrudan ister dolaylı olsun, ister İran veya Pakistan üzerinden, isterse bölgedeki diğer rejimler üzerinden yürütülsün, Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın ve şeriatının hükümlerinden uzak bir şekilde, muharip düşman Amerika ile veya işgalci düşman Yahudilerle müzakere etmek bütünüyle şeytanın yollarındandır.

خَطَّ رَسُولُ اللهِ ﷺ خَطّاً بِيَدِهِ ثُمَّ قَالَ: هَذَا سَبِيلُ اللهِ مُسْتَقِيماً، وَخَطَّ خُطُوطاً عَنْ يَمِينِهِ وَشِمَالِهِ، ثُمَّ قَالَ: هَذِهِ السُّبُلُ لَيْسَ مِنْهَا سَبِيلٌ إِلَّا عَلَيْهِ شَيْطَانٌ يَدْعُو إِلَيْهِ، ثُمَّ قَرَأَ: ﴿وَأَنَّ هَذَا صِرَاطِي مُسْتَقِيماً فَاتَّبِعُوهُ وَلَا تَتَّبِعُوا السُّبُلَ فَتَفَرَّقَ بِكُمْ عَنْ سَبِيلِهِ  “Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem eliyle bir çizgi çizdi ve şöyle buyurdu: “Bu Allah’ın dosdoğru yoludur. Sonra sağından ve solundan çizgiler çizdi ve şöyle buyurdu: ‘Bu yolların her birinin başında ona çağıran bir şeytan vardır.’ Sonra şu ayeti okudu: ‘İşte bu benim dosdoğru yolumdur, ona uyun. Başka yollara uymayın ki, sizi O’nun yolundan ayırmasın.” Peygamberimiz SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in şu sözüyle de uyarıyoruz:

وَالَّذِي نَفْسِي بِيَدِهِ لَتَأْمُرُنَّ بِالْمَعْرُوفِ وَلَتَنْهَوُنَّ عَنِ الْمُنْكَرِ أو لَيوشِكَنَّ اللهُ أَنْ يبْعَثَ عَلَيكُمْ عِقَاباً من عِنْدِهِ ثًمَّ لَتَدْعُنَّهُ فَلاَ يسْتَجِيبُ لَكُمْ“Nefsim elinde olana yemin derim ki ya marufu emreder, münkerden nehyedersiniz ya da Allah katından size bir ceza gönderir de sonra O’na dua edersiniz ama size icabet edilmez.” Bu yüzden bu konuda gevşeklik göstermekten sakının, hem de çok sakının! Aksi takdirde, Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in şu sözü gereği dininiz tehlike altına girecektir:

إِنَّهُ سَيَكُونُ عَلَيْكُمْ أَئِمَّةٌ تَعْرِفُونَ وَتُنْكِرُونَ، فَمَنْ أَنْكَرَ فَقَدْ بَرِئَ، وَمَنْ كَرِهَ فَقَدْ سَلِمَ، وَلَكِنْ مَنْ رَضِيَ وَتَابَعَ“İleride birtakım emirler (yöneticiler) olacaktır. Tanıyacaksınız ve inkâr edeceksiniz. Kim tanırsa beri olur. Kim inkâr ederse kurtulmuş olur. Fakat kim razı olursa ve tabi olursa...” Yani kim razı olur ve onlara uyarsa hesaba çekilecek ve cezalandırılacaktır. O yüzden sakın onlara razı olmayın ve uymayın.

Ey Lübnan halkı ve özellikle de Müslümanlar! Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın ve Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Yahudiler hakkındaki vaadini sakın göz ardı etmeyin. Allah Subhânehu ve Teâlâ Yahudileri tehdit ederek şöyle buyurmaktadır:

فَإِذَا جَاءَ وَعْدُ الْآخِرَةِ لِيَسُوءُوا وُجُوهَكُمْ وَلِيَدْخُلُوا الْمَسْجِدَ كَمَا دَخَلُوهُ أَوَّلَ مَرَّةٍ وَلِيُتَبِّرُوا مَا عَلَوْا تَتْبِيراً“İki vaatten ikincisinin vakti gelince, yüzünüzü üzüntüye sokmaları, kötülük yapmaları, önceden Mescid’e girdikleri gibi girmeleri, ele geçirdikleri yerleri harap etmeleri için onları tekrar göndereceğiz.” [İsra 7] Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem de şöyle buyurmaktadır:

لَتُقَاتِلُنَّ الْيَهُودَ فَلَتَقْتُلُنَّهُمْ، حَتَّى يَقُولَ الْحَجَرُ: يَا مُسْلِمُ، هَذَا يَهُودِيٌّ، فَتَعَالَ فَاقْتُلْهُ “Sizler Yahudilerle muhakkak savaşacaksınız! Harp o kadar şiddetli olacaktır ki, hatta taş: Ey Müslüman! Şu arkamdaki bir Yahudi’dir! Gel de onu öldür!’ diyecektir.” Dolayısıyla Yahudilerle ne bir barış, ne bir uzlaşma, ne de doğrudan veya dolaylı bir müzakere söz konusu olabilir. Trump ve beslemesi Netanyahu’nun tehditleri sakın sizi korkutmasın. Zira Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

كُلَّمَا أَوْقَدُوا نَاراً لِّلْحَرْبِ أَطْفَأَهَا اللهُ وَيَسْعَوْنَ فِي الْأَرْضِ فَسَاداً وَاللهُ لَا يُحِبُّ الْمُفْسِدِينَ“Her ne zaman savaş için bir ateş yakmışlarsa, Allah onu söndürmüştür. Onlar yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya çalışırlar. Allah, bozguncuları sevmez.” [Maide 64] Yine Allah Subhânehu ve Teâlâ bizimle savaşan kâfirlerin durumunu açıklayarak şöyle buyurmaktadır:

وَدَّ الَّذِينَ كَفَرُوا لَوْ تَغْفُلُونَ عَنْ أَسْلِحَتِكُمْ وَأَمْتِعَتِكُمْ فَيَمِيلُونَ عَلَيْكُم مَّيْلَةً وَاحِدَةً“Kâfirler isterler ki, siz silahlarınızdan ve eşyalarınızdan gafil olasınız da üzerinize ansızın bir baskın yapsınlar.” [Nisâ 102] Bulunmamız gereken durumu belirterek de şöyle buyurmaktadır:

وَلَا تَهِنُوا فِي ابْتِغَاءِ الْقَوْمِ إِن تَكُونُوا تَأْلَمُونَ فَإِنَّهُمْ يَأْلَمُونَ كَمَا تَأْلَمُونَ وَتَرْجُونَ مِنَ اللهِ مَا لَا يَرْجُونَ وَكَانَ اللهُ عَلِيماً حَكِيماً“O (düşman) topluluğu takip etmekte gevşeklik göstermeyin. Eğer siz acı çekiyorsanız onlar da, sizin çektiğiniz gibi acı çekmektedirler. Üstelik siz Allah’tan, onların ümit etmedikleri şeyleri umuyorsunuz. Allah ilim ve hikmet sahibidir.” [Nisa 104] Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın bu işgalci varlık karşısında bizim için seçtiği yol müzakere değil, cihat ve askeri yüzleşmedir قَاتِلُوهُمْ يُعَذِّبْهُمُ اللهُ بِأَيْدِيكُمْ وَيُخْزِهِمْ وَيَنصُرْكُمْ عَلَيْهِمْ وَيَشْفِ صُدُورَ قَوْمٍ مُّؤْمِنِينَ“Onlarla savaşın ki Allah sizin elleriniz ile onları cezalandırsın, rezil rüsva etsin. Onlara karşı size yardım etsin. Müminlerin kalplerine şifa versin.” [Tevbe 14] Ümmet, yöneticilerin ihanet ve entrikasına rağmen bu sorumluluğu üstlenmeye ehil olduğunu her fırsatta kanıtlamıştır; tek eksiği, kendisine hakla liderlik edecek olan Nübüvvet metodu üzere Raşidi bir liderliktir.

Ey Lübnan halkı ve özellikle de Müslümanlar! Lübnan yönetimi de dâhil olmak üzere İslam dünyasındaki bu yöneticilerin, Hilafet kurulmadığı sürece Amerika’yı hezimete uğratıp onu kendi yurduna def edemeyeceğini çok iyi biliyoruz. Hilafet kurulduğunda Allah’ın izniyle zafer üstüne zafer gerçekleştirecek, maskesi düşene kadar Amerika’ya ders üstüne ders verecektir. Zira Amerika bugün Müslümanlarla bizzat onların topraklarını ve havaalanlarını kullanarak savaşmakta; Yahudi varlığına yönelen saldırıları püskürtmek için de ajanlarını ileri sürmektedir. Hilafet devleti, bu işbirlikçilerin kalelerini başlarına yıkacak ve onları en rezil şekilde kalelerinden söküp atacaktır. Hilafet, bu kutlu yolda Müslüman halkları seferber edecek ve gücü, Müslüman coğrafyasının dışındaki Amerikan üslerine dahi yok eden coşkun bir sele dönüşecektir.

كَذَٰلِكَ يَضْرِبُ اللَّهُ الْحَقَّ وَالْبَاطِلَ فَأَمَّا الزَّبَدُ فَيَذْهَبُ جُفَاءً وَأَمَّا مَا يَنفَعُ النَّاسَ فَيَمْكُثُ فِي الْأَرْضِ كَذَٰلِكَ يَضْرِبُ اللَّهُ الْأَمْثَالَ“İşte Allah, hak ile batıla böyle misal getirir. Köpüğe gelince sönüp gider. İnsanlara yararlı olan ise yerde kalır. İşte Allah, böyle misaller verir.” [Rad 17] Birçokları bunu bir hayal olarak görse de Allah’ın izniyle bu kolay ve mümkündür. Zira ümmet itici bir akideye sahiptir; zulümlerinin şiddetinden dolayı Amerika’ya, Yahudilere ve onların dostlarına karşı içinde büyük bir öfke barındırmaktadır. Yüce Allah büyük zaferine izin verdiğinde, Allah’ın izniyle bu zafer sahnelerini görmek hiç de uzak olmayacaktır. İslam ümmetinin bundan sonra yapacakları ve savaş meydanlarında söyleyecekleri şeyler, şu an kalemin bile tarif edebileceğinden çok daha büyük ve muazzam olacaktır. Zira bu, Allah’ın bu dünyadaki sünnetidir:

وَكَانَ حَقّاً عَلَيْنَا نَصْرُ الْمُؤْمِنِينَ“Müminlere yardım etmek ise üzerimizde bir haktır.” [Rum 47]

Devamını oku...

Darfur’un Ayrılması Ajanlar Eliyle Yürütülen İğrenç Bir Suçtur

WhatsApp üzerinden Dr. İsam Dekin imzalı, 6 Nisan 2026 tarihli ve “Darfur’un ayrılmasını hiçbir akıllı reddetmez!” başlıklı bir makaleye vakıf oldum. Dekiniyat (1753) 6/4/2026 Dr. İsam Dekin Makalede özetle şöyle deniyordu: “Başlık doğrudan seçildi; çünkü Darfur artık Sudan için bir ‘kazık’ (baş belası) haline gelmiştir. Darfur’un ayrılması hakkında yazmaktan çekinmiyorum, zira 15 Nisan 2023 savaşında terörist isyancı Darfurlu Hızlı Destek Kuvvetleri milislerinin işlediği ihlalleri ve Darfurlu gençlerden duyduğumuz Sudan halkına yakışmayan küfür ve hakaretleri gördükten sonra, bu tarihsel kazık için en uygun ve en iyi çözümün bu olduğunu düşünüyorum” Makalede yer alan ifadelerin, özellikle de iğrenç bir suç ve ülkemizi parçalayıp kontrol altına almayı hedefleyen kirli bir Amerikan planı olan Darfur’un ayrılması talebinin tehlikesi göz önüne alındığında; yazarın kafasını karıştıran hususları netleştirmek, meselenin gerçeğini kavramasını ve bu yanlış anlayışı düzeltmesini sağlamak için bu noktalara cevap vermek kaçınılmaz olmuştur.

Cevabıma birtakım sorularla başlamak istiyorum:

Birincisi: Darfur’un ayrılması gerçekten bir çözüm ve tedavi midir, yoksa bir suç ve komplo mudur? Komplo ise bu komplonun planlayıcısı ve uygulayıcısı kim? İslâm ve Müslümanlar düşmanı Amerikan büyükelçiliklerindeki şer odaklarınca planlanan ve arzulanan bir şerre zemin hazırlamak üzere, Doha Anlaşması uyarınca Darfur’a özel bir statü ve özel bir yönetim veren kim?

İkincisi: Bu kirli görevi yerine getirmesi için Hızlı Destek Kuvvetleri’ni (HDK) kuran kim? Onu silahlandıran ve yasal hale getiren kim? Onları başkente sokan ve stratejik noktaları onlara kim teslim eden kim? Yasal ve meşru olması için orduda onun için gerekli kanunu çıkaran kim? Feshedilmesini önlemek için yaptığı askeri ve siyasi açıklamalarla ona kol kanat geren kim? Şehirlerden çekilmesini, mevzilerin onlara teslim edilmesini, gücünü koruyabilmesi ve lojistik destek alabilmesi için silah ve mühimmatı onlara teslim edenler kimler? Sudan’ı yıkma ve Darfur’u ayırma projesine devam etmesi için ordunun dizginlerini tutup bu milis tehlikesini ortadan kaldırmasını engelleyenler kimler?!

Şüphesiz ki Darfur’u ayırma planı, Amerika’nın Müslüman beldelerini parçalamak için hazırladığı Kanlı Sınırlar planının bir parçasıdır. Bu plan, Yeni Amerikan Sykes-Picot mühendisleri tarafından parçalanmış olanı daha da parçalamak ve ufalamak için hazırlanmıştır. Bu mühendislerden biri de, ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon) tarafından görevlendirilen; Mısır, Sudan, Lübnan, Suriye, İran, Türkiye ve Afganistan gibi İslam ülkelerini etnik, mezhepsel ve taifeli kantonlara ve küçük devletçiklere bölme projesinin mimarı olan İngiliz asıllı Amerikalı Yahudi tarihçi Bernard Lewis’tir.

2006 yılında emekli Amerikalı General Ralph Peters tarafından yayınlanan ve Ortadoğu’yu kartondan devletçiklere bölen harita da bu planı teyit etmektedir.

Geçmişte Beşir hükümetinin, geberip giden John Garang liderliğindeki Halk Kurtuluş Hareketi ile suç ortaklığı yaparak Güney Sudan’ı koparması da bu planın bir parçasıdır. Bugün ise Burhan hükümeti ve Hızlı Destek Kuvvetleri; şüpheli geri çekilmeler, ordu karargahlarının ve şehirlerin HDK’ye teslim edilmesi, isyanı bastırmak için ordunun ve uçakların harekete geçirilmemesi gibi aynı şüpheli senaryo ile Darfur’u koparma yolunda adım adım ilerlemektedir! Halbuki dizginleri ellerinde tutanların ordunun dizginlerini serbest bırakması durumunda ordunun, savaşı bitirip ülkeyi ve halkı kurtaracak güce sahip olduğu çok iyi biliniyor.

El Beşir geçmişte, Güney’in ayrılmasına ABD baskısı yüzünden göz yumduğunu itiraf etmiş ve şunları söylemişti: “Güney’in ayrılması Amerikan baskısı sonucu gerçekleşti. ABD’nin asıl planı ise Sudan’ı beş ayrı ülkeye bölmektir.” (Rus Sputnik sitesinin Beşir ile 25/11/2017 tarihli röportajı) Yönetim kadrosunun ve dışişleri bakanlarının itirafları da ortadadır. İbrahim Gandur, yaptığı açıklamada, “Güney’in bağımsızlığı aslında bir komplo olduğu halde yine de kabul etmek zorunda kaldık” dedi. (13.04.2017 Anadolu Ajansı) 21 Kasım 2018’de ise dönemin Dışişleri Bakanı el-Dirdiri Muhammed Ahmed, France 24 kanalına verdiği röportajda, ülkesinin “bölgedeki en büyük sorun olan Güney Sudan meselesinin çözümünde Amerika’ya yardım ettiğini” açıkça ifade etmiştir.

Bu da onların planı bildikleri ve onu uyguladıkları anlamına gelmektedir. Bugün de aynı senaryo Darfur’da tekrarlanmaktadır. Nitekim 14 Temmuz 2011 Doha Anlaşması ile Darfur’a özel bir statü verilmiş, hatta 2016’da Darfur’un ayrı bir bölge olması için referandum bile yapılmıştır. Darfur, bizzat Ordu Komutanı El Burhan’ın gözetiminde güçlendirilen HDK eliyle koparılmaya çalışılmaktadır. Parçalama komplosu, Amerikan himayesinde eski Başkan Beşir’in eliyle Hızlı Destek Kuvvetleri’nin kurulmasıyla fiilen hayata geçirilmiştir. Amerika, Uluslararası siyasi çatışma çerçevesinde gerçekleşen bu savaşın fitilini, Sudan’daki nüfuzunu güvence altına almak ve İngiliz ajanlarını sahadan uzaklaştırmak için ateşlemiştir. Plan uyarınca HDK nihayetinde Darfur’da toplanmıştır; Sudan ordusunun mevzilerinden garip bir şekilde çekilip buraları HDK’ye teslim etmesi de bu plan dahilinde gerçekleşmiştir. Ardından bir “kurucu hükümet” kurulmasına izin verilmiş, ona bir başkent, bir havaalanı bir de sınır kapısı tahsis edilmiştir. El Burhan hükümeti de süresi doldukça bunların sürelerini yenilemektedir. Bu hükümetin eski para birimini kullanmasına izin verilmiş, ordunun bir hamlesiyle yok edilebilecek bir mesafede heyetleri kabul etmesine göz yumulmuştur. Şayet Amerika ajanlarının bu cürüm planını geçirmek için açık bir işbirliği olmasaydı tüm bunlar gerçekleşebilir miydi?

Sudan’da yaşanan ve ciddi can kayıplarına neden olan çatışmaların, şer odağı sömürgeci kafir ABD tarafından yerel işbirlikçiler aracılığıyla yönlendirebiliyor olması gerçekten çok üzücü. Üstelik bu planlar, gizli bir şekilde değil, kamuoyunun gözü önünde yürütülmektedir. Onlara bu ihanette, işbirlikçi ve yanıltıcı bir medya ile yıpranmış koltuklardan başka derdi olmayan ve sömürgeci kafirin yönettiği o koltuklara oturan kiralık politikacılar da destek olmaktadır.

Şüphesiz Müslüman ülkelerini bölmek çok büyük bir suçtur ve bu suça dahil olan herkes ağır bir günah yükü altına girecektir. Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

مَنْ أَتَاكُمْ وَأَمْرُكُمْ جَمِيعٌ عَلَى رَجُلٍ وَاحِدٍ يُرِيدُ أَنْ يَشُقَّ عَصَاكُمْ أَوْ يُفَرِّقَ جَمَاعَتَكُمْ فَاقْتُلُوهُ“Siz yönetim işinde bir adam üzerinde birleşmiş iken, birisi gelip sizin asanızı kırmak ya da cemaatınızı parçalamak isterse onu öldürün.” [Müslim] Müslim’in Ebû Saîd el-Hudrî’den rivayet ettiğine göre, Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

إذا بُويِعَ لِخَلِيفَتَيْنِ، فاقْتُلُوا الآخِرَ منهما“İki Halifeye biat edildiği zaman, onlardan sonuncusunu öldürün.” Bu hadisler, ümmetin birliğinin korunması ve bölünmemesi gerektiğini vurgulamaktadır.

Bu bağlamda, Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti olarak biz, ordunun samimi subaylarını ve nüfuz sahibi kesimleri, bu kabul edilemez suçu durdurmaya, Amerika’nın ve diğer sömürgeci güçlerin ülkemizdeki yıkıcı planlarını engellemeye ve ümmetin Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafet’i yeniden kurma projesine destek olmaya çağırıyoruz. Çünkü Hilafet, yegâne kurtuluşumuz ve tek çıkış yolumuzdur. Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyuruyor:

  فَإِنَّهُ مَنْ يَعِشْ مِنْكُمْ بَعْدِي فَسَيَرَى اخْتِلَافًا كَثِيراً، فَعَلَيْكُمْ بِسُنَّتِي وَسُنَّةِ الْخُلَفَاءِ الرَّاشِدِينَ الْمَهْدِيِّينَ، فَتَمَسَّكُوا بِهَا وَعَضُّوا عَلَيْهَا بِالنَّوَاجِذِ“Çünkü durum şu ki sizden, benden sonra yaşayacak olan kimseler, yakında çok ihtilaf görecekler. Binaenaleyh benim sünnetime; doğru yolu bulan, hidayete erdirilmiş halifelerin sünnetine sarılın. Bunlara azı dişlerinizle (yapışır gibi sımsıkı) yapışın.”

Devamını oku...

Basın Toplantısına Davet

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti olarak biz, değerli medya mensuplarını, siyasetçileri ve kamu meselelerine ilgi duyan tüm kardeşlerimizi, Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti Resmî Sözcüsü’nün şu başlık altında düzenleyeceği basın toplantısına davet etmekten mutluluk duyarız:

“Berlin Konferansı: Yeni Bir Şey Var mı?”

Tarih: 01 Zilkade 1447 / 21 Nisan 2026 Cumartesi Saat: 13.00

Yer: Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti Port Sudan Bürosu, El Azama Mahallesi, Stad Caddesi, Stadın Doğu Tarafı.

Katılımınız tartışmaya zenginlik katacaktır

Devamını oku...

Bugün Dünyanın İhtiyacı Olan Şey Nedir?

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Bugün Dünyanın İhtiyacı Olan Şey Nedir?

 

ABD ve Yahudi varlığının İran'a yönelik düzenlediği saldırının ardından, dünya ülkeleri, siyasi gruplar, hatta bireyler seslerini yükselterek, bu konuyla ilgili görüşlerini açıklıyorlar ve tutumlarını ifade ediyorlar.

Petrol ve gaza ihtiyaç duyan Doğu ve Batı ülkeleri, savaş öncesi durumun doğru ve iyi olduğunu söylüyor. Doğu ve Batı'daki gelişmiş ülkelerin teknolojisine ve ürünlerine bağımlı olan ülkeler, savaşın yol açabileceği enerji kıtlığı sonucunda fiyatların yükselmesinden ve ekonomik krizlerin daha da ağırlaşmasından korktukları için, savaş öncesi durumun daha iyi olduğunu vurguluyorlar.

Bu bağlamda akide ve siyasi sistemlerin farklılıklarına rağmen, Müslüman ve Müslüman olmayan ülkeler büyük ölçüde benzer tutumlar sergiliyorlar. Bazıları olanların sorumluluğunu Trump'a, yönetimine ve Cumhuriyetçilere yüklemekte ve eğer demokratlar iktidarda olsaydı bunların yaşanmayacağını, dünyanın adalet ve istikamet bir düzen içinde olacağını iddia etmektedir. Onların çoğu da, son zamanlarda Birleşmiş Milletler kurallarının ve uluslararası hukukun defalarca ihlal edildiğini vurguluyor ve eğer bu kurallar gerektiği gibi uygulanmış olsaydı, dünyanın adalet, güvenlik ve barış içinde yaşayacağını düşünüyorlar.

Peki beş büyük ülke tarafından kurulan Birleşmiş Milletler ve bununla birlikte uluslararası kanunlar, küresel ekonomik ve mali düzenlemeler, gerçekten adalet, barış ve refahın kaynağı mıdır? Yoksa tüm dünyanın tanık olduğu savaşların, trajedilerin, felaketlerin ve acıların kaynağı mıdır?

Sömürgeciliğin, ekonomik, kültürel ve askeri nüfuzun etkilerinden henüz kurtulamamış ve bölünmüş olan İslam beldelerinden bazıları hâlâ Amerika’ya bağlı kalmakta olup onun kanatları altında kalmanın daha iyi olduğuna inanırken, diğer bazıları ise geleceğin Çin ile işbirliğinde yattığını düşünmekte ve bir üçüncü grup da Sovyetler Birliği'nin gerçek bir güç olduğunu ve artık onun yasal varisi olan Rusya ile işbirliği yapma zamanının geldiğini savunmaktadır!

Yönetiminde hezimete uğrayan bu ülkelerin liderleri, kendilerine sadık Müslüman alim ve fetva sahiplerini, görüşlerini halk arasında yaymaya zorladıkları gibi kendi görüşlerini de sanki İslami görüşlermiş gibi zorla topluma dayatmaktadırlar.

Siyasi gruplar da dahil olmak üzere dünyanın yozlaşmasını ve onun zulüm, açgözlülük ve ahlaki çöküşün içinde boğulduğunu izleyen herkes, kendi ülkelerinin liderleri gibi, reformun yolunun demokraside ve uluslararası kanunların doğru bir şekilde uygulanmasında yattığını düşünmektedir. Peki, durum gerçekten böyle midir?

Uluslararası kanunların yozlaştığını, Birleşmiş Milletler’in dünyadaki zulmün ve şiddetin odağı haline geldiğini ve uluslararası askeri, ekonomik ve mali kuruluşların insanlığın başına gelen felaketlerin kaynağı olduğunu idrak eden Müslümanlardan bazı şahıslar, alimler ve fakihler, bunlardan kurtulmanın yolunun Hilafet olduğunu düşünmektedir.

Bugün bazı alimler ve Müslümanlar, bilim alanında gelişmiş ülkelerin gerisinde kaldığımızı, bilimin bizi kurtaracağını ve ona büyük ve ciddi bir önem vermemiz gerektiğini düşünüyorlar! İslam ülkelerinde çeşitli ilim dallarındaki bilim insanlarının sayısı, diğer herhangi bir ülkedeki sayının kat kat üzerindedir. Peki bu bizi kurtardı mı? Ve gelecekte de kurtaracak mı?

Bazıları, Müslüman ülkelerinin çoğunun yoksul olduğunu ve zenginliklerden yoksun olduğumuzu söylüyor. Katar, Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan ve Kuveyt gibi zengin ülkeler, sahip oldukları servet sayesinde kendilerini gerçekten kurtarabilirler mi? Yoksa güvenlik ve istikrarı sağlamak için zenginlik tek başına yeterli değil mi?

Bazı insanlar, silah üretimi için fabrikalarımızın olmadığını ve ümmetin kendini güvence altına almak ve kendini kurtarmak için bunlara acil olarak ihtiyaç duyduğunu savunmaktadır. Peki Pakistan, nükleer silahlara sahip olduğu halde kendini kurtarabilmiş midir?

Bazı insanlar, Müslümanların ahlakının bozulduğunu ve ıslaha giden yolun, nesilleri erdemler ve yüce ahlaki değerler üzerine yetiştirmekte yattığını savunmaktadır...

Kapitalist, demokratik veya sosyalist rejimler, uluslararası kanunlar, Birleşmiş Milletler ya da yeni ortaya çıkan herhangi bir askeri, ekonomik veya siyasi ittifak, insanlığa mutluluk ve refahı garanti edebilir mi, yoksa bu sadece bir yanılsama mıdır?

Yaratıcı Allahu Teala'nın indirdiği İslam nizamı, Müslümanları ve hatta tüm insanlığı cehalet, zulüm ve şiddetten, ekonomik çöküş ve ahlaki yozlaşmadan kurtarabilecek ve onlara sonsuz mutluluk ile tükenmez gerçek refah bahşeden tek yoldur. Bu nizam, insanlığın onu icat etmesini veya ortaya çıkarmasını gerektirmez; zira o, 14 asırdan fazla bir süredir hiçbir tahrifat veya bozulmaya uğramadan varlığını sürdürmekte ve Kur'an-ı Kerim ile nebevi sünnette geçtiği gibi tertemiz bir şekliyle kalmıştır.

Tüm insanlık, özellikle de İslam ümmeti, bu sistemi başka şeylerle karıştırmadan olduğu gibi anlayabilen, doğru bir şekilde aktarabilen ve doğru bir şekilde uygulayabilen aklı başında liderlere ihtiyaç duymaktadır.

Peki, ümmet içinde bu özelliklere sahip olan kimse var mıdır? Evet, 1953 yılından beri sizin aranızda ve sizinle birlikte mevcutturlar. Ey saygıdeğer Müslümanlar, ey dinleyenler ve ey görenler, onları saf bir kalple dinleyin ve onlara gerçek bir basiretle bakın ki böylece hakkı olduğu gibi kavrayabilesiniz. Onları dinleyin, onlara sımsıkı sarılın, onlara itaat edin, onlara yardım edin ve onların sözlerini tam bir bilinçle ve samimi bir ihlasla uygulayın ki böylece adımlarınız hak ve hidayetle uyumlu olabilsin.

Bugün bu hususa en çok ihtiyacı olanlar, tüm dünya, özellikle de sizlersiniz ey Müslümanlar; çünkü bu, kurtuluşa, hidayete ve gerçek mutluluğa giden tek yoldur.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ahmed Hadi

Devamını oku...

İran Yöneticileri, Pakistan'daki Amerikan Ajanı Asim Munir'in Yüzüne Kapıyı Kapatmalıdırlar

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

İran Yöneticileri, Pakistan'daki Amerikan Ajanı Asim Munir'in Yüzüne Kapıyı Kapatmalıdırlar

 

Haber:

15 Nisan 2026 tarihinde Pakistan Silahlı Kuvvetleri basın birimi şu açıklamayı yaptı: “Pakistan Genelkurmay Başkanı ve Savunma Kuvvetleri Komutanı Mareşal Asim Munir ile İçişleri Bakanı Muhsin Nakvi, devam eden arabuluculuk çalışmaları kapsamındaki heyetle birlikte Tahran'a ulaştı.”

Yorum:

Nükleer silaha sahip en büyük Müslüman ordusunun komutanı, Trump'ın İran'a mesajlarını iletmek için bir postacı olarak çalışıyor! Asıl felaket ise, onun bunu kahramanca bir eylem olarak görmesidir; zira o, Trump'ın istek ve arzularını yerine getirmeyi ve sömürgeci Amerika'nın İslam ülkelerinde çıkarlarını gerçekleştirmeyi, kendisine daha fazla sahte rütbe kazandıracak kahramanca bir iş olduğuna inanmaktadır. Belki de o, Haçlı ABD Başkanı'ndan şövalyelik nişanesi alabilir; bu da Allahu Teala'nın şu kavlini doğrulamaktadır: قُلْ هَلْ نُنَبِّئُكُمْ بِالْأَخْسَرِينَ أَعْمَالاً * الَّذِينَ ضَلَّ سَعْيُهُمْ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَهُمْ يَحْسَبُونَ أَنَّهُمْ يُحْسِنُونَ صُنْعاً “De ki: Size, (yaptıkları) işler bakımından en çok ziyana uğrayanları bildirelim mi? Onlar, güzel şeyler yaptıklarını zannetmelerine rağmen, dünya hayatında yaptıkları çalışmalar boşa giden kimselerdir.” [Kehf 103-104] Peki bu durum Pakistan halkını memnun ediyor mu?! Peki bu kişi, içinde yüz binlerce sadık subay ve yeteneklerin bulunduğu böylesine devasa bir nükleer ordunun komutanı olarak kalmayı hak ediyor mu?! O halde ümmet, bu Ruveybidaları daha ne zamana kadar izleyecek ve kılını dahi kıpırdatmayacak?! Pakistan ordusundaki samimi subaylar, bu cüceleri devirmek ve Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafeti kurmak için Hizb-ut Tahrir’e nusret vererek İslam ve Müslümanlara yardım etmekten daha ne zamana kadar geri durmaya devam edecekler?! Uyanın ey subaylar ve şu korkaklara boyun eğme zilletini omuzlarınızdan kaldırıp atın.

Trump, “favori mareşali” Asim Munir'i, İran yöneticilerini aldatmak ve onları İran'ı ABD'ye tabi bir devlet haline getirecek müzakere şartlarını kabul etmeye zorlamak için arabulucu olarak kullanmaktadır; böylece İran, tıpkı Pakistan'ın yaptığı gibi, ABD'nin çıkarları uğruna kendi güvenliğini ve ekonomisini ihlal etsin; bu yüzden Trump'ın Asim Munir'i defalarca açıkça övmesi hiç şaşırtıcı değildir; çünkü Trump, Pakistan'ın yöneticisinden memnundur; zira o, Amerika'yı Trump'ın sömürgeci savaşının bataklığından kurtarmak için gece gündüz çalışmaktadır; oysa Müslümanlar, Asim Munir'den Gazze'deki ya da işgal altındaki Keşmir'deki Müslümanları kurtarmak için bu tür çabalar görmemiştir.

ABD, İran'la müzakerelerin ikinci aşamasına başladığını iddia ederken, bir yandan da İran limanlarından ayrılan tankerlere ve yük gemilerine uyguladığı abluka yoluyla İran ekonomisine yönelik saldırılarını sürdürmekte ve bölgede kuvvetler konuşlandırmaya devam etmektedir. Eğer Asim Munir İranlı Müslümanlara karşı samimi olsaydı, Amerika’dan ablukayı sona erdirmesini ve bölgede kuvvetlerini konuşlandırmayı durdurmasını talep ederdi. Eğer Müslümanlara karşı samimi olsaydı, Hicaz’a gönderdiği savaş uçakları ve kuvvetlerin, barbar Amerika ve vahşi Yahudi varlığına karşı İran ve Körfez’i savunmak için olduğunu ilan ederdi; sonra İran liderliği içindeki samimi unsurların, Asim Munir’e kapıyı kapatmaları gerekir; çünkü o, İran ve Pakistan’daki Müslümanları değil, Trump’ı temsil etmektedir.

Pakistan ordusundaki muhlislerin, Müslümanlara ve İslam’a karşı savaşan Müslümanların baş düşmanı Trump’ın övgülerine kanmamaları, aksine Allah Celle Celaluhu'nun rızasını kazanmak için çalışmaları gerekir. Bu, Pakistan, İran ve Körfez’deki muhlis askeri güç ehli için, Hürmüz Boğazı’nda Trump’ın kibrini yerle bir etmek için tarihi bir fırsattır; zira artık adil yeni bir dünya düzenine zemin hazırlamak için Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafeti kurmanın zamanı gelmiştir. Nitekim Allah Celle Celaluhu şöyle buyurmuştur: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا الْكَافِرِينَ أَوْلِيَاءَ مِنْ دُونِ الْمُؤْمِنِينَ أَتُرِيدُونَ أَنْ تَجْعَلُوا لِلَّهِ عَلَيْكُمْ سُلْطَاناً مُبِيناً “Ey iman edenler! Müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinmeyin; (bunu yaparak) Allah’a, aleyhinizde apaçık bir delil mi vermek istiyorsunuz?” [Nisa 144]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Muhammed Selçuk – Pakistan

Devamını oku...

Uluslararası Hukuk: Sömürgeciliği Meşrulaştırmak ve Bağımlılığı Ebedileştirmek İçin Asrın Putudur

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Uluslararası Hukuk: Sömürgeciliği Meşrulaştırmak ve Bağımlılığı Ebedileştirmek İçin Asrın Putudur

 

Haber:

Pakistan ve Türkiye, 2026 yılının Nisan ayı ve öncesinde İran ile ABD arasındaki gerilimin tırmanmasını kontrol altına almaya yönelik diplomatik çabaları bağlamında, uluslararası hukuka ve Birleşmiş Milletler sözleşmelerine “sıkı bağlılığın” gerekliliğini vurguladılar ve diyalog ile diplomasinin anlaşmazlıkları çözmenin ve çatışmanın yayılmasını önlemenin tek yolu olduğunu iddia ettiler; aynı bağlamda El Cezire, 6 Nisan 2026 tarihinde Katar Dışişleri Bakanlığı'ndan, bölgesel istikrarı sağlamak için uluslararası hukuka saygı duyulması gerektiğini aktardı. Bu hukukun işlevselliğine dair pratik bir kanıt olarak, 7 Nisan 2026 tarihinde bir ABD'li yetkili El Cezire'ye, Pentagon'un bir “hukuki inceleme” yürüttüğünü bildirdi; bu ise saldırganlığı önlemek için değil, aksine İran’a yönelik yaklaşan saldırıları meşrulaştıracak bir kılıf üretmek ve bunun, başkalarının yalvarıp durduğu aynı uluslararası hukukla “çelişmediğini” güvence altına almak içindir!

Yorum:

Uluslararası meşruiyet ve diplomasi kılıfı arkasında hadari çatışmayı sulandırarak bilinci çarpıtmaya çalışanlara cevap olarak şunu söylemek gerekir: Uluslararası hukuk, ikiyüzlülüğün aynasından ve ihlali meşrulaştırmanın işlevsel bir aracından başka bir şey değildir.

Kurbanların uluslararası hukukun kutsallığına dair talepleri ile celladın kendi saldırganlığını ve zorbalığını yine aynı hukukla meşrulaştırma çabaları arasındaki çıplak gerçek ortaya çıkmıştır: Bizler, Allah’tan başkasına tapınılmak üzere üretilmiş işlevsel bir siyasi putla karşı karşıyayız; zira sömürgeci kafir, her ne zaman bölgeyi yeniden şekillendirmek ve egemenliğine karşı çıkanları teşvik ve korkutma yoluyla evcilleştirip aşağılanmış ve uysal bir şekilde itaat evine girmelerini istese, Müslümanlar ona (siyasi puta) kurbanlar olarak sunulmaktadır!

Bu varlıkta Allah’ın kanunundan başka kanunlara uyan her gücün sonu, utanç ve yok olmaktır; eğer güçlü ise, Allah onu, onun zorbalığını kıran muhlis kullarıyla rezil eder; eğer zayıf ise, Allah onu zayıflığından dolayı terk eder ve kutsal saydığı hukukun gücüyle düşmanını başına musallat eder!

Bu uluslararası hukuk, nazil olmuş bir vahiy değildir; aksine İkinci Dünya Savaşı'nın ardından Yalta'nın karanlık odalarında formüle edilen mütegallip gücün iradesidir. Asıl gayesi ise, Sykes-Picot sınırlarını korumak ve hayali egemenliği büyük bir zindana dönüştüren ulusal anayasalar aracılığıyla İslam ümmetinin parçalanmasını ebedileştirmektir. Yöneticilerin bu hukuku uygulamakta ve ona saygı göstermekte ısrar etmeleri, gerçekte bağımlılık çemberinde kalmakta ısrar etmek ve ümmetin otoritesini gasp etmek ve onu İslami kimliğinden soyutlamak anlamına gelmektedir.

Akide terazisinde bu hukuk, başlı başına bir tağut sayılır; zira o, asrın firavunlarının, Alim ve Habir olan Allah’ın şeriatına karşı çıkarak kendi referanslarını dayatmak için sahip oldukları küresel bir fabrikadır. Onun egemenliğini çağıran ya da ona kutsallık atfeden herkes, Allah'a ve Rasulü’ne karşı gelmiş olur. Aman ha onlardan sakının; zira Allah’ın arzında egemenlik, sadece Allah’ın şeriatına ait olduğu gibi İslam ülkesindeki otorite ise sadece İslam ümmetine aittir. Şüphesiz bu şekli hukuk, ulusal çıkar, sahte egemenlik ve tiran uluslararası sözleşmeler gibi uydurma bahanelerle kutsallara yardım etme konusunda ümmetin güçlü ordularını bağlayan bir prangadır.

2026 Nisan ayı haberlerindeki açık çelişkiyi gelin bizimle birlikte düşünün: şekilleri ve türleriyle istisnasız ülkemizdeki tüm zararlı rejimler, bir seraptan koruma talep etmekte ve kaçınılmaz çatışmalardan kaçınmak için uluslararası hukuka yalvarmaktadırlar; oysa ümmetin akidesinden kaynaklanan siyasi bir irade olsaydı, tek bir kararla stratejik boğazlarımızda uluslararası ticaretin damarlarına abluka uygulayarak tiran güçlere boyun eğdirebilir ve kâfir kralları, hor ve hakir bir halde şeriatın egemenliğine boyun eğmeye zorlayabilirdi. Ancak güç kaynaklarını değerlendirmek yerine, Pentagon’un yasaları hamur gibi yoğurarak, kendi arzularının şekillendirdiği yasal bir yetkiyle Müslüman ülkelerdeki herhangi bir bölgeyi vurduğunu görmekteyiz! İnsan yapımı kanunların ölçüsü işte budur: Zira bir eliyle kurbanın bileğini bağlarken, zorbanın eliyle ise kılıç bilenmektedir. Bu ise tiranları yargılamak için bir referans değildir; aksine onları topraklarımızda yetiştiren, başımıza musallat eden ve meşruiyet kisvesi altında on yıllardır onları koruyan resmi bir tağuttur.

İnsanlığın, zalim yasalara boyun eğmesi yüzünden içine düştüğü uçurum, İslam ümmetinin bu insan yapımı referansları toptan ve ayrıntılarıyla reddetmesini ve ruhuna zehir saçan herkesten beri olmasını zorunlu kılmaktadır. İdeolojik vacip ve köklü çözüm, uluslararası hukukun, ümmeti silahlarından ve uyanışıyla tiranlarını tahtlarını sarsan cihat akidesinden soyutlamak için icat edilmiş yumuşak savaş aracı olduğuna kesin olarak inanmaktır.

Allah’tan korkup insanlardan korkmayan her Müslümanın üzerine düşen, arzuya meyletmeden ve güçlüleri kayırmadan kulların maslahatlarını mutlak bir adaletle gözetmek için egemenliğini vahiyden alan ve kapsamlı akide yapısına dayalı Rabbani bir sistem olan Raşidi Hilafeti kurmak için muhlis bir şekilde çalışanlarla birlikte çalışmak için derhal harekete geçmesidir.

Alemlere rahmet için Allah katından olan bu dine olan imanımız bize, Raşidi İslam Devleti'ni kurmak için muhlislerle birlikte ciddiyetle çalışmayı gerektiren bir inanç ve davranışı zorunlu kılmaktadır; zira Raşidi Hilafet Devleti, tiranları adaletine boyun eğdirecek, asilerin gücünü kıracak ve süslü modern isimler altında ümmetin boyunlarına dolanmış kölelik zincirlerini parçalayacaktır.

Bugün bizler, uluslararası tiranları açıkça reddediyor ve sadece Allah’ın şeriatının egemenliğine iman ediyoruz; zira bizim için, Allah'ın daha öncekileri izzetli kıldığı şeyden başka bir izzet yoktur; zira onlar, iman ettiler, sonra da istikamet üzere oldular; böylece hak ile dünyayı fethettiler ve adaletle batılı zelil kıldılar.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Seyf Marzuk – Yemen

Devamını oku...

İran’a Karşı Savaş... Dersler ve İbretler

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

İran’a Karşı Savaş... Dersler ve İbretler

 

Haber:

İran'a karşı savaş ve ardından gelen müzakereler.

Yorum:

İran’a karşı savaştan ve ardından gelen müzakerelerden çıkarılması gereken birçok ders ve ibretler vardır; bunlardan sadece üçünü belirtmekle yetineceğim:

Birincisi: Çoğu zaman insanların genelinden ve seçkinlerinden, şu ülkenin zayıf olduğu ve Amerika’ya ya da Yahudi varlığına askeri olarak karşı koyamayacağı yönünde sözler işittik; ancak bu savaş, Amerika’nın zayıf noktalarını ortaya çıkarmış ve Hürmüz Boğazı gibi tek bir su yolunun bile, tek bir askeri bile harekete geçirmeden tüm dünyaya diz çöktürebileceğini göstermiştir. Zira Allahu Teala İslam ümmetini, eğer güzel bir şekilde kullanırsak, dünyaya boyun eğdirmeye yetecek kadar stratejik konumlar ve hayati boğazlar bahşetmiştir.

İkincisi: Bazıları İran'ın akide uğruna savaştığını sanıyor; ancak bu olaylar, meselenin hakikatini bir kez daha teyit etmek için gelmiştir; zira İran'ın ABD ile müzakerelerde masaya koyduğu maddeler ve şartlar, Filistin'le veya Filistin'in işgaliyle ilgili hiçbir şeyi içermemektedir. Bu da bir şeye delalet ediyorsa o da; İran’ı temsil eden mevcut yöneticilerin, tıpkı Ürdün, Suudi Arabistan, Mısır ve diğer Ruveybida yöneticilerin umursamadığı gibi İslam’ı ve Müslümanları umursamadıklarına delalet etmektedir.

Üçüncüsü: Düşmanla uzun süren ve çok sayıda müzakereler, onun bize saldırmak için güçlerini toplamak üzere zaman kazanmasına imkân vermektedir. Bu ise Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in ve onun kerim sahabelerinin siretinden öğrendiklerimizle çelişmektedir. Nitekim İmam Taberi, “Milletlerin ve Kralların Tarihi” adlı kitabında, İbn Kesir'in ise “El-Bidâye ve'n Nihaye” adlı eserinde, Rib’i bin Amir ile Pers Kralı Rustem arasındaki görkemli karşılaşmanın ayrıntılarını zikretmişlerdir; zira Rüstem, Ribi’ye şöyle dedi: Sizi buraya getiren şey nedir? Bunun üzerine Ribi, şu ölümsüz sözlerini söylemiştir: “Allah bizleri, insanları kula ibadet etmekten kulun Rabbine ibadet etmeye döndürmek ve dinlerin zulmünden İslam’ın adaletine ve dünyanın darlığından dünya ve ahiretin genişliğine kavuşturmak için gönderdi.” Rüstem ona şöyle dedi: “Söylediklerini dinledim (yani maksadını anladım). Liderlerimiz ve halkımızla görüş alışverişinde bulunmak için bize mühlet verir misin?” Rib’i şöyle dedi: “Evet, size istediğiniz mühleti veririm: Bir gün mü yoksa iki gün mü?” Bunun üzerine Rüstem şöyle dedi: “Hayır, ama bana daha çok mühlet ver; çünkü ben şehirlerdeki kavmimle konuşacağım.” Rib’i şöyle dedi: “Allah’ın Rasulü bize, düşmanlarımızla karşılaştığımızda üç günden fazla (mühlet) vermememizi emretti; o halde hem kendi işine hem de onların işine bir bak; sürenin ardından üçünden birini seç (İslam, cizye veya savaşı kastetmektedir).”

Son olarak ey kerim İslam ümmeti; Nübüvvet Minhacı Üzere İkinci Raşidi Hilafeti kurarak izzetine, şanına ve kahramanlıklarına geri dön; zira sadece bu sayede, celil sahabi Ribi' bin Amir'in şu sözü fiili olarak uygulanmış olacaktır: “Allah bizleri, insanları kula ibadet etmekten kulun Rabbine ibadet etmeye döndürmek ve dinlerin zulmünden İslam’ın adaletine ve dünyanın darlığından dünya ve ahiretin genişliğine kavuşturmak için gönderdi.”

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Cabir Ebu Hatır

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER