Salı, 18 Zilkâde 1447 | 2026/05/05
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Sudan Savaşı ve Amerika'nın İkiyüzlülüğünün Devam Etmesi

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Sudan Savaşı ve Amerika'nın İkiyüzlülüğünün Devam Etmesi

 

Haber:

Geniş bilgi sahibi kaynaklar, Perşembe günü Sudan Tribune’a yaptıkları açıklamada, ABD yönetiminin Sudan’daki çatışmanın taraflarını yeniden müzakere masasına döndürmek için çeşitli yönlerde hareket ettiğini söylediler; öte yandan ABD Başkanı’nın Afrika işlerinden sorumlu danışmanı Massad Boulos, geniş bir uluslararası koalisyonun Sudan’daki savaşın derhal durdurulmasının kaçınılmaz olduğu konusunda mutabık olduğunu vurguladı. (Sudan Tribune 01/05/2026).

Yorum:

Massad Boulos’un Sudan’daki savaşın derhal durdurulmasının kaçınılmazlığı konusunda geniş bir uluslararası koalisyonun mutabık olduğuna dair açıklaması, aslında devam eden Amerikan ikiyüzlülüğünün bir türünden ve gözlere kum serpmekten başka bir şey değildir; peki ABD’nin Sudan dosyasını elinde tuttuğu ve özellikle de Massad Boulos’un kastettiği Avrupa grubu başta olmak üzere diğer uluslararası güçlerin bu dosyaya müdahale etmesine izin vermediği bir zamanda Boulos, geniş uluslararası koalisyonla neyi kastediyor? Bunu açıkça şöyle dile getirmiştir: “Berlin’den başlatılan benzeri görülmemiş bir koalisyon, Sudan’daki savaşın artık hemen sona ermesi gerektiği dair açık bir mesaj vermektedir.” Herkes, Berlin Konferansı’nın Sudan’daki mevcut askerî yöneticilerden -ki onlar Amerika’nın adamlarıdır- meşruiyeti kaldırmak için yapılan bir Avrupa-İngiliz konferansı olduğunu bilmektedir. Amerika ise, Sudan’ın parçalanması ve bölünmesi kendi çıkarına hizmet edecek şekilde olmadıkça bu savaşın sona ermesini istemiyor. Bu nedenle Amerika, şu anda sadece insani bir ateşkesten söz etmekte olup bunun uygulanması konusunda da ciddi değildir; bunu teyit eden şey ise Ordu Komutanı Burhan’ın, 29/4/2026 Çarşamba günü eski Genelkurmay Başkanı ve üyelerinin onurlandırıldığı törende yaptığı konuşma sırasında söylediği sözleridir; zira Burhan, isyancı milislerle herhangi bir müzakereyi reddettiğini vurgulamış ve askeri operasyonların ülke tamamen temizlenene kadar devam edeceği şeklindeki sözlerini yinelemiştir; eğer Amerika Birleşik Devletleri savaşı sona erdirme konusunda gerçekten ciddiyeti olsaydı, Burhan bu açıklamayı yapmazdı.

Amerika mevcut durumun devam etmesini istiyor; zira biri Te’sis hükümeti olarak adlandırılan Darfur bölgesinde, diğeri de bakanlıklar Hartum’a taşınmış olmasına rağmen geçici başkent olarak Port Sudan’ı kullanan hükümet gibi iki hükümetin varlığının gölgesinde biz buna, ne savaş ne de barış durumu diyoruz. Bu durum gerçekte Libya’nın durumuna benzemektedir; zira Libya’da yıllardır ülkenin doğusunda bir hükümet, batısında ise başka bir hükümet bulunmaktadır; her iki hükümet tanınmıyor olmalarına rağmen, onlarla bir ilişki söz konusudur. Sudan’da, şu ya da bu şekilde yaşanan da budur; bu da insanları, Darfur'un ayrılmasını kabullenmeye alıştırmak içindir.

Sudan halkının, şimdi uyguladığı aynı senaryoyla Güney Sudan’ı ayırdığı gibi Darfur’u da koparıp Sudan’ı parçalamaya çalışan Amerika’nın planının farkında olmaları gerekir; o halde Sudan halkı, Amerika’nın ülkemizdeki, hatta tüm Müslüman ülkelerdeki müdahaleci elini koparacak Nübüvvet Minhacı üzere İkinci Raşidi Hilafeti kurarak ümmeti birleştirmek için çalışanlarla birlikte çalışsınlar.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
İbrahim Osman (Ebu Halil) - Sudan

Devamını oku...

Müslümanlar, Dünyanın Akciğerine Sahiplerken Neden Boğuluyorlar?!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Müslümanlar, Dünyanın Akciğerine Sahiplerken Neden Boğuluyorlar?!

 

Haber:

Hürmüz krizi, dünyanın en yoğun deniz geçitlerinden biri olan Malakka Boğazı'nı yeniden gündeme taşıyor. (El Cezire ve Ajanslar)

 

Yorum:

Hint ve Pasifik okyanuslarını birbirine bağlayan, Malezya ile Endonezya arasında yer alan ve her yıl trilyonlarca Dolarlık yük taşıyan 100 bin geminin geçtiği Malakka Boğazı, Çin, Japonya ve Güney Kore gibi sanayileşmiş Asya ülkeleri için de bir enerji koridoru niteliğindedir.

Son zamanlarda Endonezya ve Singapur, Hürmüz Boğazı’nda yaşananlarla eş zamanlı olarak, buradan geçen gemilere ücret uygulama niyetlerini açıkladılar.

Hürmüz Boğazı'nda yaşananlar ve Malakka Boğazı'ndaki gelişmeler hakkındaki konuşmalar, yeniden düşünmeye ardına kadar kapı aralıyor; sadece düşünmek de değil, aynı zamanda İslam beldelerinin sahip olduğu ve tek bir kurşun bile sıkmaya gerek kalmadan barış ve savaş durumlarında baskı kurup etki yaratmalarını sağlayan muazzam güç ve kontrol unsurları da hayranlık oluşturuyor.

Bangladeş’in kontrol ettiği ve Hindistan’ı doğu eyaletlerine bağlayan Siliguri Koridoru, Hürmüz Boğazı, Bab el-Mendeb, Kızıldeniz, Süveyş Kanalı, İstanbul ve Çanakkale boğazları ve Cebelitarık Boğazı... evet bunlar küresel ticaretin nefes aldığı hava yollarını oluşturan geçitlerdir.

Mesele, dünyanın kargaşa durumunda nefesini kesen boğazlarla sınırlı değildir; aksine bunların etkisi, petrol, gübre, gaz, mineraller ve diğerleri gibi bu boğazlardan geçen ve bu boğazlara giren ham maddelere kadar uzanıyor; bu etki ise sadece Amerika'daki çiftçilerle, Avrupa'daki tıbbi görüntüleme cihazları, elektrik santralleri ve fabrika motorlarıyla sınırlı değildir; aksine diğerleri için de geçerlidir. Aslında bu tek bir gerçeği dile getiriyor ki o da; ümmetin ayaklarının altında sahip olduğu güç ve etki unsurlarının, büyük devletlerin sahip olduğu silah cephaneliklerine eşdeğer olmasıdır.

Sadece o günahkâr el ve bu kaynakların kısır yönetimi ve politikası, Müslümanların meseleleri, hayatları, kanları, yaşamları ve geçim kaynakları konusundaki etkinliğini neredeyse sıfıra indirgemiştir; ajan yöneticilerin uyguladıkları yönetim işte budur. بَدَّلُوا نِعْمَةَ اللهِ كُفْراً وَأَحَلُّوا قَوْمَهُمْ دَارَ الْبَوَارِ “Allah’ın nimetini küfre değişenleri ve kavimlerini helâk yurduna, yaslanacakları cehenneme sürükleyenleri görmedin mi? O, ne kötü duraktır!” [İbrahim 28] Dolayısıyla ümmetin egemenliği, bağımsızlığı, gücü ve izzeti onların ellerinde yok olup gitti; güç unsurları, servet ve kaynakları ise istediği gibi kullansın diye ümmetin düşmanının eline verdiler. Tüm bunların değişmesi, onların değişmesine bağlıdır; yani otoritenin olması gereken yere, yani ümmete geri verilmesine ve egemenliğin de olması gerektiği gibi yeniden Allah’ın şeriatına ve dinine ait bir egemenlik olmasına bağlıdır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Abdurrahman El-Leddavi

Devamını oku...

İran’ın, ABD’nin Vahşi Saldırısına Karşı Gösterdiği Direnişin ve Onu Durdurmasının Delaletleri

  • Kategori Makaleler
  •   |  

İran’ın, ABD’nin Vahşi Saldırısına Karşı Gösterdiği Direnişin ve Onu Durdurmasının Delaletleri

 

Tiran Trump ve beslemesi Netanyahu, 28/2/2026 tarihinde İran'a karşı vahşi bir savaş başlattı; bu savaşın amacı, İran'ı Amerika’nın yörüngesinde dönme çemberinden çıkarıp tabi ve ajanlık çemberine sokmaktır ki böylece Amerika İran'ın kararları üzerinde hakimiyet kurabilsin, onun servetlerini, petrolünü ve gazının yanı sıra dünyanın en önemli su yollarından biri sayılan Hürmüz Boğazı'nı kontrol edebilsin; nitekim Uluslararası Enerji Ajansı, 2024 yılında Hürmüz Boğazı'ndan günde yaklaşık 20 milyon varil ham petrol, kondensat ve petrol ürünlerinin geçtiğini, bunun da küresel petrol tüketiminin beşte birine eşdeğer olduğunu belirttiği gibi 2025 yılında ise Hürmüz Boğazı'ndan yaklaşık 110 milyar metreküp sıvılaştırılmış gaz geçtiğini, bunun da dünya sıvılaştırılmış gaz ticaretinin yaklaşık %20'sine denk geldiğini belirtmiştir.

Tiran Trump’ın davranışlarında, kibir, küstahlık ve gurur hakimdi; bu yüzden İran’daki rejimi devirmek için dört gün süre belirledi ve ilk şokun, yani tabiilik dairesinde hareket etmeyi reddeden üst düzey liderlerin öldürülmesinden hemen sonra iktidarın dizginlerini ele geçirmek için rejimin bazı liderleriyle koordinasyon sağlamıştı. Ancak Trump’ın umutları suya düştü; zira İran ilk şoku atlatmış ve Devrim Muhafızları durumu kontrol altına almıştır; hatta İran'ın dayanıklılığı ve alışılmadık bir şiddetle ve dikkat çekici bir cesaretle füze ve insansız hava araçları fırlatması ve saldırıların Yahudi varlığı ile Körfez ve bölgedeki Amerikan üslerine odaklanması Trump ve Yahudi varlığını şaşkına çevirdi; bunun üzerine Trump, İran'da yönetimi üstlenmelerini umduğu bazı kişilerin kasıtsız olarak öldürüldüklerini söyledi.

Akıl sahibi herkes için ortaya çıkmıştır ki, Trump ve Yahudi varlığının hesapları yanlış çıkmıştır; zira İran’daki birinci kademe liderliği hedef alan ve aynı şekilde nükleer tesisleri ile füze üretim ve fırlatma merkezlerini vuran büyük ani saldırı, Venezuela’da olduğu gibi ikinci kademe liderliğin Amerika’nın şartlarına teslim olmasına yol açmamıştır; çünkü Amerikan güçleri, Devlet Başkanı Nicolas Maduro'yu kaçırdığında, başkan yardımcısı ve onunla birlikte olanlar ABD'ye teslim olmuştu. İran'da ise başlarında İran'ın fiili yöneticisi Dini Lider Ali Hamaney olmak üzere ABD'nin üst düzey liderlerini öldürmesi, rejimin ABD'nin şartlarına boyun eğmesine yol açmamıştır. Hatta Amerika'nın savaş bakanı Hegseth 10/3/2026'da, “Onların tam olarak bu tepkiyi vereceklerini beklediğimizi söyleyemem” demişti.

Bu nedenle Amerika, Pakistan rejimine, savaşı durdurması için çalışması ve taraflar arasında müzakereleri yürütmesi talimatı verdi. Nitekim Trump, İran'a karşı savaşı durdurmak için aşağıdaki şartları içeren bir plan hazırladı:

1- Birikmiş nükleer kapasitenin tamamen ortadan kaldırılması.

2- Nükleer silah edinme girişiminde bulunmamayı taahhüt etmesi.

3- İran topraklarında uranyum zenginleştirmenin durdurulması.

4- Tüm zenginleştirilmiş maddelerin yakın bir zaman çizelgesi içinde Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı'na teslim edilmesi.

5- Natanz, İsfahan ve Fordow gibi nükleer tesislerin hizmet dışı bırakılması ve imha edilmesi.

6- İran içindeki tüm bilgilerin Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı'na sunulması.

7- İran'ın vekil güçler doktrininden vazgeçmesi.

8- Bölgedeki müttefiklerine yönelik mali ve askeri desteğin durdurulması.

9- Hürmüz Boğazı’nın herkes için açık ve serbest bir deniz geçidi olarak kalması.

10- Füze meselesi daha sonra ele alınacak; dolayısıyla sayı ve menzil açısından kısıtlamalar dayatılabilir ve bunların kullanılması sadece meşru savunma ile sınırlandırılabilir. (El Arabi El Cedid, 25/3/2026).

Ancak uluslararası basın, bu plan hakkında bunların teslimiyet şartları olduğunu yazdı. Örneğin Doha Enstitüsü 26/3/2026 tarihinde şunları yazmıştır: “Trump yönetiminin Pakistan aracılığıyla ortaya koyduğu plan aslında bir teslimiyet belgesi mesabesindedir.” Ancak İran, bu planı resmî televizyonda reddetmiş olup bu, onun tabi bir devlete dönüşmeyi reddettiği anlamına gelmektedir; nitekim bunun karşılığında İran, beş maddeden oluşan kendi planını sunmuştur:

1- İranlı yetkilileri hedef alan suikastların durdurulması.

2- Ülkeye karşı yeni bir savaş açılmayacağına dair garantilerin verilmesi.

3- Savaş tazminatlarının ödenmesi

4- Düşmanlık eylemlerinin sonlandırılması.

5- İran’ın Hürmüz Boğazı üzerindeki egemenliğinin tanınması.

Bu maddeler, nükleer ve füze silahlarına değinmemiş olmasına rağmen Trump planının maddeleriyle çelişmektedir.

Savaşın iki hafta süreyle durdurulmasına ve 10/4/2026 Cuma günü Pakistan’da müzakerelerin başlamasına rağmen ancak her taraf, medya aracılığıyla kendi şartlarının ve müzakerelerin devam etmesinin karşı tarafın kendi şartlarını kabul etmesine bağlı olduğunun propagandasını yapmaktadır; ancak önümüzdeki günler gerçekleri ortaya çıkaracaktır; zira güneş balçıkla sıvanmaz.

Amerika'nın savaş yoluyla istediklerini gerçekleştirmede başarısız olması, müzakerelere yönelmesi ve İran'ın onun küstahlığı ve zorbalığı karşısında direnmesinin delaletlerinden bazıları şunlardır:

Birincisi: Amerika'nın kağıttan bir kaplan olduğu

Amerika şüphesiz dünyanın birinci devleti ve uluslararası konumda benzersiz bir ülke olup ondaki büyüklük ve kibir, ülkelerin sorunlarını kendi arzuları ve çıkarlarına göre tek başına çözme noktasına kadar ulaşmıştır; zira geçen yıl Hindistan ile Pakistan arasında alevlenen savaşı durdurmuş ve aynı şekilde 30 yılı aşkın bir geçmişi olan Ermenistan ile Azerbaycan arasındaki sorunu çözmüş; hatta veto hakkı çatışmasına girmeden istediği kararları tek başına alabilmesi için Birleşmiş Milletler'e alternatif olarak Gazze'de Barış Kurulu'nu oluşturmuştur.

Ayrıca Amerika, dünyanın jandarmalığını temsil etmekte olup Âd kavminin “Bizden daha kuvvetli kim vardır?” dediği gibi demiştir; bakın işte o, iktidarda kalmalarını istemediği yöneticileri kaldırıp atmakta ve onları askerî darbeler yoluyla değiştirmektedir; hatta Latin Amerika ülkelerinde bile; zira Brezilya, Arjantin, Panama, Şili ve Honduras’ta onlarca yıl boyunca askeri darbeleri desteklemiş ve bunların sonuncusu da Venezuela Devlet Başkanı Maduro’nun kaçırılması olmuştur. Ayrıca Latin Amerika’daki silahlı grupları da on yıllardır desteklemiş ve bunun sonucunda yüz binlerce insan hayatını kaybetmiştir. Sonra Trump, küstahça ve kibirli bir şekilde İran’daki rejimi dört gün içinde devireceğini söyledi ama kırk gün içinde bile bunu başaramadı! Nitekim Amerika’nın yüzsuyunu korumak ve prestijini düşürmemek için, İran’ı hedef almaktan başka hiçbir şey kalmadığını söyleyerek zafer kazandığı yalanıyla müzakerelere gitmiştir.

Amerika kâğıttan bir kaplan olup, Allah’ın izniyle onu kendi topraklarına kadar kovacak gelmekte olan Hilafet ordularının karşısında duramayacaktır.

İkincisi: İslam ümmeti yenilmez bir güce sahiptir

İslam ümmeti, kendisini diğer tüm milletlerden benzersiz kılan ve onu tüm milletlerden çok daha güçlü kılan iman silahına sahiptir; ayrıca İslam ümmeti, uçsuz bucaksız geniş topraklara, muazzam nüfus yoğunluğuna, seçkin coğrafi konuma, önemli boğazlara ve koylara sahip olup büyük petrol, gaz ve nadir madenler serveti üzerinde yatmaktadır. Eğer İslam ümmetinin muhlis bir liderliği olsaydı Amerika ve müttefiklerini hezimete uğratabilecek büyük ordulara sahiptir. Müslüman ordularına hızla bakıldığında, onların dünyanın birinci gücü olacağı açığa çıkacaktır; çünkü 4 milyondan fazla piyade ve 3 milyondan fazla yedek askere sahiptir; ayrıca ellerinde 23 binden fazla tank, 76 binden fazla zırhlı araç, 12.600'den fazla füze rampası, 2.000'den fazla gemi, 75'ten fazla denizaltı ve 8.700'den fazla uçak bulunmaktadır... İşte tüm bu nitelikler, Amerika ve onunla birlikte duranların, Hilafet Devleti'nin liderlik ettiği en büyük ümmet karşısında birkaç gün dahi dayanamayacağını göstermektedir.

Üçüncüsü: İran direnişiyle Amerika’nın saldırganlığını durdurdu ancak onu bölgeden püskürtmeyi başaramayacaktır

İran, Amerika karşısında kırk gün boyunca direnmiş olup bu, İslam ümmetinin gücünü göstermektedir; ayrıca İran, yaşam biçimi olarak İslam’ı benimsemediği ve kendisini yöneten laik cumhuriyet sistemini kaldırmadığı sürece Amerika’yı bölgeden püskürtemeyecektir.

Dördüncüsü: İran, Yahudilerle kara savaşına girerse Filistin'i kurtarabilir

Filistin’i kurtaracak olan savaş, kara savaşıdır; eğer İran ordusu karadan hareket ederse Yahudi varlığını yenebilecek güçtedir ancak bunu yapmamıştır; Amerika ile savaşı ise varoluşsal bir savaş olduğundan, onu müzakerelere zorlayana kadar ona karşı direnmektedir.

Beşincisi: Batı safında çatlaklar oluşmuş olup çökebilir

Yozlaşmış kapitalist ideoloji ve Amerika’nın çıkarcı politikası, Batı safında bir çatlak oluşturmuştur; zira Rus-Ukrayna savaşı alevlendiğinde Amerika ve Avrupa, Ukrayna’yı desteklemek için tek bir saf oluşturmuştu; ancak çıkarcı yaklaşımın aralarında yarattığı ve derinleştirdiği anlaşmazlıklar ortaya çıkınca bölünme ve çatlaklar ortaya çıkmıştır; bu ise Amerika’nın İran’a karşı savaşında açıkça ortaya çıkmıştır.

Altıncısı: Gelmekte olan Hilafet, Amerika ve müttefiklerini yenilgiye uğratacak ve işgal altındaki ülkeleri kurtaracaktır

Allah Subhânehû ve Teâlâ’nın, Müslüman ülkelerde şeriatının uygulanmasına yardım edeceği Hilafete Allah, tüm düşmanlarına karşı yardım edecek, Hilafet büyük ordularını harekete geçirecek, Amerika ve müttefiklerini hezimete uğratacak, Filistin’i ve kardeşlerini kurtaracak, Müslümanların kalkınmasını yeniden sağlayacak ve Amerika’yı ve müttefiklerini, eğer geriye bir yurtları kalırsa kendi yurtlarına geri gönderecek, dünyanın liderliğini teslim alacak ve İslam'ı, davet ve cihad yoluyla bir nur ve hidayet risaleti olarak dünyaya taşıyacaktır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Şaif Salih – Yemen

Devamını oku...

Sömürgecinin İkiz Hançerleri: Yahudi Varlığı İle Hindu Devletinin İslam Ümmetine Karşı İttifakı

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Sömürgecinin İkiz Hançerleri: Yahudi Varlığı İle Hindu Devletinin İslam Ümmetine Karşı İttifakı

 

İslam beldelerindeki stratejik durum, kasıtlı ve zehirle dolu Amerikan tasarımı tarafından yönlendirilmekte olup, Hindu ve Yahudi ittifakı bu konuda temel bir araç sayılır; zira ABD'nin "Büyük Orta Doğu"ya yönelik stratejisi, Afganistan ve Pakistan aracılığıyla Akdeniz kıyılarından Orta Asya sınırlarına kadar uzanmakta ve Arap ülkelerinin kalbinde Yahudi varlığı ve Hint alt kıtasında Hindu devleti olmak üzere büyük ölçüde iki sömürgeci merkezin güçlendirilmesine dayanmaktadır.

Bu stratejik uyum, boşlukta ortaya çıkmış organik bir ittifak değildir; aksine ümmetin bölünmüşlüğünün kalıcılığını korumak, onu zayıflatmak ve işgal ile ajan yöneticiler aracılığıyla ona boyun eğdirmek için Amerikan imparatorluğunun planının fiziksel olarak somutlaşmasıdır; nitekim Washington, Akdeniz'den Himalaya Dağları'na uzanan geniş alanı gözetlemek üzere bu iki varlığı görevlendirmiş olup genel hedef ise, İslam beldelerini kuşatmak, İslami siyasi kalkınmanın her türlü kıvılcımını söndürmek ve bölgenin kaynaklarını Batılı kapitalizmin sömürmesi için güvence altına almaktır; bunu da Orta Doğu'da Yahudi varlığını ve Hint alt kıtasında ise Hindu devletini pekiştirerek yapmaktadır; böylece Amerika, uymaya razı olan ajan yöneticilerin yardımıyla Müslümanlara sistematik olarak vurulacak tek bir örs oluşturmuştur.

Hindutva ve Siyonizm, tek bir işgalin iki yüzüdür: Hindistan’da Narendra Modi’nin liderliğindeki iktidar partisi Bharatiya Janata Partisi, bu Amerikan stratejisinin bir aracı olarak kendi rolüyle de örtüşmekte ve Hindu devleti, Müslüman çoğunluğa sahip Keşmir üzerindeki boğucu kontrolünü sıkılaştırmak için Filistin’deki Yahudi varlığının ustalaştığı vahşi taktikleri dikkatle inceleyip ithal etmektedir; bu yüzden her ikisinin şiddet yolları, demografik değişiklikleri ve medyadaki gerekçeleri birbirine mutabıktır. Tıpkı Allah Azze ve Celle’nin, düşmanlarımızın hakikati hakkında şöyle buyurduğu gibi: لَتَجِدَنَّ أَشَدَّ النَّاسِ عَدَاوَةً لِلَّذِينَ آمَنُوا الْيَهُودَ وَالَّذِينَ أَشْرَكُوا “İman edenlere karşı düşmanlık yönünden insanların en şiddetlisi olarak Yahudileri ve Allah’a ortak koşanları bulursun.” [Maide 82]

Yeni Delhi ile Tel Aviv arasındaki iş birliğinin derinleşmesi diplomatik görgü kurallarını aşmıştır; aksine doğrudan Müslümanlara karşı yöneltilmiş savaş doktrinlerinde tam bir bütünleşmeye kadar uzanmaktadır; zira 8 ila 10 milyar Dolar arasında olması beklenen savunma anlaşmalarıyla birlikte bu ticari ilişki, ortak üretime ve derin teknolojik dönüşümlere kadar gelişmiştir. Nitekim Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü’ne göre Hindu devleti, Yahudi varlığının askerî-sanayii kompleksi için bir hayat damarı hâline gelmiştir; zira Yahudi varlığı, 2021 yılında toplam silah ihracatının %43’ünü Hindistan’a yönlendirmiştir. Buna karşılık Hindistan, Yahudi varlığının silahları için teçhizat üretmekte ve ortak gelişmiş sistemler geliştirmektedir; ayrıca Demir Kubbe, Demir Işın ve Kamikaze mühimmatları gibi hava savunma sistemlerine ilişkin teknolojileri de almaktadır.

Hindu devleti, Gazze’deki soykırımda Yahudi varlığına askeri teçhizat için temel bir tedarikçi olmuştur; zira Yahudi varlığı, 2023 sonlarından 2026 yılına kadar süren vahşi soykırım kampanyası sırasında tedarik zincirlerinde olası aksaklıklarla karşı karşıya kaldığında, Hindu devleti coşkuyla yedek tedarikçi olarak devreye girmiştir; çünkü Hint fabrikaları, Gazze'deki Müslümanların katledilmesinin devam etmesi için patlayıcılar, roketler ve mühimmat üretmiştir.Adani-Elbit India Advanced Systems Limited gibi ortak projeler,Hermes 900 MALE ve Heron uçaklarını Hindistan topraklarında üretmektedir. İşte bunlar, Gazze’deki Müslümanların başına lav yağdıran ve şimdi de Keşmir vadileri üzerinde herhangi bir direniş hareketlerini izlemek ve korkutmak için konuşlandırılmış aynı uçaklardır.

Siber savaş ve istihbaratlarda Hindu devleti, özellikle Pegasus casus yazılımı olmak üzere Yahudi varlığının siber silahlarını konuşlandırmaktadır. Her iki varlığın istihbarat ajansı da, İslami siyasi otorite ve cihat fikrine karşı derin bir nefreti paylaşmakta ve aldatıcı “terörle mücadele” kılıfı altında rutin olarak bilgi alışverişinde bulunmaktadır.

İşgal altındaki Keşmir'de aktif olarak uygulanan Yahudi varlığı modeli: Keşmir’in boyun eğdirilmesindeki bu kanlı ortaklığı doğrudan yansıtmaktadır; zira Keşmir’in sözde bağımsızlığının Ağustos 2019’da aniden kaldırılmasının ardından, Hindu devletinin diplomatları açıkça Yahudi varlığının işgal modelini tekrarlama niyetlerini ilan ettiler; çünkü Müslümanların evlerinin toplu şekilde yıkılması, hesaplanmış demografik mühendislik, yerel olmayan sakinlere ikamet belgeleri verilmesi, ağır askerî kuşatmalar, işkence ve sahte çatışmalar, Batı Şeria ve Gazze’de kullanılan taktiklerin birebir kopyaları olup bu, derin ortak eğitim turlarının ve Yahudi varlığının gelişmiş gözetim teknolojilerinin sürekli dönüşümünün bir sonucudur; buna karşılıklı çatışmanın sonuçları Filistin ve Keşmir sınırlarının ötesine kadar uzanmakta olup Orta Doğu’dan Hint alt kıtasına kadar atan kalkınma enerjisini kontrol altına almak ve bastırmak için tasarlanmıştır.

Amerika, (Hindistan, Yahudi varlığı, Birleşik Arap Emirlikleri, Amerika) gibi çerçeveler ve (Hindistan, Orta Doğu, Avrupa) gibi önerilen ekonomik koridor aracılığıyla bölgede bir imparatorluk denetçisi olarak Hindu devletini yerleştirmeye çalışmaktadır; bu stratejik ağlar ise, İslam ümmetinin siyasi iradesini aşmak ve hain Körfez rejimlerinin ekonomilerini Yahudi varlığının teknoloji merkeziyle ve Hindistan'ın sanayi üssüyle birleştirmek için tasarlanmış olup böylece Amerika, aşılmaz bir boyun eğme zinciri oluşturmayı hedeflemektedir. Ayrıca ABD, şiddetle Hindistan'ı Arap Denizi'nde bir deniz gücü olarak sunmaya odaklanmaktadır ki böylece enerji darboğaz noktaları oluşturabilsin ve çevredeki İslam beldelerini sürekli bağımlı ve siyasi iradeleri alınmış bir şekilde tutabilsin.

Bu iki cepheli stratejinin en kötü yanı, bölgesel ve küresel dengeleri değiştirmeye muktedir olan nükleer cephaneliğe sahip tek Müslüman ülkesi olan Pakistan’a yönelik planıdır; zira Hindu ve Siyonist istihbarat teşkilatları, Pakistan’ı meşgul edip felç etmek için işbirliği yapmaktadır. Ayrıca yoğun diplomatik faaliyetler ve 2021'den sonra Afganistan'daki istihbarat ağını genişleterek Hindistan, Durand Hattı'nı en etkili silaha dönüştürmeyi başarmış olup Pakistan'ın batı sınırında yaşanan şiddetli tırmanış ve açık çatışma dinamikleri ise, stratejik derinliği tersine çevirmek için kasıtlı olarak tasarlanmış sonuçlardır. Hedef ise, Pakistan ordusunu yıpratmak, onu içten parçalamak ve sürekli batıya doğru yönlendirmek ve Pakistan'ı batıda meşgul etmektir ki böylece Hindu devleti doğu kanadının meşgul olarak kalmasını garanti altına alabilsin; bu da Keşmir üzerindeki tiranlık pençesini güçlendirmek ve herhangi bir askeri misilleme korkusu olmadan Yahudi varlığıyla işbirliğini derinleştirmek içindir.

Batı başkentlerindeki siyasi ve lobi koordinasyonu da daha az açık değildir; zira Hintli lobi grupları, AIPAC (Amerikan-İsrail Halkla İlişkiler Komitesi) gibi Siyonist örgütlerle aktif bir şekilde işbirliği yaparak, İslam ümmetine karşı küresel düşmanlık politikaları oluşturmaktadır; ancak Müslümanlar, sömürgecilerin komplolarının, muvahhit ümmetin iradesi karşısında başarısızlığa mahkum olduğunu bilmelidirler. وَيَوْمَئِذٍ يَفْرَحُ الْمُؤْمِنُونَ بِنَصْرِ اللَّهِ يَنْصُرُ مَنْ يَشَاءُ وَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ “O gün Allah’ın zafer vermesiyle müminler sevinecektir. Allah, dilediğine yardım eder. O, mutlak güç sahibidir, çok merhametlidir.” [Rum 4-5]

Ey Müslüman ordularının komutanları! Bakın, Allah’ın düşmanları güçlerini nasıl topluyor, ölümcül teknolojilerini nasıl paylaşıyor ve topraklarınız üzerinden hakimiyet kurmak için haritalarını nasıl çiziyorlar, Oysa hain yöneticileriniz onların ikmal hatlarını kolaylaştırıyor ve normalleşme anlaşmaları imzalıyor; Yahudi varlığı ve Hindu devleti, sadece ümmetin orduları yapay sınırlar içinde hapsedilmiş, mazlumları kurtarmak yerine zorbaların tahtlarını korumakla meşgul oldukları için canlanıyor. Ve bu güçlerin çöktüğü, gözlerimizin önünde ortaya çıkan olaylar, samimi güç ve zafer sahipleri için istihbarat ağlarını kesmek, hain ekonomik koridorları parçalamak ve kuvvetleri harekete geçirmek için bir fırsat ve açık bir kapıdır; öyleyse, yalnızca ideolojik netliğe, ekonomik bağımsızlığa ve askeri güce sahip olan, bu işgalci yapıları parçalamak ve Kudüs'ten Srinagar'a kadar ümmetin şerefini geri kazanmak için Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafeti kurun.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Muhammed Yunus - Hindistan

Devamını oku...

Irak, Mutasım ve Harun Reşit Gibi Devlet Adamları Yetiştirmekten Aciz Midir?!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Irak, Mutasım ve Harun Reşit Gibi Devlet Adamları Yetiştirmekten Aciz Midir?!

 

Haber:

İran Devrim Muhafızları’na bağlı Kudüs Gücü Komutanı İsmail Kaani’nin Bağdat’a yaptığı kısa ziyarette, Kasım seçimlerinden bu yana aylarca süren tıkanıklığın ardından, ittifakın dağılmasını tehdit eden iç anlaşmazlıkların derinleşmesini önlemek ve görüşleri yakınlaştırmak amacıyla Koordinasyon Çerçevesi’nin taraflarıyla bir araya gelmiştir.

Ayrıca resmi güvenlik kurumlarına entegre edilmesi olasılığı ve bazı siyasi liderlerin silahlı kanatlarıyla bağlarını koparma meselesi de dahil olmak üzere bu grupların geleceğini ele almak için İran'la bağlantılı bazı silahlı grupların liderleriyle bir araya gelmiştir

Öte yandan ABD, Irak’a Dolar sevkiyatını durdurmuş ve sevkiyatların yeniden başlamasını yeni hükümetin kurulmasına bağlamıştır; ayrıca ABD Büyükelçiliği ile Bağdat Uluslararası Havalimanı’ndaki lojistik destek üssüne düzenlenen saldırılara karışan tarafların ortaya çıkarılmasına kadar güvenlik koordinasyon toplantılarını askıya almaya karar vermiştir.

Yorum:

Bu olaylara karşın, Hizb-ut Tahrir / Irak Vilayeti Medya Bürosu , basın açıklamasında şöyle demiştir: Bu trajik manzara, bu ülkenin ne derece aşağılanmış ve değersizleştirilmiş olduğunu açıkça göstermektedir. Egemenlik çığırtkanlığı yapan siyasetçiler, aslında halka hizmet etmek için değil, ülkenin mallarını çalmak ve makam kapmak için birbirleriyle yarışan hırsızlardan başka bir şey değildir. Hem onlar hem de dost-düşman herkes biliyor ki, bu siyasetçilerin elinde gerçek bir yetki yoktur. Irak’ın karası da seması da yol geçen hanına dönmüştür. İç nizam ve güvenlik yapısı, devlet kararları ile silahlı gruplar arasında paramparça olmuştur. Bir taraf savaşa girmeye karar verirken, diğeri diplomasiye sarılıp özür dilemekte ve komşu devletlerle ilişkisini korumaya çalışmaktadır. Lübnan istisnası dışında Irak kadar çarpık bir devlet yapısı dünyada yoktur. Bu siyasetçilerin egemenlik iddiasındaki küstahlıkları o raddeye varmıştır ki; hiçbir iradeye sahip olmadıkları halde Amerika ve İran arasında arabuluculuk yapmaya kalkışmaktadırlar!

Basın açıklaması şunu sormuştur: Nüfusu 40 milyonu aşan Irak gibi bir ülke, tek bir aklıselim ve feraset sahibi adam yetiştiremeyecek kadar aciz ve çaresiz midir? Bu topraklar artık Mutasım ve Harun Reşit gibi devlet adamları yetiştiremeyecek midir?

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Muhammed Abdulmelik

Devamını oku...

Krallık Rejimleri, Müslüman Ülkelerde Batılı Ülkelerin Çıkarlarına Karşı Çıkanların Vatandaşlığını Geri Almaya Başvuruyor!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Krallık Rejimleri, Müslüman Ülkelerde Batılı Ülkelerin Çıkarlarına Karşı Çıkanların Vatandaşlığını Geri Almaya Başvuruyor!

 

Haber:

Kuveyt, Pazar günü, (resmî devlet gazetesi) Kuveyt el-Yevm gazetesinin yayınladığı habere göre eski Millet Meclisi (parlamento) üyesi Enver el-Fikr ve eski Kuveyt millî takım kalecisi Nevaf el-Halidi’nin de aralarında bulunduğu 1266 kişinin Kuveyt vatandaşlığının iptal edilmesini öngören altı kararname yayımladı; böylece 4 Mart 2024'ten bu yana onlara bağlılık yoluyla vatandaşlığını kaybeden on binlerce kişiyi saymazsak, ülkede vatandaşlığı iptal edilenlerin sayısı 43 binin üzerine çıkmıştır; zira Kuveyt hükümeti o tarihten itibaren vatandaşlık dosyasını “temizlemek” için bir kampanya başlatmış ve bu kampanya, Kasım 2024 ile Şubat 2025 arasındaki dönemde zirveye ulaşmıştır. (El Arabi el Cedid, 26/04/2026)

Bahreyn, “İran’ın düşmanca eylemlerine sempati duymak” veya yabancı taraflarla casusluk yapmakla suçlanmaları nedeniyle, bağımlı oldukları aileleri de dahil olmak üzere toplam 69 kişinin Bahreyn vatandaşlığının iptal edildiğini duyurdu. Bahreyn Haber Ajansı, kararın, Kral Hamad bin İsa Al Halife tarafından verilen kraliyet talimatlarının uygulanması doğrultusunda alındığını ve Veliaht Prens Selman bin Hamad Al Halife’nin takibiyle, güvenlik ve istikrarı korumaya yönelik çabalar çerçevesinde geldiğini bildirdi. Ayrıca kararın, Bahreyn Vatandaşlık Kanunu'nun (10/3) maddesine dayandığını ve bu maddenin “Krallığın çıkarlarına zarar verilmesine yol açması” veya “ona karşı sadakat yükümlülüğüne aykırı bir eylemde bulunulması” durumunda vatandaşlığın düşürülmesini öngördüğünü ve bunun da İçişleri Bakanı Şeyh Raşid bin Abdullah Al Halife tarafından Bakanlar Kurulu’na sunulan bir teklif temelinde gerçekleştiğini ekledi. Yetkililer, karar kapsamına alınanların tamamının Bahreyn kökenli olmadığını belirterek, yetkili makamların gerekli yasal prosedürleri uygulamaya başlayacağını bildirdi. Bahreyn Haber Ajansı, ilgili makamların Bahreyn vatandaşlığını hak edenleri ve hak etmeyenleri incelemeye ve gözden geçirmeye devam edeceğini vurguladı. (El Cezire, 27/04/2026)

Yorum:

Egemenliği yönetici bir kişiye ve ailesine veren cahiliye krallık sistemlerinin yönetimi altındaki Müslümanların hali işte budur. Böylece ülke, o yöneticilerin gözünde kendilerine ait bir çiftliğe dönüşmüş ve ülke halkını da köleleştirip geçimlerini zorlaştırmışlardır. Krallık sistemi yöneticileri, siyasi çalışmayı tek başlarına yürütmeye itmektedir; oysa İslam esasına dayalı siyasi çalışma, sadece yöneticilere değil, İslam ümmetinin üzerine de vaciptir. Seyahate izin veren ya da içeride gözetim haklarının elde edilmesiyle ilgili belgelerin geri çekilerek gözdağı verme ve tehdit etme göstergeleri, krallık sistemlerinin iflasının göstergesinden başka bir şey değildir. Ülke halkının işlerini gözetmek için çalışmak yerine, onları tehdit ediyor ve buna onların hapse atılmaları eşlik etmese de onları terk ediyorsunuz; bu da onların laikliği, ahlaksızlığı ve fuhşu kamusal alanda dayatma, Müslüman ülkelerin birbirleriyle savaşan gruplara bölünmesini meşrulaştırma ve Müslüman ülkelerinin sömürgeci kafir düşmanlarına karşı barış ve savaşlarının bir olması için çalışmak yerine onların barışlarını ve savaşlarını, cehaletin çeşitli bayrakları altında yürütme politikalarını inkâr etmeye yönelik çalışmalar ortaya çıktıkça gerçekleşmektedir.

Vatandaşlığın geri alınmasına ilişkin durumların ortaya çıkması, tiksindirici milliyetçi fikirleri ve ırkçılıkları yeniden canlandırma girişiminden başka bir şey değildir. Krallık rejimlerinin yöneticilerinin neredeyse tek ortak özelliği, küfür ülkelerinin İslam beldeleri üzerinde kültürel, siyasi ve askeri olarak hâkimiyet kurmasını sağlamak ve Müslüman ülkeler arasında çatışma halini sürdürerek bölgede, tüm ilişkilerinde yalnızca Allah’ın şeriatının hakim olmasına dayanan Müslümanları birleştirecek Hilafet Devletinin kurulmasını engellemek amacıyla yıpranmış tahtlarını korumak için Amerika ve İngiltere gibi küfür ülkelerinden düzenli ordu güçleri getirmeleridir.

Kuveyt ve Bahreyn’deki krallık rejimlerinin her birinin ülke vatandaşlarının vatandaşlığını geri alması ve Ürdün’de de benzer bir adım atılacağına dair imada bulunulması, krallık rejimlerinin İslam ümmetinin işlerini gözetme konusundaki iflasının bir işaretidir. İslam ümmetine gelince; son yirmi yılda İslam’ın, İslam’a dair anlayışlarındaki farklılıklara rağmen genel olarak onun temel ilgi odağı olduğunu kanıtlamıştır; bu da bir hayrı ve bu cahiliye rejimlerinin geri dönüşü olmayacak bir şekilde çöküşünü müjdelemektedir. Geriye sadece muhlislerin, bu anlayışı aydın bir hâle getirecek şekilde ileri taşımaları kalmıştır ki böylece ümmet, İslam’ın kamil sisteminden başka bir şeyi kabul etmediği gibi fiilî durumun baskısı altında ya da İslami bir kılıfa bürünmüş kapitalizmin getirdiği yarım çözümler gibi benzer başlıklar altında olsa bile İslam’dan başka bir şeyi kabul etmesin.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Nizar Cemal

Devamını oku...

Hem Gazze Hem Gazze Sevdalıları Sahipsiz ve Kimsesiz

Gazze’de devam eden ablukayı kırmak ve insani yardım ulaştırmak amacıyla İtalya’dan yola çıkan filo 30 Nisan Perşembe günü Girit Adası yakınlarında Gasıp Yahudi Varlığının işgalci çeteleri tarafından gece vaktinde saldırıya uğradı. 20’si Türkiye vatandaşı olmak üzere 170’den fazla sivil, işgalci korsanlar tarafından kaçırılıp alıkonuldu, teknelerin iletişim ağları kesildi ve motorlarına da zarar verildi.

Saldırı sonrası Dışişleri Bakanlığı yazılı bir açıklama yayınladı. Açıklamada; saldırının korsan eylem olduğu ve devletlerarası hukuku hedef aldığı ifade edilerek diğer ülkelere ortak tutum alma çağrısı yapıldı. Yine saldırı hakkında TBMM’deki tüm partilerin ittifakı ve oy birliği ile bir tezkere yayınlandı. Tezkerede saldırının savaş suçu olduğu ifade edilirken devletlerarası mahkemelerde işgal güçleri tarafından işlenen suçların hesabının sorulması için öncü ve ısrarcı olunacağı bildirildi.

Adet olduğu üzere Müslümanların başındaki yöneticiler havanda su döverken ABD Başkanı Trump’ın başında olduğu Gazze Barış Kurulu yayınladığı yazılı açıklamada “gösterişçi sevgi teknesi aktivizmi” diyerek filoyu alaya aldı. ABD tarafından yapılan açıklamada ise Gazze Barış Kurulu’na üye olan ülkelere filoya limanlarını kapatmaları ve yakıt ikmaline izin vermemeleri çağrısı yapıldı.

İşgalci Yahudi Varlığı tarafından yapılan bu korsan saldırı ne ilk ne de son olacaktır. Çünkü yıllar önce Mavi Marmara Gemisi’ne, daha yakın 2025’in sonunda ise Sumud Filosu’na yapılan saldırılardan sonra hükümet caydırıcı hiçbir adım atmadı. Bu saikle hem Dışişleri Bakanlığı’nın açıklamasını hem de TBMM’nin oy birliği ile kabul ettiği içi boş tezkereyi esefle karşılıyoruz. Zira meclis tezkeresi hükumete askeri harekât için izin ve yetki belgesidir. Bırakın somut adım atmayı, TBMM’nin saldırı ile ilgili resmi gazetede sadece kağıt üzerinde yayınladığı tezkerede bile ne askeri harekât ne de izin ve yetkiden bahsedilmemiştir. Dışişleri Bakanlığı ve TBMM’nin saldırı ile ilgili işgalci varlıktan hesap sormak yerine meseleyi devletlerarası mahkemelere havale etmeleri, kurumları ve diğer parlamentoları göreve çağırmaları acziyetin ve samimiyetsizliğin açık göstergesidir. Zira Türkiye’nin de içinde bulunduğu Gazze’ye sözde barış getireceğini söyleyen Trump’ın Barış Kurulu, her türlü hukuka aykırı olan bu saldırıyı onayladı. Hatta ABD daha da ileri giderek bu kurula üye olan ülkelerden filoya liman açmamalarını ve yakıt ikmaline izin vermemelerini istedi.

Tüm bu olanlar bize göstermiştir ki, Amerika’nın yörüngesinde dolaşan bu rejim ve yönetimler, geçen 2,5 sene boyunca Gazze’yi sahipsiz bıraktıkları gibi Gazze sevdalılarını da sahipsiz ve yarı yolda bıraktılar. Gazze’yi koruyamadıkları gibi kendi vatandaşlarını da devletlerarası sularda ve “mavi vatan” da koruyamadılar. Dolayısıyla dün olduğu gibi bugün de hem Gazze hem de Gazze sevdalıları sahipsiz ve kimsesizdir. Gazze’nin ve Gazze ile dertlenen duyarlı Müslümanların Allah Subhânehû ve Teâlâ’dan başka da dostu yoktur. Samimi Müslümanların gayretleri hem Gazze halkı hem de Rabbimiz nezdinde muhakkak karşılık bulacaktır. Zulümleri dört bir yana ulaşan işgalci Yahudi varlığını ve kafir Amerika’yı ise ancak Raşidi Hilafet Devleti ve orduları durduracaktır.

Devamını oku...

Afganistan ve İslam Beldeleri Yapay Bir Yoksulluğun Pençesinde!

Birleşmiş Milletler desteğiyle hazırlanan ve 24 Nisan tarihinde yayımlanan yıllık rapora göre, dünyada gıda güvensizliği yaşayan insanların üçte ikisi 10 ülkede yaşamaktadır. Afganistan da bu ülkeler arasındadır. Bu ülkelerin büyük bir çoğunluğu İslam beldelerinde yer almaktadır. Bu gerçeklik, Afganistan ve İslam coğrafyasındaki yoksulluk ve açlığın geçici birer olgu olmadığını, aksine derin ve yapısal bir krizin ürünü olduğunu göstermektedir.

Hizb-ut Tahrir / Afganistan Vilayeti Medya Bürosu bu durumu; sadece Batılı sömürgeci savaşların, baskıcı politikaların, ekonomik ambargoların ve Amerika yanlısı yöneticilerin Müslümanlar arasında körüklediği çatışmaların bir sonucu olarak değil, aynı zamanda Kapitalist iktisat nizamının uygulanmasının ve Dünya Bankası, IMF (Uluslararası Para Fonu) ve Dünya Ticaret Örgütü gibi sömürgeci kurumların dayattığı politikalara bağlılığın doğrudan bir neticesi olarak görmektedir.

Bu nizam, insanlığın temel problemi olan temel ihtiyaçların karşılanması meselesi yerine, yüzeysel bir ekonomik büyümeye ve üretimi artırmaya odaklanmakta, servetin adil dağılımı meselesini piyasanın insafına terk etmektedir. Hal böyle olunca bu piyasa düzeni, servetin sınırlı bir azınlığın elinde toplanmasına yol açmış, çoğunluğu ise yoksulluk ve sefalet içinde bırakmıştır.

Afganistan’ın yirmi yıllık işgali boyunca sömürgeci güçler, idari yolsuzluğu, ekonomik bağımlılığı ve kaynakların iktidardakiler tarafından yağmalanmasını kurumsallaştıran yapıları sistemli bir şekilde dayatmışlardır. Bunun sonucu olarak zengin doğal kaynaklara sahip olmasına rağmen Afgan halkı daha da yoksullaşmıştır. Ağır vergiler, özelleştirmeler ve istihdam süreçlerindeki şeffaflık eksikliği yüzünden bugün bile yoksulluğun daha da derinleştiğine tanık oluyoruz.

Aslında Afganistan ve İslam beldelerindeki mevcut yoksulluk, yapaydır, zengin bir ümmete dayatılan yapay bir yoksulluktur. İslami perspektife göre iktisadi problem; kaynakların kıtlığı değil, servetin adil dağıtılmamasıdır. İslam’da yoksulluk, temel ihtiyaçların —yiyecek, giyecek ve barınak— karşılanamaması olarak tanımlanır ve böyle bir durum kesinlikle kabul edilemez bir durumdur. Yoksulluğu doğal ve kaçınılmaz gören kapitalizmin aksine İslam; yoksulluğu tamamen ortadan kaldırılması gereken istisnai bir durum olarak görür. İslam tarihi, yoksulluğun ortadan kaldırıldığına dair pratik örneklerle doludur.

Köklü çözüm, kapsamlı İslâmî ekonomik sisteme dönmekte yatmaktadır. İslami ekonomik sistem zekât, faizin haram kılınması, doğal kaynakların kamu mülkiyetinden sayılması ve devlet tarafından tebaanın temel ihtiyaçları karşılanması gibi mekanizmalarıyla servetin adil dağılımını garanti altına alacaktır. Bu sistemde, her bireyin temel ihtiyaçları tek tek karşılanacaktır.

Sonuç olarak Afganistan ve diğer Müslüman beldelerindeki yoksulluk krizine köklü çözüm, Nübüvvet metodu üzere ikinci Raşidi Hilafetin ikamesiyle mümkündür. Raşidi Hilafet küresel sömürgeci kurumların diktelerine boyun eğmeden İslam’ı tam olarak uygulayacak, yolsuzlukla mücadele edecek, ekonomiyi adalet, insan onuru ve servetin adil dağılımı üzerine inşa edecek ve böylece yoksulluğu kesin bir şekilde bitirecektir.

فَلِذَٰلِكَ فَادْعُ وَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ وَلَا تَتَّبِعْ أَهْوَاءَهُمْ وَقُلْ آمَنْتُ بِمَا أَنزَلَ اللَّهُ مِن كِتَابٍ وَأُمِرْتُ لِأَعْدِلَ بَيْنَكُمْ“İşte bunun için sen davet et ve emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Onların heva ve heveslerine uyma ve de ki: Ben Allah’ın indirdiği her kitaba inandım ve aranızda adaleti gerçekleştirmekle emrolundum.” [Şura 15]

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER