Cumartesi, 10 Şevval 1447 | 2026/03/28
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Rakip, Radikalleri Otoriteye İtiyor!

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Rakip, Radikalleri Otoriteye İtiyor!

Büyük siyasi çatışmalarda yüzleşme, her zaman askeri ve doğrudan olmaz. Zira çatışan güçler çoğu zaman daha karmaşık yöntemlere başvurur; bu yöntemlerden biri de rakibin, en radikal olan rakiplerini iktidara itmesidir.

Bu strateji basit bir fikre dayanıyor: En radikal olan akım devletin liderliğine geldiğinde, genellikle ülkeyi arka arkaya gelen sarsıntılar ve siyasi izolasyonun yoluna sürükler; bu da ülkenin içten içe yıpranmasını hızlandırır.

Başlangıçta radikal olan akımın yükselişi hareket içinde bir zafer gibi görünür; zira bu akım genellikle sert bir söyleme sahip olup en coşkulu taban ortamlarında popülerdir. Ancak sorun, bu söylem bir yönetim politikasına veya devlet idaresine dönüştüğünde ortaya çıkmaktadır. İşte o zaman siyasi uzlaşma alanı daralmakta ve özellikle proje ve sabit bir ideolojinin yokluğunda kararlar daha dürtüsel bir hâle gelmektedir. Ve işte o zaman devlet, çevresiyle sürekli bir çatışma halinde yaşayan bir varlığa dönüşmektedir. Zamanla baskı ve kısıtlamaların artmasıyla birlikte bu çatışma, katlanılması zor bir siyasi, ekonomik ve güvenlik yüküne dönüşür. O zaman karar verici, önceden farkında olmadan siyasetin dehlizlerine girer; böylece karar, her ikisi de acı olan iki seçenek arasında sıkışıp kalır ve bu dehlizler içinde, ajanlık ve ihanet durumlarını göz ardı ederek arzuladığı şeyin dışına sürüklenir.

Bu nedenle birçok siyasi deneyimde, büyük projelerin başarısızlığının sadece rakiplerin gücü nedeniyle değil, aksine aynı zamanda en radikal akımların liderliğe yükseldiğindeki iç tercihleri nedeniyle de gerçekleştiğini görmekteyiz. İşte o anda -farkında olsun ya da olmasın- radikal olan kişi, savunduğu projenin çöküşünü hızlandıran bir araç haline gelir. Böylece hareketin siyasi tabanını genişletmek yerine onu daraltmakta ve çatışmaları hafifletmek yerine onları daha da artırmaktadır.

Eğer radikal rakibi iktidara itme teorisi siyasi analizde yer alıyorsa, o zaman bölgedeki bazı deneyimler bazen bu gidişatın bir örneği olarak öne sürülmektedir.

Burada ajanlık ya da ihanet suçlamalarından uzak bir şekilde bu analize uygun olabilecek üç durumu arz edeceğim.

Hamas hareketi:

Hamas hareketi, bölgedeki silahlı grupların tarihindeki en karmaşık deneyimlerden biridir. Hareket, Yahudi işgaline karşı Filistin direnişinin bir parçası olarak başlamıştır; zira 1987 yılında, birinci Filistin intifadası sırasında geniş bir halk hareketi bağlamında kurulmuştur. O aşamada söylemi silahlı direnişe ve İslami kimliğe dayalıydı ve Filistin’de geniş bir halk tabanı kazanmayı başarmıştı.

Ancak asıl büyük dönüşüm, 2006 yılında Filistin parlamento seçimlerine katılıp bu seçimleri sürpriz bir şekilde kazanmasının ardından gerçekleşmiştir. Bu başarı onu, Fetih hareketi ile iç siyasi bir çatışmanın içine sürüklemiş ve 2007 yılında Gazze Şeridi'nin kontrolünü ele geçirmesiyle sonuçlanmıştı. İşte o andan itibaren Hamas hareketin doğası kökten değişmiştir; zira bir direniş hareketinden iktidar gücüne dönüşmüştür. Dolayısıyla karşılaştığı zorlukların niteliği de değişmiştir. Böylece artık sadece askeri eyleme odaklanmak yerine, kuşatma altındaki bir ekonomiyi yöneten, insanlara hizmet sunan, iç istikrarı koruyan ve uluslararası baskılarla muamele etmenin sorumluluğunu üstlenen bir duruma gelmiştir... Yani son derece zorlu koşullar altında çalışmaya başlamıştır.

Burada açık stratejik bir ikilem ortaya çıkmıştır: Direniş hareketi sürekli savaşan bir yapı olarak kalmalı mı? Yoksa istikrar için çalışan bir otoriteye mi dönüşmeli? Bu durumda – dolaylı olarak – bu gerçeklik rakiplerine hizmet etmektedir; zira rakip, kuşatmanın sürdürülmesini meşrulaştırmak, Gazze’nin ekonomik yapısını zayıflatmak ve Filistin davasına yönelik uluslararası desteği azaltmak ve benzerleri için her zaman onun iktidardaki varlığına güvenmiştir...

Temel olarak işgale direnmek için ortaya çıkan hareket, kuşatma altındaki bir bölgeyi yönetir bir hale gelmiş, bu da çeşitli faktörlerin ortaya çıkmasına neden olmuştur ki bu faktörlerden bazıları şunlardır: Gazze içinde güvenlik aygıtlarının şişirilmesi, iç siyasi alanın daralması ve yönetim gereklilikleri ile direniş gereklilikleri arasındaki gerilimin artması. Burada, bir hareket otoriteye dönüştüğünde, kendisini ortaya çıkaran projenin doğasıyla çelişebilecek kararlar almaya başladığını gözlemliyoruz.

Burada soru şudur: Hamas, kendisini iktidara iten stratejisinin kurbanı mı olmuştur?

Bugün karşımızdaki gerçeklik, onun fedakarlıklarını takdir ettiğimizi vurgulamakla birlikte bu soruyu güçlü bir şekilde cevaplamaktadır.

Heyet Tahrir Şam:

Heyet Tahrir Şam, Suriye savaşı yıllarında cihatçı bir ortamda ortaya çıkan bir örgütten, kendisini siyasi ve örgütsel olarak yeniden şekillendirdiği birkaç aşamadan geçen bir varlığa dönüşmüştür. Nitekim zamanla İdlib ilinde en önde gelen askeri bir güç haline gelmiş; bu da onu bölgeyi yönetmek için sivil ve idari kurumlar oluşturmasına yol açmıştır.

Savaşçı bir örgütten yerel bir otoriteye geçiş, siyasi ve etnik açıdan çeşitlilik gösteren bir toplumu yönetmek, bölgesel ve uluslararası baskılarla başa çıkmak ve bölge içindeki diğer silahlı grupları kontrol altında tutmak da dahil olmak üzere karmaşık zorluklar doğurmuştur.

Olayların gelişmesi ve eski rejimin düşmesinin ardından iktidar konumuna intikal etmesiyle birlikte kendisini, ilk söylemiyle çelişen pragmatik kararlar almak zorunda kalır bir halde bulmuştur.

İşte burada temel bir sorun ortaya çıkmaktadır: En radikal olan akım otoriteye dönüştüğünde, ister iç çatışmalar yoluyla olsun isterse toplumu yeni bir otorite altında yeniden düzenleme girişimleri yoluyla olsun, ortaya çıkan devrimci ortamı aşamalı olarak parçalamaya başlamaktadır.

Bugün Suriye’deki durum önümüzde olup bu durum yüreği kanatıyor.

İran'ın durumu:

İran'ın durumuna gelince; 1979'da kurulan rejim, dini, siyasi ve askeri kurumların karmaşık bir karışımı üzerine kurulmuştu. Onlarca yıl boyunca Ali Hamaney, özellikle Devrim Muhafızları ile olan ilişkisinde bu güçler arasındaki denge merkezini temsil etmiştir.

Yönetimin, sadece istisnai koşullarda gerçekleşebilecek bir durumda Müçteba Hamaney’e geçmesiyle birlikte kendimizi, radikal olan birinin iktidara itilme fikri çerçevesinde okunabilecek başka bir durumun karşısında bulmaktayız. Zira Müçteba Hamaney, Devrim Muhafızları'na yakın biri olarak görülmekte olup bu da rejimin yapısı içinde bu akımın etkisini güçlendiren bir durumdur.

Bu dönüşüm, özellikle devam eden gerginliklerin gölgesinde bölgesel ve uluslararası düzeyde daha çatışmacı politikaların benimsenmesine sevk edebilir. Ancak daha derin olan sorun, sadece dış politikayla ilgili değildir, aksine ülkenin karşı karşıya olduğu iç zorluklarla da ilgilidir. Örneğin; ekonomik baskılar, uluslararası yaptırımlar, halkçı gerilimler, muhafazakar, reformcu ve radikal akımlar arasındaki çatışma gibi.

İstikrarını korumak için güvenlik ve askeri güce giderek daha fazla güvenen bir rejim, zamanla kendini daha derin krizlerle karşı karşıya bulabilir; zira rejimi korumayı hedefleyen radikallik, aşama aşama onu yıpratan faktörlerden birine dönüşebilir.

Çoğu çatışmada yenilgi, tek bir dış darbenin sonucu değil, aksine hataların ve seçimlerin biriktiği uzun bir sürecin sonucudur. En radikal akım (ki bu akımın net bir ideolojik projesi yoktur) iktidara geldiğinde, projeyi koruduğunu zannederken gerçekte onu daha çok çatışmacı ve izole edici yollara itiyor olabilir.

Bu yüzden bazen rakibin, bizzat projenizi çökertmesine gerek kalmaz; aksine en radikal akımlarınızın, projeye sonuna kadar liderlik etmeye bırakması yeterlidir.

Eğer onlar, Allah'ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in metoduna tabi olsalar ve şerî hükme bağlı kalsalardı, bugün ödediğimiz bedel çok daha az olurdu. Allah'a hamd olsun ki, Kur'an ve sünnetten istinbat edilmiş bir proje hazırlayan ve İslam'ın yönetimini yeniden tesis etmek ve Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafeti kurmak için Allah'ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in metoduna bağlı kalan Hizb-ut Tahrir gibi bir parti vardır.

Hilebazların hilesine ve tuzak kuranların tuzağına rağmen Allah’ın izniyle zafer gelecektir. Zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur: يُرِيدُونَ أَن يُطْفِئُوا نُورَ اللَّهِ بِأَفْوَاهِهِمْ وَيَأْبَى اللَّهُ إِلَّا أَن يُتِمَّ نُورَهُ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ “Allah’ın nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. Kâfirler istemese de Allah nurunu mutlaka tamamlayacaktır.” [Tevbe 32]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Nebil Abdulkerim

Devamını oku...

Körfez'in Askerlerine: Cahiliye Şeyhlerinin Mesajlarına Aykırı Olan Bir Mesaj O Halde Dinleyin!

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Körfez'in Askerlerine: Cahiliye Şeyhlerinin Mesajlarına Aykırı Olan Bir Mesaj O Halde Dinleyin!

Ümmetin çok ciddi bir bocalama ve kaybolma içinde olduğu ve Rabbimizin rızasını kazanacak doğru yola rehberlik edecek birine ihtiyaç durulduğu bir zamanda, hala önde gelen şeyhlerin hak bir tutum sergilemediklerini, cehaleti ayırt edip ona karşı mücadele etmediklerini, aksine rejimlerin yanında yer almakta ısrar ettiklerini, onların yasaklarının sınırlarını aşmadıklarını, hatta onlardan bazılarının bu rejimlere boyun eğmeye ve onların güvenli alanlarında dolanmaya devam ettiklerini görmekteyiz.

Ümmetin alimlerinden bazıları, son on yıllarda Batı ve Yahudi varlığının ümmete karşı yürüttüğü büyük savaşlara tanıklık etmişler ve herkes için olduğu gibi onlar için de, Müslüman ülkelerdeki mevcut rejimlerin Müslüman beldelerde kâfirlerin ajanı oldukları sabit olmuştur. Zira Müslüman ülkeleri yabancı askerlerin üsleri için otlaklar haline getiren, Müslüman ülkelerin hava sahasını kâfirler için açan, Yahudileri destekleyip onların balonlarını şişiren, Müslüman halklardan binlerce kişiyi öldüren, onları yeryüzüne dağıtan ve düşmanlarına teslim eden işte bu rejimlerdir; sonra bu rejimlerin Allah'a, Rasulü'ne ve müminlere yönelik düşmanlığını ve ihanetini gösteren tüm bu bariz gerçekliklere rağmen önde gelen bazı alimlerin hâlâ Allah için onların zulümlerinin karşısında durmadıklarını, aksine onların zina ilişkisine karşı evlilik hükümlerini düşürenlerden daha çirkin bir şekilde İslam'ın itaat ve dostluk konusundaki siyasi hükümlerini düşürdüklerini görmekteyiz!

Şeyh Osman el-Hamis, Körfez'de savaşan askerlere yönelik bir videoda onlara dua etmekte, onlara övgüde bulunmakta ve onların cihatlarını “Allah yolunda bir cihat” olarak nitelendirmektedir! Ancak açık olan gerçek şu ki, Körfez ülkelerinin ordularında ümmetin evlatlarını görevlendirdiği bu savaş, bölgedeki Amerika’nın stratejik çıkarları için olan bir savaş olduğu gibi utançtan başka hiçbir şey getirmeyen Patriot şemsiyesi altında yürütülen bir savaş olup Allah yolunda cihatla hiçbir ilgisi yoktur.

Allah yolunda savaş ve Allah yolunda ribat (İslam topraklarını ve Müslümanları düşman saldırılarına karşı korumak amacıyla sınır boylarında veya stratejik noktalarda nöbet tutmak), şerefli ve asil anlamlar olup şeyhlerin ve rejimlerin diğer kuyruklarının bunları lekelemeleri caiz değildir; çünkü bu cihadî anlamlar, kindar kâfir Batı’nın izinden giderek ya da Batı’ya bağlılık ve bağlantı gereği rejimlerin dikte ettiği şeylerle gerçekleşmez; aksine Peygamberimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in bize haber verdiği gibi sadece tek bir anlamla gerçekleşir: مَنْ قَاتَلَ لِتَكُونَ كَلِمَةُ اللَّهِ هِيَ الْعُلْيَا فَهُوَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ “Kim yalnız kelimetullah yüce olsun diye savaşırsa işte o Allah yolundadır.” Dolayısıyla gayesi küfrün kelimesinin üstüne Allah'ın kelimesini yüceltmek için olmadıkça Körfez askerlerinin cihadının Allah yolunda olması mümkün değildir.

Körfez askerleri de dahil olmak üzere Müslüman askerlerden talep edilen cihat, İslam’a yardım etme için olan savaştır; bu yüzden hiç kimse İran'ın savaşının İslam'a yardım etmek için olduğuna aldanmasın; aksine hakikatinde bu savaş, Müslüman ülkeleri zayıflatmak için Batı'nın nüfuzunu genişletme ve ister İran'da isterse başka yerlerde olsun bölgeyi güçten soyutlama planlarını pekiştirmek içindir; ayrıca bu savaş, Amerika'nın bölgedeki bazı rejimleri içine çektiği uydurma mezhep savaşlarını pekiştirmek için olup bu mezhep savaşından kazançlı çıkan ise fırsat kollayıp duran Batı'dır.

-Tartışma konusu olan- bu söz, Körfez askerlerinin hareke geçirilmesinin, Amerikan askeri üslerini korumakla yetinilmeyip İran ile savaşmak için olduğu varsayımına dayanmaktadır!

Körfez’deki Müslüman askerlerin, yabancı askeri üslerin ve Batı ile yapılan ortak güvenlik ittifaklarının ve anlaşmalarının sömürgecilik şekillerinden biri olduğu gibi İslam beldelerine uzanan kâfir elin dayanak noktaları olduğunu anlamaları gerekir; zira Irak, Yemen ve Suriye'de siyasi hedefleri gerçekleştirmek, Müslüman ülkeleri yıkmak ve buralardaki Müslümanları öldürmek için bu ortak anlaşmalar uyarınca bu üslerden kaç askeri operasyon başlatılmıştır?!

Mevcut gerçeklik bağlamında Allah yolunda savaşa gelince; bu, Batı’nın nüfuzunu ve Yahudi varlığını Müslüman ülkelerden temizlemeye yönelik bir savaş olmalıdır. Yahudiler ve Amerikalılar, Müslümanların başındaki yöneticilerin kirli güvenlik ve lojistik örtüsü ve desteğiyle Müslümanların semalarında uçaklarını uçururken, kalbinde Allah’ı birleyen, elinde silah ya da emrinde bir tabur bulunan herkesin, ülkeyi kurtarmak ve onu tüm bu kirlerden arındırmak için harekete geçmesi gerekir; ayrıca özellikle Körfez, Mısır, Ürdün ve Suriye askerlerinden Yahudi varlığına komşu olanların Batı askeri üslerine ve Yahudi varlığına karşı savaşması gerektiği gibi bu savaştan, İslam'a ve Allah'ın kelimesine yardım etmenin hedeflenmesi gerektiği gibi birçok kişinin, hatta hatırı sayılır sayıda şeyhin kulaklarını tıkadığı küfrün kelimesini küçük düşürmenin de hedeflenmesi gerekir.

İşte biz burada, Sykes-Picot sınırlarını, ulusal haritaları ve rejimlerin kanunlarını aşarak sizlere sesleniyoruz ey Körfez askerleri ve sizlere tek bir akideyle sesleniyoruz; bizler, -rejimler, sınırlar ve anlaşmalar- gibi gerçekliğin putlarını kırıyoruz... bunları sizin önünüzde kırıyoruz ve onları zihinlerinizden çıkarıyoruz ki böylece gayeniz sadece Allah ve O’nun Firdevsül Âla'sı olsun.

Allah yolunda cihat işte budur ve Allah yolunda ribat işte budur; ama Allah’ın kelimesini yüceltmeye yönelik olmayan hiçbir şey, Allah yolunda bir cihat değildir; aksine tağutlar yolunda bir cihat olup bu da Müslümanların sorunlarını karmaşık hale getirmekte ve bu sorunları pekiştirmektedir. Bunun için Körfez ordusuna diyoruz ki; Allahu Teala’nın size emrettiği şu kavlini dinleyin: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اتَّقُواْ اللّهَ وَابْتَغُواْ إِلَيهِ الْوَسِيلَةَ وَجَاهِدُواْ فِي سَبِيلِهِ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ “Ey iman edenler! Allah’tan korkun. O’na yaklaşmaya vesile arayın ve O’nun yolunda cihad edin ki kurtuluşa eresiniz.” [Maide 35]

Sizlere “Emirlerinizi ve yöneticilerinizi dinleyin” diyenlere sakın kulak asmayın. Ey Körfez askerleri şunu biliniz ki; sizler emirlerinize ve yöneticilerinize muhtaç değilsiniz, aksine onlar size muhtaçtır ve sizler, size ihtiyaç duyanlar karşısında daha güçlüsünüz ve onlara muhtaç değilsiniz! Her şeyden önce şunu biliniz ki, şüphesiz Allah da size muhtaç değildir: وَمَن جَاهَدَ فَإِنَّمَا يُجَاهِدُ لِنَفْسِهِ إِنَّ اللَّهَ لَغَنِيٌّ عَنِ الْعَالَمِينَ “Her kim cihad ederse, ancak kendisi için cihad etmiş olur. Şüphesiz Allah, âlemlere muhtaç değildir.” [Ankebut 6] Yani sizler, damarlarınızdaki kanları dolaştıran ve ruhlarınız sadece O’nun elinde olan Allah’a muhtaçsınız demektir; haydi o zaman Allah’ın safı ile tiranların safı arasındaki güç dengelerini düşünün, sonra da Allah'ın huzuruna neyle karşılanacağınızı siz seçin. Esselamu Aleykum.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Saba Ali – Mübarek Toprak (Filistin)

Devamını oku...

Orta Asya Ülkelerinde 2026 Yılı İçin Ramazan Bayramının İlanı

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

Orta Asya Ülkelerinde 2026 Yılı İçin Ramazan Bayramının İlanı

Haber:

10 Mart 2026 tarihinde, Kırgızistan Müslümanları Dini İdaresi, Ramazan Bayramı'nın 20 Mart 2026 Cuma günü kutlanacağını resmen duyurdu. Bu duyuru, idarenin resmi web sitesi ve medya kanalları aracılığıyla yayınlandı.

Yönetim, bu tarihin belirlenmesinin Türk Devletleri Örgütü'ne bağlı Fetva Kurulu'nun kararları ve hassas astronomik hesaplamalara dayandığını açıkladı; ayrıca bir dizi İslam ülkesiyle koordinasyon içinde, Orta Asya ülkeleri aralarında mutabık kalarak bayramı ilan ettiler. (Zamon.uz - 24 kg)

Yorum:

Sovyetler Birliği'nin dağılmasının ardından Orta Asya ülkeleri Rusya'dan bağımsız bir hale gelmesine ve nüfuslarının çoğunluğu Müslüman olmasına rağmen, din işleri resmi olarak hâlâ devletten ayrı tutulmaktadır.

Denetimli bir laik sistemde devlet, cami inşaatı gibi dini faaliyetler için herhangi bir bütçe ayırmamasına ve dini kurumları devletten ayrı olarak tanımlamasına rağmen ancak pratikte bayram günlerinin belirlenmesi, dini kurumlara zorunlu talimatlar verilmesi ve faaliyetlerinin Orta Asya ülkelerindeki resmi politikalara göre düzenlenmesi gibi tüm önemli dini faaliyetlere doğrudan müdahale etmektedir.

Ramazan ayının başlangıcına ve Ramazan Bayramı'nın gününün belirlenmesine dair açık şerî deliller bulunmasına rağmen, ancak âlimler çoğu zaman, şerî delillerle çelişse bile yöneticilerin emirlerine ve kararlarına boyun eğmektedirler.

Aslında Orta Asya ülkelerindeki alimler kendilerini yanılttıkları gibi Müslümanları da yanıltmaktadırlar. Yöneticiler ise Ramazan ayının başlangıcını ve Ramazan Bayramı'nın gününü belirlerken çoğunlukla Batı ve Rusya'daki yöneticilerin talimatlarını yakından takip etmektedirler; zira onlar, Müslümanların tek bir mesele üzerinde birleşmesini istememekte ve dini konularda herhangi bir birleşme veya ittifaka teşvik etmemektedirler.

Ey Orta Asya'nın alimleri ve yöneticileri, dini bayramlarınızı belirleme konusunda daha ne zamana kadar kâfir yöneticilerin emirlerine boyun eğmeye devam edeceksiniz? Artık Allah ve Resulünün hükümlerine geri dönüp, sahih İslam şeriatına güvenmenin zamanı gelmedi mi?

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ahmed Hadi

Devamını oku...

Ağaçtan İnmek İçin Hayali Bir Zafer İlan Etmek

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

Ağaçtan İnmek İçin Hayali Bir Zafer İlan Etmek

Haber:

ABD Başkanı Trump, 23/03/2026 tarihinde, “Savaş bence kazanıldı. Onların donanmaları yok, hava kuvvetleri yok veya hiçbir şeyleri yok” açıklamasında bulunarak İran'ın bir anlaşma yapmak istediğini belirtti. 11 Mart'ta Kentucky eyaletinde yaptığı konuşmada: “Biz kazandık... Her şey ilk saat içinde bitti, ama biz kazandık” diyerek İran'ın 58 savaş gemisini ve hava kuvvetlerini imha ettiğini iddia etti ve şöyle dedi: “İran Donanması artık yok, Hava Kuvvetleri ve hava savunma sistemleri de öyle... İranlılar ne pahasına olursa olsun bir anlaşma imzalamak istiyor... İran'daki tüm liderler gitti, kendisiyle konuşabileceğimiz kimse kalmadı ama uygun kişilerle görüşüyoruz... İranlıların nükleer silahlara sahip olmasına izin veremeyiz ve onlar da bunu kabul ettiler… İran'ın hava ve deniz kuvvetlerini yok ettik; artık ne uçak savunma sistemleri, ne radarları, ne de komutanları kaldı... İran'da biz zafer kazandık ve onlar bizimle bir anlaşmaya varmak için can atıyorlar... İran'ın elinde artık çok az sayıda füze kaldı... İran'daki enerji santrallerini yok edebilirdik ama müzakereler sürerken bunu yapmaktan kaçındık... İran'ın başkentinin hava sahasında dilediğimiz gibi uçup dolaşıyor ve orada istediğimizi yapıyoruz.” (El Cezire)

Yorum:

İran'ın, Hürmüz Boğazı'ndan geçen hayati önem taşıyan deniz yolunu kapatarak küresel bir enerji krizi yarattığı bir zamanda Amerika İran'ı bu yolu açmaya zorlayamamakta ya da petrol tankerlerine güvence verilmiş olsa da onların boğazdan geçmesine ikna edememektedir... İşgalci Yahudi varlığındaki yerleşimciler İran füzelerinden korktukları için sığınaklarda uyuyup uyandıkları bir zamanda, Bahreyn’deki Beşinci Filo Komutanlığı gibi bölgedeki birçok Amerikan askeri üssünün hizmet dışı kaldığı bir zamanda, tüm takipçiler için Amerika'nın İran'a yönelik savaşındaki hedeflerine ulaşmada başarısız olduğu ve Amerika'nın beslemesi Yahudi varlığının ve topraklarında İran'a saldırı operasyonlar düzenlenen askeri üsleri barındıran kukla ajan ülkelerin ağır kayıplar verdiği açık bir hale geldiği bir zamanda... Evet böyle bir zamanda ve bu atmosferin altında Trump, kendisinin ve Netanyahu’nun tırmandığı ağaçtan onu indirecek hiç kimseyi bulamamıştır. Bu yüzden İran’a karşı zafer kazandığını iddia ederek ve tek taraflı sahte bir açıklama yaparak, İranlı liderlerin ne pahasına olursa olsun kendisiyle bir anlaşma yapmak istediğini öne sürerek, ağaçtan tek başına inmek zorunda kalmıştır.

Net bir şekilde ortaya çıkan gerçek şu ki, İran’ın lider kadrosunda ve askeri ve sivil altyapısında büyük kayıplar yaşamasına rağmen, Amerika ve Yahudiler İran’la olan savaşta yenilgiye uğramışlardır. Çünkü İran liderleri, Amerika’nın kendilerine ölümden başka bir seçenek bırakmamasının ardından ölüm kalım savaşına girmişlerdir; bu nedenle İran ne kadar can, mal ve altyapı kaybına uğrarsa uğrasın, liderlerinin teslim olması düşünülemez.

İran liderlerinin, kurnaz ve hain Amerika ile müzakere masasına geri dönmeyi kabul etmemeleri gerekir; zira Amerika, silahla başaramadığı zaferi, İran’ı müzakere masasına çekerek gerçekleştirecektir. Amerika İran'a üçüncü kez ihanet edene kadar onu gözetleyip durmaya devam edecektir. Bu nedenle Amerika ile herhangi bir iletişim kanalı açma ya da onun ajanları ve müttefiklerinden oluşan arabuluculara güvenme konusunda son derece dikkatli olmak gerekir. Peki bu nasihat, İmam Müslim, Buhari, İbn Mace ve Tirmizi’nin ülkesindeki bilinçli kulaklara ulaşacak mı?

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Bilal Muhacir – Pakistan

Devamını oku...

İslam Ümmeti, Dini, Coğrafi ve Siyasi Olarak Tam Birliğine Ne Zaman Geri Dönecek?!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

İslam Ümmeti, Dini, Coğrafi ve Siyasi Olarak Tam Birliğine Ne Zaman Geri Dönecek?!

Haber:

ABD Başkanı Trump, İran'ın Hürmüz Boğazı'nı 48 saat içinde herhangi bir tehdit olmaksızın tamamen yeniden açmaması halinde enerji tesislerine askeri saldırılar düzenlemekle tehdit etti. (Eş-Şark Gazetesi, 22/03/2026)

İran'ın resmi Mehr haber ajansı ise İran'ın Uluslararası Denizcilik Örgütü (IMO) nezdindeki temsilcisinin şu sözlerini aktardı: “Düşman gemileri hariç, tüm gemiler güvenlik ve emniyet düzenlemeleriyle koordineli olarak Hürmüz Boğazı'ndan geçebilir.” Temsilci, Hürmüz Boğazı'ndaki mevcut durumdan ABD ve Yahudi varlığının saldırılarını sorumlu tuttu.

Yorum:

İran'ın yeni dini lideri Mücteba Hamaney'in Devrim Muhafızları'na Hürmüz Boğazı'nı bir sonraki duyuruya kadar deniz trafiğine kapalı tutma emri vermesinin ardından, birkaç gün önce üst düzey bir İranlı yetkili, Tahran'ın sınırlı sayıda petrol tankerinin Hürmüz Boğazı'ndan geçişine izin vermeyi değerlendirdiğini açıkladı; ancak bunun için petrol sevkiyatlarının Çin Yuanı ile işlem görmesi şartı konuldu; ayrıca İran, Hürmüz Boğazı'ndaki petrol tankeri trafiğini yönetmek için yeni bir plan üzerinde çalışmakta olup düşman olmayan ülkelere ait bazı gemilerin boğazı geçmesine izin verecektir. Nitekim bu fiilen de gerçekleşti; zira son günlerde çok sınırlı sayıda gemi geçmiş olup El Cezire Kanalı, bu ayın (Mart) ilk yarısında geçen gemi sayısının sadece 77'ye ulaştığını ve geçen yılın aynı döneminde ise bu sayının 1229 olduğunu bildirdi.

İslam tarihi boyunca deniz geçitleri, İslam Devleti için hayati öneme sahip stratejik dayanaklar olarak kabul edilmiştir; zira Hürmüz, Bab el-Mandeb, Cebelitarık, İstanbul ve Çanakkale gibi boğalar sayesinde küresel ticaret yollarının kontrolünü sağlamış, deniz kıyısındaki adaları güvence altına almış ve Doğu ülkelerini Afrika ile Avrupa’ya bağlamıştı. Nitekim Osman bin Affan döneminde, H. 34 M. 655 yılında Abdullah bin Ebu's-Sarh'ın komutasındaki Zâtüssavârî Savaşı'nda Bizans donanmasına karşı zafer kazandığında deniz filosunun kurulmasından sonra deniz ve askeri nüfuzu genişlemiş ve Müslümanların, bu boğazları enerji ve mal taşımak için zorunlu geçiş yolları haline getirmelerini sağlayan bir İslam gölüne dönüşmüş, bu da ona jeopolitik ve ekonomik olarak bir ağırlık kazandırmıştır.

İran, Umman ve Birleşik Arap Emirlikleri'nin kontrolündeki Hürmüz Boğazı, Arap Körfezi'ni Umman Körfezi'ne bağlayan dar bir geçit olup Arap Körfezi'ni açık denize bağlayan tek deniz geçidi olan bu boğaz, petrol ihracatı için en önemli bir güzergâh olarak kabul edilmektedir; zira enerji tankerleri, Umman Körfezi'ne ve oradan da Hint Okyanusu'na ulaşmadan önce buradan geçmek zorundadır. Ayrıca dünya petrol sevkiyatının beşte biri buradan geçmekte olup en dar noktasında bile genişliği yaklaşık 33 kilometredir; ancak ticari gemilerin kullandığı fiili seyir kanalı çok daha dardır.

Çin, Hindistan, Japonya ve Güney Kore, bu boğazdan geçen ham petrol akışının yaklaşık %70'ini oluşturmaktadır. Boğaz üzerinden yapılan nakliye hareketlerinde meydana gelebilecek herhangi bir aksaklık, bölgenin çeşitli yerlerindeki rafinerilerin işleyişini, elektrik üretimini ve sanayi üretimini hızla etkileyebilmektedir; zira boğaz, sadece coğrafi bir simgeyi değil, aksine küresel enerji piyasalarının istikrarının dayandığı stratejik bir kavşak noktasını temsil etmekte ve aynı zamanda coğrafi bir darboğaz noktasını ve jeopolitik bir gerilim odağını teşkil etmektedir.

Ey Müslümanlar:

Sizin felaketiniz, yöneticilerinizde ve Sykes-Picot sınırlarıyla coğrafi olarak bölünmüş devletlere ayrılmanızda yatmaktadır; çünkü sömürgeci devletler yüz yılı aşkın bir süredir İslam Devleti'nin kolyesindeki boncukları dağıtmak için çalışmışlardır; nitekim bu kolyenin, İslam'ın tevhid ve birlik akidesinin boncuklarıyla dizilmesi gerekirken, onlardan her biri sömürgeci devletlerin ipine bağlanmış bir kolyenin boncuğu haline gelmiştir; şu anda bu kolyenin son halkası, kibirli Amerika'nın ipine bağlanmıştır; bu yüzden İslam ümmetinin durumu ancak, tüm insani, ekonomik ve askeri güçlerini bir araya getiren tek bir siyasi varlık altında, yani Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafetin altında birleşmedikçe düzelmeyecek ve egemenliğini geri kazanamayacaktır.

Allahu Teala'dan, İslam ümmetinin tarihindeki bu zorlu dönemin, yani parçalanma ve kayboluşun son dönemi olmasını ve Allah’ın Müslümanlar için, ümmetin izzetini ve egemenliğini geri kazandıracak bir Halife hazırlamasını diliyoruz; böylece bu boğazlar, Allah Subhanehu ve Teala'nın vaadinin ve Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in müjdesinin gerçekleşmesi için, dünyanın geri kalan ülkelerini fethetmenin geçitleri haline gelebilsin: زُوِيَتْ لِيَ الْأَرْضُ فَرَأَيْتُ مَشَارِقَهَا وَمَغَارِبَهَا وَسَيْبُلُغُ مُلْكُ أُمَّتِي مَا زُوِيَ لِي مِنْهَا “Allah yeryüzünü benim için dürdü (bir araya getirdi), ben de doğusunu ve batısını gördüm. Ümmetimin mülkü (hükümdarlığı), bana dürülen yerlere kadar ulaşacaktır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Raziye Abdullah

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER