Perşembe, 10 Şaban 1447 | 2026/01/29
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Sudan ve Yeni Kan Sınırları

[Hizb ut-Tahrir Merkezi Medya Ofisi'nin H. 21 Receb 1447 M. 10 Ocak 2026 Cumartesi günü, Partinin (El-Vakiye) Kanalı Aracılığıyla “Hilafet Ümmetin Hayati Meselesidir” Başlığı Altında Düzenlediği Yıllık Hilafet Konferansı'nın Konuşmalarından]

Sudan ve Yeni Kan Sınırları

Hizb-ut Tahrir Sudan Vilayeti Merkezi Temas Komitesi Başkanı Üstad Nasır Rıza Muhammed Osman

Azim İslam'ın Sudan'ından, eski İslam ülkelerinin Sudan'ından, ilk Müslümanlar tarafından inşa edilen eski Dongola Camii'nin Sudan'ından.İslam'ı, Halife Osman ibn Affan'ın döneminden beri tanıyan Sudan'dan; zira Osman ibn Affan, Mısır valisi Abdullah bin Sa'd bin Ebi Serh'e Sudan'ı fethetmesini emretmiş, bunun üzerine Kuzeydeki Nübye beldesini fethetmiş ve başkentleri Dongola'ya girmiş ve orada eski bir cami bulmuş, onlarla Bakt Anlaşması adlı bir anlaşma imzalamış, bu anlaşmanın şartlarından biri de Dongola Camii'ne önem verilip gözetilmesi olmuştu.

Daha sonra Müslümanlar, Harameyne eş-Şerifeyn’in batıdan giriş kapısı olması itibariyle Sudan topraklarına önemsemeye devam ettiler; bu yüzden Müslümanların kutsallarını korumak için ardı ardına gazveler oldu; nitekim Müslümanlar, Emevi Hilafeti, Abbasi Hilafeti ve aynı şekilde Memlükler dönemlerinde Sudan'a girdiler; o dönemde Zahir Baybars ordulara komutanlık ediyordu ve Kabe’yi yıkmayı ve Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in kabrini kirletmeyi hedefleyen Portekizlilerin saldırılarından Kızıldeniz'i korumak için Suakin, Massava ve Berbera'ya garnizonlar yerleştirdi.

Osmanlılar da aynı şeyi yaptı ve Sudan, Harameyn topraklarındaki Müslümanların kutsallarına yönelik arzusundan dolayı İslam Devleti'nin gözünde kalmaya devam etti.Müslümanların Sudan topraklarını arzuladıkları kadar sömürgeci kafir Batılı ülkeler de İslam'ın Afrika'nın kalbine nüfuz etmesinin yolunu kesmek için Sudan'ı arzuluyorlardı; Sudan, İslam'ın Afrika'nın kalbine açılan kapısı olarak kabul edilir; ayrıca Doğu kıyısı, Doğu Afrika ve Asya'yı Avrupa'ya bağlayan en büyük su yollarından biri olan Kızıldeniz veya eski adıyla Bahr-i Kulzüm boyunca yaklaşık 853 kilometre uzanmakta olup Küresel ticaretin %13 ila %30'u bu su yolundan geçmektedir;  aynı zamanda Sudan, kaynaklar ve servetler açısından zengin bir ülkedir.

İnsan Hakları İzleme Örgütü'nün 1990'ların başında dile getirdiği şey tam olarak bu olup örgüt, petrol ve dinin Sudan'ı, ABD yönetiminin gündeminin en üst sırasına taşıdığını belirtmiştir.

Sovyetler Birliği'nin çöküşünden sonra Amerika, dünyanın tek lideri oldu ve dünyayı dilediği gibi dolaşmaya, dünya ülkelerine müdahale etmeye ve Avrupa'nın 1648'de Vestfalya Kongresi'nde kararlaştırdığı ulus devlet anlayışına karşı isyan etmeye başladı.1884'te, Bismarck'ın Avrupa'nın sömürgelere karşı bir savaş başlatacağına dair işaretler görmesinin ardından, Avrupa ülkeleri Afrika'yı sömürgeleştirme yarışını organize etmek için Berlin'de bir konferans düzenledi ve Afrika ülkelerini sömürgeci ülkelerin lehine böldüler; böylece Avrupa neşteri, 1916 yılında Mark Sykes ve François-Picot Anlaşması ile Arap ülkelerini bölerek ve yeni sömürge sınırlarını onaylayarak Arap ülkelerine uygulanan aynı yöntemle Afrika ülkelerine de uygulandı.

Hem kendi çıkarlarını korumak hem de İslam ülkelerini bölmek ve Hilafetin geri dönüşünü engellemek için suç planını uygulamada mızrak başı olan Yahudi varlığının çıkarlarını korumak için Kızıldeniz havzasındaki ülkeleri istikrarsızlaştırmaya çalıştı; böylece Somali'yi üç ülkeye, Etiyopya'yı iki ülkeye ve Sudan'ı iki ülkeye böldü ve bu süreç hala devam etmektedir; Yemen ise şu anda üç devlete, Libya ise iki devlete bölünme tehdidi altındadır.Bütün bunlar, Ortadoğu'nun celladı olarak tanımlanan ve Sykes-Picot Anlaşması'nda bölünmüş olanı bölme ve bölgenin sınırlarını yeniden belirleme çağrısında bulunan Siyonist şeytan Bernard Lewis'in fikri onda somutlaşana kadar Kızıldeniz havzasına tam anlamıyla el koymak içindi. ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice'ın Haziran 2006'da dile getirdiği şey de tam olarak işte buydu; zira Condoleezza Rice, Ortadoğu bölgesinde kapsamlı bir değişim gerçekleştirmenin zamanının geldiğini, bunun zorlu bir cerrahi operasyona benzetilebileceğini ve Ortadoğu haritasının yeniden çizilmesinin, başta petrol olmak üzere bölgedeki Amerikan ekonomik çıkarlarını garanti altına alan siyasi ve sosyal istikrarın sağlanmasının anahtarı olduğuna inanıldığını söyledi.

Peki Amerika bölgenin sınırlarını nasıl yeniden çizecek?Amerikan askeri dergisi Armed Forces Journal, şu başlıklı bir makale yayınladı: (Kan Sınırları! Daha İyi Bir Ortadoğu Nasıl Görünecek?!)Amerikalı askeri stratejist Ralph Peters tarafından yazılan bu makale, etnik köken ve dine dayalı yeni bir bölge haritası içeriyordu. Ralph Peters'ın kan sınırları haritalarının yayınlanmasından bir yıl sonra, The Atlantic dergisi, Amerikan siyasetinde Ralph Peters ile aynı siyasi kanattan olan Amerikalı Siyonist Jeffrey Goldberg'in makalelerine eşlik eden Ortadoğu'nun yeni sınırlarının haritalarını yayınladı.

Bu nedenle Sudan'daki saçma ve lanetli savaş, Amerika'nın Sudan'daki İngiliz nüfuzunu ortadan kaldırmak, Darfur bölgesini ayırmak ve güneyini kuzeyinden ayırdıktan sonra Sudan'dan geriye kalanları da parçalamak amacıyla başlattığı bir savaş olup, bu savaşın sadece Sudan'ı değil, tüm bölgeyi hedef alan uzun bir zincirin halkası olduğunu söyleyebiliriz; zira Eli Cohen'in tweet'i, Yemen savaşını körüklemeye sevk eden silahların bombalanmasının ardından BAE'nin Yemen'den çekilme kararına yanıt olarak gelmişti; çünkü Cohen, tam bir küstahlık ve cüretkarlıkla şöyle demişti: “Sirte'yi, Faşir'i, Berbera'yı ve Mehra'yı terk etmeyeceğiz.” Ayrıca Yahudi varlığının Amerika'nın çıkarı için bölgedeki bölünme savaşlarında ve kan sınırlarında oynadığı kirli rolü de vurgulamıştır.

Ümmetin topraklarına, namusuna, şerefine ve dinine saldıran kurtlar tarafından parçalandığı bu utanç verici durum karşısında diyoruz ki;

Kurtlar, kurbanlarına saldırma imkânı bulduğu sürece, avlarının etini yemekten ne zaman vazgeçecekler ki?

Dikkat edin tüm ümmetin, gerçekten büyük bir güç tarafından desteklenmediği sürece, hakları zayi olup boşa gidecektir.

Ralph Peters, ülkelerimize göz diken büyük sömürgeci ülkelerin yaptığı gibi, azınlıkların maruz kaldığı mezalimler veya etnik, ırkçı ya da mezhepçi ihtilaflar temelinde mevcut ülkelerin bölünmesi ve parçalanması sürecini pazarlamaya çalışmaktadır; peki bölünme ve ayrılma bu sorunlar için bir çözüm müdür?

Sudan'daki konumuzdan ve kan sınırından uzaklaşmamak adına Sudan'dan ayrılan güney devletini örnek verelim; bundan önce de Sudan, Mısır'dan ayrılmıştı; oysa Mısır ve Sudan, İslam Devleti'nin vilayetiydiler ve İngilizler onları birbirinden ayırmış, ardından Amerikalılar gelmiş ve Sudan'ın güneyini kuzeyinden ayırmıştır. Peki kuzeyi ve güneyi ile Sudan’da yönetim istikrara kavuşmuş mudur? Güney Sudan'da, insanları helak eden kokuşmuş kabilecilik boyasıyla yeniden bir iç savaş patlak vermiş ve aynı şekilde yeni kurulan devleti de yolsuzluk vurmuş ve yüzbinlerce varil petrolün, devasa balık servetinin, tarım ve hayvancılığın ona bir faydası olmamıştır; zira Güney bölgesinin nüfusu yaklaşık sekiz milyon olup hayvan serveti ise sekiz milyon büyükbaş hayvandır; ancak Güney halkı savaşlar, yoksulluk ve hastalıklar nedeniyle aşırı yoksulluk içinde yaşamaktadır. Kuzeydeki durumda aynı şekildedir; zira Sudan hükümeti, Güney'in ayrılması ve petrol yataklarının Güney'e geçmesiyle gelirlerinin %70 ila %80'ini kaybetmiş ve 2011'de gerçekleşen ayrılıktan sonra ciddi bir ekonomik kriz yaşamaktadır; nitekim bu kriz, 2003'ten beri alevlenen Darfur’daki isyan savaşıyla daha da kötüleşmiştir.

Benzer şekilde halk hareketinin kuzeye intikal etmesi ve Nuba Dağları/Güney Kordofan bölgeleri ile Güney Mavi Nil bölgelerini kontrol etmesiyle, savaş ve gerilimler Sudan'ın yeni güneyine kaymış ve son savaş da 2023'te Amerika'nın emriyle patlak vermiştir. Ne yazık ki Max Manwaring'in ünlü konferansında işaret ettiği gibi bu, dördüncü nesil savaş tarzına benzemektedir; zira Max konferansta dördüncü nesil savaşını, ülkenin evlatlarından ve halkında oluşan milislerin, iç savaşı alevlendirmek ve devletin altyapısını tahrip etmek için kullanılması, vatandaşların evlerinden ve bölgelerinden dalgalar halinde çıkarılmasının hedeflenmesi ve bir bölgede ateşi alevlendirip başka bir bölgede söndürülmesi olarak nitelendirmiştir; nitekim hedef onun dediği gibi gerçekleşinceye kadar bu şekilde olmuştur; zira devlet ayakta kalamayacak şekilde yavaş yavaş aşınmış ve tamamen Sudan'daki lanetli savaşlarına uygun olan bu meşum savaştan kurtulamayacak bir hale gelmiştir.

Şimdi ortaya çıkan soru şudur; Bu parçalama makinesini nasıl durdurulabilir ve Darfur'un ayrılmasını ve Sudan'dan geriye kalanların parçalanmasını nasıl önleyebiliriz?

Diyoruz ki: Beşir ve hükümetinin güneyi ayırarak yaptığı gibi, parçalama planlarını uygulayan hain ve ajan yöneticiler olmasaydı, Amerika ve onun üvey evladı Yahudi varlığı ülkemize müdahale edip onu parçalayamazdı; nitekim bir basın röportajında şöyle bir açıklama yapılmıştır: “Amerika'nın Sudan'ı beş devlete parçalamak istediği ve güneyi ayırmak için çalıştığı bilgilerine sahibiz.”Ne yazık ki bizzat Beşir, ayrılan güney devletini tebrik eden ilk kişilerden olmuş ve tek kelimeyle “Onlara halkı ve petrolüyle tam bir devlet verdik...” demiştir.

Şimdi de Burhan aynı yolu izliyor, Amerika'ya ve onun Darfur'u ayırma yönündeki günahkar planına hizmet ediyor; zira Hızlı Destek Güçleri'ne silah ve adamlar sağlamış ve onları Sudan devletinin kilit noktalarında güçlendirmiştir; hatta şayet Allah'ın lütfu ve onların suçlarına karşı çıkan ve Burhan ile ordu komutanlarını utandıran ümmetin sadık ve vefalı genç mücahitleri olmasaydı, ülkenin tamamını yutabilecek bir canavara dönüşebilirdi. O halde mesele gayet açıktır; kurtuluşun yolu, içerideki ajanlardan ve hainlerden kurtulmak, yabancı dış müdahalelerin elini kesmek ve her hak sahibine hakkını veren ve adil, insaflı ve hakkaniyetli bir devlet kuran İslam akidesine, yani ümmetin akidesine dayalı bir yönetim projesi benimsemektir; bu ise kesinlikle Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafet Devleti'nden başkası değildir;bunun yolu da, silahlı kuvvetler ve diğer düzenli kuvvetler içindeki ümmetin muhlis evlatlarının, ajanlardan ve hainlerden yönetimi alması, ümmetin şeriatın hükmünü ve dini ikame edecek bir İmama biat etmesinin sağlanması ve Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafeti kurmak için çalışan Hizb-ut Tahrir gençlerine destek verilmesidir.

Sadece Hilafet sayesinde Allah'a itaat ederek İslami bir hayat yaşayabiliriz; sadece Hilafet sayesinde namuslar ve onur korunabilir;sadece Hilafet sayesinde ümmet birleşebilir ve toprakları korunabilir;sadece Hilafet sayesinde ümmetin yağmalanan servetleri ve heder edilen hakları geri kazanabiliriz. Haydi ey ümmetin gençleri, halkına yalan söylemeyen, ihanet ve hainlik etmeyen bir lider olan Hizb-ut Tahrir ile birlikte çalışmak için ciddiyetle kolları sıvayın ki böylece bu çaba, İslam ümmetinin zaferi ve hakimiyeti ve dinin ikame edilmesiyle taçlansın.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اسْتَجِيبُوا لِلَّهِ وَلِلرَّسُولِ إِذَا دَعَاكُمْ لِمَا يُحْيِيكُمْ وَاعْلَمُوا أَنَّ اللَّهَ يَحُولُ بَيْنَ الْمَرْءِ وَقَلْبِهِ وَأَنَّهُ إِلَيْهِ تُحْشَرُونَEy iman edenler! Hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah ve Rasulü’ne icabet edin. Ve bilin ki, Allah kişi ile onun kalbi arasına girer ve siz mutlaka onun huzurunda toplanacaksınız.” [Enfal 24]

 

Devamını oku...

Yoksulluk ve Ayrımcılığın Pençesindeki (Azınlıklar) Maddi Kayıptan Hilafet Sistemine ve İlahi Adalete

[Hizb ut-Tahrir Merkezi Medya Ofisi'nin H. 21 Receb 1447 M. 10 Ocak 2026 Cumartesi günü, Partinin (El-Vakiye) Kanalı Aracılığıyla “Hilafet Ümmetin Hayati Meselesidir” Başlığı Altında Düzenlediği Yıllık Hilafet Konferansı'nın Konuşmalarından]

Yoksulluk ve Ayrımcılığın Pençesindeki (Azınlıklar)
Maddi Kayıptan Hilafet Sistemine ve İlahi Adalete

Üstad Dr. Muhammed Malkavi

Bugün, “maddi üstünlük” çağında yaşıyoruz; zira Batı medeniyeti teknolojik olarak zirveye ulaşmış durumda, ancak buna mukabil “ahlaki iflas” durumunu yaşamaktadır. Dünyanın bugün içinde yaşadığı çıkmaz, kaynak eksikliğinden değil, bu kaynakları yöneten zihniyet ve sistemlerin başarısızlığından kaynaklanmaktadır. Batılı insan zihnini “maddi toza” gömmüştür; bu yüzden dünyayı borsa rakamları ve büyüme göstergeleri yoluyla görmekte ve varoluşun merkezindeki "insanı" görmezden gelmektedir.

Azınlıklarla ilgili krizleri ele almaya başlamadan önce, Batı'nın "azınlık" olarak adlandırdığı bu kişilerin kim olduklarını anlamamız gerekiyor. Batılı siyasi mefhumda azınlık, egemen gruptan farklı bir ırk, din veya dil ile karakterize edilen bir gruptur. Ancak bugün Amerika Birleşik Devletleri'ndeki şaşkınlık veren paradoks, “azınlıkların” (Siyahilerler, Latinler, Asyalılar ve diğerleri) birçok eyalet ve büyük şehirlerde istatistiksel olarak nüfusun yarısından fazlasını oluşturmaya başlamış olmalarına rağmen, finansal ve siyasi karar alma merkezlerinde “marjinal” gruplar olarak muamele görmeye devam etmeleridir! Dahası Amerika'daki yönetici sınıfa kıyasla sahip oldukları para oranı açısından da böyledir.

İnsanlar Amerika'daki azınlıklar hakkında konuşurken, akıllarına hemen yeni göçmenler gelmekte ancak onlar, Wall Street'in gökdelenlerinin üzerine inşa edilen büyük suçu unutmaktadırlar. Bu, azınlık olmayan, aksine toprakların, suların ve tarihin sahibi olan bir millet olan yerli Amerikan sakinlerinin bir hikayesidir.

Nitekim Amerika Birleşik Devletleri, “Manifest Destiny” (Açık Kader) olarak bilinen, Batı zihnini “ırksal üstünlük” yanılsamasına gömen, Kızılderililer olarak bilinen ülkenin yerli sakinlerinden milyonlarcasının yok edilmesini ve geri kalanların “Gözyaşı Yolu” (Trail of Tears) olarak bilinen şey aracılığıyla yerlerinden edilmesini meşrulaştıran bir üstünlük fikri üzerine kurulmuştur. Onlardan her şeyi aldılar, hatta yer üstünde var olma haklarını bile aldılar ve onları, gerçekte açık coğrafi hapishaneler olan "koruma alanlarına" sürdüler.

Bundan daha da kötüsü zulüm, milyonlarca Amerikan vatandaşının hayatını kaybettiği o acı tarihte durmamıştır. Zira bugün, yani 2026 yılında, dünyanın en zengin ülkesinin kalbinde, Nevada ve Kaliforniya eyaletlerinin bazı bölgelerinde hala korkunç ilkel koşullarda yaşayan yerli halklar vardır! Asli topraklarını kullanmalarını engelleyen zalim yasalar ve kasıtlı mali marjinalleşme nedeniyle, "Paiute" ve "Shoshone" kabilelerinden olan aileler, mağaralarda ve dağ oyuklarına benzeyen konutlarda ya da elektrik ve temiz su bulunmayan harap olmuş karavanlarda yaşamaktadırlar. Bu insanlar tesadüfen yoksul olmadılar, aksine onlar, hiç kimse çalınan haklarını talep etmesin diye hafızalardan silinmelerini isteyen “yapısal ırkçılığın” kurbanlarıdır.

Amerika uzayı bile sömürgeleştirmek için milyarlarca Dolar harcarken, bu toprakların sahipleri “mağaralarda” yaşmaktadır; bu ise “medeniyet körlüğünün” zirvesi ve zihnin maddeye gömülmesidir. Dolayısıyla onlar, büyük şirketlerin “mülkiyet haklarını” koruyorlar ve yerli azınlıkların “var olma haklarını” gasp ediyorlar!

Bu sahne bize, Peygamberimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şu sözlerini hatırlatmaktadır: اتَّقُوا الظُّلْمَ فَإِنَّ الظُّلْمَ ظُلُمَاتٌ يَوْمَ الْقِيَامَةِZulüm yapmaktan sakının. Çünkü zulüm kıyamet gününde zalime zifirî karanlık olacaktır.” İslam'da, savaş halinde bile olsa, toprak sahiplerinden toprak gasp etmek caiz değildir; bunun en büyük delili, Ömer Radıyallahu Anh’ın Kudüs'ün fethinden sonra onun yöneticileriyle imzaladığı ve hâlâ dünyanın alnındaki bir inci olmaya devam eden Ahdi Ömeriye’dir. Ayrıca İslam'da "ölü toprağı canlandırma" sistemi, hakkı toprağı işleyenlere vermekte, toprağı zorla gasp edenlere değil. İslami ekonomik sistemi temsil eden ilahi adalet, soykırımı meşrulaştıran “fetih hakkı” diye bir şeyi tanımaz, aksine “insana mülk edinme ve ölü toprağı canlandırma hakkını” tanır.

Amerika'da beyaz kovboy çeteleri tarafından işlenen bu tarihsel zulüm, Amerika'nın daha sonra siyahi insanlara ve diğer azınlıklara karşı izlediği yola zemin hazırlamıştır. Toplumsal zihin yerlilerin "mağaralarda" yaşamalarını görmeye alışınca, siyahilerin "üniversiteye" veya "restorana" girmesini engellemek daha kolay bir hale gelmiştir. Bu ise sadece "İmani tevazu" ve İslam'ın getirdiği adil sistemle kırılabilecek "ırksal üstünlükle" bağlantılı bir silsiledir; zira İslam, cahiliye döneminde köle olan siyahi Bilal Habeşi’nin Kâbe'nin üstüne çıkıp dünyaya şöyle demesini mümkün kılmıştır: Beyazın siyaha ve Arap olanın Acem olana takvadan başka bir üstünlüğü yoktur

Vahiy ile aydınlanan bu zihin sayesinde, "ırkçılığın mağaralarından" çıkarak, toprak sahibi ile göçmen, zengin ile fakir, beyaz ile siyah arasında ayrım yapmayan İslami adalet alanına giriyoruz.

Bizler, geçmişte ve günümüzde azınlıklara karşı uygulanan ırkçılığın ve barbarlığın sadece duygulardan ibaret olmadığının, aksine ırkçılığın bir temel olup acil bir durum olmadığı zalim bir sistemin ürünü olduğunun tamamen farkındayız. Yakın döneme kadar Mississippi ve Alabama gibi prestijli Amerikan üniversiteleri, siyahilerin kapılarından girmesini engelliyor ve kapılar ancak silah zoruyla ve Ulusal Muhafızlar tarafından açılabiliyordu. Restorana girmek gibi en temel insan hakları için bile, “Sadece beyazlar için!” olduğunu söyleyen açık tabelalar vardı. Bugün tabelalar ortadan kalkmış olmasına rağmen, “görünmeyen tabelalar” kalmaya devam etmiştir; zira son yapılan araştırmalarda, koyu tenli ve Arapça isimleri olan kişiler, iş bulma konusunda ve en prestijli üniversitelerde “haksız reddedilme” ile karşı karşıya kalmaktadır; üniversitelerin belirli bir oranda azınlık mensuplarını kabul etmesini gerektiren “pozitif ayrımcılık” yasaları son zamanda yürürlükten kaldırılmış ve azınlıklar fırsatlar yarışında sıfır noktasına geri dönmüştür. Para ve gücü olanlar için fırsatlar hâlâ mevcutken bu fırsatlar, aslen para ve servetten mahrum olanları daha da mahrum bırakmak için geri verilmiştir.

Azınlıklara karşı bu ırkçılık yeni bir şey değil, aksine “göreceli kıtlık” adı verilen Batı ekonomik felsefesine dayanmaktadır. Adam Smith, kaynakların kıt olduğunu ve belirli bir ülkenin nüfusu için yeterli olmadığını, bundan dolayı da kaynaklar tükenmeden önce onları elde etmek için çatışmaların ortaya çıktığını söylemektedir. Bugün azınlıkların ve yoksulların dışlanmasını haklı çıkaran işte bu felsefedir; çünkü onların nazarında “pay” herkes için yeterli değildir. Dolayısıyla en güçlü veya en zengin olanlar kaynakları ilk olarak elde eder ve geri kalanları ise mahrum bırakır.

Oxfam raporlarına göre, dünyanın en zengin %1'i 7 milyar insanın sahip olduğu servetin iki katından daha fazlasına sahiptir! Bu ayrım, kaynak kıtlığından değil, tekelcilikten ve zihinlerin geri kalmışlığından kaynaklanmaktadır!

Amerika'da en zengin üç kişinin sahip olduğu servet, en düşük gelirli ABD nüfusunun yarısının sahip olduğu servete eşittir. Bu, göreceli bir kıtlığı dayatan kapitalist sistemin kaçınılmaz bir sonucudur; zira kapitalist sistem sanki zenginlere ve güçlülere şöyle demektedir; fakirler parayı yemeden önce hızlı olun ve parayı hemen yiyin.

Bundan dolayı İslam şeriatı “mülkiyet” mefhumunu değiştirmek için gelmiştir. Dolayısıyla İslam'da mal "Allah'ın malıdır" ve insan sadece onun üzerinde harcama yetkisine sahiptir. Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَأَنفِقُوا مِمَّا جَعَلَكُم مُّسْتَخْلَفِينَ فِيهِSize harcama yetkisi verdiği şeylerde infak ediniz.” [Hadid 7]

Harcama yetkisine sahip olmak, “ihtikar/tekelleşme” değil, “fayda sağlama” hakkı anlamına gelmektedir; İslam “tekelleşmeyi” haram kıldığında bu, ekonominin damarlarını herkese, çoğunluğa ve yanlış ve iftirayla azınlık olarak adlandırılanlara eşit olarak açmaktadır.

Batı'da yoksulluğun, sanki bireyin veya belirli bir ırkın kıt kaynakları elde etmedeki tembelliğinin bir sonucu gibi ele alındığı bir zamanda, İslam ise yoksulluğun, kökünden söküp atılması gereken ekonomik sistemdeki bir kusurun sonucu olduğunu söylemek için gelmiştir.

Dolayısıyla İslami Hilafet Devleti’nde yoksulluk 30 yıldan daha kısa bir sürede tamamen ortadan kaldırılmıştı; oysa bugün, kapitalist sistemin üzerinden 200 yılı aşkın bir süre geçmesinin ardından, Amerika'da siyahiler arasında yoksulluk oranı yaklaşık %17,1’e, beyazlar arasında ise %8,2'ye ulaşmıştır. Bu da kapitalist sistemin kaçınılmaz olarak yoksulluğu ortaya çıkarmasının yanı sıra azınlıkları ise insanlar arasında en yoksul ve en çok acı çeken kesim haline getirdiğini kanıtlamaktadır.

İslam’a gelince; Yoksulları öldürmek yerine bizzat yoksulluğu öldürür. Nitekim İmam Ali ibn Ebu Talib Radıyallahu Anh şöyle demiştir: "Eğer yoksulluk bir adam olsaydı, onu öldürürdüm."

İslam, çalışmaya teşvik ederek yoksulluğu öldürmüş ve çalışmaya gücü yettiği halde çalışmadan oturan kişiye karşın üretken işçinin daha fazla ücret almasını sağlamıştır. İster ırk ayrımcılığı olsun, isterse de bugün olduğu gibi bireyin otoriteyle olan ilişkisine dayalı olsun iş fırsatları açısından insanlar arasında ayrımcılık yapmayı haram kılmıştır; zira bugün, bir bakanın oğlunun bakan olduğunu, bir yöneticinin oğlunun zengin olduğunu ve benzerlerini görmekteyiz…

Sonra düzenli bir şekilde malın zenginden alınıp fakire verildiği zekatı koymuştur. Zekatı vermeyen kimselere İmam, zekatlarını verinceye kadar savaş açmıştır; tıpkı Allah Peygamberi Aleyhissalatu ve’s Selam’ın yanına almasının ardından Ebu Bekir Radıyallahu Anh’ın yaptığı gibi. 

Mülkiyetlerin yasallaştırılması; İslam, “ferdi mülkiyeti”, “kamu mülkiyetini” ve “devlet mülkiyetini” belirlemiştir. İnsanların genel olarak ihtiyaç duydukları temel tesislerin, bir şirketin veya bireyin tekelleştirme ya da kişisel çıkarları için kullanma hakkı olmayan kamu mülkiyeti sayılması, yoksulluğu önlemenin son garantisidir; dolayısıyla bir insan, çalışıp çabalayarak ihtiyaçlarını karşılayamıyorsa, o zenginlerin zekatlarından desteklenir, bu yeterli olmazsa kamu mülkiyetinin parasından desteklenir; bu o kişinin hakkı olup hiç kimse ona bunu bahşetmiş olmadığı gibi onu dışlanmış bir azınlık gibi hissettiremez. 

İslam, devletinin ortaya çıkmasından itibaren 30 yıldan daha kısa bir sürede yoksulluğu tamamen ortadan kaldırmayı başarmıştır; hatta Ömer ibn Abdülaziz Radıyallahu Anh döneminde, zekât görevlileri dolaşırken zekât verecek tek bir fakir bile bulamamışlardır; çünkü şeriatta yönetici, “mal ve servetleri biriktirmeye” değil, “ihtiyaçları karşılamaya” odaklanmaktadır; bu yüzden Ömer, şu meşhur sözünü söylemiştir: “Dağlara buğdaylar serpin ki Müslüman ülkede kuşlar aç kaldı demesinler.”

İslam, renk ve cinsiyet ayrımı gözetmeksizin "kapsamlı adalet" sağlamış ve kadınlara mirastan pay vermiştir; oysa kapitalist sistemler böyle bir konuya hiçbir önem vermezler; zira erkek tüm mirası alabilir; örneğin İngiltere’de "lordlar" olarak adlandırılanların parası en büyük erkek oğluna giderken diğerleri bu paradan mahrum kalmaktadır.

İslam, yoksulluğu ortadan kaldıran sistemleri koyup ırk, din ve renk ayrımı yapmaksızın insanlar arasında eşitliği sağlarken buna, yoksul kişi ihtiyaç duyduğu şeyi alırken herhangi bir eksiklik hissetmesin diye güzel ahlakı da eklemiştir. Zira Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: إِنَّمَا بُعِثْتُ لِأُتَمِّمَ مَكَارِمَ الْأَخْلَاقِ  “Muhakkak ki, ben güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderildim.

Batı bugün, maddi ihtişamın ardında bir "ahlaki çöküş" hali yaşamaktadır. Zira zihinlerini "maddenin tozuna" gömdüler ve "maddenin Rabbini" unuttular. Yaklaşan finansal çöküş, teknolojideki bir çöküş değildir, aksine "adaletteki" bir çöküştür.

Bugün çözüm, kokuşmuş materyalizmin bataklığına saplanmış bir modeli taklit etmek değil, azınlığı "Allah'ın zimmeti" ile koruyan, yoksulluğu "zekat hakkı, mülkiyet hakkı ve bakım hakkı" ile öldüren ve toplumu "güzel ahlak" ile güvence altına alan bir sisteme geri dönmektir. Artık sadece İslam beldelerindeki Müslümanlardan değil, aksine sakinlerinin büyük bir kısmının para sahiplerinin bir kölesi haline geldiği dünyanın tamamından zulmü kaldırmamızın zamanı gelmiştir.

Allahu Teala, insanların adil bir sistemin gölgesinde yaşamaları için risaletini indirmiştir: zira Allahu Teala Hadid suresinde şöyle buyurmuştur: لَقَدْ أَرْسَلْنَا رُسُلَنَا بِالْبَيِّنَاتِ وَأَنزَلْنَا مَعَهُمُ الْكِتَابَ وَالْمِيزَانَ لِيَقُومَ النَّاسُ بِالْقِسْطِ  “Andolsun biz peygamberlerimizi açık delillerle gönderdik ve insanların adaleti yerine getirmeleri için beraberlerinde kitabı ve mizanı indirdik.” [Hadid 25] Bu yüzden bu adaleti sağlamak için gerekli güce sahip olan bir sistem olmasını eklemiştir; zira şöyle buyurmuştur: وَأَنزَلْنَا الْحَدِيدَ فِيهِ بَأْسٌ شَدِيدٌ وَمَنَافِعُ لِلنَّاسِBiz demiri de indirdik ki onda büyük bir kuvvet ve insanlar için faydalar vardır.” [Hadid 25]

İnsanlar arasında renklerine, ırklarına ve dinlerine göre ayrımcılık yapan sistemi ortadan kaldırmak için tüm insanları Nübüvvet Minhacı üzere Hilafet sistemine davet ediyoruz; zira bu sistem insanlara şöyle demektedir; Allah onları tek bir nefisten yaratmış ve onları, renklerine ve ırklarına göre ayırmak için değil birbirini tanımaları için milletlere ve kabilelere ayırmıştır.

Yoksulların, siyahilerin, Latinlerin veya diğerlerinin bir devrime ihtiyaç duymadan hakları sahiplerine iade eden bir sistem. Tıpkı Trump'ın bugün, Somalili kadınları pis, Latinleri pis ve suç kaynağı, Arap veya Müslüman kökenlileri ise Amerika için bir bela olarak vasıflandırarak yaptığı gibi zengin yöneticilerin zorbalığından da uzaktır.

Bilal Habeşi’yi bir efendi, Ömer İbn Hattab’ı bir hizmetkar ve Usame İbn Zeyd’i de Allah’ın Rasulü’nün sevgili (hizmetkarı) ve sevgilisinin oğlu yapan bir sistem.

Allahu Teala’dan bize ve tüm dünyaya, bir an önce Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafet Devleti’nin kurulmasını bahşetmesini ve tüm dünyayı, tanımadıkları adaletle, daha önce hiç görmediği bir hayırla ve bir asırdan fazla süredir tatmadığı bir güvenlikle nimetlendirmesini temenni ediyorum.

 

Devamını oku...

Gazze, Söndürülemeyecek Bir Kıvılcımdır

[Hizb ut-Tahrir Merkezi Medya Ofisi'nin H. 21 Receb 1447 M. 10 Ocak 2026 Cumartesi günü, Partinin (El-Vakiye) Kanalı Aracılığıyla “Hilafet Ümmetin Hayati Meselesidir” Başlığı Altında Düzenlediği Yıllık Hilafet Konferansı'nın Konuşmalarından]

Gazze, Söndürülemeyecek Bir Kıvılcımdır

Üstad Halid Said – Mübarek Toprak (Filistin) - Gazze

Esselamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berekâtuh,

Emme ba’d:

Aksa Tufanının tüm yükleriyle birlikte mübarek topraktan ve izzetli Gazze’den başlayıp etkilerinin tüm yeryüzüne yayılmasını Allah Azze ve Celle dilemiştir ve eninde sonunda emir Allah’a aittir; tıpkı tarihteki büyük olaylar ve önemli gerçekliklerde olduğu gibi kanla yazılmış bu olaylar, Allah'ın izniyle bir süre sonra da olsa meyvesini verecektir.

Bu tufan, Gazze topraklarındaki suçlu karşısında, kahraman bir şekilde durduğunda şaşırtıcı bir sahne olmuştur;zira tanklar, uçaklar ve en son teknolojik silahlar intikam ve kötülük lavlarını çocuklara yönelterek, uzuvlarını koparıp bedenlerini yakarak ve onları aç bırakarak acılarına acı kattığı halde bu büyük imtihan, büyük bir sabırla karşılanmıştır; Yahudi varlığının arkasında, yeryüzünün sırtlanları ve zalimlerin orduları, Firavun ve takipçileri ile Calut ve askerleri saf tuttukları halde onlarla, sabırlı annelerden ve kahraman mücahitlerden oluşan kuşatma altındaki bir grup mümin mücahit savaşmıştır.

Evet, tufanda olanlar oldu; hatta olayın odak noktası olan Gazze Şeridi'nde savaşın şiddeti durmuş olsa da, bazıları meselenin sona erdiğini, savaşın kapanıp sonuçlandığını ve düşmanın bu asil ümmete zarar verdiğini ve ona karşı zafer kazandığını zannetmektedir ama heyhat ki heyhat...

Zira her kim tufanın geri çekildiğini sanıyorsa hata ediyor ve her kim de savaşın sona erdiğini sanıyorsa vehmediyor demektir.

Evet, suçlu zalimler tufanın geri çekilmesini ve kırılmasını istediler ancak zanlarında hata ettiler; belki de onların zanları onlara dönecektir; zira mübarek tufanın savaşı, onların hesap ettiklerinden çok daha derin bir etkiye sahiptir, onun uzantısı savaş alanından çok daha geniştir ve onun etkisi birçok insanın sandığından çok daha büyüktür.

Ama savaş, Gazze topraklarında yaşanan bu savaş alanından çok daha geniştir; zira gören ve basiret sahibi olan herkes, tufanın tüm dünya üzerindeki etkilerini, Yahudi varlığının prestijini yerle bir ettiğini, Yahudi varlığının kırılgan ve zayıflığını gizlenemeyecek şekilde ifşa ettiğini, onun caydırıcılığını ve kibrini onarılmaz bir şekilde kırdığını ve zulmün çılgınlığının, Allah onları kahretsin yöneticilerin Yahudi varlığına yapma imkanı verdiği caydırıcılığını yeniden tesis etme yönündeki başarısız bir girişimden başka bir şey olmadığını görmüştür.

Sonra tufan olayları, Yahudi varlığının kuruluşundan beri yalan ve mazlum iddiaları üzerine inşa ettiği imajını yerle bir etmiş ve yeryüzündeki halklar onu taşlanmış bir şeytan olarak görmeye başlamıştır; yine bu varlık, halklar tarafından dışlanır ve onu destekleyen ülkeler ve ona kucak açan vatanlarda bile nefret edilir bir hale gelmiştir; ayrıca Avrupa ile Amerika arasında, hatta sağ ile sol arasında hiçbir fark olmaksızın onu destekleyen hükümetler, halkları önünde suçlama, inkâr ve hesap verme durumuna düşmüşlerdir ve gazeteciler, politikacılar ve toplumun geniş kesimleri üniversite öğrencilerine katılmışlardır.

Evet, bu varlık küresel olarak çökmüş olup sanki işlediği suçlar sayesinde kendi elleriyle dünyadan kendini söküp atmış ve hayatta kalmak için dış güçlere bağımlı olduğu halde bizzat kendi çöküşünün ön hazırlıklarını başlatmıştır; böylece onlar hakkında Allahu Teala’nın şu kavli gerçekleşmiştir: يُخْرِبُونَ بُيُوتَهُم بِأَيْدِيهِمْ وَأَيْدِي الْمُؤْمِنِينَ فَاعْتَبِرُوا يَا أُولِي الْأَبْصَارِEvlerini kendi elleriyle ve müminlerin eliyle harap ediyorlardı. İbret alın ey akıl sahipleri!” [Haşr 2] Nitekim Yahudi varlığıyla birlikte Batı’nın sahte değerleri ve bunlara dayalı olan kurumları da çökmüştür; ömrüme yemen olsun ki, Allah'ın izniyle bunlar, onların yok oluşunun başlangıcıdırlar.

Tufanın etkilerinin, onların sandıklarından daha büyük olmasına gelince; tüm dünyanın tanık olduğu ve ekranlarında izlediği suç görüntüleri kolay kolay hafızalardan  silinmeyecektir; zira suçluların görüntüleri zihinlere kazınmış olup yüzüstü bırakanların ve komplocuların alınlarına damgalanmıştır; artık tarihin geriye dönmesi mümkün değildir; özellikle de Yahudi varlığı suçlarını işlemeye devam edip daha da kibirli, kendini beğenmiş ve yozlaşmış bir hale geldiği için, onun yok oluşu kendi sefihlerinin eliyle olacaktır. ذَٰلِكَ بِأَنَّهُمْ قَوْمٌ لَّا يَعْقِلُونَBu, onların akılları ermez bir topluluk olmalarındandır.” [Haşr 14]

Tufanın daha derin bir etkiye sahip olmasına gelince;bu tufan, ümmetin içindeki durgun olanları harekete geçirmiş ve İslam akidesinin hala evlatlarının nefislerinde canlı olduğunu ve bunun da dünyanın hayranlıkla izlediği ve takdir ettiği fedakarlık, cihad, şehitlik ve kahramanlıklarla meyve vermeye devam ettiğini kanıtlamıştır; tıpkı Sahabelerden olan ecdatları ve tarih boyuncaki selefleri gibi. Yine tufan, mücahitlerin şehitlik mefhumunu yeniden canlandırıp cihadın anlamını yeniden tesis etmeleriyle birlikte Muhammed’in ümmetinin Allah’ın rızasını kazanmak için hala nefsini satmaya devam ettiğini de kanıtlamıştır; zira tankların üzerinde çıplak ayakla duran cesur bir müminin, Allah'ın Kitabı'nın hafızı bir savaşçının ve secde eden bir şehidin görüntüleri ortaya çıkmıştır...

Evet, tufan, büyük bir etki yaratmıştır; zira ümmetin bedeninin hala canlı olduğunu ve bu bedende hem gurur duygusunun hem de acı duygusunun aktığını ortaya çıkarmıştır.

Ancak aynı zamanda tufan, bu canlı bedenin hasta olduğunu da ortaya çıkarmıştır; Gazze'nin acının odak noktası ve yara ve kanamanın merkezi olduğu doğrudur, ancak hasta olan ümmetin bedenidir.

Nitekim tufan, ümmetin sorununun imtihana tabi olan Gazze'nin sorunundan daha büyük olduğunu da açığa çıkarmıştır;aksi takdirde kahramanlar nasıl yüzüstü ve mücahitler de desteksiz bırakılabilirdi ki?! Çocuklar nasıl olur da açlıktan, yangının ateşinden, soğuğun acısından ve kuşatmanın şiddetinden ölebilirlerdi ki?! Onurlu kadınlar nasıl ağlatılabilirdi ki?İffetli kadınlar yerinden edilip sokaklarda uyumaya mahkum edilirken, alçak düşman işlediği suçlar ve intikam duygusuyla nasıl gurur duyabilirdi ki?! İşte bütün bunlar Gazze’de oluyor; oysa Gazze kenarlarda bir yerde değil, aksine tıpkı bir bileziğin bileği sarması gibi kuşatılmış ümmetin kalbindedir!!

Nitekim tufan, ümmete, birbirine yardım etmesini, yaralarını sarmasını ve evlatlarına yardım etmesini engelleyen şeyin, hain, korkak ve komplocu yöneticilerinden başkası olmadığını da şüpheye yer bırakmayacak şekilde göstermiştir.

Yöneticiler, kendilerini korkuttuğu için bu tufanın dalgalarını kırmak istediler; bu yüzden onlar, karşı devrimlerle ümmetin devrimlerine komplo kurdular ve onun nefesini söndüreceklerini zannettiler; ama onlar, ümmette bir kez daha yaşam kıvılcımını ve onun gömülmeye karşı dirençli olduğunu görünce, Tufanın tahtlarını sarsacağından korktular; bu yüzden düşmanla birlikte onu kuşattılar ve komplo kurdular, orduları hapsettiler ve sınırları kapattılar.

Korkaklar, ihanetlerine, zayıflığı ve Yahudi varlığıyla yüzleşmeye yeterli olmamayı gerekçe gösterdiler; ama gerçekte onlar, Gazze'nin halklar için bir ders ve ceza olmasını istediler; ancak onlar, güzel akıbetin Allahu Teala’nın elinde olduğunu unuttular: وَلِلَّهِ عَاقِبَةُ الْأُمُورِİşlerin sonu Allah’a varır.” [Hac 41] Ayrıca onlar, sanki Allahu Teala'nın şu kavlini okumamışlar gibi Allah'ın düşmanlarını dost edinip onlarla birlikte komplo kuranların sonunu da unuttular:فَتَرَى الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِم مَّرَضٌ يُسَارِعُونَ فِيهِمْ يَقُولُونَ نَخْشَى أَن تُصِيبَنَا دَآئِرَةٌ فَعَسَى اللهُ أَن يَأْتِيَ بِالْفَتْحِ أَوْ أَمْرٍ مِّنْ عِندِهِ فَيُصْبِحُواْ عَلَى مَا أَسَرُّواْ فِي أَنْفُسِهِمْ نَادِمِينَ Kalplerinde hastalık bulunanların “Başımıza bir felâketin gelmesinden korkuyoruz” diyerek onların dostluklarını kazanmaya çalıştıklarını görürsün. Umulur ki Allah müminlere katından bir fetih veya bir emir getirir de onlar içlerinde gizledikleri şeyden dolayı pişman olurlar.” [Maide 52]

Son olarak:

Aksa Tufanının etkisi olarak sunduğumuz şey, üzerine inşa edilen bir gerçektir;  bu da alimlerin rolü ve görevleri olduğu gibi aynı zamanda ümmetin kalkınması ve kurtulması için çalışan hareketlerin ve elitlerin sorumluluğudur; dolayısıyla tufanın ortaya çıkardığı muazzam enerjinin kullanılması ve bu enerjinin onların, yani alimlerin ve çalışanların ellerine teslim edilmesi gerekir; zira bu, alimler ve çalışanlar için, hiç tereddüt etmeden ve çekinmeden ümmete olaylar hakkında açık ve net bir şekilde hitap ederek ve bu olayları ümmetin nezih kanına yakışır düzeyde kullanarak, ümmetin birliğine, dininin ve devletinin kurulmasına, cihadın canlandırılmasına, bu hain yöneticilerin devrilmesine, güçlerin, özellikle orduların seferber edilmesine ve kurtuluşa kadar mücadelenin tamamlanmasına yönelik olarak değerlendirilmesi gereken bir fırsattır. 

Allah Gazze halkının imanını boşa çıkarmayacağı gibi onların cihatlarını ve kanlarını da boşa çıkarmayacaktır;belki de Gazze’nin kumlarını sulayan o nezih kanlar, birçok gayrimüslim için İslam'a açılan bir pencere olduğunda inanılmaz bir sabır ve inanılmaz bir inançla bir bereket olurken, aynı zamanda Yahudi varlığı ve onunla birlikte olan tüm zalimler, komplocular ve hainler için de bir lanet olacaktır. فَاصْبِرْ إِنَّ الْعَاقِبَةَ لِلْمُتَّقِينَ  “Çünkü iyi sonuç (sabredip) sakınanlarındır.” [Hud 49]

وَاللَّهُ غَالِبٌ عَلَى أَمْرِهِ وَلَـكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لاَ يَعْلَمُونَ  “Allah emrine galiptir. Ancak insanların çoğu bilmezler.” [Yusuf 21]

Vesselamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

Devamını oku...

Trablus, Birikmiş İhmal ile Çöken Binaların Kurbanları Arasında Sıkışmış Durumda!

Trablus’un Kıbbe bölgesinde yaşanan acı facianın ve ondan önce şehirde art arda meydana gelen, çok sayıda Trabluslu’nun hayatını kaybetmesine yol açan eski bina çökmelerinin ardından biz kamuoyuna şunları ilan ediyoruz:

Birincisi: Yaşananlar artık münferit kazalar veya doğal afetler değildir. Aksine, merkezi idarenin, belediyenin ve Trablus’ta peş peşe gelen siyasî liderliklerin sorumluluğunu taşıdığı kronik ihmalin ve ağır kusurun doğrudan sonucudur. Trablus’taki birçok binanın onlarca yıl önce inşa edildiği ve ciddi çatlaklar ile yapısal riskler taşıdığı artık gün gibi aşikardır. Mühendislerin, sakinlerin ve uzmanların defalarca yaptığı uyarılara rağmen kapsamlı bir mühendislik taraması yapılmamış, koruma planı veya tahliye prosedürleri hayata geçirilmemiştir.

İkincisi: Bu tehlike karşısında sessiz kaldıkları ve görevlerini yerine getirmedikleri için bu facianın müsebbibi bizzat yöneticilerdir. Zira İslam’da halkın işlerini gütmek, tercihe bağlı olmayan şer’i bir farzdır. Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

الإِمَامُ رَاعٍ وَهُوَ مَسْؤُولٌ عَنْ رَعِيَّتِهِ“İman çobandır ve güttüklerinden sorumludur”

Buna binaen, insanların canlarını korumak ve helâk sebeplerini ortadan kaldırmak, devlet ve yerel otoritelerin doğrudan şer’î görevidir. Önleme ve tedavi etme gücüne sahip olunduğu halde halkın ölümüne veya tehlikeye atılmasına yol açan her türlü kusur, idari bir hata olması bir yana aynı zamanda şeran da günahtır ve emanete ihanettir.

Üçüncüsü: Yüksek risk taşıdığı bilindiği rağmen ailelerin çökme riski taşıyan binalarda oturmasına göz yummak, şeran haram olan zarar kapsamına girer. Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

لَا ضَرَرَ وَلَا ضِرَارَ“Zarar vermek ve zararla mukabele etmek yoktur.”

Dördüncüsü: Devletin bakım ve gözetiminde gerçekleşen ve Lübnan şehirleri arasındaki gözle görünen fahiş eşitsizlik, acıyı ve mağduriyeti daha da artırmaktadır. Trablus’un yanı başında bulunan, nüfusu Trablus’un tek bir sokağına bile ulaşmayan Cübeyl (Byblos) veya Batroun gibi şehirlerin modern altyapısı, sürekli bakımdan geçirilirken ve sıkı denetime tabi tutulurken; Lübnan’ın en büyük ve en yoğun nüfuslu şehirlerinden biri olan Trablus, kapsamlı bir mühendislik taramasından geçirilmemekte, acil durum fonundan fon ayrılmamakta ve koruma planından mahrum bırakılmaktadır. Bu bariz ayrımcılık, Allah’ın farz kıldığı adalete aykırıdır. Zira Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

إِنَّ اللَّهَ يَأْمُرُ بِالْعَدْلِ“Muhakkak ki Allah adaleti emreder.” [Nahl 90]

Beşincisi: Trablus’taki pek çok siyasi yetkili, büyük servetlere sahip zenginlerdir; nüfuz, güç ve imkân sahibi baronlardır, iş dünyasının kodamanlarıdır. Buna rağmen, ne otorite makamı gereği ne dayanışma babı gereği ne de ahlaki sorumluluk gereği şehirlerine ve halkına karşı şer’i görevlerini yerine getirmemektedirler.

Para ve karar mekanizmasına sahip olduğu halde kendi şehrinin insanlarını çatlamış tavanlar altında ölüme terk edenlerin ne gibi mazereti olabilir ki?!

Altıncısı: Ülkede son zamanlarda zaman zaman meydana gelen depremler, eski binaların kırılganlığını ortaya koyan açık bir uyarı niteliğindedir ve sessiz kalma veya bekleme yönündeki her türlü bahaneyi çürütmektedir.

Bildiği halde tüm bunlara sessiz kalan kimse günahkâr olur, bu uyarılara rağmen hala oyalama taktiği izlerse sorumlu olur. Bu uğurda yapılan her öteleme yeni bir kurban anlamına gelebilir.

Yedincisi: Açıkça şunları talep ediyoruz:

- Trablus’taki tüm eski binalar için derhal ve kapsamlı bir mühendislik taraması yapılması.

- Çökme riski taşıyan binaların resmi listesinin şeffaf bir şekilde yayınlanması.

- Tehlike anında derhal tahliye yapılması ve onurlu bir alternatif konutun sağlanması.

- Trablus’a özel eski binaların onarımı için bir acil durum fonu oluşturulması,

- Önceki raporları ihmal eden veya görmezden gelen her sorumludan hesap sorulması.

Sonuç olarak enkaz altında hayatını kaybedenler ne depremlerin, ne de zamanın kurbanlarıdır. Aksine açık siyasî ihmalin ve bariz şer’î kusurun kurbanlarıdırlar. Mahkemeden önce herkes Allah katında hesaba çekilecektir: Duvarlar çatladığında, risk bilindiğinde ve kurtarma imkânı varken neredeydiniz?!

Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

وَسَيَعْلَمُ الَّذِينَ ظَلَمُوا أَيَّ مُنقَلَبٍ يَنقَلِبُونَ“Zülmedenler, hangi dönüşle döndürüleceklerini yakında bileceklerdir.” [Şuara 227] Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem de şöyle buyurmuştur:

اللَّهُمَّ مَنْ وَلِيَ مِنْ أَمْرِ أُمَّتِي شَيْئاً فَشَقَّ عَلَيْهِمْ فَاشْقُقْ عَلَيْهِ، وَمَنْ وَلِيَ مِنْ أَمْرِ أُمَّتِي شَيْئاً فَرَفَقَ بِهِمْ فَارْفُقْ بِهِ“Allahım! Kim ümmetimin işinden bir şey üstlenir, sonra da onlara sıkıntı verirse, sen de ona sıkıntı ver. Kim de ümmetimin işinden bir şey üstlenir, sonra da onlara nazik ve iyi davranırsa, sen de ona iyi davran.” Müslümanların Halifesi Ömer RadıyAllahu Anh ne güzel söylemiştir: “Fırat kenarında bir oğlak —veya kuzu— kaybolsa (helak olsa), Allah’ın bunu benden sormasından korkarım.” İslam Devleti’nde hayvana karşı sorumluluk buyken, insan hayatı söz konusu olduğunda sorumluluğun ne olacağını varın siz düşünün!

Devamını oku...

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti Sözcüsünün “İngiliz Ordusunun Ülkeden Çıkışının Üzerinden Yetmiş Yıl Geçti; Peki Sudan Gerçekten Kurtuldu mu?!” Başlıklı Basın Toplantısında Yaptığı Konuşma

Sömürgeci İngiltere, 1898 yılında Kitchener komutasındaki ordularıyla Sudan’a girdi ve askeri, siyasi, ekonomik, kültürel ve daha birçok alanda hâkimiyet kurdu. Dini hayattan ayırma esasına dayalı kendi hayat felsefesine göre elli yılı aşkın bir süre Sudan’ı yönetti. Bu esas, İslam akidesine tamamen zıttır. Sudan halkının akidesi, İslam akidesidir. Sömürgeci bu temele binaen siyasi hayatı düzenledi; kendisi yönetti. Ekonomide faize dayalı kapitalist sistemi uyguladı, insanların mallarını batıl yollarla gasp etti, haram vergiler ve angaryalar dayattı.

Kültürel alanda okullar, enstitüler ve üniversite fakülteleri açtı; sonuçta İslam’a mensup olduklarını söyleyen fakat kapitalist-demokrat kültürle yoğrulmuş, İslam’ı hükümlerinden ve hayattan uzaklaştıran ucube nesiller yetiştirdi. Bu nedenle sömürgeci İngiltere, yetmiş yıl önce 1956 yılında ordularını çekerken, ektiği tohumlardan ve geride bıraktığı siyasi varislerinden son derece emindi. Nitekim sözde “bağımsızlık öncüleri” ülkeyi yönetmek üzere iktidara geldiklerinde, İngilizlerin mirası açık ve net bir şekilde görüldü. Zira sözde bağımsızlıktan sonra Sudan’ı yönetmek için kabul ettikleri ilk anayasa, İngiliz yargıç Stanley Baker’ın 1953 yılında özerk yönetim döneminde Sudan’ın idaresini düzenlemek amacıyla hazırladığı Özerk Yönetim Yasası’nın aynısıydı. Özerk Yönetim yasasına göre Sudan, kaderini nihai olarak kendisi belirleyecekti: Ya Mısır ile birleşik kalacak ya da ayrılacaktı! İnsanları, kurtulduklarını iddia ettikleri sömürgecinin anayasasıyla yönetmenin ağırlığı ve kabul edilemezliği sebebiyle, bu anayasaya utangaç bir şekilde “1956 Geçici Anayasası” adını verdiler.

O günden bugüne askeri, demokratik veya geçici tüm rejimler birbirini izledi; ancak bu rejimlerin hiçbiri, Sudan halkının akidesinden neşet eden bir anayasa ortaya koymadı. Aksine son yetmiş yıldır Sudan’ı yöneten tüm anayasalar, sömürgeci kâfirin akidesi olan dini hayattan ve siyasetten ayırma esasına dayanmıştır.

Her yılın başında (1 Ocak) kutladıkları sözde bağımsızlık günü tam bir garabettir. “Sözde” diyorum; çünkü Sudan siyasi olarak hâlâ müstevli kâfirlerin kontrolündedir. Kimin ve nasıl yöneteceğini hâlâ onlar belirlemektedir. Dahası, özellikle İngiltere ve Amerika başta olmak üzere kâfir sömürgeciler arasında Sudan üzerinde çetin bir nüfuz ve hâkimiyet mücadelesi yürütülmektedir. Bugün Sudan’da süregelen savaş da bu hegemonya yarışının bir tezahürüdür.

Ekonomik olarak ise Sudan; IMF emirlerinin ve halkı yoksullaştıran politikaların kıskacındadır. Sudan, yer altı ve yer üstü zenginliklerine rağmen halkının çoğunluğunun sefalet içinde yaşadığı bir ülkedir. Servetler yağmalanmakta, birbirini izleyen hükümetler sadece fakir halkın cebindeki vergiye göz dikmektedir. Daha da kötüsü; hükümetler kamu mülkiyetlerini ya kâfir müstevlilere yok pahasına peşkeş çekmekte ya da özelleştirme adı altında kapitalistlere devretmektedir.

Geçtiğimiz hafta Maliye Bakanı Cibril İbrahim, Fransız haber ajansı AFP’ye verdiği demeçte; hükümetin Kızıldeniz’deki limanlar için anlaşmalar yapmayı planladığını ve altyapının yeniden inşasına katkıda bulunmak için özel sektör yatırımların yapmasını beklediklerini ifade etti. Ayrıca 2025 yılında toplam 70 tonluk altın üretiminden sadece 20 tonunun resmi kanallarla ihraç edildiğini belirtti. Bu itiraf, ülke servetlerinin nasıl ve kimin çıkarına yönetildiğinin kanıtıdır. Oysa bu altın, aslen kamu mülkiyetidir; ümmetin hakkıdır, ne hükümetin ne bireylerin ne de şirketlerin malıdır. Tüm bunlar ve daha fazlası, hala sömürge altında olduğumuzun ve sömürgeci kâfirin boyunduruğundan kurtulamadığımızın kanıtıdır.

Gerçek bağımsızlık, hayatımızı akidemiz üzerine bina ettiğimiz gün gerçekleşecektir. Yani yüce İslam akidesi ve âlemlerin Rabbi olan Allah’ın indirdiği hükümler esas aldığımızda gerçekleşecektir. Bu yüzden bugünkü devletin “Cumhuriyet”ten, Nübüvvet Metodu üzere Raşidi Hilafete dönüştürülmesi kaçınılmazdır. Zira Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem ihtilaf zamanlarında bize Hilafeti tavsiye etmiştir:

  فَإِنَّهُ مَنْ يَعِشْ مِنْكُمْ يَرَى بَعْدِي اخْتِلَافاً كَثِيراً فَعَلَيْكُمْ بِسُنَّتِي وَسُنَّةِ الْخُلَفَاءِ الرَّاشِدِينَ الْمَهْدِيِّينَ، وَعَضُّوا عَلَيْهَا بِالنَّوَاجِذِ وَإِيَّاكُمْ وَمُحْدَثَاتِ الْأُمُورِ فَإِنَّ كُلَّ مُحْدَثَةٍ بِدْعَةٌ وَإِنَّ كُلَّ بِدْعَةٍ ضَلَالَةٌ“Benden sonra, sizlerden yaşayanlar, birçok anlaşmazlıklara şahit olacaktır! O zaman sünnetime, sünnetimden bildiğiniz şeylere, doğru yol üzerinde bulunan halifelerimin (Hulefa-i Râşidîn’in) sünnetine sımsıkı sarılınız! Sonradan sonraya ortaya çıkarılan birtakım şeylerden sakınınız! Çünkü, sonradan sonraya ortaya çıkarılan şey bidattir. Her bidat da dalalettir, sapkınlıktır!” [Ebu Davud ve Tirmizi]

Hizb-ut Tahrir; Ümmeti sömürgeci kâfir Batı’ya bağımlılıktan kurtarmak ve insanları kapitalizmin küfür karanlıklarından İslam’ın nuruna ve adaletine çıkarmak için Ümmetle birlikte ve Ümmetin içinde çalışmaktadır. Bu ise ancak Nübüvvet Metodu üzere Raşidi Hilafetin kurulması ve İslami hayatın yeniden başlatılmasıyla mümkündür. Parti, Allah’ın Kitabı ve Rasûlü’nün Sünneti’nden, Sahabe icmâından ve şer’î kıyastan istinbat edilmiş 191 maddelik bir anayasa hazırlamıştır. Bu anayasanın birinci maddesi şöyledir: “İslami akide, devletin esasıdır. Öyle ki devletin yapısında, cihazında veya muhasebesinde yahut devlet ile ilgili herhangi bir şeyde, İslami akideyi esas kılmaktan başka bir şey var olamaz. İslami akide aynı zamanda anayasa ve şer’i kanunların da esasıdır. Öyle ki bunlardan herhangi biriyle ilgili herhangi bir şeyin İslami akideden fışkırması haricinde var olmasına izin verilmez.”

İslam’da yönetim sistemi Hilafet’tir. Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

كَانَتْ بَنُو إِسْرَائِيلَ تَسُوسُهُمُ الأَنْبِيَاءُ، كُلَّمَا هَلَكَ نَبِيٌّ خَلَفَهُ نَبِيٌّ، وَإِنَّهُ لا نَبِيَّ بَعْدِي، وَسَيَكُونُ خُلَفَاءُ فَيَكْثُرُونَ، قَالُوا: فَمَا تَأْمُرُنَا؟ قَالَ: فُوا بِبَيْعَةِ الأَوَّلِ فَالأَوَّلِ، أَعْطُوهُمْ حَقَّهُمْ فَإِنَّ اللَّهَ سَائِلُهُمْ عَمَّا اسْتَرْعَاهُمْ“İsrail oğullarını Nebiler yönetiyordu. Bir Nebi öldüğünde onu bir başka Nebi takip ederdi. Benden sonra Nebi yoktur. Fakat benden sonra birçok Halifeler gelecektir.” Dediler ki “Bize ne emredersin?” Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem, İlk biate ilkine vefa gösteriniz. Onlara haklarını veriniz… Çünkü Allah, onları güttüklerinden hesaba çekecektir.” [Müttefikin aleyh] Yönetim sistemi, Hilafet Devleti anayasa taslağının 16. maddesinde geçtiği üzere yönetim nizamı, vahdet nizamıdır, federal
nizam değildir. Madde-17: Yönetim merkezîdir. İdare ise merkezî değildir. 

Madde-22: Yönetim nizamı dört kaide üzerine kuruludur:

1. Hakimiyet Şeriatındır, halkın değildir.

2. Otorite ümmetindir.

3. Tek bir halife nasbetmek, Müslümanlara farzdır.

4. Şer’i hükümleri benimsemeye yalnızca halifenin hakkı vardır. Dolayısıyla anayasayı ve bütün kanunları belirleyen odur.

Ekonomi alanında ise Madde 125 şöyle der: Fert fert tüm fertlerin bütün temel ihtiyaçlarının tam bir şekilde doyurulması garanti edilmelidir. Her ferdin, lüks ihtiyaçlarını mümkün mertebe en yüksek seviyede karşılanmasına imkân verilmesi garanti edilmelidir. Madde-139: Devletin, ferdi mülkiyeti kamu mülkiyetine dönüştürmesi caiz değildir. Çünkü kamu mülkiyeti, malın tabiatında ve niteliğinde sabittir, devletin görüşüne bağlı değildir. Madde-165: Beldelerimizde yabancı malların işletilmesi ve yatırım yapılması men edilir. Yine herhangi bir yabancıya ayrıcalık tanınması da men edilir.


Eğitim müfredatının temeli İslam akidesidir. Madde-170: Öğretimde izlenecek programın esasının İslami akide olması vaciptir. Derslerin içeriği ve tedrisatın metodu tümüyle öğretimde bu esastan ayrılmamak üzere konulur. Madde-179: Devlet; fıkıh, fıkıh usulü, hadis, tefsir ile fikir, tıp, mühendislik ve kimyadan, icatlardan, keşiflerden ve benzerlerinden çeşitli bilgilerde araştırmalarını devam ettirmek isteyenlere imkân sağlamak üzere üniversite ve okullardakinin dışında da kütüphaneler, laboratuarlar ve diğer bilimsel araçları hazırlar ki ümmet içerisinde çokça müçtehitler, ibda edenler ve ihtira edenler bulunsun.

Sonuç olarak; Başta alimler, siyasetçiler, medya mensupları ve kamu meselelerine ilgi duyanlar olmak üzere tüm insanları; İslam’ı yaşanan bir gerçekliğe dönüştürmek ve Ümmeti sömürgeci kâfir Batı’nın zilletinden, horlamasından ve aşağılayıcı bağımlılığından kurtarıp Nübüvvet Metodu üzere Raşidi Hilafet altında Rahman’ın rızasına uygun izzetli bir hayata ulaştırmak için Hizb-ut Tahrir ile birlikte ciddiyetle çalışmaya davet ediyoruz.

Ayrıca güç ve kuvvet ehline de özel bir çağrıda bulunuyoruz: Ümmeti kurtarmak ve İslam’ın hükümlerini ikame etmek için Hizb-ut Tahrir’e nusret verin! Nübüvvet Metodu üzere Raşidi Hilafeti kurun. Bu dinin başlangıcında yardım eden ve ilk İslam Devleti’nin Medine-i Münevvere’de kurulmasını sağlayan Ensar gibi olun. Allah Subhânehu ve Teâlâ onlara şöyle övgüde bulunmuştur:

وَالَّذِينَ تَبَوَّؤُوا الدَّارَ وَالْإِيمَانَ مِن قَبْلِهِمْ يُحِبُّونَ مَنْ هَاجَرَ إِلَيْهِمْ وَلَا يَجِدُونَ فِي صُدُورِهِمْ حَاجَةً مِّمَّا أُوتُوا وَيُؤْثِرُونَ عَلَى أَنفُسِهِمْ وَلَوْ كَانَ بِهِمْ خَصَاصَةٌ وَمَن يُوقَ شُحَّ نَفْسِهِ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ“Daha önceden Medine’yi yurt edinmiş ve gönüllerine imanı yerleştirmiş olan kimseler, kendilerine göç edip gelenleri severler ve onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık hissetmezler. Kendileri zaruret içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.” [Haşr 9] Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem de onlara şöyle övgüde bulunmuştur:

الأنْصارُ لا يُحِبُّهُمْ إلَّا مُؤْمِنٌ، ولا يُبْغِضُهُمْ إلَّا مُنافِقٌ، فمَن أحَبَّهُمْ أحَبَّهُ اللَّهُ، ومَن أبْغَضَهُمْ أبْغَضَهُ اللَّهُ“Ensar’ı ancak mümin olan sever, onlara ancak münafık olan buğz eder. Kim onları severse Allah da onu sever, kim onlara buğz ederse Allah da ona buğz eder.” [Buhari]

ve’s Selamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berakâtuh

Devamını oku...

Pakistan’ın Askerî ve Siyasî Liderliği, Allah’ı, Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem’i ve Müminleri Dost Edinmek Yerine Firavun Trump’ı Dost Ediniyor Ey Pakistan Ordusu! Artık Kimin Yanında Duracağınıza Karar Vermelisiniz!

21 Ocak Çarşamba günü Pakistan Dışişleri Bakanlığı, Pakistan’ın, Firavun Trump eliyle Gazze’nin sömürgeci işgalini kolaylaştırmak amacıyla kurulan sözde “Barış Kurulu”na katılma davetini kabul ettiğini duyurdu. Yahudi varlığının Başbakanı Binyamin Netanyahu da bu kurulda yer alacak, tüm kararlar üzerinde veto hakkı ise Trump’ın elinde bulunacaktır. Bu duyurunun hemen ertesi günü General Asım Münir ve Şahbaz Şerif, bu kurulun yetkilendirme anlaşmasını imzalamak üzere Davos’a gittiler ve orada Trump’ın sadık askerleri olarak boy gösterdiler.

Asım/Şahbaz hükümeti; Yahudilerin Mübarek Toprak Filistin üzerindeki kontrolünü pekiştirmek ve direnişi ezmek amacıyla Yahudi varlığı ve Trump ile aynı safta birleşmiştir. Bu doğrultuda Pakistan ordusu, bir Amerikan haçlı generalinin komutası altında operasyonlar yürütecektir. Artık gerçek herkes için gün gibi aşikârdır. Pakistan’ın siyasi ve askeri liderliği, Trump’ın hizmetine girerek ve Pakistan’ı Amerika’nın uydusu bir devlet haline getirerek Amerikan küresel sisteminden ekonomik çıkarlar elde etmeyi ummaktadır.

Aynı Davos toplantısında Trump’ın damadı Jared Kushner, Gazze planını açıkladı: Filistinli Müslümanların mezarları üzerine inşa edilmiş konut kompleksleri, şarap barları ve ahlaksız plajlar...Bu plan, Amerikalı bir generalin komutası altındaki Müslüman orduların postalları, mazlum Filistin halkının boynuna bastırılarak ve direnişleri ezilerek uygulanacaktır. Asım/Şahbaz hükümetinin bahsettiği “kalıcı barış” ve “nihai ateşkes” bu mudur?

Filistin, peygamberler yurdudur. Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın mübarek kıldığı bir topraktır:

سُبْحَانَ الَّذِي أَسْرَى بِعَبْدِهِ لَيْلاً مِنَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ إِلَى الْمَسْجِدِ الْأَقْصَى الَّذِي بَارَكْنَا حَوْلَهُ لِنُرِيَهُ مِنْ آيَاتِنَا إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ“Kendisine ayetlerimizden bir kısmını gösterelim diye kulunu bir gece Mescidi Haram’dan çevresini bereketlendirdiğimiz Mescidi Aksa’ya götüren Allah’ın şanı yücedir. Hiç şüphesiz O, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.” [İsra 1] Savunmasız Filistin halkı, binlerce can feda etmiş, imkanlarının kıtlığına rağmen Yahudilere teslim olmamıştır. Demir parmaklıklar ardında birer esir gibi yaşamayı yeğleseler de topraklarını satmamışlar ve teslim olmamışlardır. Buna karşılık, İslam beldelerinin en güçlü ordusunun başında bulunan, nükleer güce sahip olan ve Kur’an’ı ezberlediğini iddia eden bir general, cihat farz etmek yerine Davos’ta boynu bükük bir şekilde Amerikan küresel düzeni karşısında tek bir kurşun bile atmadan teslim olmuştur!

Ey Pakistan ordusu! Daha neyin olması bekleniyor? Liderliğinizin siyaseti Trump’a dalkavukluk yapmak ve Amerika’ya kölelik etmek değil midir? Siyasî ve askerî liderliğiniz, Allah Azze ve Celle’yi, Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem ve müminler yerine Trump’ı tercih etmiştir. Pakistan yöneticileri, İslam dışı otoriteye (Tağuta) itaat ettiklerini açıkça ilan etmişlerdir. Oysa Allah Subhânehu ve Teâlâ, tağutu inkâr etmeyi emretmiştir:

أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ يَزْعُمُونَ أَنَّهُمْ آمَنُوا بِمَا أُنزِلَ إِلَيْكَ وَمَا أُنزِلَ مِن قَبْلِكَ يُرِيدُونَ أَن يَتَحَاكَمُوا إِلَى الطَّاغُوتِ وَقَدْ أُمِرُوا أَن يَكْفُرُوا بِهِ وَيُرِيدُ الشَّيْطَانُ أَن يُضِلَّهُمْ ضَلَالاً بَعِيداً“Sana indirilen Kur’an’a ve senden önce indirilene inandıklarını iddia edenleri görmüyor musun? Tâğût’u tanımamaları kendilerine emrolunduğu hâlde, onun önünde muhakeme olmak istiyorlar. Şeytan da onları derin bir sapıklığa düşürmek istiyor.” [Nisa 60]

Artık karar verme ve eylem geçme zamanı gelmiştir. Tereddüt etmeniz, bocalamanız ve sağlam bir hükme dayanmayan duruşunuz, bugün Pakistan’ı Netanyahu’nun müttefikleri safına sürüklemiştir. Pervez Müşerref gibi bir hain bile buna cüret edememişti. Haydi artık bir karar verin, Allah’a tevekkül edin ve Hilafeti kurmak için Hizb-ut Tahrir’e nusret verin. Zira Hilafetin ikamesi artık asrın talebi haline gelmiştir. Dünya bir yol ayrımındadır. Hilafet, insanlığa liderlik edecek ve onu sömürgeci Amerikan küresel sisteminden kurtaracaktır. Hilafeti kurma şerefi sizin ellerinizdedir. İslam’ı bin yılı aşkın bir süre dünyanın hâkim gücü haline getiren, İslam Devleti’ni kurması için Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e nusret veren Medineli Ensar’ın o bir avuç savaşçı gencinin kararını düşünün. Artık bu tarihi yeniden yazmanın zamanı gelmiştir. Peki bu çağrıya icabet edecek misiniz?

Devamını oku...

Sudan'ı Parçalama Komplosunun Tarihsel Kökleri

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Sudan'ı Parçalama Komplosunun Tarihsel Kökleri

İngiltere 1882'de Mısır'ı işgal ettikten sonra, İslam beldelerinin kontrolünü kolaylaştırmayı, servetlerini sömürüp yağmalamayı ve sömürgecinin çıkarlarını tehdit edecek etkili bir güç olarak geri dönmelerini engellemeyi amaçlayan planı doğrultusunda Mısır'ı bölmek için çalışmaya başlamış ve 1899 yılında Mısır'ı iki bölgeye bölmüştür:

İlkini 22 derece enlemin güneyinde yer alan bölge olarak tanımlamış ve ona Mısır adını vermiştir; bu ismin Mısır olarak kalmasını sağlamış ve bunu da (şu anda alanının dörtte birinden azına Filistin adını verme komplosunda olduğu gibi) gerçek anlamını hafızalardan silmek için yapmıştır!  1899'dan önce (İslami fetih öncesinde ve yakın zamana kadar, yani Osmanlı yönetimi ve Muhammed Ali hanedanlığı döneminde) Mısır, günümüz Mısır ve Sudan'ını kapsıyordu ve bunlar tek bir varlıktı, Mısır adı verilen tek bir ülkeydi. Mısır'daki Müslümanların Mısır'ın bölünme planına şiddetle karşı çıkmalarına rağmen, o dönemde süper devlet olan İngiltere bu karşı çıkışı önemsememiş, bölünmeyi devam ettirmiş, silah ve nüfuz gücüyle bunu dayatmış, çok kurnaz ve en habis yöntemlere başvurmuş ve Müslümanların başındaki ajan yöneticilerle yaptığı gizli anlaşmaları durum daha da kötüleştirmiştir. Böylece öfkeyi yatıştırmaya ve zihinleri sakinleştirmeye çalışmış ve Mısır'ı (yeni sınırlarıyla birlikte) şekli olarak yeni bölgenin (Sudan) yönetimine ve işlerinin idaresine ortak etmiş ve bu ortaklık belgelenmiş ve bölünme kararını da içeren 1899 tarihli ikili yönetim anlaşmasıyla yürürlüğe girmiştir.

Bu anlaşma, gerekli uluslararası ayrılık prosedürlerinin tamamlanmasının ve o dönemde Sudan üzerinde sömürgeci nüfuza sahip olan Mısır ve İngiltere yöneticilerinin ortak onayının ardından, 1 Ocak 1956 tarihine kadar, yani o vakit (Sudan Cumhuriyeti) olarak adlandırılan tarihe kadar şekli olarak yürürlükte kalmaya devam etmiştir.

Amerika, Mısır'ı, Mısır ve Sudan bölgelerine ayırma konusunda İngiltere'nin fikrini benimseyerek ve Mısır'daki ajanlarına talimat vererek ayırma konusunda belirleyici bir rol oynamıştır; yani devrimin adamlarına, 1953 yılında İngiltere ile, üç yıllık bir geçiş döneminin ardından uluslararası gözetim altında halk oylaması yapılmasını öngören ve Sudan halkının kendi kaderini tayin hakkı olarak adlandırdıkları bir anlaşma imzalamalarını dikte etmiştir ki gerçekte bu anlaşma, ayrılık için bir zemin oluşturmaktaydı. Böylece geçiş döneminin ardından Amerika ve İngiltere, halkın ezici çoğunluğu ayrılmayı reddedip birliği korumak istemesine rağmen, ajanları aracılığıyla kamuoyunu ayrılma fikrini kabul etmeye hazırlamış ve geçiş dönemi sırasında ise Mısır yöneticileri, Amerika’nın yönlendirmesiyle Hatimiyye mezhebini temsil eden Ulusal Birlik Partisi'ne talimat vermiş ve onların destekçilerine onun tutumunu, birlik sloganı atmak nedeniyle parlamentoda büyük çoğunluğu kazanmış olmasıyla birlikte “Nil Vadisi'nin birliği” sloganını, bağımsızlık (ayrılık) sloganıyla değiştirmesini söylemiştir.

Ensar mezhebini temsil eden ve kurulduğu günden itibaren İngiliz yanlısı olan Ümmet Partisi ise, kurulduğu ilk günden itibaren İngilizlerin ayrılıkçılık fikrini desteklemiş, geçiş dönemi sona erdikten sonra ayrılma için bir atmosfer hazırlamış, Ulusal Birlik Partisi'nden olan ve Nil Vadisi birliğinin en güçlü savunucularından biri olan İsmail el-Ezheri'nin başbakan olduğunu açıklamış ve 19/12/1955'te, Mısırlı yöneticilerin talebiyle rengini değiştirmesinin ardından el-Ezheri, Sudan parlamentosunun, daha sonra (bağımsızlık) olarak adlandırdıkları ayrılmayı oybirliğiyle onayladığını açıklamıştır.

Böylece İngiltere, planı benimseyen Amerika'nın yardımıyla elli yıldan fazla bir süre sonra tarihi Mısır'ı bölme hedefine gerçekleştirmiştir.

İngiltere'nin planı, tarihi Mısır'ı, Mısır ve Sudan bölgelerine ayırmakla yetinmemiş, aksine daha da ileri giderek Sudan'ı, biri kuzeyde, diğeri de güneyde olmak üzere iki devlete bölmeye çalışmış ve Birinci Dünya Savaşı'nın sona ermesinden sonra, yani 1922'de bu planı uygulamak için çalışmaya başlamış ve Ekvator, Bahr-ül Gazel ve Yukarı Nil gibi güney müdürlüklerinin yönetiminde temel olarak, güneydekilerle olan ilişkilerinde kuzeyliler için kapalı bölgeler politikasını benimsemiştir.

Kuzeylilerin bu bölgelere girmesini, orada çalışmasını veya onlarla ticaret yapmasını yasaklamış ve kuzeylilerin gelenek ve görenekleriyle ilgili her şeyin yayılmasına sıkı kısıtlamalar getirmiş, bu da güneylilerin kuzeylilere şek ve şüpheyle bakmalarına neden olmuştur. O dönemde kuzeyi güneyden izole etme politikası izlenirken güney, Habeşistan, Uganda, Kenya, Tanzanya ve diğerleri gibi Doğu Afrika'daki güney sömürgelerine açılmış ve üç güney müdürlüklerini bu sömürgelerle birleştirmeye çalışmış ve 1930 yılında güneyli halkın kuzeyden farklı kabul edileceğini belirten bir kararname çıkarmıştır.

Misyonerleri ve misyoner derneklerini, Feronia adamlarını, Protestan toplulukları ve Anglikan Kilisesi Misyonerlik Cemiyeti’ni, bu bölgelerde çalışmaya ve aktif olmaya şiddetle teşvik etmiş, İngilizceyi resmi dil olarak dayatmış ve kuzeylileri güneylilerden uzaklaştırmak için birçok önlem ve tedbirler almıştır. İngiltere Sudan'dan çıkmadan önce, güneylileri silahlı isyana kışkırtmış, onlara doğrudan para ve silahla, dolaylı olarak da Habeşistan'daki Haile Selassie ile Uganda, Kenya ve Tanzanya'daki ajanları gibi komşu sömürgelerindeki ajanları aracılığıyla destek vermiştir. Bunun üzerine İsyancılar, İngiliz kuvvetleri Sudan topraklarından ayrılmadan önce isyanlarını başlatmışlar ve Eski Sudan Cumhurbaşkanı Ömer el-Beşir hükümetine ABD tarafından dayatılan kendi kaderini tayin hakkı da dahil olmak üzere Naivasha Anlaşması ile Güney Sudan'ın ayrılmasını başarana kadar, art arda gelen hükümetlere karşı çıkmaya devam etmişlerdir. Böylece Güney Sudan'da 9-15 Ocak 2011 tarihleri ​​arasında, Sudan hükümeti ile Sudan Halk Kurtuluş Hareketi arasında 9 Ocak 2005'te Naivasha'da imzalanan Kapsamlı Barış Anlaşması'nın maddelerinin uygulanması kapsamında, Güney Sudan halkının Sudan ile tek bir ülke olarak kalmayı mı yoksa bağımsız bir devlet olarak ayrılmayı mı istediği konusunda referandum düzenlenmiştir.

Amerika, Güney Sudan'ı kuzeyden ayırarak ve buna “bağımsızlık” adını vererek istediğini elde etmiştir! Amerika, Cuba Anlaşması ve Beş Yol ile Sudan'ı parçalamak ve bölmek için planını ilerletmiş ve ülkenin geri kalanını da parçalanmaya hazırlamıştır. Ordu ile Hızlı Destek Güçleri arasındaki kanlı çatışma ve El Faşir'in düşüşünden sonra Hızlı Destek Güçlerinin Darfur'un tamamını kontrol altına alması, olayların kan sınırları planıyla Darfur'un ayrılmasına, yani Allah korusun Sudan'dan koparılmasına ve “bağımsızlık” adına Sudan'dan ayrılmasına doğru ilerlediğini teyit etmektedir.

105 yıl önce Hilafetin yıkılmasından bu yana sömürgeci politikası, ülkemizi bu şekilde bölüp parçalama yönünde ilerlemiş ve bu ayrılık, İslam ümmetini zayıflatmak ve bu dünyada büyük bir güç olarak geri dönmesini engellemek için “bağımsızlık” olarak adlandırılmıştır.

Peki Sudan halkı ve genel olarak İslam ümmeti, kan sınırlarıyla birlikte yeniden sınırlar çizilmesinin ve İslam bölgesindeki halkların vücut parçaları ve kafatasları üzerinde yeni devletler kurulmasının kendilerini bekleyen ciddi tehlikeler olduğunun farkına varacaklar mı?!

Bizim üzerimize düşen, Hilafetin yıkıldığı bu mübarek ayda Allah Subhanehu'nun vaadini ve Habibimiz Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in müjdesini gerçekleştirmek için halkına asla yalan söylemeyen Hizb-ut Tahrir'in kendisi için çalıştığı Hilafeti yeniden kurmak için ciddiyetle çalışmaktır. Böylece yüz beş yıl önce yıkıldığı gibi Hilafet yeniden kurulmuş olsun. Bu ise aziz olan Allah’a hiç de zor değildir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Abdullah Hüseyin (Ebu Muhammed Fatih) - Sudan

Devamını oku...

Hilafetin Yıkılışının Yüz Beşinci Yıldönümü Müminlerde Güvenme Duygusunu Pekiştirmelidir

Haber - Yorum

Hilafetin Yıkılışının Yüz Beşinci Yıldönümü Müminlerde Güvenme Duygusunu Pekiştirmelidir

Haber:

H. 28 Receb 1342 M. 3 Mart 1924 günü,Müslümanların vahdetinin, güçlerinin, izzetlerinin, yükselişlerinin ve kalkınmalarının sırrı olan Hilafet Devleti yıkılmıştır.

Yorum:

Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَتَوَكَّلْ عَلَى الْحَيِّ الَّذ۪ي لَا يَمُوتُ وَسَبِّحْ بِحَمْدِه۪ۜ وَكَفٰى بِه۪ بِذُنُوبِ عِبَادِه۪ خَب۪يرًاۚۛHiç ölmeyen, ezeli ve ebedi hayat sahibi olan Allah’a güvenip dayan. O’nu hamd ile tesbih et. Kullarının günahlarından haberdar olma konusunda O kendi kendine yeter.” [Furkan 58] Güven; inanmak ve emin olmaktır; endişelerden sıyrılmak ve korkuları bir kenara bırakmaktır. İşte bugün, büyük İslam ümmetinin parçalanmış olarak devam etmesinin, sömürgeci kafirlerin dünyaya egemen olmasının, Müslümanların aşağılanmasının, özelde izzetli Gazze halkının, genelde tüm İslam ülkelerindeki Müslümanların yıllardır hem kafirlerin, hem de onların ajanları Müslümanların başındaki yöneticilerin birinci hedefi haline gelip her türlü zulme maruz kalmalarının en önemli nedenlerinden biri güven duygusunun gereği gibi güçlü olmamasıdır. Zira zafere giden yolun en önemli unsurlarından biri, zafer verecek olan Allahu Teala’ya güvenmekten geçer. Diğer bir ifadeyle Müslümanlar, zerre kadar şüphede duymadan ve emin bir şekilde Allahu Teala’ya güvenmedikleri sürece, Müslümanların bu zulümlerden kurtuluşunun uzaması kaçınılmaz olacaktır. Allahu Teala’ya güven duygusunun kaybolması veya azalmasının tezahürlerini Müslümanların başındaki yöneticilerde görmemiz şaşırtıcı değildir; zira onlar, kendi kişisel çıkarları ve iktidar koltukları için sömürgeci kafirlere dostluk besleyen ve halklarına ihanet eden ajanlardır. Ancak şaşırtıcı olan bu güven duygusunun azalmasının tezahürlerinin Müslümanlarda görünmesidir; bu yüzden Müslümanlar, Allah’a güvenmek yerine zalim yöneticilere itaat ettikleri, hakka davet edenlere değil de şerre davet edenlere icabet ettikleri, Allah’ın hükümleriyle yönetilmeyen sistemlere rıza gösterdikleri, mazlum kardeşleri her türlü zulme maruz kaldıkları halde bir vücut gibi harekete geçip zulme engel olmadıkları ve kendilerini hakka davet eden muhlislere icabet etmedikleri sürece izzetli günlerine kavuşmaları zor olacaktır.

Eğer Müslümanlar Rablerine güvenip O’nun emirlerine sımsıkı sarılmış olsalar, izzetli günlerine kavuşmaları an meselesi olacaktır. Zira bu güven Müslümanlarda oluştuğunda hemen Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in, مَثَلُ الْمُؤْمِنِينَ فِي تَوَادِّهِمْ وَتَرَاحُمِهِمْ وَتَعَاطُفِهِمْ مَثَلُ الْجَسَدِ إِذَا اشْتَكَى مِنْهُ عُضْوٌ تَدَاعَى لَهُ سَائِرُ الْجَسَدِ بِالسَّهَرِ وَالْحُمَّى Müminler birbirlerini sevmede, birbirlerine acımada ve birbirlerini korumada bir vücuda benzerler. Vücudun bir uzvu hasta olduğu zaman, diğer uzuvlar da bu sebeple uykusuzluğa ve ateşli hastalığa tutulurlar.” hadisi gereği, vücudunun hasta uzvunu iyileştirmek için ateşli hastalığa tutulup bir vücut olacaklar ve ayağa kalkacaklardır ki işte o zaman, sömürgeci kafirler ve onların ajanları da dahil olmak üzere hiçbir güç onların karşısında duramayacaktır. Yine Müslümanlar, Rablerine güvenip O’nun emirlerine sımsıkı sarıldıkları an, Rablerinin, وَلَن يَجْعَلَ اللَّهُ لِلْكَافِرِينَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ سَبِيلًا Allah, müminlerin aleyhine kâfirlere hiçbir yol vermez.” [Nisa 141] ayeti gereği, küfür hükümlerinin hakimiyetine karşı çıkarak onu yıkmak için harekete geçecekler ve hiçbir şey onlara engel olamayacaktır. İslam ümmetinin orduları Rablerine güvenip O’nun emirlerine sımsıkı sarıldıkları an, Rablerinin, وَإِنِ اسْتَنصَرُوكُمْ فِي الدِّينِ فَعَلَيْكُمُ النَّصْرُ Sizden din konusunda yardım istediklerinde yardıma icabet etmeniz sizin üzerinize vaciptir." [Enfal 72] ayeti gereği, din kardeşlerine yardım etmek için hareke geçecekler ve başlarındaki ajan yöneticiler de dahil önlerine çıkan tüm engelleri ezip geçeceklerdir. Ayrıca Müslümanlar, Rablerine güvenip O’nun emirlerine sımsıkı sarıldıkları an, Rablerinin, وَلْتَكُنْ مِنْكُمْ أُمَّةٌ يَدْعُونَ إِلَى الْخَيْرِ وَيَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَأُولَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ Sizden, hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü meneden bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.” [Al-i İmran 104] ayeti gereği, kendilerini hayra (İslam) çağıran, yani tüm Müslümanların tek kurtuluş reçetesi Hilafet Devletine çağıran Hizb-ut Tahrir’in etrafında birleşip tüm küfür rejimlerini devirmek için harekete geçecekler ve bunu gerçekleştirinceye kadar geri adım atmayacaklardır.

Sonuç olarak Müslümanlar, Hilafetin yıkılışının bu yıldönümünde, bu güven duygusunun önemini idrak edip kendilerinde bu duyguyu pekiştirdiklerinde, Allah’ın izniyle bunun hayırla sonuçlandığına tanık olacaklardır.  O halde ezeli hayat sahibi olan Allah’a güvenip dayanalım ki bir an önce izzetli günlere kavuşalım.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ramazan Ebu Furkan

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER