Perşembe, 24 Şaban 1447 | 2026/02/12
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

On Belediyenin Müslümanları Bir Casus Gibi İzlemesi Demokratik Hukuk Devleti Masalının Çöküşü Demektir

5 Şubat 2026 tarihinde medya organları, on Hollanda belediyesinin Hollanda Veri Koruma Kurumu (AP) tarafından para cezasına çarptırıldığını bildirdi. Kurumun soruşturma sonuçları; Eindhoven, Zoetermeer ve Delft gibi şehirlerin belediye başkanlarının, kendi sınırları içindeki Müslümanlar hakkında sözde “radikalleşme” korkusuyla yasadışı şekilde kişisel veriler topladığını ortaya çıkardı.

Bu belediyeler söz konusu soruşturmaları kendi inisiyatifleriyle başlatmamışlardır; aksine ulusal hükümet ve Ulusal Güvenlik ve Terörle Mücadele Koordinatörlüğü (NCTV), yerel belediyeleri “radikalleşmeyi” ve (çatışma bölgelerine) “yurt dışına seyahatleri” engellemek için teşvik etmişlerdir.

Belediyeler; Müslüman topluluğun inançları, mezhepleri, cami içindeki ilişkileri ve gerilimleri hakkında da veriler toplamışlardır. İlgili belediyeler bu bilgileri elde etmek için dış ajanslardan hizmet almış, hatta hazırlanan raporları emniyet birimleri, Sosyal İşler ve İstihdam Bakanlığı gibi kurumlarla hukuka aykırı şekilde paylaşmışlardır.

Nihayetinde Hollanda Veri Koruma Kurumu, on belediyenin her birine 25 bin avro para cezası kesmiştir. Bu gelişmelerin ardından bazı belediyeler cezayı peşinen kabul etmiş; Delft Belediye Başkanı Bechtold başta olmak üzere bazı yetkililer kamuoyundan özür dilemiştir.

“Radikalleşme” ile mücadele politikaları, ne tesadüfi bir siyasi girişim ne de ilgili belediyelerin bir hesap hatasıdır. Ulusal hükümet, on yıllardır çeşitli politika belgelerinde belediyelerin Müslüman topluluk içindeki “radikalleşme” ile mücadeleden yerel düzeyde nasıl sorumlu olacağını belirlemiştir. Hatta Ulusal Terörle Mücadele Koordinatörlüğü (NCTV) ve Genel İstihbarat ve Güvenlik Servisi (AIVD) gibi istihbarat birimleri, “İslami aşırılık” olarak kabul ettikleri şeylere dair tanımlar ve hükümler içeren raporlar hazırlamışlardır. Örneğin, bir Müslümanın küresel Ümmet bilincine inanması, potansiyel radikalleşmenin güçlü bir göstergesi sayılmaktadır.

Merkezi hükümetin, Hollanda Veri Koruma Kurumu aracılığıyla belediyelere yerel Müslüman topluluğu gözetleme çağrısında bulunması, bu sorunun yerel yönetim seviyeleriyle sınırlı kalmayıp yapısal bir sorun olduğunu ortaya koymaktadır. Müslümanların mahremiyetinin hiçbir meşru gerekçe olmaksızın ihlal edilmesi, aslında planlanmış İslam düşmanı bir politikanın tezahürüdür. Bu sebeple AP’nin sadece belediyeleri sorumlu tutması manidardır; zira bu belediyeler bizzat merkezi hükümetin direktifleri doğrultusunda hareket etmişlerdir.

Son olarak, Hollanda Veri Koruma Kurumu’nun ulaştığı bu bulgular, Müslüman topluluk söz konusu olduğunda demokratik temellerin nasıl içinin boşaltıldığını bir kez daha gözler önüne sermektedir. Oysa demokratik değerlere göre, bireyin mahremiyeti işleyen demokratik toplumun temel taşıdır. Batılı devletler, bu değerin yokluğunu genellikle otoriter rejimin bir göstergesi olarak kabul ederler.

Ne var ki Hollanda devleti, Müslüman topluluğun mahremiyetini bu şekilde sistematik olarak ihlal ederek, sözde mücadele ettiğini iddia ettiği sorunu bizzat kendisi yaratmış olmaktadır! İronik bir şekilde, Hollanda devleti, Müslüman topluluğa uyguladığı politikalarla kendi “demokratik hukuk devletinin” çöküşüne neden olmaktadır.

Hollanda’daki Müslümanların İslami kimliklerini korumaya devam etmeleri ve İslam düşmanı politikaların günlük hayatlarının her alanında tezahür ettiği gerçeğine karşı her zaman uyanık olmaları hayati önem taşımaktadır.

Hollanda’daki Müslümanlar Allah Subhânehu ve Teâlâ, Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem ve İslâm davetini tüm insanlığa ulaştırma sorumluluklarına iman ettikleri sürece Hollanda hükümeti, Müslüman topluluğun mevcut hâlinden asla razı olmayacak; İslâmî kimliğini tamamen ortadan kaldıracak bir yol bulana kadar baskılarını sürdürecektir.

Devamını oku...

Husi Güvenlik Birimleri Hizb-ut Tahrir Gençlerini Kovuşturmaya ve Tutuklamaya Devam Ediyor

Hizb-ut Tahrir / Yemen Vilayeti gençlerden Ahmed Semî’, 24 Ocak 2026 tarihinde Taiz vilayetinin el-Hubân bölgesinde Husi güvenlik birimleri tarafından gözaltına alındı. Öte yandan, bir diğer genç olan Saddam el-Mukredî, 26 Kasım 2025’ten bu yana hiçbir suçu olmaksızın, sadece Gazze konusundaki “Trump Planı”nı ifşa etmek için dünyanın dört bir yanındaki Hizb-ut Tahrir’li kardeşlerine katıldığı için hâlâ tutuklu bulunmaktadır.

Bu gözaltılar ve tutuklamalar, Hizb-ut Tahrir’in tüm dünyada İslam Devleti Hilafet’in yıkılışının (28 Recep 1342 - 3 Mart 1924) yıldönümünü andığı bir döneme denk gelmektedir. Parti Hilafetin yıkılışı vesilesiyle, yeryüzünün dört bir yanındaki Müslümanları güçlerini seferber etmeye ve Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafeti yeniden ikame etmek için kendisiyle birlikte çalışmaya çağırmıştır. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

إِنَّا لَنَنصُرُ رُسُلَنَا وَالَّذِينَ آمَنُوا فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَيَوْمَ يَقُومُ الْأَشْهَادُ“Şüphesiz ki, Rasûllerimize ve iman edenlere hem dünya hayatında, hem de şahitlerin şahitlik edecekleri günde yardım ederiz.” [Mümin 51] İşte Husilerin zalim güvenlik otoritelerini, Hilafet davetini taşıyanları tutuklamaya sevk eden şey budur!

Güvenlik birimlerinin bu keyfi uygulamalarından, Şer’i hükümlere hiçbir ağırlık vermeden sadece heva ve heveslerine göre hareket ettikleri anlaşılmaktadır. Yoksa Hizb-ut Tahrir gençlerinin gözaltına alınmasını ya da tutuklanmasını gerektirecek suç ne olabilir ki?! Parti sömürgeci kâfirin nüfuzunu kanunları, fikirleri ve uşaklarıyla birlikte söküp atmak; İslam’ı uygulamak, insanların işlerini gütmek, Müslümanları mezhep ayrımı gözetmeksizin birleştirmek, mazluma hakkını verip zalimden hesap sormak ve Ümmeti asıl düşmanı olan kâfir Batı’ya yönlendirmek ve Hilafet Devletinin gölgesinde İslami hayatı yeniden başlatmak için çalışmaktadır. Husi hareketi içindeki akıl sahipleri, Hizb-ut Tahrir’in kim olduğunu, menhecinin ve metodunun ne olduğunu hiç görmüyorlar mı?

İslam’ın hayatın her alanında uygulanması farzdır. Bugün kâfir Batı ile olan savaşımız ideolojik bir savaştır. Bu savaş; öncelikle Yemen’de ve diğer Müslüman beldelerinde bugün insanlara uygulanan Cumhuriyet sistemi ve laik anayasa ile temsil edilen Kapitalist nizamın tüm rükünlerini ve sembollerini reddetmeyi gerektirir. Bu nedenle Hizb-ut Tahrir, Ümmetin içinde ve onunla birlikte çalışmakta; laiklik ve insanları vahşileştiren mutlak özgürlükler gibi Kapitalist nizamın fikirleri, vatanseverlik ve milliyetçilik gibi fasit ve aşağılık bağları, faize ve vergiler ile gümrükler gibi gayri şer’i yollarla insanların mallarının alınmasına dayalı ekonomik sistemi ve kâfir Batı’nın gece gündüz pazarladığı diğer fikirlerin hatalarını ve bozukluğunu beyan etmektedir.

Güvenlik birimlerinin keyfî uygulamalarından, şer’î hükmü esas almaksızın, heva ve heveslerine göre hareket ettikleri anlaşılmaktadır. Nübüvvet metodu üzere İkinci Raşidi Hilafeti kurmak için davet taşıyanlar, Allah’ın kendilerine farz kıldığı bir görevi yerine getirmekte ve yalnızca O’nun sevabını ummaktadırlar. Onlar; Kureyş’in eziyet ve işkencelerine maruz kalan Ammar bin Yasir, Bilal bin Rebah ve diğer sahabe efendilerimizin sabır ve sebatını örnek almaktadırlar. Keyfi tutuklamalar onları bu farzdan vazgeçiremeyecek, aksine adaleti ikame etme ve hakları koruma yolundaki azimlerini artıracaktır. Hilafet daveti bu tür eylemlerle durdurulamaz; bilakis bu, fikrin yayılmasına ve insanların onu tanımasına vesile olacaktır. Güvenlik birimlerinin görevi; Hizb-ut Tahrir’e ve onun gençlerine saldırmak değil, aksine Hizb-ut Tahrir’e yardım etmek, İslam’ı uygulamak ve oklarını Ümmetin asıl düşmanı olan sömürgeci kâfir Batı’ya yöneltmektir!

Ey Yemen’deki ordular, aşiret reisleri, alimler ve gençler! Atalarınız olan Evs ve Hazreçli Ensar’ın, Medine’de Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem yardım ederek Allah’ın rızasını kazandıkları gibi; sizin de Nübüvvet metodu üzere İkinci Raşidi Hilafeti kurmak için Hizb-ut Tahrir ile birlikte çalışmanızın zamanı gelmedi mi? Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اسْتَجِيبُوا للهِ وَلِلرَّسُولِ إِذَا دَعَاكُمْ لِمَا يُحْيِيكُمْ“Ey iman edenler! Size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah ve Rasûlü’ne icabet edin.” [Enfal 24]

Devamını oku...

Hükümet ve Aygıtları Kiminle Çalışıyor: Ümmetle mi, Yoksa Düşmanlarıyla mı?!

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti, Kuzey Kordofan eyaletinin başkenti El-Ubeyd şehrindeki Büyük Cami meydanında bir duruş eylemi gerçekleştirmiş, Hilafet Devleti’nin yıkılışının hicri 105. yıldönümü münasebetiyle düzenlenen eylemde, Hizb-ut Tahrir üyesi Üstat En-Nezir Muhammed Hüseyin bir konuşma yapmıştı. Dinleyicilere “farzların tacı” olan Hilafet’i ve onu ikame etmek için çalışmanın farziyetini hatırlattığı bu konuşmanın ardından güvenlik güçleri, Hizb-ut Tahrir gençlerinden dördünü tutuklamış, ardından 18 Ocak 2026 Pazar günü serbest bırakmıştı.

Ancak gençler bu kez 27 Ocak 2026 Salı günü yeniden ifadeye çağrılmış ve Sudan Ceza Kanunu’nun 69. maddesi (kamu barışını ve genel huzuru bozma) uyarınca haklarında dava açılmıştı. Avukatları kefaletle serbest bırakılmaları veya davanın düşürülmesi talebinde bulunmuş, fakat savcılık gençler hakkında yeniden soruşturma yapılmasına karar vermişti. Yeniden yapılan soruşturmanın ardından savcılık, gençlere karşı Ceza Kanunu’nun 63, 67 ve 126. maddelerini de eklemiş ve onları on gün süreyle gözaltında tutmuştu.

Bunun üzerine Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti olarak biz, 28 Ocak 2026 tarihinde “İslâm’a davet etmek ve onu hayata hâkim kılmayı istemek, kamu barışını ve genel huzuru bozmak mıdır?!” başlıklı bir basın açıklaması yayımlamış; hükümetin ve aygıtlarının davet taşıyıcılarına karşı sergilediği bu tuhaf ve garip tutumu şiddetle kınamıştık. Ne var ki hükümet, davet taşıyıcılarına karşı savaşmakta ısrar etmekte ve onlara, İslâm düşmanlarının bile hayretle karşılayacağı suçlamalar isnat etmektedir. Söz konusu kanunun 63. maddesinde şu ifadeler yer almaktadır: “Şiddet veya cezai güç yoluyla kamu otoritesine karşı çıkmaya çağıran, bunu yayan veya propagandasını yapan kimse, üç yılı aşmamak üzere hapis veya para cezasıyla ya da her iki ceza ile birlikte cezalandırılır.”

67. Madde ise şöyledir: “Güç gösterisinde bulunulan veya güç, terör ya da şiddet kullanılan beş veya daha fazla kişilik herhangi bir toplanmaya katılan kişi, şu amaçlardan birinin gerçekleştirilmesi hedeflendiğinde isyan [kargaşa] suçunu işlemiş sayılır: a- Herhangi bir kanunun veya yasal işlemin uygulanmasına direnmek. b- Cezai zarar verme, cezai engelleme veya başka bir suç işlemek. c- Mevcut veya iddia edilen bir hakkı, genel barışı bozmaya yol açacak bir yolla kullanmak. d- Herhangi bir kişiyi kanunen yapmak zorunda olmadığı bir şeyi yapmaya veya kanunen yapmaya yetkili olduğu bir şeyi yapmamaya zorlamak.”

126. madde de şöyledir: “Bir kişinin, grubun veya topluluğun dininden veya inancından döndüğünü ilan eden veya o kişinin, grubun veya topluluğun kafir olduğunu alenen ilan ederek kanını helal sayan kimse, on yılı aşmamak üzere hapis veya para cezasıyla ya da her iki ceza ile birlikte cezalandırılır.”

Hizb-ut Tahrir’i tanıyan herkes bu suçlamalar karşısında dehşete ve hayrete düşecektir. Zira Hizb-ut Tahrir; ideolojisi İslam olan siyasi bir partidir. Hilafet’i yeniden kurarak İslami hayatı başlatmak için çalışır ve asla maddi (şiddet içeren) eylemlere başvurmaz. Sadece fikri ve siyasi mücadele yürütür. Korktuğundan dolayı değil, devlet kurulmadan önce hiçbir maddi eylemde bulunmayan Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in metoduna motamot uyduğundan dolayı şiddete başvurmaz.

İnsan kendine şu soruları sormadan edemiyor: Bu hükümet ve kurumları kiminle çalışıyor? Ümmetle mi yoksa İslam ve davet taşıyıcılarına savaş açan Ümmetin düşmanlarıyla mı? Nübüvvet metodu üzere ikinci Raşidi Hilafeti kurmak bu ümmetin ölüm kalım meselesidir. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyuruyor:

إِنَّمَا يَفْتَرِى الْكَذِبَ الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِآيَاتِ اللَّهِ وَأُولَئِكَ هُمُ الْكَاذِبُونَ“Yalan uyduranlar ancak Allah’ın ayetlerine inanmayanlardır. Yalancılar işte onlardır.” [Nahl 105]

Devamını oku...

İslam Şeriatı, İslam’dan Ayrılmaz Bir Bütündür ve Yeni Bir Geleceğin Yegâne Umududur

Müslümanların İslam’ı desteklemesi mi?! Birçok Danimarka medya kuruluşuna, politikacısına ve sözde uzmanına göre bu, her yönüyle bir skandaldır! Bu olguyla mücadele etmek için yasaklamadan kovuşturmaya ve gözetlemeye kadar pek çok öneri ortaya atıldı.

YouTube ve dijital medya platformlarında “Şeriatı Destekliyor musunuz?” başlığıyla yayınlanan ve İki Hizb-ut Tahrir üyesiyle birlikte katıldığım “İslami Perspektif” (Det Islamiske Perspektiv) adlı podcast programının bir bölümünde söylenenlere tepkiler gecikmedi.

Programda da öngörüldüğü gibi bir bardak suda koparılan bu fırtına, aslında toplum içindeki bazı İslâm karşıtı çevrelerin, kamusal tartışmalarda şeriat kavramını bilinçli bir şekilde yalnızca bedensel cezalara indirgeme çabasından kaynaklanmaktadır.

Şeriat; hayatı düzenleyen İslami hükümler ve kurallar bütünüdür. Bireysel işlerden toplumsal ilişkilere, toplumsal yapıdan siyasete, ekonomiden ceza hukukuna kadar her şeyi kapsayan eksiksiz bir hayat nizamıdır. Başka bir deyişle Şeriat; Müslümanların her daim tam destek verdiği İslam’ın ayrılmaz bir parçasıdır.

Ancak Şeriat bundan çok daha fazlasıdır. Değer ve siyaset olarak Batı dünya düzeninin gözlerimizin önünde çöktüğü, askeri işgalin gerçekleştirdiği soykırım ve etnik temizliğin demokratik meşru müdafaa adı altında desteklenip silahlandırıldığı, o sözde sadakat ve dayanışmanın güneş altındaki çiğ tanesi gibi yok olduğu, müttefiklerin sırf güç ve kapitalist çıkarlar uğruna birbirlerine düştüğü, Batılı siyasi, kültürel ve ekonomik elitlerin beklendiği üzere sistemli bir yolsuzluk ve ahlaki çöküntü nedeniyle çil yavrusu gibi dağıldığı bir zamanda Şeriat -yani İslami hayat nizamı- yegâne gerçek alternatiftir.

Hizb-ut Tahrir, bu nizamı İslam beldelerinde, halkın İslami kanaatlerine uygun olarak yeniden ikame etmek ve adil bir liderliği (Hilafet’i) kurmak için çalışmaktadır. Hilafet ile halklar yeniden Şeriatın rahmetine kavuşacak, Batılı kapitalist sömürgecilikten ve kibirli kültürel tahakkümden kurtulacaktır.

Soykırım yanlısı sarı medyanın hiçbir kampanyası ve halklara sunacak gerçek değerleri olmayan çaresiz politikacıların tehditleri bizi bu çalışmadan caydıramayacaktır. Bu zor zamanlardan çıkış yolu arayan herkese İslam’ın rahmet dolu hayat görüşünü ve nizamlarını tanıtmaya devam edeceğiz.

Devamını oku...

Modi’nin Ziyaretinin Memnuniyetle Karşılanması: İslâm Ümmeti’nin Kanına ve Onuruna Apaçık Bir İhanettir

Hindistan Başbakanı Narendra Modi’nin 7-8 Şubat 2026 tarihlerinde Malezya’ya bir çalışma ziyareti gerçekleştirmesi planlanıyor. Bu ziyaret sırasında Amerikan ajanı bu şahsın Malezya hükümeti ve Malezya’daki Hindu topluluğu tarafından büyük bir coşkuyla karşılanması bekleniyor. Bu müşrik lider, dünyanın birçok ülkesinde görkemli törenlerle ağırlanmakta ve ziyaret ettiği ülkeler tarafından çeşitli ödüllerle onurlandırılmaktadır. Buna, kendisinin cahil ve aciz olarak nitelendirdiği, hatta bazılarının sırf bu müşrik lideri memnun etmek için put dikmeye bile hazır olduğu Müslüman ülkelerdeki yöneticiler de dahildir!

Dünya bugün, Müslümanların yöneticilerinin Allah’ın düşmanlarıyla işbirliği yaparak Allah’a, Rasûlü’ne ve müminlere nasıl ihanet ettiklerine; dahası Ümmetin bu katilini topraklarına davet ederek Müslümanların duygularını ve haysiyetini nasıl hiçe saydıklarına tanıklık etmektedir. Modi’nin Hindistan’daki Müslümanlara karşı işlediği suçlar; Yahudilerin Filistin’de Müslümanlara karşı işledikleri suçlardan ya da Çin’in Uygur Müslümanlarına karşı işlediği zulümden tamamen farksızdır. Tüm dünya bu suçluların işlediği katliamlara, işkencelere ve her türlü zulme şahittir. Bu durum, onların İslam’a ve Müslümanlara karşı besledikleri derin nefreti gözler önüne sermektedir. Allah Subhânehu ve Teâlâ ne kadar da doğru söylemiştir:

لَتَجِدَنَّ أَشَدَّ النَّاسِ عَدَاوَةً لِلَّذِينَ آمَنُوا الْيَهُودَ وَالَّذِينَ أَشْرَكُوا“İnsanlar içerisinde iman edenlere düşmanlık bakımından en şiddetli olarak Yahudiler ile, şirk koşanları bulacaksın.” [Maide 82]

Hizb-ut Tahrir / Malezya olarak biz, bu ziyarete şiddetle itiraz ediyor ve Malezya hükümetine Modi’nin ziyareti konusunda sert bir uyarıda bulunuyoruz. Zira Modi, sadece yabancı bir devletin başbakanı değil, İslam’ın apaçık bir düşmanıdır. İslâm’a ve İslâm ümmetine düşman aşırı Hindutva ideolojisinin bir sembolüdür. Onun halen başbakan olduğu Hindistan’daki Müslümanlar hâlâ zulme uğramakta, öldürülmekte ve vahşice muamele görmektedir. Dahası Modi, Hindistan’ı tamamen İslam nefreti üzerine kurulu bir Hindu devletine dönüştürmek amacıyla camilerin yıkılmasında ve Müslümanları dinlerinden uzaklaştırmak için her türlü ayrımcılığın uygulanmasında suç ortaklığı yapmaktadır. Keşmir’deki katliamlar ve zulümler de Müslümanların kanıyla lekelenmiştir. Kısacası, bugün hâlâ elleri Müslümanların kanıyla kirlenmiştir. Böyle bir şahsın görkemli törenlerle karşılanması, şeriata açık bir muhalefet, ümmetin kanına ve izzetine ihanettir; özellikle Hindistan ve Keşmir’deki Müslümanların kalplerinde derin bir yara açmaktadır.

Gucerat Kasabının dostluk, diplomatik ilişkiler ve ekonomik çıkarlar bahanesiyle ülkede ağırlanması; mevcut yöneticilerin ve uygulanan demokratik sistemin, dini siyasetten ve devlet idaresinden nasıl fütursuzca ayırdıklarını (laiklik) bir kez daha kanıtlamaktadır. Bu yöneticiler için Allah’ın düşmanlarıyla dostluk kurmak ve ticari menfaatler, Allah’ın emirlerine itaatten ve Müslüman kardeşlerinin canını ve namusunu korumaktan çok daha önemlidir. Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın şu buyruğunu ne kadar da pervasızca ayaklar altına almaktadırlar:

لاَّ يَتَّخِذِ الْمُؤْمِنُونَ الْكَافِرِينَ أَوْلِيَاء مِن دُوْنِ الْمُؤْمِنِينَ وَمَن يَفْعَلْ ذَلِكَ فَلَيْسَ مِنَ اللهِ فِي شَيْءٍ“Müminler, müminleri bırakıp inkârcıları dost edinmesin. Kim böyle yaparsa Allah ile bir ilişiği kalmaz.” [Ali İmran 28]

Gerçek şu ki; Müslümanların yöneticilerinin ihaneti ve ulus devlet nedeniyle İslam Ümmetinin yaşadığı zayıflık, Allah’ın düşmanlarını sadece Müslümanların topraklarına girmeye değil, aynı zamanda onlara karşı üstünlük taslamaya da teşvik etmiştir. Bugünün Müslümanların liderleri, sınırların ötesindeki kardeşlerinin acılarını görmezden gelerek, kendi servetlerini ve dar ulusal çıkarlarını korumaya her şeyden daha heveslidirler.

Malezya hükümetinin Modi’nin ziyaretini reddetmesi, hatta Müslümanların kanını döken bir rejimle tüm ilişkilerini kesmesi gerekliliğini yineliyoruz. Düşmana dost muamelesi yapılmaması, Allah’ın düşmanının müttefik olarak kabul edilmemesi gerektiğini hatırlatıyoruz. Şeriatı hiçe sayan bir yönetim altında, İngiltere, Çin ve Amerika gibi Allah’ın düşmanları Malezya topraklarını defalarca çiğnemiştir; şimdi de Hindistan’a mı bu toprakları kirletme fırsatı veriliyor? Bu yöneticiler otoritenin geçici olduğunu, kiminle dostluk kurup kime zulmettiklerinin hesabını Allah katında vereceklerini unutuyorlar.

Şüphesiz bu Ümmet; Allah’tan korkan, cesur, kararlı, düşmana düşman, dosta dost muamelesi yapan bir Halife’nin liderliğine her zamankinden çok daha fazla muhtaçtır. Halife, sadece kardeşlerinin öldürülmesini reddetmekle kalmayacak, onların onuruna en ufak bir halel gelmesini bile engelleyecektir. Eğer bir düşman buna cüret ederse, cevabı işiteceği değil, bizzat göreceği şeyler olacaktır. İşte bu Halife’nin dönüşü Allah’ın izniyle çok yakındır.

Devamını oku...

Gazze’de Dökülen Kan Arttıkça Zillet ve İhanet de Artıyor

Son günlerde Yahudi güçleri, Gazze Şeridi’nin çeşitli bölgelerinde evlere, yerinden edilmişlerin çadırlarına ve bir polis merkezine yönelik yoğun hava saldırıları düzenledi. Bu saldırılar sonucunda 7’si çocuk, 7’si kadın olmak üzere 31 kişi şehit oldu. Bugün, 10 Ekim 2025’te Gazze Şeridi’nde ateşkes anlaşmasının ilan edilmesinden bu yana yaşanan en kanlı günlerden biri oldu. Sanki ortada savaşı durduracak bir anlaşma yokmuşçasına yapılan bu sürekli ve kasıtlı ihlaller, kesintisiz devam ediyor. Buna ek olarak sözde “Sarı Hat” içindeki bölgelerde kalan ev ve binaların yok edilmesi için gerçekleştirilen sistematik yıkım operasyonlarına sürüyor. Bu saldırılarda şimdiye kadar 180’i çocuk, 72’si kadın olmak üzere 544 kişi şehit oldu, 57,5’i çocuk ve kadın olmak üzere 1360’tan fazla kişi de yaralandı.

İşgal güçleri bu suçları, sistematik bir ihlal modeli çerçevesinde işlemekte, katliam ve yıkımı meşrulaştırmak için asılsız bahaneler ve gerçek dışı olaylar uydurmaktadır. Uluslararası toplumun şaibeli sessizliğinden güç alarak ve cezasız kalmanın verdiği cesaretle de, soykırım suçuna varan eylemlerine devam etmekte, hatta Gazze Şeridi’ndeki durumu yönetmek üzere oluşturulduğu ilan edilen yapıyı dahi dikkate almamaktadır.

Gazze’de yaşananlar, Yahudilerin lehine olan ateşkes anlaşmasının bile ne kadar kırılgan olduğunun açık bir kanıtıdır. Özellikle ailelerinin düzenledikleri Netanyahu karşıtı protestolar sonrası böyle bir anlaşmaya varılması bu anlaşmanın bile Yahudi varlığının canlı veya ölü esirlerini geri alabilmesi için tasarlandığını göstermektedir. Ancak Yahudiler ilk aşamadaki taahhütlerini yerine getirmediler. İkinci aşamanın ise Refah Sınır Kapısı’nın açılmasıyla başlaması gerekirken, kan dökülmeye, annelerin gözyaşı akmaya ve çocukların çığlıkları yükselmeye devam etti. Sanki ateşkes başarılı olmuş ve savaş gerçekten bitmiş gibi dünyanın tam bir duyarsızlığı ve vurdumduymazlığı gölgesinde; insana, taşa ve ağaca yönelik saldırılar sürdü!

İki yılı aşkın süredir devam eden bu acıya herkes seyirci kalmakta, en ilgili olanlar bile yaşananlar hakkında sadece birkaç sempati veya hoşnutsuzluk cümlesi kurmakla yetinmektedir! Sanki dünya dökülen kan görüntüsüne, yaslı anaların ve çocukların feryatlarına alışmış durumdadır. Yöneticiler ise Gazze ve halkı pahasına manyak Trump’ın ve onun beslemesi Netanyahu’nun rızasını kazanarak tahtlarını korumanın derdine düşmüşlerdir.

Ey İslam ümmeti! Ey insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmet! Ordular nerede?! Âlimler nerede?! Siyasetçiler nerede?! Gazze ve halkına reva görülen bu ihanet nedir?! Neden bu zelil ajan yöneticileri devirmek, onların boyun eğmişliğinden ve bağımlılığından kurtulmak için harekete geçmiyorsunuz?! O gaddar düşman ve onun bitmek bilmeyen açgözlülüğü karşısında Gazze halkını nasıl yalnız bırakırsınız?! Gece gündüz dökülen kanları, bitmek bilmeyen feryatları ve gözyaşları, kulakları sağır eden çığlıkları nasıl bu kadar hafife alabiliyorsunuz?!

Sustuğunuz ve bu yöneticilere rıza gösterdiğiniz sürece bu kan gölü size de ulaşacak, fırtına sizi de kasıp kavuracaktır. Nitekim İzzet sahibi Rabbimiz şöyle buyurmuştur:

وَكَذَلِكَ نُوَلِّي بَعْضَ الظَّالِمِينَ بَعْضاً بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ“İşte biz, kazanmakta oldukları günahlar sebebiyle zalimlerin bir kısmını diğer bir kısmına böyle musallat ederiz.” [Enam 129] Seleflerden biri de şöyle demiştir: “Nasıl olursanız, öyle yönetilirsiniz.” Öyleyse hadi bu yöneticileri söküp atmak ve bir Halife nasbetmek için çalışın. Halife sizi Allah’ın şeriatı ile yönetecek, saflarınızı birleştirecek ve işgalciyi topraklarınızdan söküp atacaktır.

Devamını oku...

Rejimlerin İhaneti İle Onların Enkazı Üzerine Hilafeti Kurma Vacibi Arasında İslam Ümmetinin Bugünkü Gerçekliği

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Rejimlerin İhaneti İle Onların Enkazı Üzerine Hilafeti Kurma Vacibi Arasında İslam Ümmetinin Bugünkü Gerçekliği

Hilafetin yıkılışının yıldönümünün gölgesinde İslam ümmeti, özellikle son iki yıldır, ihanet, ümmetin düşmanlarının ve onu yüzüstü bırakanların açıkça ortaya çıkmasıyla olağanüstü bir dönemden geçmektedir.Yüzüstü bırakmanın anlamı, bir kişi veya devletin ihtiyacı olan birine yardım etme gücü olduğu halde ona yardım etmemesidir; bu ise şu hadis-i şerifte belirtildiği gibi büyük günahlardan biridir:مَنْ لَا يَهْتَمُّ بِأَمْرِ الْمُسْلِمِينَ فَلَيْسَ مِنْهُمْ، وَمَنْ لَا يُصْبِحُ وَيُمْسِي نَاصِحاً لِلَّهِ وَلِرَسُولِهِ وَلِكِتَابِهِ وَلِإِمَامِهِ وَلِعَامَّةِ الْمُسْلِمِينَ فَلَيْسَ مِنْهُمْMüslümanların işiyle dertlenmeyen onlardan değildir. Sabahleyin sabahladığında, akşamleyin akşamladığında Allah'a ve Rasulü’ne, Kitabı’na, İmamına ve Müslümanların geneline karşı samimi olmayan onlardan değildir.” [Taberani tahric etti] İmam Ahmed, Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: وَأَيُّمَا أَهْلِ عَرَصَةٍ أَصْبَحَ فِيهِمُ امْرُؤٌ جَائِعاً، فَقَدْ بَرِئَتْ مِنْهُمْ ذِمَّةُ اللهِ İçlerinde aç bir kimse olduğu halde sabahlayan bir kavim Allah’ın zimmetinden uzak olur.”Filistin halkının yaklaşık seksen yıldır yaşadığı ve yaşamaya devam ettiği bizzat bu olup bu yüzüstü bırakma günümüze kadar devam etmiş, hatta Burma, Doğu Türkistan, Keşmir ve diğer ülkelerin halklarından geçerek Sudan'a kadar uzanmıştır.

Genel olarak ümmeti, özel olarak da mübarek toprakların halkını yüzüstü bırakanlara gelince; onlar, Müslüman ülkelerdeki mevcut rejimler, onların ordu komutanları ve birçok alimleri ile ileri gelenleridir. İşte onlar, Subhanehu ve Teala’nın haklarında şöyle buyurduğu kimselerdir: وَإِذَا رَأَيْتَهُمْ تُعْجِبُكَ أَجْسَامُهُمْ وَإِنْ يَقُولُوا تَسْمَعْ لِقَوْلِهِمْ كَأَنَّهُمْ خُشُبٌ مُسَنَّدَةٌ يَحْسَبُونَ كُلَّ صَيْحَةٍ عَلَيْهِمْ هُمُ الْعَدُوُّ فَاحْذَرْهُمْ قَاتَلَهُمُ اللَّهُ أَنَّى يُؤْفَكُونَOnları gördüğün zaman kalıpları hoşuna gider, konuşurlarsa sözlerini dinlersin. Onlar sanki duvara dayanmış kütükler gibidir. Her gürültüyü kendi aleyhlerine sanırlar. Düşman onlardır. Onlardan sakın. Allah onların canlarını alsın. Nasıl da döndürülüyorlar.” [Munafikun 4]Burada uluslararası sistemin yüzüstü bırakmasından bahsetmeyeceğiz; çünkü onlar, yüzüstü bırakma aşamalarının ötesine geçerek vahşet ve zulmün ardından düşmanlık noktasına ulaştılar ve asil değerleri sırtlarının arkasına attılar. Bu ise özgürlük, insan hakları, çocuk hakları, kadın hakları ve diğerleri gibi her zaman terennüm edip durdukları ilkelerden vazgeçilmesinin ardından gerçekleşmiştir.Aksine burada, sadece yöneticilerin değil, tüm bileşenleriyle birlikte İslam ülkelerindeki mevcut rejimlerin yüzüstü bırakmasından bahsedeceğiz.

Bu rejimlerin ümmete yönelik birçok yüzüstü bırakma şekilleri vardır ki bunlardan bazıları şunlardır:

Birincisi: Allah’ın indirdiklerinden başkasıyla yönetmek; zira bu rejimler, küfürle, yani, Hanif dini insanların yaşamından ayırarak laik sistemlerle yönetmektedir; bu da Allah Subhanehu ve Teala’nın gazabının onların üzerine inmesine ve insanların hayatının siyasi, ekonomik, sosyal, sağlık, eğitim ve diğer tüm yaşam alanlarında cehenneme dönmesine neden olmuştur; zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَمَنْ أَعْرَضَ عَنْ ذِكْرِي فَإِنَّ لَهُ مَعِيشَةً ضَنْكاًVe kim Benim zikrimden yüz çevirirse, o taktirde mutlaka onun için sıkıntılı bir geçim, dar bir hayat vardır.” [Taha 124] Bu da bu rejimleri ve onların başındakileri ya kâfir, ya zalim ya da fasık yapmaktadır; tıpkı Subhanehu ve Teala’nın şöyle buyurduğu gibi: وَمَنْ لَمْ يَحْكُمْ بِمَا أَنْزَلَ اللَّهُ فَأُولَئِكَ هُمُ الْكَافِرُونَ Her kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar kâfirlerin ta kendileridir.” [Maide 44] وَمَنْ لَمْ يَحْكُمْ بِمَا أَنْزَلَ اللَّهُ فَأُولَئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ Her kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar zalimlerin ta kendileridir.” [Maide 45] وَمَنْ لَمْ يَحْكُمْ بِمَا أَنْزَلَ اللَّهُ فَأُولَئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ Her kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar fasıkların ta kendileridir.” [Maide 47]Allah'ın indirdiklerinden başkasıyla yönetmek, İslam'ı insanların işlerini gözetmek için bir sistem olarak benimsememek ve İslam'ın hükümlerini, gerek sistemlerine yönelik amellerinde gerekse ümmete ve sorunlarına yönelik görevlerinde ölçü olarak almamak anlamına gelmektedir.Çünkü bu bölgeselci ve vatancı rejimler, bölgeselciliği ve vatancılığı tek meseleleri olarak benimsemişler ve bunun dışındaki herhangi bir şeyi kendilerini ilgilendiren bir mesele olarak görmemişlerdir. Bu ise Allahu Teala’nın şu kavline aykırıdır: إِنَّ هَذِهِ أُمَّتُكُمْ أُمَّةً وَاحِدَةً وَأَنَا رَبُّكُمْ فَاعْبُدُونِ İşte sizin bu ümmetiniz bir tek ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim. Öyleyse bana ibadet edin.” [Enbiya 92] Yine üzerine terettüp eden haklar ve görevler bakımından ümmetin birliğinin anlamına da aykırıdır; bu ise Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in, şu kavlinde geçmektedir: مَثَلُ الْمُؤْمِنِينَ فِي تَوَادِّهِمْ وَتَرَاحُمِهِمْ وَتَعَاطُفِهِمْ مَثَلُ الْجَسَدِ إِذَا اشْتَكَى مِنْهُ عُضْوٌ تَدَاعَى لَهُ سَائِرُ الْجَسَدِ بِالسَّهَرِ وَالْحُمَّىMüminler birbirlerini sevmede, birbirlerine acımada ve birbirlerini korumada bir vücuda benzerler. Vücudun bir uzvu hasta olduğu zaman, diğer uzuvlar da bu sebeple uykusuzluğa ve ateşli hastalığa tutulurlar.” [Müslim rivayet etti]Bu nedenle bu bölgeselci laik rejimler, mübarek toprak Filistin halkından olsalar bile Müslümanlara yardım etmeyi kendi görevleri olarak görmemişlerdir. Dolayısıyla bu rejimlerin durumu, ümmete düşman olan Batı rejimlerinin durumu gibidir: zira bu rejimler, Müslümanlar katledilirken seyirci kalıp kıllarını dahi kıpırdatmadıkları için ve katilleri suçlarında destekledikleri için suçlulardır.

İkincisi: Orduların, hem Müslümanlara hem de özellikle mübarek toprak Filistin davası olmak üzere Müslümanların davalarına yardım etmesinin engellenmesi;yüzüstü bırakmanın ikinci şekli ise, rejimlerin, Müslüman ordularının, mübarek Filistin toprakları da dahil olmak üzere her yerdeki mazlum halklara yardım etmelerini ve Mescid-i Aksa'yı Yahudilerin pisliğinden kurtarmalarını engellemesidir;çünkü Filistin sorunu, sadece siyasi veya insani bir sorun değil, öncelikle askeri bir sorundur.Askeri konular ise müzakere masalarında, insan hakları derneklerinin ya da ümmete karşı komplo kuran Birleşmiş Milletler'in koridorlarında değil, orduyla çözülür; oysa bu rejimler, Filistin, Keşmir, Burma, Doğu Türkistan ve başka yerlerdeki mazlum kardeşlerine yardım etmek için İslam ülkelerindeki güçlü ordulardan oluşan ümmetin evlatlarını seferber etmediler; o halde bu rejimler, ümmete zarar vermek için birbiri ardına haçlı seferleri düzenleyen sömürgeci kafirlerin ajanları olan seküler rejimler iken, ümmete nasıl yardım edebilirler ki?!Ayrıca bu ümmetin yöneticileri, ümmete mensup olmadıkları ve onlardan bazıları da ümmetin dilini bile konuşmadıkları halde, ümmetin acısını nasıl hissedebilirler ki?! Bu yöneticiler, Allahu Teala'nın şu kavlinin manasını anlamıyorlar: وَإِنِ اسْتَنْصَرُوكُمْ فِي الدِّينِ فَعَلَيْكُمُ النَّصْرُSizden din konusunda yardım istediklerinde yardıma icabet etmeniz sizin üzerinize vaciptir.” [Enfal 72] Ve Subhanehu şöyle buyurmuştur: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا مَا لَكُمْ إِذَا قِيلَ لَكُمُ انْفِرُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ اثَّاقَلْتُمْ إِلَى الْأَرْضِEy iman edenler! Size ne oldu ki, “Allah yolunda sefere çıkın” denilince, yere çakılıp kaldınız.” [Tevbe 38] Dolayısıyla askeri olarak yüzüstü bırakmaktan bahsedildiğinde bu, birincil sorumlulukları olmasına rağmen sadece yöneticilerle sınırlı değildir, aksine politikacılar, bakanlar, askeri liderler, istihbarat teşkilatları ve güvenlik teşkilatları da buna ortaktırlar; zira onlar, hem nüfuz sahibi hem de sistem kelimesiyle adlandıran kişiler oldukları gibi ülkenin yöneticisini engelleme gücüne sahip olan kişilerdir. Ayrıca onların tamamı, gerek laik ülkelerinin demokratik yapısı gerekse yürütme otoritesi olarak adlandırılan yapı içinde yönetici konumundadırlar. Bu yüzden onların, gerek yöneticinin, gerek uluslararası hukukun gerekse hain normalleşme anlaşmalarının kendilerine dayattığı şeylere bağlı oldukları şeklindeki sözleri kabul edilemez; zira yaratıcıya isyanda kula itaat yoktur kaidesinin dini bir zaruret olduğu bilinmektedir; tıpkı Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle buyurduğu gibi: لَا طَاعَةَ لِمَخْلُوقٍ فِي مَعْصِيَةِ اللهِ، إِنَّمَا الطَّاعَةُ فِي الْمَعْرُوفِAllah’a isyan olan bir işte yaratılmışa (kula/emire) itaat yoktur! “İtaat ancak marufta (meşru olanda) gerekir.” [Buhari rivayet etti]Ayrıca yüzüstü bırakmak, İslam'da askeri akideye aykırı olduğu gibi Uluslararası Adalet Divanı ve Uluslararası Ceza Mahkemesinin kararlarında açıkça belirtildiği gibi insan yapımı kanunlara ve uluslararası normlara da aykırıdır. Bu nedenle rejimlerin yüzüstü bırakmaları büyük günahlardandır.

Üçüncüsü: Alimlerin, şeyhlerin, nüfuzlu kişilerin, iş adamlarının ve ehl-i hal ve’l akd ehlinin yüzüstü bırakması. 

Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَإِذْ أَخَذَ اللَّهُ مِيثَاقَ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ لَتُبَيِّنُنَّهُ لِلنَّاسِ وَلَا تَكْتُمُونَهُ فَنَبَذُوهُ وَرَاءَ ظُهُورِهِمْ وَاشْتَرَوْا بِهِ ثَمَناً قَلِيلاً فَبِئْسَ مَا يَشْتَرُونَ Allah, kendilerine kitap verilenlerden, «Onu mutlaka insanlara açıklayacaksınız, onu gizlemeyeceksiniz» diyerek söz almıştı. Onlar ise bunu kulak ardı ettiler, onu az bir dünyalığa değiştiler. Yaptıkları alış-veriş ne kadar kötü!” [Al-i İmran 187] Dolayısıyla onlar, toplumun temel direkleri olup hiçbir rejim onların üstesinden gelemez; zira onlar, toplumun eklemlerini kontrol ederler ve isterlerse de yöneticileri dizginleme gücüne sahiptirler. Ayrıca rejim ne kadar zalim olursa olsun, orduların, kabilelerin ve diğerlerinin gücüne denk olan bu güçlü kesimin üstesinden gelemez. “Kral satıcısı” lakaplı İzz bin Abdüsselam'ın kıssası, alimlerin sadece yöneticilerin elinden tutma gücüne sahip olmadıklarının, aynı zamanda onları köle pazarında satma gücüne de sahip olduklarının kanıtıdır. Aynı şekilde bu, orduda ve hassas pozisyonlarda bulunan evlatlarına kendi iradelerini dayatan kabile liderleri için de geçerlidir; yine sermaye sahiplerinin rolü ve onların karar vericilerin seçimlerini etkileme ve onları yönlendirme güçleri de aklı başında olan hiç kimse için bir sır değildir. Şeriat, iyi sırdaş edinmeye teşvik ederek karar verme sürecinde bu grubun önemine işaret etmiş ve kötü sırdaşlık konusunda da uyarıda bulunmuştur. Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا بِطَانَةً مِنْ دُونِكُمْ لَا يَأْلُونَكُمْ خَبَالاًEy iman edenler! Kendi dışınızdakileri sırdaş edinmeyin. Çünkü onlar size fenalık etmekten asla geri durmazlar.” [Al-i İmran 118] Gazze halkı da dahil olmak üzere, mübarek topraklardaki ümmeti ve halkı yüzüstü bırakan bu kesim, yöneticilerin günahına ortak olmaktadır; çünkü iyiliği emretme ve kötülüğü yasaklama farzını terk etmek, Allah'ın gazabını gerektirir. Tıpkı Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle buyurduğu gibi: لَتَأْمُرُنَّ بِالْمَعْرُوفِ وَلَتَنْهَوُنَّ عَنِ الْمُنْكَرِ أَوْ لَيُوشْكِنَّ اللَّهُ أَنْ يَبْعَثَ عَلَيْكُمْ عُقُوبَةً مِنْ عِنْدِهِ ثُمَّ لَتَدْعُنَّهُ فَلَا يَسْتَجِيبُ لَكُمْNefsim elinde olana yemin ederim ki, ya marufu (iyiliği) emreder ve münkerden nehyedersiniz. Yahut Allah sizin üzerinize katından bir ceza gönderiverir de sonra O'na dua edersiniz, ama size icabet edilmez.” [Ahmed ve Tirmizi rivayet etti] Dolayısıyla sessiz kalmak, azabı herkese yayar ve duaya icabet edilmesini engeller.

Şu anda gecikmeksizin talep edilen amel

Hastalığın kaynağı ve felaketin kökeni, yani bu rejimler ve onların kollarının açığa çıkmasının ardından tedavi açık bir hale geldiği gibi herkes için, özellikle de gördükleri karşısında dehşete kapılıp damarlarındaki kanları kaynayan, kıyamet gününden korkan ve Allah'ın rızasını ve genişliği yer ve gök kadar cennet bahçelerini ümit eden muhlis kişiler için, iki kişinin bile ihtilaf edemeyeceği açık bir görev haline gelmiştir.Açık görev ise, bu rejimleri ve kollarını devirmek ve onların enkazı üzerine Nübüvvet Minhacı üzere Hilafet Devleti'ni kurmaktır ki talep edilen çalışma iki noktada özetlenebilir:

Birincisi: Hilafet projesini benimsemek

Hareketler, alimler, şeyhler, iş adamları, ehl-i hal ve'l akd gibi ümmetin farklı kesimlerinden olan muhlislerin tamamının, Nübüvvet Minhacı üzere Hilafeti onlar ve ümmet için bir gereklilik olarak gören Hizb-ut Tahrir'in çağrıda bulunduğu Hilafet projesini benimsemesi gerekir.Nitekim parti, Hilafetin özelliklerini ve ayrıntılarını, Allah'ın rızasını isteyen herkes için kitaplarında ve yayınlarında açıklamıştır.

İkincisi: Güç ve kuvvet ehlinin nusret vermesi

Ümmetin orduları içindeki muhlis subaylardan oluşan güç ve kuvvet ehlinin, Hizb-ut Tahrir'e nusret vermesi ve tüm yozlaşmış tahtları devirmesi, sırdaşlarını silip süpürmesi ve ülkeyi ve insanları sömürgecinin ve ona boyun eğenlerin pençesinden kurtarması gerekir.Ayrıca tüm hareketlerin, alimlerin, şeyhlerin, ehl-i hal ve'l akdin, insanlardan ileri gelenlerin ve Müslümanların genelinin, güç ve kuvvet ehlinden, Hizb-ut Tahrir'e nusret vermesini ve Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafetin gölgesinde Raşid bir Halife olarak partinin emiri Celil Alim Ata İbni Halil Ebu Raşta'ya biat etmesini talep etmeleri gerekir.

Son olarak: Yardım, sadece hiçbir ortağı olmayan Allah'ın elindedir ve Subhanehu, Kendi (dinine) yardım eden yardım eder. Zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur: إِنْ تَنْصُرُوا اللَّهَ يَنْصُرْكُمْ وَيُثَبِّتْ أَقْدَامَكُمْEğer siz Allah’ın dinine yardım ederseniz Allah da size yardım eder ve ayaklarınızı sabit kılar.” [Muhammed 7] Binaenaleyh bu din için samimi bir şekilde çalışanların, vaciplerini yerine getirdikleri takdirde Allah'ın kendilerine yardım edeceği konusunda şüphe etmemeleri gerekir;zira yardım, Allah'ın vaadi olup bu dine yardım etmek, Allah'a bir minnet değil, aksine ancak buna layık olanların elde edebileceği bir vacip ve büyük bir şereftir. Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَسَارِعُوا إِلَى مَغْفِرَةٍ مِّن رَّبِّكُمْ وَجَنَّةٍ عَرْضُهَا السَّمَاوَاتُ وَالْأَرْضُ أُعِدَّتْ لِلْمُتَّقِينَ Rabbinizin bağışına ve takva sahipleri için hazırlanmış olup genişliği gökler ve yer kadar olan cennete koşun!” [Al-i İmran 133]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Bilal Muhacir – Pakistan

Devamını oku...

Bişkek'te Düzenlenen B5+1 Toplantısında Orta Asya ve Amerika Arasında Ekonomik İş Birliğinin Güçlendirilmesi Ele Alınacak

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

Bişkek'te Düzenlenen B5+1 Toplantısında Orta Asya ve Amerika Arasında Ekonomik İş Birliğinin Güçlendirilmesi Ele Alınacak

Haber:

4 ve 5 Şubat tarihlerinde, iki taraf arasındaki ekonomik ve ticari işbirliğini güçlendirmek amacıyla, beş Orta Asya ülkesi ve Amerika Birleşik Devletleri'nin katılımıyla Kırgızistan'ın başkenti Bişkek'te B5+1 formatında bir toplantı düzenlendi.

Orta Asya ve Amerika'nın iş sektörleri arasında bir diyalog platformu oluşturan B5+1 formatı, ekonomik ortaklıkları desteklemeyi, yatırımları teşvik etmeyi ve ticaret, enerji, ulaşım, lojistik, dijital teknoloji ve tarım alanlarında iş birliğini genişletmeyi amaçlamaktadır.

Toplantıya Orta Asya ülkelerinden temsilcilerin yanı sıra büyük Amerikan şirketlerinin heyetleri, her iki taraftan iş insanları ve yatırımcılar katıldı ve yatırım ortamını iyileştirme, ticaret hareketini kolaylaştırma ve bölgesel ekonomik entegrasyonu güçlendirme yolları ele alındı.

Katılımcılar, toplantının özel sektörün varlığını teşvik etme, bölgede sürdürülebilir kalkınmayı destekleme ve Amerika ile ekonomik ortaklıkları genişletme açısından öneminin yanı sıra bunun Orta Asya ülkeleri için ticaret ilişkilerini çeşitlendirmeye ve uluslararası ekonomik bağları güçlendirmeye katkıda bulunduğunu vurguladılar.

B5+1 toplantısı, Orta Asya ile Amerika Birleşik Devletleri arasında siyasi ve diplomatik diyaloğa odaklanan C5+1 formatının ekonomik ayağının bir uzantısı olup, iki taraf arasındaki ilişkilerin temel taşı olarak ekonomik işbirliğinin geliştirilmesine yönelik ilginin büyümesini yansıtmaktadır. (24 kg)

Yorum:

Finans, yatırım ve ticarete odaklanma, daha büyük bir hedef, yani Amerikan jeopolitik etkisini derinleştirmek, Orta Asya'nın kalbinde stratejik ittifaklar kurmak, Rusya'nın geleneksel Orta Asya bölgesindeki etkisini azaltmak, Çin'in bölgedeki çeşitli ekonomik ve stratejik alanlardaki hızlı genişlemesine karşı koymak ve bölgede Amerikan kontrolünü güçlendirmek amacıyla Avrupa şirketlerinin ve Avrupa diplomasisinin girişine kısıtlamalar getirmek için sadece bir kılıftır. Dolayısıyla stratejik konumu ve doğal kaynakları sayesinde Orta Asya, tüm büyük güçler için kolay bir av haline gelmiştir.

Bu bağlamda Orta Asya'nın, bölge ülkelerini birleştirebilecek, bölgesel entegrasyonu güçlendirebilecek ve onun doğal kaynaklarını ve servetlerini dış güçlerin sömürüsüne izin vermeden halklarının lehine yatırım yapabilecek hikmetli bir lidere son derece ihtiyacı vardır. Peki bu ne zaman olacak ve bunu kim yapacak?

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ahmed Hadi

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER