Perşembe, 02 Ramazan 1447 | 2026/02/19
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Filistin Yönetimi, Tıpkı Yahudiler Gibi Filistinli Çocukların Kanını Mubah Görüyor!

Filistin Yönetimi’ne bağlı güvenlik birimleri, dün 15 Şubat 2026 Pazar günü Allah’a ve Filistin halkına karşı sergilediği cüretkârlıkta yeni bir eşiği daha aşmıştır. Daha önce mücahitlerin, Yahudilerin aradığı kişilerin veya kendi ihanetine karşı çıkanların kanını mübah gören bu yönetim, bugün artık masumları ve çocukları da hedef alma noktasına ulaşmıştır.

Samer Samara’nın, içinde eşi ve çocuklarının bulunduğu aracına ateş açılması sonucu 16 yaşındaki oğlu Ali ve henüz 3 yaşındaki kızı Ronza’nın şehit edilmesiyle sonuçlanan bu cinayet, hiçbir insani değerle bağdaşmayan bir vahşettir. Filistin Yönetimi ve organlarının gözünü kırpmadan işlediği ama canavarların bile kaçınacağı bu cinayet, Filistin’de çocukları ve kadınları katleden Yahudi varlığının cinayetleriyle yarışan bir suçtur.

Filistin Yönetimi, yetkilerini “A Bölgesi”nden bile silen işgalci karşısında zillet ve boyun eğmişlik sergilerken; Yahudilerin toprakları gasp etmesine, evleri yıkmasına ve Filistin halkını tehcir etmesine seyirci kalmaktadır. Hatta bununla da yetinmeyip işgalcinin suçlarına ortak olmakta; insanların rızıklarına göz dikerek onları darlıkla terbiye etmeye çalışmaktadır. Diğer yandan “şer’î” yaftalı kadılarıyla da Batılı (Epsteinvari) yasaları yürürlüğe koymaktadır.

Bu son cinayet, Filistin Yönetimi’nin halkına karşı işlediği suçlarda artık sınır tanımayacağını göstermiştir. Bu yapı, mübarek toprakları parça parça terk ettikten, Yahudi Varlığı ile güvenlik koordinasyonu (ihaneti) yürüttükten, kadına ve aileye dair yasalarıyla dinin haramlarını çiğnedikten ve müfredattan İslam’a dair ne varsa sildikten sonra; şimdi de çocukların kanını akıtarak Yahudilerin bölgedeki “yıkıcı eli” olmaya hazır olduğunu kanıtlamıştır. Filistin Yönetimi ve emniyet birimleri, müminlere karşı besledikleri kinle artık halkına tıpkı Yahudiler gibi düşman kesilmiştir.

Yahudilerin Filistin halkına karşı işlediği suçlar yetmiyormuş gibi, şimdi de bu yönetimin paralı askerleri ve elebaşlarının işlediği suçlar eklenmiştir. Halkın boğazını sıkan Filistin Yönetimi, onları yok oluş ya da göç arasında tercihe zorlamaktadır!

Bizler daha önce yönetimin, halkın malını ve canını mubah sayan bozgunculara ortak olduğunu, Yahudi’ye zarar veren herkesin peşine düşerken bozgunculara dokunmadığını söylüyorduk. Ancak bugün durum bu sınırı da aşmıştır; yönetim bizzat kendisi gün ortasında, arsızca ve “soruşturma açıldı” yalanlarının arkasına saklanarak yol kesicilik yapmaya başlamıştır. Bu, Allah’ın sınırlarını ve haramlarını çiğnemeyi adet edinmiş, Yahudiler tarafından aşağılandıkça hırsını Allah’ın kullarından çıkaran bir yapının gerçek suretidir. Sanki Amerika ve Yahudi varlığına; “Ne tür cürüm işlersek işleyelim bizi koltuğumuzda tutun ki Yahudilerin cinayet şebekesinin aleni bir parçası olmaya devam edelim” demektedirler.

Filistin halkının üzerindeki bela her geçen gün ağırlaşmakta, kuşatma ve çember her geçen gün daralmaktadır. Ramazan ayına girmeye hazırlanırken ve sabır ayında sabra sarılırken şöyle dua etmektedirler:

اسْتَعِينُوا بِاللهِ وَاصْبِرُوا إِنَّ الْأَرْضَ لِلَّهِ يُورِثُهَا مَنْ يَشَاءُ مِنْ عِبَادِهِ وَالْعَاقِبَةُ لِلْمُتَّقِينَ“Allah’tan yardım isteyin ve sabredin. Şüphesiz ki yeryüzü Allah’ındır. Kullarından dilediğini ona vâris kılar. Sonuç sakınanlarındır.” [Araf 128]

Ancak bu sabır, kardeşlerinin düşman tarafından en ağır işkencelere maruz kaldığını ve yakınları tarafından düşmanca katledildiğini gören diğer Müslümanların üzerindeki vebali kaldırmaz! Bu sabır, Ramazan ayının gazveler, zaferler ve fetihler ayı olduğunu bilen bir Ümmetin boynundaki sorumluluğu gidermez.

Ramazan; düşmana karşı savaş meydanlarında sabretme ayıdır; yoksa kardeşlerinin katledilmesine, kuşatılmasına ve dehşete düşürülmesine karşı sessiz kalma ayı değildir! Filistin halkı mübarek aya yaralarını sararak, başlarında acılarıyla girerken; kardeşlerinden hala bir cihat nidası duymayacak mı? Bir fetih müjdesi ve kendilerine yapılan bu zulmün hesabını soracak bir nusret ordusu görmeyecek mi? Yahudilerin çiğnediği hürmetlerin intikamını alacak veya Otorite ve onun mücrim birimlerinin döktüğü kanların kısasını soracak bir kimseyi görmeyecekler mi?!

Devamını oku...

Hilafet, Belucistan Halkını Pakistan’daki Kardeşleriyle Bugünün Yöneticilerinin Yaptığı Gibi Zorbalık ve Baskıyla Değil İslami Akide Temelinde Gönüllü Olarak Birleştirecektir

Belucistan’da gerçekleşen son saldırılar, son on yılların en büyük, en sert ve en yaygın saldırıları arasında yer almıştır. 29 Ocak 2026’dan bu yana ayrılıkçılar, Belucistan’ın en az dokuz bölgesinde askeri kontrol noktalarını, karakolları, cezaevlerini, yerel yönetim binalarını ve bankaları hedef alan eş zamanlı saldırılar düzenlemişlerdir. Bu saldırılarda ve sonrasındaki operasyonlarda yüzlerce kişi hayatını kaybetmiştir.

Bu olayların ve misilleme operasyonlarının üzerinden yaklaşık bir hafta geçtiğine göre artık meseleyi sükûnet ve derin bir tefekkürle ele almanın vakti gelmiştir. Hizb-ut Tahrir / Pakistan Vilayeti, bu mesele hakkında tüm paydaşlara şu üç önemli noktayı arz etmek istemektedir:

Birincisi: Çoğunluk esasına dayalı demokrasi sistemi, sayısal çoğunluğa azınlık üzerinde tahakküm imkânı verdiği için, nüfus bakımından en küçük eyalet olan Belucistan onlarca yıldır ihmale maruz kalmıştır. Kasım 2025’te Pakistan hükümeti tarafından yayımlanan “Pakistan’da Eyaletlerin Kırılganlık Endeksi” başlıklı raporda, ülkenin en geri kalmış 20 bölgesinden 17’sinin yalnızca Belucistan’da bulunduğu belirtilmiştir. Bu rapor, Belucistan’ın mağduriyetlerini gidermek için büyük meblağlar harcandığı yönündeki hükümet iddialarının yalan olduğunu ortaya koymaktadır. Zira mevcut paralar ya siyasi sadakatleri satın almak için harcanmakta ya da küçük bir seçkin zümrenin yolsuzlukları tarafından yutulmaktadır.

Oysa Belucistan; altın, gümüş, bakır, petrol, gaz ve su gibi zengin yer altı ve yer üstü kaynaklarına sahiptir. Ancak İslam Şeriatı’nın hükümlerinden uzaklaşılması sebebiyle bu kaynaklar, bir avuç seçkin azınlığa ve büyük şirketlere peşkeş çekilmektedir. İslam’a göre bu kaynaklar kamu mülkiyetidir ve tüm tebaanın hakkıdır. Bu kaynakların özelleştirme programları aracılığıyla kapitalistlere devredilmesi de, devletin bunları kendi tekelinde görmesi de caiz değildir. Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: “İnsanlar üç şeyde ortaktırlar: Su, mera ve ateş.” [Ebu Davud ve İbn Mace]

İslam, federalizm esasına değil, otoritenin birliği esasına dayanır. Federal sistemde her eyalet kendi kaynakları üzerinde mülkiyet iddia eder. Ayrılıkçı Beluçlar bu hatalı mantıktan hareketle devlete karşı silaha sarılmışlardır. Oysa şer’î hükümlere göre madenler, petrol ve gaz kaynakları, denizler, nehirler ve benzeri kaynaklar, devlet sınırları içindeki hangi bölgede bulunursa bulunsun, bütün devlet tebaasının ortak mülkiyetidir ve herkes bunlardan eşit şekilde yararlanma hakkına sahiptir.

Bu esasa göre Hayber Pahtunhva, Pencap, Sind ve Belucistan’daki kamu mülkiyetleri Belucistan halkına ait olduğu gibi; Belucistan’daki kamu mülkiyetleri de diğer tüm tebaaya aittir. Bu adaletli nizam sayesinde İslam, tüm bölgelerde dengeli bir kalkınmayı garanti edecek ve mahrumiyet hissini ortadan kaldıracaktır. İslam’ın hükümlerinden uzaklaşılması sebebiyle Belucistan, ayrılıkçıların ve onların arkasındaki kâfir sömürgeci güçlerin hedefi haline gelmiştir.

İkincisi: Beluç milliyetçiliği, Pakistan milliyetçiliği ile mağlup edilemez. Zira milliyetçiliğin her türü bir asabiyedir ve Müslüman Beluçları, hatta bütün dünya Müslümanlarını sadece İslâm akidesi birleştirebilir. Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem ırksal, kabilesel ve dilsel asabiyetler içinde boğulmuş Kureyş ve diğer Arap kabilelerini İslâm akidesi temelinde birleştirmiştir. Hilafet de asırlarca farklı halkları aynı potada eritmiştir.

Mevcut laik yöneticiler, halkı İslam temelinde birleştirmek yerine Batı icadı milliyetçiliğe sarılmış, başarısız olduklarında ise zorbalık, faili meçhul kayıplar ve işkence gibi “polis devleti” yöntemlerine başvurmuşlardır. Bu zulümler de Belucistan halkını devletten daha da soğutarak ayrılıkçıların kucağına itmiştir. Zorla kaybetmeler, kaçırmalar, siyasetçilerin hapsedilmesi, protestoculara yönelik şiddetli saldırılar ve Beluç siyasi aktivistlere yönelik baskı kampanyaları, Belucistan halkını devletten uzaklaştırmış ve nefret ettirmiştir.

Eğer devlet şer’i bir siyasi bilinçle hareket etseydi, Beluc ayrılıkçıları genel halktan izole etmeye çalışırdı. Ancak devletin davranışlarından dolayı mahrumiyet ve hoşnutsuzluk hisseden Belucistan’daki sıradan Müslümanlara bile “polis devleti” politikası uygulanması, onları ayrılıkçıların saflarına itmiş ve ayrılıkçı propagandanın başarılı olmasına zemin hazırlamıştır. Böylece yöneticiler, sorunu çözmek yerine daha da karmaşık hale getirmişlerdir.

Coğrafi vatanperverlik bağı son derece zayıf bir bağdır; geçici bir duygudur. Çoğu zaman tehlike anında ortaya çıkar. Milliyet bağı ise insanlar arasında hâkimiyet mücadelesini körükleyen duygusal bir bağdır. Devletin Beluç siyasi aktivistlere adaletsiz davranması şeran haramdır. Halife, Müslümanların işlerini gütmekten sorumludur. Şeriat hükümlerini siyasî bilinçle uygular, hikmetle, şefkatle ve sabırla tebaanın sadakatini kazanmaya çalışır. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

مُّحَمَّدٌ رَّسُولُ اللهِ وَالَّذِينَ مَعَهُ أَشِدَّاءُ عَلَى الْكُفَّارِ رُحَمَاءُ بَيْنَهُمْ“Muhammed Allah’ın elçisidir. Onun beraberinde bulunanlar, inkarcılara karşı sert, birbirlerine merhametlidirler.” [Fetih 29] Mevcut laik siyasi ve askeri liderliğin politikaları ise, gerçekte Belucistan’daki durumu günden güne daha da tehlikeli hale getirmektedir.

Üçüncüsü: Müslüman topraklarını parçalamak kesinlikle haramdır; Allah’a, Rasûlü’ne ve müminlere ihanet sayılır. Beluç milliyetçiliği İslam akidesine aykırı olduğu gibi, diğer etnik kökenlerden olan Müslümanların vahşice öldürülmesi veya bir bölgenin sadece belirli bir ırka tahsis edilmesi de İslam’ın asla kabul etmeyeceği bir zulümdür. Belucistan’daki Müslümanların devletin zulmüne ve baskıcı politikalarına karşı duydukları öfke anlaşılabilir bir durumdur; ancak bu durum, Belucistan halkının İslam’ın hükümlerinden yüz çevirip Beluç milliyetçiliği çağrılarına icabet etmesini meşrulaştırmaz. Bir Beluç Müslüman’ın, haram olan milliyetçilik adına kendisini diğer Müslümanlardan üstün görmesi veya başkalarına aşağılayıcı bir gözle bakması caiz değildir.

Yöneticinin zulmü, Müslümanların daha da parçalanmalarına, zayıflıklarına zayıflık katmalarına ve kâfirler için kolay bir lokma haline gelmelerine izin vermez. Aksine zalim yöneticiye engel olmaları, iyiliği emredip kötülükten sakındırmaları ve eziyetle karşılaşsalar bile hakkı söylemeleri farzdır.

Beluç Müslümanları izzet ve şeref sahibidirler; Belucistan’daki Müslümanlar, İslam akidesinin sancaktarlarıdır; Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in pislik olarak nitelendirdiği cahiliye davasının peşinden gitmek onlara yakışmaz. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنَّا خَلَقْنَاكُمْ مِنْ ذَكَرٍ وَأُنْثَى وَجَعَلْنَاكُمْ شُعُوباً وَقَبَائِلَ لِتَعَارَفُوا إِنَّ أَكْرَمَكُمْ عِنْدَ اللَّهِ أَتْقَاكُمْ إِنَّ اللَّهَ عَلِيمٌ خَبِي“Ey insanlar! Doğrusu Biz sizleri bir erkekle bir dişiden yarattık. Sizi milletler ve kabileler haline koyduk ki birbirinizi kolayca tanıyasınız. Şüphesiz, Allah katında en değerliniz, O’na karşı gelmekten en çok sakınanızdır. Allah bilendir, haberdardır.” [Hucurat 13] Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem de şöyle buyurmuştur:

مَنْ قَاتَلَ تَحْتَ رَايَةٍ عِمِّيَّةٍ، يَدْعُو إِلَى عَصَبِيَّةٍ، أَوْ يَغْضَبُ لِعَصَبِيَّةٍ، فَقِتْلَتُهُ جَاهِلِيَّةٌ“Kim de körükörüne çekilmiş cahillik bayrağı altında savaşır, asabiyet (ırkçılık) için gadablanır veya asabiyete çağırır veya asabiyete yardım eder, bu esnada da öldürülürse bu ölüm de cahiliye ölümüdür.” [Müslim]

Ey Belucistan’daki Müslümanlar! Şer’i haklarınız için İslam sancağı altında birleşin. Bu zalim yöneticilerin hükmüne son vermek için Nübüvvet metodu üzere Hilafet’i kurma yolunda Hizb-ut Tahrir’e yardım verin. Bilin ki Belucistan’daki durum, Hilafet Devleti’ni yeniden kurmamız gerektiğini göstermektedir. Hilafet, Belucistan meselesini ve diğer tüm meseleleri çözecek, tüm ümmeti birleştirecek ve hakları sahiplerine iade edecek, sadece bölgesel milliyetçiliği kaldırmakla kalmayacak, Müslümanları birleştirmek için yapay uluslararası ulusal sınırları da yerle bir edecektir. Bilin ki sömürgeci kafirler, önce Arap ile Türk’ü birbirinden koparan bu milliyetçilik kanseriyle ümmeti parçalamışlar, Balkanları ümmetin bedeninden koparmışlar, sonra da İslâm ülkelerini param parça etmişlerdir. Afgan ve Pakistan milliyetçiliği, iki kardeşi birbirinden koparan ve yöneticilerin hala ateşini körüklediği bir fitne değil midir? İslâm akidesi üzerine kurulacak ikinci Raşidi Hilâfet ümmetin birliğini yeniden tesis edecek ve devletin bütün tebaasına eşit haklar verecektir.

Devamını oku...

Siyasilerin Açıklamaları İnternet Üzerindeki Ayrımcılığın Artmasına Katkıda Bulunuyor

11 Şubat 2026 Çarşamba günü, çeşitli medya kuruluşları Hükümet Ayrımcılık ve Irkçılıkla Mücadele Komisyonu’nun raporunu yayınladı. Bu sonuçlar, internet ortamındaki ayrımcılık ve ırkçılığın, siyasetçilerin yaptığı olumsuz açıklamalardan açık biçimde etkilendiğini gösteriyor. Komisyon, sonuçlarını Amsterdam Üniversitesi tarafından yürütülen; 2014-2024 yılları arasında Hollanda Temsilciler Meclisi’ndeki on binlerce açıklamanın ve bunların internetteki tepkilere etkisinin analiz edildiği bir araştırmaya dayandırdı.

Araştırma, Parlamentodan çıkan kutuplaştırıcı söylemin, internetteki tartışmaların doğasını doğrudan şekillendirdiğini ortaya koyuyor. Siyasi arenada kullanılan çerçeveler ve terimler, sosyal medyada ve kamusal tartışmalarda da benimseniyor. Özellikle son on yılda Müslümanlara ve diğer etnik gruplara yönelik ayrımcı ifadelerde ciddi bir artış yaşanmıştır. Haber kanallarının da bu söylemleri yeniden piyasaya sürerek ve onlara meşruiyet kazandırarak büyüteç rolü oynadığı görülüyor.

Ortaya çıkan tablo münferit bir hadise değil, tekrarlanan yapısal bir örüntüdür. Hizb-ut Tahrir, yıllardır siyasi kurumların ve medyanın, İslam’ı ve Müslüman topluluğu bir sorun olarak tasvir etmede oynadığı role dikkat çekmektedir. Bu araştırma, Müslümanların uzun zamandır tecrübe ettiği gerçeği rakamlarla teyit etmektedir: Düşmanlık kendiliğinden oluşmaz; fikrî olarak inşa edilir.

Özgürlük Partisi (PVV) ve benzer yönelimli partilerin açıklamaları İslam düşmanı söyleme açıkça katkıda bulunsa da, sorun sadece bu partilerle sınırlı değildir. Daha geniş anlamda laik çerçeve içerisindeki siyasal tartışma zemini, Müslümanları yapısal olarak savunma pozisyonuna itmektedir. Müslümanlar sürekli olarak bir entegrasyon sorunu, bir güvenlik riski veya kültürel sapma olarak resmedilmektedir. Böylece Müslüman kimliği, ancak hâkim liberal-normatif çerçeveye uyum sağladığı ölçüde tolere edilen problemli bir kimliğe indirgenmektedir.

Siyasiler toplumsal gerilimleri “entegrasyonun başarısızlığı” olarak tasvir ederken, aslında bizzat kendi söylemleri bu gerilimleri beslemektedir. Sorumluluk Müslüman topluluk üzerine atılsa da aslında temel neden laik sistemin bünyesinde saklıdır.

Bu gerilimler, İslami ölçü ve değerlere bağlılıktan değil, aksine seküler değerlerin düşünce ve eylemde hakim olduğu homojen bir toplum modeli dayatmasından kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla yapısal sorun Müslüman topluluklarda değil, ideolojik temele dayalı alternatif bir dünya görüşünü kuşatmakta özsel bir acziyet sergileyen sistemin kendisindedir.

Devamını oku...

Amerika’nın “Hindistan-Bangladeş İlişkilerini Acilen Yeniden Düzenleme” Arzusu, Temmuz Ayaklanması’ndaki Halkın Beklentilerine Karşı Kurulan Komplonun Somut Bir Tezahürüdür

İngiliz haber ajansı Reuters’e verdiği röportajda ABD Büyükelçisi Christensen, Trump yönetiminin Bangladeş ile Hindistan arasında iyi ilişkiler görmek istediğini ifade etti. Büyükelçi, bu açıklamasıyla Amerika’nın bu ülke halkının tikel beklentileriyle taban tabana zıt olan duruşunu net bir şekilde ortaya koymuş oldu. Hindistan’ın Bangladeş’te süregelen siyasi değişimlerden dolayı endişe duyduğu bir dönemde, ABD’li büyükelçi; Amerika’nın Hindistan’a verdiği desteğin ve yardımın süreceği konusunda Hindistan’a güvence verdi. Oysa Temmuz Ayaklanması’nın temel taleplerinden biri Hindistan hegemonyasından kurtulmaktı ve en belirgin sloganlarından biri de şuydu: “Delhi mi Dakka mı? Dakka, Dakka!”

ABD Büyükelçisi yaptığı bu açıklamayla, Amerika ile Hindistan’ın bu bölgedeki stratejik ortaklığının amacının, Çin’i çevrelemek ve Hilafet’in kurulmasını engellemek olduğunu açık ve net bir biçimde teyit etmiş oldu. Hizb-ut Tahrir olarak biz, ABD ve Hindistan’ın kendi stratejileri için Bangladeş’i bir yakıt olarak kullanmaya çalıştıkları konusunda uyarılarda bulunduk. Şüphesiz ABD Büyükelçisi’nin bu tür açıklamaları, ülkenin egemenliğine yapılmış küstahça ve açıkça bir müdahaledir. Geçici hükümet buna şiddetle itiraz etmelidir. Ülkedeki tüm samimi siyasi güçler de Amerika’nın ve onun bölgesel ajanı Hindistan’ın aşağılık çıkarlarına karşı birleşmeli ve halkın huzurunda duruşlarını net bir şekilde ortaya koymalıdırlar. Aksi takdirde kitlelerden soyutlanmış olacaklardır; ayrıca kaçan Hasina’nın adımlarını takip etmekten de sakınmalıdırlar.

Ey bilinç sahibi insanlar! Hindistan’ın saldırganlığına karşı Amerika’yı bir müttefik olarak kabul etme fikrini pazarlayanlara karşı sizi uyarıyor ve ABD’nin, bölgesel vekili olan Hindistan’ın konumunu güçlendirmeye çalıştığını vurguluyoruz. ABD, Hindistan’ı Hint-Pasifik bölgesindeki dörtlü askeri ittifaka (QUAD) dahil etmiştir. Dolayısıyla Hindistan’ın saldırganlığına karşı Amerika’yı müttefik olarak pazarlayanlar halkı aldatmaktadırlar. Gerçekte ise ABD yanlısı siyasetçiler ve aydınlar, sömürgeci güç ABD’nin varlığını ve bu bölgedeki jeopolitik stratejisini meşrulaştırmak için halkın Hindistan karşıtı duygularını istismar etmektedirler.

Bangladeş, nüfus bakımından dünyanın en büyük sekizinci ülkesidir ve halkının çoğunluğu gençlerden oluşmaktadır. Halkın enerjisi, ülkenin stratejik konumu ve doğal kaynakları, yatırıma dönüştürülerek ekonomik ve askerî açıdan lider bir güç haline gelmemiz mümkündür. Bunun için sadece siyasi iradeye ihtiyaç vardır. Ülkenin bu arzusunu gerçekleştirmek için, ülke evlatları Nübüvvet Minhacı üzere Hilafet’i kurmak için Hizb-ut Tahrir liderliği altında birleşmelidir. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurdu:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا الْكَافِرِينَ أَوْلِيَاءَ مِنْ دُونِ الْمُؤْمِنِينَ أَتُرِيدُونَ أَنْ تَجْعَلُوا لِلَّهِ عَلَيْكُمْ سُلْطَاناً مُبِيناً“Ey iman edenler! Müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinmeyin; (bunu yaparak) Allah’a, aleyhinizde apaçık bir delil mi vermek istiyorsunuz?” [Nisa 144]

Devamını oku...

Türkiye Vilayeti: Gündem Değerlendirme Toplantısı 17/02/2026

  • Kategori Türkiye
  •   |  
Hizb-ut Tahrir Türkiye Vilayeti:
Gündem Değerlendirme Toplantısı 17/02/2026
 

Hizb-ut Tahrir Türkiye Vilayeti Medya Bürosu Başkanı Sayın Mahmut Kar, gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

- Ramazan Ümmet Olma Zamanı
#ÜmmetOlmaZamanı

H. 29 Şaban 1447 - M. 17 Şubat 2026

turkiye vilayeti

İlgili Bağlantılar:

Devamını oku...

Keşmir Dayanışma Günü Konuşması

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Keşmir Dayanışma Günü Konuşması

Keşmir'deki Müslüman kardeşlerimizle gerçek dayanışma, Pakistan'ın vizyonsuz yöneticilerinin her yıl Keşmir Dayanışma Günü'nü anmak için yaptığı alışılmış içi boş tekrar edip durdukları açıklamalarda değil, cesur silahlı kuvvetlerimizin Srinagar'ı özgürleştirmek için seferber edilmesinde yatmaktadır! Zira bu yöneticiler, BM Güvenlik Konseyi kararlarına atıfta bulunarak, sözde uluslararası topluma, işgal altındaki Keşmir'de Hindistan'ın artan ihlallerine dikkat çekmeleri çağrısında bulunuyorlar! Ayrıca yöneticiler, Trump'ı hoşnut etmekle ve Gazze'ye ihanet etmekle meşgul olurlarken, Hindistan ise işgal altında olan Keşmir üzerindeki kontrolünü sıkılaştırmakta, Pakistan'a su akışını engellemekte, Müslümanlar arasındaki fitneyi desteklemekte ve özgürleşen Azad Keşmir'e saldırıp onu ilhak etmekle tehdit etmektedir.

Asim/Şehbaz rejimi, 2025 yılının Mayıs ayında dört gün süren savaş sırasında cesur silahlı kuvvetlerimizin Hindistan'ın Pakistan'a yönelik saldırısını ezip geçtiği gün, işgal altındaki Keşmir'i Hindistan'dan kurtarma fırsatını kaçırmıştır.

Bizim üzerimize düşen, ajan yöneticilerin konuşmalarını ve çözümlerini reddedip Keşmir'i kurtarmak için şiddetle silahlı kuvvetlerimizin seferber edilmesini talep etmemizdir; zira bu, bölgedeki Hindu hegemonyasına öldürücü bir darbe indirecektir.

Bu yüzden hepimizin, tüm İslam ümmetini birleştirecek ve işgal altındaki topraklarının her bir karışını kurtaracak olan Raşidi Hilafeti yeniden kurmak için ciddiyetle çalışmamız gerekir. Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنْ تَنْصُرُوا اللَّهَ يَنْصُرْكُمْ وَيُثَبِّتْ أَقْدَامَكُمْEy iman edenler! Eğer siz Allah’ın dinine yardım ederseniz Allah da size yardım eder ve ayaklarınızı sabit kılar.” [Muhammed 7]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Muhammed Selçuk – Pakistan

Devamını oku...

Râye ve Livâ'dan Bahseden Hadisler

(Hizb-ut Tahrir Emiri Celil Âlim Ata İbn Halil Ebu Raşta Tarafından Facebook Sayfası Takipçilerinin “Fıkhî” Sorularına Verilen Cevaplar Silsilesi)

Soru - Cevap

Râye ve Livâ'dan Bahseden Hadisler

Mefahim İslamiye’ye

Soru:  

Esselamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berekâtuh. Nasılsınız Şeyhimiz?

Şeyhimiz, bir sorum olacak:

Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in Râye’sinden bahseden hadisler kaç tanedir ve bunların sıhhatinin boyutu nedir?

İzninizle, bir rivayet aktardığınızda, senedinin sıhhatini belirtebilir misiniz.  

Cevap:

Ve Aleykumselam ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

Râye ve Livâ ile üzerlerinde yazılı olanlara gelince; kitaplarımızda ve özellikle de (Cihazlar kitabının 260. sayfasında) aşağıdaki şekilde geçmektedir:

[Devlet’in Livâları ve Râyeleri olur. Bu, Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in el-Medînet-ul Munevvera’da kurduğu İlk İslami Devlet’te olanlardan aşağıdaki gibi istinbat edilmiştir:

1- Hem (اللواء (Livâ’ hem de (الراية (Râye, luğatte (العلم) “alem” olarak geçer. “Kamus-ul Muhît”in (رَوِيَ) maddesinde şöyle geçti: “...Râye alemdir ve çoğulu (رايات (Râyâttır.” (ألوية) maddesinde ise şöyle geçti: “...Livâ’ alemdir ve çoğulu (ألوية) Elviye’dir.”

Sonra Şâri’ (Şeriat Koyucu) bunların her birine kullanıldığı yere göre Şer’î bir mana verdi. Şöyle ki;

- Livâ’ beyazdır ve üzerinde siyah hat ile ( محمد هللا إال إله ال هللا رسول) yazılıdır. Ordunun Emirine veya Ordunun Komutanına bağlanır. Bu, onun yeri için bir alamettir. Her nereye yerleşirse yerleşsin, bu (livâ’) o yere eşlik eder.Livâ’nın Ordunun emirine bağlanmasının delili şudur: أن النبي صلى هللا عليه وسلم دخل مكة يوم الفتح ولواؤه أبيضNebi SallAllahu Aleyhi ve Sellem fetih günü Mekke’ye beyaz bir livâ ile girdi.” [İbn-i Mâce Câbir’den rivayet etti.] Nesâi Enes’ten şöyle rivayet etti: أَنَّهُ صلى الله عليه وسلم حِينَ أَمَّرَ أُسَامَةَ بْنَ زَيْدٍ عَلَى الْجَيْشِ لِيَغْزُوَ الرُّومَ عَقَدَ لِوَاءَهُ بِيَدِهِNebi SallAllahu Aleyhi ve Sellem Usâme ibn-u Zeyd’i Rumlar ile savaşacak olan orduya komuta etmesi için tayin ettiğinde, onun livâ’sını kendi eliyle bağladı.

- Râye siyahtır ve üzerinde beyaz hat ile (لا إله إلا الله محمد رسول الله) yazılıdır. (Tabur, tümen ve ordunun diğer birimlerigibi) ordu birliklerinin komutanları ile beraber bulunur. Bunun delîli, Nebi SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Hayber’de Ordu’nun komutanı iken söylediği şu kavlidir: لَأُعْطِيَنَّ الرَّايَةَ غَداً رَجُلاً يُحِبُّ اللهَ وَرَسُولَهُ، وَيُحِبَّهُ اللهُ وَرَسُولُهُ، فَأْعْطَاهَا عَلِيّاًYarın Râyeyi Allah ve Rasulü’nü seven ve Allah ve Rasulü’nün de kendisini sevdiği bir adama vereceğim. Böylece onu Ali’ye verdi.” [Müttefekun Aleyh] O zaman Ali’ye KerramAllahu Vechehu Orduda bir taburun veya tümenin komutanı olarak itibar ediliyordu. Keza el-Harîs ibn-u Hassan el-Bekrî’nin hadisinde şöyle geçti: قدمنا المدينة فإذا صلى هللا عليه وسلم على المنبر وبلل قائم بين يديه متقلد ُت ما هذه السيف بين يدي الرسول صلى هللا عليه وسلم، وإذا اريات سود فسأل الرايات فقالوا عمرو ب ن العاص قدم من غزاةMedine’ye geldiğimizde Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’i minber üzerinde ve Bilâl’i de Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in karşısında kılıcı kendi önünde tuttuğunu ve siyah Râyelerin dalgalandığını gördük. Böylece bu Râyelerin ne olduğunu sordum. Dediler ki, Amr-u ibn-ul Âss gazveden döndü.” Dolayısıyla (فَإِذَا رَايَاتٌ سُودٌ) “siyah Râyeler gördük” demek, “Ordu’da birçok Râyeler bulunuyordu” demektir. O zaman Ordu’nun komutanı tek kişiydi ve o Amr-u ibn-ul Âss idi. Bu demektir ki taburların ve birliklerin komutanlarının yanında Râyeler vardı…]

2- Yukarıda geçenlere, Taberâni’nin el-Mu'cemu'l-Evsat’ta (1/223) rivayet ettiği bir hadis ekliyorum:

[224- Ahmed bin Rüşdin bize rivayet etti ve şöyle dedi: Abdulgaffâr bin Davud Ebu Salih el-Harrani bize rivayet etti ve şöyle dedi:  Hayyan bin Ubeydullah bize rivayet etti ve şöyle dedi: Ebû Miclez Lâhiḳ bin Humeyd bize, İbn Abbas’ın şöyle dediğini rivayet etti: كَانَتْ رَايَةُ رَسُولِ اللهِ صلى الله عليه وسلم سَوْدَاءَ وَلِوَاؤُهُ أَبْيَضُ، مَكْتُوبٌ عَلَيْهِ: لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِAllah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in Râye’si siyah ve Livâ’sı beyaz olup üzerinde (لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ) yazılıdır.” Bu hadis İbn Abbas'tan sadece bu senetle rivayet edilmiş olup Hayyan bin Ubeydullah bu rivayette tek kalmıştır… Hayyan’ı İbn Hıbban Sikat’ta (6/230) zikretmiş ve Ebu Hatim de Cerh ve Ta’dil’de onun hakkında şöyle demiştir: (O, güvenilirdir).]

Râye ve Livâ meşhur bir mesele olup Râye, İslam'ın ilk döneminde Müslümanları gölgelendiriyordu ve daha fazla açıklamaya gerek yoktur.

Umarım bu kadarı yeterli olmuştur. En iyi bilen ve hüküm veren Allah’tır.

Vesselamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

Kardeşiniz

Ata İbn Halil Ebu Raşta

H. 28 Şaban 1447

M. 16/02/2026

Cevaba, Emir’in (Allah onu korusun) web sitesinden bağlanabilirsiniz:

https://www.facebook.com/AtaAboAlrashtah/posts/122123251485129051

Devamını oku...

Batı Şeria ve Yahudi Varlığının Planı!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Batı Şeria ve Yahudi Varlığının Planı!

Haber:

Yedioth Ahronoth gazetesine bağlı Ynet internet sitesine göre Yahudi hükümeti Pazar günü, 1967'den bu yana ilk kez Batı Şeria'da arazi kayıt sürecini başlatma önerisini onayladı.

Öneri, Adalet Bakanı Yariv Levin, Maliye Bakanı Smotrich ve Savaş Bakanı Katz tarafından sunulmuş olup Batı Şeria arazilerinde yeniden yerleşime izin verecektir. (Şarkul Avsat)

Yorum:

Birincisi: Filistin Kurtuluş Örgütü liderliği ile Yahudi varlığı arasında imzalanan ve 1993 Oslo Anlaşması olarak bilinen İlkeler Bildirgesi Anlaşması, Filistin topraklarını, (A, B, C) olmak üzere üç bölgeye ayırmıştır.Bu anlaşma geçici nitelikteydi ve (Kudüs, mülteciler ve geri dönüş hakkı, devlet ve sömürgeler) gibi askıda olan egemenlik sorunlarının beş yıl içinde nihai olarak çözülmesine yol açması bekleniyordu.

Filistin'in tamamını ele geçirme planı, dahası Arap ülkelerini de kapsayacak şekilde genişleme hayali, emri vakiyi dayatma, şartları istismar etme ve aşamalı politika gibi yöntemlere dayanan eski bir plandır.Yerleşim yerlerinin ilhakına ilişkin siyasi söylem son yıllarda aleni bir şekilde gündeme gelmeye başlamıştır:

  • 2010 yılında: Knesset'te, Batı Şeria'daki yerleşim yerlerinin Yahudi varlığına ait topraklar olarak ilhak edilmesini öngören bir yasa tasarısı sunuldu.
  • 2013 yılında: Naftali Bennett, yerleşimin genişlemesi konulu bir konferansta Batı Şeria'nın bazı bölgelerinin ilhak edilmesi çağrısında bulunarak, varlığının C bölgesinin kendi parçası olması için mümkün olan her şeyi yapacağını vurgulamıştı.
  • 2014 yılında: O dönemde Knesset Dış İlişkiler ve Güvenlik Komitesi Başkanı olan Ze'ev Elkin, Batı Şeria'nın bazı kısımlarının kademeli olarak ilhakının kaçınılmaz olduğunu belirtmişti. Nitekim aynı yılın Kasım ayında, örtülü ve dolaylı bir ilhak sürecinde Yahudi varlığının tüzel kişiliği yasasının yerleşim yerlerine de uygulanacağı ilan edilmişti.

İlhakla ilgili siyasi ve partizan hareketler devam etmiş olup bunların öne çıkanları şunlardır:

  • Likud Partisi:31 Aralık 2018'de partinin merkez komitesi, Yahudi varlığının devlet başkanı Reuven Rivlin'in Batı Şeria'nın tamamı üzerinde egemenlik kurulması olasılığını inceleme talebinin ardından, partinin Knesset üyelerini Batı Şeria'yı ilhak edecek bir yasa teklif etmeye teşvik edecek bir karar tasarısını oylamıştı.
  • Binyamin Netanyahu:Hebron ve Ma'ale Adumim yerleşim yerlerinin ilhakına ilişkin açıklamalarını yineledi.Yüzyılın Anlaşması bağlamında, Batı Şeria topraklarını sonsuza dek kendi varlığının bir parçası haline getirmek için ilhak adımlarının Amerika ile koordineli olarak yürütüldüğünü vurguladı.
  • Amerika'nın tutumu: Trump daha önce, Yahudi varlığını coğrafi olarak çok küçük bir ülke olarak tanımlamış ve onun coğrafi olarak genişlemesini destekleyen bir açıklamasında onu bir kalemin ucuna benzetmişti.

İkincisi: Müslüman ülkelerdeki mevcut rejimlerin, Dayton Otoritesi ile birlikte izledikleri yol, ister sözde hareket savaşları yoluyla olsun, isterse de yalnızca büyük güçlerin çıkarlarına hizmet eden uluslararası yasaların müzakeresi ve tanınması yoluyla olsun, kaçınılmaz olarak ihanete ve Filistin'in Yahudi varlığına teslim edilmesine yol açan bir yoldur.

Bu rejimler komplonun bir parçası olup kınama açıklamaları yalnızca kamuoyunu yanıltmak içindir; oysa onlar, Camp David, Wadi Araba ve Oslo anlaşmalarından bu yana taviz verme yolunda ilerlemeye devam ederek İbrahim Anlaşmalarına kadar ulaşmışlardır.

Bizler sabit olan gerçekleri teyit ediyoruz ki onlar şunlardır:

1- Müminlerin emiri Ömer Faruk tarafından fethedilen ve 200 yılı aşkın bir işgalin ardından Selahaddin Eyyubi tarafından kurtarılan Filistin toprağı, İslami topraktır.

2- İster başkan, ister emir, isterse grup olsun hiç kimsenin, acizlik veya uluslararası koşullar bahanesiyle Filistin'in herhangi bir paçasından vazgeçmesi caiz değildir; zira burası, bireylerin değil, ümmetin mülküdür.

3- İşgal altındaki tüm İslam ülkelerini kurtarmak İslam ümmetinin üzerine vaciptir. Bu rejimler, gölgelerini temsil eden Yahudi varlığını kabul etmiş ve korumuş olan rejimler olduğundan dolayı, bu varlığı ortadan kaldırmanın yolu bu rejimleri ortadan kaldırmaktır; çünkü asıl ortadan kalkarsa, gölge de ortadan kalkar.

Sonuç olarak: Filistin davası o hainlerden daha büyüktür; bu yüzden ajan rejimlere değil, aksine alemlerin Rabbine bağlılık yemini etmiş mümin bir ordunun eliyle İslam yurduna geri döneceği kesindir.

Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: لا تَقُومُ السَّاعَةُ حَتَّى يُقَاتِلَ الْمُسْلِمُونَ الْيَهُودَ، فَيَقْتُلُهُمُ الْمُسْلِمُونَ حَتَّى يَخْتَبِئَ الْيَهُودِيُّ مِنْ وَرَاءِ الْحَجَرِ وَالشَّجَرِ، فَيَقُولُ الْحَجَرُ أَوِ الشَّجَرُ: يَا مُسْلِمُ يَا عَبْدَ اللَّهِ هَذَا يَهُودِيٌّ خَلْفِي فَتَعَالَ فَاقْتُلْهُ، إِلَّا الْغَرْقَدَ فَإِنَّهُ مِنْ شَجَرِ الْيَهُودِMüslümanlar Yahudilerle savaşmadıkça kıyamet kopmaz. Bu savaşta Müslümanlar Yahudileri öldürürler. Hatta bir Yahudi taşın, ağacın arkasına gizlenir. Bunun üzerine o taş, o ağaç, ey Müslüman! Ey Allah’ın kulu! İşte arkamda bir Yahudi. Gel, onu öldür, der. Yalnızca Garkad bir şey söylemez. Zira o, Yahudilerin ağaçlarındandır.

Allahu Teala'dan, İslam bayrağını yakında yüceltmesini ve Yahudi varlığını ve onun arkasında duran Batı'yı ve utanç verici rejimleri ortadan kaldıracak olan Hilafet Devleti'nin geri dönüşü için ümmete yardım etmesini diliyoruz.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan

Nadir Abdulhakim

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER