Pazartesi, 04 Şevval 1447 | 2026/03/23
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Ya Tarihi İttifakların Dağıtılması Ya Da Yeniden Formüle Edilmesi

Haber-Yorum

Ya Tarihi İttifakların Dağıtılması Ya Da Yeniden Formüle Edilmesi

 

Haber:

ABD Başkanı Trump, İran'a karşı savaşın devam etmesiyle birlikte NATO ve müttefiklerin çoğunun Hürmüz Boğazı'nın güvenliğini sağlama görevine katılmayı reddettiğini vurgulayarak, bunu büyük bir hata olarak nitelendirdi. (El Cezire Net)

Yorum:

Trump, ilk görev döneminden itibaren NATO içindeki Avrupalı müttefiklerine duyduğu hoşnutsuzluğu gizlememiş ve onları güvenlik ve savunma alanlarında Amerika’ya aşırı bağımlı olmakla suçlamıştı. İkinci görev döneminde ise, her ülkeden talep edilen mali katkı oranını gayri safi milli gelirin %2’sinden %5’e çıkarmıştır.

İran'a yönelik savaşa katılmayı reddetmeleriyle ilgili herhangi bir şikâyet, yalnızca taktiksel bir anlaşmazlık olarak değil, aksine tarihi ittifaklar yeniden tanımlanmış olsa bile, “Önce Amerika” ilkesine dayanan daha geniş bir vizyonun parçası olarak anlaşılmalıdır.

Trump'ın bakış açısına göre NATO, sadece bir güvenlik ittifakı değil, aksine dengesiz bir ilişkidir; zira o, Avrupa ülkelerinin özellikle Rusya karşısında tamamen ABD'nin şemsiyesine güvendiğini düşünmektedir.

Buna karşılık Avrupalılar, İran'a yönelik bir savaşın kendi çıkarlarına hizmet etmediğini, aksine ekonomik ve güvenlik istikrarlarını tehdit ettiğini düşünmektedirler.

Trump'ın bu şikayetinin amacı, Avrupa'dan tamamen vazgeçmek değil, aksine ilişkileri yeni şartlara göre yeniden formüle etmeye başlamaktır ki bu şartların başında ABD'nin yükümlülüklerinin azaltılması gelmektedir. Yani Avrupa'yı güvenlik sorumluluklarını üstlenmeye sevk etmektir. Dolayısıyla ittifakı, ortaklıktan çıkar ilişkisine, hatta bir bağımlılık ilişkisine dayalı bir ilişkiye dönüştürmektir. Bu ise Avrupa için, özellikle ABD'nin artık güvenilir bir ortak olmadığını hissederse -ki bunu son günlerde hissetmeye başlamıştır- bir tehdit teşkil etmektedir.

NATO’nun bütünlüğündeki herhangi bir zayıflama, yani Avrupa içindeki bölünmelerin daha da derinleşmesi, enerji ve politikanın baskı araçları olarak kullanılması ve Rusya’nın ABD’nin rolünden kısmen vazgeçtiğini hissetmesiyle birlikte, Rusya tarafından stratejik bir fırsat olarak değerlendirilebilir. Bu nedenle Trump'ın ortaya attığı şey, sadece NATO ile geçici bir anlaşmazlıktan ibaret değildir, aksine bizzat Batı düzenini yeniden şekillendirme projesidir.

Ancak sorun şu ki, ittifakların dağılması onları yeniden kurmaktan çok daha kolaydır; dolayısıyla bu eğilim devam ederse, sonuç Amerika’nın Avrupa’nın yükünden kurtulmasıyla değil, aksine daha da parçalanmış bir dünya, daha kırılgan bir Avrupa ve daha cüretkâr bir Rusya olabilir.

Bugün yaşanan son derece hızlı gelişmeler, açgözlü kapitalist uluslararası düzenin fiili çöküşünün başlangıcı olup artık İslam devinin ortaya çıkıp onu yeryüzünden silip süpürmesinin zamanı gelmiştir; zira onu ortadan kaldırabilecek tek ideoloji, İslam ideolojisidir.

İslam ideolojisinin uluslararası arenaya yeniden kazandırmak için çalışanlar, gerekli her şeyi hazırladılar ve İslami hayatı yeniden başlatmak ve İslam devini, dünyayı nuru ve adaleti ile aydınlatacak Raşidi Hilafet Devleti şeklinde geri getirmek için bu fırsatı değerlendirmek üzere çalışıyorlar; bu ise Allah’ın bize yönelik bir vaadidir; zira eğer biz halimizi değiştirir, dinimize sımsıkı sarılır ve dini de Allah’ın kullarını yönetmesi için hayata geçirirsek, Allah da bizim bağlılığımızdan dolayı bize yardımını vaat etmiştir. يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنْ تَنْصُرُوا اللهَ يَنْصُرْكُمْ وَيُثَبِّتْ أَقْدَامَكُمْ “Ey iman edenler! Eğer siz Allah’a (Allah’ın dinine) yardım ederseniz O da size yardım eder, ayaklarınızı sabit kılar.” [Muhammed 7]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Nebil Abdulkerim

Devamını oku...

Çağın Paradoksu

Haber-Yorum

Çağın Paradoksu

 

Haber:

ABD'nin İran'a yönelik saldırılarının ortasında, papazların Beyaz Saray'daki Amerikan Başkan Trump'ın üzerine dua ettiklerini gösteren bir video gündeme geldi. (El Cezire Net)

Yorum:

Batılın karanlığında yaşayan kâfirler, Haçlı zihniyetlerini açıkça ilan etmekten utanmak bir yana, aksine bununla övünüyorlar ve bunu siyasetlerinin bir sloganı haline getiriyorlar. Bu sadece kişisel bir ritüel değil, aksine saldırganlığı meşrulaştırmak ve Batı kamuoyunu “kutsal” Haç bayrağı altında Müslümanlara karşı seferber etmek için kullanılan siyasi ve dini bir gösteridir.

Oysa hak ehli olarak, tevhit ve nebevi sünnet ehli olarak bizler, dinimizi ortaya koyduğumuzda suçlular gibi muamele görmekteyiz; zira pek çok ülkede ezan okumamız engellenmekte, okullarda ve üniversitelerde başörtüsü yasaklanmakta, cihada çağrı yapan ya da kâfirlerle ittifakı reddedenler hapse atılıp onlara “terörist” ve “aşırıcılık” yaftaları yapıştırılmaktadır. Nitekim bu terimler kendiliğinden ortaya çıkmamıştır; aksine İslam'ın imajını çarpıtmak, ümmetin dinine olan bağlılığını zayıflatmak ve onun boyun eğmiş ve kırılmış bir durumda kalmasını sağlamak için Amerika ve onun medya ve istihbarat teşkilatları tarafından formüle edilmiştir.

Bugün, dünyanın doğusu ve batısındaki Müslümanlar acı bir zilletin ve dayanılmaz bir hakaretin baskısı altında yaşamaktadır; zira Allah'ın düşmanları tarafından yönetilen zorba rejimler, açgözlülükleri ve hırslarından dolayı halklarına felaketler yaşatmakta, onların servetlerini çalmakta, özgürlüklerini bastırmakta ve Allah'ın şeriatına dönülmesini talep eden her sesi susturmak için güvenlik güçlerini halklarının başına musallat etmektedirler. Dolayısıyla katliam, yerinden edilme, yoksulluk ve yolsuzluk her yeri sarmış durumda olup ümmet, “terörle mücadele” adı altında katledilirken, Haçlı papazlar ise en üst düzey karargahlarda kendi savaşlarını kutsamaktadırlar.

Bu ümmetin, onun izzetinin ve onurunun kurtuluşu, ancak hayatın tüm işlerinde Allahu Teala'nın şeriatını tatbik edecek, insanları kullara ibadet etmekten kurtarıp kulların Rabbine ibadet etmeye kavuşturacak, Müslümanlara heybetini geri kazandıracak, onların kanlarını, namuslarını ve mallarını koruyacak ve küfür ehlinden barış dilenmek yerine küfre hakkıyla karşı koyacak Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafet Devleti'nin kurulmasıyla mümkündür.

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Hatice Salih

Devamını oku...

“O günleri biz insanlar arasında döndürür dururuz (zaferi bazen bir topluma bazen öteki topluma nasip ederiz.)” [Âl-i İmran 140]

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

وَتِلْكَ الأيَّامُ نُدَاوِلُهَا بَيْنَ النَّاسِ

“O günleri biz insanlar arasında döndürür dururuz (zaferi bazen bir topluma bazen öteki topluma nasip ederiz.)” [Âl-i İmran 140]

Haber:

59 yıl sonra ilk kez Mescid-i Aksa'da tekbir sesi duyulmamakta, avlusunda Iydul Fıtr namazı kılınamamaktadır; dolayısıyla Mescidi-i Aksa’nın avluları boş kalırken, her zaman namaz kılanların ve murabıtların atan kalbi olan koridorları, onların dualarına, gözyaşlarına ve bitmek bilmeyen sabır öykülerine tanıklık ederken şimdi ise derin bir sessizliğe bürünmüştür.

Bu yıl, son Cuma, Kadir Gecesi ve Ramazan'ın son on günü de dahil olmak üzere günlerce süren kapatmanın ardından El-Aksa'da Iydul Fıtr namazının kılınmasına izin verilmedi; bu da Müslümanların ilk kıblesinin alanlarında ibadetlerini yerine getiremeyen Filistinlilerin kalplerinde hüzün ve kederin hakim olmasına neden oldu. (El Cezire)

Yorum:

Evet, bugün El-Aksa'nın durumu bu olup Yahudi varlığı, İslam'a ve Müslümanlara karşı savaşmak için elinden gelen her şeyi yapmaya devam etmektedir; yani Yahudi varlığı, ABD'nin desteğiyle Müslümanları öldürmekten vazgeçmiyor.

Evet, bizim durumumuz budur; bunun sebebi ise Müslümanların başındaki yöneticilerin, ya Yahudi varlığı ile normalleşerek ya da ordularının ona karşı savaşmalarını engelleyerek bu varlığı korumaları veya her iki suçu birden işlemeleridir.

Evet bu, arkasında savaşacağımız ve kendisiyle korunacağımız Halifemizin yokluğu nedeniyle yaşadığımız bir zayıflık durumudur.

Ancak Allah'a hamd olsun ki bu durum devam etmeyecektir; zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur: إِن يَمْسَسْكُمْ قَرْحٌ فَقَدْ مَسَّ الْقَوْمَ قَرْحٌ مِّثْلُهُ وَتِلْكَ الأيَّامُ نُدَاوِلُهَا بَيْنَ النَّاسِ وَلِيَعْلَمَ اللّهُ الَّذِينَ آمَنُواْ وَيَتَّخِذَ مِنكُمْ شُهَدَاء وَاللّهُ لاَ يُحِبُّ الظَّالِمِينَ “ Eğer siz (Uhud'da) bir acıya uğradınızsa, (Bedir'de de düşmanınız olan) o kavim de benzer bir acıya uğramıştır. O günleri biz insanlar arasında döndürür dururuz (zaferi bazen bir topluma bazen öteki topluma nasip ederiz.) Ta ki Allah, iman edenleri ortaya çıkarsın ve aranızdan şahitler edinsin. Allah zalimleri sevmez. ” [Al-i İmran 140]

Ancak bize düşen görev, orduları harekete geçmeye teşvik etmek, Müslümanları hain yöneticilerden kurtarmak ve bu gaspçı varlığı kökünden söküp atmak için çaba gösterip çalışmamızdır.

وَيَوْمَئِذٍ يَفْرَحُ الْمُؤْمِنُونَ * بِنَصْرِ اللهِ يَنصُرُ مَن يَشَاءُ وَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ

O gün Allah’ın zafer vermesiyle müminler sevinecektir. Allah, dilediğine yardım eder. O, mutlak güç sahibidir, çok merhametlidir.” [Rum 4-5]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Nezir İbn-i Salih – Tunus

Devamını oku...

Avrupa, İran'a Yönelik Savaşta Trump'ın Umutlarını Boşa Çıkarıyor

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

Avrupa, İran'a Yönelik Savaşta Trump'ın Umutlarını Boşa Çıkarıyor

Haber:

İspanya Dışişleri Bakanı José Manuel Albares 19/03/2026 Perşembe günü, “Avrupa Birliği'nin bizim savaşımız olmayan ve bize bildirilmeyen tek taraflı bir savaşa karşı çıkmakla yükümlü olduğunu” vurguladı ve “Çatışmanın, şu anda enerji fiyatlarındaki artıştan muzdarip olan Avrupalıları etkilediğini” belirtti.

Yorum:

Uluslararası arena, ABD ve Yahudi varlığının İran'a karşı yürüttüğü savaşa ilişkin tutumlarda net bir açılığa tanık olurken, Avrupa Birliği ülkeleri savaşa dahil olmayı şiddetle reddeden bir tutum sergilemekte ve bunun bir Avrupa savaşı olmadığını vurgulamaktadır.

Geçtiğimiz Şubat ayının sonlarında İran'a yönelik saldırının başlamasından bu yana, Avrupa Birliği'nin dışişleri sorumlusu savaşın durdurulması çağrısında bulunarak, çözümün diplomatik yolla sağlanması gerektiğini ve Avrupa'nın bölgeye askeri güç göndermeden gerginliği azaltma çabalarına katkıda bulunmaya hazır olduğunu vurgulamıştı.

Daha sonra Avrupalı liderler ABD'nin baskılarına rağmen savaşa katılmayı reddettiler ve önceliğin Orta Doğu'da yeni bir savaşa girmek değil, ekonomik istikrarı ve enerji güvenliğini korumak olduğunu vurguladılar.

Dünya petrol üretiminin %20’sinin geçtiği Hürmüz Boğazı’nın güvenliğini sağlama konusunda Trump’ın yardım talebine yanıt olarak İspanya, İngiltere ve İtalya'nın da aralarında bulunduğu birçok Avrupa ülkesi, Hürmüz Boğazı'na asker veya deniz kuvvetleri göndermeyi reddettiklerini ve siyasi çözümlerin gerekliliğini vurgulayarak çatışmanın bölgesel olarak yayılmasının tehlikelerine karşı uyarıda bulundular.

Avrupa’nın savaşa ilişkin en son tutumları arasında, İspanya Dışişleri Bakanı’nın açıklaması gelmiş ve ABD ve Yahudi varlığıyla aynı safta yer almayı reddetme konusunda ülkesinin en kararlı ve net tutumunu bir kez daha teyit etmiştir.

Avrupa'nın bu tutumu, savaşın sonuçlarına, özellikle de enerji fiyatlarındaki artışa ve yeni göç dalgalarının ortaya çıkma olasılığına yönelik Avrupa’da artan endişelerin gölgesinde gerçekleşmiştir ancak aynı zamanda bu, Amerika ile Avrupa arasındaki bölünmeyi ve Trump'ın en yakın müttefiklerini İran'a karşı savaşına katılmaya ikna edememesini yansıtmakta olup özellikle güçlerinin savaşı sonuçlandırmaya güç yetirememesi ve İran'ın bölgedeki Yahudi varlığına, Amerikan üslerine ve enerji tesislerine yönelik saldırılarının devam etmesi, Trump'ın içinde bulunduğu çıkmazını daha da derinleştirmektedir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ahmed Sa’d

Devamını oku...

Soluk İlkeler: Prabowo’nun Amerika ve Yahudilerin İran’a Karşı Savaşına Yönelik Temkinli Tutumu

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

Soluk İlkeler: Prabowo’nun Amerika ve Yahudilerin İran’a Karşı Savaşına Yönelik Temkinli Tutumu

Haber:

Endonezya Devlet Başkanı Prabowo Subianto, Amerika ve Yahudi varlığının İran’a karşı savaşında bir rasyonellik görmediğini söyledi ve bunu, İran’ın sadece hayatta kalmayı hedeflediği asimetrik bir çatışma olarak nitelendirdi. İran'ın iki kez aldatıldığını hissettikten sonra ABD ile müzakerelere güvenmediğini belirtti. Prabowo, tek başına hava saldırılarının, rastgele bombalamalar olmadan rejim değişikliğini sağlamasının pek olası olmadığı uyarısında bulundu. Endonezya, Barış Kurulu kapsamında Gazze'ye barış gücü gönderme planlarını askıya aldı. Prabowo, diplomasiye, Filistin için iki devletli çözüme ve Endonezya'nın dış politikadaki savunmacı ve tarafsız tutumuna olan desteğini yineledi. (channelnewsasia.com)

Yorum:

Prabowo’nun ABD ve Yahudi varlığının İran’a karşı yürüttüğü savaşa verdiği tepki, birçok kişinin açık bir egemenlik ihlali olarak gördüğü durumu ele almada endişe verici bir kararlılık eksikliğini yansıtmaktadır. Zira binlerce sivilin öldüğüne ve binlerce kişinin yaralandığına dair haberlere rağmen, yaptığı açıklamalarda ABD ve Yahudi varlığını doğrudan kınamamıştır.

Bu temkinli tutum, saldırıları daha açık bir şekilde kınayan Malezya ve Brunei Darussalam gibi bölgesel odakların daha kararlı tepkileriyle çelişmektedir. Bu nedenle Endonezya’nın tutumu, uluslararası standartlara bağlılığa ve ahlaki sorumluluğa ilişkin tutarlılık konusunda soru işaretleri uyandırmaktadır.

Prabowo’nun yaklaşımı, hükümetinin daha geniş jeopolitik duruşu ışığında kısmen anlaşılabilir. Zira son yıllarda Endonezya'nın, özellikle Trump dönemindeki gümrük vergisi politikalarıyla bağlantılı ekonomik baskıların ardından, Yahudi varlığına karşı daha uzlaşmacı bir tutum ve ABD’ye karşı daha temkinli bir yaklaşım benimsediği görünmektedir. Bununla birlikte bu tür bir pragmatizm, temel ilkelerden taviz vermek olarak görülebilir.

Endonezya’nın anayasal temeli, 1945 Anayasası’nın önsözünde geçtiği üzere sömürgeciliği açıkça reddetmekte ve tüm ulusların bağımsızlığını desteklediğini vurgulamaktadır. Geniş çapta saldırgan ve orantısız olarak görülen eylemlere karşı gösterilen soluk tepki, bu temel değerlerden bir sapma olarak yorumlanabilir.

Maddi hususlar bir yana -dünyanın en büyük Müslüman çoğunluklu ülkesi olarak- Endonezya, ahlaki ve sembolik bir sorumluluk üstlenmektedir. Dolayısıyla onun, sadece ulusal çıkarlarını gerçekleştirmek için değil, aynı zamanda adaleti ve ideolojik ilkelerini korumak için çalışması beklenmektedir. Zira daha güçlü ve etkili bir tutum, bu ikili rolü daha iyi yansıtacaktır.

Endonezya’daki görece özdenetim de Gazze Savaşı’ndan bu yana izlediği daha geniş bir çizgisiyle uyumludur; zira büyük ölçüde tepkiler, önemli bir stratejik etkisi olmayan diplomatik açıklamalarla sınırlı kalmıştır. Bu da Müslüman çoğunluğa sahip birçok ülkedeki daha geniş bir eğilimi yansıtmaktadır.

Sonuç olarak Amerika ve bölgedeki Yahudi varlığının kararlı politikalarını sürdürmesi, onların sadece güçlerinden değil, aksine diğer ülkelerin dağınık ve çoğu zaman olumsuz tepkilerinden kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla daha fazla birlik ve kararlılık olmadan, bu tür adımlara karşı çıkma çabalarının sınırlı kalması muhtemeldir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Abdullah Asvar

Devamını oku...

Şeriat ve Selim Akıl Hindu-Yahudi Arasındaki Şeytani İttifaka Karşı Koymanın Tek Çözümü Raşidi Hilafettir

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Şeriat ve Selim Akıl Hindu-Yahudi Arasındaki Şeytani İttifaka Karşı Koymanın Tek Çözümü Raşidi Hilafettir

25 Şubat 2026'da, Hindistan devletinin Başbakanı Narendra Modi, Yahudi varlığı parlamentosu önünde bir konuşma yaptı ve konuşmasında Yahudiler ile müşrik Hinduların Müslümanlara karşı şiddetli düşmanlığına dair Kur'an-i bir hakikati vurguladı. Zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur: لَتَجِدَنَّ أَشَدَّ النَّاسِ عَدَاوَةً لِّلَّذِينَ آمَنُواْ الْيَهُودَ وَالَّذِينَ أَشْرَكُواْ “İnsanlar içerisinde iman edenlere düşmanlık bakımından en şiddetli olarak Yahudiler ile şirk koşanları bulacaksın.” [Maide 8] Nitekim bu düşmanlık, Modi'nin konuşmasında açıkça görülmektedir.

Modi, Gazze’de soykırım suçunu işleyen terörist Yahudi varlığının yanında durmuş ve şöyle demiştir: “Hindistan, bu zamanda ve sonrasında bir kararlılık ve inançla “İsrail'in” yanında duracaktır.” Böylece Hindu devleti, Gazze'de katliamlarına devam eden ve savaşını Batı Şeria, Lübnan, Suriye, Katar, Yemen ve İran'a genişleten Yahudi varlığıyla aynı safta yer almaktadır.

Ardından Modi, aslında İslam’a, cihada ve Müslümanlara karşı savaşı için bir kılıf olan ve kendisinin “terör” olarak adlandırdığı olguya saldırdı ve şöyle dedi: “Terörizmi hiçbir şey haklı çıkaramaz; nitekim Hindistan uzun süredir terörün acısını çekmektedir; zira 26 Kasım Mumbai saldırılarını ve aralarında “İsraillilerin” de bulunduğu masum canların yitirilmesini hatırlıyoruzdur; sizin durumunuzda olduğu gibi bizim de çifte standart olmaksızın terörizme karşı taviz vermeyen sabit bir politikamız vardır.” Dolayısıyla “Terörizmle mücadele” yalanı kılıfına bürünerek Yahudiler ve Hindular Müslümanların topraklarını işgal ettiler, mücahitlerini öldürdüler, çocuklarını katlettiler, kadınlarına tecavüz ettiler ve Müslümanların dinlerine karşı savaştılar.

Daha sonra Modi, özü itibarıyla efendisi Trump’ın İslam’a karşı savaşa liderlik ettiği küresel bir çaba olan "terörle mücadele" için güçlü bir çağrıda bulundu ve şunları söyledi: “Terörle mücadele sürekli ve koordineli bir küresel çaba gerektirir.” Hanif İslam dinini, Yahudi ve Hristiyan şirkiyle eşit hale getirmeyi hedefleyen İbrahim Anlaşmalarını da ihmal etmedi ve şöyle dedi: “Yıllar önce İbrahim Anlaşmalarını imzaladığınızda, cesaretinizi ve bakış açınızın boyutunu övmüştük.”

Daha sonra genel olarak İslam ümmetine ve özel olarak da İslam ümmetinin en güçlü ordusu olan Pakistan ordusuna karşı Yahudiler ile müşrik Hindular arasındaki eski ittifaka değindi. Geçen yüzyılda Pakistan'a karşı Hindistan'a yardım eden Yahudi bir generalden bahsederek şöyle dedi: “1971'de Pakistan ile yapılan savaşta Tuğgeneral Jacob'un kahramanca katkısı geniş çapta bilinmektedir.” Yahudi varlığı ile Hindu devleti arasındaki güvenlik ilişkilerinin gücünü açıkça belirterek şöyle dedi: “Savunma ve güvenlik, ortaklığımızın bir diğer önemli temelini oluşturmaktadır; zira geçtiğimiz Kasım ayında savunma işbirliği konusunda bir mutabakat zaptı imzaladık ve bugün belirsizliklerle dolu bir dünyada, Hindistan ve "İsrail" gibi güvenilir ortaklar arasında güçlü bir savunma ortaklığı son derece önemlidir.”

İslam ümmeti gerçekten bu şerir ittifakın acısını çekmiştir; nitekim 7 Mayıs 2025'te Pakistan, bir gün önce ülkeye yönelik gerçekleştirilen bir dizi Hint saldırısının ardından Hindistan'ın hava sahasına gönderdiği Yahudi varlığı tarafından üretilmiş insansız hava araçlarını düşürmüştü. Ayrıca TV9 Hindi Hint kanalının 7 Şubat 2024 tarihli bir raporuna göre, Haydarabad şehrinde üretilen Hindistan yapımı insansız hava araçları, Yahudi varlığının ihtiyaçlarını karşılamaya katkıda bulunacaktır.

Ey İslam ümmeti ve orduları: Yöneticileriniz, Yahudiler ve müşrik Hindular arasında büyüyen şeytani ittifaka karşı koymayacaktır. Zira fikri olarak bu yöneticiler milliyetçidirler ve "vatanın inşasından" bahsettiklerinde, onların vizyonları Müslümanları parçalayan ve onları zayıflatan milliyetçilik sınırlarının ötesine geçmemektedir. Bu yüzden onlar, dünyanın en büyük devleti olmak için ulusal sınırların kaldırılmasını ve İslam ümmetinin birleşmesini gerektiren bir ümmet inşa etmeyi asla düşünmeyeceklerdir. Ayrıca siyasi olarak bu yöneticiler, Yahudi varlığının ve Hindu devletinin müttefiki olan Amerika'ya tabidirler ve onların rolü, Müslümanlar Batı'da Yahudi varlığı ve Doğu'da Hindu devleti tarafından katledilirken ümmetin ordularını dizginlemektir. O halde bu yöneticileri, İslam'a göre hükmedecek, İslam ümmetini birleştirecek ve ümmetin düşmanlarıyla savaşacak İslami bir liderlikle değiştirmemizin zarureti konusunda geriye hâlâ herhangi bir şüphe kaldı mı acaba?

Ey İslam ümmetinin ordularıSelim akıl, İslam ümmetinin birleşmesini gerektirir; bu ise şu anın talebi olduğu gibi her şeyden önce sizin için şerî bir vaciptir. Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللهِ جَمِيعاً وَلَا تَفَرَّقُوا “Hep birlikte Allah’ın ipine (İslam’a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın.” [Al-i İmran 103] Hafız İbn-i Kesir tefsirinde şöyle demiştir: “Onlara cemaat olmalarını emretmiş ve bölünmelerini yasaklamıştır.” Bu ayet-i kerime, Müslümanların birleşik tek bir varlığın altında bir araya gelmelerinin farz olduğuna dair şerî bir delildir; nitekim Medine’deki Ensar, İslam’ın yönetimini ikame etmek ve Müslümanları tek bir varlığın altında birleştirmek için nusretlerini verdiler; bu yüzden Allah da onlara, kendi zamanlarındaki Yahudileri ve müşrikleri yenilgiye uğratma imkanı vermiştir. Bizim zamanımızda ise, Yahudiler ve müşrik Hindular tarafından maruz kalınan zillet ve ihanetin sayfasını sonsuza dek kapatacak olanlar aranızdaki sadık müminlerdir. Bakın işte Hizb-ut Tahrir, aranızda ve sizinle birlikte çalışmakta, sizin için hayırlı olanı yakından bilmekte ve size, Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafeti kurmak için kendisine nusret vermenizin vaktinin geldiğini vurgulamaktadır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Musab Umeyr – Pakistan

Devamını oku...

İran, Nükleer Silaha Sahip Pakistan'a Yeni Bir Dünya Asrının Anahtarlarını Mı Sunmaktadır?

Haber-Yorum

İran, Nükleer Silaha Sahip Pakistan'a Yeni Bir Dünya Asrının Anahtarlarını Mı Sunmaktadır?

Haber:

11 Mart'ta İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan şunları söyledi: “Rusya ve Pakistan liderleriyle yaptığım görüşmede, İran'ın bölgedeki barışa olan bağlılığını vurguladım. Siyonist varlık ile Amerika'nın alevlendirdiği bu savaşı sona erdirmenin tek yolu, İran'ın meşru haklarını tanımak, tazminat ödemek ve gelecekteki herhangi bir saldırıya karşı sağlam uluslararası garantiler sunmaktır.”

Yorum:

İkinci Dünya Savaşı sonrası uluslararası düzeni Amerika, nihai küresel hegemonyasını sağlamak hedefiyle, hatta tarihin sonunu ilan etmek için yeniden formüle etmiştir. Nitekim küreselleşme, devletlerin gıda ve enerji gibi hayati öneme sahip mallarda kendi kendine yeterlilikten vazgeçip küresel tedarik zincirlerine bağımlı hale gelmelerini teşvik etmiştir. Ardından kendi düzenini korumak için bu zincirleri siyasallaştırıp silahlandırmıştır; bunu da kendisine düşman gördüğü veya kendi eksenine dahil olmayan ülkelere yaptırımlar uygulamak ve uluslararası ödeme kapılarına erişimlerini kısıtlamak yoluyla yapmıştır. Bugün ise, küresel tedarik zincirinin doğası gereği tüm dünya ülkelerinin ekonomilerini etkileyen kritik darboğaz noktaları bulunmaktadır. Örneğin Hürmüz Boğazı bu noktalardan biridir; zira dünya petrolünün %20’si, tarım için gerekli olan küresel üre üretiminin %35’i ve büyük miktarlarda sıvılaştırılmış doğal gaz sevkiyatı buradan geçmektedir. İran’ın Hürmüz Boğazı’nı başarıyla kontrol altına alma kabiliyeti, ABD’nin askeri gücünün uluslararası düzeni korumadaki etkinliğinin gerilediğini ortaya koymuştur. Bu aşamada İran, Hürmüz Boğazı üzerinde kalıcı bir kontrol sağlayabilmek için güçlü bir devletin güvenlik garantisine ihtiyaç duymaktadır.

Bu tür bir güvence, ancak etkili bir nükleer caydırıcılık sağlayabilme gücü olan bir devletten gelebilir. Dolayısıyla küresel olarak tanınan nükleer bir güç olması ve bölgede caydırıcılığı kanıtlanmış güce sahip olması nedeniyle Pakistan, bunun için en güçlü adaylardan biridir. Ancak Müslümanlar arasındaki bu tür koordinasyonları, Amerika ile yapılan müzakereler çerçevesine sığdırmak dar görüşlülük olur; zira Amerika Müslümanlara hiçbir zaman kayıptan başka bir şey getirmemiştir. Dolayısıyla eğer Pakistan, İran'a acil bir güvenlik garantisi vermeyi kabul ederse, bu durum dünya çapında petrol, gaz ve üre fiyatlarında hızla büyük bir artışa yol açacaktır. Bunun dünya ekonomileri üzerindeki etkisi ise bir felaket olacaktır. Bu etkiden, başka bir grup içindeki önlemlerden biri olarak kullanılırsa, Amerika'yı bölgeden çekilmeye zorlamak için yararlanılabilir. Amerika üzerindeki küresel ve yerel baskılar onu, saldırgan devletlerle ilişkilerini kesmiş büyük ve birleşik bir İslam gücünün şartlarını koşulsuz olarak kabul etmeye zorlayabilir.

Bu İslami gücün önceliği, askeri üsleri, büyükelçilikleri ve şirketleri olmak üzere bölgedeki tüm Amerikan varlıklarını ortadan kaldırmak olacaktır. Ayrıca mübarek Filistin topraklarını Yahudilerden temizlemek, Pakistan ve İran’daki Müslümanlar arasında yapılacak koordinasyon yoluyla uygulanabilecek senaryolardan biridir. Böyle bir İslami güç, dünyaya, Amerikan hegemonyasının uluslararası arenada sona erdiğini pratik olarak gösterecek ve İslam ümmetini, tüm uluslararası sahneyi etkileyebilecek güçlü bir bölgesel aktör olarak öne çıkaracaktır. Bunun pratik olarak gerçekleşmesi ise ancak İran, Pakistan ve diğer Müslüman ülkelerindeki Müslümanları, İslam'a göre yönetecek tek bir imamın altında birleştirecek Raşidi Hilafetin gölgesinde mümkündür.

Allah Subhanehu ve Teala şöyle buyurmuştur: إِنَّ هَذِهِ أُمَّتُكُمْ أُمَّةً وَاحِدَةً وَأَنَا رَبُّكُمْ فَاعْبُدُونِ “İşte sizin bu ümmetiniz bir tek ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim. Öyleyse bana ibadet edin.” [Enbiya 92]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ömer Nasruddin – Pakistan

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER