Perşembe, 15 Şevval 1447 | 2026/04/02
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Mısır Rejimi: Washington’da Dilenme, Saat Dokuzda Dükkanları Kapatma ve Davet Taşıyıcılarını Takip Edip Onları Hapishanelerinde Zorla Kaybettirme Arasında

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Mısır Rejimi: Washington’da Dilenme, Saat Dokuzda Dükkanları Kapatma ve Davet Taşıyıcılarını Takip Edip Onları Hapishanelerinde Zorla Kaybettirme Arasında

 

Haber:

Mısır Başbakanı Mustafa Medbuli, dükkanların ve alışveriş merkezlerinin kapanış saatlerini düzenleyen bir karar yayınladı. Karara göre tüm genel dükkanlar, restoranlar, kafeler ve alışveriş merkezleri her gün saat 21.00'den itibaren kapatılacak. Ancak perşembe, cuma ve resmi tatil günleri hariç tutulacak olup bu günlerde ise saat 22.00'de kapatılacaktır. Karar, aynı tarihlerde spor kulüplerini, spor tesislerini ve gençlik merkezlerini de kapsamaktadır; ancak marketler, eczaneler ve fırınlar ile bazı turistik bölgeler ve oteller için özel istisnalar bulunmaktadır. Ayrıca kararın uygulanmayacağı istisnalar arasında dört il (Güney Sina, Luksor, Asvan ile Kızıldeniz'deki Hurgada ve Marsa Alam şehirleri) de bulunmaktadır. Bu karar, devletin enerji tüketimini rasyonelleştirme ve piyasaları düzenleme planı kapsamında 28 Mart 2026 Cumartesi gününden itibaren bir ay süreyle yürürlüğe girecek. Bu süre zarfında evlere 24 saat boyunca sipariş teslimatı hizmeti verilmeye devam edilecektir. (El-Yevm es-Sabi)

Yorum:

Amerika’ya bağlı ülkeler, Amerika ve onun beslemesi Yahudi varlığının yürüttüğü savaşın faturasını ödemeye başladı. Kinane halkı da dahil olmak üzere bölgedeki halklar, bu savaşın sonuçlarının yükünü taşımaya başladı. Ayrıca Mısır rejimi bu olaylara seyirci kalırken, İmam Müslim ve İmam Buhari’nin ülkesi saldırıya maruz kalmaktadır. Yine son iki yıldır İmam Şafii'nin ülkesi Gazze'de Yahudiler tarafından işlenen katliamlara da seyirci kalmaya devam etmektedir.

Mısır rejiminin dükkanları ve alışveriş merkezlerini akşam saat dokuzda kapatma kararı, ulus devletin yapısal acziyetinin ve hayal kırıklığının yeni bir yüzünü ortaya çıkarmıştır; zira acil koşullar veya enerji krizleriyle gerekçelendirilen bu karar, özünde rejimin Amerika'ya bağımlı olduğunu ve onun bölgedeki suç niteliğindeki maceralarının sonuçlarını üstlendiğini, ayrıca insanca bir yaşamın en temel unsurlarını ve günlük ekonomik faaliyetleri güvence altına almaktan aciz kaldığını açıkça itiraf etmektedir. Bu zorla kapatma sadece ışıkları söndürmekle kalmamakta, aksine akşam saatlerindeki alım satım faaliyetlerine bağımlı olan binlerce ailenin geçim kaynaklarını da kesmekte ve şehirlerin gecelerini, zaten ağır yükler altında ezilen insanların acılarını daha da kötüleştiren ürkütücü bir sessizliğe dönüştürmektedir.

İşte burada çarpıcı ve şok edici bir çelişki ortaya çıkmaktadır; zira devlet, enerji kaynaklarının bolluğuna ve özellikle de onu çıkaran ve bu sayede ümmete karşı güçlenen Yahudi varlığı lehine elinden kaçırdığı doğal gaz kaynaklarına rağmen, dükkanların ışıklarını açık tutamadığını veya insanların geçim kaynaklarını koruyamadığını iddia ederken, güvenlik güçlerinin tüm uyanıklığı ve enerjisiyle uyumadığını, aksine tüm teknik ve maddi imkânlarını Hilafetin kurulması için çalışan davet taşıyıcılarını takip etmek için kullandığını görmekteyiz; zira güvenlik güçleri, sanki enerjilerini sadece düşünceyi bastırmak ve ümmetin kalkınması için çalışanların iradesini kırmak için seferber ediyorlarmış gibi gecenin sessizliğinde evlere baskın düzenleyip onları kaçırmaktadırlar.

Hizmetlerin yetersizliği ve geçim kaynaklarının kesilmesi ile baskıcı seferberlik arasındaki bu çelişki, rejimin, tebaanın işlerini gözetme konusundaki başarısızlığından kaçarak iktidarını korumaya yöneldiğini ortaya koymaktadır; zira rejim, dış güçlere olan ipoteğini örtbas etmek için meşru alternatifin sesini susturmayı en büyük önceliği olarak görmektedir. Kaynakları üzerinde egemenlik sahibi olmadığı için akşam saat dokuzda vatandaşlarının yüzüne kapılarını kapatan ve içine kapanan bir devlet, ülkemizi yeşil kağıdın bir tüketim pazarı ve ipoteği haline getiren küresel kapitalist sisteme bağımlılık tuzağına düşmüş bir devlettir. Oysa davet taşıyıcıları, köklü projeleriyle bu ipoteği ifşa etmek için harekete geçerek, Allah'ın şeriatında hayati kaynakların kamu malı olduğunu ve bu kaynaklardan tebaanın mahrum bırakılamayacağını, hareketlerinin ve geçim kaynaklarının yağmacı şirketleri memnun etmek ya da uluslararası güçlerin emirlerine boyun eğmek için kısıtlanamayacağını vurgulamaktadırlar.

İşte bu nedenle Nübüvvet Minhacı üzere Hilafet Devleti'ni kurmak için çalışan davet taşıyıcılarına saldırmak, Hilafet Devleti'nin şafağının doğmasından korkan rejimin, kendi ayıbını örtbas etmek için yaptığı umutsuz girişimden başka bir şey değildir; çünkü Hilafet, Amerika ve Yahudiler için bir tehdit teşkil etmektedir; ayrıca zorla kapatma ya da geçim kaynaklarının kesilmesini tanımayan Hilafet, yağmalanan kaynakları geri elde etmeye ve bunları sömürgeci maceraların sarsamayacağı gerçek bir egemenliğin temeli haline getirmeye dayanmaktadır.

Köklü çözüm, kapanış saatlerini değiştirmekte ya da kredi dilenmekte değil; aksine Mısır halkını başarısız politikaların rehinesi haline getiren sistemi değiştirmekte ve tebaasının önüne ışıklarını söndürmeyen, dahası tüm ümmet için kalkınma kandillerini yakan bir devletin gölgesinde insanın onurunu ve onurlu bir yaşam hakkını güvence altına alan Hilafet projesinin etrafında kenetlenmekte yatmaktadır. Zira Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: إنَّمَا الْإِمَامُ ‏‏جُنَّةٌ ‏‏يُقَاتَلُ مِنْ وَرَائِهِ وَيُتَّقَى بِهِ فَإِنْ أَمَرَ بِتَقْوَى اللَّهِ عَزَّ وَجَلَّ وَعَدَلَ كَانَ لَهُ بِذَلِكَ أَجْرٌ وَإِنْ يَأْمُرْ بِغَيْرِهِ كَانَ عَلَيْهِ مِنْهُ “İmam bir kalkandır. Onun ardında savaşılır, onunla (tehlikelerden) korunulur. Şayet o, Allah Azze ve Celle’ye karşı takvayı emreder ve adaletle hükmederse bundan dolayı sevap kazanır. Bunun dışında bir şey emrederse o zaman yaptıkları kendi aleyhine olur.” [Sahih-i Müslim]

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Radyosu İçin Yazan
Said Fazıl - Mısır

Devamını oku...

En büyük Günahlardan Biri: Müslümanların Ülkelerini, Müslümanları Öldürmek Amacıyla Silah Üretimi İçin Açmaktır!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

En büyük Günahlardan Biri: Müslümanların Ülkelerini, Müslümanları Öldürmek Amacıyla Silah Üretimi İçin Açmaktır!

 

Haber:

Son zamanlarda bazı medya kuruluşları, Fas ile Yahudi varlığı arasında insansız hava aracı sektöründe askeri-sanayi işbirliği yapıldığına dair haberler yayınladı. Raporlar, Rabat'ın 60 km güneydoğusundaki Benslimane (Bin Süleyman) şehrinde SPY-X tipi saldırı insansız hava araçları üretmek üzere bir fabrika kurulduğundan bahsetmektedir; bu üretim hattı Fas'ta türünün ilk örneği olacak ve Fas ordusunu silahlandırmasının yanı sıra Afrika'ya ihracat imkanı da sunmayı hedeflemektedir.

Projenin sahibi olan Yahudi varlığına bağlı BlueBird Hava Sistemleri şirketi, basın açıklamaları ve mesleki yayınlar aracılığıyla bu durumu teyit etmiş ve işgal altındaki Filistin'deki BlueBird tesislerinde, Bensliman'daki üretim hattının faaliyete geçirilmesine hazırlık amacıyla Teknoloji Transferi (TOT) programı kapsamında, üretim zinciri hakkında kapsamlı bir eğitim almak üzere Faslı bir teknik ekibin ağırlandığını belirtmiştir.

Spy-X insansız hava aracının toplam ağırlığı yaklaşık 10 kg olup 2,5 kg ağırlığında bir savaş başlığı taşıdığı gibi yaklaşık 50 km'lik bir menzile ve 1,5 saatlik bir uçuş gücüne sahiptir; bu da hedefini aramasına ve tespit ettiğinde üzerine saldırmasına imkan vermektedir. Ayrıca çeşitli savaş başlıklarıyla (zırh delici, personel/hafif zırhlı araçlara karşı) da donatılabilmektedir ki böylece saldırı hızı 250 km/saate kadar ulaşabilmekte ve isabet alanı bir metrenin altına kadar inebilmektedir.

Yorum:

Musa bin Nusayr, Ukeybe bin Nafi ve Tarık bin Ziyad’ın ülkesinin, yani kahraman fatihlerin ülkesinin, Müslümanları katledenlerin silahlarının üretim merkezi haline gelmesi büyük günahlardan biridir; hangi mantık, hangi şeriat bunu mubah kılabilir ki? Seksen yıldır Müslümanların kanını içen bu düşmanın, Gazze ve Batı Şeria’daki son katliamlarının kanı daha henüz kurumamış ve Lübnan, Şam ve İran’daki suçları ise hala kulakları ve gözleri dolduruyorken, bu suçlu düşmana ülkemiz açılmakta ve çocuklarımızın ucuz işgücü, teknoloji transferi, bilimsel ilerlemeden yararlanma ve Fas ordusunun silahlandırılması bahanesiyle silah üretimi için seferber edilmektedir; sonra da bu İHA’ları Afrika’ya ihraç etmemize izin verildiği söylenerek bizimle alay edilmektedir!

Oysa muharib olan kâfir düşmana, ne kadar basit olursa olsun, hatta askeri nitelikte olmasa bile herhangi bir yardımda bulunmak şer'an haram kılınmıştır; peki düşman silahlandırılırsa nasıl olur acaba? Müslümanların evlatlarına karşı güçlenmesini sağlayacak malzemeler düşmana temin edilirse nasıl olur acaba?!

Bu fabrikada üretileceklerin Fas ordusunu silahlandırmak için olduğu, Yahudi ordusunu silahlandırmak için olmadığı söylense bile, şu soruyu sormamız gerekir: Fas ordusu kiminle savaşmak için silahlandırılıyor? Onun düşmanı kim? Kesinlikle Yahudi varlığı değil; aksi takdirde onu silahlandırmazdı; peki Amerika ve Avrupa'yla savaşmak için mi? Kesinlikle hayır; zira bu söz konusu bile olamaz; öyleyse geriye komşularıyla ya da halkıyla savaşmaktan başka bir seçenek kalmıyor. İşte burada, elini, kardeşinle savaşması için ellerinden Müslümanların kanı damlayan kâfir düşmanın elinin üzerine koymak gibi büyük bir günah söz konusudur; hangi şeriat bunu mubah kılabilir ki? Ayrıca şeriatımız bize, küffarla savaşmak için kâfirlerin yardımına başvurmamızı haram kılmıştır; zira Aişe Radıyallahu Anhe'den rivayet edildiğine göre, Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem, kendisine gelip sana tâbi olmak ve seninle beraber yaralanmak için geldim diyen adama, Bedir'e çıktığı sırada şöyle dedi: إِنَّا لَا نَسْتَعِينُ بِمُشْرِكٍBiz müşriklerden yardım almayız.” [Sahih hadis.] Peki Müslümanlarla savaşmak için kâfirlerden yardım almak nasıl olur acaba?! İmam Malik şöyle demiştir: “Müşriklerle savaşmak için müşriklerden yardım alınmasını doğru bulmuyorum; ancak hizmetçi ya da uşak olurlarsa o başka.” (نَواتِيَّةً – Nevâtiyye- نوتي- Nevta’nin çoğulu olup deniz tayfası (gemilerde güverte veya makine dairesinde vardiya tutan, bakım-onarım ve temizlik işlerini yapan, gemici, yağcı, usta gemici gibi alt yeterlik belgelerine sahip personeldir) demektir.) İbn Abdülber’in Temhid adlı kitabından.

Müslümanların ülkesinde bu askeri fabrikanın açılması, hain düşmana değerli bir askeri üs kazandırmaktadır; nitekim 2025 yazında Yahudi varlığının İran'a karşı başlattığı 12 günlük savaşta, Yahudi varlığının İran'da gizli fabrikalar kurarak İran'ın merkezindeki hedefleri vurmak ve askeri ve bilimsel liderlere suikast düzenlemek için kullanılan füzeleri ürettiği kanıtlanmıştır; eğer gizli bir fabrika bu kadar büyük bir zarar verebildiyse, peki ya onlara kapıyı ardına kadar açanların vereceği zarar ne kadar büyük olur acaba?

Bu fabrikanın Müslümanların ülkesinde açılması kesin olarak haramdır. Başta ona izin veren kişi günahkâr olur; eğer haberi varsa su boruları ve elektrik kablolarını döşeyen kişi de günahkâr olur. Bu fabrikada doğrudan ya da dolaylı olarak çalışmak da haramdır. Nasıl olursa olsun yerleri temizlemek şeklinde olsa bile ona herhangi bir hizmet sunmak da haramdır. Ayrıca ona herhangi bir hizmet sağlan kişi derhal vazgeçmelidir. Aksi takdirde Müslümanların kanı onun boynuna bir vebal olacak, kıyamet gününde onun aleyhine delil ve onun hasmı olacaktır. O halde ya derhal çekilsin ya da Allah'ın huzurunda sunacağı bir hüccet hazırlasın. Eğer rızkından korkuyorsa, ona Allah'ın arzının geniş ve rızkının bol olduğunu hatırlatırız. Zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَمَنْ يَتَّقِ اللَّهَ يَجْعَلْ لَّهُ مَخْرَجاً * وَيَرْزُقْهُ مِنْ حَيْثُ لَا يَحْتَسِبُ “Kim Allah’tan korkarsa, Allah ona bir çıkış yolu ihsan eder. Ve ona beklemediği yerden rızık verir.” [Talak 2-3] Sallallahu Aleyhi ve Sellem de şöyle buyurmuştur: أَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا اللَّهَ وَأَجْمِلُوا فِي الطَّلَبِ؛ فَإِنَّ نَفْساً لَنْ تَمُوتَ حَتَّى تَسْتَوْفِيَ رِزْقَهَا وَإِنْ أَبْطَأَ عَنْهَا، فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَجْمِلُوا فِي الطَّلَبِ، خُذُوا مَا حَلَّ وَدَعُوا مَا حَرُمَ “Ey insanlar! Allahtan (hakkıyla) sakının ve rızkınızı güzel yoldan isteyin. Hiç kimse (Allah’ın kendisine takdir ettiği) rızkı —geç de olsa— elde etmeden ölmeyecektir. Öyleyse Allah’tan (hakkıyla) sakının ve rızkınızı güzel yoldan isteyin. Helâl olanı alın, haram olanı terk edin!

Allah’ım tebliğ ettik mi; Sen şahit ol.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Muhammed Abdullah

Devamını oku...

Dolaylı Vergiler Tahsil Etmek Şer’an Haramdır. Yerinden Edilmiş Muhacirlere Vergi Dayatırken Hiç mi Allah’tan Korkmazsınız? Onlar Hakkında Hiç mi Bir Yemin ve Ahit Gözetmiyorsunuz?

Başbakan Kâmil İdris, gümrük kapılarında herhangi bir yeni harç veya vergi eklenmemesi yönünde talimat verdi; Ayrıca Maliye Bakanlığı, Gümrük, Vergi İdaresi, Eyaletler ve Sınır Kapıları Yönetimi gibi hükümet kurumlarına bu talimatın derhal uygulanması talimatını verdi. Başbakanın bu talimatı, Arkin Sınır Kapısı’nda yaşanan krizin ardından geldi. Sınır kapısında tek bir otobüse dayatılan vergi miktarının 1.350.000 Sudan Sterlini’ne ulaşması üzerine otobüs şoförleri greve gitmiş, yüzlerce araç mahsur kalmış ve Mısır’dan Sudan’a dönmeye çalışan yerinden edilmiş insanların yolculuğu büyük bir çileye dönüşmüştü.

Burada Başbakan’a ve hükümetine sorulması gereken asıl soru şudur: Başbakanın yeni harç veya vergi eklenmemesi talimatını vermesine neden olan sınır kapılarında neden en başından beri vergi ve harçlar alınmaktadır? İster araçlardan isterse yolculardan olsun bu paraların alınmasının şer’i hükmü nedir?! İslam, devletin halkından hangi yollarla mal alabileceğini ve bu malların nerelere harcanacağını açıkça belirlemiştir. Ancak Sudan’da uygulanan vergi sistemi, Batı kaynaklı kapitalist bir temele dayanmaktadır. İslam’a göre devletin, bir kimseden onun rızası olmadan malını alması caiz değildir. Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyuruyor:

إنَّ دِمَاءَكُمْ وَأَمْوَالَكُمْ وَأَعْرَاضَكُمْ عَلَيْكُمْ حَرَامٌ، كَحُرْمَةِ يَوْمِكُمْ هَذَا، فِي شَهْرِكُمْ هَذَا، فِي بَلَدِكُمْ هَذَا “Böylesi kutsal bir beldede ve böylesi kutsal bir ayda bu gününüzün kutsallığı gibi mallarınızı kanlarınız ve onurlarınız da birbirinize karşı kutsaldır.” [Müttefikin aleyh]

Ayrıca araç sahiplerine vergi ve harç yüklemek, doğal olarak bilet fiyatlarının artmasına yol açar. Yani mal ve hizmetlere uygulanan tüm dolaylı vergiler fiyatların yükselmesine neden olur. Bu ise şer’an haramdır. Zira Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

مَنْ دَخَلَ فِي شَيْءٍ مِنْ أَسْعَارِ الْمُسْلِمِينَ لِيُغَلِّيَهُ عَلَيْهِمْ كَانَ حَقًّا عَلَى اللَّهِ أَنْ يُقْعِدَهُ بِعُظْمٍ مِنَ النَّارِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ “Kim Müslümanlara karşı fiyat arttırmak için onların fiyatlarından bir şeye müdahale ederse, o kimseyi kıyamet gününde bir ateş yığınına oturtmak Allah’ın üzerine hak olur.”

İslam’da devlet; insanlara zorluk çıkaran, üzerlerindeki yükleri artıran bir tahsildar devlet değil, bir gözetim/bakım devletidir. Özellikle insanların savaş nedeniyle mallarını ve mülklerini kaybettiği bu zor şartlarda, onları daha da zor durumda bırakmak asla kabul edilemez. Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem , Ümmete zorluk çıkaranlara Allah’ın da zorluk çıkarması için beddua etmiş ve şöyle buyurmuştur:

اللَّهُمَّ مَنْ وَلِيَ مِنْ أَمْرِ أُمَّتِي شَيْئاً فَشَقَّ عَلَيْهِمْ فَاشْقُقْ عَلَيْهِ، وَمَنْ وَلِيَ مِنْ أَمْرِ أُمَّتِي شَيْئاً فَرَفَقَ بِهِمْ فَارْفُقْ بِهِ “Allahım! Kim ümmetimin işinden bir şey üstlenir, sonra da onlara sıkıntı verirse, sen de ona sıkıntı ver. Kim de ümmetimin işinden bir şey üstlenir, sonra da onlara nazik ve iyi davranırsa, sen de ona iyi davran.”

Bugün insanların İslam Devleti’ne, yani Nübüvvet metodu üzere Hilafet’e ne kadar da çok ihtiyacı vardır! Hilafet, onları sadece insanların ceplerini gören, onları sıkıntıya sokmaktan ve yoksullaştırmaktan başka bir şey için çalışmayan açgözlü Kapitalizmin cehenneminden kurtaracaktır. Şüphesiz Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafet Devleti, malı ancak şer’i yolla alacak, dahası insanların işlerini hak ve adaletle güdecek ve onlara Allah’a itaat içinde onurlu bir hayat sunacaktır. Öyleyse gelin, hep birlikte Rabbimizi razı edecek ve bizi izzetli kılacak olan bu nizamın kurulması için çalışanlarla birlikte çalışalım.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اسْتَجِيبُوا للهِ وَلِلرَّسُولِ إِذَا دَعَاكُمْ لِمَا يُحْيِيكُمْ “Ey iman edenler! Size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah ve Rasûlü’ne icabet edin.” [Enfal 24]

Devamını oku...

Amerika ve Yahudi Varlığının Saldırganlığına Karşı Tek Çözüm Cihattır! Küresel Barış Ancak Hilafetin Liderliğinde Mümkündür

Malezya Başbakanı Datuk Seri Enver İbrahim, Malezya’nın Orta Doğu’daki tüm anlaşmazlıkların barışçıl yollarla çözülmesi gerektiği yönündeki tutumunu sürdürdüğünü açıkladı. Bölgedeki artan gerilimleri yatıştırmak için diyalog, diplomasi ve devletler arası yakın iş birliğinin tek yol olduğunu ifade etti. Bunun, insani gereklilikler ve küresel adalet ilkeleriyle uyumlu olduğunu belirtti. Başbakan bu açıklamaları; 24 Mart 2026 tarihinde Bahreyn Veliaht Prensi ve Başbakanı Selman bin Hamed Al Halife ile BAE Devlet Başkanı Muhammed bin Zayed Al Nahyan ile yaptığı telefon görüşmeleri sırasında dile getirdi.

Merak ediyoruz: Bu nasıl bir açıklamadır? Kardeşlerimizi vahşice katleden, beldelerimize saldıran ve dinimize hakaret eden bir düşmanla diyalog, diplomasi ve işbirliği mi yapmayı arzuluyoruz?! 70 binden fazla Müslümanın vahşice katledilmesi ve Gazze’deki devasa yıkım bunun yanı sıra Lübnan, Suriye, Yemen ve şimdi de İran’da yol açtıkları ölüm ve yıkım onların diplomasi dilinden asla anlamayan ve kendisine asla müsamaha gösterilmemesi gereken bir düşman olduğunu anlamamız için yeterli değil mi?

Bu sözler sadece gerçeklikten kopuk olmakla kalmıyor, aynı zamanda Kur’an-ı Kerim ve Hadis-i Şeriflerde bolca yer alan Cihad emirlerini de inkâr etmektedir. Söz konusu olan; kardeşlerimizin saldırıya uğraması ve topraklarımızın istila edilmesidir. Merak ediyoruz: Eğer Malezya istila edilseydi, ailelerimiz, komşularımız ve dostlarımız vahşice katledilseydi ve saldırganlar ülkemizi tamamen gasp etmeye çalışsaydı; yine de barış adına düşmanla müzakere, diyalog ve işbirliği mi yapacaktık?!

Eğer saldırganlar askeri gücümüzü tasfiye etmemizi talep etseydi, doğal kaynaklarımıza el koymaya çalışsaydı, bizi evlerimizden sürseydi ve ümmetimizin egemenliğini çalmaya azmetseydi; onları yine barış adına diyaloğa mı çağıracaktık?! Düşmanla ancak korkaklar, ahmaklar ve hainler diyalog ve işbirliği yaparlar. Ülkelerini düşmana satarlar, servetlerini ona teslim ederler ve ümmetlerinin yok edilmesine, kardeşlerinin vahşice öldürülmesine göz yumarlar!

Allah Subhânehu ve Teâlâ bize karşı savaş açan bir düşmanla karşılaştığımızda cevabın ve çözümün diyalog, diplomasi veya işbirliği olmadığını açıkça beyan etmiştir. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyuruyor:

وَقَاتِلُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ الَّذِينَ يُقَاتِلُونَكُمْ “Sizinle savaşanlara karşı siz de Allah yolunda savaşın.” [Bakara 190] Rabbimizin emri budur. Saldırıya uğramamız, ülkemizin gasp edilmesi ve kardeşlerimiz öldürülmesi durumunda tek ve mutlak çözüm Allah yolunda cihattır. Tüm Müslümanların, düşmanla savaşmak için tek bir liderlik, tek bir sancak ve tek bir savaş altında birleşmesi gerekir. Bu Allah’ın emridir ve İslam Ümmeti için nihai çözümdür.

Bu ümmetin başına gelen felaketlerin sebebi; korkak, ahmak ve hain yöneticilerdir. Bu yöneticiler, düşmanın elinde birer ajan veya kukla gibi hareket etmekte, sürekli onun önünde diz çökmekte ve halklarını ona boyun eğmeye zorlamaktadırlar. Ümmetin görevi bu liderleri reddetmek, hatta izzet ve şanını geri kazanmak için onları devirmektir.

İslam asla korkak, ahmak veya hain liderlerin eliyle zafer asla kazanamaz ve kazanamayacaktır, ancak Allah’tan başka kimseden korkmayan emin, muttaki, hakim ve cesur liderlerin eliyle zafer kazanabilir. Böylesi liderlerin varlığı, ümmet için sadece şer’i bir şart değil, aynı zamanda tarihin de tescil ettiği bir hakikattir; zira İslam, böylesi liderlerin varlığı sayesinde yayılmış ve dünyanın süper gücü olma mertebesine yükselmiştir. 1300 yıldan fazla hüküm süren Hilafet, bu gerçeğin kanıtıdır. Öyle ki İslam, savaş meydanlarında ve siyasette aslanlar gibi olan ve düşmanları önünde asla eğilmeyen Halifeler sayesinde dünyanın üçte birinden fazlasına hüküm sürmüştür.

Tarih ayrıca küresel barışın ancak ümmetin kalkanı olan, Şeriatı uygulayan ve rahmeti yayan Hilafetin liderliğinde mümkün olacağını belgelemiştir. Dünya; kafir güçlerin veya fasık Ruveybida yöneticilerin liderliği altında asla barışa ulaşamaz ve ulaşamayacaktır; çünkü onların hepsi ümmete birer canavar gibi davranmaktadır. Kurtlar yeryüzünde fink atarken koyunlar nasıl güvende olabilir?

Bu nedenle hem küfrün hâkimiyetinin son bulmasını hem de gerçek bir dünya barışını arzulayan herkesi, Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafet’in kurulması için çalışmaya davet ediyoruz. Bu çalışma, Allah Subhânehu ve Teâlâ ve Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in iman edip salih amel işleyenlere zafer vaat ettiği bir çalışmadır.

وَعَدَ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُم فِي الْأَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ وَلَيُمَكِّنَنَّ لَهُمْ دِينَهُمُ الَّذِي ارْتَضَى لَهُمْ وَلَيُبَدِّلَنَّهُم مِّن بَعْدِ خَوْفِهِمْ أَمْناً يَعْبُدُونَنِي لَا يُشْرِكُونَ بِي شَيْئاً وَمَن كَفَرَ بَعْدَ ذَلِكَ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ “Allah, içinizden, iman edip de salih ameller işleyenlere, kendilerinden öncekileri egemen kıldığı gibi onları da yeryüzünde mutlaka egemen kılacağına, onlar için razı olduğu dinlerini iyice yerleştireceğine, yaşadıkları korkularının ardından kendilerini mutlaka emniyete kavuşturacağına dair vaatte bulunmuştur. Onlar bana kulluk eder ve bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar. Artık bundan sonra kimler inkâr ederse, işte onlar fasıkların ta kendileridir.” [Nur 55]

Devamını oku...

İslam’ın Kelimesinin Merkezi: "لا إله إلا الله"

  • Kategori Makaleler
  •   |  

İslam’ın Kelimesinin Merkezi: "لا إله إلا الله "

Allah Subhanehu ve Teala şöyle buyurmuştur: إِنَّ اللَّهَ لَا يَغْفِرُ أَن يُشْرَكَ بِهِ وَيَغْفِرُ مَا دُونَ ذَٰلِكَ لِمَن يَشَاءُ وَمَن يُشْرِكْ بِاللَّهِ فَقَدِ افْتَرَىٰ إِثْماً عَظِيماً “Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz; bundan başkasını, (günahları) dilediği kimse için bağışlar. Allah'a ortak koşan kimse büyük bir günah (ile) iftira etmiş olur.” [Nisa 48] Ve Subhanehu şöyle buyurmuştur: الَّذِينَ آمَنُوا وَلَمْ يَلْبِسُوا إِيمَانَهُم بِظُلْمٍ أُولَٰئِكَ لَهُمُ الْأَمْنُ وَهُم مُّهْتَدُونَ “İman edip de imanlarına zulüm bulaştırmayanlar var ya, işte onlar güven içindedir; doğru yolu bulanlar da onlardır.” [En’am 82] Ve Subhanehu şöyle buyurmuştur: وَالَّذِينَ هُمْ بِرَبِّهِمْ لا يُشْرِكُونَ “Onlar, Rablerine hiçbir şeyi ortak koşmazlar.” [Müminun 59] Ve Subhanehu şöyle buyurmuştur: وَإِذْ قَالَ إِبْرَاهِيمُ رَبِّ اجْعَلْ هَٰذَا الْبَلَدَ آمِناً وَاجْنُبْنِي وَبَنِيَّ أَن نَّعْبُدَ الْأَصْنَام “İbrahim şöyle dua etmişti: “Rabbim! Bu şehri güvenli kıl, beni ve çocuklarımı putlara tapmaktan uzak tut!” [İbrahim 35]

İslam’ın kelimesi “لا إله إلا الله”, akidelerin başı, dinin temeli ve peygamberlerin (salât ve selâm onlara olsun) peş peşe kendisine davet ettiği ve kendisi için kitapların indirildiği imandır. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in Mekke’de hiç durmaksızın kendisine davet ettiği işte bu konudur; İslam’ın kelimesi “لا إله إلا الله”, dinde bir merkez ve İslam onun etrafında dönmekte olup bütün İslami akideler ve nizamlar onun üzerine inşa edilmiştir.

“لا إله إلا الله” şehadeti, manasını ve delalet ettiği şeyi bilmeyi gerektirir; şehadetin ilk kısmı olan “لا إله” (ilah yoktur), inkar (nefy) kısmıdır ve bu, Allah Subhanehu ve Teala dışında her şeyin ilahlığının inkar edilmesidir; yani insanın sevdiği, yücelttiği, boyun eğip teslim olduğu şeyleri ya da insanların ilah olarak edindiği putları, kişileri ve arzuları inkar etmesidir. Allah’tan başkasına kulluk anlamındaki “ubûdiyyet” lafzı, bundan sakındırmak için nebevî sünnette de geçmiştir; tıpkı Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurduğu gibi: تَعِسَ عَبْدُ الدِّينَارِ، تَعِسَ عَبْدُ الدِّرْهَمِ، تَعِسَ عَبْدُ الْخَمِيصَةِ “Altın'a (dirhem) ve gümüş'e (dirhem) kul olan kahrolsun, sürünsün! Kadifeye ve işlemeli kumaşlara kul olan kahrolsun, sürünsün!

Şehadetin ikinci kısmı, “إلا الله - Allah’tan başka” ifadesi, ispat kısmıdır; yani kulluğun (ulûhiyetin) sadece Subhanehu’ya ait olduğunun ispatıdır. Zira bu kısımda, Allah’ın en güzel isimleri ve sıfatları hatırlatılmaktadır; yani O’nu ilah edinmenin ve O’nun ibadet edilen ve sevilen oluşunun anlamı hatırlatılmaktadır; yani biz, O’nun önünde eğilir, O’nu yüceltir ve O’nun azametine boyun eğeriz ifadesinin anlamı hatırlatılmaktadır.

İslam’ın kelimesi, aklı ikna eden ve fıtrata uygun olan tüm akidelerin üzerinde yükseldiği akli bir akidedir; dolayısıyla insanda yerleşik olan gerçekler, kainatı yoktan var eden tek bir yaratıcının olmasını ve onun yaratılışının boşuna veya kaotik olmamasını gerektirir; nitekim Allah insanda, Kendisine yönlendiren deliller yaratmıştır ki bunlardan bazıları şunlardır:

Ahlaki eğilim:Bu, insanın fıtrî olarak iyiliğe eğilimli olması ve şerden nefret etmesidir; zira birçok kültürde doğruluk bir erdem ve zulüm ise bir rezilliktir; bu eğilimin tek açıklaması, bunun Hakim olan yaratıcının katından olmasıdır.

Özgür irade:Bu, insanın seçim yapabilme gücüdür; bu özellik insanı diğer tüm programlanmış varlıklardan ayırmakta olup bunun tek açıklaması, insana bu ayrıcalığı bahşeden bir ilahın varlığıdır.

İçgüdüsel yön: İnsanın içgüdüleri, maddenin salt maddi yorumunun ötesine geçmektedir; zira bunlar, yaratıcısına delalet eden gizli enerjilerdir.

Gaye ile ilgili duygular: İnsanın varlığının bir gayesi olduğunu idrak etmesi, bu duygudan diğer varlıkların yoksun olması ve bunun salt maddi bilimlerde bir açıklamasının bulunmamasıdır.

İbn Teymiyye, şeylerin O’na işaret etmesinden önce, Allah’ın şeyler için bir delil olduğunu ileri sürmüştür; yani insan delillerle çevrilidir ve insan Allah’a delalet eden evrensel dokunun bir parçasıdır; nitekim Allah insana, yaratıcısını idrak etmesi için maddenin ötesine geçen metafiziksel araçlar ve özellikler bahşetmiştir.

Bundan sonra bu kainatın tek bir ilahı olduğunu kabul etmek gerekir; çünkü aklın, birden fazla ilahın varlığını kabul etmesi imkansızdır; aksi takdirde onlar birbirlerine isyan ederlerdi; böylece ilahın varlığı aklen kanıtlandığı gibi onun vahdaniyeti (tekliği) de aklen kanıtlanmıştır; sonra peygamberler, selim fıtrata sahip insanları hak olan Allah'a ibadet etmeye yönlendirmek için vahiy ile geldiler; nitekim Ömer ibn Hattab, kendilerinin cahiliye döneminden İslam'a geçişini şu sözleriyle özetlemiştir: “Aklımız vardı ama hidayetimiz yoktu.”

Allah’ın peygamberleri (salat ve selam onların üzerine olsun) insanları Allah’a davet etmek için geldiklerinde, İslam'ın kelimesi “لا إله إلا الله -Allah’tan başka ilah yoktur) sözü, sözleri ve fiilleriyle tartıştıkları ve mücadele ettikleri ilk şey olmuştur; insanları Allah’ın şeriatına davet ederken bu sözü temel almışlardır. Mekke'de sahabeler, Allah'ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem ile birlikte bu söz temelinde sebat etmişlerdir. Allah'ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem Mekke'den Medine bu söz temelinde hicret etmiştir. Medine'de İslam devleti bu söz temelinde kurulduğu gibi gazveler ve fetihler de bu söz için olmuştur; zira Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: أُمِرْتُ أَنْ أُقَاتِلَ النَّاسَ حَتَّى يَشْهَدُوا أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ، وَيُقِيمُوا الصَّلَاةَ وَيُؤْتُوا الزَّكَاةَ، ثُمَّ حُرِّمَتْ عَلَيَّ دِمَاؤُهُمْ وَأَمْوَالُهُمْ وَحِسَابُهُمْ عَلَى اللَّهِ عَزَّ وَجَلَّ “İnsanlar “لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ- Allah'tan başka ilah yoktur” deyip namazı kılıp zekâtı verinceye kadar onlarla savaşmakla emrolundum. Sonra malları ve kanlarını benden korumuş olurlar. Onların hesapları ise Allah Azze ve Celle’ye kalmıştır.” Bunun ardından Sahabeler bu kelimeyi taşıdılar, ülkeleri fethetmek için harekete geçtiler ve insanları hayra davet ettiler; böylece kainatla uyum içinde olan Müslüman bir toplum oluşmuştur; öyle ki "ibadet eden kainatta ibadet eden insan" olmuştur. Nitekim Subhanehu şöyle buyurmuştur: وَلَقَدْ بَعَثْنَا فِي كُلِّ أُمَّةٍ رَّسُولاً أَنِ اعْبُدُوا اللَّهَ وَاجْتَنِبُوا الطَّاغُوتَ فَمِنْهُم مَّنْ هَدَى اللَّهُ وَمِنْهُم مَّنْ حَقَّتْ عَلَيْهِ الضَّلَالَةُ فَسِيرُوا فِي الْأَرْضِ فَانظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّبِينَ “Andolsun biz, her ümmete, “Allah’a kulluk edin, tağuttan kaçının” diye peygamber gönderdik. Allah, onlardan kimini doğru yola iletti; onlardan kimine de (kendi iradeleri sebebiyle) sapıklık hak oldu. Şimdi yeryüzünde dolaşın da peygamberleri yalanlayanların sonunun ne olduğunu bir görün.” [Nahl 36]

Ne yazık ki tevhid kelimesi, sömürgecilik ve fikri işgal çağları nedeniyle birçok Müslümanın hislerinde ve akıllarındaki merkeziliğini kaybetmiş; böylece sadece teorik bir akideye veya dil ile yapılan bir zikre dönüşmüş ve hayat, siyaset ve ekonomi gerçekliğinden soyutlanmıştır.

Siyasette: Müslümanlar laik rejimlere boyun eğdiler ve İslam olarak adlandırılan bazı partiler, akideyi ona yabancı olan sistemlerle harmanlamayı kabul ettiler.

Ekonomide: Akide, para ve servet anlayışından koparılmış ve ekonomik sorunlara yönelik İslami çözümler ise kaybolmuştur.

Vela (Allah için sevmek) ve bera (Allah için buğzetmek): Bu, en tehlikeli izolasyon şekillerinden biridir; zira Allah’ı ve müminleri dost edinmenin ve küfür ile avenelerine buğzetmenin işaretleri kaybolmuştur. Birçokları münafıklar ve düşman rejimler tarafından aldatılmıştır; zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَاِذْ قَالَ إِبْرَاهِيمُ لِأَبِيهِ وَقَوْمِهِ إِنَّنِي بَرَاءٌ مِّمَّا تَعْبُدُونَ * إِلَّا الَّذِي فَطَرَنِي فَإِنَّهُ سَيَهْدِينِ “Hani İbrahim, babasına ve kavmine şöyle demişti: “Şüphesiz ben sizin taptıklarınızdan uzağım. Ben ancak O, beni yaratana taparım. Şüphesiz O beni doğru yola iletecektir.” [Zuhruf 26-27] Ve Subhanehu şöyle buyurmuştur: وَمِنَ النَّاسِ مَن يَتَّخِذُ مِن دُونِ اللَّهِ أَندَاداً يُحِبُّونَهُمْ كَحُبِّ اللَّهِ وَالَّذِينَ آمَنُوا أَشَدُّ حُباً لِّلَّهِ وَلَوْ يَرَى الَّذِينَ ظَلَمُوا إِذْ يَرَوْنَ الْعَذَابَ أَنَّ الْقُوَّةَ لِلَّهِ جَمِيعاً وَأَنَّ اللَّهَ شَدِيدُ الْعَذَابِ “Buna rağmen öyle insanlar var ki, Allah’tan başka varlıkları O’na denk tutar da, Allah’ı sever gibi onları severler. Gerçek mü’minlerin Allah’a olan sevgileri ise, her şeyden daha sağlam ve daha kuvvetlidir. Keşke o zulmedenler, azabı gördüklerinde anlayacakları gibi, şimdiden bütün kuvvetin Allah’a ait olduğunu ve Allah’ın azabının çok şiddetli olduğunu anlasalardı!” [Bakara 165]

"لا إله إلا الله" ifadesinin anlamı, İslam’ı onun saf kaynaklarından (Kitap, Sünnet, Sahabe icması ve kıyas) almak ve ilahi teşri otoritesinden daha yüksek bir otoritenin olmamasıdır. Zira Subhanehu şöyle buyurmuştur: قُلْ إِنَّ صَلَاتِي وَنُسُكِي وَمَحْيَايَ وَمَمَاتِي لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ * لَا شَرِيكَ لَهُ وَبِذَٰلِكَ أُمِرْتُ وَأَنَا أَوَّلُ الْمُسْلِمِينَ “De ki: Şüphesiz benim namazım, bütün ibâdetlerim, hayatım ve ölümüm, alemlerin Rabbi olan Allah içindir. O’nun hiçbir ortağı yoktur. Ben bununla emrolundum ve ben müslümanların ilkiyim.” [En’am 162-163] Bu kelimenin yeniden hakim olması için İslami hayatın yeniden başlatılması gerekir; bu ise ancak küfrün politikalarına bağlı kalmayan özgür bir devlet olan İslam Devleti’nin kurulmasıyla mümkündür.

Bu amel, bu " لا إله إلا الله" kelimesini metodu ve sistemiyle taşıyan, hiçbir şeyde ona muhalefet etmeyen, bu kelimeyi tüm amelleri için tek referans olarak kabul eden ve liderliğinin şahsiyetlerini onun üzerine inşa eden bir cemaatin varlığını gerektirir; bu da Amr ibn As’ın şöyle dediği gibidir: إن أفضل ما نُعِد شهادة أن لا إله إلا الله وأن محمداً رسول الله “Bizim (Allah katında) en üstün saydığımız şey, Allah'tan başka ilah olmadığına ve Muhammed'in Allah'ın elçisi olduğuna şehadet etmektir.” Bu konuda, herhangi bir zaman veya mekanda referans olarak alınan herhangi bir şeyden sapmamak demektir.

Ayrıca Şeyh Takiyyuddîn Nebhani Rahimehullah, “لا إله إلا الله” ile olan bağın, berat-ı zimmetle pratik bir bağ olsun diye Hizb-ut Tahrir'i kurmuştur. Bu yüzden davet taşıyıcılarının, amellerinin rutin bir görev olmadığını, aksine Ribi bin Amir’in Rüstem karşısındaki sebatından ve Ebu Bekir Sıddık’ın Ridde savaşlarındaki kararlılığından ilham alınarak kulluğun gerçekleştirilmesi olduğunu idrak etmeleri gerekir; zira Ebu Bekir şöyle demişti: “Allah'a yemin ederim ki namaz ile zekâtı birbirinden ayıranlarla savaşırım.”

Sonuç olarak: Hedef, tiranlara olan bağımlılıktan kurtulmak, hatta Allah'ın vaadi olan istihlafı-egemenliği gerçekleştirmek için bu anlamları ümmet ile güç ve kuvvet ehli arasında yaymaktır: وَعَدَ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُم فِي الْأَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ وَلَيُمَكِّنَنَّ لَهُمْ دِينَهُمُ الَّذِي ارْتَضَى لَهُمْ وَلَيُبَدِّلَنَّهُم مِّن بَعْدِ خَوْفِهِمْ أَمْنًا يَعْبُدُونَنِي لَا يُشْرِكُونَ بِي شَيْئًا وَمَن كَفَرَ بَعْدَ ذَلِكَ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ “Allah, içinizden, iman edip de salih ameller işleyenlere, kendilerinden önce geçenleri egemen kıldığı gibi onları da yeryüzünde mutlaka egemen kılacağına, onlar için hoşnut ve razı olduğu dinlerini iyice yerleştireceğine, yaşadıkları korkularının ardından kendilerini mutlaka emniyete kavuşturacağına dair vaatte bulunmuştur. Onlar bana kulluk eder ve bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar. Artık bundan sonra kimler inkâr ederse, işte onlar fasıkların ta kendileridir.” [Nur 55]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Saba Ali – Mübarek Toprak (Filistin)

Devamını oku...

Nükleer Denizaltılarındaki Uyuşturucu Bağımlıları!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Nükleer Denizaltılarındaki Uyuşturucu Bağımlıları!

 

Haber:

İngiliz Savunma Bakanlığı, Kraliyet Donanması'nda bir skandal ortaya çıkardı; zira son yedi yıl içinde, aralarında nükleer denizaltılarda görev yapan denizcilerin de bulunduğu 170'den fazla denizcinin uyuşturucu kullandığı tespit edildi. Uyuşturucular arasında kokain, esrar, ekstazi ve diğerleri yer almaktadır. Onların çoğu işten çıkarıldı ve bakanlık, uyuşturucu kullanımına karşı sıfır tolerans politikası uyguladığını vurguladı. Askeri uzmanlar, özellikle nükleer denizaltılar gibi hassas ortamlarda bu durumun güvenlik açısından endişe verici olduğunu belirttiler. (El Cezire Net)

Yorum:

İran’a karşı yürüttükleri savaşta ve daha önceki Irak savaşında, Amerika’nın ve Batılı ülkelerin savaşı başlatmadaki küstahça gerekçesi, ister Irak'ta olduğu gibi yalanla da olsa bu silahlara sahip olunmuş olsun, isterse İran'da şu anda olduğu gibi sahip olmaya çalışmış olsun nükleer ve kimyasal kitle imha silahlarıydı.

Küstahlık, Amerika ve Batı’dan kaynaklanmaktadır; çünkü nükleer silahları olan devletler için silahları sınırlayan, nükleer silahı olmayanlar için yasaklayan ve haram kılan anlaşmalar yapanlar onlar olduğu gibi bu uğurda ekini ve nesli yok eden savaşlar başlatan ve başlatmaya devam edenler de onlardır. Aslında bunlara en çok sahip olanlar da onlardır; çünkü Batılı güçler, nükleer başlıklara, denizaltılara, uçakların ve füzelerin taşıdığı binlerce nükleer başlığa sahiptirler.

Batı'nın dilinde ve vicdanında, bu silahlara kendilerinin sahip olmasını ve başkalarının ise mahrum bırakılmasını meşrulaştıran argüman, her zaman rasyonelliğin tekelinde olmak gibi sahte iddiaya ve nükleer silahların, Batı'nın sınıflandırmasına göre teröristlerin, kötülerin ve kötü niyetlilerin, aynı şekilde ilkelere bağlı kişilerin, özellikle de Müslümanların eline geçmesinden duyulan korkuya dayanmaktadır; tıpkı ABD Savaş Bakanı’nın şöyle ifade ettiği gibi: “Peygamberlik temelli İslamcı hezeyanlara saplanmış radikal rejimlerin nükleer silaha sahip olmasına izin verilemez.”

Ancak tarih ve onunla birlikte gerçeklik şunu söylüyor, onlar, yani Batı, yasaklamayı gerektiren yasaklanma özelliklerine daha çok layıktırlar. Örneğin Amerika, tarihte Japonya'ya atom bombası atarak savaşı kazanmak için nükleer silah kullanan tek devlettir; ayrıca Irak gibi farklı savaşlarında taktiksel olarak nükleer silahlar kullandığı gibi Vietnam’da da portakal ajanı gibi yasaklı silahları kullanmıştır. Yani tarih ve gerçeklik, Amerika ve beslemesi Yahudi varlığının, nükleer silaha sahip oldukları gibi yeryüzündeki diğer tüm varlıklara karşı en saldırgan, en terörist ve tüm kırmızı çizgileri aşanlar olduklarını, çocukları ve sivilleri öldürmekten devlet başkanlarını kaçırmaya ve liderlere suikasta kadar, savaşı bir oyun gibi ele almaya kadar her şeyi yaptıklarını söylemektedir.

Eğer terör, kötülük ve insanlık için tehlike olarak nitelendirilebilecek birileri varsa, o da açgözlülük ve insani değere saygısızlık açısından başkalarının sahip olmadığı bir özelliğe sahip olan Batı devletleridir; bunu ise onların sömürgeci tarihleri ve yıllar boyunca sayısız kurbanları söylemektedir. Eğer yanlış bir ideolojiye sahip biri varsa, o da Haçlı Trump ve derisine “kafir” dövmesi yaptıran Haçlı savaş bakanıdır; ayrıca saldırılarını ve suç niteliğindeki savaşlarını sürdürürken, “Amaleklileri” ve tüm komşu ülkelere yayılan topraklarını yok edeceğini açıklayan Yahudi varlığıdır.

İngiliz nükleer denizaltılarında görev yapan esrar ve uyuşturucu bağımlıları hakkındaki haberlere geri dönersek, en ölümcül silahın uyuşturucu bağımlısı sapkınların elinde olması nasıl mümkün olabilir?!

Eğer bu bir şeye işaret ediyorsa, o da yukarıda bahsedilen konuşmada belirtildiği gibi insanlığın Batı zihniyeti, Batı medeniyeti ve nükleer silahların oluşturduğu bu tehlikeli karışım karşısında kesinlikle güvende olmadığına ve onların, başkalarının dışında suçlu ahmaklar olduğuna işaret etmektedir. أَلَا إِنَّهُمْ هُمُ الْمُفْسِدُونَ وَلَٰكِن لَّا يَشْعُرُونَ “Dikkat edin! Onlar bozguncuların ta kendileridir; fakat bunun farkına varmazlar.” [Bakara 12] أَلَا إِنَّهُمْ هُمُ السُّفَهَاءُ وَلَٰكِن لَّا يَعْلَمُونَ “Şunu bilin ki, asıl aptal ve akılsız olan kendileridir; fakat bunu da bilmezler.” [Bakara 13]

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Abdurrahman El-Ladavi

Devamını oku...

ABD ve Yahudi Varlığının İran'a Yönelik Saldırısı ve Müslüman Ülkelerinin Yapısal Olarak Zayıflığı

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

ABD ve Yahudi Varlığının İran'a Yönelik Saldırısı ve Müslüman Ülkelerinin Yapısal Olarak Zayıflığı

Haber:

Amerika ve Yahudi varlığı ile İran arasında tırmanan savaş, bir kez daha uluslararası sistemin süper güçlerin bir aracı olarak çalıştığını ortaya koymuştur; zira Birleşmiş Milletler, Uluslararası Adalet Divanı ve diğer kurumlar dünyayı korumaktan aciz kalmıştır. İslam beldelerine yönelik saldırganlığın sürmesi, ABD’nin, egemenliğe hiç aldırış etmeden nasıl kendi hegemonyasını dayattığını kanıtlarken aynı zamanda milliyetçi bölünmeler nedeniyle fiilen parçalanmış Müslüman ülkelerinin yapısal olarak zayıflığını ve Batı’nın çıkarlarına boyun eğen liderlikler tarafından yönetildiklerini ortaya koymaktadır.

Yorum:

Bu savaş sadece jeopolitik bir çatışma değildir; aksine İslam ümmetine yönelik süregelen düşmanlığın açık bir tezahürüdür. Bugün İran'da yaşananlar, daha önce Filistin, Irak, Afganistan, Suriye ve Yemen'de tanık olduğumuz olayların bir devamıdır. İslam'ın düşmanları mezhepler ve sınırlar arasında ayrım yapmazlar; aksine ümmeti bir bütün olarak zayıflatmaya, bölmeye ve kontrol altına almaya çalışırlar.

Anlaşılması gereken en önemli gerçek şudur: Müslüman ülkelerinin zayıflığı, kaynak veya kapasite eksikliğinden değil, gerçek bir siyasi birliğin yokluğundan kaynaklanmaktadır. Zira ümmet, devasa doğal kaynaklara, stratejik coğrafi konuma ve büyük askeri güçlere sahiptir. Buna rağmen dış güçlerin etkisine bağlı ulusal devletlere bölünmüş olarak kaldığı sürece, tüm bunlar etkisiz kalmaya devam edecektir. Özellikle bu parçalanmışlık, Amerika’nın ve Yahudi varlığının hegemonyalarını koruyup sürdürmelerine ve en az dirençle zulmü devam ettirmelerine imkân vermektedir.

En çok endişe verici olan ise, Batı’nın çıkarları için araçlar olarak çalışan Müslümanların başındaki liderlerin rolüdür. Zira onlar, ümmeti savunmada başarısız olmakla yetinmiyorlar; aksine ümmetin zayıflığını sürdüren yapıları aktif olarak güçlendiriyorlar. Ayrıca onların politikaları, siyasi, ekonomik ve askeri baskıların etkisiyle şekillenmekte olup, ümmetin kolektif çıkarları yerine rejimin bekasını tercih etmektedirler. Bu koşullar altında, mevcut çerçeve içinde herhangi bir gerçek değişim beklentisi hayalden ibarettir.

Bu nedenle artık temel soru, birliğin gerekli olup olmadığı değil, aksine bu birliğin küresel hegemonyaya meydan okuyabilecek şekilde nasıl sağlanabileceğidir. Sembolik ya da söylemsel bir birlik yeterli değildir; asıl gerekli olan, ümmeti tek bir otorite altında birleştirecek ve kolektif gücünü harekete geçirebilecek birleşik bir siyasi yapıdır. Hilafetin özü işte budur.

Hilafet, sadece tarihsel bir mefhum değildir, aynı zamanda çağdaş dünya düzeninde stratejik bir gerekliliktir. Zira Hilafet, ümmet için bir kalkan mesabesinde olup ümmetin kaynaklarını ve yeteneklerini birleştirir ve onun düşmanlarına karşı net bir yönlendirme sağlar. Aksi takdirde İslam ümmeti bocalamaya, parçalanmaya ve zayıf kalmaya devam ederken, ümmetin düşmanları ise uyumlu bir şekilde ve uzun vadeli planlar yaparak çalışmaktadır.

Amerika ve Yahudi varlığı ile İran arasındaki savaş, Amerika'nın hegemonyasının sarsılmaz olmadığını ortaya koymuştur. Zira onun çeşitli cephelerdeki başarısızlıkları, ona meydan okunabileceğini göstermektedir. Ancak bu meydan okuma, Müslümanlar ulus devlet sisteminin kısıtlamalarından kurtulup, kesin kararlar almaya muktedir kapsamlı bir siyasi yapı altında birleşmedikçe etkili olmayacaktır.

İslam ümmeti bölünmüş bir halde kalmaya ve Batı'ya dost olan liderlerin yönetimi altında olmaya devam ettiği sürece, zulüm sarmalları da devam edecektir. Bu yüzden çözüm, geçici ittifaklarda ya da siyasi düzenlemelerde değil, aksine ümmetin siyasi yapısında köklü bir dönüşümde, yani Hilafetin çatısı altında gerçek bir siyasi birleşmede yatmaktadır. Dolayısıyla bu dönüşüm olmadan, her yeni çatışma, sadece devam eden kölelik zincirinin bir başka halkasından ibaret olacaktır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Dr. Muhammed - Malezya

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER