Perşembe, 30 Ramazan 1447 | 2026/03/19
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Eğer Kinane’de Amr ibn al-As Gibi Biri Olsaydı, Tek Bir Hamleyle Küfür Milletinin Can Damarını ve Boğazını Sıkardı

Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasına dair giderek artan söylemler, sıradan, geçici bir ekonomik haber olmaktan öte, enerji üzerindeki uluslararası çatışmanın gerçek yüzünü ortaya koymaktadır ve İslam beldelerindeki rejimlerin bu mücadeledeki konumunu gözler önüne sermektedir. Dünyanın en büyük deniz geçiş yollarına ve en devasa enerji rezervlerine sahip olan bu Ümmetin karar ve egemenlik sahibi olması gerekirken; servetleri ve stratejik geçitleri büyük güçlerin elinde birer oyuncağa, uşak rejimler de Batı’nın ve özellikle Amerika’nın çıkarlarına hizmet eden birer bekçiye dönüşmüşlerdir.

Dünya petrol ticaretinin yaklaşık beşte birinin geçtiği Hürmüz Boğazı, küresel enerjinin ana damarıdır. Bölgedeki gerilimin tırmanması ve seyrüseferin tehdit altına girmesiyle birlikte Amerika, hem kendi hem de müttefiklerinin pazarlarına petrol akışını garanti altına almak için derhal alternatif rotalar arayışına koyulmuştur. İşte tam bu noktada, Amerika’nın bölgedeki çıkarlarının sadık bekçiliğini yapan Suud Hanedanı ve Mısır rejimi için daha önce biçilen rol hemen devreye girmiştir.

Suud yöneticileri, Arap Yarımadası’nın doğusundan batısına petrol taşıyan boru hatlarını tam kapasite çalıştırarak petrolün Kızıldeniz’deki Yanbu limanına, buradan da tankerlere yüklenen petrolün, Süveyş Kanalı veya “SUMED” olarak bilinen Mısır boru hattı üzerinden Akdeniz’e, oradan da Avrupa ve Amerika’ya ulaşmasını sağlamışlardır.

Bu operasyon, petrol ihracatını güvence altına almayı amaçlayan salt teknik bir prosedür değildir; aksine gerçekte tamamen Batı’ya hizmet etmek için kurgulanmış siyasi bir sistemin parçasıdır. Aslında İslam ümmetine ait olan Yarımada’daki petrol serveti; bugün küresel kapitalist hegemonyayı perçinlemek için kullanılmakta, Müslüman topraklarını işgal eden, Yahudi varlığını destekleyen ve ümmete her yerde savaş açan devletlerin enerji ihtiyacını karşılamak için seferber edilmektedir.

Dünyanın en önemli deniz koridorlarından birini kontrol eden Mısır rejimi ise, Süveyş Kanalı ve SUMED boru hattını Batı’nın kriz anlarında güvendiği bir güvenlik ağının parçası haline getirmiştir. Bu geçitler, Ümmetin düşmanları üzerinde baskı kuracağı birer güç aracı olması gerekirken; Ümmetin evlatlarını katleden, servetlerini yağmalayan ve onları köleleştiren haçlı Batı’nın ekonomilerini ve ordularını beslemek üzere Müslümanların servetlerinin geçtiği güvenli köprüler haline gelmişlerdir.

Mısır yöneticileri için mesele bununla da sınırlı kalmamış, Mısır’ın bölgedeki askeri rolünü Batı’nın çizdiği düzenlemelere hizmet edecek şekilde yeniden şekillendirme çabası içerisine girmişlerdir. Bu bağlamda Kahire, son zamanlarda bölgede yaşanan askeri gerilim ışığında Arap Ortak Savunma Anlaşması’nın etkinleştirilmesi ve Arap Ortak Gücü kurulması çağrısında bulunmuştur. Sözde Arap ulusal güvenliğini koruma sloganı altında öne sürülen bu çağrı, gerçekte bölge ordularını Batı’nın stratejisine hizmet eden bölgesel güvenlik düzenlemelerinin içine çekme eğilimini yansıtmaktadır.

Filistin’i işgal eden, topraklarını gasp eden ve halkını katleden gerçek düşmana yönelmesi gereken bu orduların, mevcut rejimleri koruyan, enerji hatlarını ve Batı’nın çıkarlarını teminat altına alan bölgesel bir polis gücüne dönüştürülmesi hedeflenmektedir. Böylece bu askeri işbirliği sloganları; Filistin’i kurtarmak veya Batı hegemonyasını kırmak için değil, bölgesel çatışmaları Batılı güçlerin istediği şekilde yönetmek ve Müslümanların ordularını uluslararası düzeni koruyan güvenlik ağının bir parçası haline getirmek için dillendirilip gündeme getirilmektedir.

İşte tam burada, samimi bir siyasi liderliğin yokluğu sebebiyle Ümmetin ne kadar derin bir uçuruma sürüklendiği ayan beyan görülmektedir. Eğer bugün Mısır, İslami fetihler zamanındaki gibi olsaydı ve Kinane topraklarında Amr bin As gibi bir adam bulunsaydı; Mısır’ın coğrafi konumu düşmanları krizden kurtaran güvenli bir kapı değil, onların boğazını sıkan stratejik bir silah haline gelirdi!

Ancak acı gerçek şudur ki; bu stratejik mevkiler bugün bir Risâlet sahibi ümmet zihniyetiyle değil, uşaklık zihniyetiyle yönetilmektedir. Kuşatma altındaki Gazze halkına sınırlarını tamamen kapatan Mısır rejimi, koridorlarını Ümmetin düşmanı ve işgalin destekçisi olan Batı ekonomisini besleyen petrol tankerlerine ardına kadar açmaktadır. Suudi hanedanlığı rejimi de, savaşlarda ve krizlerde bitap düşen ümmetin hizmetine sunmak yerine Arap Yarımadası’nın servetlerini Batı pazarlarının hizmetine sunmaktadır.

Ey Kinane halkı! Ülkeniz sıradan bir ülke değildir; bölgenin kalbi ve dünyanın en önemli deniz geçitlerinden birinin anahtarıdır. İmkânlarınızın düşmanlarınıza peşkeş çekildiği bu zillet dolu gerçeklik, sadece ümmetin, İslam’ın bir hayat sistemi olarak uygulanmasıyla, İslam’ın hükümlerini uygulayacak ve Müslümanları tek bir sancak altında toplayacak bir Devlet kurulmasıyla ancak izzetine kavuşacağını idrak etmesiyle değişecektir.

Ey Kinane askerleri! Sizler, adı İslam tarihiyle ve fetihleriyle anılan büyük bir ordunun evlatlarısınız. Bu Ümmetin ne adam ne de imkân eksikliği olmadığını çok iyi biliyorsunuz. Bu ümmet, sadece bu gücü doğru yöne sevk edecek siyasi karar yoksunudur. Gücünüzü, sömürgecinin çizdiği sınırların bekçisi veya onun ülkenizdeki çıkarlarını koruyan bir maşası yapmak yerine Ümmetin kalkanı ve onu savunan bir kılıç yapmanız elde edeceğiniz en büyük şereftir. Ümmet; tarihi boyunca olduğu gibi Mısır’ın yeniden İslam’ın kalesi ve devletinin rükünlerinden biri olacağı, Ümmetin siyasi iradesinin geri alınacağı ve İslam’ın hayata, devlete ve topluma liderlik etmek üzere geri döneceği o günü dört gözle beklemektedir.

Ey Kinane askerleri! Sizler, her zaman ümmetin kalkanı ve elindeki silahı oldunuz ve olmaya da devam ediyorsunuz. Hadi hürriyetinizi geri alın, ümmetinizin yanına geçin! Sizi tutsak eden liderlerin zincirlerini kırın, rütbelerini, maaşlarını, makamlarını elinizin tersiyle itin. Sizi genişliği gökler ve yer kadar olan bir cennete götürecek olan kimsenin elini tutun. Zira cennet, sizin için daha faydalı ve Allah katında daha kalıcıdır. Gelin, onlarla birlikte ümmetinizin derdiyle dertlenin ve İslam’ın ve İslam devleti Raşidi Hilafet’in gölgesinde, ümmetin kaybettiği otoritesini geri alın.

وَلَيَنصُرَنَّ اللهُ مَنْ يَنصُرُهُ إِنَّ اللهَ لَقَوِيٌّ عَزِيزٌ“Şüphesiz ki Allah, kendi dinine yardım edene mutlaka yardım eder. Şüphesiz ki Allah, çok kuvvetlidir, mutlak güç sahibidir.” [Hac 40]

Devamını oku...

Batının Müslüman Ülkelerdeki Askeri Üsleri Yıkım ve Haraptan Başka Bir Şey Getirmemiştir!

Amerika ve Yahudi varlığının İran’a karşı yürüttüğü savaşın gidişatı; bölgede bulunan Amerikan, İngiliz, Fransız ve diğer Batılı sömürgeci askeri üslerin yanı sözde erken uyarı ve savunma sistemlerinin Müslüman ülkelerine bedbahtlık ve yıkımdan başka bir şey getirmediğini bir kez daha kanıtlamıştır. Müslümanlar bu üslerden sadece zarar görmüş, hatta bu üsler çoğu zaman Müslümanlara dayatılan savaşların fitili olmuş ve topraklarını saldırıların ve düşmanlığın hedefi haline getirmiştir.

Meydana gelen olaylar, uşak yöneticilerin yıllardır güya ülkeyi korumak ve güvenliği artırmak maskesiyle pazarladığı bu üslerin aslında sadece düşmanların çıkarlarını korumak ve onların habis hedeflerini gerçekleştirmek için kurulduğunu kanıtlamıştır. Hatta öyle ki, ülke ve askeri olanakları bile bu üsleri korumakla yükümlü kılınmıştır!

Amerika ve İngiltere, Fransa gibi diğer Batılı devletler, Müslüman beldelerindeki bu üsleri dilediklerine saldırıda kullanmak, diledikleri yerde yangın çıkarmak, sömürgeci hedeflerine ve beslemeleri Yahudi varlığının yayılmacı emellerine ulaşmak, özelde Ortadoğu’yu genelde ise tüm İslam beldelerini kendi ihtiraslarına boyun eğdirmek için ellerinde tutmaktadırlar. Hatta onlar bu emellerini gizleme gereği bile duymamaktadırlar. Nitekim Amerika’nın Yahudi varlığı nezdindeki büyükelçisi Mike Huckabee; “Tevrat geleneklerinin, İsrail’e Ortadoğu’nun büyük bir kısmına uzanan ve Nil’den Fırat’a kadar Büyük İsrail’i oluşturan topraklarda haklar tanıdığını” söylemiştir. ABD Savaş Bakanı Pete Hegseth de İslam’a duyduğu gizli Haçlı kinini saklamayarak “İslami peygamberlik hayallerine tutunan rejimlerin asla nükleer silahlara sahip olamayacağını” söylemiştir.

Bölgede en az 18 askeri tesisten oluşan geniş bir ağı yöneten Amerika, 23 üssü bulunan İngiltere, keza çeşitli üsleri ve operasyon merkezlerini elinde tutan Fransa ve diğer sömürgeci devletler; güvenlik anlaşmaları, ittifaklar ve ortak çıkarlar bahanesiyle Müslüman beldelerini kendilerine helal görmüşlerdir. Böylece Müslüman beldeleri, bizi vurdukları o günahkâr askeri operasyonlarının bir sahnesi haline gelmiştir. Bu üsleri ve merkezleri, sömürgeci çıkarlarını ve Yahudi varlığını korumak amacıyla yürütülen hava ve deniz operasyonları ile istihbarat toplama faaliyetleri için bir birer hareket noktası edinmişlerdir.

Bu nedenle Müslümanların beldelerini korumakla görevli olan İslam Ümmeti orduları, bu üsleri derhal ülkemizden kovmalıdır. Zira bu üsler, yöneticilerin bize karşı işlediği ihanetlerden bir tanesidir. En basit ifadeyle bu üsler; Allah’ın dost edinmeyi veya yardım istemeyi haram kıldığı bir düşmanla işbirliği yapmak demektir. Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

فَإِنَّا لَا نَسْتَعِينُ بِالْمُشْرِكِينَ عَلَى الْمُشْرِكِينَ“Biz, müşriklere karşı müşriklerden yardım istemeyiz.” Üstelik bu üsler, kâfirlerin bizim üzerimizde bir yol bulmasına neden olmuştur ki, Allah Subhânehu ve Teâlâ bunu da şu sözüyle haram kılmıştır:

وَلَنْ يَجْعَلَ اللَّهُ لِلْكَافِرِينَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ سَبِيلاً“Allah, müminlerin aleyhine kâfirlere hiçbir yol vermeyecektir” [Nisa 141]

Hakikatler basiret sahipleri için ayan beyan ortadadır. Geriye sadece İslam Ümmeti orduları içindeki samimi kimselerin, Ümmeti sömürgeciliğin ve uşaklarının nüfuzundan kurtarmak ve Nübüvvet metodu üzere ikinci Raşidi Hilâfet’i kurmak için harekete geçmesi kalmıştır. Hilafet, İslam’ı ve Müslümanları izzete kavuşturacaktır.

هَذَا بَلَاغٌ لِلنَّاسِ وَلِيُنْذَرُوا بِهِ“Bu Kur’an kendisiyle uyarılsınlar diye insanlara bir bildiridir.” [İbrahim 52]

Devamını oku...

Mescid-i Aksa’yı Kurtarmak İçin İçlerinden Bir Tanesinin Bile Yeterli Geleceği Sekiz Ülke, Yine Sadece Kınama ve Telinle Yetinmektedir!

Suudi Arabistan, Ürdün, BAE, Katar, Endonezya, Pakistan, Mısır ve Türkiye Dışişleri Bakanları; Çarşamba günü yaptıkları açıklamada, işgal makamları tarafından özellikle mübarek Ramazan ayında Müslümanların Mescid-i Aksa’ya girişinin engellenmesini şiddetle kınadıklarını açıkladılar. Açıklamada, bu yasadışı ve haksız uygulamaları kesinlikle reddettiklerini ve kınadıklarını vurgulayan bakanlar, Yahudi varlığından Mescid-i Aksa’nın kapılarını derhal açmasını, namaz kılanların Mescid’i Aksa’ya ulaşımına engel olmamasını, Kudüs’teki Eski Şehir’e erişime getirilen kısıtlamaları kaldırmasını ve Müslümanların Mescid’i Aksa’ya ulaşımını engellemekten vazgeçmesini talep ettiler. Ayrıca uluslararası toplumu, Yahudi varlığını, Kudüs’teki İslami ve Hristiyanlara ait mukaddesata yönelik devam eden ihlallerini ve yasadışı uygulamalarını, bu kutsal mekânların hürmetini çiğnemesini durdurmaya zorlayacak kararlı bir tutum almaya çağırdılar.

Müslümanların yöneticilerinin bu sefil ve aciz duruşları artık ispata muhtaç olmayacak kadar aşikârdır. Zira içlerinden birinin bile Yahudilerin küstahlığına ve Mescid-i Aksa’ya yönelik süregelen saldırganlığına son verebilecek ve hatta Filistin’in tamamını özgürleştirebilecek güçte olan sekiz ülkenin temsilcileri, her zamanki gibi yalnızca kınama, protesto ve telin ifadeleriyle yetinmektedirler. Onlar, mübarek toprak Filistin’le hiçbir bağı olmayan, oradaki savunmasız ve güçsüz halka karşı hiçbir sorumluluk taşımayan birer yabancı gibi davranmaktadırlar.

Oysa Suudi Arabistan, Mısır, Pakistan, Endonezya veya Türkiye gibi ülkelerden sadece biri bile istese, kısa sürede Filistin’in tamamını kurtarabilecek güce sahiptir. Bu ülkeler, Yahudi varlığını kökünden söküp atabilecek ordular ve silahlara ve Allah yolunda sefere çıkmak için yanıp tutuşan halklara sahiptirler. Üstelik bu sefer; ilk kıbleleri, Haremeyn-i Şerifeyn’in üçüncüsü ve sevgili peygamberimizin İsra’sı uğrunda cihat etmek için olursa durum nice olurdu bir düşünün?! Buna rağmen bu yöneticiler, kınama ve lanetleme ile yetinmekte, uluslararası sistemi Yahudilerin ihlallerine son vermeye çağırmaktadırlar.

Mescid’i Aksa ve Allah’ın etrafını mübarek kıldığı topraklar, Allah’ın Aziz Kitabında ondan bahsetmesinden bu yana Ümmetin sabitelerinin ve yükümlülüklerinin ayrılmaz asli bir parçası olmuştur:

سُبْحَانَ الَّذِي أَسْرَى بِعَبْدِهِ لَيْلاً مِنَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ إِلَى الْمَسْجِدِ الْأَقْصَى الَّذِي بَارَكْنَا حَوْلَهُ لِنُرِيَهُ مِنْ آيَاتِنَا إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ“Kendisine ayetlerimizden bir kısmını gösterelim diye kulunu bir gece Mescidi Haram’dan çevresini bereketlendirdiğimiz Mescidi Aksa’ya götüren Allah’ın şanı yücedir. Hiç şüphesiz O, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.” [İsra 1] Aynı şekilde Habib-i Mustafa SallAllahu Aleyhi ve Sellem de Mescid-i Aksa hakkında şöyle buyurmuştur:

لَا تُشَدُّ الرِّحَالُ إِلَّا إِلَى ثَلَاثَةِ مَسَاجِدَ: الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ، وَمَسْجِدِي هَذَا، وَالْمَسْجِدِ الْأَقْصَى“Sadece üç mescit için (ibadet maksadıyla) binekler hazırlanıp yolculuğa çıkılır: Mescid-i Haram, benim bu mescidim (Mescid-i Nebevi) ve Mescid-i Aksa.” Filistin, Faruk Ömer RadıyAllahu Anh’a tarafından fethedildiğinden beri bir İslam toprağıdır ve kıyamete kadar da tüm Ümmetin boynunda bir emanet olarak kalacaktır. Bu emanet, İslam ordularına; bu İslam toprağına karşı görevlerini üstlenme yükümlülüğü yüklemektedir. Bu yükümlülük de o İslam toprağını kurtarmak, başlarındaki yöneticilerin Filistin’i peşkeş çekmelerini ve ona karşı komplo kurmalarını izlemeye bir son vermektir.

Filistin davasının bu yöneticiler ve onların rejimlerinin iradesine ipotek edilmesi; işgalin devam etmesi, Yahudilerin artık bir sınırı olmadığı açıkça görülen küstahlık, saldırganlık ve Mescid’i Aksa’yı kirletmelerinin daha da artacağı anlamına geliyor. Sizlerin de gördüğü gibi artık Nil’den Fırat’a kadar uzanan “Büyük İsrail” topraklarından bahsetmeye başlamışlardır bile.

Ümmetin orduları, bir an önce Ümmeti ezen, kutsallarını korumasına, dinini ikame etmesine, Filistin’i ve işgal altındaki tüm İslam beldelerini kurtarmak ve sömürgecilerin kökünü kazımak için kendisine liderlik edecek bir Raşit Halife’ye biat etmesine engel olan bu yöneticilerden Ümmetin otoritesini geri almak zorundadır.

Devamını oku...

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti’nden İyd’ul Fıtr Tebriği

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti olarak biz, mübarek Ramazan Bayramı’nın gelişi münasebetiyle genelde tüm İslam Ümmetini, özelde ise Sudan halkını bayramını tebrik etmekten büyük bir mutluluk duyuyor, Yüce ve Kudretli olan Allah’tan tuttuğumuz oruçları, kıldığımız namazları ve yaptığımız salih amelleri kabul buyurmasını niyaz ediyoruz. Yüce Allah’tan Ümmetin Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafetin gölgesinde Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Ukab sancağı altında bir sonraki bayrama kavuşmasını diliyoruz.

Bu yıl ülkemizin hâlâ o meşum savaşın ateşiyle kavrulduğu, Sudanlı kardeşlerimizin muhacir ve mülteci durumuna düştüğü bir iklimde bayrama kavuşuyoruz. Sudan’daki savaş dosyasını tekelinde tutan Amerika, kendi zehirli reçetesi olgunlaşana dek savaşın ömrünü bilerek uzatmaktadır. Amerika, yerli uşaklar aracılığıyla Güney Sudan’ı ayırmayı başardıktan sonra şimdi de Darfur’u Sudan’ın gövdesinden koparmaya çalışmaktadır. İnsanların çektiği sıkıntılar, katliamlar, tehcir, açlık ve hastalıklar Amerika’nın umurunda bile değil. Amerika, Libya senaryosu ile Darfur’u Sudan’dan koparmaya çalışmaktadır; nitekim bugün biri Darfur ve Kordofan’ın bazı kısımlarında, diğeri ise Sudan’ın geri kalanında olmak üzere Sudan’da fiilen iki hükümet bulunmaktadır.

Hükümet her ne kadar kamuoyu önünde isyanı bitirmekten ve Sudan’ın birliğini korumaktan bahsetse de gerçek tamamen farklıdır. Zira hükümet, Sudan’ı parçalama planının bizzat içindedir, dahası İslam’la savaşın da tam kalbinde yer almaktadır. Oysa İslam, kâfir Batı’nın planlarına kürtaj yapacak ve Ümmeti zirvelerden zirvelere taşıyacak uyanıklığın yegâne teminatıdır.

Bu gerçeklikten kurtuluş, ancak siyasi uyanıklıkla mümkündür. Bu siyasi bilinç; ülkemiz ve kaynaklarımız üzerinde pervasızca oynayan sömürgeci kâfirin elini kesip atmak için Allah Azze ve Celle’ye güvenerek ciddi bir çalışmayı gerektirmektedir. Bu ise, ancak ideolojik devleti kurmakla mümkündür. Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafet, ideolojik bir devlettir. Bu devlet, ümmeti birleştirecek, onu sömürgeci kâfire olan bağımlılıktan kurtaracaktır. Bu devlet Rabbimizin farzı, izzetimizin kaynağı ve topraklarımızın temizleyicisidir.

Ey Sudan halkı! Allah’ı razı etmek, izzet ve onur içinde yaşamak için Hilafet’i ikame etmekten başka kurtuluş yolu yoktur.

Her yılınız hayırla dolsun. Bayramınız mübarek olsun.

Önemli Not:

Bayramlaşma programı, inşallah mübarek Ramazan Bayramı’nın üçüncü günü partinin Hartum ve Port Sudan’daki ofislerinde gerçekleştirilecektir.

Devamını oku...

Dava Taşıyıcısı Fayez Mustafa Düveyl’in (Ebu İstif) Vefat Duyurusu

مِّنَ الْمُؤْمِنِينَ رِجَالٌ صَدَقُوا مَا عَاهَدُوا اللَّهَ عَلَيْهِ فَمِنْهُم مَّن قَضَىٰ نَحْبَهُ وَمِنْهُم مَّن يَنتَظِرُ وَمَا بَدَّلُوا تَبْدِيلاً

“Müminlerden öyle adamlar vardır ki, Allah’a verdikleri söze sadık kaldılar. İçlerinden bir kısmı verdikleri sözü yerine getirmiştir. Bir kısmı da beklemektedir. Verdikleri sözü asla değiştirmemişlerdir.” [Ahzab 23]

Allah Subhânehu ve Teala’nın kaza ve kaderine iman etmekle birlikte Hizb-ut Tahrir / Suriye Vilayeti; genel anlamda tüm Müslümanlara, özelde ise davet taşıyıcılarına, İdlib-Sermin’den olan değerli kardeşimiz Fayez Mustafa Düveyl’in (Ebu İstif) vefat ettiğini üzüntüyle duyurur.

Rahmetli, Allah Subhânehu ve Teala’ya itaatle geçen 63 yıllık ömrünün ardından Hakk’ın rahmetine kavuşmuştur. Allah rahmet etsin merhum, yüksek bir himmet ve sadık bir azim sahibi biriydi. Suriye Devrimi’nin gölgesinde on yıl boyunca davayı omuzlamış ve bu uğurda her türlü meşakkat ve sıkıntıya, ecrini yalnızca Allah’tan bekleyerek, O’nun dinine yardım etmek ve kelimesini yüceltmek gayesiyle göğüs germiştir.

Son dönemlerinde Allah onu amansız bir hastalıkla imtihan etmiş, o ise sabredenlerden olmuş, ecrini Allah’tan beklemiş, Allah’ın kaza ve kaderine razı olmuş ve Allah’a verdiği söze sadık kalmıştır. Biz onu böyle biliyoruz, hiç kimseyi Allah’a karşı temize çıkaracak değiliz.

Allah Subhânehu ve Teâlâ’dan, çektiği bu sıkıntıları derecesinin yükselmesine ve günahlarının kefaretine vesile kılmasını ve onu Salihler zümresine kabul etmesini niyaz ederiz. Yine Allah Subhânehu ve Teâlâ’dan onu engin rahmetiyle kuşatmasını, mekanını Firdevs-i Âlâ kılmasını; onu Nebiler, Sıddıklar, Şehitler ve Salihlerle birlikte haşreylemesini, ailesine ve yakınlarına da sabır ve metanet ihsan etmesini dileriz.

Canı veren de Allah’tır, alan da Allah’tır. O’nun katında her şeyin belli bir eceli vardır. Biz ancak Rabbimizin razı olacağı sözü söyleriz:

إِنَّا لِلَّهِ وَإِنَّا إِلَيْهِ رَاجِعُونَ“Biz şüphesiz Allah’a aitiz ve şüphesiz O’na döneceğiz” derler.” [Bakara 156]

Devamını oku...

Amerika ve Yahudilerin İran’a Karşı Savaşındaki Gelişmeler

  • Kategori Makaleler
  •   |  

El-Raye Gazetesi

Amerika ve Yahudilerin İran’a Karşı Savaşındaki Gelişmeler

Üstad Esad Mansur’un Kaleminden

ABD, beslemesi Yahudi varlığıyla birlikte 28/2/2026 günü İran'a saldırısını başlattığında, savaşın süresini dört gün olarak belirlemişti. Zira Amerika, rejimin başını ve ön saflarında yer alan sorumluları vurur vurmaz, ikinci safın teslim olup kendi şartlarına boyun eğeceğini sanmıştı; tıpkı Venezuela’da cumhurbaşkanını kaçırıp Cumhurbaşkanı yardımcısının da kendisine teslim olduğunda yaptığı gibi. Ancak bu gerçekleşmedi; zira İran dimdik durdu ve bu saldırıya karşı koydu; hatta Trump’ın, liderin atanmasına müdahil olacağını ve Hamaney’in oğlunu istemediğini söylemesiyle küstahlığı daha da arttı fakat umudu boşa çıktı.

New York Times gazetesi, 12/3/2026 tarihinde bilgili kaynaklara dayandırarak, “Trump ve danışmanları, üst düzey liderliğin öldürülmesinin daha pragmatik liderlerin ortaya çıkmasına ve bunların savaşı sona erdirmeye çalışmasına yol açacağı konusunda güvenlerini korudular” diye belirtti. Nitekim bunu, 10/3/2026 tarihinde savaş bakanı Hegseth kabul ederek şöyle demişti: "Onların tepkisinin mutlaka tam olarak bunun olacağını beklediğimizi söyleyemem."

Dört günün ardından Trump, savaşın sonuçlanmasının iki hafta, belki de dört hafta süreceğinden bahsetti. Zira Trump, özellikle önümüzdeki sonbaharda Kongre ara seçimleri yaklaşırken, durumun daha da kötüleşip iç politikada kendisine zarar vermeden önce bu savaşı bitirmek istiyor.

Siyasette genelleme yaparak kıyaslamada bulunmak yanlıştır; zira her devletin ve her olayın kendine özgü koşulları ve bağlamları vardır; ayrıca bir olayı kendi koşullarından ve bağlamından soyutlamak da aynı şekilde yanlıştır

Ancak kibir ve küstahlık Trump'ın gözünü kör etmiştir; tıpkı 2001'de Afganistan'a ve 2003'te Irak'a saldırdığında Cumhuriyetçi selefi oğul Bush'un gözünü kör ettiği gibi ve tıpkı 1992'de Somali'ye saldırdığında baba Bush'un gözünü kör ettiği gibi. Zira onlar, askeri güçlerine, ekonomik hegemonyalarına, diğerlerinin küstahlıklarına sessiz kalmasına, hatta kendilerine ortak olmalarına güveniyorlar. Bu nedenle Sovyetler Birliği döneminde olduğu gibi hiçbir büyük devletin onlara karşı çıkmaması sayesinde her ülkede tek başlarına hareket edebiliyorlardı. Bu yüzden o dönemde Amerika, 1961'den 1991'de Sovyetler Birliği'nin dağılmasına kadar onu hesaba katmış ve onunla uzlaşmak için çalışmıştı. Nitekim çöküşünden sonra uluslararası arenada tek başına kalmıştır.

Savaş üçüncü haftasına girerken Trump, hedeflerinden geri adım atmaya başladı ya da bunları gerçekleştirdiğini iddia ederek savaşı durdurmak istediğini açıkladı; bu hedefler arasında İranlıların nükleer silaha sahip olmasını ve uzun menzilli füzeler geliştirmesini engellemek ve İran halkının yönetimi ele geçirmesi yer alıyordu.

İran, petrol üretimi üzerinde etkisi olan Körfez ülkelerindeki petrol tesislerini vurmaya başladı ve dünya enerji kaynaklarının yaklaşık %20’sinin geçtiği Hürmüz Boğazı’nı kapattı. Bunun üzerine hem Amerika'da hem de dünya genelinde arzların azaldığı ve fiyatların yükseldiği küresel petrol krizi ortaya çıktı. İran'ın petrol tesislerine yönelik saldırılarını tırmandırmasıyla birlikte yeniden yükselmeye başlayan petrol fiyatlarını dizginlemek için stratejik petrol rezervlerinden rekor miktarda petrol piyasaya sürülmesi de işe yaramadı.

Trump açıklamalarda kafa karışıklığı yaşamaya başladı ve 11/3/2026 günü "Savaş yakında bitecek... İran'da hedef alınabilecek neredeyse hiçbir şey kalmadı" dedi. Bu, savaşı durdurmaya yönelik bir adım gibi olup savaşın petrol arzı üzerindeki etkisinden dolayı giderek artan bir hayal kırıklığı yaşadığı ortaya çıktı; zira şöyle dedi: “Petrol tankerlerinin mürettebatları biraz cesaret göstermeli ve Hürmüz Boğazı’ndan geçmelidir.” Aslında onlardan hayatlarını Amerika için tehlikeye atmalarını istiyor ama onlardan hiçbiri bu cesareti göstermiyor. 14/3/2026 günü, diğer ülkelerden müdahale ederek kendisine yardım etmelerini ve Hürmüz Boğazı'nı açmalarını talep etmeye başladı. Nitekim demokrat senatör Chris Murphy, sosyal medya üzerinden onu şu şekilde ifşa etti: “Trump yönetiminin Hürmüz Boğazı için hiçbir planı yok ve burayı güvenli bir şekilde nasıl yeniden açacağını bilmiyor.” Bu, Trump yönetiminin kapalı oturumda planlarını Kongre’ye sunmasının ardından geldi.

New York Times da onu şöyle diyerek ifşa etti: "Trump seçeneklerini incelerken, bunların arasında İran’a karşı askeri bir saldırı başlatmak ve onu kendi şartlarına göre bir anlaşma imzalamaya zorlamak da vardı; zira ABD Enerji Bakanı Chris Wright 18/2/2026 tarihinde, yaklaşan savaşın Orta Doğu’daki petrol tedarikini aksatacağından veya enerji piyasalarında kaos yaratacağından endişe duymadığını söylemişti." Bu, Yahudiler ve Amerika’nın Haziran 2025'te İran’a karşı saldırısına ya da 12 Gün Savaşı olarak bilinen olaya kıyasla yapılmıştır. Zira şöyle bir eklemede bulunmuştur: “Geçen Haziran ayında İran'a yapılan “İsrail” ve Amerikan saldırıları sırasında piyasalarda sınırlı bir dalgalanma yaşanmış, petrol fiyatları biraz yükselmiş, ardından tekrar düşmüştü.”

Trump, belki kendisine yardım eder umuduyla Rus mevkidaşı Putin’i aramak zorunda kaldı. Kremlin danışmanı Yuri Uşakov, "Putin'in Trump'a İran savaşını hızlı bir şekilde durdurmaya yönelik öneriler sunduğunu" ve bunun "Trump’ın talebiyle gerçekleşen ve yaklaşık bir saat süren 9/3/2026 Pazartesi günü yapılan bir telefon görüşmesi" sırasında olduğunu belirtti. Bunun akabinde Trump, "Putin ile olumlu bir telefon görüşmesi yaptığını ve Amerika'nın Rus petrolüne uygulanan yaptırımları hafifletme yoluna gideceğini" açıkladı.

İran Dışişleri Bakan Yardımcısı Mecid Revançi şunları söyledi: "Ateşkesi sağlamak için daha fazla saldırı yapılmamasını şart koşuyoruz. Çin, Rusya ve Fransa dahil olmak üzere birkaç ülke ateşkes konusunda bizimle iletişime geçti."

Görünüşe göre Amerika, kendisini bu çıkmazdan kurtaracak ve sanki zafer kazanmış gibi görünmesini sağlayacak şekilde savaşı durdurmak için İran'la müzakere etmek üzere Rusya ya da başka bir ülke aracılığıyla bir kanal açmaya yönelmiştir. Ancak belki de böyle bir durum ortaya çıkmayabilir ve onun kaderi de, özellikle İran'ın, bölgedeki üslerine ve petrol tesislerine ve Yahudi varlığının iç kesimlerine füze saldırılarını sürdürmesi halinde tıpkı oğul Bush’un kaderi gibi olabilir.

Böylece Yahudi varlığının, ABD ile birlikte gerçekleştireceği hızlı saldırının, başının öldürülmesiyle rejimin düşeceği ve savaşın hızla sonuçlanacağına dair umutları boşa çıktı. İran'ın (Amerika ve Yahudi varlığının) saldırılarına verdiği sert tepkiye şaşırdılar; ayrıca İran füzeleri nedeniyle büyük zararlar meydana gelmiştir.

Görünüşe göre İran, Filistin'i kurtarabilecek güce sahip ancak bunu bir hedef haline getirmemiştir. Oysa Gazze'deki mücahitler Yahudi varlığına baskın düzenlediğinde ve Suriye'de cephede yer aldığında bunun için elinde bir fırsatı vardı. Ancak İran, ABD'nin savaşı genişletmeme yönündeki mesajlarına kulak verdi; ta ki ABD onu Suriye'den çıkarana ve Lübnan'daki partisinin güçlerini vurana kadar.

Nitekim İran, Amerika'nın yörüngesinde dönmenin ve onun mesajlarına kulak vermenin, varlığını korumak ve güçlendirmek, bölgesel nüfuzunu genişletmek, nükleer silah üretmek ve füze endüstrisini geliştirmek için bir garanti olacağını sanmıştı. Ancak Amerika bunları sınırlamak ve İran’ı tabi bir devlet haline getirmek istedi.

Bizler İran'dan, karma cumhuriyet rejiminden, dar görüşlü vatancılıktan ve mezhepçi asabiyetten vazgeçip Hilafeti ilan etmesini, İslam beldelerini birleştirmeye çalışmasını, Filistin'i kurtarmasını ve her yerdeki Müslümanlara yardım etmesini beklemiyoruz. Oysa şayet bunu yapsaydı, Amerika bölgede üslerini kuramaz, Yahudi varlığı ayakta kalmaya devam edemez ve kendisi de bu saldırıya maruz kalmazdı; ama İran Gazze konusunda yapacağını yapmıştır; zira Gazze halkı onun yardımını beklerken, bölgedeki diğer ülkeler gibi İran da onları yüzüstü bırakmıştır.

Bu savaş, Müslümanların, Nübüvvet Minhacı üzere Hilafet Devleti olan devletlerini kurduklarında Amerika'yı yenilgiye uğratabileceklerini ve Yahudi varlığını ortadan kaldırabileceklerini kanıtlamıştır; bu nedenle Müslümanların bu devletin kurulması için çalışanlara yardım etmeleri gerekir.

Kaynak: El-Raye Gazetesi - 591. Sayı - 18/03/2026

Devamını oku...

Ramazan: Düşünen İslami Şahsiyetin Uyanışı

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Ramazan: Düşünen İslami Şahsiyetin Uyanışı

Ramazan sadece oruç, ibadetler ve kişisel tefekkür ayı değildir; aksine tarih boyunca zihinleri uyandıran, toplumları yeniden şekillendiren ve insanlığın gidişatını değiştiren bir aydır. Kur’an-ı Kerim’in Ramazan’da insanlık için bir hidayet olarak indirilmesi; sadece kalpleri arındırmak için değil, aksine bizzat hayatı ilahi hidayet üzerine yeniden inşa etmek içindir. Bu nedenle Ramazan, Müslümanları sadece ruhani ritüelleri yerine getirmekten çok daha derin bir hususa davet ettiği gibi bizleri, düşünmeye, gerçekliği değerlendirmeye ve değişim için bilinçli bir şekilde çalışmaya davet etmektedir.

Bugün Müslümanların karşı karşıya olduğu en tehlikeli sorunlardan biri, iman eksikliği ya da dinî uygulamaların eksikliği değildir, aksine mevcut duruma alışmış atıl zihinlerin varlığıdır. Zira birçok Müslüman İslam’a iman ediyor, namaz kılıyor, oruç tutuyor ve ibadetlerini yerine getiriyorlar ama buna rağmen akideleriyle çelişen sistemlerin, değerlerin ve gerçekliğin içinde yaşıyorlar. Bu çelişki genellikle İslam’ı reddetmekten dolayı değil, aksine akide ile davranış arasındaki aşamalı bir kopuştan dolayı ortaya çıkmaktadır. Zira akide, kişisel ritüellerle sınırlandırıp günlük kararlar ise korku, rahatlık, kültür ve koşulların etkisiyle şekillendiğinde, İslami şahsiyet parçalanmaktadır.

İslam, gerçekliğin olumsuz bir şekilde kabullenilmesini kabul etmez ve zulüm, yozlaşma ve fesada basitçe uyum sağlayan şahsiyetler de oluşturmaz. Bilakis gerçekliğe akideleri aracılığıyla bakan düşünürler yetiştirir, aksi değil. Bu yüzden Müslümandan, dünyayı bilinçli bir şekilde değerlendirmesini, sebepleri ve sonuçları anlamasını ve tutumlarını Allah’ın emirlerine göre ölçmesini talep eder. Gerçek değişimin temeli, işte bu etkin düşüncedir.

Düşünce ve eğilimler İslam akidesinden kaynaklandığında İslami şahsiyetler oluşur. Buna rağmen genellikle davranışlarda açıklar ortaya çıkabilir. Çünkü bir Müslüman samimi bir şekilde İslam’a inanmakta ama ona aykırı bir şekilde davranmaktadır. Bu ise mefhumları akideyle bağlamakta başarısız olduğunda, şeytanın etkisine girdiğinde veya hayali şahsi çıkarlarının ilahi hidayetin önüne geçmesine izin verdiğinde meydana gelmektedir. Bu anlar birini İslam'dan çıkarmaz, aksine bağlılık ve bilinçte bir zayıflık ortaya çıkardığı gibi imanı amelle tam olarak bütünleştirmemiş bir şahsiyet ortaya çıkarır.

Bu nedenle düşünmek, gereklidir. Zira bilinçli düşünme olmadan, Müslümanlar sapmaya başlar, onların durumlarına gerçekliğin koşulları dayatılır, toplumsal örfler onların referansları haline gelir ve rahatlık ise sorumluluğun yerine geçer. Nitekim zamanla bu, İslam'ı gizlice uygulayan bir toplum üretirken genel hayatını ise insan yapımı sistemlere teslim eder. Sonuç ise donukluktur: Zira kalpler imanla bağlantılı olarak kalabilir ama zihinler mevcut yapılara teslim olmuştur.

İslam bundan daha fazlasını talep etmektedir; zira İslam, Müslümanları değişim üzerine düşünmeye zorlar. Bu da zulmün, haksızlığın ve ahlaki çöküşün normalleştirilmesini reddetmek, ümmetin yabancı kanunlar altında yaşamasının, ekonomik sömürünün ve siyasi hegemonyanın nedenlerini sorgulamak anlamına gelmektedir. Aynı zamanda yoksulluğun, savaşın, ailelerin dağılmasının ve ruhi boşluğun rastgele olaylar olmadığını, aksine bunların ilahi hidayete aykırı sistemlerin sonuçları olduğunu idrak etmek anlamına gelmektedir.

Düşünen bir Müslüman, acılara duygusal tepki vermekle yetinmez, aynı zamanda onun köklü nedenlerini anlamaya çalışır. Ayrıca Müslümanlar, Müslüman ülkelerin bölünmesinin, değerlerin erozyona uğramasının, kimliğin zayıflamasının ve İslam’ın sadece bireysel ibadete indirgenmesinin nedenini sorgularlar. Ayrıca onlar, İslam’ın, siyasi, sosyal, ekonomik ve ahlaki olarak hayatı kapsamlı bir şekilde düzenlemek için indirildiğini idrak ederler. Bu yüzden kısmi İslam'ı kabul etmeyi reddederler.

Ramazan, bu bilinci yeniden kazanmak için benzersiz bir fırsat sunmaktadır. Zira fiziksel arzuların dizginlenmesiyle birlikte zihnin saflığı artar. Kur'an'ın okunmasıyla birlikte bakış açısı değişir. Gecelerin ibadetle geçirilmesiyle birlikte dünya bağlılığı azalır. Bu ruhani ortam Müslümanları, önceliklerini yeniden değerlendirmeye ve hayatlarını akideleriyle yeniden bağlamaya hazırlar.

Gerçek değişim, Müslümanlar kendilerini izole bireyler olarak görmeyi bıraktıklarında ve toplumun sorumluluklarını idrak ettiklerinde başlar. İslam, sadece kişisel kurtuluş üzerine odaklanan darmadağın müminler üretmek için gelmemiştir; aksine insanlığa bir risalet taşıyan muvahhit bir ümmet inşa etmek için gelmiştir. Dolayısıyla her bir Müslüman erkek ve kadın, bu sorumluluğun bir parçasıdır. Zira analar nesilleri şekillendirirken kız kardeşler ise aileleri ve toplumları etkiler. Bu yüzden kadınlar, değişim konusunda marjinal değillerdir; aksine bilinçli ve ideolojik şahsiyetlerin yetiştirilmesinde temel eksendirler.

Bilinçli bir İslami şahsiyet inşa etmek disiplin gerektirdiği gibi İslam'ı sadece ritüeller olarak değil, eksiksiz bir sistem olarak öğrenmeyi de gerektirir. Küresel konulara ve küresel güçlerin Müslümanların gerçekliğini nasıl şekillendirdiğine karşı bilinçli olmayı gerektirir. Ayrıca egemen anlatılara meydan okumak cesareti ve kararlılık ise sabrı gerektirir. Her şeyden önce ihlası, yani kişisel yaşamda ve toplumsal vizyonda Allah’a tamamen teslim olmaya hazır olmayı gerektirir.

Müslümanlar akide perspektifinden düşündüklerinde, öncelikleri değişir. Başarı servet veya konumla değil, aksine Allah’a itaatle ölçülür. Böylece insanlarda korku azalırken, Allah’a karşı sorumluluk duygusu artar. Böylece de hayat anlam kazandığı gibi mücadele de değerli olur.

Ramazan bize, İslam’ın geçmişte dünyayı nasıl değiştirdiğini hatırlatmaktadır; çünkü geçmişte Müslümanlar derinlemesine düşünmüşler, cemaat ruhuyla çalışmışlar ve akidelerini açıkça yaşamışlardır. Bu imkan bugün hâlâ mevcut ancak bu, atıl zihinleri kaldırıp atmakla, akideyi fiillere bağlamakla ve düşünen Müslümanlarla başlar.

Bu kişiler sayesinde Allah, gerçek bir değişim, yani sadece şekli ıslahlar değil, aksine kapsamlı bir dönüşüm meydana getirir. Allah’tan Ramazan’ın, kalpleri yumuşatan ve akılları uyandıran bir dönüm noktası olmasını ve Müslümanların, İslam'ı mütekamil bir yaşam biçimi olarak yaymadaki rollerini yeniden keşfetmelerini diliyorum.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Yasmin Malik

Devamını oku...

Devlet, Batı İçin Bir Vergi Tahsildarına Dönüştüğünde... Mısır Halkına Dayatılan Pahalılık

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

Devlet, Batı İçin Bir Vergi Tahsildarına Dönüştüğünde... Mısır Halkına Dayatılan Pahalılık

Haber:

El-Yevm es-Sabi gazetesi, 15 Mart 2026 Pazar günü internet sitesinde, Mısır Cumhurbaşkanı'nın “Mısır Ailesi” iftar yemeği sırasında yaptığı konuşmaya ilişkin bir haber yayınladı; Cumhurbaşkanı konuşmasında, petrol ürünleri fiyatlarının artırılmasına ilişkin karara değindi. Bu kararı haklı çıkarmaya çalışırken halk arasında bir öfke durumunun olduğunu kabul ederek şöyle dedi: “Petrol ürünlerinin fiyatlarının artırılmasına yönelik olumsuz duygular olduğunu biliyorum” ancak bu önlemlerin gerekli olduğunu ve daha sert alternatiflerden kaçınmak için bunun daha az maliyetli seçenek olduğunu vurguladı. Ayrıca küresel durumların sonucunda devletin ciddi mali baskılarla karşı karşıya olduğunu, Mısır'ın her yıl petrol ürünlerine yaklaşık 20 milyar Dolar harcadığını ve ekonominin, bölgesel gerilimler nedeniyle yaklaşık 10 milyar Dolarlık bir kayıp yaşadığına değindiği Süveyş Kanalı gelirleri gibi bazı gelir kaynaklarındaki düşüşten etkilendiğini belirtti.

Yorum:

Bu açıklamalar, ülkeyi yöneten politikaların doğasını ortaya koyduğu gibi Mısır halkının, nasıl da sömürgeci kurumlar ve Batı’nın hegemonyasıyla bağlantılı ekonomik politikaların bedelini ödediğini de ortaya koymaktadır. Mısır’da yaşananlar ani bir ekonomik olay olmadığı gibi insanlara tasvir edildiği üzere devletin iradesi dışındaki faktörlerin doğal bir sonucu da değildir. Aksine bu, onlarca yıl önce başlayan açık ekonomik sürecin bir ürünüdür; zira rejim, o günden beri başta Uluslararası Para Fonu (IMF) olmak üzere ülke ekonomisini Batılı finans kurumlarına bağlamaya karar vermiş ve bu kurumlarda şu bilinen şartlarını dayatmıştır; sübvansiyonların kaldırılması, fiyatların serbest bırakılması, para biriminin dalgalanmasına izin verilmesi ve piyasaların yabancı sermayeye açılması.

Mısır bu sürece girmesinden bu yana büyük ekonomik kararlar, fiilen bu kurumların dayattığı şeylere göre alınır bir hale gelmiştir. Bu nedenle iktidarın söylemlerinde, ekonomik reform, gerekli önlemler ve gerçeklik bize bunu dayatıyor gibi ifadelerin tekrarlanması hiç de şaşırtıcı değildir. Çünkü bu ifadeler, tabi devletlerin kendilerine dayatılan politikaları uygularken kullandıkları olağan bir dilden başka bir şey değildir. Bu nedenle akaryakıt fiyatlarındaki artış, ardından tüm mal ve hizmetlerin fiyatlarındaki artış, bu politikanın doğrudan bir sonucudur. Oysa yakıt, ekonominin can damarıdır; zira onun fiyatı yükseldiğinde ulaşım, üretim ve ticaret maliyetleri de yükselmekte, böylece tüm sektörlerde de fiyatlar alevlenmektedir.

Büyük paradoks, bu politikaların sonuçlarını bütün insanlar üstlenirken, devletin ve yönetici sınıfın herhangi bir gerçek yük üstlenmemesidir. Zira yüksek yakıt fiyatlarının bedelini ödeyenler Mısır halkı olduğu gibi fiyat artışlarıyla karşı karşıya kalanlar ve enflasyon ve para değerinin düşmesi nedeniyle birikimlerinin eridiği kişiler de onlardır.

Ey Kinane'nin askerleri: Mısır'ın Batı'ya nasıl ipotek edildiğini, topraklarının ve şirketlerinin nasıl satıldığını, vergiler ve açlıkla nasıl ezildiğini görmüyor musunuz? Bugün sizler bir yol ayrımındasınız: Ya dininizi hiç sayan, sizi ve ülkenizi yıkan rejimin muhafızları olarak kalacaksınız ya da Allah için O'nun sizden razı olduğu kalkınma yolunda ayağa kalkacaksınız. Haydi Sa’d İbn Muaz, Usame İbn Zeyd ve Selahaddin gibi Allah için hiçbir kınayıcının kınamasından korkmayan adamlar olun ve dininize yardım edin; umulur ki Allah, sizin elinizle zafer ve izzet yazar da ümmetinizin gurur kaynağı olursunuz.

الَّذِينَ إِنْ مَكَّنَّاهُمْ فِي الْأَرْضِ أَقَامُوا الصَّلَاةَ وَآتَوُا الزَّكَاةَ وَأَمَرُوا بِالْمَعْرُوفِ وَنَهَوْا عَنِ الْمُنْكَرِ وَلِلَّهِ عَاقِبَةُ الْأُمُورِ

Onlar (o müminler) ki, eğer kendilerine yeryüzünde iktidar verirsek namazı kılar, zekâtı verirler, iyiliği emreder ve kötülükten nehyederler. İşlerin sonu Allah’a varır.” [Hac 41]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Mahmud El-Leysî - Mısır

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER