Cuma, 23 Şevval 1447 | 2026/04/10
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Tunus Vilayeti: Mescid-i Aksa ve Esirler İçin Destek Yürüyüşü

  • Kategori Tunus
  •   |  

Hizb-ut Tahrir / Tunus Vilayeti:
Mescid-i Aksa ve Esirler İçin Destek Yürüyüşü

3 Nisan 2026 Cuma günü, Hizb-ut Tahrir Tunus Vilayeti tarafından düzenlenen bir yürüyüş, başkent Tunus’taki El-Feth Camii’nden, Cuma namazının ardından yola çıktı. Mescid-i Aksa ve esirlerle dayanışma amacıyla düzenlenen yürüyüş şu başlığı taşıyordu:

“Orduları Seferber Etmek, Tahtları Yıkmak ve Cihadı İlan Etmek: Esirleri Kurtarmanın ve İsra’yı Özgürleştirmenin Tek Yoludur!”

“Yeşil Şehir” (Tunus) halkından büyük bir kalabalığın katıldığı yürüyüş, şu sloganlarla başladı:
“Lebbeyke ya Aksa!”
“Çağrına icabet ediyoruz! Çağrına icabet ediyoruz! Ey Aksa, çağrına icabet ediyoruz!”
“Ey Aksa, çağrına icabet ettik; Tunus halkının tamamı seninle beraberdir!”

Katılımcılar pankartlar taşıdı; ana pankart yürüyüşün başlığını taşırken, diğer iki pankartta şu ifadeler yer aldı:

“Ey Müslümanlar: Onlar için darağaçları kurulmuşken, esirlerin yanında kim duracak?”

Başkentin ana caddelerinde ilerleyen yürüyüş boyunca kalabalık, ümmetin ruhunu ve güç sahibi samimi kimseleri harekete geçirmeyi amaçlayan sloganlar attı. Bunlardan bazıları şunlardı:

“Mescid-i Aksa Müslümanlara sesleniyor… Gayretiniz nerede? İmanınız nerede?”
“Yazıklar olsun! Yazıklar olsun! Esirlerin idamı Allah’a yemin olsun ki bu bir rezalettir!”
“Ey subaylar! Ey genelkurmay! Aksa cihad çağrısı yapıyor!”
“Mescid-i Aksa özgür insanlara sesleniyor… Bu kuşatmayı kim kıracak?”
“Ey ordular! Ey özgür insanlar! Esirleri savunmak için kim ayağa kalkacak?”
“Ey Müslümanların orduları… Esirler sizin din kardeşlerinizdir!”
“Ey Müslümanların orduları… Yol Filistin’de cihaddır!”
“Ey cihad orduları… İnsanların Rabbi size zafer versin!”
“Ey ordular… Tahtlar yıkılmadan özgürlük olmaz!”

Yürüyüş, Belediye Tiyatrosu önünde, Devrim Caddesi’nde düzenlenen bir mitingle sona erdi. Burada Hizb-ut Tahrir / Tunus Vilayeti’nden bir üye konuşma yaparak, İslam ümmetinin bugünkü görevinin geçmişte olduğu gibi aynı olduğunu vurguladı: Sadece kınamak ve protesto etmek değil; orduları iman coşkusuyla harekete geçirmek, Allah yolunda cihad ateşini yakmak ve yöneticilerin tahtlarını yıkmak; ardından kararlı bir şekilde Mescid-i Aksa’ya yürüyerek onu özgürleştirmek ve Allah’ın büyüklüğünü ilan etmek.

[وَلِيَدْخُلُوا الْمَسْجِدَ كَمَا دَخَلُوهُ أَوَّلَ مَرَّةٍ وَلِيُتَبِّرُوا مَا عَلَوْا تَتْبِيراً]

“İki vaadden ikincisinin vakti gelince, yüzünüzü üzüntüye sokmaları, kötülük yapmaları, önceden Mescid'e girdikleri gibi girmeleri, ele geçirdikleri yerleri harap etmeleri için onları tekrar göndereceğiz.” (İsra 7)

Şüphesiz bu görevin dışında kalan her türlü eylem; Allah’a, Resulüne, İsra mekânına ve Filistin halkının kanına ve esirlerine ihanet sayılır.

Yahudi varlığı -elebaşları ile birlikte- Mescid-i Aksa’yı işgal edebilecek kadar ne güçlü ne de önemlidir.

Bu, Zeytin Diyarı’ndaki Hizb-ut Tahrir’in çalışmasıdır; bu, ümmetine karşı görevidir. Özellikle de güç ve kuvvet sahibi olanlara karşı ki; onları harekete geçirmek, üzerlerine farz olan şer’i hükmü açıklamak ve gözlerindeki perdeyi kaldırmak içindir ki bu görevi gerçekten kavrasınlar, onu bütünüyle benimsesinler ve tek bir vücut gibi ayağa kalksınlar. Bunun için İslam Devleti’ni kurmak, esirleri ve İsra mekânını kurtarmak, Yahudi varlığını ortadan kaldırmak ve İslam mesajını —hidayet ve nur olarak— dünyanın her köşesine ulaştırmak gerekir.

[وَعَدَ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُمْ فِي الْأَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ وَلَيُمَكِّنَنَّ لَهُمْ دِينَهُمُ الَّذِي ارْتَضَىٰ لَهُمْ وَلَيُبَدِّلَنَّهُم مِّن بَعْدِ خَوْفِهِمْ أَمْنًا ۚيَعْبُدُونَنِي لَا يُشْرِكُونَ بِي شَيْئًا ۚوَمَن كَفَرَ بَعْدَ ذَٰلِكَ فَأُولَٰئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ]

"Allah, içinizden, iman edip de salih ameller işleyenlere, kendilerinden önce geçenleri egemen kıldığı gibi onları da yeryüzünde mutlaka egemen kılacağına, onlar için hoşnut ve razı olduğu dinlerini iyice yerleştireceğine, yaşadıkları korkularının ardından kendilerini mutlaka emniyete kavuşturacağına dair vaadde bulunmuştur. Onlar bana kulluk eder ve bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar. Artık bundan sonra kimler inkâr ederse, işte onlar fasıkların ta kendileridir." (Nur 55)

Cuma, 16 Şevval 1447 H - 3 Nisan 2026 M

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Temsilcisi

İlgili Linkler:

Hizb-ut Tahrir / Tunus Vilayeti Resmi Websitesi
Hizb-ut Tahrir / Tunus Vilayeti Tahrir Dergisi Resmi Sitesi
Hizb-ut Tahrir / Tunus Vilayeti Tahrir Dergisi Facebook Sayfası

Devamını oku...

El-Burhan Ordudaki Görevleri Kaldırıyor ve Genelkurmay Başkanlığı'nı Yeniden Yapılandırıyor!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

El-Burhan Ordudaki Görevleri Kaldırıyor ve Genelkurmay Başkanlığı'nı Yeniden Yapılandırıyor!

Haber:

Sudan Silahlı Kuvvetleri tarafından yayınlanan bir açıklamaya göre el-Burhan, genel komutanlık yardımcısı ve genel komutanlık yardımcılarının atanmasına ilişkin 2023 tarihli 164 sayılı kararı iptal eden bir karar yayınladı. Karar, genel komutanlık yardımcısı ve genel komutanlık yardımcılarının görevlerinin kaldırılmasını öngörüyor... (El Cezire Net, 06/04/2026)

Yorum:

Sudan halkının, Darfur bölgesini geri alınması ve bölünmesinin önlenmesini özlemle beklediği bir zamanda ve Mavi Nil'de çatışmaların alevlendiği, ayrılıkçı Hızlı Destek Milisleri'nin, Kurmuk şehrini işgal ederek askeri operasyonlarını genişlettiği, Mavi Nil eyaletindeki Makca, El-Barka ve Kili bölgelerini kontrol altına aldığı ve Darfur bölgesindeki hakimiyetini sürdürdüğü bir zamanda; evet tam da böyle bir zamanda el-Burhan, Silahlı Kuvvetler Genel Komutan Yardımcısı ve yardımcılarının görevlerini feshetmiştir; bu da askeri kararların yalnızca Genel Komutana ait olacağı ve bu kararların alınmasında başka hiç kimsenin söz hakkı olmayacağı anlamına gelmektedir.

Bu değişiklikler, yeniden transferler ve atamalar olarak adlandırabilir; çünkü Korgeneral Şemseddin Kabaşi İnşaat ve Stratejik Planlama İşleri Yardımcısı olarak, Tümgeneral Mirgini İdris Askeri Sanayi İşleri Yardımcısı olarak ve Denizcilik Danışmanı Mühendis İbrahim Cabir ise Uluslararası İlişkiler ve Askeri İşbirliği İşleri Yardımcısı olarak atanmıştır!! El-Burhan’ın aldığı bu kararlar, çatışmaların gidişatında kayda değer bir değişiklik yaratmayacaktır; zira bazıları, bu kararların uzun süredir devam eden bu savaşın özüne dokunmadığını düşünmektedir; zira askeri bir çözüm olmadan, lanet olası Amerikan savaşı nedeniyle Sudan halkının başına gelen insani felaketleri kınayarak, eleştirerek ve sahte gözyaşları dökerek iki yüzlülükte yetinen Massad Boulos dörtlüsü aracılığıyla bu dosyayı elinde tutan Amerika'dan bir işaret beklenmektedir.

El-Burhan'ın kararları savaşın gidişatını değiştirmeyecektir; aksine yeni atanan Genelkurmay Başkanı Tümgeneral El-Atta, bu kararları “askeri hiyerarşiye göre her yıl rutin olarak alınan önlemler” olarak nitelendirmiştir. Bazıları ise bunun, bir anayasa değişikliği yoluyla iktidarın tepesinin yeniden yapılandırılmasına ya da son nefesini veren Egemenlik Konseyi'nin feshine işaret ettiğini düşünüyor; zira Silahlı Kuvvetler Kanunu, siyasi ve askeri görevlerin aynı anda yürütülmesine izin vermemektedir. Bu değişikliklerin ardından ülkedeki yönetim şeklinin değişmesinin artık an meselesi olduğu söylenebilir. Bazı analistler ve gözlemciler de bu görüşü desteklemektedir.

İslam beldelerinin geçitlerinden birinde yer alan Sudan halkı, kâfir ve sömürgeci Batı’nın Sudan’ı birbiriyle çatışan zayıf devletçiklere bölmeyi amaçlayan planlarının boyutunun ve bu savaşları sona erdirmenin ordu komutanlığındaki muhlislerin omuzlarında olduğunun farkında oldukları gibi bunu başarmanın tek yolunun da, ümmetin ordularını, sömürgeci devletlerin isteklerini ve komplolarını uygulamak için değil, İslam'ı ve onun hükümlerine yardım emek için seferber edecek olan Raşidi Hilafetin kurulması olduğunun da farkındadırlar.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Yakup İbrahim – Sudan

Devamını oku...

Cezayir Tarihi Bir Anın Eşiğinde Peki Enerji Nasıl Egemenliğe Dönüşür?!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

Cezayir Tarihi Bir Anın Eşiğinde Peki Enerji Nasıl Egemenliğe Dönüşür?!

Haber:

Cezayir’in adı, İran ile bağlantılı gerilimlerin sürmesinin ve buna eşlik eden tedarik aksaklıklarının, özellikle Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasının gölgesinde, küresel enerji piyasalarının gündeminde yeniden öne çıkmıştır; bu gelişmeler dünya genelinde petrol ve gaz hareketleri üzerinde ağır bir gölge bırakmıştır.

Bu dönüşümlerin ortasında, birçok ülke daha istikrarlı alternatifler aramaya yönelirken, Cezayir ise, son günlerde yaşanan dikkat çekici diplomatik hareketliliğin de desteğiyle, ortaya atılan güçlü seçeneklerden biri olarak öne çıkıyor.

İtalya Başbakanı Giorgia Meloni Cezayir'i ziyaret etti ve Roma'nın gaz arzını artırmak ve enerji sektöründeki ortaklığı genişletmek amacıyla işbirliğini güçlendirme niyetini açıkladı. Bunu ise Cezayir'den geçen “Medgaz” boru hattı üzerinden doğal gaz arzının %10'a varan oranda artırılmasına yönelik görüşmelerin yapıldığına dair artan söylentiler eşliğinde, İspanya Dışişleri Bakanı José Manuel Albares'in ziyareti izlemiştir; bu, Başbakan Pedro Sánchez'in de dahil olabileceği daha geniş kapsamlı adımların ön hazırlığı niteliğinde olmasının yanı sıra Portekiz'in işbirliğini güçlendirme çabaları sürerken, Cumhurbaşkanı António José Seguro'nun yakında Cezayir'i ziyaret edebileceğine dair haberler de vardır. (El Cezire, 06/04/2026)

Yorum:

Büyük çalkantılar zamanında, devletlerin gücü yalnızca sahip olduklarıyla değil, anı okuyabilme ve onu değerlendirme yetenekleriyle de ölçülür. Bugün Cezayir'in, Avrupa Birliği’nin acil ve giderek artan ihtiyaçlarının, enerjideki potansiyeliyle kesiştiği nadir bir fırsatla karşı karşıya olduğu görünüyor; bu ise enerjinin bir egemenlik aracı olarak konumunu yeniden ortaya çıkaran çalkantılı bir uluslararası bağlamda gerçekleşmektedir.

Arka arkaya patlak veren jeopolitik krizlerin (önce Ukrayna'ya, ardından İran'a yönelik savaş) başlamasından bu yana, Avrupa'da arz güvenliği konusundaki endişeler giderek artmıştır. Nitekim resmi Avrupa verilerine göre birliğin, birkaç yıl önce enerji ihtiyacının %55'inden fazlasının dış ithalata bağımlı olduğuna işaret etmektedir; nitekim enerji fiyatlarındaki belirgin artış, 2022-2023 yıllarında bazı ülkelerde enflasyon oranlarının %8'in üzerine çıkmasına sebep olmuştu. Kaynakları çeşitlendirmek için gösterilen yoğun çabalara rağmen, Avrupa hâlâ siyasi risklerin yüksek olmadığı, coğrafi olarak yakın ve talebi karşılayabilecek istikrarlı tedarikçiler aramaktadır.

Burada Cezayir, Avrupa için gerçek bir stratejik hazine olarak öne çıkıyor. OPEC verilerine göre, Cezayir'in yaklaşık 4,5 trilyon metreküp olarak tahmin edilen doğal gaz rezervleri bulunmakta olup ülke her yıl 50 ila 55 milyar metreküp arasında gaz ihraç etmektedir; bunun önemli bir kısmı doğrudan boru hatları aracılığıyla Avrupa'ya gönderilmektedir. Bu rakamlar sadece üretim kapasitesini yansıtmakla kalmamakta, aksine kısa vadede kolayca telafi edilmesi zor olan stratejik bir konumu da ortaya koymaktadır.

Ancak, bu verilere rağmen, kaynaklara sahip olmak otomatik olarak güce sahip olmak anlamına gelmemektedir. Zira modern tarih, zenginliklere sahip olan ancak bunları kalıcı bir nüfuza dönüştürmekte aciz olan ülkelerle doludur; bizim için Venezuela, bunun en iyi kanıtı ve örneğidir. İşte Cezayir için gerçek meydan okuma da burada yatmaktadır; yani güvenilir bir tedarikçiden, göz ardı edilemeyecek bir aktöre nasıl dönüşebilir?

Cevap, gerçekten fiilen neyin gerçekleştiğini anlamakla başlar ama aynı zamanda neyin gerçekleştirilebileceğini de öngörmek gerekir: Avrupa Birliği ile Ortaklık Anlaşması'nın gözden geçirilmesi konusu, artık sadece Cezayir'in tek taraflı bir talebi değil, aksine Avrupa'nın da kabul ettiği bir süreç haline gelmiştir. Brüksel'in 2002 yılında imzalanan anlaşmayı yeniden gözden geçirme ilkesini kabul etmesi, pratikte müzakere kapılarını yeniden açmak anlamına geldiği için niteliksel bir dönüşümü temsil etmektedir; zira şu anda enerji ihtiyacının kefesi açıkça Cezayir lehine eğilimlidir.

Bu dönüşüm, Cezayir’e daha geniş bir müzakere marjı sağlamakta ve onu, eşit bir ortaklık temelinde asgari düzeyde egemenliği garanti altına alacak şartlar öne sürmesine olanak tanıyan bir güç konumuna getirmektedir. Bu yüzden anlaşma, Avrupa mallarının Cezayir pazarına akışını kolaylaştıran bir çerçeve olarak kalmaya devam etmesi yerine, Cezayir ürünlerinin Avrupa pazarlarına erişimini iyileştirmeyi, gerçek sanayi yatırımlarını çekmeyi ve enerji dosyalarını ticaret ve kişilerin hareketleriyle ilişkilendirmeyi de içeren, karşılıklı kazanç sağlayan bir araç haline getirilmek üzere yeniden düzenlenebilir.

Bu bağlamda, sınırlı yüzölçümü ve nüfusu ile askeri açıdan zayıf olmasına rağmen enerji kapısından uluslararası siyasete giren Katar'a da değinilebilir; zira pazarlarını çeşitlendirmesi ve sıvılaştırılmış doğal gaz alanındaki kapasitesini geliştirmesi, bu ülkeye büyük devletlerle müzakere etme imkânı sağlayabilir; ancak pusulanın kaybolması sonucunda siyasi kararlarını almaya sahip olmadığı gibi uluslararası gündemlerin de bir parçası haline gelmiştir.

Bununla birlikte siyasi ve ekonomik bağımlılıktan çıkmak mümkündür ve burada Cezayir, siyasi irade sağlandığı takdirde Batı’dan kısa sürede fiili bağımsızlığını kazanabilecek en uygun ülkelerden biridir; zira egemen bir devletin sahip olması gereken tüm unsurlara sahiptir.

Bundan dolayı mesele, anlık ekonomik kazanç elde etmek için değil, bu dünyada ve ahirette kazanabilmek için zamana karşı bir yarış haline gelmiştir. Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَسَارِعُوا إِلَى مَغْفِرَةٍ مِنْ رَبِّكُمْ وَجَنَّةٍ عَرْضُهَا السَّمَاوَاتُ وَالْأَرْضُ أُعِدَّتْ لِلْمُتَّقِينَ * الَّذِينَ يُنْفِقُونَ فِي السَّرَّاءِ وَالضَّرَّاءِ “Rabbinizin mağfiretine mazhar olmak ve takvâ sahipleri için hazırlanmış olup gökler ve yer kadar geniş olan cennete girmek için yarışın! Onlar (takvâ sahipleri) bollukta da darlıkta da Allah yolunda harcarlar.” [Al-i İmran 133-134]

Eğer Cezayir, bu uluslararası durumu kalıcı bir stratejik kazanca dönüştürmek istiyorsa, onun yapması gereken enerji gelirlerini halkın evlatları pahasına ordunun generallerinin servetini artırmak için kullanma mantığından vazgeçip, egemenliğini yaşamın her alanında azim İslam ideolojisinden alan güçlü bir devlet inşa etme mantığına geçmelidir. Burada hepimizin şunu hatırlaması gerekir; bugün Hürmüz Boğazı üzerinde nüfuz savaşı veren Amerika, George Washington döneminde 1796 tarihli anlaşma gereği Osmanlı Cezayir Eyaleti'ne haraç ödüyordu.

Bu nedenle güç, servetlere sahip olmakta değil, onun nasıl, ne zaman ve hangi koşullarda kullanılacağını belirleme yeteneğinde yatmaktadır; en önemlisi de, bu hangi çatı altında gerçekleşecektir? Zalim kapitalizmin çatısı altında mı, yoksa vaat edilen Raşidi Hilafetin çatısı altında mı?

Sonuç olarak Cezayir bugün, doğal olarak ümmetin bağrına geri dönerek İslami kimliğiyle barışmak ve ilişkilerini sadece Avrupa Birliği ile değil, aksine diğer büyük devletlerle de yeniden şekillendirmek için gerçek bir fırsatla karşı karşıyadır; bu fırsat ise, ihtiyaç ile imkânın kesiştiği ve insanlığın kapitalizmin cehenneminden kurtulmak için bir kurtarıcı aradığı uluslararası anın avantajından yararlanarak gerçekleşebilir; bu da Müslümanlar için, ancak İslam'ı, Siyonist-Haçlı kampanyasına karşı koyabilecek ve Trump'ın çılgınlıklarına son verebilecek hadari bir alternatif ve bir kalkınma projesi olarak benimsemekle mümkün olabilir. Buradaki soru artık şu değildir: Cezayir güç kartlarına sahip midir? Aksine bu kartları, fiili bir egemenliğe dönüştürmeyi başarabilecek mi? Peki onun, gücünün nedenlerini İslam’dan almasının zamanı geldi mi; yani İslam Devleti’ni kurup otoritesinin parlaklığını yeniden mi elde edecek, yoksa bağımsızlık ve kurtuluş mücadelesinde sadece bir tur kazanmakla mı yetinecek?

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Müh. Visam Atraş – Tunus

Devamını oku...

Ramazan Serisi: İslam Tarihinin Aydınlatıcı Anları - Otuz Yedinci ve Son Bölüm

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Ramazan Serisi: İslam Tarihinin Aydınlatıcı Anları

Otuz Yedinci ve Son Bölüm

1924 Hilafetin Ortadan Kalktığı Bir Yıldır; Peki Siyaset ve Kimlik Yeniden Nasıl Şekillendirilir?

1924 yılı, sadece siyaset kitaplarında anılan bir tarih değildir; aksine ümmetin gidişatında büyük bir dönüm noktası olmuştur. Zira bu yılda Hilafetin kaldırıldığı ilan edilmiş; böylece Müslümanları birleştiren son siyasi yapı da çökmüş ve İslam beldeleri, içinde bulunduğu zayıflığa rağmen siyasi bir birlikten bir avuç parçalanmış varlıklara dönüşmüştür. Yani olay, otoritenin piramidinin tepesindeki idari bir değişiklik değildi, aksine bölgenin yapısının, sınırlarının, sistemlerinin ve siyasi kimliğinin tamamen yeniden şekillendirilmesiydi.

O tarihten önce, bölgelerinin farklılığına rağmen ümmet, birbirine tek bir siyasi bağla bağlıydı; dolayısıyla savaş ve barış işleri, dış ilişkiler, yargı ve sınırların korunması bu bağ üzerinden yürütülüyordu. Evet, zayıflık vardı ve hatalar vardı, ancak birleştirici çerçeve ayakta kalmaya devam ediyordu. Hilafetin kaldırılmasıyla yalnızca bir yönetim biçimi başka bir yönetim biçimiyle değiştirilmemiştir; aksine siyasi birlik fikri de kökünden kaldırılmış ve bunun yerine, sınırları sömürgeci güçler tarafından, ümmetin birliği ya da maslahatına göre değil kendi çıkarlarına göre çizilmiş ulus devletlerden oluşan bir sistem getirilmiştir.

O günden itibaren, ümmetin mafsallarının ve beldesinin devletlere parçalandığı, yapay varlıkların ekildiği ve İslam'ın bağı pahasına milliyetçi ve bölgesel eğilimlerin körüklendiği yeni bir aşama başlamıştır. Sonra Batı’nın sistemleri ve beşerî yasaları girdirilmiş, şeriat siyasi karar alma merkezinden uzaklaştırılmış ve devlet, tek bir ümmetin parçası olarak değil, ondan ayrı ulusal bir varlık olarak yeniden tanımlanmıştır. Böylece ümmet, hasta da olsa tek bir siyasi varlıktan, her birinin bayrağı, sınırları, ordusu ve dış politikası olan ve çoğu zaman komşularıyla çıkarları çatışan rekabetçi varlıklara intikal etmiştir.

Sonuç ortaya çıkmakta gecikmedi. Zira ümmetin büyük davaları merkeziyetini ve karar birliğini kaybetti. Dolayısıyla artık işgale karşı ortak bir karar kalmadığı gibi savaş ve barış konularında tek bir tutum ve ümmet düzeyinde yürütülen bir ekonomik politika da kalmadı. Böylece her devlet artık kendi dar çıkarları doğrultusunda hareket etmeye, Batı'nın dengelerine boyun eğmeye, çatışmalara tek başına girmeye, hatta birbirleriyle ve diğerleriyle savaşmaya ve Batı'nın çıkarlarına hizmet etmek için kendi evlatlarının kanını dökmeye başladı.

Çağdaş gerçeklik, bu dönüşümün izlerine dair canlı bir tanıktır. Zira İslam beldesinin bir parçasında bir kriz yaşandığında, ümmet tek bir vücut gibi hareket etmemekte, aksine her ülke, kendi anlık çıkarlarına ya da Batı'daki efendilerinin çıkarlarına göre hareket etmektedir. Ayrıca muazzam servetler ülkeler arasında dağılmış durumda ancak bunlar, sadece tek bir güç olarak yönetilmemekte, aksine Batı'ya karşılıksız hibe edilmektedir. Çok sayıda ve güçlü ordular var ama tek bir askeri akidenin parçası değildir. Siyasi kararlar dağınık ve çoğu zaman da çelişkili olarak alınmakta ve sadece Batı'nın çıkarına göre formüle edilmektedir. Böylece ümmet, dini duyguda birlik içinde kalmaya ama siyasi kararda birlikten uzak durmaya başladı.

Bu dönüşüm geçici tarihi bir olay olmamış, aksine süregelen siyasi bir krizin kaynağı olmuştur. Çünkü İslam, bireysel ibadetle sınırlı değildir; aksine yönetim, siyaset ve uluslararası ilişkiler konusunda kapsamlı bir vizyon ortaya koymakta ve ümmetin siyasi birliğini temel bir ideoloji haline getirmektedir. Bu nedenle birleştirici bir varlığın yokluğu, ümmeti sadece bir sembolden mahrum bırakmamış, aynı zamanda siyasi sistemini kapsamlı bir düzeyde uygulama konusunda pratik aracını da kaybettirmiştir.

Ramazan, birleştirici şiarlarıyla birlikte dikkat çekici bir paradoksu da ortaya koymaktadır. Zira ümmet, birlikte oruç tutuyor, birlikte iftar ediyor, tek bir kıbleye yöneliyor, tek bir kitabı okuyor ve derin bir vicdani ve ruhani bir birlik hissediyor ancak bu ruhani birlik, siyasi karar alma düzeyine yansımıyor. İşte burada şu temel soru ortaya çıkıyor: Kendisini akide ve ibadetlerin birleştirdiği bir ümmet, bu birliği ifade eden birleştirici bir siyasi çerçeve olmadan sonsuza dek bu şekilde kalmaya devam edebilir mi?

1924 yılından sonraki dönem okunduğunda, İslami beldelerin, doğrudan işgaller, ekonomik bağımlılık, iç çatışmalar, sınır anlaşmazlıkları, siyasi baskılar, büyük güçlerin çıkarlarına göre bölgenin sürekli yeniden şekillendirilmesi gibi arka arkaya gelen krizler sarmalından çıkamadığı görülecektir... İşte tüm bunlar, güçleri birleştirip tek bir proje çerçevesinde yönlendirecek tek bir siyasi referansın yokluğunda meydana gelmektedir.

Bu, tarihin olduğu gibi kopyalanması veya geri dönüşün, herhangi bir değerlendirme yapılmaksızın aynı şeklin tekrarı olacağı anlamına gelmemekte; ancak bu, siyasi birlik sorusunun fikri bir lüks değil, ümmetin kendini koruma, kaynaklarını yönetme, dış politikasını şekillendirme ve büyük davalarını savunma kapasitesiyle ilgili bir soru olduğu anlamına gelmektedir. Yani birleştirici bir araç olmadığında, enerjiler ne kadar muazzam olursa olsun dağınık bir şekilde kalmaya devam edecektir.

1924 yılı sadece bir aşamanın sonu değil, aksine siyasi bölünme ve parçalanmanın yeni bir aşamasının başlangıcı olmuştur. Bugün akla gelen soru şudur; yüz beş yıl sonra ümmet, sanki kalıcı bir kadermiş gibi bu bölünmenin esiri olarak kalmaya devam mı edecek? Yoksa ümmetin birliği fikri hem şer'an vacip bir hüküm hem de gerçek bir ihtiyaç olarak, süregelen krize köklü bir çözüm olarak kendini kabul ettirmeye geri mi dönecek?

Tarih, boş yere hareket etmez. Hilafetin kaldırılması sadece yönetim şeklini değiştirmekle kalmamış, aynı zamanda çevremizdeki dünyanın şeklini de değiştirmiştir. Bu yüzden o anı yeniden düşünmek, geçmişe duyulan bir özlem değildir; aksine mevcut çalkantılı durumu anlamanın ve ümmetin, sadece ortak duygulardan ziyade İslam akidesiyle birbirine bağlı tek bir ümmet olma gücünü yeniden kazanacağı bir geleceği öngörmenin anahtarlarını aramaktır.

Hizb-ut Tahrir Mısır Vilayeti Medya Bürosu

Devamını oku...

Silah Sanayisinde Kendi Kendine Yeterlilik, Bağımlılık Değil, Kurtuluşun Yoludur!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

Silah Sanayisinde Kendi Kendine Yeterlilik, Bağımlılık Değil, Kurtuluşun Yoludur!

Haber:

ABD Merkez Komutanlığı Komutanı Brad Cooper, savaşın başlamasından bu yana ABD ordusunun İran içinde 10 binden fazla hedefi vurduğunu açıkladı ve bu operasyonların rejime ait askeri üretim tesislerinin yaklaşık üçte ikisinin imha edilmesine yol açtığını belirtti. (Mihna El-Haber)

Haber:

Yasaların değil gücün hüküm sürdüğü bir dünyada, artık tek başına silah sahibi olmak yeterli değildir; aksine asıl önemli olan soru şudur: Bu silahı kim üretiyor? Ve onun çalıştırılması ve geliştirilmesinin anahtarlarına kim hükmediyor? Ordusunu silahlandırma konusunda başkalarına bağımlı olan bir devlet, ne kadar büyük silah cephaneliğine sahip olursa olsun ya da ne kadar ittifak kurarsa kursun, güvenliğini o ülkenin eline rehin bırakmış olur.

Çağdaş siyasi gerçeklik, gerçek bağımsızlığın ancak askeri sanayi bağımsızlığıyla sağlanabileceğini kanıtlamıştır. Çünkü silahlarını kendi elleriyle üreten bir devlet, kendi kararlarına sahip olur ve siyasi baskı ve şantajlardan kurtulur. Silahlarını ithal eden ülkeler ise, görünüşte güçlü gibi görünseler de, ancak gerçekte iradeleri kısıtlıdır ve tedarikçinin izni olmadan ya da ondan korkmadan hayati kararları almaktan acizdir.

Belki de ABD saldırıları karşısında İran'ın gösterdiği direniş konusunda tanık olduğumuz durum, bunun en açık örneğidir. Zira İran, kuşatma altında olmasına rağmen uzun yıllar direnebilmiştir; çünkü o, bir miktar da olsa yerli askeri sanayisine sahiptir. Bununla birlikte bu örnek aynı zamanda bu direncin sınırlarını da ortaya koymaktadır; zira özellikle gelişmiş hava ve deniz savunma alanlarında tam bir silahlanma sistemine sahip olmaması, onu saldırı ve baskıya maruz bırakmış olup bu da onun, yüzleşmede belirleyici bir üstünlük sağlama yeteneğini zayıflatmıştır. Eğer kendi ürettiği ve geliştirdiği entegre bir silah sistemine sahip olsaydı, güç dengesi farklı olur, direniş daha güçlü olur, hatta belki de zafer daha yakın olurdu.

Buna karşılık en modern silahlara sahip zengin ülkeler de var; ancak bu silahları serbestçe kullanamıyorlar; çünkü bu silahların çalıştırılması, bakımı ve modernizasyonu konusunda karar vermek, üretici ülkelere bağlıdır. Körfez ülkeleri bunun en açık örneğidir; zira silah alımına yüz milyarlarca Dolar harcadılar ancak Batı’nın iradesinin rehinesi olarak kaldıkları için bağımsız olarak gerçek bir savaşa giremiyorlar; hatta bazı sistemlerini dış destek olmadan da çalıştıramıyorlar!

Savaş sanayisinde bağımsız olmak bir lüks değildir; aksine uluslararası arenada etkin bir rol oynamak isteyen her ülke için varlığı bir zorunluluktur. Çünkü bu o ülkeye, kendini savunma, düşmanlarını caydırma ve yaptırımlardan, ambargolardan ya da tedarik kesintilerinden korkmadan kararlarını alma gücü kazandırır.

Bundan dolayı gerçek hadari bir projenin, bilim insanlarına ve mühendislere dayanan, araştırma ve geliştirmeye yatırım yapan ve ümmetin muazzam kaynaklarından yararlanan entegre bir askeri sanayi üssü inşa etmeden sahada uygulanması mümkün değildir. İslam Devleti kurulduğunda, mevcut durumun hatalarını tekrarlamayacak; aksine ilk andan itibaren kendi akidesinden hareket eden, evlatlarının enerjilerine dayanan ve doğal servetlerine yatırım yapan bağımsız bir savaş sanayisi kurmak için acele edecektir ki böylece aşağılanmayan izzetli bir devlet olmasının yanı sıra ihlal edilmeyen güçlü bir devlet olabilsin.

Kurtuluşa giden yol, gücü ithal etmek yoluyla değil, onu üretmek yoluyla olduğu gibi bağımlılık yoluyla değil de, bağımsızlık yoluyla olur. Zira silaha sahip olmayan bir kimse, karar verme yetkisine sahip olamaz; karar verme yetkisine sahip olmayan bir kimse ise geleceğine de sahip olamaz.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Abdulazim Haşlemon

Devamını oku...

Gazze Mücahitlerinin Gerçekleştirdiği Aksa Tufanı Operasyonunun Ardından, Artık Tüm Ordularının Gerçekleştireceği Ümmet Tufanının Zamanı Gelmiştir

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

Gazze Mücahitlerinin Gerçekleştirdiği Aksa Tufanı Operasyonunun Ardından, Artık Tüm Ordularının Gerçekleştireceği Ümmet Tufanının Zamanı Gelmiştir

Haber:

Suriye'nin çeşitli bölgelerinde, Gazze Şeridi ile dayanışma ve Yahudi varlığının Knesset'inin Filistinli esirlere idam etme kararını kınamak amacıyla protesto ve gösteriler düzenlendi. Bu durum, ülkenin içinden geçtiği karmaşık iç koşullara rağmen geniş bir halk desteğini yansıtmaktadır. Gösteriler güneydeki Dera ilinden başkent Şam'a ve oradan da Halep'e kadar uzanmıştır; zira uluslararası kuruluşlar ve eğitim kurumları önünde sembolik gösteriler, yürüyüşler ve oturma eylemleri düzenlenmiştir.

Yorum:

Pakistanlı yöneticiler ve onların borazanlarının uyguladığı medya sansürüne rağmen Pakistan’daki Müslümanlar, Mescid-i Aksa'nın kapatılması, Yahudi varlığının Filistinli esirleri idam etme niyetini açıklamasının yanı sıra Suriye'de Gazze ve esirlere destek vermek için düzenlenen gösteriler ve Beytül Makdis ile Gazze'den, muvahhit bir ümmet tarafından Mescid-i Aksa'nın kurtarılmasına yönelik açık çağrıyla birlikte sosyal medya aracılığıyla etkileşime girmişlerdir.

Böylece müzakerelerin başarısız olması halinde, en güçlü Müslüman ordusu olan Pakistan ordusu tarafından İran’a karşı bir askeri operasyon başlatılmasını meşrulaştıran rivayetler ücretli resmi sözcüler tarafından yayılırken, Mescid-i Aksa, salih amelleriyle tarihe mübarek Filistin topraklarının kurtarıcıları olarak kaydedilecek, her şeyden önce Allah Subhanehu ve Teala'nın katında hasenat mizanlarına kaydedilecek kahramanlara çağrıda bulunmaktadır.

Müslümanlar şunu bilsin ki, Suriye’deki göstericilerin sloganı “Hayber Hayber ya Yahud, ceyşi Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) sevfe yeuud (Ey Yahudiler! Hayber’i hatırlayın, Muhammed’in ordusu (tekrar) dönecek)” idi. Peki bu ordu, Müslüman ordularından başka hangi ordu olabilir ki? Bu nedenle Müslümanlar, ordulardaki akrabaları ve arkadaşlarıyla iletişime geçerek onlardan, Filistin’i ve iki kıblenin ilki, İsra ve Mirac toprakları ve Harameyn'in üçüncü olan Aksa'sını kurtarmak için harekete geçmelerini talep etmelidirler.

Tüm İslam ümmetinin, Mescid-i Aksa'nın fatihi Ömer bin Hattab Radıyallahu Anh'ın, onun kurtarıcısı Selahaddin Eyyubi'nin ve onun koruyucusu II. Abdülhamid'in evlatları olma şerefine nail olmak için ordularını seferber etmesi gerekir. İşte o zaman ordular, Yahudi varlığını cezalandıracak, Allah’ın dininin Ensarları olacak ve 1948’den beri Yahudi varlığı tarafından katledilen, işkence gören ve toprakları gasp edilen mazlum kadınları, çocukları ve yaşlıları kurtaracaktır.

Nitekim İslam ümmeti, Müslüman orduları arasında en güçlüsü olmamasına rağmen İran ordusunun Amerika ve Yahudi varlığına karşı gösterdiği başarıya tanık olmuştur. Dolayısıyla ümmet, Pakistan, Türkiye, Mısır ve Hicaz ordularının Haçlı Amerikalılara ve Yahudilere karşı zafer kazanmasını görmeyi arzulamaktadır. Dahası nükleer silahlara sahip Pakistan'ın, iyi eğitilmiş ve yeterli donanıma sahip büyük silahlı kuvvetleriyle tek başına harekete geçmesi bile yeterlidir. Ayrıca İran'a yönelik savaş deneyimi sayesinde Allah Subhanehu ve Teala, Pakistan ordusunun Mescid-i Aksa'ya karadan ulaşmasını engelleyen büyük bir engeli de onun önünden kaldırmıştır. Yine İran'a karşı savaş, yöneticiler ve onların borazanları hariç, Müslümanlar arasındaki mezhep çatışmasını da ortadan kaldırmıştır. Dolayısıyla Pakistan ordusu Amerika ve Yahudi varlığına karşı cihat ilan eder etmez, Belucistan'dan İran'a ve ötesine uzanan yol ardına kadar açılmış olacaktır. O halde neden Pakistan ordusu, ümmetin tufanının lideri olma ecrinden mahrum kalıyor?

Ey Müslümanlar: Savaş alanında verilen mücadele ve fedakarlığın ardından zaferin yaklaştığı böyle bir zamanda, müzakerelerden ve düşmanların yanında yer almaktan bahseden kiralık ikiyüzlüleri muhasebe edin. Onları susup tövbe edinceye kadar muhasebe edin ki sonra sizinle birlikte cihada çağrı yapsınlar. Çünkü bizler, iyiliği emreden ve kötülüğü yasaklayan bir ümmetiz; bu yüzden tirana karşı dururken uğrayacağımız maddi, sağlık ya da can kaybını, Allah Subhanehu ve Teala'nın razı olacağı bir fedakârlık olarak görüyoruz. Dahası bizler, pasif, boyun eğen ya da teslim olan bir ümmet değiliz. Aksine bizler, iman eden, tevekkül eden ve hak üzere sebat eden bir ümmetiz. Nitekim Ebu Said el-Hudri’den şöyle dediği rivayet edilmiştir: Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: أَلَا لَا يَمْنَعَنَّ أَحَدَكُمْ رَهْبَةُ النَّاسِ، أَنْ يَقُولَ بِحَقٍّ إِذَا رَآهُ أَوْ شَهِدَهُ، فَإِنَّهُ لَا يُقَرِّبُ مِنْ أَجَلٍ، وَلَا يُبَاعِدُ مِنْ رِزْقٍ، أَنْ يَقُولَ بِحَقٍّ أَوْ يُذَكِّرَ بِعَظِيمٍ “Sakın insanların korkusu (heybeti), sizden birini hakkı gördüğünde veya bildiğinde söylemekten alıkoymasın. Çünkü hakkı söylemek veya büyük bir gerçeği hatırlatmak, eceli yaklaştırmaz, rızkı da uzaklaştırmaz (azaltmaz.)” [Ahmed rivayet etti]

Ey Müslüman orduları: Ümmetin ve Mescid-i Aksa'sının kurtuluşu, sizin kurtuluşunuzla başlar. Yöneticileriniz size müminlere karşı sert, düşmanlara karşı merhametli olmanızı emretmektedir; oysa Allah size, müminlere karşı merhametli, düşmanlara karşı sert olmanızı emretmektedir. Zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur: مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللَّهِ وَالَّذِينَ مَعَهُ أَشِدَّاءُ عَلَى الْكُفَّارِ رُحَمَاءُ بَيْنَهُمْ “Muhammed Allah'ın elçisidir. Beraberinde bulunanlar da kâfirlere karşı çetin, kendi aralarında merhametlidirler.” [Fetih 29] Haydi o zaman Amerika'nın ajanları ve tabileri olan yöneticileri kaldırıp atın ve Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafeti kurmak için nusretinizi verin. Halkını asla yalan söylemeyen bir lider olan Hizb-ut Tahrir sizden nusret talep ediyor; haydi hiç tereddüt etmeden ve çekinmeden bu talebe icabet edin.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Musab Umeyr – Pakistan

Devamını oku...

Ey Müslüman Orduları: Boyun Eğenlerden Olmayın Hıttin Gününe ve Selahaddin'in Siretine Geri Dönün

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

Ey Müslüman Orduları: Boyun Eğenlerden Olmayın Hıttin Gününe ve Selahaddin'in Siretine Geri Dönün

Haber:

50 Haham, 5 Nisan 2026 tarihinde, Yahudi Fısıh Bayramı vesilesiyle Ağlama Duvarı'na (Burak Duvarı) “Kohenlerin Kutsaması” olarak bilinen bir Yahudi ayini düzenledi. Ayrıca Yahudi varlığı 1 Nisan 2026 Çarşamba günü, Yahudi Fısıh Bayramı ile aynı zamana denk gelen dönemde, Batı Şeria'da Filistinli esirlerin idam edilmesini öngören yasanın kabul edilmesini protesto etmek için genel grev düzenlendiğine tanık olunduğu bir zamanda, Ağlama Duvarı'nda ibadet edilmesine yönelik sıkı kısıtlamalar getirildiğini duyurmuştu. (i-News Arabic)

Yorum:

28 Şubat 2026'da İran'a yönelik savaşın başlamasıyla birlikte olağanüstü hal ilan edilmesinden bu yana, yani bir aydan fazla bir süredir Mescid-i Aksa Müslümanlara kapatılarak buraya giriş yasaklanıp, Ramazan ayı boyunca Cuma ve teravih namazları kılınmadığı gibi Müslümanlar da son on gün boyunca burada itikaf yapmaktan mahrum bırakılırlarken... Hahamlar ve yerleşimcilerden oluşan en aşağılık yaratıkların, Mescid'i kirletip içinde Talmud ritüelleri ve dualarını yerine getirerek, Mescid'i Yahudileştirme ve çevresindeki simgeleri silme planlarını uygulamalarına imkan verilmektedir.

Burak Duvarı, mübarek Mescid-i Aksa'nın ayrılmaz bir parçası olup Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem, Müslümanların akidesi ve tarihlerinde kök salmış İsra ve Mirac mucizesinde Burak bineğini bu duvara bağlayarak onu şereflendirmiştir. Bu yüzden Burak Duvarı, dünyanın dört bir yanındaki diğer insanlar dışında sadece Müslümanlara özel İslami bir vakıftır.

Ey Müslümanlar: İlk kıbleniz olan Peygamberiniz Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in İsra'sına doğru yola koyulun, Filistin'in, sizin mülkünüz olan Haraci toprak olduğunu bütün herkese ilan edin ve orayı Yahudilerden temizleyin.

Ey Müslüman orduları: Sizler güç ve kuvvet ehli olduğunuz için el-Aksa emanetini taşımanızın zaman gelmiştir; bu yüzüstü bırakma daha ne zamana kadar sürecek? Haydi Hıttin gününe ve Selahaddin’in siretine geri dönüp dininiz ve ümmetiniz için muhlis komutanlardan olunuz ki böylece İsra’nın ve esirlerin kurtarılması şerefine nail olun; zira nefislerimiz zaferi, İslam’ın egemenliğini ve İslam’ın sancağının dalgalanmasını arzulamaktadır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
M. Durra El-Bakuş

Devamını oku...

Trump ve Netanyahu’nun Zorbalığı Arabuluculuk ve Diplomasiyle Durdurulamaz! İslam Ülkelerindeki Hegemonyalarının Gerçek Güç Kaynakları Olan Sütunları Ele Almakla Ancak Durdurulabilir

ABD Başkanı Trump ve Yahudi varlığı Başbakanı Netanyahu esip gürleyerek İran’ın yerle bir edileceği tehdidinde bulundu. Dahası Trump, Müslüman beldelerinin stratejik noktalarından biri olan Hürmüz Boğazı için “Trump Boğazı” ifadesini kullandı. Meksika Devlet Başkanı’nın itirazına rağmen Amerika’nın kontrolünde olduğu gerekçesiyle Meksika Körfezi’nin adını nasıl “Amerika Körfezi” olarak değiştirdiğini hatırlattı. Sosyal medya paylaşımlarında ‘kırmızı butona basma’ imasında bulunarak bölgeye karşı nükleer silah kullanmaya hazır olduğuna işaret etti. ABD ordusunun Basra Körfezi’ndeki stratejik Hark Adası’na olası bir işgal için hazırlık yaptığını söyledi. Netanyahu da Lübnan’daki kara operasyonunu genişletme tehdidinde bulundu. İşte tüm bunlar yaşanırken Türkiye, Pakistan, Mısır ve Suudi Arabistan gibi dört büyük İslam ülkesinin dışişleri bakanlarının, Ortadoğu’daki savaşa diplomatik yollarla bir çözüm bulmak amacıyla dörtlü bir toplantı yapmak için adeta mekik dokudukları görülüyor

Oysa bu ülkeler; sayıları milyonları bulan devasa ordulara sahiptirler. Ellerinde, İslam ümmetinin paralarından trilyonlarca dolar harcanarak alınmış silah ve teçhizat var. Dahası bu ülkelerde, başta askerî alan olmak üzere ülkelerinin kapasitesini geliştirmek için can atan bir Müslüman nesil bulunmakta. Bakanlarının güvenlik meselelerini görüşmek istedikleri bu ülkeler; İslam ülkeleridir. Sahabenin kanlarıyla fethettiği, on üç asır boyunca İslam’ın hüküm sürdüğü, Amerika ve beslemesi Yahudi varlığının tek bir karış toprağına bile sahip olmasının caiz olmadığı ülkelerdir. Bütün bunlara rağmen Müslümanların yöneticileri, sanki Amerika ve Yahudi varlığı onların görüşlerini önemsiyormuş ya da kararlarını bekliyormuş gibi hâlâ diplomatik çözümler peşinde koştuklarını söylüyorlar!

Dahası bu yöneticiler, sömürgeci kafirin kendilerini teker teker avlamasını, İslam ülkelerini işgal edip şehirlerini yakıp yıkmasını, çocuklarını ve kadınlarını katletmesini, mukaddesatını kirletmesini ve sömürgeci planlarını açıkça dile getirmesini izlemekten başka bir şey yapmıyorlar. Ona haddini bildirmek ya da saldırganlığını püskürtmek için kıllarını bile kıpırdatmıyorlar. En iyi yaptıkları şey arabuluculuk rolü oynamaktan öteye geçmiyor!

Eğer İslam ümmeti, Trump ve beslemesi Netanyahu’nun azgınlığından kurtulmak istiyorsa, kafir Batının Müslüman beldelerdeki güç dayanaklarıyla yüzleşmek zorundadır. Bu sütunlar şunlardır:

Birincisi: Ümmetin koordineli bir halde hareket etmesini engellemek için var gücüyle çalışan, buna çağıran herkesi takip edip cezalandıran ve Sykes-Picot sınırlarını sağlamlaştırarak ülkelerin tek tek avlanmasına zemin hazırlayan hain yöneticilerin, sırf tahtlarında kalabilmek için yaptıkları ihanetler ve kurdukları entrikalar.

İkincisi: Batı’nın, başta İslam ülkeleri olmak üzere tüm dünyadaki iletişim ağlarını izleme yeteneği. İletişim sistemlerinin mucidi ve kontrolörü olması sayesinde Batı, tüm ülkemizi Batı’nın sömürgeci planları karşısında istihbarat açısından savunmasız bırakmaktadır.

Üçüncüsü: Müslüman ülkelerin hava sahasının askeri olarak kontrol altında tutulması. Bu sayede düşman uçakları bu beldelerde serbestçe hareket edebilmekte, istediklerini bombalayıp istediklerini öldürebilmektedir.

Bu temel sütunlarla sadece ve sadece Müslüman orduları baş edebilir. Zira onlar, beldeleri koruyabilecek, bir halifeye biat ederek Hilafeti yeniden kurabilecek ve Ümmetin evlatlarıyla el ele vererek, askeri ve ekonomik güçlerini rekor sürede geliştirebilecek güçtedirler. Böylesi bir atılımın başlayacağı ülke, sömürgeci kafir Batı’ya meydan okumak için gerekli bilginin toplandığı bir merkez haline gelecektir.

Zira bugün İslam ümmeti, Hilafetin 1924’te yıkıldığı dönemdeki ümmet gibi değildir. O dönemde ümmet, fikirsel bir donukluk ve çoğu alanda teknolojik bir gerileme yaşıyordu. Oysa bugün Müslümanlar, dünyanın dört bir yanında teknolojinin ve keşiflerin merkezlerinde yer almakta; hatta pek çoğunu bizzat öğretmekte, birçoğunun icadına, keşfine ve geliştirilmesine bizzat katkıda bulunmaktadır. Bu bilgi birikiminin ülkemize aktarılmasının önündeki tek engel; İslam’ı tatbik etmek ve Nübüvvet Metodu üzere İkinci Raşidi Hilâfet devletini ikame etmek suretiyle bu hain yöneticilerden kurtulmaktır.

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER