Pazar, 13 Şaban 1447 | 2026/02/01
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Özbek Rejimi “Barış Kurulu” Maskesi Altında İşlenen Suça Ortaktır

22 Ocak’ta, ABD Başkanı Trump’ın daveti üzerine Özbekistan Devlet Başkanı Şevket Mirziyoyev, İsviçre’nin Davos kentinde düzenlenen törende Barış Kurulu belgesinin imza merasimine katıldı. Bu bağlamda danışmanı Abdülaziz Kamilov, “Özbekistan 24” kanalına verdiği bir röportajda; Özbekistan’ın bu kurula katılımının temel sebebinin, güvenlik faktörlerinin ve girişimin amaçlarının ülkenin dış politika ana hatlarıyla örtüşmesi olduğunu savundu. Ayrıca Özbekistan’ın Orta Doğu bölgesinde “ciddi ve önemli çıkarları” bulunduğunu vurguladı. Kamilov, “Barış Konseyi” girişimine destek verilmesinde üç temel unsurun etkili olduğunu açıkladı: Birincisi, güvenlik alanındaki ulusal çıkarlarla örtüşmesi. İkincisi, kurulun hedef ve görevlerinin dış politika ilkeleriyle uyumlu olması. Üçüncüsü: Orta Doğu’da hayati çıkarların bulunması. Kamilov’a göre girişimin temel amaçlarından biri Gazze Şeridi’ndeki askeri ve ekonomik krizi sona erdirmektir. Barış Konseyi kurulması girişiminin bizzat ABD Başkanı Donald Trump tarafından ortaya atıldığını da belirtti. Kamilov, “önemli ve ciddi çıkarlar” ifadesini bölgesel, küresel ve ulusal güvenlikle ilişkilendirerek, Özbekistan’ın Orta Doğu’ya olan ilgisinin “aşırılık tehlikesi” nedeniyle de arttığını dile getirdi.

Bu bağlamda biz şunları vurguluyoruz:

Birincisi: Kamilov; Yahudi varlığının Mübarek Toprak Filistin’de Müslümanlara karşı uyguladığı ve uygulamaya devam ettiği saldırgan savaşı, vahşi soykırımı, zulmü, baskıyı ve şiddeti “askeri ve ekonomik bir kriz” olarak nitelendirmektedir. Esasında bu rejim, bugüne kadar Yahudi varlığının işleri suçları açıkça kınamaya bile cesaret edememiştir. Bu durum, Özbek rejiminin bu varlığın suçlarını gizleme ve görmezden gelme yönündeki tutumunu sürdürdüğünü bir kez daha kanıtlamaktadır. Yine onun “krizin çözüme kavuşturulması” ifadesi, Yahudi varlığının suçlarının ortadan kaldırılması değil; bu suçların, bu azgın varlığın çıkarlarına göre yönlendirilmesi anlamına gelmektedir.

İkincisi: Kamilov’un “ciddi ve önemli çıkarlar” olarak adlandırdığı faktörlerin tamamı, Özbek rejiminin güvenliğini ve uluslararası imajını iyileştirmeyi amaçlamaktadır. Yani bu hususların Özbekistan’ın Müslüman halkının çıkarlarıyla hiçbir alakası yoktur; zira halk, Yahudi varlığından nefret etmekte ve bu nefreti sosyal medya üzerinden de olsa dile getirmektedir. Özbek rejiminin izlediği dış politika ise bu durumla asla örtüşmemektedir. Bu da rejimin, yalnızca Amerika’nın kendisine sunduğu geçici “itibar ve nüfuz”un peşinde olduğunu göstermektedir.

Üçüncüsü: Kamilov’un, “bölgesel, küresel ve ulusal güvenlik” ile “aşırılık tehdidi” gerekçeleriyle Özbek rejiminin Orta Doğu’ya ilgisinin arttığı yönündeki açıklamaları, bu rejimin Müslümanların toplu katledilmesiyle ilgilenmediğini açıkça göstermektedir. Aksine rejim, Orta Doğu’da yaşanan gelişmelere —daha doğrusu İslami uyanışın artması ve Müslümanlar arasında Hilafet Devleti’nin kurulmasının bir hayat-memat meselesi olduğu yönünde oluşan genel kanaatin yol açacağı küresel değişimlere— bir tehdit olarak bakmaktadır. Bu tehdidi yalnızca kendi ulusal güvenliği için değil, tüm bölge ve hatta dünya için bir tehlike olarak görmektedir. Basitçe ifade etmek gerekirse; Özbek rejimi, Hilafet Devleti’nin kurulmasının, kendi otoritesinin ve onunla birlikte mevcut yozlaşmış uluslararası sistemin çöküşüne yol açacağından aşırı derecede endişe duymaktadır. Bu nedenle Mirziyoyev liderliğindeki Özbek rejimi, Trump Amerika’sının öncülük ettiği projelere katılarak mevcut çürümüş uluslararası sistemi korumaya ve kendi iktidarının güvenliğini sağlamaya çalışmaktadır.

Yukarıdakilere dayanarak Müslüman halkımıza diyoruz ki:

Ey Özbekistan Müslümanları! Sizi yöneten bu rejim, sizin çıkarlarınızı ve güvenliğinizi değil; kendi çıkarlarını ve güvenliğini esas alan bir siyaset izlemektedir. Bu yüzden rejim, Filistin’i Yahudilerden temizlemeyi reddeden, bilakis onları güçlendiren ve Müslümanları yüzüstü bırakan, “Barış Kurulu” adı verilen iğrenç Amerikan projesine katılmaktadır. Bunun, ne şer’î ne de aklî olarak gerekçelendirilemeyecek son derece tehlikeli bir adım olduğunu idrak etmeliyiz!

Dolayısıyla size düşen, Özbek rejiminin izlediği bu gayri İslami dış politikayı reddetmek ve suskunluğa son vermektir. Zira Allah Subhânehu ve Teâlâ sizi bundan hesaba çekecektir! Çünkü Gazze’nin, Mescid-i Aksâ’nın ve tüm Filistin’in kurtuluşu; Amerika’nın ve diğer kâfirlerin sömürgeci projeleriyle değil, ancak Müslüman ordularının genel seferberliğiyle gerçekleşecektir. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyuruyor:

وَاقْتُلُوهُمْ حَيْثُ ثَقِفْتُمُوهُمْ وَأَخْرِجُوهُم مِّنْ حَيْثُ أَخْرَجُوكُمْ“Onları nerede yakalarsanız öldürün. Sizi çıkardıkları yerden (Mekke’den) siz de onları çıkarın.” [Bakara 191]

Özbek rejimine de diyoruz ki: Bu kurula katılmak, yalnızca bir dış politika adımı değildir; Gazze’de soykırıma maruz kalan kardeşlerimize ve İslâm ümmetine karşı yürütülen düşmanca bir plana ortak olmaktır. Bu, son derece ağır bir suça iştirak anlamına gelmektedir. Mirziyoyev liderliğindeki bu rejimi bir kez daha uyarıyoruz: Mübarek Filistin’i zayi etmek gibi bir cürmün sonu, dünyada ve ahirette ancak zillet olacaktır! Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyuruyor:

وَتَعَاوَنُوا عَلَى الْبِرِّ وَالتَّقْوَى وَلَا تَعَاوَنُوا عَلَى الْإِثْمِ وَالْعُدْوَانِ وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ“Birr ve takva üzerine yardımlaşın. Günah ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayın. Allah’tan korkun. Muhakkak ki Allah’ın azabı şiddetlidir.” [Maide 2]

Devamını oku...

Trump’ın Gazze’yi Sömürgeleştirmek İçin Kurduğu Kurula Katılan Ülkelere Uyarı

ABD Başkanı Trump, İsviçre’nin Davos kentindeki Dünya Ekonomik Forumu marjında düzenlenen resmi bir törenle, bir dizi ülkeyi temsil eden yetkililerin ve liderlerin katılımıyla Barış Kurulu’nun Kurucu Şartı’nı imzaladı. Washington’un kurula katılma davetini kabul eden liderlerin hazır bulunduğu törende Beyaz Saray Sözcüsü Karoline Leavitt, “Tebrikler Sayın Başkan Trump, tüzük artık yürürlüğe girdi ve Barış Konseyi resmi bir uluslararası örgüt haline geldi.” dedi.

Trump’ın Barış Kurulu’nun kurucu şartını imzalayan ülkeler şunlardır: Ürdün, Suudi Arabistan, Katar, Bahreyn, BAE, Türkiye, Fas, Kazakistan, Macaristan, Endonezya, Arjantin, Ermenistan, Paraguay, Pakistan, Kosova, Azerbaycan, Bulgaristan, Moğolistan, Özbekistan ve bu konseyin başkanı sıfatıyla Amerika.

Bu kurul fikri temelde Gazze Şeridi’nin yeniden inşasını denetlemek amacıyla ortaya atılmış olsa da, şartnamesi, dünyanın farklı bölgelerindeki diğer çatışmaları çözmek gibi çok daha geniş görevler öngörmektedir. Trump, Gazze’nin “Barış Kurulu’nun fiilen başladığı yer” olduğunu belirterek, “Gazze’de başarılı olabilirsek bunu başka konulara da genişletebileceğimize inanıyorum” dedi.

Amerika ve Yahudi varlığının Gazze ve tüm Mübarek Toprak üzerindeki sömürgeci emellerine meşruiyet kazandırmaya çalışan bu gerçeklik karşısında, Hizb-ut Tahrir olarak biz şunları vurguluyoruz:

1- Trump, küstahlığı ve kibriyle Amerikan sömürgeciliğini dünyaya dayatmaya ve bu sömürgeciliğe her ne pahasına olursa olsun meşruiyet kazandırmaya çalışmaktadır. Venezuela Devlet Başkanı’nı ve eşini kaçırmakla yetinmemiş, Grönland’ı da ele geçirmekle tehdit etmiştir. Kanada, Meksika, Kolombiya, Küba ve diğer ülkeleri de baskı altına almıştır. Rusya-Ukrayna savaşını Amerikan çıkarları doğrultusunda sonlandırmak istemekte, uluslararası teamülleri hiçe sayarak devletlerin egemenliğini ihlal etmekte ve pek çok devleti kendi hırsları için birer araç olarak kullanmak istemektedir.

2- Suçlu sadece suçu işleyen değildir; bilakis onun suçuna ortak olan herkes onun gibi suçludur. Suçu engellemeye gücü yettiği halde hiçbir şey yapmayan ve bu suça sessiz kalanlar da aynı şekilde suçludur. Bu nedenle, bu kurucu tüzüğü imzalayan ve daha sonra imzalayacak olan tüm devletler de Amerika’nın Gazze’yi sömürgeleştirme suçuna ortaktır.

3- İslam Ümmeti, kendisine karşı işlenen her suçu hafızasına kaydetmektedir ve üzerinden ne kadar zaman geçerse geçsin bunu asla unutmayacaktır. İslam Ümmeti, Allah’ın zafer vermesiyle birlikte Hilafeti kurduğunda; Gazze’de, tüm Filistin’de ve diğer yerlerde bu suça ortak olan Amerika’dan ve diğer devletlerden mutlaka hesap soracaktır.

4- Hizb-ut Tahrir, halkına asla yalan söylemeyen bir lider olarak, İslâm ümmetinin evlatlarıyla ve ümmet içindeki güç ve kuvvet sahipleriyle birlikte, Nübüvvet metodu üzere ikinci Raşidi Hilafeti kurmak için adımlarını sıklaştırmaktadır. Hizb, Müslüman beldelerini tek bir sancak altında birleştirecek, Müslümanların ordularını tek ve muazzam bir ordu haline getirecek ve Müslümanlara karşı suç işleyen herkesten intikam alacaktır. Ümmetimize karşı işlediğiniz bu büyük suçun büyüklüğü ve ümmetin gazabının sonuçları konusunda sizi uyarıyoruz! Bu yüzden pişmanlığın fayda vermeyeceği o gün gelmeden önce aklınızı başınıza alın ve bu sömürgeci kuruldan çekilin.

وَسَيَعْلَمُ الَّذِينَ ظَلَمُوا أَيَّ مُنْقَلَبٍ يَنْقَلِبُونَ“Zulmedenler, hangi dönüşle döndürüleceklerini yakında bileceklerdir.” [Şuara 227]

Devamını oku...

Hizb-ut Tahrir / Lübnan Vilayeti’nin, Hilafet’in Yıkılışının Acı Dolu 105. Yıl Dönümünde Düzenlediği “Normalleşme ve Teslimiyet mi Yoksa Allah’ın Vaadi ve İslam Devleti mi?!” Başlıklı Konferansının Sonuç BildirgesiHizb-ut Tahrir / Lübnan Vilayeti’nin

  • Kategori Lübnan
  •   |  

Alemlerin Rabbi olan Allah’a, çokça, hoş ve mübarek bir hamd ile hamdolsun.

  مَالِكَ الْمُلْكِ تُؤْتِي الْمُلْكَ مَن تَشَاء وَتَنزِعُ الْمُلْكَ مِمَّن تَشَاء وَتُعِزُّ مَن تَشَاء وَتُذِلُّ مَن تَشَاء بِيَدِكَ الْخَيْرُ إِنَّكَ عَلَىَ كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ“Ey mülkün sahibi olan Allah’ım! Sen mülkü dilediğine verirsin. Dilediğinden de mülkü çeker alırsın. Dilediğini aziz edersin, dilediğini zelil edersin. Hayır senin elindedir. Şüphesiz sen her şeye hakkıyla gücü yetensin.” [Âl-i İmrân 26] Salat ve selam, Allah’ın yardımıyla bir on yıl içinde Arapları boyun eğdiren, Heraklius’un tahtını yıkan ve Kisra’nın ateşini söndüren, âlemlere rahmet olarak gönderilen Efendimiz Muhammed’e ve O’nun tertemiz aline olsun. Allah, en zor şartlarda O’nun hükmüne sarılan, bu sayede halifeler ve önderler olan o şanlı sahabeden razı olsun.

وَجَعَلْنَا مِنْهُمْ أَئِمَّةً يَهْدُونَ بِأَمْرِنَا لَمَّا صَبَرُوا وَكَانُوا بِآيَاتِنَا يُوقِنُونَ“Sabrettikleri ve ayetlerimize kesinlikle inandıkları zaman, onların içinden, emrimizle doğru yolu gösteren önderler tayin ettik.” [Secde 24]

Müslümanlar, böylesi bir günde H. 28 Recep 1342 M. 3 Mart 1924 tarihinde Hilafetleri yıkılana dek bin üç yüz yılı aşkın bir süre izzet ve şeref içinde yaşamışlardır. O günden beri ümmet, “kurtlar sofrasındaki yetimler” gibi büyük ve süper devletler tarafından oradan oraya savrulup durmuştur. Beldelerimiz, bugün gördüğünüz gibi Batı’nın ajanı olan Ruveybida yöneticilerin eline düşmüştür. Filistin’i yok pahasına satmışlardır! Sonra Allah’ın ve kendilerinin düşmanlarıyla barış masasına oturmuşlardır; Yahudi varlığı ve arkasındaki Amerika’nın Filistin halkını güpegündüz boğazlamasına ve katletmesine imkân sağlamışlardır.

Küstahlığı ve kibri iyice artan Amerika; Trump’ın birinci ve ikinci başkanlık dönemlerinde, sözde “İbrahim Anlaşmaları” yoluyla bölgeye bir barış dayatabileceğini sandı. İddiasına göre bölge dinleri (Hak din İslam ile tahrif edilmiş Yahudilik ve Hıristiyanlık) arasında ortak paydalar oluşturup çatışmayı önlemek ve şeriatlardan tahrif edilmiş bir karışım (İbrahimi Din) ortaya çıkarmak istemiştir. Buradan hareketle dünyaya zorbalık taslamakta; burada bir devlet başkanını tutuklamakta, orada başka bir devletin toprağını almakla tehdit etmektedir. Güney Lübnan ve Gazze’deki ateşi söndürmek istemesinin sebebi de buraları kendi vatandaşları ve askerleri için ekonomik ve turistik bölgelere dönüştürmek, sahillerinde fuhşu yaymak istemesinden kaynaklanmaktadır. Yemen’de de savaşın ateşini körüklemektedir, çünkü Hadramut’un nadir maden servetlerini istemektedir... Görüldüğü gibi Amerika’nın utanç listesi uzayıp gitmektedir!

İşte ABD, bölgedeki normalleşme ve teslimiyet kervanına liderlik ediyor. Yöneticiler ise koltuklarını, paralarını ve her şeyden önce kellelerini korumak için ona boyun eğiyorlar. Vatanseverlik, milliyetçilik ve yok olmuş komünizm kırıntılarına takılıp kalan çok az sayıdaki ses dışında herkes sessizliğe gömülmüş durumda! Milli duygu illüzyonlarına veya komünizm/milliyetçilik gibi yok olup gitmiş ideolojilerin kırıntılarına tutunanların çığlıkları ise ümmetin vadisinden uzakta, yankısız kalmaktadır.

Bu nedenle; hareketlerin, cemaatlerin ve grupların bu Amerikan saldırısına karşı koymaktan geri durması ve Allah’ın şeriatının bir farzı olması nedeniyle Marufu emreden ve Münkerden nehyeden, bölgesel ve uluslararası siyasi hareketliliğin farkında olan, değişim için çalışan, normalleşme ve teslimiyet sürecine karşı mücadele ve mücahede eden kimselerin bu işi yapması kaçınılmazdır. Onlar bu duruşlarını, insanların defterlerinden ziyade Allah Azze ve Celle’nin defterine yazdırmaktadırlar ki Allah onların kendisine yardım etmelerinden razı olsun ve böylece onlara yardım etsin:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِن تَنصُرُوا اللَّهَ يَنصُرْكُمْ وَيُثَبِّتْ أَقْدَامَكُمْ“Ey iman edenler! Siz Allah’ın dinine yardım ederseniz, O da size yardım eder, ayaklarınızı savaşta sabit kılar.” [Muhammed 7]

İşte bu konferans, Amerika’nın “Yeni Ortadoğu” planına karşı “Normalleşme ve Teslimiyet mi, Yoksa Allah’ın Vaadi ve İslam Devleti mi?!” başlığı altında gerçekleştirilmiştir.

Konferansta yapılan konuşmalarda bu hayati meseleye ilişkin net ve açık tutum net bir şekilde ortaya konulmuştur. Lübnan, Suriye, Türkiye ve Gazze’den temsilcilerin yaptığı konuşmalar, bir inci tanesi gibi partinin görüşünü açıkça ortaya koymuştur. Bu konferansın, gayeye ulaşma yolundaki adımlar olduğunu; imkân ve potansiyelin Ümmet genelinde ve özellikle Bilad-ı Şam’da mevcut olduğunu; bu potansiyelin İslam esasınca bir değişime elverişli olduğunu vurgulamışlardır. Esed rejiminin yaralarına ve acılarına sabredenlerin, bu ceberut yönetimler bir süre daha devam etse bile Allah’ın izniyle bu yürüyüşü tamamlaya muktedir olduklarını ifade etmişlerdir. Onlar Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın şu buyruğunun bilincindedirler:

وَلَا تَيْأَسُوا مِنْ رَوْحِ اللهِ إِنَّهُ لَا يَيْأَسُ مِنْ رَوْحِ اللهِ إِلَّا الْقَوْمُ الْكَافِرُونَ“Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü kâfirler topluluğundan başkası Allah’ın rahmetinden ümit kesmez.” [Yusuf 87] Türkiye, bunun en canlı örneğidir. Amerikan hegemonyasına karşı durmak gerektiğine dair merkezi rollerinin bilincinde olan Hilafet çalışanları, Türk halkının işleri dinlerini temsil edenlere havale edildiğinde laiklikten Hilafete geçebileceklerini göstermişlerdir. Tüm acı ve cazibesine rağmen Lübnan da Allah’ın vaadinin ve O’nun devletinin en yüce olduğunu, Amerika’nın projesi ve küstahlığının üstesinden geleceğini tüm dünyaya haykırmıştır. Gazze’den gelen kan ve şehadetle çizilmiş mesaj da imkânlar az olsa da en büyük güçlere karşı durulabileceğini, meselenin silahın kendisinde değil silahın arkasındaki adamlarda bittiğini göstermiştir. Kısacası konuşmalar bu manzarayı “Bu, İslam beldelerindeki zararlı yöneticilerin de peşinden gittiği Amerikan hegemonya projelerine karşı, İslam ve İslam devleti projesidir.” şeklinde özetlemiştir.

Sonuç olarak Hizb-ut Tahrir Lübnan Vilayeti şunları vurgulamaktadır:

Birincisi: Amerikan planı, geçici politikaların bir birikimi ya da anlık bir kriz yönetimi değil; askeri, siyasi, ekonomik ve fikri boyutları olan, bölgeyi kontrol altında tutmayı, siyasi yapısında köklü bir değişim meydana gelmesini engellemeyi hedefleyen uzun erimli bütüncül bir hegemonya projesidir.

İkincisi: Hizb, bu planın temel dayanaklarını şöyle belirlemektedir:

1- Yahudi varlığını Batı çıkarlarının ileri karakolu olarak tahkim etmek; askerî ve siyasî üstünlüğünü garanti altına almak ve güvenliğini tüm bölgesel politikaların belirleyici ölçütü kılmak.

2- İster ulus sınırları koruyarak, ister mezhepsel ve etnik bölünmeleri yöneterek, isterse herhangi bir birlik söyleminin içini siyasi içerikten boşaltarak olsun; İslam Ümmeti’nin siyasi birliğinin kurulmasını engellemek.

3- Yerel ekonomileri uluslararası finans kuruluşlarına bağlayarak, siyasi kararları yardım ve yaptırımlara endeksleyerek ve orduları ile kurumları “istikrar” başlığı altında iç kontrol araçlarına dönüştürerek bağımlılığı kalıcı hale getirmek.

4- Siyasal İslam ile savaşıp onu terör saymak, onu savunanlara karşı uluslararası kararlar almaya çalışmak ve İslam ile onun fikrine alternatif olarak sözde “İbrahimi Dini” dayatmaya çalışmak.

Üçüncüsü: Hizb-ut Tahrir / Lübnan Vilayeti, ister çözüm, ister reform, ister tarafsızlık, isterse istikrar olarak adlandırılsın; ABD’nin gözetimindeki süreçlere dahil olmanın, Amerikan projesinin çatısı altında bir kriz yönetiminden öteye gitmediğini ve gerçek bir kurtuluşa veya egemenliğin geri kazanılmasına yol açmayacağını vurgular. Bu nedenle, bu süreçler içindeki şartları iyileştirmek, onların özünü değiştirmez, bilakis onlara ek bir meşruiyet kazandırır.

Dördüncüsü: Bu noktadan hareketle Hizb-ut Tahrir / Lübnan Vilayeti, Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafet projesini; duygusal bir tepki veya tarihi bir nostalji olarak değil, bütüncül bir yönetim nizamı ve tek kapsamlı siyasi alternatif olarak sunuyor.

Beşincisi: Hizb, Nübüvvet metodu üzere Hilafeti kurmanın izole edilmiş seçkinlerin görevi değil, bir Ümmet projesi olduğunu ifade eder. Bu proje; genel siyasi bilinci inşa etmekle, çatışmanın doğasını ifşa etmekle, kavramları saptırmalardan kurtarmakla ve Allah’ın indirdiğiyle hükmetmek için Ümmet ve onun içindeki güç ve kuvvet ehliyle birlikte örgütlü siyasi çalışma yapmakla başlar.

Altıncısı: Hizb-ut Tahrir, Bilad-ı Şam’ın -özellikle Filistin, Lübnan ve Suriye’nin- Amerikan hesaplarında merkezi bir konuma sahip olduğunun altını çizer. Bu sadece coğrafi öneminden değil, Yahudi varlığının güvenliğiyle doğrudan bağlantılı olmasından ve İslam Ümmeti için uygarlık ve siyasi bir derinliği temsil etmesinden kaynaklanmaktadır.

Bu nedenle bölgeye yönelik her Amerikan planı Filistin’den başlar, Lübnan’a yansır, Suriye’de tamamlanır ve çevre rejimler aracılığıyla kontrol edilir. Buna binaen Hizb-ut Tahrir / Lübnan Vilayeti; eylem ve analizde bu bütünlüğün parçalanmasının Amerikan vizyonuna hizmet ettiğini, yapılması gerekenin ise durumun bağlantılılığını ve hedefin birliğini kavramak olduğunu savunur.

Yedincisi ve sonuncusu: Hizb-ut Tahrir; araçların değişmesinin gayelerin değiştiği anlamına gelmediğini; herhangi bir devletin Amerikan şartlarına göre sözde uluslararası sisteme yeniden entegre edilmesinin, egemenliğin iadesi değil, bağımlılığın pekiştirilmesi anlamına geldiğini vurgular.

Ey değerli konuklar! Gönül isterdi ki bu konferansa Hizbin 45 ülkedeki temsilcileri ve başta Emiri Celil Alim Atâ bin Halil Ebu Raşta da katılsın; ki Amerika’nın projesi karşısında sarsılmaz dağlar gibi duran bir iradenin olduğunu görsün. Fakat sınırlar ve güvenlik engelleri buna mâni olmuştur. Allah’ın izniyle bir sonraki buluşmanın, Nübüvvet Minhacı üzere ikinci Raşidi Hilafet Devleti’nin çatısı altında olmasını niyaz ediyoruz. O gün bu acılar, zorluklar, konferanslar ve duruşlar çocuklarınıza anlatacağınız birer hatıra ve kıssa olarak hafızalardaki yerini alacaktır. O zaman sizler de tıpkı ilk İslam Devleti kurulduğunda müşriklerin yaptıkları işkenceleri yad eden ve kimin daha çok ecir aldığını konuşan Habbab bin Eret ve Sahabeler gibi size yapılanları konuşacaksınız.

وَاذْكُرُوا إِذْ أَنْتُمْ قَلِيلٌ مُسْتَضْعَفُونَ فِي الْأَرْضِ تَخَافُونَ أَنْ يَتَخَطَّفَكُمُ النَّاسُ فَآوَاكُمْ وَأَيَّدَكُمْ بِنَصْرِهِ وَرَزَقَكُمْ مِنَ الطَّيِّبَاتِ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ“Hatırlayın ki bir zamanlar siz yeryüzünde azınlıktınız, güçsüzdünüz; insanların sizi kapıp götürmesinden korkuyordunuz. Derken O, sizi barındırdı, yardımıyla sizi destekledi ve şükredesiniz diye sizi temiz rızıklarla rızıklandırdı.” [Enfal 26]

Yürüyüşünüz ve gayretiniz mübarek olsun. Allah bu amellerinizi kıyamet gününde nur ve kurtuluş vesilesi kılsın, sizi Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem, Sahabeler, Tabiin, Tebe-i Tabiin ve din gününe kadar onlara güzellikle uyanlarla birlikte en yüce Firdevs cennetinde buluştursun.

ثُلَّةٌمِّنَالْأَوَّلِينَ* وَقَلِيلٌمِّنَالْآخِرِينَ“Onların çoğu öncekilerden, azı da sonrakilerdendir.” [Vâkıa 13-14]

Dualarımızın sonu, Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamd etmektir.

Devamını oku...

Siyasi Mücadele ve Fikri Çatışma Sabit Bir “Metot” mudur Yoksa Değişken “Üsluplar” mıdır?

(Hizb-ut Tahrir Emiri Celil Âlim Ata İbn Halil Ebu Raşta Tarafından Facebook Sayfası Takipçilerinin “Fikri” Sorularına Verilen Cevaplar Silsilesi)

Soru-Cevap

Siyasi Mücadele ve Fikri Çatışma
Sabit Bir “Metot” mudur Yoksa Değişken “Üsluplar” mıdır?

Ahmed Bekir’e

Soru:

Esselamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berekâtuh. Emirimiz ve Şeyhimiz, Allah sizi korusun, desteklesin ve size yardım etsin.

Siyasi mücadele, metot hükümlerinden midir yok üsluplardan bir üslup mudur? Allah sizi korusun, azminizi ve başarınızı daim kılsın, sizi faydalı kılsın, size kapılar açsın ve makamınızı yükseltsin.

Açıklığa kavuşturmak gerekirse bunun, fikri çatışma gibi metottan olduğunun bilincindeyim; ancak bu konu, buradaki toplantıların birinde gençler arasında tartışmaya ve farklı görüşlere yol açmış, konu çözüme kavuşmamış ve bir süre geçince soru sormaya karar verilmiştir; tatmin edici bir cevap ve kesin bir açıklama bekliyoruz.

Cevap:

Ve Aleykumselam ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

Böyle bir soruyu daha önce, yani H. 14 Saferu’l Hayr 1429 M. 20/02/2008 tarihinde cevap vermiştik ve orada şöyle geçmektedir.

[.. Siyasi ve fikri çalışmanın her ikisi de metottandır. Zira kaynaşma merhalesi bunu gerektirir ve onsuz tamamlanmaz, dahası siyasi ve fikri çalışma olmadan kaynaşma olmaz.

Siyasi “mücadele” ve fikri “çatışma”ya gelince; bu ikisi siyasi ve fikri çalışmayla açıkça meydan okumaktır. İşte bu meydan okuma üsluptur. Bazen gerekir, bazen de gerekmez.

Meseleyi somutlaştırmak için diyoruz ki; beyan dağıtmak, açıkça meydan okuyarak aleni bir şekilde dağıtmak gibi mücadeleci bir üslup ile olabileceği gibi… normal bir dağıtım ile de olabilir.

Çatışma ile mücadelenin her ikisi de, bu meydan okumanın ekleriyle birlikte açıkça meydan okuma anlamındadır… İşte bu üsluplar, durumun gerektirdiği hususlara göre değişkenlik gösterir. Şimdi size bazı örnekler vereceğim:

Nitekim Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem kâfirlere karşı değişik güçte üsluplar kullanıyordu. Örneğin; (Utbe olsa gerek) Kureyş’in ileri gelenlerinden biri Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e gittiğinde, Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem İslam’ı ona, ikna edici bir hüccet, beliğ bir hikmet ve etkili bir sükunet üslupları ile arz etmiştir… O kadar ki adam Kureyş’e, kendisini gönderen Kureyş liderlerinin nitelendirdikleri gibi gittiğinden başka bir yüzle geri dönüyor ve özellikle Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem’den işittiği sözü onların önünde övüyordu.

O sırada (Vâil olsa gerek) Kureyş’in ileri gelenlerinden biri Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem ile karşılaştı; o sırada küfrün başı, elinde çürümüş bir kemik taşıyordu ve onu Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e göstererek şöyle dedi: [هل ربك يستطيع أن يعيد هذا إلى الحياة ؟] “Senin Rabbin bunu hayata geri getirmeye güç yetirebilir mi?” Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem ona şöyle cevap verdi: {نَعَمْ وَيَبْعَثَهُ حَيّاً} “Evet, onu canlı olarak diriltecektir.” Sonra Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem şunu ekledi: وَيُدْخِلُكَ جَهَنَّمSeni de cehenneme sokacaktır…” Burada Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem sadece onun sorusuna cevap vermekle kalmayıp artı bir de onu azarlamıştır…

İşte böylece üslup, karşılaşılan cihetin durumuna göre ağır kuvvette de olur, hafif kuvvette de olur.

Resmi daha çok netleştirmek için:

اذْهَبْ أَنتَ وَأَخُوكَ بِآيَاتِي وَلَا تَنِيَا فِي ذِكْرِي * اذْهَبَا إِلَىٰ فِرْعَوْنَ إِنَّهُ طَغَىٰ * فَقُولَا لَهُ قَوْلاً لَّيِّناً لَّعَلَّهُ يَتَذَكَّرُ أَوْ يَخْشَىٰSen ve kardeşin ayetlerim ile gidin ve zikrimde (ısrardan) yılmayın. İkiniz de Firavun’a gidin, muhakkak ki o, tağut oldu. Ona, yumuşak bir söz söyleyin, umulur ki o aklını başına alır yahut korkuya kapılır.” [Taha 42-43-44] Bu ayette talep edilenin, sakin ve yumuşak bir fikri tartışmanın olduğu açıktır.

Şimdi aynı konu hakkındaki şu ayet-i kerimeyi okuyun; aynı şekilde bu da Musa ile Firavun arasında geçmektedir ancak farklı bir tutumla. Nitekim ona beyyineleri ve delilleri arz ettikten sonra… buna rağmen kibrine devam etmiş ve zulmünün sürdürmüştür; işte o zaman Musa Aleyhisselam’ın ona yönelik sözü yumuşak olmamış, bilakis onu, [مثبوراً] “Mesbûr” yani lanetlenmiş ve helak olmuş şeklinde nitelendirerek azarlamıştır…

İşte o ayet-i kerime şudur: وَلَقَدْ آتَيْنَا مُوسَىٰ تِسْعَ آيَاتٍ بَيِّنَاتٍ فَاسْأَلْ بَنِي إِسْرَائِيلَ إِذْ جَاءَهُمْ فَقَالَ لَهُ فِرْعَوْنُ إِنِّي لَأَظُنُّكَ يَا مُوسَىٰ مَسْحُوراً * قَالَ لَقَدْ عَلِمْتَ مَا أَنزَلَ هَٰؤُلَاءِ إِلَّا رَبُّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ بَصَائِرَ وَإِنِّي لَأَظُنُّكَ يَا فِرْعَوْنُ مَثْبُوراًAndolsun biz, Masa’ya dokuz beyyine ayet getirdik. Haydi İsrailoğullarına sor! Hani (Musa) onlara geldiğinde, Firavun O’na dedi ki: ‘Doğrusu ben, ey Musa, senin sihirlenmiş olduğunu zannediyorum. Dedi ki: Gerçekten bildin ki işte bu inzal edilenler, basiretler (ibretler) olarak semanın ve arzın Rabbinden başkasından değildir ve doğrusu ben de, Ey Firavun, senin (lanetlenmiş halde) helak olduğunu zannediyorum.” [İsra 101-102]

Zira yumuşak tartışma, başlangıçta delilleri ve beyyineleri arz etmek içindi; ancak kesin beyyineler ve deliller, basiretler olarak sunulduğu halde o, kibrine ve zulmüne devam etmiştir; işte o zaman tartışma şiddetlenmiştir.

Umarım resim tamamen açıklığa kavuşmuştur.

Bunun nedenle kaynaşma merhalesindeki siyasi ameller hakkında kitaplarımızda şöyle dediğimizi görürsünüz: “… bu siyasi ameller de, fikri çatışma ile siyasi mücadele barizleştirilir …” 

Nitekim çatışma ve mücadele; küfrün ileri gelenleriyle ile çatışma nedeniyle genellikle bu merhalede barizleşir ki onlara karşı uygun olan bu üsluptur. Ancak başka kafirlere karşı veya başka bir zamanda, siyasi ve fikri çalışma başka bir üslup gerektirebilir.

Tekrarlıyorum; siyasi ve fikri çalışma metottandır. Zira kaynaşma merhalesi, bu ikisini kaçınılmaz olarak gerektirmektedir. Fakat siyasi ve fikri çalışmanın şiddetlenmesi, yani mücadele ve çatışma üsluptur ve uygun zamanda ve mekanda kullanılır.

Kardeşiniz

Ata İbn Halil Ebu Raşta

H. 06 Şaban 1447

M. 25/01/2026

Cevaba, Emir’in (Allah onu korusun) web sitesinden bağlanabilirsiniz:

https://www.facebook.com/AtaAboAlrashtah/posts/122119732521129051

Devamını oku...

Hilafetin Yıkılışının Yıldönümü, Onu Yeniden Kurmak İçin Çalışmayı Gerektirir

  • Kategori Makaleler
  •   |  

El-Raye Gazetesi

Hilafetin Yıkılışının Yıldönümü, Onu Yeniden Kurmak İçin Çalışmayı Gerektirir

Üstad Esad Mansur’un Kaleminden

H. 28 Receb 1342 M. 3 Mart 1924 günü, İslam'ın ve Müslümanların başkenti İstanbul'da korkunç bir deprem meydana geldi; bu deprem, dünyayı alt üst etti, tarihin seyrini değiştirdi, büyük bir ümmeti parçaladı, hoşgörülü şeriatı yıktı, izzetli adamları zelil kıldı ve ülkede fesadı yaydı. O günlerde küfrün başı İngiltere'nin planlamasıyla hain Arap ve Türklerden oluşan insan şeytanlarının desteklediği Mustafa Kemal adında bir şeytan, İslam'da yönetim sistemi olan Hilafeti yıkmış, dini hayattan ayırmış ve dini ibadet ve ahlakla sınırlamıştır.

Mesele bu şerir insanlarla ilgili olduğu kadar Mustafa Kemal liderliğindeki bu şerir insanların boyunlarını koparmak için tek bir adam gibi ayağa kalkmayan İslam ümmetinin hayırlı evlatlarıyla da ilgilidir; çünkü Hilafet hayati bir meseledir, yani ölüm kalım meselesidir.

Hilafet, sadece cahil, aptal veya bir ajanın hafife alabileceği büyük bir meseledir;zira Hilafet, İslam'ın egemenliği, Allah'ın kelimesinin yüceltilmesi ve O'nun hak olan dininin diğer tüm dinlerin üzerinde egemen olması anlamına gelmektedir; ayrıca Hilafet, Müslümanların vahdetinin, güçlerinin, izzetlerinin, yükselişlerinin ve kalkınmalarının sırrıdır.

Kâfirler Hilafetin tehlikesini idrak ediyorlar ve onun kurulmasına davet edenleri uyarıyorlar; çünkü Hilafet, sadece kafirlerin Müslüman ülkeleri sömürgeleştirmelerini engellemekle kalmayacak, aksine onların merkezlerine de girip şerlerini ortadan kaldıracaktır.

Herkes, Hilafet yıkıldıktan sonra Müslümanların ne hale geldiğini idrak ediyor; zira Müslümanların birlikleri ve ülkeleri parçalanmış, onlara her türlü şekilleriyle sömürgeci egemen olmuş ve işlerini, sömürgeci kafirlere dostluklarını ilan eden, onların emirlerini yerine getiren, kendilerine emreden, nehyeden ve aşağılan tiran Trump onlarla konuştuğunda sevinçten çılgına dönen ve Trump'a haraç olarak yüz milyarlarca Dolar sunarak bunun da bir yatırım olduğunu iddia eden Ruveybidalar üstlenmiştir. Ruveybidalar, Gazze, Sudan, Suriye veya diğer İslam beldeleri için bir plan yapması amacıyla Trump'a yalvarıyorlar, onu barış adamı olarak alkışlayıp övgüler yağdırıyorlar, Trump ise onların ülkeleri ve servetleri üzerindeki kontrolünü ilan ediyor ve ölümcül silahlarıyla veya kirli aracı olan Yahudi varlığıyla onların evlatlarını öldürüyor.Onlar ne kadar da zelil ve aşağılık yöneticilerdir! Belki de onlar bir zillet ve aşağılanma hissetmiyorlardır; çünkü onlar, izzetin tadını bilmedikleri gibi sarhoş olana kadar zilletin kadehinden içmişlerdir.

Yine o Ruveybidalar, Filistin halkını yüzüstü bıraktılar ve onları tek başına Yahudilerin Gazze'deki soykırımda kullandığı Amerikan kitle imha silahlarıyla baş başa bıraktılar. Dahası kendi halklarına karşı komplo kurdular ve onların sömürgecilerin pençesinden kurtulmalarını engellediler. Hangi Müslüman onların zulümleri, ihanetleri veya kâfirlere olan dostlukları nedeniyle onları eleştirse veya İslam'ın yeniden yönetime geri dönmesine ve Hilafetin kurulmasına çağrıda bulunsa, onu ezip geçiyorlar ve onlara zulmetleri için şerir yardakçılarını serbest bırakıyorlar. Hatta Suriye'nin yeni yöneticileri de o Ruveybidaların izinden giderek halklarına ihanet ettiler, ahitlerini bozdular, kâfirleri dost edindiler, Yahudilerin önünde aşağılanma gösterdiler, Yahudilerin ülkenin güneyini kontrol etmelerine imkan sağladılar, Beşar Esad rejiminin kalıntılarından oluşan katilleri ve suçluları serbest bıraktılar ve Hizb-ut Tahrir'in samimi gençlerini hapishanelerde tutarak onları on yıla varan hapis cezalarına çarptırdılar, böylece Allah'a ve Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e savaş açtılar, zulümlerini ilan ettiler ve tiran selefleri Hafız ve oğlu Beşar'ın izinden gittiler.

Ümmet ise kurtuluşunun ve kalkınmasının yolunu aradığı gibi zillet ve aşağılanma içinde kalmayı reddetmekte ve bilinçli ve samimi bir siyasi liderlik aramaktadır. Ümmetin sevgili evlatlarına diyoruz ki: Yol, Hilafet olup liderlik ise, anayasa tasarısının maddelerini Rabbinizin Kitabı'ndan ve Rasulünüz Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in sünnetinden istinbat ederek hazırlayan Hizb-ut Tahrir'dir.

Ancak Hilafeti ve bu partiyi eleştirenler de vardır ve şöyle diyorlar: Hilafetle başımızı çatlatıp duruyorsunuz, sizde başka bir şey yok mu?! Biz de onlara diyoruz ki; evet, bizde başka bir şey yok; siz bir Hilafeti kurun, o zaman nasıl durumunuz değişecek ve dünyanın efendisi olacaksınız bir görün. 13 yüzyıl boyunca Hilafetin gölgesinde durumunuzun nasıl olduğunu hatırlamıyor musunuz? O zaman sizler efendiler ve parlayan bir ışıkken, Batı ise zifiri bir karanlıkta yaşıyordu.

Yine sizlere diyoruz ki; hevadan konuşmayıp sadece vahiyle konuşan, sonsuza kadar güzel örnekliğiniz ve lideriniz olan Peygamberiniz Sallallahu Aleyhi ve Sellem, neden bu devleti kurmaya odaklanıp onunla meşgul olmuştur; nitekim Sallallahu Aleyhi ve Sellem, insanlardan “لا إله إلا الله محمد رسول الله” demelerini talep ettiğinde, bunu sadece dilleriyle söylemeleri yeterli değildi, aksine işlerini Allah'a teslim etmeleri ve O'nun hükmüyle hükmetmeleri gerekiyordu. Böylece egemenlik Allah'a ve Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e ait olacak ve hevasına tabi olan insanın egemenliği veya demokrasi denen şey ise sona erecektir.

Sevgili Peygamberiniz Sallallahu Aleyhi ve Sellem, on yıl boyunca devlete liderlik etmiş ve onu, o dönemde dünyanın en büyük devletiyle yarışabilecek büyük bir devlet haline getirmiştir. Allah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in ruhunu alınca Sahabe-i Kiram, sevgili öğretmenleri Sallallahu Aleyhi ve Sellem'den öğrendiklerinden bu azim farzı idrak etmelerinden dolayı bir Halifenin nasbedilmesine öncelik vererek O'nun cenazesini üç gün geciktirdiler.Bu devleti korumak için mürtetlerle ve zekat vermeyenlerle savaştılar ve Romalıların kendilerini zayıf olarak görmemeleri ve devletlerine saldırmamaları için Usame'nin ordusunu gönderdiler. Bu yüzden bizler yorgun ve zayıfız, güçlenene kadar yeniden inşa etmeye yöneleceğiz, bizim Yahudilerle uzlaşmamız, kibirli Trump'a el uzatmamız ve ona övgüler yağdırmamız gerekir diyerek hem kendilerini hem de başkalarını aldatmadılar; aksine bizler iman gücüyle güçlü kişileriz dediler, Allah'a tevekkül ettiler ve az da olsalar savaştılar, Allah da onlara yardım etti.

Alay edenlere diyoruz ki: Batı ve onunla sırtlanlaşanlar, kokuşmuş demokrasiyle başımızı çatlatıyorlar. Zira demokrasi, küfür sistemi olup egemenlik sermaye sahiplerine ait olduğu gibi sömürgecinin de bir aracıdır. Keşke onlara karşı koysanız! 1878'de Berlin Konferansı'nda Hilafeti bölmek için bir araya geldiklerinde, demokrasiyi devlete sokmaya ve onu Müslümanlar arasında yaymaya ve onu İslam şeriatının yerine getirmeye karar verdiler.Konferansın ardından, İttihat ve Terakki Cemiyeti ve diğerleri gibi Batı ile sırtlanlaşanlar, Müslümanları aldatmak amacıyla demokrasinin İslam'da şura anlamına geldiğini iddia ederek onu Müslümanlar arasında yaymaya başladılar ve bu aldatmaca da günümüze kadar devam etmiştir.

İşte Hizb-ut Tahrir tüm gücüyle bunlara meydan okumuş ve bir meta, sanayi, izzet, güç, dinin koruyucusu, Müslümanların dünyası ve kafirlerin zilleti olan Hilafete odaklanmıştır.

İşte bakın Allah'ın lütfu sayesinde değişmeyen, tebdil etmeyen ve zayıflamayan ve Allah'ın yardımıyla dimdik ayakta duran Hizb-ut Tahrir'in emiri ve onunla birlikte Allah'ın izniyle saf ve tertemiz bir şekilde sebat eden gençleri, sadece samimi sözlerle değil, Allah'a halis bir şekilde ciddiyetle çalışarak Hilafetin yıkılışının yıldönümünü anmaktalar ve sizleri de kendisiyle birlikte çalışmaya ve destek vermeye davet etmektedirler; böylece her iki dünyada da sevaba nail olursunuz.

Sizlere, Rabbinizin Kitabı ve Resulünüzün Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in sünnetinden güçlü delillerle Hilafetin farziyetini ve fatih atalarınızın kafilesini hatırlatması, Raşid ve mücahit Hilafet Devleti'ni kurmak ve Yahudi varlığını ortadan kaldırmak için ona destek vermek amacıyla güç ve kuvvet ehli olan güçlü ordularınıza yöneliktir. Tıpkı sevgili peygamberiniz Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in Kostantiniyye'nin (İslambol) fethedilmesini müjdelediği gibi ki fethedilmiştir, Roma'nın fethedilmesini müjdelediği gibi ki Allah'ın izniyle fethedilecektir, şu an mevcut zorba yönetimin yıkılacağını müjdelediği gibi ki Allah'ın izniyle yıkılacaktır ve Raşidi Hilafetin kurulmasını müjdelediği gibi ki Allah'ın izniyle kurulacaktır.ثُمَّ تَكُونُ مُلْكاً جَبْرِيَّةً فَتَكُونُ مَا شَاءَ اللَّهُ أَنْ تَكُونَ، ثُمَّ يَرْفَعُهَا إِذَا شَاءَ أَنْ يَرْفَعَهَا، ثُمَّ تَكُونُ خِلَافَةً عَلَى مِنْهَاجِ النُّبُوَّةِ. Sonra zorba diktatörlük olacaktır. Böylece Allah’ın olmasını dilediği kadar olacak, sonra kaldırmayı dilediğinde onu da kaldıracaktır. Sonra (yeniden) Nübüvvet Minhacı üzere (Raşidi) Hilafet olacaktır.” [Müsned-i Ahmed] وَيَوْمَئِذٍ يَفْرَحُ الْمُؤْمِنُونَ * بِنَصْرِ اللَّهِ يَنْصُرُ مَنْ يَشَاءُ وَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُO gün Allah’ın zafer vermesiyle müminler sevinecektir. Allah, dilediğine yardım eder. O, mutlak güç sahibidir, çok merhametlidir.” [Rum 4-5]

Kaynak: El-Raye Gazetesi - 582. Sayı - 14/01/2026

Devamını oku...

Trump, Temsilci İlhan Ömer'e Yönelik Saldırı Olayını Küçümsüyor

Haber-Yorum

Trump, Temsilci İlhan Ömer'e Yönelik Saldırı Olayını Küçümsüyor

Haber:

Çarşamba günü, Somali asıllı Amerikalı Kongre Üyesi İlhan Ömer, Minnesota eyaletinin Minneapolis kentindeki bir halk toplantısında konuşma yaparken bilinmeyen bir sıvıyla saldırıya uğradı.

The Hill sitesinin haberine göre, Demokrat Partili kadın kongre üyesi, Başkan Donald Trump'ın göçmen karşıtı politikalarına karşı Minneapolis'te düzenlenen protestoların İç Güvenlik Bakanlığı tarafından ele alınış biçimini eleştirirken bir kişi tarafından bir sıvı sıkılarak saldırıya uğradı.

Yorum:

Başkan Trump saldırı olayına soğuk ve küçümseyici bir tepki gösterdi ve -hiçbir kanıt olmadan- saldırıyı kendisinin düzenlemiş olabileceğini ima etti! ABC News muhabiri Rachel Scott, Anthony Kazmirczak adlı bir adamın İlhan'a doğru koşarak güvenlik güçleri onu durdurmadan önce bir şırıngadan bilinmeyen bir maddeyi ona sıktığını gösteren videoyu izleyip izlemediğini sorduğunda, Trump videoyu izlemediği şeklinde cevap verdi, ardından Minnesota temsilcisine kişisel hakaretlerde bulundu. Ve şöyle ekledi: “Bence o bir sahtekar. Bu konuyu fazla düşünmüyorum. Kişiliğine bakılırsa, muhtemelen kendine sprey sıkmıştır.”

Trump'ın, kökenleri nedeniyle bu kongre üyesine defalarca saldırdığını, onun “yeterince iyi olmadığını, sefil ve çöp olduğunu” söylediğini, Amerika Birleşik Devletleri'nde yaşayan Somalili göçmenlerin Minnesota'yı mahvettiğini iddia ettiğini ve sınır dışı edilmesini istediğini de belirtmekte fayda vardır.

Şair şöyle demiştir: “Evin reisi def çalıyorsa, evin tüm sakinlerinin dans etmesi adettendir!” Başkanın kendisi, tekrarlanan ırkçı, aşağılayıcı ve nefret dolu söylemleriyle bu saldırıları körüklerken, hakaretler ve çirkin sıfatlar kullanmaktan çekinmezken, Somalili temsilciye yönelik ırkçı saldırı vakalarının artması şaşırtıcı mıdır? Bir devlet başkanına, bu kadar aşağılayıcı, pervasız ve ırkçı olması yakışır mı?!

Trump'ın eylemleri ve tepkileri, Amerika'da siyahlar ve beyazlar meselesinin neden bugüne kadar çözülememiş olduğunu ortaya koymaktadır; zira ırkçılık, ayrımcılık ve beyazların üstünlüğü mefhumu birçok insanın zihninde derinden kökler salmış durumda ve ne yazık ki iktidarda olanların söylemleriyle daha da güçlenmektedir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Minnetullah Tahir

Devamını oku...

Kâfirlerin Gözü Müslümanların Maden Zenginliklerinde

Haber-Yorum

Kâfirlerin Gözü Müslümanların Maden Zenginliklerinde
Çin'in Orta Asya Politikası Bunun Bir Örneğidir

Haber:

Şi: Çin-Kırgızistan-Özbekistan demiryolu projesi, bölgesel bağlantı ve refah için stratejik bir karardır. (People's Daily, 27/12/2024)

Yorum:

Bu haber bir yıl öncesine ait olsa da, haberle ilgili olaylar ve veriler hala güncelliğini korumaktadır; zira projenin toplam uzunluğu 523 kilometre, tasarım hızı saatte 120 kilometre ve toplam yatırım tutarı 7,2 milyar Dolar olup projenin 2028 yılında tamamlanması planlanmaktadır.

Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, demiryolu projesinin başlatılması ve projenin düşünsel aşamadan uygulama aşamasına geçmesi vesilesiyle gönderdiği tebrik mesajında, -yalan ve saptırıcı bir şekilde- bu projenin ekonomik ve sosyal kalkınmaya daha iyi bir şekilde katkı sağladığını ve bu hat boyunca uzanan bölgedeki halkların refahını iyileştirdiğini söyledi. Ayrıca ekonomik ve sosyal kalkınmaya daha iyi katkıda bulunmak, bu hat boyunca uzanan bölgedeki halkların refahını iyileştirmek ve Çin ile Orta Asya arasında daha yakın bir ortak topluluk oluşturmaya yeni bir ivme kazandırmak içindemiryolu hattının Kuşak ve Yol işbirliği için yeni bir model proje haline dönüştürülmesi yönünde çaba gösterilmesi gerektiği çağrısında bulundu

Kırgızistan'ın başkenti Bişkek, projeye daha fazla uluslararası yatırımcıyı çekecek bir girişim olarak bakıyor ve hibrit elektrikli trenlerin kullanımının karbon emisyonlarını azaltabileceğini, modern teknoloji kullanılarak demiryolu taşımacılığının sürdürülebilirliğini artırabileceğini, dolayısıyla ciddi trafik sıkışıklığı sorununu çözebileceğini ve seyahat süresini kısaltabileceğini düşünüyor. Ayrıca Kırgızistan Cumhurbaşkanı Sadır Caparov o dönemde, demiryollarının sadece bir ulaşım koridoru değil, aynı zamanda Doğu ülkelerini Batı ile bağlayan önemli bir stratejik köprü olduğunu ifade etmişti.

Özbekistan, ulaştırma sektöründeki iş birliğinin tüm Orta Asya ülkeleri için stratejik önem taşıdığını ve bunun bölgedeki ulusal projelerin kuzey-güney, batı-doğu arasındaki uluslararası ulaştırma koridorlarıyla uyumlu hale getirilmesine katkıda bulunacağını ve Orta Asya'nın bölgeleri birbirine bağlayan önemli bir halka olarak konumunu pekiştireceğini belirtmiştir. Zira Özbekistan Cumhurbaşkanı Şevket Mirziyoyev, demiryolu hattının bölgesel düzeyde ticareti ve entegrasyonu geliştirmeye, bireyler arasında kültürel alışverişleri ve ilişkileri güçlendirmeye, medeniyetler arasında karşılıklı öğrenme için önemli bir köprü kurmaya ve bölge ülkelerine ve halklarına fayda sağlamaya yardımcı olacağını açıklamıştır.

Birleşmiş Milletler tahminlerine göre, küresel yük taşımacılığı talebi 2050 yılına kadar üç katına çıkacaktır.

Davet taşıyıcıları olarak bizler, ümmetin kaygılarını taşıyor ve servetlerimizi kontrol altına almaya ve üzerinde egemenlik kurmaya çalışan kâfir ve yalancı Batı'nın hedeflerine dair ümmeti bilinçlendirmek için gayretle çalışıyoruz; bu yüzden bizler, Batı ülkeleri tarafından ülkemizde finanse edilen ve kaynaklarımızı kontrol altına alma ve üzerinde hakimiyet kurma girişimlerden hali olmayan projelerin gizli yönlerinin derinliklerine iniyoruz.

Kapitalist ekonomik sistem, ülkeler arasında gerçekleşen işlemler söz konusu olduğunda sadece büyük ülkelerin hesabına çalışan, ister bireyler isterse de şirketler olsun, iki veya daha fazla ortak arasında herhangi bir ekonomik projede ekonomik ilişkiler ve ortaklıklar gerçekleştiğinde ise sadece egemen şirketlerin hesabına çalışan despot bir sistemdir.

Çin'in orada ekonomik, coğrafi ve siyasi hedefleri olması gerekir; zira tahmini maliyeti 4,7 milyar Dolar olan projenin finansmanına baktığımızda, tutarın yaklaşık yarısı Çin bankaları tarafından uzun vadeli krediler şeklinde finanse edileceği gibi diğer yarısı ise, Çin'in %51'lik çoğunluk hissesine sahip olduğu ve kalan %49'luk payın da Özbekistan ve Kırgızistan arasında %24,5'er oranında paylaşıldığı ortak proje şirketinin sermayesiyle finanse edilecektir.

Bu oranlara ekonomik açıdan masumane bir gözle bakmak caiz değildir; çünkü bunlar Çin'e her konuda karar verme hakkı vermekte, dolayısıyla diğer tarafları karar alma sürecine katılmaktan mahrum bırakmaktadır; zira karar sahibi,%50'nin üzerinde büyük bir paya sahip olan kişidir. Dolayısıyla finansal hisseye sahip olmak ile karar verme yetkisine sahip olmak arasında fark vardır; zira bireyin veya şirketin sahip olduğu yüzde %1 ile %50 arasında sınırlıysa, o kişi sadece paraya sahip olur, karar alma yetkisine sahip olamaz. Bu yüzden bir başka şirketin hisselerinin veya paylarının %51 veya daha fazla oranına sahip olan bir şirket, finansal ve idari kontrol hedefiyle "holding şirketi" veya ana şirket olarak bilinmektedir.

Örneğin 2007'de Ürdün, Arap Enerji Şirketi'nin (Enara) sahip olduğu Merkezi Elektrik Üretim Şirketi'nin %51'ini sattığında, şirket karar alma süreçlerine katılma gücünü kaybetmiştir.

Bu durum yakın bir zamanda, yani 19/11/2025 tarihinde de yaşanmıştır; zira ABD, Suudi Arabistan'da nadir toprak elementleri rafinerisi kurmak için bir ortaklık anlaşması imzalamış ve madencilik şirketi bu girişimin %51 hissesine sahip olmuştur.

Bir şirketin hisselerinin %51 veya daha fazlasına sahip olmanız, genellikle size kontrol gücü verir, yani ticari kararlarda son sözü siz söylersiniz.

Bu, kapitalist ekonomik sistemin ülke ve insanlara yönelik yıkıcı ve ölümcül ifrazatlarından biri olup bizim bu felaketlerden kurtuluşumuz, sadece tüm ayrıntılarıyla İslami ekonomik sistemle amel etmeye geri dönmekle mümkündür;bu ise ancak er ya da geç kurulacak olan Nübüvvet Minhacı üzere İkinci Hilafetin gölgesinde gerçekleşebilir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Raziye Abdullah

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER