Perşembe, 29 Şevval 1447 | 2026/04/16
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Kurtuluşun Yolu, Müslümanların Vahdetidir

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Kurtuluşun Yolu, Müslümanların Vahdetidir

Haber:

Bazı medya kuruluşları, Afganistan'daki İran heyetinin bazı Pakistanlı yöneticilerle birlikte namaz kıldıkları bir fotoğraf ortaya çıkardı ve bunu, İslam birliğinin ve gücünün işte böyle olduğu ve talep edilenin de bu olduğu şeklinde yorumladılar.

Yorum:

Şüphesiz ki Müslümanların tüm mezhepleri arasında namazın cemaatle kılınması sahnesi övgüye değer ve talep edilen bir durumdur;bu ise şaşırtıcı ya da olağanüstü olmaması gereken bir asıl olup Hanif şeriatın teşvik ettiği ve arzu ettiği bir husustur; ancak İslam sadece görünüşe önem vermez, aksine gerçek fiile ve kastedilene odaklanılmasını talep eder.

Kastedilen ise namazın, dini ikame etmek ve onu tek bir Halife'nin arkasında hayatın her alanında uygulamak anlamına gelmesidir; zira bu anlam, birçok sahih hadiste geçmektedir; dolayısıyla namazı ikame ettiği (dini ikame ettiği) sürece Müslüman yöneticiye karşı çıkmak caiz değildir. خِيَارُ أَئِمَّتِكُمُ الَّذِينَ تُحِبُّونَهُمْ وَيُحِبُّونَكُمْ وَتُصَلُّونَ عَلَيْهِمْ وَيُصَلُّونَ عَلَيْكُمْ وَشِرَارُ أَئِمَّتِكُمُ الَّذِينَ تُبْغِضُونَهُمْ وَيُبْغِضُونَكُمْ وَتَلْعَنُونَهُمْ وَيَلْعَنُونَكُمْ قُلْنَا: يَا رَسُولَ اللَّهِ أَفَلَا نُنَابِذُهُمْ؟ قَالَ: لَا مَا أَقَامُوا فِيكُمُ الصَّلَاةَ. أَلَا مَنْ وَلِيَ عَلَيْهِ وَالٍ فَرَآهُ يَأْتِي شَيْئاً مِنْ مَعْصِيَةِ اللَّهِ فَلْيَكْرَهْ مَا يَأْتِي مِنْ مَعْصِيَةِ اللَّهِ وَلَا يَنْزِعَنَّ يَداً مِنْ طَاعَةٍYöneticilerinizin en hayırlıları sizin onları sevdiğiniz ve onların da sizi sevdiği, onlara dua ettiğiniz onların da size dua ettiği kimselerdir. Yöneticilerinizin en kötüleri de sizin onlara kızdığınız onların da size kızdığı kimselerdir.” Dedik ki: Ya Rasulullah onlara karşı çıkmayalım mı?’ Dedi ki: “Aranızda namazı ikame ettiği sürece ona karşı çıkmayın. Dikkat edin! Kime bir vali (yönetici) tayin edilir de o valinin Allah'a isyan sayılan bir şey (günah) işlediğini görürse, yaptığı o isyanı kerih görsün (kalben buğzetsin /hoş görmesin), fakat itaatten de elini çekmesin.” Burada namazın ikame edilmesi, cüzi olanı dile getirip küllü isteme babındandır; yani İslam ile hükmetmek ve İslam’ın tamamının onların üzerine tatbik edilmesi babındandır; dolayısıyla başka değil, sadece açık bir küfür ortaya çıktığında karşı çıkmak ve kılıçla savaşmak caizdir; bu da Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeye geri dönülmesi içindir.

Bu nedenle diyoruz ki: Pakistan yöneticileri ile İran yöneticilerinin birlikte namaz kıldıklarına dair tanık olduğumuz bu görüntü, İslam’ın, hükümlerinin uygulanması konusunda talep ettiklerinin gerçek içeriğinden yoksun bir görüntü olarak kalacaktır; tabii eğer bu yöneticiler, en azından aşağıda talep edilen adımları derhal atmazlarsa:

- İran ile Pakistan arasında İslam temelinde gerçek bir vahdetin ilan edilmesi.

- Amerika ile suçlu ve gaspçı Yahudi varlığının vahşi savaşına maruz kalan tüm İslam beldesini savunmak için Amerika ve Yahudi varlığının karşısında durmak.

- Mısır, Ürdün, Suriye, Türkiye, Irak, Arap Yarımadası ve Yemen’deki kardeşlerimizin harekete geçirilmesinin ardından ümmetin bu mesele üzerinde, gerçek bir mesele olarak birleştirilmesi; bu ise bu ülkelerde Allah Subhanehu'dan daha çok Amerika ve Yahudi varlığından korkan yöneticilerin varlığıyla mümkün olmayacaktır!

- Ümmetin birliğini, gücünü ve onun düşmanlarının karşısında durmasını engelleyen, hatta bu gaspçı varlığın ve Amerika’nın çıkarlarının bekçisi olan yöneticilerini devirmek için ümmete yönelmek.

Cemaatle kılınan gerçek namaz, Müslümanları her konuda bir araya getiren ve onları ayırmayan namazdır; yani ümmet için en önemli, en vacip ve en çok acil olan şey, onu tek bir siyasi varlık altında birleştirmek, onu daha önceki izzetine kavuşturmak, ona göz dikenlerin ellerini kesmek, düşmanlarına asla unutamayacakları bir ders vermek ve mübarek Filistin’i ve çevresindeki tüm işgal altındaki toprakları kurtarmaktır.Ancak o zaman resimdeki cemaat namazından, ümmetin gerçek vahdeti, siyasi varlığının birliği ve İslam'ın hükümlerinin hayatın her alanında uygulanması gibi talep edilen şerî anlamdan bahsedebiliriz;işte şer'an talep edilen bu olduğu gibi ümmetin özlemle beklediği ve arzuladığı şey de budur.O halde önce Allah’a ve Rasulü'ne, sonra da ümmetin kurtuluş, iktidar ve izzet talebi ve arzusuna icabet edin. Peki kim icabet edecek?!

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan

Dr. Muhammed Cabir - Lübnan

Devamını oku...

Pakistan Yöneticisi Trump'ın Emriyle İran'a Müzakereler Havucu Uzatmakta ve Askeri Güçle de Gözdağı Vermektedir

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Pakistan Yöneticisi Trump'ın Emriyle İran'a Müzakereler Havucu Uzatmakta ve Askeri Güçle de Gözdağı Vermektedir

Haber:

11 Nisan 2026'da Suudi Savunma Bakanlığı, X platformunda şu açıklamayı yayınladı: “Savunma Bakanlığı, iki kardeş ülke arasında imzalanan ortak stratejik savunma anlaşmasının bir parçası olarak Pakistan İslam Cumhuriyeti'nden bir askeri gücün Doğu Bölgesi'ndeki Kral Abdulaziz Hava Üssü'ne ulaştığını ve Pakistan gücünün, ortak askeri koordinasyonu güçlendirmek, iki ülkenin silahlı kuvvetleri arasındaki operasyonel hazırlık düzeyini yükseltmek ve bölgesel ve uluslararası düzeyde güvenlik ve istikrarı desteklemek amacıyla Pakistan Hava Kuvvetlerine ait savaş ve destek uçaklarından oluştuğunu ilan eder.”

Yorum:

İran ile görüşmelere katılmak üzere bir ABD heyetini kabul ettiği aynı gün, Pakistan Savunma Kurumu Başkanı Asim Munir, savaş uçaklarını 24 Mart 2026'da Trump'ın şu sözlerle nitelendirdiği bin Selman'a gönderdi: “O bir savaşçı ve bizimle birlikte savaşıyor.” Munir, İran'ı aldatmak için müzakereler havucu uzatırken, aynı zamanda ona karşı askeri güç sopası sallamakta ve tüm bunları da Trump'a sadık bir şekilde hizmet etmek için yapmaktadır; zira Munir, Trump'ın vazgeçilmez adamı olmak için gece gündüz çalışmakta ve hain rolünü tamamladığında Amerika'nın çöp sepetine attığı selefi Müşerref'in kaderini unutmaktadır. Bu yüzden Müslümanların, Asim Munir'in hizmet ettiği Amerika'nın planlarının tehlikesine karşı dikkatli olmaları gerekir; çünkü müzakereler yoluyla zaman kazanmaya çalışırken, Trump İran'a yönelik düşmanca stratejisinden ve Yeni Ortadoğu projesinden de vazgeçmemiştir.

Stratejik olarak Trump, Amerika’nın Müslümanlar üzerindeki hegemonyasını korumayı kolaylaştıracak yeni bir Ortadoğu yaratmaya çalışmaktadır; ayrıca Trump, İslam beldelerindeki Yahudi varlığının ve Müslüman ülkelerinin doğusundaki Hindu devletinin rolünün genişletilmesini isterken, Müslüman ülkelerinin güçlü kapasitelerinin de önemli ölçüde azaltmasını istemektedir.Zira Yahudiler ve Hindu müşrikler, müminlere karşı düşmanlıkları nedeniyle Trump'ın doğal müttefikleridirler. Nitekim Allah Celle Celaluhu şöyle buyurmuştur: لَتَجِدَنَّ أَشَدَّ النَّاسِ عَدَاوَةً لِلَّذِينَ آمَنُوا الْيَهُودَ وَالَّذِينَ أَشْرَكُواİman edenlere karşı düşmanlık yönünden insanların en şiddetlisi olarak Yahudileri ve Allah’a ortak koşanları bulursun.” [Maide 82] İran'a gelince; Trump, bu ülkenin güvenliğine ve ekonomisine bakmaksızın tıpkı Müşerref döneminden mevcut Asim Munir dönemine kadar Pakistan'da olduğu gibi onu Amerika'ya tabi bir devlete dönüştürmek istemektedir.Trump’ın stratejisi İran’la sınırlı değildir ve onunla da sınırlı kalmayacaktır; zira Pakistan'ın nükleer silahları hakkında sık sık konuşarak, bu ülkenin kapasitesini azaltmaya yönelik temel stratejisini ortaya koymaktadır; taktikler, kapsamlı bir savaş, düşük yoğunluklu çatışmalar ve aldatıcı müzakereler arasında değişebilir ama komplo stratejisi hiç durmaksızın ilerlemektedir.

Her zamanki gibi İslam beldeleriyle arasını ayıran denizler nedeniyle, Amerika’nın Müslümanlara karşı planlarının başarıya ulaşması için tek umudu, hegemonyasını dayatmasına yardım etme çabasından hiç çekinmeyen Müslümanların başındaki yöneticilerin yardımıdır; hem de Allah Celle Celaluhu’nun şu şekilde buyurarak uyarmasına rağmen: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا الْيَهُودَ وَالنَّصَارَى أَوْلِيَاءَ بَعْضُهُمْ أَوْلِيَاءُ بَعْضٍ وَمَن يَتَوَلَّهُم مِّنكُمْ فَإِنَّهُ مِنْهُمْ إِنَّ اللَّهَ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينEy iman edenler! Yahudileri ve Hıristiyanları dost edinmeyin. Zira onlar birbirinin dostudurlar (birbirinin tarafını tutarlar). İçinizden onları dost tutanlar, onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğuna yol göstermez.” [Maide 51]

Ey Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in ümmeti Müslümanlar: Amerika ve Yahudi varlığı Gazze’ye saldırdığında Müslümanlara yardım etmek için ordularınızı harekete geçirmediniz; Trump’ın stratejisi Batı Şeria, Lübnan, Suriye, Yemen ve İran’ı da kapsayacak şekilde genişlediğinde de ordularınızı harekete geçirmediniz. Peki şimdi daha fazla ilerlemeyi durdurmak için de mi ordularınızı harekete geçirmeyeceksiniz?Orduları harekete geçirmek için yöneticilerinizi beklemenizi söyleyenlere gelince; onların Yahudiler ve Hıristiyanların müttefikleri olduğu gibi onların onlardan oldukları ve sizden olmadıkları gökyüzünün tepesindeki güneş gibi açıktır.Eğer birbirinize yardım etmek için onların emirlerini beklerseniz, sonsuza dek bekleyeceksiniz; çünkü siz bir safta, onlar ise Haçlılar ve Yahudilerle birlikte tamamen başka bir saftadır; Trump’ın Müslümanlara yönelik gelmekte olan saldırısı, Haçlılar ve Yahudilerin yanında olan Müslüman güçleri de kapsarsa, sakın şaşırmayın.

Müslümanlara yardım etmeye yönelik şerî vacibi yerine getirmek için, meseleyi kendi elimize almamız gerektiği gibi yöneticileri devirip onların yerine Raşidi Hilafeti kurmak için de çalışmamız gerekir.Bu, kısa vadeli veya uzun vadeli bir çözüm değildir; aksine dünyada zillet ve sıkıntıdan, ahirette ise azaptan kurtulmanın tek şerî çözümüdür.O halde umutsuzluk, boyun eğme ve teslimiyetin yükünü üzerinizden atarak ayağa kalkın ey Müslümanlar; çünkü bizler, eğer O’na itaatkar bir şekilde gere dönersek insanlığın Rabbinin kendine zafer vaat ettiği yeryüzündeki tek ümmetiz.Öyleyse gelin Allah Celle Celaluhu'nun yardımını göndermesi ve İslam ümmeti için yeni bir zafer kapısı açması için Hizb-ut Tahrir ile birlikte çalışın. Zira Allah Celle Celaluhu şöyle buyurmuştur: إِنْ يَنْصُرْكُمُ اللَّهُ فَلَا غَالِبَ لَكُمْ وَإِنْ يَخْذُلْكُمْ فَمَنْ ذَا الَّذِي يَنْصُرُكُمْ مِنْ بَعْدِهِ وَعَلَى اللَّهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَAllah size yardım ederse, artık size üstün gelecek hiç kimse yoktur. Eğer sizi bırakıverirse, ondan sonra size kim yardım eder? Müminler ancak Allah'a güvenip dayanmalıdırlar.” [Al-i İmran 160]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan

Musab Umeyr – Pakistan

Devamını oku...

Türkiye Vilayeti: Gündem Değerlendirme Toplantısı 14/04/2026

  • Kategori Türkiye
  •   |  
Hizb-ut Tahrir Türkiye Vilayeti:
Gündem Değerlendirme Toplantısı 14/04/2026
 

Hizb-ut Tahrir Türkiye Vilayeti Medya Bürosu Başkanı Sayın Mahmut Kar, gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

◾️ ABD-İran Savaşında Son Durum
◾️ NATO'nun Geleceği
◾️ Şiddet ve Terörün Kaynağı Belli!

H. 27 Şevval 1447 - M. 14 Nisan 2026

turkiye vilayeti

İlgili Bağlantılar:

Devamını oku...

SAYI 595 Çıktı - Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi El-Raye Gazetesi

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi

El-Raye Gazetesi Yeniden Yayında

 

Biz, Hizb-ut Tahrir Medya Ofisi olarak takipçilerimiz ve Merkezi Medya Bürosu Web Sayfası misafirlerimize, Hizb-ut Tahrir tarafından 1954 yılında başlatılan El-Raye Gazetesinin tekrar yayına başlatılmasını duyurmaktan gurur duyarız. Karanlık ve zorba rejimlerin baskısı sonucu haftalık yayınlanan gazete durdurulmuştu. Şimdi Hizb-ut Tahrir El-Raye Gazetesini Allah’ın izniyle tekrar başlatacaktır.

Devamını oku...

Gölgenin Varlığı Aslın Varlığına Bağlıdır; Ümmet İçin Bu Rejimleri Kökünden Söküp Atmaktan Başka Bir Kurtuluş Yolu Yoktur

İşgal güçlerinin Beyrut ve güney banliyölerine (Dahiye) düzenlediği yoğun hava saldırılarının, nüfusun yoğun olduğu yerleşim alanlarını hedef alması sonucunda çoğu kadın ve çocuk olmak üzere yüzlerce kişinin hayatını kaybetmesine ve yaralanmasına yol açmıştır. Mart 2026’da hazırlanan ayrı bir raporda ise, Yahudi varlığının saldırılarında hayatını kaybedenlerin (kurbanların) %21’ini kadınların oluşturduğu belgelenmiştir.

İşgal güçlerinin saldırılarının artmasıyla birlikte, son dönemde çok sayıda insan daha güvenli görülen bölgelere göç etmek zorunda kalmıştır. Güneyde Sayda ve kuzeyde Trablus gibi şehirler, bu göç dalgasının başlıca merkezleri hâline gelmiş; ancak Lübnan devletinin kriz yönetimindeki yetersizliği ve bu tür durumlara hazırlıksız oluşu, buralardaki insani durumu daha da ağırlaştırmıştır.

Beyrut ve banliyölerinden yerinden edilen sığınmacıların yarısından fazlasını kadınlar oluşturmaktadır. Bu kadınlar, temel ihtiyaçların ciddi şekilde eksik olduğu, sağlık hizmetlerinin yetersiz kaldığı ve güvenli barınma imkânlarının bulunmadığı son derece zor şartlar altında yaşam mücadelesi vermektedir. Birçoğu kalabalık barınma merkezlerine veya açık alanlara sığınmak zorunda kalmış, ailelerini koruma sorumluluğunu ağır şartlar altında tek başına üstlenmek mecburiyetinde kalmıştır.

Yahudi varlığı, çocuk, kadın, yaşlı ve hatta sağlık ekibi demeden tüm dünyanın gözü önünde soğukkanlılıkla korkunç katliamlar işlemeye devam etmektedir; Gazze’de, Batı Şeria’da ve Lübnan’da insanı, ağacı ve taşı hedef alan cürümlerine hep birlikte şahit oluyoruz. Buna rağmen Müslümanların yöneticilerinin, ordularını halklarına yardım için seferber etmek yerine, bu ucube varlık için adeta gerçek bir “Demir Kubbe” ve koruyucu bir şemsiye görevi gördüklerini görüyoruz. En aklı başında olanlarının ise, çözüm arayışı bahanesiyle Batılı devletlerin, özellikle de bu varlığın en büyük destekçisi olan Amerika’nın yolunu tuttuklarına ve Lübnan’ı İran’la yapılan anlaşmalara dâhil etmek için canhıraş çalıştıklarına tanık oluyoruz.

Lübnan’daki Müslümanlara şunu hatırlatıyoruz: Gaspçı Yahudi varlığına ve etrafındaki bu yöneticilere bakan kimse, bu varlığın bekasının aslında bu rejimlerin bekasına bağlı olduğunu açıkça görür. Hizb-ut Tahrir’in kurucusu Şeyh Takiyyuddin en-Nebhani (Rahimehullah), şu büyük siyasi hakikati ortaya koyarken ne kadar da doğru söylemiştir: “Yahudi varlığı, İslam beldelerindeki mevcut rejimlerin bir gölgesidir.” Bugün yaşadığımız gerçek tam da budur; gölgenin varlığı, aslın varlığına bağlıdır. Ümmet için bu rejimleri kökünden söküp atmaktan başka bir kurtuluş yolu yoktur. Eğer bu yöneticilerin arasında aklı başında tek bir adam olsaydı; bu varlığı destekleyen Amerika ve diğer Batılı devletlerin böylesine bir etkisi asla olamazdı!

Defalarca ifade ettiğimiz gibi Yahudi varlığının barış anlaşmalarıyla ortadan kaldırılması mümkün değildir, zira Yahudiler kalleş ve ihanet ehlidirler. Normalleşme yoluyla da ortadan kaldırılmaları mümkün değildir. Zira o, gasıp bir varlıktır, Müslümanların topraklarını ve mukaddesatını gasp etmişlerdir. Filistin’in tamamının kurtarılması, Mescid-i Aksa’nın Yahudilerin pisliğinden temizlenmesi, ancak Raşidi Hilafet’i kurmak için ciddi bir çalışma ortaya koymakla mümkündür. Zira Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in buyurduğu gibi:

الْإِمَامُ جُنَّةٌ يُقَاتَلُ مِنْ وَرَائِهِ وَيُتَّقَى بِهِ“İmam (Halife) ancak bir kalkandır. Onun arkasında savaşılır ve onunla korunulur.” İşte o zaman Yahudi varlığının esamesi okunmayacak; dahası, Yahudi varlığından çok daha güçlü ve daha kalabalık olan sömürgeci kâfir devletler bile zillete uğratılacaklardır.

إِنَّ فِي ذَلِكَ لَذِكْرَى لِمَنْ كَانَ لَهُ قَلْبٌ أَوْ أَلْقَى السَّمْعَ وَهُوَ شَهِيدٌ“Şüphesiz ki bunda kalbi olan yahut hazır bulunup kulak veren kimseler için bir öğüt vardır.” [Kâf 37]

Devamını oku...

Şehitlerin Kanı ve Kadınların Çektiği Acılar, İzzet Sahibi Rabbin Huzurunda Sizden Davacı Olacaklardır!

Filistin’in Batı Şeria bölgesindeki Kalkilya kenti yakınlarında bulunan Ceyyus beldesinde, evine baskın düzenleyen işgalci askerlerin vahşice saldırısı ve acımasızca darp etmesi sonucu yaralanan yaşlı bir Filistinli kadın şehit oldu. Bu saldırı, işgal güçlerinin kasabada başlattığı, evlerin basıldığı, didik didik arandığı ve eşyaların tahrip edildiği geniş çaplı bir askeri operasyonla eş zamanlı olarak gerçekleşmiştir.

Bu olay, işgal güçlerinin Batı Şeria’daki şehir ve köylerde Filistin halkına karşı sürdürdüğü ihlallerin giderek arttığı bir dönemde meydana gelmiştir. Nitekim birçok insan hakları kuruluşu, gece baskınları sırasında özellikle kadınlar, çocuklar ve yaşlılar gibi en savunmasız kesimleri hedef alan doğrudan fiziksel saldırı vakalarında artış olduğunu belgelemiştir. Özellikle kadınlar, çocuklar ve yaşlılar gibi en savunmasız (zayıf) kesimleri hedef alan bu saldırılar sonucunda birçoğu şehit olmuş, onlarcası ise yaralanmış veya boğulma tehlikesi geçirmiştir. Nitekim daha önce Ramallah yakınlarındaki el-Mezraa el-Kıbliyye köyünde de benzer bir olay yaşanmış; işgal güçlerinin bir evi basarak torununu gözaltına almak istemesi sırasında yaşlı bir kadın baygınlık geçirmiş, aile fertlerinden iki kişi darp edilerek yaralanmış, hastaneye kaldırılan kadın ise daha sonra hayatını kaybetmiştir. İşgal hükümetinin Batı Şeria’daki yerleşim yerlerinin genişlemesini teşvik etmesiyle birlikte, yerleşimci saldırıları da hız kazanmıştır. İran ile devam eden savaşın bölgede yarattığı gerilimin ortasında Yahudi yerleşimciler birçok Filistin köyüne saldırarak insanları yaralamış, yangınlar çıkarmış ve araçları tahrip etmişlerdir. Filistin Haber Ajansı (WAFA), Cenin yakınlarındaki Silet el-Zahr ve el-Fendekumiye; Nablus’un güneyindeki Calud ve Salfit; ayrıca Mesafir Yatta ve Ürdün Vadisi’ndeki tarım alanları dahil olmak üzere en az 6 yerleşim yerinde saldırılar düzenlendiğini bildirmiştir.

Ayrım Duvarı ve Yerleşim Birimleriyle Mücadele Heyeti verilerine göre yerleşimciler, yıl başından 15 Mart’a kadar Filistinlilere ve mülklerine karşı 443’ten fazla saldırı gerçekleştirmiştir. Askerlerin ve yerleşimcilerin bu saldırıları sonucunda 25 Filistinli şehit olmuş, 14 yeni yerleşim karakolu kurulmuş, tarım arazileri tahrip edilmiş ve yangınlar çıkarılmıştır.

Ey Müslümanlar! İşgalcinin sizi tamamen hiçe sayan bu küstahlığının ne boyutlara ulaştığını görmüyor musunuz? Mescid-i Aksa’yı kapattılar, her gün orayı pis ayaklarıyla kirletiyorlar ve kimseden tek bir kınama dahi gelmiyor! Kadınları, çocukları ve yaşlıları katlediyorlar; esirlere işkence edip onları hiçbir hesaba ve denetime tabi olmadan idam ediyorlar! Yakıp yıkıyorlar, evleri ve ağaçları yerinden söküyorlar; sizler ise dünya meşgalesine dalmış ve size dayatılan her şeye boyun eğmiş durumdasınız!

Ey Müslüman orduları! Gayretiniz ve celadetiniz daha ne kadar bastırılmış halde kalacak? Olanlara karşı kulaklarınızı tıkamaya, kalplerinizi kapatmaya daha ne zamana kadar devam edeceksiniz? Onlara yardım etmek için harekete geçmenin zamanı gelmedi mi? Hakkın ve zaferin doğuşunda yer almak yerine karanlıkta kalmayı mı tercih edeceksiniz? İzzet sahibi Rab şöyle buyuruyor:

إِنَّ مَوْعِدَهُمُ الصُّبْحُ أَلَيْسَ الصُّبْحُ بِقَرِيبٍ“Onlara vâdolunan (helâk) zamanı, sabah vaktidir. Sabah yakın değil mi?” [Hud 81]

Devamını oku...

Filistin, Küresel Sumud (Direniş) Filosundan Ziyade Cihad Filosuna Muhtaçtır

Amerika ve Yahudi varlığının İran’a karşı yürüttüğü savaşının ortasında Malezya, Küresel Sumud Filosu kapsamında Gazze’ye ikinci kez insani bir yardım misyonu başlattı. Ancak pek çok gözlemci, bu operasyonun zamanlamasının tamamen yanlış olduğuna dikkat çekiyor. Ayrıca mevcut bu operasyon, ilkinin aksine yoğun tartışmaları da beraberinde getirmiş durumda. Birçok kişi, Yahudi varlığının neredeyse tüm mallara el koyduğu ilk operasyonun tamamen başarısız olduğunu dile getirdi. Aynı senaryonun tekrarlanması kuvvetle muhtemeldir. Bu da söz konusu girişimi yalnızca etkisiz değil, aynı zamanda farkında olmadan işgalci yapıya ücretsiz gıda ve temel ihtiyaç temini sağlayan bir araca dönüştürebilir. Nitekim birçok kişi, bu misyonun daha başından itibaren Gazze’den ziyade Yahudi varlığına fayda sağlayacağını ifade etmiştir.

Bunun yanında, bazı katılımcıların tutumları da bu misyona yönelik şüpheleri daha da artırmaktadır. İlk yardım misyonunda da görüldüğü üzere, bazıları bu tür faaliyetleri şöhret kazanma aracı olarak kullanmıştır. Ünlülerin ve mahremsiz yolculuk eden kadınların yardım filosuna katılımı, yolculuk boyunca gayrimeşru ihtilat (kadın-erkek karışıklığı) riski ve seyahatle ilgili şer’i hükümlerin ihlali tartışmaları daha da alevlendirmiştir.

“Gazze Dayanışma Filosu 2” girişimine yönelik artan toplumsal tepkinin bir diğer nedeni de, iktidar partisinin doğrudan müdahalesidir. Hükümet, misyonu insani bir girişim olmaktan çıkarıp, iç politikadaki başarısızlıklarının ardından halkın gözünde imajını düzeltmeye ve tazelemeye yönelik bir siyasi araca dönüştürmüştür. Malezya Başbakanı’nı temsil etmek üzere atanan Selangor Eyaleti Başbakanı’nın liderlik ettiği bu misyon, halktan, şirketlerden, eyalet hükümetlerinden ve federal hükümetten toplanan bağışlarla finanse edilen 30 konteyner aracılığıyla 300 tondan fazla yardımın ulaştırılmasını hedeflemektedir.

Tüm bu faktörlerden bağımsız olarak Hizb-ut Tahrir / Malezya olarak biz şunu vurguluyoruz: Bu yardım filosu, Malezya Başbakanı’nın Yahudi varlığına kitle imha silahları sağlayan devletlerle yürüttüğü güçlü ekonomik iş birliği gerçeğini örtbas edemez. Aynı şekilde bu yardım misyonu, Trump’ın Yahudi müttefiki aracılığıyla Gazze’de 70 binden fazla masumun hayatına mal olan katliamlar gerçekleştirdiği bir sırada Malezya Başbakanı’nın Trump ile iş birliği yaptığı gerçeğini de silemez. Ayrıca bu görev, Malezya Başbakanı’nın Filistinlilerin kanı ve canı üzerine kurulmuş olan gaspçı Yahudi varlığını “tanınmış bir devlet” olarak kabul ettiği gerçeğini de asla değiştiremez!

Tüm bu çarpıcı gerçeklere rağmen hükümet, Gazze’ye yardım etme bahanesiyle “Gazze için Direniş Filosu 2” misyonuna start vermektedir!! Hatırlatmak isteriz ki, Filistin’e yönelik herhangi bir yardım misyonu siyasi amaçlar, imaj parlatma, şöhret ve popülarite arayışı, siyasi veya propagandatif kazanımlar elde etme ya da sadece gösteriş (riya) için yapılmamalıdır. Bu tür girişimler yalnızca Allah rızası için ve İslam akidesine dayalı kardeşlik bilinciyle gerçekleştirilmelidir. Ayrıca bu faaliyetler, başkalarını küçük düşürmek veya “biz yaptık, siz yapmadınız” söylemiyle övünmek için de kullanılmamalıdır.

Unutulmamalıdır ki Gazze meselesi yalnızca açlık, gıda ve ilaç ihtiyacı meselesi değildir. Elbette Gazze halkı bu temel ihtiyaçlara muhtaçtır; ancak sorun bundan çok daha derindir. Gazze, işgal altındaki Filistin topraklarının bir parçasıdır; halkı öldürülen, yerinden edilen ve sürekli saldırılara maruz kalan gasp edilmiş bir İslami topraktır. Sorunun özü budur. Meseleye sadece insani yardım veya mağduriyet perspektifinden bakmak, sorunun köklerini çözemeyecek kadar saflıktır. Bugün insanları doyurup yarın tekrar katledilmelerine göz yummak; bugün tedavi edip yarın yeniden ezilmelerine seyirci kalmak; bugün barındırıp yarın yok edilmelerine izin vermek kabul edilemez.

Gazze halkı, yurtlarına dönmeyi, normal bir hayat sürmeyi ve güven içinde yaşamayı arzulamaktadır. Bu ise mevcut işgalci yapı var oldukça mümkün değildir. Bu nedenle Filistin’e yardım, sadece mağdurları kurtarmakla sınırlı kalmamalı; asıl ve en önemli görev, bu vahşi varlığı ortadan kaldırmak olmalıdır. Ancak o zaman Gazze halkı tam bir güvenliğe kavuşacak ve onurlarını geri kazanacaklardır.

Bu vahşi varlığı ortadan kaldırmanın yegâne yolu ise Allah yolunda cihaddır! Savaşa savaşla, katliama katliamla, sürgüne sürgünle karşılık verilmek zorundadır. Toprağımızı gasp eden ve Müslümanları katleden Yahudi varlığına verilecek yegâne yanıt budur. Müslüman orduları cihat etmedikçe, binlerce insani yardım filosu kurulsa dahi Filistin meselesi çözülmeyecektir. Aksine Allah’ın lanetlediği Yahudiler, bu yardım filosu sayesinde düşmanlarından ücretsiz gıda yardımı alma fırsatı buldukları için göbek atacaklardır.

“Gazze İçin Dayanışma Filosu 2” misyonunun katılımcılarının niyetlerini, samimiyetlerini veya organizatörlerin sahip olabileceği gizli bir ajandayı sorgulamaksızın şunu vurguluyoruz: Müslümanların yöneticileri, özellikle de orduları, sivillerin bu tür insani misyonlar aracılığıyla Filistin’e yardım etme çabalarından büyük bir utanç duymalıdırlar. Çünkü yöneticiler harekete geçmediği için siviller seferber olmak zorunda kalmış; yöneticiler saldırganı durdurmadığı için siviller mağdurlara yardım etmek zorunda bırakılmıştır. Gerçekten de bugünkü Müslümanların yöneticilerden geriye kalan tek şey ihanettir!

Son olarak İslam ümmetine şunu hatırlatmak isteriz ki Filistin, şöhret veya propaganda amacı taşımayan; yalnızca Allah rızası için gerçekleştirilecek özel bir askerî göreve muhtaçtır. Bu görev samimiyetle ve Allah rızası için icra edildiğinde, sahiplerine talep etmedikleri o onuru ve takdiri zaten otomatik olarak kazandıracaktır; isimleri gök ehli tarafından övgüyle anılacaktır. En önemlisi de bu isimler, Allah’ın izniyle cennet kapılarına altın harflerle nakşedilecek ve Firdevs cennetleri onları büyük bir özlemle bekleyecektir. Gerçek yardım ve zafer operasyonu işte budur.

Devamını oku...

Mescid-i Aksa, Ölüm ve Zulmün Gölgesi Altında

Gazze ve Lübnan’da soykırım ve savaş suçları tüm şiddetiyle devam ederken, Siyonist varlık Filistinli esirlerin idam edilmesine olanak tanıyan yeni bir yasayı kabul etti. Bu canice karar münferit bir olay değildir; aksine ölüm ve zulmün açıkça meşrulaştırılmasıdır. Siyonist işgalcinin Filistin’deki soykırımcı politikasının doğrudan bir devamıdır, sahte bir hukuki kılıfa büründürülmüş halidir.

Filistinli esirler yıllardır her türlü insani onuru hiçe sayan koşullar altında yaşamaktadır. Bu zulüm erkekleri, kadınları ve hatta çocukları bile hedef almaktadır. Binlerce kişi, idari tutukluluk adı altında hiçbir suçlama veya yargılama olmaksızın, bazen yıllarca bir hâkim karşısına çıkarılmadan hapiste tutulmaktadır. Reşit olmayan çocuklar gece yarısı yataklarından alınarak; işkence, aç bırakma, cinsel şiddet, aşırı soğuk ve tıbbi bakımın sistematik olarak reddedildiği cezaevlerine kapatılmaktadır. Bu feci cürümler, aralarında Uluslararası Af Örgütü ve İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün de bulunduğu pek çok kuruluş tarafından yıllardır tüm ayrıntılarıyla belgelenmiştir.

Bu zindanlar sıradan gözaltı merkezleri değildir, bilakis insanların iradesini yok ederek işgale karşı her türlü direnişi kırmak için tasarlanmış sistematik zulüm araçlarıdır. Bu açıdan bakıldığında, yeni idam yasası çok daha karanlık bir anlam kazanmaktadır: Yıllardır gizlice yürütülen infazlar, artık dünyanın göz önünde açıkça ve yasal olarak işlenmektedir.

Hayatlara yönelik bu saldırı yeterince büyük bir cürüm değilmiş gibi, Siyonist işgalci zehirli oklarını bilinçli olarak Müslümanların kutsal mekanlarına da yöneltmektedir. Sadece bir ibadet yeri değil, aynı zamanda direnişin ve birliğin sembolü olan Mescid-i Aksa bir aydan uzun bir süredir ibadete kapatılmış durumdadır. Müslümanların ilk kıblesi ve İslam’ın en mukaddes yerlerinden biri, yıkım ve saygısızlık tehdidi altında, kuşatılmış bir yere dönüştürülmüştür. Bu da yeni bir vaka değildir; yıllardır normalleştirilen ve önü açılan işgalin bir devamı niteliğindedir.

Bu suçlar hız kesmeden devam ederken, aralarında Rob Jetten’in de bulunduğu Hollandalı hükümet yetkilileri, “İsrail’in, uluslararası hukuka uymak kaydıyla kendisini savunma hakkı vardır.” şeklindeki içi boş kof bu nakaratı tekrarlamaya devam etmektedirler.

Pratikte bu sözlerin hiçbir anlamı ve karşılığı yoktur. Sadece ahlaki bir sis perdesi işlevi görmesi amacıyla söylenmiş tumturaklı sözlerdir. “İnsan hakları” ve “uluslararası hukuk düzeni” hakkındaki o tumturaklı laflar, hiçbir sonucu, yaptırımı ve sınırı olmayan alaycı ve boş bir retorikten ibarettir. Bu arada, soykırımcı Siyonist varlık ile siyasi, askeri ve ekonomik işbirliği hız kesmeden devam etmektedir.

İdam yasası, işkence dolu hapishaneler ve Mescid-i Aksa’nın ibadete kapatılması birbirinden bağımsız olaylar değildir. Bunlar, devletlerin bu gerçekliğin oluşmasına bilerek ve isteyerek izin verdiği uluslararası konjonktürün mantıksal sonuçlarıdır.

Dolayısıyla bu basın açıklaması, Hollandalı siyasetçilere rotalarını değiştirmeleri için kaleme alınmış bir çağrı değildir. Aksine bu açıklama, onların çifte standartlarının ve sözde ahlaki çerçevelerinin ne kadar kof ve içi boş olduğunun ifşa etmek amacıyla kaleme alınmış bir ifşaat niteliğindedir. Filistin’deki acıların, işgalin ve Mescid-i Aksa’nın hürmetinin çiğnenmesinin çözümü; Filistin’deki sorunların bizzat kaynağı olan ve kendi ilkelerine dahi defalarca ihanet eden devletler değildir. O devletler başarısız olmamışlar; aksine bilerek ve isteyerek, kendi çıkarlarını insan hayatının üstünde tutarak Siyonist işgalciyle iş birliği yapmayı yeğlemişlerdir. Bu nedenle çözüm kesinlikle o devletlerde değildir, çözüm Müslümanlardadır.

Amerika Birleşik Devletleri ve Yahudi varlığının yakın zamanda İran’a düzenlediği acımasızca o ortak saldırı, onların bölgedeki gücünün aslında derya gibi bir kum yığını üzerine kurulu olduğunu gözler önüne sermiştir. Bu güç, ancak İslam dünyasındaki hain rejimlerin yardımıyla ayakta kalabilmektedir. Bu rejimler sadakatlerini İslam’a ve kendi halklarına değil, dış güçlere adamışlardır.

Bu hain yozlaşmış rejimler olmasaydı, Amerika ve Yahudi varlığının bölgedeki gücü bir saat bile ayakta kalamazdı. Onların buradaki varlığı gerçek bir gücün işareti değil, bilakis büyük bir bağımlılığın göstergesidir. Bu yozlaşmış rejimler işbirliği yapmaya devam ettiği sürece mevcut düzen devam edecektir. Bu destek kesildiği an, Amerika ve “İsrail”in etkisi ve varlığı hızla çökecektir. Bugün yenilmez görünen şey, o gün güneşin altındaki kar misali eriyip gidecektir.

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER