Çarşamba, 28 Şevval 1447 | 2026/04/15
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Şehitlerin Kanı ve Kadınların Çektiği Acılar, İzzet Sahibi Rabbin Huzurunda Sizden Davacı Olacaklardır!

Filistin’in Batı Şeria bölgesindeki Kalkilya kenti yakınlarında bulunan Ceyyus beldesinde, evine baskın düzenleyen işgalci askerlerin vahşice saldırısı ve acımasızca darp etmesi sonucu yaralanan yaşlı bir Filistinli kadın şehit oldu. Bu saldırı, işgal güçlerinin kasabada başlattığı, evlerin basıldığı, didik didik arandığı ve eşyaların tahrip edildiği geniş çaplı bir askeri operasyonla eş zamanlı olarak gerçekleşmiştir.

Bu olay, işgal güçlerinin Batı Şeria’daki şehir ve köylerde Filistin halkına karşı sürdürdüğü ihlallerin giderek arttığı bir dönemde meydana gelmiştir. Nitekim birçok insan hakları kuruluşu, gece baskınları sırasında özellikle kadınlar, çocuklar ve yaşlılar gibi en savunmasız kesimleri hedef alan doğrudan fiziksel saldırı vakalarında artış olduğunu belgelemiştir. Özellikle kadınlar, çocuklar ve yaşlılar gibi en savunmasız (zayıf) kesimleri hedef alan bu saldırılar sonucunda birçoğu şehit olmuş, onlarcası ise yaralanmış veya boğulma tehlikesi geçirmiştir. Nitekim daha önce Ramallah yakınlarındaki el-Mezraa el-Kıbliyye köyünde de benzer bir olay yaşanmış; işgal güçlerinin bir evi basarak torununu gözaltına almak istemesi sırasında yaşlı bir kadın baygınlık geçirmiş, aile fertlerinden iki kişi darp edilerek yaralanmış, hastaneye kaldırılan kadın ise daha sonra hayatını kaybetmiştir. İşgal hükümetinin Batı Şeria’daki yerleşim yerlerinin genişlemesini teşvik etmesiyle birlikte, yerleşimci saldırıları da hız kazanmıştır. İran ile devam eden savaşın bölgede yarattığı gerilimin ortasında Yahudi yerleşimciler birçok Filistin köyüne saldırarak insanları yaralamış, yangınlar çıkarmış ve araçları tahrip etmişlerdir. Filistin Haber Ajansı (WAFA), Cenin yakınlarındaki Silet el-Zahr ve el-Fendekumiye; Nablus’un güneyindeki Calud ve Salfit; ayrıca Mesafir Yatta ve Ürdün Vadisi’ndeki tarım alanları dahil olmak üzere en az 6 yerleşim yerinde saldırılar düzenlendiğini bildirmiştir.

Ayrım Duvarı ve Yerleşim Birimleriyle Mücadele Heyeti verilerine göre yerleşimciler, yıl başından 15 Mart’a kadar Filistinlilere ve mülklerine karşı 443’ten fazla saldırı gerçekleştirmiştir. Askerlerin ve yerleşimcilerin bu saldırıları sonucunda 25 Filistinli şehit olmuş, 14 yeni yerleşim karakolu kurulmuş, tarım arazileri tahrip edilmiş ve yangınlar çıkarılmıştır.

Ey Müslümanlar! İşgalcinin sizi tamamen hiçe sayan bu küstahlığının ne boyutlara ulaştığını görmüyor musunuz? Mescid-i Aksa’yı kapattılar, her gün orayı pis ayaklarıyla kirletiyorlar ve kimseden tek bir kınama dahi gelmiyor! Kadınları, çocukları ve yaşlıları katlediyorlar; esirlere işkence edip onları hiçbir hesaba ve denetime tabi olmadan idam ediyorlar! Yakıp yıkıyorlar, evleri ve ağaçları yerinden söküyorlar; sizler ise dünya meşgalesine dalmış ve size dayatılan her şeye boyun eğmiş durumdasınız!

Ey Müslüman orduları! Gayretiniz ve celadetiniz daha ne kadar bastırılmış halde kalacak? Olanlara karşı kulaklarınızı tıkamaya, kalplerinizi kapatmaya daha ne zamana kadar devam edeceksiniz? Onlara yardım etmek için harekete geçmenin zamanı gelmedi mi? Hakkın ve zaferin doğuşunda yer almak yerine karanlıkta kalmayı mı tercih edeceksiniz? İzzet sahibi Rab şöyle buyuruyor:

إِنَّ مَوْعِدَهُمُ الصُّبْحُ أَلَيْسَ الصُّبْحُ بِقَرِيبٍ“Onlara vâdolunan (helâk) zamanı, sabah vaktidir. Sabah yakın değil mi?” [Hud 81]

Devamını oku...

Filistin, Küresel Sumud (Direniş) Filosundan Ziyade Cihad Filosuna Muhtaçtır

Amerika ve Yahudi varlığının İran’a karşı yürüttüğü savaşının ortasında Malezya, Küresel Sumud Filosu kapsamında Gazze’ye ikinci kez insani bir yardım misyonu başlattı. Ancak pek çok gözlemci, bu operasyonun zamanlamasının tamamen yanlış olduğuna dikkat çekiyor. Ayrıca mevcut bu operasyon, ilkinin aksine yoğun tartışmaları da beraberinde getirmiş durumda. Birçok kişi, Yahudi varlığının neredeyse tüm mallara el koyduğu ilk operasyonun tamamen başarısız olduğunu dile getirdi. Aynı senaryonun tekrarlanması kuvvetle muhtemeldir. Bu da söz konusu girişimi yalnızca etkisiz değil, aynı zamanda farkında olmadan işgalci yapıya ücretsiz gıda ve temel ihtiyaç temini sağlayan bir araca dönüştürebilir. Nitekim birçok kişi, bu misyonun daha başından itibaren Gazze’den ziyade Yahudi varlığına fayda sağlayacağını ifade etmiştir.

Bunun yanında, bazı katılımcıların tutumları da bu misyona yönelik şüpheleri daha da artırmaktadır. İlk yardım misyonunda da görüldüğü üzere, bazıları bu tür faaliyetleri şöhret kazanma aracı olarak kullanmıştır. Ünlülerin ve mahremsiz yolculuk eden kadınların yardım filosuna katılımı, yolculuk boyunca gayrimeşru ihtilat (kadın-erkek karışıklığı) riski ve seyahatle ilgili şer’i hükümlerin ihlali tartışmaları daha da alevlendirmiştir.

“Gazze Dayanışma Filosu 2” girişimine yönelik artan toplumsal tepkinin bir diğer nedeni de, iktidar partisinin doğrudan müdahalesidir. Hükümet, misyonu insani bir girişim olmaktan çıkarıp, iç politikadaki başarısızlıklarının ardından halkın gözünde imajını düzeltmeye ve tazelemeye yönelik bir siyasi araca dönüştürmüştür. Malezya Başbakanı’nı temsil etmek üzere atanan Selangor Eyaleti Başbakanı’nın liderlik ettiği bu misyon, halktan, şirketlerden, eyalet hükümetlerinden ve federal hükümetten toplanan bağışlarla finanse edilen 30 konteyner aracılığıyla 300 tondan fazla yardımın ulaştırılmasını hedeflemektedir.

Tüm bu faktörlerden bağımsız olarak Hizb-ut Tahrir / Malezya olarak biz şunu vurguluyoruz: Bu yardım filosu, Malezya Başbakanı’nın Yahudi varlığına kitle imha silahları sağlayan devletlerle yürüttüğü güçlü ekonomik iş birliği gerçeğini örtbas edemez. Aynı şekilde bu yardım misyonu, Trump’ın Yahudi müttefiki aracılığıyla Gazze’de 70 binden fazla masumun hayatına mal olan katliamlar gerçekleştirdiği bir sırada Malezya Başbakanı’nın Trump ile iş birliği yaptığı gerçeğini de silemez. Ayrıca bu görev, Malezya Başbakanı’nın Filistinlilerin kanı ve canı üzerine kurulmuş olan gaspçı Yahudi varlığını “tanınmış bir devlet” olarak kabul ettiği gerçeğini de asla değiştiremez!

Tüm bu çarpıcı gerçeklere rağmen hükümet, Gazze’ye yardım etme bahanesiyle “Gazze için Direniş Filosu 2” misyonuna start vermektedir!! Hatırlatmak isteriz ki, Filistin’e yönelik herhangi bir yardım misyonu siyasi amaçlar, imaj parlatma, şöhret ve popülarite arayışı, siyasi veya propagandatif kazanımlar elde etme ya da sadece gösteriş (riya) için yapılmamalıdır. Bu tür girişimler yalnızca Allah rızası için ve İslam akidesine dayalı kardeşlik bilinciyle gerçekleştirilmelidir. Ayrıca bu faaliyetler, başkalarını küçük düşürmek veya “biz yaptık, siz yapmadınız” söylemiyle övünmek için de kullanılmamalıdır.

Unutulmamalıdır ki Gazze meselesi yalnızca açlık, gıda ve ilaç ihtiyacı meselesi değildir. Elbette Gazze halkı bu temel ihtiyaçlara muhtaçtır; ancak sorun bundan çok daha derindir. Gazze, işgal altındaki Filistin topraklarının bir parçasıdır; halkı öldürülen, yerinden edilen ve sürekli saldırılara maruz kalan gasp edilmiş bir İslami topraktır. Sorunun özü budur. Meseleye sadece insani yardım veya mağduriyet perspektifinden bakmak, sorunun köklerini çözemeyecek kadar saflıktır. Bugün insanları doyurup yarın tekrar katledilmelerine göz yummak; bugün tedavi edip yarın yeniden ezilmelerine seyirci kalmak; bugün barındırıp yarın yok edilmelerine izin vermek kabul edilemez.

Gazze halkı, yurtlarına dönmeyi, normal bir hayat sürmeyi ve güven içinde yaşamayı arzulamaktadır. Bu ise mevcut işgalci yapı var oldukça mümkün değildir. Bu nedenle Filistin’e yardım, sadece mağdurları kurtarmakla sınırlı kalmamalı; asıl ve en önemli görev, bu vahşi varlığı ortadan kaldırmak olmalıdır. Ancak o zaman Gazze halkı tam bir güvenliğe kavuşacak ve onurlarını geri kazanacaklardır.

Bu vahşi varlığı ortadan kaldırmanın yegâne yolu ise Allah yolunda cihaddır! Savaşa savaşla, katliama katliamla, sürgüne sürgünle karşılık verilmek zorundadır. Toprağımızı gasp eden ve Müslümanları katleden Yahudi varlığına verilecek yegâne yanıt budur. Müslüman orduları cihat etmedikçe, binlerce insani yardım filosu kurulsa dahi Filistin meselesi çözülmeyecektir. Aksine Allah’ın lanetlediği Yahudiler, bu yardım filosu sayesinde düşmanlarından ücretsiz gıda yardımı alma fırsatı buldukları için göbek atacaklardır.

“Gazze İçin Dayanışma Filosu 2” misyonunun katılımcılarının niyetlerini, samimiyetlerini veya organizatörlerin sahip olabileceği gizli bir ajandayı sorgulamaksızın şunu vurguluyoruz: Müslümanların yöneticileri, özellikle de orduları, sivillerin bu tür insani misyonlar aracılığıyla Filistin’e yardım etme çabalarından büyük bir utanç duymalıdırlar. Çünkü yöneticiler harekete geçmediği için siviller seferber olmak zorunda kalmış; yöneticiler saldırganı durdurmadığı için siviller mağdurlara yardım etmek zorunda bırakılmıştır. Gerçekten de bugünkü Müslümanların yöneticilerden geriye kalan tek şey ihanettir!

Son olarak İslam ümmetine şunu hatırlatmak isteriz ki Filistin, şöhret veya propaganda amacı taşımayan; yalnızca Allah rızası için gerçekleştirilecek özel bir askerî göreve muhtaçtır. Bu görev samimiyetle ve Allah rızası için icra edildiğinde, sahiplerine talep etmedikleri o onuru ve takdiri zaten otomatik olarak kazandıracaktır; isimleri gök ehli tarafından övgüyle anılacaktır. En önemlisi de bu isimler, Allah’ın izniyle cennet kapılarına altın harflerle nakşedilecek ve Firdevs cennetleri onları büyük bir özlemle bekleyecektir. Gerçek yardım ve zafer operasyonu işte budur.

Devamını oku...

Mescid-i Aksa, Ölüm ve Zulmün Gölgesi Altında

Gazze ve Lübnan’da soykırım ve savaş suçları tüm şiddetiyle devam ederken, Siyonist varlık Filistinli esirlerin idam edilmesine olanak tanıyan yeni bir yasayı kabul etti. Bu canice karar münferit bir olay değildir; aksine ölüm ve zulmün açıkça meşrulaştırılmasıdır. Siyonist işgalcinin Filistin’deki soykırımcı politikasının doğrudan bir devamıdır, sahte bir hukuki kılıfa büründürülmüş halidir.

Filistinli esirler yıllardır her türlü insani onuru hiçe sayan koşullar altında yaşamaktadır. Bu zulüm erkekleri, kadınları ve hatta çocukları bile hedef almaktadır. Binlerce kişi, idari tutukluluk adı altında hiçbir suçlama veya yargılama olmaksızın, bazen yıllarca bir hâkim karşısına çıkarılmadan hapiste tutulmaktadır. Reşit olmayan çocuklar gece yarısı yataklarından alınarak; işkence, aç bırakma, cinsel şiddet, aşırı soğuk ve tıbbi bakımın sistematik olarak reddedildiği cezaevlerine kapatılmaktadır. Bu feci cürümler, aralarında Uluslararası Af Örgütü ve İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün de bulunduğu pek çok kuruluş tarafından yıllardır tüm ayrıntılarıyla belgelenmiştir.

Bu zindanlar sıradan gözaltı merkezleri değildir, bilakis insanların iradesini yok ederek işgale karşı her türlü direnişi kırmak için tasarlanmış sistematik zulüm araçlarıdır. Bu açıdan bakıldığında, yeni idam yasası çok daha karanlık bir anlam kazanmaktadır: Yıllardır gizlice yürütülen infazlar, artık dünyanın göz önünde açıkça ve yasal olarak işlenmektedir.

Hayatlara yönelik bu saldırı yeterince büyük bir cürüm değilmiş gibi, Siyonist işgalci zehirli oklarını bilinçli olarak Müslümanların kutsal mekanlarına da yöneltmektedir. Sadece bir ibadet yeri değil, aynı zamanda direnişin ve birliğin sembolü olan Mescid-i Aksa bir aydan uzun bir süredir ibadete kapatılmış durumdadır. Müslümanların ilk kıblesi ve İslam’ın en mukaddes yerlerinden biri, yıkım ve saygısızlık tehdidi altında, kuşatılmış bir yere dönüştürülmüştür. Bu da yeni bir vaka değildir; yıllardır normalleştirilen ve önü açılan işgalin bir devamı niteliğindedir.

Bu suçlar hız kesmeden devam ederken, aralarında Rob Jetten’in de bulunduğu Hollandalı hükümet yetkilileri, “İsrail’in, uluslararası hukuka uymak kaydıyla kendisini savunma hakkı vardır.” şeklindeki içi boş kof bu nakaratı tekrarlamaya devam etmektedirler.

Pratikte bu sözlerin hiçbir anlamı ve karşılığı yoktur. Sadece ahlaki bir sis perdesi işlevi görmesi amacıyla söylenmiş tumturaklı sözlerdir. “İnsan hakları” ve “uluslararası hukuk düzeni” hakkındaki o tumturaklı laflar, hiçbir sonucu, yaptırımı ve sınırı olmayan alaycı ve boş bir retorikten ibarettir. Bu arada, soykırımcı Siyonist varlık ile siyasi, askeri ve ekonomik işbirliği hız kesmeden devam etmektedir.

İdam yasası, işkence dolu hapishaneler ve Mescid-i Aksa’nın ibadete kapatılması birbirinden bağımsız olaylar değildir. Bunlar, devletlerin bu gerçekliğin oluşmasına bilerek ve isteyerek izin verdiği uluslararası konjonktürün mantıksal sonuçlarıdır.

Dolayısıyla bu basın açıklaması, Hollandalı siyasetçilere rotalarını değiştirmeleri için kaleme alınmış bir çağrı değildir. Aksine bu açıklama, onların çifte standartlarının ve sözde ahlaki çerçevelerinin ne kadar kof ve içi boş olduğunun ifşa etmek amacıyla kaleme alınmış bir ifşaat niteliğindedir. Filistin’deki acıların, işgalin ve Mescid-i Aksa’nın hürmetinin çiğnenmesinin çözümü; Filistin’deki sorunların bizzat kaynağı olan ve kendi ilkelerine dahi defalarca ihanet eden devletler değildir. O devletler başarısız olmamışlar; aksine bilerek ve isteyerek, kendi çıkarlarını insan hayatının üstünde tutarak Siyonist işgalciyle iş birliği yapmayı yeğlemişlerdir. Bu nedenle çözüm kesinlikle o devletlerde değildir, çözüm Müslümanlardadır.

Amerika Birleşik Devletleri ve Yahudi varlığının yakın zamanda İran’a düzenlediği acımasızca o ortak saldırı, onların bölgedeki gücünün aslında derya gibi bir kum yığını üzerine kurulu olduğunu gözler önüne sermiştir. Bu güç, ancak İslam dünyasındaki hain rejimlerin yardımıyla ayakta kalabilmektedir. Bu rejimler sadakatlerini İslam’a ve kendi halklarına değil, dış güçlere adamışlardır.

Bu hain yozlaşmış rejimler olmasaydı, Amerika ve Yahudi varlığının bölgedeki gücü bir saat bile ayakta kalamazdı. Onların buradaki varlığı gerçek bir gücün işareti değil, bilakis büyük bir bağımlılığın göstergesidir. Bu yozlaşmış rejimler işbirliği yapmaya devam ettiği sürece mevcut düzen devam edecektir. Bu destek kesildiği an, Amerika ve “İsrail”in etkisi ve varlığı hızla çökecektir. Bugün yenilmez görünen şey, o gün güneşin altındaki kar misali eriyip gidecektir.

Devamını oku...

Haram Gümrük Vergileri Hayatı Çekilmez ve Dayanılmaz Hale Getirmektedir, Dolayısıyla Tek Kurtuluşumuz İslam Nizamı Hilafet’tir

Sudan Gümrük İdaresi, “gümrük doları” fiyatına %14 oranında yeni bir zam uyguladı. İthalat maliyetlerinin belirlenmesinde temel bir faktör olan gümrük doları; tüketim mallarının ve üretim girdilerinin fiyatlarının artmasının doğrudan sebebidir. Bu uygulama, özünde nihai tüketicinin ödediği dolaylı bir vergidir. Ocak 2025’ten bu yana gümrük doları kuru dokuz kez artırılarak 2000 cüneyhten 3222.8 cüneyhe çıkarılmıştır. Bu %61’lik artış, insanların yaşam standartlarının kötüleşmesine ve satın alma gücünün düşmesine yol açan savaşın gölgesinde mal fiyatlarını ciddi şekilde etkilemiştir.

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti olarak biz, bu yapay ekonomik felaket karşısında aşağıdaki hususları vurguluyoruz:

Birincisi: İslam’da ithal edilen mallardan alınan bir gümrük vergisi yoktur. Bu tür uygulamalar, haram olan meks kapsamına girer. Nitekim Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

لَا يَدْخُلُ الْجَنَّةَ صَاحِبُ مَكْسٍ“Meks sahibi cennete giremez.” Bir başka hadiste ise Rasûlullah SallAllahu Aleyhi Sellem şöyle buyurmuştur:

صَاحِبُ الْمَكْسِ فِي النَّارِ“Meks sahibi cehennemdedir” Burada meks sahibi devlettir.

İkincisi: Mallardan alınan gümrük vergileri dolaylı vergiler kapsamına girer ve bu da haramdır. Çünkü bu uygulama fiyatların yükselmesine ve insanların zor duruma düşmesine yol açar. Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

مَنْ دَخَلَ فِي شَيْءٍ مِنْ أَسْعَارِ الْمُسْلِمِينَ لِيُغَلِّيَهُ عَلَيْهِمْ كَانَ حَقًّا عَلَى اللَّهِ أَنْ يُقْعِدَهُ بِعُظْمٍ مِنَ النَّارِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ“Kim Müslümanlara karşı fiyat arttırmak için onların fiyatlarından bir şeye müdahale ederse, o kimseyi kıyamet gününde bir ateş yığınına oturtmak Allah’ın üzerine hak olur.” Bir başka hadiste ise Rasûlullah SallAllahu Aleyhi Sellem şöyle buyurmuştur:

اللَّهُمَّ مَنْ وَلِيَ مِنْ أَمْرِ أُمَّتِي شَيْئاً فَشَقَّ عَلَيْهِمْ فَاشْقُقْ عَلَيْهِ، وَمَنْ وَلِيَ مِنْ أَمْرِ أُمَّتِي شَيْئاً فَرَفَقَ بِهِمْ فَارْفُقْ بِهِ“Allahım! Kim ümmetimin işinden bir şey üstlenir, sonra da onlara sıkıntı verirse, sen de ona sıkıntı ver. Kim de ümmetimin işinden bir şey üstlenir, sonra da onlara nazik ve iyi davranırsa, sen de ona iyi davran.”

Üçüncüsü: Yerel para biriminin (Cüneyh’i) dolara endekslenmesi, devleti mali açıdan bağımlı hale getirmiş ve kendi ekonomisi üzerindeki kontrolü kaybetmesine neden olmuştur. Böylece ekonomi; IMF ve Dünya Bankası gibi merhametten yoksun, hiçbir ahit ve yemine bağlı kalmayan uluslararası kurumların etkisi altına girmiştir. Aslolan, devletin para birimini altın ve gümüşe endekslemektir. Zira altın ve gümüşün öznel değeri vardır. Kaldı ki bazı şeri hükümler, altın ve gümüşe bağlanmıştır. Sudan zengin altın kaynaklarına rağmen bu kaynakları doğru şekilde değerlendiremeyen ve halkın değil kendi çıkarlarını önceleyen politikaların kurbanı olmuştur.

Sonuç olarak, Sudan halkı, içinde bulundukları bu sıkıntı ve geçim darlığının sebebinin, ülkenin yoksul olması değil, açgözlü kâfir Batı’nın kapitalist sistemlerinin uygulanması olduğunu bilmelidir. Bizi bu darlıktan ancak İslam’a dönmek ve onun mali, iktisadi ve diğer alanlardaki hükümlerini uygulamak kurtarabilir. Hükümlerin uygulanması ise ancak Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafet Devleti ile mümkündür. O halde yapay yoksulluğu, refah ve onurlu bir hayata çevirebilecek yegâne güç Hilafettir. Öyleyse, alemlerin Rabbinin rızası dairesinde, izzetli ve onurlu bir hayat yaşamak için bu uğurda çalışmaya davet ediyoruz.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اسْتَجِيبُوا للهِ وَلِلرَّسُولِ إِذَا دَعَاكُمْ لِمَا يُحْيِيكُمْ“Ey iman edenler! Size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah ve Rasûlü’ne icabet edin.” [Enfal 24]

Devamını oku...

Allah ve Rasûlü Hüküm Verenlerin En Hayırlısı İken, Siz Çin’i Kendinize Hakem mi Tayin Ediyorsunuz!

Çin Dışişleri Bakanlığı sözcüsü resmi bir basın toplantısında; Çin, Afganistan ve Pakistan temsilcilerinin 1-7 Nisan tarihleri arasında Urumçi şehrinde gayri resmi bir toplantı gerçekleştirdiğini duyurdu. Sözcü, anlaşmazlıklara kapsamlı bir çözüm bulmak ve durumu tırmandıracak veya karmaşıklaştıracak her türlü eylemden kaçınmak konusunda anlaştıklarını sözlerine ekledi. Ayrıca Çin’in, iki ülkeyle yakın temasını sürdüreceğini ve diyalog için platform sağlamaya devam edeceğini ifade etti.

Hizb-ut Tahrir / Afganistan Vilayeti Medya Bürosu, aşağıdaki hususlara dikkat çekmek ister:

Afganistan ile Pakistan arasındaki sınır gerilimlerinin kökü Amerikan politikalarına dayanmaktadır. Amerika; İran, Lübnan ve Yemen gibi bazı sahalarda Müslümanlara karşı doğrudan savaş yürütürken, diğer sahalarda bu savaşı vekilleri aracılığıyla yürütmektedir. Afganistan’da ise bu savaşı Pakistan yöneticileri yürütmektedir. Bu savaşın temel hedefi; Taliban yönetimine baskı uygulamak ve Pakistan ordusunu Afganistan ile meşgul ederek Hindistan’ın Çin karşısında bölgede güçlenmesine zemin hazırlamaktır. Amerika bu politikayla aynı anda iki hedefe ulaşmayı amaçlamaktadır: Hem bölgede İslami bir yönetimin kurulmasını engellemeyi hem de Çin’in nüfuzuna set çekmeyi hedeflemektedir.

Büyük bir esefle belirtmek gerekir ki; Pakistanlı yöneticiler, ulus-devlet nizamı çerçevesinde Amerika ve Yahudi varlığını kurtarmak için arabulucu rolünü üstlenmeye her an hazırdırlar. Ancak söz konusu Müslümanlar olduğunda, Müslüman kardeşleriyle doğrudan masaya oturmayı reddedip Çin’e sığınmaktadırlar! İşte sapkın ulusçu rejimlerin doğası budur; dostluğu da düşmanlığı da savaşı da barışı da hakemliği de egemenliği de sadece ulusçuluk ve çıkar kavramlarıyla ölçmektedirler. İslam ise; devletin ve siyasetin temelinin ulusal veya etnik çıkarlar üzerine değil, tamamen ve kapsamlı bir şekilde İslam akidesi üzerine bina edilmesi gerektiğine hükmeder.

Çin’in hakemliğine başvuran Afganistan yöneticileri şunu idrak etmelidir ki; bu toplantılara ev sahipliği yapan Çin, hiçbir zaman tarafsız olmamıştır ve olması da mümkün değildir. Çin, Doğu Türkistan’ı işgal etmiş, orada İslam’ın hükümlerini sistematik olarak silme politikası gütmüş, Uygur Müslümanlarına şiddetli baskılar uygulamış ve İslami değerleri tahrip etmiştir. Binlerce camiyi yıkmış, âlimleri hapsetmiş, kadınlara ve çocuklara ağır baskılar uygulamış ve İslami kimliği yok etmeye çalışmıştır ve hala da çalışmaktadır. Böylesi bir devlet, Müslümanların işlerinde nasıl tarafsız bir arabulucu olabilir?!

Çin’in Doğu Türkistan’ı işgal etmesinin yanı sıra bölgemizde de belirli hedefleri söz konusudur; Kuşak ve Yol Projesi aracılığıyla ekonomik sömürgecilik, Afganistan’daki zengin yeraltı kaynaklarına ulaşmak ve çıkarlarına yönelik her türlü tehdidi önlemek gibi güvenlik öncelikleri bunlardan bazılarıdır. Ayrıca komünist Çin rejimi, bölgede gerçek bir İslami otoritenin ortaya çıkmasından derin bir endişe duymaktadır. Bu komünist rejim, Pakistan Talibanı’nı ezmek için İslamabad yöneticileriyle ortak hareket etmektedir. İslam beldelerindeki dış politikasının önceliklerinden biri de Uygur halkını takip etmek ve ezmektir. Müslümanlar arasındaki anlaşmazlıklarda gerçek hüküm ve egemenlik yetkisi Allah Subhânehu ve Teâlâ’ya ve Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e aitken, Afganistan ve Pakistan yöneticileri nasıl olur da Çin’i aralarında hakem tayin edebiliyorlar?!

Yöneticiler şunu anlamalıdır ki; ulus-devlet sahasında oynamak, yönetimde, savaşta, barışta, hakemlikte ve yargıda Şeriatın değerlerini ve hükümlerini ayaklar altına almak ve hakemliği Tağut’a teslim etmek demektir. İslam beldelerinde yaşanan son olaylardan ders çıkarmıyorlar mı? Düşmanların kalplerinde İslam ve Müslümanlara karşı kin ve düşmanlıktan başka bir şey yoktur. “Mustazaflık fıkhı” (zayıf bırakılmışlık psikolojisiyle hareket etmek) kölelik veya çöküşten başka bir şey doğurmaz.

Buna binaen Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın hükmü ve Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in hidayeti; güç ve kuvvet sahiplerine Raşidi Hilafeti kurmayı farz kılar. Çünkü bu yüce farz; izzetin kaynağı, gücün tezahürü ve Ümmetin gerçek bağımsızlığının teminatıdır. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyuruyor:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا أَطِيعُوا اللَّهَ وَأَطِيعُوا الرَّسُولَ وَأُولِي الْأَمْرِ مِنكُمْ فَإِن تَنَازَعْتُمْ فِي شَيْءٍ فَرُدُّوهُ إِلَى اللَّهِ وَالرَّسُولِ إِن كُنتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ ذَٰلِكَ خَيْرٌ وَأَحْسَنُ تَأْوِيلاً“Ey İnananlar! Allah’a itaat edin, Peygambere ve sizden buyruk sahibi olanlara itaat edin. Eğer bir şeyde çekişirseniz, Allah’a ve ahiret gününe inanmışsanız onun halini Allah’a ve Peygambere bırakın. Bu, hayırlı ve netice itibariyle en güzeldir.” [Nisa 59]

وَإِنْ طَائِفَتَانِ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ اقْتَتَلُوا فَأَصْلِحُوا بَيْنَهُمَا فَإِنْ بَغَتْ إِحْدَاهُمَا عَلَى الْأُخْرَى فَقَاتِلُوا الَّتِي تَبْغِي حَتَّى تَفِيءَ إِلَى أَمْرِ اللَّهِ فَإِنْ فَاءَتْ فَأَصْلِحُوا بَيْنَهُمَا بِالْعَدْلِ وَأَقْسِطُوا إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُقْسِطِينَ“Eğer inananlardan iki grup birbirleriyle savaşırlarsa aralarını düzeltin. Eğer biri ötekine karşı haddi aşarsa, Allah’ın buyruğuna dönünceye kadar haddi aşan tarafa karşı savaşın. Eğer (Allah’ın emrine) dönerse, artık aralarını adaletle düzeltin ve (onlara) adaletli davranın. Çünkü Allah, adaletli davrananları sever.” [Hucurat 9-10]

Devamını oku...

Büyük Güçlerin İntihar Fenomeni

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Büyük Güçlerin İntihar Fenomeni
(Trump ve Amerika Örneği)

 

Paul Kennedy başta olmak üzere pek çok tarihçi, büyük devletlerin genellikle sadece rakiplerinin gücü nedeniyle değil, aynı zamanda ülke işlerinin yönetiminin kötü değerlendirmesinin yanı sıra stratejik ve taktiksel yaklaşımlarının arasında bir ayrım yapamamasının sonucunda ortaya çıkan iç aşınma nedeniyle de çöktüğüne inanmaktadır; zira büyük ve güçlü devletler, kendi gözünde stratejik olan ancak aslında öyle olmayan savaşlara girebilir ya da rakibin tavizler vermesiyle önlenebilecek veya siyasi, ekonomik ve askeri açıdan maliyetli olabilecek savaşlara girebilir.

Amerika'nın durumuna gelince; bizler, üzerine kibir ve büyüklüğün galip geldiği bir devletle karşı karşıyayız; zira bu devlet, her şeyin öldürme ve yıkım yoluyla gerçekleşebileceğini düşünmektedir; bu yüzden onun bir başarısızlığın içinde başka bir başarısızlık yaşadığını görmektesiniz. Onun İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemden itibaren dış politikasına bakan birisi, ülkenin Orta Doğu’da, Uzak ve Yakın Doğu’da başarısız olduğu gibi Avrupa ve Asya'da da başarısız olduğunu görür; dolayısıyla bu da onu, kendi çıkarlarını gerçekleştirmek ve bunları kendi başına yerine getirmek, rakiplerine boyun eğdirmek ve yardım aldığı müttefiklerini vurmak için çalışan sömürgeci bir devletin zihniyeti ve davranışı ağır basana kadar dış politikasını her an ve her zaman gözden geçirmeye sevk etmiştir; yani Amerika, hiç kimsenin yardımı olmadan dünyayı yönetmek istemektedir; bu nedenle bu çılgın düşünceler karşısında Amerika, Trump gibi bu küstah ve suçlu zihniyeti temsil eden bir kişiyi seçmiştir.

Birçok tarihçi, “aşırı genişleme tuzağı” ya da kapasite aşımı ifadesi altında, bir devletin askeri ve ekonomik kapasite açısından büyüklük aşamasına ulaştığında, çıkarlarını korumak için ordularını ve üslerini her yere yaymaya başladığını, bu durumda bu aşırı genişleme takıntısının, bundan elde edilen ekonomik getiriden daha yüksek olduğu gerçek bir sorunun ortaya çıktığını, dolayısıyla o devletin tedavi edilmesi imkansız kalıcı bir acizlik altında kaldığını, bu da devletin borçlarını ödemekten aciz kalmasına yol açtığını ve bu ise onu, ister tahvil ihraç ederek, ister Amerika'nın durumunda olduğu gibi borç tavanını yükselterek her zaman borçlanmaya başvurmaya ittiğini düşünmektedir.

Büyük ülkelere, tıpkı Napolyon, Hitler veya Trump'ın durumunda olduğu gibi kendi iradesinin uluslararası kuralların ya da toplumları düzenleyen kurumların üstünde olduğunu düşünen takıntılı bir kişi liderlik ettiğinde ülke, başlangıçta aksini göstermiş olsa bile gerilemeye başlar. Amerika’nın gücünü pekiştiren ittifakların aşınması, dahası NATO ya da Dünya Ticaret Örgütü gibi bizzat kendisinin kurup denetlediği ittifakların bile aşınması, ülkenin zayıflamasının ve gerilemesinin faktörleridir; nitekim Amerika şu anda tüm müttefiklerini feda etmenin eşiğindedir. Buna ek olarak İngiltere, Fransa ve Almanya gibi gerçekte sömürgeci bir zihniyete sahip ülkelere karşı uyguladığı fiili şantaj politikası da söz konusudur. Oysa bu ülkelere aşağılayıcı bir bakışla bakmak, bu ittifakların gerçek anlamda dağılmasına yol açar ve asıl kaybeden de Amerika olur. ABD’nin İran’a karşı yürüttüğü savaş, sözde NATO ittifakındaki bu parçalanma ve bölünmeyi ortaya çıkarmış; hatta bu ülkelere yönelik aşırı şantaj ve onları korkak olarak nitelendirmek, onların ABD’nin ve Trump’ın savaşının kendi savaşları olmadığını açıklamalarına neden olmuştur.

Amerika’nın yumuşak gücü ihmal edip tüm ağırlığını uçaklara ve tanklara vermesi, Ebu Garib ve Guantanamo’da ortaya çıktığı gibi, arkasına sığındığı değer ve ahlaki modeli terk etmesi, kapitalizmin koruyucusunun ve dünyanın efendisinin yok olmasının habercisi niteliğindedir. Amerika’da toplumsal birliği yok etmenin eşiğine getiren iç kutuplaşma durumu, daha önce tanımladıklarımıza eklendiğinde, herhangi bir devleti yok olmanın eşiğine getirir; zira tarihin sünneti, hiç kimseye ayrıcalık tanımaz. Amerika'yı yeni bir bakış açısıyla okuyacak olursak, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ve geçen yüzyılın doksanlı yıllarının başına kadar, ittifaklar, uluslararası kurumlar ve müttefiklerle ilişkilerinde bir miktar da olsa siyasi nezaketi koruyordu; ancak Cumhuriyetçilerin gelişi, Birinci Körfez Savaşı’nın başlaması ve daha az yetkin ve daha pervasız kişilerin iktidara gelmesiyle birlikte Amerika diplomasi elbisesini üzerinden çıkarmıştır ki Trump’ın iktidara gelmesi bu yeni biçimin bir kanıtıdır.

Dünyanın en büyük devletinin uluslararası hukuktan yoksun bir tavır sergilemesi ya da yalnızca kendi dar çıkarlarını gözetip müttefiklerin ve tabiilerin çıkarlarını sırtının arkasına atması, dünün müttefiklerinin bugünün düşmanları olmasına neden olur; bu da onların alternatif arayışına başlamasına neden olur ki BRICS ve ülkeleri buna dair bir örnektir.

Amerika şu anda gerçek bir çıkmazın içindedir; zira ajanları ve müttefikleri adına kendi çıkarlarını korumaya ve savunmaya çalışmaktadır; nitekim Çin’in hızla yükselişi ise onu, çevreleme politikası yerine boğma politikasını düşünmeye itmiştir; zira Venezuela ve Hürmüz Boğazı, Çin için can damarı niteliğindedir. Amerika’nın İran’a karşı savaşını Çin’e karşı bir savaş olarak gördüğünü ve bunun, dünyanın bir numaralı devleti olma konumunu kaybetmesini engellemek için belki de son tarihi bir fırsat olduğunu düşündüğünü söylersek abartmış olmayız; bu nedenle tüm gücüyle saldırmakta olup İran’la olan savaşı kazanmak ve ona diz çöktürmek için her türlü silahı kullanabilir.

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ebu Mutaz Billah El-Aşkar

Devamını oku...

Macaristan Seçimlerinde Orban'ın Yenilgisinin Siyasi Yansımaları

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Macaristan Seçimlerinde Orban'ın Yenilgisinin Siyasi Yansımaları

 

Haber:

Görev süresi sona eren Macaristan Başbakanı Viktor Orban, seçim kampanyası merkezinde kısa bir konuşma yaparak 12/04/2026 Pazar günü yapılan Macaristan genel seçimlerindeki yenilgisini kabul etti; seçimleri kazanan partiyi tebrik ettiği gibi Macaristan'ın merkez sağ akımına mensup (Tisza) Partisi lideri muhalefet adayı Peter Magyar'ı da tebrik ettiğini söyledi; böylece 16 yıldır Macaristan'da iktidarda olan Viktor Orban dönemi bu seçimlerle sona erdi.

Yorum:

Orban, ABD Başkanı Trump’tan her zaman güçlü bir destek görmüştü. Orban, Trump’ın sürekli övgüyle bahsettiği ve Avrupa’daki en sevdiği liderin en başarılı örneği olarak gördüğü biriydi. Nitekim Trump onu, her vesileyle desteklemiş ve son parlamento seçimlerinin başlamasından bir hafta önce, onu desteklemek ve onaylamak için yardımcısı J.D. Vance'i Macaristan'ın başkenti Budapeşte'ye göndermiş ve Orban'ın yönetimi altında Macaristan'a yardım etmek için ABD'nin tüm ekonomik gücünü sunacağına dair söz vermişti.

Orban’ın seçimleri kaybetmesi, Trump ve yönetimi için büyük bir darbe olarak değerlendirilmekte; hatta Trump’ın 2020’deki ilk döneminden bu yana Avrupa’da yaşadığı en büyük siyasi gerileme olarak görülmektedir; zira Trump yönetimi, Avrupa’da ABD’nin gündemini hayata geçirmek için her zaman Orban’a büyük ölçüde güvenmekteydi. Orban, Amerika için Avrupa'daki bir Truva atı mesabesinde olduğu gibi Orban'ın yönetimi altındaki Macaristan, kendisine direnç gösteren Avrupa kıtasında Amerika'nın nefes almasını sağlayan yapay bir akciğer mesabesinde de görülmekteydi.

Sonunda Orban’ın seçimleri kaybetmesiyle Avrupa rahat bir nefes almıştır; zira Avrupa Orban'ı, açıkça Avrupa karşıtı olmakla, Amerika’nın tabisi olmakla ve Rusya’nın müttefiki olmakla suçluyordu. Bu nedenle her zaman hem Trump hem de Putin’in önde gelen Avrupalı ortağı olarak görülmekteydi ve bugün onun Avrupa sahnesinden ayrılması, hem Amerika hem de Rusya için gerçek bir gerileme olarak görülmektedir.

ABD onu, (Haçlı Hıristiyan) eğilimli sağcı milliyetçi MAGA akımının öncüsü olarak görüyordu; Rusya ise onu, Ukrayna'yı destekleyen ve Rusya'ya karşı olan tüm Avrupa Birliği girişimlerinin önündeki ciddi bir engel olarak görüyordu.

Macaristan'daki parlamento seçimlerinde muhalefet lideri Magyar'ın zaferi ilan edilir edilmez, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, seçimlerdeki başarısından dolayı onu tebrik etmek üzere kendisiyle telefon görüşmesi yaptığını söylemiş ve şu eklemede bulunmuştur: “Fransa, demokratik katılımın bu zaferini memnuniyetle karşılamakta ve Macar halkının Avrupa Birliği değerlerine bağlılığını ve Macaristan’ın Avrupa içindeki konumunu takdir etmektedir.” Ve şöyle devam etmiştir: “Kıtamızın güvenliği, rekabetimizin güçlendirilmesi ve demokrasisinin desteklenmesi için birlikte daha egemen bir Avrupa için çalışmalıyız.”

Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ise muhalefet partisi Tisza'nın seçimlerdeki ezici zaferini överek şunları söyledi: “Avrupa'nın kalbi bu gece Macaristan'da daha güçlü atıyor; zira Macaristan Avrupa'yı seçti, Avrupa'nın yoluna geri dönüyor ve Birlik giderek güçleniyor.”

Orban'ın bu seçim yenilgisi, genel olarak Batılı müttefikler arasında siyasi yansımalar meydana getirecek ve şüphesiz Amerika ile Avrupa arasındaki uçurumu daha da derinleştirecektir. Bu da Atlantik'in iki yakası arasında uyumu yeniden tesis etmeyi zorlaştıracaktır. Bu ise yeni uluslararası ittifakların oluşumunu somut bir şekilde etkileyebilir. Buna bağlı olarak da uluslararası durumun tamamı değişebilir ve yeni uluslararası güçlerin yükselişine alan açabilir.

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ahmed El-Hutvânî

Devamını oku...

Özbekistan Rejimi, Amerika’nın Suçlarında Onunla İşbirliği Yapıyor

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Özbekistan Rejimi, Amerika’nın Suçlarında Onunla İşbirliği Yapıyor

 

Haber:

Özbekistan Cumhurbaşkanlığı İdaresi Başkanı Saida Mirziyoyeva, 6 Nisan'da Florida'daki Mar-a-Lago tatil köyü ve ABD Başkanı Trump'ın özel konutunu ziyaret etti.

Yorum:

Toplantı sırasında ABD Başkanı'nın Güney ve Orta Asya Özel Temsilcisi Büyükelçi Sergio Gor ile görüşmeler yapıldı. Etkinliğe, Başkan Trump'ın kızı Tiffany ve eşi Michael Boulos da katıldı. Görüşmenin sonunda Saida Mirziyoyeva, kendisine gösterilen sıcak karşılama ve misafirperverlik için teşekkürlerini dile getirerek, görüşmenin verimli ve yapıcı geçtiğini belirtti. Ve şöyle dedi: “Sıcak karşılamanız ve cömert misafirperverliğiniz için en içten teşekkürlerimi sunarım. Gerçekleşen yapıcı ve verimli diyaloğa büyük değer veriyorum ve Washington’da yapılacak gelecek toplantıların da başarılı geçmesini umuyorum.” Saida ve Sergio Gor, ABD-Özbekistan İş ve Yatırım Konseyi'nin eş başkanlarıdır.

Bu toplantının Mar-a-Lago tatil köyünde düzenlenmesi sıradan bir olay değildir; zira bu yer, Trump döneminde gayri resmi diplomasinin merkezi haline gelmiştir. Bu da söz konusu diyaloğun, siyasi elitlerle doğrudan ilişkiler kurmayı, gelecekteki ABD politikasında yaşanabilecek olası değişikliklere hazırlıklı olmayı ve resmi kanallar dışında güvenilir bir diyalog ortamı yaratmayı amaçladığı anlamına gelmektedir. Tiffany Trump ve Michael Boulos’un katılımı ise, iş dünyasının ve kişisel ilişkilerin de bu süreçte önemli bir rol oynadığını göstermektedir.

Bu görüşme, Orta Asya'da “Önce Amerika” stratejisinin ekonomik genişleme çabaları kapsamında gerçekleşmektedir; bu da ABD'nin İran ile derin askeri ve siyasi krizin içine saplandığı bir zaman da olmaktadır.

28 Şubat 2026'da Amerika, beslemesi Yahudi varlığıyla birlikte İran'a karşı geniş çaplı bir saldırı başlatmıştır. ABD'nin İran'ın Minab kentindeki bir kız okuluna attığı Tomahawk füzesi saldırısı sonucunda, yaşları 7 ile 12 arasında değişen 175 kız öğrenci ve öğretmenleri hayatını kaybetmiştir.

Reuters ajansının haberine göre, bir ay içinde aralarında yüzlerce çocuğun da bulunduğu 2000'den fazla sivil hayatını kaybetmiş ve yaralıların sayısı ise 20 bini aşmıştır. Gazze ve Sudan’da Müslümanlara karşı işlenen soykırımı destekleyen Amerika, bugün İslam ülkesi İran’da Müslümanların kanını akıtmaktadır. Mirziyoyeva’nın Mar-a-Lago’daki görüşmeleri, ABD’nin bu savaş suçlarını işlediği bir zamanda gerçekleşmiştir.

Ey Müslümanlar: Amerika ve Yahudi varlığının İran ve Lübnan'a yönelik saldırısı, İslam'a ve Müslümanlara karşı açık bir suçtur. Dolayısıyla Amerika ve Yahudi varlığı, İslam ümmetinin kanını akıtmaya devam ediyorlar!

Bu saldırılar, Amerika'nın 2001 yılında başlattığı İslam'a karşı küresel Haçlı savaşının bir devamıdır. Bu yüzden onlar, kasten okulları, hastaneleri, evleri ve sivil tesisleri hedef alıyorlar. Çocukların kanının akıtılması ise sadece savaş hukukunun ihlali değildir, aksine aynı zamanda İslam ümmetinin yok edilmesine yönelik bir politikadır. Amerika ve Yahudi varlığı, İslam’ın gücünden korktukları için Müslümanların kanlarını ihlal ediyorlar. Dolayısıyla onlar, ümmetin İslami direnişini kırmak, onun birliğini parçalamak ve Müslüman ülkeleri sömürgecinin çıkarlarına boyun eğdirmek istiyorlar.

Özbekistan Cumhurbaşkanlığı İdaresi Başkanı Saida Mirziyoyeva’nın Mar-a-Lago tatil köyünde Amerikalı yetkililerle yaptığı görüşme ne anlama geliyor?! Bu sıradan diplomatik bir olay değildir; aksine Müslümanların kanının akıtıldığı bir zamanda Özbek rejiminin, katil Amerika ile işbirliği yoluyla yatırım konseylerinden ve yapıcı diyalogdan söz etmesi, açık bir ihanet değil midir?! Mirziyoyev başkanlığındaki Özbekistan rejimi, “Önce Amerika” politikasına hizmet ederek, onun ümmete karşı işlediği suçların ortağı olmuyor mu? Bu rejim, İslam ümmetinin çıkarlarını korumamakta, aksine kâfirlerin çıkarlarını korumaktadır. Zira İran'daki katliamları jeopolitik bir mesele olarak nitelendiriyorlar ve kindar sömürgeciyle ekonomik işbirliğini sürdürüyorlar.

Bu olaylar, “ulusal devletler” olarak adlandırılan bu ajan rejimlerin İslam'ı koruyamadıklarını, aksine ümmeti bölmek ve zayıflatmak için kullanılan küfrün araçları olduğunu bir kez daha kanıtlamıştır. Amerika gibi suçluları terbiye edecek ve kâfirlerin saldırganlığını durduracak olan sadece Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafet Devleti'dir! Sadece o zaman Gazze, İran, Lübnan, Sudan ve diğer Müslüman ülkelerde kan dökülmesi sona erecektir. Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: إِنَّمَا الإِمَامُ جُنَّةٌ يُقَاتَلُ مِنْ وَرَائِهِ وَيُتَّقَى بِهِ “İmam kalkandır, onun arkasında savaşılır ve onunla korunulur.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
İslam Ebu Halil - Özbekistan

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER