Pazartesi, 26 Şevval 1447 | 2026/04/13
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Kırgızistan'da Hizb-ut Tahrir Gençlerine Yönelik Bir Başka Tutuklama Kampanyası Daha

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Kırgızistan'da Hizb-ut Tahrir Gençlerine Yönelik Bir Başka Tutuklama Kampanyası Daha

Haber:

Devlet Ulusal Güvenlik Komitesi’nin basın servisi, Hizb-ut Tahrir’i etkisiz hale getirmek amacıyla ülke genelinde birtakım önlemlerin uygulandığını bildirdi.

4 Nisan 2026 tarihinde, 9 Eylül 2025 tarihli Celalabad Şehir Mahkemesi'nin yayınladığı karar uyarınca, Kırgızistan İçişleri Bakanlığı görevlilerinin Bişkek’in Osh Pazarı bölgesinde, 1987 doğumlu olup Celalabad bölgesindeki Karakol şehrinde ikamet eden B. A. T.'yi gözaltına aldıkları bildirilmiştir.

Devlet Ulusal Güvenlik Komitesi’ne göre, bu kişinin Karakol'da faaliyet gösteren “aşırı İslamcı” Hizb-ut Tahrir örgütüne bağlı aşırılıkçı bir hücrenin lideri olduğundan şüpheleniliyor. Ayrıca destekçilerinin Kırgızistan'da Hilafet Devleti kurmaya davet ettiklerinden de şüpheleniliyor.

Basın açıklamasında, daha önce tutuklanan kişilerin ifadelerine göre, B. A. T.'nin uzun bir süre Karakol (şehir/ilçe hücre sorumlusu) olarak çalıştığı ve sakinler arasında aşırıcı fikirlerin yayılması, broşürlerin dağıtılması ve yeni tabiilerin kazanılması faaliyetlerine katılmasının yanı sıra aşırıcı faaliyetleri finanse etmek amacıyla sıradan üyelerden para toplamak için bir ağ kurduğu geçmektedir.

Tutuklunun, yasaklı dini bir parti olan Hizb-ut Tahrir'e üye olduğunu ve Karakol cihazının müşrifi olarak faaliyet gösterdiğini itiraf ettiği bildirildi; tutuklu, Devlet Ulusal Güvenlik Komitesi'ne bağlı geçici gözaltı merkezine konuldu. Şu anda, başka herhangi bir suç bağlantısını ortaya çıkarmak amacıyla bir dizi soruşturma ve operasyonel işlemler yürütülmektedir.

Yorum:

Kırgızistan da dahil olmak üzere Orta Asya ülkelerinde, Müslümanlara yönelik tutuklamalar silsilesi devam ediyor. Sadır Caparov’un iktidara gelmesiyle birlikte Müslüman aktivistler üzerindeki baskı artmış ve baskı düzeyi yavaş ama istikrarlı bir şekilde Rusya’daki baskı düzeyine yaklaşmaya başlamıştır. Aynı durum yasama çerçevesi için de geçerlidir; zira neredeyse kelimesi kelimesine kopyalanmış Rus yasalarından oluşan bütün paketler benimsenmiştir.

Peki beklenen nedir? Baskıların kapsamı er ya da geç artacak mı ve her şey, Özbekistan'daki senaryoya göre mi ilerleyecek? Aslında Kırgızistan yetkililerinin, insanlar arasında İslami örgütlerin ne kadar köklü olduğunu hesaba katması gerekiyor; zira bu örgütler, 35 yıllık (bağımsızlık) süreci boyunca güçlü bir şekilde yerleşmiş durumdadır.

Bununla birlikte aşırı iyimser olmamak gerekir; zira farklı ülkelerdeki deneyimler, rejimlerin nasıl bekleyeceğini bildiğini ortaya koyuyor; zira zaman onların lehine işlemektedir. Genel bir kural olarak bu rejimler, alan açmak için er ya da geç uygun anı bekler ya da o anı kendileri oluştururlar.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Muhammed Mansur

Devamını oku...

Ürdün ve Halkının Çıkarları, Rejimin Çıkarlarından Başkadır

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Ürdün ve Halkının Çıkarları, Rejimin Çıkarlarından Başkadır

 

Haber:

1- Ürdün Kralı, Kraliyet Hava Kuvvetleri Komutanlığı'nı ziyaret etti ve vatanın hava sahasını koruma konusundaki profesyonelliklerini takdir etti. (Kermalkom)

2- Ürdün Hükümeti Sözcüsü ve İletişim Bakanı, Ürdün'ün bölgesel olayları son derece yetkin ve becerikli bir şekilde ele aldığını, güvenlik ve askeri kurumların profesyonelliği ile hikmetli liderlik ve sürekli olarak alınan cesur kararların gölgesinde bunu başardığını söyledi. Bizim amacımız, Ürdün’ün ulusal güvenliğini, Ürdün’ün güvenliğine ve istikrarına zarar vermeye yönelik her türlü tehdit veya saldırıdan korumaktır. (Khaberni)

Yorum:

Ürdün rejimi, Gazze’ye karşı savaşından önce ve savaş sırasında Yahudi varlığına yiyecek ve su sağlayarak ülkeyi onun önüne açmakla ve enerji, su ve diğer dosyaları kendi kararına ipotek etmekle yetinmemiş; Amerika'ya askeri üsler vermek ve onun askerlerine hesap sorulmasını engellemekle yetinmemiş, Yahudi varlığına yönelik roket saldırılarına karşı koyup gaspçı Yahudi varlığını savunarak Müslümanların duygularına doğrudan meydan okumakla da yetinmemiş, şimdi de gelmiş bu açıklamalarla, gerçekleri çarpıtmaya çalışmaktadır. Oysa bu rejimin, Yahudileri korumak ve İslam’a ve ehline kin besleyen kâfir Batı’ya hizmet etmek için var olan işlevsel bir varlıktan başka bir şey olmadığı artık Müslümanların geneli tarafından bilinmektedir.

Ürdün rejiminin çıkarları, Ürdün halkının çıkarlarıyla çelişmektedir; zira her ikisi birbirine zıt yönlere doğru ilerlemektedir. Bu nedenle rejimin hedeflerini ve takip ettiği planları, düşmanlarına dayanarak halkını ezmeye çalıştığını, halkını korkutmak için güvenlik güçlerini kullandığını ve doğru bir akideye sahip olmakla birlikte yönetim otoritesine sahip olmasının yanı sıra güç ve kuvvet ehline de sahip olan kadim bir ümmetin parçası olarak halkın sahip olduğu güç kaynaklarını unuttuğunu anlamak gerekir.

Bir yandan ülkelerimizdeki yönetim sistemlerinin sömürgeci kafir Batı'ya bağlı ve Müslümanlara düşman olduğu, Amerika ve Avrupa'nın Müslümanlara karşı ne kadar şiddetli bir düşmanlık ve kin beslediği ve onların aracı olan Yahudi varlığının ne kadar vahşi olduğu artık hiç kimse için gizli olmadığından dolayı bunları hatırlatmaya gerek yoktur.

Öte yandan ise en önemlisi Ürdün, halkı ve servetiyle ilgili birçok riskler de vardır; zira rejim kurulduğu günden bu yana ülkeyi, insanları, orduyu ve güvenliği, sömürgeci kafir Batı’nın projeleri ile Yahudi varlığını güçlendirme ve ona güç nedenleri sağlama projelerinin hizmetine sunmuştur. Ürdün halkının tamamı için gün gibi ortada olan rejimin görevi işte budur; çünkü rejim, Filistin, İran ve diğer yerlerdeki Müslümanlara karşı savaşlarında ve suçlarında Yahudilerin yanında dururken, Ürdün'ün evlatlarını Yahudi varlığına karşı kahramanca operasyonlardan uzaklaştırıp bu varlığa zarar vermeye çalışan herkese asılsız suçlamalar uydurduğu gibi Ürdün'ün evlatlarını, ümmetin İslam akidesine olan aidiyetiyle bağlantılı onurlu duruşlardan da mahrum bırakmıştır. Bu da Ürdün halkı için, durumun olduğu gibi kalmasının daha kötüsünün habercisi olduğunu, Ürdün'ün ve kaynaklarının Amerika ile Yahudi varlığının kontrolü altına gireceğini ve eğer bu durum ve Yahudi varlığı, Amerika ve rejimden gelecek tehlike giderilmezse durumun akıbetini teyit etmektedir.

Ey Ürdün halkı: Ürdün’ün ve halkının akıbeti, Amerika ve Avrupa ile Yahudi varlığı tarafından maruz kaldığı riskler ve Filistin meselesinin tasfiyesi hakkında siyasi ve halk ortamlarında kapalı kapılar ardındaki fısıltılara ve bunların sesinin yavaş yavaş yükselmesine rağmen ve ülkenin her geçen gün daha da kötüye giden ekonomik krizlerine ve borç yüküne ve buna karşılık rejimin borazanlarının, medya organlarının, milletvekillerinin, ileri gelenlerinin ve çıkar sahiplerinin, rejimin kötü uygulamalarını överek genel atmosfer üzerinde bir korku ve despotluk havası yaymalarına rağmen Ürdün halkı, açıkça görülen zayıflığına rağmen, kendilerini rejimin kontrolü, terörü ve despotizminden çıkarıp köklü bir kurtuluşa götürecek pratik bir çözümü benimseyen birini bulamamaktadır.

Ey Ürdün halkı; sömürgeci kâfir ve artık hepinizin yakından tanıdığı yöneticilerden oluşan uşaklarının kurduğu tuzak, komplo ve fitne çemberinden, ancak köklü bir kimliği olan devletinize geri dönmek için çalışarak çıkabilirsiniz; bu devlet ise, kesinlikle sizin izzetiniz olduğu gibi merkezinizi koruyacak ve düşmanlarınızı kovacak olan Nübüvvet Minhacı üzere Hilafet Devleti'dir; o halde yöneticilerinizin iftiraları ve yalan dolu konuşmaları sakın sizi aldatmasın.

لا تَجِدُ قَوْماً يُؤْمِنُونَ بِاللهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ يُوَادُّونَ مَنْ حَادَّ اللهَ وَرَسُولَهُ وَلَوْ كَانُوا آبَاءَهُمْ أَوْ أَبْنَاءَهُمْ أَوْ إِخْوَانَهُمْ أَوْ عَشِيرَتَهُمْ “Allah'a ve ahiret gününe inanan bir toplumun -babaları, oğulları, kardeşleri, yahut akrabaları da olsa- Allah'a ve Rasulü’ne düşman olanlarla dostluk ettiğini göremezsin.” [Mücadele 22]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Dr. Abdulilah Muhammed – Ürdün

Devamını oku...

Haberlere Bakış: 9 Nisan 2026

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haberlere Bakış

09/04/2026

Trump, İran’a yönelik saldırısını iki hafta süreyle durdurdu

ABD Başkanı Trump, 8/4/2026 tarihinde, İran'ın Hürmüz Boğazı'nı açması karşılığında İran'a yönelik saldırılarını iki hafta süreyle durdurduğunu açıkladı. Böylece ABD'nin hedefi, Hürmüz Boğazı'nın açılmasına indirgenmiş oldu; oysa boğaz, ABD'nin İran'a saldırmasından önce zaten açıktı! Trump, AFP ajansına yaptığı açıklamada, “İran ile yapılan anlaşmanın ABD için tam ve kapsamlı bir zafer olduğunu ve İran'ın uranyum meselesini en iyi şekilde ele alacağını” iddia etti.

Bu da Amerika’nın, geçen ay 24/3/2026 tarihinde sunduğu 15 maddeden oluşan planda geçen şartları İran’a dayatma konusunda aciz kaldığını göstermektedir; plan, İran nükleer programının tamamen sökülmesini, Natanz, Fordo ve İsfahan’daki nükleer reaktörlerin kapatılmasını, %60 oranında zenginleştirilmiş uranyum miktarlarının Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’na teslim edilmesini, barışçıl amaçlar için ihtiyaç duyduğu uranyumu dışarıdan ithal etmesini, İran’ın kendi topraklarında uranyum zenginleştirmesine izin verilmemesini, nükleer programı ve tedarik kaynakları üzerinde Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı tarafından sıkı bir denetim programı uygulanmasını, balistik füze programının ve İHA üretiminin durdurulmasını, Lübnan’daki partisi gibi bölgesel vekillere verilen desteğin sona erdirilmesini, Hürmüz Boğazı’nın serbest bir deniz yolu olarak açık tutulmasını ve Yahudi varlığının var olma hakkının tanınmasını içermektedir.

Amerika'nın, İran'ın politikasını, kendi yörüngesinde dönen, kendi çıkarlarını düşünen ve Amerika'nın çıkarlarını uygulayan bir devlet olmaktan, kendi çıkarlarını düşünmeden Amerika'nın istediği şeyi uygulayan tabi bir devlete dönüştürmeyi hedeflediği bilinmektedir. İşte o zaman İran'a kendi şartlarını dayatabilecektir.

Hizb-ut Tahrir Emiri Celil Alim Ata İbn Halil Ebu Raşta, 4/4/2026 tarihinde, “İran Savaşı” başlıklı soru-cevapta şöyle demiştir: “Trump’ın bu savaştaki asıl gayesi; İran’ı emirlerini harfiyen uygulayan, petrol ve gazını bizzat kontrol ettiği, Hürmüz Boğazı’ndaki nüfuzun aslan payının kendisine ait olduğu bir tabi devlete dönüştürmektir!” Ve şöyle dedi: “Devrim Muhafızları; İran’ın Amerikan nüfuzundan tamamen kurtulması, tekrar onun uyduluğuna dönmemesi, aksine bağımsız bir devlet haline gelmesi için ciddi bir direniş göstermektedirler.” Ve şöyle ekledi: “İran’daki rejimin mensupları ise güç ile zafiyet arasında bocalayıp durmaktadırlar. Onların (en büyük temennisi), güçleri yettiği müddetçe İran’ın Amerika’nın uydusu olarak devam etmesini sağlamaktır. Bölgedeki pek çok devlet gibi İran’ın da Amerika yörüngesinde bir tabi devlet haline gelmesi onlar için pek de büyütülecek bir mesele değildir. Öyle görünüyor ki, Trump’ın İran içinde kendileriyle konuşabileceği (uygun) adamları mevcuttur… Rejim içerisinde Amerika’nın adamları olduğu sürece Trump’ın İran’ı bir tabi devlet hâline getirme hayalleri sona ermeyecektir... Amerikan yanlısı unsurlar iktidarı ele geçirdiklerinde ancak Trump’ın rüyaları gerçekleşmiş olacaktır.”

-----------

Yahudi varlığı, Lübnan'a yönelik saldırılarını sürdürüyor

Netanyahu, İran ile yapılan ateşkes anlaşmasının Lübnan’ı kapsamadığını ve Lübnan’a yönelik saldırılarını sürdüreceğini açıkladı. Bu nedenle 8/4/2026 Çarşamba günü Lübnan'a onlarca saldırı düzenlemiş ve sadece 10 dakika içinde yaklaşık 100 yeri hedef almıştır. Saldırılarda onlarca kişi şehit olmuş ve yüzlerce kişi de yaralanmıştır. Ertesi gün yani Perşembe günü, Beyrut'a yoğun saldırılar düzenlemiş ve saldırılarda da yüzlerce kişi şehit olmuş ve yüzlerce kişi de yaralanmıştır.

Görünen o ki Amerika onun tüm bunları yapmasına izin vermiştir; zira yetkililerinden, bölgede Amerika’dan izin almadan hareket etmesi imkansız olan Netanyahu’nun kararına dair herhangi bir açıklama gelmemiştir. Bunu, Trump'ın daha önceki açıklamalarındaki şu sözleri teyit etmektedir: “Lübnan'daki savaş, ayrı çatışmalardan ibarettir ve bunlar da ele alınacak ve çözüme kavuşturulacaktır.”

Yahudi varlığının, Savunma Bakanı Katz'ın daha önce açıkladığı gibi, Litani Nehri'nin güneyinde kendisi için güvenli bir tampon bölge oluşturmaya çalıştığı bilinmektedir. Bu ise Suriye’nin güneyinde yaptıklarına benzemektedir; zira Şam’ın eteklerine kadar ulaşmış ve Colani başkanlığındaki yeni yöneticiler de boyun eğmişti; nitekim Colani daha önce, efendisi Trump'a güvendiğini, onun barışı sağlayacağını açıklamış, onu barış adamı olarak nitelendirmiş ve Amerika'ya bağlılığını ilan etmişti; bu yüzden İslam'a karşı savaşmak üzere Amerika'nın liderlik ettiği uluslararası koalisyona katılmış ve kontrolü altına aldığı ve kendi varlığı için güvenli bölge olarak gördüğü bu bölgede ortak devriyeler düzenlemek üzere Yahudi varlığıyla bir anlaşma imzalamıştı.

Hizb-ut Tahrir Emiri Celil Alim Ata İbn Halil Ebu Raşta, 4/4/2026 tarihinde, “İran Savaşı” başlıklı soru-cevapta şöyle demiştir: “Buna göre Yahudi varlığının açıklamaları, Güney Lübnan’da Litani Nehri’ne kadar bir tampon bölge oluşturulacağına işaret etmekte ve bu bölgenin Lübnanlı sakinlerden boşaltılacağından bahsetmektedir. Ancak güneydeki direniş sebebiyle Yahudi varlığı ordusunun bunu gerçekleştirmesi hiç de kolay değildir. Zira Yahudi varlığı, Allah’ın ipini kopardıktan sonra insanların ipine tutunmadan savaşabilecek bir topluluk değildir. Dolayısıyla Amerika’nın saldırganlığı sona erdiğinde, Yahudi varlığı da otomatik olarak saldırılarını sona erdirecektir.”

-----------

Trump: NATO, ihtiyacımız olduğunda orada değildi, Grönland’ı hatırlayın

Trump, NATO Genel Sekreteri Mark Rutte ile yaptığı görüşmenin ardından Truth Social platformu üzerinden şunları söyledi: “ NATO, onlara ihtiyacımız olduğunda orada değildi ve tekrar ihtiyacımız olduğunda da orada olmayacak. Grönland'ı hatırlayın, o büyük, kötü yönetilen buz parçasını.” Nitekim ona atıfta bulunarak; Ey Avrupalılar, İran’a yönelik saldırımızda bizi yüzüstü bırakmanız karşılığında sizden razı olmamız için bana Grönland’ı verin. Yani Trump, bu adayı talep etmekte ve onu zorla ya da satın alarak kontrol altına almayı istemektedir.

Görünen o ki Avrupalılar, Trump’ın İran karşısında yenilmesini temenni etmişlerdir; çünkü zafer kazanması durumunda Grönland’a yönelecek ve Avrupalıları burayı Amerika’ya satmaya zorlayacaktı. Zira Venezuela Devlet Başkanı Maduro’yu kaçırmayı başardıktan ve yardımcısı ile yanındakiler Trump’ın şartlarına ve Amerika’nın Venezuela üzerindeki hâkimiyetine teslim olduktan sonra, bu kez İran’a yönelip ona boyun eğdirmek istedi ancak başarısız oldu.

Bu arada Alman bir oryantalist şöyle demiştir; “Yermuk Savaşı'nda Roma Devleti'nin yenilgisi, Avrupa halklarını Roma'ya karşı ayaklanmaya ve onu devirmeye teşvik etmiştir. Teşekkürler ey Araplar (Müslümanlar).” Almanya Ulusal Partisi’nin eski başkan yardımcısı şöyle demiştir: "Eğer Hilafeti kurarsanız Amerika’dan ve Yahudilerden kurtulacağız."

Amerika, Somali, Irak, Afganistan ve son olarak İran’da Müslümanlara karşı birçok savaşta yenilginin kuyruklarını sürüklemiştir. Ancak Atlantik’in ötesine geri çekilmesi için tamamen yenilmemiştir. Hizb-ut Tahrir Emiri Celil Alim Ata İbn Halil Ebu Raşta, 4/4/2026 tarihinde, “İran Savaşı” başlıklı soru-cevapta şöyle demiştir: “İran’ın Körfez’deki Amerikan askeri üslerine darbeler indirdiği doğrudur, Yahudi varlığına da benzer darbeler indirdiği de doğrudur ve bu darbelerin belirli bir güç seviyesi taşıdığı da doğrudur. Ancak Hilafet Devleti kurulmadıkça İranlı yöneticilerin Amerika’yı bozguna uğratması ve onu kendi kazdığı kuyuya düşürmesi mümkün değildir. Hilafet, Allah’a yardım edecek, Allah’ın hükümlerini uygulayacak ve dolayısıyla Allah’ın izniyle Allah’ın yardımına mazhar olacaktır. Adaleti ve cihadı ile dünyayı aydınlatacak, Allah da onu zaferiyle şereflendirecektir.”

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Esad Mansur
 

Devamını oku...

Akide, Vatan Olduğunda!

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Akide, Vatan Olduğunda!

Sınırlar hiçbir zaman bir kader olmadığı gibi uyruklar da bir Müslüman için ebedi bir kimlik olmamıştır; aksine bunlar, Müslümanların devletinin yıkılmasının ardından dar bağlamlarda ortaya çıkan modern mefhumlardır. Zira bu sınırlar, kendilerini bu yapay haritalardan daha geniş olarak gören halklara dayatılmıştır. Müslüman ülkelerin kalbinde ümmet, hiçbir zaman sadece birbirine komşu halklardan ibaret olmamıştır; aksine toprak ve dilden daha derin bir bağla birleşen canlı bir varlık olmuştur; işte bu bağ, İslam akidesidir.

Nitekim İslam ümmeti, bu ayrımları bilmeden yüzyıllar boyunca yaşamıştır. Nitekim bir Müslümana uyruğu değil, dini sorulurdu; dolayısıyla yeryüzü birbiriyle çatışan vatanlara bölünmemişti, aksine en doğudan en batıya kadar halklarının kalplerinin birleştiği tek bir dâr/belde olarak görülmekteydi. Yani İslam’a mensup olmak, insana tam bir aidiyet, koruma ve onur duygusu kazandırmak için yeterliydi.

Ancak Müslümanların vahdetini simgeleyen tahtın yıkılmasıyla birlikte, ümmet yeni bir aşamaya girmiş ve ümmete milliyetçilik ve vatancılıklar dayatılmıştır. Hatta bir Müslüman, kardeşinin ülkesinde bir yabancı haline gelmiş, pasaporta mahkum edilmiş, sınırlarla kısıtlanmış ve gerçek aidiyetinin derinliğini yansıtmayan dar bir kimlikle tanımlanır hale gelmiştir. Böylece ümmet parçalanıp bölünmüş ve birbirine tutunan tek bir güç olmak yerine, enerjisini iç çatışmalara harcamaktadır.

Nitekim bu bölünmelerin ümmete zayıflıktan başka hiçbir şey getirmediği açık bir hale gelmiştir. Peki tek bir Allah'a, tek bir kitaba ve tek bir peygambere iman eden bir ümmet, sanki aralarında ortak hiçbir şey olmayan milletlermiş gibi, her birinin kendi bayrağı, sınırları ve ordusu olan ayrı varlıklara indirgenmeyi nasıl kabul edebilir?!

Müslümanların devletini yeniden kurmaya davet, onların zihinlerinden sınırları ve haritaları silmekle başlar. Dolayısıyla bir Müslüman, herhangi bir yerdeki kardeşinin kendisinin bir uzantısı olduğunu, davasının bir ve kaderinin de ortak olduğunu idrak ettiğinde, işte o zaman gerçek ümmetin özellikleri belirmeye başlayacaktır. Milliyetçilikler akide karşısında geri çekildiğinde ve dar kimlikler daha geniş bir kimlik içinde eridiğinde, işte o zaman ümmetin yeniden inşası mümkün olacaktır; bu ise bir hayal değil, ümmetin uzun süre yaşadığı bir gerçekliktir.

Şimdi soru şudur: Peki bu birliğin geri dönmesi mümkün müdür? Dahası soru şudur: Tarihimizin daha büyük olanlara tanıklık ettiğini bildiğimiz hâlde neden bir alternatifi kabul ediyoruz? Oysa bir zamanlar tek bir beden olan bir ümmetin, ne kadar uzun sürerse sürsün dağınık vücut parçaları halinde kalmaya rıza göstermemesi gerekir.

Ümmetin bugün yaşadığı bölünme ve zayıflık, kaçınılmaz bir kader değildir; aksine Müslümanlar, gerçeklerinin ve birleştirici kimliklerinin bilincine yeniden varırlarsa, bu aşılabilecek geçici bir durumdur. Bir zamanlar Müslümanları bir araya getiren ümmet, bir efsane değildir; aksine akidenin ortaya çıkardığı bir gerçekliktir; bu yüzden akide, yüce referans olduğunda işte o zaman ümmet, kendinin sınırların parçalayamadığı ve bayrakların ayıramadığı tek bir varlık olduğunu görecektir.

O ihtişamı geri kazanmak, sadece özlem duymakla ya da gerçekliğe ağıt yakarak yetinmekle olmaz; aksine nefislerde ümmetin anlamını canlandırmak ve her aidiyetin üstünde akide aidiyetini pekiştirmek için ciddiyetle çalışmakla olur. Halkına asla yalan söylemeyen ve kendini bu kutsal görev için çalışmaya adamış olan bu lider, Müslümanları tek bir sancak altında birleştiren varlığı yeniden inşa etmek için sizleri ciddiyetle çalışmaya ve samimi bir şekilde çaba göstermeye davet etmektedir; bu davet, yok olanı canlandırmaya, kaybolanı geri kazanmaya ve ümmetin dağınık parçalarını bir araya getirecek, ona birliğini ve gücünü geri kazandıracak bir devletin kurulması için çalışmaya yönelik bir çağrı olsun ki böylece ümmet, daha önce olduğu gibi en hayırlı bir ümmet haline gelebilsin ve dünyayı kokuşmuş kapitalist sistemin pisliğinden kurtaracak hadaratı yeniden tesis etmek için risaletini taşıyabilsin. Bu ise aziz olan Allah’a hiç de zor değildir.

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Munis Hamid – Irak

 

Devamını oku...

Trump: Türkiye Harika Bir Ülke, Erdoğan Da Harika Bir Lider

  • Kategori Makaleler
  •   |  

El-Raye Gazetesi

Trump: Türkiye Harika Bir Ülke, Erdoğan Da Harika Bir Lider

Üstad Esad Mansur’un Kaleminden

 

ABD Başkanı Trump, 29 Mart 2026 tarihinde ABD'nin Miami kentinde düzenlenen Yatırım Zirvesi'nde, ABD ve Yahudi varlığının İran'a yönelik saldırısına karşı diğer ülkelerin tutumlarını değerlendirdikten sonra, Türkiye'nin ve Cumhurbaşkanı'nın tutumunu överek şöyle dedi: “Bence Türkiye harikaydı. Gerçekten muhteşemdiler ve onlar istediğimiz şeylerin dışında kaldılar.” Ayrıca Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan'ı “harika bir lider” olarak nitelendirdi.

Trump'ın Erdoğan'a övgüler yağdırması ve onu “harika bir lider” olarak nitelendirmesinin, aklı başında hiç kimseye gizli olmayan bir anlamı vardır; zira daha önce de “Erdoğan'ı sevdiğini ve Erdoğan'ın da kendisini sevdiğini” söyleyerek ona övgüde bulunmuştu. Bu, küfrün başı, Allah’ın, Rasulü’nün ve müminlerin düşmanı Trump’ın, Erdoğan’ın Amerika’ya olan sadakatine ve ona sunduğu büyük hizmetlere dair bir tanıklığıdır. İşte tüm bunlar, Erdoğan'lı Türkiye'nin 24 yıldır bu suçlu düşmana sunduğu hizmetlerin ne kadar önemli olduğuna açıkça delalet etmektedir.

“Önce Amerika” ve “Amerika'yı Yeniden Büyük Yapalım” sloganlarını hedef olarak benimsemiş olan Trump, Erdoğan ve iktidardaki kuyruklarını, hedefine hizmet ettikleri ve Türkiye'yi sınırların dışında, yani Amerika ve Yahudilerin İran'a, daha önce de Gazze'ye, Suriye'ye, Irak'a ve Afganistan'a yönelik saldırılarına karşı Müslümanları ve ülkelerini desteklemek için müdahale etmenin sınırları dışında tuttukları için muhteşem ve harika olarak övmüştür.

Erdoğan, bu düşmanların, İran gibi bir İslam beldesini – ki bu ülke, Raşid Halife Ömer bin Hattab Radıyallahu Anh'ın döneminde Müslümanlar tarafından fethedilmişti– tahrip etmesine terk etmiştir; zira düşmanlar bu ülkeyi işgal etmeye ya da doğrudan hakimiyet altına almaya hazırlanırlarken, Erdoğan onların Müslümanları öldürmesine göz yummuş, Müslümanlara yardım etmek için müdahale etmemiş “ve Trump’ın girmemelerini istediği sınırların dışında kalmışlardır!”

Aynı durum, ABD’nin tam desteğiyle Yahudilerin Gazze’ye yönelik saldırısında da yaşanmıştır; zira ABD, Türkiye’den ve bölgedeki diğer ülkelerden savaşın dışında kalmalarını istemiş ve eski Başkan Biden ile eski Dışişleri Bakanı Blinken aracılığıyla, savaşın kapsamının genişlememesi için müdahale etmemeleri yönünde açık bir şekilde uyarıda bulunmuştu. Nitekim Yahudi varlığı, iki yıl boyunca Gazze'de soykırım uygulamış ve hala da Gazze'yi yerle bir etmeye devam etmektedir; bilakis Erdoğan ve iktidardaki kuyrukları, “sadece Trump'ın kendilerinden girmemelerini istediği sınırların dışında kalmadılar”; aksine Yahudi varlığıyla ilişkilerini kesmeyerek ve onunla ticarete devam ederek düşmanı desteklediler; dahası düşmanın katil askerlerine yiyecek ve su, silah üretimi için hammadde, tanklarını ve uçaklarını çalıştırmak için de düşman için Azerbaycan'ın yöneticisi Aliyev'den petrol ve gaz temin ettiler.

Bakın işte Yahudi varlığı, Mescid-i Aksa'yı kapatarak onu ele geçirip Müslümanlar ile Yahudiler arasında bölmeye çalışmaktadır; tıpkı El-Halil’deki İbrahim Camii’nde yaptığı gibi; ayrıca Yahudi varlığının askerlerinin koruması altındaki yerleşimci çeteleri ise Batı Şeria’da Müslümanlara saldırırlarken, Erdoğan'lı Türkiye ise, savaşın kapsamının genişlememesi için ABD’nin tavsiyelerine uyarak müdahale etmemiştir!

Erdoğan'lı Türkiye, ABD desteğiyle Yahudi varlığı Suriye’nin uçaklarını, tanklarını, havaalanlarını, üslerini, silah fabrikalarını ve mühimmat depolarını imha ederken de müdahale etmemiş ve Suriye’de bulunan ve bu yerlere yakın olan ordusu ise seyirci kalmıştır; ardından Yahudi varlığı, ABD'nin desteğiyle yeni bölgeleri işgal ederek başkent Şam'ın sınırlarına kadar ulaşmış ve Suriye'nin güneyinde kendisine için güvenli bir tampon bölge ilan etmiştir; bu ise, “Trump'ın girmemelerini istediği bölgelerin dışında kalmaları” için ABD'ye itaat etmek amacıyla yapılmıştır!

Bu nedenle Türkiye, Yahudi varlığı ABD’nin desteğiyle Lübnan’a saldırıp orada kendisine tehdit oluşturabilecek silahları ve güçleri yok etmeye çalışırken müdahale etmemiş; sonra da Yahudi varlığı, Litani Nehri’nin güneyinde kendisine güvenli bir tampon bölge oluşturmak için çalışmıştır.

Nitekim Trump, Türkiye'den istediği gibi bölgedeki diğer ülkelerden de savaşın kapsamının genişlememesi için müdahale etmemelerini istemiş, onlar da zelil bir şekilde boyun eğerek buna icabet etmiştir. Bu nedenle Suudi Arabistan, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn, Kuveyt ve Endonezya'nın yanı sıra Türkiye'den her birine övgüler yağdırmış ve tutumları için bu ülkelere teşekkür ederek, Amerika'ya muazzam bir destek sağladıklarını vurgulamıştır.

Evet, Erdoğan’lı Türkiye ve Trump’ın kendilerine övgüler yağdırdığı o ülkeler, Amerika ve Yahudilerin saldırılarına sessiz kalmışlar, Yahudi varlığıyla ilişkilerini kesmemişler ve onların saldırılarını sürdürmeleri için kendi topraklarında kurup kullandıkları üsleri kapatmamışlardır ki böylece tüm İslam güçlerini tek tek yok etmeleri ve tüm İslam ülkelerinin Yahudi varlığını veya Amerikan nüfuzunu tehdit edebilecek her türlü silahtan arındırılmaları için Amerika ve onun beslemesi Yahudi varlığına imkan vermişlerdir.

Bu ülkeler, bu tutumlarıyla hikmetli olduklarını, Amerikan ve Yahudi kurtlarından kurtulacaklarını ve başkalarını avlamalarına izin verdikleri taktirde bu çarkın kendilerine dönmeyeceğini sanıyorlar. Oysa bu ülkeler, Yahudi varlığının kendilerini açıkça tehdit ettiğini biliyorlar; zira Yahudi varlığı, Başbakanı Netanyahu'nun lisanı üzerinden, Nil'den Fırat'a kadar uzanan bir “Büyük İsrail” kurmak istediğini ve bölgede korkutucu silahlara sahip tek güç olmak istediğini ve diğerlerinin de varlığını tehdit edebilecek silahlarından arındırılmış olması gerektiğini ilan etmiştir. Ayrıca Amerika da, Yahudi varlığındaki Büyükelçisi Huckabee aracılığıyla bu fikre destek verdiğini açıklamıştır; zira Huckabee, 21 Şubat 2026 tarihinde, Yahudi varlığının tüm Ortadoğu bölgesini ele geçirmesinde bir sakınca görmediğini belirterek, Nil'den Fırat'a kadar olan toprakları Yahudilerin toprağı olarak nitelendirmiş ve şöyle demiştir: “Yahudiler buraların hepsini alsa iyi olacak.” Ayrıca Orta Doğu’yu, “ Tanrı'nın İbrahim aracılığıyla seçtiği halka bahşettiği topraklar” olarak nitelendirmiştir.

Amerika 2003 yılında Irak'ta da bir benzerini yapmıştır; zira o zaman onun Yahudi varlığını korkutacak ve onu yenilgiye uğratarak Filistin'i kurtarabilecek bir güce sahipti. Ama Amerika, Erdoğan'lı Türkiye ve bölge ülkelerinin desteğiyle Irak’ı, askeri gücünü ve silah fabrikalarını yok etmiş, bilim adamlarını öldürmüş ve servetini yağmalamıştı. Türkiye ve Körfez ülkeleri ise Amerika’ya askeri üslerini açmıştı.

Erdoğan'lı Türkiye, ABD’nin Afganistan’a yönelik saldırısını desteklemiş ve kendisi ile Körfez ülkeleri ABD’ye askeri üsleri açmıştı; hatta Türkiye, Haçlı NATO’nun komutası altında bu saldırıya katılmış ve Erdoğan da bununla övünerek Türkiye'yi NATO'ya en fazla destek veren ülkelerden biri olarak nitelendirmiş ve bunun bir örneği olarak da Amerika'ya ve NATO'ya Afganistan, Kore ve Küba krizlerinde verdiği desteği göstermiştir.

Bundan dolayı aklı başında olan, hatta en ufak bir düşünce yeteneğine bile sahip olan herkes, Erdoğan'ın kâfirlere dostluk besleyen biri olduğunu ve kafirlerin en büyükleri olan Trump ile ülkesine harika ve şaşırtıcı bir destek verdiğini teyit eder. Dolayısıyla onun, kâfirlere dostluk besleyen diğer İslam ülkelerinin yöneticilerinden hiçbir farkı yoktur; bu nedenle onu takip etmemek, onu haklı çıkarmamak, aksine onu ve kâfirlere dostluk besleyen herkesi reddetmek gerekir.

Dinini, ülkesini ve ümmetini kıskanan ve Allah’ın huzuruna çıkmayı ve ahiret gününü uman her Müslüman için, İslam'a aykırı temeller üzerine kurulan ve kafir Batı’dan ithal edilmiş anayasa ve kanunlara dayanan bu yöneticileri ve rejimleri devirmek ve onları kökünden söküp atmak için çalışmak vaciptir. Yine bilinçli ve samimi her Müslüman için kesin olan, bu kötü koşullardan ve Amerika ile Yahudi varlığının bölge üzerindeki hakimiyetinden kurtulmanın ve özgürleşmenin tek yolu, Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafeti kurmak ve İslam ülkelerini onun sancağı altında birleştirmektir. Bu nedenle ümmetin evlatlarının, İslam Devleti'ni kurmak için Hizb-ut Tahrir 'li kardeşleriyle birlikte çalışmaları veya onlara destek vermeleri gerekir ki bu ise imanın en zayıf noktasıdır.

 

Kaynak: El-Raye Gazetesi-594. Sayı-08/04/2026

 

 

Devamını oku...

Pakistan'ın Afganistan'a Yönelik Saldırıları Büyük Kayıplara Yol Açıyor

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Pakistan'ın Afganistan'a Yönelik Saldırıları Büyük Kayıplara Yol Açıyor

 

Haber:

Afganistan hükümeti sözcü yardımcısı Hamdullah Fatrat, Pakistan'ın düzenlediği saldırılar sonucunda ortaya çıkan kayıp ve hasarlarla ilgili istatistikleri açıkladı. Onun ifadesine göre, 26 Şubat ile 22 Mart 2026 tarihleri arasında meydana gelen saldırılar sonucunda 761 kişi hayatını kaybetti, 626 kişi de yaralandı. Saldırılar, Kabil, Paktiye, Paktika, Host, Lagman, Nuristan, Nangarhar, Kunar ve Kandahar gibi dokuz eyaleti kapsamıştır.

Toplamda 14.973 roket, top mermisi ve hava saldırısı gerçekleştirilmiştir. Bunun sonucunda 1240 ev yıkılmış ve 27.407 kişi yerinden edilmiştir. Sivil altyapı da ciddi hasar görmüştür; zira 13 okul, 13 dini medrese, 34 cami ve 3 sağlık ocağı yıkılmıştır. Ayrıca 256 ticari tesis ve 22 ulaşım aracı hasar görmüş ve 661 baş hayvan da ölmüştür. En ciddi olaylardan birinin, Kabil'deki bir uyuşturucu bağımlıları tedavi merkezine düzenlenen saldırı olduğunu belirtilmiştir; zira buraya yapılan saldırıda 411 kişi hayatını kaybetmiş ve 265 kişi de yaralanmıştır.

Kabil, Çin'in Urumçi kentinde Afganistan ve Pakistan heyetleri arasında yürütülen müzakerelere rağmen saldırıların devam ettiğini vurguladı.

Yorum:

ABD'nin ajanı olan Pakistan, çeşitli bahaneler altında Afganistan'la arasındaki çatışmayı tırmandırmaktadır. Hatta çatışmanın durması için müzakerelerin sürdüğü bir zamanda bile Afganistan'a yönelik saldırılarını durdurmamıştır! Bunun nedeni, amacının Taliban hükümetini ABD'nin taleplerine boyun eğmeye zorlamak olmasıdır.

Ne yazık ki Pakistan, yaşanan olaylardan ders çıkarmamıştır; zira İran, daha önce Afganistan, Irak, Suriye, Yemen ve Lübnan’da ABD’nin çıkarlarına büyük hizmetlerde bulunmuştu; ancak ABD amaçları gerçekleştikten sonra, bir sonraki planlarını hayata geçirmek için İran’a saldırmaya ve rejimini devirmeye çalışmaya başlamıştır. Bunun için de nükleer silah geliştirme tehdidini bahane olarak göstermiştir. Yarın, Amerika ve Yahudi varlığının -eğer İran savaşından sağ salim çıkarlarsa-, nükleer silah bahanesiyle Pakistan’a saldırmaları gayet mümkündür.

Bu nedenle Pakistan ordusu içindeki muhlislerin, yöneticilerinin ihanetine ortak olma konusunda dikkatli olmaları ve güçlerini Filistin ile Keşmir’i kurtarmaya yönlendirmeleri gerekir; zira dünyada ve ahirette onlar için en hayırlı olan işte budur.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Harun Abdulhak

Devamını oku...

“Ey iman edenler! Allah'tan korkun. Eğer gerçekten inanıyorsanız mevcut faiz alacaklarınızı terk edin.” [Bakara 278]

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ وَذَرُوا مَا بَقِيَ مِنَ الرِّبَا إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ

“Ey iman edenler! Allah'tan korkun. Eğer gerçekten inanıyorsanız mevcut faiz alacaklarınızı terk edin.” [Bakara 278]

 

Haber:

El-Arabiya platformunun aktardığına göre, küresel bankacılık kuruluşu Goldman Sachs'ın yeni raporunda, Mısır Merkez Bankası'nın önümüzdeki Mayıs ve Temmuz aylarında yapılacak toplantılarda faiz oranlarını toplamda 200 baz puan (%2) artıracağı yönünde güçlü beklentilerin olduğunu açıklamıştır. Raporda, bu adımın, yakıt fiyatlarındaki %17'lik artış ile gübre ve toplu taşıma biletleri (metro ve tren) fiyatlarındaki %25'lik zamların etkisiyle Ağustos ayında %17,6'ya ulaşması beklenen enflasyon patlamasına karşı zorunlu bir önlem olarak atıldığı belirtildi. Banka, etkin değeri yaklaşık %11 oranında gerileyen Cüneyh'in satın alma gücündeki erimeyi absorbe etmek için reel faiz oranının yaklaşık %4 seviyesinde tutulması gerektiğini vurgulamış ve 2028 yılına kadar nihai faiz oranını %13'e indirmeyi hedefleyen parasal gevşeme döngüsüne başlamadan önce bu enflasyonist baskıların ve sıkı para politikalarının 2027 yılına kadar devam edeceğini öngörmüştür.

Yorum:

Goldman Sachs'ın ortaya koyduğu şey, sadece teknik bir analiz değildir; aksine krizleri çözmek yerine yönetmeye dayanan küresel finans mühendisliğinin sonuçlarına dair bir gözlemdir. Zira rapor, enflasyonun çözümü olarak faiz oranlarının yükseltilmesinden bahsederken, faizin üretim maliyetleri ve borçların artmasının temel itici gücü olduğunu kasten göz ardı etmektedir; çünkü kapitalist sistem, pahalılığı uluslararası bankaların (tefecilerin) kârlarını artırarak çözmeye çalışmakta ve bu da halkları durmak bilmeyen bir çarkın içine sokmaktadır. Bu yüzden devlet, eski faiz borçlarını ödemek için borçlanmakta ve halk da, dışarıya ipotek edilmiş bütçeleri düzeltmek için kendisine dayatılan haksız vergiler ve harçlar yoluyla geçim kaynaklarından bedelini ödemektedir. İşte bu faiz, devletleri sürekli bir bağımlılık durumunda tutan bir araçtır; zira ekonomik kararların uluslararası finans kuruluşlarına ipotek edilmesiyle birlikte siyasi karar alma yetkisi de elinden alınmaktadır.

Raporda tespit edilen satın alma gücündeki erime, kendi başına hiçbir değeri olmayan zorunlu kağıt para sisteminin doğal bir sonucudur. Dolayısıyla bugün dünya, hegemon güçlerin milletlerin servetlerini ve işçilerin emeğini satın almak için bastığı sahte paraların gölgesinde yaşamaktadır. Bu yüzden kendini güçlü bir şekilde dayatan çözüm, kendi başına değeri olan paraya, yani altın ve gümüşe geri dönmektir; çünkü bu sistem yapay enflasyonu engellemekte ve uluslararası güçleri, insanların birikimlerinin değerini, karmaşık teknik adlandırmalar ve ardından gelen sınır ötesi bankacılık işlemleri ve kararları yoluyla düşürme yeteneğinden mahrum bırakmaktadır.

Rapor, enerji, gübre ve kamu hizmetleri fiyatlarındaki artışın etkisini açıkça ortaya koymaktadır; işte burada kapitalist ideolojinin en büyük felaketlerinden biri yatmaktadır ki bu da Allah'ın gerçekten de tüm ümmet için ortak mal olarak bahşettiği şeylerin özelleştirilmesidir. Örneğin petrol kuyuları, enerji kaynakları ve hayati tesisler gerçekte kamu mülkiyetidir; dolayısıyla devletin bunları herhangi birine mülk edindirmesi caiz değildir; aksine bunların gelirleri doğrudan insanların işleri ve maslahatları için harcanması gerekir. Bu kaynakların tahsilat ve kâr elde etme araçlarına dönüştürülmesi, devleti halkının koruyucusu olmak yerine ona karşı bir hasım haline getiren şeydir; bu da rejimin yağmalanan servetlerin tüketilmesini telafi etmek için fiyatları artırmaya başvurmasını açıklamaktadır.

Goldman Sachs'ın sunduğu rakamlar, borç ve kağıt paraya dayalı sistemin başarısızlığını ortaya koyan gerçeklerdir. Dolayısıyla çözüm, 2028’de parasal gevşeme döngüsünü beklemek değildir; aksine bağımlılığın köklerini söküp atacak, ekonomiyi vergi toplama değil refah temeli üzerine, hayali para değil gerçek para temeli üzerine yeniden şekillendirecek bir sistemi ortaya çıkarmaktır. Kesinlikle ümmetin kurtuluşu Wall Street’teki banka ofislerinden çıkmayacaktır; aksine egemenliğin yeniden kazanılmasından ve insan onurunu koruyan ve servetini sistemli yağmalamadan muhafaza eden azim İslam şeriatının hükümlerinin uygulanmasından çıkacaktır.

Vahşi küresel kapitalist sistemin Nübüvvet Minhacı üzere Hilafet projesine ve Hilafetin kurulmasını hayatının amacı haline getirip onu kurmak için gecesini gündüzüne katan Hizb-ut Tahrir’e karşı gösterdiği acımasızlık dikkatle incelendiğinde bu, bunun sadece inanmadıkları bir dine karşı bir savaş olmadığını, aksine egemen bir ekonomik modelin kurulmasını engellemeye yönelik bir savaş olduğunu ortaya koymaktadır. Çünkü Hilafet, Dolar ile bağları koparmak, faiz sistemini tamamen ortadan kaldırmak ve ümmetin kamu mülkiyetlerini, vergi tahsilatı değil refahın temeli haline getirmek için gerekli fikri ve yasama cesaretine sahip olan tek varlıktır.

Bugün dünya, Goldman Sachs’ın raporlarını endişeyle beklerken, bu alternatifin, finansal kölelik zincirini kırmak için artık hem şerî bir vacip hem de vakıa olarak bir gereklilik haline geldiğini idrak etmesi gerekir. Küresel sistem, bu varlığın ortaya çıkmasına karşı mücadele etmektedir; zira bu varlık, uluslararası tefecilerin işlevini ortadan kaldıracak ve serveti hissedilir bir adaletle yeniden dağıtarak, tebaanın cebine el uzatma ya da dış güçlerin diktelerine boyun eğme olmadan tebaanın işlerini yönetmek için yeterli devlet mülkiyetine sahip güçlü bir devlet olarak kurulmuştur.

لَوْ أَنَّ أَهْلَ الْقُرَى آمَنُوا وَاتَّقَوْا لَفَتَحْنَا عَلَيْهِمْ بَرَكَاتٍ مِنَ السَّمَاءِ وَالأَرْضِ وَلَكِنْ كَذَّبُوا فَأَخَذْنَاهُمْ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ “O ülkelerin halkı inansalar ve (günahtan) sakınsalardı, elbette onların üstüne gökten ve yerden nice bereket kapıları açardık. Fakat yalanladılar; biz de ettikleri yüzünden onları yakalayıverdik.” [Araf 96]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Mahmud El-Leysî - Mısır

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER