ABD İÇİN ZAMAN DARALIYOR! TRUMP, ÇÖKÜŞÜ GECİKTİRMEK İÇİN NE YAPACAĞINI ŞAŞIRDI!
- Kategori Seçkiler
- |
Müslümanların Kaybolan Pusulası; Kudüs!
Şöyle söylenir: “Eğer Kudüs’e gerçekten aşıksan, mihrini öde.” İşte Kudüs ümmetin vicdanında böyleydi; vatanlar gibi sevilen bir şehir değil, akide akide gibi aşık olunan bir şehirdi. Yani Kudüs, eski taşlardan, dar sokaklardan ve kadim surlardan ibaret değildir; aksine gönüldeki bir vaat, hafızada bir yara ve kaybolduğunda, onunla birlikte yönün de kaybolduğu bir pusuladır. Bakın orada, Kudüs’ün kalbinde, iki kıblenin ilki ve Harameyn’in (iki kutsal yerin) üçüncüsü ve Allah’ın çevresini mübarek kıldığı İsra’sı Mescid-i Aksa durmaktadır.
Ancak bir zamanlar İslami vicdanın merkezi olan bu yer, modern hikaye başladığında modern tarihin en karmaşık siyasi ve dini komplolarından birinin tam kalbinde yer almaya başlamıştır: zira 1917’de sahip olmayan birinin verdiği bir deklarasyon, yani Balfour Deklarasyonu olarak bilinen belge yayımlandı; bu belgede İngiltere, topraklar Müslüman ve Hıristiyan Arap halkıyla dolu olmasına rağmen Filistin’de Yahudiler için ulusal bir vatan kurulacağını taahhüt etmişti. Bu yüzden bu deklarasyon, sadece siyasi bir mesaj değil, aksine daha sonra tam bir proje için bir temel haline gelmiştir.
Bundan sonra Filistin, İngiliz mandası altına girdi (1920-1948); böylece İngiltere, Yahudilere göç kapılarını açtı ve Siyonist hareketin siyasi ve askeri altyapısının kurulmasını kolaylaştırdı. İşte bu dönüşüm, Kudüs’ün tarihinde bir dönüm noktasıydı; zira sahada, güç dengeleri değişmeye başlamıştı.
En büyük kırılma anı ise, 1967 savaşının patlak vermesiyle yaşandı; zira bu savaş, Mescid-i Aksa da dahil olmak üzere Doğu Kudüs'ün Yahudi varlığının kontrolü altına girmesiyle sonuçlandı. İşte o andan itibaren, şehre askeri kontrolün dayatılması, demografik yapının değiştirilmesi, yerleşimlerin genişletilmesi ve Kudüs’teki Filistinlilere yönelik baskıların artırılmasıyla yeni bir aşama başladı.
Mescid-i Aksa'nın yönetimi resmi olarak İslami vakıfların elinde kalmasına rağmen, baskınlar ve kısıtlamalar günlük yaşamın tekrarlanan bir parçası haline gelmiştir.
2017 yılında ABD Başkanı Trump, Kudüs’ü Yahudi varlığının başkenti olarak tanıdığını ve ABD Büyükelçiliğini oraya taşıdığını açıkladı; bu karar, Kudüs’ü müzakere konusu olarak gören onlarca yıllık uluslararası politikayı bozduğu için büyük bir siyasi dönüşüm niteliğindeydi. Ayrıca Yahudi varlığının tutumuna eşi görülmemiş bir siyasi destek sağlamış, bu da kutsal şehrin dosyasını daha da karmaşık bir hale getirmiştir.
Bugün bizler, Mescid-i Aksa etrafında dönen dini projelerle karşı karşıyayız; zira son yıllarda, El-Haram el-Kudsî bölgesinde “Üçüncü Tapınak”ın inşa edilmesini açıkça savunan Yahudi dini gruplar ortaya çıkmıştır. Bu grupların en meşhur olanlarından biri, on yıllardır Haram'daki mevcut durumu değiştirmek için çaba gösteren “Tapınak Dağı İnananları”dır. Bu gruplar, tapınağın bizzat El-Haram el-Kudsî bölgesinin içinde inşa edilmesi gerektiğini kabul eden dini bir okumaya dayanmaktadır.
Bu nedenle birçok araştırmacı, Mescid-i Aksa'ya yönelik tekrarlanan baskınların sadece güvenlik olayları olmadığını, aksine buranın kimliği etrafında uzun süredir devam eden dini-siyasi bir çatışmanın parçası olduğunu düşünmektedir.
Bugün ise Mescid-i Aksa kapatılmış olup burada namaz kılmak yasaklanmış ve insanların buraya girmesi engellenmektedir. Asıl felaket, onun kapanması değildir; aksine kapandığında içimizdeki öfke kapılarının Allah için açılmaması, orada secde etmemizin engellenmesi ve bizim de kılımızı dahi kıpırdatmamamızdır!
Bugün resim net olup acı belgelenmiş, el-Aksa esir alınmış ve sessizlik bir tercih haline gelmiştir!
Artık soru şu değildir: “El-Aksa’da neler oluyor?” Aksine asıl soru şudur: “Bize neler oldu?!
Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَقِفُوهُمْ إِنَّهُم مَّسْئُولُونَ “Durdurun onları; çünkü sorguya çekilecekler!” [Sâffat 24] Yani bundan dolayı sorguya çekileceğiz demektir. Zira Kudüs çağrıda bulunurken İslam beldeleri, iç savaşlar, bölgesel çatışmalar, mezhepsel ve siyasi bölünmeler gibi bitmek bilmeyen çatışmalarla meşgullerdir... Hatta ümmetin pusulası dağılmış ve Kudüs, yüzyıllar boyunca Müslümanların vicdanında işgal ettiği ilgi odağı konumundan uzaklaşmıştır.
Peki el-Aksa, en tehlikeli aşamalarından birini mi yaşıyor? Kudüs'teki dönüşümlerin yavaş ama istikrarlı bir şekilde gerçekleştiğinin farkında olmamız gerekir. Zira Mescid-i Aksa'nın avlusuna yönelik baskınlar tekrarlanmakta, onun içinde Yahudi ibadetine izin verilmesi yönündeki talepler artmakta ve El-Haram el-Kudsî’deki “mevcut durumu” değiştirmeye çalışan grupların faaliyetleri artmaktadır.
Arka planda ise on yıllardır tapınağın yeniden inşası olarak adlandırdıkları sürece hazırlık yapmak için çalışan dini kurumlar vardır; bunların en öne çıkanlarından biri, tapınağın özel ibadet araçlarını hazırladığını ve rahipleri ilgili ayinler konusunda eğittiğini açıklayan Tapınak Enstitüsü'dür. Geniş çapta tartışmalara yol açan bir adım olarak 2022 yılında, bazı hahamların tapınağın yeniden inşası için dini bir şart olarak gördüğü kırmızı inek ritüeliyle bağlantılı bir proje kapsamında ABD'den Yahudi varlığına kırmızı inekler getirilmiştir.
Bu hareketler sadece izole dini ayrıntılar değil, aynı zamanda Yahudilerin Tapınak Dağı, Müslümanların ise El-Haram el-Kudsî eş-Şerîf olarak adlandırdığı yerin kimliği etrafında derin bir çatışmayı yansıtmaktadır ki tehlike de burada yatmaktadır.
Elem verici çelişki ise, Kudüs'ün tarih boyunca ümmetin vicdanında çatışmanın bir merkezi olması ancak modern çağda haber bültenlerinde sadece geçip giden bir haber haline gelmesidir ki böylece şu elem verici soru ortaya çıkmıştır: Kudüs'ün Müslümanların vicdanındaki yeri mi değişti, yoksa pusula mı tamamen değişti?!
Halife Ömer bin Hattab, 637 yılında buraya girdiğinde, herkesin kutsallarının koruyacağına dair bir ahitle girmişti. 1099 yılında Haçlı işgalinin ardından Kudüs kaybedildiğinde şehir, Selahaddin Eyyubi'nin Hıttin Savaşı'ndan sonra geri almasına kadar ümmetin vicdanındaki yerini korumaya devam etmişti. Dolayısıyla bu şehir artık kasidelerle ya da milli marşlarla değil, aksine siyasi bir birliğin, hadari bir projenin ve Raşidi Hilafetin gölgesindeki askeri bir gücün sonucunda varlığını koruyacaktır.
Bugün her Müslümanın önünde, şu zor soru durmaktadır: Nasıl oldu da ümmetin en kutsal meseleleri, çatışmalarla çalkalanan bir dünyada marjinal bir mesele haline geldi? Nasıl oldu da Kudüs'ün pusulası, hızlı haberler çağında uzak bir gürültüye dönüştü?
Tarihin bize haber verdiği yol, Kudüs'ün tarihte, sadece belgelerle, duygularla veya nutuklarla kurtulmadığıdır. Zira tarih, kutsal şehirlerin, ümmetin gücü, birliği ve iradesi olduğunda korunduğunu söylemektedir. İşte bu üçü bir araya geldiğinde, el-Aksa yeniden ümmetin bağrına geri dönecektir. Bu nedenle geriye, tüm Müslümanların duygularına sızlatan şu soru kalıyor: Kudüs bir gün eski haline geri dönecek mi? Evet, bir bütün olarak ümmet ona doğru harekete geçtiğinde geri dönecektir; işte sadece o zaman ordular, Ömer ve Selahaddin'in izlediği yolda yürüyecektir. Müslümanların pusulası ve sevgili Peygamberimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in müjdelediği İkinci Raşidi Hilafetlerinin başkenti olan Kudüs esirdir; bu nedenle bugün tüm Müslümanların, Hilafeti yeniden kurmaya ve ordularını el-Aksa'ya doğru harekete geçirmeye muktedir projeye sahip olmasıyla öne çıkan Hizb-ut Tahrir ile el ele vererek Hilafetin kurulması için çalışması vaciptir. Sadece o zaman Kudüs, sahibine geri döndüğünü ve uzun zamandır beklediği mihrinin ödendiğini anlayacaktır.
Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Menal Ümmü Ubeyde
Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti olarak biz, değerli medya mensuplarını, siyasetçileri ve kamu meselelerine ilgi duyan herkesi, bu ay düzenlenecek olan “Ümmetin Meseleleri Forumu”na katılmaya davet etmekten memnuniyet duyarız. Bu ayki forumun başlığı şöyle:
“Çevreyi kuşatma siyaseti ve Mavi Nil’de yaşananlar”
Konuşmacılar:
1-İbrahim Osman Ebu Halil, Hizb-ut Tahrir Sudan Vilayeti Resmi Sözcüsü.
2- İbrahim Müşerref, Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti Medya Bürosu üyesi.
Tarih: 17 Şevval 1447 / 04 Nisan 2026 Cumartesi
Saat: 13.00
Yer: Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti Port Sudan Bürosu, El Azama Mahallesi, Stadın Doğu Tarafı.
Sizleri aramızda görmekten onur duyarız; katılımınız ümmetin dertleriyle hemhâl olduğunuzun bir nişanesidir
Geçtiğimiz 26 Mart günü, “Qalampir.uz” platformu, Yahudi varlığının Özbekistan’daki büyükelçisi Gideon Lustig ile bir röportaj yayımladı. Gazeteci gaspçı varlığın büyükelçisine Orta Doğu’daki kargaşa, özellikle de İran savaşı, Gazze’deki katliamlar ve dünyada Yahudi varlığına karşı artan nefret hakkında sorular sordu. Büyükelçi bu sorulara verdiği yanıtlarda, Yahudilerin o bilindik üslubuyla kendi yapay varlığını “masum bir melek” gibi göstermeye çalıştı ve işlediği vahşi suçları en ufak bir mantıktan yoksun mesnetsiz bahanelerle meşrulaştırmaya çabaladı. Hatta mide bulandırıcı bir küstahlıkla kendilerini mağdur gibi göstererek, pişkince “Biz asla sivilleri hedef almıyoruz!” yalanını savurdu. Her şeyin Hamas’ın 7 Ekim 2023’teki saldırısının ardından başladığını vurgulayarak, sanki Filistin’de en ufak bir hakları varmış gibi konuştu ve “meşru müdafaa” bahanesini tekrarlayıp durdu!
Kısacası bu röportajın açık hedefinin, Yahudi varlığının imajını düzeltmek, cürümlerine “meşruiyet/hukukilik” kılıfı geçirmek ve onu mazlummuş gibi göstermek olduğu anlaşılıyor. Dolayısıyla, böylesine utanç verici ve pespaye bir röportajın organize edilmesi şüpheleri de beraberinde getirmektedir. Bu röportaj sadece söz konusu platformun inisiyatifiyle olamaz, bilakis kesinlikle Özbek rejiminin desteği veya talimatıyla olmuştur. Bununla birlikte bu durum, “Qalampir.uz” platformunu, o lanetli varlığın temsilcisiyle böylesine utanç verici bir röportajı yapmayı kabul ettiği için onu Allah katındaki sorumluluktan kurtarmayacağı gibi, onu İslam Ümmeti’nin gazabından da korumayacaktır.
Özbek rejiminin, Buhari’nin beldesinden safsatalarını ve küstahlıklarını kusması için bu medya platformunu bu mücrim varlığa ardına kadar açmasına gelince, ne yazık ki rejimin artık bu tür tasarruflarına zerre kadar şaşırmıyoruz! Görünen o ki, bu gaspçı Yahudilerin Gazze’de Müslümanlara karşı işlediği ve dillerin tarif etmekte aciz kaldığı o vahşi katliamlar, bu rejimde en küçük bir endişe bile uyandırmamaktadır. Yahudi varlığı şu anda İran ve Lübnan’daki Müslümanların üzerine bomba yağdırırken, Özbek rejimin ona medyanın kapılarını ardına kadar açması, mübarek Toprak Filistin’de on binlerce şehidin kanıyla alay etmekten başka bir şey değildir. Eğer rejim, bu yolla Amerika ve beslemesi Yahudi varlığını razı etmeyi ya da halkımızın zihnindeki Yahudi imajını düzeltmeyi hedefliyorsa, büyük bir yanlış ve yanılgı içindedir. Ne kadar çırpınırsa çırpınsın, zalimi mazlum, saldırganı mağdur olarak gösteremeyecek; kafirlerin ve Yahudi varlığının rızasını asla kazanamayacaktır. Bunun en net örneğini İran örneğinde görmekteyiz.
Hiçbir aklama çabası, Müslüman halkımızın Amerika ve Yahudi varlığının küstahlığına, cürümlerine ve ikiyüzlülüğüne karşı her geçen gün büyüyen nefret ateşini söndüremeyecektir. Aksine, kafirlere yaranmaya çalışması rejime sadece yıkım getirecek ve onu halkın lanetine ve şiddetli öfkesine maruz bırakacaktır. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تَتَّخِذُواْ الْيَهُودَ وَالنَّصَارَى أَوْلِيَاء بَعْضُهُمْ أَوْلِيَاء بَعْضٍ وَمَن يَتَوَلَّهُم مِّنكُمْ فَإِنَّهُ مِنْهُمْ إِنَّ اللَّهَ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ * فَتَرَى الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِم مَّرَضٌ يُسَارِعُونَ فِيهِمْ يَقُولُونَ نَخْشَى أَن تُصِيبَنَا دَائِرَةٌ فَعَسَى اللَّهُ أَن يَأْتِيَ بِالْفَتْحِ أَوْ أَمْرٍ مِّنْ عِندِهِ فَيُصْبِحُواْ عَلَى مَا أَسَرُّواْ فِي أَنفُسِهِمْ نَادِمِينَ “Ey iman edenler! Yahudileri ve Hristiyanları dost edinmeyin. Zira onlar birbirinin dostudurlar. İçinizden onları dost tutanlar, onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğuna hidayet etmez. İşte kalplerinde bir hastalık bulunanların, “Başımıza bir felaketin gelmesinden korkuyoruz” diyerek onların arasında koşup durduklarını görürsün. Ama Allah, yakın bir fetih veya katından bir emir getirir ve onlar içlerinde gizledikleri şeye (nifaka) pişman olurlar.” [Maide 51-52]
Şüphe yok ki bu röportaj, Özbek halkında Yahudi varlığı çete ve zorbalarının ne kadar korkak ne kadar ikiyüzlü ve ne kadar hayadan yoksun olduklarına dair kanaati pekiştirmiştir. Yine bulutlara uzanan kibriyle ve dağları aşan küstahlığıyla bu varlığın, ancak silah zoruyla Mübarek Toprak Filistin’den sökülüp atılabileceğinden zerre kadar şüphe duymamaktadır.
Haber - Yorum
Hapishaneleri Özgür İnsanlarla Dolup Taşanlar, Filistinli Esirlere Destek Olamayacaklardır
Haber:
Yahudi varlığının Knesset'i, Filistinli esirlere idam cezasını öngören yasa tasarısını ikinci ve üçüncü okumalarda nihai olarak onayladı; gözlemciler bu adımı benzeri görülmemiş ve tehlikeli bir tırmanış olarak nitelendirdi. (Ajanslar)
Yorum:
Bu suçlu varlığın esirlere idam cezasını öngören bir yasa çıkardığı duyulduğunda, kendi esirleri ile Filistin halkının esirleri arasındaki muamele ve tutumlardaki acı verici ve hüzünlü karşılaştırmanın akla gelmemesi çok zor bir şey; topraklarının sahipleri olan kahramanlar ile gaspçılar arasında ne kadar da büyük bir fark var.
Suçlu varlık, kendi esirinin serbest bırakılması için çaba göstermediği bir gün olmamış; hatta öldürdüğü leşlerinin bile peşine düştüğü gibi yurt dışında kendisine ait olan esiri, tutukluyu ya da casusu geri getirmek için tüm imkanlarını seferber etmekten geri durmamış, hatta Ürdün’deki büyükelçilik olayında olduğu gibi katilleri bile kurtarmaya çalıştığı gibi Rusya’da bir kızın hapishaneden serbest bırakılmasında olduğu gibi uyuşturucu kaçakçılarını bile kurtarmaya çalışmıştır.
Gazze Savaşı sırasında, bu mutant varlığın esir meselesini nasıl olayların ilgi odağı ve dünyanın ilgi merkezi haline getirdiğini gördük; öyle ki Gazze ve halkı bile onun esir meselesinin gölgesinde kalmış ve Gazze hakkında konuşmak ve ona yardım etmek bile sadece onun esirleri hakkında konuşmak yoluyla gerçekleşir hale gelmiştir ki bu, Arap yöneticilerinin de olduğu arabulucular için bile geçerliydi.
Bizler Yahudi varlığı için meselenin, esirlerin bizzat kendileri olmadığını biliyoruz; çünkü Allah’ın onları nitelendirdiği gibi sen onları derli toplu sanırsın ama kalpleri darmadağındır. Ancak mesele, dayatmak istediği imaj ve prestij, yerleşimcilere karşı göstermek istediği özen ve sakinlerine duyduğu takdirle ilgilidir. Mesele sadece onunla da sınırlı değildir; aksine prestijini ve egemenliğini korumaya özen gösteren tüm devletler, vatandaşlarının saygınlığını ve bireylerinin dokunulmazlığını güçlendirerek bunu gerçekleştirmeye çalışırlar.
Öte yandan belki de bu suçlu varlığı suç işlemeye, esirlere eziyet etmeye ve işkenceyi darağacının iplerine kadar tırmandırmaya iten nedenlerden biri de, İslam beldelerindeki mevcut rejimler nezdindeki insan değerinin ne kadar düşük olduğunun ortaya çıkmasıdır; nitekim bu durum en kötü şöhrete sahip cezaevlerinden başlayarak -ki bu hapishaneler binlerce özgür insanı barındırmaktadır- kendi vatandaşlarını yargılanmak üzere diğer ülkelere teslim etmeye kadar uzanan komplolarla son bulmaktadır; Dr. Afiyet Sıddiki ve mücahit kardeşlerinin durumu bunun canlı bir örneğidir. Dahası Filistin otoritesi, güvenlik koordinasyonu şemsiyesi altında kaç özgür insanın Yahudiler tarafından tutuklanmasına neden olmuştur; bundan dolayı Filistin'deki esirler ve onlara yönelik idam yasası konusunda Müslümanların başındaki yöneticilerin kılını bile kıpırdatmaması doğal, hatta evla babındandır; zira ümmetin evlatları, zaten onların öncelik listesinde yer almamaktadır.
Sonuç olarak sorun, sadece Yahudiler tarafından çıkarılan idam yasasında değil, aksine bizzat onların varlığında yatmaktadır; zira Yahudi varlığı, hapishane ve kanunların dışında Filistin halkına karşı infaz ve soykırım uygulamaktan hiç vazgeçmemiştir; hatta yasadışı infazlar onun tercih ettiği bir yasadır ki kaç tane esir, yakalandığı anda soğukkanlılıkla öldürülmüştür.
Bundan önceki sorun ise Filistin’in, halkının, İsra'sının ve esirlerinin ilgi alanının dışında kalmasıdır; zira onlar, sanki kendi ümmetlerinin kucağında olmalarına rağmen yetimler gibidirler. Bu ise Müslümanların kendilerini gözetecek bir devletin olmadığı andaki tipik bir örnektir; zira sınırlar Müslümanları ilgi alanının dışında bırakmış ve onların arasında, “Yemin ederim ki, bir Müslüman bana Romalıların sahip olduğu her şeyden daha sevimlidir” diyerek İslam'ın öğrettiği gibi bir Müslümandan daha değerli hiçbir şeyin olmadığını düşünen Ömer Radıyallahu Anh gibi bir Müminlerin Emiri yoktur.
Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Abdurrahman El-Ledavi