El-Raye Gazetesi Sayı 592 Öne Çıkanlar
- Kategori Video
- |
El-Raye Gazetesi Sayı 592 Öne Çıkanlar
Daha fazla bilgi için TIKLAYINIZ
Çarşamba, 7 Şevval 1447 H. | 25 Mart 2026 M.
El-Raye Gazetesi Sayı 592 Öne Çıkanlar
Daha fazla bilgi için TIKLAYINIZ
Çarşamba, 7 Şevval 1447 H. | 25 Mart 2026 M.
Hizb-ut Tahrir Merkez Medya Ofisi ve Tüm Çalışanlarından Taziye Mesajı

وَبَشِّرِ الصَّابِرِينَ الَّذِينَ إِذَا أَصَابَتْهُم مُّصِيبَةٌ قَالُواْ إِنَّا لِلّهِ وَإِنَّـا إِلَيْهِ رَاجِعونَ
“Sabredenleri müjdele! Onlar ki kendilerine bir musibet isabet ettiğinde: ‘Şüphesiz biz Allah’a aidiz ve şüphesiz O’na döneceğiz’ derler.” (Bakara 155-156)
Değerli kız kardeşimiz Gamze Gürsoy / Zehra Malik’in (Merkezi Medya Ofisi Kadın Kolları üyesi) vefat haberini bugün, 09 Şevval 1447 Hicri – 27 Mart 2026 Cuma sabahı üzüntüyle aldık. Yüce Allah’tan kendisine geniş rahmeti ve mağfiretiyle muamele etmesini, onu rahmeti ve bağışlamasıyla kuşatmasını, makamını peygamberler, sahabeler, şehitler ve salihlerle birlikte kılmasını diliyoruz. Ayrıca Allah’tan ailesine ve sevenlerine sabır ve teselli vermesini, ecirlerini eksiltmemesini niyaz ediyoruz. Âmin.
O, hayatını Allah’ın dininin yeryüzünde hâkim kılınması için çalışmaya adamış ve sözleri ile davaya olan bağlılığıyla birçok kişiye ilham kaynağı olmuştur. Hayatında karşılaştığı pek çok zorluk ve sıkıntıya rağmen bu davada asla zayıflık göstermemiştir. Allah’tan kendisine cennette en yüksek dereceleri vermesini diliyoruz. Âmin.
إنا لله وإنا إليه راجعون
Şüphesiz biz Allah’a aidiz ve O’na döneceğiz.
Hizb-ut Tahrir Merkez Medya Ofisi
Cuma, 09 Şevval 1447 Hicri / 27 Mart 2026 Miladi
Hizb-ut Tahrir Türkiye Vilayeti, Sömürgeci kâfir ABD ve işgalci Yahudi Varlığı “İsrail”in İran’a yönelik başlattığı savaş ve Filistin’e yönelik devam eden saldırıları karşısında, meselenin hakikatinin anlaşılması ve gerekli tavrın ortaya konulması için 10 Maddeden oluşan basın açıklamasını kamuoyu ile paylaştı:
بسم الله الرحمن الرحيم
Küfür Tek Millet, Müslümanlar Tek Ümmettir!
1- Sömürgeci kâfir ABD, beslemesi olan işgalci Yahudi varlığı “İsrail” ile birlikte, 28 Şubat’ta İran’a saldırdığında savaşın birkaç gün içinde biteceğini düşündü. Çünkü Ali Hamaney başta olmak üzere İran’ın üst düzey lider ve komutanları öldürüldüğünde rejimin teslim olacağını, ülkedeki muhalif kesimin harekete geçmesiyle bu işin Venezüella’da olduğu gibi çok kısa sürede biteceğini planladı. Ancak süreç, ABD’nin planladığı gibi olmadı. İran, ABD yörüngesinde hareket ederek “kendi ulusal çıkarlarını” gözetmesinin bedeliyle karşılaştı. Kısa vadede kazanç gibi gözükse de uzun vadede bu işbirliğinin kendisine sadece yıkım getireceği gerçeğiyle yüzleşti. Zira Trump’ın başında olduğu sömürgeci kâfir ABD, ulusal çıkarlar çerçevesinde şekillenen bölgesel işbirliği ile yetinmeyip artık müttefiklerinden şartsız ve koşulsuz tam teslimiyet istemektedir.
ABD ile bölgesel işbirliğini bugüne kadar seve seve yerine getiren İran, tam teslimiyete karşı kısmî bir direnç göstermiş ve rejimin içinden çatlak sesler çıkmıştır. İran’ın körfez ülkelerindeki Amerikan üslerini, Tel Aviv başta olmak üzere Yahudi Varlığının stratejik yerlerini vurması, Hürmüz boğazını kapatması ve bölgedeki Amerikan gemilerine saldırıp uçaklarını düşürmesi, bunun göstergesidir. Bu durum, ABD’nin planının allak bullak olmasına, Trump’ın bocalamasına ve peş peşe birbiriyle çelişen açıklamalar yapmasına sebep olmuştur.
Bir aya yakındır devam eden, çocukların ve sivillerin katledildiği bu barbarca saldırıların amacı; uydu devlet olan İran’ı ulusal çıkarlarından vazgeçirip Amerikan çıkarlarına tam teslim olmuş tabi bir devlet yapmaktır. Bugün bölgede devam eden savaşın arka planında yatan hakikat tam olarak budur.
2- ABD bu savaşta, uçak ve mayın tarama gemileri dâhil olmak üzere deniz filosunun üçte birini bölgeye sevk etmesine, dünyanın en gelişmiş 160’tan fazla savaş uçağı ile İran’a saldırmasına rağmen sonuç alamamıştır. Ortadoğu ve Körfez ülkelerinde 20’den fazla askerî üssü bulunmasına, İngiltere ve Fransa’nın askerî üslerini kullanmasına ve işgalci “İsrail”in tüm askerî gücünü seferber etmesine rağmen bu savaşı kazanamamıştır. Bu savaş, hem Yahudi varlığı işgalci “İsrail” hem de sömürgeci kâfir ABD’nin yenilmez olmadığını göstermiştir. Zira onların gücünün asıl kaynağı İslam beldelerindeki yöneticilerin teslimiyetidir.
İslam beldelerindeki yöneticiler, Batılı devletlere tâbi ya da onların yörüngesinde uydu olmaktan vazgeçip sadece İslam’ın ve Müslümanların izzeti için sağlam bir duruş ortaya koysalar, çok kısa bir süre içinde bu sömürgeci düzen yıkılıp gidecek ve insanlık, vahşi kapitalist devletlerin kıskacından kurtulacaktır. Ne yazık ki, bu yöneticiler, sömürgeci kâfirlerle iş tutmanın, planlarına ortak olmanın ne denli tehlikeli olduğunu, bunun dünyada zilleti, ahirette elim verici bir azabı getireceğini bir türlü anlamamışlardır. Oysaki Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: الَّذِينَ يَتَّخِذُونَ الْكَافِرِينَ أَوْلِيَاءَ مِن دُونِ الْمُؤْمِنِينَ أَيَبْتَغُونَ عِندَهُمُ الْعِزَّةَ فَإِنَّ الْعِزَّةَ للهِ جَمِيعاً
“Müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinenler, onların yanında izzet mi arıyorlar? Bilsinler ki bütün izzet yalnızca Allah’a aittir.” [Nisa 139]
ABD'nin daimî dost ve müttefikleri yoktur, çıkarları vardır. Çıkarlar değişirse bugün dost bildiğini yarın bir paçavra gibi çöpe atmaktan çekinmeyecektir. Amerika’nın tek dostu kendisidir, tek düşüncesi küresel çıkarlarıdır. İslam beldelerinin yöneticileri bu hakikatten ders çıkartması gerekirken ne yazık ki yöneticilerin çok azı bu hakikatin farkındadır.
Türkiye kamuoyu, yöneticiler ve İslam ümmetinin ileri gelenlerinin farkına varması gereken bir başka hakikat şudur: ABD, küresel liderliğinin çöküş sürecindedir, giderek güç kaybetmekte ve hegemonyası her geçen gün sarsılmaktadır. Bundan dolayı askerî müdahale kapasitesini kaybetmiştir. Artık vekâlet savaşları, füze saldırıları, suikastler, toplumsal kargaşalar, halkları terörize etmek ve yöneticileri korkutmak yoluyla kendisini güçlü ve muktedir göstermeye çalışmaktadır.
ABD efsanesi çökmüştür. Dünya jandarmalığı metaforu iflas etmiştir. Müslümanların başındaki yöneticiler, maalesef bu gerçekleri görememekte, bu çöküşü doğru bir şekilde analiz edememektedir. Bundan dolayı Müslümanlara karşı savaşta ümmetin imkânlarını, halen kâfirlere seferber etmektedirler. ABD ve Yahudi varlığının saldırı ve katliamları hakkında tek kelime etmeyen bu yöneticiler, İran’ı suçlu ilan edip kınamaktadırlar. Kâfirlerin ölü ve yaralılarına üzülüp Gazze, Lübnan ve İran’daki masum çocukların katledilmesini görmezden gelmektedirler. Bu sebeple sömürgeci kâfirlerin en büyük güvencesi, işte bu işbirlikçi yöneticiler ve teslimiyetçi politikalarıdır. Lakin tarih, işleri bitince efendileri tarafından çöpe atılan yöneticilerle doludur. Tarihteki olaylardan ders alsalardı, ABD ve diğer Batılı devletlerin kendilerine zerre kadar değer vermeyeceğini anlarlardı. ABD’nin kendi çıkarlarından başka vefa ya da sadakat gibi hiçbir ahlâkî değeri dikkate almadığını bilirlerdi.
3- Başta Körfez ülkeleri olmak üzere İslam beldelerindeki ABD ve NATO üsleri, İslam topraklarına yönelik sömürgeci saldırıların lojistik destek merkezleridir. ABD, bizim topraklarımızdaki üslerden yine bizim topraklarımızı vurmaktadır. İslâm topraklarındaki yabancı askerî üsler, sömürgeci Batı’nın bölgedeki en büyük operasyon merkezleridir.
Bu üsleri kâfirlerin kullanımına açmak; Müslümanların kanının dökülmesine lojistik destek sağlamak ve İslâm beldelerini kâfirlerin hedefi haline getirmektir. İslâm topraklarında kâfirler için bir askerî üs tesis etmek, o bölgenin otoritesini ve anahtarını onlara teslim etmek demektir ki bu büyük bir cürümdür. Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:
[وَلَنْ يَجْعَلَ اللَّهُ لِلْكَافِرِينَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ سَبِيلًا] “Allah, kâfirlere müminlerin aleyhine asla bir yol (yetki, otorite) vermez.” [Nisa Suresi 141] Bir İslâm beldesini bombalamak için kalkan uçağa yakıt vermek, istihbarat paylaşmak veya o uçağın pistini korumak, üs imkânı vermek “düşmanlık üzerine yardımlaşmaktır.” ki bu, kati olarak yasaklanmıştır:
[وَلَا تَعَاوَنُوا عَلَى الْإِثْمِ وَالْعُدْوَانِ] “Günah ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayın...” [Maide Suresi 2]
İslam topraklarındaki bu üslerin varlığı asla kabul edilemez. İster ABD ister NATO üssü olsun, beldelerimizde düşmanın ayaklarını sabitleştiren, topraklarımızda cirit atmalarına sebep olan ve gerçekleştirdikleri saldırılara destek veren bu üslerin derhal kapatılması, tüm faaliyetlerinin sonlandırılması ve üslerde bulunan yabancı askerî birliklerin topraklarımızdan kovulması şer’i ve siyasi bir zorunluluktur.
4- ABD, İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurduğu devletlerarası düzeni bugün ayaklar altına almış, uluslararası hukuku alenen çiğnemiş, uluslararası kurumların itibarını yerle bir etmiştir. Trump, Amerika’nın dostlarını, müttefiklerini ve kukla rejimleri aşağılamak, haraca bağlamak, tehdit etmek ve korkutmaktan geri durmamıştır. Uluslararası kurumlar bu süreçte işlevsizliğini bir kez daha ortaya koymuştur. Hakeza Bosna, Afganistan, Irak, Suriye, Yemen, Sudan ve birçok beldede yaşanan insanlık dışı katliam karşısında somut adım atmayan ve bir türlü harekete geçmeyen bu kurumlar, Yahudi varlığının yıllarca süren işgal ve soykırımları karşısında da harekete geçmemişlerdir. ABD’nin Venezüella ve İran’da yaptıklarına sessiz kalınması, “uluslararası hukuk” denilen sistemin sadece sömürgeci kâfirlerin çıkarlarını koruyan bir düzen olduğunu ve hiçbir işe yaramadığını açıkça gözler önüne serilmiştir.
Bu hakikat ortada iken İslam beldeleri yöneticilerinin hâlâ çözümü BM gibi kurumlarda aramaları ve uluslararası hukuk naraları atmaları en hafif tabirle siyasi ihanet ve basiretsizliktir. Çözümü, bu sorunların gerçek müsebbibi olan sömürgecilerin masasında ve onların kurumlarında aramak basiretsizlik ve büyük bir aymazlıktır. Bu basiretsizlik ve aymazlıktan kurtulmadan İslam beldelerindeki sorunların çözülmesi mümkün değildir.
5- Ne yazık ki dünya, bugün Siyonist çete ve Epstein rejiminin oyuncağı olmuş vaziyettedir. Hiçbir hukuk ve ahit tanımayan bu çetenin; kan, gözyaşı, işgal ve katliam dışında dünyaya sunabileceği bir çözüm ve değer yoktur. Bunlar, masumları katletmek ve sınır gözetmeksizin onlara saldırmaktan geri durmazlar. Yıllardır Gazze’de bebekleri katleden bu çete, İran’da ilk olarak okuldaki yüzlerce kız çocuğunu hedef almıştır. Onlardan hukuka riayet etmelerini, anlaşmalara bağlı kalmalarını beklemek, masumların ve sivillerin güvenliğini gözetmelerini ummak, siyasi gaflettir.
Gazze’de yaşanan soykırım ve katliamlardan sonra Epstein rejiminin başındaki Trump’un barış masasına oturup “barış elçisi” olarak kendisine övgüler düzen liderler, şimdi de İran’da batağa saplanmış Trump’ın çağrısıyla güya diplomasi atağına geçmişler ve İran’ı kınama yarışına girmişlerdir. Bu durum, mevcut liderlerin koltuklarını korumaktan başka hiçbir hünerlerinin olmadığını da ortaya koymaktadır. Oysaki yapmaları gereken, bu Siyonist çete ve Epstein terör rejiminden insanlığı ve gelecek nesilleri kurtarmak için atılması gereken tüm askerî, siyasi ve ekonomik adımları hızlıca atmaları ve Batı’nın zaten çökmüş olan insanlık dışı düzenini ortadan kaldırmak için harekete geçmeleridir.
6- Tüm Müslümanların şunu net olarak bilmesi gerekir ki İran; Raşid Halife Hazreti Ömer döneminde fethedildiği günden bu yana İslam toprağıdır. Müslümanlar tarafından fethedilen ve üzerinde İslâm hükümlerinin uygulandığı her karış toprak, kıyamete kadar İslâm’ın ve Müslümanların mülküdür ve öyle kalacaktır. Bu hüküm, yönetimlerin cürümlerinden, halkın mezhebinden veya bugün üzerinde ne ile hükmedildiğinden bağımsızdır. Zira bu topraklar, şahısların veya ulus devletlerin değil, bizzat “ümmetin” mülküdür.
Müslümanların toprakları, parçalanamaz bir bütündür. Sömürgeci kâfirlerin çizdiği suni sınırlar, Müslümanların birbirine olan yardım yükümlülüğünü ortadan kaldırmaz. İran, Suriye, Irak veya Filistin’e yöneltilen Haçlı-Siyonist saldırısı, bizzat İslâm’ın varlığına ve ümmetin izzetine yöneltilmiş saldırıdır. İran devletinin geçmişteki cürümleri, kâfirlerin bugünkü saldırılarını meşru ve haklı hale getirmez. Her ne olursa olsun hiçbir Müslüman, kâfirlerin bu saldırısını alkışlayamaz.
Bundan dolayı İran’a yönelik saldırı, Müslümanlara ait bir toprağa saldırı olarak görülmelidir. “Mezhep” bahanesiyle bu saldırılara sessiz kalmak asla doğru değildir. Kâfir bir ittifakın, Müslüman bir coğrafyayı çiğnemesine asla rıza gösterilemez. Unutulmamalıdır ki yeryüzünün her tarafında sömürgeci kâfirler ile yürütülen mücadele İslam-küfür mücadelesidir. Küfür tek millet, Müslümanlar ise tek ümmettir.
İran rejiminin geçmişte işlemiş olduğu cürümler, bölgesel nüfuz ve ABD çıkarları doğrultusunda attığı adımlar, Suriye’de bizzat gerçekleştirdiği katliamlar, Baas rejimi ve Rusya’nın katliamlarına verdiği destek, Müslümanlar için unutulacak ve üzerine beyaz sayfa açılacak cürümler değildir. Ancak tüm bunlar, kâfir ABD ve beslemesi Yahudi varlığının saldırıları karşısında sessiz ya da tarafsız kalmanın bir gerekçesi olamaz. Zira sömürgeci ve işgalci kâfirlere karşı İran’ın yanında olmak, bir İslam toprağını desteklemek ve Müslümanların yanında olmak demektir. Yoksa rejimin yanında olmak ve bu rejimin geçmiş cürümlerini temize çıkarmak demek değildir.
Bundan dolayı Müslümanların, bu süreç karşısında sessiz ve tarafsız kalmaları doğru değildir. Müslümanlar, ABD ve işgalci varlığın oluşturduğu haçlı Siyonist ittifakının karşısında, bir İslam toprağı olan İran ve Müslüman halkın yanında olduklarını ortaya koymaları gerekmektedir.
7- İran’a yönelik saldırıların başladığı günden beri Şii-Sünni meselesinin tartışmaya açılması ve konuşulması çok yersizdir, bölünme ve ayrılığı körükleyecek bir basiretsizliktir. Her ne kadar bu tartışmalar, yüzyıllar öncesindeki akidevi, fıkhi ve siyasi tartışmalara dayansa da son asırda, özellikle sömürgeci kâfirler ve onların işbirlikçileri tarafından körüklenmekte, ümmetin birliğini ve vahdetini hedef alan büyük bir fitne ateşi olarak alevlendirilmektedir.
Zira bu tartışmalar, ümmetin iç meselesi olan akaidî, fıkhi ve fikrî tartışmalar olmaktan çoktan çıkmış, ümmetin birliğini dağıtan, kafirlere karşı bir araya gelmesini engelleyen, ümmet içinde iç savaş ve çatışmaları körükleyen ve kafirlerin elinde her daim bir argüman olarak kullanılan ayrılık ve fitne unsuruna dönüşmüştür. Hatta bu argüman, sömürgeci kafirlerin böl-parçala-yönet stratejisi için kullandıkları en büyük kozlardandır.
Kâfirler, İslami beldelere saldırırken Şii-Sünni ayrımı yapmamakta, bizzat İslam ve Müslümanları hedef almaktadır. ABD Savaş Bakanı Pete Hegseth “Ne Şii ne Sünni, düşmanımız İslam’dır” diyerek bunu göstermiştir. Yine işgalci varlık, “İsrail”in Başbakanı Netanyahu ise “İran sonrası yönümüzü Sünni dünyaya çevireceğiz ve ekseni genişleterek İslam ile mücadele edeceğiz.” diyerek topyekûn İslam’a karşı bir savaş yürüttüklerini açıklamıştır.
Dolayısıyla böyle zamanlarda mezhep kavgalarını gündeme getirmek, kâfirlerin ve işbirlikçilerin ekmeğine yağ sürmekten başka bir işe yaramaz. Bugün konuşulması gereken asıl şey, ümmetin birliğinin nasıl sağlanacağı, Kitap ve Sünnet’in buyruklarına sımsıkı sarılarak sömürgeci kâfirlere karşı nasıl tek vücut olunacağıdır.
8- Müslümanların bölünmüşlüğü ve parçalanmışlığının neye sebep olduğunu 2 yıl boyunca Gazze’de yaşanan savaşta gördük. Sömürgeci İngilizler tarafından Filistin topraklarına bir hançer gibi saplanan Yahudi varlığı, Müslümanların halinin ibret vesikasıdır. Amerika, bu habis varlığı, koşulsuz ve sınırsız bir şekilde desteklemekten geri durmamıştır.
Tarih boyunca Müslümanlar arasındaki bağlar her ne zaman kopmuşsa bu mukaddes topraklar, kâfirlerin işgaline maruz kalmıştır. İşte yine bir kopuş süreci yaşıyoruz ve yine bu mukaddes belde işgal altında. Müslümanların başındaki yöneticilerin acizliği karşısında Yahudi varlığının cürümleri, Filistin topraklarıyla sınırlı kalmadı; Suriye’nin bir kısmını işgal etti, Lübnan’ı darmadağın etti, Irak ve Yemen’i bombaladı. Tüm bu pervasızlığına rağmen; barışa davet edildi, normalleşme rüzgârları estirildi, bölge ülkeleri ilişkileri yeniden başlatmak, daha fazla ticaret yapmak ve diplomatik kanalları açmak için adeta birbirleriyle yarıştı.
İşte bu işgalci varlık, Ramazan ayında ve sonrasında Mescid-i Aksa’nın kapılarına kilit vurdu. 839 yıl sonra ilk defa Müslümanlar, Mescid-i Aksa’da bayram namazı kılamadı. İbadetten mahrum bırakıldı. Bu girişim, Mescid-i Aksa’yı ele geçirmek ve Yahudileştirmek amacıyla yıllardır süregelen sistematik saldırganlığın çok tehlikeli bir safhasıdır. İşgalci varlık, döktüğü kanların hesabını soran olmadığı için daha da saldırganlaşmış; karşısında onu durduracak kimse bulunmadığı için iyice azgınlaşmıştır. Müslüman beldelerindeki yöneticilerin acziyetini ve ihanetini gördükçe cesareti artmıştır.
Bugün sorulması gereken soru şudur: Dünya düzenini, istikrarını, güvenliğini ve itibarını ayaklar altına alan, dilediği gibi işgaller ve katliamlar gerçekleştiren, dünya ülkelerine korku salıp haydutluk yapan, tepkilere ve protestolara kulak tıkayıp dilediği gibi davranmaya devam eden bu soykırımcı, haydut Siyonist çeteye kim “dur” diyecek?
9- İslam ümmetinin bugün çözüm bekleyen en büyük sorunu, ayrılık ve parçalanmışlıktır. Sorun, toprakların arasına suni sınırlar çizilerek ulus devletlere bölünmesi, milliyetçilik ve vatancılık duyguları köpürtülerek tek ümmet olma şuurunun kaybolmasıdır. Sorun, birlik ve vahdetin yerini düşmanlık ve ayrılığın, İslami hükümlerin yerini “ulusal çıkarlar” denilen yalanların almasıdır. Bazı beldelerde laik rejimlerin, bazı beldelerde krallık ve diktatörlüklerin, bazı beldelerde ise manda yönetimlerin Müslüman haklar üzerinde egemen olması sorunudur.
Hilâfet’in yıkılması ile ortaya çıkan parçalanmışlık, bugün hem işgalci Yahudi varlığı karşısında hem de küstah ABD saldırıları karşısında İslam ümmetinin elini kolunu bağlamıştır. Oysaki kâğıttan kaplan olan bu varlıklara karşı Müslümanlar, yeterli güç ve birikime sahiptirler. İslâm ümmetinin donanımlı orduları, yeterli silahları, şehadet ve cihat arzusu ile yanıp tutuşan milyonlarca genci vardır. Askerî güç ve donanım olarak hiçbir eksiği bulunmamaktadır. Tek sorun, bu devasa gücü bir araya getirecek, suni sınırlara itibar etmeyecek, tek bir ümmet olarak bu orduları harekete geçirebilecek liderliğin olmamasıdır. Mevcut ulus devlet yönetimlerinin böyle bir vizyondan uzak oldukları ortadadır.
Bundan dolayı bugün başta İslami camialar olmak üzere tüm Müslümanların, bu birliği ve siyasi iradeyi sağlamanın yolu ve metodu üzerinde konuşmaları, tartışmaları ve kamuoyunu bu minvalde doldurmaları son derece elzemdir. Aynı zamanda sömürgeci kâfirler ile işbirliği yapan, ümmetin vahdetini engelleyen ulus devletlerin yöneticilerini muhasebe etmeleri de zaruridir. Bu sorumluluk hassaten âlim, kanaat önderi, siyasetçi ve İslami camiaların omuzlarındadır.
10- ABD’nin çöküş sürecine girmesiyle birlikte İslam coğrafyası üzerinde şahit olduğumuz işgal, katliam ve saldırıların, keza Yahudi varlığının on yıllardır sürdürdüğü soykırım ve cürümlerinin son bulması, kapitalist sömürgecilik sisteminin köklerinin İslam coğrafyasından kazınması gerektiği konusunda hiçbir Müslüman ihtilaf etmemektedir. Farklı görüş ve mezheplerine rağmen tüm Müslümanlar, ümmetin vahdeti konusunda görüş birliği içindedir. Fakat bunun nasıl olacağı konusunda bir belirsizlik ve kafa karışıklığı söz konusudur. Açıktır ki ulus-devletler, işbirlikçi liderler, milliyetçilik düşüncesi ve mezhepçilik fitnesi, bu ümmetin başına beladır ve vahdetinin önünde engeldir. Oysa bu ümmet, Rabbimizin beyan ettiği gibi, insanlar için çıkartılmış en hayırlı ümmettir.
İşte İslam ümmetini yeniden bir araya getirecek şey, tüm Müslümanların liderliği ve İslam’ın yönetim sistemi olan Raşidi Hilafet Devleti’nin kurulmasıdır. Raşidi Hilafet; Müslümanların yitirdiği izzeti onlara geri verecek, bölünmüş, parçalanmış İslâm ümmetinin vahdetini sağlayacak ve yeniden Müslümanları tek bir çatı altında toplayacak devlettir. Bu devlet; Müslümanların kanlarına, canlarına ve ırzlarına değer verecek, tüm mazlumların yardım çığlıklarına icabet edecektir. Geçmişte Kayser ve Kisra’nın kibrini yerle bir ettiği gibi, bugün de küstah Trump ve Netanyahu gibi kâfirlerin kibrini yok edecektir. Râşidî Hilâfet aynı zamanda Allah’ın vaat ettiği ve Rasulü’nün müjdelediği İslam’ın yegâne yönetim biçimidir. Raşidi Hilafet bir tercih değil; hem aklen hem siyaseten hem de şer’an bir zorunluluktur.
Allah Subhanehu ve Teâla şöyle buyurmuştur: وَعَدَ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مِنْكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُمْ فِي الْاَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْۖ وَلَيُمَكِّنَنَّ لَهُمْ د۪ينَهُمُ الَّذِي ارْتَضٰى لَهُمْ وَلَيُبَدِّلَنَّهُمْ مِنْ بَعْدِ خَوْفِهِمْ اَمْنًاۜ
“Allah, içinizden iman edenlere ve salih amellerde bulunanlara vadetmiştir: Hiç şüphesiz onlardan öncekileri nasıl halifeler kıldıysa onları da yeryüzünde halifeler kılacak, kendileri için razı olduğu dinlerini kendilerine yerleşik kılıp sağlamlaştıracak ve onları korkularından sonra güvenliğe çevirecektir.” [Nur Suresi 55]
Perşembe, 26 Mart 2026 M. - 08 Şevval 1447 H.

İlgili Bağlantılar:
Haber - Yorum
Amerika ve Yahudi Varlığının İran’a Yönelik Savaşından Çıkarılması Gereken Dersler
Haber:
Amerika ve Yahudi varlığının İran’a yönelik savaşı.
Yorum:
İslam ümmetinin, Amerika ve Yahudi varlığının İran’a yönelik savaşından çıkarması gereken dersler vardır ki bunlardan en önemlileri şunlardır:
1- İslam ümmetinin, Amerika ve Batı'nın can damarı olan petrolün İslam beldelerinde bulunduğunu ve petrolün, başta Amerika olmak üzere Batı’ya gitmesinin engellenmesi halinde sömürgeci ülkelerin ekonomilerinin felç olacağını idrak etmesi.
2- İslam ümmetinin, geçtiğimiz Şubat ayının sonlarında Amerika ve Yahudi varlığının İran'a yönelik saldırının başlamasından bu yana Avrupalı liderlerin ABD'nin baskılarına rağmen savaşa katılmayı reddetmelerinin, kafir ülkeler arasındaki ittifakların ideolojik bir temele değil, aksine çıkarlar üzerine kurulu olduğunu ve çıkar söz konusu olduğunda parçalanmalarının an meselesi olduğunu fark etmesi.
3- İslam ümmetinin, Amerika ve Yahudi varlığının İran'a yönelik savaşından İran’ın Hürmüz Boğazını kapatma kararının, ABD’nin askeri gücünün uluslararası düzeni korumadaki etkinliğini dizginlemesinin, İslam ümmeti için stratejik bir koz olduğunun bilincinde olması. Dahası ümmetin, sadece Hürmüz Boğazının kapatılması bile sömürgeci ülkeleri zora sokuyorsa, İslam ülkelerinde bulunan Çanakkale, Bab el-Mendeb ve İstanbul gibi boğazlardan kafirlerin sevkiyatlarının engellenmesi halinde onların nasıl bir siyasi ve ekonomik çıkmaza girebileceklerini idrak etmesi.
4- İslam ümmetinin, Müslümanlar arasındaki bölünmelerin, Müslümanlara aşağılanma, çöküntü ve geri kalmışlık başka bir şey getirmediğini idrak etmesi gerekir.
5- İslam ümmetinin, gerek Yahudi varlığının Gazze’ye yönelik savaşının gerekse Amerika ve Yahudi varlığının İran’a yönelik savaşının, Müslümanlarda kardeş ve tek bir vücut olma bilincinin çok daha güçlü bir şekilde güçlendirilmesinin zaruretini idrak etmesi gerekir. Zira Peygamberimiz Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in şöyle buyurduğu gibi: مَثَلُ الْمُؤْمِنِينَ فِي تَوَادِّهِمْ وَتَرَاحُمِهِمْ وَتَعَاطُفِهِمْ مَثَلُ الْجَسَدِ إِذَا اشْتَكَى مِنْهُ عُضْوٌ تَدَاعَى لَهُ سَائِرُ الْجَسَدِ بِالسَّهَرِ وَالْحُمَّى “Müminler birbirlerini sevmede, birbirlerine acımada ve birbirlerini korumada bir vücuda benzerler. Vücudun bir uzvu hasta olduğu zaman, diğer uzuvlar da bu sebeple uykusuzluğa ve ateşli hastalığa tutulurlar.” [Müslim rivayet etti] Ve Allahu Teala şöyle buyurmuştur: إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ إِخْوَةٌ “Müminler ancak kardeştirler.” [Hucurat 10]
6- İslam ümmetinin şunu da idrak etmesi gerekir; milliyetçi ve mezhepçi bir liderliğe sahip olan İran gibi ümmetin bedenin tek bir parçası bile Amerika’yı küresel düzeyde bir krize sokuyorsa, peki Hilafet döneminde olduğu gibi tüm Müslüman orduları, ırklarının ve mezheplerinin farklılıklarına bakmaksızın Müslümanları birleştiren Raşid bir imamın liderliği altında seferber edilseydi, Trump'ın hali nice olurdu acaba?
7- ABD Savaş Bakanı Pete Heghseth şöyle diyor: “İster Sünni olsun ister Şia. Bizim düşmanımız İslam'dır.” İslam ümmetinin, bu kafirin sözünü, yöneticilerinin Amerika’yı savaşılması gereken bir düşman olarak görmeleri için bir baskı aracı olarak kullanması gerektiği ümmetin ordularını yöneticileri devirip Amerika’ya cihat ilan etmesi için bir teşvik aracı olarak kullanması gerekir.
8- İslam ümmetinin, bu saldırganlığın sadece İran için değil, Mısır, Suudi Arabistan, Türkiye, Pakistan ve bölgedeki tüm ülkeler, özellikle de gelecekte Amerikan nüfuzunu ve Yahudi varlığını tehdit etme potansiyeline sahip ülkeler için de bir tehdit olduğunu idrak etmesi.
9- Son olarak İslam ümmetinin şunu da idrak etmesi gerekir; bu savaş, Müslümanların, Nübüvvet Minhacı üzere Hilafet Devleti olan devletlerini kurduklarında Amerika'yı yenilgiye uğratabileceklerini ve Yahudi varlığını ortadan kaldırabileceklerini kanıtlamıştır; bu nedenle Müslümanların bu devletin kurulması için çalışanlara yardım etmeleri gerekir.
Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ramazan Ebu Furkan
Haber - Yorum
İslam Dünyasının Yeniden Şekillendirilmesinde Bir Sonraki Aşama Pakistan ve Türkiye'dir!
Haber:
ABD, 2004 yılında Pakistan'ı NATO dışı bir ana müttefik olarak sınıflandırmıştı; ancak Tulsi Gabbard'ın 2026 yılında yayınlanan bir istihbarat raporunda Pakistan'ı gelecekte potansiyel bir füze tehdidi olarak nitelendirmesi üzerine gerginlikler yeniden tırmanmıştı; buna rağmen Pakistan, nükleer kapasiteye sahip olan önemli bir bölgesel müttefik olmaya devam etmektedir.
Yorum:
Tulsi Gabbard'ın Pakistan'ı son zamanlarda “gelişmekte olan bir füze tehdidi” olarak nitelendirmesi, münferit bir açıklama değil, aksine daha geniş bir jeopolitik gidişatın açık bir göstergesidir. Yahudi varlığının Türkiye üzerindeki artan baskısının, bu bağlamda anlaşılması gerekir. Bugün yaşananlar geçici bir olay değil, aksine on yıllardır gelişen, yani mevcut devletleri parçalayıp zayıflatmak yoluyla Müslüman ülkelerinin özelliklerinin yeniden şekillendirmesine yönelik bir eğilimin devamıdır.
İslam beldelerindeki mevcut sınırları ve siyasi sistemleri şekillendiren sömürgeci yapı, farklı bir çağa, yani doğrudan egemenliğin temelini oluşturan bir çağa göre tasarlanmıştır. Bugün bu şekil değişiyor ama hedef hala aynıdır. Strateji basittir: İslam beldelerini daha fazla parçalayıp zayıflatmak, böylece onların gelecekte potansiyellerini geliştirmesine veya bağımsız güçler olarak ortaya çıkmasına imkân vermemektir. Bu ise iç temellere dayalı olarak parçalanan bir devlet olan Irak'ta, dış çıkarların çatışma alanına dönüşen Suriye'de ve bölünen ve hala istikrarsızlığın acısını çeken Sudan'da açıkça görülmektedir. Aynı zamanda İran da, yıllardır sürekli baskılara ve iç istikrarını sarsmaya yönelik açık girişimlere maruz kalmaktadır.
Bu devam eden eğilimin gölgesinde, yeni hedefler ortaya çıkmaya başlamıştır. Zira Pakistan, mevcut eylemlerine binaen değil, aksine potansiyellerine ve gelecekte neye dönüşebileceğine binaen suçlanmaktadır. Bunun en belirgin örneklerinden biri, Başbakan İmran Han'ın görevden alınmasından kısa bir süre sonra, yani Ekim 2022'de Biden'ın yaptığı şu açıklamadır: “Belki de Pakistan, dünyanın en tehlikeli ülkelerinden biridir. Zira hiçbir denetimin olmadığı nükleer silahlara sahiptir.” Böylece Biden, siyasi istikrarsızlık ve merkezi uyum eksikliği bağlamında Pakistan'ın nükleer cephaneliğine yönelik algılanan tehlikesine ışık tutmakta ve bu tehdidin kontrolünü sağlamak için dolaylı olarak ABD etkisinin acil gerekliliğine dikkat çekmektedir. Bundan kısa bir süre sonra, ABD Dışişleri Bakanlığı bunu şu şekilde açıklamıştır: “ABD, Pakistan'ın taahhütlerine ve nükleer varlıklarını güvence altına alma kapasitesine güveniyor. ABD, Pakistan'ın güvenli ve refah içinde olmasını kendi çıkarları açısından her zaman son derece önemli bir konu olarak görmüştür.” Bu da açıkça, özellikle Pakistan’ın Amerika için taşıdığı önemi yansıtmaktadır; zira eğer ülkenin nükleer kapasitesi kontrol altına alınmazsa potansiyel bir tehlikeyi temsil etmektedir; bu ise daha geniş çaplı nükleer yayılma ve istikrarsızlık endişelerinin kök salmış şeklidir.
Türkiye de bağımsız bir yol izleyebilme kapasitesine sahip bir İslam beldesi olması nedeniyle bu çerçeve içinde yer almaktadır. Her iki ülke de şu ana kadar ABD’nin yanında yer almış olsa da ABD, İslam’ın birleştirici bir güç olma potansiyelinin yanı sıra bu ülkelerin askeri güçleri ve stratejik ağırlıkları nedeniyle aynı zamanda onlara şüpheyle bakmaktadır.
Bu gelişmeler, bölgedeki Yahudi varlığının rolünden ayrı düşünülemez. Bir nükleer güç olarak Yahudi varlığının, herhangi bir komşu ülkenin güçlü ve bağımsız bir karşıt güç haline dönüşmemesinin sağlanması konusunda kesin bir çıkarı vardır. Zira parçalanmış ve zayıf İslam ülkeleri, bu hegemonyanın sürdürülmesinin temelini oluşturmaktadır. Bu durum, güçlü ve bağımsız güçlerin yükselişini engellemek amacıyla bölgesel dinamiklerin formüle edildiği ABD’nin stratejik çıkarlarıyla doğrudan örtüşmektedir.
Tüm bunların gözlerimizin önünde ortaya çıktığına tanık oluyoruz. Şu anda en acil soru şudur: Amerika ülkemizi bölmeye ve yapısal olarak zayıflatmaya devam ederken, bizler ellerimizi bağlayıp bekleyecek miyiz, yoksa bu zincirlerden kurtulacak mıyız? İlerlemenin tek yolu, İslam beldelerini İslam’ı ve Müslümanları dost edinen tek bir liderlik altında birleştirmek ve parçalanmayı sürdüren dış güçlere hiçbir taviz vermeden onların kolektif çıkarlarını savunmaktır.
Mevcut siyasi sistem sorununun özünü temsil eden şudur: Hiçbir güç gerçekleştirmeyen ayrı ayrı laik ulus devletlere bölünmesi, dahası bölünmenin ve zayıflığın artırılmasıdır. Zira bu yapı, herhangi bir ortak direnişle karşılaşmadan tek tek ülkelere baskı uygulanmasına imkan tanımaktadır. Bu gerçeklik kabul edilip kırılmadığı sürece, parçalanmışlık sarmalı devam edecektir. Pakistan ve Türkiye ise bir istisna değillerdir; aksine her ikisi de, on yıllardır süren bir sürecin yeni halkalarıdır. Bugün buna seyirci kalan, yarın bir sonraki kurban olacaktır. Sadece bu eğilimi fark edip reddetmek ve İslam ülkelerini tek bir Halifenin liderliği altında birleştirmek için ciddi olarak çalışmak yoluyla, daha fazla parçalanmayı ve yapısal zayıflığı önleyebiliriz.
Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Okay Pala - Hollanda
Haber - Yorum
Zorluklar Onları Şekillendirdi, Şimdi Merhamet Bekliyorlar!
Haber:
Kolombiya Devlet Başkan Gustavo Petro, ABD'de uyuşturucu ticaretiyle bağlantılı olduğu suçlamasıyla soruşturmaya tabi tutuluyor.
Yorum:
Gustavo Petro, ABD makamlarının soruşturmasıyla karşı karşıyadır; zira New York'taki federal savcılar, onun siyasi çevresi ile uyuşturucu kaçakçılığı şebekeleri arasında iddia edilen bağlantılar hakkında bir ön soruşturma başlatmıştır. Bununla birlikte soruşturma hala başlangıç aşamasında olup kendisine henüz resmi bir suçlama yöneltilmemiştir. Raporlara göre soruşturma, Petro’nun veya yakın çevresinin uyuşturucu ticaretiyle bağlantısı olup olmadığına, 2022 başkanlık kampanyasına yasadışı para aktarımı yapılıp yapılmadığına ve aracıların, hapisteki uyuşturucu tacirlerinden, onların ABD'ye teslim edilmemesi gibi vaatler karşılığında rüşvet almaya çalışıp çalışmadıklarına işaret etektedir. Başka bir deyişle bu, gizli dürtülerle yöneltilen suçlama girişimlerinin bir başka durumu gibi görünmektedir.
Bu soruşturma, özellikle uyuşturucu ile mücadele politikası konusundaki anlaşmazlıkların ve kokain üretiminin artmasının gölgesinde, Washington ile Bogota arasında zaten gergin olan ilişkileri daha da derinleştirmektedir. Buna rağmen bunun, suçlamalara yol açıp açmayacağı veya sadece bir dizi zorlayıcı politikayı meşrulaştırmak için kullanılan kanıtlanmamış iddialar olarak kalıp kalmayacağı hâlâ belirsizliğini korumaktadır.
Daha önce Birleşmiş Milletler’de yaptığı bir konuşma sırasında Petro ile Washington arasındaki gerilimler öne çıkmıştı; zira burada Petro, ABD’nin dış politikasını şiddetle eleştirmiş, Donald Trump’a saldırmış ve ABD’yi Gazze’deki soykırım, iklim değişikliği ve küresel eşitsizlik gibi konularda ikiyüzlülükle suçlamıştı. Nitekim Petro’nun açıklamaları, kısa bir süre sonra vizesinin reddedilmesi veya kısıtlanması da dahil olmak üzere hızla diplomatik tepkilerle karşılanmıştı; bu da ABD-Kolombiya ilişkilerindeki gerginliği ve çatışmanın artan şiddetini teyit etmektedir.
Bu önlemler, Batı Yarımküre’deki dış etkilerin sınırlandırılmasını vurgulayan Monroe Doktrini'ne dayanan daha geniş kapsamlı stratejik tutumun bir parçası olarak kabul edilmektedir. Trump döneminde bu doktrin yeniden canlandırılmış ve ekonomik baskı, siyasi izolasyon ve bölgedeki ABD hegemonyasına yönelik yenilenen odaklanma yoluyla Latin Amerika’ya karşı daha kararlı bir yaklaşım benimsenmiştir.
Nitekim Amerika, kendi topraklarına yakın bölgelerde jeopolitik nüfuzunu güçlendirme arzusundadır. Kolombiya’ya yönelik bu sert lehçe, kaynaklar açısından zengin ve stratejik konuma sahip olan ve Washington’un ittifakını güçlendirmek için bir can damarı olarak gördüğü bu bölgedeki ekonomik ve siyasi nüfuzunu korumaya yönelik bir girişim olarak yorumlanabilir; hatta gerekirse, küresel çalkantılar yaşansa bile Latin Amerika’daki sağlam nüfuzunu korumak için daha doğrudan kontrol ve etki biçimlerini dayatması olarak da yorumlanabilir.
Sonuç olarak bu, ABD'nin zayıf devletlere karşı siyasi, ekonomik ve hukuki açıdan süregelen bir güç suistimali olarak görülen durumu yansıtmaktadır; aslında bu durum sadece Latin Amerika ile sınırlı değildir; aksine dünyanın diğer bölgelerine de uzanmakta ve İran’a yönelik haksız saldırı ile Gazze’de süregelen soykırımda da açıkça görülmektedir. Dolayısıyla bu paralel yargılamalar, adalet, egemenlik ve küresel düzen hakkında daha geniş çaplı soruları gündeme getirmektedir; bu da dünyanın daha iyisini hak ettiği fikrini güçlendirmektedir. Yani samimi bir liderliğe, gerçek bir sorgulamaya ve ayrıcalıklı elitlere değil halklara hizmet eden bir düzene duyulan özlemi güçlendirmektedir.
İslam ümmeti, Amerika'nın karşısında durmaya muktedirdir. Eksik olan tek şey, otoritelerini sömürgeci güçlere ipotek eden hain yöneticilerin heder ettiği siyasi iradedir. Şimdi ümmetin ordularının önünde, seleflerinin yaptığı gibi kalkınmak, insanlığa yardım etmek ve İslam'ı yaymak için uygun bir fırsat bulunmaktadır; o halde gelin bu fırsatı kaçırmayın. وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ “Biz seni ancak âlemlere rahmet olsun diye gönderdik.” [Enbiya 107]
Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Heysem İbn Sabit - Amerika
Rakip, Radikalleri Otoriteye İtiyor!
Büyük siyasi çatışmalarda yüzleşme, her zaman askeri ve doğrudan olmaz. Zira çatışan güçler çoğu zaman daha karmaşık yöntemlere başvurur; bu yöntemlerden biri de rakibin, en radikal olan rakiplerini iktidara itmesidir.
Bu strateji basit bir fikre dayanıyor: En radikal olan akım devletin liderliğine geldiğinde, genellikle ülkeyi arka arkaya gelen sarsıntılar ve siyasi izolasyonun yoluna sürükler; bu da ülkenin içten içe yıpranmasını hızlandırır.
Başlangıçta radikal olan akımın yükselişi hareket içinde bir zafer gibi görünür; zira bu akım genellikle sert bir söyleme sahip olup en coşkulu taban ortamlarında popülerdir. Ancak sorun, bu söylem bir yönetim politikasına veya devlet idaresine dönüştüğünde ortaya çıkmaktadır. İşte o zaman siyasi uzlaşma alanı daralmakta ve özellikle proje ve sabit bir ideolojinin yokluğunda kararlar daha dürtüsel bir hâle gelmektedir. Ve işte o zaman devlet, çevresiyle sürekli bir çatışma halinde yaşayan bir varlığa dönüşmektedir. Zamanla baskı ve kısıtlamaların artmasıyla birlikte bu çatışma, katlanılması zor bir siyasi, ekonomik ve güvenlik yüküne dönüşür. O zaman karar verici, önceden farkında olmadan siyasetin dehlizlerine girer; böylece karar, her ikisi de acı olan iki seçenek arasında sıkışıp kalır ve bu dehlizler içinde, ajanlık ve ihanet durumlarını göz ardı ederek arzuladığı şeyin dışına sürüklenir.
Bu nedenle birçok siyasi deneyimde, büyük projelerin başarısızlığının sadece rakiplerin gücü nedeniyle değil, aksine aynı zamanda en radikal akımların liderliğe yükseldiğindeki iç tercihleri nedeniyle de gerçekleştiğini görmekteyiz. İşte o anda -farkında olsun ya da olmasın- radikal olan kişi, savunduğu projenin çöküşünü hızlandıran bir araç haline gelir. Böylece hareketin siyasi tabanını genişletmek yerine onu daraltmakta ve çatışmaları hafifletmek yerine onları daha da artırmaktadır.
Eğer radikal rakibi iktidara itme teorisi siyasi analizde yer alıyorsa, o zaman bölgedeki bazı deneyimler bazen bu gidişatın bir örneği olarak öne sürülmektedir.
Burada ajanlık ya da ihanet suçlamalarından uzak bir şekilde bu analize uygun olabilecek üç durumu arz edeceğim.
Hamas hareketi:
Hamas hareketi, bölgedeki silahlı grupların tarihindeki en karmaşık deneyimlerden biridir. Hareket, Yahudi işgaline karşı Filistin direnişinin bir parçası olarak başlamıştır; zira 1987 yılında, birinci Filistin intifadası sırasında geniş bir halk hareketi bağlamında kurulmuştur. O aşamada söylemi silahlı direnişe ve İslami kimliğe dayalıydı ve Filistin’de geniş bir halk tabanı kazanmayı başarmıştı.
Ancak asıl büyük dönüşüm, 2006 yılında Filistin parlamento seçimlerine katılıp bu seçimleri sürpriz bir şekilde kazanmasının ardından gerçekleşmiştir. Bu başarı onu, Fetih hareketi ile iç siyasi bir çatışmanın içine sürüklemiş ve 2007 yılında Gazze Şeridi'nin kontrolünü ele geçirmesiyle sonuçlanmıştı. İşte o andan itibaren Hamas hareketin doğası kökten değişmiştir; zira bir direniş hareketinden iktidar gücüne dönüşmüştür. Dolayısıyla karşılaştığı zorlukların niteliği de değişmiştir. Böylece artık sadece askeri eyleme odaklanmak yerine, kuşatma altındaki bir ekonomiyi yöneten, insanlara hizmet sunan, iç istikrarı koruyan ve uluslararası baskılarla muamele etmenin sorumluluğunu üstlenen bir duruma gelmiştir... Yani son derece zorlu koşullar altında çalışmaya başlamıştır.
Burada açık stratejik bir ikilem ortaya çıkmıştır: Direniş hareketi sürekli savaşan bir yapı olarak kalmalı mı? Yoksa istikrar için çalışan bir otoriteye mi dönüşmeli? Bu durumda – dolaylı olarak – bu gerçeklik rakiplerine hizmet etmektedir; zira rakip, kuşatmanın sürdürülmesini meşrulaştırmak, Gazze’nin ekonomik yapısını zayıflatmak ve Filistin davasına yönelik uluslararası desteği azaltmak ve benzerleri için her zaman onun iktidardaki varlığına güvenmiştir...
Temel olarak işgale direnmek için ortaya çıkan hareket, kuşatma altındaki bir bölgeyi yönetir bir hale gelmiş, bu da çeşitli faktörlerin ortaya çıkmasına neden olmuştur ki bu faktörlerden bazıları şunlardır: Gazze içinde güvenlik aygıtlarının şişirilmesi, iç siyasi alanın daralması ve yönetim gereklilikleri ile direniş gereklilikleri arasındaki gerilimin artması. Burada, bir hareket otoriteye dönüştüğünde, kendisini ortaya çıkaran projenin doğasıyla çelişebilecek kararlar almaya başladığını gözlemliyoruz.
Burada soru şudur: Hamas, kendisini iktidara iten stratejisinin kurbanı mı olmuştur?
Bugün karşımızdaki gerçeklik, onun fedakarlıklarını takdir ettiğimizi vurgulamakla birlikte bu soruyu güçlü bir şekilde cevaplamaktadır.
Heyet Tahrir Şam:
Heyet Tahrir Şam, Suriye savaşı yıllarında cihatçı bir ortamda ortaya çıkan bir örgütten, kendisini siyasi ve örgütsel olarak yeniden şekillendirdiği birkaç aşamadan geçen bir varlığa dönüşmüştür. Nitekim zamanla İdlib ilinde en önde gelen askeri bir güç haline gelmiş; bu da onu bölgeyi yönetmek için sivil ve idari kurumlar oluşturmasına yol açmıştır.
Savaşçı bir örgütten yerel bir otoriteye geçiş, siyasi ve etnik açıdan çeşitlilik gösteren bir toplumu yönetmek, bölgesel ve uluslararası baskılarla başa çıkmak ve bölge içindeki diğer silahlı grupları kontrol altında tutmak da dahil olmak üzere karmaşık zorluklar doğurmuştur.
Olayların gelişmesi ve eski rejimin düşmesinin ardından iktidar konumuna intikal etmesiyle birlikte kendisini, ilk söylemiyle çelişen pragmatik kararlar almak zorunda kalır bir halde bulmuştur.
İşte burada temel bir sorun ortaya çıkmaktadır: En radikal olan akım otoriteye dönüştüğünde, ister iç çatışmalar yoluyla olsun isterse toplumu yeni bir otorite altında yeniden düzenleme girişimleri yoluyla olsun, ortaya çıkan devrimci ortamı aşamalı olarak parçalamaya başlamaktadır.
Bugün Suriye’deki durum önümüzde olup bu durum yüreği kanatıyor.
İran'ın durumu:
İran'ın durumuna gelince; 1979'da kurulan rejim, dini, siyasi ve askeri kurumların karmaşık bir karışımı üzerine kurulmuştu. Onlarca yıl boyunca Ali Hamaney, özellikle Devrim Muhafızları ile olan ilişkisinde bu güçler arasındaki denge merkezini temsil etmiştir.
Yönetimin, sadece istisnai koşullarda gerçekleşebilecek bir durumda Müçteba Hamaney’e geçmesiyle birlikte kendimizi, radikal olan birinin iktidara itilme fikri çerçevesinde okunabilecek başka bir durumun karşısında bulmaktayız. Zira Müçteba Hamaney, Devrim Muhafızları'na yakın biri olarak görülmekte olup bu da rejimin yapısı içinde bu akımın etkisini güçlendiren bir durumdur.
Bu dönüşüm, özellikle devam eden gerginliklerin gölgesinde bölgesel ve uluslararası düzeyde daha çatışmacı politikaların benimsenmesine sevk edebilir. Ancak daha derin olan sorun, sadece dış politikayla ilgili değildir, aksine ülkenin karşı karşıya olduğu iç zorluklarla da ilgilidir. Örneğin; ekonomik baskılar, uluslararası yaptırımlar, halkçı gerilimler, muhafazakar, reformcu ve radikal akımlar arasındaki çatışma gibi.
İstikrarını korumak için güvenlik ve askeri güce giderek daha fazla güvenen bir rejim, zamanla kendini daha derin krizlerle karşı karşıya bulabilir; zira rejimi korumayı hedefleyen radikallik, aşama aşama onu yıpratan faktörlerden birine dönüşebilir.
Çoğu çatışmada yenilgi, tek bir dış darbenin sonucu değil, aksine hataların ve seçimlerin biriktiği uzun bir sürecin sonucudur. En radikal akım (ki bu akımın net bir ideolojik projesi yoktur) iktidara geldiğinde, projeyi koruduğunu zannederken gerçekte onu daha çok çatışmacı ve izole edici yollara itiyor olabilir.
Bu yüzden bazen rakibin, bizzat projenizi çökertmesine gerek kalmaz; aksine en radikal akımlarınızın, projeye sonuna kadar liderlik etmeye bırakması yeterlidir.
Eğer onlar, Allah'ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in metoduna tabi olsalar ve şerî hükme bağlı kalsalardı, bugün ödediğimiz bedel çok daha az olurdu. Allah'a hamd olsun ki, Kur'an ve sünnetten istinbat edilmiş bir proje hazırlayan ve İslam'ın yönetimini yeniden tesis etmek ve Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafeti kurmak için Allah'ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in metoduna bağlı kalan Hizb-ut Tahrir gibi bir parti vardır.
Hilebazların hilesine ve tuzak kuranların tuzağına rağmen Allah’ın izniyle zafer gelecektir. Zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur: يُرِيدُونَ أَن يُطْفِئُوا نُورَ اللَّهِ بِأَفْوَاهِهِمْ وَيَأْبَى اللَّهُ إِلَّا أَن يُتِمَّ نُورَهُ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ “Allah’ın nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. Kâfirler istemese de Allah nurunu mutlaka tamamlayacaktır.” [Tevbe 32]
Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Nebil Abdulkerim