Salı, 11 Zilkâde 1447 | 2026/04/28
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Filistin'deki Belediye Seçimleri, İşgalin Meşrulaştırılması ve İşgale Hizmet Eden Otoritenin Islah Edilmesidir

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

Filistin'deki Belediye Seçimleri, İşgalin Meşrulaştırılması ve İşgale Hizmet Eden Otoritenin Islah Edilmesidir

Haber:

Cumartesi günü Batı Şeria'da, otoritenin daha önce çıkardığı seçim yasasına dayalı olarak 25 Nisan'da belirlenen yerel ve belediye meclisi seçimleri yapıldı.

Yorum:

Belki de mübarek toprakların, halkının yaşadığı karanlık ve sert koşullarda en son ihtiyaç duyduğu şey, insanların kendi topraklarındaki varlığını çökertmek için Yahudi varlığının uyguladığı saldırganlığın ve yerleşimcilerinin vahşetinin gölgesindeki bu saçmalık ve sözde seçimler yoluyla gerçeklikten kopuştur; oysa seçimler, özellikle otoritenin kronik mali açık durumunun varlığıyla birlikte insanlara katkı sağlayacak herhangi bir değer ya da umulan bir fayda içermemektedir; zira belediyeler, kaynaklarında, dolayısıyla da hizmetlerinde, insanlardan tahsil ettiklerine ve otoriteden hak ettiklerine bağımlıdırlar; bu da hizmetler konusundaki iddiaların tamamen yalan ve saptırıcı olduğuna işaret etmektedir.

Ancak bu seçimlerdeki tehlike, sadece olağan dışı koşulların gölgesinde seçimlerin değerinin kaybolması, bir faydasının olmaması ve onun saçmalığı değildir; aksine asıl tehlike, seçimlerin gerçekleştirildiği çerçevede yatmaktadır; zira bu seçimler, otoritenin yıpranmış yapısını ıslah etme ve Batı devletlerinin dayattığı “reform ve ehlileştirme” maddelerine ve taleplerine cevap olarak kendini yeniden yapılandırma çabasının gölgesinde, otoritenin yolsuzluğunu örtbas etmek amacıyla yapılmaktadır; çünkü bu seçimler, hiçbir şekilde Filistin halkının koşullarının gerektirdiği bir ihtiyaçtan kaynaklanmamaktadır.

Bu seçimlerdeki en tehlikeli olan şeye gelince; otoritenin kendi yasasına dahil ettiği ve belediye seçimlerine aday olan kişinin “Filistin halkının tek ve meşru temsilcisi olarak Filistin Kurtuluş Örgütü’ne, onun siyasi ve ulusal programına ve ilgili uluslararası meşruiyet kararlarına bağlılık göstermesini” şart koşan o maddedir. Ancak bu şart, adaylara kendi siyasi yönelimlerini dayatarak seçimlerin anlamını kökünden dinamitlediği gibi aynı şekilde bunun hizmet odaklı belediye seçimlerinin niteliğini de dinamitlemektedir. Böylece bunların hizmet kisvesi altında yapılan siyasi seçimler olduğu ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla bu, otoritenin insanları kendi sapkınlığına ortak etmeye ve kendisini düşürdüğü uçuruma onları da düşürmeye çalıştığı bir şarttır. Hatta bu nasıl bir siyasi proje ki; insanlar projenin yıkıcı sonuçlarını, onu yürütenlerin ihanetini ve mübarek toprakların halkını gönüllü ya da zorla sürgün etmek amacıyla Yahudi varlığının uyguladığı baskı projesiyle özdeşleştiğini gördüğü halde, ona bağlı kalınması talep edilmektedir?!

Filistin ve halkının ihtiyacı olan şey, işgalin gölgesinde yapılan, işgalin varlığını meşrulaştıran, hem işgalin hem de kendisini ona hizmet etmeye adamış otoritenin bekasını uzatan seçimler değildir; aksine Filistin ve halkının, onları kurtarmak için ilerleyen kalabalıklar şeklinde Allah'ın yardım ve zaferi gelene kadar davasını suistimal eden ve halkının direnişini zayıflatan yozlaşmış ellerin durdurulmasına ihtiyacı vardır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Abdurrahman El-Leddavi

Devamını oku...

Modern Dünyanın Buhranı

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

Modern Dünyanın Buhranı

Haber:

Türkiye’nin Siverek ilçesinde 19 yaşında bir eski okul öğrencisi pompalı tüfekle okulda rastgele ateş açtı 16 kişi yaralandı, saldırgan olay yerinde intihar etti. Bu olaydan bir gün sonra Kahramanmaraş şehrinde 14 yaşında sekizinci sınıf öğrencisinin gerçekleştirdiği okul saldırısında ise 10 kişi öldü, 12 kişi yaralandı, saldırgan ise ölü olarak ele geçirildi.

 

Yorum:

Son dönemde Şanlıurfa’nın Siverek ilçesinde ve Kahramanmaraş’ta eğitim kurumlarına kadar sirayet eden şiddet olayları, toplumun vicdanında derin yaralar açmıştır. Öğrencilerin ve öğretmenlerin hedef alındığı bu saldırılar, sadece münferit birer asayiş vakası değil, aksine uzun süredir içten içe büyüyen bir *toplumsal yozlaşmanın* ve *sosyal çürümenin* somut birer tezahürüdür. Bu vahim tablo, bizi temel bir soruyla yüzleşmeye zorlamaktadır. İnsanlık neden bu denli bir toplumsal çöküşe sürüklenmektedir.

Sadece Türkiye’de değil, küresel ölçekte gözlemlenen bu sosyal çürüme ve ahlaki erozyonun temelinde, hayatın merkezinden İslami değerlerin ve Allah korkusunun çıkarılarak yerine tamamen maddeci bir anlayışın ikame edilmesi yatmaktadır. Laiklik temelli kapitalist sistem, insanı sadece para, menfaat, güç, zevk sarmalına hapsettiğinde sosyal çürüme dediğimiz değerlerin tükenmesi ile karşılaşırız. Değerleri tükenen insan için artık doğru ile yanlışın, iyi ile kötünün önemi yoktur.

İslami değerlerden arındırılmış laik bir eğitim ve hukuk sistemi, suçun sadece cezai müeyyidelerle engellenebileceği, güvenlikçi yaklaşımla suçlu ile mücadele edilebileceği yanılgısına düşmekte, asıl meselenin suç ile mücadele olduğu gözden kaçmaktadır.

Suç ile mücadele inanç ile, doğru fikir ve bakış açısı ile, güzel ahlak ile, toplumsal ilişkileri bozan yasalar yerine bu ilişkileri ıslah eden Allah’ın hükümlerini ikame etmek ile, insanları suç işlemeye iten sebepleri ortadan kaldırmak ile ve suç işlenmeden önce suçu önleyici tedbirler mekanizmalarını hayata geçirmekle olur.

Bir insanı kimsenin görmediği yerde kötülükten alıkoyacak olan şey, kalbindeki *Allah korkusu* ve *sorumluluk bilincidir*. Kur’an-ı Kerim’de buyurulduğu üzere:

وَمَنْ أَعْرَضَ عَنْ ذِكْرِي فَإِنَّ لَهُ مَعِيشَةً ضَنْك

"Kim de benim zikrimden yüz çevirirse, şüphesiz onun sıkıntılı bir hayatı olacaktır..." (Tâhâ 124)

Toplum Allah’ın koyduğu hudutlardan ve zikrinden uzaklaştıkça, modern dünyanın sunduğu özgürlük anlayışının sonucu hiçbir değere ve kurala bağlı kalmadan aşağıların aşağısı bir hayatla karşı karşıya kalmaktadır. Unutulmamalıdır ki insan kurallara bağlı olmak düşüncesiyle kalkınır. Kuralsızlık ilkelliğe yol açar. Alemlerin Rabbi olan Allah kuralsızlık nedeniyle geri kalıp ilkelleşen insanı seçkin bir hayata yükseltmek için İslami kurallar manzumesi olan dinini göndermiştir.

أَرَأَيْتَ مَنِ اتَّخَذَ إِلَهَهُ هَوَاهُ أَفَأَنْتَ تَكُونُ عَلَيْهِ وَكِيلًا أَمْ تَحْسَبُ أَنَّ أَكْثَرَهُمْ يَسْمَعُونَ أَوْ يَعْقِلُونَ إِنْ هُمْ إِلَّا كَالْأَنْعَامِ بَلْ هُمْ أَضَلُّ سَبِيلًا

“Gördün mü o heva ve hevesini ilâh edineni. Artık ona sen mi vekîl olacaksın. Gerçekten sen onların hakkı işitip anladıklarını mı sanıyorsun. Hayır onlar hayvanlar gibidir. Hatta hayvanlardan bile daha sapıktırlar.” (Furkan 43-44)

Toplumsal dokuyu bir arada tutan en güçlü bağ, karşılıklı sevgi, saygı ve "Emr-i bi'l-ma'rûf ve nehy-i ani'l-münker" (iyiliği emretmek, kötülükten sakındırmak) ilkesidir. Ancak bugün seküler yaşam biçiminin etkisiyle bu değerler erozyona uğramış, bireycilik zirve yapmıştır.

Eğitim sisteminde ahlakın ve edebin teknik bilgiden sonra gelmesi, hukukun ise sadece "kanunlara uygunluk" olarak görülüp "doğruluk ve adaletin" önemsiz görülmesi sosyal çürümeyi hızlandırmaktadır. İslami değerlerin hayattan soyutlanması toplumsal çöküntüye ve buhranlara zemin hazırlamaktadır.

Yaşanan bu acı olaylar bir uyarı niteliğindedir. Okullarımızı metal dedektörlerle ya da polisiye tedbirlerle değil, çocukların kalplerini Allah sevgisi ve Allah’a hesap verme bilinciyle doldurarak koruyabiliriz. Şiddetin ve yozlaşmanın panzehiri, modernizmin dayattığı haz odaklı yaşam değil, İslam’ın sunduğu istikamet üzere bir hayattır.

Sonuç olarak, Türkiye’nin ve dünyanın içinden geçtiği bu buhran dönemi, ancak *vahiyle barışık bir toplum yapısı* ve *Allah korkusunu merkeze alan İslam Nizamı* ile aşılabilir. Kurtuluş, yaratılış gayemize uygun bir yaşam sürmekte gizlidir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Remzi Özer

Devamını oku...

Pusula, Aidiyet ve Kimlik: Örnek Olarak İran, Amerika ve Diğerleri Arasında (Birinci Bölüm)

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Pusula, Aidiyet ve Kimlik: Örnek Olarak İran, Amerika ve Diğerleri Arasında

(Birinci Bölüm)

Ali Hamaney’in ve İran liderliğinin üst düzey kadrosunun Amerika ve Yahudi varlığı tarafından hedef alınıp suikasta uğramasından bu yana, içinde yaşadığımız toplumun mahiyeti, yani pusula, kimlik ve aidiyet hakkındaki soru yeniden gündeme gelmiştir. Yani toplumun veya insan kitlelerinin düşünceleri, duyguları ve sistemleri ile bireyle ilgili olanların yanı sıra toplumla ilgili fikirlerin inşasında benimsenmesi gereken metotla ilgili her şey hakkındaki soru. Herhangi bir toplumda meydana gelen olaylar ise; insanlar arasındaki mücadele sünnetinin pratikteki tercümesidir; dolayısıyla iradesini ortaya koyan toplumun bir kesiminin kanaatlerini ifade etmektedir. Bu da başka bir grubun kanaatlerini ifade etmediği anlamına gelmektedir. Bazı durumlarda diğer ülkelerin taşımış olduğu kanaatlerin bir yansıması da olabilir; tabi eğer bu ülkeler, alışılmış sınırlarının dışında olsa bile insanları veya onlardan bir kısmını ikna edebilirlerse. Bu yüzden savaşlar, dış devletlerin herhangi bir toplumdaki birtakım grupları, tamamı olmasa da ideolojisinin bir kısmından taviz vermeye sevk etmek için başvurduğu araçlardan biri de olabilir.

Bu araştırma bizi, her ne kadar kendisinden dallanmış olsa da karmaşık ayrıntılara değil, ihtilafın temellerine ve özüne gitmeye sevk etmektedir. Dolayısıyla kimlik, pusula ve aidiyet hakkındaki araştırma kişiyi, şu temel soruları sormaya sevk etmektedir: Ben kimim ve biz kimiz? Ancak bu araştırma, nerden geldim ve yolun sonunda nereye gidiyorum sorularına cevap verilmediği sürece, yüzeysel olarak kalacaktır. Dolayısıyla kainat, insan ve hayatın öncesi ve sonrasına dair bakış açısındaki ihtilaf, gerek toplum gerekse herhangi bir toplumun sorunlarını çözmek için uygun olan sistem hakkında farklı görüşlere sevk etmektedir. Dünya hayatına, onun öncesi ve sonrası hakkında açık bir cevap vermeden bakmakla yetinmek ise; sadece sahibinin yüzeysel düşünceye sahip olduğunu göstermez, aksine mevcut vakıadan hareket ettiğini gösterir; bu ise mevcut vakıaya çözüm bulmak için değil, aksine ne kadar eğilim gösterip değişirse değişsin ve ne kadar aksini iddia ederse etsin ona uyum sağlamak içindir. Çünkü güzel (hasen) ve çirkin (kabih) olması bakımından herhangi bir vakıa hakkında hüküm vermek, vakıanın dışındaki bir kaynaktan olması gerekir. Zira toplum hayatındaki muayyen bir vakıa, yani var olan insan ilişkileri hakkındaki hüküm, güzel ya da çirkin olarak tanımlanmadıkça, sadece olup bitenleri tanımlamaktan ibaret olur; yani ister yüzeysel ister derinlemesine yani ayrıntılı olsun bizzat vakıayı açıklamaktan ve onu diğer vakıalarla ilişkilendirmekten ibaret olur. Toplum ıstılahını, fikirlerden, duygulardan ve sistemlerden ayırmak mümkün değildir; zira bu üç unsur, şayet toplumdaki bir grup, fikirlerini ve duygularını herkesin muhakeme olduğu sistemlere dönüştürerek diğerlerine egemen olabilirse, fertleri birbirine bağlayan ve onları bir toplum haline getiren unsurlardır. Bu grubun olduğu gibi kalması şart değildir; çünkü her toplumda mücadele sünneti ve fikirleri, duyguları ve sistemleri, yavaş ya da hızlı bir şekilde farklı bir duruma dönüştürülme potansiyeli vardır.

Fikirlerden bahsederken, bunun tüm fikirler anlamına gelmediğini, aksine toplumun oluşmasıyla, yani fertlerin birbirine bağlanmasıyla, yani grupların ve bağların oluşması veya bu ilişkinin sonucunda ortaya çıkan herhangi bir ilişki de dahil olmak üzere insan ilişkileri ve bunların esasını oluşturan temellerle ilgili fikirler olduğunu belirtmek gerekir. Zira genel olarak fikir, vakıa hakkında hüküm vermektir.

Ülkeler arasındaki ilişkiler, bu kaidenin dışında değildir. Zira konu, sadece belirli bir toplumun mahiyetini incelemekle sınırlı değildir; aksine tüm toplumları ve bu savaşlar da dahil olmak üzere toplumlar arasındaki ilişkilerin nasıl ortaya çıktığını da kapsamaktadır. İlişkiler başlangıçta devletler arasında çıkarlar inşa etmek için ortaya çıksa da, ancak devletler arasındaki ihtilaf, sadece çıkar çatışması sonucunda oluşmaz; aksine çıkarın ne olduğu tanımlandığında da oluşur? Peki aklın, başka bir kaynak olmadan, bağımsız bir şekilde çıkara ulaşması mümkün müdür?

Bu da bizi başlangıç noktasına, yani “Ben kimim ve biz kimiz?” sorusuna geri döndürmektedir. Ancak aydın bir bakışın, yani bunun insan, kainat ve hayatın öncesiyle olan ilişkisini idrak etmenin, farazi cevaplarla ilgisi yoktur; aksine aklı kullanarak, yani öncül bilgileri kullanarak ve bunun üzerine ek bilgileri bina ederek kesin olabilecek gerçeklerin idrak edilmesiyle ilgisi vardır; bu da insanın duygularını, herhangi bir yeni bilginin incelenmesi ve onun vakıaya intibak etmesi (veya intibak etmemesi, ondan geri dönülmesi ve ihmal edilmesi) için doğru bir şekilde kullanmasıyla, yani bilgileri birbirine bağlamak için sağlıklı bir beynin varlığıyla mümkündür.

“Ben kimim ya da biz kimiz?” sorusuna, bugün taşımış olduğum seyahat belgelerine (bir bireyin kimliğini, aidiyetini veya yasal ve kişisel statüsünü, şu anda sahip olduğu belgeler ve evraklar (pasaport, oturma izni, vatandaşlık) temelinde belirtmek için kullanılan bir ifadedir) dayanarak cevap vermek, toplumun vakıasına yönelik yüzeysel bir bakıştan öteye geçemez. Zira tek bir toplumda, toplumun gidişatı üzere olan bir grubun ya da tabiri caizse toplumun dışından olan bir grubun egemenliği sonucunda sistemler tek olsa da, genellikle fikirler ve duygular farklılık göstermektedir. Buna egemen sisteme dayalı olarak cevap vermek de aynı şekilde yanlıştır; çünkü egemen sistem, ister bir fikri isterse yöneticilerin şahıslarını temsil etsin değişime açıktır. O halde kimlik, aidiyet ve pusula nasıl değişebilir? Ancak tek bir durumun dışında ki o da; hayatın öncesi ve sonrası hakkındaki cevapları ayırıp ne olursa olsun vakıayla yetinmektir; bu da rüzgarın estiği yöne meyleden menfaatçi ve çıkarcı ideolojiye razı olmak sayılır. İslam'dan önce Arapların üzerinde olduğu şey işte böyleydi; zira gündüzleri ilah yapıyorlar ve geceleri onu yiyorlardı! Bugün ise onları, Epstein’in dünyasında kapitalist ideoloji sahipleri temsil etmektedir; zira kendi ideolojilerinde özgürlüklerin var olduğundan ve bunların İslam ideolojisinde bulunmadığından bahsedip övünüyorlar. Onların sözde özgürlüğü, suç olarak tanımlanmasında hiç kimsenin ihtilaf etmediği insanlığa karşı işledikleri suçların özgürlüğünden başka bir şey değildir. Onların özgürlüğünün, İslam şeriatında bir yeri olmadığından bahsetmeye bile gerek yoktur.

İslam'a gelince; hiçbir zaman özgürlüklere çağrıda bulunan bir ideoloji olduğunu iddia etmemiştir; aksine insanın diğer insanlara ve arzularına olan kulluktan kurtulup sadece yaratıcısına olan kulluğunu kabul ettiği Allah’a kulluk etmektir.

“Dost ve düşman” mefhumlarına gelince; hakikatte bunlar vakıanın dışında olan mefhumlardır ve vakıanın bu tür hükümler vermesi mümkün değildir; çünkü bugünkü siyasi vakıa, yarın insan ilişkilerinde yazılacak bir tarihten ibarettir. Hatta insan yapımı anayasalarda bile, bir tarafı düşman olarak nitelendirildiğinde bu, vakıadan değil, aksine vakıanın dışındaki bir bakış açısından kaynaklanmaktadır. Örneğin Yahudi varlığını düşman ya da dost olarak tanımlanmasının kaynağının vakıa olması mümkün değildir, aksine bunun dışında bir şeydir; yani vakıaya belirli bir zaviyeden bakmaktır. Nitekim Yahudi varlığında yaşayan ve onun ordusuna hizmet eden bir kişi, genellikle bu varlığı dost olarak görürken, Batı Şeria'nın oğlu onu, kökünden söküp atılması gereken bir kanser olarak görmektedir.

Ulusal bağa ve bunun insanlar arasında bağ kurmaya uygun olduğuna inanan kişiler; genellikle dünya hayatının öncesi ve sonrası hakkındaki soruya cevap vermezler; bazen bundan kaçınırlar, hatta bazen bu soruyu “kaçınılması gereken fitneler” kategorisine koyarlar! Çünkü yüzeysel düşünme onları, kanaatleri ya da malumatlarda derinleşmeyi insanlar arasında bir çatışma kapısı olarak görmeye itmiştir; öte yandan onlar, başkalarının öfkesinden veya hoşnutsuzluğundan kaçınmak istemektedirler. Ama aslında toplum, o toplumun veya bireyin inandığı kanaatlerden oluşmakta değil midir? Her kanaat, çatışmaya açık değil midir? Peki neden bu grup, İslami fikir sahiplerine yönelik muhalefetlerini, çatışma ve anlaşmazlığın bir kapısı olarak görmemekte? Neden İslami fikir sahipleri, kendi fikirlerinden taviz vermediler? Nasıl olur da bir kişi ya da bir grup, İslami fikir sahipleri lehine sahip oldukları şeylerden taviz vermeyi kabul etmedikleri halde başkalarını razı etmek için kendi fikrinden taviz verebilir ki?

Öte yandan ulusal birlik fikrini taşıyanların çoğu, bu fikrin, toplumun dahili ilişkilerinin, yani o toplumdaki fertlerin arasındaki ilişkilerin seyri bakımından bünyesinde topluma yönelik hiçbir çözüm taşımadığını fark etmiyor mu; aksine o toplumdaki kanunların kaynağı, ister yaratıcıya ait olması gereken yasama yetkisini kendilerine atfeden belirli ve tanınmış insanlar olsun, isterse bugün millet meclisi olarak adlandıran şeyler veya içtimai nizam, yani erkek ve kadın arasındaki ilişkileri ve nikah ve nesil sonucunda ortaya çıkan bunun dallarını düzenleyen yasalar gibi İslam’a dayanan belirli durumlarda olsun başka kaynaklara dayanmaktadır. Dolayısıyla ister yönetim sisteminin doğası, ister içtimai nizam, isterse ekonomik sistemle ilgili olsun, ulusal birliğin dahili sistemlerin oluşmasında herhangi bir rolü olmamıştır... Hatta millet meclisindeki yasa koyucuların bile ulusal birliğin oluşmasında hiçbir rolü olmamıştır; çünkü yönetim sisteminin doğası toprağa ait olmamıştır. Zira ulusal birliğin karar verdiği şey, kişinin içinde yaşadığı devletin siyasi sınırlarına dokunma veya onları değiştirme temelinde düşmanlık gerçekliğini dikkate almaktan ibarettir; ayrıca buna ırkçılık boyutu da eklenebilir. Bu da sadece ülke dışından gelip siyasi sınırlara saldıran ve dışarından askeri olarak ülkeyi işgal eden kişiyi değil, bazen de devlet sınırlarının dışındaki herkesin “düşman” ya da en azından “bizden olmayan” olarak kabul edilmesi anlamına gelmektedir. Peki bu birliğin sahipleri, Güney Sudan gibi yeni oluşturulmuş ülkeler hakkında ne diyor? Peki Arap Yarımadalı, Suriyeli ya da İranlı bir kişi, gerçekten bir Lübnanlı ya da İranlıya düşman mıdır? Peki bu terimler, sadakat, aidiyet, kimlik ve pusula üzerine inşa edilen gerçek kimlikleri ifade ediyor mu? Örneğin Suriye ya da Lübnan, ayrılsalar da birleşseler de gerçekten bir kimlik, aidiyet ve pusula oluşturabilir mi? Yoksa bu, fikri birleşme ya da ayrılmanın temellerinin incelenmesi gibi başka bir şeye mi bağlıdır? Peki her dört yılda bir farklı bir ülkede yaşamak için taşınan birinin, sırf bu ülkeler arasında gidip geldiği için farklı bir kimliği, aidiyeti ve pusulası olur mu? Peki Yahudi varlığını düşman yapan temeller bunlar mıdır, yoksa başka bir şey mi?

Bu da bizi, bir şekilde ya da başka bir şekilde, dünya hayatının öncesi ve sonrasıyla ilgili ilk soruya geri götürüyor; çünkü ondan şu soru çıkıyor; gerçekten ben, diğerleri dışında belirli bir toprağa mı, yoksa siyasi bir varlığa mı ya da başka bir şeye mi aitim? Sırf belirli düşüncelerin, duyguların ve sistemlerin egemen olduğu bir ülkede doğmuş olmam, oraya ait olduğum anlamına mı gelmektedir? Hayatın öncesi ve sonrası hakkındaki soruyu, cevaplamayı değer kılan şey, onun aidiyet, kimlik ve pusula mefhumlarını ve ondan dallanan velâ ve berâ ya da dost ve düşman mefhumlarını ve bu dünyayla ilgili her şeyi belirleyecek olmasıdır; tabii ki cevabın doğru olması, daha önceki kavramlardan arındırılmış olması ve aklın ulaştığı gerçeklerle yetinilmesi şartıyla.

Tam bir tarafsızlığa sahip olduğumu iddia edemem; ancak bu girişimimle şunu söyleyebilirim; İslam, dünya hayatının öncesi ve sonrasıyla ilgili her şeye, cevaplarını insanın fiilleriyle ilişkilendirmek yoluyla, hem ikna edici hem de bu dünya hayatıyla doğrudan bağlantılı bir şekilde cevap vermiştir. Dolayısıyla çözümler koyduğu gibi İnsan fiillerine çirkinlik, güzellik ve benzeri hükümler koymuş ve böylece insanın kazanılmış bilgilerine başka bir boyut daha eklemiştir.

Allahu Teala şöyle buyurmuştur: يَعْلَمُونَ ظَاهِراً مِّنَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَهُمْ عَنِ الْآخِرَةِ هُمْ غَافِلُونَ * أَوَلَمْ يَتَفَكَّرُوا فِي أَنفُسِهِم ۗ مَّا خَلَقَ اللَّهُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا إِلَّا بِالْحَقِّ وَأَجَلٍ مُّسَمًّى ۗ وَإِنَّ كَثِيراً مِّنَ النَّاسِ بِلِقَاءِ رَبِّهِمْ لَكَافِرُونَ * أَوَلَمْ يَسِيرُوا فِي الْأَرْضِ فَيَنظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ ۚ كَانُوا أَشَدَّ مِنْهُمْ قُوَّةً وَأَثَارُوا الْأَرْضَ وَعَمَرُوهَا أَكْثَرَ مِمَّا عَمَرُوهَا وَجَاءَتْهُمْ رُسُلُهُم بِالْبَيِّنَاتِ ۖ فَمَا كَانَ اللَّهُ لِيَظْلِمَهُمْ وَلَٰكِن كَانُوا أَنفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ “Onlar dünya hayatının ancak dış yönünü bilirler. Ahiret konusunda ise tamamen gaflettedirler. Onlar, Allah’ın gökleri, yeri ve bunlar arasında bulunan her şeyi ancak gerçek bir sebep, derin bir hikmet, şaşmaz bir kanun ve belirli bir ecel ile yarattığını kendi içlerinde hiç düşünmezler mi? Ne var ki, insanların çoğu, öldükten sonra dirilip Rablerine kavuşacaklarını kesinlikle inkâr etmektedir. Yeryüzünde gezip de kendilerinden öncekilerin sonu ne olmuş görmezler mi? Onlar kendilerinden çok daha kudretliydiler; toprağı iyice işlemişler, yeryüzünü bunların imar ettiğinden daha fazla imar etmişlerdi. Onlara da peygamberleri nice açık kanıtlar getirmişti. Şu halde Allah onlara asla zulmetmiş değildir, asıl onlar kendilerine zulmetmişlerdir.” [Rum 7-9]

Dolayısıyla insan, vahiy olmadan, vakıa hakkında herhangi bir hüküm vermekten acizdir; aksine iyi ve kötü konusuna girmeden ve buna bağlı dünyevî ve uhrevî cezayı belirlemeden sadece vakıada olup biteni açıklayabilir. Eğer bu mesele insana bırakılmış olsaydı, insanlar anlaşmazlığa düşer, birbirleriyle savaşır ve mesele üzerinde anlaşamazlardı; zira meselenin ayrıntılarını yalnızca insanın belirlemesi için sabit bir temel yoktur. İşte onların dünyadaki durumları budur; yani yasamanın Allah'a ait olması, ya da insanların bir grubunun onu kendi arzuları lehine kontrol etmesi için savaşmaktır! Yasamanın insanlara ait olması gerektiğini söyleyenler, tek bir cezanın ayrıntıları ve belirli bir suçun anlamına dair net bir tanım üzerinde ittifak edememişlerdir; zira onlar, Allahu Teala’ya muhtaç olmadıklarını sanarak haddi aşmışlardır. Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur: اقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِي خَلَقَ * خَلَقَ الْإِنسَانَ مِنْ عَلَقٍ * اقْرَأْ وَرَبُّكَ الْأَكْرَمُ * الَّذِي عَلَّمَ بِالْقَلَمِ * عَلَّمَ الْإِنسَانَ مَا لَمْ يَعْلَمْ * كَلَّا إِنَّ الْإِنسَانَ لَيَطْغَىٰ * أَن رَّآهُ اسْتَغْنَى “Yaratan Rabbinin adıyla oku! O insanı bir parça kan pıhtısından yarattı. Oku! Rabbin, en büyük kerem sahibidir. O Rab ki kalemle (yazmayı) öğretti. İnsana bilmediğini öğretti. Hayır, insan kendini yeterli gördüğü için mutlaka azgınlık eder. ” [Alak 1-7]

Aidiyet, pusula ve kimliğin, örnek olarak İran, Amerika ve diğerleri konusuyla ilişkisine gelince; bu, ülkeler ile bu ülkelerdeki İslam yönetimi arasındaki ilişkiler hakkındaki bir konudur. Evet, İran bugün İslam nizamını uygulamıyor; ancak bu, İslam’ın Amerika ve Yahudi varlığına karşı savaşmaya teşvik etmediği anlamına gelmez; bilakis aksine İslam, ümmetin tüm güçlerini, kâfir devletlerin siyasi ve askeri nüfuzunu Müslüman ülkelerden kovmak için benzer eylemlere teşvik etmektedir. İran’ın ABD’nin nüfuzunu kovmaya yönelik gerçekleştirdiği girişimleri, Müslümanların muazzam gücünü göstermektedir; üstelik bu, sadece Müslüman ülkelerden birinde olmuştur; bu ise Yahudi varlığını koruyanların sadece ABD ve İngiltere olmadığını, aksine ister Şam, ister Ürdün, isterse Mısır’da olsun, onun etraflarını saran hain Arap yöneticilerin de olduğunu kanıtlamaktadır. Bu, İran'ın daha önce Irak ve Afganistan'ı işgalinde ve Şam'da Müslümanların kanına bulandığında Amerika'nın yörüngesinde dönmesine rağmen olmuştur. İslam ümmetine karşı mezhepçi bir yaklaşımı benimsemeye devam etmesi ve "azınlıklar ittifakı" yolunda ilerlemesi ona bir fayda sağlamayacaktır; dahası İslam ümmetinden onu hiçbir şey de korumayacaktır; ancak mezhepçi çizgiden vazgeçip, tüm kanunlarında ve davranışlarında şeriat hükümlerini benimser; cumhuriyet sisteminin yerine Hilafet sistemini benimsemekle başlayıp Sünni olana mukabil Şii saflaşmalarını çöpe atmakla sonlandırır, Şam ve diğer yerlerde Müslümanların kanının yalanmasına ortak olan herkesi, zalimlerden kan sahiplerinin intikamını alacak şekilde saf bir cezayla cezalandırır ve şeriatla hiçbir ilgisi olmayan tamamen mezhepsel nedenlerden dolayı kendilerine yönelik uydurulmuş batıl ve zalim suçlamalarla hapsedilen mazlum Müslümanları ve diğerlerini hapisten çıkarırsa o başka. Bu, şerî hükümlerde belirli bir mezhebi benimsemeyi terk etmek anlamına gelmez; aksine İslam ümmetine gerçek anlamda entegre olmak anlamına gelir; bu ise yıllık kutlamalarla yapılan şekli bir entegrasyon değildir; aksine İslam’ı şerî hükümlerin tek kaynağı yapmak ve İslam Devleti'nin vahdetini sağlamaktır. İslam'ı belirli bir mezheple sınırlamamak, aksine kanaat getirip taklit ettikleri mezhebi benimsemelerine terk etmek gerekir; ancak Halife'nin, dünyadaki tüm Müslümanlar için, insanların birbirleriyle olan ilişkileriyle ilgili genel hükümlerde herkesin uyması için benimsediği hükümler hariç. İran ve diğer ülkelerin, İslam ile insan bileşenleri arasında net bir ayrım yapmaları gerekir; zira bugünkü Şii ve Sünni ıstılahları, şerî hükme, Ali ibn Ebu Talib Radıyallahu Anh'ın yolunu, Allah’ın Rasulü Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in sünnetini, yani onun fiillerine, sözlerine ve takririne delalet etmez; aksine belirli coğrafi yerlerde yaşayan bir grup insana delalet eder; bu iki durum arasında ne kadar da büyük bir fark vardır!

Tüm Müslümanların vacibine gelince; İslam beldelerinde İslam nizamını tesis etmek, aynı şekilde mezhepçiliği ve milliyetçiliği kaldırıp atmak, siyasi sahneden bir asırdır kaybolmasının ardından Hilafet Devleti'ni kurmak, İslam ülkelerini onun sancağı altında birleştirmek ve onun aracılığıyla İslam davetini tüm dünyaya taşımak için hızlı adımlarla ilerlemektir. İslam'a davet ve Allah yolunda cihadın, bu genç ve kararlı devletin öncelikli amellerinden olması için çalışmak; bu amellerin bireysel olmaktan ziyade, ister mübarek toprak olsun, ister Çin sınırları olsun, ister Keşmir olsun, isterse Somali olsun Müslüman ülkeleri işgal eden tüm güçleri veya Müslüman ülkelerdeki yabancı askeri üsleri kovmak ya da ezmek için olması gerekir. Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur: قَالَتْ لَهُمْ رُسُلُهُمْ إِن نَّحْنُ إِلَّا بَشَرٌ مِّثْلُكُمْ وَلَٰكِنَّ اللَّهَ يَمُنُّ عَلَىٰ مَن يَشَاءُ مِنْ عِبَادِهِ وَمَا كَانَ لَنَا أَن نَّأْتِيَكُم بِسُلْطَانٍ إِلَّا بِإِذْنِ اللَّهِ وَعَلَى اللَّهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ * وَمَا لَنَا أَلَّا نَتَوَكَّلَ عَلَى اللَّهِ وَقَدْ هَدَانَا سُبُلَنَا وَلَنَصْبِرَنَّ عَلَىٰ مَا آذَيْتُمُونَا وَعَلَى اللَّهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُتَوَكِّلُونَ * وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لِرُسُلِهِمْ لَنُخْرِجَنَّكُم مِّنْ أَرْضِنَا أَوْ لَتَعُودُنَّ فِي مِلَّتِنَا فَأَوْحَىٰ إِلَيْهِمْ رَبُّهُمْ لَنُهْلِكَنَّ الظَّالِمِينَ * وَلَنُسْكِنَنَّكُمُ الْأَرْضَ مِن بَعْدِهِمْ ذَٰلِكَ لِمَنْ خَافَ مَقَامِي وَخَافَ وَعِيدِ “ Peygamberleri, onlara dedi ki: Biz ancak sizin gibi birer insanız. Fakat Allah, kullarından dilediğine (peygamberlik) nimetini bahşeder. Allah’ın izni olmadıkça, bizim size bir delil getirmemiz haddimize değil. Müminler ancak Allah’a tevekkül etsinler. Allah, bize yollarımızı dosdoğru göstermişken, biz ne diye O’na tevekkül etmeyelim? Bize yaptığınız eziyete elbette katlanacağız. Tevekkül edenler, yalnız Allah’a tevekkül etsinler. İnkâr edenler, peygamberlerine; “Andolsun, ya sizi yurdumuzdan çıkaracağız ya da bizim dinimize dönersiniz” dediler. Rableri de onlara şöyle vahyetti: “Biz zalimleri mutlaka yok edeceğiz. Onlardan sonra sizi elbette o yere yerleştireceğiz. Bu, makamımdan korkan ve tehdidimden sakınan kimseler içindir.” [İbrahim 11-14]

Dünya hayatının öncesi ve sonrası hakkındaki doğru cevap, kainatı yaratan ve Peygamber Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem aracılığıyla tüm insanlığa İslam risaletini gönderen bir yaratıcının varlığı konusunda karar kılmaktır. Bu risalet, İslam ümmetinin boynundaki bir emanet olup, insanın yaratıcısıyla, kendi nefsiyle ve diğer insanlarla olan ilişkilerinde ortaya çıkan tüm sorunlara yönelik kapsamlı ve ayrıntılı çözümler içermektedir. Bu da kimlik, pusula ve aidiyete dayanan “bizin”, aslında bizler, sadece duygusal anlamda değil, gerçek anlamda tek bir İslam ümmeti olduğumuz üzerinde karar kılmak anlamına gelmektedir; bu da dünyanın dört bir tarafındaki Müslümanların, tek bir Halife tarafından yönetilen tek bir devleti olması gerektiği anlamına gelmektedir. İslam ümmetindeki “bize” gelince; bu ırkçı bir bağ değildir; çünkü bu, kendi tabiileriyle sınırlı bir davet değil, tüm insanlığı içine alan bir davettir. İslam’ın insanları benimsemeye çağırdığı bağ, vatancı bir bağ değil, kendisinden bir nizamın çıktığı ideolojik bir bağdır. Bu, her akıllı ve dengeli insanın paylaştığı insan aklına dayalı olan bir bağ olduğu gibi insanın fıtratı ve içgüdülerine de uygundur, çünkü onları bastırmaz, aksine onları düzenler. O zaman burada kastedilen ideoloji, insanların genellikle anladıkları anlamdaki tutumlar ya da taviz verilen bir tutum değildir; eğer kararlı bir tutum, ideolojik bağı taşıyan kişinin özelliklerinden biri olursa, ondan taviz vermez, yani insanlığı yönetmek için mütekamil nizamı, yani A’dan Z’ye şeriatıyla birlikte İslam akidesinden taviz vermez. Zira ideoloji, kendisinden onun korunmasının, uygulanmasının ve risaletin dünyaya taşınmasının çıktığı teşri sistemleriyle birlikte İslam akidesidir. Bu bağın nazarındaki düşmana gelince; bu, genel olarak küfür olsa da, sahibinin kanının heder edilmesine değil, akidevi olarak küfrün vakıasının vasfedilmesine dönmektedir. Ancak İslam'ın, özellikle Müslümanları öldürmekten geri durmayan, onların sistemine zarar veren, sözde şahsi özgürlüklerde dahi onlara baskı uygulayan ya da Müslümanların ülkelerinde askeri üsler açarak onları doğrudan işgal eden küfür devletleri olmak üzere Müslümanlara ve kutsallarına fiilen saldırması nedeniyle istisna kıldığı durumlar hariç. İnsanların büyük bir çoğunluğu gayrimüslim olsalar bile onlar, İslam davetinin kapsamındadır; yani onlarla olan ilişkimiz, davet eden ile davet edilen arasındaki ilişkidir; yani bizim ilişkimiz, onların da bu davayı benimsemeleri ve bizimle birlikte taşımaları için onlara daveti taşımamızdır; böylece sadece ferdi olarak değil, aksine gruplar ve ümmet olarak ve gelecekte daveti insanlara ve ülkelere toplu halde taşıyan bir devlet olarak insanları karanlıklardan aydınlığa çıkarabiliriz.

Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرَىٰ عَلَى اللَّهِ الْكَذِبَ وَهُوَ يُدْعَىٰ إِلَى الْإِسْلَامِ وَاللَّهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ * يُرِيدُونَ لِيُطْفِئُوا نُورَ اللَّهِ بِأَفْوَاهِهِمْ وَاللَّهُ مُتِمُّ نُورِهِ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ * هُوَ الَّذِي أَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدَىٰ وَدِينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدِّينِ كُلِّهِ وَلَوْ كَرِهَ الْمُشْرِكُونَ “İslam’a davet edildiği halde, Allah’a karşı yalan uydurandan daha zalim kim vardır? Allah, zalimler topluluğunu hidayete erdirmez. Onlar ağızlarıyla Allah’ın nurunu söndürmek istiyorlar. Hâlbuki kâfirler istemeseler de Allah nurunu tamamlayacaktır. Müşrikler hoşlanmasa da, dinini bütün dinlere üstün kılmak için peygamberini hidayet ve hak din ile gönderen O’dur.” [Saf 7-9]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Nizar Cemal

Devamını oku...

Gerçek Kimliğinizi Ne Zaman Bulacaksınız Ey Orta Asya Halkı?

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

Gerçek Kimliğinizi Ne Zaman Bulacaksınız Ey Orta Asya Halkı?

Haber:

Kırgızistan Cumhurbaşkanı Sadır Caparov, 2026 yılının Nisan ayı ortasında, Oş’un Alay bölgesinde yerel sakinlerle yaptığı görüşme sırasında şunları söyledi: “Rusya veya Sovyet niteliğe sahip köy ve şehirlerin isimleri değiştirilecek ve bu süreç 2027 yılına kadar devam edecek, böylece Rus isimleri kalmayacaktır.”(Zamon.uz)

Rusya Duma'sındaki bazı milletvekilleri, Kırgızistan'da Rus kökenli isimlerin Kırgız isimleriyle değiştirilmesine yönelik eleştirilerde bulundular. (azattyk.org, 22 Nisan 2026)

Kazakistan'ın başkenti Astana'da 22 Nisan'da Caparov, Bölgesel Ekolojik Zirvesi'ne katıldı; ardından ani bir şekilde rotasını değiştirerek 23 Nisan'da Rusya'ya gitti. Kremlin'de Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile bir araya geldi. (tass.ru)

Yorum:

Orta Asya ülkeleri, 1991 yılında Kırgızistan da dahil olmak üzere kâğıt üzerinde Rusya'dan bağımsızlıklarını kazandılar. Rusya’nın Orta Asya ülkelerini sömürgeleştirdiği dönemde, yani Sovyetler Birliği’nin altındayken, tüm halkı, ailelerinin ve babalarının adlarını Rusçaya değiştirmeye zorlanmıştır. Ancak Sovyetler Birliği içindeki Hristiyanlar buna zorlanmadılar.

Özellikle Kırgızistan olmak üzere Orta Asya’daki köylerin ve sokakların çoğu, Rusça isimler taşımaktadır; bu nedenle orada yürüyen biri sanki kendini Rusya’da yürüyormuş gibi hissetmektedir!

Orta Asya halkları bugün bile hala yeni doğan çocukları kaydederken soyadlarını ve babalarının adlarını, Rusçadan kendi gerçek asli soyadlarına ve babalarının adlarına tam olarak dönüştürememektedir.

Orta Asya halkı eğer kendi şehir ve köylerine bile kendi iradelerine göre isim veremiyorsa bu nasıl bağımsızlık oluyor? Bir ya da iki sokağın adını değiştirmek bile onları azarlanmaya maruz bırakıyor ve hızlıca karar vericinin yanına gidip onun önünde eğilmeye zorlanıyorlarsa, bu nasıl bağımsızlık sayılıyor?

Ne zaman gerçekten bağımsızlar olacaksınız? Gerçek kimliğinizi ne zaman bulacaksınız ey Orta Asya halkı?

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ahmed Hadi

Devamını oku...

İran-ABD müzakereleri, İran İçin Bir İtibar Kaybı ve Siyasi Bir İntihardır

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

İran-ABD müzakereleri, İran İçin Bir İtibar Kaybı ve Siyasi Bir İntihardır

Haber:

Beyaz Saray, Cuma günü, elçiler Steve Witkoff ve Jared Kushner’in Cumartesi sabahı İslamabad’a hareket edeceğini ve Pakistan arabuluculuğunda İran tarafıyla doğrudan görüşmeler yapacağını açıkladı. Bu açıklama, El Cezire muhabirinin İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’nin bugün akşam İslamabad’a ulaştığını bildirmesiyle aynı zamanda geldi. Fox News ağı, Beyaz Saray Sözcüsü Caroline Leavitt’in İran’ın doğrudan bir görüşme talep etmek için iletişime geçtiğini ve son günlerde İran tarafından “ilerleme” kaydedildiğini söylediğini ve taraflar arasındaki görüşmelerin verimli olmasını ve bir anlaşmaya doğru ilerlemeyi hızlandırmaya katkı sağlamasını umduğunu ifade ettiğini aktardı. Daha sonra İran’ın Amerikan taleplerini karşılayacak bir teklif sunmayı planladığını söyledi. ABD’nin İranlılarla yapılması beklenen görüşmelere ilişkin açıklamalarına karşılık İran televizyonu, bugün akşam saatlerinde Arakçi’nin ABD elçileri Steve Witkoff ve Jared Kushner ile görüşmeyi planlamadığını söyledi ve İslamabad’ın Tahran’ın gerilimi durdurmaya ilişkin notlarını ileteceği eklemesinde bulundu. Fars Haber Ajansı, İran Ulusal Güvenlik Konseyi'ne yakın kaynaklardan, ABD ile müzakerelerin yapılmadığını aktarmıştır. New York Times gazetesi, İranlı yetkililerden, Arakçi'nin ABD'nin barış anlaşması önerisine ilişkin yazılı bir yanıtla İslamabad'a gideceğini ve Pakistan'da müzakereleri sürdürmek üzere Witkoff ve Kushner ile bir araya gelmesinin beklendiğini aktarmıştır.

Yorum:

İran ile ABD arasındaki müzakerelerin gidişatından açığa çıktığı üzere İran, ABD’nin kendisine dikte ettiği şeyleri kabul etmemekte ve İran, emrettiğini yerine getiren ve yasakladıklarından kaçınan tabi bir devlet haline getirmek için boyun eğdirmek isteyen ABD’nin çözümleri dışında orta yol çözümleri istemektedir. Ayrıca Amerika’nın İran’a karşı sabrının ve onunla yürüttüğü uzun müzakerelerin, bölgede tüm diplomatik ağırlığını ve başta Pakistan yöneticileri ve liderleri olmak üzere ajanlarını devreye sokmasına rağmen Amerika’nın bir çıkmazda olduğunu gösterdiği ve İran’ı boyun eğdirmek için kullanabileceği ya da tehdit edebileceği herhangi bir baskı kartına sahip görünmediği de açığa çıkmıştır. Hatta doğru olan bunun aksinin olduğu görünmektedir; yani İran’ın elinde müzakerelerin gidişatını ve sonuçlarını değiştirebilecek baskı kozları vardır; örneğin Hürmüz Boğazı’nı kapalı tutmak ve Bab el-Mandeb Boğazı’nı kapatmakla tehdit etmek gibi. İşte bu güçlü kartlar, Trump’ın İran’a karşı nükleer silah kullanmaya hazır olduğunu inkâr etmesine neden olmuştur; burada inkâr, gerçek bir inkâr değil, aksine bir tür ispat niteliğindedir; yani fikir masaya konulmuş olup bunun ortaya atılmasının nedeni, Amerika’nın kendisini içine soktuğu çıkmazdır; görünen o ki kısa vadede bundan çıkması mümkün değildir ve onu bu durumdan çıkaracak tek yol, istisnai bir bölgesel ve uluslararası koşul yaratmaktır ki bu da nükleer silahın kullanılmasıdır.

İran tarafı adına müzakere edenlerin siyasetçiler değil askerler olduğu doğrudur; bu da Arakçi’nin beraberinde taşıdığı yazılı cevabın doğasından net bir şekilde açığa çıkmaktadır. İran'daki ordunun güvensizliğinin sınırı, Amerikan tarafının da onayladığı siyasi müzakereciler Arakçi ve Pezeşkiyan'a yetki vermeme noktasına kadar ulaşmıştır; bu da Pezeşkiyan'ın mevcut turda Arakçi'ye eşlik etmesinin engellenmesinin ardından, metinde değişiklik yapmalarından veya değiştirilmesinden korkarak Arakçi'ye kendileri tarafından yazılı mesajları taşıtmalarına neden olmuştur. Bununla birlikte İran’ın taleplerinin çıtası, müzakereler masasında değil, mevcut gerçeklikte elde edebileceği seviyenin altında kalmaya devam etmektedir. İran’ın talepleri, rejimin adamlarına zarar verilmemesi ve tasfiye edilmemeleri de dahil olmak üzere kendisine zarar verilmeden veya ulusal varlığına dokunulmadan mevcut uluslararası sistem içerisinde kabul görme arzusunun ötesine geçmemektedir. Bu talepler büyük gibi görünse de, bunun nedeni dünyanın Amerika’nın taleplerinin reddedilmeye alışık olmamasından dolayı olup bu taleplerin adil olmasından ya da iki milyarlık bir ümmete yakışır düzeyde olmasından dolayı değildir; dolayısıyla Amerika, İran’dan ne kadar talep elde ederse etsin, bu onun için bir kazanç ve başarı sayılır; zira Amerika, hakkı olmadığı bir şeyi elde etmiş olacak; dahası İran’a ve ümmete büyük haklar borçlu olacaktır.

Amerika ve onun beslemesi Yahudi varlığıyla müzakere etmek, talepler ne olursa olsun, ister on ister on beş taleplere dayalı olsun, İran için bir itibar kaybı ve siyasi bir intihardır. Amerika ve Yahudi varlığı, ülkemizde hiçbir hakkı ve işi olmayan sömürgeci varlıklardır. Üstelik bunlar, suçlu ve haydut devletler olup onların omuzlarında ümmetin binlerce intikam yükü vardır; peki onların milyonlarca Müslümanın kanına bulaşmış elleriyle, kendilerine ait olmayan bir konuda nasıl olur da müzakere edebilirler?! Bu nedenle İran’ın mevcut liderliğinin sergilediği radikal tutum, Haçlı Amerika ve onun beslemesi Yahudi varlığıyla başa çıkmanın yolu değildir; aksine onlara karşı elimizde sadece kılıç olmalıdır. İran’daki gerçek liderlik, herkesin elinde bulunan muteber fıkıh kitaplarındaki şerî nasslarda belirtildiği gibi İmamet veya Hilafet sistemini hakkıyla benimserse, bu gerçekten mümkündür. Ayrıca bölgedeki orduların özellikle de İran ve Pakistan ordularının içindeki samimi niyetler birleşirse, Amerika’ya karşı koymak, onu kovmanın yanı sıra Yahudileri Müslüman ülkelerden kovmak da gerçekten mümkündür; zira İran ve Pakistan, başta Amerika ve onun beselemesi Yahudi varlığı olmak üzere tüm Batı ülkelerinden düşmanlarımızın kurduğu siyasi tuzağın inceliklerini gören zeki ve basiretli siyasi partiye nusret vererek bölgeyi ve ümmeti Haçlı seferinin hedefinden kurtarabilirler. İran ve Pakistan ordularının içindeki muhlislerin yapması gereken salih amel işte budur; işte o zaman onlar, ümmetlerini içinde bulundukları durumdan çıkaracaklardır; Allah’ın rızası ise daha büyüktür . مَنْ عَمِلَ صَالِحاً مِنْ ذَكَرٍ أَوْ أُنْثَى وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَلَنُحْيِيَنَّهُ حَيَاةً طَيِّبَةً وَلَنَجْزِيَنَّهُمْ أَجْرَهُمْ بِأَحْسَنِ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ “Erkek veya kadın, mümin olarak kim iyi amel işlerse, onu mutlaka güzel bir hayat ile yaşatırız. Ve mükâfatlarını, elbette yapmakta olduklarının en güzeli ile veririz.” [Nahl 97]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Bilal Muhacir – Pakistan

Devamını oku...

Tunus Vilayeti: Tunus Topraklarında Yapılan ABD Askeri Tatbikatlarına Karşı Bir Yürüyüş!

  • Kategori Tunus
  •   |  

Hizb-ut Tahrir / Tunus Vilayeti:
Tunus Topraklarında Yapılan ABD Askeri Tatbikatlarına Karşı Bir Yürüyüş!

17 Nisan 2026 Cuma günü, Cuma namazının ardından, Hizb-ut Tahrir / Tunus Vilayeti tarafından düzenlenen bir yürüyüş, başkent Tunus’taki El-Feth Camii önünden şu slogan altında başladı:

“Tunus Topraklarında ABD Askerî Manevraları Bir Suçtur”

Tunus halkından büyük bir kalabalığın katıldığı yürüyüş başlarken, Hizb-ut-Tahrir / Tunus Vilayeti’nden bir üye, topluluğa kısa bir konuşma yaparak bu gösterinin Tunus topraklarında gerçekleştirilen ABD askerî manevralarını kınamak ve reddetmek amacıyla düzenlendiğini açıkladı. Yürüyüşte pankartlar taşındı; ana pankartta yürüyüşün başlığı yer alırken, ikinci bir pankartta şu ifade yazılıydı: “Tunus’taki ABD Askerî Manevraları… Bu Aşağılanma Daha Ne Kadar Sürecek?!” NATO karşıtı küçük pankartlar da taşındı; ayrıca “Müslüman Topraklarında Amerikan Ordusuna Hayır” yazılı dövizler de vardı. Başkentin ana caddelerinden geçen yürüyüş boyunca katılımcılar şu sloganları attı: “Tunus, Tunus—Özgür, Özgür! NATO Defol!”; “Tunus, Tunus—Özgür, Özgür! Amerika Defol!”; “Tunus, Tunus—Özgür, Özgür! AFRICOM Defol!”; “Tunus Topraklarında Amerikan Savaş Gemilerine Hayır!”; “Tunus Topraklarında Haçlı Ordularına Hayır!”; “Ey Subaylar ve Genelkurmay: Amerika Terörün Başıdır!”; “Ey Subaylar ve Genelkurmay: Amerika Saldırganlığın Başıdır!” ve “La ilahe illallah… Amerika Allah’ın Düşmanıdır!”

Yürüyüş, Belediye Tiyatrosu önündeki Devrim Caddesi’nde bir mitingle sona erdi. Burada Hizb-ut-Tahrir / Tunus Vilayeti’nden bir üye bir konuşma yaptı. Konuşmasında şöyle dedi: “Tunus topraklarında gerçekleştirilen bu Amerikan askerî manevraları artık geçici bir olay ya da sınırlı teknik iş birliği olmaktan çıkmıştır. Aksine tekrar ve genişleme yoluyla Amerikan askerî varlığının fiilî bir normalleşmesine dönüşmüştür ve bu süreç 2025 yılında Tunus’un devasa African Lion tatbikatına ev sahipliği yapmasıyla zirveye ulaşacaktır! Tarih göstermektedir ki Amerikan orduları bir ülkeye girdiğinde, o ülkeyi bozar ve halkını aşağılar ve tam da burada yaptıkları budur. Irak ve Afganistan’daki suçları bunun en açık kanıtıdır ve Gazze halkına karşı soykırımda Yahudi varlığa sınırsız destekleri herkesçe bilinen bir gerçektir.

Peki tüm bunlardan sonra bize ne merhamet gösteren ne de herhangi bir ahde saygı duyan acımasız bir düşmanın ‘Yeşil Toprak’ olan, mücahitlerin diyarı olan topraklarımıza ayak basmasına nasıl izin verebiliriz? Zira Allah (cc) buyurur: ‘Allah, kâfirlere müminler üzerinde asla bir hâkimiyet yolu vermez.’

Bugün bu toprakların halkının görevi ve her şeyden önce güç ve kuvvet sahibi olanların görevi Batı’nın ellerini ülkelerimizden kesmektir. Bu ellerin başında ise ‘yılanın başı’ olan Amerika gelmektedir; o, İslam ve Müslümanların gerçek düşmanıdır. Bu hedef, bu askerî manevraları reddetmeden ve Beci Kaid Essebsi tarafından imzalanan askerî anlaşmaları iptal etmeden gerçekleştirilemez; zira bu anlaşmalar, bölge ve bağımsızlığı için tehlikeli sonuçlar doğuracak büyük bir kötülüktür.

Ayrıca güç, kudret ve itibara sahip bir devlet kurmak için çalışmalısınız, ümmetin akidesinden doğan medeniyet projesine dayanan bir devlet. Böyle bir devlet, otoriteyi ümmete, egemenliği ise ilahî hükümlere (Şeriat) verir; güçlü ordularla sömürgeci varlığı ortadan kaldırır, Müslüman toprakların dokunulmazlığını korur ve din düşmanlarını ve şeytanın vesveselerini zihinlerden uzaklaştırır. Böylece ülkenin onurunu korur, ümmetin güvenliğini ve bağımsızlığını temin eder.”

Bu, Hizb-ut Tahrir’in “Zeytin Diyarı”nda (Bilad ez-Zeytune) yaptığı çalışmadır; ümmetiyle ve güç sahipleriyle birlikte, Müslümanların toprakları üzerindeki hâkimiyetini sıkılaştırmak ve her türlü özgürleşme çabasını engellemek için gece gündüz çalışan sömürgeci kâfirin planlarını ve entrikalarını ortaya çıkarmaktadır. Amaç, bizi “Sykes-Picot kafesleri” içinde boyun eğmiş, itaatkâr ve aşağılanmış bir ümmet olarak tutmaktır. O, bu zincirler kırılana, Amerika’nın ve onunla iş birliği yapanların elleri kesilene ve Peygamberlik metodu üzere İkinci Raşidî Hilafet kurulana kadar samimi müminlerle birlikte çalışmaya devam eder liderimiz Muhammed’in (sallallahu aleyhi ve sellem) müjdelediği o Hilafet:

"..ثم تكون خلافة على منهاج النبوة" “...Sonra nübüvvet metodu üzere bir Hilafet olacaktır.”

Cuma, 30 Şevval 1447 H - 17 Nisan 2026 M

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Temsilcisi

İlgili Linkler:

Hizb-ut Tahrir / Tunus Vilayeti Resmi Websitesi
Hizb-ut Tahrir / Tunus Vilayeti Tahrir Dergisi Resmi Sitesi
Hizb-ut Tahrir / Tunus Vilayeti Tahrir Dergisi Facebook Sayfası

Devamını oku...

Kudüs ve Mukaddes Topraklar Başmüftüsünün Yaklaşan Belediye Meclisi Seçimleri Hakkındaki Fetvası!

Filistin Fetva Kurulu, 21 Nisan 2026 tarihinde Müftü Şeyh Muhammed Hüseyin imzasıyla, yaklaşan belediye meclisi seçimlerine katılmanın hükmü hakkında bir fetva yayınladı. Ancak Müftü fetvasında, genel olarak belediye meclisi seçimlerine katılmanın hükmü üzerine odaklanmıştır. Fetvada özetle şöyle denilmektedir: “Asıl olan şudur ki; belediye seçimlerinde —aday olma ve oy verme açısından— hüküm, maslahat ve mefsedet kurallarının gözetildiği içtihada dayanır... Belediye meclisleri için seçim yapılması, hayati bir meseledir ve bu hayati meselenin gerçekleşmesi için insanlardan iş birliği yapması beklenir... Asıl olan, yerel meclislerin çalışması ve onları yönetecek heyetlerin, herhangi bir günah veya şer’î yasak işlenmeksizin seçilmesidir…”

Cevabın üslubundan bu seçimlerin caiz olduğu sonucu anlaşıldığından, aşağıdaki hususların beyan edilmesi vacip olmuştur:

Birincisi: Soru soran kişi, yaklaşan seçimler hakkında soru sormuştur, dolayısıyla cevabın da doğrudan bu spesifik durum üzerine olması gerekirdi. Soru, mutlak belediye seçimleri hakkında değil, Amerika ve Yahudileri memnun edecek şartlar altında yapılacak olan yaklaşan seçimler hakkındadır. Dolayısıyla yerel meclis seçimleri hakkında genel bir şer’î hükme sığınmak, Allah’ın ilim sahiplerinden aldığı şu ahde aykırıdır:

وَإِذْ أَخَذَ اللَّهُ مِيثَاقَ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ لَتُبَيِّنُنَّهُ لِلنَّاسِ وَلَا تَكْتُمُونَهُ“Allah, Kitap verilenlerden, onu insanlara açıklayacaksınız ve gizlemeyeceksiniz, diye ahit almıştı.” [Ali İmran 187]

İkincisi: Eğer Müftü şer’i hüküm konusunda samimiyse, ki öyle olmasını ümit ediyoruz, o zaman gerçekleri beyan etmek için vakit henüz geçmiş değildir. Hakkı söylemesi ve insanlara seçimler hakkındaki şer’i hükmü açıklaması için seçimlerin gerçek mahiyetini gözü önüne seriyoruz. Yaklaşan bu seçimlerin amacı, Filistin Yönetimi’nin kokuşmuş “meşruiyetini” tazelemek, asıl sebebin insanların maslahatını gerçekleştirmek değil, Batılı devletlere verilen “reform” sözlerini yerine getirmektir. Bu seçimler maslahat değil, mefsedete (yıkıma) daha yakındır. Ayrıca, otoritenin her adaydan istediği “Filistin halkının tek ve meşru temsilcisi olarak Filistin Kurtuluş Örgütü’ne (FKÖ), onun siyasi ve ulusal programına ve ilgili uluslararası kararlara bağlılık.” taahhüdün şer’i hükmü nedir?

Ömer bin Hattab’ın fethettiği, Selahaddin ve ondan sonraki Müslümanların kurtardığı haraç arazisi olan İsra ve Miraç topraklarından vazgeçen ve o toprakları peşkeş çeken bir örgüt hakkındaki şeri hüküm nedir? Allah’a, Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e ve Mübarek Toprağa ihanet eden bu örgütü, Filistin halkının tek temsilcisi kabul etmenin şeri hükmü nedir? FKÖ’nün, Filistin topraklarını gasp eden varlık ile birlikte yaşamaya dayalı programının şeri hükmü nedir?

FKÖ’nün bağlı kaldığı Oslo Anlaşması’nın şeri hükmü nedir? Filistin’i parçalayan ve 1948’de işgal edilen toprakları Yahudilerin mülkü olarak tanıyan uluslararası kararların şeri hükmü nedir? Dahası tüm bu cürümlere bağlılık yemini eden kişinin hükmü nedir? Son olarak bu cürümlere bağlılık yemini eden kişiye oy veren seçmenin hükmü nedir? Böyle birine oy vermek, onu vekil tayin etmek demektir ve onun Allah ve Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e ihanet içeren taahhüdünü kabul etmek demektir.

Üçüncüsü: FKÖ ihanet yolunda yürümüş, ondan sonra gelen Filistin Yönetimi de cürümlerine cürüm eklemiştir. İhanetinin yanı sıra FKÖ hiçbir zaman İslam’ı ve onun hükümlerini önemsememiştir. Kurulduğu ilk günden itibaren kendisini laik olarak tanımlamış ve laik bir otorite doğurmuştur. Ne Yönetim ne de ondan önceki Örgüt şer’i hükmü umursamamaktadır; onların izinden gidenler de aynı şekilde şer’i hükmü umursamamaktadır. Bu çevrelerin şeri hükümlere başvurması, sadece Allah’tan korkan ve Allah katında hain olarak yazılmaktan çekinen Filistin halkını aldatmaktan başka bir şey değildir. Bu nedenle, yerel meclis seçimlerinin hükmüne dair verilen bu genel fetva, insanları saptırmak ve ahlak yoksunu kişilerin Filistin halkını ihanete sürüklemesine kapı aralamak içindir. Müftülük makamındaki bir kişinin, halkı bu ihanete sürükleyenlere kapı açması büyük bir yanıltmadır. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

إِنَّ الَّذِينَ يَكْتُمُونَ مَا أَنزَلْنَا مِنَ الْبَيِّنَاتِ وَالْهُدَى مِن بَعْدِ مَا بَيَّنَّاهُ لِلنَّاسِ فِي الْكِتَابِ أُولَـئِكَ يَلعَنُهُمُ اللّهُ وَيَلْعَنُهُمُ اللَّاعِنُونَ“İndirdiğimiz açık delilleri ve hidayet yolunu -kitapta onu insanlara apaçık göstermemizden sonra- gizleyenler yok mu, işte onlara hem Allah hem de bütün lânet ediciler lânet eder.” [Bakara 159]

Dördüncüsü: Herhangi birinin verdiği fetva, Allah’ın apaçık hükümlerini örtemez. Müslümanlar ve Filistin halkı katında dinen zaruri olarak bilinen gerçek şudur: Mübarek topraklardan zerre kadar vazgeçme kokusu taşıyan her türlü işaret, Allah’a, Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e ve müminlere karşı işlenmiş bir cürüm ve hıyanettir; yeryüzündeki herkes aksi yönde fetva verse bile!

Beşincisi: Bu ihanetle, ister dünya malı ister onun süsünden geçici bir menfaat olsun, hiçbir şey elde edilemeyecektir. Nitekim Örgütün verdiği tüm tavizler Yahudiler nezdinde ona hiçbir fayda sağlamamıştır. Hainlerin Allah’ın ve Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in şeriatından verdikleri hiçbir taviz, daha önce Allah’a ihanet edenlere fayda sağlamadığı gibi onlara da fayda sağlamayacaktır. Şeytanın ve yardımcılarının Filistin halkına süslü gösterdiği hiçbir şey, ne dünyada bir kazanç getirecek ne de ahirette bir güvence sağlayacaktır. Bundan daha büyük bir hüsran var mıdır! İşte apaçık hüsran budur. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَخُونُوا اللَّهَ وَالرَّسُولَ وَتَخُونُوا أَمَانَاتِكُمْ وَأَنْتُمْ تَعْلَمُونَ“Ey iman edenler! Allah’a ve Rasûl’e hainlik etmeyin. Bile bile kendi emanetlerinize de hainlik etmeyin.” [Enfal 27]

Devamını oku...

Hizb-ut Tahrir Gençlerinin Takip Edilmesi ve Tutuklanması, Husilerin En Büyük Meşgalesi Hâline Geldi!

Allah Subhânehu ve Teâlâ Muhkem Kitabında şöyle buyuruyor:

وَمَا نَقَمُوا مِنْهُمْ إِلَّا أَن يُؤْمِنُوا بِاللهِ الْعَزِيزِ الْحَمِيدِ“Onlardan ancak Aziz ve Hamid olan Allah’a iman ettikleri için intikam aldılar.” [Buruc 8]

Doğru sözden duyulan korku ve yaşanan büyük paniği gözler önüne seren bir tabloda, Husilerin Amran vilayetine bağlı Habur Zulayme bölgesindeki güvenlik güçleri, 13 Şevval 1447 / 31 Mart 2026 Salı günü 14 yaşındaki Rabî Ebu Râviye adlı genci köyündeki çiftliğinde gözaltına aldılar. Hiçbir suç işlemediği halde genci, bayram günlerinde yaklaşık bir hafta boyunca şehirdeki bir hapishanede gözaltında tuttular. Allah’tan ve kullarından utanmadılar. Ailesi, sanki ağır bir suç işlemiş gibi gencin durumundan ancak geçici tutukluluk merkezine konulduktan sonra haberdar olabildi!

Dün ya önceki rejimin zindanlarında Hizb-ut Tahrir gençlerinin kader ortağı olan ya da dağ başlarında firari hayatı yaşayan Husiler ve liderleri, bugün İslam’la taban tabana çelişen laik cumhuriyetçi sistemin şemsiyesi ve koruması altına girdiler. Egemenliği Şeriat’a değil halka veren demokrasiye sığındılar, önceki rejimin koltuklarına oturdular. Cumhuriyetçilik çığırtkanlığı yapıp kokuşmuş milliyetçiliği kutsar hale geldiler, onu korumak için ciğerparelerini feda ettiler. Kendi putlarını yapıp, şimdi de onu yemeye başladılar! Kendi beşerî anayasaları bile muhasebe hakkını güvence altına aldığı halde bugün insanların ağızlarına kilit vurmakta, onları susturmaktadırlar. Bu yaptıklarıyla, kendi kanunlarını dahi ihlal etmektedirler. Zira yürürlükteki ceza usul hükümleri bile (7, 11, 73, 76, 77, 105, 184. maddeler), keyfî tutuklama ve özgürlüğün kısıtlanmasını yasaklamaktadır. Hatta bu tür tutuklamalar, Ceza Kanunu’nun 246. maddesine göre failinin cezalandırılması gereken bir suçtur. Ancak duyan kim! Yoksa yasalar sadece işlerine geldiğinde mi hatırlanıyor, kendilerini ifşa ettiğinde rafa mı kaldırılıyor?! Yoksa bu, hakikatle gelen bir fikre ve sahtekarlığı ortaya çıkaran bir söze karşı duyulan korkunun bir tezahürü müdür? Her şeyden önce, emr-i bi’l ma’ruf nehy-i ani’l münker yapanları tutuklayarak İslam Şeriatı’nın hükümlerine muhalefet etmişlerdir.

Peki Husilerin kabul ettiklerini söyledikleri ama insanlara uygulamadıkları bu kurallar ve ilkeler nerede? Kendi suçlularını serbest bırakırken neden masum insanları tutuklamaktadırlar?! Böyle yapmakla onlar, ne kendi beşerî kanunlarına göre ne de İslâm şeriatının semavi kanunlarına göre hükmediyorlar!

أَفَحُكْمَ الْجَاهِلِيَّةِ يَبْغُونَ“Yoksa cahiliye hükmünü mü istiyorlar?” [Maide 50] Üstelik kendilerine “Ensarullah” diyorlar ve yürüyüşlerini de “Kur’anî yürüyüş” olarak adlandırıyorlar! Kaldı ki her tarafta, duvarlarda ve sokaklarda liderlerinin şu sözlerine rastlamak mümkün; “İnsanları susturmaya dayalı bir siyaset asla Kur’ani bir siyaset değildir.” Kur’an’da ise şöyle buyrulmaktadır:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لِمَ تَقُولُونَ مَا لَا تَفْعَلُونَ * كَبُرَ مَقْتاً عِندَ اللهِ أَن تَقُولُوا مَا لَا تَفْعَلُونَ“Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz? Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz, Allah katında büyük bir nefretle karşılanır.” [Saff 2-3] Söylemleri ne kadar güzeldir, eylemleri ise ne kadar çirkindir! Zira İslam’ı uygulamak için çalışanlarla savaşıyor, zulüm ve haksız yere onları tutukluyorlar.

Husiler, bu amelleriyle iman ve hikmet halkına meydan okumuş ve tüm dünyadaki Müslümanlara vaatlerini göstermişlerdir! Müslümanlara dünyadaki izzetlerinin yolunu gösterenlerin peşine düşüyorlar! Böylece Amran’da Abdülvahhab El-Buruşi’nin, Taiz’de Halid Müsennâ ve kardeşi Macid Müsennâ, Muhammed Ahmed ve Saddam Naci’nin ardından Rabî Ebu Râviye’yi de tutuklayarak kapkara sicillerine ve zindanlarına bir yenisini daha eklemiş oldular. Bu kişiler; hiçbir suç işlemeden, hiçbir günahları olmadan ve hiçbir şer’î gerekçe bulunmadan aylardır Husilerin zindanlarında yatmaktadırlar. Tek suçları, Allah’ın şeriatıyla hükmedecek, kapitalist sistemi çöpe atacak ve Doğu’da Uygur, Keşmir ve Orta Asya’dan, Batı’da Afrika kıyılarına ve Filistin’e kadar mazlum Müslümanların yardımına orduları harekete geçirecek olan Raşidi Hilafeti ikame etmeye davet etmeleridir. Kâfirlerin Müslüman ülkelerine mubah saydığı bugünlerde, ne zamandan beri İslam’a davet etmek hapisle cezalandırılan bir suç haline gelmiştir?

Husilere diyoruz ki: Dün arzuladığınız makamlara bugün geldiğinize göre, sakın sizden önce helak olanların izinden gitmeyin. Akıllı olun ve İslam davetini açık ve detaylı bir şekilde taşıyanlarla karşı karşıya gelmeyi bırakın. Bilin ki yeryüzü Allah’ındır, ona salih kulları varis olacaktır. Tutuklamalar, sadece parti gençlerinin gücünü, azmini ve Hilafet Devleti’ni ikame etme yolundaki kararlılığını artıracaktır. Bu baskılar, davet taşıyıcısı için bir mihenk taşıdır, Ümmet için de sizin zulmünüzü, çelişkinizi ve zayıflığınızı anlaması için bir araçtır; bizi de zulmü ortadan kaldırmak ve İslam’ın hükmünü ikame etmek için çalışmaya teşvik edecektir. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

   إِنَّا لَنَنْصُرُ رُسُلَنَا وَالَّذِينَ آمَنُوا فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَيَوْمَ يَقُومُ الْأَشْهَادُ * يَوْمَ لَا يَنْفَعُ الظَّالِمِينَ مَعْذِرَتُهُمْ وَلَهُمُ اللَّعْنَةُ وَلَهُمْ سُوءُ الدَّارِ “Şüphesiz ki, Rasullerimize ve iman edenlere dünya hayatında ve şahitlerin şahitlik edecekleri günde yardım ederiz. O gün zalimlere, mazeretleri fayda vermez. Lânet de onlaradır, kötü yurt da onlaradır.” [Mümin 51-52] Bu yapılanlar, Yemen halkının; yoksullaştırma, aç bırakma, servetleri yağmalama, hayırlara el koyma ve şer’i hükümlere uygun fikir beyan etme hakkı gibi en temel hakları ihlal etme politikalarınız nedeniyle zaten var olan kin ve öfkesini daha da artıracaktır.

Hizb-ut Tahrir gizli saklı bir yapı değildir. Daveti bugünün ürünü de değildir. Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın şu buyruğuna icabet ederek 1953 yılında Kudüs’te davet etmeye başlamıştır:

وَلْتَكُن مِّنكُمْ أُمَّةٌ يَدْعُونَ إِلَى الْخَيْرِ وَيَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنكَرِ وَأُولَٰئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ“Sizden, hayra çağıran, iyiliği emreden ve kötülükten men eden bir topluluk bulunsun. İşte kurtuluşa erenler onlardır.” [Ali İmran 104] İslam Ümmetini içine düştüğü derin çöküşten kurtarmak, onu küfür fikirlerinden, sistemlerinden, hükümlerinden ve tahakkümünden özgürleştirmek ve Hilafet Devletini kurmak amacıyla faaliyetlerine son sürat devam etmektedir. Bu gaye, içeride ve dışarıda Allah’ın Kitabı ve Rasûlü’nün Sünneti ile hükmetmesi şartıyla dinlemek ve itaat etmek üzere Müslümanların bir Halifeye biat ettikleri, hayatın tüm işlerinin şer’î hükümlere göre yürütüldüğü, hayatta tek bakış açısının helal ve haram olduğu bir İslâm toplumunda, bir İslâm diyarında yeniden İslâmî bir hayat yaşamaları demektir.

Şeriata bağlılığının bir gereği olarak Hizb-ut Tahrir, devletin kurulmasında Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Medine-i Münevvere’de izlediği metodu benimser. Bu metot; fikrî ve siyasî mücadele yürütmek amacıyla mümin bir kitlenin kurulmasını gerektirir. Bu kitlenin amacı, anayasası ve kanunları dinin devletten ayrılması esasına dayanan, Allah’ın haram kıldıklarını helal kılan, siyasette, ekonomide ve dış ilişkilerde Allah’ın hükmü yerine insanların hevalarını temel alan mevcut rejimlerin yerine İslâmî yönetimi kurmaktır.

Ey akıl sahibi düşünürler, siyasetçiler ve insan hakları aktivistleri! Hizb-ut Tahrir ideolojisi İslam olan siyasi bir partidir. İslam onun ideolojisi, siyaset ise onun işidir. Delile karşı delille, fikre karşı fikirle, hüccete karşı hüccetle karşılık verir. Peşine düştükleri ve üyelerini tutukladıkları bu parti, maddi eylemlere girişmez ve haram olan hiçbir işin arkasında durmaz. Bozgunculuk yapmaya çalışmaz, korktuğu için değil, İslam Hilafet Devletinin kurulmasında şer’i metoda sıkı sıkıya bağlı olduğu için asla silaha başvurmaz. Ümmeti aydın bir fikirle, doğru bir kalkınmayla kalkındırmayı hedefler. Ümmeti eski izzet ve ihtişamına kavuşturmak için çalışır. Devletlerin, milletlerin ve halkların elinden inisiyatifi alarak eskiden olduğu gibi dünyanın bir numaralı devleti haline gelmeyi ve insanları İslam’ın hükümleriyle yönetmeyi amaçlar.

Ey Yemen kabileleri, âlimleri ve önderleri! Hizb-ut Tahrir, halkına asla yalan söylemeyen bir liderdir. Sizi selefleriniz olan Ensar gibi olmaya davet ediyor. Onlar hak daveti gördüklerinde icabet etmiş, tüm dünyaya karşı hakka nusret vermişlerdir. Böylece dünyada İslam devletini kurma şerefine, ahirette ise Rablerinin rızasına nail olmuşlardır. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

وَالَّذِينَ آوَوا وَّنَصَرُوا أُولَٰئِكَ هُمُ الْمُؤْمِنُونَ حَقّاً لَّهُم مَّغْفِرَةٌ وَرِزْقٌ كَرِيمٌ“Muhacirleri barındıran ve yardım edenler var ya, işte gerçek müminler onlardır. Onlar için mağfiret ve bol rızık vardır.” [Enfal 74]

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER