Çarşamba, 21 Şevval 1447 | 2026/04/08
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Müslümanların Kanı Üzerinden Amerika’ya Hizmet Yarışı!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Müslümanların Kanı Üzerinden Amerika’ya Hizmet Yarışı!

 

Haber:

ABD ve Yahudi varlığının İran’a yönelik saldırılarıyla başlayan savaşın sona ermesi için yürütülen müzakerelerin tıkanması üzerine ABD basını, Türkiye ve Mısır’ın tıkanan diplomatik süreci yeniden canlandırmak için harekete geçtiğini ifade etti. Sürece ilişkin konuşan kaynaklar, ABD ve İran arasındaki olası müzakereler için İstanbul’a işaret etti. (2026.04.04 www.hurriyet.com )

 

Yorum:

Pakistan’ın ardından şimdi de Türkiye ve Mısır rejimleri, efendileri Amerika’yı içine düştüğü İran açmaz ve çıkmazından kurtarmak için seferber olmuş durumda. Pakistan’ın diplomatik kuryelik yapmasının hemen ardından Türkiye ve Mısır rejimlerinin de sahneye çıkıp kuryelik rolüne soyunmaları İran bataklığına batan sömürgeci efendilerine onurlu bir çıkış sağlamak için nasıl canhıraş çalıştıklarının açık bir kanıtıdır. Zira onlar, efendileri sömürgeci Amerika’nın bölgedeki çöküşü veya zayıflamasının, doğrudan doğruya kendilerinin de çöküşü ve sonu olacağını çok iyi biliyorlar.

Yazık, Türkiye, Mısır ve Pakistan’daki aşağılık bu hain rejimler, İslam Ümmeti’nin gücünü ve kaynaklarını, Amerika’yı içine düştüğü bataklıktan kurtarmak için seferber etmektedirler. Gazze iki yıldır kan ağlarken, katliam ve soykırım altında inim inim inlerken neredeydiler? Neden harekete geçip Yahudi varlığını tarihe gömmediler? Neden oluk oluk akan Müslüman kanına sadece izlemekle yetindiler? Efendileri Amerika için gösterdikleri aynı hassasiyeti neden Müslüman Gazze halkı ve Mescidi Aksa için göstermiyorlar?

Ajan rejimlerin, efendileri küstah Trump’ı içine düştüğü bataklıktan kurtarmak için sergiledikleri bu telaş ve seferberlik hali, bu hain ve uşak rejimlerin iktidarlarını koruma güdüsüyle hareket ettiklerinin ve sömürgeci Amerika’ya olan göbek bağlarının ne denli derin olduğunun tescilidir. ABD ve beslemesi Yahudi varlığı Gazze, Lübnan ve İran’da Müslümanların üzerine bomba yağdırırken, Ankara ve Kahire’nin diplomatik süreç peşinde koşması, celladın elindeki bıçağı bileylemekten başka bir şey değildir. Her gün televizyon karşısına geçip ulusal savunma ile övünen, “küresel” devlet olmaktan dem vuran, sahte kahramanlık anlatıları sunan Erdoğan, Müslümanların dertlerine derman olmak için değil, sömürgeci kâfir Amerika’ya onurlu bir çıkış sunmak üzere adeta bir itfaiye eri gibi sahaya sürülmüştür. Müzakereler için İstanbul’un işaret edilmesi ise, Hilafet’e başkentlik yapmış bu aziz şehrin ve bu halkın İslami kimliğine yapılmış bir hakarettir, ihanettir.

Bu rejimlerin, kışlalarına hapsettikleri devasa ordularını seferber edip İran’da, Filistin’de, Lübnan’da ve diğer bölgelerde akan Müslüman kanının intikamını almak, “kırmızı çizgileri” olduğunu söyledikleri Mescidi Aksa’yı Yahudilerin pisliğinden temizlemek yerine bu orduları Trump’ın Barış Kurulu’nda meze yapmaları, Amerika’nın beslemesi Yahudi varlığını bölgede kalıcılaştırmak için Gazze’ye göndermeleri bunların ne denli ihanet çukuruna battıklarının en bariz göstergesidir. Bu durum, bu rejimlerin İslam’a ve Müslümanlara değil, başta Amerika olmak üzere sömürgeci Batı’ya hizmet etmek üzere kurgulanmış sanal yapılar olduğu kanıtlar.

Amerika’yı kıble edinenler, izzeti Allah katında değil de kâfirlerin yanında arayanlar, şunu iyi bilmelidirler ki ebediyen zilletten kurtulamayacaklar, tarihin karanlık sayfalarında ihanetleri ve acziyetleri ile anılacaklardır. Amerika ve Yahudilerin bölgede Müslümanlara karşı yürüttükleri Haçlı Seferi ve İslam ülkelerindeki ajan rejimlerin ihanetleri; İslam Ümmeti’nin bu sahte yöneticilerden kurtulup, sömürgecileri ve onların nüfuzlarını İslam beldelerinden söküp atacak olan yegâne güce, Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafet’e ne kadar muhtaç olduğunu bir kez daha gözler önüne sermektedir.

«إِنَّمَا الْإِمَامُ جُنَّةٌ، يُقَاتَلُ مِنْ وَرَائِهِ وَيُتَّقَى بِهِ»
“İmam (Halife) ancak bir kalkandır; onun arkasında savaşılır ve onunla korunulur.”

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ercan Tekinbaş

 

Devamını oku...

Güçler Arası Büyük Dengesizlik ve Çaresizlik: Devrim, Suriye'nin Aklını Nasıl Yeniden Şekillendirdi?

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Güçler Arası Büyük Dengesizlik ve Çaresizlik: Devrim, Suriye'nin Aklını Nasıl Yeniden Şekillendirdi?

 

Haber:

Son günlerde Suriye’nin çeşitli illeri, işgalci Yahudi varlığının hapishanelerindeki Filistinli esirlere destek vermek ve Knesset’in kısa süre önce kabul ettiği esirlerin idamına ilişkin yasayı protesto etmek amacıyla, protesto eylemlerini ve kitlesel gösterileri temsil eden geniş çaplı halkçı faaliyetlere tanık olmuştur. Bu hareketlerin en belirgin olanları Dera ve Kuneytra illerinde yaşandı; zira katılımcılar direnişi destekleyen sloganlar attılar ve bu sahne, Suriye halkının Filistin davasına yönelik ilgisinin giderek arttığını yansıtmaktadır.

Bu etkinlikler, Yahudi varlığı çevrelerinde ve oradaki sosyal medya platformlarında büyük bir yankı uyandırdı. Zira kullanıcılar, gösterileri ve Yahudi bayraklarının yakılmasını belgeleyen videoların yaygınlaşmasından duydukları endişeyi dile getirerek, sahneyi eşi benzeri görülmemiş ve endişe verici olarak nitelendirdiler.

Yahudilerin yorumlarında, çocukların bu etkinliklere katılarak esirler için marşlar söylediklerine de dikkat çekildi. Yahudi analistler, bu sahnelerin erken yaşta kökleşen düşmanca bir söylemi yansıttığını değerlendirerek, bunun gelecek nesillerin bilinç oluşumu üzerindeki sonuçları konusunda uyarıda bulundular. Tepkiler, Suriye devletinin Filistin meselesine yönelik gelecekteki herhangi bir yönelimini engelleme gerekçesiyle Dera’nın ve diğer Suriye bölgelerinin işgal edilmesini talep eden açık Yahudi çağrıların yapılmasına kadar tırmandı.

Buna karşılık gözlemciler, bu gösterilerin büyüklüğü ve verdiği mesajlar açısından Suriye’nin güncel bağlamında dikkat çekici bir olgu oluşturduğunu belirtirken, bunların önceki siyasi koşullar altında gerçekleşmesi mümkün olmayan, halkın kendini ifade etme biçimindeki derin dönüşümleri yansıttığını vurguladılar.

Yorum:

Ne bekliyordunuz?! Devrimin on yılı aşkın süresince tanık olduğumuz şey, sadece despot bir güçten kurtulmak değildir; aksine eskimiş mefhumlara ve fikirlere karşı da bir devrimdi; zira “Göz iğneye karşı koyamaz”, “Duvar dibinde yürü” ve “Bin göz ağlasa da annemin gözü ağlamaz” gibi mefhumlar, Esad rejiminin bencilliği ve korkuyu nefislerde pekiştirmek için kullandığı araçlardı.

Nitekim devrim başladığında, bu zincirleri kırmış ve mefhumları düzeltmiştir; zira bir annenin sabırla oğluna veda ettiğini gördüğümüz gibi her şehit cenazesi ile birlikte daha da alevlenen halkın iradesi karşısında, rejimin “asla yıkılmayacak” efsanesinin nasıl çöktüğünü de gördük. Bugün yaşananlar, bu doğru bilinçlendirmenin doğal bir sonucudur.

Yıllar boyunca Esad rejimi, Yahudi varlığını yenilmez bir güç olarak tanıtmış ve onunla barış yapmanın hayatta kalmak için tek seçenek olduğunu savunmuştu. Ancak gerçeklik bunun tam tersini kanıtlamıştır; zira muhlis mücahitlerden oluşan küçük bir grubun, bu varlığın askerlerini nasıl bozguna uğratıp onları kaçırdığını ve işgal söyleminin de hegemonyadan varlığa dönüştüğünü gördük. Sadece birkaç ay içinde kurtuluş somutlaşmış olup bu fikir, Neva’daki Haraş el-Cübeyliye ile Beyt Cin bölgesindeki çatışmaların ardından kesinleşti; zira bu iki olay, gerçekten bu düşmanın zayıflığını kanıtlamıştır.

İnsanların mefhumlarını saptırmaya çalışanlar başarısızlığa uğramıştır; bugün yaşananlar ise, Peygamberimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in tek bir beden olarak tanımladığı bir ümmetin doğal bağlamıdır. Bu yüzden halkın bilincini ve kimliğini yeniden kazandıktan sonra, Şam’ın onuru ve devriminin, Filistin’in acısıyla etkileşime girmesi son derece doğaldır. Bu ise, birçok kişinin her fırsatta ortadan kaldırmaya çalıştığı ancak gerçekliğin gücünün kendini dayattığı doğal bir birleşme durumudur.

Olanlara şaşırmayın ve güç ya da fikir yoluyla buna karşı durmayın; yoksa halklar sizi, Esad rejimini koyduğu o düşman kategorisine koyar. Zira durumlar gelişmekte ve her olayla birlikte insanların bilinci daha da güçlenmektedir. Dolayısıyla bu akıma karşı durmak büyük bir hata ve tehlikedir; zira çarpıtma eylemleri, sahibini Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in davetiyle savaşanların safına koyar; o halde kendinizi, bu konuma koymaktan sakının.

Bölge değişmekte olup büyük hedeflere yaklaşmak, her zamankinden daha yakındır. Meydana gelenler, fıtratlarını geri kazanan ve mefhumlarını düzelten mübarek insanlar tarafından yapılan mübarek bir harekettir… Allah’a hamd ve şükürler olsun.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Abdu ed-Della - Suriye

Devamını oku...

Jeopolitik Rekabet Meydanında Orta Asya

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Jeopolitik Rekabet Meydanında Orta Asya

Orta Asya artık dünya siyasetinde marjinal bir bölge değil; aksine büyük güçlerin çıkarlarının kesiştiği bir arenaya dönüşmüştür. Bölge, önemini sadece coğrafi konumu, kaynakları ve ulaşım koridorları nedeniyle değil, aksine toplumundaki derin dini yapısı nedeniyle de kazanmaktadır.

Sovyetler Birliği'nin dağılmasının ardından bölge yeniden İslam'a dönmeye başlamıştır. Bu durum, sömürgeciler için olası ideolojik bir tehdit ve kontrolün sıkılaştırılmasını gerektiren siyasi bir faktör olarak kabul edilmektedir. Ancak bölgenin İslam’a olan ilgisi sadece 1991 yılında ortaya çıkmamıştır; aksine Orta Asya, yüzyıllar boyunca İslam ülkelerinin ayrılmaz bir parçası olmuştur.

O bölgede Buhara, Kokand ve Hiva gibi hanlık devletleri vardı ve bu devletlerin yönetim sistemleri şeriat hükümlerine dayanmaktaydı. Aile ilişkilerini, ticareti ve yargıyı şeriat düzenliyordu. Ayrıca şeriat kadılarının ve alimlerin konumu, yöneticilerin konumundan daha aşağı değildi.

Şerî okulları fikri ortamın şekillenmesine katkıda bulunmakta olup bölge, Osmanlı Hilafetinden Hindistan’a kadar uzanan geniş İslam hadaratının bir parçasıydı. Sovyet yönetimi öncesinde bölge, Türkistan adıyla biliniyordu.

Bölgenin Rus İmparatorluğu çerçevesine katılması, ardından Sovyetler Birliği'nin kurulması, şiddetli bir medeniyet çatışmasının ortaya çıkmasına yol açmıştı. Sovyet rejimi onu, dini yönetim yapısından ve toplumsal düzenden dışlamaya çalışmıştır. Bu kapsamda alimler ortadan kaldırılmış, camiler kapatılmış, resmi din adamları denetim altına alınmış ve dini eğitim asgari düzeye indirilmişti. İslam artık teşrî için bir kaynak olmaktan çıkmış; aksine sadece bireysel bir tezahür olarak sınırlandırılmıştı. Dini seçkinlerin yerini parti kadroları almış ve böylece bölgeye tamamen seküler ve ateist bir model dayatılmıştır.

Bununla birlikte İslam, insanların kalplerinde yaşamaya devam etmiş ve tamamen yok olmamıştır. Dolayısıyla aile geleneklerinde, toplumsal adetlerde ve toplumsal hafızada yer edinmiştir. Sovyetler Birliği'nin dağılmasının ardından insanlar, doğal bir şekilde dini kimliklerine geri dönmeye başladılar; böylece her yerde camiler inşa edilmiş, şerî okullar açılmış, dine bağlı olanların sayısı gözle görülür bir şekilde artmış ve insanlar tarihleri ve kültürleri konusunda bir dayanak aramaya başlamışlar; böylece uzun süredir yasaklanmış olan değerlere geri dönmüşlerdir. Dahası İslam, bağımsızlık bayrağı altında yeni ortaya çıkan ülkelerin gidişatını bile etkilemeye başlamıştır.

İşte bizzat bu tarihsel sahne, mevcut durumu daha da karmaşık bir hale getirmiştir; burada mesele yeni bir ideoloji girdirilmesi ya da yayılmasıyla ilgili değil, aksine yüzyıllar boyunca bölgeyi şekillendiren değerlere geri dönülmesiyle ilgilidir. Ancak bu süreç, küresel politikanın etkisi, büyük güçler arasındaki rekabet ve İslam’ın hasımları tarafından kullanılan modern gözetim teknolojilerinin gölgesinde cereyan ediyordu. Bu nedenle ister Rusya ister Çin ister Batı ülkeleri olsun, tüm dış güçlerin İslam'a karşı tutumu, her şeyden önce kendi rejimlerinin güvenliğini korumaya dayanmaktadır.

İslam’ın siyasi alanda bu rejimlerle rekabet edebilme ve günlük yaşamın sorunlarına gerçek çözümler sunabilme gücü, onlar için ciddi bir tehdit teşkil etmektedir. Bölge sakinleri, ilerlemeye ve onurlu bir yaşama götüren İslam’ın gücünü unutmamıştır. Bu da sömürgeci güçleri, İslam’ın mevcut laik rejimlerin yerine geçecek siyasi bir alternatif haline gelme olasılığını hesaba katmaya zorlamaktadır.

Böylece Orta Asya bugün, İslam hadaratı, ateist Sovyet yapısı ve laik Batı rekabeti gibi üç tarihi hattın kesişme noktasında durmaktadır. Tüm bunlara bakıldığında İslam faktörü, bugün yeniden ortaya çıkmaya başlayan kimliğinin derin temelini oluşturmaktadır. Buradan hareketle aşağıda, Orta Asya'da nüfuz için büyük güçler arasında yaşanan rekabetin faktörlerini sunacağız:

Rusya:

Rusya açısından Orta Asya, sadece komşu bir bölge değildir. Zira son 150 yıl boyunca Orta Asya'nın tarihsel bir arka bahçe olduğu ve bunun yokluğunun Rus devlet yapısını zayıf gösterdiği yönündeki bir algı, Rus stratejik bilincinde kök salmıştır.

Bu nedenle bölgedeki nüfuz kaybı, sadece jeopolitik bir gerileme olarak değil, aynı zamanda iç gerilimlere ve parçalanma ihtimaline yol açabilecek bir adım olarak görülmektedir.

Kremlin hala Sovyet sonrası alanda oyunun kurallarını belirleyici kılan imparatorluk fikrine tutunmaya çalışmaktadır. Zira Rusya kendini, bölgede güvenliğin garantörü, anlaşmazlıkların hakemi ve karar alma sürecinin ana merkezi olarak dayatmaya çalışmaktadır. Orta Asya ülkelerinin bağımsız ve çok yönlü bir politika izlemeye yönelik her türlü girişimi ya da Batılı güçlerle işbirliğini derinleştirme çabası Moskova'da endişe uyandırmakta ve genellikle sert tepkilerle karşılanmaktadır.

Ayrıca Amerika, İngiltere ve Avrupa Birliği’nin gösterdiği ilgi, doğal bir rekabet olarak değil, Rusya’nın “tarihi sorumluluk alanı” olarak adlandırdığı sınırlar içindeki genişlemenin bir uzantısı olarak görülmektedir. Kremlin'in mantığına göre, Orta Asya'yı kaybetmek, dış baskıların artması ve Rusya'nın kendi içindeki ayrılıkçı eğilimlerin büyümesi anlamına gelmektedir. Bu nedenle her ne pahasına olursa olsun bölgeyi korumaya çalışmaktadır.

Rusya, Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü gibi yapılar aracılığıyla, “terörle” mücadele alanındaki işbirliğini düzenlemeye, ortak tatbikatlar tanzim etmeye, yasaklanmış örgütlerin listelerini koordine etmeye ve bilgi alışverişinde bulunmaya çalışmaktadır. Ayrıca Rus uzmanlar, bölgedeki güvenlik birimlerine doğrudan danışmanlık hizmeti vermeye katılmakta ve dini altyapıya sıkı bir denetime, bağımsız İslami grupları kısıtlamaya ve devletin denetimi altındaki din adamlarının rolünü güçlendirmeye dayalı bir yaklaşımı desteklemektedirler.

Ayrıca göç faktörü de ek bir gerginlik yaratmaktadır. Zira milyonlarca Orta Asyalı Rusya’da çalışmakta olup bu kişilerin havale ettikleri para, ülkelerinin ekonomileri için önemli bir destek teşkil etmektedir. Ancak Rusya'da göçmenlik sistemini sıkılaştırma politikası giderek artmaktadır; zira belirli kotalar uygulanmakta, denetimler yoğunlaştırılmakta, sınır dışı işlemler gerçekleştirilmekte ve iş fırsatlarına kısıtlamalar getirilmektedir. Bu önlemlerin arkasında yalnızca sosyal ve ekonomik dürtüler durmamakta; aynı zamanda bağımsız dini örgütlerin kontrolden çıkacağına dair bir korku da yatmaktadır. Zira kendi kendini yönetebilen Müslüman ülkeleri, Rus seçkinler tarafından siyasi istikrarsızlığın olası bir kaynağı olarak görülmektedir. Böylece çelişkili bir durum ortaya çıkmaktadır; zira Rusya, ekonomik açıdan bölgeden gelen işgücüne ihtiyaç duymakta ancak aynı zamanda uzun vadeli demografik ve ideolojik sonuçlardan korktuğu için bu işgücü akışı kısıtlamaktadır. Bu durum da ilişkileri daha da karmaşık hale getirmekte ve gizli olan gerilimi güçlendirmektedir.

Sözün özü, Rusya’nın Orta Asya stratejisi, imparatorluk statüsünü korumak, alternatif nüfuz merkezlerinin ortaya çıkmasını engellemek ve İslam faktörünü sıkı bir denetim altına almak gibi birbiriyle bağlantılı üç dürtüye dayanmaktadır.

Kremlin, bölgeyi nüfuz alanı içinde tutmaya çalışmaktadır; bunu ise sadece dış politikadaki konumunu korumak için değil, aksine aynı zamanda iç parçalanma süreçlerinin ortaya çıkmasını önlemek için de yapmaktadır. Rus stratejik düşüncesine göre, “arka bahçeyi” kaybetmek, zaten ideolojik bir zayıflık yaşayan birlik içindeki çatlakların artması anlamına gelmektedir. Bu nedenle Moskova'nın bu bölgedeki politikası son derece hassas ve inatçı olup çoğu zaman da uzlaşmaz bir nitelik taşımaktadır.

Çin:

Çin için Orta Asya sadece komşu bir bölge değildir; zira her şeyden önce Orta Asya, Orta Doğu ve Avrupa’ya uzanan bir kara köprüsü ve bir enerji arteri olup bir zamanlar tek bir alanın parçası olan İslami Doğu Türkistan’ın çevresindeki tampon bir bölgedir. Pekin açısından coğrafya stratejik bir önem taşımaktadır; zira batı sınırlarının istikrarı, devletin iç birliğiyle doğrudan bağlantılıdır.

Çin'in politikasındaki temel eğilim, Doğu Türkistan Uygur bölgesindeki İslam faktörünü etkisiz hale getirmektir. Zira son yıllarda Müslümanları izlemek ve takip etmek için en geniş sistemlerden birini kurmuştur. Uluslararası insan hakları örgütlerinin tahminlerine göre, orada “mesleki eğitim merkezleri” adı verilen ve birkaç milyon kişiyi barındıran açık hava hapishaneleri kurulmuştur. Ayrıca yoğun video gözetim sistemleri kurulmuş olup davranışları izlemek için dijital gözetim araçları, veri analizi ve iletişim izleme yöntemleri kullanılmaktadır. Bu sıkı denetim sisteminin yanı sıra, dini faaliyetlere kısıtlamalar getirilmiş, Müslümanların doğumlarına yönelik kontrol önlemleri sıkılaştırılmış ve devlet sistemi dışında dini eğitim yasaklanmıştır.

Çin'in Orta Asya'ya komünist ideolojiyi ihraç etmeye çalışmadığını belirtmek önemlidir. Yani onun stratejisi, ilk etapta genişlemeye değil, aksine ekonomik nüfuz kazanmaya ve teknolojik kontrol dayatmaya dayanmaktadır. Ancak bağımsız herhangi bir İslami örgüte yönelik ağır baskıya dayanan iç politikası, yatırımlarını ve altyapısını korumak için gerekli gördüğünde aynı yaklaşımı sınırları dışında da uygulamasının fiilen önünü açmaktadır.

Çin, Kuşak ve Yol Projesi sayesinde bölgenin ekonomisine derinlemesine nüfuz etmeyi başarmıştır. Zira Çin'i Kırgızistan ve Kazakistan üzerinden Avrupa'ya bağlayan otoyollar ve demiryolu hatları inşa edilip modernize edilmiştir. Ayrıca Çin-Kırgızistan-Özbekistan demiryolu hattı da inşa edilmektedir. Türkmenistan'dan Özbekistan ve Kazakistan üzerinden Çin'e uzanan gaz boru hatları faaliyete geçmiştir. Ayrıca Horgos kavşağı da dahil olmak üzere Kazakistan-Çin sınırındaki kuru limanlar da genişletilmiştir. Yine enerji projeleri, elektrik hatları ve sanayi bölgeleri de finanse edilmektedir.

Krediler, etki oluşturmak için ana araçlarından biri haline gelmiştir. Zira Çinli bankalar, devlet garantileriyle büyük meblağlarda krediler sağlamakta ve bu da mali bağımlılığı artırmaktadır. Aynı zamanda Çin, bölgedeki ülkelerin iç işlerine açıkça müdahale etmiyormuş ve egemenliklerini saygı duyuyormuş görünmeye çalışmakta ancak bu politikası, pratikte sadece istikrarın korunmasının ve kendi çıkarlarının güvence altına alınmasının gölgesinde uygulanmaktadır.

Aynı zamanda sadece altyapı yaygınlaşmamakta, aksine bununla birlikte bir güvenlik modeli de yaygınlaşmaktadır. Zira şüpheli gruplar hakkında bilgi paylaşımına yönelik anlaşmalar imzalandığı gibi gözetim teknolojileri, dijital yüz tanıma kameraları ve siber gözetim araçları da temin edilmektedir. Ayrıca Çin, güvenlik uzmanları eğitmekte ve güvenlik kurumları arasındaki bağları güçlendirmektedir. Dolayısıyla onun bu yaklaşımı pragmatik bir nitelik taşımaktadır; zira Çin için istikrar, özgürlükten çok daha önemlidir.

Klasik imparatorlukların aksine Çin, doğrudan bir kontrol dayatmaya çalışmamakta ancak Çin, bölgedeki ülkelerin siyasi kararlarında Çin’in çıkarlarını dikkate almak zorunda kalacakları ve bunlardan kaçınamayacakları bir bağımlılık düzeyi oluşturmaya çalışmaktadır.

Rusya, tarihsel ve askeri mantıkla bölgedeki nüfuzunu korurken Çin ise varlığını, ekonomi ve teknoloji yoluyla pekiştirmektedir. Dolayısıyla Çin'in uzun vadeli hedefleri ve sistematik yöntemleri vardır. Çin’in Orta Asya’ya yaklaşımının özelliği, ülke içindeki bağımsız İslami örgütlere yönelik şiddetli baskı ile pragmatik ekonomik genişlemeyi bir arada sürdürmesinde yatmaktadır.

Amerika Birleşik Devletleri:

Amerika açısından Orta Asya hiçbir gün tamamen marjinal bir konu olmamış ancak aynı zamanda birinci dereceden bir öncelik haline de dönüşmemiştir. Ama Sovyetler Birliği'nin dağılmasının ardından, bağımsızlık destek programları, nükleer güvenlik ve enerji kaynaklarının çeşitlendirilmesi yoluyla bölgedeki faaliyetlere katılmaya başlamıştır. Geçen yüzyılın doksanlı yıllarında, bölgenin Rusya'ya olan bağımlılığını azaltmak amacıyla Kazakistan'da nükleer silahsızlanma çalışmalarına yatırım yapmış, sınır güvenliğini güçlendirmiş ve petrol ve gaz ihracatı için alternatif güzergâhlar geliştirmiştir.

11 Eylül 2001 olaylarının ardından ona olan ilgisi keskin bir şekilde artmıştır. Zira Orta Asya, Afganistan'daki operasyonların arka üssü haline gelmiş olup Özbekistan ve Kırgızistan'da askeri tesisler kurulmuş ve güvenlik alanlarında işbirliği ve İslam'la mücadelede koordinasyon güçlendirilmiştir.

Ancak Afganistan'daki askeri varlığın azaltılmasıyla birlikte ABD'nin bölgeye olan ilgisi gerilemeye başlamıştır. 2000'li yılların ikinci yarısına gelindiğinde odak noktası, Orta Doğu ile Hint ve Pasifik bölgelerine kaymıştır. Böylece Orta Asya’yı ikincil bir yön olarak ele almaya geri dönmüştür. Bu da askeri üslerin kapatılmasına ve faaliyet düzeyinin azalmasına yol açmış olup bu ise Rusya'yı sevindirmiş ve ilişkiler esas olarak diplomatik ve ekonomik bir nitelik kazanmıştır.

2021 yılında Afganistan'dan askerlerini çekmesinin ardından ABD, bölgeye farklı bir vizyonla geri dönmüştür; zira artık burayı askeri bir üs olarak değil, aksine Rusya ve Çin'i kontrol altında tutmak için bir unsur olarak görmektedir. Bu yüzden Orta Asya’nın beş ülkesini ve Amerika’yı bir araya getiren C5+1 formatı güçlendirilmiştir. 2023 yılında, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nun aralarında bölge liderleri ile ABD Başkanı arasında bir görüşme gerçekleştirilmiş olup bu da ilginin geri döndüğünün sembolik bir teyidi olmuştur. Toplantıda ulaşım, enerji ve nadir mineraller gibi konuların yanı sıra güvenlik meseleleri de ele alınmıştır.

Son yıllarda Kazakistan ve Özbekistan liderlerinin ABD'ye yaptığı ziyaretler, somut sonuçlar doğurabilecek pratik bir nitelik taşımaktadır. Zira yatırım, enerji, nadir mineraller ve dijital teknolojiler alanlarında anlaşmalar imzalanmıştır. Washington, resmi bir siyasi-askeri ittifak talep etmeden ekonomik ortaklığı derinleştirmeye hazır olduğunu göstermektedir. Ayrıca Moskova ve Pekin'e olan bağımlılığı azaltacak alternatifler sunmak ve Batı pazarlarına ve teknolojisine yönelik yolu açmak yoluyla ilişkilerini çeşitlendirmeye çalışmaktadır.

Bu mesele, ABD'nin stratejisinde önemli bir rol oynamaktadır; zira ABD, kendisini uluslararası güvenliği sağlama konusunda lider olarak sunmak yoluyla aşırılıkla mücadelenin küresel boyutunu korumaya çalışmaktadır. Bu çerçevede bazı fikri programların finansmanında kesintiye gidilmesine rağmen, odak noktası hâlâ “aşırılıkçılığın” önlenmesi, gençlerle yönelik programlar, eğitim girişimleri ve geleneksel dini kurumların desteklenmesi olmaya devam etmektedir.

Aynı zamanda ABD, İbrahim Anlaşmaları da dahil olmak üzere Orta Doğu'da ilişkilerin normalleşmesini amaçlayan diplomatik girişimleri desteklemektedir. Orta Asya ülkeleri arasından Kazakistan bu sürece resmi olarak katılmıştır. Ayrıca bölgenin, Yahudi varlığıyla işbirliği konusunda bir diyaloga dahil edilmesi için düzenli çabalar sarf edilmektedir.

ABD’nin bölgeye yönelik politikası, Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından aktif müdahil olma, ardından Afganistan’daki operasyon sırasında askeri işbirliği, sonra ilginin azalması aşaması ve son olarak da şu anki pragmatik geri dönüş gibi üç aşamadan geçmiştir. Bugün Amerika, bölge üzerinde kapsamlı bir hakimiyet kurmaya çalışmamaktadır. Onun şu anki hedefi, bölgenin Rusya veya Çin’in tam etkisine girmesine izin vermeden onun stratejik ilgi alanı içinde kalmaya devam etmesini sağlamak ve aynı zamanda güvenlik meseleleri ile İslam’la ilgili gündem konularında küresel liderlik rolünü korumaktır.

İngiltere:

İngiltere, tarihsel olarak İslam belesinin ve Orta Asya'nın mevcut gerçekliğinin şekillenmesinde temel bir rol oynamıştır. Londra, şeriatla yönetim sistemini koruyan Osmanlı Hilafetine karşı büyük çaba sarf etmiş ve onun parçalanmasına pratik olarak katkıda bulunmuştur. Gücünün azalmasına rağmen İngiltere, şerî İslami otoriteyi baltalamayı amaçlayan karmaşık komplolar ve yıkıcı faaliyetler uygulamaya devam etmiş; bu da Müslüman bölgelerdeki siyasi istikrarı zayıflatmıştır.

Mevcut zamanda İngiltere’nin bölgedeki etkisi, seçkin kesimlerle ve finansal kanallarla çalışmak yoluyla ortaya çıkmaktadır. Bu yüzden Londra, bölgedeki siyasi ve ekonomik elitlerin sermayelerini muhafaza ettikleri en önemli merkezlerden biri olmaya devam etmektedir. Yatırım mekanizmaları, hukuki araçlar, eğitim programları, üniversite bursları ve öğrenim bursları aracılığıyla İngiltere, kendi çıkarlarını ileriye taşıyabilecek kadrolar ve uzmanlardan oluşan bir ortam oluşturmaya çalışmaktadır.

Bunun yanı sıra Londra, devlet kurumlarının reformu konusunda danışmanlık desteği sunmakta ve Batı standartlarına uygun bir idari ve hukuki yapının oluşturulmasına katkıda bulunmaktadır. Bu da ona bölge ülkelerinin iç politikaları üzerinde etki etme imkânı sağlamaktadır.

İslam faktörüyle ilgili olana gelince; İngiltere her zamanki gibi ikili bir tutum sergilemektedir. Zira bir yandan Londra, İslam'ın seküler topluma entegre edilmesine açıkça destek verdiğini ilan etmektedir. Diğer yandan da İngiltere, mevcut seçkinlere veya onların çıkarlarına meydan okuyabilecek bağımsız dini hareketlerin gelişmesini engellemek amacıyla, kendi deyimiyle aşırılıkçılık ve İslami siyasete karşı çıkmaya devam etmektedir. Londra, bu bölgeyi, İslami etkilerin yeniden güçlenmesini engelleme stratejisinin önemli bir düğüm noktası olarak görmeye devam etmektedir. Böylece İngiltere, İslam'a karşı düşmanca rolünü korumaya devam etmektedir.

Avrupa Birliği:

Avrupa Birliği açısından Orta Asya hiçbir gün doğrudan kontrol veya tam hegemonya altındaki bir bölge olmamıştır; aksine ekonomik ve siyasi etki alanı ve kaynaklar için bir temel olarak ilgi odağı olmuştur. Avrupa, tarihsel olarak bu bölgeyi Asya'nın “arka bahçesi” olarak gördüğü gibi ticaret açısından önemli, ancak uzak ve doğrudan müdahaleye elverişsiz bir bölge olarak görmüştür.

19. yüzyılın sonlarından 20. yüzyılın başlarına kadar Avrupalı güçler, bölgedeki petrol, doğalgaz ve transit yollarına erişim konusunda rekabet ettiler ancak Sovyetler Birliği’nin ve daha sonra Rusya’nın muhalefeti nedeniyle temkinli olmuşlardır.

Sovyetler Birliği'nin dağılmasının ardından Avrupa Birliği, hızla bölgede yeni bir ekonomik ve siyasi sistemin oluşturulmasına dahil olmuştur. Nitekim ilk misyonlar, reformları desteklemeye, uluslararası kuruluşlara entegrasyona ve piyasa ekonomisinin geliştirilmesine odaklanmıştır. Esas olarak da liberal yönetim standartlarına odaklanmıştır; zira Avrupa, şeffaflık, yasaların modernizasyonu ve yolsuzlukla mücadele sloganları altında nüfuzunu genişletmeye çalışmaktadır.

Tam da bu dönemde Avrupa Birliği, “Doğu Ortaklığı” çerçevesi gibi Orta Asya ülkeleriyle diyalog mekanizmaları oluşturmaya başlamasının yanı sıra Kazakistan, Özbekistan, Kırgızistan ve Tacikistan ile de ayrı ayrı stratejik anlaşmalar imzalamıştır. Bugünkü stratejisi ise, “yumuşak güce” odaklanmaya dayanmaktadır.

Orta Asya enerji kaynakları açısından zengindir; zira Kazakistan büyük petrol rezervlerine sahip olduğu gibi Türkmenistan ve Özbekistan’da ise doğal gaz yatakları bulunmasının yanı sıra Kırgızistan’da da büyük miktarda uranyum ve nadir mineraller mevcuttur. Bu yüzden Avrupalı şirketler bu kaynakların çıkarılması ve nakliyesinde aktif olarak yer alırken, aynı zamanda bölge ülkelerinin Avrupa teknolojisine ve Batı yönetim standartlarına bağımlılığını da pekiştirmeye çalışmaktadır.

Ayrıca Avrupa Birliği, sürekli olarak yatırım, eğitim ve teknolojik projeleri teşvik etmektedir. Ulaştırma koridorları gelişmekte olup, Kazakistan ve Özbekistan'dan geçen demiryolu hatları modernize edilmekte, kara lojistik merkezleri geliştirilmekte ve sınır ötesi altyapı projelerine katılım sağlanmaktadır. Ayrıca enerji alanındaki anlaşmalar, Avrupa pazarlarına gaz ve petrol tedarikini, yenilenebilir enerjiye yatırımları ve aynı şekilde petrokimya endüstrisinin modernizasyon projelerini kapsamaktadır.

Son yıllarda Avrupa Birliği'nin diplomatik faaliyetleri önemli ölçüde artmıştır. Nitekim Kazakistan, Özbekistan ve Türkmenistan liderleriyle yapılan görüşmeler sonucunda enerji, ulaşım, iklim ve dijital teknolojiler alanlarında işbirliği mutabakatları imzalanmıştır. Ayrıca yasal düzenlemelerin desteklenmesi, şeffaflık ve yolsuzlukla mücadele programları da başlıca eğilimler arasında yer almaya devam etmektedir. Bu da Avrupa Birliği için bölgede doğrudan siyasi kontrol dayatmadan nüfuzunu güçlendirmenin bir aracı olarak görülmektedir.

Avrupa Birliği, bölgedeki İslam faktörüyle ilişkiler konusuna özel bir önem vermektedir. Her ne kadar Birlik, İslam’ı doğrudan bir tehdit olarak görmese de, sivil toplumun inşası sloganları altında hoşgörü, laik düzen ve din alanının entegrasyonu gibi fikirlerin yaygınlaştırılması için çalışmaktadır. Avrupa Birliği, eğitim ve kültür programları aracılığıyla Avrupa değerlerine dayalı bir ortam oluşturmayı ve aynı zamanda İslami kalkınma düşüncesinin etkisini azaltmayı amaçlamaktadır.

Bu nedenle Orta Asya, Avrupa Birliği açısından öncelikle kaynaklar, lojistik ve stratejik bağlantılar alanı olarak görülmektedir. Dolayısıyla Avrupa doğrudan kontrol etme isteği göstermemekte ancak yatırımlar, yönetim standartları, eğitim programları ve teknolojik projeler aracılığıyla uzun vadeli nüfuzunu pekiştirmeye çalışmaktadır.

Genel eğilim

Sömürgeci güçler, Orta Asya’da İslam’ı geleneksel bir din ya da kültürel miras olarak değil, aksine mevcut laik yönetim modellerine bir alternatif olarak görmektedirler. Dolayısıyla mesele, dindarlığa veya geleneksel ritüellere karşı çıkmakla ilgili değil, aksine dinin iktidara gelme olasılığıyla ilgilidir. Söz konusu güçlerin temel endişe kaynağı işte budur. Onların görüşüne göre İslam siyasi bir proje olarak sunulursa, otomatik olarak kontrol alanının dışına çıkacak, bu da servetlerin yağmalanmasına dayanan ekonomik kontrol araçlarının ve anlaşmalar yoluyla seçkinler üzerinde oluşturulan etkinin kaybolmasına yol açacaktır.

Bu endişeler, İslam'ın karakterize olduğu milletler ötesi niteliğin kabulüne dayanmaktadır. Bu ise ulusal sınırlarla sınırlı olmadığı gibi belirli bir bölgeyle de bağlantılı değildir; aksine İslam’ın ufukta toplumlar arasında bağlar kurmaya muktedir olmasıyla bağlantılıdır. Orta Asya koşullarında, ulus devletlerin nispeten yeni olduğu ve toplumsal kurumların hâlâ şekillenmekte olduğu bir ortamda, İslam güçlü bir seferberlik faktörüne dönüşmüştür.

Sovyet dönemi ve sonrasında bölgede oluşan seçkinler ise esas olarak idari ve güvenlik kurumlarının temellerine dayanmaktadır. Siyasi İslam, geleneksel şekliyle bile olsa, ahlaki liderlik konusunda onlarla rekabet edebilir. Toplum, dini meşruiyeti bürokratik yönetimden daha adil ve hakka daha uygun olarak görmeye başlarsa bu, bu ülkelerin içindeki güç dengesini köklü olarak değiştirecektir.

Bu nedenle bölgede “geleneksel İslam” olarak adlandırılan bir model oluşturulmaktadır. Bu tasavvura göre İslam'ın, ahlaki, kültürel ve geleneksel bir nitelikte olması ve siyasetten uzaklaştırılması gerekir. Geleneksel İslamcılar olarak adlandırılanların görevi ise, toplumu “sakinleştirmek” ve alternatif bir projenin ortaya çıkmasını engellemektir.

İslam karşısında bu güçler birleşmekte olup aralarındaki tek fark üsluplardadır. İslam'a karşı yürütülen mücadelede kullanılan düşmanlık ve sınırsız yöntemlere rağmen, bölge halklarının İslam'a olan ilgisi sabit bir şekilde devam etmektedir. Onların değişim konusundaki güçleri ve iradeleri henüz tam olarak takdir edilmemiştir. Ama bölgedeki Müslümanların geleceğini belirleyecek olan, insanların güvenini yitirmiş sömürgeci projeler değil, işte bu iradedir.

Peki hakimiyeti kim koruyacak?

Genel bir sonuç çıkarmak ve güç dengesini denge ve objektiflik açısından ele almak istiyorsak, gelecekteki dinamikleri analiz ederken bölgedeki Rus nüfuzunun derinliğini göz ardı edemeyiz. Zira Rusya, bölgeyle olan yakın tarihsel, dilsel ve kültürel bağlarını hâlâ korumaya ve bunları güçlendirmeye çalışmaktadır. Orta Asya ülkelerinin büyük bir kısmındaki seçkinler ve yönetim organları için Rusça hâlâ temel iletişim aracı olmaya devam etmekte olup birçok kurum da Sovyet döneminde kurulmuştur.

Göç alanındaki bağımlılık, göçmen işçilerin havaleleri ve enerji ile savunma alanlarındaki iş birliği de bu gerçekliği pekiştirmektedir. Bu hususları dikkate alırsak, bölgede büyük jeopolitik değişiklikler yaşanmadan Rusya’nın nüfuzunun yeniden dağılmasını sağlamak zor olacaktır. Bu nedenle Çin'in bölge üzerinde tam bir hegemonya dayatması yakın gelecekte gerçekleşmeyecek gibi görünmektedir. Bu yüzden Çin, ekonomik ve altyapısal varlığını güçlendirmeye, ticarette karşılıklı bağımlılığı düzenli olarak artırmaya, kredileri genişletmeye ve ulaşım, enerji ve dijital altyapı alanlarında teknolojik çözümleri teşvik etmeye çalışmaktadır. Dolayısıyla mevcut güç dengelerine göre, Pekin'in bu ekonomik hacmi ve uzun vadeli finansal kapasiteleri onu, büyüme ve dinamik olarak en büyük dış güçler arasında yer almasını sağlamaktadır.

ABD, İngiltere ve Avrupa Birliği, standart araçlar ve mali mekanizmalar ve seçkinlerle çalışmak aracılığıyla nüfuzlarını uygulamaya devam etmektedirler. Bu da çok katmanlı bir dış varlık yapısı oluşturmaktadır. Sonuç olarak bölge, tek bir merkezin nüfuz alanı içinde yer almamakta, aksine kesişen çıkarların karmaşık bir dağılımının ortasında kalmaya devam etmektedir.

Dolayısıyla eğer mevcut durum devam ederse, Rusya’nın askeri, kültürel ve kurumsal nüfuzunun devam etmesi ve Çin’in de ekonomik nüfuzunun giderek güçlenmesi muhtemeldir. Ancak bu sonuç, diğer etki güçlerinin rolünü ortadan kaldırmayacağı gibi gelecekte güç dengesinin yeniden dağıtılması olasılığını da dışlamayacaktır. Ancak geriye kalan soru şudur: Bölge ülkeleri, egemenliklerini güçlendirmek için dış güç merkezleri arasındaki rekabeti ne ölçüde kullanabilirler?

Buna göre bölgeyi kontrol etme senaryoları şu şartlara dayanmaktadır: Dini alan sömürgeci güçlerin ilgi odağı olmaya devam edecek olup öte yandan bağımsız İslami grupların büyümesine, toplumun İslam'ın değerlerini giderek daha fazla kabul etmesi eşlik edecektir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Latif Rasih

Devamını oku...

Suudi Arabistan Aden'i, Neden Muhsin el-Ahmar'a Teslim Ediyor?!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Suudi Arabistan Aden'i, Neden Muhsin el-Ahmar'a Teslim Ediyor?!

 

Haber:

Muhsin, Aden'i Suudi Arabistan'dan resmen devraldı. (Yemen Haber, 1 Nisan 2026)

Yorum:

Ali Muhsin el-Ahmar, helak olmuş Ali Salih rejiminin eski muhafızlarından biri olmasının yanı sıra Yemen’de iktidarda olan Müslüman Kardeşler eğilimini temsil etmekte olup sözde Arap koalisyonunun Yemen’e girmesinin ardından Suudi Arabistan’a çıkarılmış ve geçen yıllar boyunca orada ikamet etmeye devam etmiştir. Bakın işte Suudi Arabistan bugün onu, eski Başkanlık Muhafız Alayları Komutanı Mehran El-Kubati’nin Aden’e geri dönüşüyle eş zamanlı olarak askeri ve siyasi sahneye yeniden geri getirmektedir. Görünen o ki bu hamlenin hedefi, Aden'deki askeri güçler üzerinde tam kontrol sağlamak ve BAE yanlısı komutanları hassas askeri mevzilerden uzaklaştırmak ya da onları Suudi Arabistan yanlısı yeni askeri oluşumlara dahil etmektir; zira Aden, Birleşik Arap Emirlikleri tarafından kurulan ve BAE’ne kaçıp Yemen’den ayrılmasıyla birlikte Yemen siyasi sahnesinden çekilen Aydarus Zübeydi liderliğindeki Geçiş Konseyi’nin son ve en önemli kalesi olarak kabul edilmektedir. Bu adımla Suudi Arabistan, Aden'de kalan Birleşik Arap Emirlikleri'nin adamlarına sopa göstermektedir ki böylece ya kurduğu yeni askeri oluşumlara katılacaklar ya da askeri sahneden tamamen çekileceklerdir.

Husilerle temas bölgelerinde gerçekleşen yoğun askeri hareketlerin ve askeri liderlerin Sana’nın kurtarılmasına yönelik hazır olunduğuna dair açıklamalarının, Hudeyde'de Stokholm Anlaşması'nı izlemek üzere görev yapan BM misyonunun görev süresinin sona ermesiyle eşzamanlı olarak göz ardı edilmemesi gerekir; bu da bir yandan Husi güçleri ile diğer yandan el-Alemî hükümeti arasındaki askeri operasyonun yeniden geri dönme olasılığının olduğu anlamına gelmektedir. Ali Muhsin, kökenleri Husilerin kontrolündeki kuzey bölgelere dayandığı için Sana'nın kurtarılması savaşında önemli bir piyon olarak görülmektedir. Böylece El-Alimi hükümeti güçleriyle birlikte bulunması, hazırlığı yapılan Sana'nın kurtarılması operasyonuna yönelik halk nezdinde meşruiyet kazandıracak olup tüm bunlar, Suudi Arabistan'ın operasyonun ön cephesinde görünmemesi için yapılmaktadır.

Bu askeri hamle, ABD’nin şu anda İran ve bölgedeki kollarına karşı sürdürdüğü savaşla uyumlu görünmektedir; bu da Suudi rejiminin Yemen’de Amerika’nın çıkarlarını savunan taraf olması, İran’a bağlı Husilerden vazgeçilmesi ve Amerika’nın bölgede İran’ın nüfuzunu budama planı kapsamında, Yahudi varlığa hizmet ederek onun bölgede çatışmasız bir polis olarak kalmasını sağlamak içindir.

Amerika’nın Yemen’deki planı işte bu olup görünen o ki Suudi Arabistan’ın yanına çektiği liderleri yeniden sahneye çıkarması, bu plana hizmet etmesi içindir.

Yemen halkı, özellikle de onlardan güç ve kuvvet ehli, bölgede oluşan güvenlik boşluğundan ve büyük güçlerin çıkarlarının farklılaşmasından yararlanarak bu girişimi başarısızlığa uğratabilir, Yemen’i İslami köklerine geri döndürebilir ve onu Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafet Devleti’nin çekirdeği haline getirebilir. وَاللهُ غَالِبٌ عَلَى أَمْرِهِ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ “Muhakkak ki Allah emrinde galiptir. Fakat insanların çoğu bunu bilmezler.” [Yusuf 21]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Abdulaziz El-Hamid – Yemen

Devamını oku...

Ümmetin İçinde İzz Bin Abdusselam ve Onun Kardeşleri Gibi Alimler Yok Mu?!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Ümmetin İçinde İzz Bin Abdusselam ve Onun Kardeşleri Gibi Alimler Yok Mu?!

 

Haber:

İslam dünyasındaki vakıflar ve İslam işleri bakanlarını bir araya getiren konferansın yürütme kurulu toplantısında, İran’ın Suudi Arabistan, Körfez ülkeleri ve Ürdün’e yönelik kasıtlı saldırıları, İran tarafının bölgenin güvenlik ve istikrarını bozma ısrarı, sivilleri korkutması, masumları öldürmesi ve konutlar ile altyapıyı, su arıtma tesislerini, havalimanlarını ve diplomatik temsilcilikleri hedef alması kınandı. Cidde’de çevrim içi olarak gerçekleştirilen toplantının sonuç bildirisinde, bu eylemlerin İslami değer ve ilkelerin, iyi komşuluk ilişkilerinin, uluslararası sözleşme ve anlaşmaların ve uluslararası hukukun açık bir ihlali olduğu vurgulandı. Ayrıca bu saldırıların uluslararası barış ve güvenlik için tehdit oluşturduğu ifade edildi. (Şarkul Avsat, 3/4/2026)

Yorum:

Alimler İslam’da büyük bir konuma sahiptir. Nitekim Allah Subhanehu ve Teala onlara, İslam’ın hükümlerini açıklamak ve insanları hak yola yönlendirmek gibi büyük bir sorumluluk yüklemiştir; zira Ebu Derda Radıyallahu Anh’dan şöyle rivayet edilmiştir: Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’i şöyle derken işittim: إِنَّ العُلَمَاءَ وَرَثَةُ الأَنْبِيَاءِ، وَإِنَّ الأَنْبِيَاءَ لَمْ يُوَرِّثُوا دِينَاراً وَلا دِرْهَماً، إِنَّمَا وَرَّثُوا العِلْمَ، فَمَنْ أَخَذَهُ أَخَذَ بِحَظٍّ وَافِرٍ “Muhakkak alimler Nebilerin varisleridir. Şüphesiz Nebiler ne altın ne de gümüşü miras bırakırlar. Nebiler miras olarak ancak ilim bırakırlar. Kim, Nebilerin mirası olan ilmi elde ederse tam bir hisse almış olur.” Alimlerin diğer insanlardan daha fazla Allah'tan korkmaları gerekir; zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur: إِنَّمَا يَخْشَى اللَّهَ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمَاءُ “Kulları içinden ancak âlimler, Allah'tan (gereğince) korkar.” [Fatır 28] Yine alimlerin, İslam'a ve onun hükümlerine karşı insanlardan daha çok kıskanç olmaları ve hak sözü söyleme ve onun üzerinde sebat etme konusunda daha cesur olmaları gerekir. Dolayısıyla alimler, hakkı haykırırlar, hiçbir kınayıcının kınamasında korkmazlar, İslam’ın düşmanlarının İslam’a ve Müslümanlara karşı başlattığı saldırılara karşı koymakla birlikte yöneticilerin ve sultanların yüzüne karşı hakkı haykırırlar, onları azarlarlar, zalimin karşısına dururlar ve onu caydırırlar ve zalimin zulmünden ve intikamından korkmazlardı. Nitekim Müslümanların tarihi, Ahmed bin Hanbel, İbn Teymiye, İzz bin Abdusselam, Said bin Cübeyr ve diğerleri gibi, din üzerinde ve hak sözü söyleme konusunda sebat eden Müslüman alimlerin onurlu duruşlarıyla doludur.

Alimlerin üzerinde olması gereken asıl bu olduğu gibi şeriatın onlara yüklediği rol de budur; ancak zamanımızda başımıza musallat olan şey bu alimlerin, az bir dünya metaı karşında dinlerini satmaları, yöneticilerin onları kendi taraflarına çekmeleri, onlara hediyeler ve paralar yağdırmaları, onları insanlar arasında ön plana çıkarmaları, dini ve fetvaları onlarla sınırlandırmaları, alimlerin de sultanı memnun edecek şekilde fetva vermeleri, sultanın helal kıldıklarını helal saymaları, şerî nasslara başvurup onları çarpıtmaları, yöneticilerin ve sultanların arzularına boyun eğmeleri, ümmeti saptırdıkları gibi onların doğru pusulasını da saptırmalarıdır. Nitekim Ebu Hureyra Radıyallahu Anh’dan Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: وَمَنْ أَتَى أَبْوَابَ السُّلْطَانِ افْتُتِنَ، وَمَا ازْدَادَ عَبْدٌ مِنَ السُّلْطَانِ قُرْباً إِلَّا ازْدَادَ مِنَ اللَّهِ بُعْداً “Kim sultanın (idarecinin) kapısına (yakınlığına) giderse fitneye düşer. Kul, sultana ne kadar yaklaşırsa, Allah'tan o kadar uzaklaşır.” [Ebu Davud ve Beyhaki tahric etti] Yine Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: سَيَكُونُ بَعْدِي أُمَرَاءُ، فَمَنْ دَخَلَ عَلَيْهِمْ، فَصَدَّقَهُمْ بِكَذِبِهِمْ، وَأَعَانَهُمْ عَلَى ظُلْمِهِمْ، فَلَيْسَ مِنِّي وَلَسْتُ مِنْهُ، وَلَيْسَ بِوَارِدٍ عَلَيَّ الْحَوْضَ، وَمَنْ لَمْ يَدْخُلْ عَلَيْهِمْ، وَلَمْ يُعِنْهُمْ عَلَى ظُلْمِهِمْ، وَلَمْ يُصَدِّقْهُمْ بِكَذِبِهِمْ، فَهُوَ مِنِّي وَأَنَا مِنْهُ، وَهُوَ وَارِدٌ عَلَيَّ الْحَوْضَ “Benden sonra bir kısım idareciler olacaktır. Kim onların yanına girer, onları destekler, onların yalanlarını doğru kabul eder, onların zulümlerinde onlara yardım ederse benden değildir. Ben de ondan değilim; bu kimseler havuz başında bana yaklaşamayacaklardır. Her kim de onların yanına girmez, onların yaptıkları zulümlerinde onlara yardım etmez ve onların yalanlarını doğru kabul etmezse o kimse benden, ben de ondanın ve bu kimse havuz başında bana yaklaşacaktır.” [Tirmizi tahric edip sahihledi; Nesaî ve Hakim de sahihledi]

Size ne oluyor ve nasıl hüküm veriyorsunuz ey toplananlar?! Ülkeyi ve insanları sömürgeci kafirlere satan ajan yöneticilerinize karşı neden sessiz kalıyorsunuz?! Kardeşlerinize saldırıların düzenlendiği ve sizin de bu saldırıları güvenliğin sarsılması ve güven içinde yaşayanların korkutulması olarak gördüğünüz Müslüman ülkelerdeki Amerikan üslerinin varlığına karşı sessiz kalıyorsunuz! İslam ümmetinin yaşadığı ağır olaylara, Gazze ve Batı Şeria halkının maruz kaldığı ve halen maruz kalmaya devam ettiği vahşi suçlara ve Mescid-i Aksa'nın kapatılmasına rağmen ancak bizler sizlerden, Allah’ı, Rasulü’nü ve Müslümanları memnun edecek bir tavır görmediğimiz gibi Sudan, Rohingya ve Uygur halkının veya zulüm gören herhangi bir Müslümanın üzerindeki zulmü ortadan kaldırmak için harekete geçtiğinizi de görmedik!

Bugün ümmetin alimleri büyük bir sorumlulukla karşı karşıyadır; ya peygamberlerin gerçek varisleri olup İslam risaletini bölünmemiş bir şekilde kamil olarak tebliğ edecekler, ümmeti Hilafetin gölgesindeki vahdetine doğru yönlendirecekler, tiran yöneticileri ortadan kaldırıp Müslümanların üzerindeki zulmü de kaldıracaklar, ülkelerini ve kutsallarını kurtaracaklar ya da cehennemin kapılarının davetçileri yani saray mollaları olacaklar ve böylece mazlumların ve yüzüstü bırakılmışların kanları, suçlu yöneticilerin boyunlarında asılı kaldığı gibi onların da boyunlarında asılı kalacaktır. Zira Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: أَلَا لَا يَمْنَعَنَّ أَحَدَكُمْ رَهْبَةُ النَّاسِ، أَنْ يَقُولَ بِحَقٍّ إِذَا رَآهُ أَوْ شَهِدَهُ، فَإِنَّهُ لَا يُقَرِّبُ مِنْ أَجَلٍ، وَلَا يُبَاعِدُ مِنْ رِزْقٍ، أَنْ يَقُولَ بِحَقٍّ أَوْ يُذَكِّرَ بِعَظِيمٍ “Sakın insanların korkusu (heybeti), sizden birini hakkı gördüğünde veya bildiğinde söylemekten alıkoymasın. Çünkü hakkı söylemek veya büyük bir gerçeği hatırlatmak, eceli yaklaştırmaz, rızkı da uzaklaştırmaz (azaltmaz.)

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Beraa Munasıra

Devamını oku...

Rusya, İran Kriz Hattına Müdahil Oluyor!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Rusya, İran Kriz Hattına Müdahil Oluyor!

Haber:

Kremlin, Trump’ın konuşmasına ilişkin yaptığı yorumda, Rusya’nın İran krizinin çözümüne katkıda bulunmaya hazır olduğunu duyurdu. Bu dikkat çekici gelişme, Batı’nın tehditlerinin artmasının ve bölgenin geleceği konusunda uluslararası çekişmelerin tırmanmasının ortasında Moskova’nın, İran dosyasıyla ilgili tırmanan gerginlik hattına müdahil olduğunu yansıtmaktadır.

Yorum:

Rusya'nın açıklaması, İran krizinin artık sadece ABD ile İran arasındaki bir çatışma olmadığını, aksine büyük güçlerin çıkarlarının kesiştiği ve her tarafın siyasi ve stratejik kazançlar elde etmek için gerilimi kendi lehine kullanmaya çalıştığı açık bir uluslararası mesele haline geldiğini ortaya koymaktadır.

Rusya'nın hatta müdahil olması, çözümün yaklaştığı anlamına gelmemekte; aksine krizin büyük olasılıkla uluslararası çekişmelerin yeni bir aşamasına girdiğini anlamına gelmektedir.

Bölgedeki krizler uluslararası güçler aracılığıyla çözülmemekte, aksine onların çıkarlarına hizmet edecek şekilde yönetilmektedir. Dolayısıyla ümmet, bağımsız siyasi projesini hayata geçirmedikçe, İslam'a göre yönetim yeniden başlatılıp ümmetin işlerini gözetecek, yabancı müdahaleyi engelleyecek ve sömürgecilerin Müslüman ülkelerdeki elini koparacak bir devlet kurulana kadar ümmetin bölgesi, uluslararası hesaplaşmaların tasfiye alanı ve Müslümanların kanı ile toprakları da, büyük devletler arasındaki çatışmalarda bir baskı aracı olarak kalmaya devam edecektir. Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَلَن يَجْعَلَ اللَّهُ لِلْكَافِرِينَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ سَبِيلاً “Allah, müminlerin aleyhine kâfirlere hiçbir yol vermez.” [Nisa 141]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Dareyn Eş-Şanti

Devamını oku...

Orta Doğu'da Mezhep Savaşını Alevlendirmenin Hedefi 1924’ten Önceki Durumuna Geri Dönmesini Engellemektir

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Orta Doğu'da Mezhep Savaşını Alevlendirmenin Hedefi
1924’ten Önceki Durumuna Geri Dönmesini Engellemektir

 

Haber:

Sana'da günlük olarak yayınlanan es-Sevra gazetesi, 31 Mart Salı günü şu başlıklı bir haber yayınladı: “Tahran: Siyonist varlığın bölgedeki sivil tesislere yönelik saldırıları, istikrarı sarsmayı hedeflemektedir.” Haberde, İran Hatemü'l-Enbiya Merkez Karargahı Sözcüsü İbrahim Zülfikari'nin, daha önce Kuveyt'teki bir deniz suyu arıtma tesisinin hedef alınmasıyla İran'ın bir ilgisi olduğunu yalanladığı ve bu hedef almanın arkasında, İran'ı saldırıdan sorumlu tutmak amacıyla Yahudi varlığının olduğunu vurguladığı geçmektedir. Zülfikari, bu saldırının “düşmanın çöküşünün ve kötülüğünün bir kanıtı” olduğunu söyleyerek, yaşananların bölgedeki gerilimi tırmandırma ve istikrarı sarsma çabalarının bir parçası olduğunu vurguladı.

Yorum:

Amerika ve onun beslemesi Yahudi varlığı tarafından İran’a yönelik acımasız saldırının başlangıcından bu yana, çeşitli ülkelerde askeri hedeflerden uzak, askeri faaliyetlerle hiçbir ilgisi olmayan sivil hedef ve tesislere yönelik balistik füze ve insansız hava aracı saldırıları devam etmektedir. Bunların ilki, geçen 13 Mart’ta Türkiye’nin füzelerle hedef alınması olmuştur. İkincisi 28 Mart'ta iki insansız hava aracıyla Salalah Limanı'na yapılan saldırıdır. Üçüncüsü de, 30 Mart'ta Kuveyt'teki deniz suyu arıtma tesisi olmuştur. İran bu üç saldırıyla herhangi bir bağlantısı olduğunu reddetmiştir. Peki bunların arkasında kim var, bunları gerçekleştirebilecek kapasiteye sahip olan kimdir ve bunların ardındaki motivasyon nedir?

Savaşın ve kanlı çatışmaların döndüğü bir odağın oluşturulması, 1916 yılında Müslüman ülkeleri bölen ve H. 28 Receb 1342 M. 3 Mart 1924 tarihinde Hilafet Devleti’nin ortadan kaldırılmasına, özellikle de planlandığı ölçüde kendi aralarında oyalayıp zayıflatacak mezhepsel bir bölünmenin üretilemediği ve üzerlerine sömürgeci kontrolün elinin uzatılamadığı Irak, Suriye ve Yemen'in her birinde körüklenen savaşlara zemin hazırlayan Sykes-Picot sınırlarının çizilmesinden 100 yılı aşkın bir süre sonra, Ortadoğu haritasının yeniden çizilmesinden söz edenlerin hedefidir. Bu yüzden bölge halklarını, yaş kuru her şeyi yerle bir edecek yeni bir yıkıcı savaşın ortasına sürüklemek, iktidar rejimlerinin ellerinin arasındaki muazzam servetleri sömürmek, petrol kaynaklarına el koymak, askeri güçlerini zayıflatmak ve onları güç faktörlerinden mahrum bırakmak için Irak'la başlayan, sonra İran'a ve benzerine uzanan bir ateşin kıvılcımını yeniden alevlendirmek gerekiyordu! Ki bunların hepsi, Hilafet Devleti'nin yıkılmasından 105 yıl sonra onun yeniden kurulmasını engellemek için!

Peki Ortadoğu’daki ve dışındaki Müslümanlar, kendilerine karşı kurulan tuzaklara bir tepki verecekler mi? Ve Nübüvvet Minhacı üzere İkinci Raşidi Hilafet Devleti'nin kurmak için Hizb-ut Tahrir ile birlikte çalışma konusunda acele edecekler mi?

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Müh. Şefik Hamis – Yemen

Devamını oku...

Savaş Mantığı İle Ahlak Mantığı Arasında Yapay Zeka

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Savaş Mantığı İle Ahlak Mantığı Arasında Yapay Zeka

 

Yapay zeka artık sadece bir teknik araç değil, aksine teknolojik olarak gücünü en üst düzeye çıkarmaya çalışan askeri kurumlar ile ürünlerinin kullanımına ahlaki sınırlamalar getirmeye çalışan şirketler arasındaki derin gerilimlerin ortaya çıktığı uluslararası sistemdeki en önemli güç unsurlarından biri haline gelmiştir. ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon) ile Anthropic şirketi arasındaki anlaşmazlıkta, bu çatışmanın açık bir örneği somutlaşmaktadır; zira El Cezire Net'te 6 Mart 2026 tarihinde şu başlıklı bir haber yayınlandı: Askeri işbirliğini reddetmesinin ardından... Pentagon, Anthropic şirketini tedarik zincirleri için riskli bir şirket olarak sınıflandırmıştır (yani, devletle sözleşmesi olan şirketlerin ürünlerini kullanmasını yasaklamıştır) ki bu, benzeri görülmemiş bir adımdır.

Buna karşılık Anthropic şirketi, tedarik zincirleri için bir tehdit olarak sınıflandırılmasının hukuken doğru olmadığını ve daha önce hiçbir Amerikan şirketine uygulanmadığını, Washington'un bunu ilk kez bir Amerikan şirketine karşı kullandığını belirterek, karara karşı yargı yoluna başvuracağını vurguladı.

Bu çatışmanın gölgesinde diğer şirketler ABD ordusuna yapay zeka teknolojileri sağlama konusunda ortaya çıkabilecek olası boşluğu doldurmaya çalışıyor; bilgi sahibi kaynaklara göre ABD, askerlerin konuşlanma yerlerinin belirlenmesi veya askeri operasyonların planlanması gibi görevlerde, bugün İran’da tırmanan savaşla ilgili operasyonlar da dahil olmak üzere, istihbarat verilerini ve görüntülerini analiz etmek için Anthropic şirketinin teknolojilerini fiilen kullandığı bilinmektedir.

Bu arada, hem OpenAI hem de Elon Musk'ın XAI'si, yapay zekayı gizli sistemlerde kullanmayı öngörüyor.

Ancak soru şudur: El Cezire de geçtiği gibi şirketle olan anlaşmazlığın ahlaki bir anlaşmazlık olduğu doğru mu; oysa biz biliyoruz ki tüm Batılı şirketler kapitalist sisteme dayalı olup ekonomik madde kâr getirdiği sürece, bunun ahlaki olup olmadığına bakmaksızın tek önemsedikleri şey menfaattir!

ABD hükümetinin mahkemede sunduğu resmi belgelere göre bu anlaşmazlık, sadece ifade özgürlüğü veya ahlak meselesi değil, bir sözleşme uyuşmazlığıdır. Zira 18 Mart 2026 tarihinde Reuters'da geçtiği gibi Adalet Bakanlığı, şirketin devletle yapılan sözleşmenin şartlarını reddetmesinin siyasi bir tavır değil, tamamen ticari bir anlaşmazlık olduğunu söylemiştir. Aynı zamanda aynı tarihte, yani 18/3/2026'da Times of America gazetesinde de şöyle geçmiştir: “ABD Adalet Bakanlığı Salı günü Anthropic şirketinin açtığı davaya 40 sayfalık bir yanıt sundu; bakanlık bu yanıtta, yapay zeka alanındaki bir girişim şirketinin, ordunun kendi Claude modellerini yasal olarak kullanmasına izin veren bir sözleşmeyi imzalamayı reddetmesinin, bir ifade özgürlüğü meselesi değil, ticari bir anlaşmazlık olduğu ve Pentagon’un şirketle ilişkileri kesmesinin tamamen kendi hakları kapsamında olduğunu savundu.”

Zira sözleşmede, hükümetin yapay zekayı herhangi bir yasal amaçla kullanmasına izin veren bir şart bulunmasına rağmen ancak şirket bu maddeyi reddetti; nitekim medya ahlak üzerine odaklanmış olsa da, askeri sözleşmelerin özünde, kullanım alanının genişletilmesi konusunda anlaşmazlıklar ortaya çıkmakta ve bu da maliyetin artması anlamına gelmektedir. Yaklaşık 200 milyon Dolarlık yüksek bedelli sözleşme, şu anda iptal edilme tahdidi altındadır; zira 27/2/2026 tarihli Reuters gazetesinde şu ifadeler yayınlanmıştır: “Anthropic şirketinin CEO'su, Pentagon'un yapay zeka güvencelerini kaldırma talebini kabul edemeyeceğini söylüyor.”

O halde aslında resmi olarak teyit edilmiş bir sözleşme anlaşmazlığı, bu genişlemenin maliyetini kimin üstleneceği konusunda örtük mali bir anlaşmazlık olmasının yanı sıra sadece medya tarafından dile getirilen ve sorunun aslı olmayan ahlaki bir anlaşmazlıktır.

Bu nedenle anlaşmazlık ahlak ile savaş arasındaki bir çatışma değil, aksine genişleme şartları ve maliyeti kimin ödeyeceği üzerindeki bir çatışmadır; zira Pentagon’un tutumu, yapay zekayı, hedefleri analiz etmede, savaşları yönetmede ve askerleri sahada desteklemede kullanmayı, yani yapay zekayı keşif, saldırı ve askeri karar alma gibi neredeyse tüm savaş sistemlerine dahil etmek için çalışmayı temsil etmektedir. Şirketin reddettiği anlaşmazlık ise yapay zekanın, insan müdahalesi olmaksızın kendi kendine öldürme yeteneğine sahip silahlarda kullanılmasıdır; bu konuda bir mutabakat sağlanamadığı gibi çok da maliyetlidir.

Öyleyse biz, yapay zeka hükümet krizinin eşiğindeyiz ve bu kriz, askeri teknolojinin yönetiminde yapısal bir bozukluğu ortaya koymaktadır; zira uzmanlar, mevcut yasal çerçevelerin askeri yapay zekayı düzenlemek için yetersiz olduğuna ve şirketlerle yapılan sözleşmelerin gerçek bir hükümet sisteminin yokluğunu telafi edemeyeceğine işaret ediyorlar.

Zira askeri yapay zeka kullanımının getireceği riskler, askeri karar alma sürecinde insan kontrolünün aşınmasına, savaşların hızının öngörülemez bir şekilde hızlanmasına, karmaşık ortamlarda felaketle sonuçlanabilecek hata olasılıklarına ve nükleer değil, algoritmik bir silahlanma yarışının başlamasına yol açacaktır.

Ne yazık ki, insanlığın insan iradesiyle yönetilen bir savaştan algoritmalarla yönetilen bir savaşa ve mutlak devlet egemenliğinden ise iktidarın teknoloji şirketleriyle paylaşıldığı bir gerçekliğe geçişi, ciddi bir dönüşümü teşkil etmektedir.

Bugün, finansal hesaplamalar ahlaki değerlendirmelerle iç içe geçerek, başlangıçta ideolojik bir hata olarak görünen şeyin özünde bir nüfuz, maliyet ve kontrol çatışmasını gizlediğini ortaya koymaktadır.

Buna göre bu çatışma geçici bir anlaşmazlığı teşkil etmemektedir; aksine savaşların artık sadece savaş alanlarında değil, sözleşme maddelerinde ve karar alma algoritmalarında da şekillendiği yeni bir aşamanın habercisi.

Kapitalizmin arzusu, özünde ahlaki değerleri koruyarak bir gelişme sağlamak ya da teknolojiyi insanlara bir tür refah sağlamak için bir araç olarak kullanmak değildir; aksine bu teknolojiyi insanları yok etmek ve böylece iktidar ve para elde etmek için kullanmaya çalışmaktır; zira bu ideoloji, ahlak açısından hiçbir şey taşımamaktadır; bu yüzden bugün dünyanın, onu ortadan kaldıracak yeni bir ideolojiye ihtiyacı vardır.

İslam ideolojisi yani Hilafet Devleti, sırf uluslararası sahalardaki varlığıyla bile, işlerin bu noktaya gelmesini engeller; zira bu sistemde insan bir tecrübe aracı ve ölümü de bunun bir sonucu olur!

İslam ideolojisi, insanın insanlığını çalan her şeyi yasaklayan Rabbani bir ideoloji olup adaleti, nuru ve refahı sağlayan Allah’ın emirleri altında yaşamayı garanti eder ve yaşam hakkından ona karşı casusluk yapılmaması hakkına kadar insan haklarını ve daha birçok hakları korur.

İnsanlığı kapitalizmin açgözlülüğünden ve ahlaksızlığından kurtarabilecek olan sadece İslam ideolojisidir; bu nedenle Müslüman ülkelere, davet taşıyıcılarına ve İslami hayatı yeniden başlatmak için çalışanlara yönelik şiddetli bir saldırının olduğunu görüyoruz; çünkü kâfirler, bu devletin ortaya çıkıp kurulduğu ilan edilir edilmez, kendilerinin onun eliyle geri dönülmez bir şekilde yok edilmeleri için geri sayım başlayacağını biliyorlar.

Bu yüzden onların, ne zaman halkların sabrı taşıp harekete geçse pusulayı saptırdıklarını görüyoruz; ancak Allah'a hamd olsun ki, en önemlisi Allah'ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in müjdelediği gibi Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafetin geri dönüşü olmak üzere ümmetin hayati davalarını taşıyan bir parti vardır.

Ezher Alimi Mutlak Müctehid Celil Şeyh Takiyyuddîn Nebhani (Allah ona rahmet etsin) tarafından kurulduğundan ve onun ardından onu takip edenlerden bu güne kadar derin okumalarıyla Hizb-ut Tahrir, ümmet için Kur’an ve sünnetten kaynaklanan kamil ve bütüncül bir proje hazırladığı gibi ümmetin güvenli limana ulaşmasına ve İslami hayatın yeniden başlamasına yardımcı olacak, İslam'ın nurunu ve adaletini yayacak, insanları insanlara ibadet etmekten insanların Rabbine ibadet etmeye ve onları kapitalizmin zulmünden ve haksızlığından İslam'ın adaletine ve nuruna ulaştıracak devlet adamlarını da hazırlamıştır.

Allahu Teala şöyle buyurmuştur: يُرِيدُونَ أَنْ يُطْفِئُوا نُورَ اللَّهِ بِأَفْوَاهِهِمْ وَيَأْبَى اللَّهُ إِلَّا أَنْ يُتِمَّ نُورَهُ “Allah’ın nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar ve Allah nurunu mutlaka tamamlayacaktır.” [Tevbe 32]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Nebil Abdulkerim

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER