Perşembe, 09 Ramazan 1447 | 2026/02/26
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Vergi Artışları Halkı Uçuruma Sürüklemektedir, Tekrarlanan Bir Seçim İstismarıdır ve Yönetenlerin Başarısızlığının Tescilidir!

  • Kategori Lübnan
  •   |  

Lübnan halkı boğucu ekonomik yükler altında ezilirken, Bakanlar Kurulu; kamu sektörü maaşlarındaki 800 milyon dolarlık artışı finanse etme bahanesiyle, akaryakıtın (teneke başına) vergisini 300 bin lira artırma ve KDV (TVA) oranını da %1 artırarak toplamda %12’ye çıkarma kararı almıştır.

Hükümetin bu kararla, devletin başarısız mali politikalarının faturasını bir kez daha halkın sırtına yüklemeye çalıştığını söylemeye bile gerek yok. Gerçek bir reform; yolsuzlukla ve sermaye baronlarıyla mücadele etmekten, yağmalanan kamu mallarını ve mülklerini geri almaktan, kamu sektörünü siyasi ve seçim çıkarları için kullananlardan hesap sormaktan, devletin sanayi ve tarım yönelimini güçlendirmekten, Lübnan’ın coğrafi konumundan faydalanarak temel madde ihracatını artırmaktan, ithalata bağımlılığı azaltmaktan, Avrupa’ya karşı enerji kaynaklarını kontrol etmek isteyen Amerika’nın ülke gazı üzerindeki ablukasını kırmaktan geçer. Ancak bu şekilde devlet, vergi toplayan bir devlet olmaktan çıkıp, halkın işlerini güden bir devlet haline dönüşebilir!

Lübnan’daki ekonomik sistem zaten batıl ve çarpık bir seküler temelden neşet etmektedir. Buna bir de vergi artışları gibi kötü yönetim eklenmiştir. Bu anormal durumun halk üzerindeki etkileri, ancak siyasi kayırmacılıktan uzak, liyakate dayalı gerçek bir kamu reformuyla, israfın durdurulmasıyla ve ülkeyi bir servet devşirme çiftliğine çeviren siyasi baronların yağmaladığı malların geri alınmasıyla hafifletilebilir. Çözüm, satın alma gücü tükenmiş halka yeni vergiler yüklemek değildir. Bugün çözüm, satın alma gücü zaten tükenmiş olan halka yeni vergiler dayatmak değildir, aksine devlete ve iktidara kalkınma için net bir rota çizmektir. Tabii ortada hâlâ devlet denebilecek bir şey kalmışsa!

Maaş artışlarının maliyetini akaryakıt ve KDV artışıyla karşılamak; pratikte ulaşım, tüm mal ve hizmetlerin maliyetini artırmak demektir. Bu da olumsuz yansıyacak ve otoritenin sorunlarına çözüm aradığını iddia ettiği kamu sektörü çalışanları da dahil olmak üzere herkesi etkileyen ekonomik krizi daha da derinleştirecektir! Bizler insanların yaşam standartlarının iyileştirilmesine karşı değiliz; aksine bunu kendilerini yönetici ilan eden devletin ve siyasetçilerinin bir görevi olarak addediyoruz. Bizler bunun köklerden ziyade semptomları bile iyileştirmeyen bir yöntemle, halkın cebinden finanse edilmesini reddediyoruz!

Ayrıca, bu hamlenin genel seçimlerin yaklaştığı bir zamana denk gelmesi tesadüf müdür? Bu, 2017’deki “Derece ve Maaş Skalası” düzenlemesinde olduğu gibi halkı çöküşün eşiğine getiren bir “oy satın alma” operasyonundan başka bir şey değildir. Bu meselenin bütçe tasarısında değil de, Bakanlar Kurulu toplantısında sonradan eklenen bir madde olarak geçmesi ise manidardır. Peki neden?! Çünkü iktidar bu dosyayı birilerine paslıyor; hiç kimse veya hiçbir siyasi grup kendi adını bu saçmalıkla kirletmek istemiyor. Birileri ise bunun vebalini ve tutarsızlığını yüklenmeye hazırlanıyor!

Bizler, otoritenin tüm bileşenleriyle nasıl bir başarısızlık içinde olduğunun, koltuklarını sağlama almak dışında hiçbir iş yapmadıklarının farkındayız. Bu artışları, kendi yandaşlarını finanse ederek seçim çıkarlarını garantilemek için kullandıklarını; ülkeyi Amerika’ya, onun şirketlerine, yatırımlarına ve otorite içindeki adamlarına (uşaklarına) teslim etme planlarına bağlı olduklarını gayet iyi biliyoruz. İnsanlar, devletin bu başarısız siyasi ve ekonomik projelerine dur demediği sürece hiçbir şeyin değişmeyeceğinin de bilincindeyiz. Ancak bu farkındalığımıza rağmen, bu sistematik zulme karşı sesimizi net bir mesajla yükseltmek zorundayız:

Ey insanlar! Bu ülkedeki siyaset simsarları, kamu sektörü meselelerini kendi çıkarları için kullanmışlardır; Hatta kriz anında bile onun devasa hacmini (işgücü piyasasının %25’ini) küçültmeyi reddetmişlerdir! Her halk hareketini iğrenç bir mezhepçiliğe dönüştürmüşler ve gençleri hicrete zorlamışlardır. Şimdi de yurt dışındaki gençlerin ailelerine gönderdiği milyarlarca dolardan bile pay kapma peşindedirler. Mevcut hükümet, vergi ve harç artırmaktan başka hiçbir iş yapmayan sembolik bir yapıdan ibarettir! Kendisinden beslenen vekiller ve siyasetçiler dışında hiç kimseye faydası olmayan seçimlerle meşguldür!

Ey insanlar! Bu haraç devleti, hatta bu yol kesen haramiler, sizin sesinizi, canınızı ve hatta ekmeğinizi bile umursamamaktadır. Onların tek derdi, efendileri olan sömürgeci Batı’ya ve özellikle Lübnan’ın tepeden tırnağa hâkimi olan Amerika’ya sadık yandaşlarını devletin parasıyla beslemektir.

Ey insanlar! Hizb-ut Tahrir / Lübnan Vilayeti sizin için apaçık bir uyarıcıdır: Bir devletin insanlara göstermesi gereken gerçek “riayet” (hizmet/bakım), ancak insanı yaratan Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın katından gelen, sadece İslam’ın ahkâmında vücut bulan riayettir.

أَلَا يَعْلَمُ مَنْ خَلَقَ وَهُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ“Yaratan bilmez mi? O, en gizli şeyleri bilir, (her şeyden) hakkıyla haberdardır.” [Mülk 14] Eğer otoritenin başındakiler salih yöneticiler olsaydı, bu krizi aşmak bir yana, bu krize hiç düşmezdik. Biz; insanların işlerini güden, temel ihtiyaçlarını karşılayan, refahını düşünen, kamu malını çalmayan, fakir ve zayıflara vergi yüklemeyen, aksine -gerektiğinde- zenginlerden ihtiyaç miktarınca alıp fakirlere ve kamu yararına harcayan bir devletten başka köklü bir çözüm göremiyoruz. O devlet ki otorite hırsızlarını hesaba çekecek, yağmalanan kamu malını geri alacak, kalkınmacı ekonomik planlar yapacak, Allah Azze ve Celle’nin bize bahşettiği servetleri yatırıma dönüştürecek ve bunları yağmalamak bir yana tekelleşmeyi önleyecek şekilde yeniden dağıtacaktır.

كَيْ لَا يَكُونَ دُولَةً بَيْنَ الْأَغْنِيَاءِ مِنكُمْ“Ta ki içinizdeki zenginler arasında elden ele dolaşan bir devlet olmasın.” [Haşr 7] Ve Batılı siyasetçiler bir yana, büyükelçiliklerin bile iç işlerimize karışmasını engelleyecektir. Bunun sömürgeci Fransa’nın Sykes-Picot anlaşmasında sakat doğurduğu, sonra Amerika’nın daha fazla yıkım ve yağma için miras aldığı bu zayıf varlık, devlet ve otorite ile olmayacağı açıktır! Bilakis bu, Allah’ın şeriatını tatbik eden bir devletle; Lübnan ve halkının geçmişte olduğu gibi bir parçası olacağı Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafet ile olacaktır. Hilafet, Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in şu hadisini gerçekleştirerek tebaasına en güzel şekilde hizmet edecektir:

كُلُّكُمْ رَاعٍ ومَسْؤُولٌ عن رَعِيَّتِهِ؛ فَالإِمَامُ رَاعٍ وهو مَسْؤُولٌ عن رَعِيَّتِهِ“Hepiniz çobansınız ve her biriniz kendi güttüklerinden sorumludur. Emir insanların çobanıdır ve güttüklerinden sorumludur.” [Buhari] Umulur ki bu yakındır...

وَمَنْ يَتَّقِ اللهَ يَجْعَلْ لَهُ مَخْرَجاً * وَيَرْزُقْهُ مِنْ حَيْثُ لَا يَحْتَسِبُ وَمَنْ يَتَوَكَّلْ عَلَى اللهِ فَهُوَ حَسْبُهُ إِنَّ اللهَ بَالِغُ أَمْرِهِ قَدْ جَعَلَ اللهُ لِكُلِّ شَيْءٍ قَدْراً“Kim Allah’tan korkarsa, Allah ona bir çıkış yolu ihsan eder. Ve ona beklemediği yerden rızık verir. Kim Allah’a güvenirse O, ona yeter. Şüphesiz Allah, emrini yerine getirendir. Allah her şey için bir ölçü koymuştur.” [Talak 2-3]

Devamını oku...

SAYI 588 Çıktı - Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi El-Raye Gazetesi

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi

El-Raye Gazetesi Yeniden Yayında

 

Biz, Hizb-ut Tahrir Medya Ofisi olarak takipçilerimiz ve Merkezi Medya Bürosu Web Sayfası misafirlerimize, Hizb-ut Tahrir tarafından 1954 yılında başlatılan El-Raye Gazetesinin tekrar yayına başlatılmasını duyurmaktan gurur duyarız. Karanlık ve zorba rejimlerin baskısı sonucu haftalık yayınlanan gazete durdurulmuştu. Şimdi Hizb-ut Tahrir El-Raye Gazetesini Allah’ın izniyle tekrar başlatacaktır.

Devamını oku...

Bir Suçlu Ödüllendiriliyorsa... Bu Nasıl Barış Oluyor Allah Aşkına?!

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Bir Suçlu Ödüllendiriliyorsa... Bu Nasıl Barış Oluyor Allah Aşkına?!

Uluslararası politikanın krizini ve ahlaki sisteminin çöküşünü özetleyen bir sahnede, Binyamin Netanyahu'nun Amerika Birleşik Devletleri'nin gözetiminde kurulan sözde "Gazze Barış Kuruluna" dahil edilmesi konusu gündeme gelmiştir.

Sanki tarih aceleyle yeniden yazılıyor; sanki Filistinlilerin kanı dökülmemiş ve sanki belgelenmiş suçlar hiç işlenmemiş gibi!

Bu nasıl bir siyasi mantık ki, savaş suçlarıyla suçlanan birini sözde barışı sağlamada ortak yapabiliyor? Bu nasıl bir akıl ki, celladın arabulucuya, katilin ise barışın garantörüne dönüşmesini kabul edebiliyor?!

Bu argüman, ancak Amerika'nın kibri ve onun Yahudilere karşı tutumlarını yöneten önyargı politikası bağlamında anlaşılabilir; bu bağlamda eylemler, adalet dengesiyle değil, çıkarlar dengesi ile ölçülmektedir.

Netanyahu'nun herhangi bir barış sürecine dahil edilmesi, Gazze halkının sistematik olarak öldürülmesinden, binaların yıkılmasına ve Gazze Şeridi'nin günlük olarak bir cehenneme dönüştürülmesine kadar onun Gazze'de işlenen tüm suçlardan zımnen ahlaki olarak aklanması anlamına gelmektedir.

Bu hangi kanun uyarınca oluyor? Yoksa bu, Amerika'nın dünyayı kendisiyle yönettiği bir orman kanunu mudur?

Aynı zamanda bu, askeri gücün suçları ortadan kaldırabileceğini ve Amerika'nın desteğine sahip olanların hesap vermeksizin istedikleri her şeyi yapabileceklerini ifade eden açık bir mesajdır.

Bu sürecin en tehlikeli yanı, kurbanı bir kez öldürmekle kalmayıp, gerçeği defalarca öldürmesidir; zira bu süreç, Filistinlilerin acılarını görmezden gelmekle yetinmemekte, aksine onları karar alma denkleminden dışlamakta, raporlarda onlar sadece sayılara indirgemekte ya da onları temsil etmeyen müzakerelerde bir baskı kozu haline getirmektedir.

Böylece barış, adaletin bir sonucu ya da tanımanın bir meyvesi değil, dışarıdan dayatılıp yukarıdan yönetilen bir proje haline gelmektedir.

Dolayısıyla onların aradıkları barış, savaşları alevlendirmekten sorumlu olan yüzleri yeniden gündeme getirmekle sağlanamaz; onların propagandasını yaptıkları şey ise, yumuşak diplomasiyle örtülmüş zulmün zarif bir şekilde yönetilmesinden başka bir şey değildir.

Bundan daha da kötüsü, bu kurula Filistin halkıyla kardeşlik cinsiyeti taşıyan yöneticilerin dahil edilmesidir; bu projeye hizmet eden ve kardeşlerinin öldürülmesine ortak olan işte bu yöneticilerdir.

Suçun rahminden doğan bir barış, ölü bir barış olup katilin onurlandırılması, yeni kan turlarına zemin hazırlamaktır.   

Halklar ne kadar uzun süre sessiz kalırlarsa kalsınlar, evlatlarını öldürenleri asla unutmazlar; bugün yaşananlar ise sadece Filistin için bir sınav değil, aksine tüm ümmetin bilinci için bir sınavdır.

Suçlular ödüllendirilirken, barış adına kurbandan sessiz kalması talep ediliyorsa, o zaman sorunun artık sadece güç dengeleriyle ilgili olmadığını, aksine onuru savunan ve onu koruyanların yokluğuyla ilgili olduğunu anlıyoruz. Bilinçten zorla çalınan bu miras: adalet mirası ve söylenmesi gerektiğinde “hayır” diyebilme gücüdür.

Müslüman halklar güç unsurlarının çoğunu kaybetmişlerdir; bu ise sayı veya teçhizatın azlığından dolayı değildir, aksine adaleti siyasetin temeli ve onuru da tanımanın şartı kılan hadari anlamlarından kopmaktan dolayıdır.

Bu mirası geri kazanmak, saraylardan veya kınama açıklamalarıyla değil, aksine ümmetteki bilinci yeniden inşa etmekle başlar. Böylece ümmet, gücünün ve izzetinin devletinde ve dininde olduğunu ve gücün de ancak İslam Devleti'nde olacağını anlayacaktır.

Ayrıca ümmetin, onurun verilen bir şey değil, çekip alınan bir şey olduğunu, tavrında hakkından vazgeçen birinin, gelecekte topraktaki hakkından da vazgeçeceğini idrak etmesi gerekir.

Müslüman halkların, özgüvenlerini yeniden elde etmelerinin, tâbi değil şahit olduğu, seyirci değil dava sahibi olduğu konumuna geri dönmesinin zamanı gelmiştir.

Ey İslam ümmetinin halkları, sizin izzetiniz hiçbir gün boyun eğmek veya başkalarını taklit etmek olmamıştır; aksine sultandan önce insanı, imardan önce devleti inşa eden akideniz olmuştur.

Sizlerin konumu, sloganlarla elde edilmez, aksine İslam'ı bir yaşam biçimi olarak yeniden tesis etmek ve içinde izzetinizin olduğu devletinize geri dönmek için ciddi ve samimi bir şekilde çalışmakla geri elde edilebilir ki böylece heybetinizi geri kazanacak ve dünya sizin için bin bir hesap yapacaktır.

Tarih tanıklık etmekte, gerçeklik beklemekte ve Allah Subhanehu ve Teala da vaat etmektedir. وَلَيَنصُرَنَّ اللَّهُ مَن يَنصُرُهُAllah kendi dinine yardım edenlere muhakkak yardım edecektir.” [Hac 40]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Munis Hamid – Irak

Devamını oku...

Sömürgecinin Aşırı Söylemleri, Artık Sadece Bireysel Kanaatler veya Dil Sürçmeleri Olmaktan Çıkmış, Aksine Genel Planlar ve Eğilimler Haline Gelmiştir

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Sömürgecinin Aşırı Söylemleri, Artık Sadece Bireysel Kanaatler veya Dil Sürçmeleri Olmaktan Çıkmış, Aksine Genel Planlar ve Eğilimler Haline Gelmiştir

Haber:

ABD'nin Yahudi varlığı büyükelçisi Mike Huckabee, Cuma günü yayınlanan bir medya röportajında, Yahudi varlığının tüm Ortadoğu'yu kontrol etmesinde herhangi bir sorun görmediğini söyledi.Huckabee'nin bu açıklamaları, gazeteci Tucker Carlson ile yaptığı röportaj sırasında gelmiştir. Carlson, İbrahim peygambere, onun soyundan gelenlere Nil Vadisi'nden Fırat Nehri'ne kadar uzanan ve Orta Doğu'nun büyük bir bölümünü kapsayan toprakların bahşedileceğine dair Tanrı'nın verdiği sözden bahseden bir İncil metnine atıfta bulunmuştur.

The Guardian'a göre Hakabi, bu kadar ileri gideceğinden emin olmadığını, "ancak büyük bir arazi parçası olacağını" söyleyerek yanıt verdi. "İsrail, Tanrı'nın seçilmiş bir halka verdiği bir topraktır" diyen Hakabi, söz konusu toprakları kastederek "hepsini alsalar da kabul edilebilir" diye ekledi. (Sky News Arabia, uyarlanmıştır)

Yorum:

Daha önce, özellikle Amerika'da Demokrat Parti'nin iktidarı döneminde, bazı Amerikalı politikacıların bu tür açıklamaları aşırılık olarak kabul ediliyordu ve sadece konuşmacının kişisel görüşünü yansıtıyordu. Çünkü bu görüşleri içlerinde saklıyorlardı ama kamuoyuna açıklamak istemiyorlardı. Ancak Trump ve Cumhuriyetçi partinin iktidara gelmesiyle birlikte, bu açıklamalar artık aynı bakış açısıyla değerlendirilmemekte, aksine artık Trump yönetiminin kanaatlerini ve yönelimlerini ifade etmektedir. Zira Trump yönetimi bu kanaatlerini ve yönelimlerini gizlememekte olup şu anda bunların uygulanmasının zorluğu veya imkansızlığı nedeniyle engellenmektedir.

Örneğin, Trump görev süresinin başında Gazze'deki savaşı sona erdirme ve Gazze halkını Ürdün, Mısır veya onları kabul edecek diğer ülkelere yerleştirme planını açıkladığında, bunu yapmakta ciddi ve kararlıydı. Ancak bunun yakın gelecekte uygulanmasının imkansız olduğunu fark ettiğinde geçici olarak geri adım atmış ve Gazze'deki yaşamı imkansız hale getirmek ve Gazze halkı bıkıp kaçana kadar yeniden inşayı yıllarca geciktirmek yoluyla zorla gönüllü yerinden edilme gibi bir alternatifi değerlendirmeye başlamıştır. Aynı durum İran, Lübnan'daki partisi ve Yemen'deki Husiler için de geçerlidir; zira İran liderlerinin ve vekillerinin Afganistan, Irak, Yemen, Lübnan ve Suriye'de Amerika'ya sağladığı tüm hizmetlere rağmen, ancak bu durum onları Trump'tan kurtaramamıştır. Zira Trump, İran'ın kanatlarını ve kollarını budamaya ve Yahudi varlığını güvence altına alacak, onun bölgedeki geleceğini garanti edecek ve İran'ı zayıflatıp bölgedeki birçok ülke gibi güçsüz bir devlet haline getirecek egemenlik tavizleri vermeye zorlamada kararlıdır.

Huckabee bu tür bir açıklama yaptığında, yeni bir şey yapmış ya da Trump yönetiminin eğilimlerinden sapmış olmuyor, aksine Trump'ın politikalarıyla uyumlu davranıyor. Zira daha önce bizzat Trump, Savaş Bakanı ve Dışişleri Bakanı da buna yakın fikirleri ifade etmişler ve tüm bölge pahasına bile olsa Yahudi varlığına koşulsuz destek verdiklerini belirtmişlerdir.

Trump yönetimi ve Yahudi hükümetinde, dini aşırılıkçılık, Amerika'daki sert muhafazakarlar ve Yahudi varlığındaki sert sağcıların motivasyonuyla hareket eden birçok kişi olduğu açıktır.Böylece onlar, sırf siyasi fikirler ve önerilerden ziyade, dini nefretle hareket ederek Müslümanlara düşmanca bir tutum sergiliyorlar. Nitekim Huckabee bunu net bir şekilde açıklamış, daha önce ABD Dışişleri Bakanı alnına haç çizdirmiş, ABD Savaş Bakanı da vücuduna haç dövmesi ve "kafir" gibi aşırılıkçı ve radikal ifadeler kazıtmıştı.

Bu nedenle eğer ümmet, akidevi bir meydan okumayı ve dini ve hadari çatışmayı ciddiyetle ve yetkinlikle ele almazsa, bu kişiler ümmete, ülkelerine ve kutsal yerlerine zarar vermek için adımlarını ve çabalarını iki katına çıkaracaklar ve hiçbir sınırda da durmayacaklardır. Bunu da Allahu Teala’nın şu kavli doğrulamaktadır: كَيْفَ وَإِن يَظْهَرُوا عَلَيْكُمْ لاَ يَرْقُبُواْ فِيكُمْ إِلاًّ وَلاَ ذِمَّةًNasıl olabilir ki! Onlar size galip gelselerdi, sizin hakkınızda ne ahit, ne de antlaşma gözetirlerdi.” [Tevbe 8]

Yöneticilerin tutumlarına güvenmek tam bir aptallıktır; çünkü Müslümanların başındaki yöneticiler, Müslümanların ve ülkelerinin haklarını savunacak en son kişilerdir. Aksine onlar, Yahudilerin ve Amerika'nın dostlarıdırlar ve onların tutumları da bunun kanıtıdır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Müh. Halil Abdurrahman

Devamını oku...

İmam Bir Kalkandır!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

İmam Bir Kalkandır!

Haber:

Endonezya Cumhurbaşkanı Prabowo Subianto, 19 Şubat 2026 Perşembe günü Washington'daki Donald Trump Barış Enstitüsü'nde düzenlenen Barış Kurulu’nun açılış toplantısına katıldı.Toplantı, özellikle Gazze'de olmak üzere, çatışma bölgelerinde istikrarı ve çatışma sonrası iyileşmeyi desteklemek için küresel bir işbirliği platformu olarak Uluslararası Barış Kurulu mekanizmasının başlatılmasına resmi bir ivme kazandırmıştır.Bu vesileyle Prabowo şunları söyledi: “Bu sürecin başarısını sağlamaya bağlı kalacağız. Birçok engelin ve zorluğun olacağını biliyoruz ancak Başkan Trump'ın liderliğinde gerçek barış vizyonunun gerçekleşeceğine dair çok iyimseriz.”Prabowo forumda şunları da vurguladı: “Endonezya, bu barışın başarıya ulaşması için önerilen güce 8.000'e varan askerle katkıda bulunacaktır.”Endonezya Din İşleri Bakanı Nasaruddin Umar, daha önce Barış Kurulu'nu Hudeybiye Antlaşması'na benzetmişti (8/2/2026).Bunun nedeni ise Hudeybiye Antlaşması'nın Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem ile Kureyş arasında imzalanan tarihi bir barış antlaşması olmasıdır. Ona göre Barış Kurulu da bundan farklı değildir.

Yorum:

Endonezya dahil İslam beldelerinin Trump'ın başkanlığındaki Barış Kurulu'na katılmaları, zımnen sömürgeci gücü tanımak anlamına gelmektedir. Zira kurulun üyeleri, aralarında Yahudi varlığının da bulunduğu ülkelerden oluşmaktadır. Bu da zımnen gaspçı varlığın meşruiyetini kabul etmek anlamına gelmektedir. Bu eylem, Yahudiler tarafından uygulanan sömürgeciliğin tanınması olarak sayılmakta olup bu da Allah Subhanehu ve Teala'nın şu kelamıyla çelişmektedir:وَلَن يَجْعَلَ اللَّهُ لِلْكَافِرِينَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ سَبِيلاً Allah, müminlerin aleyhine kâfirlere hiçbir yol vermez.” [Nisa 141]

Endonezya'nın, Trump'ın kuruluna katılması, Endonezya'nın konumunun, Amerika'ya tabi olan bir devlet olduğunu göstermektedir. Bu ise Barış Kurulu'nun açılış toplantısı sırasında Trump'ın Prabowo'yu övmesinden açıkça ortaya çıkmaktadır. Zira Trump, Endonezya'yı defalarca büyük bir ülke olarak nitelendirmiş ve Prabowo'nun barış girişimine şahsen katılma kararını övmüştür.Prabowo'yı işaret ederek şöyle demiştir: “Sertliğinin boyutuna bir bakın. Onunla başa çıkmanın kolay olduğunu mu sanıyorsunuz? Onun yüzüne bir bakın, siz de öyle. O güçlü ve zeki biri. Ama zekâ bundan daha önemlidir.”Öte yandan Endonezya'nın Gazze'de barışın sağlanması yönündeki arzusu, Yahudilerin tutumuyla çelişiyor gibi görünmektedir. Zira toplantıya katılan Yahudi Dışişleri Bakanı Gideon Sa'ar, Trump'ın planını tam olarak destekledi ama Gazze Şeridi'nin silahsızlandırılmasının Barış Kurulu'nda müzakere edilemez bir şart olduğunu vurgulamıştır.Ayrıca Yahudi, tünel ağı ve onlara karşı kullanılan silah üretim tesisleri dahil olmak üzere tüm “terörist” altyapının ortadan kaldırılmasını talep etmiştir.Zira Sa'ar şöyle demiştir: “Hamas silahsızlandırılmalıdır. Bu, tüm silahlarını, terörist altyapısını, yeraltı tünel ağını ve silah üretim tesislerini de içermektedir.”Şimdi soru şudur: Yahudiler Barış Kurulu'nda üyelerken ve Filistin halkı bu kurulda yokken, o halde Filistin, rakiplerine karşı bu kadar güçlü bir müzakere gücüne nasıl sahip olabilir ki?!

Barış Kurulu'nu, Hudeybiye Antlaşması ile eşdeğer görmek fahiş bir hatadır:

Birincisi: Hudeybiye Antlaşması, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem ile Kureyş kâfirleri arasında yapılmışken, Trump'ın liderliğindeki barış kuruluna katılmak bir antlaşma değil, aksine Yahudiler, Amerika ve Endonezya da dahil Müslümanların başındaki yöneticiler arasındaki bir ittifak veya iş birliğidir.

İkincisi: Hudeybiye Antlaşması'nda Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem bağımsızdı; oysa Barış Kurulu'na katılmak Trump'a bağlıdır, çünkü kurulun başkanı odur.

Üçüncüsü: Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in Hudeybiye sırasında yaptığı şey, (sünnet olan) umre ibadetini yapmaktan geçici olarak vazgeçmektir; oysa sömürgeci Barış Kurulu'na katılım başlamıştır. El Cezire'nin Ağustos 2024'te yayınladığı, Yahudi varlığının Gazze'de binlerce Filistinlinin buhar olup gitmesine neden olan silahlar kullandığını ifade ettiği raporunu yeniden gözden geçirmek faydalı olacaktır.Adli tıp ekibi ve uzmanların yaptığı analizler, Yahudi ordusunun 3.500 santigrat derece (6.332 Fahrenheit) üzerindeki sıcaklıklara ulaşan termal ve basınç silahlarının, insan bedenini saniyeler içinde küle çevirebileceğini ve geride hiçbir kalıntı bırakmayacağını ortaya koymaktadır.

Dördüncüsü: Hudeybiye Antlaşması sırasında Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem, sahabelerine bunun bir vahiy olduğunu vurgularken, liderlik bağlamındaki Barış Kurulu ile ilgili olarak Kur'an-ı Kerim, kâfirlerin, özellikle de sömürgeciliği destekleyen büyük ülkelerin liderlerinin atanmasını haram kılmaktadır.

Beşincisi: Hudeybiye Antlaşması, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in liderliğindeki bağımsız ve özgür bir egemen devlet ile kâfir Kureyş arasında imzalanan bir antlaşmadır. Oysa Filistin, sömürgeleştirilmiş Müslüman beldelerden biridir.

Kısacası Barış Kurulu'nun barış planını Hudeybiye Antlaşması ile eşdeğer görmek fahiş bir hatadır.Dolayısıyla sanki küresel siyasi oyunların ortasındaki aciz kimselermiş gibi Müslümanların karşı karşıya olduğu gerçeklik işte budur. Bu yüzden bizim, İslami siyasi liderlik konusunda bilinçli olmaya ihtiyacımız vardır. Nitekim Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: إِنَّمَا الْإِمَامُ جُنَّةٌ يُقَاتَلُ مِنْ وَرَائِهِ وَيُتَّقَى بِهِ İmam bir kalkandır, onun arkasında savaşılır ve onunla korunulur.” [Buhari rivayet etti]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Muhammed Rahmet Kurnia – Endonezya

Devamını oku...

Epstein Dosyaları: İnsanlık Suçları ve İslam Ümmetinin Sorumluluğu

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Epstein Dosyaları: İnsanlık Suçları ve İslam Ümmetinin Sorumluluğu

Epstein skandalı ve benzeri skandallar, yalnızca bireysel ahlaki sapmalar ya da küresel suç tarihindeki münferit olaylar değildir. Aksine, bunlar günümüz dünyasını yöneten medeniyet sisteminin doğasını ortaya koyan ifşaatlardır. Bu sistem, değerleri siyasetten ayırmış, insanları birer meta haline getirmiş ve ardından özgürlük ve insan hakları adına kendini insanlığın koruyucusu ilan etmiştir!

Bugün insan kaçakçılığı, çocuk istismarı ve kirli nüfuz ağlarının kurulması vakalarında ortaya çıkan isimler, uluslararası standartları belirleyen, meşruiyet araçları sağlayan ve dünya halklarına ahlak sertifikaları dağıtan isimlerin aynısıdır! Ne büyük bir paradoks!

Suçlular, ahlak için teori üretiyorlar, dünyaya liderlik ediyorlar ve insani değerlerin koruyucuları olarak sunuluyorlar! Bundan daha da kötüsü –ki meselenin özü de budur– İslam ümmetinin yöneticilerini atayan, rejimlerini gözeten, tahtlarını koruyan, sonra da istikrar ve siyasi gerçekçilik adına halkın sessiz ve itaatkar kalmasını talep eden de bizzat bu sistemdir. وَكَذَٰلِكَ نُوَلِّي بَعْضَ الظَّالِمِينَ بَعْضاً بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَİşte böylece işledikleri günahlardan ötürü zalimlerin bir kısmını diğer bir kısmının peşine takarız.” [En’am 129]

Asıl soru, onların nasıl ifşa edildikleri değil, ilk etapta dünyayı yönetmelerine nasıl izin verildiğidir. Biz Müslümanlar, insan ticareti yapan, değerleri yok eden, yozlaşmaya yol açan ve bunu bir medeniyet modeli olarak pazarlayanların bizim işlerimizi yönetmelerini nasıl kabul ettik?!

Epstein dosyalarının ortaya koyduğu şey, doğru bir sistem içindeki ahlaki bir kusur değildir, aksine siyaseti değerlerden, gücü hesap verebilirlikten ayıran ve menfaati insanın üstünde tutan laik kapitalist sistemin doğal bir sonucudur. Bu nedenle sorunu seçici yargılamalara veya mevsimsel medya kınamalarına indirgemek gerçeklikten hiçbir şeyi değiştirmez; çünkü suç bireysel değil yapısaldır. Nitekim Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: إِذَا لَمْ تَسْتَحْيِ فَاصْنَعْ مَا شِئْتَHaya etmiyorsan dilediğini yap!” Yani bu sistem, hayayı siyasetten koparmıştır; dolayısıyla merhameti de insanlıktan koparması doğaldır. 

Kriz, kaynakların eksikliğinden, yeterliliklerin yokluğundan veya ahlaki nasihatin eksikliğinden değil, aksine İslam'ı sadece ritüeller dini veya izole olmuş ahlaki bir söylem olarak değil, dahası hadari ve insanlığa şahitlik eden bir lider olarak hak ettiği konumuna geri getirecek ideolojik bir siyasi projenin yokluğundan kaynaklanmaktadır. وَكَذَلِكَ جَعَلْنَاكُمْ أُمَّةً وَسَطاً لِّتَكُونُواْ شُهَدَاء عَلَى النَّاسِİşte böylece sizin insanlığa şahitler olmanız için sizi vasat bir ümmet kıldık.” [Bakara 143] Sessizlik tarafsızlık olmadığı gibi uyum da hikmet ve yozlaşmış bir sisteme ipotek olmak da bir gerçekçilik değildir. Dünya kınamaları değil, aksine bir alternatif bekliyor; dünya kınama açıklamalarını veya geçici öfke kampanyalarını değil, aksine insanı yozlaşmış sistemden ve onun ölçülerine türetilmiş yöneticilerden kurtaracak hadari bir alternatifi, siyasi bir metodu ve fikri ve siyasi bir liderliği beklemektedir.

Artık ümmetin, bugün medya tarafından ifşa edilenlerin, dün bizi yönetenlerin bugün de bizi yöneten aynı kişiler olduğunu idrak etmesinin zamanı gelmedi mi? Skandallara üzülerek değil, aksine onun tüm sistemini yıkarak risaleti geri elde etmenin zamanı gelmedi mi?

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ali Tihami

Devamını oku...

Türkiye: Şanlı Bir Geçmiş ile Şaşkın Günümüz Arasında! Hilafetin Ordusundan Uluslararası Çatı Altındaki Misyonlara!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

Türkiye: Şanlı Bir Geçmiş ile Şaşkın Günümüz Arasında! Hilafetin Ordusundan Uluslararası Çatı Altındaki Misyonlara!

Haber:

Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, ülkesinin Gazze Şeridi'ne “Uluslararası İstikrar Gücü” kapsamında asker göndermeye hazır olduğunu açıkladı ve bu adımın, bölgedeki güvenlik ve istikrarı desteklemek için Ankara'nın açık siyasi iradesinin bir parçası olduğunu vurguladı.

“Barış Kurulu'nun” ilk açılış toplantısına katılan Fidan, toplantının Gazze'nin yeniden inşası ve yerel idari organların faaliyete geçirilmesi açısından “son derece önemli” olduğunu belirtti.

Fidan, “Taraflar anlaşırsa, cumhurbaşkanımız uluslararası istikrar gücüne asker göndermeye hazırdır” dedi ve Türkiye'nin insani yardımlar, Batı Şeria'nın yönetimi veya askeri ve güvenlik katkıları yoluyla her türlü katkıyı sağlamaya hazır olduğunu vurguladı. (El Cezire Net)

Yorum:

Dikkat çekici bir açıklama yapan Türkiye, kuvvetlerinin Gazze'deki her türlü göreve katılmaya hazır olduğunu duyurdu.Bu açıklama, İslam sancağını taşıyan Osmanlı ordusunun, süper güçlerin iznini beklemeden ya da kendisi için çizilen dış düzenlemeler çerçevesinde hareket etmeden siyasi ve askeri olarak dünyaya liderlik eden bir ordu olduğu dönemdeki tarihini akla getiriyor.

Asırlar boyunca Osmanlı ordusu İslam gücünün sembolü olmuştu.Devletin Birinci Osman'ın eliyle kurulup Konstantineye'yi fetheden Fatih Sultan Mehmed'in döneminden, güç ve genişleme dönemlerine kadar Osmanlı ordusu, açık bir inançla hareket etmiştir: bu inanç ise Müslümanların beldelerini korumak, mazlumları savunmak ve ümmetin birliğini korumaktı.

Osmanlı Hilafetinin şemsiyesi altında ordular, sadece siyasi araçlar değil, aksine hadari bir projesinin uzantısı olmuştur.O zamanlar Kudüs, Gazze, Şam ve diğer bölgeler, korunmak için “uluslararası misyona” ihtiyaç duymayan tek bir siyasi varlığın parçasıydı, dahası koruma, devletin görevinin özünde yer alan asli bir görev olmuştu.

Ancak 1924 yılında Hilafetin yıkılmasının ve Mustafa Kemal'in eliyle cumhuriyetin kurulmasının ardından, rol ve yönelim değişmiştir; zira ordu, ümmetin projesinin bir taşıyıcısı olmaktan, uluslararası anlaşmalarla çizilen ulusal sınırların koruyucusuna dönüşmüştür. Zira Türkiye'nin NATO'ya katılmasıyla birlikte ordu, ABD liderliğindeki Batılı güvenlik sisteminin bir parçası haline gelmiştir.

İşte ironi burada yatıyor: Bir zamanlar dünyaya kendi denklemlerini dayatan bir ordu, artık uluslararası sistemin belirlediği dengeler içinde hareket eder bir hale gelmiş ve hesaplarını çıkarlara ve ittifaklarına göre yapmaya başlamıştır.Dolayısıyla ordunun kararı, Hilafet döneminde olduğu gibi artık bağımsız değildir, aksine büyük güçlerin liderlik ettiği bir sistem içinde askeri ve siyasi taahhütlerle bağlantılı bir hale gelmiştir.

Gazze, Osmanlı tarihinden uzak bir toprak değildi; zira yüzyıllar boyunca Osmanlı Hilafetinin sancağı altında kalmış ve tek bir bedenin parçası olmuştu.Bugün, orada bir misyona katılma konusu gündeme geldiğinde, şu soru akla gelmektedir:Katılım, Müslümanları fiilen koruyan bir liderlik rolüne geri dönüş mü olacak, yoksa dengeleri koruyan ve gerçekliği değiştirmeyen uluslararası düzenlemeler içindeki bir katkıdan ibaret mi olacaktır?

İslam ümmeti, başkalarının izniyle hareket eden güçlere ihtiyaç duymamakta; aksine uluslararası ittifakların hesaplarından değil, kendi akide ve çıkarlarından kaynaklanan bağımsız bir siyasi iradeye ihtiyaç duymaktadır. Nitekim tarih, Müslümanların gücünün sadece ordularının büyüklüğünden değil, aksine projelerinin açıklığından ve sözlerinin birliğinden olduğuna tanıklık etmektedir.

Osmanlı ordusunun tarihini hatırlamak, yıkıntıları üzerine ağlamaya çağrıda bulunmak değildir, aksine ümmetin birleştirici bir projeye sahip olduğunu ve hesaba alınması gereken bir güç olduğunu hatırlatmaya çağrıda bulunmaktır. Bugüne gelince; siyasi ve askeri bağlılık, Müslüman orduların halklarının iradesini yansıtmayan çerçeveler içinde faaliyet göstermesine neden olmuştur.

Şeref, açıklamalarla değil, aksine karar verme sürecinde egemenliği geri kazandıran ve ordunun büyük güçlerin çıkarlarını korumak için değil, ümmeti koruma konusundaki asli akidesine geri döndüren bağımsız bir siyasi vizyon inşa ederek geri kazanılır. Dolayısıyla bugün Gazze gerçek bir sınavdır:Katılım, bağımsız bir liderlik rolüne doğru bir adım mı olacak, yoksa bölgenin dışarıdan yönetilen uluslararası sistemin bir başka halkası mı olacak?

Bir zamanlar büyük bir hadarat inşa eden bir ümmet, -niyetleri samimi ve vizyonu birleştirmek olduğu takdirde-, dünyadaki rolünü yeniden formüle etmeye ve ordularını başkalarının çatışmalarında bir araç olarak değil, kendisini korumak için bir kalkan kılmaya muktedirdir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Abdulazim Haşlemon

Devamını oku...

Ürdün rejimi, Ülkeyi Yahudi Varlığının Ön Savunma Hattına ve Amerika'nın Askeri Üssüne Dönüştürüyor!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

Ürdün rejimi, Ülkeyi Yahudi Varlığının Ön Savunma Hattına ve Amerika'nın Askeri Üssüne Dönüştürüyor!

Haber:

Amerikan gazetesi The New York Times tarafından yayınlanan uydu görüntüleri, 80'den fazla nakliye uçağının Ürdün Hava Kuvvetleri üssüne ulaştığını ve İran füzeleriyle başa çıkmak için yeni hava savunma sistemlerinin de buraya konuşlandırıldığını ortaya çıkardı.Görüntü analizine göre raporlar, Ürdün üssünde, gelişmiş F-35 hayalet uçakları da dahil olmak üzere normal sayının üç katı olan 60'tan fazla savaş uçağı bulunduğunu ifade etmektedir.Ayrıca raporlar, Pazar gününden bu yana en az 68 nakliye uçağının üsse iniş yaptığını ve İran füzelerine karşı koruma sağlamak için yeni hava savunma sistemlerinin kurulduğunu belirtmiştir. (Ma'an Haber Ajansı)

Yorum:

Ürdün rejimi, Yahudi varlığını korumak ve bölgedeki sömürgeci çıkarları muhafaza etmek konusuyla ilgili olarak bir kez daha ön plana çıkıyor. Bakın işte Ürdün rejimi, Allah'ın düşmanı Trump'ın emirlerine uyarak ülkeye boyun eğdirip ona ülkenin hava sahasını ve askeri üslerini açmakta, ülkeyi 90 milyondan fazla Müslümanın yaşadığı komşu bir İslam ülkesine saldırmak için Amerikan savaş uçaklarının fırlatma rampası haline getirmekte ve tıpkı Haziran 2025'te ülkeyi Yahudi varlığı için koruyucu bir kalkan haline getirdiği gibi Yahudi varlığına yönelik olası füzelere karşı bir füze savunma sisteminin konuşlandırılmasına izin vermektedir!

Mesele Gazze halkına yardım etmekle ilgili olduğunda “ulusal güvenlik”, “ülkenin egemenliği” ve “kırmızı çizgilerden” bahsederek başımızı çatlatan Ürdün rejimi, Yahudileri rahatsız eden veya Filistin halkına yardım etmeyi amaçlayan bir kuşun bile kendi toprakları üzerinde uçmasına izin vermediği gibi Yahudilere zarar verebilecek bir karıncanın bile sınırı geçmesine izin vermemektedir. Ancak mesele Yahudi varlığını korumak ve Trump'ın planlarını uygulamakla ilgili olduğunda, güçlerinin ülkeyi ihlal etmesine izin verdiğini ve ülkenin egemenliği ve ulusal güvenliğinden bahseden tüm borazanların ve dillerin sessizliğe büründüğünü görmekteyiz!

Bazılarının dilleri, İran rejimi ve liderlerinin ümmetin, dininin ve bizzat İran halkının düşmanı olduklarını ve onlara acınmaması gerektiğini söyleyebilir; bu doğrudur, ancak İran halkı Müslümandır ve bedelini kanlarıyla, canlarıyla ve ülkeleriyle ödeyecek olanlar da onlardır. Bu yüzden Ürdün rejimi, nasıl olur da Müslümanların kanının dökülmesine ve ülkelerinin kaynaklarının yok edilmesine ortak olabilir?!İran, İran rejiminin veya İran liderliğinin mülkü değildir; aksine Müslümanların mülkü olduğu gibi kaynakları da Müslümanların mülküdür. Dolayısıyla yöneticiler ve rejim, Allah'ın izniyle yakında ortadan kalkacak olan geçici bir kötülükten ibarettir. İşte bu kötülük Amerika ve Yahudi varlığının eliyle değil, ümmetin samimi evlatlarının eliyle ortadan kalkacaktır; çünkü Amerika ve Yahudi varlığı, yıkım, kötülük, yozlaşma ve sömürgecilikten başka bir şey getirmeyecektir.

Bu nedenle Allah Subhanehu ve Teala'nın, herhangi bir bahaneyle kâfirlerle ittifak kurmayı ve onları dost edinmeyi haram kıldığını görüyoruz; çünkü kafirler, kötüdür ve onlarda bir hayır da yoktur. Allahu Teala şöyle buyurmuştur: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تَتَّخِذُواْ الْيَهُودَ وَالنَّصَارَى أَوْلِيَاء بَعْضُهُمْ أَوْلِيَاء بَعْضٍ وَمَن يَتَوَلَّهُم مِّنكُمْ فَإِنَّهُ مِنْهُمْ إِنَّ اللّهَ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَEy iman edenler, Yahudi ve Hristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostudurlar. Sizden her kim ki, onları dost edinirse; o da, onlardandır. Şüphesiz ki Allah, zalimler güruhunu hidayete erdirmez.” [Maide 51] Ve Subhanehu şöyle buyurmuştur: وَلاَ تَرْكَنُواْ إِلَى الَّذِينَ ظَلَمُواْ فَتَمَسَّكُمُ النَّارُ وَمَا لَكُم مِّن دُونِ اللّهِ مِنْ أَوْلِيَاء ثُمَّ لاَ تُنصَرُونَZulmedenlere meyletmeyin; sonra size ateş dokunur (cehennemde yanarsınız). Sizin Allah’tan başka dostlarınız yoktur. Sonra (O’ndan da) yardım göremezsiniz!” [Hud 113]  

Ürdün ordusundaki bilge ve muhlis kişilerin üzerine düşen, Yahudi varlığını korumak ve Trump'ın sömürgeci planlarını uygulamak için ülkeyi ve kaynaklarını boyun eğdiren rejimin ve liderliğinin girişimlerine meydan okumaları ve ülkenin bir Amerikan üssüne veya Yahudi varlığının ön savunma hattına dönüştürülmesine karşı aşılmaz bir bariyer oluşturmalarıdır.Ürdün Müslüman bir ülkedir ve sadece Müslümanların maslahatı ve onların hayrı için çalışması gerekir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Müh. Halil Abdurrahman

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER