Salı, 13 Şevval 1447 | 2026/03/31
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

-Basın Açıklaması- Hizb-ut Tahrir / Filistin'in, Aşağıdaki Başlık Altında Cenin'de Düzenleyeceği Mitinge Katılmaya Davet: "El-Aksa'nın Kurtulmasına ve Kafirler İle Aşırıcıların Komplolarının Sona Ermesine Yardım Edin"

El-Aksa ve çevresi, işgalin başlamasından bu yana Filistin ile Filistin'in geri kalanlarının kurtulması için hiçbir savaş mücadelesi vermeyen rejimlerin ve Filistin otoritesinin başarısızlıklarının ortasında ve dünya Müslümanlarını Mescid-i Aksa'ya yönelik normalizasyon "sürüncemesine" davet içerikli saptırma kampanyası eşliğinde Yahudileştirme süreciyle altından ve üstünden devam eden kazılar yoluyla temelleri de yıkımla tehdit edilmeye maruz kalmaktadır.

Bundan dolayı Hizb-ut Tahrir / Filistin, el-Aksa'ya yardım etmek için aşağıdaki başlık altında Cenin şehrinde bir miting düzenleyecektir:

"El-Aksa'nın Kurtulmasına ve Kafirler İle Aşırıcıların Komplolarının Sona Ermesine Yardım Edin"

Bu ise; H. 03 Cumde'l Âhir 1434 el-muvafık M. 13.04.2013 Cumartesi günü, Cenin şehrinin ortasındaki Küçük Mescidin önünde öğle namazının hemen ardından yapılacaktır.

Çünkü Filistin otoritesinin güvenlik birimleri, aylardır otoritenin yasalarını çiğneyerek salon ve mekan sahiplerini takip etmekte ve siyasî vesayetini dayatmaya çalışarak Hizb-ut Tahrir'in kapalı salonlardaki faaliyetlerini yasaklamakta ve otoritenin yasası faaliyetler için herhangi bir bildirime gerek görmediği halde bu tür faaliyetler için validen izin alınmasını şart koşmaktadır.

İşte bundan dolayı bizler, Filistin otoritesinin hegemonyasını ve siyasî vesayetini reddederek el-Aksa'ya yardım etmek için açık bir alanda bu mitingi düzenleyeceğiz.

Mitinge katılımınız hasanet mizanınıza yazılacak ve esir el-Aksa için bir yardım olacaktır.

Devamını oku...

-Basın Açıklaması- Hizb-ut Tahrir'in, Tirah Vadisi Operasyonlarına Karşı Aşağıdaki Başlık Altında Yaptığı Protesto Gösterileri: "Haçlı Amerika'nın Yakıtları Artmasın"

Hizb-ut Tahrir, Kabileler Bölgesi'nde onlarca asker ve sivilin ölümüne yol açan Tirah Vadisi'ndeki askerî operasyonları kınamak için ülkede bir dizi protesto gösterileri düzenlemiştir. Bu operasyonlar, -Pakistan liderliğindeki hainler tarafından açıklanmaksızın- 05 Nisan 2013 Cuma günü başlamıştır.

Bu operasyonlar, Afganistan'daki ödlek işgalci Amerikan güçlerini, Pakistan ile Afganistan arasında bulunan Kabileler Bölgesi'ndeki Müslüman silahlı güçlerin direnişinden kurtarmak amacıyla silahlı kuvvetlerimizi istismar etmek için gerçekleşmiştir. Nitekim göstericiler, üzerlerinde şu ifadelerin yazılı olduğu pankartlar kaldırmışlardır: "Tirah Vadisi Operasyonları; Pakistan Ordusunun Haçlı Amerikan Savaşının Yakıtları Olmasına İzin Vermeyiniz" ve "Tirah Vadisi Operasyonları; Amerika'ya Bağlı Olmak Ümmete İhanettir." Ayrıca göstericiler, Pakistan ordusunun Amerika'nın Kabileler Bölgesi'ndeki kampanyasının yakıtları olarak kullanılmasını durdurmaya davet etmişlerdir.

General Keyâni, -Pakistan'ın geçici hükümete boyun eğdiği bir zamanda- Tirah Vadisi operasyonları yoluyla kendisinin Pakistan'ın gerçek bir yöneticisi olduğunu kanıtlamıştır. Zira Keyâni ve onun Pakistan liderliği içerisindeki hain ajanları, ülkenin büyük bir elektrik eksikliği krizinin içerisinde olduğu bir sırada Amerika'nın çıkarlarını garantilemeyi kendileri için bir görev edinmişlerdir. Çünkü on milyonlarca insan, kendilerini serinletecek bir vantilatör bile kullanmaktan yoksun olarak yaşamaktadırlar! Ayrıca demokrasi ve diktatörlük, İslam'ın hükümlerini açık bir şekilde ihlal etmelerinden ve Ümmetin maslahatlarını ihmal etmelerinden dolayı kaldırılıp atılacaklarına bu tagutlar ve çalışmaları için yasal bir kılıfa izin vermektedirler. Çünkü bu her iki sistem de Allahu [Subhânehu ve Teâlâ]'nın emir ve nehiylerini sırtlarının arkasına atmaktadırlar. Nasıl hayır! Zira bu her iki sistemi de insan koymuştur.

Hizb-ut Tahrir, Pakistan Silahlı Kuvvetleri'ni bu İslamî topraklara Hilafet'in geri dönmesini garantilemek için kendisine nusret vermeye davet eder. Zira zalim zorba yönetim günlerine son verecek ve Ümmeti Amerika'nın hegemonyasından kurtaracak olan Raşidî Hilafet'tir. Nitekim Hizb-ut Tahrir, Kur'an ve sünnetten şerî delillere dayalı 191 maddeyi kapsayan kamil bir anayasa hazırladığı gibi İslam'ın şerhi, İnsanların işlerinin gözetilmesi ve bunun onların üzerine uygulanması keyfiyeti için de kapsamlı bir kütüphane hazırlamıştır. Ayrıca Hizb-ut Tahrir, meşverette bulunmaya ve İslam'ı tatbik etmesi hususunda Halife'yi muhasebe etmeye muktedir olan uyanık erkek ve kadınlardan oluşan ordular da hazırlamıştır. Dolayısıyla Hizb-ut Tahrir, İslam dünyasının her köşesinde çalışmasının yanı sıra İslam dünyasını Raşidî Hilafet Devleti'nin altında birleştirmeye çalışan dünyadaki siyasî bir partidir. Ayrıca onun içerisinde, hikmet ve deneyim sahibi birçok uyanık fakihler de bulunmaktadır ki bunların başında da Allahu Teâlâ'nın lütfuyla tüm Ümmete liderlik etmeye muktedir olan emiri celil alim Atâ İbn-u Halil Ebu Raşta gelmektedir.

Devamını oku...

Bir Ayetin Gölgesinde: Bakara Suresi 208. Ayet

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Çoğumuz Kur'an-ı Kerimi açtığımızda belki ayetlerin manasına bakmadan okur geçeriz. Bu da genel olarak klasik ve yerleşmiş olan anlayış; anlayarak, tefekkür ederek okumak değil daha çok hatim yapmak ve sevap almak için sadece kuru okuma düşüncesi hakim olmasından ötürüdür. Oysa Allah-u Teala insanların Kur'an-ı Kerimi derin derin tefekkür etmeleri ve içindeki vurgu ve inci taneleri bulup ifade uyumluluğu ve üstünlüğünü keşfetmeleri için indirmiş ve şöyle buyurmuştur:

كِتَابٌ أَنْزَلْنَاهُ إِلَيْكَ مُبَارَكٌ لِيَدَّبَّرُوا آيَاتِهِ وَلِيَتَذَكَّرَ أُولُو الْأَلْبَابِ

"Resûlüm! Sana bu mübarek Kitab'ı âyetlerini düşünsünler ve aklı olanlar öğüt alsınlar diye indirdik." (Sâd: 29)

Zira insan Kur'an-ı Kerimi bu şekliyle okudukça -iman etmesiyle birlikte- Allah'ın sözü olduğunu hissederek O'na olan hayranlığı her geçen gün artmış olacaktır.

Konuya devam etmeden önce çok sade bir örnek olarak Kur'an-ı Kerim'in vurgu, ifade uyumluğu ve üstünlüğünü anlamak için Kasas süresi 71. ve 72. ayetleri dikkatli okumak yeterli olacaktır:

(قُلْ أَرَأَيْتُمْ إِنْ جَعَلَ اللَّهُ عَلَيْكُمُ اللَّيْلَ سَرْمَدًا إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ مَنْ إِلَهٌ غَيْرُ اللَّهِ يَأْتِيكُمْ بِضِيَاءٍ أَفَلَا تَسْمَعُونَ<1>

"Resûlüm! De ki: Düşündünüz mü hiç, eğer Allah üzerinizde geceyi ta kıyamet gününe kadar aralıksız devam ettirse, Allah'tan başka size bir ışık getirecek ilah kimdir? Hâla işitmeyecek misiniz?" (Kasas: 71)

Ve ardından şu ayet;

( قُلْ أَرَأَيْتُمْ إِنْ جَعَلَ اللَّهُ عَلَيْكُمُ النَّهَارَ سَرْمَدًا إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ مَنْ إِلَهٌ غَيْرُ اللَّهِ يَأْتِيكُمْ بِلَيْلٍ تَسْكُنُونَ فِيهِ أَفَلَا تُبْصِرُونَ)

"De ki: Söyleyin bakalım, eğer Allah üzerinizde gündüzü ta kıyamet gününe kadar aralıksız devam ettirse, Allah'tan başka, istirahat edeceğiniz geceyi size getirecek ilah kimdir? Hâla görmeyecek misiniz?" (Kasas: 72)

Her iki ayetin altı çizili ifadelere dikkatlice bakıldığında ilk ayette "aralıksız gece" den bahsedildiği ve ayetin sonu ise "işitmeyecek misiniz?" ifadesiyle bittiği, diğer ayette ise tam tersi "aralıksız gündüz" den bahsedildiği ve ayetin sonu ise (görmeyecek misiniz?) ifadesiyle bittiği görülecektir. Her iki ayeti sadeleştirecek olursak şöyle olacak; aralıksız geceden bahsettiği için işitmekten, aralıksız gündüzden bahsettiği için görmekten söz etti. Peki, tefekkür etmek için bunun anlamı nedir, neden bu ayetlerin birinde işitmek diğerinde görmek diye iki ayrı duyu organlarından bahsedildi ve tersi olsaydı ne olurdu? İlk ayette aralıksız geceden bahsedildiği dolayısıyla zifiri karanlık hakim olduğu için ifade uyumluluğu bakımından görmek değil işitmek uyar ayetin sonuna. Diğer ayette ise aralıksız gündüzden bahsedildiği dolayısıyla aydınlık olduğu için yine ifade uyumluluğu bakımından işitmekten değil görmekten söz etti. Ayrıca görmek sadece gözle görmek değil akletmek anlamına da gelebilir. Bu itibar ile tersi olması mümkün olmadığı gibi, ifadelerin yeri değişse çok fahiş bir hata olurdu ki Allah-u Teala'nın sözü hata ve eksikliklerden münezzehtir. Sonuç olarak Kur'an-ı Kerim her farklı duruma uyum sağlayan ve uygun olan ifade kullanır.

Tekrar konuya dönecek olursak kimileri der ki, Arapçası olan Müslümanlar bu konuda belki çok avantajlılar, ya olmayanlar ne yapsın? Zira olmayanların Kur'an-ı Kerimin Arapçasından istifade etme şansları hemen hemen hiç yok. Bu sefer Türkçe mealine baksınlar diyecekler. Peki, yapılan mealler ne derece doğru veya Arapça karşılığını hakkıyla veriyor mu? İşte bu tür soruların cevabını Allah'ın yardımı ile hep birlikte bu yazıda arayacağız.

Bundan bir önceki (Kavramların hayatımızdaki önemi ve etkisi) başlıklı yazı ile bağlantılı olarak ve bu yazının başlığından anlaşılacağı gibi Bakara süresi 208 nolu ayeti ele alarak, çok detaylı bir şekilde incelemek suretiyle, çok ciddi bir kavram analizini yapacağız. Ayet şöyle geçmektedir:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا ادْخُلُوا فِي السِّلْمِ كَافَّةً وَلَا تَتَّبِعُوا خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِ إِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُبِينٌ

"Ey iman edenler! Hep birden silm'e girin. Sakın şeytanın peşinden gitmeyin. Çünkü o, apaçık düşmanınızdır." (Bakara 208)

Ayette geçen "silm" kelimesi üzerinde duracağımız için, bilinçli olarak tercüme etmeyip orijinal Arapçasını olduğu gibi latin harflerle, hem altı çizili hem de koyu olarak iki tırnak içinde yazdım. Türkçe meali olarak hemen hemen birçok açıklama yapan yazarlar "silm" kelimesini "barış!" olarak çevirmeye çalışmıştır. Tabi barış deyince akla hemen tersi olan savaş gelir. Ayeti incelemeden önce bazı tercümeleri arzedelim:

- Diyanet Vakfı: "Ey iman edenler! Hep birden barışa girin..."

- Diyanet işleri: "Ey inananlar! Hep birden barışa girin..."

- Elmalılı Hamdi Yazır: "Ey o bütün iman edenler! Kâffeten silme girin..."

- Elmalılı (sadeleştirilmiş): "Ey iman edenler, topluca barışa girin..."

- Ömer Nasuhi Bilmen: "Ey imân edenler! Kâffeten müsalemete girin..."

- Hasan Basri Çantay: "Ey iman edenler! Hep birden sulh-u selâma girin..."

- Muhammed Esed: "Ey imana ermiş olanlar! Allah'a kendinizi tam olarak teslim edin..."

- Abdulbaki Gölpınarlı: "Ey inananlar, hepiniz birden sulha, selâmete girin..."

- Süleyman Ateş: "Ey inananlar, hepiniz birlikte İslam'a (veya barışa) girin..."

- Suat Yıldırım: "Ey iman edenler! Hepiniz toptan barış ve selamete girin..."

- Ali Bulaç: "Ey iman edenler! Hepiniz topluca barış ve güvenliğe (Silm'e, İslam'a) girin..."

- İbni Kesir: "Ey iman edenler, hep birden barışa girin...!!!"

Kaynak: (http://www.agnostik.org/kuranda-ara.php?sure=2&ayet=208)

- Celal Yıldırım: "Ey imân edenler! Hep birden (Allah'a itaat ve O'na kul olmanın derin anlam ve hikmetini anlayarak) sulh ve selâmete girin..."

- Ali Fikri Yavuz! "Ey müminler, hepiniz iç ve dışınızla sebat üzere İslâma girin..."

- Adem Uğur: "Ey iman edenler! Hep birden barışa girin..."

- Bekir Sadak: "Ey inananlar! Hep birden barışa girin..."

- Fizilal-il Kuran: "Ey müminler, bütün varlığınız ile İslâm'a (barışa!!!) girin..." (arapça metninde sadece teslim olmak geçiyor).

- Gültekin Onan: "Ey inananlar, hepiniz topluca İslam‘a girin..."

- Şaban Piriş: "Ey iman edenler! Hep birden kurtuluşa girin,..."

- Tefhim-ul Kuran: "Ey iman edenler, hepiniz topluca 'barış ve güvenliğe (silm'e İslam'a) girin..."

- Ümit Şimşek: "Ey iman edenler, hep birlikte esenliğe girin..."

- Kadri Çelik: "Ey iman edenler! Hep birden (Allah‘a) teslimiyet içine girin..."

Kaynak: (http://kuran.mollacami.com/ayetler.php?asn=327)

Mustafa İslamoğlu: "Ey iman edenler! Hepiniz barış ve selamete girin. Çünkü o sizin aranızı açan belli bir düşmandır..."

A.Hulusi: Yâ eyyühelleziyne âmenüdhulû fiys silmi kâffe/Ey iman ettiğini iddia edenler, iddianızı ispat etmek istiyorsanız, silmle, topluca, topluca silm'e girin.

Silm ne demektir, niçin tercüme etmedim? Tercüme edemedim de ondan. Çünkü silm tek kelime ile tercüme edilmez. Silm 3 manaya birden gelir. Hem teslimiyet manasına, hem barış manasına, hem saadet manasına, hem de selamet, kurtuluş manasına gelir. Silm'e girmekten maksat hepsidir. Bu manaların hepsini yan yana dizin; Allah'a teslim olun, barışa, kendinizle barışmak istiyorsanız Allah'a teslim olun. Allah'la barışın ki kendinizle barışasınız. Kendinizle barışın ki, Allah'la tanışasınız. Allah'la tanışırsanız barışa ve huzura erersiniz. Huzura ererseniz kurtulmuş olursunuz. Hepsi yan yana dizilince Silm'i veriyor zaten.

Silm, teslim olun ki saadete eresiniz, saadete erin ki selamete çıkasınız, kurtulasınız manasını veriyor. Hep beraber Allah'ın barış, saadet, selamet ve huzuruna erişin. Allah'a hep beraber, kayıtsız şartsız teslim olun, manası vardır burada. Kaynak: (http://ekabirwep.blogspot.de/2010/12/islamoglu-tef-ders-bakara-197-213-14.html)

Yukarıdaki bütün tercümelere bakıldığında ayette geçen (السِّلْمُ) kelimesi (السَّلْمُ) ve (السَّلَمُ) kelimeleriyle karıştırılarak çevrilmiştir. Şimdi bu kelimeleri tek tek inceleyelim:

1) (السِّلْمُ): (essilmu: yazılışı; başta sin harfi şedde ve esre, ortada cezimli lam harfi ve sonunda ise ötreli mim harfi) olan kelime (الإِسْلامُ) inkarın ve küfrün zıddı olan İslâm demektir.

2) السَّلْمُ: (esselmu: yazılışı; başta sin harfi şedde ve üstün, ortada cezimli lam harfi ve sonunda ise ötreli mim harfi) olan kelime savaşın zıddı olan barış veya sulh demektir. Bu kelimenin başka eş anlamlı kelime ise (الصُّلْحُ) (assulhu) kelimesidir. Her ikisi Kur'an-ı Kerimde savaş veya boşanma durumlarda kullanılmıştır. Mesela;

وَإِنْ جَنَحُوا لِلسَّلْمِ فَاجْنَحْ لَهَا "Eğer onlar barışa yanaşırlarsa, sen de yanaş.." (Enfal: 61) Zira Enfâl süresinde geçen bu ayet ile birlikte öncesi ve sonrası olan ayetler savaş ayetleridir. Diğer eş anlamlı kelime ile ilgili örnek ise; وَإِنِ امْرَأَةٌ خَافَتْ مِنْ بَعْلِهَا نُشُوزًا أَوْ إِعْرَاضًا فَلَا جُنَاحَ عَلَيْهِمَا أَنْ يُصْلِحَا بَيْنَهُمَا "Eğer bir kadın itaatsizlik yahut kendisinden yüz çevirmek hususunda efendisinden endişe ederse, aralarında bir sulh yapmalarında onlara günah yoktur." (Nisa: 128) Zira Nisa süresi 127 nolu ayet ile başlayan yetim kadınlar, miras, evlilik, boşanma ve kadınlar arasında adaletli davranma konular 130 nolu ayetin sonuna kadar devam etmektedir.

3) السَّلَمُ (esselemu: yazılışı; başta sin harfi şedde ve üstün, ortada esreli lam harfi ve sonunda ötreli mim harfi) olan kelime ise (الإِسْتِسْلامُ) teslim olmak ve boyun bükmek demektir. Mesela; (الَّذِينَ تَتَوَفَّاهُمُ الْمَلَائِكَةُ ظَالِمِي أَنْفُسِهِمْ فَأَلْقَوُا السَّلَمَ مَا كُنَّا نَعْمَلُ مِنْ سُوءٍ) "Melekler kendilerine yazık etmiş kimselerin canlarını alırken: "Biz hiçbir kötülük yapmıyorduk" diyerek teslim olurlar." (Nahl: 28)

Bu üç ayrı kelimelerin (سَلَمَ)(seleme) kökünden türemiş olmalarına rağmen, her birinin ayrı ayrı manası vardır ve birinin manası diğerine benzemez. Üç ayrı kelimenin harekesiz olarak yazılış şeklinin aynı olması eş anlamalı olduklarını göstermez. Kelimelerin anlamlarını farklılaştıran ve ayrımlaştıran husus ise harfler üzerinde veya üstündeki harekelerdir. Bu harekeler oldukça mühimdir ve göz ardı edilemezler. Çünkü kelimede tek bir hareke manayı tamamen değiştirebilir. Örneğin; (مِنْ min) (...dan) veya (...den) demek, (مَنْ men) ise (kim) demektir. Diğer örnekler; (جَارَ care) ‘zulmetti' ve (أَجَارَ ecare) ‘güven verdi', (الفَلَكُ felek) ‘yörünge' (الفُلْكُ fulk) ‘gemi', (قَسَطَ kasete) ‘zulmetti, haddi aştı' (أَقْسَطَ aksete) ‘adaletli oldu' demektir.

Tekrar Bakara süresi 208 nolu ayete ve ayette geçen (السِّلْمُ) kelimesine dönecek olursak dil bilgisi uzmanlar ve diğer muteber müfessirler şöyle demektedirler:

İbni Manzur:  وَالسِّلْمُ: الإِسْلامُ(silm ise İslam'dır). Kaynak: (Lisanul arap (sözlük) c.7, s. 268 sin harfi ve (seleme) kelimesi).

- Kurtubi: (فَالسِّلْمُ هُنَا بِمَعْنَى الْإِسْلَام) dolayısıyla burada ‘silm' kelimesinin manası İslam'dır. Kaynak: (http://quran.al-islam.com/Page.aspx?pageid=221&BookID=14&Page=32)

- İbni Abbas: Muhummed (صلى الله عليه وسلم)'in bütün şeraitlerine girin. Kaynak: (Tenvirul mikbas min tefsir ibni abbas s.28)

- Tabrasi: "اُدْخُلُوا فِي السِّلْمِ" أي في الْإِسْلَامِ(yani İslam'a girin) Kaynak: (Mucmaulbeyan fi tefsiril Kur'an c.1, s. 302)

- Ayet ile ilgili Zemahşari/Keşşaf tefsirinde şöyle geçmektedir: ({ٱلسِّلْـٰمِ} بكسر السين وفتحها. وقرأ الأعمش بفتح السين واللام، وهو: الإستسلام والطاعة، أي استسلموا لله وأطيعوه {كَافَّةً} لا يخرج أحد منكم يده عن طاعته. وقيل هو الإسلام) (esreli veya ötreli sin harfi. A'meş ise esreli sin ve esreli lam olarak da okumuş, o da teslim olmak ve itaat etmektir, yani Allah'a itaat ederek teslim olun... ve ‘İslam' olduğu denilmiştir.)

Kaynak: (http://www.altafsir.com/Tafasir.asp?tMadhNo=1&tTafsirNo=2&tSoraNo=2&tAyahNo=208&tDisplay=yes&UserProfile=0&LanguageId=1)

- Keza Beydavi teslim olmak ve itaat etmek, Er-razi de Allah'ın emirlerine itaat ederek, nehiylerinden de alıkoymak demektedirler.

Müfessirlerin hiç biri barıştan söz etmemiş, itaat etmek ile İslam'a girmek arasında kalmışlardır. Zira Müslümanlar ‘silm' keşimesini ‘İslam' şeklinde şiirlerinde kullanmışlardır. Mesela Kindi isimli şaiir kabilesi Kinde Rasulullah'ın ölümünden sonra İslam'dan dönünce onlara şöyle seslendi:

دَعَوْتُ عَشِيرَتِي لِلسِّلْمِ لَمَّا          رَأَيْتهُمُ تَوَلَّوْا مُدْبِرِينَا

Aşiretimi; dönüp yüz çevirdiğini görünce silme davet ettim. (Yani İslam).

Bin Abis isimli şaiir de şöyle der:

فَلَسْتُ مُبَدِّلاً بِاللهِ رَبَّاً   وَلاَ مُسْتَبْدِلاً بِالسِّلْمِ دِيناً

Ben; Rab olarak Allah'ı değiştirecek değilim, din olarak silm'i de değiştirecek değilim. (Yani İslam).

Ayrıca burada İslam yerine barış koysanız mana olarak baştaki Rab kelimesiyle hiçbir uyum sağlamaz. Bu ayetlerden önceki ayetler Hac ile ilgili ayetler olduğu için onlara değinmedik. 204 ile 208 numaralı ayetleri okuyan kimse -özellikle Arapçası- konu olarak birbirlerine bağlı olduklarını görecektir. Konu ise münafık ve mü'min konusudur. Şöyle ki:

وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يُعْجِبُكَ قَوْلُهُ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَيُشْهِدُ اللَّهَ عَلَى مَا فِي قَلْبِهِ وَهُوَ أَلَدُّ الْخِصَامِ. وَإِذَا تَوَلَّى سَعَى فِي الْأَرْضِ لِيُفْسِدَ فِيهَا وَيُهْلِكَ الْحَرْثَ وَالنَّسْلَ وَاللَّهُ لَا يُحِبُّ الْفَسَادَ. وَإِذَا قِيلَ لَهُ اتَّقِ اللَّهَ أَخَذَتْهُ الْعِزَّةُ بِالْإِثْمِ فَحَسْبُهُ جَهَنَّمُ وَلَبِئْسَ الْمِهَادُ. وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَشْرِي نَفْسَهُ ابْتِغَاءَ مَرْضَاةِ اللَّهِ وَاللَّهُ رَءُوفٌ بِالْعِبَادِ. يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا ادْخُلُوا فِي السِّلْمِ كَافَّةً وَلَا تَتَّبِعُوا خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِ إِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُبِينٌ.

"İnsanlardan öyleleri vardır ki, dünya hayatı hakkında söyledikleri senin hoşuna gider. Hatta böylesi kalbinde olana (samimi olduğuna) Allah'ı şahit tutar. Halbuki o, hasımların en yamanıdır. O, dönüp gitti mi (yahut bir iş başına geçti mi) yeryüzünde ortalığı fesada vermek, ekinleri tahrip edip nesilleri bozmak için çalışır. Allah bozgunculuğu sevmez. Böylesine "Allah'tan kork!" denilince benlik ve gurur kendisini günaha sevkeder. (Ceza ve azap olarak) ona cehennem yeter. O ne kötü yerdir! İnsanlardan öyleleri de vardır ki, Allah'ın rızasını almak için kendini ve malını feda eder. Allah da kullarına şefkatlidir. Ey iman edenler! Hep birden silme girin. Sakın şeytanın peşinden gitmeyin. Çünkü o, apaçık düşmanınızdır." (Bakara 204-208)

Diğer bir husus ise bu ayetlerde Kur'an-ı Kerim münafıktan bahsederken (وَمِنَ النَّاسِ)(İnsanlardan öyleleri vardır ki) diyerek onun özelliklerini anlatır: (hasımların en yamanıdır)(O, dönüp gitti mi)(yeryüzünde ortalığı fesada vermek, ekinleri tahrip edip nesilleri bozmak için çalışır) ve (benlik ve gurur kendisini günaha sevkeder), ardından mü'minden bahsederken (وَمِنَ النَّاسِ)(İnsanlardan öyleleri de var ki) diyerek onun özelliğini de anlatır: (Allah'ın rızasını almak için kendini ve malını feda eder). Kısacası burada Allah-u Teala her iki tarafın özelliklerini ve yaptıklarını ortaya koyarak münafıkları/kafirleri mü'minler ile karşılaştırmakta ve bu karşılaştırma işini sonuca bağlama ve belağet açısından mü'minlere hitabederek (يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا ادْخُلُوا فِي السِّلْمِ كَافَّةً) mü'minlerin hep birden -Rasulullah (صلى الله عليه وسلم)'in son din olarak getirdiği- İslam'a girmelerini çağırmıştır. Bunlar zaten mü'min bir topluluktur, nasıl Allah-u Teala onları tekrar İslam'a girmelerini davet eder denilebilir. Evet, burada imanın ve İslam'ın ehemmiyeti vurgulanmaktadır, tıpkı Allah-u Teala'nın buyurduğu gibi: (يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا آمِنُوا)(Ey iman edenler! İman edin...) Nisa: 136.

Ayet ile ilgili bir diğer husus ise ayetteki (السِّلْمِ) kelimesi barış olarak tercüme etmek neredeyse imkansızdır. Çünkü 204 ile 208 numaralı ayetleri bir bütün olarak bakacak olursak ayetlerde herhangi bir savaş, cihad, kıtal, öldürme, esir alma, antlaşma yapma gibi hususlar asla geçmemektedir. Aksine ayetlerde karakter olarak sadece münafık ve mü'minin özellikleri anlatılmaktadır, başka bir şey anlaşılmaz. Ayrıca illa barış diye tutturursanız mana olarak ayet bunu kaldırmaz. Hal böyle iken nasıl olurda ayetler münafık ve mü'minin özelliklerini anlatırken birden bire savaş ve barış konusuna girer?!! Zira 208 nolu ayet diğer ayetlerden ayrı olmadığı gibi onların devamı. Nitekim yukarıda yaptığımız alıntılardan da anlaşılacağı gibi bazıları ‘İslam' olarak tercüme etmiştir.

Yukarıda İbni kesir'in ayeti (Ey iman edenler; hep birden barışa girin...) şeklinde tefsir ettiği söylenmiştir. Oysa İbni kesirin arapça olarak bu ayet hakkındaki yaptığı tefsire bakacak olursak şöyle diyor: يقول الله تعالى آمراً عباده المؤمنين به، المصدقين برسوله، أن يأخذوا بجميع عرى الإسلام وشرائعه، والعمل بجميع أوامره، وترك جميع زواجره، ما استطاعوا من ذلك، قال العوفي، عن ابن عباس ومجاهد وطاوس والضحاك وعكرمة وقتادة والسدي وابن زيد في قوله: {ٱدْخُلُواْ فِي ٱلسِّلْمِ} يعني: الإسلام. وقال الضحاك، عن ابن عباس، وأبو العالية، والربيع بن أنس: {ٱدْخُلُواْ فِي ٱلسِّلْمِ} يعني: الطاعة.

"Allah-u Teala kendisine iman eden ve Rsuluna tasdik eden kullarına; İslam'ın bütün bağlarını ve şeriatlarını almalarını ve onların güçleri yettiği kadar O'nun bütün emirlerine göre amel edip bütün nehilerini terketmelerini emrederek buyurmaktadır. Aufi dedi ki; İbni Abbas, Mücahid, Tavus, Dahhak, İkrime, Katade, Suddiy ve İbni Zeyd "اُدْخُلُوا فِي السِّلْم" yani İslam'dır diye açıklarken, İbni Abbas'tan Dahhak, Ebul Aliye, Rabi' bin Enes ise: ‘itaat' demişlerdir." İbni kesir‘in bu ayet ile ilgili tefsirinde barış kelimesi hiçbir şekilde geçmemiştir.

Peki ayette niçin Rasulullah'ın getirdiği son din olan ‘İslam' kavramı ısrarla kullanılmayıp kelimeyi eğerek, bükerek, laf gebeliği yaparak demagoji yaparak onun yerine ‘barış' kelimesi zorla tercüme edilmiş? İslam'ın devlet olarak hakim olduğu dönemlerde hatalı olarak ‘barış' diye tercüme edilse, onu sağlayan İslam devleti olduğu anlaşılabilir. Peki ya bugün siz ‘barış'tan bahsettiğiniz zaman üstelik Kur'an öyle diyor diyerek, bu barışı kim sağlayacak NATO mu, yoksa ABD mi? sonra hangi barıştan söz ediyorsunuz? Kafirlerin sözde dünya barışı sağlamak adı altında İslam'a ve Müslümanlara karşı açmış olduğu topyekûn savaşlar mı?

İşte yine kavram kargaşası ile karşı karşıyayız. İslam barış ve sevgi dinidir kavramı tamamen Batı patentli ve yeni bir kavramdır. Ayeti bu şekilde tercüme edenler farkında olmadan Batı'ya hizmet etmiş oldular.

Fuad Hamidoğlu

Devamını oku...

VRT VE BELGA'nın Belçika'daki Hizb-ut Tahrir Üyelerine Yönelik İftiralarına Reddiye

Belçika medyasında yer alan ve hiçbir dayanağı olmayan yalan bir haber'de; Hizb ut Tahrir / Belçika'nın gençlere Suriye'ye gitme çağrısı yaptığı şeklindeki haberlerine binaen bu reddiyeyi yazmak zorunda kaldık.

Amaçları Hizb ut Tahrir'i şiddetle ilişkilendirmek ve böylelikle Hizb ut Tahrir'in askeri bir oluşum olduğu kanaatini sağlamaktır. Oysaki her şey bunun tersini gösteriyor.

Bunlar hakkındaki düşüncelerimiz:

  • Hizb-ut Tahrir 60 yıl önce kurulmuş uluslararası siyasi bir partidir, amacı Müslüman ülkeleri tek bir Hilafet devleti çatısı altında birleştirip İslam'ın hükümlerinin uygulanmasıdır. Buna ise sadece fikri ve siyasi mücadele ile ulaşmak istiyor. Hizb-ut Tahrir askeri bir oluşum değildir ve kesinlikle hiçbir eyleminde şiddete başvurmamıştır. Hizb-ut Tahrir açık ve net siyasi bir partidir ve sadece siyasi eylemler gerçekleştirmektedir. Eğer birileri hizbin kuruluş amacını, görüşünü ve hedefini araştırıyor ise, benimsemiş olduğu metodu dikkate almalıdır. Yayınlamış olduğu bütün beyanlarda, kitaplarda veya basın açıklamalarında, hiçbir sakilde amacına ulaşmak için fiziki eylemlere çağırmamıştır. Parti bu konuda şiddetin caiz olmadığı görüşünü benimsemiştir. Hizb-ut Tahrir'in benimsemiş olduğu metot siyasi ve fikridir. Bu da bütün yayınlarımızda çok kolay bir şekilde bulunulabilir. İslam ideolojisi ölçü olarak alındığı için, alınan bütün kararlar bu metottan sapmamıştır.

  • Suriye'deki mücadele, Suriye halkının zalim idareciye karşı verdiği bir mücadeledir. Bu sadece yıllardır süren baskıya karşı haklı bir mücadele değil aynı zamanda bütün Müslümanların ve uluslararası kamuoyunun gözünde meşru bir mücadeledir. Belçika ve Hollanda gibi birçok batı ülkelerinde bu mücadele haklı ve yüce bir amel olarak görülüyor. Bunun yanı sıra yasal açıdan Hollanda ve Belçika'da bu mücadeleye insani veya fiziksel olarak destek vermek yasak değil. Yani eğer Hollanda ve Belçika'dan gençler Suriye'deki kardeşlerine yardıma gitmek isterlerse Hollanda ve Belçika devletine göre yasaldır.

Ancak gençler Suriye'ye gitmeye karar verdikleri zaman bu bir problem olarak kabul ediliyor ve engellemek için her şey yapılıyor. Burda şöyle deniliyor: "gidebilirsiniz, ama izin yok". Yani bu tutarsızlığı örtmek için bir günah keçisi aranıyor. Buna karşı Hizb-ut Tahrir'in açık ve net bir duruşu vardır. Söylediğimiz bütün sözlerin arkasındayız ve duruşumuz neyse onu da belirtiyoruz. Böylece bize karşı atılan iftiraların hiçbir beyanatımızda yeri yoktur, aynı şekilde medya'da, seminerlerde veya konferanslarda buna çağırmamıştır. Hizb-ut Tahrir üyelerine hiçbir delile dayanmadan Suriye'ye silahlı mücadeleye çağırıyor iftirasını atmak dürüstlük dışıdır.

Sorulması gereken soru, neden Hollanda ve Belçika devleti konu Müslümanlar olunca tutarsız bir politika izliyor da, konu Yahudilerin İsrail'e gidip orada orduya katılıp yasa dışı Filistin işgaline ve Filistinli Müslümanların bastırılması ve öldürülmesi konusuna gelince tutarlı bir politika izliyor! Onlar da bu konuda engelleniyor mu? Veya onlar için de özel kapalı merkezlerde tutulmaları fikri öne sürülüyor mu? Veya geri döndüklerinde pasaportlarının ellerinden alınması gündeme geliyor mu? Yoksa bunlar sadece Müslümanlar için mi geçerli?

  • Hizb-ut Tahrir'in işi fertleri gerek Batı da olsun gerek İslam dünyasında olsun Beşer Esed'in zulmünü durdurmaya çağırmak değil, oradaki bölge ordularını bu zalimin Suriye halkına karşı kullandığı şiddete karşı sorumluluk almaya çağırmaktır ve bunu yapıyor. Böylece bu zulme karşı etkili bir çağrı olsun. Unutulmamalıdır ki, bir ülkeye askeri müdahaleye çağırıp çağırmamak siyasi bir karardır ve siyasi partiler tarafından yapılması gerekiyor ve Hizb-ut Tahrir'de bu konuda istisna değildir.

  • Bizim talebimiz VRT ve Belgan'nın bu iftiralardan uzak durmasıdır. En azından doğru ve dürüst habercilik ilkesi adına hareket etmeli, hükümetin belirlediği Hizb-ut Tahrir'i karalama ve Suriye'deki mücadeleye karşı olma yolunu takip etmemelidir.

*http://www.deredactie.be/cm/vrtnieuws/binnenland/130412_Syrie_jongeren
*http://www.skynet.be/nieuws-sport/nieuws/belgie/artikel/967467/radicale-moslimgroepering-hizb-ut-tahrir-houdt-zich-gedeist-in-hasselt

 

Okay Pala [Ebu Zeyn]
حزب التحرير
Hizb-ut Tahrir
Medya Temsilcisi
Hollanda

Devamını oku...

-Basın Açıklaması- Din Adamları [Saray Mollaları], Haçlılara Yardım Ellerini Uzatmak İçin İslamî Hükümleri Çarpıtmaktadırlar

Afganistan din adamları, 08 Nisan 2013 günü ilk defa, 05 Mart 2013 günü İstanbul'da bir araya gelen ve on bir maddelik bir beyan yayınlayan İslam dünyasındaki din adamlarının İstanbul'daki üçüncü oturumda aldıkları kararı destelediklerini açıklamışlardır.  Daha sonra din adamları, İstanbul Konferansı'nı destekleyen 14 maddeden oluşan kararlarını açıklamışlardır. Sözde İslam alimi olan bu insanlar, ilk toplantılarını Mart 2011'de, ikinci toplantılarını Temmuz 2012'de ve üçüncü toplantılarını da Mart 2013'de düzenlemişlerdir.

Bundan dolayı Hizb-ut Tahrir / Afganistan Vilayeti, sözde İslam alimleri tarafından alınan bu tür eylem ve tutumların açıkça İslam'ı çarpıtmak için olduğunu net bir şekilde ilan eder. Bunun yanı sıra onlar, cürümler işlemeleri ve İslam Ümmetine zulmetmeleri için açık bir şekilde Haçlılar için gerekçeler sunmaktadırlar. Nitekim din adamları, İstanbul'daki üçüncü oturumda yayınlanan kararın birinci maddesinde Afganistan'ın bir Dâr-ul Harb değil bir İslam Devleti olduğunu ilan etmişlerdir. Bundan dolayı bizler de bunun, İslam'a yönelik açık bir saldırı olduğunu ilan ederiz.

Nebimiz [SallAllahu Aleyhi ve Sellem]'in, Medine-i Münevvera'ya hicret etmesinin ardından (Dâr)'ın doğasını net bir şekilde açıkladığı bilinmektedir. Nitekim Medine-i Münevvera'yı Dâr-ul Muhacirin (Dâr-ul İslam) olarak ilan etmiştir. İslam Devleti'nin egemenliği dışında olan herhangi bir toprağı da Dâr-ul Harb (Dâr-ul Küfür) olarak nitelendirmiş ve Müslümanları da Dâr-ul İslam'a hicret etmeye davet etmiştir. Ayrıca Dâr-ul İslam'a dahil olmaları için de diğer devletlere karşı savaş ilan etmiştir. Bu nitelendirmeye binaen Raşid Halifeler, Emeviler ve Osmanlılar, 1300 küsur yıl cihad farzını yerine getirmişlerdir.

İslam şeriatının nâslarına göre Dâr-ul İslam, sakinlerinin geneli gayrimüslim olsalar bile İslam kanunları ile hükmedilen, emanı İslam'ın, yani sultanın emanında olmasının yanı sıra içeride ve dışarıda Müslümanları koruyan toprak şeklinde tarif edilmektedir. Dâr-ul Küfür de Dâr-ul İslam'ın tam aksi olarak tarif edilmektedir. Peki bugün, dünya çapında bu vasfa intibak eden her hangi bir devlet görebiliyor muyuz? Bilakis Dâr-ul İslam'ın şartlarını barındıran bir devletin (Dâr) bulunmadığı kesinlikle bilinmektedir. O zaman bu tagut ve ajan hükümetlerin yerine İslamî Hilafet gelmedikçe ortada bir Dâr-ul İslam olmayacaktır.

Aslında şu an İslam Ümmeti, üzerlerine Rabbani ideolojilerine tamamen aykırı olan anayasa ve kanunların açıkça tatbik edildiği bu rejimlerin gölgesinde yaşamaktadır. Bu rejimler ise İslam boyası ile boyanmış Batılı, sosyalist, ulusalcı ve kapitalist değerler ile karıştırılmış rejimlerdir. Diğer taraftan ülkemizin emanı, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'ne üye ülkeler ile onun vampir güçlerinin elindedir.

Devamını oku...

-Basın Açıklaması- Astsubay İbrahim El-Cerrah'ın Ölüm Olayı İle İlgili Davranış Üslupları Ürdün Rejiminin Alnındaki Yeni Bir Kara Lekedir

Ürdün rejimi, gaspçı Yahudi varlığını korumak ve ordu içerisindeki evlatlarımızı da bu varlığın İslam topraklarındaki yapay sınırlarına koruyacak bir muhafız kılmakla yetinmemekte, bilakis bunun da ötesinde gerek askerî emirlere karşı çıkma cezasıyla gerekse bu iğrenç eylemi reddetmeleri halinde üzerlerine terettüp edecek cezayla tehdit edilen evlatlarımızdan oluşan güvenlik personellerinin koruması sayesinde topraklarımızda güvenli ve itminan içerisinde dolaşan çekirgelerin ve domuzların kardeşleri olan bu sürüler için tam bir koruma sağlamaktadır. Nebilerinin Mesrası'nı ve ilk kıblelerini kirleten, topraklarını gasbeden, ailelerini ve kardeşlerini katleden kimseleri korumayı nasıl kabullenebiliyorlar acaba? Bu rezalete ve bu zillete kim dayanıp razı olabilir Allah aşkına?!

Ürdün rejimi, evlatlarımızı içine düşürdüğü bu kara lekeyle birlikte bu evlatlarımızla, Yahudilerin düşüncelerinin bulanmaması karşılığında sanki onların hiçbir kıymetleri yokmuş gibi muamele etmektedir. İşte kamu güvenliğinde çalışan bir Astsubay, bir dizi Yahudi turistlere eşlik ettiği bir sırada ve anormal şartlarda ölmüştür. Nitekim rejim, bu turistlerin güvenli ve mutmain bir şekilde çıkış yaptıkları sırada onların sözleri üzerine bir eklemede bulunmamış ve şüpheli ölüm olaylarında yapmış olduğu gibi ölünün ailesini teskin etmek ve onları hoşnut etmek için kısa süreliğine olsa bile onları tutuklamaya cüret edememiştir. Dahası olayın ardından daha soruşturma bile tamamlanmadan hızla onun ölümünde cinayet şüphesinin olmadığı açıklamasında bulunmak için koşuşturmuştur!

Ey Ürdün Müslümanları:

Rejimin, ölümün gerçek şartlarını ve koşullarını göz ardı eder bir davranışta bulunması, Müslümanların evlatlarının kanlarının onun nazarında ne kadar değersiz olduğunu göstermektedir. O halde Astsubay İbrahim el-Cerrah'ın ölüm olayı, sizin için bir ders ve ibret olsun. Çünkü bu rejime karşı sessiz kalmak, onun cürümüne ve zorbalığına devam etmesini ve evlatlarınızın da Allah'ın yaratıklarının en rezili ve çekirgelerin kardeşleri olan Yahudilere hizmetçi ve bekçiler olmalarını sağlayacaktır. Böylece evlatlarınızın kanları, Yahudilerin düşünceleri için bir günah keçisi olacak şekilde değersiz olarak heder olup gidecektir!

Nitekim eski rejim, kahraman asker Ahmed el-Degamese'nin yaptıklarını Ürdün Silahlı Kuvvetleri'nin alnındaki kara bir leke olarak nitelendirmiştir. Sonra o zamanki rejimin başı, teselli bulmak ve özür dilemek amacıyla Yahudilerin ayaklarının dibine diz çökmüştür. Bunu da bu kahramanın işini bitirmek için yapmıştır ki bu kişi hala müebbet hapis cezası yatmaktadır. Buna mukabil Astsubay İbrahim el-Cerrah'ın ölümüne de hiçbir önem verilmemiştir. Peki bu turistlerden birisi ölseydi nasıl olurdu acaba? Yine rejim, saatler içerisinde soruşturmayı kapatacak mıydı ki?

Ey Ürdün Müslümanları:

Sizlerin yapması gereken, evlatlarınızın Allah'ın düşmanı olan Yahudileri koruma ve onlara hizmet etme suçunu işlemelerini engellemektir. Çünkü bu, Allah'a ve resulüne ihanet etmektir. Nitekim Allahu Teâlâ, şöyle buyurmuştur:

إِنَّمَا يَنْهَاكُمُ ٱللَّهُ عَنِ ٱلَّذِينَ قَاتَلُوكُمْ فِى ٱلدِّينِ وَأَخْرَجُوكُم مِّن دِيَارِكُمْ وَظَاهَرُواْ عَلَىٰ إِخْرَاجِكُمْ أَن تَوَلَّوْهُمْ وَمَن يَتَوَلَّهُمْ فَأُوْلَـٰئِكَ هُمُ ٱلظَّالِمُونَ "Allah, yalnız sizinle din uğrunda savaşanları, sizi yurtlarınızdan çıkaranları ve çıkarılmanız için onlara yardım edenleri dost edinmenizi yasaklar. Kim onlarla dost olursa işte onlar zalimlerin ta kendileridir." [Mumtehine 9]

Dolayısıyla şayet bu zalimi engellemez ve sizleri helak etmeden önce onun karşısında durmaz iseniz hem dünyanın aşağılanması hem de ahiretin azabı ile karşı karşıya kalacaksınız. Bu zilleti sizin üzerinizden kaldıracak olansa, izzetinizi ve onurunuzu kanatları altına alacak olan Hilafet Devleti'ni kurmak yoluyla İslam'ın sultanını yeniden geri getirmek için çalışmaktır. Zira yalnız bu şekilde Rabbiniz sizden razı olacaktır.

Allahu Teâlâ, şöyle buyurmaktadır:

إِنَّ الَّذِينَ يُحَادُّونَ اللَّهَ وَرَسُولَهُ أُولَئِكَ فِي الْأَذَلِّينَ  كَتَبَ اللَّهُ لأَغْلِبَنَّ أَنَا وَرُسُلِي إِنَّ اللَّهَ قَوِيٌّ عَزِيزٌ "Allah'a ve Resulüne düşman olanlar, işte onlar en aşağılıkların arasındadırlar. Allah: Elbette ben ve elçilerim galip geleceğiz, diye yazmıştır. Şüphesiz Allah Kavî'dir, Aziz'dir." [Mücadele 20 21]

Devamını oku...

-Basın Açıklaması- Sistem Değişikliğindeki Gerçek Değişim, Sadece Yüzlerin Değişmesiyle Olmaz Pakistan, Dürüstlüğü ve Güvenilirliği İddia Eden Bir Yöneticiye Değil Dürüst ve Güvenilir Bir Sisteme Muhtaçtır

Yeni yayınlanan bir ankette Pakistan gençlerinin çoğunluğunun, demokratik bir devleti değil İslam Devleti'ni desteklediklerine dikkat çekilirken -yargı sistemi- tarafından desteklenen Pakistan'daki iktidar elit, Pakistan Anayasası'nın 62. ve 63. maddelerini gerekçe göstererek adayların Ulusal ve Bölgesel Meclis sandalyeleri için verimlilik ehliyetine sahip olmadıklarını ilan ederek demokratik sistem umudunu yaşatmaya çalışmaktadır.

İngiliz Kültür Heyeti'nin yapmış olduğu ankete göre umutsuz önlemler benimsenmektedir. Zira bu ankette, yaşları 16 ila 29 arasında değişen genç neslin %94'nün, Pakistan'da gerçek bir değişimi arzuladıklarını ifade ederek ülkenin hatalı bir yönde seyrettiğini düşündükleri ortaya çıkmıştır.

Pakistan'daki iktidar elit, on yıllardır Orta Doğunun göğsüne çöreklenen eski siyasal sistemin devrilmesi noktasında yaşamsal bir rol oynayan Arap Baharı'ndaki Müslüman gençlerin rolünden korktuğu için, demokrasiden çözünen gençlerin uğradığı hayal kırıklığı ile değişim fikrini yeniden tanımlamak yoluyla başa çıkmaya çalışmaktadır ki bu da rejimin köklü bir şekilde değişmesi için sadece yöneticilerin yüzlerine yapılan kozmetik bir rötuş eklemek şeklinde olacaktır.

Adayların, yolsuzluk ve yetersizlik gerekçesiyle Ulusal ve Bölgesel Meclis sandalyeleri için verimlilik ehliyetine sahip olmadıklarının ilan edilmesi vesilesiyle yöneticiler, yolsuzluğun ve yetersizliğin kendisiyle yönettikleri rejimde değil de bilakis yöneten bireylerde saklı olduğu anlamında bir mesaj vermek istemektedirler. Ancak meselenin aslı, yolsuzluğun bizzat demokraside saklı olduğudur. Zira o, Pakistan'ın sömürgeci İngilizlerden miras aldığı bir sistem olduğu gibi altı on yıldan fazladır sömürgeciler ile sivil ve askerî liderliklerdeki ajanlarının çıkarlarını koruyan bir sistemdir. Ancak yasama hakkına sahip olan sadece Allahu [Subhânehu ve Teâlâ]'dır. Zira Subhânehu ve Teâlâ, şerî hükümler için bir ölçü koymuş ve şöyle buyurmuştur:

وَمَن لَّمْ يَحْكُم بِمَا أَنزَلَ اللّهُ فَأُوْلَـئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ "Her kim Allah'ın indirdikleri ile hükmetmezse işte onlar fasıkların ta kendileridir." [Mâide 47]

Mâli yolsuzluğun seçimlere aday olan bireylerde olması, övünme ve büyüklenme sağlamak için yeterli değildir. Hatta bu sağlansa bile kendisiyle yönetilen kanunlar, Allahu [Subhânehu ve Teâlâ]'nın katından değildir. Zira İslam, "dürüst" olan adayın küfür ile yönetilen sistemin bir parçası olmasını haram kılmıştır. Çünkü demokraside, kendi istek ve arzularına göre yasa yapmaları için çoğunluk yoluyla kanunlar çıkaranlar bizzat insanlardır metni geçmektedir. Halbuki İslam, Müslümanlara Allahu [Subhânehu ve Teâlâ]'nın indirdiklerinden başkasıyla olan bir yönetimi haram kılmış ve onlara Kur'an ve sünnette indirilenlere göre olan bir yönetimi vacip kılmıştır. Zira Subhânehu ve Teâlâ,  Kur'an-il Kerîm'de şöyle buyurmuştur:

فَاحْكُمْ بَيْنَهُمْ بِمَا أَنزَلَ اللَّهُ وَلاَ تَتَّبِعْ أَهْوَاءَهُمْ عَمَّا جَاءَكَ مِنْ الْحَقِّ "Aralarında Allah'ın indirdikleri ile hükmet! Sana gelen haktan (yüz çevirip de) sakın onların hevalarına tâbi olma!" [Mâide 48]

Pakistan'daki gerçek değişim, "dürüst" veya "güvenilir" olsa bile yüzlerin değişmesiyle gerçekleşmez. Bilakis gerçek değişim, mevcut rejimin yerine geçerek İslam'ın tamamını tatbik edecek olan Raşidî Hilafet'te saklıdır. Bundan dolayı bizler Pakistan halkını, yüzlerin değişmesi fikrini reddetmeye ve İslam'ı kamil ve kapsamlı bir şekilde tatbik edecek olan Hilafet Devleti'ne davet etmek yoluyla fasit demokratik rejimi değiştirmeye yönelik mücadeleye katılmaya davet ediyoruz.

Devamını oku...

-Basın Açıklaması- Keyâni, Belucistan'ın Yarasına Tuz Basmaktadır Belucistan, Allah'ın İzniyle Çok Yakında Kurulacak Olan Hilafet Devleti'nin Gölgesinde Yeniden Güvenliğin ve Huzurun Tadını Çıkaracaktır

General Keyâni, sıkıntılı Belucistan bölgesinin başkenti olan Ketta'ya 04 Nisan 2013 günü yağmış olduğu ziyareti sırasında, demokratik sistemin altında yapılacak bir sonraki "kapsamlı seçimlerden" dolayı mutlu olduğunu ifade etmiş ve insanları seçimlere katılmaya teşvik etmiştir. Nitekim bu açıklama, Belucistan'daki Müslümanların kanayan yaralarına tuz basma mesabesinde sayılır. Halbuki askerî ve siyasî liderliklerdeki hainler, bizzat demokrasi nedeniyle Belucistan'da etnik ve mezhepsel çatışmayı alevlendirebilmektedirler. Bunu da Amerikalı efendilerini hoşnut etmek için yapmaktadırlar.

Müşerref'in sağ kolu olan Keyâni, ülkede katliam ve bombalama operasyonları uygulayan bir gizli istihbarat şebekesi olan "Raymond Davis" şebekesini inşa etmek için şahsen çalışmıştır. Bunu ise "yeniden yapılanma" projesi kılıfı altında doğal zengin kaynaklara sahip olan Belucistan'daki sömürgeci planlarının uygulanmasını takip etmesi amacıyla Amerika'ya bir fırsat sağlamak için yapmıştır. Buna rağmen Amerika, bölgedeki yıkımın sorumlusunun bizzat kendisi olduğu gerçeğini gizlemektedir! Dolayısıyla Irak ve birçok Latin Amerika ve Afrika ülkelerinde Amerika'nın lehine terörist eylemleri gerçekleştiren de işte bu şebekedir. Bu da sırf Amerika'nın çıkarlarının korunması için iç savaşların patlak vermesine ve birçok kanların akmasına neden olmaktadır.

Hıyanette Müşerref'in ortağı olan Keyâni, bunlar yetmiyormuş gibi bir de insanlar arasına korku salmak ve silahlı kuvvetlerimizi tehdit etmek için Amerikan güçlerinin Belucistan ve Şaman sınırları üzerindeki varlığına izin vermiştir. Ayrıca Karaçi'deki Amerikan Konsolosluğu'nun rolünün, Belucistan'daki fitneyi alevlendirmek olduğu da bilinen bir husustur. Bununla birlikte hainler, dünyanın en büyük ikinci Büyükelçiliği olan Amerikan Büyükelçiliği'nin bu eylemleri yapmasına izin verilmesinde hiçbir sakınca görmemektedirler.

Anayasanın on yedinci ve diğer maddelerinde değişiklikler yapılması yoluyla bu hainler için haramı helal kılan da bizzat demokrasidir. Dolayısıyla hainler ile Amerikalı efendilerini, insanları demokrasi oyunu oynamaya teşvik etmeye iten neden de işte budur. Ayrıca açıkça İslam'a muhalefet etmesine rağmen onların ihanetlerini içine alıp üzerlerine kapak olan da bizzat demokrasidir.

Asırlar boyunca yapmış olduğu gibi mezhepleri farklı olmasına rağmen Belucistan'daki Müslümanların güvenliğini koruyacak olan sadece Hilafet'tir. Nitekim Raşidî Hilafet'in yönetimi altındaki tüm bölge Müslümanları, İngiltere Hindistan Yarımadası'nı işgal etmeden önce Hilafet Devleti'nin gölgesindeki dokuz küsur asır boyunca güvenliğin ve huzurun tadını çıkarmışlardır.

Allah'ın izniyle çok yakında Hilafet Devleti kurulduğunda, Belucistan'daki sıkıntının nedeni olan sömürgecinin nüfuzu sona erecektir. Zira Hilafet, Amerika'nın tüm Konsolosluklarını ve Büyükelçiliklerini kapatacağı ve onların yetkililerini, çalışanlarını ve bombalamalara ve suikastlara liderlik eden teröristleri sınır dışı edeceği gibi yabancı düşman güçlerinin yetkilileriyle olan tüm ilişkileri de kesecektir. Evet, Hilafet tüm bunları yapacaktır. Çünkü Ümmetin biat ettiği Halife ile Ümmet Meclisi'ne seçilen üyelerin, Allahu [Subhânehu ve Teâlâ]'nın emirlerinden herhangi bir emri göz ardı etmeleri caiz değildir.

Ey Pakistan Silahlı Kuvvetlerindeki Subaylar!

Amerikan ajanı Keyâni'nin, daha ne zamana kadar Hilafet Devleti ortaya çıkmadan önce demokrasinin devrilmesini engellemek için gücünüzü kötüye kullanmasına izin vermeye devam edeceksiniz? O halde bu kafir demokrasiye destek vermekten vazgeçin. Zira artık derhal Hilafet Devleti'ni kurması için Hizb-ut Tahrir'e nusret vermenin zamanı gelmiştir.

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER