Salı, 15 Şaban 1447 | 2026/02/03
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Kuvvetler (Otoriteler) Ayrılığı; Bu Teorinin Hatası ve Vakıaya Uymaması (Bölüm 1)

  • Kategori Makaleler
  •   |  


1.
Kısım

Dünyaya, demokratik kapitalist sistemin hakim olmasından dolayı dünyadaki yönetim sistemleri otoritelerin ayrılığı düşüncesinin etkisinde kalmışlardır. Dolayısıyla bu konunun ele alınarak bu düşüncenin mahiyetinin bilinmesi gerekmektedir. Yani bu düşünce nereden kaynaklanmıştır? Bu düşünce, vakıaya uygun olmayan sırf bir teoriden mi ibarettir? Yada vakıaya uygun mu yoksa aykırı mıdır?

Bu soruların ardından, bunların cevaplarına gelelim; otorite yabancı bir kelime olup Türkçesi Sultadır. Yani ona kuvvet veya güç dendiği gibi bazen de organ denir. Dolayısıyla kuvvetler ayrılığı düşüncesi medenî yada sivil devletin iskeletini oluşturmaktadır. Bu düşünce, sadece demokratik Batı sistemine bağlı Batılı bir düşüncedir. Zira Batı'nın, dînî devlet mefhumunun zıttı olan sivil (medenî) devlet düşüncesini ortaya atmasıyla birlikte ortaya atılmıştır. Yani Avrupa'daki Krallar ve İmparatorlar gibi diktatör yöneticilerin, otoriteleri kendi ellerinde tutmalarına karşı bir tepki olarak meydana çıkmıştır. Batı düşünürleri ve politikacıları, istibdat yada diktatörlüğün sebebinin, otoritelerin veya yönetim yetkilerinin tek bir yöneticinin elinde toplanmasında olduğunu zannetmişlerdir. Bu nedenle kendi yönetim sorunlarını çözmek için, kendi ülkelerindeki kötü siyasi durumlara tepki göstererek otorite yada kuvvetler ayrılığı düşüncesini ortaya atmışlardır.

Sivil devlet ve kuvvetler ayrılığı düşüncesinden ilk olarak John Locke adlı İngiliz düşünür, 1690 yılında çıkarttığı ‘'Sivil Hükümet'' adlı kitabında bahsetmiştir. Nitekim bu düşünce, İngiltere'de mutlak krallık sistemi ile onun müttefiki olan kilise ve bunların yanındaki soylu ve zengin ailelerin yönetiminde görünen diktatörlüğe karşı meydana gelmiş olan İngiliz devriminin akabinde ortaya çıkmıştır. Zira devrimciler, cumhuriyet sistemini kurmayı hedef edinmişler ancak bunu başaramamışlardır.

Bunun ardından Fransız düşünür De Monetsquieu, 1748'de çıkarttığı ‘'Kanunların Ruhu'' adlı kitabında bu düşünceyi geliştirmeye çalışmıştır. İşte bugünkü yürütme, yasama ve yargının olduğu üç otoritenin ayrılığı düşüncesi onun bu geliştirmesine göre yerleşmiştir.

Otorite yada kuvvetler ayrılığından ilk olarak, Yunanlı filsof Aristo'nun ‘'Siyaset'' adlı kitabında bahsettiği, ancak onun hakkında açık bir şekilde konuşmadığı ve onu netleştirmediği, daha doğrusu yönetimi doğrulatmak ve tanzim etmek istediği söylenmektedir. Zira o, şöyle demiştir; demokrasinin iki direği vardır: Birincisi çoğunluğunun hükmü olup diğeri ise azınlıkların ve bireylerin haklarıdır. Ve şöyle demiştir: Üç egemenlik vardır; birincisi: Bireysel egemenlik ki bunun manası yöneticinin egemenliğidir. İkincisi: Halkın egemenliği. Üçüncüsü: Yasanın egemenliğidir.

Batı siyasî düşüncesinde, ön bilginin kaynaklarından bir tanesi de Yunan felsefesinin olduğu bilinmektedir. Dolayısıyla Batılı filozof ve düşünürler, bu felsefeye yönelip okurlar, ondan ön bilgi alırlar ve ardından da kendi vakıalarına uygulamak için onu, benimsedikleri kapitalizme göre geliştirmeye çalışırlar. Bu nedenle otoritelerin ayrılığı düşüncesi, Batı'nın demokratik sisteminin temel düşüncelerinden birisi olmuştur.  Nitekim Batılılar, sivil devlet düşüncesiyle birlikte otoritenin ayrılığı düşüncesini dünyaya yaymaya çalıştığı gibi bunu Müslümanlar arasında da yaymaya başlamışlardır.

Oysa Arap dünyası başta olmak üzere İslam dünyasında kurulan sistemler, teorik olsa da bu esas üzerinde tesis edilmişlerdir. Nitekim Batılılar, kendi ajanları vasıtasıyla İslamî Yönetim Sistemi olan Hilafet Sistemi'ni yıkınca bu sistemleri kurdurmuşlardır. Dolayısıyla Arap dünyasında devrimler alevlenince Batılı ülkeler, demokratik sivil devletin içeriğinde otoritelerin ayrılığı düşüncesini de aktifleştirerek yeniden uygulanması için davet etmeye başlamışlardır. Çünkü Batı, kendisine ait bu teorik düşüncenin, İslam dünyasında kurdurduğu bu sistemlere uygun düşeceğini sanmıştır. Oysa kurdurduğu bu sistemler, tamamen despotizmdir. Dolayısıyla ümmetteki uyanıklık derecesinin artmasından ve korku duvarını yıkmasından dolayı devrimini alevlendirince, Batıllı ülkeler İslam dünyasında kurduğu sistemlerin ve fikirlerinin düşmesinden korkmaktadırlar. Bunu engellemek için de bu sistemleri parlatıp despotizmi örtmeye yönelmişlerdir.

Batı'nın, İslam dünyasında kurduğu sistemler için çizdiği anayasalarda otoritelerin ayrılığı düşüncesi de mevcuttur. Bu nedenle Batılılar, Müslümanların bu anayasalara bağlanmalarına çağırmaktadırlar. Dolayısıyla Müslümanları yeniden aldatmak istediklerinden bunu onlara şu şekilde göstermeye başlamışlardır; bu sistemlerde hata yoktur, hata ancak fasit yöneticilerden ve Batılı sistemlerin olduğu gibi uygulanmamasından kaynaklanmaktadır. Bu şekilde Batılılar, Müslümanları kandırmaya çalışırken onlara şunu demeye başladılar; sivil devlet yada sistem, sultaların ayrılığı esası üzerine kurulunca demokrasi uygulanacak olup böylece insanlar haysiyetlerini korumuş olacaklar ve özgürlükler gölgesinde mutlu olacaklardır.

İşte Batılılar nezdinde sivil devlet bu üç otoriteden oluşmaktadır. Oysa Türkçede buna sulta denmektedir. Bundan dolayı Halife'ye sultan denilmektedir. Bunun manası ise sulta sahibi demektir. Dolayısıyla Saltanatı manası da sultadır. Zira Hilafet'i yıkmak için bir adım olarak Batılılar, Mustafa Kemal vasıtasıyla 29 Ekim 1923'te Cumhuriyeti ilan edince Saltanatı Hilafet'ten ayırmışlardır. Böylece Halife, sultasız veya otoritesiz olmuştur.

Ona Sulta veya otorite demek daha doğrudur. Çünkü sultanın manası, insanların işlerini güden bir cihaz olduğu gibi bir ümmetin mesuliyetini ve emanetini taşıyan bir varlıktır. Dolayısıyla kendisini himaye edecek bir kuvvete muhtaçtır. Bu kuvvet ise ümmettir. Bu nedenle sultaya kuvvet denilirse, zorba bir güç anlaşılır. Zira birçok kimse devletin bir kuvvet olduğunu anladığı için, onun istediğini gerçekleştirmek için bir güç kullanmak üzere iktidara geçmeye çalışırlar. Ancak onun, insanların işlerini güden bir cihaz olduğunu anladığında onun büyük bir mesuliyet ve emanet olduğunu anlayacak ve tutumu da tamamen farklı olacaktır.

Bu üç otorite şunlardır;

Birincisi: Yasama otoritesi; bu otorite halk yada millet meclisi olan parlamento şeklinde tezahür etmektedir. Üyeleri halk tarafından seçilmekte olup kanunlar çıkartma, yürütme otoritesini seçme, bunu kontrol etme ve düşürme konularında halkı temsil ederler.

İkincisi: Yürütme otoritesi; yasama otoritesi tarafından çıkartılan kanunları yürürlüğe koyduğundan buna hükümet adını vermişlerdir.

Üçüncüsü: Yargı otoritesi; en önemlisi anayasa mahkemesidir. Yasama otoritesinin çıkarttığı kanunların ve kararların anayasaya uygun olup olmadığını inceler, yürütme otoritesi icraatta bulunurken ve siyaseti yürütürken onun anayasaya ve kanunlara bağlanma derecesini takip eder  ve bir de yürütme organı aleyhine insanların şikayetlerini dinler.

Batılılar nezdinde sivil devlet, işte bu üç otoriteden oluşmaktadır. Dolayısıyla her bir otoritenin diğerinden ayrı ve bağımsız olmasının gerekli olduğunu söylemişlerdir. Zira onlara göre devlet, bir otoriteden değil üç otoriteden oluşmaktadır. Bundan dolayı şöyle demişlerdir: her otorite, bir diğerinden ayrı ve bağımsız olmalıdır. Zira devlet, bir otoriteden değil birbirinden ayrı üç otoriteden oluşmalıdır ve her bir otorite de bağımsız bir şekilde kendi yetkisini kullanmalıdır. Zira bu üç otorite kendisini, kendi yetki alanı dahilinde diğerlerine kabul ettirmelidir. Nitekim bu şekilde yetkiler, üç otoriteye dağılır, devletin otoritesi tek bir elde kalmaz ve böylece de despotizm önlenir.

Ancak bu şekilde söylemelerine rağmen bu üç otoritenin birbirine karıştığı görülmektedir. Zira yürütme otoritesi ile yasama otoritesi arasında hem karışım hem de tezatlık bulunmaktadır. Mesela yürütme otoritesi yada hükümet, insanların işlerini gördüğü belli çıkara göre yürütürken ve kendi yetkisini kullanırken bir takım kanunları çıkartmak ve bir takım kararları almak istemektedir. Oysa yasama otoritesi, maslahatı başka şekilde görebilir. Dolayısıyla bu durumda, bu iki otorite arasında çarpışma başlar ve bu durum da hükümetin işini felce uğratabilir. Bu nedenle şu hileye başvurdular; hükümet, parlamentodaki çoğunluktan oluşmalıdır dediler. Böylece hükümet, kanunları çıkartıp kararlar alabildiği gibi çoğunluğu yada ekseriyeti elde eden parti hükümeti oluşturarak parlamentodaki grubu vasıtasıyla istediği kanun ve kararı çıkartabilir. Şayet bir parti çoğunluğu elde edemez ise bir kaç parti aralarında uzlaşı sağlayarak bir koalisyon oluştururlar. Bu koalisyon da parlamentodaki grupları vasıtasıyla istedikleri kanun ve kararı çıkartabilirler. Bu şekilde de yürütme otoritesi ve yasama otoritesi bir olur. Dolayısıyla bu durumda, bağımsız ve iki ayrı otoriteden söz edilemez. Dolayısıyla da artık yürütme otoritesi devleti yürütür ve yasama otoritesi ona tabi olur. İşte bütün demokratik ve sivil devletlerde durum böyledir. Yani yürütme otoritesi kolay bir şekilde kanun ve kararları çıkartır ve devlet işlerini yürütür. Çünkü parlamento, hükümetin istediği kanunları ve kararları geçirir. Böylece her ikisi tek bir otorite olur. Zira şayet be şekilde olmaz ise devlet işleri yürümez ve insanların maslahatları temin edilemez. Bundan dolayı otoritelerin ayrılığı düşüncesi bir teoriden ibaret olup vakıaya uymaz ve uygulanmaz. Daha doğrusu otoritelerin ayrılması imkansızdır. Çünkü bu şekilde demokratların halkı nasıl aldattıkları ortaya çıkacaktır. Çünkü onlar, her ikisi birbirinden ayrı oldukları halde halkın yasa koyduğunu ve hükümetin de yürüttüğünü söylemektedirler! Oysa bu sadece laftan ibaret olup hiç vakıası veya pratiği yoktur. Bundan dolayı otoritelerin ayrılığı düşüncesinin ne kadar fasit ve bozuk olduğu ortaya çıkmış olmaktadır.

Nitekim yargı otoritesinin başına, anayasa mahkemesi tayin edilmiştir. Dolayısıyla bu mahkeme, son karar sahibi haline getirilerek yasama otoritenin en üst mercii olarak gösterilmiştir. Bu nedenle yasama, otorite tarafından çıkartılan kanunların yasallığına baktığı gibi yürütme de otoritenin icraatını kontrol etmektedir. Ayrıca azınlık yada muhalefet partilerinin şikayetlerini dinlediği gibi kendi üzerlerine uygulanan kanun ve kararların anayasaya aykırı olduğunu iddia eden insanların şikayetlerini de dinler ve ondan sonra da karar alır.

Demokraside asıl olan, halkın temsil ettiği yasama sultasıdır. Zira yasa çıkartan güç odur, onun yasası yasa olmalıdır ve onun üzerinde veya üstünde hiç bir güç olmamalıdır. O halde nasıl olur da onun üzerine anayasa mahkemesi gibi hakim bir güç tayin edilir, onun çıkarttığı yasaların doğru olup olmadığına dair hüküm verebilir ve bu nedenle de onları iptal edebilir ki?! Bu, demokrasiye aykırı değil midir?! Zira egemenliğin halka ait olduğu söylendiği halde halk yasayı çıkartamadığı gibi halkı temsil eden güç de anayasa mahkemesine mahkum olmaktadır!  Dolayısıyla demokrasi ne kadar da çelişkili bir fikirdir?!

O halde yasama organının nasıl bağımsız olduğu söylenebilir ki? Zira onun üzerinde daha üstün bir organ vardır ki; bu organ onun çıkarttığı kanunları iptal edebilir yada bu kanun yanlış ve bu kanun doğrudur diyebilir? Yasama organı, anayasa mahkemesinin kendi tarafından çıkartılan yasaları her an iptal edebilir korkusunun gölgesinde bulurken yine de kanunları bağımsız bir şekilde çıkartabilir mi? Eğer yasa koyan veya yasa çıkartan gücün yasalarına başka bir organ hakim olursa bu güç gerçek yasa koyan bir güç sayılır mı?  Bu durum, yasa çıkartan gücün bağımsız olmadığını gösterdiği gibi yasa koyucunu acizliğine delalet etmesinin yanı sıra yasama işinde de hata edebileceğini ispatlamaktadır. İşte Batılı fikre sahip olanlar, halkın seçtiği vekillerinin eksik olabileceğini ve çıkarttıkları kanunların da hatalı olabileceğini göstermektedirler. Nitekim asıl güç olan yasama sultasının üzerine başka bir sulta koydular ki buda, yargı sultasıdır. Oysa demokratik sistemde ilk ve son olarak yasa koyan, halkı temsil eden parlamento olmalıdır! Güya hakimiyet halka aitmiş, kendi kanunlarını kendisi çıkartırmış ve bu kanunlarla da kendi kendini yönetirmiş. Nitekim bununun vakıada mümkün olmadığını görünce hile yaparak bu işi parlamentoya çevirdiler. Bu da demokrasinin bozukluğunu kanıtlamaktadır. Dahası bunu da bölerek parlamentoyu yasama gücü ve hükümeti de yürütme gücü olarak gösterdiler. Ayrıca birde bunların üstüne yargı gücünü koydular ve onu da halkın gücüne hakim kıldılar. Zira o, her an çıkartılan kanunları bozabilir ve düşürebilir. Öyleyse yasa koyucu nasıl hatalı olur? Nasıl onun üzerine, halk tarafından seçilmeyen bir güç tayin edilir? Hem de anayasa mahkemesinin üyelerinin sayısı, parmakların sayısı kadarken! Halkın yüzlerce temsilcisi bu bir takım kişilere mahkum olduğu gibi halkın tamamı da bu az sayıdaki kişilere mahkum olmaktadırlar. Dolayısıyla bu husus, sultaların ayrılığı düşüncesinin bozuk olduğunu kanıtladığı gibi bir de halkın yasa koyucu olmadığını, kendi kanunlarını kendisinin çıkartmadığını ve kendi kendini yönetmediğini göstermektedir. Buda demokrasinin vakıasının olmadığı ve hiçbir zaman da olmayacağı anlamına gelmektedir.

Halbuki hakimiyet halkındır ve halk kendi kendini yönetir diyen bir demokraside gerçek sulta, halka ait olmalıdır. O halde yargı organının başında bulunan ve bir kaç kişiden oluşturulan anayasa mahkemesi, nasıl olur da halkın sultasına hakim ve hakem olarak kılınabilir ki?! Dolayısıyla bu durum, hakimiyetin halka ait olduğu manasını taşıyan demokrasiyle çeliştiği gini bir de kral ve ona bağlı olanlar için yasa çıkartan din adamlarının sultasını kaldıran sivil devletin mefhumuyla da çelişmektedir. Nitekim Kiliseye tabi olan din adamlarının sultası, halkın sultası üstündeki bir yasama sultası olup bu günkü anayasa mahkemesi gibiydi. Dolayısıyla kralın kanunlarını yasallaştıran bir güç idi.

Ancak halk, bizatihi kendi kanunları koyma işinden acizdir. Çünkü halk, kanun koyma hususunda ihtisas sahibi olmadığı gibi temsilcileri de aynı şekildedirler. Eğer anayasa mahkemesi kanun koyma işinde ihtisas sahibidir ve bu işten halktan ve parlamentodan daha iyi anlıyor deniliyorsa, peki o halde neden demokrasiden, halkın hakimiyetinden ve halkın temsilcilerinden söz ediliyor ki?! Yalnız bu husus bile demokrasiyi çürüterek onun gerçek olmayıp bozuk olduğunu kanıtladığı gibi halkın bizatihi kanunları çıkartmadığını, kendi kendini yönetmediğini ve devleti de yürütmediğini kanıtlamaktadır. Daha doğrusu halk, kendi üzerindeki bir güç tarafından yönetilir,  kanunları o koyar ve halk da hakim değil buna mahkum olduğu gibi kanun keskinliği ve polis gücüyle yürütülür. Dolayısıyla netice budur ve demokratik dünyanın gerçeği budur.

Bir gerçek daha var ki o da; demokratik dünyadaki halkın, birçok yasadan hiç razı olmamasıdır. Zira bu yasalar, halka doğru dürüst hizmet etmez, sadece mal ve varlık sahibi çok az bir grup insana hizmet eder. Dolayısıyla demokratik Batı dünyasındaki her grup insan, kendileriyle ilgili kanunlardan memnun olmadıklarını gösterebilmektedirler. Zira sermaye sahipleri veya büyük şirketler, bu insanların haklarını çiğnemektedirler. Bu nedenle her grup insana, kendi alanında grev ve protesto yapma hakkını verdiler ki bu şekilde kendi alanında söz sahibi olanlardan haklarını isteyebilsinler. Bu protesto ve grev hareketlerinden sonra da meseleyi, orta çözümle halletmeye çalışmışlardır. Yine de bu insanlar, haklarının tamamını elde edememekteler ve kalan bir kısmını gelecek merhalelere bırakmaktadırlar. Bu nedenle ‘'al ve iste'' kuralını koymuşlardır. Böylece de hakları çiğnenmiş olan kimseler, bütün haklarını elde edemedikleri gibi aksine haklarını da hep eksik olarak almışlardır.

Yargı otoritesi de acizdir; zira halk tarafından seçilmeyip az kişilerden oluşmasına ve parlamento ise halk tarafından seçilip bir çok kişiden oluşmasına rağmen yargı otoritesinden bir parça olan anayasa mahkemesi halka ve parlamentoya hakim kılınmıştır! Böyle bir şey nasıl olabilir? Dahası çoğunluğun hükmüne inanan insanlar nezdinde nasıl böyle bir şey olabilir? Şayet anayasa mahkemesinin üyeleri, diğer insanlardan ve kendilerini temsil eden parlamentodan anayasa ve kanunu daha iyi anlar, zira onlar bu konuda ihtisas sahibidir deniliyorsa yalnız bu söz bile demokrasiyi çürütmek için yeterli bir delil olup demokrasinin vakıasının olmadığının kanıtıdır. Çünkü halk kendi kendini yürütemez ve bizzat kendisi için kanunlar çıkartamaz, ancak küçük bir grubun içerisindeki kişiler yasalar çıkartır yada çıkarılan yasaları yasalaştırır. Nitekim halk, devleti de yürütemez ancak küçük bir grubun içerisindeki kişiler tarafından yürütülür. Ayrıca kanunlar halk üzerine zorla ve polis gücüyle uygulanmaktadır.

Demokratik Batı dünyasında, toplumun her bir grubu kendisiyle ilgili ortaya atılan kanunlara razı olmadığını söylemiştik. Zira bu kanunları kendileri koymamışlar, bilakis kendilerine zorla kabul ettirilmiştir. Oysa demokrasinin mefhumuna göre, her bir grup en az kendisiyle ilgili kanunları kendisi koymalı yada en azından her bir grubun görüşleri alınarak buna göre kanunlar konulmalıdır. Fakat ne bu nede diğeri olmaktadır. Çünkü kanunlar, bunlara rağmen belli bir güç tarafından konulmaktadır. Evet her bir gruba protesto ve grev hakkı vermişlerdir.  Ancak bu hak, onların öfkelerini dindirmek, devlete ve kanunlara karşı gelmelerini önlemek için verilmiştir. Zira protesto ve grevden bir başarı gerçekleşse de bütün elde edemezler, ancak bir kısmını elde edebilirler.

Sivil devletteki anayasaya gelince; anayasa mahkemesi onun gereğince hüküm vermekte, parlamento onun gereğince kanunları çıkarmakta ve hükümet de ona göre devlet işlerini yürütmektedir. Ayrıca bu anayasa, halk tarafından veya halkın temsilcilerinden oluşan meclis tarafından da ortaya atılmamakta, bilakis bir takım kişilerden oluşan bir anayasa komisyonu tarafından ortaya atılmaktadır. Oysa demokrasinin hilesine göre hakimiyet ve egemenlik halka ait olup halk ta otoritelerin kaynağıdır. Ama durum bu şekilde değildir. Zira anayasayı, geçici yürütme otoritesinin yada yönetime el koyan geçici askerî otoritenin tayin ettiği küçük bir gruptan oluşan anayasa komisyonu koyar. Bunun ardından da anket yapılmak üzere halka sunulur. Dolayısıyla şayet anketin neticesi yarıdan fazla olursa bu anayasa geçerli sayılır. Ayrıca bu komisyon, üç otoritenin yetkilerini, oluşturulması ve feshedilmesi keyfiyetini anayasada belirtmektedir. Bundan sonra da yasama otoritesini oluşturmak için halk seçime çağırılır. Dolayısıyla geçici hükümet veya otorite feshedilir,  yeni seçilen meclis tarafından yeni yürütme otoritesi tayin edilir veyahut direkt halk tarafından seçilen yürütme otoritesi ilan edilir. Böylece küçük bir grubun oluşturduğu insanlar tarafından ortaya atılan anayasa bütün insanlara hakim olur. Bu ise hakimiyet halkındır ve halk kendi kendini hükmeder diyen demokrasiye aykırı olduğu gibi yönetim çoğunluğa aittir ve halk yasasını koyar diyen demokrasiye de aykırıdır. Bir yönden böyledir, diğer yöne gelince; insanlardan %51'i anayasayı kabul ederlerse bu anayasa geçerli olur. Bu durumda halkın yarısına yakın olan diğer %49 oranı ihmal edilmektedir! Peki insanların yarısına yakın olan oranı anayasayı reddederken halk nasıl yasa koyucu sayılabilir ki? Hal böyleyken, evet oyu kullananlardan birçoğu anayasayı incelemiş değillerdir, daha doğrusu onun yüzüne bile bakmış değillerdir. Dolayısıyla bunlar, belli güçlerin reklamı ve propagandasıyla evet oyu kullanmışlardır. Yoksa idrak ederek ve uyanıklıkla evet oyu kullanmamışlardır. İşte bu hususlar; halk kendi kendini yönetir ve hakimiyet ona aittir diyen demokrasiye göre bu anayasanın demokratik olmadığını göstermektedirler. Ayrıca parlamento oluşturulduktan sonra da aynı durum tezahür etmektedir. Zira halkın tamamının koymadığı anayasaya göre, bütün halkı temsil etmeyen az sayıdaki parlamenterler yoluyla kanunlar çıkartılmaya başlanmaktadır.

Demokratik sistemlerde, anayasa mahkemesi ve yüksek mahkemeler başta olmak üzere yargı otoritesinin icraatlarını incelediğimizde, bunların yürütme otoritesiyle ve ülkede var olan güçlerle ilişkisinin ve alakasının olduğunu görmekteyiz. Nitekim çoğu zaman siyasi kararlardan etkilenir yada yürütme organının veya ülkedeki nüfuz sahibi olanların yanında yer alırlar. Dolayısıyla bu durumda yargı bağımsızdır demek çok zordur.

Otoritelerin mutlak şekilde birbirinden ayrılması, her otoritenin bağımsız bir şekilde çalışması, otoritelerin birbirine karışmasının engellenmesi ve bir otoritede bulunanların, direkt yada dolaylı olarak bir diğerinde bulunanların tesiri olmadan tayin edilmesi imkansız olduğu gibi bu düşünce vakıayla da çelişmektedir. Ayrıca otoriteler arasında bir zıtlaşma olduğunda devlet felç olmaktadır. Zira hükümet, işleri yürütmek için belli yasaları isteyip ülkenin çıkarını da belli bir şekilde görürken parlamento da bunları başka bir şekilde görürse, o zaman yürütme otoritesi ile yasama otoritesi arasında zıtlaşma başlar. Oysa hükümet, yürütücü olduğu için çıkarları mecliste oturanlardan daha dakik bir şekilde görebilir. Ayrıca parlamentonun görüşünü ihmal etmek de doğru değildir. Çünkü meclistekiler, olayları takip edip düşünmektedirler. Bundan dolayı şayet otoriteler arasında uyum sağlanmaz ise devlet yürümez. Başka bir ifadeyle hükümetin istediği yasalar meclisten geçmez ve yasama organı da bunu bozmaz ise devlet yürümez.

Şayet sivil veya demokratik devlette çoğu zaman bu üç organ arasında uyum sağlanmaktadır deniliyorsa, peki o halde neden otoritelerin ayrılığı düşüncesi savunuluyor ki?! Oysa bu düşünce uygulanmaya başlandığında devletin işini felce uğratır ve işlerin seyrini aksatır! Bu otoriteler arasında genellikle uyum sağlanmaktadır deniliyorsa, peki o halde neden otoritelerin ayrılığıu düşüncesi savunuluyor ki?! Nitekim bu düşünce, vakıada başarılı olmadığı gibi onun vakıada uygulanması da mümkün değildir. Dolayısıyla sadece bir teori olarak kalır. Şayet uygulanırsa devlet felç olur, hükümetin işini aksatır ve böylece insanların işlerini yürütmekten aciz kalır.

Otoriteler arasındaki zıtlaşmanın sebepleri şunlardır:

1-Kanunları benimseyecek kimse yönetici olmalıdır. Çünkü devleti ve insanların işlerini yürüten odur. Bu nedenle, benimsenmesi gereken kanunları en iyi bilen ve idrak eden de kendisidir. Bundan dolayı kanunları, yönetici benimsemelidir. Meclis ise onu kontrol eder, muhasebe eder ve yol gösterir. Yargı ise kanunların yasallığına ve anayasaya uygun olup olmadığına bakar.

2-Benimsenecek veya kanun olarak çıkartılacak hususa bakış meselesi; Bu husus, maslahat mıdır yoksa değil midir? Nitekim bu konu, amellerin yada işlerin güzel veya çirkin olması meselesine aittir. Dolayısıyla bir amelin güzel yada çirkin olması vasfını belirleme konusu insana bırakıldığında, insanların amellere ve davranışlara bakışları farklı olacağı gibi bu durumda hakem, akıl olacaktır. Oysa insanların akılları; onların idrak gücüne, işi kavrama derecesine, çıkar veya menfaate, durumlara, şartlara, heva ve hevese göre farklılık arz etmektedir. Zira her bir insan, maslahatı bu açıdan değerlendirmeye çalışmaktadır. Ayrıca işlerin güzel yada çirkin olmasına bakış, zamandan zamana, çevreden çevreye ve kişiden kişiye değişmektedir. İşin güzel yada çirkin olmasına bakış, bu faktörlerin tesiri altında kalıp insanın da bunlardan kurtulması imkansız olduğundan yasama hakkını insana vermek çok büyük bir hata olur. Bu nedenle insan, bu iş güzel yada çirkindir şeklinde doğru bir değerlendirmede bulunamaz. Buna binaen bu maslahat yada mefsedattır şeklinde doğru bir karar da alamaz. Öyleyse ister yönetici ister parlamenter isterse de yargıç olarak insana yasama hakkı verilmez.

3-Devlet işlerini yürütmek ve insanın maslahatlarını gütmek ancak tek bir otorite tarafından olur, birçok otorite tarafından olmaz. Zira vakıa ve gerçek budur. Nitekim hükümet, istediği yasaları çıkartmasa ve yargı da bunu oylamasa devlet yürümez. Ayrıca şayet bu üç organ arasında uyum sağlanmaz yada zıtlaşma olursa devlet felç olur. Bu durumda devlet işleri yürümez ve insanların maslahatları güdülmez. Böylece bir boşluk olur ve şayet durum böyle devam ederse sanki devlet yok olma hükmünde olur. Bu nedenle ülke, sadece bir otorite tarafından yürütülmelidir.

4-Liderlik ferdidir; devlet ancak tek bir kişi tarafından yürütülür. Nihai kararı ancak tek bir kişi verir, yoksa bir kaç kişi veremez. Zira insanların aklî güçleri veyahut idrak ve kavrama güçleri birbirinden farklıdır. Dolayısıyla kararın kesin ve kati olması için tek bir kişinin karar alması gerekmektedir. Diğerlerin rolü ise şura veya görüş beyan etmek veya kontrol etmek veya muhasebe etmektir.

Batılılar, yöneticiden yasama hakkını çekip alarak halka verince halkın yasama işini yapamayacağını fark ettiler ve hile yapıp halkı temsil eden bir meclis oluşturdular. Böylece halkın hakimiyetini dillendiren demokrasi suya düşmüş oldu. Nitekim yöneticinin bir fert olması yerine halka rağmen yasama işini üstlenen yüzlerce sayıdaki kişilerin olduğu guruptan oluşan meclis despotizm sahibi oldu.  Dahası halk ve meclisten daha üstün bir kaç kişiden oluşan anayasa mahkemesini tayin ettiler ve bu mahkeme de despotizm oldu. Bu şekilde bir fert olarak yöneticinin despotizminden kurtulmaya çalışırken bir kaç kişinin despotizmine düştüler. Böylece de despotizmden kurtulamadılar.

Batı'da meydana gelen durum, despotik veya diktatör devlete karşı tepkisel harekettir. Nitekim bu devlete, teokratik devlet de denilmekteydi. Yani dinî devlet yada dinî despotik devlet olarak adlandırılıyordu. Zira bir fert olarak yönetici, kral veya imparatorun yanında ailesi, ağalar, zengin aileler ve onlarla beraber yasa koyucu kilise veya din adamları halka karşı bir ittifak oluşturdular. Nitekim Kilise, yasa koymak için Allahtan yetki aldıkları yalanını iddia ederek hem kendisi hem de kral ve onunla birlikte olanların çıkarları hesabına yasa çıkartıp onaylıyordu. Bu şekilde devlet ile kilise arasında bir ittifak oluşturarak insanları Allahın indirmediği şeylerle yönetmek için halka karşı birleşmişler ve böylece de despotik veya diktatör rejimler meydana gelmiştir. Bu durumda, Batı mefhumundaki dinî devletten kurtulmak ve bunun yerine sivil devlet ve demokratik bir sistem kurmak için çağrıda bulunmaya başladılar. Böylece halk, kendi kendini yönetecek ve hakimiyet kendisine ait olacaktır. Fakat yukarıda gösterdiğimiz gibi böyle bir şey olmadı. Zira halk, kendi kendini yönetmediği gibi yasama işini de üstlenmedi. Daha doğrusu halk mahkum kaldı ve yasalar, halka rağmen onun üstündeki küçük bir grup tarafından çıkartılarak halkın üzerine zorla uygulanır oldu. Böylece de başka bir suretteki despotizme dönüştü.

Daha doğrusu demokratik sivil devlette tahakküm edenler nüfuz sahipleridir. Özelikle  de sermaye sahibi olanlardır. Nitekim birçok insanın bilmediği gizli üsluplarla yöneticiyi ve parlamento üyelerini halka seçtirirler ve onu yönlendirirler. Dolayısıyla insanlar sandıklara giderken, nüfuz sahibi olanlar tarafından kendilerine kabul ettirilen kişileri seçmek için giderler. Böylece sermaye sahiplerinin diktatörlüğü görünür bir hal aldı. Başka bir ifadeyle kapitalist despotik sistemi kurulmuş oldu. İşte bundan dolayı bu sisteme kapitalist sistem adı varilmiş olup bütün demokratik Batı devletlerinde de durum aynıdır.

Ayrıca yöneticiler ve parlamenterler görevlerinde kaldıkları sürece dokunulmazlıklara sahip olup yargılanmazlar. Bu ise zulüm ve diktatörlüktür. Nitekim Batı dünyasında demokrasi hakim olmadan önce de krallar, prensler, servet ağaları ve benzer nüfuz sahiplerinin dokunulmazlığı vardı. Dolayısıyla şayet yöneticilerin yönetebilmesi ve istikrar sağlaması için dokunulmazlığa sahip olmaları gerekir derseniz, despotizmi kabul etmiş olursunuz. Zira doğru olan, hiçbir kimsenin dokunulmazlığının olmamasıdır. Zira yönetici de suç işlediğinde diğer insanlar gibi hemen yargılanmalıdır.

Özet olarak; otoritelerin sayılı ve birbirinden ayrı olması, hem yanlış bir düşünce hem de bir teoridir. Çünkü vakıada, devlette insanların maslahatlarını ve işlerini yürüten tek bir otorite vardır. İşte gerçek olan budur. Nitekim bu düşünce, ister kral isterse imparator olsun yöneticinin tüm yetkileri kendi elinde tutmasından dolayı meydana gelen despotizme bir tepki olarak doğmuştur. Oysa Batı'da despotizm, ortadan kaldırılan dînî devlette veya halen devam eden sivil devlette yasa koyucunun beşer olduğundan dolayı meydana gelmiştir. Gerçekte ise beşerin çıkarttığı yasalarla adalet sağlanmaz, daha doğrusu zulüm meydana gelir. Dolayısıyla teşri yada yasama işi, beşerin yaratıcısı tarafından gelmelidir. Dolayısıyla da beşer yada insanlar, kendilerini yaratıcıdan gelen yasalarla yönetecek birini seçerlerse despotizm olmaz, adalet ve huzura kavuşurlar. Bundan dolayı kendi içlerinden yöneticiler seçerler, onları bu yasalara bağlı tutarlar, muhasebe ederler ve yaratıcının indirdiğine muhalefet ederlerse de onları yönetimden düşürürler. Ancak bu şekilde despotizm zail, adalet hakim ve beşeriyet mutlu olacaktır.

Devamı var...

Esad Mansur

Devamını oku...

-Basın Açıklaması- Halfaya Katliamı, İktidar Çetesinin Yanında Yer Alan "Uygar" Dünya İçin Yeni Bir Kınama Olup Kapitalizmin Çöküşünün Vurgulanmasıdır

Suriye'deki iktidar çetesinin alçaklık, aşağılık ve çöküşle dolu operasyonu çerçevesinde Beşar, bu mücrimin kendilerinden hayat nedenlerini, hatta yemeği bile engellemesinin ardından zar zor hayata tutunmak için bir lokma ekmeği elde etmek amacıyla geneli kadın, çocuk ve yaşlılardan oluşan yüzlerce sivilin bir araya geldiği ve mücrim rejimin haftalardır, sadece düşmanın vurulduğu (MİG) savaş uçakları gözetiminde onlara dönük yaptığı kesintinin ardından tek bir somun ekmeği elde etmek için fırına doğru koşuşturduğu dayanıklı Hama kırsalında bulunan Halfaya beldesindeki fırının vurulmasıyla ilgili kesin ve doğrudan talimatlar vermiştir. Nitekim doksandan fazla şehidin hayatına mal olup diğer yüzlercesinin de engelli kalmasına ve yaralanmasına neden olduğu gibi aynı zamanda da onlardan, her türlü tıbbî yardımlar ile bütün ilaç ve insanî yardımlar engellenmiştir. Ayrıca vahşî kurt Beşar, bununla da yetinmemiş, dahası bu cürümler silsilesine kimyasal silahların kullanılmasını da eklemiştir. Zira Humus mahallerinin üzerine, sinir felci, körlük, boğulma ve histeriye neden olan zehirli gaz bombaları fırlatmış ve bunun sonucunda da onlarca kişi şehit olurken geriye kalan birçok kişi de, hala sabırlı Humus üzerinde devam eden benzeri görülmemiş sarsıcı bir ablukanın sonucunda mücrim rejimin engellediği en ufak ilaç ve tıbbî tedavilerden bile yoksun bırakılmıştır.

Bu, ister scud füzeleri isterse ayaklanmacıların ganimet olarak aldıklarında kullanmaya güç yetiremeyecekleri diğer ağır silahlar olsun bu öldürücü silahların kullanılmasının doğruluğunu incelemek için bizzat Rus uzmanlarının varlıklarının ifşa olmasıyla çakışmaktadır. Nitekim diğer bir mücrim olan Lavrov, şöyle bir açıklamada bulunmuştur: "Suriye rejiminin kimyasal silah kullanması, siyasî bir intihar sayılır." Buda Şam'daki üvey evladının yaptıklarını bildiğine ve yaptıklarını gizlediğine dair bir kanıttır.

Ey Şam-Suriye'deki Sabırlı Müslümanlar!

Obama'nın liderliğindeki tüm Batı dünyası, ölülerin sessizliği gibi sessiz kalmaktadırlar. Zira o, asrın mücrimi Beşar ile avenelerinin neler yaptığını görüp işittiği gibi güvenli olan halkı tarihte benzeri görülmemiş bir şekilde nasıl katlettiğini de görüp işitmektedir. Nitekim insan hakları, çevreyi koruma ve hayvan sevgisi palavraları atan bu Batı'nın, bir yandan Suriye rejimini desteklemesi diğer yandan da bu sessizliğe destek vermesiyle birlikte yalanları çamura batmıştır. Bilakis o, bu kasabın tüm cürümleri ve fesatlarına rağmen onu iktidarda tutarak ödüllendirmektir. Dolayısıyla bundan sonra sizler için geriye, daha çok samimi bir niyetle Allahuteala'ya başvurmaktan, şüpheli tüm para ve silahlar ile mutlak olarak alemlerin Rabbine dost olanların dışındaki tüm dostlukları kaldırıp atmaktan, sadece O'na nusret verdiğinizde sizleri, Dâr-ul İslam'ın merkezi olan Şam'ınızda kurulması şerefini beklediğiniz gelmekte olan Hilafet Devleti'nin altında yeryüzünde halife kılacak olan Allah'ın vaadi üzere sabit kalmaktan başka bir şey kalmamıştır ey özgürler! Zira çok iyi biliniz ki; şüphesiz Allah işitip görmekte olup Allah'ın izniyle Suriye kasabının düşmesiyle birlikte düşecek olan bu zorbaları da paramparça edecektir.

وَلَا تَهِنُوا وَلا تَحْزَنُوا وَأَنْتُمُ الْأَعْلَوْنَ إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ  إِنْ يَمْسَسْكُمْ قَرْحٌ فَقَدْ مَسَّ الْقَوْمَ قَرْحٌ مِثْلُهُ وَتِلْكَ الْأَيَّامُ نُدَاوِلُهَا بَيْنَ النَّاسِ وَلِيَعْلَمَ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا وَيَتَّخِذَ مِنْكُمْ شُهَدَاءَ وَاللَّهُ لا يُحِبُّ الظَّالِمِينَ  وَلِيُمَحِّصَ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا وَيَمْحَقَ الْكَافِرِينَ "Gevşeklik göstermeyin, üzüntüye kapılmayın. Eğer inanmışsanız, üstün gelecek olan sizsiniz. Eğer siz (Uhud'da) bir acıya uğradınızsa, (Bedir'de de düşmanınız olan) o kavim de benzer bir acıya uğramıştır. Biz o günleri insanların arasında döndürüp dururuz. (Bu da) Allah'ın iman edenleri ayırt etmesi ve sizden şahitler edinmesi içindir. Allah zalimleri sevmez. Bir de (böylece) Allah, iman edenleri günahlardan temize çıkarmak, kafirleri de helak etmek ister." [Âli İmran 139-140-141]


Hizb-ut Tahrir
Suriye Vilayeti
Medya Bürosu Başkanı
Mühendis: Hişam el-Baba

Devamını oku...

Ey Suriye'deki Müslümanlar! Gerçek Savaş Bizzat Batı İle Olup Uluslar arası Toplum ise Katlettiği Kimseler Müslümanlar Olduğu Sürece Cürümlerinden Dolayı Beşar Esad'ı Muhasebe Etmeyecektir

  • Kategori Suriye
  •   |  

El-ibrahimî 23.12.2012 Pazar günü, Kahire'den gelerek Beyrut Havalimanı'na ulaşmış olup güvenlik nedenlerinden dolayı da ziyareti hakkında daha önceden bir açıklama yapılmamış ve onun görevi ile Şam'a karayolu ve çok gizli bir şekilde acilen bırakılması hakkında konuşmak için medyacıların yaklaşmalarına izin verilmemiştir. Nitekim medya organlarının aktardığı üzere 24.12 pazartesi günü el-İbrahimî'yi Faysal Mikdad karşılamış ve kendisine kasap Beşar Esad ile bir görüşme yapması amacıyla Hilton Oteli'ne kadar eşlik etmiştir. Dolayısıyla bu el-İbrahimî'nin, kasabın görüşmemesi halinde görevini bırakmakla tehdit ettiği zikredilmektedir. Bu ise kendisiyle görüşmek için cevapsız bir şekilde uzun zaman beklemesinin ardından olmuştur. El-İbrahimî'nin ziyaretinin amacına gelince; nitekim Fransız "Le Figaro" Gazetesi, onun Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad'a, Amerika ile Rusya'nın Beşar'ın görev süresini tamamlaması için 2014 yılına kadar iktidarını korumak amacıyla Suriye'deki çatışma taraflarının kabul ettiği bakanların oluşturdukları geçici hükümetin oluşturulmasına dair metnin geçtiği önerilerini aktarmak istediğini yazmıştır. Ancak Beşar'ın, hiçbir yetkisi olmayacağı gibi gelecek başkanlık seçimlerinde de aday olma hakkı olmamasının yanı sıra bu planın bir parçası olarak da Esad'ın ayrılması ele alınacaktır. Ayrıca bu ziyarete, helak olmuş rejim için iki mücrim amelin eşlik ettikleri zikredilmektedir. Birincisine gelince; kasap Beşar'ın uçaklarının, Hama kırsalındaki Halfaya'da fırınlar önünde sırada bekleyen erkek, kadın ve savunmasız çocuklardan oluşan sivil insan kuyruklarının üzerine patlayıcı ölüm varilleri atması yoluyla korkunç bir katliam işlemesi. İkincisine gelince; bu, rejimin baykuşu Suriye'nin meşum Enformasyon Bakanı İmran ez-Zabi'nin, basın organlarının onun bir dizi yalanlarını, gerçekleri çarpıtmasını ve inkar etmesini elde etmek için katıldıkları basın konferansında ortaya çıkmıştır. Bu nedenle onun, Devlet Başkanlığı gibi büyük bir hastalığın isabet ettiği bir mücrim olduğu görünmektedir. İşte bu iki yolla kasap Beşar, kendisinin güçlü ve halkını katletmeye muktedir olduğu, dolayısıyla şartlarının dinlenilmesi gerektiği şeklinde siyasî bir mesaj göndermek istemektedir. Nitekim Enformasyon Bakanı, vakıa zeminindeki siyasî vakıayı ve alanı inkar etmek, herkesin aklını hafife almak ve el-İbrahimî'nin ne Şam'a yönelik ziyaretinin nede görevinin özel bir mesaj iletmek olduğunun bilindiği şeklinde onlara yalan söylemekle ilgili senaryoyu tamamlamak için gelmiştir.

Ey Suriye'deki Sabreden Müslümanlar!

Rejimin ve Kasap Devlet Başkanı'nın cürümleri sakın sizleri dehşete düşürmesin. Çünkü o, çok büyük bir siyasî zafiyet içerisindedir. Zira sizlere karşı işlemiş olduğu tüm cürümlerine rağmen kendisini çıkmazın içinden kurtarmada başarısız olmuştur. Dolayısıyla Amerika ile birlikte Rusya, onun iktidarda kalamayacağını, ona yardım etmeye muktedir olamayan İran'a rağmen herkesin her koşulda onun gideceği hakkında konuşmaya başladığını fark etmiştir. Dolayısıyla da kasap Beşar Esad, şartlarını iyileştirmek için Müslümanları katletmekten daha iyi bir yol bulamamakta ve uluslar arası toplum da öldürdüğü kimseler bizzat Müslümanlar olduğu sürece de onu muhasebe etmeyecektir. Nitekim bu, kendisine garanti imkanı veren uluslararası bağlantılar kılıfı altında onun "güvenli bir şekilde çıkışının garanti edilmesi" bendine girdirilmiştir.

Ey Hayırlı Şam'daki Müslümanlar!

Uluslar arası toplumun gözetiminde meydana gelenlerin hiçbiri sizlerin maslahatı için değildir. Zira o, ekini ve nesli helak eden kasap Beşar ile onun tüm çetelerinin hayatını garantilemek için çalışmaktadır. Ayrıca o, ister mevcut mücrim Suriye rejiminden olsunlar isterse de muhalif koalisyondan olsunlar iktidarı ajanlarına intikal ettirmek için çalışmaktadır. Yine o, İslam'ı yönetimden uzaklaştıracak laik bir anayasa yapmaya çalıştığı gibi Suriye'ye dönük yeni projelerinin Hilafet Devleti'ni kurma projesi olduğunu ilan eden Müslüman ayaklanmacılara karşı askerî eylemi idare etsin diye de uluslar arası barışı koruma gücünü göndermek için çalışmaktadır. Sözün kısası; Amerika, kasap Beşar Esad'a alternatif olarak kendisi için ajanlık yapacak bir yönetici getirmek için tüm gücüyle çalışmaktadır. Gerçekten siz ne yaptığınızı zannediyorsunuz?! Kalbinde zerre kadar imanı olan bir kişi, onların planları için bu kimselerle birlikte yürümeyi kabul eder mi?! Ayrıca sizin içinizde, İslam'a ve Müslümanlara komplo kurulmasını kabul eden birisinin olması akıl işi midir?!...

Ey Müslümanlar ve Hala Görev Yapan Subaylar!

Gerçek savaş, bizzat Batı ile olup kasap Beşar ise sadece onun araçlarından biridir. Nitekim bu kurnaz Batı, İslam ülkelerindeki yöneticilerden oluşan tüm araçları, alacaklarını elde etmek için kendisinin ve onların sahip olduğu tüm malî imkanları kullandığı gibi hak ile batılı birbirine karıştırmak, küfür ile dini hayattan ve yönetimden uzaklaştıran çoğulcu demokratik sivil devlete davet etmek gibi küfrün pazarladıklarını süslemek için de medyayı kullanmaktadır. Bundan dolayı bizler muhlis subaylara sesleniyoruz; şayet katliamları durdurmaya güç yetiremeyen halkınızın çekmiş oldukları acılardan dolayı hala içinizde zerre kadar iman ve duygu kalmışsa, tüm bu trajedilere son verecek, ülkedeki işlerin dizginlerini ele alacak ve sizlere uygulanan bu rejimi ortadan kaldıracak olan hala sizlersiniz. Zira çok iyi biliniz ki; şayet bunu yapmaz iseniz Rabbiniz katında çok büyük bir vebal altına gireceksiniz. Yok eğer bunu yaparsanız, vallahi sizin ve ümmetinizin dünyasının ve ahiretinin izzeti bundadır. İşte Hizb-ut Tahrir, artık zamanı gelmiş olan Raşidi Hilafet'i kurarak Allahu [Subhânehu ve Te'âla]'yı razı edecek olan köklü bir değişime muktedir etkin bir kuvvet oluşturmaları amacıyla elini, kendisiyle birlikte olan diğer muhlis subaylara katılmaları için ordu içerisindeki tüm subaylara uzatmaktadır. Nitekim Allahuteala, şöyle buyurmaktadır:

يا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا مَا لَكُمْ إِذَا قِيلَ لَكُمُ انْفِرُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ اثَّاقَلْتُمْ إِلَى الأَرْضِ أَرَضِيتُمْ بِالْحَيَاةِ الدُّنْيَا مِنَ الْآخِرَةِ فَمَا مَتَاعُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا فِي الْآخِرَةِ إِلا قَلِيلٌ  إِلا تَنْفِرُوا يُعَذِّبْكُمْ عَذَابًا أَلِيمًا وَيَسْتَبْدِلْ قَوْمًا غَيْرَكُمْ وَلا تَضُرُّوهُ شَيْئًا وَاللَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ  إِلا تَنْصُرُوهُ فَقَدْ نَصَرَهُ اللَّهُ إِذْ أَخْرَجَهُ الَّذِينَ كَفَرُوا ثَانِيَ اثْنَيْنِ إِذْ هُمَا فِي الْغَارِ إِذْ يَقُولُ لِصَاحِبِهِ لا تَحْزَنْ إِنَّ اللَّهَ مَعَنَا فَأَنْزَلَ اللَّهُ سَكِينَتَهُ عَلَيْهِ وَأَيَّدَهُ بِجُنُودٍ لَمْ تَرَوْهَا وَجَعَلَ كَلِمَةَ الَّذِينَ كَفَرُوا السُّفْلَى وَكَلِمَةُ اللَّهِ هِيَ الْعُلْيَا وَاللَّهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ  "Ey iman edenler! Size ne oldu da "Allah yolunda savaşa çıkın!" denildiğinde yere çakılıp kalıyorsunuz? Yoksa ahiretin yerine dünya hayatına mı razı oldunuz? Oysa dünya hayatının menfaati, ahiretin yanında çok azdan başkası değildir. Eğer (savaşa) çıkmazsanız, (Allah) sizi pek elem verici bir azap ile cezalandırır ve yerinize sizden başka bir kavim getirir ve siz (savaşa çıkmamakla) O'na hiçbir zarar veremezsiniz. Zira Allah her şeye kadirdir. Eğer siz ona (Reselullah'a) yardım etmezseniz (bu önemli değil); ona Allah yardım etmiştir: Hani, kafirler onu, iki kişiden biri olarak (Ebu Bekir ile birlikte Mekke'den) çıkarmışlardı; hani onlar mağaradaydı... O, arkadaşına. Üzülme, çünkü Allah bizimle beraberdir, diyordu. Bunun üzerine Allah ona (sükunet sağlayan) emniyetini indirdi, onu sizin görmediğiniz bir ordu ile destekledi ve kafir olanların sözünü alçalttı. Allah'ın sözü ise zaten yücedir. Çünkü Allah Azizdir ve Hakîmdir." [et-Tevbe 38-39-40 ]

Devamını oku...

Birleşmiş Milletleri'nin Suriye'deki İnsan Hakları Hakkındaki Raporu: Topraklar Üzerine Barış Koruma Güçlerinin Konuşlanmasına, Batılı Ülkelerin Yeni Anayasa Formülü Çerçevesinde Müdahalede Bulunmasına ve İslam Şeriatının Yönetimden Uzaklaştırılmasına

  • Kategori Suriye
  •   |  

-Brezilyalı Paulo Pinheiro'nun liderlik ettiği- Birleşmiş Milletleri'ne bağlı insan hakları alanındaki bağımsız araştırmalar ekibi, 20.12.2012'de yayınlamış olduğu raporunda, şunları zikretmiştir: "Suriye çatışması, iki yılın ardından imtiyazlı mezhepsel çatışma haline gelmiştir." Ve şunları da zikretmiştir: "Suriye'deki çatışma, tüm toplumları ülke dışına çıkmaya mecbur etme yada ülke içerisinde ölüme maruz bırakma boyutuna dönüşmektedir. Tabii ki buda var olan bir tehditle karşı karşıya kalma anlamına gelmektedir." Ve taraflar arasındaki savaş eylemlerinin doğasının, "uluslar arası hukuk ihlallerini artırdığını" söylemiş ve " müzakereye başvurmanın zaruretini ve siyasî çözüme ulaşmanın daha önceki her hangi bir zaman diliminden daha acil bir durum olduğunu" vurgulamıştır.

Başta Amerika olmak üzere sömürgeci kapitalist kafir Batı, hala muzaffer olmuş Şam ayaklanmasının dizginlerini eline geçirmek ve onu kendi bakış açısına göre yönlendirmek için komplo kurmaktadır. Zira Batı kendisini, Esad'ın ardından Suriye'ye müdahalede bulunmaya hazırlamaktadır. Ancak İslamî ayaklanma onu sarsmış ve kendisi de Rabbine yönelmiştir. Hatta Suriye, Esad'ın ardından uluslar arası kanuna, Birleşmiş Milletler Örgütü'ne ve bu İnsan Hakları Örgütü gibi bağımsız ve insanî olduğunu iddia eden bu örgütlerden dallanan hususlara dayanarak müdahalenin tüm gerekliliklerinin hazırlığını ellerinde bulunduranlara iltifat etmeyecektir...

Nitekim Batı, dışarıda "Ulusal Koalisyonu" türetmiş ve ona içeride elde edemediği uluslararası meşruiyeti kazandıran yabancı uluslararasının geneline onun için garanti vermiştir. Buda Esad'ın ardından Amerikalı efendilerinin çıkarı için bir merhale hazırlamak içindir... Zira Batı, geçiş sürecini ve içeride ayaklanma ve insanlara nüfuz eden İslamî durumu ortadan kaldırmak, İslam'ın yönetime ulaşmasını engellemek ve yeni ajan yöneticiyi pekiştirmek için Yüksek Askerî Konsey'in yanında olması amacıya Barışı Koruma Güçlerinin gönderilmesi gibi Amerika'nın planının gereksinimlerini gözetmesi için Birleşmiş Milletler ve Arap Birliği Suriye Özel Temsilcisi olarak İbrahimî'yi atamıştır... Şimdi de o, azınlıkları koruma gerekçesi altında siyasî çözümü empoze etmek için müdahalede bulunmayı istediği gibi bu azınlıkların da kendi vesayeti altında olmasını ve haklarını da bu yolla almasını istemektedir. Zaten bu azınlıkları koruma iddialarının, Esad'ın ardından Suriye'nin yeni anayasa formülü çerçevesinde müdahalede bulunma, tüm vatandaşlar için çoğulculuk ve tam vatandaşlık talep etme ve şeriatı yönetimden uzaklaştırma gerekçelerinden birisi olduğu da bilinmektedir... Dolayısıyla lanetli Batı, İslam'ın ve Müslümanların açık bir düşmanıdır.

Hizb-ut Tahrir olarak bizler, öncelikle İslam ülkelerinde yaşayan gayrimüslimlere yönelerek onlara deriz ki; Batı'nın azınlıklar kartını oynaması İslam'ın yönetimi hakkında sizleri korkutmak için olup bu, İslam'a yönelik bir zulüm ve suçlama ve çizilmiş bir sömürü politikası olduğu gibi Müslümanların davalarına müdahalede bulunmak için sizlerin bir köprü olmanızı istediğini ifade etmektedir. O halde ondan bunu kabul etmeyiniz. Zira İslam yönetimi, sizleri koruyacak, haklarınızı garanti altına alacak ve sizleri inandıklarınız ve ibadetlerinizle baş başa bırakacak, evlilik, boşanma, yiyecekler ve giyecekler, sizlerin dinine göre genel nizam içerindeki hususlar olarak kalmaya devam edecektir. Yok şayet İslam bundan başkası üzerinde olsa bile sizler şu an üzerinde olduğunuz dinleriniz üzerinde kalmaya devam edeceksiniz. O halde Batı'nın yalanlarını dinlemeyiniz. Zira o, bu iddialarıyla sizlerin çıkarlarını istememektedir. Bilakis sizlerin çıkarları pahasına kendi çıkarını istemektedir. O halde atalarınızın, kendi dinlerine mensup olan yöneticilerine karşı savaşlarında nasıl Müslümanların yanlarında durduklarını görmek için Müslümanlarla birlikte yaşadığınız tarihe geri dönünüz... Muhtelif ırk ve haklardan olan Müslümanlara gelince; bunlar azınlıklar olmayıp bilakis onlar, bizzat Müslümanlardır. Dolayısıyla İslam onlara bir aşağılık bakışıyla bakılmasını izin vermediği gibi onların ümmetten en ufak bir şekilde ayrılmaları da caiz değildir. Dolayısıyla ümmete karşı komplo kurmak söz konusu bile olamaz.

Suriye'de cereyan edenlere gelince; meselenin, Batı'nın adlandırdığı "azınlıklar" hususuyla uzaktan yakından hiçbir ilgisi yoktur. Bilakis mesele, Allah'ın indirdikleriyle hükmedilmesiyle, yeryüzünde ekinleri ve nesli helak eden zorba müfsit bir yöneticinin bulunmasıyla, ondan kurtulmanın vacipliğiyle ve bu mücrim yöneticinin insanları katletmesine yardım eden herkesin muhasebe edilmesiyle ilgili bir meseledir. Zira hangi dine yada taifeye mensup olursa olsun hatta Müslüman bile olsa, insanlar kendi elleriyle muhasebe etmezler anacak bu mahkeme sayesinde olur. Dolayısıyla tüm taifenin, ne kadar çok olursa olsun mücrim bireylerin suçunu alması, hatta ne kadar zalim olursa bir yöneticinin suçunu alması caiz değildir. Ancak tüm taifenin bu yöneticinin yanında durması hariç.

Ey Allah ve Resulü İçin Öfkelenen Şam'daki Müslümanlar!

Batı, İslam'ın açık bir düşmanıdır. O halde ondan sakının. Ondan bizlere şerden başka hiçbir şey gelmez. O halde kapıları onun yüzüne kapatınız ve sizlere tuzak Kuran Batı'ya çağrıda bulunmayınız. Zira işte sizler, kasap Beşar'ı nasıl da terk ettiğini, onun size karşı işlediği cürümlerini nasıl da örttüğünü ve Güvenlik Konseyini size dönük zulmün bir aracı yaptığını gözlerinizle gördünüz.  Şimdi de o, mübarek Şam ayaklanmasını kesintiye uğratmadan önce azınlıkların haklarını koruma gerekçesiyle İslam ülkelerinde bir dayanak noktası elde etmeyi istemektedir. O halde ona bu imkanı vermeyiniz. Zira çok iyi biliniz ki sizler, şayet Amerika ve Ulusal Koalisyon ile askerî konseyin olduğu ajanlarına imkan verirseniz, Irak ve Filistin'deki felakete uğramış haklarımız gibi, hatta daha da kötü olacaksınız. Yine çok iyi biliniz ki sizler; şayet sabit kalır, sabreder ve gecikmeksizin derhal Allah'ın indirdikleriyle yönetmesi üzere kendisiyle anlaşma yapacağınız ve ona biat edeceğiniz Müslümanların Halifesi'nin eli dışında sizlere uzanan her türlü eli reddederseniz işte o zaman Allah'ın izniyle kurtuluşa erenlerden olacaksınız. Zira Allahuteala, şöyle buyurmuştur:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آَمَنُوا كُونُوا قَوَّامِينَ لِلَّهِ شُهَدَاءَ بِالْقِسْطِ وَلا يَجْرِمَنَّكُمْ شَنَآَنُ قَوْمٍ عَلَى أَلَّا تَعْدِلُوا اعْدِلُوا هُوَ أَقْرَبُ لِلتَّقْوَى وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ خَبِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ "Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi ona karşı adaletsizliğe sevk etmesin. Adaletli olun ki bu, takvaya daha yakındır. Allah'tan ittika edin. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberdardır." [el-Maîde 8]

Devamını oku...

-Basın Açıklaması- Hizb-ut Tahrir / Fas'tan Bir Heyet, Şeyh Abdusselam Yasin'in (Allah Rahmet Eylesin) Vefatından Dolayı Taziyelerini Sunar

Hizb-ut Tahrir / Fas, 15.12.2012 cumartesi günü, Adalet ve İhsan Cemaati'nin mürşidi Şeyh Abdusselam Yasin'in (Allah rahmet eylesin) kaybından dolayı taziyelerini sunmuştur. Zira Hizb-ut Tahrir şebâbından oluşan bir heyet, taziye evini ziyaret ederek rahmetlinin ailesine ve cemaatin irşat konseyine taziye ve tesellilerini sunmuştur.

Nitekim ziyaret, muhabbet ve iman kardeşliği atmosferinde geçtiği gibi mürşidin erdemleri ile Allah'a davetteki çabaları ve Nübüvvet Minhacı Üzere Raşidi Hilafet'e olan özlemi hakkındaki güzel konuşmalar olmuştur.

Ayrıca durumu ve söylemi itibarıyla görüşme, ümmeti yaşatmak ve kalkındırmak için çalışanlar arasındaki kardeşlik bağlarını pekiştirmek için bir fırsat olmuştur.

Kayba Allah rahmet etsin diyor ve güzel karşıladıkları için de kaybın ailesi ile Adalet ve İhsan ailesine Allah için şükranlarımızı sunuyoruz.

Devamını oku...

-Basın Açıklaması- Toplumsal Bütünlüğü Parçalayanlar ve Şiddeti Saçanlar, Bizzat Avustralya Hükümetinin Politikalarıdır

"Avustralya'nın Uluslar arası Çıkarları İçin Kurulmuş Bağımsız Stratejik Analiz Kurumu" olduğunu iddia eden Beyrut merkezli tanınmayan bir araştırma merkezi, bu hafta Hizb-ut Tahrir hakkında gerçeklerden uzak hatalarla dolu dört sahifelik bir kağıt yayınlamıştır. Ayrıca kağıttaki Hizb-ut Tahrir hakkındaki araştırma analizi ise gerçeklerden daha da uzaktır. Dolayısıyla bunun güvenilirlik eksikliğini ifade etmeye bile gerek yoktur.

Nitekim bu sahifeler, ikincil kaynaklara ve gazete makalelerine dayanmaktadır. Dolayısıyla bunları okuyan bir kimse, bunların araştırma makalesinin derhal bitmesini isteyen bir okul öğrencisinin makalesine benzediğini görür.

Kağıt, araştırmada saptırıcı bir propaganda yapmak için kötü, dahası ucuz bir üsluba başvurmuştur. O halde nasıl bağımsız bir analiz olarak nitelendirilsin ki? Hatta yazarı, bu çalışma için Hizb-ut Tahrir ile bağlantı kurma zahmetinde bile bulunmamıştır. Halbuki herhangi bir kişi, web sitemiz sayesinde Hizb-ut Tahrir ile Avustralya ve dışarıdaki çalışmaları hakkında çok kolay bir şekilde doğru bilgiler elde edebilir. Ancak o bunu yapmamıştır.

Burada sadece aşağıdaki noktaları vurgulayacağız:

1- Hizb-ut Tahrir, yeni yada bilinmeyen bir varlık değildir. Zira o, küresel olarak altı on yıl küsurdur faaliyetlerle dolu siciliyle bilinmektedir. Hatta bu faaliyetler, İslam dünyasındaki (Batı destekli) mevcut diktatörler tarafından yapılan zulümlere karşı en zor şartlarda olmuştur. Dolayısıyla Hizb-ut Tahrir hakkındaki değişebilir ve şiddete meyledebilir fikri, kesinlikle hiçbir temeli olmayan bir fikirdir.

2- Müslümanlar ve gayrimüslimler arasındaki toplumsal fitne, Hizb-ut Tahrir'in faaliyetleri sonucunda meydana gelmemektedir. Bilakis fitne, nüfuz sahibi olmasının yanı sıra toplumun ana akımlarında etkili olan medya kurumları ile özellikle de politika yapımcılarının sorumsuz ve fırsatçı davranışlarından dolayı meydana gelmektedir. Nitekim medya organlarında devam edegelen İslam'a dönük "Şeytanî" girişimler ile politika yapımcıları tarafından terörle mücadele kanunu gibi Müslümanları hedef alan ve devletin İslam (ılımlı İslam) hakkında onayladığı formülü dayatmaya çalışan zalim politikalar, nefret uyandırmakta ve toplumda nifak tohumları saçmaktadır.

3- Bireylerin ve cemaatlerin yapmış olduğu şiddet bağlamındaki endişesinden dolayı araştırma yaptığını ifade eden yazarın, Batılı ülkelerin açıkça uyguladığı amansız şiddeti göz ardı ettiğini görmekteyiz.  Dolayısıyla bu, onun iki yüzlülüğünün zirvesidir. Nitekim muhlis bir kişinin yapması gereken, şiddetin nedenlerini araştırarak gerçek yetki sahibi olan Avustralya karar vericilerini, Afganistan ve Irak'ta şiddetin en iğrenç türlerini işlemelerinden ve İslam dünyasındaki diktatör yönetimleri desteklemelerinden dolayı muhasebe etmesidir. Zira herhangi bir birey yada cemaatin olası herhangi bir şiddet eylemlerine kıyas edildiğinde bile bunların, tüm aşamaların ötesine geçtiğini görürüz.

Terörizmin ana sebebi Batılı dış politikadır. Nitekim Hizb-ut Tahrir, korkmaksızın ve iltimas geçmeksizin Batılı hükümetlerin benimsediği politikaları ve uygulamaları ifşa etmeye devam edecek ve bu aptalca kağıt gibi herhangi ucuz girişimler de Allah'ın izniyle onun hedefini sekteye uğratamayacaktır.

Devamını oku...

-Basın Açıklaması- Hadî'nin Yemen'e Dönük Acı Meyveleri Artmaktadır

Yemen'de günlük olarak yayınlanan el-Ula Gazetesi 12.12.2012 Çarşamba günü, Amerikan gazetesi Washington Post'tan Cibuti Craig Whitlock'un yazdığı bir rapor yayınlamıştır. Nitekim Cibuti Craig raporda şöyle demiştir: Fantom tipi (F-15E Strike Eagle) Amerikan savaş uçakları filosu, 2011'den bu yana başkent Cibuti'deki Lermonier Kampı içerisindeki Amerikan üssüne konuşlanmaktadırlar. Nitekim bu savaş uçakları, Yemen'de terörle mücadele etmek için askersiz Kobra operasyonları kapsamında Yemen semalarında savaş operasyonları yürütmektedir. Nitekim bu, Amerika'nın Yemen'de girdiği savaşta açıklanmayan bir gelişme olup daha ilk defa ortaya çıkmıştır.

Amerikalıların, Hadî'ye Salih'in ardından istenmeyen bir şahsiyet olarak itibar etmelerine rağmen Dış Politika Gazetesi "Foreign Policy", 2012'nin 5. ayında şöyle demiştir: "Devlet Başkanı Hadî, demokrasinin yada liberalizmin birçoğundan hoşlanmayabilir ama yeterince uygun olan da odur." Ancak onlar, birçok insanı öldürmelerine ve uçuşların daha artmasına izin vermesinin ardından onun hakkındaki aksanlarını değiştirmişlerdir. Zira Los Angeles Times Gazetesi, 03.04.2012'de şöyle demiştir: "Devlet Başkanı Hadî, Amerikan saldırılarını onaylamaya selefinden daha çok hazır olduğunu kanıtlamıştır." Nitekim bunun ardından 24.04.2012'de "Amerikan Federal Soruşturma [FBI] Başkanı Yemen'deki el-Kaide savaşını ele almak için " onunla bir görüşme yapmıştır. Ayrıca 19.04.2012'de, Washington Post Gazetesi Web Sitesi bir rapor yayınlamış ve raporda "Amerikan İstihbarat Ajansı, Yemen'deki insansız uçak kampanyasını genişletmeye çalıştığını" söylemiş ve Obama da Amerikalı yetkililerin akıbetleri noktasında onu orta yollu uyarmıştır. Nitekim Amerikan Savunma Bakanı 28.05.2012'de Amerikan CNN kanalıyla yapmış olduğu röportajda şöyle bir açıklamada bulunmuştur: "Yemen'deki hava saldırılarımız devam edecektir."

Yahudi aktivist Midiya Benjamin, Jeremy Skahil ve "Amerika, Yemen'i Arapların Veziristanı'na dönüştürmekle risk almaktadır" şeklinde konuşan Amerikan İstihbarat Ajansı Terörle Mücadele Merkezi eski Başkanı Robert Greiner gibi Amerikalıların, Amerikan insansız uçaklarının mağdurlarıyla ilgili olumlu tepkilerine rağmen Hadî'nin hiçbir olumlu tepkisi olmamıştır. Zira bunun ardından 18.06.2012'de, 15.07.2012'de ilk insansız uçağın kalktığı el-Anad üssünün Amerikalılara izin verilmesi ve burada, Yemenli askerlerin ortaklığında uçakların ve cephaneliklerin kullanılmasıyla ilgili küçük çaplı askerî tatbikatların yapılması için Amerika Askerî Merkez Komutanlığı Komutanı James Mattis ile görüşmüştür. Buna karşılık olarak Amerikan yönetimi, 11.08.2012'de Yemen'deki iktidar rejimine 337 milyon dolara varan yardımlarını kaldırmıştır.

Ayrıca Hadî 2012'nin 9. ayının ortalarında, 100'den fazla Amerikan Deniz Piyadelerinin "Marinas" Sana'a Hava Alanı'na ulaşmasından bir sonraki gün 200 Amerikan zırhlı araçlarının el-Hadide Limanı yolu üzerinden Sana'a'ya girmesine de izin vermiştir. İşte bugün de Hadî, Yemen'deki insanlardan habersiz bir şekilde F-15S tarzı Amerikan uçaklarının iman ve hikmet sahibi Yemen semalarında uçmasına izin vermektedir. O halde 09.12.2012 Pazar günü Hadî'nin şu sözleriyle bahsettiği kanun ve hukuk devleti nerede kaldı ki: "Bundan dolayı çok önemli düzeydeki bu sempozyum, sadece güvenlik sistemi reformu ile aynı şekilde yargı sistemi reformunun olduğu iki ana etmeni gerçekleştirmek yoluyla kanun ve hukuk devletinin olduğu bir devlet inşa etme yönünde önemli adımlardan birini temsil etmektedir. Zira bu iki faktöre, kanun ve hukuk devletinin olduğu modern sivil devletin iki temel ayağı olarak itibar edilmektedir..." Peki o halde bizzat Amerikalılar, kanun ve hukuk çerçevesi dışında insansız uçaklarla katliam eylemleri gerçekleştiriyorlarsa sen hangi kanun ve hukuktan bahsediyorsun? Hangi adalet ve eşitlikten bahsediyorsun? Hangi iyi yönetişimden bahsediyorsun? Hangi sivil devletten bahsediyorsun? Zira sırf şüpheli olduklarından dolayı insanları ve çevresindekileri öldürmek için füzeler fırlatılmaktadır?!

Ey Yemen Halkı:

Salih gibi Hadî'den de acının ve sıkıntının artması dışından hiçbir bir şey elde edemeyeceksiniz. Zira rejimin değişmesi ve sizlerin üzerinde olduğunuz durumdan çıkmanız, Salih'i Hadî ile değiştirmekle olmaz. Dolayısıyla sizler, komünist düşünceyi kaldırıp atmanızın ardından kapitalist Batı fikirleriyle nizamını da kaldırıp atıncaya, onların akıllarını İslam'ın fikirleri ve hükümleri yönüne kanalize edinceye ve Hilafet Devleti'ni kurmak yoluyla İslamî hayatı yeniden başlatmak için Hizb-ut Tahrir içerisinde çalışanlarla birlikte çalışıncaya kadar durum olduğu gibi kalmaya devam edecektir. Nitekim İmam Ahmed'in Müsnedi'nde, Resulullah [Sallallau Aleyhi ve Sellem] şöyle buyurmaktadır:

ثم تكون خلافة على منهاج النبوة "Sonra Nübüvvet Minhacı üzere Hilafet olacak. Sonra sustu."

Ve Allahuteala, şöyle buyurmaktadır:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اسْتَجِيبُوا لِلَّهِ وَلِلرَّسُولِ إِذَا دَعَاكُمْ لِمَا يُحْيِيكُمْ "Ey iman edenler! Allah ve resulü sizi, size hayat verene davet ettiğinde icabet edin." [el-Bakara 183]


Dr. Muhammed Et-Taşî
حزب التحرير
Hizb-ut Tahrir
Medya Bürosu Başkanı
Yemen Vilâyeti

Devamını oku...

- Basın Açıklaması - Kötülüğün Kaynağı, Özgürlük ve Demokrasidir

Nairobi'da yarın, Kenya Ulusal İnsan Hakları Komisyonu ile Eşcinsellerin (Allah korusun) Hakları Komisyonu arasındaki ittifak çerçevesinde eşcinsellere (Allah korusun) özel ödül sunum sempozyumu düzenlenecektir.

Bu sempozyum, hükümetin saygı gösterdiğini ve kurumlarının da bu şerlerin desteklenip meşrulaştırılmasına bağlı kaldığını kanıtlamaktadır.

Kapitalizmin iğrenç ekonomik politikalarını benimseyip tatbik eden politikacıların fesatları nedeniyle milyonlarca vatandaşın hayatın zorluklarının acılarını çektikleri bir sırada bizler şu ana kadar bu siyasilerden insanların ağır zorluklarını hafifletecek bir girişim göremedik! Ancak onlar, sapkınların, hayvanlar gibi davrananların, dahası hayvanlardan daha sapkın olanların hayat işlerini gözetmekle meşgul olmaktadırlar! Ayrıca Kenya Ulusal İnsan Hakları komisyonu, bu sapıkları savunmak için öncülük eden siyasileri, gazetecileri ve işçileri teşvik etmek yoluyla insanlığı yok eden ve kaynakları heder eden bu şerleri yayması için hükümet tarafından finanse edilmektedir. Dolayısıyla bu komisyonun, Müslümanlara karşı uygulanan zulme sessiz kalmaya devam etmesi hiçte garip değildir.

Hizb-ut Tahrir / Doğu Afrika, bu sempozyumun organizatörlerini şiddetle uyardığı gibi hem onları hem de bu derneklerin tabiilerini Allahu [Subhânehu ve Te'âla]'nın cezası hususunda da uyarır. Nitekim bu gibi bir şerri desteklemeye gerek yoktur. Zira bu şerler, daha önceki kavimlerin yok olmasına neden olmuşlardır. Dolayısıyla hizib hükümet tarafından gerçekleştirilen tüm şerlerin; kesinlikle Allahu [Subhânehu ve Te'âla]'nın hükümlerini hayattan ayıran, hakeza sanki yaratıcısına dönmeyecek ve dünya hayatında yapmış olduğu her şeyden dolayı hesaba çekilmeyecekmiş gibi insana hayatta istediği her şeyi yapma özgürlüğü veren kapitalist düşüncenin temel kurallarına dayalı şerre izin veren demokratik Batılı politikalardan ithal edildiğini vurgulamaktadır!

Tüm bu şerleri ve şerri yayan tüm kurumları ve daireleri engellemeye muktedir olacak olan sadece Hilafet Devleti'dir.


Şaban Muallim
حزب التحرير
Hizb-ut Tahrir
Medya Temsilcisi
Doğu Afrika

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER