Pazartesi, 26 Şevval 1447 | 2026/04/13
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Soru-Cevap

Soru: İslamî Şahsiyet kitabının ikinci cildinin 310. sayfasında, dalındayken meyvenin satışı başlığı altında şöyle geçmektedir: "... Müslim, İbn-u Ömer'den Nebi [SallAllahu Aleyhi ve Sellem]'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: مَنِ ابْتَاعَ نَخْلاً بَعْدَ أَنْ تُؤَبَّرَ فَثَمَرَتُهَا لِلَّذِي بَاعَهَا إِلا أَنْ يَشْتَرِطَ الْمُبْتَاعُ "Aşılandıktan sonra kim bir hurma ağacı satın alırsa, satın alan şart koşmadıkça onun meyvesi onu satan kimseye aittir." Ahmed, Ubade İbn-u Samit'ten şunu rivayet etti: "Nebi [SallAllahu Aleyhi ve Sellem], satın alan şart koşmadıkça, hurma ağacının hurmasının aşılayana ait olduğuna hükmetti." Dolayısıyla hadisin mantuğu ile kim üzerinde aşılanmış hurmaları olan ağacı satarsa, meyvenin alış-verişe dahil olmadığına, bilakis satıcının mülkünde kalmaya devam ettiğine delil getirilir. Bu hadisin mefhumu ile de, ağaç aşılanmamış ise, meyvesinin alış-verişe dahil olduğuna ve müşteriye ait olduğuna delil getirilir. Burada mefhumdan maksat, mefhumu muhalefettir. Burada o, şart mefhumudur."

Usulcüler bu hadisi, şart mefhumu değil de sıfat mefhumu konusunda zikretmişlerdir.

O halde neden burada sıfat mefhumu değil de şart mefhumu denilmiştir? Bunun açıklanmasını rica ediyorum?

Cevap: Usul meselelerinde vacip olan, araştırılan meselenin tüm yönleriyle kuşatılmasıdır! Mesela soru soran kişiyi araştırmaya yönelten şu, مَنِ ابْتَاعَ نَخْلاً بَعْدَ أَنْ تُؤَبَّرَ فَثَمَرَتُهَا لِلَّذِي بَاعَهَا إِلا أَنْ يَشْتَرِطَ الْمُبْتَاعُ "Aşılandıktan sonra kim bir hurma ağacı satın alırsa, satın alan şart koşmadıkça onun meyvesi onu satan kimseye aittir" hadisi ile diğer şu hadistir: "Nebi [SallAllahu Aleyhi ve Sellem], satın alan şart koşmadıkça, hurma ağacının hurmasının aşılayana ait olduğuna hükmetti." Şimdi siz, bu iki hadisten bir kısmını aldınız ve konuyu bunun üzerinde döndürdünüz! Zira siz, hadisin ilk kısmını aldınız ve bununla yetindiniz! Dolayısıyla [من ابتاع نخلاً...] "Kim bir hurma ağacı satın alırsa" şeklindeki şart mefhumu ile [بعد أن تؤبر...] "Aşılandıktan sonra" şeklindeki sıfat mefhumu arasında bir ihtilaf olduğunu ve doğal olarak da burada sıfat mefhumunun geçerli olduğunu düşündünüz. Çünkü hüküm, aşılanmayla ilgilidir ve aşılanmadan önceki satışın hükmü ile aşılandıktan sonraki satışın hükmü farklıdır.

[مَنْ ابتاع...] "...Kim satın alırsa" şartının mefhumu muhalefetine, yani [مَن لم يبتع...] "Kim satın almaz ise" durumuna gelince; hüküm bununla ilgili değildir. Çünkü ortada bir satış yoksa ortada bir hüküm de yok demektir. Zira şayet hiçbir şey gerçekleşmemişse, hurma ağacı hakkında kimi sorgulayacağız ki? Binaenaleyh şayet şu hadis, من ابتاع نخلاً بعد أن تؤبَّر فثمرتها للذي باعها "Aşılandıktan sonra kim bir hurma ağacı satın alırsa, onun meyvesi onu satan kimseye aittir" şeklinde ve diğer hadis de, أن النبي قضى أن تمر النخل لمن أبَّرها "Nebi [SallAllahu Aleyhi ve Sellem], hurma ağacının hurmasının aşılayana ait olduğuna hükmetti." şeklinde sınırlandırılmış olsaydı, mefhumun sıfat mefhumu olması gerektiği şeklindeki sözünüz doğru olurdu. Ancak siz, en önemli kısmı, dahası hadisin sonundaki en önemli kısmı ihmal ettiniz ki o da şart koşulanın istisna edilmesidir. Yani [إلا أن يشترط المبتاع] "Satın alan şart koşmadıkça" şartıyla sınırlandırılmasıdır. Dolayısıyla iyice araştırıp düşünseydiniz, sıfat mefhumunun saf dışı kaldığını ve geçerli olanın da şartın sınırlandırılmasından alınan şart mefhumu olduğunu görürdünüz. Çünkü aşılanma veya aşılanmama, şart koşulanın istisna edilmesiyle birlikte saf dışı olmuştur. Zira önemli olan şartın olmasıdır. Dolayısıyla şayet satın alan kişi hurma ağacının meyvesiyle birlikte kendisine ait olmasını şart koşarsa, satış ister aşılandıktan önce isterse sonra olsun bu şart uygulanır. Dolayısıyla da hurma ağacını aşılamadan önce satın alırsa, hurma ona ait olur ve şayet hurma ağacını aşılandıktan sonra satın alır ve hurmanın da kendisine ait olmasını şart koşarsa yine ona ait olur. Nitekim burada geçerli olan, şart koşulanın istisna edilmesinden kaynaklanan şarttır. Zira satın alan kişi şart koşarsa, hurma ağacı meyvesiyle birlikte ona ait olur. İster aşılamadan önce isterse sonra olsun fark etmez. Yani sıfat mefhumuyla amel edilmez.

Görünen o ki karışıklık, aşağıdaki şu iki husustan kaynaklanmıştır:

Birincisi: Siz, hadisin içerisinde sadece [من ابتاع] "Kim satın alırsa" şeklindeki bir şartın olduğunu zannettiğinizden dolayı konuyu [من ابتاع] "Kim satın alırsa" şeklindeki şart mefhumu ile [بعد أن تؤبر] "Aşılandıktan sonra" şeklindeki sıfat mefhumu üzerinde döndürdünüz ve kendisi için delil getirilenin sıfat mefhumu olduğunu düşündünüz. Ancak siz, [إلا أن يشترط المبتاع] "Satın alan şart koşmadıkça" cümlesini terk ettiniz ve bu cümleyi konuya dahil etmediniz. Dolayısıyla bu cümle, araştırmanız sırasında boş bir söz gibi oldu! Aynen Şahsiyette şu şekilde geçtiği gibi: "Şart ile sınırlandırıldığında, faydası olmayan boş bir söz gibi olur."

İkincisi: Şart lafzının ve türevlerinin [müştaklarının] açıklamasının ne olduğu bilinmeksizin şartı sadece edatlar olarak görmeniz doğru değildir. Zira şart ve türevleri, bazen bir edatın yerine gelir ve onun da bir mefhumu olur. Mesela oğlunuza [أعطيك جائزة بشرط أن تفوز في الامتحان] "İmtihanda başarılı olman şartıyla sana izin veririm" dediğinizde bunun bir mefhumu vardır. Yani "İmtihanda başarılı olmadığı taktirde çocuğa izin yoktur" demektir. Zira [بشرط أن تفوز في الامتحان] "İmtihanda başarılı olman şartıyla" demek, "şayet imtihanda başarılı olursan" anlamına gelmektedir ve hakeza...

Binaenaleyh hadisteki şart mefhumu, buradaki [من ابتاع] "Kim satın alırsa" edatından alınmamıştır. Zira bunun, şart mefhumu bakımından hükümde bir etkisi yoktur. Bilakis hükümde etkisi olan, [إلا أن يشترط المبتاع] "Satın alan şart koşmadıkça" cümlesidir. Dolayısıyla bu şart ile istisna, edatın yerine kullanılmıştır. Yani [إذا اشترط المبتاع فله كذا وإذا لم يشترط فله عكس كذا...] "Satın alan şart koşarsa onun için şöyle olur ve şayet şart koşmaz ise bunun aksi olur..." demektir.

Hülasası: Bu şart ile istisna etmenin bir mefhumu vardır. İster bu, birinci hadiste geçtiği gibi [من ابتاع فله كذا إذا اشترط المبتاع وله غير كذا إذا لم يشترط] "Satın alan şart koşarsa satın alan için şöyle olur ve şayet şart koşmaz ise bunun aksi olur" anlamında şart edatından sonra olsun isterse ikinci hadiste geçtiği gibi [قضى رسول الله   بكذا إذا اشترط المبتاع وغير كذا إذا لم يشترط المبتاع] "Resulullah [SallAllahu Aleyhi ve Sellem], şayet satın alan şart koşarsa şu şekilde hüküm verdi ve şayet satın alan şart koşmaz ise bunun aksine hüküm verdi" anlamında şart edatı olmaksızın olsun fark etmez. Dolayısıyla bu şart koşulanın istisna edilmesi, şart mefhumunu geçerli kılmaktadır.

Usulcülerin ibaresi hakkında bahsettiğiniz hususa gelince; bu doğrudur. Zira onlar, hadisin son kısmını zikretmemişlerdir. Bilakis bir ibare koyarak onu incelemişlerdir ki o da şudur: [من باع نخلاً مؤبرا فثمرتها للبائع] "Kim hurma ağacı satarsa, onun meyvesi satan kişiye aittir." Dolayısıyla hüküm, aşılamaya yönelmekte olup geçerli olan mefhum da sıfat mefhumu olmaktadır. Nitekim usul kitaplarında, bu tür bölünmüş  cümleler bulunmaktadır. Zira onlar, ya bir ibare veya hadisin manasını veya onun bir kısmını koyarlar ve bunun üzerine de kaideyi belirlerler. Aynen şu sözleri gibi: [في الغنم السائمة زكاة] "Otlayan koyuna zekat düşer." Aslında hadis bu şekilde değildir. Bilakis bu, Ebi Davud'un hayvanların zekatı hakkındaki uzun hadisin bir kısmıdır ki o da şöyledir: ...وَفِي سَائِمَةِ الْغَنَمِ إِذَا كَانَتْ أَرْبَعِينَ، فَفِيهَا شَاةٌ... "... Otlayan koyunun [sayısı] şayet kırk olursa buna bir koyun zekat düşer..." Dolayısıyla Ebu Davud bunu, uzun bir hadisten rivayet etmiş ve içerisinde [إذا كانت أربعين] "Şayet kırk olursa" şeklindeki şartı açıklamıştır. Ancak usulcüler, şartı terk etmişlerdir. Çünkü onların konusu sıfat mefhumu olduğundan "otlayan koyun" şeklinde sınırlandırmışlar, [في الغنم السائمة زكاة] "Otlayan koyuna zekat düşer" şeklinde formüle etmişler ve bunu da sıfat mefhumuna örnek vermişlerdir. Yani şayet otlayan değilse zekat düşmez demektir. Ayrıca şart mefhumunun da geçerli olduğu bilinmelidir. Çünkü otlasa bile şayet kırk olmamışsa zekat düşmez. Dahası şayet onlardan birisi, ...وَفِي سَائِمَةِ الْغَنَمِ إِذَا كَانَتْ أَرْبَعِينَ، فَفِيهَا شَاةٌ... "... Otlayan koyunun [sayısı] şayet kırk olursa buna bir koyun zekat düşer..." hadisini zikretse ve ardından da burada geçerli olanın sıfat mefhumu olduğunu söylese, onun bu sözü dakik olmaz. Bilakis doğru olan, aynı şekilde şart mefhumunun da geçerli olduğunun söylenmesidir. Ancak şayet hadis bölünerek [في الغنم السائمة زكاة] "Otlayan koyuna zekat düşer" kısmı zikredilmiş ve geçerli olanın da sıfat mefhumu olduğu söylenmişse, bu söz sahih olur. Ancak hadis açısından değil bölünmüş  metin açısından sahih olur.

Hakeza hadisteki mefhumu muhalifeden murat edilen tamamen şart mefhumu olup sıfat mefhumu değildir.

Devamını oku...

Hicret Aynı Şekliyle Ne Zaman Olacak Sorusunun Cevabı

(Hizb-ut Tahrir Emiri Şeyh Âlim Ata İbn Halil Ebu Raşta Tarafından Facebook Sayfası Takipçilerinin Sorularına Verilen Cevaplar Silsilesi)

Hicret Aynı Şekliyle Ne Zaman Olacak Sorusunun Cevabı

“Ebu Abdurrahman Et-Tamîzî’ye”

Soru:

Esselamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berekatuh

Bu, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in nusret elde ettiği ve ashabının hicret etmeye başladığı dönemle şu an Şam’da olanları karşılaştırdığım bir sorudur.   

Hizb-ut Tahrir, İslam Devleti’ni kurarken Nebi’nin metodunu takip eden siyasi bir partidir. Şu an Hizb-ut Tahrir, Suriye’de nusreti elde etmeye başladı. Nitekim buna, Hizbin Merkezi Medya Ofisi üzerinden tanık olduk. 

Soru şu: Neden Hizb-ut Tahrir, Nebi’nin fertlerinden talep ettiği gibi kendi fertlerinden de Suriye’ye hicret etmelerini talep etmiyor? Yoksa vakıa farklı mıdır? Bunu açıklamanızı rica ediyorum. 

Cevap:

Ve Aleykumselam ve Rahmetullahi ve Berekatuh.

Evet, Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem, sahabesine Medine’ye hicret etmelerini emretti. Ancak bu, Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in Medine halkından nusreti aldıktan, yani yönetim biatı olan İkinci Akabe biatından, yani Medine yönetim olarak Daru’l İslam olduktan sonra oldu. Çünkü orada İslam ve Müslümanlar için güç gerçekleşmiş olup bizzat hükümlerin uygulandığı Daru’l İslam olması için Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in gelişini bekliyordu.    

İkinci Akabe biatının benzeri bizim için de gerçekleşirse, o zaman şeri hükümlere göre aynı şekliyle hicret olur. 

Kardeşiniz                                                                                                                                    H. 16 Receb 1434

Ata İbn Halil Ebu Raşta                                                                                                               M. 26 Mayıs 2013

Cevaba, emirin aşağıdaki web sitesinden bağlanabilirsiniz:

http://archive.hizb-ut-tahrir.info/arabic/index.php/HTAmeer/QAsingle/3342/

Devamını oku...

Suriye Devriminden Marşlar

  • Kategori Video
  •   |  

''Ey Allah'ım Senden başka kimsemiz yok''

 

Ey Şam Özgürleri, Özgürlüğü kimden isteyeceğinize hazırlanın,

Ey İslamın yardımcıları Hilafete yardım ediniz.

 

'Devrimimiz İslamîdir'

al-Ukab Grubu

 

 

'Şam İslam’ın Merkezidir'

al-Feda Grubu

 

 

'Suriye devrimi, İslam devrimidir'

al-Feda Grubu

 

 

'Efendimiz Allah ve Muhammed'dir'

al-Feda Grubu

 

 

'Suriye devrimi sen nereden ortaya çıktın?'

al-Feda Grubu

 


'Obama'ya rağmen, devrimimiz İslâmîdir'

Salem Jaradat ve al-Feda Grubu

 

 

'Ey Şam! Sen Suriyelilerdensin'

al-Feda Grubu

Devamını oku...

Râşid Halifelerin Ukab Râye’si ve Liva Kullanmaları Hakkındaki Sorunun Cevabı

(Hizb-ut Tahrir Emiri Şeyh Âlim Ata İbn Halil Ebu Raşta Tarafından Facebook Sayfası Takipçilerinin Sorularına Verilen Cevaplar Silsilesi)

Râşid Halifelerin Ukab Râye’si ve Liva Kullanmaları Hakkındaki Sorunun Cevabı

El-Vâsık Binasrallah’a

Soru:

Esselamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berekatuh

Raşid Halifelerin, Ukab Râye’sini ve Liva’yı kaldırdıkları (kullandıkları) varit olmuş mudur? Bu, tarihte varit olmuş mudur?

Cevap:

Ve Aleykumselam ve Rahmetullahi ve Berekatuh.

Evet ey kardeşim, Râşid Halifeler (Hulefa-i Raşidin) Ukab Râye’si ve Liva’yı kullanmışlardır. Buna dair deliller ise, Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’den, Râye’sinin Ukab ve Liva’sının da beyaz olduğuna dair varit olanlardır ve deliller ise şöyledir: 

1-Nesâi Sünen-il Kübra’da ve Tirmizî de Cabir’den Nebi SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle buyurduğunu tahric etmiştir: دَخَلَ مَكَّةَ وَلِوَاؤُهُ أَبْيَضُ “Beyaz livası olduğu halde Mekke’ye girmiştir.” İbn-u Ebi Şeybe Musannafi’nde, Amrate’nin şöyle dediğini tahric etmiştir: كَانَ لِوَاءُ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ أَبْيَضَ“Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in livası beyaz idi.“

2-Ahmed, Ebu Davud ve Nesâi Sünenen-il Kübra’da, Muhammed İbn-ul Kasım’ın Mevlası Yunus İbn-u Ubeyd’in şöyle dediğini tahric etmişlerdir: بَعَثَنِي مُحَمَّدُ بْنُ الْقَاسِمِ إِلَى الْبَرَاءِ بْنِ عَازِبٍ يَسْأَلُهُ عَنْ رَايَةِ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ مَاهى؟ فَقَالَ: «كَانَتْ سَوْدَاءَ مُرَبَّعَةً مِنْ نَمِرَةٍ»“Muhammed İbn-ul Kasım beni Bera İbn-u Âzib’e göndererek ona, Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in Râye’sinin nasıl olduğu hakkında sordu? O da şöyle dedi: Nemire kumaşından siyah renkli ve kare şeklinde idi.“

3-Tirmizi ve İbn-u Mace İbn-u Abbas’ın şöyle dediğini tahric etmiştir: كَانَتْ رَايَةُ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ سَوْدَاءَ، وَلِوَاؤُهُ أَبْيَضَ“Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in Râye’si siyah ve Liva’sı da beyaz idi.“

4-İbn-u Ebi Şeybe Musannafi’nde, Hasen’den şöyle dediğini tahric etmiştir: كَانَتْ رَايَةُ النَّبِيِّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ سَوْدَاءَ تُسَمَّى الْعُقَابَ “Allah’ın Rasulü SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in râyesi siyah olup Ukab olarak adlandırılıyordu.”

Bunlar, Raşid Halifelerin Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in Râyesi’ni ve Livası’nı takip ettiklerine dair yeterli olan delillerdir. Zira onlar, Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in aralarında bildirdiği hiçbir şeyi terk etmediler, aksine onu yerine getirdiler. Dolayısıyla Raşid Halifeler dönemindeki Râye ve Liva hakkında daha fazla araştırma yapmaya gerek yoktur. Bu ise şu iki husustan dolayıdır:   

Birincisi: Şüphesiz şeri hüküm, Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem’den alınır.

İkincisi: Raşid Halifelerin, Râye ve Liva gibi Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in fiilini terk etmedikleri şahit olunun bir husustur.

Kardeşiniz                                                                                                                                 H. 15 Receb 1434

Ata İbn Halil Ebu Raşta                                                                                                            M. 25 Mayıs 2013

Cevaba, emirin aşağıdaki web sitesinden bağlanabilirsiniz:

http://archive.hizb-ut-tahrir.info/arabic/index.php/HTAmeer/QAsingle/3341/

Devamını oku...

Hizb-ut Tahrir Emirinin Eleştirileri ve Düzeltmeleri Kabul Etmemesi Hakkında

Hizb-ut Tahrir Emiri Şeyh Âlim Ata İbn Halil Ebu Raşta Tarafından Facebook Sayfası Takipçilerinin Sorularına Verilen Cevaplar

Soru Cevap

 Hizb-ut Tahrir Emirinin Eleştirileri ve Düzeltmeleri Kabul Etmemesi Hakkında

Muafa Ebu Haura

Soru:

es Selamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berakâtuh

Hizb-ut Tahrir Emiri eleştirileri, düzeltmeleri ve ilmi tartışmaları kabul etmiyor diye Endonezya’da dolaşan görüşün aslı astarı var mıdır? Hatta şöyle söyleniyor: Eğer Hizb-ut Tahrir’i değiştirmek istiyorsan, ilk önce Hizbin Emiri olman gerekiyor. Biz, şeri hüküm, İslami fikir ve idari meseleler ile ilgili çeşitli konuları tartışmak istiyoruz.

Cevap:

Aleykum’us Selam ve Rahmetullahi ve Berakâtuh

Bilesin ki biz, kitaplarımızda geçen fikir ve hükümlere dayalı olması koşulu ile anlamlı herhangi bir tartışmayı memnuniyetle karşılarız. Başka kitaplarda bizim hakkımızda söylenen iftiraları tartışmak ise üslubumuz değildir. Yani kitabınızda şöyle şöyle geçiyor dersen kabul ederiz. Böyle olunca dilediğin soruyu sorabilir ya da istediğin eleştiriyi yapabilirsin. Allah’ın izniyle sana cevap vermekten asla çekinmeyiz. Ancak İslam’dan nefret eden bazı kişilerin bize attıkları iftiralar konusunda zamanımızı boşa harcamak istemeyiz. Örneğin eğer filan kitapta sizinle ilgili şöyle şöyle geçiyor diye sorarsanız, biz buna cevap vermeyiz ve bu gibi konularda da zamanımızı boşa harcamayız. Aksine müfterileri Aziz ve Kahhar olan Allah’a havale ederiz.
Aynı zamanda biz kitlesel idari konuları da tartışmayız. Çünkü bunun yeri burası değildir. Değerli kardeşim, biz kitabımızda geçen her kelimenin delillerini ve istidlal yönünü araştırdıktan sonra ancak kitabımıza koyarız. Bunun için kitabımızda geçen her kelimede tartışmaya ve onunla ilgili herhangi bir soru ve açıklamaya cevap vermeye hazırız.

Kardeşiniz Ata İbn Halil Ebu Raşta

Facebook sayfasının linki:

https://www.facebook.com/photo.php?fbid=220629058105179

H.14 Receb 1434

M.24 Mayıs 2013

Devamını oku...

Şam Tagutu, İran Rejimi ve Onun Lübnan'daki Partisi... Hülagü'nün Bağdat'ı Yıkmak İçin Yürüdüğü Gibi El-Kusayr'ı Yıkmaya Hazırlanmaktadırlar!

  • Kategori Hizb
  •   |  

Yaklaşık yedi buçuk yüzyıl önce, yani H. 656 yılında Hülagü, şiddetli bir kuşatmanın ardından Bağdat'ı yıkmış, insanları vahşî bir şekilde katletmiş, evleri ve mescitleri yok etmiş, kitapları ve kütüphaneleri yakmış, ekini ve nesli helak etmiş ve bunun üzerine Bağdat'a nüfuz eden Dicle Nehri, sularına insanların kanları ile kitapların mürekkeplerinin karışmasına şahit olmuştur... Bugün de tagutlar, hiç Allah'tan, Resulünden ve müminlerden utanmaksızın el-Kusayr'daki Müslümanların kanlarını yalamaya devam etmektedirler.  Zira Şam tagutu, uçaklarla ve patlayıcı lavlarla burasını bombalamakta, İran Partisi roket ve havanlarla bu hususta onunla yarış yapmakta ve İran da bunu, kamyonlar ve uçaklar yoluyla insan ve lojistik olarak uzaktan, dahası yakından yönetmektedir... Nitekim bu durum, el-Kusayr'ın kırsalında ve bahçelerinde, sonra da evlerinde ve mescitlerinde günlerce, hatta haftalarca devam etmiştir. Dolayısıyla tagut ile kuyruklarının bombalamalarından, ne bir insan ne bir ağaç ne de bir taş kurtulabilmiştir... Nitekim el-Kusayr'a nüfuz eden Asi Nehri'nin sularının üzerindekiler, bombalamanın, katliamın ve yıkımın etkilerine şahit olmuştur... Tüm bunları ise bir ajanın yerine başka bir ajanı olgunlaştırmaları amacıyla sömürgeci kafirler ile Yahudilerin çıkarlarını koruyan Beşar'ın ayakta kalabilmesi için Amerika ile müttefiklerini ve Yahudi devleti ile kuyruklarını hoşnut etmek için yapmaktadırlar. Dolayısıyla tagutun, İran rejiminin ve partisinin lisan-ı halleri şöyle demektedir: Amerika, hoşnut olmak için size hız vermektedir!

Bu korkunç saldırılara, Şam ülkesindeki katliamların arttırılmasının onları Amerika'nın projelerini kabul etmeye sevk edeceğini, "barışçıl çözümler olarak" adlandırılan konferanslar ve müzakerelerdeki çıkış süreci sayesinde onlar için bir ajanın yerine başka bir ajan imal edeceğini ve yüzlerdeki şeklî değişimin ardından laik rejimi yeniden inşa edeceğini zanneden Amerika yeşil ışık yakmaktadır. Çünkü Amerika, Şam halkının bakış açısının İslam olduğunun farkındadır. Bundan dolayı o, ön ve arka hatlarına, insanların emirlerine ve komplolarına boyun eğmeleri için bütün ölüm ve yıkım araçlarıyla tüm katliam çeşitlerini kullanmaları talimatı vermektedir... İşte bu vahşî saldırılar, bu şekilde olmuştur...

Bir Müslüman, Şam tagutunun İslam'a ve Müslümanlara yönelik kinini anlayabilir. Zira o, rejiminin Allah'ın, Resulünün ve müminlerin düşmanı olan laik bir rejim olmasından dolayı övünç duymaktadır. Ancak İran rejimi ve Lübnan'daki partisi, İslam ve İslamiyet ile ilgili konuşmalar yapmaktadırlar... O halde nasıl oluyor da laikliğe ortak olabiliyorlar, dahası Müslümanları katletmek, mescitlerini bombalamak, kadınlarını ve çocuklarını katletmek için yarış yapabiliyorlar? Eğer iman ediyorlarsa, Allah'ın şu kavlini hiç okumuyorlar mı?

يٰأَيُّهَا ٱلَّذِينَ آمَنُواْ لِمَ تَقُولُونَ مَا لاَ تَفْعَلُونَ "Ey iman edenler! Niçin yapmayacağınız şeyleri söylüyorsunuz?" [es-Sâf 2]

Yoksa onlar, Subhânehu'nun şu kavlinde buyurduğu gibi olan kimselerden midir?

يَقُولُونَ بِأَفْوَاهِهِمْ مَا لَيْسَ فِي قُلُوبِهِمْ وَاللَّهُ أَعْلَمُ بِمَا يَكْتُمُونَ "Onlar, kalplerinde olmayan şeyi ağızlarıyla söylüyorlar. Halbuki Allah, onların gizledikleri şeyi çok iyi bilir." [Âl-i İmrân 167]

Akıllı olan herkesin utanç duyacağı, göz ve basiret sahibi olan herkesin damarlarındaki kanlarının kaynayacağı paradokslara tanık olmaktayız. Zira Filistin'i ve Golan'ı gasbeden Yahudi varlığı, Suriye'deki hayatî kurumları bombalarken rejim de buna, Suriye'deki yaşlıları, kadınları ve çocukları bombalayarak cevap vermiştir! Ayrıca İran Partisi, bir taraftan Golan'ın Yahudilerin pisliğinden kurtulması için Beşar rejimine yardımcı olacağını söylerken diğer taraftan el-Kusayr'ı yıkmak ve burasının İslam'ın ve ehlinin taharetinden kurtulması için taguta yardım etmektedir! Nitekim İran, Siyonist varlığa bir söz vermiş olup bu sözünden dolayı da Filistin ile Golan'ı gasbeden Yahudi varlığının refahı ve huzuru için el-Kusayr ve Şam'ın diğer bölgeleri için bir ateş olmaktadır!

El-Kusayr, her bir taraftan bombalanmakta olup Şam tagutunun kendileriyle övündüğü laiklerden ve kalplerinde olmayan şeyi ağızlarıyla söyleyen, İslam hakkında konuşan ancak İslam ehline olan düşmanlığını kalplerinde gizleyen münafıklardan oluşan Allah'ın ve Resulünün düşmanları bunun için bir araya gelerek bunların hepsi, el-Kusayr'ı insanı, ağaçları ve taşlarıyla birlikte yıkmak için yarışmaktadırlar... Tüm bunlar olurken rejimlerin orduları, el-Kusayr'ı kurtarmak için harekete geçmedikleri gibi Allahu Teâlâ'nın şu kavlinden de hiç etkilenmemektedirler:

وَإِنِ اسْتَنْصَرُوكُمْ فِي الدِّينِ فَعَلَيْكُمُ النَّصْرُ "Eğer onlar din hususunda sizden yardım isterlerse, onlara yardım etmek üzerine borçtur." [el-Enfâl 72]

Dahası bu rejimler, bu bombalama ve yıkımları izlemekte, şehitleri ve yaralıları saymakta, yetimlerin ve yaslı anaların çığlıklarına hiç aldırış etmemekte ve sanki hevesle Şam topraklarında bulunan el-Kusayr ve diğer yerlerin yok olmasını beklemektedirler! Ancak kalpleri kanatan ise bu orduların, hala yöneticilerinin hıyanetlerine, fısklarına ve zulümlerine itaat ederek kışlalarında oturmaya ... Amerika'ya övgüler yağdıran ve Amerika ile müttefiklerini hoşnut etmek için saf kanları akıtan rejimlere itaat etmeye devam etmeleridir! Bu orduların içerisinde, Allah'ın kalbini açıp doğruya yönelttiği, bu hain rejimlere düşman olan, kendi bölük veya taburuna komutan olacak, ailesine ve kardeşlerine yardım edecek aklı başında bir adam yok mu? Gerçekten yok mu Allah aşkına?!

Ancak el-Kusayr'ın aslanları, tagutların Amerika'nın ön hatları olan Rusya ve İran'dan gelen enva çeşit silahları kullanarak devam ettikleri bombalamalarına, düşmanın onda birine bile ulaşmayan silahlarla direnmektedirler. Ancak onların azim bir şekilde iman etmiş kalpleri ve dinlerine, ırzlarına, nefislerine ve ülkelerine saldıranlara cevap olarak ya nusret ya şehadet diyerek hakkı konuşan sadık dilleri vardır... Dolayısıyla tagutların ve etrafındakilerin karşısındaki aslanlardır onlar. Esed'in saldırısını şişirerek anlatan farelerin zamanındaki aslanlardır onlar... El-Kusayr'ın aslanları, Allah'ın izniyle hem dünyada hem de ahirette nusret bulacaklardır. Zira müminin her yaptığı işte bir hayır vardır ve güzel akıbet muttakilerindir.

El- Kusayr'ın laneti, Şam tagutuna, İran rejimine ve onun Lübnan'daki partisine ulaşacak ve akıtmış oldukları saf kanlar Allah'ın emri gelinceye kadar gece gündüz uykularını kaçıracak ve el-Kusayr'ı yok etseler bile           Allah'ın emri mutlaka gerçekleşecektir... Dahası onlar, bu dünyada aşağılanmaya nail olacaklardır. Ahiretin azabı ise daha büyüktür. Keşke bilmiş olsalardı.

فَأَذَاقَهُمْ اللَّهُ الْخِزْيَ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَلَعَذَابُ الآخِرَةِ أَكْبَرُ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ "Allah onlara dünya hayatında zilleti tattırmıştır. Ahiretin azabı ise elbette daha büyüktür. Keşke bilmiş olsalardı." [Zümer 26]

Dolayısıyla daha önceki taraftarları gibi helak olacaklardır. Zira Hülagü ve taraftarları da yok olup gitmişlerdir. Nitekim Bağdat'ta Hilafet'in kalkmasının ardından arzusuna ulaştığı zannıyla helak olup gitmiştir. Ancak Hilafet geri dönerek Kahire ve İstanbul'da yeniden doğmuştur.

وَتِلْكَ الأَيَّامُ نُدَاوِلُهَا بَيْنَ النَّاسِ وَلِيَعْلَمَ اللَّهُ الَّذِينَ آَمَنُوا وَيَتَّخِذَ مِنْكُمْ شُهَدَاءَ وَاللَّهُ لا يُحِبُّ الظَّالِمِينَ "Biz o günleri insanların arasında döndürüp dururuz. (Bu da) Allah'ın iman edenleri ayırt etmesi ve sizden şahitler edinmesi içindir. Allah zalimleri sevmez." [Âli İmran 140]

Hizb-ut Tahrir, Resulullah [SallAllahu Aleyhi ve Sellem]'in asırlar önce Hâkim'in Müstedreki'nde Sahihey'den tahriç ettiği sahih hadiste Ka'b İbn-u Ucra için söylediği şu hak sözü vurgular:

أَعَاذَكَ اللَّهُ يَا كَعْبَ بْنَ عُجْرَةَ مِنْ إِمَارَةِ السُّفَهَاءِ قَالَ: وَمَا إِمَارَةُ السُّفَهَاءِ؟ قَالَ:  أُمَرَاءُ يَكُونُونَ مِنْ بَعْدِي لَا يَهْتَدُونَ بِهَدْيِي وَلَا يَسْتَنُّونَ بِسُنَّتِي، فَمَنْ صَدَّقَهُمْ بِكَذِبِهِمْ وَأَعَانَهُمْ عَلَى ظُلْمِهِمْ، فَأُولَئِكَ لَيْسُوا مِنِّي وَلَسْتُ مِنْهُمْ وَلَا يَرِدُونَ عَلَيَّ حَوْضِي، وَمَنْ لَمْ يُصَدِّقْهُمْ بِكَذِبِهِمْ وَلَمْ يُعِنْهُمْ عَلَى ظُلْمِهِمْ فَأُولَئِكَ مِنِّي وَأَنَا مِنْهُمْ وَسَيَرِدُونَ عَلَيَّ حَوْضِي "Allah seni sefih emirlerden korusun ey Ka'b İbn-u Ucra! (Ka'b İbn-u Ucra) Dedi ki: Sefih emirler kimlerdir? Dedi ki: Benden sonra birtakım emirler olacaktır. Onlar hidayetime uymazlar ve sünnetimi de takip etmezler. Her kim onların yalanlarını doğrular ve zulümlerinde onlara yardım ederse, işte onlar benden değildir ve ben de onlardan değilim! Onlar (cennetteki) havzıma gelemezler. Her kim de onların yalanlarını doğrulamaz ve zulümlerine de yardım etmezse, işte onlar bendendir ve ben de onlardanım! Havzıma gelecek olanlar işte bunlardır."

Nitekim hadisi, sünen sahiplerinin birçoğu toplayıp tahriç etmiştir. Dolayısıyla mezhebi ne olursa olsun, ister Hanefî ister Mâlikî ister Şâfî ister Hanbelî ister Zeydî İster Caferî isterse Ebâdî olsun herkim zalim bir yöneticiye yardım eder ve onun yalanını tasdik ederse, Resulullah [SallAllahu Aleyhi ve Sellem]'in, فَأُولَئِكَ لَيْسُوا مِنِّي وَلَسْتُ مِنْهُمْ وَلَا يَرِدُونَ عَلَيَّ حَوْضِي "İşte onlar benden değildir ve ben de onlardan değilim! Onlar (cennetteki) havzıma gelemezler" hadisini doğrulamış olur ki buda onların büyük günah işlediklerini göstermektedir. Ayrıca Hizb-ut Tahrir, Allahu Teâlâ'nın şu kavline  هُوَ سَمَّاكُمُ الْمُسْلِمِينَ "O size Müslümanlar adını verdi." [Hac 78] iman ederek el-Kavî ve el-Azîz'in izniyle Allah için hiçbir kınayıcının kınamasından korkmaksızın hakkı söylemekte ve akıllarını başlarına almaları, işlemiş oldukları kötülüklerin kefaretini ödemeleri ve pişmanlığın ve nedametin hiçbir fayda vermeyeceği o gün gelmeden önce pişman olmaları için Şam tagutuna yardım eden ve yardım etmeye devam edenlere yönelmektedir. Hala pişman olmayacaklar mı acaba?

إِنَّ فِي ذَلِكَ لَذِكْرَى لِمَنْ كَانَ لَهُ قَلْبٌ أَوْ أَلْقَى السَّمْعَ وَهُوَ شَهِيدٌ "Şüphesiz bunda, aklı olan veya hazır bulunup kulak veren kimseler için bir öğüt vardır." [el-Kâf 37]

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER