Cumartesi, 10 Şevval 1447 | 2026/03/28
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

-Basın Açıklaması- Şer Toplantılarına Ev Sahipliği Yapmak Ve Arabuluculuk Kime Hizmet Etmektedir?

Osmanlı Hilafet Devletinin başkenti iken Müslümanların maslahatlarına yönelik kararların alındığı İstanbul, şimdilerde Müslümanların aleyhine kararların alındığı ve arabuluculuk rolünde komploların kurulduğu toplantılara ev sahipliği yapan bir merkez haline dönüştü. Öyle ki kâfir Amerika'nın Dışişleri Bakanı John Kerry iki ay içerisinde üçüncü defa Türkiye'ye geldi. John Kerry'nin ziyaret gerekçesi; "Suriye'nin dostları" çekirdek grubunun İstanbul'da düzenlediği toplantıya katılmak, gasıp Yahudi varlığı İsrail'in özür tiyatrosunun ardından  Türkiye'nin bölgede oynayacağı rolü yeniden konuşmak ve Irak'ta ki kriz ile ilgili Türkiye'nin arabuluculuğunu güçlendirmek olarak belirtildi.

Hizb-ut Tahrir/Türkiye Vilayeti Medya Bürosu olarak, ABD Dış İşleri Bakanı John Kerry'nin bu ziyaretlerini reddettiğimizi belirtiyoruz. İslam'a ve Müslümanlara savaş açan ve zehirli atmosferler oluşturan eli kanlı işgalci devletin yöneticilerini ağırlamalarından dolayı da Türkiye yöneticilerini kıyamet günündeki çetin muhasebe ve azabın şiddetlisi ile korkutuyoruz.

İslam ülkelerini işgal eden ABD, Suriye'deki nüfuzunu koruyacak yeni bir geçiş planı için Türkiye'yi de kullanarak kirli planlarını sürdürmektedir. Yıllardır Hafız Esad'ı Suriye'de besleyip büyüten ABD olduğu gibi oğlu Beşşar'ın ömrünü uzatmak için ona son demlerinde hayat vermeye çalışan ABD dir. ABD Beşşar Esad'ın alternatifi hazırlamak için Türkiye'nin de içinde olduğu şer grupları ile toplantı üzerine toplantı düzenlemekte ve çözümsüzlük içerisinde debelenip durmaktadır. Ancak devrim üçüncü yılına girmesine rağmen Müslüman Suriye halkı Suriye Ulusal Koalisyonunu kabul etmemektedir. İstanbul'da toplanan bu şer grubunun son toplantısında taraflar, Suriye halkının azimle ve kararlılıkla sürdürdüğü devrim ve direnişe leke sürmek ve bu temiz kıyamı kirli bir savaş gibi göstermeye çalışmak için bir araya geliyorlar. Demokrasi isteyen grupları devrimci muhalefet gibi gösterirlerken, İslam devleti isteyen direnişin ana damarlarını ise radikaller ve terörist gruplar olarak göstermeye çalışmaktadırlar. Ak Parti hükümetinin ve özellikle Ahmet Davutoğlu'nun Suriye siyasetinin, ABD'nin Suriye siyasetinden farksız olduğu bu son toplantı ile bir kez daha gün yüzüne çıkmıştır. Bugünden sonra Suriye halkının dostu ve düşmanı ümmet nezdinde daha aşikar görülüp bilinecektir.

Mübarek Filistin  topraklarında iki devletli çözüm isteyen ABD, Türkiye'nin Hamas üzerinde ki nüfuzunu kullanarak Filistin'de bir uzlaşının sağlanmasını istemektedir. Buna göre El-Fetih ile Hamas'ın bir araya getirilmesi sağlanacak ve 1967 sınırlarına rızalık Filistin tarafının resmi  imzası ile kabul edilmiş olacak. Filistin topraklarının kime ait olduğu, ne Hamas'ın ne de El-Fetih'in basit siyasi menfaatlerinin pazarlık malzemesi olamaz. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu kirli bir arabuluculuğun içerisinde olduğunu çok iyi bilmektedir. İslam ümmeti değil 1967 sınırlarını tanımak, Yahudi varlığı İsrail'in varlığını dahi tanımıyorken bu kirli arabuluculuk kime hizmet etmektedir. İslam'a ve Müslümnlara mı yoksa küfre ve kafirlere mi?

Devamını oku...

-Basın Açıklaması- Gazetecilere ve Medya Organlarına Davet

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti sizleri, Hizb-ut Tahrir'in (daha önce) güçlü tutumuyla düzenlediği Hartum Arap Pazarı'ndaki İslamî ve siyasî kitap fuarı faaliyetlerine katılmaya davet etmekten dolayı mutluluk duyar. Bu ise 07 Nisan 2013'den 11 Nisan 2013 Perşembe gününe kadar olacaktır. Ayrıca fuar, hayatın anayasa, yönetim, ekonomi, içtima, uluslararası siyaset ve benzerleriyle ilgili tüm yönlerini kapsayan Hizb-ut Tahrir'in kültürünün sunumunu kapsayacaktır.

Aynı şekilde fuar, günlük olarak akşam saat 18:00'da Müslümanların sıcak sorunlarını ele alan forumları da kapsayacaktır.

İslamî hayatı yeniden başlatma meselesine destek vermeye dönük katılımınız bir ayrıcalıktır.


İbrâhîm Usmân [Ebu Halîl]
حزب التحرير
Hizb-ut Tahrir
Resmî Sözcüsü
Sudan Vilâyeti

 

Devamını oku...

Müslümanlardan, Özbekistan'daki Güvenlik Güçlerine Bir Nida

  • Kategori Özbekistan
  •   |  

Allahu [Subhânehu ve Teâlâ], şöyle buyurmaktadır:

يَا أَيُّهَا ٱلَّذِينَ آمَنُوۤاْ إِنْ تُطِيعُواْ ٱلَّذِينَ كَفَرُواْ يَرُدُّوكُمْ عَلَىٰ أَعْقَابِكُمْ فَتَنْقَلِبُواْ خَاسِرِينَ "Ey iman edenler! Eğer kafirlere itaat ederseniz, sizleri gerisin geriye (eski dininize) döndürürler de hüsrana uğrayanlardan olursunuz." [Âli İmrân 149 ]

Dolayısıyla geçmiş ve modern tarihe bakan bir kimse, sanki Allahu Teâlâ'nın bu ayette bu asrımızı ve ülkemizi nitelendirdiğini açıkça görür... Nitekim bizim mücrim rejimin yapısını aşağıdakiler temsil etmektedirler:

 

1- Özbekistan'daki küfrün başını temsil eden ve Özbekistan'daki Müslümanlara yapılan baskı, zulüm ve katliamda ana rol oynayan Devlet Başkanı İslam Kerimov.

 

Özbekistan Cumhurbaşkanı

İslam Abdoganevich Kerimov

30 Ocak 1938 yılında Semerkand'da doğdu

 

2- Kafir rejimin araçları, Kerimov'un tâbileri ve cürümlerde onun ortakları olan mücrim liderler. Şimdi aşağıda onlardan bazılarını zikredeceğiz:

 

Özbekistan Başbakanı

Mirzayev Şevket Miramnoviç

24 Temmuz 1957 yılında

Digizasko İlinin Zamin bölgesinde doğmuştur

 

Eski Başbakan

Azimov Rüstem Sadikoviç

20 Eylül 1958 yılında

Taşkent ilinde doğmuştur

 

Eski İçişleri Bakanı

Almatov Zakir Almatoviç

1949 doğumlu

 

Özbekistan Ulusal Güvenlik Teşkilatı Başkanı

Anatov Rüstem Rasuloviç

1944 yılında Şirabad Savrah bölgesinde doğdu

 

Özbekistan Savcısı

Kadirov Raşîd Hamidoviç

1952 doğumlu

Ey Özbekistan Rejiminin Güvenlik Güçlerinde Çalışan Müslümanlar!

İlk olarak şunu çok iyi biliniz ki bizler sizleri, yukarıda adı geçen tagut Kerimov ve onun sadık yardımcıları ile aynı safa koymuyoruz. Çünkü bizler biliyoruz ki bazılarınız bu alanı iş arayışı içendeyken seçerken bazılarınız da bu alana ailenizin ve çocuklarınızın yiyecek ve içecek  ihtiyaçlarını karşılamak için girdiniz. Bundan dolayı sizlere, ısrarlı ve sadık bir şekilde tagut Kerimov'a yardım eden o mücrimlere baktığımız şekilde bakmadığımız gibi sizleri onların saflarına da koymuyoruz. Zira onlar, Allah'a, dinine ve Resulüne savaş açtıkları gibi Müslümanlara da savaş açan hain ajanlardır. Dolayısıyla Allah'ın, Meleklerin, Müslümanların ve tüm insanların laneti onların üzerine olsun.

Ey Özbekistan Rejiminin Güvenlik Güçlerinde Çalışan Müslümanlar!

Sizler, dünya siyasetinin İslam ülkelerine nüfuz etme boyutunu ve bunun da Müslümanların hayatını ve akıbetlerini mahvettiğini çok iyi bildiğiniz gibi sömürgeci kafir Batı'nın, İslam Ümmetinin üzerine kendi çıkarlarına hizmet etmesi ve İslam ülkelerindeki projelerini uygulaması için satranç taşları gibi nereye istese oraya hareket ettirdiği tagut araçlarını diktiğini de çok iyi biliyorsunuz. Dolayısıyla onlar, Batı'nın ülkemizdeki çıkarlarını elde etmek için tayin ettiği kimseler olduğu gibi Müslümanların servetlerini ve mukadderatlarını ele geçirdiği, Müslümanlara kendisiyle zulmettiği, işkence ettiği ve gece gündüz maişetlerini ve rızıklarını daralttığı elleridir.

Ancak Ümmet, yöneticilerine karşı korku bariyerini kırıp üzerinden zillet ve aşağılanma elbisesini kaldırıp atınca tagut katillere karşı ayaklanmıştır. Zaten sizler, bu zelil ve aşağılık tagutların sonlarına bizzat şahit oldunuz ve bizzat gözlerinizle gördünüz. İşte Tunus Devlet Başkanı (Zeynel Abidin Bin Ali) firar edip kaçıp gitti, Libya'nın yöneticisi (Muammer Kaddafi) iğrenç bir şekilde öldürüldü, Yemen Devlet Başkanı (Ali Abdullah Salih) bir yolun kenarına atıldı ve Mısır Devlet Başkanı (Hüsnü Mübarek) cezaevinin parmaklıkları arkasında yatıyor. Halbuki onlardan her biri kendilerinin ülkenin ve insanların kralı olduklarını ve iktidarda ebedi olarak kalacaklarını sanıyorlardı ama tarihin çöplüklerine atılıverdiler. Halkının karşısında tir tir titrediği ve devrilmesi ve rejiminin enkazının üzerine Hilafet'in kurulmasını talep ederek kendisine karşı ayaklandıkları Şam tagutu (Beşar Esed'in) akıbeti de onların akıbetlerinden pekte iyi olmayacaktır. Aynı şekilde onların tâbilerinin nasıl çözüldüğüne ve akıbetlerinin de nasıl olduğuna bizzat şahit oldunuz ve bizzat gözlerinizle gördünüz.

Ey Özbekistan Rejiminin Güvenlik Güçlerinde Çalışan Müslümanlar!

Bizler, tâbilerin akıbeti hakkında konuşmak istediğimizde sizler, rejime sadık olan Dışişleri eski Bakanı Zakir Almatov'un, Kerimov'u hoşnut etmek için 1999 yılında Taşkent'teki 16 Şubat bombalamalarından sorumlu olduğunu, Müslümanlara geniş ölçüde baskı uyguladığını, bununla da yetinmediğini, dahası Müslümanları daha fazla ezmek istediğini ve Andican katliamını gerçekleştirdiğini hatırlayacaksınızdır. Evet, umulur de sizler, Kerimov'un onu nasıl bir çırpıda kaldırıp attığını ve şimdi ıssız bir bölgede tek başına yaşadığını da hatırlıyorsunuzdur.

Peki sizler, Şazlok "71/64 UA" Cezaevi Müdürü Kolombiyatavo'nun, efendisi Kerimov'a hizmet etmek için her şeyi yapmasına rağmen hayatının nasıl sona erdiğini hatırlamıyor musunuz? Zira onun döneminde, Müslüman mahkumlara, özellikle de Hizb-ut Tahrir şebâbına insanlık dışı işkenceler edildiğini, onun döneminde tutukluların cansız cesetler gibi dışarı çıktıklarını, üzerlerinde nasıl da işkence izlerinin görüldüğünü ve onlardan bir çoğunun, Rablerine şehitler olarak kavuşmak için zalimlerin zulmünü O'na şikayet edip yanarak öldüklerini hatırlamıyor musunuz?

Sanırız Kerimov'un, kendisini Müslümanların lideri olarak tasvir eden Özbekistan eski müftüsü Abdurraşîd Bahramov'un görevine son verdiği şekli de hatırlıyorsunuzdur. Zira o, Müslümanları Kerimov ile tâbilerinin zulmünden korumak yerine onların boyunlarında asılı bir kılıç olmuştur. Ayrıca efendisi Kerimov'u hoşnut etmek için rejimin Müslümanları öldürmesine, hapsetmesine ve işkence etmesine izin veren fetvalar yayınlamasından dolayı ona aşağılanma ve alçaklık ulaşmıştır.

İşte bunlar, Müslümanların amaçlarına son verecekleri sırada tagutların tâbileriyle birlikte yapmış oldukları bazı örneklerdir ki ortada daha onlarca, hatta yüzlerce örnekler vardır!

Bu vahşî rejim ile onun lideri Kerimov'un doğası işte budur. Hatta sizden kurtulmak istediğinde veya şartlar onu, gözünü dahi kırpmadan kendisine hizmet eden kişilerle birlikte işlemiş olduğu cürümler yüzünden kurban giden şehitlerden kurtulmaya zorladığında sizlerin elleriyle tüm aşağılık eylemleri uygulamaktadır. Nitekim Kerimov bunu sadece bir kez  yapmamış, birçok kez yapmıştır. O halde onlar, kıyamet günü sizden uzaklaşmadan önce şuan dünya hayatında siz onlardan uzaklaşın:

إِذْ تَبَرَّأَ ٱلَّذِينَ ٱتُّبِعُواْ مِنَ ٱلَّذِينَ ٱتَّبَعُواْ وَرَأَوُاْ ٱلْعَذَابَ وَتَقَطَّعَتْ بِهِمُ ٱلأَسْبَابُ وَقَالَ ٱلَّذِينَ ٱتَّبَعُواْ لَوْ أَنَّ لَنَا كَرَّةً فَنَتَبَرَّأَ مِنْهُمْ كَمَا تَبَرَّءُواْ مِنَّا كَذٰلِكَ يُرِيهِمُ ٱللَّهُ أَعْمَالَهُمْ حَسَرَاتٍ عَلَيْهِمْ وَمَا هُم بِخَارِجِينَ مِنَ ٱلنَّارِ "İşte o zaman (görecekler ki) kendilerine uyulup arkalarından gidilenler, uyanlardan hızla uzaklaşırlar ve (o anda her iki taraf da) azabı görmüş, nihayet aralarındaki bağlar kopup parçalanmıştır. (Kötülere) uyanlar şöyle derler: Ah, keşke bir daha dünyaya geri gitmemiz mümkün olsaydı da şimdi onların bizden uzaklaştıkları gibi biz de onlardan uzaklaşsaydık! Böylece Allah onlara, işlerini, pişmanlık ve üzüntü kaynağı olarak gösterir ve onlar artık ateşten de çıkamazlar." [Bakara 166 167]

Ayrıca Nebimiz Muhammed [SallAllahu Aleyhi ve Sellem], şöyle buyuruştur:

لا طاعة لمخلوق في معصية الخالق "Allah'a isyanda, kula itaat yoktur."

Ey Özbekistan Rejiminin Güvenlik Güçlerinde Çalışan Müslümanlar!

Nebi [SallAlahu Aleyhi ve Sellem], Mekke'yi fethettiğinde şöyle demiştir: Kâbe'ye giren güvendedir, evinde kalan güvendedir ve Ebi Sufyan'ın evine giren güvendedir. Ancak o, Müslümanlara işkence eden birkaç kişiyi istisna kılmış ve Kâbe'nin örtüsüne sarılsalar bile onların öldürülmelerini emretmiştir. Sonra bazı Müslümanlar, onlardan bazılarının affedilmesi temennisiyle Resul [SallAllahu Aleyhi ve Sellem]'in yanına geldiklerinde, onlardan bazılarını affetmiş ve diğer kalanlarını da öldürmüştür.

Bundan dolayı Hizb-ut Tahrir / Özbekistan, ağır kayıplara, baskıya ve işkenceye rağmen Allah'ın rıdvanına nail olmak ve şerî hükümleri, ister siyaset ister ekonomi ister öğretim ister İçtiami Nizam isterse de benzerleri olsun hayatın tüm alanlarında tatbik ve uygulama konumuna koyacak ve sadece Allah'ın emirleriyle hükmedip takip edecek olan Hilafet Devleti'ni kurmak için faaliyetlerini kat be kat artırmıştır.

Bundan dolayı bizler sizleri, Allah'ın izniyle çok yakında kurulacak olan Hilafet Devleti'nin kendilerini affetmeyeceği kimseler arasında olmanız hususunda uyarıyor ve Hizb-ut Tahrir ile birlikte çalışmaya ve İslamî hayatı yeniden başlatmaya dönük çabalarına yardım etmeye davet ediyoruz ey muhlis Müslümanlar!

Evet, Hizb-ut Tahrir sizleri, hesap gününde Allah'ın rahmetinden bir nasibiniz olsun diye Allah'ı razı etmek ve Allah'ın kelimesini yüceltmek için tüm gücünüzü kullanmaya davet ediyor. Ama yok eğer sizler, bu hayatta Kerimov'u hoşnut etmek istiyorsanız, sadece Allah'ın öfkesine nail olacağınızı çok iyi bilin. Çünkü kıyamet gününde hepimiz, amellerimizden, gücümüzden, zamanımızdan ve isteklerimizden dolayı Allah'ın önünde hesaba çekileceğiz!

Binaenaleyh kıyamet gününde, Allahu Teâlâ'nın rahmetini umarak Allahu [Subhânehu ve Teâlâ] ile mutmain bir şekilde karşılaşmak için hazırlanmamız gerekiyor. Bundan dolayı da alemlerin Rabbi Allah'ın rızasına nail olmak için tüm gücümüzle çalışmamız gerekiyor.

Dikkat edin! Bugün, hesabın olmayıp amalin olduğu bir gündür. Yarın ise amelin olmayıp hesabın olduğu bir gün olacaktır.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِن تَنصُرُوا اللَّهَ يَنصُرْكُمْ وَيُثَبِّتْ أَقْدَامَكُمْ "Ey iman edenler! Eğer siz Allah'a (O'nun dinine) yardım eder, zafere ulaştırırsanız, Allah da size yardım eder, zafer verir ve ayaklarınızı (dini üzere) sabit kılar." [Muhammed 7]

 

Ey Allah'ım, biz tebliğ ettik Sen şahit ol...

Ey Allah'ım, biz tebliğ ettik Sen şahit ol...

Ey Allah'ım, biz tebliğ ettik Sen şahit ol...

 

Ve's Selamu Aleykum ve Rahmetullahi Veberakatuh

 

 

Devamını oku...

Abdurrahman El-Afgânî'nin Ülkesine Hoş Gelmedin Ey Hollande!

  • Kategori Fas
  •   |  

Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande 03-04.04.2013 günü, Fransa'daki yönetimin dümenini teslim almasından bu yana Fas'a dönük ilk ziyaretini gerçekleştirmiştir. Nitekim Fransa, karşılıklı yaklaşık sekiz milyar euro değerindeki mübadeleden dolayı Fas'ı "ilk ekonomik ortak" olarak görmekte ve Fransız şirketlerinin büyük bir kısmı, aralarında Fransız borsasında ilk kırk şirket kapsamında sınıflandırılan 36 şirketin de olduğu (yaklaşık 750 şirketin) olduğu Fas'taki çeşitli sektörlerde faaliyet göstermektedir. Nitekim Cumhurbaşkanı François için siyaset ve ekonomi ile "dolu" programlar hazırlanmıştır. Siyasete gelince; ikili ilişkilere, Fas, Arap ve Akdeniz, özellikle de Arap Baharı'ndaki değişim sonuçlarıyla ilgili bölgesel duruma teşvik etmek. Ayrıca Mali veya Afrika dosyası da görüşme gündemlerinden kaçmayacaktır. Zira Paris, Mali'deki savaşta etkin bir rol oynadığı gibi Fas Kralı, daha geçtiğimiz günlerde geniş bir Afrika turundan dönmüştür. Ayrıca Cumhurbaşkanı François, Fas parlamentosu önünde ve en son olarak da her iki ülkenin iş adamları forumunda bir konuşma yapma niyetindedir. Ekonomik kısma gelince; kurumsal, ekonomik ve çevrecilik işbirliği ile geleceğin enerjisi alanlarında çok sayıda ikili anlaşmaları kapsamaktadır.

Ey Müslümanlar ve Ey Fas Halkı!

Fransa Cumhurbaşkanı'nın, Fas ziyaretinden amaçladıklarına dönük resmî rivayet işte budur. Bunun gerçeği ise aşağıdaki şekildedir:

Fransa'nın da bir parçası olduğu tüm Avrupa, neredeyse hiçbir ülkenin yardım edemeyeceği veya onlara bu şekilde görünen bir diğerini boğacak kadar boğucu bir ekonomik krizin etkisini yaşamaktadır. Hatta daha dün, İspanya, Portekiz, İtalya ve Yunanistan'ı kurtarmak için bir zaman yarışının içerisine girilmişti. İşte bugün de son zamanlarda Kıbrıs için neredeyse aynı söylemler dile getirilmektedir. Nitekim bizzat Fransa, (neredeyse gayri safi milli hasılanın %90'nını temsil eden yaklaşık 1910 milyar auro değerindeki) astronomik rakamlara ulaşmış olan ağır bir borcun altında ezilmektedir. Dolayısıyla Fransa, sorunlarının gerçek nedenlerini araştırırken bunun fasit kapitalist ekonomik sistemde gizli olduğuna bakmak yerine mustazaf halkların servetlerini yağmalamak ve onların servetlerini sömürmek gibi asırladır kullandığı en kısa yollara başvurmaktadır.

Evet, Hollande, hala elinden bir sömürgeden bir diğerine atlayan yeni küresel sömürgeci açgözlü Amerika'nın öne geçmesinden korktuğu için saldırdığı Mali'deki Müslümanların kanları aktığı halde Fas yetkilileriyle Fransız şirketlerin çalışmaya devam etmesini garantileme keyfiyetini ele almak ve Amerikan-Asya, dahası Avrupa rekabeti karşısında kendisini güvenli hale getirecek özel statüsünü güvence altına almak için Fas'a gelmiştir.

Hollande, Arap Baharı'nın sonuçlarından çok korktuğu için gelmiştir. Zira Tunus, ayaklanmanın ardından Batı'nın yerel ajanlarına yardım etmek yoluyla bir çözüm bulamamaları halinde Fransa'nın pençesinden kurtulma noktasına gelecektir. Keza Libya'nın durumu da aynı şekildedir. Suriye'ye gelince; gece gündüz kurulan tuzaklara ve kan banyolarına rağmen ayaklanmacıların efsanevî bir şekilde sebat gösterdikleri ve hala Batı'nın, aynen Allah'ın izniyle helak olacak olan Beşar'ın yaptığı gibi kendi çıkarlarını korumayı taahhüt etsinler diye muhlis ayaklanmacıları kazanmaktan aciz kaldıkları görülmektedir.

Evet, Hollande, Fas'ın istikrarlı olduğundan emin olmak istemektedir. Bunu ise Fas halkını, sistemini ve kraliyetini sevdiği için değil sadece bu ülkenin servetlerinin kendi yönüne akmasını sağlamayı arzu ettiği için istemektedir. Zira Sarkozy, tüm sağduyulu insanların teknik ve ekonomik fizibilite eksikliği üzerinde ittifak etmelerine rağmen sırf Fransa'nın ekonomisini canlandırmak için Fas'ı Fransız şirketlerinden tramvay ve hızlı tren satın almaya "zorlamadı mı"?

Bu bağlamda Fransa'nın, anayasa değişikliği, milletvekili seçimlerinin düzenlenmesi ve eski muhalefet partilerinin bir hükümet oluşturması gibi Fas'taki siyasî reformlara övgüler yağdırması ilgi çekicidir. Zira o, zulmün, yoksulluğun ve marjinalleşmenin sonucunda Fas sokaklarında bilinen tıkanıklığın boyutunu bilmekte ve mevcut rejimin devamlılığını sağlamanın tek yolunun da bu tıkanıklıktan kurtulmak olduğunu görmektedir ki bunun için o, herhangi bir kararda ve değiştirilecek olan herhangi bir şeyde ortak olacakları şeklinde halkı aldatmak için özgürlükler iksiri vermektedir. Ayrıca Adalet ve Kalkınma hükümetinin gelmesinden bu yana sokakta gördüğü korkunç sınırı ulaşan kaynama Fransa'yı cesaretlendirmiştir. Bundan dolayı yetkililere, belki de bu ayaklanmayı tamamen ortadan kaldırabilirim diye özgürlükler iksirini artırmalarını fısıldamayı tercih etmiştir.

Ey Müslümanlar ve Ey Fas Halkı!

Fransa, asırlardır sömürgeci bir ülke olup buna, burada, yani Fas'taki ve komşumuz Cezayir'deki kanlı tarihi tanıktır. Zira o, Afrika ve Asya'nın her neresine gitse sömürgecilik söyleminden başka bir şey bilmemektedir. Ayrıca Tunus ve Libya'daki faşist rejimlerin en büyük destekçisi de Fransa olmuş ve Sarkozy hiç çekinmeden Kaddafi'nin Libya'nın servetlerinden yağmaladığı paralarla seçim kampanyasını finanse etmiştir. Dahası Fransız yetkilileri, Bin Ali'nin demokrasisine ve büyük başarılarına övgüler yağdırma fırsatını da kaçırmamışlardır. Hatta Tunus'ta ayaklanma girişimleri başladığında Fransa Dışişleri Bakanı Michele Alliot-Marie, Tunus rejiminin Fransa'nın "becerilerinden" faydalanmasını ve gösterileri bastırmak için gelişmiş ekipmanlar tedarik etmesini söylemiştir. Ayrıca Fransa'nın, gösterileri kontrol etmesi için helak olmuş Mübarek rejimi dönemindeki Mısırlı polis memurlarını eğittiği de kanıtlanmıştır.

Fransa'nın, kerim Nebimiz [Aleyhi Efdalu's Salatu ve't Teslîm]'e hakarette bulunduğu utanç verici sicilinden bahsetmeden olmaz. Zira o, Yahudileri eleştiren komedyen temsilcinin basın özgürlüğünü kısıtlarken yaratılanların efendisine hakaret eden her günahkar için genişletmektedir. Yine Müslüman kadınların başörtüsü veya peçe giymelerini engellediği utanç verici sicilinden de bahsetmeden olmaz.

Ey Müslümanlar ve Ey Fas Halkı!

Hollande sizlere, küstah bir şekilde profesörlük konumundan bahsetmek ve ekonomi, demokrasi ve iyi bir yönetişim hususunda nasihatlerde bulunmak için gelecektir. Şayet o gerçekten doğru biri olsaydı borç, işsizlik ve toplumsal ve ahlakî krizlerin yükü altında inleyen kendi ülkesine nasihatte bulunurdu. O halde ona, şöyle deyiniz: Nasihatlerini kendine sakla, kanlarımızın, namuslarımızın ve servetlerimizin üzerinden elini çek, şayet başımıza diktiğin bir gurup olmamış olsaydı 721 yılında (Paris'in 300 km Güneyindeki) Poitiers kentine kadar ulaşan Abdurrahman el-Afgânî'nin zaferlerine geri döneceğimizi iyi bil ve şayet bilmiyorsan da bizim tarihimize bir sor.

Devamını oku...

-Basın Açıklaması- Hizb-ut Tahrir'in Davet Ettiği Ürdün Parlamentosu Önündeki Protesto Gösterisi Allah'a Hamd Olsun O'nun Fazlı Sayesinde Tamamlanmıştır

Hizb-ut Tahrir / Ürdün Vilayeti'nin, bazı milletvekillerinin aramızda güven arayan Şam-Suriye halkımıza yönelik rezil tutumlarını ve açıklamalarını protesto etmek için Ürdün parlamentosu önünde yaptığı protesto gösterisi Allah'a hamd olsun tamamlanmıştır.

Meclisi çevreleyen yoğun güvenlik tedbirlerinin ortasında, el-Mefrak, Ramse ve Batı Bedia aktivistleri tarafından milletvekillerinin rezil açıklamalarını ve meclisin, bölünme, parçalanma ve Sykes-Picot sınırlarının kutsallaştırılması fikirleriyle ilgili kirli tavsiyelerini kınayan tezahüratlar yükselmiş ve birçok söylemler dile getirilmiştir. Zira konuşmacılar, bu milletvekillerinin mübarek Ürdün topraklarında bulunan halkı temsil etmediklerini vurguladıkları gibi Şam halkını selamlayarak onların diyarlarının kendi diyarları, onların topraklarının kendi toprakları ve onların namuslarının kendi namusları olduğunu, milletvekillerinin bu rezil açıklamalarının ve tutumlarının aralarını ayıramayacağını, dahası Müslümanları kendi ülkelerinde ve kendi aileleri arasında garipler kılan ve gözlerimizin önünde Beşar ve çetelerinin Müslümanların zeki kanlarını yalamalarına imkan veren Sykes-Picot sınırlarının ortadan kalmasına dönük ısrarlarını daha da artıracağını vurgulamışlardır.

Protesto gösterisine, küresel ve yerel birçok medya organları katılmışlar ve Hizb-ut Tahrir / Ürdün Vilayeti Medya Bürosu Başkanı ve birçok katılımcılarla röportajlar gerçekleştirmişlerdir.

 

Devamını oku...

Suriye Devrimine Yön Verenler Paneli Çamlıca/Üsküdar'da Yapldı

  • Kategori Türkiye
  •   |  

Köklü Değişim Dergisi'nin düzenlediği "Suriye Devrimine Yön Verenler" paneli Çamlıca/ Üsküdar'da yoğun bir katılımla gerçekleşti. Program Ramazan AYDOĞAN kardeşimizin Kur-an-ı Kerim tilaveti ile başladı. Daha sonra Suriye halkının yaşadıklarının anlatıldığı sine vizyon gösterimi izlendi.

Programın sunumunu yapan Erkan KILINÇ; Mübarek Şam Ayaklanması başladığı günden beri büyük bir azim ve inançla devrimini sürdüren ve her geçen gün zafere Allah Subhanehu ve Teâlâ'nın yardımı ile biraz daha yaklaşan Şam'ın yiğitlerine ve Arakan'da, Irak'ta, Mali'de, Somali'de, Filistin'de, Afganistan'da dünyanın her yerinde zulme maruz bırakılmış Müslümanlara selam etti.

Kılınç; Türkiye Müslümanları olarak yanlarında olduğumuzu bir vücudun azaları gibi onların çektiği acıları kalplerimizde hissettiğimizi ve onların zaferlerinin bizleri de sevindireceğini hatırlatarak, zalim Beşşar Esed'e ve diğer zalimlere, kafirlere de Allah'ın izni ile akıttıkları kanda boğulacaklarını ifade etti. Rabbimizin şu ayetini onlara hatırlattı; Zalimler yakında nasıl bir inkılap ile devrileceklerini görecekler. (Şuara 227)

Ardından "Suriye Kıyamına Yön Verenler" konulu sunumunu yapmak üzere Köklü Değişim Dergisi Yazarı Osman YILDIZ söz aldı. Yıldız konuşmasında; "İslam ümmetinin bu çöküntü asrı dönemi boyunca iki büyük sarsıntı yaşadığını bunlardan birincisi Hilafetin yıkılması, diğeri ise gasıp yahudi varlığı İsrail'in, mübarek Filistin topraklarında kurulması" olduğunu ifade etti. Yıldız; Yıllarca ümmete ümitsizlik tohumları ekildiğini, sömürgeci Batı'nın bu topraklarda yüz yıllık planları olduğunu, ancak gelinen noktada Tunus'ta başlayan ayaklanmaların, Suriye'de zirveye ulaştığını ve ümmetin Hilafet Devleti noktasında ümitlerinin yeşerdiğini söyledi. Suriye'nin tarihi hakkında kısa bilgi veren Yıldız, oğul Esed dönemindeki Sedneya cezaevinde yaşanılanları anlatarak, bugün devrim içerisinde etkin olanların birçoğunun bu cezaevinde yatanlar olduğunu ifade etti. Suriye'de Batı ve bölge devletlerinin Suriye devrimini çalmaya yönelik siyasi tüm girişimlerini Suriye halkının ifşa ettiğini anlatan Yıldız son komplonun ise Cumartesi günü Suriye'nin Dostları adında yapılan girişim olduğunu söyledi.

Cenevre mutabakatı çerçevesinde Suriye'de bir geçiş hükümeti kurulması noktasında, Batı ve bölge devletlerinin hem fikir olduğunu ancak alternatifin hazır olmaması ve Suriye halkının Ulusal Koalisyonu ve geçiş hükümetini kabul etmemesinden dolayı Beşşar Esed'e katliamları için zaman tanındığını ifade etti. PYD Başkanının açıklamalarına yer veren Yıldız, Suriye halkının Hilafet istediğini ama Türkiye'nin de desteklediği Koalisyonun laiklik ve demokrasiden bahsettiğini ifade etti.

Suriye'de İslam Devleti istemeyi acelecilik olarak değerlendiren kesimlere karşı ise bunun şer-i bir mesele olduğunu ve Suriye halkının Hilafet talebine destek olmaları gerektiğini, bu tür açıklamaların orada İslam'ı isteyen Müslümanları manüpüle etme amaçlı olduğunu ve onları, radikal ve ılımlı diye bölme amaçlı olduğunu ifade etti.

Yıldız; Hizb-ut Tahrir Emiri Celil Alim Ata İbnu Halil Ebu Raşta'nın, Suriye halkına, Alimlerine ve dünyadaki Alimlere, Suriye'de İslami Hilafet Devleti'nin gelmesi için çağrıda bulunduğunu söyledi. Suriye'de Hilafet Devleti'nin kurulması için Suriye halkının yanında olmaları gerektiğini ve bulundukları bölgelerde Hilafetin kamuoyunu yapmalarını istediğini ve oradaki nusret ehlinden nusret vermeleri noktasında talepte bulunduğunu ifade etti.

‘'Suriye Devrimine Yön Verenler'' konulu panel soru cevap bölümünden sonra İzzettin Güren'in yaptığı dua ile son buldu.

Fotoğraflar için tıklayınız...

Devamını oku...

Kavramların Hayatımızdaki Önemi ve Etkisi

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Rasulullah (صلى الله عليه وسلم) şöyle buyurmuştur: إِنَّ العبد ليتكلّم بالكلمة مِنْ رضوان الله لا يُلْقِي لها بالاً، يرفعه الله بها في الجنة، وإن العبد ليتكلم بالكلمة من سَخَط الله لا يُلْقِي لها بالاً، يهوي بها في جهنم "Kul farkına varmadan Allah'ı hoşnut eden bir söz söylediğinden dolayı Allah onu cennette yükseltir. Yine kul farkına varmadan Allah'ı kızdıran bir söz söylediğinden dolayı cehenneme yuvarlanır." (Buhari, Müslim, Tirmizi ve Malik)

Konuya bu hadisten sonra kimin söylediği önemli değil ne söylediği önemlidir sözü ile başlamak istiyorum. İslam literatürüne göre uzun manayı tek kelimeyle ifade eden "kavram" kelimesi çoğu zaman çok özet olarak şu iki hususu kapsamaktadır:

1- Ya bir manayı ifade etmek, bir anlam kazandırmak veya bir şeye delalet etmek için. ‘Teknoloji' kavramı gibi.

2- Yahut var olan eski bir manayı kaldırıp yeni bir mana kazandırmak için kullanılır. Örnek ise; Allah-u Teala'nın şu buyruğudur:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَقُولُوا رَاعِنَا وَقُولُوا انْظُرْنَا وَاسْمَعُوا

"Ey iman edenler! "Râinâ" demeyin, "unzurnâ" deyin. (Söylenenleri) dinleyin..." (Bakara 104)

Zira "Râinâ" işimizi hallet, "unzurnâ" ise bize bak demektir. Yahudiler bu kelimeyi dolaylı olarak aşağılamayı kastederek kötü bir anlam için kullandıklarından dolayı Allah-u Teala Müslümanların onlara uyarak benzemelerini ve bu kelimeyi kullanmalarını yasaklayıp aynı manayı ifade eden başka alternatif olan kelimeyle değiştirmelerini istemiştir. Yahudiler hakkında şu ayet de nazil olmuştur:

مِنَ الَّذِينَ هَادُوا يُحَرِّفُونَ الْكَلِمَ عَنْ مَوَاضِعِهِ وَيَقُولُونَ سَمِعْنَا وَعَصَيْنَا وَاسْمَعْ غَيْرَ مُسْمَعٍ وَرَاعِنَا لَيًّا بِأَلْسِنَتِهِمْ وَطَعْنًا فِي الدِّينِ وَلَوْ أَنَّهُمْ قَالُوا سَمِعْنَا وَأَطَعْنَا وَاسْمَعْ وَانْظُرْنَا لَكَانَ خَيْرًا لَهُمْ وَأَقْوَمَ وَلَكِنْ لَعَنَهُمُ اللَّهُ بِكُفْرِهِمْ

"Yahudilerden bir kısmı kelimeleri yerlerinden değiştirirler, dillerini eğerek, bükerek ve dine saldırarak (Peygambere karşı) "İşittik ve karşı geldik", "dinle, dinlemez olası", "râinâ" derler. Eğer onlar "İşittik, itaat ettik, dinle ve bizi gözet" deselerdi şüphesiz kendileri için daha hayırlı ve daha doğru olacaktı; fakat küfürleri (gerçeği kabul etmemeleri) sebebiyle Allah onları lânetlemiştir." (Nisa 46)

Bu ayetin hükmü kıyamete kadar geçerlidir.

İslam üleması belli bir manayı ifade eden kavram hakkında (لامُشاحة في الاصطلاح) yani ‘Kavramlar tartışılmaz' diye meşhur bir ifade kullanmışlardır. Bu nedenledir ki her bilim dalında ilmin kendine has bir dili ve özel kavramları vardır. Tefsir dilinde Mekki ve Medeni ayet, fıkıh usûlü dilinde sebep ve illet, hukuk dilinde fail ve anayasa, inşaat dilinde su terazisi, tıp dilinde sinir organı, kromozom ve röntgen, astronomi dilinde gezegen ve uzay, felsefe dilinde metafizik ötesi, matematik dilinde bölme ve çarpma, bir program için bilgisayar dilinde yüklemek, kutuplar için fizik dilinde eksi artı ve natur, arapça dil bilgisinde üstün, esre ve ötre, ekonomi dilinde şirket, bütçe ve alış-veriş, sosyoloji dilinde toplum, içtimai nizam dilinde evlilik ve boşanma, biyoloji dilinde hücre, siyaset dilinde çoğunluk ve egemenlik gibi kavramlar. Mana maddi de olabilir manevi de. Ancak kavramın taşıdığı mana bakımından birçok hususlara ayrılır. Bunların en önemlisi üçtür:

1- Vahiy gelmeden önceki sözlük mana. Namaz (dua) ve sünnet (yol) vb. Bu manaların belirleyicisi sadece arap uzmanlardır. Kelimenin sözlük manası itibarıyla iki kısım:

A- Muhkem olan mana (tek mana taşıyan) vadi ve şehir kelimeleri gibi.

B- Muteşabih olan mana (birçok mana taşıyan) göz (gören göz, su çeşmesi, casus, bir şeyin ta kendisi) ve baş (kafa, dağın zirvesi veya tepebaşı ve bundan türeyen başhekim, başkatip ve başçavuş yani lider ve komutan) kelimeleri gibi.

2- Aslı sözlük manasından gelip fakat peygamberlikten sonra meydana gelen yeni mana olan şer'i mana. Böylece İslam; birçok kelimelere sözlük manasından çıkarıp yepyeni bir mana kazandırmıştır. Bahçe anlamında olan fakat iman etmemiz gereken cennet kelimesi gibi. Keza yukarıdaki kavramları da kapsar. Mesela; namazın sözlük manası dua iken Vahyin kazandırdığı yeni ve şer'i mana rekat olarak eda edilen ibadet demektir. Bu nedenledir ki şeri manayı sadece Vahiy belirler başkası değil. Şer'i manası olup muhkem kelimeler olduğu gibi (Hac, hilafet, muhacirler ve ensarlar v.b.) muteşabih de olabilir. (وَاللَّيْلِ إِذَا عَسْعَسَ ayeti kerimesindeki ‘عَسْعَسَ' kelimesi gibi hem başladı hem de bitti demektir). Yani gece başladığında veya gece bittiğinde şeklinde iki tür tefsir edilebilir.

3- Aslı ne sözlük manadan ne de şer'i manadan türemeyen fakat bütünüyle dışarıdan yani Batı'dan gelen kavramlar türü. Burada araba, Tren, Gemi, füze, laboratuvar, fabrika, bilgisayar, mikrofon, telefon ve uçak gibi teknik ile ilgili ve araçları ifade eden kavramları değil, aksine Batı ve kafirlerin kendi kültür ve yaşam tarzlarını ifade etmek için kullandıkları yabancı kavramları kastediyorum. Çağdaşlık, azınlık, reform, akılcılık veya pozitivizm, seküler (laik) devlet, eşcinsellik, dost hayatı veya birlikte yaşamak, eşitlik, kadın hakları, dinler arası diyalog, süt bankası v.b. Sonuçta her üç manaları kendiliğinden değil dış etkenle oluşur.

Ancak bir kavram çok yönlü hatta çelişkili yorumlara açık olup da ikinci bir mana veya ikinci bir tanım gerektirmeyecek kadar kapalı ve bulanık olursa kavram kargaşası dediğimiz toplumsal kaosa yol açacaktır. Böylesi durumlarda hakkın ve hakikatin değil kanaat önderleri tarafından kimin haklı olduğu savunularak ispatlanmaya çalışılacaktır. Çünkü bu durumda kavramın kendisi bile anlaşılmaz hale gelecektir. Bu da topluma çok tehlikeli bir şekilde yansıyacaktır. Bu günkü televizyon kanallarında düzenlenen birçok programlar bunun açık örneğidir. Bundan dolayıdır ki İslam çok temkinli ve dakik davranmış ve her kavramı yerli yerince tanımlamış, çelişkili yorumlara ve kaoslara yol açacak bütün yolları kapamıştır. İşte bu yüzdendir ki ‘Kavramlar tartışılmaz' denmiştir. Yani bir takım kriterlere bağlı kalarak kişinin kavramdan ne anladığı değil kavramın ne ifade ettiği önemlidir. Çünkü kavramlar yargılanmak üzere değil anlaşılmak üzere konulmuştur. Misal olarak; iman kavramı ve küfür kavramı gibi. Buna göre İslam; kimin mü'min, kimin de kafir olduğunu ikinci bir tanım gerektirmeyecek şekilde açık ve kesin olarak belirlemiştir.

Batı; kendisi şizofreni hastası olduğu için her hangi bir kavram koyduğu zaman iki önemli hususa çok dikkat eder. Bunlardan ilki; toplumların büyük kitlesine hitap ederek kazanması ve yönlendirmesi için olabildiği kadar kavramı güzel ve kulağa hoş gelecek şekilde süsleyerek çok esnek bir yapıyla dizayn eder. İkincisi ise; insanlar bu kavramlara aldanıp alkış tutmaya başlayınca insanlara saklı tuttuğu asıl manayı icraatta gösterir. Bu sefer Batı ben bunu kast etmedim sen yanlış anladın diyerek bambaşka bir şey uygular. Böylece Batı bir kavrama sinsi olarak ve birbirleriyle çelişecek şekilde biri açıkmış görünen diğeri de kapalı iki ayrı şık kazandırır. Asıl amacı ise açıkmış gibi görünen mana arkasında saklanıp avam halka görünmeyen kapalı manayı kastetmektir. Sözde özgürlük vaat eden Amerika'nın Afganistan ve Irak işgalinden sonra tam tersini yapması bunun açık ve acı örnekleridir. Özgürlük türküsüyle başlayan kavram milyonlarca Müslümanı ve masum halkı köleleştirmekle son buldu. Üstelik özgürlük maskesi arkasında saklanarak insanların canlarına acımasızca kıyarak hayatlarını karatmaktadır. Sanki onlar hakkında şu ayet tecelli ediyor:

وَقَالَ الشَّيْطَانُ لَمَّا قُضِيَ الْأَمْرُ إِنَّ اللَّهَ وَعَدَكُمْ وَعْدَ الْحَقِّ وَوَعَدْتُكُمْ فَأَخْلَفْتُكُمْ وَمَا كَانَ لِيَ عَلَيْكُمْ مِنْ سُلْطَانٍ إِلَّا أَنْ دَعَوْتُكُمْ فَاسْتَجَبْتُمْ لِي فَلَا تَلُومُونِي وَلُومُوا أَنْفُسَكُمْ مَا أَنَا بِمُصْرِخِكُمْ وَمَا أَنْتُمْ بِمُصْرِخِيَّ إِنِّي كَفَرْتُ بِمَا أَشْرَكْتُمُونِي مِنْ قَبْلُ إِنَّ الظَّالِمِينَ لَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ

"(Hesapları görülüp) iş bitirilince, şeytan diyecek ki: "Şüphesiz Allah size gerçek olanı vadetti, ben de size vadettim ama, size yalancı çıktım. Zaten benim size karşı bir gücüm yoktu. Ben, sadece sizi (inkara) çağırdım, siz de benim davetime hemen koştunuz. O halde beni yermeyin, kendinizi yerin. Ne ben sizi kurtarabilirim, ne de siz beni kurtarabilirsiniz! Kuşkusuz daha önce ben, beni (Allah'a) ortak koşmanızı reddettim." Şüphesiz zalimler için elem verici bir azap vardır." (İbrahim 22)

İşte bu mantıkla Batı yıllardır kendi kültür ve hayat tarzından kaynaklanan kavramları Müslümanlara bazen kendisi pazarlamak bazen de kanaat önderleri üzerinden pazarlatmaktadır. Batı'da sürekli yeni kavram üretme konusunda birçok üniversite, kuruluş ve araştırma merkezleri bulunmaktadır. Hatta Batılı ülkelerin kavramlar üzerinden dünyaya hakim olmaya çalıştığını dersek abartmış olmayız. Kısacası Batı patentli kavramların içi başka ambalajı başka. Batı'nın kavramları tıpkı ayetin de ifade ettiği gibi "içi rahmet fakat dışı azap bulunan bir meyve." Zira faiz yerine kar ortağı, eşcinsellik yerine cinsel tercih, zina yerine birlikte yaşamak, eski fikirler yerine gericilik ve irtica, yeniler yerine ise çağdaşlık, düşman kafirleri dost edinmek yerine ortak işbirliği, bir memleketin kaymağını yemek ve servetlerini çalmak yerine yatırımcılık, bir ülkeyi ve halkı kendi çarkına bağlamak yerine para yardımı, dış güçlere bağımlılık yerine stratejik ortak, diğer memleketlerde bulunan Müslümanlara yardım etmek yerine içişlere karışmak, ölmüş bir tağutun mezarına tapmak yerine saygı duruşu ve kafirleri İslam nuruna davet etmek yerine dinler arası diyalog geçmiştir. Türkiye'de bu kavram tiyatrosu sistematik olarak işlemektedir. Devlet; topluma bir kavramı benimsetmek istediği zaman hemen dayatmaz, önce kamuoyu oluşturmak için bir konuyu tarafsızmış gibi bütün yazar çizerlere günlerdir konuşturur durur, belli bir süre sonra, toplum bu yeni kavrama aşina olup uzun tartışmalar neticesinde kulağına hoş gelmeye başlayınca devlet hemen onu uygulamaya geçirir. Tabi toplumun benimsediğini nereden anladınız diyeceksiniz? Bunun cevabı toplumun hiç bir olumsuz reaksiyon göstermemesidir. Bunun güncel misali kendisine yıllardır elebaşı ve bebek katili diye anlatılan ama şimdi analar ağlamasın, terör bitsin ve kan akmasın gerekçesiyle hakkında af yasası çıkartılan ve sayın diye hitap edilendir. Peki ne değişti ki tutuklandığında katil idi şimdi de barış ortağı oldu?!

Yukarıda üzerinden geçtiğimiz kavramlardan birini ele alarak analiz etmek istiyorum. O da dinler arası diyalog kavramı. Bilindiği gibi bu kavramı belli siyasi ve fikri amaç için piyasaya süren Batı dengeli ve eşit olarak bir hedef gütmedi. Gerçeğin hedeflenmediği bir ortamda inançlar arasında ortak değerleri bularak yeni bir ortak inanç üretmektir. Diyalog kavramı kabul görmesi için diyaloğa katılanlar sözde kendi değerlerinden soyutlanarak ötekini kabul etmesi gerekir. Ancak kavramı ilk seslendiren Batı olduğu için bu ambalajın içi tamamen Batı kültürüyle doldurulmuş olarak katılanlara sunulmaktadır. Amaç ise onların kendi fikirlerini sormak değil kavramı bu şekliyle onaylamaktır. Kavramı bu manasıyla Müslümanlara pazarlamak pek mümkün görünmediği için üstüne biraz İslami bir boya katmak gerekir. Bundan sonraki aşamada iş kanaat önderlerine ve entelektüellere düşüyor. Bu sefer bunlar da Batı'yı haklı çıkarmak için diyalog kavramının Kur'an-ı Kerim'de nasıl ve ne şekilde geçtiğini ve onun sözlük manasını uzun uzun tartıştıktan sonra Batı'nın koyduğu tanıma uygun olarak açıklamaya başlarlar. Böylece bütün dünyada dinler arası diyalog kavramı hararetli bir şekilde konuşulur hale getirilir. Bu işi daha sağlam bir zemine oturtmak ve pekiştirmek için toplantı ve konferanslar düzenlenir ve kuruluşlar kurulur. Böylece bütün dünya dinler arası diyalog merkezli oldu. Oysa Batı'nın diyalog kavramından murat ettiği mananın kavramın sözlük manasıyla hiç bir ilgisi yoktur. Kur'an-ı Kerim'de geçen diyalog kavramına bakıldığında tamamen farklı bir mana ortaya çıkıyor. Aşağıdaki ayetleri örnek alalım:

فَأَقْبَلَ بَعْضُهُمْ عَلَى بَعْضٍ يَتَسَاءَلُونَ قَالَ قَائِلٌ مِنْهُمْ إِنِّي كَانَ لِي قَرِينٌ يَقُولُ أَئِنَّكَ لَمِنَ الْمُصَدِّقِينَ أَئِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَابًا وَعِظَامًا أَئِنَّا لَمَدِينُونَ قَالَ هَلْ أَنْتُمْ مُطَّلِعُونَ فَاطَّلَعَ فَرَآهُ فِي سَوَاءِ الْجَحِيمِ قَالَ تَاللَّهِ إِنْ كِدْتَ لَتُرْدِينِ وَلَوْلَا نِعْمَةُ رَبِّي لَكُنْتُ مِنَ الْمُحْضَرِينَ.

"İşte o zaman, birbirlerine dönerek (dünyadaki hallerini) soracaklar. İçlerinden biri: "Benim, bir arkadaşım vardı" der. Derdi ki: Sen de (dirilmeye) inananlardan mısın? Biz ölüp kemik, sonra da toprak haline geldiğimiz zaman (diriltilip) cezalanacak mıyız? (O zât, dünyada geçmiş olan hâdiseyi bu şekilde anlattıktan sonra Allah-u Teâlâ orada bulunanlara:) Siz işin gerçeğine vâkıf mısınız? dedi. İşte o zaman konuşan baktı, arkadaşını cehennemin ortasında gördü. "Allah'a yemin ederim ki, sen az daha beni de helâk edecektin. Rabbimin nimeti olmasaydı, şimdi ben de (cehenneme) getirilenlerden olurdum" dedi." (Saffat 50-57)

وَنَادَى أَصْحَابُ الْجَنَّةِ أَصْحَابَ النَّارِ أَنْ قَدْ وَجَدْنَا مَا وَعَدَنَا رَبُّنَا حَقًّا فَهَلْ وَجَدْتُمْ مَا وَعَدَ رَبُّكُمْ حَقًّا قَالُوا نَعَمْ فَأَذَّنَ مُؤَذِّنٌ بَيْنَهُمْ أَنْ لَعْنَةُ اللَّهِ عَلَى الظَّالِمِينَ...وَنَادَى أَصْحَابُ النَّارِ أَصْحَابَ الْجَنَّةِ أَنْ أَفِيضُوا عَلَيْنَا مِنَ الْمَاءِ أَوْ مِمَّا رَزَقَكُمُ اللَّهُ قَالُوا إِنَّ اللَّهَ حَرَّمَهُمَا عَلَى الْكَافِرِينَ.

"Cennet ehli cehennem ehline: Biz Rabbimizin bize vadettiğini gerçek bulduk, siz de Rabbinizin size vadettiğini gerçek buldunuz mu? diye seslenir. "Evet!" derler. Ve aralarından bir çağrıcı, Allah'ın lâneti zalimlerin üzerine olsun! diye bağırır... Cehennem ehli, cennet ehline: Suyunuzdan veya Allah'ın size verdiği rızıktan biraz da bize verin! diye seslenirler. Onlar da; Allah bunları kafirlere haram kılmıştır, derler." (A'raf 40 ve 50)

Burada Saffat ve A'raf sürelerinde cennet halkının dünyada inkar eden cehennem halkıyla olan konuşması geçmektedir.

وَهِيَ تَجْرِي بِهِمْ فِي مَوْجٍ كَالْجِبَالِ وَنَادَى نُوحٌ ابْنَهُ وَكَانَ فِي مَعْزِلٍ يَا بُنَيَّ ارْكَبْ مَعَنَا وَلَا تَكُنْ مَعَ الْكَافِرِينَ. قَالَ سَآوِي إِلَى جَبَلٍ يَعْصِمُنِي مِنَ الْمَاءِ قَالَ لَا عَاصِمَ الْيَوْمَ مِنْ أَمْرِ اللَّهِ إِلَّا مَنْ رَحِمَ وَحَالَ بَيْنَهُمَا الْمَوْجُ فَكَانَ مِنَ الْمُغْرَقِينَ

"Gemi, dağlar gibi dalgalar arasında onları götürüyordu. Nuh, gemiden uzakta bulunan oğluna: Yavrucuğum! (Sen de) bizimle beraber bin, kafirlerle beraber olma! diye seslendi. Oğlu: Beni sudan koruyacak bir dağa sığınacağım, dedi. (Nuh): "Bugün Allah'ın emrinden (azabından), merhamet sahibi Allah'tan başka koruyacak kimse yoktur" dedi. Aralarına dalga girdi, böylece o da boğulanlardan oldu." (Hud 42-43)

Bu ayetlerde Nuh peygamberin kafir olan oğlu ile yani baba oğul konuşması geçmektedir.

وَإِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلَائِكَةِ إِنِّي جَاعِلٌ فِي الْأَرْضِ خَلِيفَةً قَالُوا أَتَجْعَلُ فِيهَا مَنْ يُفْسِدُ فِيهَا وَيَسْفِكُ الدِّمَاءَ وَنَحْنُ نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ وَنُقَدِّسُ لَكَ قَالَ إِنِّي أَعْلَمُ مَا لَا تَعْلَمُونَ...قَالُوا سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَا إِلَّا مَا عَلَّمْتَنَا إِنَّكَ أَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ. قَالَ يَا آدَمُ أَنْبِئْهُمْ بِأَسْمَائِهِمْ فَلَمَّا أَنْبَأَهُمْ بِأَسْمَائِهِمْ قَالَ أَلَمْ أَقُلْ لَكُمْ إِنِّي أَعْلَمُ غَيْبَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَأَعْلَمُ مَا تُبْدُونَ وَمَا كُنْتُمْ تَكْتُمُونَ

"Hatırla ki Rabbin meleklere: Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım, dedi. Onlar: Bizler hamdinle seni tesbih ve seni takdis edip dururken, yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan dökecek insanı mı halife kılıyorsun? dediler. Allah da onlara: Sizin bilemiyeceğinizi herhalde ben bilirim, dedi... Melekler: Yâ Rab! Seni noksan sıfatlardan tenzih ederiz, senin bize öğrettiklerinden başka bizim bilgimiz yoktur. Şüphesiz alîm ve hakîm olan ancak sensin, dediler. (Bunun üzerine:) Ey Âdem! Eşyanın isimlerini meleklere anlat, dedi. Âdem onların isimlerini onlara anlatınca: Ben size, muhakkak semâvat ve arzda görülmeyenleri (oralardaki sırları) bilirim. Bundan da öte, gizli ve açık yapmakta olduklarınızı da bilirim, dememiş miydim? dedi." (Bakara 30, 32-33)

Bu ayetler de Allah-u Teala, Melekler ve Adem (As.) üçlüsü bir konuşma geçtiğini göstermiştir.

وَكَانَ لَهُ ثَمَرٌ فَقَالَ لِصَاحِبِهِ وَهُوَ يُحَاوِرُهُ أَنَا أَكْثَرُ مِنْكَ مَالًا وَأَعَزُّ نَفَرًا...قَالَ لَهُ صَاحِبُهُ وَهُوَ يُحَاوِرُهُ أَكَفَرْتَ بِالَّذِي خَلَقَكَ مِنْ تُرَابٍ ثُمَّ مِنْ نُطْفَةٍ ثُمَّ سَوَّاكَ رَجُلًا.

"Bu adamın başka geliri de vardı. Bu yüzden arkadaşıyla konuşurken ona şöyle dedi: "Ben, servetçe senden daha zenginim; insan sayısı bakımından da senden daha güçlüyüm."... Karşılıklı konuşan arkadaşı ona hitaben: "Sen, dedi, seni topraktan, sonra nutfeden (spermadan) yaratan, daha sonra seni bir adam biçimine sokan Allah'ı inkar mı ettin?" (Kehf 34 ve 37)

Bu ayetlerde mü'min ile kafir arsında bir diyaloğun cereyan ettiği anlatılmaktadır. Bu ayetlerin arapça olarak mana itibarıyla dinler arası diyalog kavramıyla yakından uzaktan hiçbir alakası bulunmamaktadır.

Son olarak kavramları doğru anlamak oksijen kadar öneme haizdir. Oksijen insan vücudu için önemli olduğu kadar kavramlar da fikri ve kültür olarak insanın varlığı için  önemlidir. Yani zehirli oksijen birkaç insanın ölümüne yol açabilir, ancak zehirli kavramlar bir halkın, birkaç neslin ve bir ümmetin kültür birikimini zehirleyerek tarihi konumunu değiştirip alt üst edebilir. Zira Kur'an'ı Kerim'de ‘İman' kavramını ret ederek peygamberleri yalanlamaları yüzünden nice kavimlerin yok edildiği anlatılmaktadır:

وَلَوْ أَنَّ أَهْلَ الْقُرَى آمَنُوا وَاتَّقَوْا لَفَتَحْنَا عَلَيْهِمْ بَرَكَاتٍ مِنَ السَّمَاءِ وَالْأَرْضِ وَلَكِنْ كَذَّبُوا فَأَخَذْنَاهُمْ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ

"O (peygamberlerin gönderildiği) beldelerin halkı inansalar ve (günahtan) sakınsalardı, elbette onların üstüne gökten ve yerden nice bereket kapıları açardık, fakat yalanladılar, biz de ettikleri yüzünden onları yakalayıverdik." (A'raf 96)

Hayatı yanlış yönlendirmemek ve yanlış saflarda durmamak için kavramları doğru anlamak İslam ümmetinin görevleri arasındadır. Bu görevi ise İslam ümmeti arasında yer alan samimi alimler ve uzmanlar hakkıyla yerine getirmelidirler. İslam ümmetinin kendi orijinal/asıl kimliğini taşıması kadar önemli bir iş yoktur.

Fuad Hamidoğlu

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER