Cuma, 09 Şevval 1447 | 2026/03/27
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Suriye Devrimine Yön Verenler Paneli Çamlıca/Üsküdar'da Yapldı

  • Kategori Türkiye
  •   |  

Köklü Değişim Dergisi'nin düzenlediği "Suriye Devrimine Yön Verenler" paneli Çamlıca/ Üsküdar'da yoğun bir katılımla gerçekleşti. Program Ramazan AYDOĞAN kardeşimizin Kur-an-ı Kerim tilaveti ile başladı. Daha sonra Suriye halkının yaşadıklarının anlatıldığı sine vizyon gösterimi izlendi.

Programın sunumunu yapan Erkan KILINÇ; Mübarek Şam Ayaklanması başladığı günden beri büyük bir azim ve inançla devrimini sürdüren ve her geçen gün zafere Allah Subhanehu ve Teâlâ'nın yardımı ile biraz daha yaklaşan Şam'ın yiğitlerine ve Arakan'da, Irak'ta, Mali'de, Somali'de, Filistin'de, Afganistan'da dünyanın her yerinde zulme maruz bırakılmış Müslümanlara selam etti.

Kılınç; Türkiye Müslümanları olarak yanlarında olduğumuzu bir vücudun azaları gibi onların çektiği acıları kalplerimizde hissettiğimizi ve onların zaferlerinin bizleri de sevindireceğini hatırlatarak, zalim Beşşar Esed'e ve diğer zalimlere, kafirlere de Allah'ın izni ile akıttıkları kanda boğulacaklarını ifade etti. Rabbimizin şu ayetini onlara hatırlattı; Zalimler yakında nasıl bir inkılap ile devrileceklerini görecekler. (Şuara 227)

Ardından "Suriye Kıyamına Yön Verenler" konulu sunumunu yapmak üzere Köklü Değişim Dergisi Yazarı Osman YILDIZ söz aldı. Yıldız konuşmasında; "İslam ümmetinin bu çöküntü asrı dönemi boyunca iki büyük sarsıntı yaşadığını bunlardan birincisi Hilafetin yıkılması, diğeri ise gasıp yahudi varlığı İsrail'in, mübarek Filistin topraklarında kurulması" olduğunu ifade etti. Yıldız; Yıllarca ümmete ümitsizlik tohumları ekildiğini, sömürgeci Batı'nın bu topraklarda yüz yıllık planları olduğunu, ancak gelinen noktada Tunus'ta başlayan ayaklanmaların, Suriye'de zirveye ulaştığını ve ümmetin Hilafet Devleti noktasında ümitlerinin yeşerdiğini söyledi. Suriye'nin tarihi hakkında kısa bilgi veren Yıldız, oğul Esed dönemindeki Sedneya cezaevinde yaşanılanları anlatarak, bugün devrim içerisinde etkin olanların birçoğunun bu cezaevinde yatanlar olduğunu ifade etti. Suriye'de Batı ve bölge devletlerinin Suriye devrimini çalmaya yönelik siyasi tüm girişimlerini Suriye halkının ifşa ettiğini anlatan Yıldız son komplonun ise Cumartesi günü Suriye'nin Dostları adında yapılan girişim olduğunu söyledi.

Cenevre mutabakatı çerçevesinde Suriye'de bir geçiş hükümeti kurulması noktasında, Batı ve bölge devletlerinin hem fikir olduğunu ancak alternatifin hazır olmaması ve Suriye halkının Ulusal Koalisyonu ve geçiş hükümetini kabul etmemesinden dolayı Beşşar Esed'e katliamları için zaman tanındığını ifade etti. PYD Başkanının açıklamalarına yer veren Yıldız, Suriye halkının Hilafet istediğini ama Türkiye'nin de desteklediği Koalisyonun laiklik ve demokrasiden bahsettiğini ifade etti.

Suriye'de İslam Devleti istemeyi acelecilik olarak değerlendiren kesimlere karşı ise bunun şer-i bir mesele olduğunu ve Suriye halkının Hilafet talebine destek olmaları gerektiğini, bu tür açıklamaların orada İslam'ı isteyen Müslümanları manüpüle etme amaçlı olduğunu ve onları, radikal ve ılımlı diye bölme amaçlı olduğunu ifade etti.

Yıldız; Hizb-ut Tahrir Emiri Celil Alim Ata İbnu Halil Ebu Raşta'nın, Suriye halkına, Alimlerine ve dünyadaki Alimlere, Suriye'de İslami Hilafet Devleti'nin gelmesi için çağrıda bulunduğunu söyledi. Suriye'de Hilafet Devleti'nin kurulması için Suriye halkının yanında olmaları gerektiğini ve bulundukları bölgelerde Hilafetin kamuoyunu yapmalarını istediğini ve oradaki nusret ehlinden nusret vermeleri noktasında talepte bulunduğunu ifade etti.

‘'Suriye Devrimine Yön Verenler'' konulu panel soru cevap bölümünden sonra İzzettin Güren'in yaptığı dua ile son buldu.

Fotoğraflar için tıklayınız...

Devamını oku...

Kavramların Hayatımızdaki Önemi ve Etkisi

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Rasulullah (صلى الله عليه وسلم) şöyle buyurmuştur: إِنَّ العبد ليتكلّم بالكلمة مِنْ رضوان الله لا يُلْقِي لها بالاً، يرفعه الله بها في الجنة، وإن العبد ليتكلم بالكلمة من سَخَط الله لا يُلْقِي لها بالاً، يهوي بها في جهنم "Kul farkına varmadan Allah'ı hoşnut eden bir söz söylediğinden dolayı Allah onu cennette yükseltir. Yine kul farkına varmadan Allah'ı kızdıran bir söz söylediğinden dolayı cehenneme yuvarlanır." (Buhari, Müslim, Tirmizi ve Malik)

Konuya bu hadisten sonra kimin söylediği önemli değil ne söylediği önemlidir sözü ile başlamak istiyorum. İslam literatürüne göre uzun manayı tek kelimeyle ifade eden "kavram" kelimesi çoğu zaman çok özet olarak şu iki hususu kapsamaktadır:

1- Ya bir manayı ifade etmek, bir anlam kazandırmak veya bir şeye delalet etmek için. ‘Teknoloji' kavramı gibi.

2- Yahut var olan eski bir manayı kaldırıp yeni bir mana kazandırmak için kullanılır. Örnek ise; Allah-u Teala'nın şu buyruğudur:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَقُولُوا رَاعِنَا وَقُولُوا انْظُرْنَا وَاسْمَعُوا

"Ey iman edenler! "Râinâ" demeyin, "unzurnâ" deyin. (Söylenenleri) dinleyin..." (Bakara 104)

Zira "Râinâ" işimizi hallet, "unzurnâ" ise bize bak demektir. Yahudiler bu kelimeyi dolaylı olarak aşağılamayı kastederek kötü bir anlam için kullandıklarından dolayı Allah-u Teala Müslümanların onlara uyarak benzemelerini ve bu kelimeyi kullanmalarını yasaklayıp aynı manayı ifade eden başka alternatif olan kelimeyle değiştirmelerini istemiştir. Yahudiler hakkında şu ayet de nazil olmuştur:

مِنَ الَّذِينَ هَادُوا يُحَرِّفُونَ الْكَلِمَ عَنْ مَوَاضِعِهِ وَيَقُولُونَ سَمِعْنَا وَعَصَيْنَا وَاسْمَعْ غَيْرَ مُسْمَعٍ وَرَاعِنَا لَيًّا بِأَلْسِنَتِهِمْ وَطَعْنًا فِي الدِّينِ وَلَوْ أَنَّهُمْ قَالُوا سَمِعْنَا وَأَطَعْنَا وَاسْمَعْ وَانْظُرْنَا لَكَانَ خَيْرًا لَهُمْ وَأَقْوَمَ وَلَكِنْ لَعَنَهُمُ اللَّهُ بِكُفْرِهِمْ

"Yahudilerden bir kısmı kelimeleri yerlerinden değiştirirler, dillerini eğerek, bükerek ve dine saldırarak (Peygambere karşı) "İşittik ve karşı geldik", "dinle, dinlemez olası", "râinâ" derler. Eğer onlar "İşittik, itaat ettik, dinle ve bizi gözet" deselerdi şüphesiz kendileri için daha hayırlı ve daha doğru olacaktı; fakat küfürleri (gerçeği kabul etmemeleri) sebebiyle Allah onları lânetlemiştir." (Nisa 46)

Bu ayetin hükmü kıyamete kadar geçerlidir.

İslam üleması belli bir manayı ifade eden kavram hakkında (لامُشاحة في الاصطلاح) yani ‘Kavramlar tartışılmaz' diye meşhur bir ifade kullanmışlardır. Bu nedenledir ki her bilim dalında ilmin kendine has bir dili ve özel kavramları vardır. Tefsir dilinde Mekki ve Medeni ayet, fıkıh usûlü dilinde sebep ve illet, hukuk dilinde fail ve anayasa, inşaat dilinde su terazisi, tıp dilinde sinir organı, kromozom ve röntgen, astronomi dilinde gezegen ve uzay, felsefe dilinde metafizik ötesi, matematik dilinde bölme ve çarpma, bir program için bilgisayar dilinde yüklemek, kutuplar için fizik dilinde eksi artı ve natur, arapça dil bilgisinde üstün, esre ve ötre, ekonomi dilinde şirket, bütçe ve alış-veriş, sosyoloji dilinde toplum, içtimai nizam dilinde evlilik ve boşanma, biyoloji dilinde hücre, siyaset dilinde çoğunluk ve egemenlik gibi kavramlar. Mana maddi de olabilir manevi de. Ancak kavramın taşıdığı mana bakımından birçok hususlara ayrılır. Bunların en önemlisi üçtür:

1- Vahiy gelmeden önceki sözlük mana. Namaz (dua) ve sünnet (yol) vb. Bu manaların belirleyicisi sadece arap uzmanlardır. Kelimenin sözlük manası itibarıyla iki kısım:

A- Muhkem olan mana (tek mana taşıyan) vadi ve şehir kelimeleri gibi.

B- Muteşabih olan mana (birçok mana taşıyan) göz (gören göz, su çeşmesi, casus, bir şeyin ta kendisi) ve baş (kafa, dağın zirvesi veya tepebaşı ve bundan türeyen başhekim, başkatip ve başçavuş yani lider ve komutan) kelimeleri gibi.

2- Aslı sözlük manasından gelip fakat peygamberlikten sonra meydana gelen yeni mana olan şer'i mana. Böylece İslam; birçok kelimelere sözlük manasından çıkarıp yepyeni bir mana kazandırmıştır. Bahçe anlamında olan fakat iman etmemiz gereken cennet kelimesi gibi. Keza yukarıdaki kavramları da kapsar. Mesela; namazın sözlük manası dua iken Vahyin kazandırdığı yeni ve şer'i mana rekat olarak eda edilen ibadet demektir. Bu nedenledir ki şeri manayı sadece Vahiy belirler başkası değil. Şer'i manası olup muhkem kelimeler olduğu gibi (Hac, hilafet, muhacirler ve ensarlar v.b.) muteşabih de olabilir. (وَاللَّيْلِ إِذَا عَسْعَسَ ayeti kerimesindeki ‘عَسْعَسَ' kelimesi gibi hem başladı hem de bitti demektir). Yani gece başladığında veya gece bittiğinde şeklinde iki tür tefsir edilebilir.

3- Aslı ne sözlük manadan ne de şer'i manadan türemeyen fakat bütünüyle dışarıdan yani Batı'dan gelen kavramlar türü. Burada araba, Tren, Gemi, füze, laboratuvar, fabrika, bilgisayar, mikrofon, telefon ve uçak gibi teknik ile ilgili ve araçları ifade eden kavramları değil, aksine Batı ve kafirlerin kendi kültür ve yaşam tarzlarını ifade etmek için kullandıkları yabancı kavramları kastediyorum. Çağdaşlık, azınlık, reform, akılcılık veya pozitivizm, seküler (laik) devlet, eşcinsellik, dost hayatı veya birlikte yaşamak, eşitlik, kadın hakları, dinler arası diyalog, süt bankası v.b. Sonuçta her üç manaları kendiliğinden değil dış etkenle oluşur.

Ancak bir kavram çok yönlü hatta çelişkili yorumlara açık olup da ikinci bir mana veya ikinci bir tanım gerektirmeyecek kadar kapalı ve bulanık olursa kavram kargaşası dediğimiz toplumsal kaosa yol açacaktır. Böylesi durumlarda hakkın ve hakikatin değil kanaat önderleri tarafından kimin haklı olduğu savunularak ispatlanmaya çalışılacaktır. Çünkü bu durumda kavramın kendisi bile anlaşılmaz hale gelecektir. Bu da topluma çok tehlikeli bir şekilde yansıyacaktır. Bu günkü televizyon kanallarında düzenlenen birçok programlar bunun açık örneğidir. Bundan dolayıdır ki İslam çok temkinli ve dakik davranmış ve her kavramı yerli yerince tanımlamış, çelişkili yorumlara ve kaoslara yol açacak bütün yolları kapamıştır. İşte bu yüzdendir ki ‘Kavramlar tartışılmaz' denmiştir. Yani bir takım kriterlere bağlı kalarak kişinin kavramdan ne anladığı değil kavramın ne ifade ettiği önemlidir. Çünkü kavramlar yargılanmak üzere değil anlaşılmak üzere konulmuştur. Misal olarak; iman kavramı ve küfür kavramı gibi. Buna göre İslam; kimin mü'min, kimin de kafir olduğunu ikinci bir tanım gerektirmeyecek şekilde açık ve kesin olarak belirlemiştir.

Batı; kendisi şizofreni hastası olduğu için her hangi bir kavram koyduğu zaman iki önemli hususa çok dikkat eder. Bunlardan ilki; toplumların büyük kitlesine hitap ederek kazanması ve yönlendirmesi için olabildiği kadar kavramı güzel ve kulağa hoş gelecek şekilde süsleyerek çok esnek bir yapıyla dizayn eder. İkincisi ise; insanlar bu kavramlara aldanıp alkış tutmaya başlayınca insanlara saklı tuttuğu asıl manayı icraatta gösterir. Bu sefer Batı ben bunu kast etmedim sen yanlış anladın diyerek bambaşka bir şey uygular. Böylece Batı bir kavrama sinsi olarak ve birbirleriyle çelişecek şekilde biri açıkmış görünen diğeri de kapalı iki ayrı şık kazandırır. Asıl amacı ise açıkmış gibi görünen mana arkasında saklanıp avam halka görünmeyen kapalı manayı kastetmektir. Sözde özgürlük vaat eden Amerika'nın Afganistan ve Irak işgalinden sonra tam tersini yapması bunun açık ve acı örnekleridir. Özgürlük türküsüyle başlayan kavram milyonlarca Müslümanı ve masum halkı köleleştirmekle son buldu. Üstelik özgürlük maskesi arkasında saklanarak insanların canlarına acımasızca kıyarak hayatlarını karatmaktadır. Sanki onlar hakkında şu ayet tecelli ediyor:

وَقَالَ الشَّيْطَانُ لَمَّا قُضِيَ الْأَمْرُ إِنَّ اللَّهَ وَعَدَكُمْ وَعْدَ الْحَقِّ وَوَعَدْتُكُمْ فَأَخْلَفْتُكُمْ وَمَا كَانَ لِيَ عَلَيْكُمْ مِنْ سُلْطَانٍ إِلَّا أَنْ دَعَوْتُكُمْ فَاسْتَجَبْتُمْ لِي فَلَا تَلُومُونِي وَلُومُوا أَنْفُسَكُمْ مَا أَنَا بِمُصْرِخِكُمْ وَمَا أَنْتُمْ بِمُصْرِخِيَّ إِنِّي كَفَرْتُ بِمَا أَشْرَكْتُمُونِي مِنْ قَبْلُ إِنَّ الظَّالِمِينَ لَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ

"(Hesapları görülüp) iş bitirilince, şeytan diyecek ki: "Şüphesiz Allah size gerçek olanı vadetti, ben de size vadettim ama, size yalancı çıktım. Zaten benim size karşı bir gücüm yoktu. Ben, sadece sizi (inkara) çağırdım, siz de benim davetime hemen koştunuz. O halde beni yermeyin, kendinizi yerin. Ne ben sizi kurtarabilirim, ne de siz beni kurtarabilirsiniz! Kuşkusuz daha önce ben, beni (Allah'a) ortak koşmanızı reddettim." Şüphesiz zalimler için elem verici bir azap vardır." (İbrahim 22)

İşte bu mantıkla Batı yıllardır kendi kültür ve hayat tarzından kaynaklanan kavramları Müslümanlara bazen kendisi pazarlamak bazen de kanaat önderleri üzerinden pazarlatmaktadır. Batı'da sürekli yeni kavram üretme konusunda birçok üniversite, kuruluş ve araştırma merkezleri bulunmaktadır. Hatta Batılı ülkelerin kavramlar üzerinden dünyaya hakim olmaya çalıştığını dersek abartmış olmayız. Kısacası Batı patentli kavramların içi başka ambalajı başka. Batı'nın kavramları tıpkı ayetin de ifade ettiği gibi "içi rahmet fakat dışı azap bulunan bir meyve." Zira faiz yerine kar ortağı, eşcinsellik yerine cinsel tercih, zina yerine birlikte yaşamak, eski fikirler yerine gericilik ve irtica, yeniler yerine ise çağdaşlık, düşman kafirleri dost edinmek yerine ortak işbirliği, bir memleketin kaymağını yemek ve servetlerini çalmak yerine yatırımcılık, bir ülkeyi ve halkı kendi çarkına bağlamak yerine para yardımı, dış güçlere bağımlılık yerine stratejik ortak, diğer memleketlerde bulunan Müslümanlara yardım etmek yerine içişlere karışmak, ölmüş bir tağutun mezarına tapmak yerine saygı duruşu ve kafirleri İslam nuruna davet etmek yerine dinler arası diyalog geçmiştir. Türkiye'de bu kavram tiyatrosu sistematik olarak işlemektedir. Devlet; topluma bir kavramı benimsetmek istediği zaman hemen dayatmaz, önce kamuoyu oluşturmak için bir konuyu tarafsızmış gibi bütün yazar çizerlere günlerdir konuşturur durur, belli bir süre sonra, toplum bu yeni kavrama aşina olup uzun tartışmalar neticesinde kulağına hoş gelmeye başlayınca devlet hemen onu uygulamaya geçirir. Tabi toplumun benimsediğini nereden anladınız diyeceksiniz? Bunun cevabı toplumun hiç bir olumsuz reaksiyon göstermemesidir. Bunun güncel misali kendisine yıllardır elebaşı ve bebek katili diye anlatılan ama şimdi analar ağlamasın, terör bitsin ve kan akmasın gerekçesiyle hakkında af yasası çıkartılan ve sayın diye hitap edilendir. Peki ne değişti ki tutuklandığında katil idi şimdi de barış ortağı oldu?!

Yukarıda üzerinden geçtiğimiz kavramlardan birini ele alarak analiz etmek istiyorum. O da dinler arası diyalog kavramı. Bilindiği gibi bu kavramı belli siyasi ve fikri amaç için piyasaya süren Batı dengeli ve eşit olarak bir hedef gütmedi. Gerçeğin hedeflenmediği bir ortamda inançlar arasında ortak değerleri bularak yeni bir ortak inanç üretmektir. Diyalog kavramı kabul görmesi için diyaloğa katılanlar sözde kendi değerlerinden soyutlanarak ötekini kabul etmesi gerekir. Ancak kavramı ilk seslendiren Batı olduğu için bu ambalajın içi tamamen Batı kültürüyle doldurulmuş olarak katılanlara sunulmaktadır. Amaç ise onların kendi fikirlerini sormak değil kavramı bu şekliyle onaylamaktır. Kavramı bu manasıyla Müslümanlara pazarlamak pek mümkün görünmediği için üstüne biraz İslami bir boya katmak gerekir. Bundan sonraki aşamada iş kanaat önderlerine ve entelektüellere düşüyor. Bu sefer bunlar da Batı'yı haklı çıkarmak için diyalog kavramının Kur'an-ı Kerim'de nasıl ve ne şekilde geçtiğini ve onun sözlük manasını uzun uzun tartıştıktan sonra Batı'nın koyduğu tanıma uygun olarak açıklamaya başlarlar. Böylece bütün dünyada dinler arası diyalog kavramı hararetli bir şekilde konuşulur hale getirilir. Bu işi daha sağlam bir zemine oturtmak ve pekiştirmek için toplantı ve konferanslar düzenlenir ve kuruluşlar kurulur. Böylece bütün dünya dinler arası diyalog merkezli oldu. Oysa Batı'nın diyalog kavramından murat ettiği mananın kavramın sözlük manasıyla hiç bir ilgisi yoktur. Kur'an-ı Kerim'de geçen diyalog kavramına bakıldığında tamamen farklı bir mana ortaya çıkıyor. Aşağıdaki ayetleri örnek alalım:

فَأَقْبَلَ بَعْضُهُمْ عَلَى بَعْضٍ يَتَسَاءَلُونَ قَالَ قَائِلٌ مِنْهُمْ إِنِّي كَانَ لِي قَرِينٌ يَقُولُ أَئِنَّكَ لَمِنَ الْمُصَدِّقِينَ أَئِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَابًا وَعِظَامًا أَئِنَّا لَمَدِينُونَ قَالَ هَلْ أَنْتُمْ مُطَّلِعُونَ فَاطَّلَعَ فَرَآهُ فِي سَوَاءِ الْجَحِيمِ قَالَ تَاللَّهِ إِنْ كِدْتَ لَتُرْدِينِ وَلَوْلَا نِعْمَةُ رَبِّي لَكُنْتُ مِنَ الْمُحْضَرِينَ.

"İşte o zaman, birbirlerine dönerek (dünyadaki hallerini) soracaklar. İçlerinden biri: "Benim, bir arkadaşım vardı" der. Derdi ki: Sen de (dirilmeye) inananlardan mısın? Biz ölüp kemik, sonra da toprak haline geldiğimiz zaman (diriltilip) cezalanacak mıyız? (O zât, dünyada geçmiş olan hâdiseyi bu şekilde anlattıktan sonra Allah-u Teâlâ orada bulunanlara:) Siz işin gerçeğine vâkıf mısınız? dedi. İşte o zaman konuşan baktı, arkadaşını cehennemin ortasında gördü. "Allah'a yemin ederim ki, sen az daha beni de helâk edecektin. Rabbimin nimeti olmasaydı, şimdi ben de (cehenneme) getirilenlerden olurdum" dedi." (Saffat 50-57)

وَنَادَى أَصْحَابُ الْجَنَّةِ أَصْحَابَ النَّارِ أَنْ قَدْ وَجَدْنَا مَا وَعَدَنَا رَبُّنَا حَقًّا فَهَلْ وَجَدْتُمْ مَا وَعَدَ رَبُّكُمْ حَقًّا قَالُوا نَعَمْ فَأَذَّنَ مُؤَذِّنٌ بَيْنَهُمْ أَنْ لَعْنَةُ اللَّهِ عَلَى الظَّالِمِينَ...وَنَادَى أَصْحَابُ النَّارِ أَصْحَابَ الْجَنَّةِ أَنْ أَفِيضُوا عَلَيْنَا مِنَ الْمَاءِ أَوْ مِمَّا رَزَقَكُمُ اللَّهُ قَالُوا إِنَّ اللَّهَ حَرَّمَهُمَا عَلَى الْكَافِرِينَ.

"Cennet ehli cehennem ehline: Biz Rabbimizin bize vadettiğini gerçek bulduk, siz de Rabbinizin size vadettiğini gerçek buldunuz mu? diye seslenir. "Evet!" derler. Ve aralarından bir çağrıcı, Allah'ın lâneti zalimlerin üzerine olsun! diye bağırır... Cehennem ehli, cennet ehline: Suyunuzdan veya Allah'ın size verdiği rızıktan biraz da bize verin! diye seslenirler. Onlar da; Allah bunları kafirlere haram kılmıştır, derler." (A'raf 40 ve 50)

Burada Saffat ve A'raf sürelerinde cennet halkının dünyada inkar eden cehennem halkıyla olan konuşması geçmektedir.

وَهِيَ تَجْرِي بِهِمْ فِي مَوْجٍ كَالْجِبَالِ وَنَادَى نُوحٌ ابْنَهُ وَكَانَ فِي مَعْزِلٍ يَا بُنَيَّ ارْكَبْ مَعَنَا وَلَا تَكُنْ مَعَ الْكَافِرِينَ. قَالَ سَآوِي إِلَى جَبَلٍ يَعْصِمُنِي مِنَ الْمَاءِ قَالَ لَا عَاصِمَ الْيَوْمَ مِنْ أَمْرِ اللَّهِ إِلَّا مَنْ رَحِمَ وَحَالَ بَيْنَهُمَا الْمَوْجُ فَكَانَ مِنَ الْمُغْرَقِينَ

"Gemi, dağlar gibi dalgalar arasında onları götürüyordu. Nuh, gemiden uzakta bulunan oğluna: Yavrucuğum! (Sen de) bizimle beraber bin, kafirlerle beraber olma! diye seslendi. Oğlu: Beni sudan koruyacak bir dağa sığınacağım, dedi. (Nuh): "Bugün Allah'ın emrinden (azabından), merhamet sahibi Allah'tan başka koruyacak kimse yoktur" dedi. Aralarına dalga girdi, böylece o da boğulanlardan oldu." (Hud 42-43)

Bu ayetlerde Nuh peygamberin kafir olan oğlu ile yani baba oğul konuşması geçmektedir.

وَإِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلَائِكَةِ إِنِّي جَاعِلٌ فِي الْأَرْضِ خَلِيفَةً قَالُوا أَتَجْعَلُ فِيهَا مَنْ يُفْسِدُ فِيهَا وَيَسْفِكُ الدِّمَاءَ وَنَحْنُ نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ وَنُقَدِّسُ لَكَ قَالَ إِنِّي أَعْلَمُ مَا لَا تَعْلَمُونَ...قَالُوا سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَا إِلَّا مَا عَلَّمْتَنَا إِنَّكَ أَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ. قَالَ يَا آدَمُ أَنْبِئْهُمْ بِأَسْمَائِهِمْ فَلَمَّا أَنْبَأَهُمْ بِأَسْمَائِهِمْ قَالَ أَلَمْ أَقُلْ لَكُمْ إِنِّي أَعْلَمُ غَيْبَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَأَعْلَمُ مَا تُبْدُونَ وَمَا كُنْتُمْ تَكْتُمُونَ

"Hatırla ki Rabbin meleklere: Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım, dedi. Onlar: Bizler hamdinle seni tesbih ve seni takdis edip dururken, yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan dökecek insanı mı halife kılıyorsun? dediler. Allah da onlara: Sizin bilemiyeceğinizi herhalde ben bilirim, dedi... Melekler: Yâ Rab! Seni noksan sıfatlardan tenzih ederiz, senin bize öğrettiklerinden başka bizim bilgimiz yoktur. Şüphesiz alîm ve hakîm olan ancak sensin, dediler. (Bunun üzerine:) Ey Âdem! Eşyanın isimlerini meleklere anlat, dedi. Âdem onların isimlerini onlara anlatınca: Ben size, muhakkak semâvat ve arzda görülmeyenleri (oralardaki sırları) bilirim. Bundan da öte, gizli ve açık yapmakta olduklarınızı da bilirim, dememiş miydim? dedi." (Bakara 30, 32-33)

Bu ayetler de Allah-u Teala, Melekler ve Adem (As.) üçlüsü bir konuşma geçtiğini göstermiştir.

وَكَانَ لَهُ ثَمَرٌ فَقَالَ لِصَاحِبِهِ وَهُوَ يُحَاوِرُهُ أَنَا أَكْثَرُ مِنْكَ مَالًا وَأَعَزُّ نَفَرًا...قَالَ لَهُ صَاحِبُهُ وَهُوَ يُحَاوِرُهُ أَكَفَرْتَ بِالَّذِي خَلَقَكَ مِنْ تُرَابٍ ثُمَّ مِنْ نُطْفَةٍ ثُمَّ سَوَّاكَ رَجُلًا.

"Bu adamın başka geliri de vardı. Bu yüzden arkadaşıyla konuşurken ona şöyle dedi: "Ben, servetçe senden daha zenginim; insan sayısı bakımından da senden daha güçlüyüm."... Karşılıklı konuşan arkadaşı ona hitaben: "Sen, dedi, seni topraktan, sonra nutfeden (spermadan) yaratan, daha sonra seni bir adam biçimine sokan Allah'ı inkar mı ettin?" (Kehf 34 ve 37)

Bu ayetlerde mü'min ile kafir arsında bir diyaloğun cereyan ettiği anlatılmaktadır. Bu ayetlerin arapça olarak mana itibarıyla dinler arası diyalog kavramıyla yakından uzaktan hiçbir alakası bulunmamaktadır.

Son olarak kavramları doğru anlamak oksijen kadar öneme haizdir. Oksijen insan vücudu için önemli olduğu kadar kavramlar da fikri ve kültür olarak insanın varlığı için  önemlidir. Yani zehirli oksijen birkaç insanın ölümüne yol açabilir, ancak zehirli kavramlar bir halkın, birkaç neslin ve bir ümmetin kültür birikimini zehirleyerek tarihi konumunu değiştirip alt üst edebilir. Zira Kur'an'ı Kerim'de ‘İman' kavramını ret ederek peygamberleri yalanlamaları yüzünden nice kavimlerin yok edildiği anlatılmaktadır:

وَلَوْ أَنَّ أَهْلَ الْقُرَى آمَنُوا وَاتَّقَوْا لَفَتَحْنَا عَلَيْهِمْ بَرَكَاتٍ مِنَ السَّمَاءِ وَالْأَرْضِ وَلَكِنْ كَذَّبُوا فَأَخَذْنَاهُمْ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ

"O (peygamberlerin gönderildiği) beldelerin halkı inansalar ve (günahtan) sakınsalardı, elbette onların üstüne gökten ve yerden nice bereket kapıları açardık, fakat yalanladılar, biz de ettikleri yüzünden onları yakalayıverdik." (A'raf 96)

Hayatı yanlış yönlendirmemek ve yanlış saflarda durmamak için kavramları doğru anlamak İslam ümmetinin görevleri arasındadır. Bu görevi ise İslam ümmeti arasında yer alan samimi alimler ve uzmanlar hakkıyla yerine getirmelidirler. İslam ümmetinin kendi orijinal/asıl kimliğini taşıması kadar önemli bir iş yoktur.

Fuad Hamidoğlu

Devamını oku...

Hizb-ut Tahrir Türkiye Vilayeti kadın kolları sempozyumu: ’’Allah Rasulune imanımız nasıl olmalıdır’

  • Kategori Türkiye
  •   |  

Hizb-ut Tahrir Türkiye Vilayeti kadın kolları Bursa ili İnegöl ilçesinde ’’Allah Rasulune imanımız nasıl olmalıdır’’ başlığı altında sempozyum düzenlemiştir.

5 Cumadil ahir 1434H., elmuvafık 15 Nisan 2013 M. Pazartesi

 

Detaylı bilgi için tıklayınız

 

 

Fotoğraf galerisi için tıklayınız...

Devamını oku...

Türkiye Vilayeti: Hizb-ut Tahrir gençlerine Erzurum'da Tutuklama

  • Kategori Türkiye
  •   |  

2 Cumadil ahir 1434H., elmuvafık 12 Nisan 2013 M. Cuma günü Hizb-ut Tahrir Türkiye Vilayeti Medya Bürosunun tutuklamalar hakkında yayınlamış olduğu basın açıklamasını buradan okuyabilirsiniz.


Adalet ve Kalkınma Partisinin düzenlemiş olduğu, Türkiye'nin doğusundaki Erzurum kentindeki tutuklamalar hakkında, tutuklu kimselerin akrabalarının yapmış oldukları basın açıklaması


 

Adalet ve kalkınma partisinin düzenlemiş olduğu Türkiyenin doğusundaki Erzurum kentindeki tutuklamalar hakkında,Türkiye'de yayın yapan Elkuds  kanalının üstad Mahmut Kar ile yapmış olduğu röportaj:


Yeni Akit Gazetesinde yayınlanan Hizb-ut Tahrir'li gençlere yönelik tutuklamalar hakkında haber:

Devamını oku...

-Basın Açıklaması- Ürdün Parlamentosu Önündeki Protesto Gösterisine Davet

Hizb-ut Tahrir / Ürdün Vilayeti sizleri, Ürdün parlamentosu önündeki gösteriye katılmaya davet eder. Bu gösteri, rezil tutumları ve birçok milletvekillerinin, aileleriyle Şam-Ürdün'e sığınan Şam-Suriyeli kardeşlerimize yönelik yaptıkları utanç verici açıklamaları protesto etmek için 02.04.2013 Salı günü sabah saat 10:00'da olacaktır.

İbn-u Ömer [Radıyalahu Anhuma]'dan rivayet edilen hadiste Resulullah [SallAlahu Aleyhi ve Sellem], şöyle buyurmuştur:

الْمُسلم أَخُو الْمُسلم لَا يَظْلمه وَلَا يُسلمهُ من كَانَ فِي حَاجَة أَخِيه كَانَ الله فِي حَاجته وَمن فرج عَن مُسلم كربَة فرج الله عَنهُ بهَا كربَة من كرب يَوْم الْقِيَامَة وَمن ستر مُسلما ستره الله يَوْم الْقِيَامَة، وَمن مَشى مَعَ مظلوم حَتَّى يثبت لَهُ حَقه ثَبت الله قَدَمَيْهِ على الصِّرَاط يَوْم تَزُول الْأَقْدَام "Müslüman Müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez ve onu (düşmana) teslim etmez. Her kim kardeşinin bir hacetini giderirse Allah da onun bir hacetini giderir. Her kim kardeşinin bir sıkıntısını giderirse Allah da onun kıyamet günündeki sıkıntılarından bir sıkıntısını giderir. Her kim bir Müslümanı(n ayıbını) örterse Allah da kıyamet günü onu(n ayıbını) örter. Her kim hakkı sabit oluncaya kadar mazlumla birlikte yürürse, ayakların kaydığı bir günde Allah da onun ayaklarını Sırat'ta sabit kılar." [Tergîb ve Terhîb'de rivayet edildi]

Herkes Davetlidir

Devamını oku...

İslamî Toplumda Kadın ve Erkeğin Siyasî Rolü

  • Kategori Pakistan
  •   |  

Hizb-ut Tahrir / Pakistan Vilayeti, toplumdaki aile yapısını baltalayan Batılı kapitalist liberal fikrin benimsendiği bir sırada Müslüman toplumda kadın ve erkeğin ilişkisiyle ilgili aşağıdaki ana hatları yayınlamıştır. Allah'ın izniyle çok yakında kurulacak olan İslamî Hilafet, İslamî toplumun temellerini güçlendirmek için çalışacaktır.

Birincisi: Başlangıç; sorunlarımıza dönük çözümler olarak fasit liberal değerlerinin ithal edilmediği iddia edilen Batılı hadaratın başarısız olması.

Pakistan yöneticileri, Batılı liberal değerleri ithal etmişler ve bu değerleri, özellikle gençleri hedef alan "modernlik" kılıfı altında toplumuza sokmuşlardır. Nitekim bu komplo, şahsî özgürlük mefhumlarının amellerimizin ölçüsü olarak girmesi için toplumumuza, gençlerimize, erkeklerimize ve kadınlarımıza yönelik planlanmıştır. Aslında bu Batılı fikirler, toplumumuza yabancı fikirler olduğu gibi Batılı tarihsel tecrübenin bir ürünü olup Hıristiyan Kilisenin zulmüne bir tepki olarak ortaya çıkmıştır. Nitekim kapitalizm yasalarında, şahsî özgürlüğü de kapsayan dört özgürlüğü temel aldığı gibi bu özgürlükler, gerek kadın ve erkek arasındaki ilişkiyi düzenleyen gerekse onlardan her birinin toplumdaki rollerini düzenleyen yasalarını etkilemektedir. Dolayısıyla kapitalizmin gölgesinde, kadın ve erkeğin dış görünümü ikisi arasındaki ilişkiye egemen olmaktadır. Ayrıca gerek toplumdaki insanlar gerekse kadın ve erkek arasındaki ilişkilere egemen olan da bizzat bireyselciliktir. Bu ise İslam'ın çağrıda bulunduğu saygı, şeref ve yardımlaşma mefhumlarına aykırıdır.

Yöneticilerimizin, Batılı liberal değerleri ithal etme kampanyası, İslamî değerleri gerçekleştirmeye çalışan ve kadın ve erkek arasında yeni ilişkiler kuran herhangi bir Müslüman toplum için bir tehlike oluşturmaktadır. Batılı liberalizmde, kadın ve erkeğin birbirlerine olan eğilimi, her birinin cinsel yönüne dayandığı gibi kadın ve erkek arasındaki ihtilat (kadın ve erkeğin bir arada bulunması) davranışlarını güçlendirmeye ve aynı şekilde reklamlarda, dramatik eylemlerde, filmlerde ve dergilerde iğrenç görüntülerin kullanılmasına dayanmaktadır. Dolayısıyla yöneticiler, kadın ve erkeğin birbirlerine karşı anormal duyguları artırmaya yol açan kadın ve erkek arasındaki ihtilat davranışlarını toplumumuza sokmak ve okullarda, kolejlerde, kafelerde, festivallerde ve konserlerde bu davranışların propagandasını yapmak yoluyla toplumumuzda zina yapmaya elverişli bir ortam sağlamaktadırlar. Ayrıca şahsî özgürlük, Batı toplumunda kadın ve erkek arasındaki yardımlaşmayı ortadan kaldırdığı gibi bireyselcilik de yardımlaşmanın yerine "cinsiyet savaşının" olmasına neden olmaktadır. Toplumda istikrarsızlığı ve hoşnutsuzluğu ortaya çıkaran bu sahih olmayan bakış açısı, kadın, erkek ve çocuklar üzerinde olumsuz etkisi olmakta ve anne, baba ve çocuklardan oluşan ailenin geleneksel şeklini ve samimi aile ilişkilerini yok etmektedir.

Kadın ve erkek arasındaki sahih bakış açısı ve bu ikisinin aile ve toplum içerisindeki rolleri güçlü ve istikrarlı bir toplum inşa etmek için zaruri bir durum olup bununla ilgili yasalar, Batı'dan veya bizim Doğu toplumumuzda var olan İslamî olmayan gelenek ve göreneklerden ithal edilmemelidir. Ancak bizim yöneticilerimiz, her konuda olduğu gibi Batı'nın geleneklerine boyun eğmekteler ve Batı toplumunun hakikatini görmezden gelmektedirler. Zira Batı toplumu, kadınları, çocukları ve aile bağlarını korumada başarısız olduğu gibi kadın ve erkek arasında yardımlaşmanın inşa edilmesinde de başarısız olmuştur. Nitekim başarısız mefhumların Pakistan'a dayatılması, fesat ve İslam'a dayalı olmayan kültürel uygulamalar nedeniyle Müslümanların karşı karşıya kaldığı sorunları daha da şiddetlendirmiştir. Ayrıca babalar, evlatlar, kocalar, hanımlar ve kayınvalideler arasındaki geleneksel sorunları da şiddetlendirmiştir. Bunun yanı sıra kadın ve erkekten her biri, propagandası yapılan şahsî özgürlük ve bireyselcilikten etkilenmekteler  ve bu da İslamabad'daki sivil kayıt durumlarında geçtiği gibi boşanma durumlarının artmasına yol açmaktadır.  Zira son birkaç yıl içerisinde, boşanma durumlarındaki keskin şiddetli artışa dikkat çekilmesinin yanı sıra medya organlarının bireyselcilik mefhumunun ve büyüklere saygı ve küçüklere sevgi gibi geleneksel İslamî değerlerin buna zarar verdiğinin propagandasını yapmaları nedeniyle baba ve evlatlar arasındaki ilişkilerde gerginlik düzeyinin arttığına dikkat çekilmiştir.

İkincisi: Siyasî Düşünceler; fasit değerlerin parçaladığı toplumlar.

a-Kadın ve erkek, insanlık doğaları gereği birbirlerine benzedikleri gibi aynı zamanda Allahu [Subhânehu ve Teâlâ], kadın ve erkekten her birini birbirlerinden ayırt edici özelliklerde yaratmıştır. Zira Allahu [Subhânehu ve Teâlâ], şöyle buyurmaktadır: أَلاَ يَعْلَمُ مَنْ خَلَقَ وَهُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ "Hiç yaratan bilmez mi? O, Latif'tir, Habir'dir" [el-Mulk 14]

Bundan dolayı ortada, kadın ve erkek arasındaki ilişkileri düzenleyen hükümlerin ve yasaların olması zorunlu olduğu gibi bu yasaların, kadın ve erkekten her birinin doğası ve aralarındaki farklılıkları dikkate alınarak alınması da zorunludur. Ancak kapitalizm, bu açık vakıaya kabul etmemekte, buna önem vermemekte, dolayısıyla da buna göre yasalar çıkarmamaktadır.

b-Batı'da kadının rolü, rolünün bir kadın olarak değerlendirilmesi yerine görüntüsüne ve ekonomik katkıları esasına dayanmaktadır. Zira kadın, doğal olarak bir eş, anne ve evin mürebbisidir. Bu roller ise toplumun ve ailenin temel değerleriyle ilgili olduğu gibi ayrıca bu roller de değerlerinin küçümsenmemesini ve aşağılanmamasını gerektiren zihinsel ve bedensel özellikleri gerektirmektedir. Zira Batılı toplumlara zarar veren işte bu rolün küçümsenmesidir. Aynen çocukların arasındaki suç oranlarının yükselmesinden ve çocuklar arasındaki zihinsel ve sağlık sorunların artmasından anlaşılacağı gibi. Dolayısıyla Pakistan'da hala kadın, bir eş ve ana olarak saygı ve taktirle karşılanmaktadır. Zira bu mefhumlar, toplumumuzun derinlerine kadar kök salmıştır. Ancak bu bakışta bir değişim meydana gelmiştir. Zira kadının değeri, büyük ölçüde dış görüntüsüne, eğitim ve meslekî düzeyine göre taktir edilip toplumdaki esas rolünün değeri göz ardı edilir olmuştur.

c-Kadın ve erkeğin toplum içerisindeki rolünün ve ilişkilerinin, şahsî özgürlük yoluyla anlaşılması ve düzenlenmesi imkansızdır. Zira kadın ve erkeğin arzu ve istekleri, örtüşmemektedir. Dolayısıyla kadın ve erkeğin arasında gerçek bir yardımlaşmanın oluşması imkansız olduğu gibi bilakis fitne, zulüm ve adaletsizlik oluşmaktadır. Hatta İslam'dan kaynaklanmayan fasit yerel gelenek ve göreneklerin neden olduğu toplumumuzda var olan sorunlara yeni sorunlar ekleyen de bizzat fasit Batılı değerledir. Zira herhangi bir toplumda sorunları ortaya çıkaran, değerlerin, yasaların ve geleneklerin kaynağı olan parlamentodaki kadın ve erkeğin arzu ve istekleridir. Bundan dolayı tüm bunların değiştirilmesi ve Allahu [Subhânehu ve Teâlâ]'nın indiklerinin benimsenmesi kaçınılmazdır: وَأَن احْكُمْ بَيْنَهُمْ بِمَا أَنزَلَ اللَّهُ وَلاَ تَتَّبِعْ أَهْوَاءَهُمْ وَاحْذَرْهُمْ أَنْ يَفْتِنُوكَ عَنْ بَعْضِ مَا أَنزَلَ اللَّهُ إِلَيْكَ "Onların aralarında Allah'ın indirdikleri ile hükmet! Sakın onların hevalarına tabi olma ve Allah'ın sana indirdiklerinin bir kısmından seni saptırmalarından sakın!" [el-Mâide 49]

Üçüncüsü: Şerî yön; İslam'da kadın ve erkeğin rolü;

a-İslam'da kadın ve erkek arasındaki ilişki, aralarındaki cinsel temayüle değil her birinin birbirlerine bir insan olarak bakmaları bakış açısına dayanmaktadır. Zira İslam kadına, bir anne, evin mürebbisi ve korunması geren bir namus olarak bakmaktadır. Aynen Hizb-ut Tahrir'in Anayasa Mukaddimesi'nin 112 sayılı maddesinde geçtiği gibi: "Kadında asıl olan anne ve ev hanımı olmasıdır ve o, korunması gereken bir namustur." Ayrıca 119 sayılı maddede de şöyle geçmektedir: "Her erkek ve kadın, ahlakî tehlike içeren veya toplumu ifsad edici iş yapmaktan men edilir."

b-İslam, kadın ve erkeğin birbirlerine olan ihtiyaçlarını evlilik yoluyla düzenlemiş olup evlilik yoluyla her ikisinin zina işlemeye dönük ihtiyaçlarını ortadan kaldırmıştır. Özellikle de İslam, erken yaştaki bir evliliğe teşvik etmişken. Zira zina, toplumun fesada uğramasına neden olduğu gibi kadın ve erkeğin nesillerini ihmal etmesine de neden olmaktadır. Çünkü ebeveyn, zinadan dolayı evlatlarının sorumluluklarını yüklenmemekteler ve bu da ebeveynlerini tanımayan çocukların doğmasına yol açmaktadır. Nitekim Hizb-ut Tahrir'in Anayasa Mukaddimesi'nin (120.) maddesinde şöyle geçmektedir: "Evlilik hayatı huzur hayatıdır. Zevc (bey) ile zevcenin (hanımın) yaşamı, dostluk yaşamıdır. Zevcin zevce üzerindeki kıvameti, riayet (gözetim) kıvametidir, yönetim kıvameti değildir. Zevce itaat, zevce üzerine farzdır. Yaşadığı çevreye göre maruf bir şekilde zevcesinin nafakası zevce farzdır." Dolayısıyla İslam'da karı ve kocayı bir araya getiren şerî akittir. Zira böylece ikisinden her biri bir diğerine karşı görevlerini ve haklarını bilmekte, bu ise onların arzu ve isteklerine göre değil şerî hükümlere göre olmakta ve karı ve kocanın birbirlerine olan ilişkisini, birinin diğerine karşı güzel görünmesi için süslenmeleri gibi menduplara bağlı kalmak da dahil ilgili şerî hükümlere bağlı kalmak yoluyla sevgi, merhamet ve saygı kuşatmaktadır.

c-Kadın ve erkeğin rolü, kadın ve erkekten her birinin fıtratına uygun olarak sevgi ve merhamet içerisinde yardımlaşan bir aile oluşturmak için şerî hükümlere göre Allahu [Subhânehu ve Teâlâ] tarafından belirlenmiştir. Nitekim Hizb-ut Tahrir'in Anayasa Mukaddimesi'nin 121. maddesinde şöyle geçmektedir: "Zevc ile zevce, ev işlerini tam bir yardımlaşma ile idare ederler. Zevc ev dışında yapılan bütün işlere bakmalıdır. Zevce de ev içinde yapılan işleri gücü yettiği kadar yapmalıdır. Zevc, zevcesinin yapamadığı işleri yapmak üzere yeterli ölçüde hizmetçi getirmelidir." Hakeza İslam'da roller paylaştırılmıştır. Ancak İslam, birbirleriyle yardımlaşma noktasında mendupların yapılmasına da teşvik etmiştir. Şöyle ki; erkek, ev işlerinde ve çocukların bakımında eşine bir yardımcı kiralar, özellikle de eşi hastaysa veya başka önemli görevlerle meşgulse. Aynı şekilde kadın da, şayet kocası hastaysa veya başka önemli görevlerle meşgulse alışverişe gitmesi gibi kocasına bir yardımcı kiralar. Böylece kadın erkekten her biri sorumluluklarını yerine getirmesi, şükranlarını göstermesi ve eşinin kendisine yapmış ek yardımları taktir etmesi halinde her iki arasındaki ilişki, yardımlaşma ve saygı üzerine bina edilmiş olur.

d-İslamî Hilafet Devleti, kadını sadece evdeki eşlik ve annelik görevleriyle sınırlandırmamaktadır. Zira kadın, toplumun faal ve ortak bir üyesi olup eğitim, çalışma ve siyasî aktivitede bulunma hakkına da sahiptir. Nitekim Hizb-ut Tahrir'in Anayasa Mukaddimesi'nin 114 sayılı maddesinde şöyle geçmektedir: "Erkeklere verilen haklar kadınlara da verilir. Erkeklere yüklenen yükümlülük kadınlara da yüklenir. Ancak İslam'ın kadın ve erkeklere şerî deliller ile tahsis ettiği haklar müstesnadır. Dolayısıyla kadının ticaret, ziraat ve sanayi işlerine katılma, muamelat ve akitlerde bulunma, her tür mülke sahip olma hakkı vardır. Kendi başına veya başkası ile ortak olarak malını çoğaltabilir. Hayat işlerinin hepsine bizzat katılabilir."  Yine 115. maddede de şöyle geçmektedir: "Kadının devlet görevlerine ve Mezalim Kâdi'si dışındaki Kâdi pozisyonlarına tayin edilmesi, Ümmet Meclisi üyelerini seçmesi, Ümmet Meclisi'ne üye olması, Halife'nin seçilmesine ve Halife'ye beyat verilmesine iştirak etmesi caizdir." Nitekim İslam tarihi, kadın ve erkek arasındaki ilişkiyi ifsat etmeksizin Ümmetin işlerinin gözetimini uygulayan kadın örnekleriyle doludur. Ancak Hilafet Devleti'nin yıkılmasının ardından onun yerine ister diktatör ve demokrat rejimler olsun isterse krallık rejimleri olsun laikler devletler gelince, zalim hükümlerle yönetilmeye başlanmıştır.

Not: 112 ve 122. maddelerin Kur'an ve sünnetten tüm delillerine muttali olmak için Hizb-ut Tahrir'in Anayasa Mukaddimesi'nin maddelerine müracaat edilmesi rica olunur. Hilafet Devleti'nin Anayasa Mukaddimesi'ndeki ilgili maddelere muttali olmak için de aşağıdaki web adresinin ziyaret edilmesi rica olunur: http://htmediapak.page.tl/policy-matters.htm

Dördüncüsü: Hilafet Devleti'nin siyaseti, kadın ve erkek arasındaki yardımlaşmaya dayalıdır.

a-Kadın ve erkek arasındaki ilişki, takvanın ve saygının olduğu sahih bir temel üzerine yeniden düzenlenecektir. Bu ise insan cinsini korumak ve Allahu [Subhânehu ve Teâlâ]'nın istediği şekilde insanın yeryüzünde halife olmasının manasını gerçekleştirmek içindir ki bu da Allahu [Subhânehu ve Teâlâ]'ya ibadet etmek amacıyladır. Kadın ve erkek arasındaki ilişkiyi düzenleyen işte İslam'daki bu benzersiz yöntem olup bu ise kadının erkek ile olan ilişkisini, birbirlerinin yardımlaşmasını baltalayan bir husus olan cinsel temayüle dayandıran Batılı hadarat ile çelişmektedir.

b-Kadın ve erkeğin rolü, İslam'daki ekonomik ve öğretim sistemi ile medya siyasetinin tatbik edilmesi ve aralarındaki husumetlerin de yargı sistemiyle çözülmesi yoluyla Hilafet Devleti tarafından desteklenip kolaylaştırılacaktır.

c-Mevcut toplumdaki fesat ve görüntüler ortadan kaldırılacak olmasının yanı sıra kadın ve erkeğin etkin bir rol üstlenmelerine izin verileceği gibi onları toplumda ek bir yük olarak görmek yerine onların toplumsal istekleri de desteklenecektir.

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER