Pazar, 02 Zilkâde 1447 | 2026/04/19
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

-Basın Açıklaması- Dikkatinize

Hizb-ut Tahrir / Tunus, tüm medya organlarına hizbin tek yetkili resmi kanalının ve kendisiyle iletişim kurulacak temsilciliğin Siyasî Büro Başkanı Sayın Abdurraûf el-Âmirî veya Medya Bürosu Başkanı Üstad Rıza el-Hâc olduğunu hatırlatır ve Siyasî Büro Başkanı veya Medya Bürosu Başkanı'nın resmî izni olmadıkça medya ile iletişim kurma yetkisinin olmadığını vurgularız.

 

-Siyasî Büro Başkanı, Üstad Abdurraûf el-Âmirî.

Telefon: 2463872

 -Medya Bürosu Başkanı Üstad Rıza el-Hâc.

Telefon: 21430700

Faks: 71345950

حزب التحرير
Hizb-ut Tahrir
Tunus Medya Bürosu Başkanı
Üstad Rıza Bil-Hâc

Selam.

Devamını oku...

Özellikle Murabaha Satışı Olmak Üzere İslami Bankalarla İşlem Yapmanın Hükmü

(Hizb-ut Tahrir Emiri Şeyh Âlim Ata İbn Halil Ebu Raşta Tarafından Facebook Sayfası Takipçilerinin Sorularına Verilen Cevaplar Silsilesi)

Soru-Cevap

Özellikle Murabaha Satışı Olmak Üzere İslami Bankalarla İşlem Yapmanın Hükmü

Hasan S. Al-Tarda’ya

Soru:

Esselamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berekatuh.

Değerli Şeyhimiz sizden, özellikle Murabaha satışı olmak üzere İslami bankalarla işlem yapmanın hükmünü açıklamanızı rica ediyorum… İslami bankalar yoluyla otomobil veya ev satın almak gibi? Ben bunun haram olduğunu biliyorum ama bunu bir kişiye nasihat etmek istediğimde konuyu ona ayrıntılı bir şekilde açıklayamıyorum…  Şimdi size, vakıamızdan insanlar bir işlem yaparken İslami bankaya benzettikleri hususa dair bir örnek vermek istiyorum… Kasabamızda, bir evin tamamını taksitle (çekle) yapması için kendisiyle anlaşma yapılan şirketler var ve onlar sizinle, satın alımlarda (%15) gibi belli bir yüzde karşılığında kendilerine ait olmayan demir, doğrama (marangoz), çimento ve benzeri şeyler üzerinde anlaşıyorlar… Bu işlem ile diğeri arasında bir fark var mıdır??

Cevap:

Ve Aleykumselam ve Rahmetullahi ve Berekatuh

Murabaha satışı olarak adlandırılan İslami bankalarla işlem yapmak, şeriata aykırı olan işlemlerdir. Bunun en belirgin yönleri şunlardır: 

Birincisi: Banka arabayı veya buzdolabını satın almadan önce müşteri ile satış sözleşmesinin yapılması… Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem sahip olunmayan bir şeyin satışından nehyetmiştir. Hakim Bin Huzzam’ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: Dedim ki: Ey Allah’ın Rasulü! Bir adam gelip benden satmakta olduğum şeyden yanımda olmayanı satmamı istedi. Sonra onu pazarda sattım. Bunun üzerine dedi ki: لا تَبِعْ مَا لَيْسَ عِنْدَكَYanında olmayan şeyi satma.” [Ahmed rivayet etti.] Bu kişi, Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e, onun (satıcının) yanında olmayan bir eşyayı satın almak isteyen, bu yüzden (satıcının) pazara gidip onu satın alan ve sonra onu kendisine satan müşteri hakkında sordu. Nitekim Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem bundan nehyetti. Ancak ister satın alsın ister satın almasın yanındaki eşyayı müşteriye sunarsa bu caizdir.

Bunu açıklığa kavuşturmak için şöyle söyleyelim: Bankaya giden bir kişi kredi talebinde bulunur… Banka da ona kredi veya nakdi neden istediğini sorar… Kişi de buzdolabı, araba veya çamaşır makinesi satın alacağını söyler… Banka da onun için bir buzdolabı alacağına ve onu da taksitle şöyle bir fiyata satacağına dair kişiyle bir anlaşma yaparsa, bu banka buzdolabını satın almadan önce bağlayıcı bir anlaşma yapmış olur. Sonra banka gider ve kişi için bir buzdolabı alır. Dolayısıyla kişi, bankadan buzdolabını satın alamaz. Çünkü bankayla yapılan anlaşma, buzdolabı bankanın mülkü olmadan önce yapılmıştır. Böylece anlaşma, banka buzdolabına sahip olmadan önce yapılmış olur.         

Banka satın aldıktan sonra müşteriye satmıştır denilmez. Böyle denilmez. Çünkü banka malı satın almadan önce, bankanın müşteri ile olan anlaşması bağlayıcı hale getirilmiştir. Bu da banka kendisi için satın aldıktan sonra müşterinin onu satın almayı reddedemeyeceğine delalet etmektedir. Dolayısıyla anlaşma, banka satın almadan önce bağlayıcı hale gelmiş olur.    

Şayet bankanın içerisinde buzdolaplarının olduğu bir mağazası olur, diğer buzdolabı satıcıları gibi ister satın alsın ister satın almasın bunları kişiye sunarsa, o zaman peşin ve taksitli satış sahih olur.

İkincisi: Şayet müşteri taksitlerden birini geciktirirse, müşterinin borcunun artırılması caiz değildir. Çünkü bu faizdir ve cahiliye döneminde kullanılan riba nesie olarak adlandırılır. Dolayısıyla borcun ödeme zamanı geldiği halde borçlu olan kişi vadesinde ödeyememiş ve bundan dolayı borcu da artırılmışsa, İslam gelerek bunu tamamen yasaklamış ve zor durumda olan borçluya borcunu artırılmaksızın mühlet vermiştir. وَإِنْ كَانَ ذُو عُسْرَةٍ فَنَظِرَةٌ إِلَى مَيْسَرَةٍ وَأَنْ تَصَدَّقُوا خَيْرٌ لَكُمْ إِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَŞayet (borçlu kimse) zor durumdaysa (elinin genişleyeceği) kolaylık zamanına kadar mühlet verin. (Borcu silip) tasadduk etmeniz sizin için daha hayırlıdır, şayet bilirseniz.” [Bakara-280]   

Bu nedenle yukarıda belirtilenlere göre banka ile işlem yapmak caiz değildir. 

2- Müteahhitlik hakkında bahsettiğiniz hususa gelince; bu mesele farklıdır… Zira orada müteahhide ait olmayan bir ev için satın alma sözleşmesi yoktur. Bilakis mesele, ev sahibinin, müteahhit ile evin niteliklerine uygun olarak inşa edilmesi için bir kira sözleşmesi üzerinde anlaşmaya varması meselesidir. Dolayısıyla bu, ev sahibinin işin tamamlanmasına göre müteahhide taksitler halinde verdiği bir ücret karşılığında olup kimseye ait olmayan havadan bir ev satın alma sözleşmesi değildir. Ancak henüz inşa edilmemiş ve müteahhidin de geçerli bir mülkiyete sahip olmadığı bir dairenin satışı şeklinde olursa, satış sahih değildir.

Kardeşiniz                                                                                                                        H. 24 Recebu’l Ferd 1434

Ata İbn Halil Ebu Raşta                                                                                                   M. 03 Haziran 2013

Cevaba, emirin aşağıdaki web sitesinden bağlanabilirsiniz:

http://archive.hizb-ut-tahrir.info/arabic/index.php/HTAmeer/QAsingle/3351/

Devamını oku...

-Basın Açıklaması- مَّا لَهُم بِهِ مِنْ عِلْمٍ وَلا لِآبَائِهِمْ كَبُرَتْ كَلِمَةً تَخْرُجُ مِنْ أَفْوَاهِهِمْ إِن يَقُولُونَ إِلا كَذِبًا "Ne onların (Allah evlat edindi, diyenlerin) ne de atalarının bu konuda hiçbir bilgisi yoktur. Ağızlarından çıkan

27 Nisan 2013 tarihinde, Rusya- Dağıstan polisi, Resulullah [SallAllahu Aleyhi ve Sellem]'in bayraklarıyla süslenmiş bir düğün konvoyunu durdurdu. Ancak Dağıstan Dışişleri Bakanlığı şu şekilde özet bir açıklamada bulundu: "Yetkililer, Kizlyar [Kızlar] kentine zorla girmeye çalışan Rusya'da yasaklı olan Hizb-ut Tahrir üyelerine bağlı 25 otomobilden oluşan konvoya baskı uygulamıştır." Sonra federal ve bölgesel medya organları, "Hizb-ut Tahrirli aşırıcıların Kizylar kentine zorla girdiği" haberini yayınlamışlardır. Böylece "Dağıstan İçişleri Bakanlığı" tarafından, düğün alayına yapılan saldırı, "zorla giren aşırıcılara" yapılan saldırıya dönüştürülmüştür!

Kizylar'ın girişinde, aralarında kadın ve çocukların da olduğu düğün konvoyundaki Müslümanlar, polisler tarafından tutuklanmışlardır. Bunun ardından, tutuklama nedeninin düğün kafilesindeki misafirlerin otomobillerini süslediği Resulullah [SallAllahu Aleyhi ve Sellem]'in râyelerinin olduğu ve polislerin de otomobillerdeki tüm süs eşyalarının indirilmesini talep ettiği ortaya çıkmıştır. Bu sırada Müslümanlar polislere, İslamî görüntülerin Rusya'da yasak olmadığına dikkat çekerek bu tür taleplerin yasal nedenini sorduklarında şöyle bir cevap almışlardır: "Bu, efendimizin bir emridir." Nitekim Müslümanlar, yolculuklarına devam edebilmek için süsleri kaldırmak zorunda kalmışlardır.

Tüm râyeler tek bir otomobilde toplanıp konvoyun bir kısmı hareket ettiğinde polisin birinin Müslüman bir kadını itmesi kadının kardeşini ve eşini öfkelendirmiş, buda polisle çatışmanın patlak vermesine yol açmıştır. Bunun ardından polisler, havaya ateş açmaya ve düğün alayındaki misafirleri coplarla dövmeye başlamışlardır. Ardından polis, birçok Müslümanı tutuklamış ve onlardan dördünü de polise mukavemet etmekle suçlamıştır.

Aslında düğün alayındaki davetlileri dövenler, onlardan bazılarını tutuklayanlar ve bunun ardından da "Hizb-ut Tahrir üyelerinin konvoyunun zorla girdiği" hakkında yalan haber yayanlar, bizzat İçişleri Bakanlığı polisleridir. Nitekim Dağıstan ve Rusya'da çok iyi tanınan, ticarî bir örgüt olmayan "Adalet Birliği'nin" temsilcisi olan ve Müslümanları destekleyen gösteriler düzenleyen Macomed Kartashov, imamlar için polisin mukavemetine maruz kalmıştır.

Hakeza Müslümanlar tutuklanmış ve [لا إله إلا الله محمد رسول الله] kelimesini yükselttikleri için de onlara kötülük edilmiştir. Zira düğün alayı tebrik edilip ona saygı gösterilmek yerine Müslümanlar tutuklanmışlar ve konvoylarını Nebi [SallAllahu Aleyhi ve Sellem]'in râyeleriyle süsledikleri için de aşağılanmışlardır. Bu arada, bu İslam topraklarında herhangi bir kişi sarhoş olduğu veya futbol kulüplerinin bayraklarını salladığı için durdurulmazken, bu tür bir sapkınlık doğru mu Allah aşkına?

Açıktır ki râyeler, bir kez daha İslam'ın ve Müslümanların frenlenmesinin nedeni olmuştur. Ancak Allah'ın dininin düşmanlarının nefreti, her defasında onlar için utanç verici bir duruma dönüşmektedir. Zira onların delilleri zayıf olduğu gibi bozuk kanunları da ihlal edilmektedir. Ama bu defa yaptıklarına herhangi bir yasal neden getirememişlerdir. Bu yüzden düğün alayına saldırmışlar, ardından da düğüne katılanları polise saldırmakla suçlamışlardır.

Bizler, bu düğün alayının engellenmesinin, sadece orduya isabet eden ve korkusu Dağıstan'ın dört bir tarafına yayılan bir gerilime neden olmasını ümit ediyoruz. Yine bizler onların, İslam'ın özünü ihtiva eden bayraklara dönük nefretleriyle sonuçlanan cehaletlerinden dolayı pişman olmalarını ümit ediyoruz. Ayrıca yetkililerden, İslamî bir düğün alayına katılan herkesi serbest bırakmalarını, gelin ve damadın ailesinden özür dilemelerini ve zararları da tazmin etmelerini talep ediyoruz.

Ey Hannan, ey Rahîm ve Ey Adil olan Allah'ım! Sıkıntısız bir şekilde dinlerini izhar etmeleri için Müslümanlara güç ver!

Allahu Teâlâ, şöyle buyurmaktadır:

يُرِيدُونَ أَنْ يُطْفِئُوا نُورَ اللَّهِ بِأَفْوَاهِهِمْ وَيَأْبَى اللَّهُ إِلاَّ أَنْ يُتِمَّ نُورَهُ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ، هُوَ الَّذِي أَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدَى وَدِينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدِّينِ كُلِّهِ وَلَوْ كَرِهَ الْمُشْرِكُونَ "Allah'ın nurunu ağızlarıyla (üfleyip) söndürmek istiyorlar. Halbuki kafirler hoşlanmasalar da Allah nurunu tamamlamaktan asla vazgeçmez. O (Allah), müşrikler hoşlanmasalar da (kendi) dinini bütün dinlere üstün kılmak için resulünü hidayet ve hak din ile gönderendir." [et-Tevbe 32-33]


Osman Salihov
حزب التحرير
Hizb-ut Tahrir
Rusya Medya Bürosu Başkanı

Devamını oku...

-Basın Açıklaması- Şam Halkı Müslümanlarına Karşı Başka Bir İhanet Zerdâri, Eli Kanlı Suriye Rejimi İle Tokalaşmaktadır

Hizb-ut Tahrir / Pakistan Vilayeti, Devlet Başkanı Zerdâri'nin 29 Nisan Salı günü en son rolü Beşar'dan Zerdâri'ye bir mektup vermek olan Şam tagutu (Beşar'ın) temsilcisiyle bir toplantı yapmasını kınar. Daha doğrusu Zerdâri, halkına karşı iğrenç cürümlerinden dolayı tagutun mektubunu parçalamalı, daha ziyade Beşar'ın elçisini kovmalı veya ilk etapta onun Pakistan'a girmesine izin vermemeliydi. Ancak bunun yerine Zerdâri, Amerika'ya itaatkar hizmetçi olma rolünü oynayarak devrilmekte olan Beşar rejimini meşrulaştırmak için çalışmaktadır.

İki yıldan daha fazla, yani Mart 2011 tarihinden bu yana sokaklar, Şam'da İslam'ı talep edenlerle, "Halk İslamî Hilafet İstiyor" sloganları atanlarla ve Allah'ın izniyle çok yakında kurulacak olan Hilafet Devleti'nin râyesi ve livası olacak olan siyah-beyaz bayrakları yükseltenlerle kaynamaktadır.

Hilafet'in geri dönmesinden korkmalarından dolayı Amerika ile ajanı Beşar'ın uykuları kaçmaktadır. Nitekim Amerika, belki bitmekte olan ömrünü uzatabilirim diye Beşar'a acımasızca ayaklanmayı bastırmasını emretmiştir. Bu yüzden Beşar rejimi, şehir ve köyleri yıkmış, büyük küçük hiç kimseye en ufak bir merhamet göstermeksizin on binlerce kişiyi katletmiştir. Bunun dışında Beşar'ın şebbihaları, adamlara ve gençlere işkence etmek, kadınlara ve genç kızlara tecavüz etmek, çocukları kaçırmak ve onları sokaklardan ve analarının kucakları arasından tutuklamak gibi iğrenç cürümler işlemişlerdir.

Şayet Amerika, Beşar'ın alternatifini ortaya çıkarmaya muktedir olabilseydi, ondan bir an önce kurtulurdu. Aynen kendisine on yıllarca hizmet etmiş olan diğerlerine yaptığı gibi. Ancak Amerika, alternatif bir ajan olgunlaştırmak için Beşar'a mühlet üzerine mühlet vermektedir. Zira kafir Amerika ve tüm sömürgeciler, İslam yönetime ulaşacak ve Hilafet Devleti kurulacak diye endişelenmektedirler. Bundan dolayı Amerika, her zaman olduğu gibi çeşitli araçlar kullanmak yoluyla Beşar'ı desteklemek için -Rusya'da dahil-  diğer güçlere katkıda bulunmaktadır. Zira bu güçler, tüm vesilelerle ve çeşitli yollarla kendilerine yardım eden İslam dünyasındaki uzak yakın ajanlarına dayanmaktadırlar.

Hizb-ut Tahrir / Pakistan Vilayeti, adil bir İslamî yönetim yoluyla uzak yakın tüm tagutların temellerini yok etmeye söz vermiştir. Nitekim Beşar, Zerdâri'yi dost edinmekte ve Washington'daki efendilerinin uykularını kaçırmaktadır. Zira mesele, Allah'ın izniyle Pakistan ordusuna bir Halife'nin liderlik etmesi ve dünyanın bir kez daha Hilafet'e tanıklık etmesi için bir zaman meselesidir. Çünkü yeryüzünü adalet ve nur ile dolduracak olan Hilafet olduğu gibi tagutların kalelerini paramparça edecek ve Allah, İslam'ı tüm dinlerin üzerine hakim kılıncaya kadar dur durak bilmeyecek olan da Hilafet'tir.

وَيَوْمَئِذٍ يَفْرَحُ الْمُؤْمِنُونَ (4) بِنَصْرِ اللَّهِ يَنصُرُ مَن يَشَاء وَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ "İşte o gün, müminler de Allah'ın nusretiyle, zaferiyle ferahlayacaklardır. Allah dilediğine nusret, zafer verir. O, Azîz'dir, Rahîm'dir." [er-Rûm 4-5]

Devamını oku...

Soru-Cevap

Soru:

Şahsiyet kitabının birinci cüzünde şunu okudum: "Resulün müçtehid olması caiz değildir." Anayasa Mukaddimesi'nin ikinci bölümünde de şunu okudum: "Resul [SallAllahu Aleyhi ve Sellem], hem fey malını hem cizye malını hem de ülkelerden gelen harac malını kendi görüşüne ve içtihadına göre harcamıştır. Nitekim bu mallar hakkında gelen şeri nasslar, Resul [SallAllahu Aleyhi ve Sellem]'i bunları dilediği gibi harcamakta serbest bırakmıştır. Dolayısıyla bu, İmamın/Halifenin bu mallarda kendi görüşüne ve içtihadına göre tasarrufta bulunmaya hakkı olduğuna dair bir delildir. Çünkü Resul [SallAllahu Aleyhi ve Sellem]'in bunu yapması şeri bir delildir. Dolayısıyla bu mallarda kendi görüşüne ve içtihadına göre tasarrufta bulunması için İmama/Halifeye verilmiş bir izin olmaktadır."

Sanki bu iki metnin arasında bir tenakuzluk var gibi. Bu hususu açıklmanızı rica ediyorum?

Cevap:

Şahsiyetin birinci cüzünde geçen metin ile Mukaddime'nin ikinci bölümünde geçen metin arasında herhangi bir tenakuzluk yoktur:

Şahsiyet birde geçen şu metne gelince; "Resulün müçtehid olması caiz değildir." Bunun delilleri, Şahsiyette geçen bu bab altında açıklanmıştır. Bunlar, bu hususta açık ve sahih delillerdir. Aynen Subhânehu'nun şu kavli gibi:

قُلْ إِنَّمَا أُنذِرُكُم بِالْوَحْيِ "De ki: Ben sizi, sadece vahiy ile uyarıyorum." [Enbiya 45]

Yani ey Muhammed onlara de ki; ben sizi, sadece bana indirilen vahiy ile uyarıyorum demektir. Yani benim sizi uyarmam, vahiyle sınırlıdır demektir. Nitekim Allahu Teâlâ, Necm suresinde şöyle buyurmuştur:

وَمَا يَنْطِقُ عَنِ الْهَوَى إِنْ هُوَ إِلَّا وَحْيٌ يُوحَى "O, kendi hevasından konuşmaz. O ancak vahyedilen bir vahiy ile (konuşur)." [Necm 3-4]

Yani Resul [SallAllahu Aleyhi ve Sellem], teşride sadece vahiyle konuşur ve vahiyden başka bir şey yapmaz demektir. Dolayısıyla o, kendi nefsinden içtihat yapmaz demektir. Çünkü müçtehid, isabet de edebilir hata da edebilir. Bu ise teşri hakkında konuşmayan ve vahiyden başka bir şey yapmayan Resul [SallAllahu Aleyhi ve Sellem] hakkında sahih değildir.

Mukaddime'nin ikinci bölümünde geçen metne gelince; bu, Müslümanların maslahatları için harcamada bulunmak veya vali ve kâdi tayin etmek gibi devletin işlerinin yürütülmesiyle ilgilidir... Zira cizye, harac, fey ve mürtedlerin malları gibi devletin mülkünün Müslümanların maslahatları için harcanması, Müslümanların maslahatlarını gerçekleştiren Devlet Başkanı'nın içtihadına bırakıldığı gibi aynı şekilde bir valinin tayin edilmesi de Müslümanların maslahatlarını gerçekleştiren Devlet Başkanı'nın içtihadına bırakılmıştır.

Resul [SallAllahu Aleyhi ve Sellem], hem Nebi hem Resul hem de Medine'de bir yönetici idi. Dolayısıyla o, teşride içtihatta bulunmaz. Bilakis indirileni tebliğ eder. Ancak SallAllahu Aleyhi ve Sellem, bir yönetici olarak Müslümanların maslahatları için harcamada bulunuyordu. Bunu ise SallAllahu Aleyhi ve Sellem, Müslümanların maslahatlarını gerçekleştirmek için kendi görüşü ve içtihadına göre yapıyordu. Mesela Huneyn'de ganimetlerden insanlara verirken diğerlerinde vermemiştir. Dolayısıyla sadece bu bile dikkate alındığında, şeriat bunların harcanmasını Devlet Başkanı'na bırakmıştır. Bunların dışındakiler ise buna intibak etmemektedir. Mesela zekatın harcanması gibi.

Bu tür şeyler, devlet cihazının idaresinin yürütülmesi için olduğu gibi şayet Resulullah [SallAllahu Aleyhi ve Sellem], falan kişiyi vali veya kâdi olarak tayin etmiş olsa... bu falan valinin velayeti vahiyle olmuştur denilmez. Bilakis bu, Müslümanların maslahatlarını gerçekleştiren SallAllahu Aleyhi ve Sellem'in içtihadıyla valilerin ve benzerlerinin tayin edilmesi babındaki devletin işlerinin idaresindendir.

Hakeza Şahsiyet birde geçen metin ile Mukaddime'nin ikinci bölümünde geçen metin arasından herhangi bir tenakuzluk yoktur.

Devamını oku...

Soru-Cevap

Soru:

Vakit namazlarını kılan, ancak insanlarla birlikte Cuma namazını kılmayan ve sadece öğle namazını kılan biriyla yapılan tartışmada, onun bu durumuna karşı çıktığımda kendisi Cuma namazının sıhhati için Halife'nin varlığının şart olduğunu söyledi. Peki fakihlerden herhangi biri de bunu söylüyor mu? Bu hususta hizbin görüşü nedir? Allah sizi, hayırla mükafatlandırsın.

Cevap:

İster Halife bulunsun isterse bulunmasın, Cuma namazı farzdır. Buna ilişkin deliller meşhurdur ve bunlardan bazıları şunlardır:

Alahu Teâlâ, şöyle buyurmaktadır:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذَا نُودِي لِلصَّلاةِ مِن يَوْمِ الْجُمُعَةِ فَاسْعَوْا إِلَى ذِكْرِ اللَّهِ وَذَرُوا الْبَيْعَ ذَلِكُمْ خَيْرٌ لَّكُمْ إِن كُنتُمْ تَعْلَمُونَ "Cuma günü namaz için çağrıldığı zaman alış-verişi bırakıp Allah'ın zikrine koşunuz. Eğer bilirseniz, elbette bu, sizin için daha hayırlıdır.[Cuma 9]

Hâkim Müstedrek'inde, Ebi Musa'dan Nebi [SallAllahu Aleyhi ve Sellem]'in, şöyle buyurduğunu tahric etmiştir:

الجمعة حق واجب على كل مسلم في جماعة إلا أربعة: عبد مملوك، أو امرأة، أو صبي، أو مريض "Cuma namazı, şu dört kişi hariç geri kalan her müslüman üzerine cemaat içinde yapması gereken vacib bir hakdır: Köle, kadın, çocuk ve hasta."

Hâkim, şöyle dedi: "Bu hadis eş-Şeyhayni'nin şartı üzere sahih olup bu hadisi tahric etmemişlerdir." Aynı şekilde Nesai, Ömer'den, o da Nebi [SallAlahu Aleyhi ve Sellem]'in eşi Hafsa'dan, Nebi [SallAlahu Aleyhi ve Sellem]'in şöyle buyurduğunu tahric etmiştir:

رَوَاحُ الْجُمُعَةِ وَاجِبٌ عَلَى كُلِّ مُحْتَلِمٍ "Cumaya gitmek, her ihtilam olan (erkeğin) üzerine vacibtir."

Dolayısıyla bu delillerden, (Cuma namazının) İmam [Halife] ile sınırlandırılmadığı gayet açıktır.

Aynı şekilde (Mâlik, Eş-Şâfi ve İbn-u Hanbel'in) olduğu üç mezheb sahipleri de bu şekilde söylemektedirler. Henefilerin, Cuma namazının şartlarından bahsetmelerine gelince;

(Böylece ya Sultanın izni olması ya onun katılması ya da onun resmî yardımcısının katılması gerekir. Hakeza Resul [SallAllahu Aleyhi ve Sellem] ve Raşid Halifer döneminde de durum bu şekildeydi. Bu, Cuma namazı ikame edilen beldede bir İmamın [Halife'nin] veya yardımcısının olması durumunda geçerlidir. Şayet ölüm veya fitne veya benzerlerinden dolayı bu ikisinden birisi yoksa, o zaman içlerinden birinin imam olması üzerinde anlaşırlar ve o da onlara Cuma namazını kıldırır.) Dolayısıyla Sultanın izninin olması şartı, yukarıda geçen delillerden dolayı bizim de tercih ettiğimiz bir görüştür.

Hülasası; İster Halife olsun isterse Halife olmasın, Cuma namazı farzdır.

 

Devamını oku...

Soru-Cevap

Soru:

1-İslam'da Yönetim Nizamı kitabında (yönetim [hüküm], mülk ve sultan aynı manada) geçmektedir. Soru şudur: Bu, yönetimin lügat manasımıdır yoksa ıstılahi manasımıdır? Sonra bu iki mana, ortak bir lafız mıdır?

2-Sonra hadiste geçen (biat) kelimesi, Halife ile Ümmet arasındaki akit manasında varit olmuştur. Peki (biat) kelimesinin manası, lügat mı yoksa şerî mana mıdır? Yani o, lugavî hakikat midir yoksa şerî hakikat mıdır?

Cevap:

a-Arapların koymuş olduğu, yani lugatta veya lugavî hakikat olarak adlandırılan [حَكَمَ] "Hakeme: hüküm verdi" lafzı , [قضى] "Gadâ: Yargı" manasındadır:

Nitekim lisanda şöyle geçmektedir: ([الحُكْمُ]: "el-Hükmü": ilim, fıkıh ve adaletle hüküm vermek manasında olup [حَكَمَ يَحْكُمُ] "Hakeme ve Yahkumu'nun" masdarıdır... [قضى] "Gadâ": [القَضاء] "el-Gadâ": [الْحُكْمُ] "el-Hukmu": Yargı [hüküm verme] manasındadır...)

Kamus el-Muhît'de şöyle geçmektedir: [الحُكْمُ] damme ile [القَضاءُ] "el-Gadâu" şeklinde geçmektedir.]

Muhtar es-Sahah'da şöyle geçmektedir: ("el-Hukmu": el-Gadâu. Yani ""حَكَمَ" بَيْنَهُمْ ُ" aralarında hüküm verdi demektir. Ayrıca muzarisi [يَحْكُمُ] "Yahkumu", yani damme ile ve [حُكْمًا] "Hukmen" şeklinde gelmektedir. Dolayısıyla [َحَكَمَ لَهُ وَحَكَمَ عَلَيْهِ]: "Hakeme lehu ve hakeme aleyhi": Onun lehine ve onun aleyhine hüküm verdi demektir...)

b-Ancak bu lafız, İslam'da ıstılah olarak, yani mülk ve sultan manasında kullanılmıştır ve ıstılah da örfî hakikattir...

[حكم] "Hüküm": Yönetim, Resul [SallAllahu Aleyhi ve Sellem], Raşid Halifeler ve onlardan sonra gelenler tarafından mülk ve sultan manasında kullanılmış olup bu, ıstılahî, yani örfî hakikat manasında kullanılmıştır.

c-Tüm manaları lügatin aslında konulmadıkça, yani farklı manaların tamamı lügavî hakikatte olmadıkça müşterek lafız olarak adlandırılmaz. Dolayısıyla manalardan biri lügavî hakikat ve bir diğeri de örfî hakikat olmaz. Mesela [الدابَّة] "ed-Dâbbe" lafzı gibi. Nitekim Araplar bunu yerde hareket eden her şey manasında koymuşlar, ardından bunu "örfî hakikat" olarak tarif etmişlerdir. Şöyle ki; dört ayak üzerinde yürüyen hayvanlar olarak sınırlandırılmış ve bundan insan çıkarılmıştır. Dolayısıyla "ed-Dâbbe" lafzı, yerde hareket eden her şey ve dört ayak üzerine yürüyen hayvan için müşterek bir lafızdır denilmez. Çünkü Araplar, "ed-Dâbbe" için tüm bu manaları koymamışlar, bilakis bunu yerde hareket edenler için koymuşlardır. Dolayısıyla örf olarak sadece dört ayak üzerine yürüyen hayvan için kullanılmıştır... Dahası "ed-Dâbbe" lafzı hakkında; dört ayak üzerinde yürüyenlerin örfî hakikat olduğu söylenmiştir.

Hülasası; müşterek lafız, Arapların koymuş olduğu tüm manaların lügavî hakikatte olmasıdır. Dolayısıyla manalardan birisi lügavî hakikat ve bir diğeri de genel veya özel "ıstılahın" olduğu örfî hakikat olmaz. Dolayısıyla da bu, müşterek olmaz.

Bundan dolayı [حكم] "Hüküm": Yönetim [yargı] lafzı el-Gadâ ve Sultan için müşterek lafız değildir. Bilakis el-Gadâ'nın: Yargının lügavi hakikat, mülk ve sultanın da özel örfî hakikat, yani ıstılah olduğu söylenmektedir.

 

2-[بيعة] "beyatun": Biat lafzına gelince; bu, şerî hakikat olup "özel örfî hakikatin" olduğu bir ıstılah değildir. Çünkü onun manası, örf tarafından değil şeriat tarafından konulmuştur. Bunun açıklaması da şöyledir:

Biat lügatte, alış-veriş manasına gelmektedir...:

([ب ي ع] "be, ye ve ayın'dan oluşmaktadır." ["بَاعَ" الشَّيْءَ] "Bâ'a eş-Şey'e": Bir şeyi sattı demektir. ["يَبِيعُهُ" "بَيْعًا" وَ "مَبِيعًا" شَرَاهُ] "Yubîuhû Bey'an: Onu sattı. Mubîan Şerâhu: Satılanı satın aldı demektir." Dolayısıyla bu, zıtlardandır... Ve ["بَايَعَهُ" مِنَ الْبَيْعِ وَالْبَيْعَةِ جَمِيعًا وَ "تَبَايَعَا" مِثْلُهُ] Bâyeahû min-el Bey'î: Onunla satış kontratı yaptı. El-Biati Cemîan: Herkes için anlaştı demektir. Ve Tebâya'â Misluhu: Ve onun gibi satışta anlaştılar demektir.) Muhtar es-Sahâh.

([باعَه، يَبِيعهُ بَيعْاً ومَبيعاً] "Bâahu: Onu sattı. Yubîuhû bey'an ve mubîan: Onu sattı demektir." Dolayısıyla onu sattığında ve onu satın aldığında, bir zıtlıktır.) El-Kamus el-Muhît.

(Beyun: El-Bey'u: Satmak. Zıttı ise eş-Şirâi: Satın almaktır. El-Bey'u: Aynı şekilde satın almaktır. Dolayısıyla bu, zıtlardandır. Yani [بِعْتُ الشَّيْءَ] "Bi'tu eş-şey'e: Bir şeyi sattım: [شَرَيْتُه] "Şeraytuhû: Onu satın aldım demektir." [أَبيعُه بَيْعاً ومَبيعاً] "Ubîuhû beyan ve mubîan: Onu sattım demektir.") El-Lisân.

Nitekim şeriat, onun için başka bir mana daha koymuştur ki o da; Halife'nin nasbedilmesinde gerçekleştirilen metottur. Bu metot ise kitap, sünnet ve sahabenin icması ile sabittir. İşte bu metot, biattir. Zira Halife'nin nasbedilmesi, Allah'ın kitabı ve Resulünün sünnetiyle amel etmek üzere Müslümanların biatiyle gerçekleşmektedir. Müslümanlardan kasdedilen, şayet Halife var ise daha önceki Halife'nin Müslüman tebâsı veya şayet Halife yok ise Hilafet'i ikame eden bölge halkı Müslümanlarıdır. Yani biatin, şerî bir manası olup kitap, sünnet ve sahabenin icmasından delilleri vardır:

Allahu Teâlâ, şöyle buyurmaktadır:

إِنَّ الَّذِينَ يُبَايِعُونَكَ إِنَّمَا يُبَايِعُونَ اللَّهَ يَدُ اللَّهِ فَوْقَ أَيْدِيهِمْ  "Muhakkak ki sana biat edenler ancak Allah'a biat etmektedirler. Allah'ın eli onların ellerinin üzerindedir." [Fetih 10]

Buhari, Ubade İbn-u Samit'in şöyle dediğini rivayet etmiştir:

بايعْنا رسولَ الله صلى الله عليه وسلم على السمع والطاعة، في المنشط والمكره، وأن لا ننازع الأمر أهله، وأن نقوم أو نقول بالحق حيثما كنا، لا نخاف في الله لومة لائم "Resulullah [SallAllahu Aleyhi ve Sellem''e zorlukta ve kolaylıkta işitip itaat edeceğimize, ehli (yöneticiler) ile yönetim hakkında çekişmeyeceğimize, her nerede olursak olalım, hakkı ikame edeceğimize veya söyleyeceğimize ve hiçbir kınayıcının kınamasından korkmayacağımıza dair biat ettik."

Yine Muslim, Ebu Saîd el-Hudrî'den Resulullah [SallAllahu Aleyhi ve Sellem]'in şöyle buyurduğunu rivayet etti:

إِذَا بُويِعَ لِخَلِيفَتَيْنِ فَاقْتُلُوا الآخَرَ مِنْهُمَا "İki Halife'ye beyat edildiğinde onlardan diğerini (ikincisini) öldürün."

Dolayısıyla kitap ve sünnette geçen açık lafızlar, Halife'yi nasbetmenin metodunun, biat olduğunu göstermektedir. Nitekim tüm sahabeler bu şekilde anlamışlar ve bunun üzerinde yürümüşlerdir. Dolayısıyla Raşid Halifelerin biati, bu hususta gayet açıktır.

Bu anlamda biat, şerî hakikat olmaktadır. Çünkü yukarıda açıklandığı üzere şeriat tarafından konulup kullanılan bizzat şerî hakikattir.

 

Devamını oku...

Katar’ın Arap Baharına Yönelik Cömertliğinin Arkasında Ne Var?

(Hizb-ut Tahrir Emiri Şeyh Âlim Ata İbn Halil Ebu Raşta Tarafından Facebook Sayfası Takipçilerinin Sorularına Verilen Cevaplar Silsilesi)

Soru-Cevap

Katar’ın Arap Baharına Yönelik Cömertliğinin Arkasında Ne Var?

İmad Dabbas’a

Soru: Esselamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berekatuh.

Katar’ın Arap Baharına yönelik cömertliğinin arkasında ne var?


Cevap: Ve Aleykumselam ve Rahmetullahi ve Berekatuh.

Kardeşim Suriye şu an sıcak çatışma bölgesidir:

a- Hafız ve Beşar'dan beri Amerika’nın nüfuz bölgesidir ve Amerika, Beşar'ın insanların kabul etmediği çökmüş bir yönetim içinde olduğunu, bu nedenle daha önce kendisi ve babasının yaptığı gibi Amerika’nın çıkarlarını uygulayamayacağını bilmektedir. Bundan dolayı Amerika, Ulusal Konsey ve Koalisyon gibi kendi türettiklerini hazırlamak yoluyla mevcut ajana alternatif bir ajan bulmak için çalışıyor...

b- Kendi türettikleri, Laik sivil bir devlet istediklerinden ve insanlar da İslami duygulara sahip olduklarından ve bu fedakarlıkları eski rejimi geri getirmek ve kapkara bir yüzün yerine siyah bir yüz getirmek için yapmadıklarından dolayı içeride kabul görmemiştir. İçeride insanların kabul etmediği şey işte budur. Sonra Amerika’nın türettikleri, insanların taleplerine yabancıdırlar.  Bu nedenle Amerika, içeridekilere boyun eğdirebileceği ve dışarıda türettiklerini kabul ettirebileceği düşüncesiyle doğrudan veya dolaylı olarak Beşar’a öldürmesi ve zulmetmesi için yeşil ışık yakmıştır…Yine Amerika dışarıda türettiklerini dayatmak için birtakım bahanelerle askeri müdahale girişiminde bulunarak bundan uzaklaşmaktadır… Bunu da Beşar, yandaşları ve ortaklarının katliam ve zulüm eylemleriyle insanlara boyun eğdiremez ise bu türettiklerini kabul ettirmek için yapmıştır…

c- Avrupa’ya gelince; rejimin üzerindeki fiili nüfuzun Amerika’da olduğunun farkındadır. Bu yüzden Avrupa “İngiltere ve Fransa”, başta Katar olmak üzere bölgedeki ajanları aracılığıyla bir rol sahibi olmak için her türlü çabayı göstermektedirler. Çünkü Katar, konsey ve koalisyondaki bazı kuyrukları ve aynı şekilde içerideki bazı insanları satın almak için çok paraya sahiptir. Böylece ileride Amerika tarafından idare edilecek herhangi bir çözümde küçük de olsa bir dayanak bulacaktır.  

d- Amerika’nın ve Avrupa’nın planladıkları şeyler işte bunlardır. Dolayısıyla Amerika, çözümleri Rusya ile birlikte yürütüyor ve Avrupa’yı da peşinde soluk soluğa bırakıyor. Bu yüzden Kerry Rusya Dışişleri Bakanı ile görüşüyor ve İngiltere Başbakanı da ne yaptıklarını öğrenmek için Rusya ve Amerika’yı ziyaret ederek onun peşinden koşuyor! Ayrıca Avrupa, Amerika’nın kendisini herhangi bir çözüme aktif olarak dahil etmek istemediğini fark ediyor. Bu nedenle “İngiltere ve Fransa”, gerek doğrudan Avrupa Birliği toplantıları yoluyla, gerekse en zengini Katar olan bölgedeki ajanları aracılığıyla Amerika’yı rahatsız etmek için çok uğraşıyor ve Amerika’nın çözüm planlarını çarpıtmaya çalışıyor… Katar’ın, sadece Suriye’de değil, bölge ülkelerinde de özellikle İngiltere olmak üzere Avrupa’nın çıkarları için yaptığı şey işte budur...      

e- Ümmetin ve içindeki muhlislerin rolüne gelince; Amerika’nın, Avrupa’nın ve ajanlarının şerir hedeflerine ulaşmalarına imkan vermemeleri, dahası ümmetin Hilafetten başka bir alternatif kabul etmemesi gerekir. Zira zalim rejimin yerine İslam Nizamını getirmek için dökülen temiz kanların ve büyük fedakarlıkların dışındaki her şey büyük bir şerdir. Dolayısıyla ne geçiş ne geçici hükümetten, ne Cenevre 1 veya Cenevre 2’den bu ümmete bir hayır gelmeyecektir.  Aksine bunların tamamı, Amerika ve müttefiklerini öven çözümler olup açık veya gizli İslam’a ve Müslümanlara yönelik bir komplodur. قَدْ بَدَتِ الْبَغْضَاء مِنْ أَفْوَاهِهِمْ وَمَا تُخْفِي صُدُورُهُمْ أَكْبَرُOnların kinleri konuşmalarından apaçık ortaya çıkmıştır. Kalplerinde gizledikleri ise daha büyüktür.” [Âl-i İmran-118]

Amerika ve müttefikleri, Beşar’ın ardından, Hafız, Beşar ve yandaşlarının yaptığı gibi kendi çıkarlarını ve Yahudilerin güvenliğini koruyacak onun gibi bir ajan getirmeye karar verdiler ve tuzaklarını birleştirdiler. Bu nedenle o, alternatif bir ajan olgunlaşıncaya kadar Şam tiranının katletmesi ve yakıp yıkması için bir atmosfer hazırladı… Ancak onlar, bu ümmetin azametini idrak edemiyorlar.  Zira ümmetin köklerinde, zalimlerin burunları sürtünmesine rağmen yeryüzünü imar edecek ve Münafıklara tuzaklarına rağmen ekini ve nesli çoğaltacak adam gibi adamlar vardır. Nitekim bu ümmet, daha öncesinde de onların yandaşlarını çok iyi tanıyor; zira Haçlılar ve Tatarlar, yeryüzünde fitne ve fesat saçmalarına, katletmelerine ve yakıp yıkmalarına rağmen ümmet onları hezimete uğrattı, onları feci bir şekilde kovdu ve sanki hiç yaşamamışlar gibi gözden kaybolup gittiler. İşte ümmet, düşmanlarını tahrip etmek, onları hesap etmedikleri yönden yok etmek ve insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmet konumuna geri dönmek için yeniden canlanmıştır. كُنْتُمْ خَيْرَ اُمَّةٍ اُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ تَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَتَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَتُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِۜ وَلَوْ اٰمَنَ اَهْلُ الْكِتَابِ لَكَانَ خَيْراً لَهُمْۜ مِنْهُمُ الْمُؤْمِنُونَ وَاَكْثَرُهُمُ الْفَاسِقُونَSiz, insanlar için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emredersiniz, kötülükten alıkoyarsınız ve Allah’a inanırsınız. Ehl-i kitap da inanmış olsalardı elbette onlar için hayırlı olurdu; içlerinden inananlar da var, fakat çoğu yoldan çıkmıştır.” [Âl-i İmran-110]

Kardeşiniz                                                                                                                       H. 23 Recebu’l Ferd 1434

Ata İbn Halil Ebu Raşta                                                                                                  M. 02 Haziran 2013

Cevaba, emirin aşağıdaki web sitesinden bağlanabilirsiniz:

http://archive.hizb-ut-tahrir.info/arabic/index.php/HTAmeer/QAsingle/3350/

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER