133 - Kitap - Hilâfet Devleti Anayasa Tasarısı veya Esbab-ı Mucibesi - İktisadi Nizam - Madde 169
- Kategori Bir Kitap
- |
H. 28 Recep 1342, M. 3 Mart 1924 tarihinde sözde Türkiye Büyük Millet Meclisi, Hilafetin resmen ilga edildiğini bildiren meşum bir kararname yayınladı. Hilafet’in ilga edilmesiyle birlikte şeri hükümler de ortadan kalktı, bey’at müessesesi askıya alındı, Müslümanların toprakları milliyetçilik ve ulusçuluk temelinde Batı’ya bağımlı, zayıf ve kırılgan karton devletçiklere bölündü. Bu kartondan devletçikleri yönetmek üzere de başlarına kiralık ajan yöneticiler getirildi. Vahdet fikri ölümcül bir darbe aldı; vahdet (Hilafet) fikrinin düşmesiyle birlikte Beyt’ül Makdis ve Mübarek Toprak da düştü. Müslüman coğrafyasının kalbine kanserli bir hücre gibi Yahudi varlığı yerleştirildi.
İslam Ümmeti, o kara günden bu yana ve Hilafetin yıkılışının 105. yıldönümünde dahi, bunca zorlu ve kurak yıllar boyunca aynı acı tabloyu yaşamaya devam etmektedir. Yahudi varlığının çöküşünü önlemeye çalışan sömürgeci kâfir Batı ile Mübarek Topraktan vazgeçmek istemeyen İslam Ümmetinin iradesi arasında Filistin’de yaşanan uygarlıklar çatışması; yakındaki uzaktaki herkesin halen şahit olduğu bir meseledir. Ne vahşi katliamlar durmuştur ne de sömürgeci savaşlar dinmiştir. Musibetler ve fitneler dünyanın her yerinde İslam Ümmetini çepeçevre kuşatmış durumdadır. Hindular katletmek ve yok etmek için Müslümanlar üzerine çullanmakta, Çin’de bir halk sırf Müslüman olduğu için topluca zindanlara atılmaktadır, Müslüman ülkeler ise anlamsız ve yıkıcı savaşlarla paramparça edilmektedir!
Yeryüzünün tüm milletleri, İslam’la ve Hilafetin dönüşüyle savaşmak üzere aralarında konsensüs sağlamış durumdadırlar. Öyle ki Hilafet’in adı artık siyasi çevrelerde, insanlar arasında; hatta üzerlerine zillet ve yoksulluk damgasının vurulduğu İslam ve Müslüman düşmanı kindarların dillerine bile pelesenk olmuştur. Zira herkes, Hilafet’in, Allah’ın izniyle yaklaşmakta olan bir değişim projesi olduğunun ve azametiyle geri döndüğünde ise, ümmetin enerjisini volkan gibi patlatacağının, dünyayı içinde bulunduğu bu durumdan kurtarmak için dünyadaki asli rolünü yeniden uygulamaya başlayacağının farkındadır. Kâfir Batı, köklü bir akideye sahip tek ve canlı bir ümmet olması vasfıyla Ümmetin canlılığını asla yok edemeyeceğinin gayet iyi farkındadır.
Dünyadaki küfrün elebaşları Hilafetin dönüşünden korkuyorlar. Bu nedenle ümmetin, devletiyle yeniden bütünleşmesi durumunda insanlık tarihinde nükleer patlama etkisi yaratacak bir olay olacağını bilmeliyiz. Çünkü devlet, güçtür ve üretken icra organıdır. Devlet var olduğunda Ümmetin güçleri düzen altına girer, enerjisi infilak eder, dağınık yetenekleri organize edilerek üretken bir güç haline gelir. Devletin yokluğunda ise Ümmet çöker ve zenginlikleri yağmalanır.
Bu nedenle halkıyla, alimiyle, ordusuyla, güç ve kuvvet ehliyle İslam Ümmeti’ni, Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın rızasına nail olmak için, Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafeti kurmak üzere hemen Hizb-ut Tahrir ile birlikte çalışmaya davet ediyoruz. Çünkü Hilafet, farzların tacıdır, vaat edilen zaferdir.
Biz, Hilafet Devleti’nin ve Hanif Şeriatın yönetimi altındaki o eski büyük izzet ve şerefi yeniden elde etmek için, Ümmetin tüm güçlerine enerjilerini seferber etmeleri yönündeki çağrımızı yineliyoruz.
Hizb-ut Tahrir, bu yüce lütfa geri dönüş yolunu net bir şekilde ortaya koymuştur. Hizb, Ümmeti sömürgeci kâfir Batı’nın dayattığı beşerî küfür sistemlerine olan bağımlılıktan kurtarmak, onu kalkındırmak, onurunu iade etmek, kutsallarını özgürleştirmek, insanlığı kapitalizmin karanlıklarından ve zulmünden çıkarıp İslam’ın adaletine ve rahmetine kavuşturmak için gece gündüz ümmetle birlikte çalışmaya devam etmektedir.
Ubey b. Kab’tan rivayet edildiğine göre Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: «بَشِّرْ هذهِ الأُمَّةَ بِالسَّنَاءِ والدِّينِ والرِّفْعَةِ والنَّصْرِ والتَّمْكِينِ فِي الأَرضِ، فمَن عملَ منهُم عَمَلَ الآخرةِ للدُّنيا لم يَكُن لَهُ فِي الآخرةِ مِن نَصيبٍ»“Bu ümmeti yücelikle, üstünlükle, dinle, zaferle ve yeryüzünde temkinle müjdele. Onlardan her kim ahiret amelini dünyalık için yaparsa onun ahirette hiçbir payı olmaz.” [Ahmed]
Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi
Kadın Kolları
Haber-Yorum
Seçici Adalet Mi?!
Haber:
Adalet Bakanlığı Salı günü, Suriye devletinin hukukun üstünlüğüne ve anayasa tarafından güvence altına alınan kamu hak ve özgürlüklerine saygıya olan bağlılığını teyit eden bir açıklama yayınladı.Bakanlık, düşünce ve ifade özgürlüğünün, kamu yararını gözeten ve sivil barışı ve kamu düzenini sağlayan yasal çerçeveler kapsamında uygulanan temel bir hak olduğunu vurguladı. Ayrıca uygulanan yasaların bu hakların uygulanmasına ilişkin açık kurallar belirlediğini ve bunların yasal çerçeveyi aşmamasını sağladığını açıkladı.
Yorum:
Adalet Bakanlığı adına yayınlanan açıklamada yer alan bazı ifadeler üzerinde durmayacağım gibi Adalet Bakanı'nın meslektaşlarına tavsiyede bulunarak zulme karşı uyarıda bulunduğu izlenimini veren konuşmasına da girmeyeceğim; buradaki konuşmam, metinlerle ilgili değildir, aksine birbirinden tamamen zıt olan iki sahne arasındaki karşılaştırma hakkında olacaktır:
İlk sahne, birkaç gün önce serbest bırakılan bir grubu temsil eden sahnedir; Hasan Sofan'ın da ifade ettiği gibi, bu serbest bırakmanın başlığının “devletin izlediği uzlaşma politikası” çerçevesinde olduğu ve serbest bırakılanların ellerinin kana bulaşmadığı yönünde olmasıdır.Ancak kısa süre sonra dolaşan görüntüler ve sahneler bu iddiayla çelişmektedir; görüntüler meselesini bir kenara bırakırsak bile, sabit olan gerçeklikler, onların arasında halk ayaklanmasını doğrudan veya dolaylı olarak bastırmaya katılan aktif askeri birliklerde görev yapan subayların da olduğuna, buna rağmen anayasanın şemsiyesi altında dışarı çıktıklarına ve en iyi şekilde karşılandıklarına işaret etmektedir!
Öte yandan görünen o ki bizzat anayasa, gençlerin bir diğer kesimine, yani devletin onlara karşı ne düşündüğünden veya hissettiğinden ya da meydana gelen herhangi bir anlaşmazlık veya düşmanlıktan bağımsız olarak kendi tarihleri olan gençlere koruma garantisi vermemektedir. Bu kişiler, tamamen farklı bir zihniyetle yargılanmaktadırlar!
Bu gençlerin bazıları suçlu baba Esad ve oğula karşı açık bir tutum sergilerken, onlardan bazıları kaçak rejime karşı çıkmış ve bazıları da devrimin bir parçası olmuştur.Allah'tan, onların yapmış olduklarını kabul etmesini ve onları hasenatlarının mizanına koymasını temenni ediyoruz; zira onlar, omuzlarında bilinçlendirme savaşını taşımışlar, hem ümmetin izzet ve onuru, hem de Nübüvvet Minhacı üzere İkinci Raşidi Hilafeti kurarak İslami hayatı yeniden başlatmak için çalışmışlardır.
Bu kişiler tamamen bir karanlıkta yargılanıyorlar; zira yargıç maskeli, gardiyan maskeli, hatta savunma avukatı olarak atanan kişi bile, saldırgan bir avukat gibi davranıyor ve onlar zincirlerle bağlanmışlardır.Onlar hakkında, bir benzerini Sednaya Hapishanesi'nde ilk kez duyduğum ağır cezalar verilmiştir; bunu duygusal bir tepki olarak söylemiyorum, aksine gençlerden birinin, Yüksek Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından “On iki yıl hapis cezasına çarptırıldım” dediği andaki yaşadıklarımı tanımlamak için söylüyorum.
İki sahne arasındaki garip paradoks, bizi şu meşru sorulara yönlendiriyor:
Anayasa, seçici bir ilkeyle mi uygulanıyor?Bir grubun hak ve özgürlüklerine diğerinden daha fazla mı saygı gösteriliyor?İfade özgürlüğü kişilere özgü bir hak haline gelip onların dışındakiler için yasaklanmış mıdır?
Bu sorular, zulüm ve sonuçları konusunda tavsiye ve uyarıda bulunmak için kürsüye çıkan Adalet Bakanı'na yöneltilmiştir;eğer o, bakanlığına bağlı mahkemelerde ve bölgelerde neler olup bittiğini bilmiyorsa, felaket büyüktür; yok eğer biliyorsa, felaket daha da büyüktür!
Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Abdu ed-Della - Suriye
Haber-Yorum
أَفَنَجْعَلُ الْمُسْلِمِينَ كَالْمُجْرِمِينَ * مَا لَكُمْ كَيْفَ تَحْكُمُونَ
“Biz Müslümanları suçlularla bir mi tutacağız? Size ne oluyor? Ne biçim hüküm veriyorsunuz?”
Haber:
Geçen hafta, Esad rejiminin düşmesinden önce Suriye'de tutuklanan Hizb-ut Tahrir gençlerinden oluşan ikinci bir grup, siyasi duruşları, cephelerin açılması talepleri ve normalleşme sürecini reddetmeleri nedeniyle hapis cezasına çarptırıldı. Daha önceki seferde olduğu gibi duruşmalar adı açıklanmayan bir mahkemede, maskeli yargıçlar ve kapalı şartlar altında gerçekleştirildi.Cezalar 3 ila 10 yıl arasında değişmekte olup bu cezalar, önceki davalarda olduğu gibi eski rejimin subayları ve yardakçıları tarafından işlenen suç ve ihlallere karışanları da kapsayan af kararlarıyla aynı zamana denk gelmiştir.
Yorum:
Suriye'de zaman zaman yapılan yargılamalar, oldukça şaşırtıcıdır; zira suçlu Esad rejimini devirmek için cepheler açılmasını talep edenlerin akıbetlerinin, yeni hükümetin hapishanelerine atılıp 10 yıla varan hapis cezalarına çarptırılacağı olmasına kim inanırdı? Hem de kimin eliyle?!Bir zamanlar insanları aldatıp, Esad rejimi ve yardakçılarına karşı çalıştıklarını ve cihat ettiklerine inandırmış kişiler eliyle öyle mi?!Şam halkının kanıyla ellerini lekeleyen ve vahşi hayvanların bile yapmaktan çekineceği korkunçluklar işleyen o kanlı rejimin uşaklarının beraat edip aileleri ve akrabalarıyla normal bir hayat yaşayacaklarına kim inanırdı? Hem de kim eliyle?Rejime ve onun uşaklarına karşı savaştıklarını iddia edenlerin eliyle öyle mi?!
Bu garip olay karşısında bizler, anlaşılması zor bir ikilemle karşı karşıyayız; zira kendilerini Allah katında temize çıkarmadığımız Hizb-ut Tahrir gençleri, iyi karakterleri ve Allah'ın dinine olan bağlılıkları ile tanınmaktadırlar; ama onlar, İslam sancağını taşıyıp Nübüvvet Minhacı üzere İkinci Hilafet Devleti'ni kurarak “لا إله إلا الله محمد رسول الله” bayrağını yüceltmek için çalıştıkları ve hikmet ve güzel öğütle Allah'a davet ettikleri halde, zalim yargılamalara maruz kalıp hapishanelerin derinliklerine atılarak onlarla eşlerinin ve çocuklarının arası ayrılırken, Şam'da fesat saçıp masum çocukları, kadınları ve yaşlıları hiç merhamet ve şefkat göstermeden öldüren suçlu şebbihalar serbest bırakılıp onlar hakkında af kararları çıkarılmaktadır!Gerçekten de bunlar, Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in hakkında bizlere haber verdiği aldatıcı yıllardır.
Bu zalim hükümleri veren yargıçlara gelince; onlara Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in hadisini hatırlatalım ki belki de Allah’a tövbe edip O’ndan mağfiret dilerler; zira Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: الْقُضَاةُ ثَلَاثَةٌ: قَاضِيَانِ فِي النَّارِ وَقَاضٍ فِي الْجَنَّةِ. قَاضٍ عَرَفَ الْحَقَّ فَقَضَى بِهِ فَهُوَ فِي الْجَنَّةِ، وَقَاضٍ عَرَفَ الْحَقَّ فَجَارَ مُتَعَمِّدًا فَهُوَ فِي النَّارِ، وَقَاضٍ قَضَى بِغَيْرِ عِلْمٍ فَهُوَ فِي النَّارِ “Üç tür yargıç vardır; ikisi cehennemde, biri cennettedir. Hakkı bilen ve ona göre hükmeden cennete gider; hakkı bilip bile bile zulmeden (haktan sapan) cehenneme gider; bilgisizce hükmeden de cehenneme gider.”
Ey bu hükümleri veren yargıç, sen, hak olanı ve Hizb-ut Tahrir gençlerinin, suçlu olmadıkları, ajan olmadıkları, Amerika ile iletişim kurmadıkları, Yahudilerle görüşmedikleri ve senin hükümetinin yaptığı gibi Allah'ın düşmanlarını dost edinmedikleri, dahası Hizb-ut Tahrir’den olmayanların bile partinin gençlerine sempati gösterdikleri ve onlara verilen bu tür cezalardan dolayı şaşkınlıklarını dile getirdikleri gerçeğini biliyorsun. Evet tüm bunları bildiğin halde ey yargıç, yine de onları hapis cezasına çarptırdın. O halde kendisinden hiçbir şeyin gizli kalmadığı hüküm verenlerin en adili olan semanın Yargıcının karşısında nerede duracaksın acaba?Ey yargıç, Ahmed Şara'nın hükümetinin kıyamet gününde sana hiçbir fayda sağlamayacağını; dahası o gün senden beri olacaklarını unutma; aynı şekilde mazlumun duası ile Allah'ın arasında bir perdenin olmadığını, dahası Allah'ın onu bulutların üstüne yükselttiğini ve şöyle dediğini unutma: “İzzetim ve Celalim hakkı için, aradan zaman geçse bile sana yardım edeceğim.”
Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Muhammed Ebu Hişam
Haber-Yorum
İslam İşbirliği Teşkilatı ve Yahudi Varlığının Somaliland Bölgesini Tanıması!
Haber:
27/12/2025'te, İslam İşbirliği Teşkilatı'na üye 21 devletin dışişleri bakanları, Yahudi varlığının Somaliland bölgesini bağımsız ve egemen bir devlet olarak tanımasını reddeden ortak bir bildiri yayınladı.Bu ülkelerin dışişleri bakanları, bu tanımayı uluslararası hukuk kurallarının ve devletlerin egemenliğini, birliğini ve toprak bütünlüğünü teyit eden Birleşmiş Milletler Şartı'nın açık bir ihlali olarak değerlendirdiler.
Yorum:
Bu ülkeler, davranışlarıyla bir çelişki halindedir; zira onlar, düşman olarak gördükleri varlığın, Somali'den ayrı bir bölge kurulmasına ve tanımasına karşı çıkmaktadırlar.
Yani onlar, sanki Yahudi varlığını uluslararası hukuk kurallarını ve Birleşmiş Milletler Şartı'nı ihlal etme hakkı olmayan meşru bir devlet olarak tanıyormuş gibi karşı çıkıyorlar!
Eğer bu ülkeler dürüst olsalardı, bu şekilde konuşmazlar ve Yahudi varlığının meşru bir varlık olmadığını, tanımasının hiçbir kıymetinin olmadığını ilan ederlerdi; çünkü Yahudiler, Müslümanlar için izzetli olan İslam topraklarını gasp etmişler, onu İslam topraklarından ayırmışlar ve orada gayrimeşru bir varlık kurmuşlardır.
Dolayısıyla onların görevi, Yahudi varlığını bir düşman olarak görmek, bir düşmana karşı alınması gereken uygun önlemleri almak ve Yahudilerin topraklarından gasp ettiklerini geri almak için çalışmaktır.
Şunu belirtmek gerekir ki, bu ortak bildiriyi yayınlayan ülkeler arasında Mısır, Ürdün, Sudan, Türkiye ve Filistin otoritesi gibi Yahudi varlığını tanıyan ülkeler veya varlıklar yer almaktadır.Eğer onlar itirazlarında samimi olsaydı, bu hainin tanımasını geri çekip, bu gaspçı varlıkla ilişkilerini keserlerdi.
Aynı şekilde İslam İşbirliği Teşkilatı'nın 57 üye devletinden yaklaşık 32'si Yahudi varlığını tanımakta ve onunla diplomatik ve ticari ilişkileri sürdürmekte olup Yahudi varlığının bekasının nedenlerini sağlamaktadırlar.Ama bu örgüt, Yahudi varlığı ile ilişkilerini sürdürmelerinden dolayı üyelerini cezalandırmamaktadır.
Bu örgüt, ülkeler olarak adlandırılan parçalardan oluşan bir örgüt olup İslam'a aykırı olan bu parçaları ve bölünmeleri muhafaza etmektedir.Her bir parça, kardeşini tanıyıp ona saygı duymakta olup bunların hepsi de sömürgeci tarafından oluşturulmuş parçalardır.
Eğer Amerika ve Batı ülkeleri Somaliland'ın ayrılmasını tanımış olsalardı, bu ülkeler ve bu örgüt asla itiraz etmez ve bu bölgeyi ayrı bir devlet olarak tanırlardı.Tıpkı 2011'de Güney Sudan'ın ayrılmasında olduğu gibi; zira bu ülkeler Güney Sudan'ı bağımsız ve egemen bir devlet olarak tanıyıp kabul etmişler ve bu ülkelerin başında bizzat Sudan, Arap Birliği, İslam İşbirliği Teşkilatı, Mısır, Türkiye, Libya, Ürdün, Katar, Somali, Bahreyn, Yemen ve diğerleri yer almıştı. Yani onların pozisyonları Amerika ve Batı ile bağlantılı olup bağımsız değillerdir.
Aynı şekilde İslam İşbirliği Teşkilatı ve onun üye devletleri, Somaliland bölgesinin 1991'de ayrılışını ilan etmesinden bu yana Somaliland'ı Somali'ye ilhak etmek için çalışmamış ve Amerika'nın ne karar vereceğini beklemişlerdir. Görünüşe göre Amerika, Somali'nin bu bölgeyi ilhak etmek için çalışmasına izin vermemiştir; çünkü Somali Amerika'yı takip etmekte olup onun Amerika'ya bağlılığını reddedenlerle savaşmasına izin vermekte ve onları terörist olarak adlandırmaktadır.
Ayrıca Amerika, Türkiye'den Somali'nin koruyucusu olarak belirlediği Somaliland bölgesini ilhak etmesinde Somali'ye destek olmasını istememiş ve Azerbaycan'daki nüfuzunu güçlendirmek, Ermenistan'ı Rusya'dan almak ve onu kendi nüfuzuna dahil etmek için Türkiye'den, Azerbaycan'ın Karabağ bölgesini ve Ermeniler tarafından işgal edilen diğer bölgeleri kurtarmasında ona destek olmasını istemiştir.
Öte yandan Yahudi varlığı, sözde uluslararası hukuku veya Birleşmiş Milletler şartını hiçe saymakta, Amerikan desteğiyle gece gündüz bunları ihlal etmektedir; zira kuşatma, öldürme, aç bırakma, yerinden etme ve yıkım gibi Gazze'de yaptığı gibi bunu Batı Şeria'da da yapmaya başlamıştır.
Öte yandan Yahudi varlığı, İslam beldelerinin bedenine, içeriden öldürmek için ekilmiş bir virüstür; zira o, Filistin'i gasp etmiş, halkının çoğunu yerinden etmiş ve onlara karşı en iğrenç suçları işlemiş olup bunların en sonuncusu ise Gazze'deki soykırımdır. Ayrıca Yahudi varlığı, İslam beldelerinin tamamı için bir tehdit haline gelmiş olup son zamanlarda Suriye'nin güneyini ve Lübnan'ın bazı bölgelerini işgal ederek bu iki ülkeye neredeyse her gün saldırılar düzenlemektedir.
Bu virüs, İngiltere'nin liderliğinde ve tüm Batı ülkelerinin desteğiyle Batı tarafından önceden planlanmış bir planla ekilmiş, daha sonra bu plan Batı'nın lideri olan Amerika tarafından benimsenmiş, onu besleyip geliştirmiş ve onu her türlü imkânla desteklemeye devam etmiş, böylece bu varlık, İslam ümmetini yok etmek, onun kurtulmasını, kalkınmasını ve ümmetin tekrar İslam risaletini dünyaya taşıyan ideolojik bir devlet haline dönüşmesini engellemek için ölümcül bir araç haline gelmiştir.
Bu ümmetin kıskanç evlatlarının vaciplerini yerine getirerek İslam beldelerini sömürgecinin boyunduruğundan kurtarmak ve onları, İslam ile hükmeden tek bir devlet, yani Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafet Devleti altında birleştirmek için çalışanlara destek vermeleri gerekir.
Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Esad Mansur
Faiz, Bireyleri Ve Milletleri Yok Eden Bir Beladır!
Birçok hükümet ve uluslararası kuruluşlar, finansal açıkları kapatmanın çözümü olarak genellikle borçlanmayı sunmaktadır. İslam faizi kesin olarak haram kılmasına rağmen, ancak tüm Müslüman ülkeler öncelikle faizi benimsemekte ve "gericilik ve geri kalmışlığın sebebi" olarak nitelendirilerek şerî hüküm görmezden gelinmektedir! Peki Müslümanların yoksulluğunun ve onların diğer milletlerin gerisinde kalmasının sebebi İslam’ın hükümleri midir?
Bankacılık sistemleri ve kurumları her zaman krediler, ülkeyi kurtaracak projeler ve borcun değerini tazmin edecek hızlı kazançlar hakkında hayali bir tablo sunmaya çalışmakta ancak gerçeklikte kamu borcunun ülkeler üzerindeki yıkıcı etkisi aşağıdaki şekilde ortaya çıkmaktadır:
Kaynakların tükenmesi ve önceliklerin bozulması:Borç servisi (taksitlerin ve faizlerin geri ödemesi) genel bütçe üzerinde en büyük bir yüke dönüşmektedir; zira devlet, çocuklarının eğitimlerine ve sağlıklarına yaptığı harcamadan daha çok dış çevrelere borçlarını geri ödemeye harcama yapmaktadır. Hatta lüks ve refahlarıyla bilinen Körfez ülkeleri gibi zengin ülkelerin borçları bile 938 milyar Suudi Riyalini, yani 250,1 milyar ABD Dolarını aşmıştır. Ayrıca Amerika'nın borçları da 37 trilyon ABD Dolarını aşmış olup yıllık bütçesinin üçüncü büyük kalemi olarak 970 milyar Dolar ödeme yapmaktadır. Peki hangi proje, yıllık 970 milyar Doları telafi edecek geri kazançlar elde etme gücüne sahiptir ki?
Egemenliğin zayıflaması ve politikaların dayatılması:Özellikle uluslararası finans kuruluşlarından alınan krediler, genellikle zati iradenin dışında dayatılan katı şartlarla bağlantılı olarak gelmektedir; kamu mülkiyetlerinin özelleştirilmesini veya temel mallara uygulanan sübvansiyonların kaldırılmasını içeren bu şartlar, tebaanın maslahatlarını gözeten ve onların paralarını heder olmaktan ve bağımlılıktan koruyan İslam'daki yöneticinin sorumluluğu ile çelişmektedir.
Ekonomik bağımlılık ve kırılganlık: Faizli borçlar, bir ülkeyi küresel ekonominin dalgalanmalarının rehinesi (esiri) haline getirmektedir; zira küresel olarak faiz oranları yükseldiğinde, devletin bu kararda hiçbir eli (söz hakkı) olmaksızın geri ödeme faturası aniden artmaktadır; bu da Kuran-ı Kerim'de Allahu Teala’nın şu kavlinde uyardığı bir belirsizlik ve finansal adaletsizlik durumu oluşturmaktadır: يَمْحَقُ اللَّهُ الرِّبَا وَيُرْبِي الصَّدَقَاتِ “Allah faizi tüketir (Faiz karışan malın bereketini giderir), sadakaları ise bereketlendirir.” [Bakara 276] Buradaki tüketme, bereketin gitmesi ve yıkımın artmasıdır. Borç krizlerinde gördüğümüz şey buna bir örnektir.
Faiz meselesine basiret gözüyle bakan birisi, şerî hükme bağlı kalmanın hiçbir zaman yoksulluğun veya geri kalmışlığın sebebi olmadığını, aksine bireyleri ve toplumları borç ve sömürü bataklığına saplanmaktan koruyan güçlü bir engel olduğunu anlayacaktır; bu yüzden Allah'ın emirleri ve yasakları en iyi bir rehber olup bunların dar görüşlü beşeri yöntemlerle değiştirilmesi caiz değildir. وَأَنَّ اللَّهَ قَدْ أَحَاطَ بِكُلِّ شَيْءٍ عِلْماً “Allah’ın, her şeyi ilmiyle kuşattığını bilesiniz.” [Talak 12]
Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Abdurrahman Şakir - Mısır
El-Raye Gazetesi Sayı 580 Öne Çıkanlar
Daha fazla bilgi için TIKLAYINIZ
Çarşamba, 11 Receb 1447 H. | 31 Aralık 2025 M.