Çarşamba, 18 Recep 1447 | 2026/01/07
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Unutmamak, Hayal Kırıklığına Uğratmamak Anlamına Gelmez, Ey Erdoğan

Haber-Yorum

Unutmamak, Hayal Kırıklığına Uğratmamak Anlamına Gelmez, Ey Erdoğan

Haber:

Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan: (Gazze’de) Çoğu çocuk ve kadın olan 71.000 kardeşimizin ölümünden sorumlu olanları adalete teslim edilene kadar asla sessiz kalmayacağız ve soykırımın unutulmasına asla izin vermeyeceğiz.

Yorum:

Eğer Gazze halkı ölümün, kuşatmanın, açlığın, hastalığın ve soğuğun pençesinden kurtulmuş, güvenliğe kavuşmuş, evleri inşa edilmiş ve yaraları sarılmış olsaydı ve sonra da “unutmayacağız” diyen gibi; bir lider, başkan veya komutan ortaya çıkıp, hayır, bin kere hayır, size kötülük edenleri asla unutmayacağız, onların cezası yeryüzünden sökülüp atılmak olacak, onları adalet mahkemesinin önüne çıkarıp kalpleriniz şifa bulana ve kalplerinizdeki öfke gidene kadar onlardan intikam alacağız deseydi, bu sözlerin bir anlamı, hem de büyük bir anlamı olabilirdi.

Eğer "Unutmayacağız" diyenin liderliğindeki ümmetin güçleri ve orduları, kardeşlerine destek olmak için harekete geçerek Kudüs ve çevresini özgürleştirme konusunda kaçırdıkları fırsatları hatırlayıp telafi etseler, sonra da toprağı özgürleştirseler ve şehidin anne ve babasının önünde durup ona şöyle deselerdi: Allah'a karşı, sonra din kardeşlerimizin bizim üzerimizdeki hakkı konusunda ihmalkarlık gösterdik; umulur ki Allah, kurtuluş yoluyla bizi bağışlar ve sizler de, size karşı göstermiş olduğumuz kusurlardan dolayı bizi affedersiniz; size zulmedenleri ve size zulmedenlere yardım edenleri asla unutmayacağız, o zaman bu sözlerin bir anlamı olabilirdi.

Eğer savaş ümmetin gücüyle durdurulmuş olsaydı ve Erdoğan da kalkıp Doğu'ya ve Batı'ya, "Bu soykırımı unutmayacağız ve Amerika'ya ve Avrupa'ya da, silahlarınızla, paranızla ve sömürgeciliğinizle katiller olduğunuzu asla unutmayacağız, Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in, Bekir’e silah temin eden Kureyş'e hesap sorduğu gibi artık hesap verme vakti yaklaşmıştır deseydi, o zaman bu sözlerin bir anlamı olabilirdi. Ancak katliam devam ederken, kuşatma sürerken ve bombalama şiddetlenirken “unutmayacağız” demenin, Erdoğan’ın, Yahudi varlığına, siz devam edin biz sizin yaptıklarını tarih kayıtlarına geçiyoruz demesinden başka bir anlamı var mı Allah aşkına?! Bu sözlerin aç ve açıkta kalan Gazze halkına bir faydası var mı ve sözlerin, daha fazla hayal kırıklığından başka bir şey ifade etmediğini anlıyorlar mı acaba?

Gerçek şu ki ümmet asla şunları unutmayacaktır:

Tıpkı Yahudi varlığının Gazze'yi kuşattığı gibi Gazze'yi kuşatan rejimleri asla unutmayacaktır. Yahudilere silah, para, yiyecek ve giyecek sağlayanları asla unutmayacaktır. Hakkında konuştuğu din kardeşlerinin, Kudüs'e doğru yürüyüp Gazze halkına yardım etmesini engelleyenleri asla unutmayacaktır. Gazze ve mücahitlerini teslim etme komplosunu hayata geçirmek için Trump ile el ele verenleri asla unutmayacaktır. Yahudi esirleri kurtarmak için her türlü hileye başvuran, ardından da Gazze halkını açlığa, soğuğa, ölüme ve Yahudilerin pençesine terk edenleri asla unutmayacaktır.

Evet, ümmet unutmayacak ve münafıkların, hainlerin ve komplocuların yaptıkları ümmetin hafızasında kalacak ve ümmet Kudüs'ü kurtardığı gün Erdoğan gibiler bilsin ki, ümmetin mahkemelerinde yargılanacaklar ve suçlu Yahudileri çektikleri hesaptan daha az olmayacak şekilde hesaba çekileceklerdir. Onlardan hangisinin Allah'a kavuşmadan kalacağını veya mahkemeyi göreceğini bilmiyoruz ancak onların hepsi de aynıdır; zira ümmetin mahkemesini görsün ya da görmesin, hepsi ilahi adalet mahkemesinde tutuklanacaklardır; çünkü Rabbiniz asla unutmaz.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ahmed Abdulhay

Devamını oku...

Kış İkinci Bir Nekbeye (Felakete) Dönüştüğünde... Gazze Açık Havada Tek Başına Direniyor

Haber-Yorum

Kış İkinci Bir Nekbeye (Felakete) Dönüştüğünde... Gazze Açık Havada Tek Başına Direniyor

Haber:

UNRWA, 10 Aralık'tan bu yana Gazze'deki fırtına ve yağmurların 17 binanın çökmesine ve 42.000'den fazla çadırın tamamen veya kısmen hasar görmesine neden olduğunu tahmin ediyor. (El Cezire Net)

Yorum:

Gazze sadece kuşatma altında değildir; aksine ümmetin onun sesine yönelik ihanetini ortaya koyan, yöneticilerin korkaklığını ifşa eden ve çocukların kanlarının yıkanıp masumların çadırları bombalarla değil de yağmurla yerle bir edildiği bir zamanda dünyaya sessizliğin çirkinliğini gösteren bir aynadır.

Gazze bugün tek bir savaş yaşamıyor, aksine henüz sona ermemiş olan bir füze savaşı, başlamış olan kış savaşı ve bunların ardından gelen hastalık savaşı gibi birbiri ardına savaşlar yaşamakta olup bunların hepsi duvarları olmayan bir çadır alanında gerçekleşiyor.

Gazze'deki bir çocuk, uçakların bombasıyla mı yoksa çadırını yıkan bir sel baskınıyla mı uyanacak bilemiyor! Bombardıman altında çocuklarına veda eden anne ise, korkuyu yastık ve bilinmezliği de battaniye edinerek ıslak bir zeminde uyumak zorunda kalıyor.

Ateşkesin ardından Gazze, sanki savaş gerçekten bitmiş gibi tamamen göz ardı edilmektedir! Oysa gerçek şu ki, savaştan sonra gelenler daha da kötüdür; zira onun çadırları rüzgâra karşı kendi haline bırakılmış olup insanlar trend için fotoğraflarını takip ediyor, ekranlarda gözyaşı döküyor, sonra da hayatlarına devam ediyorlar!

Gazze halkı ise, bazen bombardımanla, bazen hastalıkla, bazen de yağmur suları altında kalan çadırın çökmesiyle her gün farklı şekillerde ölüyor.

En büyük ihanet ise, dünyanın söylenip durduğu geçici çözümlerin gerçekleşmemiş olmasıdır; hatta gerçekleşmiş olsa bile, bunlar basın toplantısındaki bir fotoğraftan ibaret kalıyor. Nitekim acziyet ile yüzüstü bırakma arasında kalan Arap yöneticiler, sıcak bir konteyner dayatma gücüne bile sahip olmadıkları gibi işgalcinin verdiği zararı durdurmaya zorlayacak bir karar bile alamıyorlar!Sanki Gazze ümmetin bedenin bir parçası değilmiş de, aksine ihanetlerini hatırlatmaması için susturmak istedikleri ağır bir yükmüş gibi.

Gazze'de kış, bulutların dağılmasıyla bitmez; zira zulmün soğuğu rüzgardan daha sert olduğu gibi bombardımanın şiddeti ise yağmurla kıyaslanamaz bile.İhtiyaçtan kurulan binlerce çadır, tıpkı yöneticilerimizin onurunun Yahudi varlığına karşı direnemediği gibi rüzgara karşı direnemiyor.Evleri bombalarla havaya uçurulmasından itibaren, parçalanmış çadırlar çocuklarının başlarındaki tek bir çatı haline gelmiş olup, şimdi de fırtınalar uçakların yıkamadığı şeyleri tamamlıyor.

Bu, birleşik bir cezadır: Zira dünkü bombalama, onları açık alanda fırtınalarla baş başa bırakmış ve dünyada her zaman bir sessizlik hakim.Filistinliler çadırlarının enkazı altında iki kez ölüyorlar: Birincisi işgal çadırlarını yıktığında, ikincisi ise çadırlarını yağmurda su basınca; peki şimdi yağmuru mu suçlamalıyız? Yoksa onları fırtınalardan ve soğuktan koruyacak araçlara sahip olanları mı?Fırtınalar sadece onlara özgü bir olgu değildir; ancak onlar için bir destek veya yardım olmadığından dolayı diğerlerinden daha fazla etkileniyorlar ve herkes Gazze'nin üzerine üşüşmüştür; çünkü Gazze onları ifşa etmiş, açığa çıkarmış ve maskelerini düşürmüştür.

Ey gururlu Gazze: Mobil evler girdirmek, geçici acil bir çözümdür; ama bir somun ekmek bile girdirmekten aciz olan kimse, sizin için geçici bir çözüm bile dayatamayacaktır!

Ey ordular; duygularınızı ve gururunuzu uyandırmak istiyor ve sizleri, kıyamet gününde kaçınılmaz olarak sizden uzaklaşacak olan yöneticilere itaat etmek yerine sizleri kurtaracak olan şeye davet ediyoruz.Yine sizleri, cihat etmeye ve içerisinde kumaştan yapılmış çadırlarda ya da uluslararası bir dilencinin gözetiminde değil, onurlu bir şekilde yaşayacağımız Allah'ın şeriatıyla yönetecek bir devlet kurmak için çalışanların yanında yer almaya davet ediyoruz. O halde gelin işgali ortadan kaldıralım, onun ardında gelenleri onarmayalım ve sürgünü uzatmamak için de Hilafeti kuralım.

Allahu Teala şöyle buyurmuştur: انفِرُوا خِفَافاً وَثِقَالاً وَجَاهِدُوا بِأَمْوَالِكُمْ وَأَنفُسِكُمْ فِي سَبِيلِ اللَّهِ ذَلِكُمْ خَيْرٌ لَّكُمْ إِن كُنتُمْ تَعْلَمُونَ (Ey müminler!) Gerek hafif, gerek ağır olarak savaşa çıkın, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad edin. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır.” [Tevbe 41]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Menal Ümmü Ubeyde

Devamını oku...

Bir Hata Mı Yoksa İğrenç Bir Suç Mu?

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Bir Hata Mı Yoksa İğrenç Bir Suç Mu?

Haber:

ABD Başkanı Trump, işgal Başbakanı Binyamin Netanyahu ile düzenlediği ortak basın toplantısında şunları söyledi: “Irak ve İran hemen hemen denk güçteydi. Bin yıldır farklı isimler altında birbirleriyle savaşıyorlardı; ancak ABD, Irak’ı yok edince İran, aniden tüm Ortadoğu’yu kontrolü altına aldı ve bu, hatalı bir adımdı.” (Sumaria News)

Yorum:

Trump'ın açıklaması geç kalmış kısmi bir itiraf sayılmakla birlikte ama aynı zamanda özünde saptırıcı olup çatışmanın doğasını ve ABD’nin bu çatışmadaki rolüne yönelik temel gerçeği gizlemektedir.

Trump’ın İran'ın nüfuzunun Amerika'nın Irak'ı yok etmesi sonucu arttığı yönündeki açıklaması, Irak'ın işgalinin ardındaki gerçek nedenlerin kasıtlı olarak saptırılmasıdır; zira Amerika'nın Irak'ı işgali, Irak’ın siyasi sisteminin ortadan kaldırılması, askeri yapısının dağıtılması ve siyasi sistemin mezhepsel ve çatışmacı temeller üzerine yeniden şekillendirilmesi için olup bu da, ülkeyi yıpratmayı ve bölgede gerçek İslami projenin kurulmasını engellemeyi amaçlayan habis bir strateji doğrultusunda dikkatlice planlanmış hedefleri gerçekleştirmek içindir.

Ayrıca İran ve Irak arasında gerçekleşen çatışma, büyük ülkelerin seferber olmasından ve bu çatışmayı istismar etmelerinden muaf değildir ve bu da çatışmanın tırmanmasına ve her iki ülkenin kaynaklarını yıllarca tüketen savaşların patlak vermesine yol açmıştır. Irak'ın işgalinden sonra İran’ın Amerika'nın örtüsü altında oraya girmesi ve onun Irak ve bölgeye uzanması Amerika’ya rağmen değil, aksine onun siyasi ve askeri gözetimi ve koruması altında olmuştur.

Bunun en açık göstergesi, Amerikan güçlerinin Irak'ta, İran'ın nüfuzuyla birlikte yıllar boyunca kalmaya devam etmesi, Irak'la ilgili çok sayıda dosyanın Amerikan ve İran tarafları arasında koordine edilmesi ve İran'ın bölgeyi kontrol etmek ve bağımsız bir İslami projenin kurulmasını engellemek için bir araç olarak kullanılmasıdır.

Ayrıca açıklama, kafirin Müslümanların kanlarını ve yeteneklerini hiçe saymasının boyutunu da ortaya koymaktadır; zira bir ülkenin yıkımını “hata” olarak nitelendirmek, ahlaki ve siyasi bir sahtekarlıktır; çünkü olanlar bir hesaplama hatası değil, aksine yüzbinlerce insanın ölümüne, toplumun iğrenç milliyetçilik ve mezhepçilik temelinde parçalanmasına ve bölünmesine ve toplumun yeteneklerinin ve servetlerinin yağmalanmasına yol açan siyasi ve askeri bir suçtur.Yine açıklama, bölgeyi sanki sadece milliyetçilik ve mezhepçilik çatışmalarıyla yönetiliyormuş gibi göstermeye yönelik sömürgeci bir gerekçeyi de ifade etmektedir.

Belki de Trump açıklamasında, geçmişteki hataları düzeltme bahanesiyle yeni müdahalelere zemin hazırlamaktadır. Allah ona fırsat vermesin ve amacına ulaşmayı nasip etmesin.

Ey Irak ve diğer ülkelerdeki Müslümanlar: İşte bu kafir Batı, sizin trajedilerinizi ve size isabet eden felaketleri bu şekilde nitelendirdiği gibi aynı şekilde kanlarınızı hafife almakta, dahası vahdetinizin projesinin ve izzetiniz olan devletin, yani Allah'ın size vaat ettiği ve Kerim Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in şöyle buyurarak sizlere müjdelediği Hilafet Devleti'nin kurulmasını engellemek için tüm gücünü seferber etmektedir.ثُمَّ تَكُونُ خِلَافَةً عَلَى مِنْهَاجِ النُّبُوَّةِ Sonra (yeniden) Nübüvvet Minhacı üzere (Raşidi) Hilafet olacaktır.”

Bunu öğrenmenizden sonra geriye kalan tek şey Hilafeti kurmak için çalışmaktır; çünkü sadece Hilafet sayesinde izzet olacak ve Allah'ın düşmanlarının hegemonyasından ve kibirlerinden kurtulunacak olup onda, ümmetin, hükmüne boyun eğmesini ve Mustafa Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in getirdiği şekilde şeriatının ikame etmesini farz kılan Allah'ın rızası vardır.

﴿وَاللَّهُ غَالِبٌ عَلَى أَمْرِهِ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ
Allah emrine galiptir. Ancak insanların çoğu bilmezler.” [Yusuf 21]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Bilal Zekeriya

Devamını oku...

Yetmiş Yıllık Aptallık!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Yetmiş Yıllık Aptallık!

Haber:

Bakanlar Kurulu Genel Sekreterliği Çarşamba günü yaptığı açıklamada, Sudan'ın bağımsızlığının 70. yıldönümünü kutlamak amacıyla 1 Ocak 2026 Perşembe gününün ülkenin tüm eyaletlerinde resmi tatil olacağını duyurdu. (Sudan Haberleri, 31/12/2025)

Yorum:

Her yıl, özellikle 1 Ocak'ta, devlet dairelerindeki çalışma döngüleri durdurulur ve Bağımsızlık Günü olarak adlandırılan gün kutlanır; peki gerçekten bağımsızlık elde edilmiş midir?

Bu soruyu cevaplamak için bağımsızlığı tanımlamak gerekir; bağımsızlık, bir ülkenin sömürgecinin boyunduruğundan kurtulması, politikalarında özgür hale gelmesi ve siyasi, ekonomik, askeri, kültürel ve diğer alanlarda işlerinin dizginlerine sahip olması anlamına gelmektedir; peki bu anlamda Sudan, gerçekten bağımsız mıdır?!

Sömürgeci kâfir İngilizler, 1956 yılında zahiri olarak Sudan'dan çekildiler ama ülke siyasi, ekonomik, kültürel ve diğer açılardan sömürge olarak kaldı ve hâlâ da kalmaya devam etmektedir.

Siyasi olarak ise; Sudan'ı yönetmek için oluşturulan ilk anayasa, 1953 yılında İngiliz yargıç Stanley Baker tarafından oluşturan ve geçiş dönemi olarak adlandırılan anayasanın aynısıdır; nitekim bu anayasa hala daha sonra oluşturulan tüm anayasaların, hatta kurtuluş rejiminin 1998'de insanları İslami bir anayasa olduğu şeklinde aldatmaya çalıştığı anayasanın iskeletini oluşturmaktadır. Oysa bu anayasa ismi dışında İslam’dan hiçbir şey içermemekte olup dini hayattan ayırma temeline dayanan Batılı anayasaların aynısı olduğu gibi ister sivil isterse askeri olsun dinin yönetimden ve siyasetten ayrılması gibi aynı temele dayanan yönetim sisteminin de aynısıdır. 

Ekonomi konusuna gelince; temelleri ve dalları itibariyle İslam'a aykırı ve faize dayalı olan kapitalist sistem, Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu aracılığıyla faizli kredilerle ekonomimizi zincire vurmuş ve böylece Sudan, yeraltı ve yerüstü kaynaklarındaki zenginliğine rağmen faizli fonlara 60 milyar Dolardan fazla borçlanmıştır. Dolayısıyla insanlar, yoksulluğu yaratan ve yoksulları öldüren Uluslararası Para Fonu'nun politikalarının uygulanması ve ayıca sömürgeci İngilizlerin ayrılmasından önce Sudan'da iç savaşları ateşleyen İngiltere ve Amerika önderliğindeki sömürgeci kafir Batı ülkelerinin yaptıkları yüzünden aşırı yoksulluk içinde kalmaya devam etmiştir.Bu savaşların en sonuncusu ise, Sudan'daki İngiliz nüfuzunu ortadan kaldırmak için Amerika tarafından alevlendirilen savaş olup bu savaşta yüzbinlerce masum insan öldürülmüş, onurlar çiğnenmiş, paralar yağmalanmış, sağlık, eğitim, su ve elektrik altyapıları tahrip edilmiş ve Amerika hala zehirli yemeği pişene kadar yöneticilerimizi manipüle etmeye ve bu saçma ve lanetli savaşı uzatmaya devam etmektedir...Nitekim tüm bu trajedilerden sonra bizler,temeli bir kez daha Güney Sudan'ın ayrılması için kullanılan kendi kaderini tayin etme aldatmacasıyla Sudan'ı Mısır'dan ayıran bağımsızlıktan bahsediyoruz!

Bu bir bağımsızlık değildir, aksine Sudan halkının yetmiş yıl boyunca yaşadığı aptallık ve aldatmalardır. Bu aptallıktan ise ancak, siyasi, ekonomik, içtimai ve diğer hayatımızı, Allah'ın bizden razı olduğu Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafetin olduğu İslam Devleti'nin gölgesinde akidemiz temelinde ikame ederek gerçek bir kurtuluşla çıkabiliriz. Özellikle de bizler bunu, 105 yıl önce Hilafetin yıkıldığı ve koruyucusuz ve kalkansız bir hale geldiğimiz Receb ayında yapmalıyız; nitekim Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: إِنَّمَا الْإِمَامُ جُنَّةٌ يُقَاتَلُ مِنْ وَرَائِهِ وَيُتَّقَى بِهِ İmam bir kalkandır, onun arkasında savaşılır ve onunla korunulur.

Haydi o zaman ey Sudan halkı, yıkılmasının yıldönümünde Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafeti kurmak için çalışalım; zira sömürgecilikten ve aptallıktan farklı ve gerçek bağımsızlık işte budur.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
İbrahim Osman (Ebu Halil) - Sudan

Devamını oku...

Hilafetin Yıkılışının 105. Yıldönümünde (Recep 1342-Recep 1447) Ümmetin Meseleleri Forumu’na Katılım Daveti

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti olarak biz, değerli medya mensuplarını, siyasetçileri ve kamu meselelerine ilgi duyan herkesi, bu ay düzenlenecek olan “Ümmetin Sorunları Forumu”na katılmaya davet etmekten memnuniyet duyarız. Bu ayki forumun başlığı şöyle:

“Hilafet Yıkıldı, Çocuklarımızın Sağlığı Savunmasız Kaldı”

Konuşmacılar:

1- Üstat Muhammed Cami Ebu Eymen, Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti Resmi Sözcü Yardımcısı.

2- Üstat Yakup İbrahim, Hizb-ut Tahrir üyesi.

Tarih: 14 Recep 1447 / 03 Ocak 2026 Cumartesi

Saat: 13.00

Yer: Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti Port Sudan Bürosu, El Azama Mahallesi, Stadın Doğu Tarafı.

Sizleri aramızda görmekten onur duyarız; katılımınız ümmetin dertleriyle hemhâl olduğunuzun bir nişanesi

Devamını oku...

Seyahat Yasağı ve Korku Siyaseti

Trump yönetimi 15 Aralık 2025’te, 1 Ocak 2026’da yürürlüğe girmesi planlanan seyahat yasağı politikasının büyük ölçüde genişletildiğini duyurdu. Beyaz Saray’a göre; Burkina Faso, Mali, Nijer, Güney Sudan, Suriye ve Filistin Yönetimi seyahat belgesi sahipleri artık ABD’ye giriş yapamayacak. Bu son kararla birlikte, sınırlı istisnalar dışında –ki bu istisnalar “ABD’nin ulusal çıkarlarına hizmet ettiği” düşünülen kişileri kapsamaktadır– toplamda 19 ülke vatandaşına ve Filistin Yönetimi belge sahiplerine vize verilmeyecektir.

Yönetim bu genişlemeyi; göçmenlerin incelenmesi ve geçmişlerinin araştırılmasındaki sözde eksiklikler, yabancı hükümetlerin bilgi paylaşım uygulamalarındaki zayıflık, izin verilen kalış süresini aşma oranlarının yüksekliği ve Amerikan terörle mücadele hedeflerinin ilgili ülkelerin politikalarıyla uyumsuzluğu gibi ulusal güvenlik kaygılarına dayandırdı.

Güvenlik söyleminin ötesinde, yönetim bu seyahat yasağının daha geniş siyasi hedeflere hizmet ettiğini iddia etmektedir. Reuters/Ipsos tarafından yapılan bir ankete göre Trump’ın halk desteği yüzde 39 ile tarihinin en düşük seviyesine gerilemiştir. Dolayısıyla attığı bu adımın, giderek zayıflayan siyasi tabanı yeniden canlandırmayı amaçladığı anlaşılmaktadır. ABC tarafından yapılan anketler, özellikle ekonomideki kötü gidişat nedeniyle Cumhuriyetçi Parti ve “MAGA” (Amerika’yı Yeniden Büyük Yap) hareketi destekçileri arasında ciddi bir motivasyon kaybı yaşandığını ortaya koymaktadır.

Göç üzerindeki kısıtlamaları artırarak Trump yönetimi, istihdamı koruma, sınır güvenliğini sağlama ve sınır dışı etme gibi seçim vaatlerini pekiştirmeye çalışmaktadır. Göçmenler özellikle hedef alınan bölgelerden gelenler sürekli olarak işsizlik, suç, uyuşturucu kaçakçılığı ve kamu kaynakları üzerindeki baskının sorumlusu gibi gösterilmektedir. Bu söylemler korkuyu körüklemekte ve göçmenleri iç istikrarsızlığın başlıca kaynağı olarak sunarak kamuoyundaki şüpheyi derinleştirmektedir.

İç sorunları yatıştırmanın yanı sıra, bu seyahat kısıtlamaları küresel çapta nüfuz ve güç kullanma araçları olarak da kullanılmaktadır. Burkina Faso, Mali ve Nijer arasında bölgesel bağımsızlığı ve ekonomik-siyasi iş birliğini güçlendirmek amacıyla kurulan bu ittifak, Amerika’nın Avrupa nüfuzunu Afrika’dan söküp atma ve yerine kendi hegemonyasını kurma çabalarına engel teşkil etmektedir. Hatta Hristiyanları koruma iddiasıyla Nijerya’nın bombalanması ve geçmişteki doğrudan tehditler bile, Amerika’nın bu bölgedeki nüfuz planlarının bir parçası olarak görülebilir. Suriye ve Filistin Yönetimi’nin listeye dahil edilmesi, Amerika’nın Orta Doğu’daki jeopolitik çıkarlarıyla ve özellikle Yahudi varlığı ile olan stratejik ittifakıyla doğrudan bağlantılıdır.

Yönetimin bu politikalarının orantısız bir şekilde Müslümanları hedef aldığı aşikâr; zira listedeki 19 ülkeden 12’si Müslüman çoğunluklu ülkelerdir. Bu yasak; bazı İslami grupların terör örgütü olarak sınıflandırılması ve Müslüman aktivistlerin alıkonulması gibi İslam karşıtı adımların daha geniş bir parçası olarak değerlendirilebilir.

Tarihsel olarak Amerika, çeşitli etnik ve dini geçmişlerden gelen göçmen dalgalarını özümsemiş ve genellikle “Amerikan eritme potası” olarak tanımlanan ortak bir ulusal kimliğin oluşmasına katkıda bulunmuştur. Pek çok göçmen topluluğu zamanla entegre olurken, Müslümanlar kendilerine özgü dini ve kültürel kimliklerine bağlı kalmaları nedeniyle özellikle hedef alınmıştır. Amerika nüfusunun çok küçük bir yüzdesini oluşturmalarına rağmen dini değerlere sıkı sıkıya bağlılıkları, aile yapılarının sağlamlığı, yüksek eğitim seviyeleri ve yasalara uymalarıyla tanınmaktadırlar. Bu ilkesel duruşları, Müslüman toplulukları hem Cumhuriyetçi hem de Demokrat yönetimler tarafından daha fazla incelemeye ve şüpheye maruz bırakmıştır.

Küresel dinamiklerin değişmesiyle birlikte ABD, yerleşik hegemonyasına karşı artan meydan okumalarla karşı karşıyadır. Korku ve dışlamaya dayanan bu tür politikalar, onun küresel konumunu ve temel ilkelerini baltalama tehdidi taşımaktadır. Seyahat yasağının genişletilmesi yalnızca bir göç politikası değil; siyasi stratejinin, küresel nüfuz mücadelesinin, iç politika ve İslam’la yaşanan ilkesel çatışmanın kesiştiği bir adımdır. Müslümanların ve göçmenlerin tehdit olarak sunulması, ekonomik istikrarsızlık, enflasyon, altyapı çöküşü ve politika başarısızlıkları gibi iç sorunlardan kamuoyunun dikkatini başka yöne çekmenin bir aracıdır.

Buna karşılık İslam, göç konusuna kökten farklı bir perspektiften bakmaktadır. Modern ulus-devletlerin benimsediği ırk ve milliyet temelli yaklaşımın aksine Hilafet eliyle uygulandığında İslam, ırkı, kökeni, rengi veya dini ne olursa olsun tüm insanların gözetilmesini esas alan hukuki ve dini bir sistem sunmuştur. Can ve mal güvenliklerini, ibadet etme haklarını ve yargıya başvurma haklarını garanti altına alan şer’i bir ahit uyarınca Gayrimüslimlerin ülkeye giriş yapmalarına ve ikamet etmelerine izin veriliyordu. Kısıtlamalar ırksal veya ulusal değil, tamamen güvenlik esasına dayanıyordu. Modern göç sistemlerinin iş gücü piyasası, demografik mühendislik veya ulusal kimlik merkezli yapısının aksine Hilafette serbest dolaşım esasen kanunlara bağlılık şartına dayanıyordu.

Hilafet aynı zamanda ırksal kapsayıcılığı ve ekonomik yeterliliği temel ilkeler olarak benimsemiştir. İslam, ırk veya etnisiteye dayalı her türlü hiyerarşiyi kesin biçimde reddeder. Tarih boyunca Hilafet; Araplar, Afrikalılar, Farslar, Türkler, Kafkasyalılar, Yahudiler ve Hristiyanlar dâhil olmak üzere çok çeşitli halkları yönetmiş; bunların birçoğu üst düzey idari ve ilmî görevlerde bulunmuştur. Hilafet, bu çeşitli halklar arasında uzun süreler boyunca toplumsal uyumu korumuş; milliyetçilik ve demografik tehdit kökenli mevcut göçmen karşıtı söylemler İslam toplumunda yer bulamamıştır.

Bugün insanlığın, yeni bir yönetim modeline acil ihtiyacı vardır. İslami yönetim modeli olan Hilafet; dinin rehberliğinde, adalet ve kolektif sorumluluğa dayalı bir sistem sunmaktadır. Bu sistem, ırk, etnik köken, renk, din veya göçmenlik statüsüne bakmaksızın tüm insanlar için bakım ve onuru garanti eder.

Devamını oku...

İslam’da İtaat, Ancak Allah’ın İndirdikleriyle Hükmeden Halifeye Olur!

10 Aralık 2025 tarihinde, Pakistan’ın askeri ve siyasi liderleri Kongre Merkezi’nde bir grup âlimle bir araya geldi. Bu konferansta, sanki Amerikan ajanı Pervez Müşerref’in ruhu bu yöneticilere hulul etmişçesine, Pakistan’ı sözde “sert devlet” (solid state) modeline dönüştürmeyi hedefleyen sert ve baskıcı gelecek politikaları ele alındı. Birkaç gün sonra, Genelkurmay Başkanı General Asım Münir’in konuşmasından seçilen kesitler medyaya servis edildi. Bunun üzerine Karaçi’de bazı alimler karşı bir konferans düzenleyerek hükümetin politikalarını eleştirdiler.

Bu bağlamda Hizb-ut Tahrir / Pakistan Vilayeti aşağıdaki hususları açıklamayı gerekli görmektedir:

Birincisi: İslam’da itaat, Şeriatın uygulanması şartına bağlıdır ve Ümmetten alınan biatle olur. Allah Subhânehu ve Teâlâ Kitab-ı Kerim’inde şöyle buyurmaktadır:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا أَطِيعُوا اللَّهَ وَأَطِيعُوا الرَّسُولَ وَأُولِي الْأَمْرِ مِنكُمْ فَإِن تَنَازَعْتُمْ فِي شَيْءٍ فَرُدُّوهُ إِلَى اللَّهِ وَالرَّسُولِ إِن كُنتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ ذَٰلِكَ خَيْرٌ وَأَحْسَنُ تَأْوِيلاً“Ey İnananlar! Allah’a itaat edin, Peygambere ve sizden buyruk sahibi olanlara itaat edin. Eğer bir şeyde çekişirseniz, Allah’a ve ahiret gününe inanmışsanız onun halini Allah’a ve Peygambere bırakın. Bu, hayırlı ve netice itibariyle en güzeldir.” [Nisa 59] Ayette “itaat edin” fiilinin tekrarlanması nedeniyle Allah’a ve Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e itaat mutlaktır, kayıtsız şartsızdır. “Emir sahipleri” (ulu’l emr) için ise itaat edin fiili bağımsız bir şekilde zikredilmemiştir, onlara itaat Allah ve Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e itaate etmelerine bağlıdır. Bu da demektir ki; emir sahiplerine itaat, onların Allah’a ve Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e itaat etmeleri şartına bağlıdır.

Ayrıca bir anlaşmazlık çıktığında müracaat edilecek merci yöneticiler değil, Allah ve Rasûlüdür, yani Şeriattır. Bu nedenle; âlimlerden ve halktan kendilerine itaat etmelerini talep eden yöneticileri, öncelikle Hilafet’i kurmaya ve Şeriatı tatbik etmeye davet ediyoruz. O zaman sadece Pakistan değil, bütün Ümmet onlara biat etmek ve itaat etmek için yarışacaktır.

İkincisi: General Asım Münir konuşmasında cihat ilan etme yetkisinin sadece devlete ait olduğunu söyledi. Evet, prensip olarak bu doğrudur; zira İslam Devletinde cihat işlerini organize etmek Halifenin yetkisi dahilindedir. Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

الإِمَامُ جُنَّةٌ يُقَاتَلُ مِنْ وَرَائِهِ وَيُتَّقَى بِهِ“İmam ancak bir kalkandır. Arkasında savaşılır ve onunla korunulur.” [Müslim] Şayet General Asım Münir Pakistan’ı gerçekten bir İslam Devleti olarak görüyorsa; o halde neden bu farzı yerine getirmek için Yahudi varlığına ve Hindu devletine karşı cihat ilan etmiyor? Neden Yahudi varlığını yok etmek için tek bir emir bekleyen o güçlü silahlı kuvvetlerimizi Gazze’deki soykırımı durdurmak için harekete geçirmiyor? Tüm Ümmet, Generalin cihat ilan etmesini ve bu uğurda canlarını ve mallarını feda etmeyi bekliyor.

Üçüncüsü: Pakistan yöneticilerini Tağuta itaat etmemeleri konusunda uyarıyoruz. Allah Subhânehu ve Teâlâ Kuran-ı Kerim’de şöyle buyuruyor:

أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ يَزْعُمُونَ أَنَّهُمْ آمَنُوا بِمَا أُنزِلَ إِلَيْكَ وَمَا أُنزِلَ مِن قَبْلِكَ يُرِيدُونَ أَن يَتَحَاكَمُوا إِلَى الطَّاغُوتِ وَقَدْ أُمِرُوا أَن يَكْفُرُوا بِهِ وَيُرِيدُ الشَّيْطَانُ أَن يُضِلَّهُمْ ضَلَالاً بَعِيداً“Sana indirilen Kur’an’a ve senden önce indirilene inandıklarını iddia edenleri görmüyor musun? Tâğût’u tanımamaları kendilerine emrolunduğu hâlde, onun önünde muhakeme olmak istiyorlar. Şeytan da onları derin bir sapıklığa düşürmek istiyor.” [Nisa 60] Hal böyleyken, Pakistan yöneticileri bugün nasıl olur da modern Tağut’a, asrın firavunu Trump’a sadık kalacaklarına dair söz verirler ve Pakistan’daki Müslümanları ve alimleri kendilerine itaat etmeye zorlayarak, tüm Ümmeti Trump’a itaat etmeye sevk ederler? Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyuruyor:

وَقَالُوا رَبَّنَا إِنَّا أَطَعْنَا سَادَتَنَا وَكُبَرَاءَنَا فَأَضَلُّونَا السَّبِيلَا“Ey Rabbimiz! Biz reislerimize ve büyüklerimize uyduk da onlar bizi yoldan saptırdılar, derler.” [Ahzab 67]

Dördüncüsü: Hilafeti kurmanın doğru yolu, Müslüman yöneticilerle savaşmak değildir. Doğru yol, Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Mekke dönemindeki 13 yıl boyunca yaptığı gibi nusret talebidir. Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Mekke’de silaha başvurmamış, aksine İslam için kamuoyu oluşturmaya çalışmış ve güç ve kuvvet ehlinden nusret talep etmiştir. İşte bu sebeple Hizb-ut Tahrir de Pakistan’da Nübüvvet metodu üzere Hilafeti kurmak için güç ehlinden nusret talep etmektedir.

Soruyoruz... Hilafetin yıkılışının hicri 105. yıldönümünde, İslami hayatı yeniden başlatmak için Hizb-ut Tahrir’e nusret vermeye sizden daha layık kim vardır? Bu şer’i sorumluluk sizlerin omuzlarındadır. Müslümanlar Hilafetin yokluğunda yeterince zillet ve aşağılanma tatmadılar mı?

Pakistan halkını, kıymetli alimleri ve güç sahiplerini bu noktalar üzerinde derinlemesine düşünmeye davet ediyoruz.

Devamını oku...

Batı’nın Asıl Korkusu, Birleşik Bir İslam Dünyasıdır

  • Kategori Amerika
  •   |  

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Fox News’te Sean Hannity ile yapılan son röportajda, “radikal İslam”, yayılmacı Hilafet ve Batı’ya yönelik tehditler gibi artık tanıdık hale gelen söylemleri yeniden gündeme taşıdı. Onun bu açıklamaları yalnızca 11 Eylül sonrası yirmi yıldır tekrar edilen dili yansıtmakla kalmadı, aynı zamanda daha derin bir gerçeği de gün yüzüne çıkardı: Güçlü ve birleşik bir İslam dünyasından duyulan o köklü korkuyu.

Hannity, Trump’ın öncülük ettiği “Önce Amerika” doktrini bağlamında sorular yöneltti. Rubio’nun cevabını doğru anlayabilmek için, ABD dış politikasının işgaller, rejim değişiklikleri, ulus inşası ve Orta Doğu’yu demokratikleştirme etrafında döndüğü 2000’li yılların neomuhafazakâr (neokon) dönemini hatırlamak gerekir. Sözde liberal düzeni teşvik etme kisvesi altında yapılan ve uygulanmaya konulan bu politikalar halen de devam etmektedir; oysa asıl amaç, Amerikan küresel nüfuzunu genişletmek, Siyonist projeyi ve onun bölgesel hakimiyetini güvence altına almaktı.

Amerika; Irak ve Afganistan’a trilyonlarca dolar akıttı, ancak sonuçta bir çıkmaz sokakla, aşağılanmayla ve bitmek bilmeyen savaşlar nedeniyle zedelenen bir küresel itibarla karşı karşıya kaldı. Bugünün MAGA söylemi, Bush dönemi neomuhafazakârlığını reddettiğini iddia etse de aslında aynı mantığı yansıtıyor: İslam korkusu, “yayılmacı” Müslüman yapılardan duyulan korku, kitle imha silahları masalları, jeopolitik rakiplerin şeytanlaştırılması ve müdahaleler için kamuoyu desteği imal edilmesi... Venezuela hükümetini “radikal İslam” ile bağlantılı “narko-teröristler” ile ilişkilendirerek hedef almak, farklı bir marka altında canlandırılan ancak aynı emperyal hırsları taşıyan neokon mesajlarının mükemmel bir örneğidir.

Rubio, “radikal İslam”ı küresel hakimiyet peşinde koşan devrimci bir güç olarak göstererek korku tacirliği yapmaktadır. Rubio, “Onlar asla kendi küçük Hilafetleriyle yetinmeyecekler... genişlemek istiyorlar... daha fazla toprağı kontrol etmek istiyorlar... Batı üzerinde, ABD üzerinde, Avrupa üzerinde planları var...” dedi, ama Amerika’nın dünyaya yayılmış 750’den fazla askeri üssünü; Japonya, Güney Kore, Almanya, İtalya ve Müslüman beldelerde konuşlandırılmış binlerce askerini ve Amerika’nın Müslüman coğrafyanın kalbinde ileri karakol işlevi gören Siyonist varlığın toprak genişlemesini desteklemesini görmezden geldi.

İslam dünyasının dört bir yanındaki ABD karşıtlığı, her zaman tutarlı bir şekilde ABD’nin dış politikasına odaklanmıştır. Otoriter rejimleri kuran veya destekleyen, darbeler tezgahlayan, Müslüman topraklarını işgal eden ve bombalayan, ekonomik yaptırımlar uygulayan, yönetime müdahale eden, laikliği dayatan ve İslam’a karşı duran politikalarına odaklanılmıştır. Bu politikaların kümülatif etkisi Afganistan, Irak, Libya, Pakistan, Filistin, Somali, Sudan, Yemen ve diğer ülkelerde açıkça görülmektedir. Binlerce kişinin öldürülmesi, milyonların yerinden edilmesi, darmadağın olmuş altyapı ve ekonomik çöküş soyut kavramlar değil, yaşanan acı gerçeklerdir. Böylesi sonuçlara gösterilen muhalefeti “özgürlük” düşmanlığı olarak yaftalamak, hezeyandır, küstahlıktır.

Hilafet’e Karşı Olmak

Batı’nın stratejik doktrini, yüzyılı aşkın süredir Hilafet şeklinde vücut bulan birleşik bir İslami siyasi otoritenin yeniden ortaya çıkmasına karşıdır. Bu karşıtlık, sadece kültürel bir rahatsızlıktan veya radikalizm endişesinden kaynaklanmamaktadır. Bilakis jeopolitik, ekonomik ve ideolojik gerçeklerden kaynaklanmaktadır. Hilafet tarihsel olarak büyük bir güçtü, ilga edilmesi İslam dünyasının Batının tahakkümü altına girmesine yol açmıştır. Bu nedenle Hilafet’in yeniden kurulması; stratejik mevkilere, muazzam kaynaklara, çok büyük nüfusa ve ideolojik bağımsızlığa sahip olması nedeniyle mevcut küresel düzeni tehdit etmektedir.

İslam dünyasındaki otoriter rejimler, Batı’nın Hilafet’in yeniden kurulmasını engelleme planının bir parçasıdırlar. Halkın İslam dünyasındaki rejimlere karşı duyduğu öfkenin kaynağı, soyut bir radikalizm değildir, yaşadıkları deneyimlerdir. Halklar, yabancı sömürgecilerin güdümündeki otoriter rejimlerde eziyetlere maruz kalmışlardır.

İşte böylesi şartlar altında ABD’yi yıkıcı bir güç olarak görmek, aşırılıkçı bir beyin yıkamanın ürünü değildir; aksine süregelen zulme verilen tepkinin doğal ve rasyonel bir ifadesidir. Rubio’nun açıklamaları, gerçekten birleşik bir Ümmet’ten duyulan bu derin korkuyu ifşa etmektedir. Amerikan hegemonyasının kademeli olarak erozyona uğramasından ve büyük bir uygarlık bloğunun kendi rotasını çizebileceği ihtimalinden duyulan endişe ve korkuyu açığa çıkarmaktadır. Bunu anlamak elzemdir. Bu bağlamda “radikal İslam” ve güvenlik tehditleri üzerinden korku tacirliği yapmanın, vatandaşları korumakla veya dinden korkmakla hiçbir ilgisi yoktur, tamamen imparatorluğu (sömürgeci düzeni) korumakla ilgisi vardır.

Ümmetin Birliği ve Hizb-ut Tahrir

Hilafetin yeniden kurulması “radikal İslam” değildir; bilakis normatif İslam’ın bir parçasıdır. Hilafet, dünyadaki İslam Ümmetinin siyasi liderliğidir ve İslam’ı tatbik eder. Hilafet, bir tercih (seçenek) değil, bir farzdır. Yokluğu günahtır. İmam Nevevi Sahihi Müslim’in şerhinde şöyle der: “Âlimler, Müslümanlar üzerine bir Halife tayin etmenin farz olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Bu farziyet akılla değil, vahiy ile sabittir.”

Hizb-ut Tahrir, Hilafet’i yeniden kurma ve Ümmeti birleştirme çabasında on yıllardır en ön saflarda yer almaktadır. Hizb-ut Tahrir, vizyonunun tutarlılığı ve fikrî temellerinin derinliği ile öne çıkan küresel bir İslami siyasi partidir. 1953 yılında Kudüs’te kurulduğu günden bu yana Hizb-ut Tahrir’in tek bir hedefi vardır. Bu hedefe ulaşmak için Hilafetin yapısını, idari mekanizmalarını, ekonomik, yargısal ve siyasi sistemlerini ve bir anayasa taslağını ayrıntılı biçimde ortaya koymuştur.

Bu çalışmalar ne akademik egzersizlerdir ne de teorik spekülasyonlar. Bunlar, pratik ve uygulanabilir bir çerçeve sunmak üzere hazırlanmışlardır. Bu yönüyle Hizb-ut Tahrir’in vizyonu geçmişe nostaljik bir özlem değildir; İslam’ın bugüne ve geleceğe çözüm sunma kudretine duyulan sarsılmaz güvendir. Hedef, adalet, hesap verebilirlik ve ilahi rehberliğe dayanan yeni bir küresel düzenin, yani Raşidi Hilafetin yeniden doğuşudur.

Bugün Hizb-ut Tahrir, Amerika’dan Avustralya’ya uzanan küresel bir siyasi parti olarak faaliyet göstermektedir. Farklı kültürel ve siyasi ortamlara rağmen ideolojik tutarlılığını ve yöntemsel disiplinini hep korumuştur. Baskılara, yasaklara ve medya ambargosuna rağmen, şiddete başvurmadan fikrî ve siyasî mücadeleyle Hilafetin kurulması çağrısını sürdürmektedir.

Hizb-ut Tahrir, on yıllar boyunca, özellikle siyasi düşünceyi Hilafet’in yeniden kurulması hedefi etrafında yeniden merkezileştirerek, İslam Ümmeti içindeki söylemin yükseltilmesine önemli katkılarda bulunmuştur. Hizb-ut Tahrir’in mirası yalnızca savunduğu görüşlerde değil; Müslümanları tepkisel siyasetin ve geçici çözümlerin ötesine taşıyarak, İslam’a dayalı bütüncül bir gelecek tasavvuruna yönlendirmesinde yatmaktadır. Mevcut küresel düzenin çöktüğü bir dünyada, Hizb-ut Tahrir Ümmet ve tüm insanlık için adil ve onurlu bir gelecek çağrısını sürdürmektedir. Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

ثُمَّ تَكُونُ خِلَافَةً عَلَى مِنْهَاجِ النُّبُوَّةِ  “Sonra Nübüvvet metodu üzere Hilafet olacaktır.” [Ahmed]

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER