Pazartesi, 02 Rebiu’s Sânî 1448 | 2026/09/14
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

C5+1 Formatının Ardındaki Jeopolitik Hesaplar Nelerdir?

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

C5+1 Formatının Ardındaki Jeopolitik Hesaplar Nelerdir?

Haber:

3 Eylül'de Özbekistan Cumhurbaşkanı Şevket Mirziyoyev, Taşkent'te, ABD Senatosu'nun Orta Asya Çalışma Grubu Eş Başkanı Senatör Steve Daines'i kabul etti. Görüşmede stratejik ortaklık, ticari ve yatırım işbirliğinin yanı sıra enerji, hayati öneme sahip madenler, ulaştırma ve lojistik gibi alanlar da ele alındı. Aynı gün Daines, Özbekistan Dışişleri Bakanı Bahtiyor Saidov ile bir araya geldi; zira iki taraf, bölgesel ve uluslararası meseleler hakkında görüş alışverişinde bulunmanın yanı sıra, C5+1 formatı çerçevesinde düzenlenecek etkinliklerin hazırlıkları hakkında da görüşlerini paylaştılar.

Yorum:

Steve Daines'in Taşkent'teki görüşmesini, olağan protokol çerçevesinde yapılan sıradan diplomatik bir diyalog olarak değerlendirmek zordur. Zira ziyaret öncesinde yaptığı açıklamaları ve bölgeye ulaştığı zamanlama, Washington’ın açıkça Orta Asya bölgesindeki daha geniş çıkarlarına işaret etmektedir. Nitekim Daines, Özbekistan’ı stratejik öneme sahip bir ülke olarak nitelendirerek, bakır, uranyum ve diğer hayati minerallerin yanı sıra yatırım, serbest piyasanın geliştirilmesi ile ulaşım ve lojistik ağlarının birbirine bağlanmasının hepsinin ana öncelikler olduğunu belirtmiştir. Bu çıkarlar tek bir noktada bir araya getirildiğinde, Washington'ın bölgeye ilişkin vizyonunun kaynaklara, pazarlara, ulaşım koridorlarına ve stratejik tedarik zincirlerine büyük önem verdiği açığa çıkmaktadır.

2015 yılında başlatılan C5+1 formatı, başlangıçta güvenlik konuları, terörle mücadele, Afganistan meselesi ve bölgesel işbirliğine odaklanmıştı. Ama bugün, bunun ekonomik ve stratejik boyutları giderek daha da güçlenmekte ve ivme kazanmaktadır.

Özellikle dikkat çeken husus, Daines’in bölgeye yaptığı ziyaretin zamanlamasıdır; zira 31 Ağustos'ta Şanghay İşbirliği Örgütü zirvesinin düzenlenmesiyle eş zamanlı olarak Kırgızistan, Tacikistan ve Özbekistan liderleriyle paralel görüşmeler gerçekleştirmiştir. ABD bu örgütün üyesi olmamasına rağmen, Rusya, Çin, İran ve Orta Asya ülkelerini kapsayan bu siyasi alanda alınan kararlar, ABD için son derece stratejik bir öneme sahiptir.

Bu nedenle bu görüşmeleri yalnızca C5+1 için bir hazırlık olarak yorumlamak, aceleci bir değerlendirme olur. Zira Şanghay İşbirliği Örgütü zirvesinde şekillenen tutumlar, anlaşmalar ve bölgesel atmosfer konusunda Washington’un siyasi algısını genişletmesi, hatta belirli bilgilere ulaşma olasılığı bile, bu hummalı diplomatik faaliyetin ardındaki saiklerden biri olarak değerlendirilmektedir. Görüşmelerin ve ele alınan konuların sıralanışı, bu sorunun açıkça ortaya atılmasını gerektirmektedir.

Şanghay İşbirliği Örgütü ve C5+1 formatı, benzer hedefleri olan iki varlık değildir; aksine Orta Asya’daki farklı jeopolitik yaklaşımları yansıtmaktadır. Washington açısından bölge ülkelerinin Rusya ve Çin ile olan ilişkileri, ulaşım koridorları, ekonomik kararlar ve çok kutuplu işbirliğinin şekillenmesi, evet bunların hepsi son derece stratejik öneme sahip konulardır.

2025 yılının Kasım ayında Washington’da düzenlenen ilk C5+1 Başkanlar Zirvesi, bu köklü dönüşümü ortaya koymaktadır. Zira zirvede, hayati mineraller, ulaşım, enerji, yapay zekâ, bilgi teknolojileri ve bankacılık ve finans alanlarındaki işbirliği konuları ele alınmıştır. Bu da C5+1’in artık sadece bir diyalog platformu olmadığı, aksine Washington’un bölgedeki ekonomik ve jeopolitik çıkarlarını ilerletmek için temel mekanizmalardan biri haline geldiği anlamına gelmektedir.

Özbekistan açısından ise, kaynaklar ve yatırımlar bu meselenin merkezinde yer almaktadır. Zira Daines’in özellikle bakır ve uranyuma odaklanması ve Amerika’nın hayati öneme sahip madenlerin tedariki ile nakliye ve lojistik hatlarını güvence altına almasını hayati bir mesele olarak görmesi, Özbekistan'ı hammadde kaynağı, ticari pazar ve Orta Asya'nın derinliklerine açılan bir geçiş kapısı olarak gördüğü anlamına gelmektedir.

Buna ek olarak, Özbekistan’ı Hazar Denizi, Güney Kafkasya ve Avrupa’ya bağlayan alternatif nakliye koridorları da bulunmaktadır; zira kaynakların bulunduğu yer son derece önemli bir husus olduğu gibi, bunların ihracatı için izlenecek güzergâh da bundan daha az önemli değildir.

Buna göre meseleyi sadece “yatırımlar akacak” ya da “teknoloji ülkeye girecek” şeklinde değerlendirmek yeterli değildir. Aksine sorulması gereken asıl sorular şunlardır: Doğal kaynakları kim çıkaracak? Bunları kim rafine edecek ve yeniden işleyecek? Peki katma değer nerede kalacak? Stratejik tesislerin kontrolüne kim sahip olacak? Peki ülkenin, bu sermaye karşılığında üstleneceği uzun vadeli yükümlülükler nelerdir? Bu sorular, bizzat yatırımın gerçekleşmesinden çok daha önemli ve hayati niteliktedir.

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: Özbekistan açısından, herhangi bir sömürgeci ülkeyle yakın işbirliği yapmak, hiçbir şekilde halkının çıkarlarına hizmet etmeyecektir! Zira sömürgeci güçler, her zaman en büyük faydayı sağlayanlar olmaya devam edecektir. Buna göre Özbekistan’daki Müslüman halkın, Batılı sömürgeci devletlerin çıkarlarının, yalnızca bir kâr kaynağı ve ucuz iş gücü olarak kalmasına kesinlikle izin vermemesi gerekir!

Meselenin özü, ülkenin kaynaklarının sömürgeci devletlerin çıkarlarına hizmet edecek şekilde satılmasına tamamen son verilmesinde yatmaktadır; zira stratejik ürünlerin onlara düşük fiyatlarla satılması, siyasi ve ekonomik bir intihar mesabesindedir. Halkının çıkarlarını her şeyin önünde tutan özgür ve aklı başında bir yönetim, asla bu tür kararlar almayacaktır.

Özbekistan’ın servetlerinin, öncelikle Özbekistan halkının ve İslam ümmetinin ihtiyaçlarını karşılamak için kullanılması ve dış güçlerin stratejik hedeflerini gerçekleştirmek için istismar edilmemesi ya da Gazze ve Batı Şeria gibi kutsal topraklardaki Müslümanlara karşı işlenen katliamlarda kullanılmaması gerekir. Nitekim Allah Tebareke ve Teala şöyle buyurmuştur: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا عَدُوِّي وَعَدُوَّكُمْ أَوْلِيَاءَ تُلْقُونَ إِلَيْهِمْ بِالْمَوَدَّةِEy iman edenler! Eğer benim yolumda savaşmak ve rızamı kazanmak için çıkmışsanız, benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanlara sevgi göstererek, gizli muhabbet besleyerek onları dost edinmeyin.” [Mümtehine 1]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
İslam Ebu Halil - Özbekistan

Devamını oku...

SAYI 616 Çıktı - Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi El-Raye Gazetesi

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi

El-Raye Gazetesi Yeniden Yayında

 

Biz, Hizb-ut Tahrir Medya Ofisi olarak takipçilerimiz ve Merkezi Medya Bürosu Web Sayfası misafirlerimize, Hizb-ut Tahrir tarafından 1954 yılında başlatılan El-Raye Gazetesinin tekrar yayına başlatılmasını duyurmaktan gurur duyarız. Karanlık ve zorba rejimlerin baskısı sonucu haftalık yayınlanan gazete durdurulmuştu. Şimdi Hizb-ut Tahrir El-Raye Gazetesini Allah’ın izniyle tekrar başlatacaktır.

Devamını oku...

Yaratmak, Yoktan Var Etmek Anlamındadır

(Hizb-ut Tahrir Emiri Celil Âlim Ata İbn Halil Ebu Raşta Tarafından Facebook Sayfası Takipçilerinin “Fıkhî” Sorularına Verilen Cevaplar Silsilesi)

Soru-Cevap

Yaratmak, Yoktan Var Etmek Anlamındadır

Mahmud Sankart’a

Soru:

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla…Faziletli Şeyhimiz; sizi İslam’ın selamıyla selamlıyorum; Esselamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berekâtuhu… Allah’tan sizi korumasını, size yardım etmesini, en kısa zamanda sizin elinizle zaferin gerçekleşmesini ve ümmetin bir asırdır yitirmiş olduğu izzetini, onurunu ve vahdetini yeniden kazanmasını diliyorum...

Celil Şeyhimiz; Şeyh Abdulkadim Zellum’a (Allah ona rahmet eylesin) ait “İslam’da Klonlamanın Hükmü” adlı kitabının ilk sayfasında şöyle geçmektedir: “Zira dakik kanunlar ve muhkem nizam, kadir ve hakîm var edici bir düzenleyicinin varlığını gerektirir. Allahu Teala şöyle buyurmuştur: إِنَّا كُلَّ شَيْءٍ خَلَقْنَاهُ بِقَدَرٍBiz, her şeyi bir kadere göre yarattık.” [Kamer 49] Ve şöyle buyurmuştur: وَخَلَقَ كُلَّ شَيْءٍ فَقَدَّرَهُ تَقْدِيراًO, her şeyi yaratıp bir ölçüye göre düzenleyerek takdir etmiştir.” [Furkan 2] Yani her şeyi takdir ile tertibin gözetildiği ve kendisi için elverişli şekilde düzenlediği bir yaratışla yaratmıştır. Dolayısıyla takdirsiz bir yaratma değil hakîm bir takdire göre olan bir yaratmadır. Bu yaratma, yoktan var etmektir. Çünkü yaratmak, var olanı icat etmek değil yoktan var etmektir. Çünkü var olandan icat etmek yaratmak değildir.” Bitti. Allah rahmet etsin o; yaratma mefhumunu yoktan var etmek ile sınırlandırmıştır; ancak bizler, Allahu Teala’nın Kitabı’nda geçen Allahu Teala’nın şu kavli; خَلَقَ الْإِنسَانَ مِنْ عَلَقٍO insanı bir parça kan pıhtısından yarattı.” [Alak 2] Ve Allahu Teala’nın şu kavli: وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنسَانَ مِنْ سُلَالَةٍ مِّن طِينٍGerçek şu ki biz insanı çamurdan, süzülmüş bir özden yarattık.” [Müminun 12] Ve Allahu Teala’nın şu kavli: خَلَقَ الْإِنسَانَ مِنْ صَلْصَالٍ كَالْفَخَّارِAllah insanı, pişmiş çamura benzeyen bir balçıktan yarattı.” [Rahman 14] Ve Allahu Teala’nın şu kavli: وَخَلَقَ الْجَانَّ مِنْ مَارِجٍ مِنْ نَارٍCin’i de yalın bir ateşten yarattı.” [Rahman 15] gibi birçok ayet ile Allahu Teala’nın mevcut olanı yaratmaktan bahsettiği diğer ayetleri incelediğimizde yaratmak, sadece yoktan var etmek midir? Peki bu mefhum ile var olanı yaratmaktan bahseden ayetlerin içeriğinin arası nasıl bağdaştırılabilir?

Sizden net bir şekilde açıklamanızı rica ediyorum; Allah sizi, bizim adımıza en güzel şekilde mükafatlandırsın…

Cevap:

Ve Aleykumselam ve Rahmetullahi ve Berekâtuh. Güzel duan için Allah senden razı olsun; biz de senin için daha hayırlısıyla dua ediyoruz.

1- [El-Halku-yaratmanın] lügatte, birçok anlamı vardır; zira o, yoktan var etmek, daha önce benzeri olmayan bir şeyi icat etmek anlamına geldiği gibi takdir etmek ve yapmak anlamına da gelmektedir. Lisanü’l Arab’da şöyle geçmiştir: (Yaratmak)… Allahu Teala’nın sıfatlarından biri de yaratan ve her şeyi yoktan var edendir… Arapların dilinde el-Halku; bir şeyi daha önce örneği olmayan bir şekilde yaratmak demektir; Allah’ın yarattığı her şey, O’nun daha önce örneği olmayan bir şekilde ilk kez var edilmiştir… Dikkat edin, yaratmak da emretmek de O’na aittir; yapıp yaratanların en güzeli olan Allah'tır. Ebû Bekir İbnü’l-Enbârî şöyle dedi: Arapların dilinde [el-Halku-yaratmak]; iki yönde kullanılmıştır: Birincisi, ortaya koyduğu bir örneğe göre inşa etmek (yaratmak) ve diğeri de takdir etmektirAllah bir şeyi yaratır; yani onu, daha önce var olmadığı halde var eden bir yaratılışla yaratır... Azze ve Celle’nin şu kavli gibi: يخلُقكم في بطون أُمهاتكم خَلْقاً من بعد خَلق في ظُلمات ثلاثO sizi analarınızın karnında üç karanlık içinde, bir yaratıştan diğerine geçirerek yaratıyor.” [Zümer 6] Yani sizi, nutfeler, sonra alakalar, sonra mudgalar, sonra kemikler hâlinde yaratır, sonra kemiklere et giydirir, ardından onu şekillendirir ve onun içine ruh üfler demektir; işte anlamı budur. (خَلْقًا مِنْ بَعْدِ خَلْقٍ ف۪ي ظُلُمَاتٍ ثَلٰثٍۜÜç karanlık içinde, bir yaratıştan diğerine geçirerek yaratıyor.”); karın, rahim ve plasentada denilmiştir; ayrıca sülb, rahim ve karın da denilmiştir…]

[El-Halku] yaratmak: (Bütün şeyleri daha önce mevcut değilken) var etmek, (takdir etmek) ve (bir şeyi daha önce örneği olmayan bir şekilde yaratmak) demektir.

İstenilen anlamı belirleyen şey, siyak ve karinelerdir.

2- Klonlama kitabında geçen siyak, yoktan var etme anlamındaki yaratma siyakıdır; zira şöyle diyor:

[Bu müthiş bilimsel gelişmeler ve son derece gelişmiş teknoloji sayesinde bunların kullanılması, gösterse gösterse Allah'ın azametini, kudretini, hikmetini ve O'nun muhkem icadını gösterir ki O; bu kâinatı var eden yaratıcıdır ve bu kâinat tesadüfen yaratılmamıştır. Çünkü üzerine seyrettiği ondaki dakik nizam, onu kontrol eden ve seyrettiren dakik kanunlar ve bunların uğrunda yaratıldığı şeylere elverişli şekilde düzenlenmiş özellikleri, tesadüfen yaratılmış olmasını ortadan kaldırmaktadır. Çünkü tesadüf, dakik kanunları ve muhkem bir nizamı ortaya çıkaramaz. Zira dakik kanunlar ve muhkem nizam, kadir ve hakîm var edici bir düzenleyicinin varlığını gerektirir. Allahu Teala şöyle buyurmuştur: إِنَّا كُلَّ شَيْءٍ خَلَقْنَاهُ بِقَدَرٍBiz, her şeyi bir kadere göre yarattık.” [Kamer 49] Ve şöyle buyurmuştur: وَخَلَقَ كُلَّ شَيْءٍ فَقَدَّرَهُ تَقْدِيراًO, her şeyi yaratıp bir ölçüye göre düzenleyerek takdir etmiştir.” [Furkan 2] Yani her şeyi takdir ile tertibin gözetildiği ve kendisi için elverişli şekilde düzenlediği bir yaratışla yaratmıştır. Dolayısıyla takdirsiz bir yaratma değil hakîm bir takdire göre olan bir yaratmadır. Bu yaratma, yoktan var etmektir. Çünkü yaratmak, var olanı icat etmek değil yoktan var etmektir. Çünkü var olandan icat etmek yaratmak değildir.]

3- Nitekim araştırmanın tamamı, yoktan var etme anlamındadır; zira şeylerin tesadüfen var olmadığından, aksine onları yaratan, yani yoktan var eden bir Yaratıcılarının olduğundan ve onlar için dakik bir düzen oluşturduğundan bahsetmektedir... Hatta delil olarak gösterilen ayetler bile yoktan var etmeye delalet etmektedir: إِنَّا كُلَّ شَيْءٍ خَلَقْنَاهُ بِقَدَرٍBiz, her şeyi bir kadere göre yarattık.” [Kamer 49] وَخَلَقَ كُلَّ شَيْءٍ فَقَدَّرَهُ تَقْدِيراًO, her şeyi yaratıp bir ölçüye göre düzenleyerek takdir etmiştir.” [Furkan 2] Ayet-i kerimelerde her şeyden söz edilmektedir; zira ayetler, Allah’ın her şeyi yarattığını belirtmektedir; bu da her şeyin yaratılmış olduğu anlamına gelmektedir; yani şeyler önceden mevcut değildi ve Allah onları yarattı, yani var olmadıkları halde onları var etti demektir; çünkü “her şey” siğası, şeylerin tamamını kapsamaktadır. “Klonlama” hakkındaki sözüne gelince: (Bu yaratma, yoktan var etmektir. Çünkü yaratmak, var olanı icat etmek değil yoktan var etmektir. Çünkü var olandan icat etmek yaratmak değildir.) Bu, özellikle bu bağlamda doğru ve yerinde bir sözdür.

4- Soruda geçen ayetlere gelince: خَلَقَ الْإِنسَانَ مِنْ عَلَقٍO insanı bir parça kan pıhtısından yarattı.” [Alak 2] وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنسَانَ مِنْ سُلَالَةٍ مِّن طِينٍGerçek şu ki biz insanı çamurdan, süzülmüş bir özden yarattık.” [Müminun 12] خَلَقَ الْإِنسَانَ مِنْ صَلْصَالٍ كَالْفَخَّارِAllah insanı, pişmiş çamura benzeyen bir balçıktan yarattı.” [Rahman 14] وَخَلَقَ الْجَانَّ مِنْ مَارِجٍ مِنْ نَارٍCin’i de yalın bir ateşten yarattı.” [Rahman 15] Bunlar yaratmanın aşamaları hakkındadır:

A- Örneğin Adem Aleyhisselam'ın yaratılışından bahseden ayetler, onun yaratılış aşamalarını anlatmaktadır; o, topraktan yaratılmıştır; Allah Subhanehu bu toprağı çamur haline getirmiş, sonra kuru bir çamur gibi olmuş, ardından kiremit gibi pişmiş bir çamur gibi olmuş, sonra da ona ruhundan üflemiştir. Kurtubi’nin tefsirinde şöyle geçmektedir: [Allahu Teala’nın; (خَلَقَ الْإِنسَانَO insanı yarattı”) kavline gelince; Subhanehu, gökler ve yerden müteşekkil büyük âlemin yaratılışını ve bu ikisinde Kendi vahdaniyetine ve kudretine delalet eden şeyleri zikrettiğinde, küçük âlemin yaratılışını da zikretmiştir. Şöyle buyurmuştur: (خَلَقَ الْإِنسَانَO insanı yarattı”) kavli, tevil ehlinin ittifakıyla adem anlamına gelmektedir. (Kiremit gibi pişmiş bir çamurdan); [الصلصال-Salsâl]; vurulduğunda tın tın ses çıkaran kuru çamur olup, kiremit gibi pişirilmiş çamura (fahhâr) benzetilmiştir. Şöyle denilir: Kumla karıştırılmış çamurdur. Ve şöyle denilir: Kokuşmuş çamur; etin bozulması ve kokuştuğunda bozulması gibi; nitekim (Hicr suresinde) geçmiştir. Burada şöyle buyurdu: (من صلصال كالفخارPişmiş çamura benzeyen bir balçıktan.) Orada şöyle buyurdu: (من صلصال من حمأ مسنونPişmemiş kuru çamurdan, şekillenmiş kara balçıktan.”) ve şöyle buyurdu: (اِنَّا خَلَقْنَاهُمْ مِنْ ط۪ينٍ لَازِبٍŞüphesiz biz onları yapışkan bir çamurdan yarattık.” [Saffât 11]) Ve şöyle buyurdu: (كَمَثَلِ اٰدَمَۜ خَلَقَهُ مِنْ تُرَابٍÂdem'in durumu gibidir. Allah onu topraktan yarattı.” [Al-i İmran 59]) Bu, üzerinde ittifak edilen anlamdır; şöyle ki; yeryüzünün toprağından aldı; onu yoğurdu ve böylece çamur oldu; sonra geçip pişmemiş kuru çamur gibi oldu; ardından geçip pişmiş çamura benzeyen bir balçık gibi oldu.] Ancak bu, hiçbir şekilde yoktan yaratmanın olmadığı anlamına gelmez; öyleyse Adem Aleyhisselam'ın yaratıldığı toprak nereden geldi? Allah Subhanehu onu yoktan var etmedi mi? Peki toprak nasıl ete ve kana dönüştü? Bu yoktan var etmek değil mi? Sonra Allah Subhanehu ve Teala ona ruhundan üfledikten sonra hayatı ona nereden geldi; ruh da Allah’ın yaratması değil mi?! Âdem Aleyhisselam’ın yaratılışından söz eden ayet-i kerimelerde geçenler, onun yaratılış aşamalarının bir tasviri olup, bunlardan Âdem’in yoktan yaratılmadığı anlaşılmaz.

B- Aynı şekilde cinlerin yaratılışından bahseden ayetlerde de onun yaratılış aşamaları şöyle anlatılır; önce ateşten yaratılmış, sonra Allah, Subhanehu'nun katındaki bir hikmet gereği onu cin haline getirmiştir. Kurtubi’nin tefsirinde şöyle geçmiştir: (وَخَلَقَ الْجَانَّ مِنْ مَارِجٍ مِنْ نَارٍCin’i de yalın bir ateşten yarattı.” [Rahman 15]) Hasan şöyle dedi: [الْجَانَّ -el-cân), cinlerin babası olan İblis'tir. Ve şöyle denildi: [الجان – el-cân], cinlerden biridir ve [المارج – el-mâric] ise alevdir. İbn Abbas’dan şöyle dediği rivayet edilmiştir: Allah cinleri saf bir ateşten yaratmıştır. Yine ondan; alevlendiğinde uç kısmında beliren (ateşin alev) dilinden yaratıldığı rivayet edilmiştir. Leys, şöyle dedi: [المارج – el-mâric]; yoğun alevli parlak meşaledir... İbn Abbas’tan rivayet edildiğine göre bu, ateşin üzerinde yükselen ve birbiriyle karışan kırmızı, sarı ve yeşil alevlerdir; Mücahid’den de buna benzer bir rivayet nakledilmiştir ve bunların hepsi anlam bakımından birbirine yakındır… El-Cevherî, es-Sıhâh'ta şöyle demiştir: (مِنْ مَارِجٍ مِنْ نَارٍYalın bir ateşten”); dumansız ateş olup, cinler ondan yaratılmıştır.] Cinlerin kendisinden yaratıldığı ateşi, Allah Subhanehu yaratmış, onu daha önce mevcut değilken var etmiş; daha sonra Allah, ondan cinleri yaratmış ve onlara yaşamın nedenlerini bahşetmiştir; işte tüm bunlar, cinler henüz mevcut değilken Allah Subhanehu'nun fiilidir... Cinlerin yaratılışının aşamalarla gerçekleşmiş olması, Allah’ın onları yoktan var etmediği anlamına gelmez...

C- Allahu Teala’nın; خَلَقَ الْإِنسَانَ مِنْ عَلَقٍO insanı bir parça kan pıhtısından yarattı.” [Alak 2] kavli; Allah’ın insanı yoktan var etmediğine delalet etmez; zira Alak, erkeğin menisi ve kadının yumurtasından oluşur; Allah ikisini et ve kemiğe dönüştürdü, sonra da ona ruh üfledi... Tüm bunların kaynağı Allah Subhanehu'dur; zira bütün bunları, Subhanehu'nun daha önce mevcut değilken yarattığı dakik bir düzene göre var eden O’dur... Dolayısıyla bu, hakikatinde yoktan var etmektir... Bu ayet-i kerimede; خَلَقَ الْإِنسَانَ مِنْ عَلَقٍO insanı bir parça kan pıhtısından yarattı.” [Alak 2] ve benzerlerinde geçenler, onun yaratılışının aslını değil, yaratılışının aşamalarını anlatmaktadır. Dahası başka ayetler, onun yaratılış aşamaları hakkında daha fazla ayrıntıyla gelmiştir; tıpkı Allahu Teala’nın şu kavli gibi: وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنْسَانَ مِنْ سُلَالَةٍ مِنْ طِينٍ * ثُمَّ جَعَلْنَاهُ نُطْفَةً فِي قَرَارٍ مَكِينٍ * ثُمَّ خَلَقْنَا النُّطْفَةَ عَلَقَةً فَخَلَقْنَا الْعَلَقَةَ مُضْغَةً فَخَلَقْنَا الْمُضْغَةَ عِظَاماً فَكَسَوْنَا الْعِظَامَ لَحْماً ثُمَّ أَنْشَأْنَاهُ خَلْقاً آخَرَ فَتَبَارَكَ اللَّهُ أَحْسَنُ الْخَالِقِينَGerçek şu ki biz insanı çamurdan alınmış bir özden yarattık; sonra onu sağlam bir korunakta nutfe haline getirdik. Ardından nutfeyi (döllenmiş yumurta) alakaya (rahimde asılıp beslenen embriyo) çeviriyor, alakayı şekilsiz et (görünümünde) yapıyor, bu etten kemikler yaratıyor, daha sonra da kemiklere adale giydiriyoruz; nihayet onu bambaşka bir varlık halinde inşa ediyoruz. Yapıp yaratanların en güzeli olan Allah çok yücedir.” [Müminun 12-14]

Allah Subhanehu, her şeyi başlangıcından sonuna kadar yaratandır ve bunun için Subhanehu’nun şu kavli yeterlidir: إِنَّا كُلَّ شَيْءٍ خَلَقْنَاهُ بِقَدَرٍBiz, her şeyi bir kadere göre yarattık.” [Kamer 49] وَخَلَقَ كُلَّ شَيْءٍ فَقَدَّرَهُ تَقْدِيراًO, her şeyi yaratıp bir ölçüye göre düzenleyerek takdir etmiştir.” [Furkan 2] Böylece Allah’ın mahlukatları yaratmasından söz eden Kur’an ayetlerini takip ettiğimizde, bunların yoktan var etme fikrini kapsadığını görürüz; bu, yaratmanın aslı olduğu gibi Allah Subhanehu hakkında O’nun yaratıcı olduğunu söylememizin de aslıdır; nasslarda Allah’ın bir şeyi başka bir şeyden yarattığının zikredilmesi buna zarar vermez; çünkü birinci şey ve ikinci şey de Allah’ın yaratmasıdır: وَخَلَقَ كُلَّ شَيْءٍ فَقَدَّرَهُ تَقْدِيراًO, her şeyi yaratıp bir ölçüye göre düzenleyerek takdir etmiştir.” [Furkan 2] Sonuçta yaratmada emir Subhanehu’ya aittir… Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur.

Umarım bu kadarı yeterli olmuştur; en iyi bilen ve hüküm veren Allah’tır.

Son olarak sana selamlarımı iletiyor ve senin için hayır duada bulunuyorum.

Kardeşiniz

Ata İbn Halil Ebu Raşta

H. 24 Rabiu’l Evvel 1448

M. 06/09/2026

Cevaba, Emir’in (Allah onu korusun) web sitesinden bağlanabilirsiniz:

https://www.facebook.com/AtaAboAlrashtah/posts/122150554173129051

Devamını oku...

Gazze, Tehcir Planı İle Ümmetin Sessizliği Arasında

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Gazze, Tehcir Planı İle Ümmetin Sessizliği Arasında

Haber:

Yahudi varlığının sözde ulusal güvenlik bakanı aşırı sağcı Ben-Gvir, geçtiğimiz Ağustos ayında varlığın Kudüs'teki İslami kutsallara, özellikle de Mescid-i Aksa'ya yönelik ihlallerini tırmandırmasıyla eş zamanlı olarak Gazze Şeridi sakinlerinin tehcir edilmesi yönündeki çabaları sürdürme sözü verdi. (El Cezire Net)

Yorum:

Ben-Gvir, bir kez daha ortaya çıkarak Gazze halkını yerinden etme planından geri adım atmayacağı tehdidinde bulundu; bu tablo, yaşananların yalnızca geçici açıklamalardan ibaret olmadığını, aksine Filistinliyi toprağından söküp atmayı, işgalin bizzat yarattığı soruna çözüm olarak gören siyasi bir zihniyeti açıkça ortaya koymaktadır. Bu plan “gönüllü göç” adı altında gündeme getirilmektedir; ancak göz ardı edilemeyecek soru şudur: İnsan bir yıkımın ortasında yaşarken ve evini, güvenliğini ve yaşamının temel unsurlarını kaybetmişken, göç nasıl gönüllü olabilir ki?! Terimin değiştirilmesi, eylemin hakikatini değiştirmeyeceği gibi zorla tehcir de, işgalcinin ona gönüllü sıfatını vermesiyle gönüllü hale gelmez!

Bu açıklamaların en tehlikeli yanı, sürgün suçunun olağan bir siyasi projeye dönüştürülmeye ve dünyanın, milyonlarca Filistinlinin topraklarından sökülüp atılabileceğine, ardından da davalarının dosyasının kapatılabileceğine inandırılmaya çalışılmasıdır. Ancak Gazze, halkı olmayan bir toprak olmadığı gibi Gazze halkı da, siyasi cetvellerdeki rakamlardan ibaret değildir. Nitekim onlar, yıllar süren çatışmalar boyunca, özellikle de son savaş sırasında, insanın evini kaybedebileceğini, ancak dinine olan bağlılığını asla kaybetmeyeceğini ve ne kadar ağır sıkıntılar yaşarsa yaşasın dininden asla vazgeçmeyeceklerini kanıtladılar.

İşte burada İslam ümmetinin rolü devreye girmektedir; bu rol de Filistin’in duygusal bir mesele olarak değil, bir hak ve sorumluluk meselesi olarak görülmesidir. Çünkü Mescid-i Aksa geçici bir tarihi simge değildir, aksine Allah’ın etrafını mübarek kıldığı bir mescittir; nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur: سُبْحَانَ الَّذِي أَسْرَى بِعَبْدِهِ لَيْلاً مِنَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ إِلَى الْمَسْجِدِ الْأَقْصَى الَّذِي بَارَكْنَا حَوْلَهُ “Bir gece, (Muhammed) kulunu Mescid-i Haram’dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa’ya götüren Allah noksan sıfatlardan münezzehtir.” [İsra 1]

Bu nedenle asıl soru, Ben Gvir'in ne istediği değildir? Zira bu, yaptığı açıklamalarda ve planlarında gayet açıktır. Asıl soru, ümmetin bunun karşısında ne yapacağıdır? Kınama ve tepki açıklamalarıyla mı yetinecek? Yoksa kendi meselelerinin yeniden farkına varıp, halkını ve kutsallarını korumada gerçek bir ağırlığa sahip olmak için gücünü ve birliğini inşa etmeye mi çalışacak?

Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَلَا تَهِنُوا وَلَا تَحْزَنُوا وَأَنتُمُ الْأَعْلَوْنَ إِن كُنتُم مُّؤْمِنِينَ “Gevşeklik göstermeyin, üzüntüye kapılmayın. Eğer inanmışsanız, üstün gelecek olan sizsiniz.” [Al-i İmran 139] Bu ayet, vakıaya teslim olmaya yönelik bir çağrı değildir; aksine ümmetin Rabbine olan güvenini kaybetmesinin ve maddi güç dengesini geleceği hesaplamada tek kriter haline getirmesinin caiz olmadığına dair bir hatırlatmadır.

Bugün Gazze halkı topraklarına sıkı sıkıya tutunduklarını ve asla ayrılmayacaklarını söylerlerken, işgalciler ise onları süreceğiz demektedir. Bu iki irade arasında ise ümmetin görevi durmaktadır; bu görev ise sırf sempati duymaktan bilince, bilinçten eyleme, tepki vermekten ise gücün nedenlerine sahip olmaya geçmektir.

Filistin’in söylenip sonra unutulan daha fazla sözlere değil, aksine kutsalların temenniyle korunamayacağını ve hakların yalnızca bildirilerle güvence altına alınamayacağını idrak eden bir ümmete ihtiyacı vardır.

Gazze, halkı olmayan bir toprak olmadığı gibi Filistin, bir tehcir projesi değildir ve El-Aksa da önemsiz bir mesele değildir. İşgalciler bir evi yıkabilir, bir ağacı kökünden sökebilir ve bir abluka uygulayabilir; ancak bu ümmet hayatta olduğu, bilinci yerinde olduğu ve dinine ve davalarına sıkı sıkıya bağlı olduğu sürece, bir ümmetin hafızasından sarsılmaz olan bir hakkı silemez.

Geriye şu çağrı kalmıştır: Ey İslam ümmeti! Sıkıntının uzun sürmesi, davayı unutmanın bir nedeni olmasın; çünkü bugün Gazze için istenen şey, yarın tüm Filistin için istenen bir şeyin başlangıcı olabilir. O halde Gazze halkının simgesi sebat etmek olsun ve ümmetin simgesi de bilinç ve eylem olsun ki Filistin, Allah Azze ve Celle'nin vaadi gerçekleşene kadar Müslümanların vicdanında kalmaya devam etsin: غَالِبٌ عَلَى أَمْرِهِ وَلَـكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لاَ يَعْلَمُونَ “Allah emrine galiptir. Ancak insanların çoğu bilmezler.” [Yusuf 21]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Abdulazim Haşlemon

Devamını oku...

Amerika, Taliban’a: Teröristlerle İşbirliği Yapmayız Mesajı Verdi

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Amerika, Taliban’a: Teröristlerle İşbirliği Yapmayız Mesajı Verdi

Haber:

ABD Dışişleri Bakanlığı, geçtiğimiz günlerde Afganistan hükümetinin, Afganistan’daki madencilik ve yeraltı kaynakları sektörüne yönelik ABD yatırımı talebini kesin ve açık bir şekilde reddetti. ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü, Amerika'nın Sesi radyosunun bir sorusuna yanıt olarak, ABD'nin hâlâ "terör örgütü" olarak sınıflandırdığı Taliban ile herhangi bir ekonomik ilişkiye veya iş birliğine girme niyetinin olmadığını belirtti. Ayrıca Afganistan madencilik sektörüne yapılacak herhangi bir ABD yatırımının, Taliban’ın mali durumunu güçlendirmekten ve halka yönelik acımasız uygulamalarını, özellikle de geniş çaplı insan hakları ihlallerini ve kısıtlamalarını kolaylaştırmaktan başka bir işe yaramayacağı eklemesinde de bulundu.

Yorum:

ABD’nin bu açık ve net yanıtı, Afganistan Dışişleri Bakanı Amir Khan Muttaki’nin geçtiğimiz aylarda uluslararası basına yaptığı açıklamalarda ABD’den Afganistan’daki madencilik ve altyapı sektörlerine yatırım yapmasını resmi olarak talep ettiği bir dönemde geldi. Aynı şekilde Taliban Hareketi sözcüsü Zabihullah Mücahid de, hükümetinin Amerika ile iyi diplomatik ve ekonomik ilişkiler kurmak istediğini defalarca vurgulamıştı!

Buna ek olarak Taliban son beş yıl içinde, ABD’nin rızasını kazanmak ve onunla resmi ilişkiler kurmak amacıyla iyi niyet göstergesi olarak bir dizi Amerikalı mahkûmu serbest bırakmıştır. Ancak Amerika'nın bu çabaları görmezden gelmesi, Taliban hükümetinin taleplerine ve süregelen esnekliğine karşı sert bir yanıt niteliğindedir.

ABD’nin bu talepleri reddetmesinin ve sert tutum sergilemesinin temel nedeni, Afganistan’ın artık onun dış politika önceliklerinin başında yer almaması ve dikkatinin başka bölgelere yönelmiş olmasıdır. Amerika’nın bakış açısına göre Afganistan ile ilgili iki temel mesele vardır: Birincisi, Taliban hareketinin siyasi fikrini kontrol altına almak ve değiştirmek ve onu, Amerika’nın “terörizme karşı savaş” olarak adlandırdığı mücadelenin bir aracı olarak kullanmak; ikincisi ise Amerikalı tutukluların serbest bırakılması.

Amerika, Taliban’ın henüz kendisi için çizilen yolu izlemediğini ve arzuladığı uluslararası sisteme entegre olamadığını düşünüyor. Amerika Taliban'ı terörizmle suçlayıp terörle mücadele etmesini talep ettiğinde, aslında Taliban'ın İslami eğilimleriyle ve onda gördüğü tehlikeyle mücadele etmeye çalışmaktadır. Bu nedenle Amerika, döviz rezervlerinin dondurulması, ekonomik yaptırımlar, hava sahası ihlalleri ve eski Bagram üssüne geri dönme tehdidini içeren baskı politikası yöntemini sürdürmektedir.

Aynı şekilde Taliban’ı uluslararası sisteme kademeli olarak yaklaştırmayı ve Batı’nın arzuladığı sisteme entegre etmeyi amaçlayan ABD’nin çabaları -ki bu çabalar Afganistan’daki Birleşmiş Milletler misyonları aracılığıyla sürdürülmüştü- zorluklarla karşı karşıya kalmış ve bir çıkmaza girmiştir.

Taliban hükümetinin, ABD’nin Afganistan’ın önemli sektörlerine dahil olması ve bu sektörlere yatırım yapması konusundaki talebi ve ısrarı, stratejik ve ideolojik açıdan bir hata olarak değerlendirilmelidir. Zira savaş halinde olan, İslam ülkelerinin çeşitli bölgelerindeki kanlı olaylara karışmış ve hâlâ Yahudi varlığını destekleyen bir devletle siyasi, ekonomik veya istihbari ilişkiler kurmak şer'an haramdır.

Aynı şekilde Afganistan madenlerinin ve İslam ümmetinin kamu malı olarak kabul edilen doğal kaynaklarının, düşmanlıklarını gizlemeyen Batılı şirketlere ve hükümetlere teslim edilmesi, İslam ümmetine düşmanlık besleyen tarafı güçlendirmek anlamına gelmektedir.

Hizb-ut Tahrir daha önce, düşmanca, kibirli ve sömürgeci olarak nitelendirdiği ABD politikaları konusunda uyarıda bulunmuştu; aynı zamanda bizler de; sizi ciddiye almayan, sizi düşman olarak nitelendiren ve sizi aşağılayan bir tarafla ilişki kurmakta ısrar etmenin, yalnızca kayıpla sonuçlanacağını vurguluyoruz.

Afganistan hükümetinin, Batılı güçlere karşı daha fazla esneklik göstermemesi gerekir; bunun yerine, yani Batılı ülkelere umut bağlamak yerine, İslam ümmetine ve İslam şeriatının tam egemenliği ile onuru için çalışanlara yönelmesi gerekir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Yusuf Arslan - Afganistan

Devamını oku...

Temiz ve Takva Sahibi Kişi, Allah Subhanehu ve Teala’ya İtaat Eden ve O’nun Rızasını Kazanmaya Çalışan Kişidir

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Temiz ve Takva Sahibi Kişi, Allah Subhanehu ve Teala’ya İtaat Eden ve O’nun Rızasını Kazanmaya Çalışan Kişidir

Bazı insanlar şöyle diyor: "İyi bir insan olduğumu hissediyorum. Doğru olduğunu düşündüğüm şeyleri yapıyorum, kendimi başkalarının yerine koyuyorum ve onlara eziyet veya sıkıntı veren şeylerden kaçınıyorum. Bu yeterli değil mi? Hayatımda neden İslam'ın hükümlerine uymak zorundayım ki?"

Şer’î açıdan, Allah Subhanehu ve Teala’ya ibadet, hissettiklerimize veya arzuladıklarımıza değil, aksine Allah Subhanehu ve Teala’nın bize emrettiklerine dayanır. Oysa Allah Subhanehu ve Teala, aslında öyle olmadığımız hâlde iyi işler yaptığımızı sanmamamız konusunda bizi uyarmıştır. Zira Allah Subhanehu ve Teala şöyle buyurmuştur: قُلْ هَلْ نُنَبِّئُكُمْ بِالْأَخْسَرِينَ أَعْمَالًا الَّذِينَ ضَلَّ سَعْيُهُمْ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَهُمْ يَحْسَبُونَ أَنَّهُمْ يُحْسِنُونَ صُنْعًا “De ki: Size, (yaptıkları) işler bakımından en çok ziyana uğrayanları bildirelim mi? (Bunlar;) iyi işler yaptıklarını sandıkları halde, dünya hayatında çabaları boşa giden kimselerdir.” [Kehf 103-104] Bu ayet-i kerime genel olup, Allah Subhanehu ve Teala katında makbul olmayacak şekilde ibadet eden herkesi kapsamaktadır. Kendimizin doğruluk üzere olduğunu hissediyor olabiliriz; ancak yaptıklarımız Allah Subhanehu ve Teala’nın ve Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in hükmettiği şeylere uygun değilse, hüsrana uğrayanlardan oluruz. Bu yüzden cennete girebilmemiz için, nefsimiz için tercih ettiklerimize göre değil, Allah’ın bizim için tercih ettiğine göre amel etmeliyiz. Bu nedenle Müslümanlar olarak bizler, ahlakı ve davranışları belirleyenin beşerin olduğu ve istediği şeyleri yapan Batılı laik bakış açısını kabul etmiyoruz.

Duyguların yanıltıcı olabileceğini bir düşünelim. Nitekim Allah Subhanehu ve Teala, bizi haktan uzaklaştırmaması için arzulara tabi olmamız konusunda uyarmıştır. Zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَأَنِ احْكُم بَيْنَهُم بِمَا أَنزَلَ اللَّهُ وَلَا تَتَّبِعْ أَهْوَاءَهُمْ “Aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet ve onların arzularına uyma.” [Maide 49] Ayrıca Allah Subhanehu ve Teala, dünyevi şehvetlerine uyan kimseyi, hevasını ilah edinmiş olarak nitelendirmiş ve bunun hidayete aykırı olduğunu açıklamıştır. Zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur: أَفَرَأَيْتَ مَنِ اتَّخَذَ إِلَهَهُ هَوَاهُ وَأَضَلَّهُ اللَّهُ عَلَى عِلْمٍ وَخَتَمَ عَلَى سَمْعِهِ وَقَلْبِهِ وَجَعَلَ عَلَى بَصَرِهِ غِشَاوَةً فَمَن يَهْدِيهِ مِن بَعْدِ اللَّهِ أَفَلَا تَذَكَّرُونَ “(Ey Muhammed!) Hevâ ve hevesini kendine ilâh edinen, Allah'ın kendi ilmi dahilinde saptırdığı, kulağını ve kalbini mühürleyip gözüne perde çektiği kimseyi görüyor musun? Şimdi onu Allah'tan başka kim hidâyete erdirebilir? Hala düşünmez misiniz?” [Casiye 23] Dolayısıyla hevalarına boyun eğenlerden olmamalı ve nefislerimizin meyil ettiği şeyi mutlak hayır, kerih gördüğümüz yahut meşakkatli bulduğumuz şeyi de mutlak hata saymamalıyız. Aksine vacip olan, İslam’ın emir ve yasaklarına göre kendimizi muhasebe etmemizdir.

Duygularımızı ve fillerimizi disipline etmesi gerekenin vahiy olduğu hatırlayalım. Zira Allah'ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem hevâya uyan kimseyi uyarmış ve onun Allah Subhanehu ve Teala’nın rahmetine dair ümidinin boş bir temenniden ibaret olduğunu açıklamıştır. Ebu Ya’le Şeddad ibn Evs Radıyallahu Anh'tan rivayet edildiğine göre, Allah'ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: الْكَيِّسُ مَنْ دَانَ نَفْسَهُ وَعَمِلَ لِمَا بَعْدَ الْمَوْتِ، وَالْعَاجِزُ مَنْ أَتْبَعَ نَفْسَهُ هَوَاهَا، ثُمَّ تَمَنَّى عَلَى اللَّهِ “Akıllı kişi, nefsini hesaba çeken ve ölüm sonrası (ahiret) için çalışan kişidir. Aciz kişi ise nefsini heva ve hevesine tâbi kılan, sonra da Allah'tan (bağışlanma ve cennet) temenni eden kişidir.” [İbn Mace rivatet etti] Yani akıllı kişi, ahiret hayatında kurtuluşa ermek için nefsini İslam’ın ölçülerine göre muhasebe eden kişi demektir.

Üstelik, İslam'ı tanıma ve uygulama konusunda ilerledikçe duygularımız da değişir. Nitekim kişi başlangıçta namaz kılmayı veya başörtüsü takmayı sevmeyebilir, ancak duyguları bilgi ve uygulamayla değişir. Çünkü ilim ve amel insanı güçlendirir ve onu, hevâya uymaktan Allah’a itaat etmeye yöneltir. Müslümanlar, yerine getirirken meşakkat hissetmiş olsalar bile Allah Subhanehu ve Teala'nın emirlerine tabi olurlar; müminler ise rıza göstererek itaat edenlerdir. Nitekim Allah Subhanehu ve Teala şöyle buyurmuştur: فَلا وَرَبِّكَ لا يُؤْمِنُونَ حَتَّى يُحَكِّمُوكَ فِيمَا شَجَرَ بَيْنَهُمْ ثُمَّ لا يَجِدُوا فِي أَنْفُسِهِمْ حَرَجاً مِمَّا قَضَيْتَ وَيُسَلِّمُوا تَسْلِيماً “Hayır, Rabbine andolsun ki; aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem tayin edip sonra haklarında verdiği hükümden dolayı içlerinde bir sıkıntı duymadan kendilerini tamamen teslim etmedikçe iman etmiş olmazlar.” [Nisa 65] Ve Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem de şöyle buyurmuştur: لَا يُؤْمِنُ أَحَدُكُمْ حَتَّى يَكُونَ هَوَاهُ تَبَعاً لِمَا جِئْتُ بِهِ “Sizden bir kimse hevası benim getirdiğime tabi olmadıkça iman etmiş olmaz.” [İmam Nevevi zikretti]

Buna göre şer'î açıdan salih kişi, Allah Subhanehu ve Teala'ya itaat eden ve O’nun sevdiği ve razı olduğu şeyleri yapmaya çalışan kişidir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Musab Umeyr - Pakistan

Devamını oku...

Amman Toplantısı: Suriye, Yahudi Varlığıyla Bir Uzlaşı Aşamasına mı Başlıyor, Yoksa Suriye Üzerinde Yeni Bir Çatışma Aşaması mı Başlıyor?

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Amman Toplantısı: Suriye, Yahudi Varlığıyla Bir Uzlaşı Aşamasına mı Başlıyor, Yoksa Suriye Üzerinde Yeni Bir Çatışma Aşaması mı Başlıyor?

23 Ağustos 2026’da Ürdün’de Suriye Dışişleri Bakanı Esad Şeybani ile Mossad Başkanı Roman Gofman arasında gerçekleşen toplantı, sırf acil bir krizi kontrol altına almak için yapılan geçici bir güvenlik görüşmesinden ibaret değildi; zira toplantıyı kuşatan sahne, gelecekteki Suriye devletinin şekli, askeri gücünün sınırları, bölgesel ilişkilerinin niteliği ve ülkedeki güvenlik kurallarını belirleme hakkına sahip olacak taraf üzerindeki çatışma gibi Suriye’de cereyan eden daha derin bir hususu ifade etmektedir.

Toplantı, Yahudi varlığının İdlib’deki Ebu Zuhur hava üssüne düzenlediği hava saldırısından birkaç gün sonra gerçekleşti; nitekim o dönemde, Türkiye’nin Suriye’deki askeri rolü nedeniyle Yahudi varlığı ile Türkiye arasındaki ilişkilerde giderek artan bir gerginliğe tanık olunmuştu. Ayrıca bu, ABD'nin Yahudi varlığı ile Türkiye arasındaki rekabetin Suriye toprakları içinde bir çatışmaya dönüşmesini engelleme çabaları bağlamında da gerçekleşmiştir. Bundan dolayı toplantıyı "Suriye-İsrail barışının" bir başlangıcı olarak okumak aceleci bir yaklaşım olabileceği gibi, onu sadece varlığın saldırısını durdurma çabasından ibaret görmek de aşırı bir basitleştirme olacaktır. Büyük olasılıkla biz, Suriye oyununda yeni kuralların müzakere edilmeye başlamasıyla karşı karşıyayız.

18 Ağustos’ta Yahudi varlığı, Suriye’nin kuzeybatısındaki Ebu Zuhur hava üssünü hedef almış ve hedefinin de Türk kuvvetlerinin üste konuşlanmasını engellemek olduğunu söylerken, Şam ise üssün Suriye’ye ait olduğunu ve Suriye’nin kullanımı için yeniden rehabilite etmeye çalıştığını vurgulamış ve burada kalıcı bir Türk üssü kurulmasına yönelik bir planın varlığını yalanlamıştı. Nitekim saldırı, bir boşlukta gerçekleşmemiş; aksine yeni Suriye'nin devlet kurumlarını ve orduyu yeniden inşa etme çalışmasına başladığı, Türkiye'nin Suriye'deki nüfuzunu pekiştirmeye çalıştığı ve Yahudi varlığının sınırlarının kuzeyindeki güç dengesini yeniden şekillendirebilecek her türlü askeri değişime endişeyle baktığı bir anda gerçekleşmiştir.

En manidar olanı ise Mossad Başkanı'nın, hava saldırısından dört gün önce, yani 14 Ağustos'ta Şeybani ile bir telefon görüşmesi gerçekleştirmiş olmasıdır; Reuters'ın aktardığı bilgi kaynaklara göre telefon görüşmesi, Türkiye'nin Suriye'deki askeri varlığı üzerinde odaklanmıştı. Yani güvenlik iletişimi saldırıdan önce gerçekleşmiş, ardından saldırı gelmiş, sonra da Ürdün toplantısı olmuştur.

Neden varlıktan bir diplomat değil de Mossad başkanı?

Burada önemli bir siyasi anlam yatmaktadır; zira Suriye Dışişleri Bakanı ile Yahudi varlığının istihbarat teşkilatı başkanı bir araya geldiğinde bu, ele alınan dosyaların geleneksel diplomatik ilişkilerin ötesine geçtiği anlamına gelmektedir. Bunlar ise; kuvvetler, bilgiler, konuşlanma, operasyonlar, sınırlar, Türkiye'nin hareketleri ve erken uyarı sistemleriyle ilgili dosyalardır. Bu nedenle Ürdün'de ABD gözetiminde "özel operasyonlar odası" kurulmasına yönelik söylemler son derece önemlidir. Zira böyle bir oda, gerçeğe dönüşmesi halinde bir barış anlaşması olmayacak; aksine çatışmayı yönetme ve bir patlamayı önleme mekanizması olacaktır. Bu da tarafların anlaşmazlığı henüz bir çözüme kavuşturamadığını, ancak anlaşmazlığı güçle yönetmeye devam etmenin daha geniş çaplı bir savaşa yol açabileceğini fark etmeye başladıkları anlamına gelmektedir. Bu silsile, resmi anlamak için son derece önemlidir.

Yahudi varlığı sadece Suriye için değil, Suriye içindeki Türkiye konusunda da müzakere etmektedir

Süreci takip eden birine, Yahudi varlığının Suriye'yi doğrudan bir tehdit kaynağı olarak görüyor gibi gelebilir ancak yeni denklem, çok daha karmaşıktır. Zira varlık, geçtiğimiz yıllarda olduğu gibi Suriye’nin İran’ın nüfuz üssüne dönüşmesini görmek istemiyor; ancak aynı zamanda yeni Suriye’nin geniş bir Türk askeri nüfuz alanına dönüşmesini de istemiyor. İşte bu noktada Türkiye, varlığın hesaplarında merkezi bir faktör haline gelmektedir. Çünkü Türkiye, güçlü bir orduya, gelişmiş bir askeri sanayiye, Suriye ile doğrudan sınırlara ve yeni Suriye yönetimi ile yakın ilişkilere sahip büyük bir ülkedir. Bu nedenle Suriye’nin stratejik bölgelerinde uzun erimli bir Türk askeri varlığı, uzun vadede Yahudi varlığının hesaplarını değiştirebilir.

Bu nedenle Ebu Zuhur’a yönelik saldırı, varlık tarafından hem Şam’a hem de Ankara’ya gönderilen bir mesaj olarak anlaşılabilir; zira Yahudi varlığı, sınırlarının belirlenmesi konusunda taraf olmadan Suriye’deki askeri güç dengesinin değişmesini kabul etmeyecektir.

Şam, son derece zor bir denklemle karşı karşıya

Yeni Suriye otoritesi kendisini çelişen üç taleple karşı karşıya bulmuştur; zira o, devletin egemenliğini geri kazanmak, ulusal bir ordu kurmak ve askeri ve güvenlik kurumlarını yeniden pekiştirmek istemektedir. Aynı zamanda en öne çıkan destekçilerinden biri olan Türkiye ile stratejik ilişkilere de ihtiyaç duymaktadır. Ayrıca Yahudi varlığıyla savaşa girmek de istemiyor; bu ise ancak hükümetin ABD’nin kucağına atlayıp istenen her şeyi yerine getirmesi ve ülkenin egemenliğini satması halinde mümkün olabilir.

Aynı zamanda Suriye heyeti, Suriye'nin egemen bir devlet olduğunu, ulusal ordusunu yeniden inşa edip geliştirme ve kendi çıkarları doğrultusunda ittifaklarını ve ortaklıklarını seçme hakkına sahip olduğunu vurgulamıştır. (El Cezire Net).

Bu ibare, belki de tüm toplantının en önemli kısmı olabilir. Zira Şam, varlığa şöyle diyor: Güvenlik konusunda müzakere etmemiz mümkündür, ancak Suriye’nin bir devlet olma hakkı konusunda müzakere etmemiz mümkün değildir. Buna karşılık varlık da farklı bir şey istiyor; yani güneyde konuşlandırılacak Suriye güçlerinin niteliği, Suriye ordusunun yeniden inşasında kullanılacak silahların niteliği ile Suriye ve Türkiye arasındaki askeri iş birliğinin boyutu konusunda garantiler istiyor. Silahlı İran nüfuzunun geri dönmesinin engellenmesi ve varlığın kendi güvenliğini tehdit ettiğini düşündüğü askeri bir yapının kurulmasının önlenmesini istiyor. Ayrıca herhangi bir güvenlik gelişmesine hızlıca müdahale edebilme imkanı tanıyacak düzenlemelerin belirlenmesini istiyor. Daha açık bir deyişle varlık, yeni Suriye’nin inşası tamamlanana kadar beklemek, ardından onunla ilişki kurmaya başlamak istemiyor; zira o, başından itibaren ülkenin güvenlik yapısının şekillenmesinde etkili olmak istiyor. İşte çatışmanın özü budur.

Üçgenin patlamasını engellemeye çalışan aktör Amerika: Burada Washington, Suriye ile Yahudi varlığı arasında sadece bir arabulucu değildir. ABD, üçlü bir sorunla karşı karşıyadır: Suriye-“İsrail”-Türkiye. Eğer Yahudi varlığı Suriye ile çatışırsa o zaman Türkiye de bundan etkilenecektir; Yahudi varlığı Suriye içinde Türkiye ile çatıştığında ise kriz, ABD’nin iki müttefiki arasında yaşanan en tehlikeli krizlerden birine dönüşebilir. Bu nedenle Washington, yanlış değerlendirmeleri önleyecek ve taraflar arasında iletişimi sağlayacak bir mekanizma kurmaya çalışmaktadır.

Bu ise Ebu Zuhur’a yapılan saldırının ardından net bir şekilde ortaya çıkmıştır; ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, gerginliğin tırmanmasından duyduğu endişeyi dile getirirken, varlık ise saldırıyı haklı kılan istihbarat bilgilerine sahip olduğunu vurgulamıştır. İşte burada ABD’nin rolü, geleneksel bir arabulucu olmaktan daha çok bir denge yöneticisi rolüne benzemektedir. Devam eden güvenlik müzakereleri daha büyük bir anlaşmanın öncüsü olabilir; ancak güvenlik koordinasyonu ile siyasi barış arasındaki mesafe hâlâ çok geniştir.

Şam, Aralık 2024’ten sonra Yahudi varlığının Suriye topraklarındaki genişlemesinden önceki duruma geri dönmek ve 1974 tarihli çatışmayı önleme anlaşmasının yeniden aktif olmasını istiyor; ayrıca her ne kadar bu aşamada Golan’ın nihai statüsünün ele alınmasının bir öncelik olmadığını düşünse de Golan konusunda tutumunu da korumaktadır. (Reuters).

Washington, Ankara ile Tel Aviv arasındaki ilişkiyi kontrol altına almayı başaramazsa, Suriye bu iki ülke arasında dolaylı bir çatışma sahasına dönüşebilir. Zira Yahudi varlığı, Türkiye’nin askeri nüfuzunu sınırlamak istiyor. Türkiye ise, Suriye’deki nüfuzunu pekiştirmek istiyor. Şam da Türkiye’nin desteğinden yararlanmak isterken, ABD ise iki bölgesel müttefiki arasındaki çatışmayı önlemek istiyor. Bu da Suriye’yi son derece karmaşık bir üçgenin tam kalbine yerleştirmektedir; yani Suriye’deki askeri gücün geleceğini kim belirleyecek; Şam mı, Ankara mı, Tel Aviv mi yoksa Washington mu?

Bu nedenle Suriye ordusunun geleceğini şimdiden belirlemeye çalışmak, yeni bölgesel düzenin şekli henüz netleşmeden önce Orta Doğu'daki güç dengesini belirlemeye çalışmaya benzemektedir.

Nitekim bu varlık, Suriye’nin yeniden büyük bir güç haline gelmesini ve Türkiye’nin askeri genişlemesini engellemek amacıyla askeri baskıyı sürdürecek ancak topyekûn bir savaşa girmeyecektir; bu da Suriye'nin askeri açıdan egemenliği kısıtlanmış bir durumda kalmaya devam etmesi anlamına gelmektedir.

Şeybani ile Gofman’ın görüşmesini medya gürültüsünden uzak bir şekilde anlamak istiyorsak, bunu yeni Suriye rejiminin kuralları üzerine yapılan bir müzakere oturumu olarak değerlendirmemiz gerekir; zira varlık, güvenliğini sağlamak ve kendisinin bir tehdit olarak gördüğü Suriye ya da Türk askeri gücünün oluşmasını engellemek istiyor. Türkiye, Suriye içindeki stratejik nüfuzunu korumak istiyor. ABD ise bu çelişkili çıkarların bir savaşa dönüşmesini engellemeye çalışıyor. Bu nedenle Ürdün’deki toplantı, normalleşmenin bir başlangıcı olarak ya da sadece varlığın bir manevrası olarak okunmaması gerekir; zira bu, gerçek bir sınavın başlangıcıdır. Gerçek mücadele ise, eski rejimin devrilmesinden yeni bölgesel düzenin şekillendirilmesine doğru kaymaya başlamıştır; Suriye ise coğrafi konumu ve Türkiye, Yahudi varlığı ve ABD’nin buradaki çıkarlarının iç içe girmesi nedeniyle, bu mücadelenin en önemli sahnelerinden biri olarak görünmektedir.

Bundan dolayı Amman toplantısı, boyut olarak küçük olsa da ancak anlamı bakımından büyük olabilir; zira bu, Suriye’nin, topraklarında bir nüfuz mücadelesi yaşanan bir devlet mi, yoksa dış güçlerin güvenlik vesayeti altında istikrarlı bir devlet mi olacağına dair ilk pratik bir sınavdır.

Ülke siyasi iradesini geri elde eder, devlet hayallerinden ümmet mefhumuna geçer, ümmetin çıkarlarını benimser ve onun projesini sahaya dayatırsa ancak Suriye’de güvenlik ve istikrar sağlanabilir. Bu da ancak, ümmetin onurunu ve izzetini koruyan projesine geri dönersek gerçekleşebilir; bu da Allah'ın dinine sımsıkı sarılmak, O'nun şeriatını O'nun arzında uygulamak ve Allah'ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in bize müjdelediği Allah'ın izniyle gelecek olan Hilafet Devleti'nin çekirdeği olmakla olur. Şam halkının azmi bu göreve layıktır ve Allah'ın izniyle bu an da yakındır. Şunu biliniz ki Batı, kendi çıkarlarının dışındaki hiçbir istikrarı kabul etmez ve onun kendi çıkarları dahilindeki her türlü istikrar ise bir seraptan ibarettir; çünkü onlar iyiliği sadece kendileri için istiyorlar ve gerçek çözümün ancak İslam projesinin geri dönüşüyle olacağını da çok iyi biliyorlar.

Allahu Teala şöyle buyurmuştur: اشْتَرَوْا بِآيَاتِ اللَّهِ ثَمَناً قَلِيلاً فَصَدُّوا عَن سَبِيلِهِ إِنَّهُمْ سَاءَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ * لَا يَرْقُبُونَ فِي مُؤْمِنٍ إِلّاً وَلَا ذِمَّةً وَأُولَٰئِكَ هُمُ الْمُعْتَدُونَ “Allah’ın ayetlerini basit bir menfaate değiştiler, böylece insanları Allah yolundan engellediler. Bakın, onların yapageldikleri ne kötü! Onlar, bir mümin hakkında bir Yemin ve bir anlaşma gözetmezler. Onlar, işte böyle sınır tanımaz saldırgan kimselerdir.” [Tevbe 9-10]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Nebil Abdulkerim

Devamını oku...

Filistin'in, Vehimlere ve Boş Sözlere Değil; Orduları Kurtuluş Savaşlarına Doğru Harekete Geçirecek Ümmetin Âlimlerine İhtiyacı Vardır!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Filistin'in, Vehimlere ve Boş Sözlere Değil; Orduları Kurtuluş Savaşlarına Doğru Harekete Geçirecek Ümmetin Âlimlerine İhtiyacı Vardır!

Haber:

Ezher-i Şerif Şeyhi Ahmed et-Tayyib, Ezher Meşihatı'nda Mısır Fetva Kurumu'nun 11. Uluslararası Konferansı'nın konuklarından oluşan bir heyetin başında bulunan Devlet Müftüsü Dr. Nazir İyad'ı kabulü sırasında, ümmetin âlimlerinin ve dünyanın dört bir yanındaki müftülerin Filistin davasını tanıtma ve tarihsel gerçekleri yayma konusunda etkin bir rol üstlenmelerinin önemini vurguladı. Toplantıda, başta Filistin meselesi olmak üzere ümmetin çeşitli meseleleri ele alındı; Ezher Şeyhi, Filistin meselesini "iyileşmeyen yara ve durmayan kanama" olarak nitelendirirken, âlimlerin ve müftülerin Filistin meselesini tanıtma ve tarihî gerçekleri yayma konusundaki rolünün yürütülen diplomatik çabalardan daha az önemli olmadığını vurguladı ve gerçekleri çarpıtmayı hedefleyen anlatılarla mücadele edilmesi çağrısında bulundu. Âlimlere hitaben şöyle dedi: “Sayın âlimler, düşmanın, iddialarının batıl olmasına rağmen yaymaya ve yaygınlaştırmaya çalıştığı karşıt anlatıya mukabil, fikri mücadele -anlatı mücadelesi- liderliğindeki rolünüzü üstlenmenizi bekliyorum; peki buna giden bir yolu var mı?”

Yorum:

Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: إِنَّ العُلَمَاءَ وَرَثَةُ الأَنْبِيَاءِ، وَإِنَّ الأَنْبِيَاءَ لَمْ يُوَرِّثُوا دِينَاراً وَلا دِرْهَماً، إِنَّمَا وَرَّثُوا العِلْمَ، فَمَنْ أَخَذَهُ أَخَذَ بِحَظٍّ وَافِرٍ “Muhakkak alimler Nebilerin varisleridir. Şüphesiz Nebiler ne altın ne de gümüşü miras bırakırlar. Nebiler miras olarak ancak ilim bırakırlar. Kim, Nebilerin mirası olan ilmi elde ederse tam bir hisse almış olur.” [Tirmizi rivayet etti] Bu hadis-i şerif, alimlerin önemini ve rollerini açıkça ortaya koymaktadır; Allah'ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in onları peygamberlerin mirasçıları olarak adlandırması, onlara şeref olarak yeter.

Âlimler bu mertebeyi sırf ilimleri nedeniyle hak etmemişlerdir; zira amelsiz ilim, bir kusurdur ve Allah’ın gazabını ve azabını gerektirir; nitekim Allah'ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: مَنْ كَتَمَ عِلْمًا عِنْدَهُ أَلْجَمَهُ اللَّهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ بِلِجَامٍ مِنْ نَارٍ “Her kim ilmini gizlerse, Allah kıyamet gününde o kimseye ateşten bir gem vurur.” Dini tebliğ etmek, ona davet etmek, insanlara dini öğretmek, iyiliği emredip kötülükten menetmek, yöneticileri muhasebe etmek, askerleri cihada teşvik etmek ve onları motive etmek; evet bunların hepsi, bu yüce mertebenin gereklilikleri ve yükümlülükleridir.

Âlimlerde asıl olan, iyiliği emredip kötülükten menetme, dinin uygulanması için çalışma ve ümmetin sınırlarını savunma konusunda ümmetin ön saflarında yer almaktır; âlimlerin düşebileceği en tehlikeli hususlardan biri de, zalim yöneticileri dost edinmek ve onların dini ihmal edip zayi etmelerine yardımcı olmaktır; nitekim Ka'b ibn Ucre Radıyallahu Anh'dan şöyle dediği rivayet edilmiştir: Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: إِنَّهُ سَتَكُونُ بَعْدِي أُمَرَاءُ، فَمَنْ دَخَلَ عَلَيْهِمْ فَصَدَّقَهُمْ بِكَذِبِهِمْ وَأَعَانَهُمْ عَلَى ظُلْمِهِمْ فَلَيْسَ مِنِّي وَلَسْتُ مِنْهُ وَلَا يَرِدُ عَلَيَّ الْحَوْضَ “Benden sonra bir kısım idareciler olacaktır. Kim onların yanına girer, onları destekler, onların yalanlarını doğru kabul eder, onların zulümlerinde onlara yardım ederse benden değildir. Ben de ondan değilim; bu kimseler havuz başında bana yaklaşamayacaklardır.” Allah'ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in yönetimlerini zorba yönetim olarak nitelendirdiği, dini ihmal etmenin de ötesine geçerek dine karşı savaşan ve İslam ümmetine karşı sömürgecilere yardım eden bu zamanın yöneticilerinden daha zalim kim vardır! Allah’ın şeriatını askıya alıp tiranların anayasalarını ve kanunlarını uygulamaları onlara şer olarak yeter.

Ümmetin terk edilip askıya alınmasının ardından zillete düştüğü İslam’ın zirvesi olan Allah yolunda cihadı askıya almaktan daha kötü bir şey yoktur; zira Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: إِذَا تَبَايَعْتُمْ بِالْعِينَةِ وَأَخَذْتُمْ أَذْنَابَ الْبَقَرِ وَرَضِيتُمْ بِالزَّرْعِ وَتَرَكْتُمْ الْجِهَادَ سَلَّطَ اللهُ عَلَيْكُمْ ذُلّاً لَا يَنْزِعُهُ حَتَّى تَرْجِعُوا إِلَى دِينِكُمْ “İyne yoluyla alışveriş yaptığınız, öküzlerin kuyruğuna yapıştığınız, tarımı seçtiğiniz ve cihadı terkettiğiniz zaman Allah size öyle bir zillet musallat eder ki, dininize dönünceye kadar onu üzerinizden atamazsınız.” Dolayısıyla Filistin, ümmetin cihadı terk etmesi yüzünden işgal edildi; gaspçılar da, sırf orduların Yahudilerle savaşmaktan ve onları mübarek Filistin topraklarından söküp atmaktan geri durması sebebiyle orada kalmaya devam etmektedir.

Filistin’i kurtarmak ümmetin askerlerinin görevidir, orduları buna teşvik etmek ise Müslüman âlimlerden talep edilen en asgari şeydir; kıymetsiz savaşlarla meşgul olmak ve ümmeti, düşmana zarar vermeyen, hiçbir saldırganı püskürtmeyen veya hiçbir işgalciyi kovmayan şeylerle oyalanmaya çağırmak ise, bizzat görevi zayi etmek ve ihmalkârlık göstermektir.

Filistin'in, ümmetin ve ordularının harekete geçmesine ihtiyacı vardır ey Ezher Şeyhi; davet, teşvik ve coşku ile bu mücadelelere öncülük etmesi gerekenler ise âlimlerdir ki böylece İzz bin Abdüsselam gibi ümmetin büyük âlimlerinden oluşan hayırlı seleflerin halefleri olsunlar. Şeyhiniz İzz bin Abdüsselam’dan bahsetmişken, şunu kesin olarak biliyorsunuz ki, Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in hadisini uygulayarak Yahudilerle savaşmayı ve onları öldürmeyi seven Kenana ordusunu engelleyenler, Amerika’nın ajanları ve Yahudi varlığının koruyucuları olan Mısır’ın tiran yöneticileridir; ayrıca sizler şu fıkhi kaideyi de kesin olarak biliyorsunuz; " Vacibin ancak kendisiyle tamamlandığı şey de vaciptir." Yine sizler çok iyi biliyorsunuz ki, Mısır’ın yöneticilerine karşı çıkmak, Allah yolunda cihat vacibini gerçekleştirmek ve Yahudilerle savaşarak onları öldürmek için yerine getirilmesi gereken bir vaciptir. Ayrıca şunu da biliyorsunuz ki, Allah yolunda cihad ancak mübarek Filistin topraklarını ve Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in İsra'sı olan iki kıblenin ilki ve Harameyne ş-Şerifey’in üçüncüsü Mescid-i Aksa'yı kurtarma şerefine nail olmak için orduya liderlik edecek Raşid bir Halife’nin sancağı altında gerçekleşebilir. Aynı zamanda sizin de malumunuz olduğunuz üzere Allah’ın indirdiğiyle hükmetmesi için Halifeye biat etmek için çalışmak, ümmetin Rabbani âlimlerinin sahih ve kesin delillere dayanarak nitelediği üzere farzların tacıdır ki siz bu nassları ezbere bilirsiniz; o halde ey Ezher Şeyhi, Aziz ve Cebbar olan Allah’ın huzuruna çıkıp bunlardan hesaba çekilmeden önce durumunu düzeltip bu büyük vacipleri yerine getirsen olmaz mı?!

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Mahmud El-Leysî - Mısır

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER