Tüm Müslümanların Kanı Pahasına Bile Olsa Ülkemizde Sömürgeci Kafirin Çıkarlarının Gerçekleşmesini Öngören Hayali Güvenliğe Daha Ne Zamana Kadar Güveneceksiniz?!
- Kategori Makaleler
- |
Tüm Müslümanların Kanı Pahasına Bile Olsa Ülkemizde Sömürgeci Kafirin Çıkarlarının Gerçekleşmesini Öngören Hayali Güvenliğe Daha Ne Zamana Kadar Güveneceksiniz?!
Yahudi Başbakan Netanyahu, 23 Şubat 2026 tarihinde, varlığının “çökmekte olan Şii ekseni” ve “şekillenen Sünni ekseni” olarak tanımladığı güçlere karşı koymak üzere yeni bir bölgesel eksen oluşturmaya çalıştığını açıkladı.
Bir Müslümanla diğer Müslüman arasında bir ayrım yapmayan bu kapsamlı düşmanca bakış açısı 28 Şubat 2026 Cumartesi günü sahada, Siyonistler tarafından “Aslanın Kükremesi” ve Amerikalılar tarafından “Efsanevi Öfke” adı altından gerçekleştirilen ortak bir vahşi saldırı yoluyla tercüme edilmiştir. İran Kızılay’ı, şehit sayısının 1230'dan fazla kişiye yükseldiğini ve bunların en korkunç olanının ise Minab kentindeki bir ilkokulu hedef alan füze saldırısı olduğunu teyit etmiştir; zira savaşın ilk gününde 175 öğrenci ve eğitim personeli hayatını kaybetmiş; kanlarıyla bu Haçlı düşmanın ahlaksızlığı ve Müslümanların ihlal edilmesi dosyasına yeni bir kanıt yazmışlardır.
Bugün İran'da yaşananlar, geçici bir askeri harekat değildir; aksine düşmanın öfke ve vahşet çılgınlığındaki çirkinliğini açığa çıkaran Rabbani bir ifşa olduğu gibi utanç verici dosyalara ipotek olmuş ve düşmanlarının peşinden gitmeye bağımlı hale gelmiş araçların ihanetini ortaya koyan da ilahi bir ifşadır. Bu arada Netanyahu hayali eksenlerle övünürken, bizi ise “çökmüş Şiiler ve şekillenmekte olan Sünniler” olarak nitelendirmektedir; zira onlar aslında bizi, -siyasi olarak parçalanmış olsak da- tek bir beden olarak görüyorlar ve bu bedeni parça parça hedef alıyorlar; bu da ümmetin bedeninde ortaya çıkan ve gelecekte bir tehdidin habercisi olan her gücün özelliklerine darbe indirmek ve İslam ile küresel siyasi bir ideoloji olarak savaşmak konusunda acil bir gaye olarak sömürgeci kafirin çıkarlarını gerçekleştirmek için olduğu gibi ümmetin kardeşlerinden bir yardım ve güç oluşturma çabasını da engellemek içindir; zira ümmetin kardeşleri, yardımları Nübüvvet Minhacının ilk çekirdeğini kurmakla taçlanacak ve hayat savaşında İslami bir gerçeklik olarak somutlaşacak bir fikre iman edip benimsemektedirler. Böylece zulmün gücü kırılacak, onun insan yapımı sisteminin zorbalığı İslam'ın adaletli hükmüne boyun eğecek ve hakkın şafağı, insanı koruyan heybeti, ümmetin yaralarını iyileştiren merhameti, zulmün tahtlarını sütunlarından söküp atan galibiyeti, batılın korktuğu üstünlüğü ve adaletinin nurunun parıltısı doğacaktır ki böylece İslam alemler için bir hidayet ve rahmet olabilsin.
Bu habis açıklama, Amerika’nın kurduğu ve medyası ve ucuz araçlarıyla tüm vesile ve araçları kullanarak ekip beslediği bir fanatizm tuzağıdır ki böylece ümmet, tali anlaşmazlıklarla meşgul olup kendi içinde çatışırken ve başarısız olup ümmetin gücü milletlerin kaprislerinin rüzgarında savrulurken onların suçlarının çılgınlığı yayılsın ve onların hain kükremesi, çocuklarımızın, kadınlarımızın ve kutsallarımızın üzerinde yükselsin. Bunu da Subhanehu'nun, onların bu ümmete yönelik sonsuz düşmanlığı tarif ederken buyurduğu şu hak kavli doğrulamaktadır: لَا يَرْقُبُونَ فِي مُؤْمِنٍ إِلّاً وَلَا ذِمَّةً وَأُولَئِكَ هُمُ الْمُعْتَدُونَ “Bir mümin hakkında ne ahit tanırlar ne de antlaşma. Çünkü onlar saldırganların ta kendileridir.” [Tevbe 10] Bugün “sahte ulusal çıkarlar” iddiasıyla kâfire kardeşinin etini parçalamasına izin veren kimse, kendi sırasına hazırlansın ve dünyada rezilliği, ahirette ise azabı beklesin; onu buna sevk eden şey ise Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şu açık uyarısıdır: مَا مِنْ امْرِئٍ يَخْذُلُ امْرَأً مُسْلِماً فِي مَوْضِعٍ تُنْتَهَكُ فِيهِ حُرْمَتُهُ وَيُنْتَقَصُ فِيهِ مِنْ عِرْضِهِ إِلَّا خَذَلَهُ اللَّهُ فِي مَوْطِنٍ يُحِبُّ فِيهِ نُصْرَتَهُ “Her kim bir Müslümanı saygınlığının kaybolması, şerefinin elden gitmesi söz konusu olan bir yerde yardımsız bırakırsa, Allah da onu kendisine yardım edilmesini çok arzu ettiği bir yerde yalnız bırakır.”
İşte burada, ey İslam ümmeti, işlevsel rejimlerin kavramayı reddettiği apaçık bir gerçek ortaya çıkmaktadır ki bu da; “güvenlik yanılsamasına” güvenmek, ortak çıkarlar kılıfı altında kayıtsız kalmak, sahte ve boyun eğmiş ulusal bağımsızlık anayasalarının esaslarına bağlılık iddiasıyla ümmetin parçalanmış bedeni üzerine çöreklenen Amerikan üslerinin varlığını sürdürmek ve ülkemizdeki sömürgeci kafirin çıkarlarını gerçekleştirmektir.
Zulmü, adaletsizliği ve değerlerin ezilmesini ifade eden zalim uluslararası makinenin yedek bir parçasından ibaret olan yöneticilerden nasıl bir iyilik umulabilir ki zaten olayların gerçekleri bunu kanıtlamaktadır. Nitekim Netanyahu’nun, 9 Eylül 2025’te hedef aldığı “Doha’nın yumuşak kız kardeşlerini” bir sonraki hedefin kendileri olacağı konusunda tehdit etmesine rağmen; Tevrat’ın batıllarının gerçekleşmesi uğrunda bir hizmetkâr ile bir tâbi arasında bir ayrım olmaksızın onların, 2 Mart 2026’da Kahire’deki ABD Büyükelçiliği’nin sayfasında Müslümanların katilleriyle birlikte ortak bir bildiri yayımladıklarını görmektesiniz ki bu bildiride Amerika ve bazı Arap rejimlerinin egemen topraklara yönelik füze saldırılarını kınamışlardır! Riyad Dışişleri Bakanlığı ise başka bir açıklamada, “uluslararası hukuk ve Birleşmiş Milletler sözleşmelerinin” ihlal edilmesinin devam etmesinin sonuçları konusunda uyarıda bulunmuştur; uluslararası tağutun koridorlarından “güvenlik” dilenmeye yönelik umutsuz bir girişimde bulunanlar, ümmetin bağrına hançer saplayanlardan bir güç ve korunma dilenilmeyeceğini unutmaktadırlar; dahası onlarda, sadece Allah’a ve Rasulü’ne samimi bir dostlukla elde edilebilecek olan gerçek güven de kaybolmuştur: الَّذِينَ يَتَّخِذُونَ الْكَافِرِينَ أَوْلِيَاءَ مِنْ دُونِ الْمُؤْمِنِينَ أَيَبْتَغُونَ عِنْدَهُمُ الْعِزَّةَ فَإِنَّ الْعِزَّةَ لِلَّهِ جَمِيعاً “Müminleri bırakıp kâfirleri dost edinenler, onların yanında izzet mi arıyorlar? Bilsinler ki bütün izzet yalnızca Allah’a aittir.” [Nisa 139]
Evet, aslında bu ortak açıklama, katliama açık bir davet ve tasfiye kuyruklarında sırayı beklemektir. O halde Haçlı düşmanına acı veren füzelerin kınanması ve hava sahasını ve topraklarını Amerika’nın ve Yahudi varlığının uçaklarına açan rejimlerin bunu “egemenlik ihlali” olarak nitelendirmesi bir Müslümanın zihninde nasıl doğru olarak kabul edilebilir ki?! Bu da Amerika ve Yahudi varlığının uçaklarının Müslüman ülkeleri yakıp yıkması için buradan harekete geçsin diyedir ki bugün bu ülkelerden biri, rejimi çeşitli dosyalarda ve yerlerde Amerika'ya hizmet etmesine rağmen İran’dır. Tahran’ın o zamanki tepkisi, Dışişleri Bakanlığı’nın 28 Şubat 2026’da yaptığı açıklamaya göre bu tepkinin “Birleşmiş Milletler Şartı’nın 51. maddesi” tarafından güvence altına alınan meşru bir hak olduğunu vurgulama çerçevesinde olmuştur; böylece bu tepki İran'ın, -gücü ne olursa olsun- hala sömürgeci kâfirin ülkemiz üzerindeki hakimiyetini pekiştirmek için koyduğu zalim kanunlara utanç verici bağlılık çitinin arkasına sığındığını ortaya koymaktadır.
Birleşmiş Milletler sözleşmelerine sığınmak ve onlara göre hareket etmek, tiranlığın gölgesinde gölgelenmektir; bu da Allah’ın yardımıyla desteklemediği, aksine hayal kırıklığını miras bırakan bir eylemdir; çünkü tiranların saraylarında adalet arayan kişi, rüzgârların vehimlerle ördüğü ipliklerde güvenlik arayan kişi gibidir. Ama vallahi İslam ümmetine yardım, Güvenlik Konseyi’ni razı etmekle, sömürgeci sözleşmelerle veya uluslararası hukuku ile değil, aksine uluslararası bağımlılık giysilerini çıkardığında ve Allah’ın adıyla ve O’nun kelimesini yüceltmek için savaşa başladığında gelecektir; çünkü Allah'tan başkasına dayanan her güç boşunadır ve küfrün kanunları temelinde inşa edilen her kale, hakkın rüzgârlarının dağıtacağı bir örümcek ağı gibidir; tıpkı Allah Subhanehu'nun, Kendi koruması dışında başkalarına sığınanları ve düşmanlarının antlaşmalarına boyun eğenleri şu şekilde tanımladığı gibi: مَثَلُ الَّذِينَ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِ اللَّهِ أَوْلِيَاءَ كَمَثَلِ الْعَنْكَبُوتِ اتَّخَذَتْ بَيْتاً وَإِنَّ أَوْهَنَ الْبُيُوتِ لَبَيْتُ الْعَنْكَبُوتِ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ “Allah’tan başka dostlar edinenlerin durumu, örümceğin (ağının) durumu gibidir. Örümcek bir yuva edinir; halbuki yuvaların en çürüğü şüphesiz örümcek yuvasıdır. Keşke bilselerdi!” [Ankebut 41]
Buna göre bu zayıf iplikleri parçalamanın ve tiranlarını devirmemin yolu, sadece Allah’ın adıyla gürleyen topların ve roketlerin kükremesiyle mümkündür; bu da Müslümanın yerinde oturması için hiçbir mazeret bırakmayan ve azimleri bileyen hak çağrıya icabet etmekle olacaktır. وَمَا لَكُمْ لاَ تُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِ اللّهِ وَالْمُسْتَضْعَفِينَ مِنَ الرِّجَالِ وَالنِّسَاء وَالْوِلْدَانِ الَّذِينَ يَقُولُونَ رَبَّنَا أَخْرِجْنَا مِنْ هَـذِهِ الْقَرْيَةِ الظَّالِمِ أَهْلُهَا وَاجْعَل لَّنَا مِن لَّدُنكَ وَلِيّاً وَاجْعَل لَّنَا مِن لَّدُنكَ نَصِيراً * الَّذِينَ آمَنُواْ يُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِ اللّهِ وَالَّذِينَ كَفَرُواْ يُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِ الطَّاغُوتِ فَقَاتِلُواْ أَوْلِيَاء الشَّيْطَانِ إِنَّ كَيْدَ الشَّيْطَانِ كَانَ ضَعِيفاً “Size ne oluyor da, Allah yolunda ve, “Ey Rabbimiz! Bizleri halkı zalim olan şu memleketten çıkar, katından bize bir dost ver, bize katından bir yardımcı ver” diye yalvarıp duran zayıf ve zavallı erkekler, kadınlar ve çocukların uğrunda savaşa çıkmıyorsunuz? İman edenler, Allah yolunda savaşırlar. İnkâr edenler de tâğût yolunda savaşırlar. O hâlde, siz şeytanın dostlarına karşı savaşın. Şüphesiz şeytanın hilesi zayıftır.” [Nisa 75-76] Ey güç ve kuvvet ehli: Sizin korktuğunuz tuzak, kesin bir inancın karşısında bir örümcek ağı kadar zayıftır; o halde çabalarınız, dine yardım etmek ve alemlerin Rabbinin cennetini arzulamak için olsun ve dinine yardım etmekten vazgeçen kişinin karşı koyamayacağı tehditten de sakının. إِلَّا تَنفِرُوا يُعَذِّبْكُمْ عَذَاباً أَلِيماً وَيَسْتَبْدِلْ قَوْماً غَيْرَكُمْ وَلَا تَضُرُّوهُ شَيْئاً وَاللهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ “Eğer (gerektiğinde savaşa) çıkmazsanız, (Allah) sizi pek elem verici bir azap ile cezalandırır ve yerinize sizden başka bir kavim getirir; siz (savaşa çıkmamakla) O’na hiçbir zarar veremezsiniz. Allah her şeye kadirdir.” [Tevbe 39]
Bizler, sadece hakkın sesine kulak veren sizlere, İran'ın Minab kentinde 175 Müslüman kızın kanlarını hatırlatıyoruz. İran, Müslümanların, İslam’ı tatbik etmek ve İslam'ı alemlere bir hidayet ve rahmet risaleti olarak taşımak üzere biat ettikleri Halifelerinin emriyle harekete geçerek tek bir ümmet oldukları gün fethettikleri İslam toprağıdır; zira o zaman Kisra'nın tacı ve bilezikleri İslam devletinin merkezine getirilmiş ve Allah'ın vaadini gerçekleştirmek ve Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in nübüvvetini tasdik etmek için zayıf bir yaşlıya takılmıştı. Bu da o zamandan beri yeryüzünün tüm zorbaları için ebedi bir ibret, her türlü cahiliye ve kokuşmuş milliyetçilik için bir mezar ve Raşidi İslam Devleti'ni koruyan kişinin asıl bir parçası olsun diyedir. Tıpkı Sadıkul Masduk Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in bize şu şekilde haber verdiği gibi: الْمُسْلِمُ أَخُو الْمُسْلِمِ، لَا يَظْلِمُهُ، وَلَا يَخْذُلُهُ، وَلَا يَحْقِرُهُ “Müslüman Müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez; onu tahkir etmez.” Bir Müslümanın kanı Allah katında dünyadan ve içindekilerden daha değerli ve kıymetlidir; dolayısıyla kutsallarımızın ihlal edilmesini izlememiz ve soğukkanlılıkla ölüleri saymamız tam bir acizliktir. Nitekim Sallallahu Aleyhi ve Sellem bu kanın kutsallığı hakkında şöyle buyurmuştur: لَزَوَالُ الدُّنْيَا أَهْوَنُ عَلَى اللَّهِ مِنْ قَتْلِ رَجُلٍ مُسْلِمٍ “Dünyanın yok olması, Allah katında bir Müslümanın öldürülmesinden daha hafiftir (önemsizdir).”
Akil kişilere ve ümmetimizin geri kalan evlatlarına yönelik hitabımız şudur: Bugün, ümmetin orduları içindeki güç ve kuvvet ehlinin acil şerî görevi, bu iğrenç ulusal hapishanelerin çemberini kırmak, şeytani üsleri kökünden söküp atmak ve Sykes-Picot sınırlarını tanımayan, sadece Allah'ın Resulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in Raye'sini ve asla sözünden dönmeyen Allah'ın vaadini tanıyan akidevi savaşta Haçlı düşman ve onun beslemesi Yahudi varlığıyla doğrudan çatışmaktır. وَعَدَ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُمْ فِي الْأَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ وَلَيُمَكِّنَنَّ لَهُمْ دِينَهُمُ الَّذِي ارْتَضَىٰ لَهُمْ وَلَيُبَدِّلَنَّهُم مِّن بَعْدِ خَوْفِهِمْ أَمْناً “Allah, içinizden, iman edip de salih ameller işleyenlere, kendilerinden önce geçenleri egemen kıldığı gibi onları da yeryüzünde mutlaka egemen kılacağına, onlar için hoşnut ve razı olduğu dinlerini iyice yerleştireceğine, yaşadıkları korkularının ardından kendilerini mutlaka emniyete kavuşturacağına dair vaatte bulunmuştur.” [Nur 55]
Bu nedenle İslam, birleştirici ve koruyucu İslam akidemiz temelinde bir anayasa ile hayat vakıasında somutlaşan bir devlette egemen olmadıkça -ki bu devlette hem yönetici hem de yönetilen İslam’ın adaletine boyun eğecek ve bu parçalanmış bedenin başına şerî bir metotla bir “baş” nasbedilecektir-, bu kayboluştan bir çıkış yolu olmadığı gibi ufukta gerçek bir güvenlik umudu da görünmemektedir; zira ümmet, Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafeti kurduğunda; güçler onun potasında eriyecek, ordular birleşecek, ümmetin servetleriyle satın alınan silahlar, gerçek düşmanın, yani dinin ve ümmetin düşmanının kalbine yöneltilecektir; böylece İslam ümmeti, düşmanlarının istediği gibi toprağı, namusu ve dini ihlal edilen zayıf ve tabi bir ümmet olarak değil, Allah’ın istediği gibi öncü ve lider bir ümmet olarak geri dönecektir.
Şüphesiz yakında ufukta belirecek olan ve Allah’ın izniyle İslam’ın nuruyla abdest alan ve tağuta bağlılığı yıkayan müminlerin elleriyle gerçekleşecek olan savaş, Furkan Savaşı’dır; bu savaş, İslam anayasası projesini hayata geçirmek ve insanlar arasında insaf ve adaleti ikame etmek için olan bir savaş olacaktır. Fetihler ve bereketler ayı olan bu ayda bizler, mücahit bir ümmet olmanın yanı sıra insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmet olmaya yakışır bir tavır sergileyelim; Allah'ın hepimize yüklediği sorumluluğun hakkını verelim; kabileler, partiler, gruplar, bireyler, kadınlar, erkekler ve tüm gençlerden her biri medya, toplum ve eğitim alanındaki konumunda, saçmalıklardan ve bunları pekiştiren programlardan ve ümmetin gençlerinin zihinlerini, onları ümmetlerinin davalarının yükünü taşımaktan uzaklaştıran parçalanma kültüründen sıyrılıp uzaklaşsın, Hanif dinlerinin ve onu hayatın her alanında somutlaştırmanın sorumluluğunu taşısın ve İslam'ı ümmetle birlikte Raşid bir devlet içinde egemen kılmak amacıyla ciddi ve samimi bir şekilde çalışanlarla birlikte ümmet izzeti için organize ve üretken bir şekilde çalışsın ki bu çalışmayı yapan, medyanın onun çalışmasını karartıp çarpıtmasına ve utanç verici tüm yöneticilerin gençlerine uyguladığı zulme rağmen, ümmetin icabet etmesinden ve ümmetin ideolojisini ve İslami hayatın yaşamın tüm alanlarında yeniden başlatılmasını ifade ve temsil eden ve altında müminlerin izzetli olacağı, akidemizin sancağının gölgesinde mazlumların yardım göreceği ve ordusunun ayakları altında tüm zalimlerin zelil olacağı Raşidi Hilafetin kurulmasından korkarak halkına hiçbir zaman yalan söylemeyen bir öncü ve lider olan Hizb-ut Tahrir'dir. Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَنُرِيدُ أَن نَّمُنَّ عَلَى الَّذِينَ اسْتُضْعِفُوا فِي الأَرْضِ وَنَجْعَلَهُمْ أَئِمَّةً وَنَجْعَلَهُمُ الْوَارِثِينَ وَنُمَكِّنَ لَهُمْ فِي الأَرْضِ وَنُرِي فِرْعَوْنَ وَهَامَانَ وَجُنُودَهُمَا مِنْهُم مَّا كَانُوا يَحْذَرُونَ “Biz ise, o yerde güçsüz düşürülenlere lütufta bulunmak, onları önderler yapmak ve onları vârisler kılmak, o yerde onları iktidar yapmak; Firavun ile Hâmân’a ve ordularına, onlardan (İsrailoğullarından gelecek diye) korktukları şeyi göstermek istiyorduk.” [Kasas 5-6]
Ey İslam’ın gençleri ve bekçileri, beklemeyin ve zalim rejimlerin idarelerine güvenmeyin; zira bu rejimlerin bazıları, kınamalarıyla ve mazluma yardım etmeyen, zulmü ortadan kaldırmayan, kutsalı kurtarmayan ve Müslümanların kanını korumayan boş dayanışmalarıyla iyilik yaptıklarını sandıkları gibi onlardan bazıları da mevcut hayali güvenliğin, güvendikleri kafirlerin tuzağından kendilerinin boyunlarını koruyacağını sanıyorlar; haydi o zaman samimi davet taşıyıcıların saflarına katılın ki İslami hayatı yeniden başlatma şerefine birlikte nail olalım ve Allah da bize, Hanif ve Müslüman İbrahim'in dini olan dinini ikame etmekle onurlandırsın.
Bugün kurmak için çalıştığımız Hilafet, Sünni ya da Şii olsun diğeri dışında bir mezhebi ifade etmez; aksine tek bir İslam ümmetinin ideolojisini temsil eder; zira Hilafet, dünyadaki tüm Müslümanların genel başkanlığıdır; tıpkı Müslümanların Halifesinin ve İslam ordusunun aklı başında komutanı ve büyük sancağı Halid bin Velid'in, Romalılara şeytanın vesveselerini unutturduğu gibi zalim Amerika'ya ve İslam'ın zorba düşmanlarına şeytanın vesveselerini bile unutturacak olan işte bu Hilafettir.
İşte bu kararlılık ve bu inançla ümmetimiz bugün, Amerika’ya ve onun kuyruklarına şeytanlarının vesveselerini bile unutturacak şafak saatine doğru ilerlemektedir; bu ise kuyuya taş atmak ya da geçmişin yıkıntıları üzerine hayaller kurmak değildir; aksine vahyin kesinliğine ve sözü doğru ve fiili hak olan Sadıkul Masduk Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in müjdesine dayanan bir kesinliktir; ümmetimizin yönetim aşamalarını anlatan ve zulüm ve tiranlık dönemlerinin ardından ümmetin izzetinin geri döneceğini, acıların sona ereceğini ve Rahman’ın bereketlerinin ve hayrının kapılarının açılacağını müjdeleyen hadis-i şerifte şöyle buyurulmaktadır: تَكُونُ النُّبُوَّةُ فِيكُمْ مَا شَاءَ اللَّهُ أَنْ تَكُونَ، ثُمَّ يَرْفَعُهَا إِذَا شَاءَ أَنْ يَرْفَعَهَا، ثُمَّ تَكُونُ خِلَافَةٌ عَلَى مِنْهَاجِ النُّبُوَّةِ فَتَكُونُ مَا شَاءَ اللَّهُ أَنْ تَكُونَ، ثُمَّ يَرْفَعُهَا إِذَا شَاءَ اللَّهُ أَنْ يَرْفَعَهَا، ثُمَّ تَكُونُ مُلْكاً عَاضّاً فَيَكُونُ مَا شَاءَ اللَّهُ أَنْ يَكُونَ، ثُمَّ يَرْفَعُهَا إِذَا شَاءَ أَنْ يَرْفَعَهَا، ثُمَّ تَكُونُ مُلْكاً جَبْرِيَّةً فَتَكُونُ مَا شَاءَ اللَّهُ أَنْ تَكُونَ، ثُمَّ يَرْفَعُهَا إِذَا شَاءَ أَنْ يَرْفَعَهَا، ثُمَّ تَكُونُ خِلَافَةً عَلَى مِنْهَاجِ النُّبُوَّةِ. ثُمَّ سَكَتَ “Allah’ın olmasını dilediği kadar aranızda Nübüvvet olacak, sonra kaldırmayı dilediğinde Allah onu kaldıracaktır. Sonra Nübüvvet Minhacı üzere (Raşidi) Hilafet olacaktır. Böylece Allah’ın olmasını dilediği kadar olacak, sonra kaldırmayı dilediğinde onu da kaldıracaktır. Sonra ısırıcı meliklik olacaktır. Böylece Allah’ın olmasını dilediği kadar olacak, sonra kaldırmayı dilediğinde Allah onu da kaldıracaktır. Sonra zorba diktatörlük olacaktır. Böylece Allah’ın olmasını dilediği kadar olacak, sonra kaldırmayı dilediğinde onu da kaldıracaktır. Sonra (yeniden) Nübüvvet Minhacı üzere (Raşidi) Hilafet olacaktır. Sonra sükût etti.”
Ey insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmet, sizi kendisine davet ettiğimiz tüm bu çaba, Allah’ın rızasını kazanmak, O'nun cennetini ummak ve sadece O’nun emirlerine tam olarak uyarak ve yasakladıklarından uzak durarak tadabileceğimiz izzeti, hayrı ve mutluluğu yaşamak içindir. Bu da bizim bugün, sadık mücahitlerimize kucak açmamızı, güç ve kuvvet ehlini teşvik etmemizi, dine yardım etmek ve onu hakim kılmak için asli dini vaciplerini yerine getirmeleri amacıyla onlarla birlikte hareket etmemizi ve Birleşmiş Milletler'in zulmüne boyun eğen ulusal temele dayalı anayasaları yerle bir edecek İslam akidesine dayalı kutsal yürüyüşe katılmayı, Allah'ın emrine uyarak önceden haber vermeksizin harekete geçmeyi, İsra ve Mirac toprakları da dahil olmak üzere tüm İslam topraklarında, Amerikan üslerinden ve Yahudi varlığının nüfuzundan geriye hiçbir şey bırakmayacak büyük sefere katılmayı ve bunu da Azze ve Celle'nin şu kavline iman ederek, tasdik ederek ve amel ederek yapmayı gerektirmektedir: وَقَاتِلُواْ الْمُشْرِكِينَ كَآفَّةً كَمَا يُقَاتِلُونَكُمْ كَآفَّةً وَاعْلَمُواْ أَنَّ اللهَ مَعَ الْمُتَّقِينَ “Müşrikler nasıl sizinle topyekün savaşıyorlarsa siz de onlara karşı topyekün savaşın ve bilin ki Allah (kötülükten) sakınanlarla beraberdir.” [Tevbe 36]
Bu, ümmet için bir bildiri, yöneticiler için bir uyarı ve ordular için de bir çağrıdır; dolayısıyla her kim Allah’ın dinini yardım eder ve bugün, ümmetin tüm meselelerini benimseyen Raşid bir devlette dinin egemen olması için çalışırsa, Allah da onlara yardım eder ve ayaklarını sabit kılar; her kim de bundan geri kalırsa, kâfirlerin tuzaklarına düştüğünde kendinden başka kimseyi suçlayamaz. Allah Subhanehu’nun şu kavlini söylüyoruz: هَـذَا بَلاَغٌ لِّلنَّاسِ وَلِيُنذَرُواْ بِهِ وَلِيَعْلَمُواْ أَنَّمَا هُوَ إِلَهٌ وَاحِدٌ وَلِيَذَّكَّرَ أُوْلُواْ الأَلْبَابِ “İşte bu, bütün insanlara, bununla hem uyarılsınlar hem Allah’ın ancak bir tek ilah olduğunu bilsinler hem de akıl sahipleri öğüt alsınlar diye yapılmış bir bildiridir.” [İbrahim 52]
Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Seyf Marzuk – Yemen



