Pazartesi, 08 Zilhicce 1447 | 2026/05/25
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Mali'deki Olaylar, Amerika İçin Bölgenin Anahtarıdır

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Mali'deki Olaylar, Amerika İçin Bölgenin Anahtarıdır

 

Unutulmuş yerlerin anahtara dönüştüğü ve kaosun, nüfuz haritalarının çizildiği yeni bir dil haline geldiği bir dünyada; Afrika Sahel’in derinliklerinde, ilk bakışta uluslararası karar merkezlerinden uzak bir ülke gibi görünen Mali’de, bugün yüzeyde görünenden çok daha karmaşık bir denklem şekillenmektedir. Zira peş peşe yaşanan olaylar, sadece geçici bir güvenlik kargaşası değildir; aksine Mali, haftalardır coğrafi sınırları aşarak bizzat dünya düzeninin yapısına uzanan uluslararası bir dönüşümün tırmanışına ve derin sarsıntılarına tanıklık etmektedir.

Mali artık bir güvenlik dosyası olarak değil, aksine büyük güçlerin iradeleri için bir anahtar testi olarak okunmaktadır; nitekim geleneksel güçlerin geri çekilişi ile yeni aktörlerin yükselişi arasında, yaşananların bir krizin sonu değil; bilakis tüm Afrika Sahel’in konumunu yeniden tanımlayabilecek bir sürecin başlangıcı olduğuna dair işaretler yoğunlaşmakta olup bu süreç, gölgeleri Mağrip ve Afrika’nın derinliklerine kadar uzanan daha geniş müdahale projeleri için bir geçiş kapısına dönüşebilir. Burada sahneyi sadece analiz açısından değil, bilakis aynı zamanda kaos geçici bir durum olmaktan çıkıp stratejik bir yönetime dönüştüğünde daha tehlikeli olabilecek olanı öngörme açısından da okuyoruz.

Birincisi: Mali'de ne değişti?

Mali, haftalardır askeri operasyonlarda tehlikeli ve benzeri görülmemiş bir tırmanışa tanıklık ediyor; bu durum başkent Bamako’nun eteklerine kadar ulaşmış olup bu da devletin varlığını tehdit etmekte ve Afrika Sahel bölgesindeki nüfuz haritasını yeniden şekillendirmektedir. Bu yeni şiddet dalgasını, 2020 yılından bu yana ülkeyi kasıp kavuran dönüşümlerden bağımsız olarak anlamak mümkün değildir; bu nedenle onlardan bazılarını ele alacağım:

Eski denklemin çöküşü ve askeri konseyin meşruiyeti:

Askerî konsey meşruiyetini, ulusal egemenliği yeniden tesis etme ve Batı’nın askerî varlığını sona erdirme üzerine kurmuştu; ancak bu vizyon, Fransız güçlerinin tamamen çekilmesinin (Barkhane Operasyonu) ve BM misyonunun (MINUSMA) sona ermesinin ardından oluşan güvenlik boşluğu sonucunda çökmüştür. Bunun üzerine 2023 yılının sonlarında, silahlı grupların kontrol alanlarını genişletmek için yararlandıkları büyük bir güvenlik boşluğu oluşmuştur. Zira Rus müttefik, (2025 yazında Wagner’in yerini alan) Afrika Kolordusu Grubu aracılığıyla istikrarı sağlama konusunda başarısız olmuş ve insani durumu daha da kötüleştiren hak ihlalleri raporlarının ortasında kilit noktalardan geri çekilmiştir. (Sky News, 3 Mayıs 2026).

Ayrıca savaşın doğası sınır çatışmasından iç kuşatmaya dönüşmüş ve altyapılar ve temel malların tedarik zincirleri hedef alınarak devleti ekonomik ve insani açıdan boğmayı hedefleyen kapsamlı bir stratejiye evrilmiştir; bu da bizzat başkenti tehdit etmiş ve hükümet güçlerinin acizliğini ortaya koymuştur.

Silahlı gruplar arasında stratejik bir ittifakın oluşması:

Daha önce birbiriyle çatışan gruplar resmen ittifaklarını ilan etmiş; 2024 yılında Tuaregleri ve Arapları kapsayan birleşik bir varlık olarak yeniden oluşturulan Azavad Kurtuluş Cephesi, Cezayir denetimindeki 2015 Barış Anlaşması’nı reddetmiş, kuzey için tam özerklik talebini yenilemiş ve (El Kaide’nin yerel kolu olan) cihatçı grupla askerî bir ittifak kurmuştur; bu da hükümet güçlerine karşı askerî uzmanlıkların, insan ve lojistik kaynakların birleşmesine yol açmıştır. Bu ittifak ise, aralarındaki büyük fikrî farklılıklardan dolayı ancak dış destekle mümkün olabilir.

İkincisi: Amerika'nın genişlemede bir çıkarı var mı?

Evet, Amerika’nın gerçekten Sahel bölgesinde ve genel olarak Afrika’da çıkarları vardır; zira Amerika, Rus ve Çin nüfuzunun artmasını istemediği gibi (uranyum, altın, nadir toprak elementleri ve diğer birçoklarını) güvence altına almaya ve Çin’i bunlardan mahrum bırakmaya ihtiyaç duymaktadır. Ayrıca orada sürekli ürettiği ve kullandığı bir gerekçe de vardır ki o da, aşırıcı örgütlerle mücadele.

Ancak Amerika’nın stratejisi, güvenlik ortaklıkları ve sınırlı üsler aracılığıyla genellikle dolaylı olmakta ve bölgesel müttefikler aracılığıyla hareket etmektedir. Onu doğrudan müdahaleden engelleyen birkaç faktör vardır ki bunlardan bazıları şunlardır:

- Sahel ülkelerindeki halkın, Fransız deneyiminden sonra herhangi yeni bir yabancı varlığı reddetmesi.

- Egemenliğe eğilimli olan ve dış dikteleri nispeten reddeden askerî rejimlerin yükselişi.

- Mağrip Arap ülkelerindeki (Fas, Tunus, Libya) jeopolitik karmaşıklık; çünkü her ülkenin kendine özgü hesapları vardır.

Bu nedenle istihbarat faaliyetlerinin yoğunlaştırılması, daha istikrarlı komşu ülkelere dolaylı destek verilmesi ve Mali’deki kaosun, dönüşümleri izlemek ve bölgenin tamamındaki nüfuzu yönetmek için bir dayanak noktası olarak kullanılması yoluyla dolaylı müdahalenin daha olası olduğunu görmekteyiz.

Burada gizli çatışmayı gözlemliyoruz ancak farklı bir doğayla; zira Amerika, nüfuz alanındaki rakipleriyle dolaylı bir şekilde karşı karşıya gelmektedir:

Çin: Bölgede nüfuzunu dayatmaya çalışmak için krediler, yollar ve limanlar aracılığıyla uzun soluklu bir sakinlikle hareket etmekte olup, onun mücadelesi siyasi olmaktan çok ekonomiktir.

Rusya: Güvenlik araçlarına sahip olup, kaos ve boşluk içinde oynamakta ve belirgin siyasi hırsları olmadan bazen nüfuz oyunuyla etki etmektedir ama Mali’de ağır bir darbe almıştır.

Geleneksel Batı: Yani eski sömürgeci; bugün daha zayıf ama eski nüfuzunun çöküşünü engellemeye ve gücü yettiğince onu yeniden elde etmeye çalışmaktadır.

Onlar Washington’a karşı birleşik bir ittifak değillerdir; aksine onlardan her birinin bağımsız hedefleri vardır; Amerika ise tam bir kontrol aramamakta ancak kendisi için tehlike oluşturacak ya da ona rakip olacak herhangi bir nüfuzu da istememektedir. Buna göre bölge, içinde farklı projelerin kesiştiği açık bir saha olarak kalmaya devam etmektedir; en azından şu ana kadar hiçbir taraf burada tam bir kontrol sağlayabilmiş değildir.

Üçüncüsü: Mali nasıl yabancı müdahalenin bir kapısı olabiliyor?

Tüm dış müdahale güvenlik boşluğu aracılığıyla başlamakta olup Mali bugün, devletin kırılganlığı ile silahlı aktörlerin çokluğunun acısını çekmektedir; bu da terörle mücadele başlığı altında hazır bir gerekçenin oluşmasına neden olmaktadır. Nitekim Amerika, bölgedeki istihbarat ağını yeniden kurmaya, geniş çaplı bir konuşlanma olmaksızın gözetim ve sınırlı saldırılar yoluyla destek sağlamaya ve kendisini, daha önceki geleneksel müdahalelere göre daha düşük maliyetli bir alternatif olarak sunmaya çalışmaktadır.

Böylece Mali, varlığın genişletilmesini meşrulaştıran bir güvenlik laboratuvarına dönüşmekte ve (şu anki karmaşık durumuna rağmen) Nijer, Çad ve Gine Körfezi ülkeleri gibi devletlerle ortaklıkların güçlendirilmesi yoluyla Mali çevresi üzerine baskı uygulanmaktadır.

Amerika, varlığını meşrulaştırmak için düşmanların yayılmasını engelleme sloganını kullanmakta; böylece terörle mücadele ile rakip nüfuzun önlenmesinin arasını birleştirmekte ve bu doğrultuda Mağrip Arap’a doğru genişlemektedir; ancak bu, doğrudan askerî bir şekilde değildir; çünkü Afrika Sahel bölgesindeki herhangi bir kötüleşme, Cezayir ve Libya’ya yansıyabilir, sınırların izlenmesi ile kaçakçılıkla mücadele bahanesi altında istihbarat iş birliğini zorunlu kılabilir ve bundan dolayı da Mağrip Arap içindeki ortaklıklar yeniden düzenlenebilir.

Başka bir ifadeyle Mali, kuzeyde nüfuz kanallarını açmak için kullanılan tehditlerin üretildiği bir nokta haline gelmiştir; böylece Washington, kademeli bir şekilde (güvenlikten ortaklıklara ve bölgesel nüfuza) sızmaktadır.

Bu başarı, bölge ülkelerinin bu genişlemeyi ne ölçüde kabul edeceğine veya herhangi bir gücün, kaosun hegemonyaya dönüşmesini engelleyecek dengeleri yeniden üretebilme gücüne bağlı kalmaya devam etmektedir.

“İslam döneminde kendisi için özel ve refah dolu bir modelin nasıl formüle edildiğini bilen Afrika, saha konumundan çıkıp etkin bir konuma geçmeye muktedirdir. Tarih hazır çözümler sunmaz, ancak bir pusula sunar; pusulaya sahip olan kimse ise yolunu kaybetmez.

Genel olarak Afrika, özel olarak da oradaki Müslüman ülkeleri, pusulanın, acı çekmiş ve hâlâ acı çekmeye devam eden bu kıta için izzet, adalet ve özgürlük gerçekleştirecek ideolojik bir sisteme doğru yöneldiğini bilmektedir; bunu ise ancak İslam ideoloji gerçekleştirebilir; zira halkların işlerini gözetmenin anlamını bilen, hakları sahiplerine geri verecek olan ve tüm şekilleriyle ve herhangi bir isim altındaki sömürgeciliği çıkaracak olan sadece İslam ideolojidir.

Bu halkları köleleştiren, onları kendi kölesi olmaya zorlayan ve ülkelerinin servetlerini yağmalayan sömürgeciliğin tam tersine İslam; köleleri özgürleştirmekte, tüm tebaası için İslam potası içinde halkların özgürlüklerini sağlamakta ve onlar için bilimsel, ticari ve insani bir refah gerçekleştirmektedir.

Bugün karar bu kıtanın evlatlarının elindedir; haydi o zaman ajan yöneticilerden kurtulmak, sömürgeciyi çıkarmak, Allah’ın kelimesini yüceltmek ve İslami hayatı yeniden başlatmak için harekete geçsinler. Böylece gençleri ve servetleriyle İslam ümmeti onlara yardım edecektir; zira İslam davası tektir ve hepimiz tek bir Hilafetin, tek bir devletin ve tek bir dilin çatısı altında olacağız.

O halde İslami hayatı yeniden başlatmak ve ırkçı, vatancı ve etnik asabiyetleri reddetmek için çalışanlarla birlikte hareket edelim ki böylece bu ümmet için tek birleştirici unsur olan İslam’ın potasına geri dönebilelim.

Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَإِن يُرِيدُوا أَن يَخْدَعُوكَ فَإِنَّ حَسْبَكَ اللَّهُ هُوَ الَّذِي أَيَّدَكَ بِنَصْرِهِ وَبِالْمُؤْمِنِينَ * وَأَلَّفَ بَيْنَ قُلُوبِهِمْ لَوْ أَنفَقْتَ مَا فِي الْأَرْضِ جَمِيعاً مَّا أَلَّفْتَ بَيْنَ قُلُوبِهِمْ وَلَٰكِنَّ اللَّهَ أَلَّفَ بَيْنَهُم إِنَّهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ “ Seni aldatmaya kalkışırlarsa kuşkusuz Allah sana yeter; yardımıyla ve müminlerle seni destekleyen O’dur. Müminlerin gönüllerini birleştiren de O’dur. Dünyanın bütün servetini harcasaydın onların gönüllerini birleştiremezdin, fakat Allah onların aralarını düzeltti. O izzet ve hikmet sahibidir. ” [Enfal 62-63]

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Nebil Abdulkerim

Devamını oku...

Tehdit İle Anlaşma Arasında... ABD-İran Çatışması Neyi Ortaya Çıkardı?

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Tehdit İle Anlaşma Arasında... ABD-İran Çatışması Neyi Ortaya Çıkardı?

Haber:

Pakistan'ın, ABD ile İran arasında ilkeler anlaşmasına varılmasının yakın olduğunu duyurması.

Yorum:

Amerika Birleşik Devletleri ile İran arasındaki çatışmanın ilk anından itibaren Amerikan açıklamalarının tonu yükselerek İran’ı ezme ve onu taş devrine geri döndürme tehdidine kadar ulaştı; nitekim peş pese Amerika’nın ilan ettiği hedefleri gerçekleştirecek askerî bir sonuca doğru ilerlediğini ima eden açıklamalar geldi. Ancak haftalar süren bombardıman ve yıkımın ardından hedefler gerçekleşmemiş, durum yerinde saymaya devam etmiş ve Amerika kendisini, açık bir ufku olmayan maliyetli bir tükenmişlik bataklığının içinde bulmuştur. Bunun üzerine savaşı zayıf bir çıkışla durdurmaya çalışmıştır. Nitekim çatışmanın alevi sakinleşir sakinleşmez arabulucular yeniden harekete geçmiş, müzakere kanalları yeniden aktifleşmiş ve iki taraf arasında yakın zamanda bir anlaşma yapılacağına dair söylemler yükselmeye başlamıştır.

Nitekim kısa bir süre içinde ilan edilen hedefler değişmiştir; zira İran’ın nükleer programını durdurma, uranyum zenginleştirmesini engelleme ve füze programını durdurma söyleminden, savaş öncesinde zaten mevcut olan Hürmüz Boğazı'ndaki seyrüsefer güvenliği ve geçiş serbestiyetine odaklanılmasına geçilmiştir. Bu da ABD’nin ilan ettiği hedefleri ne ölçüde dayatabildiği ve gerçekte sahada neyin gerçekleştiği konusunda birçok soruyu gündeme getirmiştir.

Ayrıca olaylar, ne kadar büyük olursa olsun askeri gücün, mutlaka tüm siyasi hedefleri gerçekleştirme gücünün olmadığı anlamına geldiğini de ortaya koymuştur. Zira dünya, karşılıklı saldırıları ve bölgeye isabet eden gerilimi takip etmiş ve büyük tehditlerin, medya söylemlerinde tasvir edildiği gibi kesin sonuçlara dönüşmediğine şahit olmuştur.

Bu gelişmeler, Amerika’nın uluslararası imajı üzerinde etkiler bırakmış ve uluslararası sistemin doğası ile onun içindeki güç dengelerinin geleceği hakkında geniş çaplı bir tartışmayı tetiklemiştir. Tehdit ile sonuç arasındaki uçurum ne kadar genişlerse, büyük güçlerin geçmiş on yıllarda olduğu gibi iradelerini dayatmayı sürdürme güçleri hakkındaki sorgulamalar da bir o kadar artmıştır.

Uluslararası sistemin çöküşünün, birinci devletin merkezinin sarsılmasının, dünya liderliği konusunda acziyetinin ortaya çıkmasının ve dünyaya adalet ve merhametle liderlik edecek -ki buna sahip olan sadece İslam ümmetidir- hadari bir alternatifin bulunmamasının gölgesinde İslam ümmetinin görevi, sadece uluslararası güçler arasındaki çatışmayı izlemekle yetinmek değil, aksine konumunu ve hadari risaletini yeniden tesis etmek için çalışmaktır. Zira milletler sadece başkalarının zayıflığıyla kalkınmazlar; aksine adalete, hakka ve insanların işlerini gözetmeye dayanan net bir projeye ve bağımsız bir vizyona sahip olduklarında kalkınırlar. Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَلَيَنصُرَنَّ اللَّهُ مَن يَنصُرُهُ إِنَّ اللَّهَ لَقَوِيٌّ عَزِيزٌ “Allah kendi dinine yardım edenlere muhakkak yardım edecektir. Kuşkusuz Allah güçlüdür, mutlak galiptir.” [Hac 40]

Madem uluslararası dönüşümler yeni kapılar açıyor, o halde İslam ümmetinin en çok ihtiyaç duyduğu şey, dünyaya, adalet, merhamet ve hidayet risaleti olan kendi risaletini yeniden taşımaya geri dönmesidir ki böylece Allah’ın kendisinden istediği gibi insanlara şahitlik eden bir ümmet olabilsin; böylece de şu ya da bu eksenin peşinden giden değil, aksine insanı kalkındıran ve tüm insanlık için hayrı gerçekleştiren bağımsız bir projenin sahibi olabilsin.

Umulur ki Allah Subhanehu ve Teala’nın, Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in ümmetine, yeryüzünde egemenlik ve iktidar vaadi yakında gerçekleşir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Dr. Şeyh Muhammed İbrahim - Lübnan

Devamını oku...

Tayvan Manevrası: ABD’nin Zayıf Noktalarının Açığa Çıkması

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Tayvan Manevrası: ABD’nin Zayıf Noktalarının Açığa Çıkması

 

Haber:

Trump'ın Tayvan konusundaki manevrası, aslında Çin için bir hediyedir. (New York Times)

Yorum:

Trump'ın ABD'nin Tayvan'a silah satışına ilişkin son açıklamaları Doğu Asya'da jeopolitik gerilimleri tırmandırırken, aynı zamanda Amerika'nın küresel nüfuzunun giderek artan kırılganlığını da açığa çıkarmıştır. Pekin'de Şi Cinping ile gerçekleştirdiği zirvenin ardından Trump, Tayvan için planlanan 14 milyar Dolarlık silah paketini ertelediğini duyurdu ve bu hamleyi Çin ile yapılacak daha kapsamlı görüşmelerde “çok iyi bir pazarlık kozu” olarak nitelendirdi. Bu açıklama anında, Washington’un artık Tayvan’a stratejik bir taahhütten ziyade, ticaret ve bölgesel güvenliği kapsayan daha geniş bir jeopolitik pazarlığın parçası olan bir baskı kartı olarak bakabileceğine dair spekülasyonlara yol açmıştır.

Çin bu açıklamaları hızla istismar etmiştir; zira onun resmi medya organları Trump’ın açıklamalarını, Amerika’nın Tayvan’a desteğinin şartlı olduğunun ve nihayetinde karşılıklı çıkarlara dayandığının bir kanıtı olarak servis etmiştir. Nitekim yetkililer ve yorumcular, Tayvan liderliğinin, özellikle de Başkan Lai Ching-te ile Demokratik İlerleme Partisi’nin, artık Amerika’nın otomatik desteğine güvenemeyeceğini tartışıyorlar. Çin’in mesajları, Tayvan’ın güvenliğinin sadece Washington’dan yapılan askeri alımlarla garanti altına alınamayacağını vurguladı ve ada, rekabet eden büyük güçler arasında bir pazarlık kozuna dönüşmeye açık olarak tasvir edildi. Böylece zirve sırasında kamuoyunun dikkatini Tayvan'a çekmek yoluyla Pekin, diplomatik diyalogun gidişatını, Amerika'nın İran konusunda kendisine baskı uygulama çabalarından uzaklaştırmayı başardı.

Amerika'nın, Çin'in nüfuzunu kullanarak İran'a baskı yapmayı ve böylece deniz ulaşım yollarının açık kalmasını ve Körfez'deki gerilimi düşürmeyi umduğu, ancak Çin'in bunu reddettiği bildirildi. Çin ise, İran ile ABD arasındaki müzakereleri teşvik etmesine rağmen; İran'dan petrol almaya devam edeceğini ve onu ekonomik olarak izole etmeye yönelik hiçbir çabaya katılmayacağını açıklamıştır. Bunun bir sonucu olarak zirve, İran konusunda kayda değer somut bir ilerleme sağlayamamıştır; bu da Washington'ın şu anda Pekin üzerinde sahip olduğu nüfuzun sınırlılığını ortaya koymaktadır.

Washington zirveye İran konusunda Çin ile işbirliği arayışıyla katılmıştı; ancak bunun yerine kendisini Pasifik'teki taahhütlerini savunurken ve aynı zamanda Tayvan'a yönelik tutumunu hafifletirken bulmuştur. Zirvenin önemi sadece Tayvan veya İran ile sınırlı değildir; aksine uluslararası güç dengelerinde daha geniş çaplı bir dönüşümü de yansıtmaktadır; zira Çin, küresel diplomasinin kalbindeki konumunu güçlendirirken aynı zamanda ABD’nin güvenlik garantilerine olan güven düzeyi sürekli aşınmıştır. Nitekim dünya ülkeleri, ABD’nin ittifaklarının güvenilirliğinden şüphe duymaya başlamıştır; zira ABD, stratejik çıkarlar değiştiğinde uzun vadeli taahhütlerini yeniden müzakere etmeye daha çok hazır gibi görünmektedir. Aynı zamanda Çin ve Rusya arasındaki koordinasyon da derinleşmiştir; zira her iki güç de ABD’nin nüfuzunun gerilemesini istismar etmektedir. Tüm bu olaylar göz önüne alındığında, nihayetinde zirve doğrudan sonuçlarıyla değil, aksine Washington yerine Pekin'in uluslararası siyasete ve ekonomik güce yön vermede baskın olduğu yeni bir dünya düzeninin ortaya çıkışının bir başka işareti olarak hatırlanabilir.

Sonuç olarak bu durum, İslam beldelerinde ortaya çıkan çatışmaların, büyük güçler arasındaki daha geniş çaplı bir rekabete nasıl entegre edildiğini ortaya koymaktadır. Dolayısıyla Çin, İslam beldelerindeki istikrarsızlık durumunu, stratejik bir avantaja dönüştürmeyi başarırken; Müslüman ülkeler düşmanlarına boyun eğmeye ve tepkilerinde dağınık olmaya devam etmektedir; bu da ortak siyasi hedefler doğrultusunda sonuçları şekillendirebilecek kolektif nüfuzlarını sınırlandırmaktadır. Tüm bunların sebebi; uluslararası siyasetin dinamiklerini, ideolojik hedeflerimiz ve küresel emellerimiz doğrultusunda somut bir biçimde değiştirebilecek koordineli bir gücün ortaya çıkmasını engelleyen Hilafetimizin yokluğudur.

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Heysem İbn Sabit - Amerika

Devamını oku...

Raşidi Hilafet Devleti Kurulduktan Sonra Hizb-ut Tahrir’in Çalışması

(Hizb-ut Tahrir Emiri Celil Âlim Ata İbn Halil Ebu Raşta Tarafından Facebook Sayfası Takipçilerinin “Fikrî” Sorularına Verilen Cevaplar Silsilesi)

 Soru-Cevap

Raşidi Hilafet Devleti Kurulduktan Sonra Hizb-ut Tahrir’in Çalışması

Yusuf Habbaşi’ye

Soru:

Esselamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berekâtuh; Celil Şeyhimiz, Allah sizi korusun ve sizin elinizle nusret nasip etsin.

Zeytuna beldesinden, Yusuf Habbaşi.

Emme ba’d; Raşidi Hilafet Devleti kurulduktan sonra Hizb-ut Tahrir ’in çalışmasının devam etmesi hususunda size bir soru sormak istiyorum;

Devlet kurulduktan sonra partinin çalışması ne olacak? Onun varlığının devam etmesinden kastedilen nedir? Ve bunun delili nedir?

Cevap :

Ve Aleykumselam ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

1- Evet, Hilafet kurulduktan sonra da partinin varlığı devam edecektir; çünkü bir partinin kurulması, Hilafetin kurulmasından önce de kurulmasından sonra da farzdır:

Nitekim (Hizb-ut Tahrir’in Tarif) kitabında şöyle geçmektedir:

[Hizb-ut Tahrir, Allahu Teâlâ’nın, وَلْتَكُنْ مِنْكُمْ أُمَّةٌ يَدْعُونَ إِلَى الْخَيْرِ وَيَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَأُولَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ “Aranızda hayara [İslam’a] davet eden, marufu emreden ve münkerden nehyeden bir ümmet [siyasi hizb/parti] bulunsun! İşte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir!” [Al-i İmran Suresi 104] kavline icabet ederek İslâm ümmetini düşmüş olduğu şiddetli çöküntüden kalkındırmak, küfür fikirleri, nizamları, hükümleri, kâfir devletlerin hakimiyeti ve nüfuzundan kurtarmak ve Allah’ın indirdikleriyle yönetimin geri gelmesi için İslami Hilafet’i varlık sahasına geri getirmek gayesiyle kurulmuştur.

Hizbin, وَلْتَكُنْ مِنْكُمْ أُمَّةٌ “Aranızda bir ümmet [siyasi hizb/parti] bulunsun!” kavline icabeten kurulmuş olmasına gelince: Çünkü Allah Subhânehû, Müslümanlara bu ayette aralarında şu iki işi yapmak üzere kitleleşmiş bir cemaatin bulunmasını emretmiştir.

1- Hayra, yani İslam’a davet etmek.

2- Marufu emretmek ve münkerden nehyetmek.

Kitleleşmiş bir cemaatin kurulmasına ilişkin bu emir, sadece talep yönünde bir emirdir. Ancak bunun kesin talep olduğuna delalet eden karineler vardır. Zira bu kitleleşmiş cemaatin yapması için ayetin belirlediği “İslâm’a davet etmek ile marufu emretmek ve münkerden nehyetmek” işi, birçok ayet ve hadiste sabit olduğu üzere Müslümanların yerine getirmeleri gereken bir farzdır. Nitekim Sallallahu Aleyhi ve Sellem, şöyle buyurmuştur: وَالَّذِي نَفْسِـي بـِيَده لَتَأْمُرُنَّ بـِالْمَعْرُوفِ وَلَتَنْهَوُنَّ عَنِ الْمُنْكَرِ أو لَيُوشِكَنَّ اللَّهُ أَنْ يَبْعَثَ عَلَيْكُمْ عِقَاباً من عِنْده ثُمَّ لَتَدْعُـنَّهُ فَلاَ يَسْـتَجِيبُ لَكُمْ “Nefsimi elinde tutan (Allah’a) yemin olsun ki ya marufu emreder ve münkerden sakındırırsınız ya da Allah üzerinize katından bir ceza gönderir. Sonra O’na dua edersiniz ama (artık) icabet edilmez.” [Ahmed bin Hanbel] Dolayısıyla bu hadis, ayetteki talebin kesin talep ve ondaki emrin de vacip olduğuna dair bir karine olmaktadır.

Bu kitleleşmiş cemaat, siyasi bir hizb/parti olmalıdır. Bu ise ayetin bir taraftan Müslümanlardan aralarında bir cemaat kurmalarını talep etmesinden diğer taraftan bu cemaatin işini İslâm’a davet etmek, marufu emretmek ve münkerden nehyetmek olarak belirlemesinden dolayıdır.

Marufu emretmek ve münkerden nehyetmek işi yöneticilere marufu emretmeyi ve onları münkerden nehyetmeyi de kapsar. Hatta yöneticileri muhasebe etmek ve onlara nasihat etmek marufu emretme ve münkerden nehyetme işlerinin en önemlisidir. Bu ise siyasi bir iştir. Hatta hem en önemli siyasi işlerdendir hem de siyasi partilerin en bariz işlerindendir… Böylece bu ayet, siyasi partilerin kurulmasının vacip olduğuna delalet etmektedir.

Ancak ayet, kitlelerin İslami partiler olmalarını sınırlandırmıştır. Çünkü ayetin belirlediği İslam’a davet etmek, -İslam hükümlerine göre- marufu emretmek ve münkerden nehyetmek işi, ancak İslami kitleler ve partilerle gerçekleştirilir.

İslami parti ise İslam akidesine dayanan, İslami fikirleri, hükümleri ve çözümleri benimseyen ve hareket metodu Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in metodu olan partidir.]

2- Bu yüzden parti, Hilafet kurulduktan sonra da varlığını sürdürmeye devam edecektir; ancak yönetime ulaştığında yaptığı çalışma, ilgili şerî hükümlere göre, devleti kurmadan önce yaptığı çalışmadan farklı olacaktır… Nitekim 30/12/2014 tarihli soru-cevapta biz bunu açıkladık; zira orada şöyle geçmektedir:

[(….Bunun cevabı şöyledir: Parti dört çalışma yapar ki bunlar şunlardır: Mürekkez kültür ve cemaat kültürü… Parti bunu, yönetimden önce yaptığı gibi yönetimden sonra da yapmaya devam eder…Fikri çatışma; bunu, yönetimden önce yaptığı gibi yönetimden sonra da yapar; maslahatlar benimser ve planları ifşa eder . Maslahatlar benimsemesine gelince; nitekim parti, yönetimden önce bunu, liderliği ve vilayet lecneleri tarafından yerine getirir; ama yönetimden sonra partinin liderliği, fiilen insanların işlerini yürütüp onların işlerini idare ettiğinden dolayı maslahatları benimseme konusu söz konusu olmaz; bu nedenle vilayet lecnelerinin maslahatları benimseme yetkisi, yönetimden önce olduğu gibi yönetimden sonra da devam eder; böylece parti adına ümmetin maslahatlarını benimseme görevini onlar (vilayet lecneleri) üstlenirler. Planların ifşa edilmesine gelince; bu söz konusu değildir; çünkü bu, kafirlerin ve münafıkların planlarını ifşa etmek olup parti ise devlette, kafirler ve münafıklarla cihad ederek, hadleri ikame ederek ve şerî hükümleri uygulayarak mücadele etmektedir; bu nedenle planların ifşa edilmesi parti için artık söz konusu olmaz ve parti olarak parti içinde onun varlığı devam etmez. Böylece partinin yönetimden sonraki çalışması, hiçbir fark olmaksızın tıpkı yönetimden önceki çalışmasıyla ile tamamen aynı olur. Ancak şu fark vardır; sömürgecinin planlarını ifşa etme konusunda yöneticileri muhasebe etmek artık söz konusu değildir; çünkü partinin yönetimdeki varlığı, sömürgecinin planlarını ifşa etme konusunu ortadan kaldırmıştır; zira artık ona fiili olarak karşı koymaktadır. Dolayısıyla maslahatları benimseme konusunda yöneticileri muhasebe etmek, yönetimden önce olduğu gibi vilayet lecneleri tarafından yerine getirilmeye devam eder.Buna göre parti, tüm çalışmalarını, yönetimden önce olduğu gibi yönetimden sonra da yerine getirmeye devam eder. Dolayısıyla tüm organlar, her zamanki gibi bunları üstlenir ve doğal olarak da liderlik lecnesi tarafından yürütülür ama yöneticilerin muhasebe edilmesi hariç; zira bu vilayet lecneleri tarafından yerine getirilir ancak sadece maslahatlar benimsemesi için. Böylece yöneticiyi, liderlikten olsa bile bir yönetici olarak muhasebe etmiş olur; çünkü liderlik lecnesi olarak liderlik lecnesini muhasebe etme yetkilerine sahiptir. Buna göre partinin yönetimdeki yöneticileri muhasebe etmesi, yönetim dışındakini muhasebe etmesi gibi aynı olur… H. 8 Cumade’l Ûla 1387 M. 14/8/1967) Bitti. Nitekim bunu, 30/12/2014 tarihinde tekrarladık.]

 

 

Kardeşiniz

Ata İbn Halil Ebu Raşta

H. 05 Zilhicce 1447

M. 22/05/2026

Cevaba, Emir’in (Allah onu korusun) web sitesinden bağlanabilirsiniz:

https://www.facebook.com/AtaAboAlrashtah/posts/122137588791129051

Devamını oku...

Nebevi Siret Hakkında Fikri Bir Okuma

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Nebevi Siret Hakkında Fikri Bir Okuma

İslam daveti başlangıcında, sadece sınırlı dini bir davet değildi; aksine insanı zulümden, hurafeden ve fikri ve toplumsal kölelikten kurtarmayı hedefleyen hadari bir projeydi.

Bu nedenle İslam’ı, ekonomik çıkarları, nüfuzu ve kültürel sistemi için doğrudan bir tehdit olarak gören cahiliye toplumu, onu şiddetli bir direnişle karşılaşmıştır. Nitekim Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem ve Ashabına karşı mukavemet yöntemleri, fiziksel işkence, medya savaşı, ekonomik ve sosyal boykot arasında çeşitlenmişti. Ancak nebevi siret, bilinçli sabrın, ahlaki kararlılığın ve sıkıntıları insanı ve toplumu inşa etme fırsatlarına dönüştürme becerisinin eşsiz bir örneğini sunmuştur.

Nitekim Kureyş, daha ilk andan itibaren İslam’ın sadece inançları değiştirmediğini, aynı zamanda insan bilincini yeniden şekillendirdiğini idrak etmişti; bu yüzden daveti çeşitli baskı araçlarıyla durdurmaya çalıştı. İşkence ise bu araçların en öne çıkanlarından biri olmuştu; zira ilk Müslümanlar, psikolojik ve fiziksel olarak çeşitli eziyetlere maruz kalmışlardır; nitekim Bilal bin Rebah, çölün kavurucu sıcağı altında işkence görmüş; Sümeyye bint Hayyat ve eşi Yasir işkence altında şehit edilmiş ve Yasir ailesi ise en ağır zulüm türlerine maruz kalmıştı.

Ancak sirette dikkat çekici olan şey, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in Ashabını, intikam almaya ya da çöküşe göre değil, imani anlamla bağlantılı sabra göre yetiştirmiş olmasıdır; zira nebevi anlayışta sabır, gerçekliğe teslim olmak değildir; aksine insanı psikolojik ve ahlaki çöküşten koruyan içsel bir güçtür.

Dolayısıyla bu tavır, koşulların ve baskıların kıramadığı dirençli insanın inşası olarak anlaşılabilir.

Bugün işkence artık her zaman kırbaçlar ve zincirlerle olmamakta; aksine dışlama, medya yoluyla çarpıtma, psikolojik baskı ya da insanı rızkında ve düşüncesinde kuşatma yoluyla da olmaktadır. Bundan dolayı siret, krizler ne kadar şiddetlenirse şiddetlensin psikolojik kararlılık oluşturma ve ideolojiye sımsıkı bağlı kalma konusunda ölümsüz bir model haline gelmiştir.

İşkencenin yanı sıra Kureyş, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e karşı savaşmak için cahiliye propagandası silahını da kullanmıştır; zira onun insanlar nezdindeki imajını çarpıtma ve davetinin yayılmasını engelleme çapası kapsamında onu sihirbazlıkla, kâhinlikle, şairlikle ve delilikle suçlamıştır.

İşte bu medya savaşları, Kureyş’in yeni risaletin akıllar ve kalpler üzerindeki etkisinden duyduğu korkunun bir ifadesiydi. Nitekim bu görüntü günümüzde, medya manipülasyonu, iftiralar üretilmesi ve kitlesel bilincin çarpıtılması gibi çeşitli biçimlerde tekrar etmektedir.

Ancak Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem, bu propaganda karşısında farklı bir yaklaşım sergilemiştir; zira gürültü ve reaksiyonla karşılık vermemiş, aksine yalana hakikatle, hakaretlere ahlakla, çarpıtmaya ise pratik bir örneklikle karşılık vermiştir. Çünkü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in şahsiyeti, tüm çarpıtma kampanyalarından daha güçlüydü; zira insanlar onda doğruluğu, güvenilirliği ve merhameti görmüşlerdir.

Burada siret bize, önemli bir ders sunmaktadır: Fikri mücadele sadece sloganlarla değil, güvenilirlik, pratik davranışlar ve derin bir bilinç inşa etmekle kazanılır.

Sirette başka bir düşünce daha vardır; Kureyş, daveti işkence ve propaganda ile ortadan kaldırmada başarısız olunca, ekonomik ve sosyal boykot silahına başvurmuştur; zira Beni Hâşim ve Müslümanlara karşı bir kuşatma uygulayıp onları Şi’b-i Ebi Talib’de abluka altına alarak onlardan, yiyecek, ticaret ve sosyal ilişkileri engellemiştir. Boykotun hedefi, davalarından vazgeçmeleri için Müslümanları aç bırakmak ve onları psikolojik ve sosyal olarak izole etmekti. Ancak bu sıkıntı, müminler arasındaki iç dayanışmanın gücünü ortaya çıkardığı gibi krizlerle karşı karşıya kalındığında sosyal yardımlaşmanın önemini göstermiştir.

Nitekim boykot, Müslümanları zayıflatma aracından; onların vahdetlerini ve sabırlarını güçlendiren bir deneyime dönüşmüş ve iş birliği ile iman değerlerine sahip olan toplumların en zor koşulları bile aşabileceğini kanıtlamıştır.

Bugün hayatımızda kuşatma ve boykot görüntüleri, siyasi, ekonomik ve medya şekilleriyle tekrarlanmaktadır; bu da nebevi siretin, umutsuzluk ve parçalanmışlıktan uzak bir şekilde sağlam kitlesel bir ruhla krizlere nasıl karşı konulacağını anlamak için bir ilham kaynağı olmasını sağlamaktadır.

Nebevi sirete yönelik çağdaş fikri bir okuma, davetin başarısının maddi güce dayanmadığını; aksine, baskı, zulüm ve işkenceye direnebilen, saptırmaya karşı koyabilen ve insanlığını ile ahlakını yitirmeden sebat edebilen bilinçli mümin bir insanın inşa edilmesine dayandığını ortaya koymaktadır.

Bu nedenle nebevi siret, yenilenen bir eğitim ve hadarat projesi olmaya devam etmekte olup her asra özgürlük, bilinç ve kararlılık konusunda dersler vermekte, baskı ve çarpıtma kampanyaları ne kadar şiddetli olursa olsun yüce değerlerin her zaman galip gelmeye muktedir olduğunu teyit etmektedir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Munis Hamid – Irak

Devamını oku...

Nükleer Güç Sahibi Pakistan, İslam Ümmetinin Silinemez Bir Parçasıdır ve Küresel Olarak Etki Etme Gücüne Sahiptir

Haber-Yorum

Nükleer Güç Sahibi Pakistan, İslam Ümmetinin Silinemez Bir Parçasıdır ve Küresel Olarak Etki Etme Gücüne Sahiptir

Haber:

Pakistan Silahlı Kuvvetleri Halkla İlişkiler Birimi (ISPR), Hindistan Kara Kuvvetleri Komutanı'ndan gelen varoluşsal bir tehdide yanıt olarak 17 Mayıs 2026 tarihinde bir basın açıklaması yayınladı; açıklamada şu ifadelere yer verildi: “Hindistan Kara Kuvvetleri Komutanı, yakın zamanda verdiği bir röportajda provokatif bir açıklamada bulunarak şöyle dedi: Pakistan’ın, coğrafya ve tarihin bir parçası olmak isteyip istemediğine karar vermesi gerekir.” Bu sahte ve hezeyani inanç sisteminin aksine, ayrıca Hindutva liderliğinde Hindistan’da yaygın olan kötü niyetlere rağmen Pakistan, fiilen küresel etkisi olan bir devlettir, ilan edilmiş bir nükleer güçtür ve Güney Asya’nın coğrafyası ve tarihinin silinemez bir parçasıdır.”

Yorum:

Pakistan liderliğinin dar milliyetçi ve bölgesel vizyonu, hala oradaki Müslümanların tüm imkanlarını gerçekleştirmekten mahrum bırakmaya devam etmektedir. Zira bu liderlik, küresel etki oluşturmayı; Trump'ın İran ile girdiği çatışma bataklığından çıkmak için çabaladığı bir dönemde, Trump için sadece bir postacı rolü üstlenmekten ibaret görmektedir. Pakistan, Güney Asya coğrafyası ve tarihinin bir parçası olmasına rağmen; dünyanın en önemli enerji koridorlarını kontrol eden ve dünya kaynaklarının en büyük payına sahip olan iki milyarlık İslam ümmetinin ayrılmaz bir parçası olarak çok daha büyük bir ağırlığa sahiptir.

Mevcut liderlik yönetimde kaldığı müddetçe Pakistan; gerek su kaynaklarına yönelik sürekli tehditler, gerekse Belucistan içinde veya Afganistan ile Müslümanlar arasında körüklenen çatışmalar aracılığıyla Hindistan'ın komplolarına maruz kalmaya devam edecektir. Bu rejimin efendisi olan Trump'a gelince; Yeni Orta Doğu'yu inşa etmekle meşguldür; zira Batı’da desteklenen varlığı olan Yahudi varlığı ile doğudaki müttefiki Hindu devletinin, Müslümanlar üzerinde tahakküm kurmasını istemektedir. Müslümanlara gelince; bu Yeni Orta Doğu'daki rolleri, terörle mücadele ve ayrılıkçılık sloganları altında kendi aralarında birbirleriyle savaşmaktır. İşte bu, milliyetçilik ve bölgecilikten ötesini göremeyen bir liderliğin doğrudan acı bir meyvesidir.

Ey Pakistan Müslümanları: Pakistan liderliğinin milliyetçiliği karşısında nasıl susabiliyorsunuz? Şüphesiz ki milliyetçilik, kınanan bir kibir ve yıkıcı bir ırkçılıktır; oysa yüce dininiz onu haram kılmıştır. Zira Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: إِذَا الرَّجُلُ تَعَزَّى بِعَزَاءِ الْجَاهِلِيَّةِ فَأَعِضُّوهُ بِهَنِ أَبِيهِ وَلَا تَكْنُوا “Cahiliyyedeki nesebiyle övünen kimseye açık bir şekilde babasının organını ısırmasını söyleyin.” Yine Sallallahu Aleyhi ve Sellem, cahiliye davası hakkında şöyle buyurmuştur: دَعُوهَا فَإِنَّهَا مُنْتِنَةٌ “Onu (milliyetçiliği) terk edin çünkü o kokuşmuştur.” Ayrıca Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: وَمَنْ قَاتَلَ تَحْتَ رَايَةٍ عِمِّيَّةٍ... فَقِتْلَةٌ جَاهِلِيَّةٌ “Her kim körü körüne (çekilmiş) bir bayrağın altında savaşırsa… cahiliye ölümüyle ölmüş olur.” Nitekim sömürgeci kâfir, Müslümanlar arasında milliyetçiliği yaymış ve böylece onların vahdetini paramparça ederek onları birbirinden ayrı halklara ve ırklara bölmüştür. Türk, Arap, Kürt ve Fars milliyetçilikleri körüklendiğinde İslam ümmeti bölünmüş; bu da onların tek bir devletinin parçalanmasına ve ülkelerinin bölünmesine yol açmıştır. Bu tehlikenin etkileri günümüze kadar hâlâ devam etmektedir.

Ey Pakistan Müslümanlar: Bizler, aciz milliyetçi bir liderliğin acısını çekmekteyiz; oysa Pakistan, İslam beldelerini tek bir devletin altında birleştirecek olan Raşidi Hilafeti kurmaya muktedirdir. Endonezya'dan Fas'a kadar Müslümanların arzuladığı gibi, bizler de Allah'ın indirdikleriyle hükmedilmesini arzuluyoruz; şimdi soru şudur: Müslümanlardan kim, Allah’ın yardımına nail olmak için ilk olarak fedakârlık ve özveride bulunmaya girişecek?

Ey Pakistan ordusu içindeki muhlisler: Trump'ın ve onun sizin askeri liderliğiniz içindeki yardakçılarının -ki bunların arasında onun en gözde generali Asim Munir de var- vizyonu nedir? (Bu vizyon); Müslümanların kapasitelerini zayıflatmak ve onları Yahudiler, Hinduistler ve Haçlılardan oluşan düşmanlarıyla yüzleşmekten alıkoymak için, “düşük yoğunluklu çatışma” mefhumuna göre onların sürekli bir çatışma içinde kalmalarını sağlamaktır. Liderliğiniz içindeki Trump’ın ajanları, mesele Amerika’yı İran’daki Müslümanların öfkesinden kurtarmakla ilgili olduğunda kendi diplomatik yetenekleriyle övünüyorlar; ama aynı vizyonu, geçmişte Sovyetler Birliği’ne karşı sizinle omuz omuza savaşmış olan Afganistan’daki Müslümanlara karşı taşımıyorlar. Sizin bu milliyetçi liderliğiniz; Hilafetin kurulması, İslam beldelerinin birleştirilmesi, Amerika’nın bu topraklardan çekilmeye zorlanması ve Keşmir ile Filistin’in kurtarılması amacıyla nusret vermek için asla size liderlik etmeyecektir. Eğer bu sizin için henüz netleşmemiş olsa bile; İslam'ın ve onun ümmetinin çıkarlarını gözetme esasına dayalı yeni bir liderliğe ihtiyacınız olduğu gerçeği, her geçen gün daha da açık bir şekilde kendini göstermektedir. Dolayısıyla bizim; Müslümanları birleştirecek, düşmanları bozguna uğratacak ve insanlığa İslam'ın adaleti ve hidayetiyle liderlik edecek İslami bir liderliğe ihtiyacımız vardır. İşte o liderlik, sizin, aranızda, sizinle birlikte çalışan ve size çok yakın olan Hizb-ut Tahrir'dir. O halde icabet edin ey Allah'ın kulları!

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Musab Umeyr – Pakistan

Devamını oku...

İran rejiminin Çökmesi, Putin’in Orta Asya’yı Kaybetmesine Yol Açar Mı?

Haber-Yorum

İran rejiminin Çökmesi, Putin’in Orta Asya’yı Kaybetmesine Yol Açar Mı?

Haber:

27 Nisan'da Vedomosti haber ajansı, İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi'nin St. Petersburg'da düzenlenen bir toplantıda, İran'a verdikleri destekten dolayı Rusya'ya ve Devlet Başkanı Putin'e şükranlarını dile getirdiğini bildirdi.

Putin, Rusya'nın İran'ı desteklediğini ve bölgede barışın mümkün olan en kısa sürede yeniden tesis edilmesini sağlamak için elinden gelen her şeyi yapacağını vurguladı. Ayrıca İran'ın Dini Lideri Mücteba Hamaney'den bir mesaj aldığını belirterek, kendisine sağlık ve afiyet dileklerini iletti.

Yorum:

Arakçi'nin Pakistan'da Amerikalı yetkililerle görüşmeyi reddetmesinin ardından Trump, daha fazla utançtan kaçınmak için ve her zamanki kibirli edasıyla, yetkililerinin Pakistan gezisini iptal ettiğini duyurdu ve eğer İran konuşmak isterse bizimle kolayca iletişime geçebilir dedi.

Amerika ve Yahudi varlığının İran’a karşı başlattığı saldırganlığın başlamasından bu yana İran, Amerika’nın taleplerine boyun eğmeyi reddettiğini ortaya koymuş ve kendi çıkarlarına dayanan bağımsız bir dış politika izlemeyi sürdürmüştür. Rusya ve Çin ile olan ilişkileri de bunun bir örneği sayılmaktadır.

Arakçi, Pakistan'dan ayrılır ayrılmaz Rusya'yı ziyaret etti, ardından da Çin'e hareket etti. Rusya ve Çin, Amerika’nın İran’da rejim değişikliği gerçekleştirmeyi ve kendisine tabi bir rejim oluşturmayı başarması halinde neler olabileceğinin farkındadırlar. Bu nedenle her iki ülke de İran rejimini korumaya yardımcı olmak için ellerinden gelen her şeyi yapıyorlar.

Çin'in aksine; zira Rusya kendisini zor bir durumun için bulmaktadır. Zira bir yönden, Ukrayna'nın akıbeti konusunda Putin ile Trump arasında zımni bir mutabakat bulunmaktadır. Nitekim Trump göreve geldiğinden beri, savaşı Rusya lehine sonlandırma umuduyla Putin'in birçok dosyada Amerika lehine nasıl defalarca tavizler verdiğini gördük. Ancak Ukrayna dosyası bugün bile hâlâ çözümsüz kalmaya devam ederken, Putin ise vadedilen zaferi beklemeyi sürdürmektedir. Eğer Putin şimdi Amerika'nın çıkarları karşısında İran'ı desteklerse, Trump'ın kendisine vadettiği Ukrayna'daki zaferi asla göremeyecektir.

Diğer yandan ise Putin, Orta Asya'yı kaybedebilir. Zira Orta Doğu; İran, Pakistan, Afganistan ve Orta Asya ülkeleri hariç, Amerikan askeri üsleriyle kaplıdır. Nitekim Amerika’nın Büyük Ortadoğu Projesi çerçevesinde, Pakistan, Afganistan ve tüm Orta Asya ülkelerine belirli roller biçilmiştir.

İran rejiminin çöküşü, Amerika’nın bölgeye yönelik askerî bir işgal başlatması için bir başlangıç noktası oluşturacaktır. Zira başlangıçta Amerika, İran topraklarında askeri üsler kuracak; ardından kaosu ve şiddeti yayarak bölgenin daha da derinliklerine doğru ilerlemeye başlayacak ve nihayetinde Orta Asya ülkelerine kadar ulaşacaktır. İşte o aşamaya gelindiğinde Putin, Orta Asya ülkeleri üzerindeki kontrolünü nihai olarak kaybedecek; Amerika ise sömürgeci genişlemesini sürdürerek daha sonra dikkatini Çin'e doğru çevirecektir.

Peki Putin bunun farkında mı? Pek olası değil. Zira küresel politikayı etkilemek ve onu kendi çıkarlarına hizmet edecek şekilde şekillendirmek isteyen herhangi bir devletin, dünya sahnesindeki lider gücün çıkarlarına gerçek bir tehdit oluşturması gerekir; ona yardım sağlayarak güvenliğini garanti altına alması ve çıkarlarına hizmet etmesi değil; işte Rusya'nın Amerika'ya karşı tam olarak yaptığı şey de budur. Nitekim bütün dünya Amerikan garantilerinin değerini bilmekte ve ortada kesinlikle hiçbir gerçek garantinin olmadığını idrak etmektedir. Zira lider devlet, sadece kendi çıkarlarının peşinden koşar ve güç dengesinde, kendisinden aşağıda kalan devletlere hiç aldırış etmez.

Ey Müslümanlar: Amerika'nın İran'da rejim değiştirme arzusu, bölgede barış ve düzen tesis etmeyi hedeflemediği gibi kesinlikle Müslümanların İslami yönetimi kurmasına yardımcı olmayı da hedeflememektedir. Ayrıca Rusya’nın İran’a yardım etmesi Müslümanların çıkarına değildir; aksine sadece Rusya’nın kendi çıkarlarına hizmet etmektedir. Eğer Avrupalı güçler bölgeye müdahale etmiş olsaydı, bu müdahale İslam’a ve Müslümanlara yardım etmek için olmayacaktı. Bizzat İran rejimine gelince; o kendi milliyetçi fikrine sımsıkı sarılmakta ve bölgede İslam'ın ve Müslümanların karşısında durmaktadır.

Bugün, İran rejimini temsil edilen tek bir devlet, dünyanın önde gelen gücü olan Amerika’ya karşı durmanın mümkün olduğunu göstermiştir. Böylece Amerika’ya karşı çıkmanın imkânsız olduğu yönündeki yanılsamayı yerle bir etmiştir. Bölgedeki çok sayıda Amerikan ajanları bile, Trump'ın İran'ı mağlup etmesine yardımcı olacak hiçbir şey ortaya koyamamıştır. Şüphesiz Allah Subhanehu ve Teala bugün Müslümanlara, her zamankinden daha fazla bütün işin bize bırakıldığını ve İkinci Raşidi Hilafet Devleti’ni kurmak için bizzat harekete geçmemiz gerektiğini göstermiştir; Allah’tan bizi bu konuda muvaffak kılmasını diliyoruz.

Allahu Teala Kerim Kitabı’nda şöyle buyurmuştur: إِنَّ اللّهَ لاَ يُغَيِّرُ مَا بِقَوْمٍ حَتَّى يُغَيِّرُواْ مَا بِأَنْفُسِهِمْ “Şüphesiz ki bir kavim, kendi nefsini değiştirmedikçe; Allah da onları değiştirmez.” [Rad 11]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Eldar Hamzin

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER