[411. Ders] Tefsir-ul Furkân - Abdullah İmamoğlu - Hud Suresi 82 - 84. Ayetler
- Kategori Tefsir
- |
Savaşın Aynaları: Trump’ın Çelişkileri Strateji Yokluğunu Nasıl Ortaya Çıkardı?
Savaş bağlamlarında çelişkiler, sadece geçici söylem hataları olarak değerlendirilmez; aksine askeri planlardaki manevra ve gizleme sınırlarını aşarak stratejik pusulanın dengesizliğini ortaya çıkaran göstergelere dönüşmektedir. Bunu, Donald Trump’ın İran’a karşı savaş konusundaki tutumları açıkça yansıtmaktadır; zira bu tutumlar, birbirini takip eden düzenleyici hattan ve birleştirici stratejik bağlardan yoksun olup bunun yerine uzun vadeli bir planlama ya da tutarlı bir vizyondan daha çok anlık değerlendirmelerin, mevcut gerçekliğin baskılarının ve siyasi tepkilerin yönlendirdiği bir dizi keskin dönüşümlere daha yakın gibi görünmektedir. İşte bu çelişkilerin en önemlilerine ilişkin fotoğraf ve örnekler:
Birincisi: “Kapsamlı yıkımdan” “Geçici ertelemeye”:
Savaşın dördüncü haftasına girmesiyle birlikte gerginliğin tırmandığı bir anda Trump, son bir uyarıda bulundu: 48 saat içinde Hürmüz Boğazı'nı açın, yoksa İran'ın enerji tesislerinin yok edilmesiyle karşı karşıya kalacaksınız. (El Cezire, 22/03/2026)
Ancak süre dolmadan önce geri adım attı ve erteleme ile müzakere baskılarından söz etmeye başladı. (Masrawy, 23/03/2026)
Bu dönüşüm, hesaplanmış bir manevradan ziyade, gerçekliğin baskısı altında hızlı bir geri adım ve ağacın üzerinden inme niteliğindedir; zira raporlar, tehditleri defalarca tekrarlamasına rağmen, İran'daki yeni liderlerle müzakere süreci yürüttüğü -ki İran bunu yalanlamıştır- iddiasıyla tehditleri uygulayamadığına işaret etmektedir. (Noonpost, 24/03/2026)
İşte burada ilk çatlak ortaya çıkıyor: Savaş kararı, ardından uygulama anından önce geri çekilme.
İkincisi: Soykırım söyleminden “yapıcı görüşmeler” diline:
Bir televizyon konuşmasında Trump, İran'ı taş devrine geri göndereceğine dair tehditte bulunarak şöyle demişti: “Önümüzdeki iki veya üç hafta içinde onlara çok şiddetli darbeler indireceğiz. Onları ait oldukları taş devrine geri göndereceğiz. Bu arada, görüşmeler devam ediyor.” (El Cezire, 02/04/2026)
Ancak aynı konuşmada, devam eden müzakerelerden ve bir anlaşmaya varılmasının yakın olduğundan, tamamen farklı ve son derece profesyonel kişilerden ve İran’da daha rasyonel bir rejimden bahsetmiştir. (İran international, 02/04/2026)
Burada soru şudur: Eğer söylemin kendisi tutarlı bir stratejinin ifadesi değil de anlık bir baskı aracı ise, o zaman soykırım söylemi ile müzakere söylemi nasıl bir araya getirilebilir?
Üçüncüsü: Krizin uluslararası alana taşınmasından, krizin içinden çekilmeye:
İlk aşamada, Trump müttefiklerden -Avrupa’dan Asya’ya kadar- Hürmüz Boğazı’nın güvenliğinin sağlanmasına katılmalarını talep etti. (Sky News, 17/03/2026) Ayrıca birçok ülkenin, özellikle de NATO içindeki müttefiklerinin, gemilerin Hürmüz Boğazı'ndan geçişine izin vermek için savaş gemileri göndermesini bekliyordu. (Reuters, 15/03/2026)
Ancak Trump, başka açıklamalarında açıkça şunları söyledi: Boğazın korunmasını diğer ülkeler üstlenmelidir; ABD'nin buna ihtiyacı yoktur ve “boğazı kullanan ülkelere bırakılarak” bir çözüm bulunabilir. (El Arabi El Cedid, 15/03/2026)
Daha sonra geri dönüş yaparak tekrarlanan çağrılar çerçevesinde onları yeniden müdahale etmeye teşvik etti. (El Arabi El Cedid, 03/04/2026)
Bu bocalama, net bir vizyonun yokluğunu yansıtıyor: Bu bir Amerikan savaşı mı? Yoksa başkalarına devredilmesi gereken bir yük mü?
Bu bağlamda, Pierre Haski’nin L’Observateur’da yayınlanan makalesi öne çıkıyor; yazar, makalesinde sadece ABD’yi değil, bizzat Avrupa’nın tutumunu da doğrudan eleştiriyor. Zira Haski, sorunun sadece Trump’ın davranışlarında değil, aksine Avrupa’nın tereddütlü tepkisinde ve sapkın politikaları zımnen kabul etmesinde yattığını düşünüyor ve şöyle diyor: “Diplomasi bizi uyardı... Sonunda bizi gönüllü kurbanlar haline getiriyor.” (El Cezire, 01/04/2026)
Dördüncü: En yüksek baskıdan, ekonomik olarak hafifletmeye
Trump İran ekonomisini çökertmekle tehdit ederken raporlar, esnek politikalar yoluyla piyasaları sakinleştirme ve petrol fiyatlarını düşürme girişimlerinden, hatta bizzat piyasaların onun açıklamalarının rehinesi haline geldiğinden bahsetmektedir; zira Hark Adası’nı ele geçirme tehdidinde olduğu gibi her gerginlik, fiyatları yukarı çekiyor. (Deutsche Welle, 30/03/2026) ve her gerilimin azalması fiyatları düşürüyor, tıpkı savaşın çok yakında biteceği iddiasında olduğu gibi (Anadolu Ajansı, 1 Mart 2026)
Burada şu temel bir çelişki ortaya çıkıyor: Aralarında bir uzlaşma yeteneği olmadan bir yanda savaş politikası, diğer yanda ise ekonomik istikrar politikası.
Beşincisi: “yakın zaferden”, sonsuz bir savaşa
Trump, savaşın tamamlanmasının yakın olduğunu ve iki ya da üç hafta içinde sona ereceğini vurgulamıştı. Ancak aynı zamanda ek tırmandırma (kara işgaline kadar varabilecek) tehdidinde bulunmuş ve askeri operasyonların net bir zaman çıtası olmaksızın devam ettiğini vurgulamıştı; bu da örneğin Euronews sitesinin şu soruyu sormasına neden olmuştur: Çelişkili açıklamaların ardında ne var... Trump, “Büyük Cuma” günü İran'a karşı bir kara harekatı için zemin mi hazırlıyor?
Hatta bazı analistler, onun söyleminin zafer için herhangi bir tanım ya da bir çıkış planından yoksun olduğunu düşünüyor. İşte burada zafer, sabit hedefleri olan stratejik bir hedef olmaktan çıkıp hareket eden bir slogana dönüşmüştür. Bu bağlamda, NATO'nun Avrupa'daki ittifak operasyonlarını koordine etmekten sorumlu üst düzey askeri komuta merkezi olan SHAPE'in (Müttefik Kuvvetler Avrupa Yüksek Komutanlığı) eski Genelkurmay Başkan Yardımcısı General Michel Yakovlev, ABD stratejisine ilişkin keskin bir analiz sunmuştur; zira Le Figaro gazetesi ile yaptığı röportajda, “Trump’ın savaşı çoktan kaybettiğini” vurgulamıştır.
Altıncısı: Uzun savaşları reddetmekten, onlara sürüklenmeye
Siyasi söylemini “aptalca savaşları” reddetme üzerine kuran Trump, bugün kendisini sürekli tırmanan ve maliyeti giderek artan açık bir savaşın içinde bulmuştur; İronik olan ise, bu savaşın hızlı bir harekât olarak başlamasına rağmen, birçok raporun da uyardığı gibi uzun soluklu bir çatışmaya dönüşmüş olmasıdır. (Fransız Le Monde gazetesi, 02/04/2026)
Burada ironi şudur; savaş ne kadar uzun sürerse, İran’ın müzakereleri askeri manevralar için bir paravan olarak kullandığı yönündeki suçlamaların doğruluğu bir o kadar ortaya çıkmaktadır; zira müzakere savaşın bir alternatifi değil, onun bir uzantısı ya da bir kılıfı olmuştur.
Özetle: Merkezi olmayan bir politika
Savaş, birinci kademe liderler ve “Yüksek Rehber” hedef alındığında İran rejiminin hızla çökeceği varsayımı üzerine inşa edilmişti; ancak bu planın başarısızlıkla sonuçlanmasıyla söylem değişmeye başlamış ve artık “yeni bir rejim” ve “alternatif bir liderlikten” söz edilmeye başlanmıştır. Ayrıca savaşın hedefi de nükleer programı ve füze cephaneliğini ortadan kaldırmaktan köprüleri ve enerji tesislerini yok etmeye, Hürmüz Boğazı'nı kontrol etmekten petrolü kontrol etmeye dönüşmüştür. Yani hedef, gerçekleşmesinin başarısız olmasının ardından yeniden tanımlanmıştır. Bu da net bir hedeften mesajların kaosa doğru geçişini açıklamaktadır. Artık Trump’ın, tek bir konuşma içinde savaşın bittiğini, mücadelenin devam ettiğini, zaferin gerçekleştiğini ve tırmanışın geldiğini açıklamasına şaşırmıyoruz! Bu sahne, net bir yönü olmayan çelişkili görüntüleri yansıtan bir “aynalar salonuna” benzediği şeklinde nitelendirilmiştir. (Washington Post, 02/04/2026)
Bu çelişkilerin ortaya çıkardığı şeyin, geçici bir kafa karışıklığına indirgenmesi mümkün değildir; aksine önceden yapılmış bir planlamadan hareket etmek yerine anlık baskılara tepki vermeye, araçları gözden geçirmek yerine hedefleri değiştirmeye ve söylemin, plana göre ilerleyen siyasi ve askeri eylemleri düzenleyen stratejik bir çerçeve olarak değil de taktiksel ve durumsal bir araç olarak kullanılmasına dayalı karar alma sürecinde tekrarlanan bir eğilimi yansıtmaktadır.
Daha dakik bir ifadeyle; gerçeklikler yoluyla test edilen bir strateji olmaktan ziyade, bizzat gerçekliklerin de her test edilmesiyle birlikte kararları sürekli olarak yeniden şekillendiren bir baskı faktörü olduğu görülmektedir. Bu eğilimin etkisi, iç karışıklık, üst düzey askeri yetkililerin görevden alınması ve başkanın popülaritesindeki düşüşle sınırlı kalmamış; aksine müttefiklerin güvenini baltalamaya ve ABD’nin taahhütlerine dair şüpheler uyandırmaya kadar uzanmıştır; bu da on yıllardır Washington’un uluslararası nüfuzunun temelini oluşturan ittifak ağlarının aşınmasına bir alan açmıştır. Aynı zamanda bu bocalama, ABD’nin küresel süper güç olarak imajını da yansıtmaktadır; zira kararları, istikrarlı bir stratejik liderliğin ifadesinden daha çok, durumsal tepkilere daha fazla yakınlaşmaya başladıkça, aşamalı olarak prestiji aşınmaktadır; bu uçurum ise zamanla genişlemektedir.
Dünyaya liderlik eden birinci devlet gücünün gerilemesinin arkasında bıraktığı bu stratejik boşluk, Allah’ın izni ve yardımıyla, İslami hadarat alternatifine sahip olanlara, ümmet için yeni bir tarih yazma ve uluslararası sahneyi İslam temelinde yeniden şekillendirme imkânı verecektir. وَمَا النَّصْرُ إِلاَّ مِنْ عِندِ اللّهِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ "Zafer ancak Aziz ve Hakim olan Allah'ın katındadır." [Al-i İmran 126]
Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Müh. Visam Atraş
Haber-Yorum
“Sert Kararlılık” Örtüsünün Arkasında!
Haber:
Dikkat çekici dramatik bir gelişme olarak Suriye Savunma Bakanı General Murhaf Ebu Kasra, Birleşik Ortak Görev Gücü Kararlılık Operasyonu Komutanı General Kevin J. Lambert başkanlığındaki üst düzey bir Amerikan askeri heyetini kabul etti. Görüşme, Genel İstihbarat Servisi Başkanı Hüseyin Seleme’nin katılımıyla başkent Şam’da gerçekleştirildi.
Resmi kaynaklara göre, görüşmeler bölgedeki son güvenlik gelişmelerine odaklandı ve iki ülke arasındaki askeri işbirliği ve koordinasyon olanakları ele alındı. Bu toplantı, Suriye’nin bazı bölgelerini kontrol eden uluslararası koalisyonun liderleriyle Suriye’li askeri liderleri bir araya getirdiği için, Suriye siyasi sahnesinde alışılmadık bir gelişme olarak değerlendiriliyor.
Yorum:
Sert Kararlılık Operasyonu liderleriyle oturmak, sıradan bir diplomatik görüşmeden ibaret değildir; aksine bu, yaralar ve katliamlarla ağırlaşmış hafızayla doğrudan bir çatışmadır. Bugün kendini askeri koordinasyonda bir ortak olarak ortaya koyan sert kararlılık, 2014 yılından bu yana IŞİD’le mücadele gerekçesi altında Suriyelilerin iradesini kırmak için hiçbir yöntemi esirgemeyen aynı varlıktır.
İş birliği dili, kanın ve Airwars gibi insan hakları kuruluşlarının belgelediği rakamları ve bunların arkasındaki, vicdanları sarsan uzun bir katliamlar listesini silemez:
2016 Tuhar katliamı: Uçakların Halep kırsalında 100’den fazla sivili ezdiği an.
2019 Bağuz katliamı: Kampanyanın son günlerinde onlarca kadın ve çocuğun yok edilmesi.
2017 Mansura Okulu: Rakka’daki yerinden edilmişlerin sığınağının, toplu bir mezara dönüşmesi.
Bizzat kendisi, en düşük tahminle “kasıtsız” 1417’den fazla sivili öldürdüğünü kabul etmiş biriyle oturmayı insanın içi nasıl alabilir ki? Hiçbir zaman kadın, yaşlı ve çocuk arasında bir ayrım yapmamış birinden nasıl güvenlik talep edilebilir ki?
Bu katillerle koordinasyon kurmak, devrimin en basit sabiteleriyle çatışmaktır; nitekim Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem, onlardan yardım alma konusunda bizi uyarmış ve şöyle buyurmuştur: لَا تَسْتَضِيئُوا بِنَارِ الْمُشْرِكِينَ “Müşriklerin ateşiyle aydınlanmayın.” Onlar, savaşın ortasında bize zulmedenler olursa durum nasıl olur acaba?
Bu insanlar tuzak kuran şarlatanlar olup ümmetimizin hayrı için çalışmazlar; aksine ümmeti dininden saptırmak ve onun kalkınması için çalışan herkesle savaşmak için gece gündüz çalışırlar. Sert kararlılıkla oturmak, devrim halkının kanlarını hafife almaktır. Öte yandan ümmete karşı düşmanlıklarını hiçbir zaman gizlememiş olan gerçek düşmanlarına karşı ümmetin bilincinin bir sınavıdır. İbret alın ey akıl sahipleri; çünkü bizden öncekilerin yolculuklarında ve hain Batı’nın vaatleriyle yaşadıkları tecrübelerde, kurtuluş isteyen kimse için bir ibret vardır.
Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Abdu ed-Della (Ebu Munzir) - Suriye
Haber-Yorum
Amerika'nın Ajanları ve Yandaşlarının Antalya'daki Buluşması, Beyaz Saray'daki Efendilerine Yardım Etmek İçindir
Haber:
Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan, Mısır Dışişleri Bakanı Bedr Abdülati, Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ve Pakistan Dışişleri Bakanı Muhammed İshak Dar, Türkiye’nin güneyindeki Antalya kentinin ev sahipliği yaptığı 5. Antalya Diplomasi Forumu kapsamında bir araya geldi. (El Cezire Net)
Yorum:
Bu günlerde Türkiye’nin Antalya şehri, Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan dışişleri bakanlarını bir araya getiren ve Mısır rejiminin de kilit isim düzeyinde katılımıyla gerçekleşen dörtlü bir toplantıya ev sahipliği yapmaktadır. Zahiri olarak toplantı "bölgesel sahiplik" sloganı altında düzenlenmekte ancak toplantının siyasi gerçekliği, şehrin Osmanlı Hilafetinin kalelerinden biri olarak köklü tarihi ile günümüzde tavizlerin geçirilmesi, yardımın sağlanması ve uluslararası Haçlı güçlerine yardım eli uzatılması için bir platform olarak mevcut gerçeklik arasındaki derin uçurumu ortaya koymaktadır.
Osmanlı Hilafeti döneminde, kaleleri ve limanıyla Antalya, Akdeniz’de kararı akideden ve egemenlik gücünden kaynaklanan İslam ümmetinin iradesini dayatan bir güç kolunu temsil ediyordu. Bugün ise bu tarihsel sembolizm, dilencilik diplomasisinin gerçekliğini örtmek için istismar edilmektedir; zira dünya deniz taşımacılığının en önemli geçitlerini (Süveyş, Hürmüz ve Babülmendep) kontrol eden Müslüman beldelerinin bu büyük parçalarının rolü, Müslümanların Halifesinin açıkladığı hak sahibi rolünden, bu ajan rejimler altında, Körfez’deki aşağılayıcı yenilgisinin işaretleri ortaya çıktıktan sonra Beyaz Saray için zafer gerçekleştirmeye çalışan işlevsel bir aracı rolüne dönüşmüştür.
Forumun koridorlarında yaşananlar, Trump yönetiminin tırmandırıcı kararlar ağacından inmesine ve stratejik başarısızlığın bedelini ödemeden sahneye geri dönmesine imkân sağlayacak diplomatik bir merdiven tasarlamaya yönelik siyasi bir girişimdir. Bu sömürgeci kapitalist kibrin, kendi bocalamasından kaynaklanan kaderiyle yüzleşmeye terk edilmesi yerine, bu hain rejimler Amerika’ya diplomatik can simitleri atmak için koşturuyorlar. Dolayısıyla bu bakanların aradığı istikrar, ümmetin istikrarı değildir, aksine kendi rejimlerinin istikrarıdır.
Bu bağlamda Mısır rejimi, ümmetin güç araçlarını vekâlet araçlarına dönüştürmenin çarpıcı bir örneği olarak öne çıkmaktadır; zira İslam beldelerinin kalbindeki Mısır Kinane’nin ağırlığı, Amerikan yönetimi ve onun beslemesi Yahudi devleti adına krizleri absorbe etmek için kullanılmakta ve devletin egemenliği, Amerika ve Yahudilerin hegemonyasına hizmet eden bir güvenlik işlevine dönüştürülmektedir. Bu yaklaşım, Kinane'deki İslam’ın ve Müslümanların güvenliğine hizmet etmemekte; aksine Kinane'nin iradesini Washington’un rızasının rehinesi yapmaktadır. Bu da bu yaklaşımı, ertelenmesi kabul edilemez stratejik bir gereklilik olan köklü bir değişime sevk etmektedir.
Ey bakanlar: Yöneticilerinize ve onların efendilerine boyun eğmeyi alışkanlık haline getirdiniz; bugün biz sizlerden, sözlerimizin ordularımız içindeki muhlislere açık ve net bir şekilde ulaşması için sözlerimizin önünde eğilmenizi talep ediyoruz: Sizler tarihi bir sorumlulukla karşı karşıyasınız; oysa bu rejimleri korumaya devam etmek, düşmanların krizlerinin ağacından indiği merdiveni korumak anlamına gelmektedir. Ümmetin boğazlarına sahip olması, nükleer gücü (Pakistan) ve akidevi ve maddi ağırlığı, eğer siz Washington’un ajanlarının değil de gerçekten ümmetin yanında yer almaya karar verirseniz vesayeti derhal sona erdirmek için yeterlidir.
Fatihlerin zaferlerine tanıklık etmiş limanıyla Antalya, bugün içinizdeki izzet ruhuna haykırıyor; bu da düşmanlara boyun eğme zamanının artık geride kaldığını ve boğazları geri alma ve karar verme zamanının geldiğini ilan etmeniz içindir ki böylece çözüm, bizim hakkımızda bir yemin ve anlaşma gözetmeyen başkentlere yalvarmaktan değil de bizim kalelerimizden kaynaklanış olsun. O halde Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafetin gölgesinde bölgenin ümmetin otoritesi temelinde yeniden inşa edilmesi için ellerinizi Hizb-ut Tahrir’in elinin üzerine koyun ve ona nusret verin. يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اسْتَجِيبُوا لِلَّهِ وَلِلرَّسُولِ إِذَا دَعَاكُمْ لِمَا يُحْيِيكُمْ وَاعْلَمُوا أَنَّ اللَّهَ يَحُولُ بَيْنَ الْمَرْءِ وَقَلْبِهِ وَأَنَّهُ إِلَيْهِ تُحْشَرُونَ “Ey iman edenler! Hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah ve Rasulü’ne icabet edin. Ve bilin ki, Allah kişi ile onun kalbi arasına girer ve siz mutlaka onun huzurunda toplanacaksınız.” [Enfal 24]
Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Said Fazıl - Mısır
17 Nisan’da ABD Başkanı Trump, “Mareşal harikaydı. Başbakan da Pakistan’da gerçekten çok iyiydi, u yüzden herhangi bir anlaşmanın imza törenine gidebilirim.” dedi. Daha önce de Beyaz Saray Sözcüsü Karoline Leavitt yaptığı açıklamada, “Başkan Trump için önemli bir noktaya değinmek istiyorum. Pakistanlılar inanılmaz arabulucu oldular ve dostluklarına ve çabalarına minnettarız. Bu müzakerelerde tek arabulucu onlar.” ifadelerini kullanmıştı. Asıl soru şudur ki: Gazze’de iki yıl boyunca Yahudi varlığının bombardımanlarına ve korkunç katliamlarına tam destek veren, İran’da kız öğrenci yurdunu bombalayan, elleri Müslümanların kanına bulanmış ve İran uygarlığını yok etmekle tehdit eden Amerika’nın firavunu Trump, neden Pakistan başbakanını ve mareşalini övüyor?
Çünkü Pakistan Başbakanı ve Mareşali, barış anlaşması adı altında kendi ümmetlerini aldatmaktadırlar. Onlar, barış için değil, Amerika’nın bölgedeki çıkarlarını korumak için seferber olmuşlardır. Bu yüzden Müslümanlara yalan söylemekte ve İslam ümmetine karşı kurdukları komploları örtbas etmek için barış söylemini kullanmaktadırlar. ABD Başkanı Trump ve Beyaz Saray’dan aldıkları övgüler, eylemlerinin gerçek yüzünü ortaya koymaktadır.
Pakistan yöneticileri, savaş meydanında bozguna uğrayan Amerika’yı uzlaşma sloganı altında müzakere masasına oturtmak için gece gündüz çalışmaktadır. Amerika da Pakistan yönetiminin uyguladığı baskı aracılığıyla İran’ı nükleer programını sonlandırmaya ikna etmeye çalışıyor. Zira İran’ın nükleer programı ve nükleer silah üretme kapasitesi, Amerika ve Yahudi varlığının İran’a düzenlediği saldırıları durdurmanın tek yoludur. Dolayısıyla İran’ı nükleer programından vazgeçirmeye çalışmak bölgeye barış getirmeyi mı, yoksa İran’ı zayıflatarak Amerika’nın bölgedeki hegemonyasını pekiştirmeyi mi amaçlamaktadır?
Amerika’nın İran’a karşı yürüttüğü savaş sırasında İran, Amerika’nın Orta Doğu’daki askeri üslerini hedef aldı. O halde barış anlaşması, İran’ın bu saldırılarını durdurarak Amerika’nın bölgedeki askeri üslerini İran, Yemen ve diğer direniş güçlerinin saldırılarından korumayı amaçlamıyor mu? Gerçekte Pakistan yöneticileri Ortadoğu’da bir barış anlaşması için değil, Amerikan üslerinin güvenliğini sağlamak için müzakere etmektedirler, aslında kendi ümmetlerini aldatmaktadırlar. Pakistan yöneticilerinin gerçekleşmesi için aktif olarak çalıştığı İran ile Amerika arasındaki barış antlaşmasında Amerika, İran’dan ve Ortadoğu ülkelerinden Yahudi varlığı için güvenlik garantileri sunmalarını talep etmektedir. Bu nedenle Lübnan’daki İran partisinin ve Gazze’deki direnişin silahsızlandırılmasını şart koşmuş ve Müslümanların yöneticilerden bu şartın uygulanmasına garantör olmalarını istemiştir. İslam, Müslüman ordularına Yahudi varlığını kökünden kazımayı farz kılarken; Gazze, Suriye, Lübnan ve İran’daki cürümlerine karşılık mücrim ve katil Yahudi varlığı bir barış anlaşmasıyla hiç ödüllendirilebilir mi?!
Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasından sonra İslam ümmeti gerçek gücünü görmüştür. Avrupa, Asya ve hatta tüm dünya ekonomisinin, Müslüman topraklarından gelen petrol ve gaz rezervlerine bağlı olduğu ve bu su yollarından güvenli geçiş olmadan dünya ticaretinin sürdürülemeyeceği açıkça görülmüştür. Gücümüzü ve neler yapabileceğimizi çok iyi görmüşken petrol ve doğalgaz servetlerimizi, denizlerimiz ve su yollarımız üzerindeki kontrolümüzü barış anlaşması adına Amerika’ya ve Batı’ya teslim mi edeceğiz?
Ey Pakistan Müslümanları! Sakın yöneticilerinize aldanmayın. Onlar barış için değil, Amerika’nın Orta Doğu’yu yeniden şekillendirme planını hayata geçirmek için uğraşmaktadırlar. Bu yöneticiler, Gazze’deki katliamları durdurmak için tek bir kurşun bile sıkmadılar; aksine askeri güçlerini, Suud hanedanının tahtını ve Amerika’nın bölgedeki üslerini korumak için seferber etmişler, bu amaçla Trump’ın “Barış Kurulu”na katılmışlar ve Gazze’ye asker konuşlandırılması için ona güvence vermişlerdir. Bugün de Trump ile birlikte, tıpkı daha önce olduğu gibi Trump’ın Yeni Orta Doğu planına boyun eğmesi için İran’a baskı yapmaya çalışıyorlar. Yetmezmiş gibi suçlarını örtbas etmek ve öfkenizden kaçınmak için Amerika’ya verdikleri bu hizmetlere bir de “barış çabaları” adını veriyorlar.
Ey Pakistan Silahlı Kuvvetleri! Amerika’nın bölgedeki hegemonyasını yeniden düzenlemek ve güçlendirmek için çalışan bir liderlik, neden bu hegemonyayı yerle bir etmek için çalışmıyor? Dünyanın her tarafında Müslümanlara karşı katliamlar yapan harbi kafirler, neden Pakistan yöneticilerine övgüler diziyorlar? Amerika’nın, bölgedeki hegemonyasına meydan okuyabilecek her türlü askeri gücü tasfiye etmek istediği ayan beyan ortada değil mi? Amerika’nın bölgedeki nüfuzunun pekişmesi durumunda Pakistan’ın, Türkiye’nin veya diğer İslami güçlerin geleceği ne olacak? Pakistan’ın mücahit ordusu böyle bir liderliği mi hak ediyor? İran’ın bazı komutanları bölgedeki Amerikan üslerini yerle bir edebiliyor, en modern askeri araçları düşürebiliyor, Amerikan filolarını geri çekilmeye zorlayabiliyor ve füze savunma sistemini yok edebiliyorsa, en modern füzelere, gemilere ve nükleer güce sahip Pakistan’ın neler yapabileceğini varın siz düşünün? Ancak bunu gerçekleştirmenin tek bir yolu vardır, o da Hilafeti ikame etmek üzere Hizb-ut Tahrir’e nusret vermektir. Allah Subhânehu ve Teâlâ size, İngiliz sömürgeciliğinin çizdiği dar sınırları savunmayı değil, İslam’ı yeryüzüne hâkim kılma gibi büyük bir görev tevdi etmiştir! Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:
هُوَ الَّذِي أَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدَى وَدِينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدِّينِ كُلِّهِ وَلَوْ كَرِهَ الْمُشْرِكُونَ“O, kendisine ortak koşanlar hoşlanmasa da, dinini bütün dinlere üstün kılmak için Rasûlünü hidayet ve hak din ile gönderendir.” [Saff 9]
Ey Muhammed b. Kasım’ın askerleri! Elinizde altın bir fırsat var. Hadi Hilafeti kurun, Ortadoğu’yu liderliğiniz altında birleştirin ve Amerika’yı Müslümanların topraklarından kovun! Allah’ın nusret vaadi yakındır ve dünya büyük bir değişimin eşiğindedir. İman gücünüzle Medine’deki Ensar’ı örnek alın ve İslam’ın nurunu dünyaya yeniden yayın!
2024 yılında Mısır’da reddedilen “Takween (Arap Düşüncesini Oluşturma) Merkezi”, 5 Nisan 2026 Pazar günü kendine bir dayanak noktası bulmak amacıyla Fas’a çıkarma yaptı. Bu amaçla, Rabat’taki bir otelde sadece belirli gazetecilerin katılımıyla yarı gizli bir toplantı düzenlendi. Merkez kendisini; “hoşgörü söylemini geliştirmek, diyalog ufuklarını açmak, eleştirel incelemeleri teşvik etmek, fikri tabuları sorgulamak, dini düşünceye yenilenme ve ıslahat ruhunu yaymak, dini düşünceye çağın yenilikleriyle iletişimini ve entegrasyonunu geri kazandırmak” üzere çalışan bir kurum olarak tanımlıyor. Ancak İbrahim İsa, Olfa Youssef, İslam Behiri ve Firas es-Sevvah gibi mütevelli heyetinde yer alan isimlere kısaca bir göz atıldığında, bu projenin İslam hakkında açıkça şüphe uyandırmayı hedefleyen bir proje olduğu görülecektir.
Aydınlanma mı, Sahtekarlık mı?
Kendilerini “aydınlanmacı” olarak nitelendiren bu kişilerin amacı; modernleşme, yenilenme ve değişim adı altında dinin sabiteleri hakkında şüphe uyandırmaktır. Onlar, reformcu kılığına girmiş bozgunculardır. Adeta bir şüpheler savaşı yürüterek Kur’an’a saldırmaktalar, Sünnet ve Sahih kaynaklara dil uzatmaktalar, Sahabe hakkında itibar suikastı yapmaktalar, Tabiin ve İslam alimleri hakkında ileri geri konuşmaktalar, İslam tarihini karalamaktalar ve ahlaksızlığı yaymaktadırlar. İmam Hafız en-Nesai (Rahimehullah) şöyle demiştir: “İslâm, kapısı bulunan bir ev gibidir. İslâm’ın kapısı ise sahabedir. Bir eve
girmek için kapıyı çalan kimse gibi her kim sahabeye eziyet etmek isterse bilsin ki bununla İslâm’a eziyet etmek istemiştir.” (Tehzîbu’l-Kemâl 1/339)
Bu kişiler, Müslüman gençleri hedef alan bu şüphe uyandırıcı kampanyalarını yaymak için finans ve medya desteğine sahipler. Bunlar, ilmi bir tartışmaya kapı aralamıyorlar, aksine mirastan kurtulma adı altında, dışarıdan bakıldığında hakka benzeyen ancak hakikatte İslam’ın özünü hedef alan çarpık yorumlarla seçici bir yönlendirmenin temelini atıyorlar. Takween Merkezi, fitne yaymak için kurulmuş bir çekirdekten başka bir şey değildir. İnsanları aldatma ve yanıltma konusunda mahirdirler. İnsanların akidelerini bozan, ilim iddia eden ama aslında hak yolunu kesen ve insanları cehennem kapılarına çağıran, Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in tanımladığı gibi, temele içeriden darbe indiren birer davetçilerdir. Huzeyfe bin el-Yeman’dan rivayet edildiğine göre Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:
يَكُونُ دُعَاةٌ عَلَى أَبْوَابِ جَهَنَّمَ، مَنْ أَجَابَهُمْ إِلَيْهَا قَذَفُوهُ فِيهَا»، قُلْتُ: يَا رَسُولَ اللَّهِ صِفْهُمْ لَنَا. قَالَ: «هُمْ قَوْمٌ مِنْ جِلْدَتِنَا يَتَكَلَّمُونَ بِأَلْسِنَتِنَا“Cehennem kapısında duran bazı cehennem davetçileri olacaktır. Çağrılarına uyanları cehenneme atacaklardır.” Dedim ki: Onların niteliklerini bize anlatır mısın? Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem, Onlar bizim kavmimizden olup bizim dilimizle konuşacaklardır.” buyurdu.
Gizli Ateist Düşüncenin Tehlikesi
Ateizm (İlhad), sözlükte; maksattan sapmak ve bir şeyden yüz çevirmek demektir. Sadece maddi ateizmle, yani Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın varlığını inkâr etmekle sınırlı değildir; bilakis haktan ve Allah’ın dininden mutlak anlamda sapmaktır. Şeyh Tahir b. Aşur Allah rahmet eylesin Et-Tahrir ve’t-Tenvir adlı eserinde şöyle der: “İlhad, bir şeyin ortasından kenarına kaymaktır. Bütün türevleri bu anlama gelir. Bir şeyin ortası hak ve doğruya benzetildiği için, haktan batıla sapmak da ilhad olarak adlandırılmıştır. Dolayısıyla küfür ve ifsada da ilhad (ateizm) denmiştir…” Ateizm ve modern düşünce alanında uzman araştırmacı Dr. Heysem Talat da gizli ilhadın üç ayağı olduğunu ifade eder: 1- Sünneti inkâr etmek. 2- Metni yorumlayan otoriteleri dışlamak (İcma, Sünnet veya alimlerin görüşlerinin metni anlamada devre dışı bırakılması) 3- Kur’an’ı anlamından koparmak. Böylece dini metinler her türlü yoruma açık hale gelecek, sembolizm (Kur’an kavramlarının sembolik olduğu, zahiri anlamının kastedilmediği) ve tarihselcilik (şerî hükmün geçmiş tarihe ait olup bittiği) gibi yöntemlere ve akla hayale gelebilecek her türlü ateizme kapı aralanacaktır. İşte ateistlerin Takween Merkezi bu metodoloji üzerine kuruludur.
Gençler: Etken mi, Yoksa Edilgen mi?
Dini sorgulama ve şüphe uyandırma kampanyalarının son sürat devam ettiğini ve buna sınırsız paralar harcandığını biliyoruz. Bizler, alimlerin iyiliği emredip kötülükten sakındırmalarının engellendiği, kovuşturmaya uğrayıp hapse atıldığı; buna karşılık laiklere, şeytani vahiylerini tebliğ etmeleri için izin verildiği ve fon sağlandığı bir dönemde yaşıyoruz. Toplumu kasıp kavuran bu ateist ve şüpheci dalgalar, gençlerin inandığı İslam’ın şekilsel düzeyde kalması ve inandıkları dinin içeriğinin boşaltılması istenmektedir. Şu Hadis-i Şerif’te Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem, ahir zamanda Müslümanların durumunun ne olacağını, cehaletin yerleşeceğini ve ilmin kaldırılacağını haber vermektedir. Huzeyfe bin el-Yaman’dan rivayet edildiğine göre Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:
يَدْرُسُ الْإِسْلَامُ كَمَا يَدْرُسُ وَشْيُ الثَّوْبِ حَتَّى لَا يُدْرَى مَا صِيَامٌ وَلَا صَلَاةٌ وَلَا نُسُكٌ وَلَا صَدَقَةٌ، وَلَيُسْرَى عَلَى كِتَابِ اللَّهِ عَزَّ وَجَلَّ فِي لَيْلَةٍ فَلَا يَبْقَى فِي الْأَرْضِ مِنْهُ آيَةٌ، وَتَبْقَى طَوَائِفُ مِنَ النَّاسِ، الشَّيْخُ الْكَبِيرُ وَالْعَجُوزُ يَقُولُونَ: أَدْرَكْنَا آبَاءَنَا عَلَى هَذِهِ الْكَلِمَةِ؛ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ، فَنَحْنُ نَقُولُهَا “Elbisenin nakışı eskiyip gittiği gibi İslâmiyet de eskiyip gidecektir. Hatta oruç nedir, namaz nedir, Hac ve Umre nedir, sadaka nedir bilinmeyecektir. Aziz ve Celil olan Allah Kur’an’ı bir gecede kaldırıp götürecek ve yeryüzünde ondan tek bir ayet bile kalmayacaktır. Çok yaşlı erkekler ve pek ihtiyar kadınlardan meydana gelen birtakım insanlar kalacak ve: ‘Biz babalarımıza Lâ ilâhe illâllah kelimesi hâli üzerine yetiştik ve (dinden bildiğimiz) bu kelimeyi söyleriz.’ diyeceklerdir.”
Peki, Müslüman gençler, bu akım karşısında durabilecek ve ona meydan okuyabilecek bir donanıma sahipler mi? Yoksa akıntıya kapılıp bu fikirleri benimseyen ve onlarla eriyip giden birer sel kütlesine mi dönüşecekler?
Ey Müslüman anneler! Dini yaşayabilmeleri ve Allah’ın razı olacağı şekilde Allah’a kulluk edebilmeleri için çocuklarınızın kalbine Allah’ın farz kıldığı asgari dini bilgileri aşıladınız mı? Çocuklarınızı kale gibi sapasağlam korudunuz mu? Onları İslami kimlikleriyle gurur duyacak şekilde yetiştirip, akideyi bu hayatta başka aidiyet ve bağlılık aramayacakları bir hayat pusulası haline getirdiniz mi? Çocuklarınızı Kur’an’a bağladınız mı ve Allah’ın kitabını, Peygamberimizin sünnetini anlayabilmeleri ve tefekkür edebilmeleri için Arapça dillerini geliştirmelerini sağladınız mı? Onlara düşmanlarını tanıttınız mı, savaş yöntemlerini öğrettiniz mi? Bu ağır bir emanettir, sakın onu zayi etmeyin!
Ey Müslümanlar! Yeryüzünde İslami otoritenin yokluğunun acılarını her gün yudum yudum tadıyoruz. Şayet Allah’ın şeriatıyla hükmeden bir devlet olsaydı, bu cahil güruhun bir kürsüsü ve gür çıkan bir sesi olabilir miydi? Nübüvvet metodu üzere Hilafet Devleti olmadan İslam’ın hiçbir etkisi ve gücü olamaz. O halde Hilafeti kurmak için acele edin ve gençlerinizi kurtarın. Zira gençler, bu ümmetin yakıtıdırlar. Onlar, Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e nusret vermişler, fetihlere önderlik etmişler ve büyük kahramanlıklar gerçekleşmişlerdir...
Hamd Allah’a mahsustur. Salat ve selam Rasûlullah’a, onun Âli’ne, ashabına ve onu dost edinenler üzerine olsun. Ve badu...
Değerli kardeşlerim! Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.
5 Nisan 2026 Çarşamba günü Almanya’nın başkenti Berlin’de, Alman Dışişleri Bakanlığı’nın organizasyonuyla; AB, Afrika Birliği, Arap Birliği, BM, ABD, İngiltere, Fransa, uluslararası örgütler ve sivil siyasi güçlerin geniş katılımıyla Sudan konulu Berlin Konferansı düzenlendi.
Konferansın sonuç bildirisinde; uluslararası bağışçıların insani ihtiyaçlar ve mülteci akınına uğrayan komşu ülkeler için, yarısı AB ve üye ülkelerinden olmak üzere yaklaşık bir buçuk milyar Euro yardım taahhüt ettiği açıklandı.
Ayrıca Afrika Birliği liderliğindeki Beşli Grub’un çatışmayı durdurma çabalarına destek verildiği, sivillere yönelik savaşın kınandığı ve kalıcı ateşkes sonrası iç siyasi diyalog başlatılması için sivil güçlerle görüşüldüğü belirtildi. Konferansı düzenleyenler, bu sivil süreci kapsamlı siyasi geçiş için temel bir adım olarak değerlendirdiler.
Sudan Dışişleri Bakanlığı ise konferans öncesi yaptığı açıklamada; bu konferansın Hartum hükümetiyle koordinasyon kurulmadan ve hükümete danışılmadan düzenlendiğini belirterek askeri gruplarla muhatap olunmaması uyarısında bulundu. Açıklamada ayrıca, Berlin Konferansı’nın, bazı Batılı ülkelerin hâlâ uygulamakta olduğu ve özgür devletlere ve halklara kendi ajandalarını ve vizyonlarını dayatmaya çalıştıkları sömürgeci vesayet yaklaşımını yansıttığını ifade etti. Diğer sömürgeci kutup olan Amerika’nın müdahalesi Batılı bir vesayet değil mi?
Peki, işin içinde başka bir iş yoksa Avrupa ile Amerika arasındaki fark nedir?!
Öte yandan, hükümet ve ordu destekçileri konferansı protesto etmek amacıyla Almanya Dışişleri Bakanlığı önünde gösteriler düzenledi.
Bu konferans, Avrupalı devletleri ve İngiltere’nin sponsor olduğu ilk konferans değildir. Çatışmanın tarafları olan Hükümet ve HDK’nın dışlanması da şaşırtıcı değil; zira bu ülkeler, savaşın patlak verdiği 15 Nisan tarihlerinde hükümet ve HDK olmadan bu tür konferanslar düzenlemeyi adet haline getirmişlerdir.
Nitekim ilk konferans 15 Nisan 2024’te Paris’te yapılmış; katılımcılar Sudan’daki savaşın derhal durdurulması ve iktidarın sivillere devredilmesini sağlayacak bir barış için taraflara baskı yapılması üzerinde durmuş, bağışçılar yaklaşık 1 milyar Euro insani yardımdan bahsetmişlerdi. Bir yıl sonra, 15 Nisan 2025’te bu kez Londra’da bir konferans düzenlenmiş; katılımcılar ortak bir bildiride uzlaşamayınca İngiltere, konferansın hamileri adına genel bir bildiri yayınlamıştı. Bildiride, çatışmanın çözümüne yönelik her türlü çabada ve Sudan’ın geleceğinin şekillendirilmesinde Sudanlı sivillerin, özellikle kadınların, gençlerin ve sivil toplumun merkezi rolüne değinilmişti. Amerika bu konferansa katılmamış, ancak Afrika Birliği, Mısır, Suudi Arabistan gibi bölgedeki bazı ajanları aracılığıyla süreci izlemiştir.
Sudan’da Beşir rejiminin düşüşünden bu yana yaşanan gelişmeleri ve ordu ile Hızlı Destek Kuvvetleri arasında patlak veren savaşı dikkatle takip edenler, Sudan’da yaşanan uluslararası çatışmanın hakikatini açık ve net bir şekilde göreceklerdir. Bu çatışma, askerî liderler (askeriye) aracılığıyla Amerika ile sivil siyasi güçler aracılığıyla Avrupa özellikle İngiltere arasında yaşanan bir çatışmadır. Amerika, ordu ile HDK arasındaki savaş vasıtasıyla Avrupa ve İngiltere’nin adamlarını siyasi sahneden uzaklaştırmayı başarmıştır. Çatışmanın iplerini tamamen eline almış ve kendi bölgesel araçları, örgütleri ve komşu ülkeler dışındaki hiçbir müdahaleye izin vermemiştir. Bu yüzden Avrupa ve İngiltere’nin adamları, sürece dahil olabilmek için tek açık kapı olan insani felaket, sivillerin korunması ve yardım ulaştırılması kozunu kullanmaktadırlar.
Avrupalıların düzenlediği tüm bu konferansları dikkatle incelediğimizde, sadece insani kriz teline vurduklarını görürüz.
Siyasi bilince sahip her kişi; Avrupa’nın bir hayır kurumu olmadığını ve Sudan halkı için endişelenmediğini bilir. Onların tek derdi, yönetimi Amerika’nın adamları olan askerlerden alıp, kendi adamları olan sivil güçlere vermektir! Bunu tüm sonuç bildirgelerinde açıkça görüyoruz! Paris’te iktidarın sivillere devrinden, Londra’da Paris’te iktidarın sivillere devrinden, Londra’da sivillerin merkezi rolünden, Berlin’de ise sivil yolun siyasi geçiş için temel adım olduğundan bahsetmişlerdir.
Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti olarak biz, Sudan’da bir yanda askerî liderler üzerinden Amerika, diğer yanda siviller üzerinden Avrupa özellikle İngiltere arasında süregelen bu uluslararası çatışmanın gerçekliğini açıkladık ve açıklamaya da devam ediyoruz. Her iki tarafın da insanların maruz kaldığı katliamı, yerinden edilme ve sığınma gibi durumları umursamadığını, aksine ülkemizdeki komplolarını gerçekleştirmek için Sudan halkının kanı ve onuru üzerinden ticaret yaptıklarını görüyoruz. İşin en tehlikeli boyutu ise, Amerika’nın Güney Sudan’ı ayırdıktan sonra şimdi de Darfur’u kopararak Sudan’ı parçalamaya çalışmasıdır.
Sudan halkı bu sinsi komplolara karşı uyanık olmalı ve sorunlarını eski sömürgeci kâfir veya yeni sömürgeci kâfir aracılığıyla çözmeye çalışmanın siyasi bir intihar olduğunu bilmelidir!
Yapılması gereken; Sudan’ın parçalanmasını önlemek için sömürgeci kafirin nüfuzunu ülkemizden söküp atmaktır. Bu da ancak yüce İslam akidesi üzerine kurulu olan Nübüvvet Metodu üzere Raşidi Hilafet devleti ile mümkündür. Hilafet, İslam hükümleri temelinde insanları birleştirecek, sömürgecilerin ülkedeki ajanlarının ile komplocuların kökünü kazıyacaktır. Güç ve kuvvet ehli, siyasiler, medya mensupları ve toplum önderleri; İslam’ı saf haliyle iktidara taşıyacak köklü ve kapsamlı bir değişim süreci için birleşmelidir. Zira İslam, ümmetin kurtuluşunun ve dünyanın zalim kapitalizm köleliğinden özgürleşmesinin yegâne garantisidir. Çalışanlar, işte bunun için çalışmalıdırlar.
Ve’s Selamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berakâtuh
Özbekistan yasama organı –Yasama Meclisi– ülkenin Müslüman halkını ve onların İslami değerlerini hedef alan despotik bir adım daha attı. 7 Nisan’da “aşırılıkla mücadele” bahanesiyle cezaların kapsamının genişletilmesini öngören yasa tasarısı meclis oturumunun ilk oylamasında milletvekilleri tarafından kabul edildi. Bu değişiklikler yalnızca bireyleri değil, aynı zamanda devlet kontrolü dışında kalan gayri resmî yapıları ve rejimin hoş görmediği fikirlere sahip her türlü grubu da hedef alıyor.
“Aşırıcılık” kavramı, sömürgecilerin genel geçer bir silahıdır. Başsavcı Vekili B. Valiev raporunda, “aşırılık kavramının BM ve AGİT tavsiyeleri doğrultusunda gözden geçirildiğini” vurguladı. Bu da, Özbek rejiminin kendi halkını, sömürgeci kafir Batı tarafından konulan kurallara göre dizginlemeye devam ettiğini gösteriyor. “Aşırılık” terimi, İslami siyasi düşüncenin önüne geçmek ve Ümmetin kalkınmasını geciktirmek için uzun süredir kullanılan bir sindirme aracından başka bir şey değil.
Yeni yasada gayri resmi örgütlenmelerin hedef alınması, İslam’ı cami dışında öğrenmeye çalışan veya toplumun sorunlarını tartışan herhangi bir gönüllü grubun “aşırıcı” bir grup olarak yaftalayacağı anlamına geliyor. Rejim bu yolla, toplumun tüm kesimlerini korku ve mutlak baskı altında tutmayı amaçlıyor.
Rejim, ilk kez hata yapanlara kolaylıklar sağlama vaadiyle cezai müeyyidelerin “kısmen kaldırılmasından” bahsediyor. Ancak bu, ipi önce gevşetip sonra daha sıkı çekme oyunundan başka bir şey değildir! Zira toplumsal rehabilitasyon ve radikal fikirlerin düzeltilmesi gibi terimlerin arka planında, Müslümanların akidesini kırma ve onları rejime bağlı birer kuklaya dönüştürme hedefi yatıyor.
Dini aşırılıktan siyasi aşırılığa geçiş… Zira Valiyev’e göre cezalar artık sadece dini aşırıcılık için değil, sözde siyasi aşırıcılık için de kaçınılmaz olacak. Bu ise rejimin siyasi muhaliflerine ve kötü yönetimini eleştirenlere karşı açılmış yeni bir cephedir. Buna göre, her türlü siyasi talep veya reform arzusu, anayasal düzene saldırı olarak kabul edilebilecek.
Özbek rejimi; Batılı (Amerika) ülkelerin ve Doğulu despotların (Çin ve Rusya) deneyimlerine dayanarak tahtını korumak için yasaları daha da sıkılaştırmaya çalışıyor. Bu yasalar, İslam’ın özünü kavrayan ve onu hayata hâkim kılmak için çalışan Müslümanları hedef alıyor. Fakat tarih, baskı ve “aşırıcılık” yaftasının hakikati silemeyeceğini gösteriyor. Zira Müslümanların dinleri ve sorumlulukları konusundaki uyanıklıkları arttıkça, bu baskıcı yasalar da geçerliliğini yitirecektir.
Ey Özbekistan Müslümanları! Bu yasa, rejimin korktuğunun bir göstergesidir. İslam fikirlerinin daha geniş kitlelere yayıldığını ve İslam’a göre yaşama davetinin ülkenin gençleri arasında karşılık bulduğunu çok iyi biliyorlar. Bu yüzden her türlü İslami faaliyeti “aşırıcılık” adı altında yasaklamaya çalışıyorlar. Ama tarih, İslam ile savaşan her tağuti rejimin aslında kendi sonunu hızlandırdığını kanıtlamıştır. Allah’ın izniyle yakında Nübüvvet Metodu üzere Raşidi Hilafetin kurulmasıyla onların sonu gelecektir.
Bu yasa tasarısı; sömürgeci Batı’nın çizdiği çizgilerin dışına çıkamayan ve kendi Müslüman halkının akidesinden korkan korkak bir rejimin çaresizliğinin bir itirafıdır. Müslümanların fikri ve akidevi duruşunu kırmak ve onları dinlerinin gerekliliklerinden vazgeçmeye zorlamak istiyorlar. Ancak hakikatin hapishane parmaklıkları ardına gizlenemeyeceği ve kanun maddeleriyle aydın düşünceye pranga vurulamayacağı gerçeğini unutuyorlar. Bu zalimane tedbirler, Ümmetin kimliğine dönmesini engellemeye yönelik beyhude çabalardır. Zalimler sinsi planlarıyla ne kadar Müslümanları korkutmaya ve sindirmeye çalışsalar da, bu adımlarıyla sadece kendi sonlarını hızlandırmaktadırlar. Zira zulmün şiddetlendiği yerde, adalete olan susuzluk da bir o kadar artar. Müslümanlar bu sinsi tuzaklara karşı uyanık olmalı, dinlerini koruma konusunda sebat etmeli ve yalnızca Allah’ın ipine sarılmalıdırlar. Batıl ne kadar güçlü görünürse görünsün, hak geldiğinde yok olmaya mahkumdur. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:
وَقُلْ جَاءَ الْحَقُّ وَزَهَقَ الْبَاطِلُ إِنَّ الْبَاطِلَ كَانَ زَهُوقاً“Yine de ki: Hak geldi; bâtıl yıkılıp gitti. Zaten bâtıl yıkılmaya mahkumdur.” [İsra 81]
يُرِيدُونَ لِيُطْفِئُوا نُورَ اللَّهِ بِأَفْوَاهِهِمْ وَاللَّهُ مُتِمُّ نُورِهِ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ“Onlar ağızlarıyla Allah’ın nurunu söndürmek istiyorlar. Hâlbuki kâfirler istemeseler de Allah nurunu tamamlayacaktır.” [Saff 8]