Salı, 09 Zilhicce 1447 | 2026/05/26
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Tunus Vilayeti: “Tekbir Yürüyüşü — Allahu Ekber, Hüküm Koyma Yetkisi Yalnızca Allah’ındır”

  • Kategori Tunus
  •   |  

Tunus Vilayeti: Tekbir Yürüyüşü;
"Allahu Ekber, Hüküm Koyma Yetkisi Yalnızca Allah’ındır"

1447 Hicri yılı Zilhicce ayının 5’inde, cuma namazının ardından, Tunus Vilayeti Hizb-ut Tahrir tarafından organize edilen “Tekbir” yürüyüşü, başkent Tunus’taki El-Feth Camii’nin önünden başladı. “Allahu Ekber” ve “La ilahe illallah” seslerinin yükseldiği, Tunus halkından büyük bir topluluğunun katıldığı yürüyüş, başkentin ana caddelerinden geçerek Devrim Caddesi’ne doğru ilerledi. Yürüyüş boyunca çeşitli pankartlar taşındı; ana pankartta şu ifade yer alıyordu: “Allahu Ekber, hüküm koyma yetkisi yalnızca Allah’ındır.” İkinci pankartta ise “Allahu Ekber: İslam bizim kimliğimizdir ve Hilafet bizim devletimizdir” yazıyordu. Üçüncü pankartta da şu slogan bulunuyordu: “Allahu Ekber: İslam bizim dinimiz ve hayat nizamımızdır; Hilafet devletimizdir ve Cihad yolumuzdur.”

Yürüyüş, Belediye Tiyatrosu önünde düzenlenen bir mitingle sona erdi. Burada Hizb-ut Tahrir üyelerinden biri, “Sayılı Günlerde Allah’ı Anın” başlıklı bir konuşma yaptı. Bu konuşma aracılığıyla İslam ümmetine şu mesajı verdi: Ümmet, Allah’ın İslam ile şereflendirdiği bir ümmettir; kökleri ilahi vahyin rehberliğinden doğmuş, Nebevî mesajın gölgesinde büyümüş ve Allah’ın sağlam ipine sımsıkı sarılmış bir ümmettir. Bu nedenle hiçbir düşman İslam’ı köklerinden söküp atma gücüne sahip değildir. Bu ümmet, bir dönem sendelemiş olsa da, pusu kuranlar ve korkaklar onun yok olduğunu zannetmişlerdi; ancak bu vehimleri serap gibi kayboldu. Çünkü bugün, küllerin ve yıkıntıların içinden, gerçek şafak gibi doğan adamlarla, meydanların aslanları olan, ne uzlaşmayı ne de tavizi kabul eden ve kalplerine korkunun yol bulamadığı adamlarla dünyayı yeniden hayran bırakmaktadır.

Bugün, işte bu acı gerçekliğin tam ortasında, müminlerin bu sadık öncü topluluğu köklü ve kapsamlı bir değişimin şafağını hazırlamaktadır. Değişim treni, tağutların (zorba yöneticilerin) tahtları devrilene ve onların yıkıntıları üzerinde İslam’ın Büyük Devleti Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafet kurulana kadar durmayacaktır. Ancak o zaman amaçsız savrulmanın ve boyun eğmenin dönemi kapanacak, zorbalık düzeni çökecek ve ümmet Allah’ın kendisi için takdir ettiği konuma geri dönecektir: milletlerin başında bir taç, adaletin kaynağı, hidayetin ışığı ve “insanlık için çıkarılmış en hayırlı ümmet.”

Bu yürüyüş ve taşıdığı sloganlar, sosyal medya platformlarında büyük yankı uyandırdı. “Yeşil Tunus” içinden ve dışından insanlar yürüyüşe coşkuyla destek verdi; tekbir ve tehlil sesleri yükseltti ve İslam’ın ve onun devletinin geri dönüşüne duydukları özlemi dile getirdi. Bu yürüyüş, İslam ümmetinin bugün İslam’ın adaleti altında yaşamayı arzuladığını güçlü biçimde ortaya koydu. Çünkü ümmet, zalim ve ahlaksız kapitalist sistem ile onun beceriksiz ve küçük hesaplar peşindeki yöneticileri altında her türlü yoksulluk, zillet ve aşağılanmayı tatmış durumdadır. Aynı zamanda ümmet, Rabb’inin rızasını O’nun Resulüne tabi olarak kazanmayı istemektedir.

[فَإِمَّا يَأْتِيَنَّكُم مِّنِّي هُدًى فَمَنِ اتَّبَعَ هُدَايَ فَلَا يَضِلُّ وَلَا يَشْقَىٰ (*) وَمَنْ أَعْرَضَ عَن ذِكْرِي فَإِنَّ لَهُ مَعِيشَةً ضَنكًا]

“Size Benden bir hidayet geldiğinde, kim Benim hidayetime uyarsa artık o sapmaz ve bedbaht olmaz. Kim de Benim zikrimden yüz çevirirse, şüphesiz onun için dar ve sıkıntılı bir hayat vardır.” (Ta-Ha 123-124)

Cuma, 5 Zilhicce 1447 H - 22 Mayıs 2026 M

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Temsilcisi

- Tekbir Alayı -

İlgili Linkler:

Hizb-ut Tahrir / Tunus Vilayeti Resmi Websitesi
Hizb-ut Tahrir / Tunus Vilayeti Tahrir Dergisi Resmi Sitesi
Hizb-ut Tahrir / Tunus Vilayeti Tahrir Dergisi Facebook Sayfası

Devamını oku...

Bilincine Sahip Olan, Geleceğine De Sahip Olur, Bugün Ümmetin Gençleri Nerede Duruyor?

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Bilincine Sahip Olan, Geleceğine De Sahip Olur

Bugün Ümmetin Gençleri Nerede Duruyor?

Bugün ümmetin krizi imkânların azlığında, enerjilerin kıtlığında, hatta düşmanlarının da gücünde değildir; çünkü bunların hepsi ümmetin tarihinin farklı aşamalarında ona eşlik etmiş ama buna rağmen yeniden ayağa kalkmıştır; aksine ümmetin gerçek krizi, daha tehlikeli bir noktada yatmaktadır ki o da: ümmetin vakıası anlama biçimi ve ona bakış açısıdır.

Bütün bir nesil vakıayı, tartışılmaz bir “kabul” ve arzularının üzerine inşa edilmesi gereken bir sınır olduğu şeklinde algılayarak büyümüştür. Böylece başarının ölçüsü, değiştirme gücü değil; uyum sağlama gücü haline gelmiştir. Bundan dolayı İnsan, vakıayı şekillendiren etkin bir unsur olmaktan çıkıp, bozuk bir vakıa olsa bile ona uyum sağlamaya çalışan bir varlığa dönüştüğünde, gerçek çöküş başlamıştır.

Zihinlere isabet eden en tehlikeli şey cehalet değil, aksine bilincin yozlaşmayla normalleşmesidir; zira zulmü görür ama onu inkar etmez, bağımlılığı görür ama reddetmez, çelişkiyi görür ama onun üzerinde durmaz. İşte o zaman soru artık; “ümmet neden geriledi?” değil, “baştan bu gerilemeye neden razı oldu?” olur.

Bugün gençler iki yol ayrımından durmaktadırlar: Uyum yolu; burada gençlerin fikirleri, uluslararası gerçekliğin dayattıklarına göre yeniden şekillendirilmekte ve arzuları da bireysellik ile kişisel başarının sınırlarına indirgenmektedir. Bilinç yolu; burada kabuller yeniden gözden geçirilir, bu gerçekliği formüle eden fikri yapı parçalanır ve değişim sorusu köklerinden itibaren ortaya atılır.

Yaşadığımız vakıa, kaçınılmaz bir kader ya da zati bir geri kalmışlığın doğal bir sonucu değildir; aksine kendi mefhumlarını dayatan, değerleri yeniden tanımlayan ve neyin talep edilmesi ve neyin terk edilmesi gerektiğini belirleyen belirli bir fikri ve siyasi sistemin ürünüdür.

Bu nedenle değişim mücadelesi sokakta değil, aksine akılda başlar. Sistemlerle yüzleşmekle değil, aksine bu sistemleri üreten ve onların varlıklarını pekiştiren mefhumlarla yüzleşmekle başlar.

Olayları tüketen bir nesille, onları meydana getiren bir nesil arasındaki ayrım, bu gerçeğin idrak edilmesidir. Zira dünyanın nasıl yönetildiğini anlamayan bir kimse, kendisinin onun dışında olduğunu zannetse bile, dünyanın yönetim araçlarının bir parçası olarak kalmaya devam edecektir. Öyleyse bugün cesur bir şekilde ortaya atılması gereken soru şudur: Olduğu gibi bu vakıanın içinde mi başarılı olmak istiyoruz? Yoksa vakıayı, hak olduğuna inandığımız şeylere göre yeniden şekillendirmek mi istiyoruz?

İki soru arasındaki fark dilsel değil, aksine varoluşsaldır; ilki, kusurlu bir sistem içinde başarılı bireyler üretir, ikincisi ise adil bir düzen kurmaya çalışan bir ümmet üretir.

Bu bağlamda insanın, sadece samimi duygular taşıması ya da alevli bir coşkuya sahip olması yeterli değildir; aksine uluslararası ilişkileri kavrayan, çatışmanın doğasını anlayan ve gerçek aktör ile aracı birbirinden ayırt edebilen derin bir siyasi bilince sahip olmak gerekir. Zira bugün dünya gelişigüzel değil; aksine çıkar sistemleri, nüfuz çatışmaları ve güç dengeleriyle yönetilmektedir; işte bu denklemi okuyamayan bir kimse, olayları yüzeysel bir biçimde yorumlamaya ve tutumunu anlama üzerine değil, duygusal tepkiler üzerine inşa etmeye devam edecektir.

Bugün kaybolmuşluk ve içine kapanmışlık arasında gördüğümüz gençler, aslında aciz değillerdir; aksine onlara doğru yönde hareket ettirecek bir fikir verilmemiştir. Gençlere akideleriyle bağlantılı ve vakıalarıyla ilişkili net bir fikir sunulduğunda, değişim üzerinde bir yük olmaktan çıkıp onun gerçek yakıtlarına dönüşeceklerdir. O zaman soru; vakıa ne zaman değişir? değildir. Aksine soru şudur; vakıayı değiştirmenin sorumluluğunun bize ait olduğunu ve bunun ilk adımının da bize hak olarak tanımlanan vakıayı reddetmemiz olduğunu ne zaman idrak edeceğimizdir? Sorun sadece vakıanın bozukluğunu idrak etmek değildir; aksine ona karşı konumumuzu belirlemektir: Yani vakıanın içinde eriyip onu yeniden mi üreteceğiz, yoksa hak ölçüleriyle onun üstüne çıkıp onu değiştirecek miyiz?

Öncelikleri yeniden düzenlemeyen ve net bir tavır doğurmayan bir bilinç, hiçbir şekilde harekete geçirmeyen soğuk bir bilgi olarak kalmaya devam edecektir. Çünkü bilincin, zihinde bir fikir olarak kaldığı sürece hiçbir kıymeti yoktur; ancak sahibi onu taşıyıp vakıada onunla hareket ettiği sürece etkili bir güce dönüşür.

Büyük fikirler kitaplarda saklanmaz; aksine göğüslerde taşınır, tavırlara tercüme edilir ve uyum sağlamayı değil, değişimi hedefleyen örgütlü bir amele dönüşür.

Bu nedenle bugün sorumluluk, sadece anlamakla sınırlı değildir, aksine anlamayla başlar; bu yüzden insan, bu bilinci canlı bir projeye dönüştürecek yolu ve onu düşünce çemberinden çıkarıp etki alanına taşıyacak ameli aramalıdır. Dolayısıyla sadece kusuru görmek ya da sapmayı idrak etmek yeterli değildir; aksine açık bir temel, belirli bir fikir ve sabit bir metot üzerine olan bizzat değişim sürecinin bir parçası olmak gerekir.

Tarih hiçbir zaman dağınık bireylerle değişmemiştir; aksine bir fikri taşıyan ve o fikri gerçekliğe dayatana kadar onunla kararlılıkla yürüyen bilinçli bir kitleleşmeyle değişmiştir.

Bundan dolayı başlangıç noktası şu olsun: Vakıanın referans olmasını reddedelim; bakış açımızı, hak olduğuna inandığımız temel üzerine yeniden inşa edelim ve yol ne kadar uzun görünürse görünsün onunla yürüme sorumluluğunu üstlenelim.

إِنَّ اللّهَ لاَ يُغَيِّرُ مَا بِقَوْمٍ حَتَّى يُغَيِّرُواْ مَا بِأَنْفُسِهِمْ

Şüphesiz ki bir kavim, kendi nefsini değiştirmedikçe; Allah da onları değiştirmez.” [Rad 11]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Dareyn Eş-Şanti

Devamını oku...

Müslümanlara Baskı Uygulamak, Suçu Engellemek Mi Yoksa Suça Ortak Olmak Mıdır?!

Haber - Yorum

Müslümanlara Baskı Uygulamak, Suçu Engellemek Mi Yoksa Suça Ortak Olmak Mıdır?!

Haber:

18 ve 19 Mayıs 2026 tarihlerinde Astana şehrinde, Orta Asya ülkeleri ile Çin Halk Cumhuriyeti’nin güvenlik kurumları ve içişleri bakanlıklarından yetkililerin katıldığı bir toplantı düzenlendi. Toplantı sırasında terörle mücadele, uyuşturucu kaçakçılığı, siber suçlar, insan ticareti ve sınır güvenliği konuları ele alındı.

Kazakistan Cumhurbaşkanı Kasım Cömert Tokayev, kolluk kuvvetleri arasındaki bilgi alışverişinin güçlendirilmesini ve güvenlik iş birliğini kolaylaştırmak için ortak veri tabanları oluşturulmasını önerdi.

Pekin bugün rolünü güvenlik alanını da kapsayacak şekilde genişletmeye çalışıyor; bunun başlıca nedenleri arasında, Doğu Türkistan bölgesinde güvenlik ve istikrarı korumak, Kuşak ve Yol Girişimi’ni güvence altına almak ve Orta Asya’dan geçen ticaret yolları ile ekonomik koridorları korumak yer almaktadır. (Kursiv medya)

Yorum:

Doğu Türkistan’daki çok sayıda Müslüman, aşırıcılık ve terörle mücadele gerekçeleri altında uzun yıllardır Çin makamlarının baskılarına ve sıkı önlemlerine maruz kalmaktadır. Bu önlemler, bazı dini uygulamalara kısıtlamalar getirilmesi, çok sayıda cami ve dini eğitim kurumlarının kapatılması ve bazı ibadet faaliyetlerinin yasaklanmasını içermektedir. Ayrıca raporlar ve insan hakları örgütleri, bazı kişilerin Çin içinde başka bölgelere zorla nakledildiğine ve çok sayıda kişinin gözaltı ve yeniden ehlileştirme merkezlerinde tutulduğuna dair bilgiler ifade etmişlerdir; ayrıca bu merkezlerde ihlallerin ve insanlık dışı muamelenin yaşandığına dair suçlamalar da yer almaktadır.

Gözlemciler, Orta Asya ülkeleri ile Rusya veya Çin arasında, içişleri bakanlıkları ve güvenlik kurumlarının katılımıyla düzenlenen güvenlik toplantılarının, bazı ülkelerde güvenlik önlemlerinin sıkılaştırılmasına yol açabileceğini düşünüyor. Ayrıca onlar bunun, bazı dini gruplara olumsuz yansıyacağını ve bunun da gözetimin, tutuklamaların ve güvenlik soruşturmalarının artmasına yol açacağını düşünüyor.

Bu güvenlik toplantılarının sonuçlarından biri de, katılımcı ülkeler arasında aranan kişilerin takibinde iş birliğinin güçlendirilmesi ve güvenlik bilgilerinin paylaşılmasıdır. Çin'den ayrılarak başka ülkelere sığınan Uygur Müslümanları, resmi talepler veya ülkeler arasındaki güvenlik anlaşmaları uyarınca tutuklamalara ya da Çin'e iade edilmeye maruz kalmaktadırlar. Bazı muhalifler, Çin ile bazı Orta Asya ülkeleri arasındaki artan güvenlik iş birliğinin, Çin dışında yaşayan bazı Uygurların takibine katkıda bulunduğunu vurgulamıştır; nitekim bu kapsamda bazıları tutuklanmış ya da Çin’e iade edilmiştir. Bu durum, geri gönderilen kişilerin iade edildikten sonra maruz kalabilecekleri tehlikelere karşı uyarılarda bulunan insan hakları örgütlerinin geniş çaplı eleştirilerine yol açmıştır.

Müslümanları aşırılık ve terörizmle suçlamak, ardından da buna dayanarak onları takip edip hapse atmak, suçun önlenmesi kapsamında mı değerlendirilir, yoksa başlı başına bir suç mu sayılır? Ve bunu yapanlar suç ortakları sayılır mı?

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ahmed Hadi

Devamını oku...

Pakistan Yöneticileri, Amerika'yı Çıkmazından Çıkarıyorlar!

Haber - Yorum

Pakistan Yöneticileri, Amerika'yı Çıkmazından Çıkarıyorlar!

Haber:

ABD Başkanı Trump, 23/05/2026 Cumartesi günü yaptığı açıklamada, İran ile neredeyse nihai aşamaya gelen bir anlaşmanın müzakere edildiğini duyurdu ve “Anlaşmaya son rötuşların yapılmasını bekliyoruz” dedi. İran konusunda Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar, Pakistan, Türkiye, Mısır, Ürdün ve Bahreyn'deki liderler ve yetkililerle iyi bir iletişim kurduğunu söyledi. Bu ise, İranlı bir yetkilinin El Cezire’ye, arabulucu Pakistan ile bir mutabakat zaptına varıldığını açıklamasından birkaç saat sonra geldi; ancak yetkili, Tahran'ın şu an Amerika'nın yanıtını beklediğini söyledi. Yetkili, Pakistan Ordu Komutanı Asım Münir'in söz konusu mutabakat zaptını Tahran'da açıklamasının planlandığını, ancak kendisinin Washington ile koordinasyon sağlamak üzere oradan ayrıldığını belirtti. (El Cezire Net)

Yorum:

Başta Başbakan Şahbaz Şerif ve Ordu Komutanı Mareşal Asım Münir olmak üzere Pakistan yöneticilerinin gösterdiği yoğun çabalar olmasaydı, Amerika’nın İran'la yüzsuyunu koruyacak bir anlaşma veya yarı anlaşmaya varması mümkün değildi; zira Başbakan Şahbaz Şerif ve Ordu Komutanı Mareşal Asım Münir, gecelerini gündüzlerine katarak Amerika'nın mesajlarını iletmek için Tahran'a mekik dokumuşlar ve İran'ı, Amerika ile kendisini içine soktuğu bu çıkmazdan kurtaracak herhangi bir anlaşmayı kabule zorlamak için hem kurnazlık hem de büyük sopa gösterme yöntemini kullanmışlardır. Böylece Ziyaülhak döneminden başlayarak Şerif'in çocukları, Müşerref ve Kayani üzerinden günümüzdeki Şerif'in çocuklarına ve onlarla birlikte Asım Münir'e kadar uzanan süreçte, kendisini efendisi Amerika'nın sadık bir hizmetkârı olmaya adamış Pakistan rejiminin sayfalarına kaydedilen yeni bir ihanet perdesi daha inmiş oldu.

Bu ajanlar, daha önce Afganistan'da Taliban ile yaptıklarını tekrarlayarak ve kendi “barışları” altında, imparatorluklar mezarlığı olarak bilinen Afganistan'ı Amerika'ya altın tepside sunarak Allah'tan ve kullarından hiç utanmadan bu kirli rolü yerine getirmişlerdir; bakın işte bugün de aynı rolü İran için oynamaktadırlar. Bu hainlerin yüzsüzlüğüne ve cambazlığına rağmen ancak onlar, kirli bir iş yaptıklarını itiraf etmeye cesaret edemiyorlar; aksine bu aldatmacayı halka yutturabilmek için; bu yalanın propagandasını yapan ve yöneticileri muhasebe etmeyi terk ederek günah işleyen saray mollalarından yardım aldıkları gibi kiralık medyadan ve ümmetlerini üç beş kuruş gibi değersiz bir pahaya satan ileri gelenlerden de yardım alarak bu günahkar savaşı durdurmak ve iki tarafın arasını düzeltmek gibi güya ulvi ve asil bir iş yaptıklarını iddia etmektedirler.

Bu önemli hususta meselelerin tamamen netleşmesi ve helak olanın bir beyyine ile helak olması, yaşayanın da yine bir beyyine ile yaşaması için diyorum ki: Müslümanların yerine getirmesi övülen ve vacip olan ıslah, nass ve adalet doğrultusunda Müslümanlar arasında yapılan ıslahtır. Bunu da Allahu Teala’nın şu kavli doğrulamaktadır: وَإِن طَائِفَتَانِ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ اقْتَتَلُوا فَأَصْلِحُوا بَيْنَهُمَا “Eğer müminlerden iki gurup birbirleriyle vuruşurlarsa aralarını düzeltin. ” [Hucurat 9] Yani söz konusu ıslah etmek için çalışmak, mümin bir grup ile müşrik bir grup arasında olduğunda değil, çatışan iki mümin grup arasında olduğunda söz konusu olur demektir. İronik olan ise, rejim ve borazanlarının arayı düzeltme görevini yerine getirdiklerini iddia ettikleri bir zamanda, bu hükmü, kabileler bölgesindeki Müslümanlarla Pakistan ordusu arasını ve ordu ile Taliban arasını ıslah etme hususundaki gerçek vakıasından koparmışlar ve Taliban’dan olan Müslümanları takip edip öldürmek için ardı ardına askerî operasyonlar düzenlemeye başlamışlardır.

Amerika ile Müslümanlar arasında İmam Müslim ve Buhari’nin beldesinde yaşanan çatışmanın vakıasına intibak eden şerî hüküm, Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şu hadisinde geçmektedir: انْصُرْ أَخَاكَ ظَالِماً أَوْ مَظْلُوماً “(Din) kardeşin zalim de mazlum da olsa ona yardım et.”[Buhari rivayet etti] Bu nedenle Pakistan halkı ve diğer Müslüman ülkelerin halklarının üzerindeki şerî vacip, saldırıya uğrayan halkına yardım etmektir.

Pakistan yöneticilerinin ve liderlerinin durumu, diğer Müslümanların başındaki yöneticilerin durumu gibidir; zira yaptıkları işlerin çoğu sömürgeci kâfire hizmet etmek, her felakette ümmete zarar vermek ve onu her yerde yüzüstü bırakmaktır. Tıpkı Allah’ın ve kendi düşmanları olan Yahudilere karşı yardım etme konusunda mübarek Filistin halkını yüzüstü bıraktıkları gibi İran’daki Müslümanları da yüzüstü bıraktılar; bu yüzden gelecekte de onlardan bir hayır ve iyilik beklenemez. Bu nedenle ümmetin boynunda asılı olan şerî hüküm, bu yöneticileri devirmek ve İslam’a ve Müslümanları yardım edecek ve arkasında savaşılıp kendisiyle korunulacak Bir Halife nasbetmektir. Bu vacibin yerine getirilmesindeki ihmalkârlık, ümmetin sömürgeci kâfire boyun eğer bir şekilde kalmasını sağlayacaktır; bu yüzden güç ve kuvvet ehlinden olan muhlislerin, İslam’a ve Müslümanlara yardım edecek ve ümmeti tevhid sancağı altında birleştirecek Nübüvvet Minhacı üzere Hilafeti kurmak için Hizb-ut Tahrir’e nusret vermeleri gerekir. إِنَّ اللهَ اشْتَرَى مِنَ الْمُؤْمِنِينَ أَنفُسَهُمْ وَأَمْوَالَهُم بِأَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ يُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِ اللهِ فَيَقْتُلُونَ وَيُقْتَلُونَ وَعْداً عَلَيْهِ حَقّاً فِي التَّوْرَاةِ وَالْإِنجِيلِ وَالْقُرْآنِ وَمَنْ أَوْفَى بِعَهْدِهِ مِنَ اللهِ فَاسْتَبْشِرُوا بِبَيْعِكُمُ الَّذِي بَايَعْتُم بِهِ وَذَلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ “Allah müminlerden, mallarını ve canlarını, kendilerine (verilecek) cennet karşılığında satın almıştır. Çünkü onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler, ölürler. (Bu), Tevrat'ta, İncil'de ve Kur'an'da Allah üzerine hak bir vaattir. Allah'tan daha çok sözünü yerine getiren kim vardır! O halde O'nunla yapmış olduğunuz bu alış verişinizden dolayı sevinin. İşte bu, (gerçekten) büyük kazançtır.” [Tevbe 111]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Bilal Muhacir – Pakistan

Devamını oku...

Hukuki Bir Rapor, Beşar Esad ve Atıf Necib’in İlk Yargılamasını Tehdit Eden Yasal Boşlukları İfşa Ediyor

Haber-Yorum

Hukuki Bir Rapor, Beşar Esad ve Atıf Necib’in İlk Yargılamasını Tehdit Eden Yasal Boşlukları İfşa Ediyor

Haber:

Suriye İnsan Hakları Ağı (SNHR) bugün yani Perşembe günü, Dera Siyasi Güvenlik Şubesi Eski Başkanı Tuğgeneral Atıf Necib hakkındaki yargılama prosedürleri ve suçlama kararıyla ilgili yasal boşlukları ifşa etti.

Rapora göre Necib’in yargılanması; suçların nitelendirilmesi, bireysel sorumluluğun teorik temeli, savaş suçları çerçevesine yönelik zamansal uygulamayı ve ayrıca gıyabi yargılamaya ilişkin usul güvencelerini kapsayan temek boşlukları içermektedir. (El Cezire Net, 21/05/2026)

Yorum:

Esad rejiminin şu anki alternatifinin Amerikan istihbaratının ve onun çıkarları için çalışanların mahzenlerinde önceden hazırlandığı çok açık olmasına rağmen ancak Esad'ın bu kadar hızlı düşmesi ve Amerika'nın, tarihsel olarak sundukları muazzam hizmetlere rağmen ajanı Beşar'dan ve avenelerinden vazgeçerek bu alternatifi sunmak zorunda kalması, ümmetin direniş, sabır ve kararlılık konusundaki yüksek kabiliyetini göstermektedir; üstelik tüm bunlar, ümmet henüz gerçek ve samimi bir liderliğin etrafında toplanmadan gerçekleşmiştir.

Esad rejiminin devrilme tarihinin üzerinden bir buçuk yıldan fazla bir zaman geçmesinin ardından, yeni yöneticiler sahip oldukları İslami cihatçı geçmişlerine rağmen ancak onlar, gün geçtikçe ümmetin düşmanlarıyla olan bağlarını ve Allah’ı, Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’i ve canından ve malından en değerli varlıklarını feda edip sabreden ümmeti razı etmek yerine düşmanları razı etmeye yönelik hırslarını kanıtlamışlardır. Bu durum, yeni devletin yönetimine, garip bazı farklılıklarla birlikte yıkılan rejimin koyduğu kural ve kanunlar yoluyla başlama konusundaki ısrarları sayesinde daha da açık bir hale gelmiştir; zira suçlu Beşar, yasaları bir gecede çıkarır; konuşmaktan daha çok icraat yapar, öldürür, yakar ve yıkardı. Şimdiki ajanlar ise ne bir kanunu değiştirebilecek ne de bir işi düzeltebilecek güçtedirler. İşte bunun son örneği; geçmişteki suçlu çetenin temel unsurlarından ve eski bir suçlu olan, suçlarıyla tanınan ve aleyhindeki şahitlerin sayılması bile zor olan bir figürün gıyabında yürütülen gülünç yargılamadır.

Allah Azze ve Celle’nin sadece Müslümanlar için değil, tüm insanlık için yegane çare ve şifa olsun diye indirdiği İslam şeriatıyla hükmetmek yerine; suçluların ve zalimlerin ölçüsüne göre ayrıntılı olarak ithal edilmiş sistemlere ve kısır kanunlara razı olmanın bedeli işte budur.

Şüphesiz ki bizler, İmam Malik Rahimehullah’ın şu sözünü hatırlamadıkça bu zilletten çıkamayacağız: “Bu ümmetin evveli ne ile ıslah olduysa, sonra gelenleri de ancak aynı şey ile ıslah olacaktır.” Aynı şekilde Ömer İbn Hattab Radıyallahu Anh’ın şu sözünü: “Allah bizi İslam'la şereflendirdi. Allah’ın verdiği şereften başka bir şeref ararsak Allah bizi yeniden zelil kılar.”

Mevcut vatancılıkları kaldırıp atmadıkça, Müslüman ülkelerin arasındaki yapay sınırları yıkmadıkça, zararlı yöneticileri alaşağı etmedikçe ve kelimemizi bir araya getirip kalplerimizi birleştirecek ve kendisiyle korunup arkasında savaşacağımız Raşid bir Halifeye Allah’ın Kitabı ve Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in sünneti üzere biat etmedikçe bizim için hiçbir kurtuluş ve izzet yoktur. Bunun dışındaki her şey zaman kaybından, kanların ve enerjilerin heder edilmesinden ibarettir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
El-Muntasır Billeh El-Humsi

Devamını oku...

Trump’ın NATO’daki Çelişkisi: Strateji Pahasına Berlin’i Cezalandırıp Varşova’yı Ödüllendirmek

Haber-Yorum

Trump’ın NATO’daki Çelişkisi: Strateji Pahasına Berlin’i Cezalandırıp Varşova’yı Ödüllendirmek

Haber:

ABD Başkanı Trump, Pentagon'un bu ülkede daha önce planlanan bir muharebe tugayının konuşlandırılmasını askıya aldığını açıklamasından günler sonra, Amerika Birleşik Devletleri'nin Polonya'ya 5000 ek asker daha göndereceğini duyurdu. (Arabic.RT)

Yorum:

Trump, Avrupa’nın geçmişte Amerika’nın korumasına fazlasıyla güvendiğini, ancak NATO’da harcamaları artırmayı taahhüt etmediğini; yani Amerika’nın sağladığı koruma ve genel olarak Avrupa kıtasına, özellikle de Almanya’ya hizmet eden büyük katkıya karşılık maddi katkısını yükseltmediğini söylüyor; zira Almanya Avrupa’nın en güçlü ekonomisine sahip olmasına rağmen savunma katkısı oranında İspanya veya Polonya gibi ülkelerle aynı seviyede yer almaktadır. İşte bundan dolayı Trump'ın, “bedavaya koruma yok” ilkesine dayanan politikası şekillenmiştir; dolayısıyla buna göre kim korunmak istiyorsa, bunun bedelini Amerikan silahı satın alarak ve eğitim, planlama, tatbikatlar ile bu silahların işletilmesi için gereken her konuda Amerika'nın uzmanlığına dayanarak ödemek zorundadır.

Ancak bu mantık; ittifakın üyesi ve Rusya sınırına en yakın olan Polonya’ya 5000 Amerikan askeri gönderme yönündeki son kararıyla açıkça çelişmektedir. Peki Trump’ın davranışındaki bu çelişki; “Amerika'nın İran'a karşı yürüttüğü savaşı katastrofik (feci) bir siyasi hata ve uluslararası hukukun açık bir ihlali” olarak nitelendirerek eleştiren Cumhurbaşkanı Frank-Walter Steinmeier üzerinden Almanya’ya yönelik bir cezayı mı temsil etmektedir? Berlin ile Washington arasındaki ilişkilerde derin bir çatlak oluşturan bu durum; Polonya'nın ittifaka katkısı Almanya'nın katkısının dörtte birini bile geçmemesine ve ekonomisi, kendi üretimine bağlı olmaktan daha çok yardımlara bağlı olmasına rağmen, Trump'ı Almanya'dan 5000 asker çekip Polonya'yı aynı sayıda askerle ödüllendirmeye iten temel sebep olduğu görünmektedir.

İşte burada, ABD Başkanı'nın İran ile savaşa girmesinden ve hemen ardından gerçekleştirdiği Çin ziyaretinden bu yana davranışlarının belirgin bir özelliği haline gelen bu çelişkili ve çalkantılı “Trumpvari” davranışı ortaya çıkmıştır; zira onun sarsılan kişiliği ile açıklamalarındaki ve duruşundaki dengesizlik net bir şekilde açığa çıkmıştır. İşte bu çalkantılı durum, Amerikan Kongresi’ni, askeri faaliyetlerini kendi uygun gördüğü şekilde sonlandırması için (süresi zaten dolmuş olan) 60 günlük azami bir mühlet belirlemeye ve aynı zamanda Kongre’ye danışıp onayını almadıkça yeni herhangi bir askeri maceraya girmesini de tamamen yasaklamaya sevk etmiştir.

Trump ve yönetiminin liderliğindeki Amerika; kendisini bu savaşın tehlikelerine ve anlamsızlığına karşı uyaran ve İran’ın nükleer programına ilişkin raporların doğru olmadığını teyit eden Amerikan istihbarat raporlarını görmesini engelleyecek derecede megalomani (büyüklük hezeyanı) ve kibir hastalığına yakalanmıştır. Ayrıca bu narsisizm (bireyin kendi bedenine ve zihnine aşırı hayranlık duyması); Trump’ın ve savaş bakanının, Orta Doğu'daki bir savaşın ne kadar anlamsız ve beyhude olduğu konusunda son derece deneyimli olan ve İran'a karşı, hepsi Amerika ekonomisi ve geleceği için başarısızlıkla ve felaketle sonuçlanacak 16 farklı savaş senaryosu hazırlayan ordu komutanları ile generallere karşı gözlerinin kör olmasına neden olmuştur. Dolayısıyla Trump, onlara kulak vermek yerine görevden uzaklaştırmış ve kendi görüşünü takip etmiştir.

Amerika'nın şu anda yaşadığı sonuç ise acı bir gerçeklikten ibarettir: Zira kamu borcu yılda 2 trilyon Dolar oranında artmış olup özellikle İran'a karşı yürüttüğü savaşta kendisine destek vermeyi reddeden müttefikleri olmak üzere ülkeler, onun politikalarına isyan etmiştir. Hatta Amerika'nın yaptırımlarından korkan ve yaptırımlar için kılı kırk yaran Çin ve Rusya gibi ülkelerin gözünde bile Amerika'nın heybeti düşmüş ve Washington’ın geleneksel müttefikleri ise şüphe ve güvensizlikleri ortadan kaldıracak yeni ilişkiler ve güven köprüleri inşa etmek amacıyla yüzlerini bu rakiplere çevirmişlerdir. Nitekim bu sahneye, Allahu Teala’nın şu kavli intibak etmektedir: يُخْرِبُونَ بُيُوتَهُم بِأَيْدِيهِمْ وَأَيْدِي الْمُؤْمِنِينَ فَاعْتَبِرُوا يَا أُولِي الْأَبْصَارِ “Evlerini kendi elleriyle ve müminlerin eliyle harap ediyorlardı. İbret alın ey akıl sahipleri!” [Haşr 2]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Salim Ebu Sebeytan

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER