Cumartesi, 25 Ramazan 1447 | 2026/03/14
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Ramazan Serisi: İslam Tarihinin Aydınlatıcı Anları | Yedinci Bölüm | Peygamberin Davetten Devlete Hicreti

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Ramazan Serisi: İslam Tarihinin Aydınlatıcı Anları

Yedinci Bölüm

Peygamberin Davetten Devlete Hicreti

Peygamberin hicreti, mevsimlerde hatırlanan tarihi bir olay olmadığı gibi Kureyş'in zulmünden bir kurtuluş yolculuğu da değildir; aksine hicret, kesin bir geçişin ilanıdır: Yani sırf davet aşamasından devlet kurma aşamasına, zayıflık ve eziyetlere karşı sabır aşamasından otorite kurma ve İslam'ı toplumda canlı bir gerçeklik olarak tatbik etme aşamasına geçişin ilanıdır. Yani hicret, risaletin gidişatında bir dönüm noktası ve büyük fikirlerin, sadece kalplerle iman etmenin yeterli olmadığı, aksine onları koruyan ve yayan bir devlet tarafından taşınması gerektiği konusunda derin bir siyasi bilinç anıdır.

Mekke'de çalışma on üç yıl sürmüştür. Bu çalışma spontane veya doğaçlama olmamıştır. Aksine güçlü bir mümin kitle oluşturulmuş, akide üzere terbiye edilmiş, kişiler vahiy okulunda eritilmiş, cahil bir toplumla fikri olarak çatışmaya girilmiş ve tüm yamalı çözümleri reddedilmiştir. Nitekim Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e mal, mülk ve prestij teklif edildi, ancak o reddetti. Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e bir yıl onların ilahlarına ibadet etmesi ve onların da bir yıl onun ilahına ibadet etmesi teklif edildi, ancak onun cevabı şu oldu: لَكُمْ دِينُكُمْ وَلِيَ دِينِSizin dininiz size, benim dinim de banadır.” [Kâfirun 6] Dolayısıyla hedef, cahili sistem içindeki yaşam şartlarını iyileştirmek olmamıştır, aksine onu kökten değiştirmek olmuştur.

Ancak değişim, bilinmeyene doğru bir sıçrama olmamıştır. Nitekim eziyetler şiddetlendiğinde, çalışma duygusal bir tepkiye dönüşmemiş ve hesap edilmemiş silahlı bir çatışmaya da sürüklenmemiştir. Aksine çalışma, nusret hakkında, yani daveti koruyacak ve onu siyasi bir varlığa dönüştürebilecek bir güç hakkında arama yapmaya başlamıştır. Zira Hac mevsimlerinde kabilelere İslam'ı arz etmiş ve liderleriyle uzun görüşmeler yapmıştır. Yani soru açıktır: Bu daveti kim taşıyacak ve bir devlet kurabilmek için davete kim koruma sağlayacak?

Birinci, sonra da ikinci Akabe biati, sadece ruhani biatler olmamıştır, aksine tam bir siyasi sözleşme olmuştur. Akabe'deki ikinci Akabe biatinde Ensar, kendi eşlerini ve çocuklarını korudukları gibi Allah'ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'i de koruyacaklarına dair söz vermiştir. Bu, askeri olarak korumaya dair bir sözdür, yani Medine'de bağımsız bir varlık kurmaya hazır olunduğunun bir beyanıdır. İşte burada, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem Yesrib topraklarına ayak basmadan önce devletin özellikleri şekillenmeye başlamıştır.

Hicret, zamanlama seçimi, kamuflaj, mağarada geceleme, Ali Radıyallahu Anh, Esma bint Ebu Bekir, Abdullah ibn Ebu Bekir ve rehber Abdullah bin Uraykıt arasında rollerin dağılımı gibi titizlikle planlanmıştı. Sebeplere tam olarak bağlanılmıştı ancak güçlü bir şekilde tevekkül de mevcuttu. Zira Ebu Bekir Radıyallahu Anh şöyle dediğinde: “Eğer onlardan biri ayaklarının altına baksaydı bizi görürdü. ” Cevap şu olmuştur: مَا ظَنُّكَ بِاثْنَيْنِ اللهُ ثَالِثُهُمَاÜçüncüleri Allah olan iki kişiyi ne sanıyorsun?” İşte hazırlık ile Allah'a güven arasındaki bu denge, bu metodun özüdür.

Medine'de Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem sadece bir dava toplumu kurduğunu ilan etmemiş, aksine bir devlet kurduğunu da ilan etmiştir: Zira farklılıkları ortadan kaldırmak için Muhacirler ile Ensar arasında kardeşlik bağı kurmuş, toplumun bileşenleri arasındaki ilişkileri düzenlemek için Medine Vesikası'nı hazırlamış, Yahudilerin ekonomik hegemonyasını kırmak için pazar kurmuş, ordular hazırlamış ve krallara mektuplar göndermiştir. Nitekim sadece birkaç yıl içinde İslam, zayıf bir kitle olmaktan çıkıp tüm yarımadada varlığını hissettiren siyasi bir varlığa dönüşmüştür.

Bu dönüşüm, çağdaş gerçekliğimiz hakkında acil bir soruyu gündeme getirmektedir:Davetin, vaaz ve hatırlatma sınırından kalması yeterli midir yoksa doğası gereği İslam, onu uygulayan bir devletle tamamlanabilecek kamil bir yaşam biçimi ve gerçek bir proje midir? Nebevi deneyim, açık bir şekilde İslam'ın siyasetten kopuk ruhani bir fikir olmadığı gibi kişisel eğilime terk edilmiş bireysel bir ritüel olmadığını da söylemektedir. Yani yönetimi, ekonomiyi, toplumu ve uluslararası ilişkileri düzenleyen kapsamlı bir sistem olup yasaları başkasından alınan sistemlerin gölgesinde tam olarak uygulanması imkansızdır.

Bugün ümmetin gerçekliğinde, İslam'ın ritüellere indirgenirken, yönetim ve ekonomi işlerinin ise Batı'nın materyalist kanunlarına göre yönetildiğini görmekteyiz. Ayrıca servetler, kapitalist kâr mantığına göre yönetilmekte ve politikalar, vahiy temelli kanunları tanımayan uluslararası dengelere göre çizilmektedir. Sonuç; tekrarlayan krizler, siyasi bağımlılık, servet dağılımında dengesizlik ve sosyal parçalanma. Bu kaçınılmaz bir kader değildir, aksine İslam'ı var olması ve uygulanması gereken bir yönetim sistemi olarak taşıyan siyasi bir varlığın yokluğunun semeresidir.

Hicret bize, gerçek değişimin ani tepkilerle başlamadığını, aksine net külli bir fikir üzerine bilinçli bir kitle kurmakla başladığını öğretmiştir ki böylece fikir kitlede somutlaşsın, sonra da bu fikri koruyacak bir güce sahip olmak için bilinçli bir çaba sarf edilsin. Yani gelişigüzellik yok, aciliyet yok ve mevcut gerçekliğin içinde erime yok. Zira Mekke'de Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem, otoriteden bir pay elde etmek için fikrin aslı üzerinde pazarlık yapmamış ve Medine'de de siyasi tedricilik-aşamacılık gerekçesiyle hükümlerin uygulanmasını geciktirmemiştir.

Belki de bazıları, büyük güçlerin ve karmaşık uluslararası sistemlerin hakim olduğu bir dünyada İslam'a dayalı bir devlet kurmanın zor bir şey olduğunu düşünebilir. Ancak bizzat hicret de, o dönemin güç dengesi içinde imkansız ve cesur bir adımdı. Ayrıca Kureyş, yarımadadaki en etkili bir güçtü ama dönüşümün gidişatını engelleyemedi. Dolayısıyla farkı oluşturan şey, maddi üstünlük değildir, aksine projenin netliği, ona iman eden kitlenin sağlam olması ve fikir üzerinde sebat ederek güç nedenlerine sahip olmak için ciddiyetle çalışmaktır.

Ramazan, hicret ve büyük zaferler ayı olup ümmete, tarihi dönüşümlerin temennilerle değil, net bir vizyon ve düzenli bir çalışmayla gerçekleştiğini hatırlatmaktadır. Yani davetten devlete giden yolun uzun ama imkansız olmadığını hatırlatmaktadır. Dolayısıyla bu sürecin İslam'ı kapsamlı bir yaşam biçimi olarak anlamakla başladığını, bu temelde siyasi bir bilinç oluşturmaktan geçtiğini ve İslam’ı taşıyan ve koruyan bir varlıkla son bulduğunu hatırlatmaktadır.

Hicret, anlatılacak bir yıldönümü değildir, aksine takip edilecek bir değişim metodudur. Bu yüzden her Müslüman için askıda kalan soru şudur: Duygusal ve vicdani aidiyetle yetinmeli miyiz yoksa Mekke'den Medine'ye bilinçli bir adımla başlayan ve tarihin akışını değiştiren hadari rolü geri kazanmak için ciddi bir araştırma mı yapmalıyız?

Hizb-ut Tahrir Mısır Vilayeti Medya Bürosu

Devamını oku...

Müslümanlar Birbirlerini Öldürmekle Övünmek Yerine Birleşip Yahudi varlığı, Hindistan ve Amerika İle Savaşmaları Gerekir

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Müslümanlar Birbirlerini Öldürmekle Övünmek Yerine
Birleşip Yahudi varlığı, Hindistan ve Amerika İle Savaşmaları Gerekir

Şu anda Pakistan milliyetçiliğinin ve Afgan kabile asabiyetçiliğinin alevlendirdiği fitne ateşi, 27 Şubat 2026'da açık savaş ilanıyla birlikte zirveye ulaşmış olup artık şerî hükme uymanın zamanı gelmiştir. Bu arada herkes Ramazan orucunu ve gece namazlarını eda ederken kafirlere karşı zafer ayı olan bu ayda, Pakistan ordusu ve Afganistan mücahitleri, aşağıdaki dört şerî hükmü dikkate almaları gerekir:

Birincisi: Müslümanlar arasında savaşmak şer'an haram olup asabiyetcilik, kabilecilik ve milliyetçilik İslami birlik bağını kopardığı zaman, Müslümanların arasında savaş olur. O halde Ensar'ın, asabiyet ve milliyetçilik temelinde neredeyse Muhacirlerle çatışmaya girmek üzereyken yaşadıkları olayı dikkatlice bir düşünün. Nitekim Buhari, Cabir İbn Abdullah’ın şöyle dediğini rivayet etmiştir: Bir gazada Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'le birlikte bulunuyorduk. Muhacirlerden bir adam Ensar’dan birinin kıçına vurdu. Derken Ensarî: Yetişin ey Ensar! Muhacir de: Yetişin ey muhacirler!  dediler. Derken Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem (çıkarak) şöyle buyurdu: دَعُوهَا فَإِنَّهَا مُنْتِنَةٌ Onu (milliyetçiliği) terk edin çünkü o kokuşmuştur.” Afganistan ve Pakistan Müslümanlarının kâfir işgalci Ruslara karşı savaştığı günler çok da uzak değildir ve bu günler her iki taraftaki büyük liderlerinin bilgisinde, deneyiminde ve hafızasında mevcuttur. Eğer bugün her iki taraf da şerî hükümlere uyarsa, Allah'ın izniyle Keşmir'in ve Mescid-i Aksa'nın özgürleştirildiği günler çok da uzak olmayacaktır.

İkincisi: İşgal altındaki toprakları kurtarmak için savaşmak, şerî bir farzdır. Bu yüzden Hindu devletinin Müslümanlar arasındaki çatışmalardan dolayı sevindiği bir zamanda Keşmir'i kurtarmak için derhal savaşın başlaması gerekir. Pakistan'ın yöneticileri, Hindistan'la vekalet savaşı yaptıklarını iddia ediyorlar; o halde sözlerine sadık olsunlar! Ayrıca Afganistan'ın yöneticileri, Müşrik Hindulara karşı yanlış yaklaşımlarını düzeltsinler. Ardından Afganistan ve Pakistan'daki Müslümanların, Hindistan'a karşı harbi bir tutum benimsemesi gerekir. Ayrıca tüm diplomatik misyonların kapatılması, onların personelinin sınır dışı edilmesi, tüm ticaret anlaşmaların iptal edilmesi, ister kontrol hattı içinde isterse dışında olsun tüm ateşkeslerin feshedilmesi ve Keşmir'in tamamını kurtarmak için Müşrik Hindulara karşı koordineli bir savaş başlatılması gerekir. Zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur: فَمَنِ اعْتَدَىٰ عَلَيْكُمْ فَاعْتَدُوا عَلَيْهِ بِمِثْلِ مَا اعْتَدَىٰ عَلَيْكُمْKim size saldırırsa siz de onun size saldırısının misli ile ona saldırın.” [Bakara 194] Ve Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَأَخْرِجُوهُم مِّنْ حَيْثُ أَخْرَجُوكُمْSizi çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın.” [Bakara 191] Her iki taraf da, kâfirlere karşı cihadın münafıkları ortaya çıkardığını bilmelidir; çünkü münafıklar her zaman Müslümanlarla savaşmaya hazırdırlar. Ancak kâfir düşmanlarla savaşmamak için onların zayıf bahanelerin olduğu uzun bir listesi vardır. Dolayısıyla cihad, tıpkı alevli ateşin madenin paslarını temizlediği gibi Müslümanları temizler.

Üçüncüsü: Müslümanlar arasında ulusal sınırların olması haramdır. Zira Mekke'nin fethinden sonra Muhacirler ve Ensar, asabiyetçilik ve kabilecilik temelinde iki ayrı otorite kurmadılar, aksine kendilerini İslam'a göre yöneten tek bir İmamın altında tek bir divana, tek bir orduya ve tek bir siyasi varlığa sahip tek bir devlet olarak kaldılar. Dolayısıyla Müslümanlar arasında asabiyetçi sınırların olmaması, onları Yahudiler, Persler ve Romalılara karşı birleştirmiştir. Dolayısıyla da bugün Müslümanlar arasındaki ulusal sınırların ortadan kaldırılması, Yahudi varlığına, Hindu devletine ve Haçlı Amerika'ya karşı İslam ümmetini güçlendirecektir. Zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللَّهِ جَمِيعاً وَلَا تَفَرَّقُواHep birlikte Allah'ın ipine (İslam’a) sımsıkı yapışın.” [Al-i İmran 102] İbn Kesir tefsirinde şöyle demiştir: “Onlara cemaat olmayı emretmiş ve onları bölünmekten nehyetmiştir.” Bu ayet, Müslümanların tek bir varlık olarak birleşmelerinin vacip olduğuna dair bir delildir. Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur: إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ إِخْوَةٌ Müminler ancak kardeştirler.” [Hucurat 10]İmam Kurtubi tefsirinde şöyle demiştir: “Yani, kardeşlik soyda değil, din ve kutsallıktadır; bu nedenle din kardeşliğinin soy kardeşliğinden daha güçlü olduğu söylenir; çünkü soy kardeşliği din farklılıkları nedeniyle kopar; oysa din kardeşliği soy farklılıkları nedeniyle kopmaz.”

Ensar ve Muhacirler için ayrı ayrı iki Emir önerisi sunulduğunda; İbn İshak, Ebu Bekir Sıddık’ın şöyle dediğini rivayet etmiştir: “Müslümanlar için iki emirin olması caiz değildir; çünkü ne olursa olsun işleri ve hükümleri farklı olur, cemaatleri dağılır ve kendi aralarında anlaşmazlığa düşerler; böylece sünnet terk edilmiş, bidat ortaya çıkmış ve fitne büyümüş olur ki hiç kimsenin buna hakkı yoktur.” O halde cehaletini İslam’ı tevil ederek gizlese bile, asabiyet ve milliyetçilikten veya ulusal çıkarlardan bahseden her adamın dilini kesin. Ki böylece tüm şerli cahil partizancı diller sussun. Ayrıca her iki taraf, Müslümanları tek bir Halife altında birleştirme niyetlerini açıklarken münafıklar ise kaçıp saklansınlar.

Dördüncüsü: İslami yönetimi ikame etmek için nusret vermek, güç ve kuvvet ehlinin üzerine vaciptir. İslam'ı Medine-i Münevvere'de bir devlet olarak kuran İkinci Akabe biatini, adam gibi adamların biatini, savaş biatini unutmayın. Ubade İbn Samit’in şöyle dediği rivayet edilmiştir: بَايَعْنَا رَسُولَ اللهِ ﷺ عَلَى السَّمْعِ وَالطَّاعَةِ فِي الْمَنْشَطِ وَالْمَكْرَهِ وَأَنْ لَا نُنَازِعَ الْأَمْرَ أَهْلَهُ وَأَنْ نَقُومَ أَوْ نَقُولَ بِالْحَقِّ حَيْثُمَا كُنَّا لَا نَخَافُ فِي اللهِ لَوْمَةَ لَائِمٍBiz, Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e zorlukta ve kolaylıkta, sevinçli ve kederli anlarda, başkaları bize tercih edildiği zamanlarda devleti yönetenleri dinleyip itaat etmeye, onların işlerine karışmamaya, nerede olursak olalım hakkı söyleyeceğimize ve Allah için hiçbir kınayıcının kınamasından korkmayacağımıza dair biat ettik.” [Buhari rivayet etti] Bu nedenle savaşı destekleyenlerin, İslam ile hükmetmek için tek bir İmama nusret biati vermesi gerekir. Bu şerî hüküm temelinde Hizb-ut Tahrir, yirmi yılı aşkın süredir bilindiği üzere her iki taraftan da nusret talebini tekrarlamaktadır.

Ey kardeşlerim; Müslümanlar arasındaki savaşı sona erdirelim ve kafir düşmanlara karşı cihada başlayalım. Keşmir, Gazze ve İran'daki Müslümanlar ve tüm İslam ümmetinin dualarını kazanalım; Rabbimiz, bizi, razı olunanlardan, şehitlerden ve Firdevs-i Ala'da Allah'ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in havzasının etrafında toplananlardan kıl.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Musab Umeyr – Pakistan

Devamını oku...

Ama Gerçek Şu Ki Gözler Kör Olmaz

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Ama Gerçek Şu Ki Gözler Kör Olmaz

Haber:

Medya kuruluşları, Trump’a yakın ABD senatörü Lindsey Graham’ın, Amerika’nın savaşı tek başına yapmak zorunda olmadığını söyleyerek Körfez ülkelerinden İran'a karşı savaşa katılmalarını talep ettiğini yinelediği ve ABD’nin bu amaçla onlara silah sattığını belirttiği açıklamasını aktardı.

Yorum:

Belki de Körfez yöneticilerinin şu ana kadarki tepkisi, Amerika’nın onları İran ile bir yıpratma savaşına sürükleyerek düşürmek istediği tuzağın büyüklüğünü fark ettiklerini gösteriyor. Bu nedenle İran ile kapsamlı bir çatışmaya girmeme yönünde örtük (kırılgan) bir mutabakat olduğuna dair bilgiler sızmıştır. Nitekim Katar'ın eski dışişleri bakanı Hamed bin Casim, Körfez ülkelerini Amerika adına savaşa sokmayı amaçlayan bir Amerikan planı olduğu, bunun ardından Amerika’nın kanlı bir çatışmayı körükleyen bir silah tüccarına dönüşeceği ve bunun sonucunda da bölge ülkelerinin yıkımı ve onların servetlerinin yağmalanması denkleminde benzeri görülmemiş bir değişim yaşanacağı konusunda uyarıda bulunmuş ve bundan en çok istifade edenin ise, kötü bir şekilde bölge halkını gözetleyip duran ve etrafındaki herkesin zayıflamasını bekleyip bunun semeresini nüfuz ve genişleme olarak elde etmek isteyen alçak varlığın olacağı eklemesinde bulunmuştur.

Yahudi varlığının etrafındaki devletleri zayıflatma planı eski ama yenilenen, gizli olmayan ve ilan edilmiş bir plandır. Nitekim Amerika da bu süreçteki aşamalarda Yahudi varlığı ile birlikte hareket etmiş, bu yüzden çatışmalar ve iç krizler yoluyla bölge halklarını yıpratmış, iktidardaki rejimler arasındaki farklılıkların ve anlaşmazlıkların devam etmesine hırs göstermiş ve diğerlerini yok etmek için onlardan bazılarına yardım etmiştir ki böylece planın son aşamalarına gelmiştir. İşte bu aşamalar herkesin kendi elleriyle ezilmesini ve bölgenin yeni sınırlarla yeniden çizilmesini gerektiriyor. Bu sınırlar ise kağıt üzerine kalemlerle değil yerin üzerine kanla çizilecektir ki böylece daha istikrarlı ve kalıcı olabilsin, parçalanmış ve bitkin halklar bu sınırların arkasına hapsedilerek krizlerinin çözümü için Amerika ve Yahudi varlığına yalvarsınlar ve zenginlikleri de yabancı yatırımlar ve refah adı altında kendi rızalarıyla yağmalansın.

Ortaya çıkan tüm uyarılara rağmen herkesin bu tuzağa düşme olasılığına işaret eden tehlikeli bir gösterge de vardır;çünkü İran ve müttefiklerinin yirmi yıl boyunca bölge halkının içine ektiği fanatizm, kin ve büyük intikam duyguları, hepimize karşı kurulan bu tuzağın farkına varma bilincini örtebilir. Nitekim Suriye-Lübnan sınırındaki teyakkuz ve gerginlik, Iraklı milislerin Suriye’ye yönelik tehditleri ve Mossad hücrelerinin mezhepçi bir fitnenin fitilini ateşlemek için harekete geçmesi, evet bütün bunlar bölgede bir yangın çıkarabilir, böylece silahın namlusu Amerika ve Yahudi varlığının göğsünden bizim göğüslerimize ve boyunlarımıza dönebilir, böylece de katilin neden öldürdüğünü, öldürülenin ise niçin öldürüldüğünü bilmediği bölgesel bir savaşın içine girebiliriz.

İran’ın yöneticileri ve onun kollarının üzerine düşen görev, İslam ümmetine karşı işledikleri şeylerden dolayı derhal tövbe ettiklerini ve pişmanlık duyduklarını ilan etmeleri, yöneticileriyle değil bölge halklarıyla barışmaları, zulmettikleri ve kanlarını döktükleri kişilerden af dilemeleridir; umulur ki bu, neredeyse herkesi yok etmek üzere olan parçalanmayı bir nebze olsun hafifletir.

İster birey ister kitle olsun ülkelerimizdeki aklı başında olan herkesin görevi, düşmanımızın tuzağına düşmemizi engellemek için çaba göstermek, duygusal halkları bilinçlendirmek, pişmanlığın fayda etmeyeceği bir noktaya gelmeden önce yöneticilerin elini tutmak olduğu gibi tüfekler ama bütün tüfekleri Yahudi varlığının ve Amerika’nın göğsüne doğrultmaktır; çünkü onlarla savaşmak, kötülerden önce iyilerin üzerine farzdır. Ki böylece bize, Allahu Teala’nın şu kavli isabet etmesin: فَإِنَّهَا لَا تَعْمَى الْأَبْصَارُ وَلَكِن تَعْمَى الْقُلُوبُ الَّتِي فِي الصُّدُورِAma gerçek şu ki, gözler kör olmaz; lâkin göğüsler içindeki kalpler kör olur.” [Hac 46]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Şeyh Adnan Mezyan

Devamını oku...

Dünya Kadınlar Günü'nde Ko’ksaroy Sarayında Resmi Bir Tören

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Dünya Kadınlar Günü'nde Ko’ksaroy Sarayında Resmi Bir Tören

Haber:

Devlet Başkanı Şevket Mirziyoyev, düzenlenen bir kutlamanın aralarında katılımcıları tebrik ederek şöyle dedi: "Kadınlar ve onların yüce nitelikleri olmadan insani bir yaşam ve toplumun gelişimini düşünmek mümkün değildir. Sizin suretinizde, 22 milyon gençten oluşan bir nesli terbiye edip yetiştiren ve onları bir anne sevgisiyle eğiten üçüncü kalkınma çağının kurumu haline gelmiş büyük bir güç görüyoruz. Siz kadınların girişimciler, bilim insanları, öğretmenler, doktorlar, mühendisler, devlet ve kamuoyunun tanınan şahsiyetleri olduğunuzu söylediğimizde gerçeği söylüyoruz; kısacası sizler evlerimizin melekleri, aile ve toplumun direklerisiniz. "

Yorum:

Kadınlara iş fırsatları sağlamak ve onları girişimciler yapmak, sanki onlara yapılan hayırlı bir iş gibi görünse de, aslında bu politika, onlar annelik ve eşlik gibi asli ve onurlu görevlerinden çekip alınarak çalışmaya ve girişimci olmaya yönlendirmeyi hedeflemektedir. Dolayısıyla bu politika, kadınları sakin ve huzurlu yuvalarından çıkarıp sokaklara koymak ve anne olma görevlerinin yanı sıra onların omuzlarına, para kazanmak, fabrika kurmak ve onu yönetmek gibi ek sorumluluklar yükleyen bir politikadır.

Mirziyoyev’in bu eylemi 8 Mart arifesinde gerçekleştirmesi, kadınlarla alay etmekten ve onları küçümsemekten başka bir şey değildir; çünkü herkes bu tarihi ve bugünün kutlanma nedenini çok iyi bilmektedir.

Kadına iş sağlamak, onu şerefli annelik görevinden mahrum bırakmak ve onu evsiz bir kadına dönüştürmek anlamına gelmektedir. Oysa kadın narin bir varlık ve korunması gereken bir namustur. Peki kadını ağır işlerde çalışmaya zorlayıp iş bahanesiyle ailelerinden uzaklaştırarak bu nasıl yapılabilir ki?

Allahu Teala, kadında anneliği yaratmış ve ona çocuğunu yetiştirme ve terbiye etme sorumluluğunu yüklemiştir. Bu görevleri en iyi şekilde yerine getirebilmesi için, emziren ve hamile kadınların, orucun kendilerine zarar vermesi durumunda Ramazan ayında oruç tutmamalarına ruhsat verilmiştir.

Aynı şekilde ailenin geçimini sağlamak kadınlara değil erkeklere ait olup kadınlar ise kendi geçimlerini sağlamakla yükümlü değillerdir. Dolayısıyla Allahu Teala’nın şeriatını değiştiren, onun yerine başka bir kanunu getiren, erkeklerin ve kadınların rollerini değiştirip birinin rolünü diğerine veren kimse, toplumdaki dengeyi bozar. Nitekim İslam’ın hükümleri uygulanırken kadınlar kendi asil görevleriyle meşguldüler ve bu nedenle topluma sürekli olarak âlimler, fatihler ve mücahitler kazandırıyorlardı.

Batı feminizminin propagandasını yapan Mirziyoyev rejimi, küfür sistemini pekiştirmenin bir aracıdır. Zira o eğer kadınları gerçekten önemsemiş olsaydı, öncelikle halkın servetlerini onu saçıp savuranların elinden alıp hak edenlere verir ve erkekler için de fabrikalar kurardı. Oysa uzun yıllardır Özbekistanlılar geçimlerini sağlamak amacıyla Rusya, Türkiye, Kore ve Amerika Birleşik Devletleri'ne gidiyorlar. Bu yüzden kadınlar ve çocuklar yıllarca babasız yaşamaya mahkum kalıyorlar. Ayrıca ailenin geçimini sağlayan kişiyi kaybetmiş kadınlar, küçük çocuklarını terk etmek ve aşağılayıcı işleri yapmak zorunda kalmaktadırlar. Orta Asya Müslümanları, Sovyet dönemi boyunca İslam ve onun mefhumlarından mahrum bırakılmış, Kerimov döneminde dini ve ekonomik zulme maruz kalmış ve bu zulüm Mirziyoyev döneminde giderek daha da kötüleşmiştir.

İslam akidesine göre yaşamadığımız sürece izzetimizi geri kazanamayacağız. Nitekim Peygamberimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: اللَّهُمَّ إِنِّي أُحَرِّجُ حَقَّ الضَّعِيفَيْنِ: اليَتِيمِ وَالمَرْأَةِAllah’ım! İki zayıf kimsenin, yetim ve kadının hakkını yemekten herkesi şiddetle sakındırıyorum.” [İbn Mace ve diğerleri rivayet etti] Bunun anlamı şudur: Allah’ım ben, iki zayıf kimsenin (yetim ve kadın) haklarının zayi edilmesi konusunda insanlara baskı yapıyor ve onları şiddetle sakındırıyorum ve onları, o ikisine zulmetme konusunda uyarıyorum demektir; zira Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem, çok zayıf olmalarından ve bakıma muhtaç olmalarından dolayı o ikisine (yetim ve kadın) iyilik yapılmasını tavsiye etmiştir.  

Bu nedenle zaruri olan zayıf kadınlara iş sağlamak değildir; aksine kadının huzur ve rahat içinde yaşayabilmesi için geçimini mahremlerine emanet etmek gerekir; işte bizim, bu yasayı uygulayacak adil Halifelere ihtiyacımız vardır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Radyosu İçin Yazdı
Muhlise El-Özbeki

Devamını oku...

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Kadın Kolları Ramazan Kampanyası: Hakiki Değişim Vizyonu

  • Kategori Kampanyalar
  •   |  

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Kadın Kolları Kampanyası:

Hakiki Değişim Vizyonu

Ramadan Logo Turk

Ramazan ayı, İslam’ın Kur’an ve Sünnetin içerdiği hidayet ve vizyon doğrultusunda dünyayı değiştirmek ve insanlığın sorunlarını çözmek için gönderildiğini hatırlama dönemidir. Bugün İslam Ümmetinin ve tüm insanlığın maruz kaldığı zulümler, haksızlıklar, sayısız krizler ve sorunlar dünyanın her zamankinden daha çok İslam’ın sunduğu başarılı değişim vizyonuna muhtaç olduğunu bariz bir şekilde ortaya koymaktadır. Mevcut devletlerin, küresel kuruluşların, uluslararası kurumların halkların sorunlarını çözecek sahih, sürdürülebilir, başarılı ve doğru çözümler üretemedikleri veya soykırımları, işgalleri ve kitlesel zulümleri durduramadıkları kanıtlanmış bir gerçektir. Dolayısıyla bu mübarek Ramazan ayı Kur’an ve Sünnetin insanlık için ortaya koyduğu gerçek değişim vizyonunu tanıma, bu değişimin nasıl gerçekleştirileceğini ve bu hedefe doğru giderken biz Müslümanlara nasıl bir sorumluluk düştüğünü idrak ve tefekkür etmemizin zamanıdır. Bu Ramazan’da Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Kadın Kolları olarak bu mesele üzerinde duracak ve Müslümanlar olarak kendi nefsimizde, İslam Ümmeti olarak nefsimizde, siyasi partilerimizin, ordularımızın içinde ve devlet düzeyinde bu gerçek değişim vizyonunu gerçekleştirmek için sahip olmamız veya değiştirmemiz gereken niteliklerin neler olduğunu, hedefimizin önündeki engelleri ve bunları aşmanın yollarını ele alacağız.

﴿شَهْرُ رَمَضَانَ الَّذِي أُنزِلَ فِيهِ الْقُرْءَانُ هُدًى لِّلنَّاسِ وَبَيِّنَاتٍ مِّنَ الْهُدَى وَالْفُرْقَان﴾

“Ramazan ayı, insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri olarak Kur'an'ın indirildiği aydır.” [Bakara 185]

#TrueVision4Change

Çarşamba, 01 Ramazan 1447 H - 18 Şubat 2025 M

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Kadın Kolları

kadin kollari

KAMPANYA TANITIM

kadin kollari

2026 03 08 Waqiyah WS Ramadan AR

kadin kollari

2026 02 28 Waqiyah WS Ramadan EN

kadin kollari

Ramadan Cover turk

kadin kollari

Ramadan Flyer turk 

kadin kollari

kadin kollari

 

kadin kollari

 

kadin kollari

 

kadin kollari

Etiketler

#TrueVision4Change

#رؤية_حقيقية_للتغيير

 

kadin kollari

Linkler:

Facebook: 
Ht-cmo-ws     
https://www.facebook.com/share/15kzYnL4Zo/
Instagram: WomenShariah5 https://www.instagram.com/womenshariah5
Facebook:
QANITATHT1
https://www.facebook.com/QanitatHT1
Twitter:
@ALQANITAT
https://x.com/alqanitat
Instagram:
@WOMEN_SHARIA
https://www.instagram.com/women_sharia

 

kadin kollari

Devamını oku...

Hak Üzere Sebat Etmek ve Zaferi Kazanmanın Tek Yolu

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Hak Üzere Sebat Etmek ve Zaferi Kazanmanın Tek Yolu

Dengeler bozulup mefhumlar birbirine karıştığında, insan doğru ile yanlışın, adalet ile hevanın arasındaki yolu kendisiyle ölçeceği sabit bir standart arar. Eski ve modern milletlerin deneyimleri, zaferin sırf kuvvet, sayısal çoğunluk veya çıkarlara tabi tutumların değişmesiyle elde edilemediğini, aksine insanın şartların değişmesiyle değişmeyen sağlam bir ideolojiye dayandığında elde edildiğini kanıtlamıştır. İslami vizyondaki bu ideoloji, Allah'ın insanlık için bir hidayet olarak indirdiği hak olan ve akidenin, adaletin ve amelin arasını birleştiren mütekamil metoduyla İslam'dır.

İslam'da hak olan, barış zamanlarında konuşulan ve şiddetli anlarda ise terk edilen teorik bir fikir değildir; aksine hak olan, yollar daralıp sıkıntı şiddetlendiğinde onu taşıyan kişinin samimiyetini sınayan kamil bir hayat yoludur. Tarih defalarca göstermiştir ki, dinine sımsıkı sarılan ve değerleri üzere sebat eden bir ümmet, tökezlese bile yıkılmaz, uzun süre beklese bile kaybolmaz; çünkü hak üzere sebat etmek ümmete, silahın ve paranın sınırlarını aşan manevi bir güç verir. Dolayısıyla sarsılmaz bir iman, hedefin netliğini, safların birliğini ve fedakarlık yapmaya hazır olmayı sağlar; işte tüm bunlar, gerçek zaferin öncülleridir.

Bu nedenle İslam üzere sebat etmek, sadece ibadet eden bir tavır sergilemek değildir, aksine bir kalkınma ve gelecek inşa etme projesidir; zira büyük zaferler, geçici bir coşkulu anda doğmaz; aksine ideoloji üzerinde uzun süreli bir sabrın, Allah'ın vaadine güvenin ve ayartmalar ne kadar çok olursa olsun ve baskılar ne kadar şiddetlenirse şiddetlensin doğru yolda yürümede ısrar etmenin bir meyvesidir. Dolayısıyla hak, samimiyetle taşınıp hak ehli de sonuçlarına sabrettiğinde, kalplerdeki bir akideden, tarihin akışını değiştiren bir güce dönüşür.

İslam Devleti kurulmadan önce, Mekke'deki Müslümanlar herhangi otoriteye veya maddi güce sahip değillerdi; aksine sosyal ve ekonomik baskıyla ve şiddetli fiziksel işkenceyle karşı karşıya kalan zayıf bir azınlıktan ibarettiler. Buna rağmen Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem ve sahabeleri, hak üzere sebat etme konusunda en büyük bir örneklik sergilediler; öyle ki bu sebat etmek (kararlılık), daha sonra Medine-i Münevvere'de devletin kurulmasının ardından gerçekleşen zaferin temelini oluşturmuştur. Bunlardan en öne çıkanlardan bazıları kısaca şunlardır:

Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in ayartma ve tehdide karşı sebat etmesi: Kureyş kâfirleri onunla pazarlık yaptılar ve davetini bırakması karşılığında ona mal, mülk ve prestij teklif ettiler, sonra da tehdit ve boykota başvurdular. Ancak Sallallahu Aleyhi ve Sellem amcasına şöyle diyerek tutumunu net bir şekilde ilan etmiştir: يَا عَمِّ لَوْ وَضَعُوا الشَّمْسَ فِي يَمِينِي وَالْقَمَرَ فِي شِمَالِي عَلَى أَنْ أَتْرُكَ هَذَا الْأَمْرَ حَتَّى يُظْهِرَهُ اللَّهُ أَوْ أَهْلِكَ فِيهِ مَا تَرَكْتُهُEy amcam! Vallahi bu davayı terk etmek şartıyla sağ elime güneşi ve sol elime ayı koysalar da onu terk etmem. Ya Allah onu hâkim kılar ya da onun uğrunda helak olurum.” Böylece hakkın, pazarlık konusu olmadığını ve davetin çıkara değil, ideolojiye dayalı olduğunu ilan etmiş oldu.

Sahabelerin sabrına gelince; Yasir ailesinin işkence altında gösterdiği sabırda, sahabeler arasındaki zayıfların sebatında, çatışmayla değil hikmetle sebat ederek Habeşistan'a hicrette, Musab bin Umeyr'in yaptığı gibi prestij ve malı feda etmede ve Ebu Bekir Sıddık'ın yaptığı gibi sosyal statüyü feda etmede ortaya çıkmaktadır.

Bu merhaleden, yani devlet öncesi merhaleden, zaferin kılıçlar veya güçle değil, çok zor bir tercih olan sebat olduğunda dimdik duran erkekler ve kadınlarla başladığı sabit olmuştur. İdeoloji kalplerde pekiştiğinde devlet, daha sonra bu uzun sabrın doğal bir sonucu olarak gelmiştir; çünkü insanlar, çıkarlara göre tavrını değiştirmeyen kimsenin etrafında toplanırlar ve sebat etmek, davaya maddi gücü aşan bir güç verir; zira hasım, genellikle hak sahiplerinin zamanla çökeceği üzerine bahis oynadığından, eğer onlar kararlı olurlarsa o zaman denklem değişir.

Sabır uzun bir yolculuktur ve sonuçları gecikebilir, sıkıntı şiddetlenebilir; ancak tarih, sahipleri, bilinçli, sabırlı ve planlı bir şekilde ideolojileri üzere sebat eden davaların nihayetinde zafer kazandığına tanık olmuştur.

Sebat etme konusunda farklı insan türleri vardır; şimdi ben bunlardan üçünü zikredeceğim:

Birinci sınıf: Allah'ın şeriatına bağlı kalanlar, dinlerini anlayanlar ve maruz kaldıkları zor koşullara ve olaylara katlananlar; çünkü onlar için ideolojiye sımsıkı sarılmak, bir kurtuluş ve her türlü zorluktan kurtulmak mesabesinde olduğu gibi aynı zamanda onlar için bir can simidi mesabesindedir; dolayısıyla onlar, köklü değişim ve İslam'ın hayatlarına geri dönüşünü temsil eden kişilerdir.

İkinci sınıf: Taassup derecesinde bağlı olanlar; bunlar, şerî nassları doğru bir şekilde anlamadan Allah'ın dini konusunda aşırılık ve mugalata derecesine ulaşanlardır; bu da onları çok fazla eleştirilere maruz bırakmakta ve insanlar bu abartıdan nefret etmektedir.

Üçüncü sınıf: İdeolojilerine şartlara ve ihtiyaçlara göre bağlı kalanların, bir gün ideolojilerine bağlı kaldıklarını, ancak şartların değişmesiyle birlikte birçok gerekçelerle bu ideolojiyi terk ettiklerini görmekteyiz; bu kişilere güvenmek imkânsızdır, dahası ideolojisi olmayan kişiler toplum için en tehlikeli olanlardır.

İdeoloji ile görüşün arası karıştıranlar vardır; zira bazıları ideoloji üzerinde sebat etmenin tamamen bir aptallık olduğunu sanabilir; ancak onlar, görüş ile ideolojinin arasını ayırmada büyük bir hata yapmaktadırlar; bu nedenle ikisinin arasını ayırmak gerekir:

Görüş, gerçekliği anlama veya onunla muamele etme biçimine dair insani bir çaba veya kişisel bir değerlendirmedir; dolayısıyla görüş, değişime tabidir, yeni bilgilerden etkilenir, kişiden kişiye farklılık gösterir ve kesinlikle uğrunda fedakârlık yapmayı hak etmez. Görüşte ihtilaf etmek doğal bir durumdur ve ister sosyal ister kültürel farklılıklar olsun özgürlük ve medenileşme alanına dayalı bir toplumda onunla bir arada yaşamak kolaydır.

İdeolojiye gelince; düşünce ve davranışların dayandığı sabit bir kaidedir ve çıkarların veya şartların değişmesiyle asla değişmez; çünkü ideoloji, derin bir kanaat veya yüce bir referans ile bağlantılıdır. Dolayısıyla ideoloji sabit olup kolayca değişmez; zira büyük değerler veya akide ile birlikte kararları yönlendiren odur, aksi değil; bu yüzden insan onun için fedakârlık yapar. Yani ideoloji, kendisinden bir nizamın kaynaklandığı akli bir akidedir.

Kişisel taassup, insanın kendi görüşünün mutlak hak olduğunu sanmasına neden olduğu için karışıklık meydana gelir; nitekim bu taassup, maksatlarla ilgili bilgi eksikliğini kamufle etmekte, bu da aracın sanki asılmış gibi görünmesine neden olmaktadır; tıpkı vakıanın baskısının bazılarını, ideolojilerde pazarlık yapılabilir şeklindeki görüşlere sahip olmaya sevk etmesi gibi.

Görüş yolu seçer, ancak ideoloji yönü belirler; zira görüş değişirse, kişi yolunda ilerlemeye devam eder, ama eğer ideoloji kaybolursa, yol ne kadar başarılı gibi görünürse görünsün tüm yolculuk da kaybolur.

Bir birey veya grubun, sadece bir iddia veya geçici bir coşkuyla değil, gerçek anlamda bir kararlılık özelliği sergilemesi için, kaybolduğunda ilk sınav anında kararlılığın düşeceği bir takım temel gereksinimler vardır.

Sebat etmek geçici bir duygu değildir, aksine fikri, ruhi ve pratik temellere dayalı mütekamil bir yapıdır ki bu temellerden bazıları şunlardır:

1- İdeolojinin netliği, yani neden sebat ettiğini bilmek: Bir insanın, anlamadığı bir şey üzerine sebat etmesi mümkün değildir; çünkü ideolojiyi bilmemek, onu taşıyan kişinin, ilk şüphe veya baskı anında geri dönmesine neden olur. Hedef karmaşık veya mefhumlar birbirine girdiğinde, geri dönmek doğal bir husus haline gelir; ama ideoloji hem fikir hem de fikrin cinsinden metot açısından net olduğunda, o zaman insan neden sabırlı olduğunu ve neden fedakarlık yaptığını bilir.

Kendisine bağlandığımız her şey ideoloji değildir; zira bir alışkanlık, bir görüş veya bir araç olabilir; netlik, asıl ile dalın arasını ayırmak anlamına gelmektedir. Dolayısıyla ideoloji sahibi kişi, davetin aslı konusunda orta çözüm aramaz; çünkü onun nezdinde ideoloji net olup pazarlık konusu olmayacak ve şüpheye cevap verebilecek şekilde gerçektir.

Bu nedenle fikir ve metot olarak ideolojiyi bilmek gerekir. Nitekim Sahabeler, sadece coşkulu oldukları için sebat etmediler; aksine onlar, tevhidin manasını ve sabitelere bağlı kalmanın sorumluluğunu anladıkları için sebat ettiler; bu nedenle davetin metodu, gizlilikten açığa, fikri çatışmaya ve Medine'de bir devlete kadar şartların değişmesiyle değişmemiştir.

İdeoloji sahibi olan kişi şöyle sormaz: Neden şu anda acıya katlanıyorum? Ayrıca bir şey söyleyip aksini yaparak ve ideolojiyi ilan edip gizlice onunla çelişen bir çıkar peşinde koşarak çifte standarda sahip bir hayat yaşamaz; çünkü söz ve eylem arasındaki içsel uyum, muazzam bir psikolojik güç doğurur.

2- İçsel-dahili kesinlik, sebat etmeyi mümkün kılan bir güçtür: Bir insan hak olanı aklıyla tanır ancak bu gerçek, kalbine yerleşip kimliğinin bir parçası haline gelene kadar onda sebat etmez. Bu nedenle yakin-kesinlik, sabır ve sebat için gerçek yakıttır. Kesinlik, iman ettiğiniz şeylerin doğruluğuna dair tam bir güvendir; böylece insan, baskıdan sarsılmaz ve kazançlar onu ayartamaz; zira kesinlik, akli bilginin, kişisel deneyim ve ideolojiyle ruhi olarak bağlılığın bir ürünüdür.

Mekke'de Bilal bin Rebah öyle bir kesinliğe sahipti ki "Ehad, Ehad (Allah birdir)" kelimesi onu, hissetmiş olduğu acıdan daha güçlü kılıyordu.

3- Fedakarlık yapmaya hazır olmak: Bedelini ödemeden sebat etmek (kararlılık) isteyen bir kimse, ekim yapmadan hasat etmek isteyen bir kimse gibidir! Tarih, zaferin uzun bir sabırdan sonra geldiğini deneyimlemiştir.

4- Liderlik veya örneklik: Bireyler pratik örnekliklerini, yani doğru olan rol modellerini kaybettiklerinde zayıf düşerler; zira liderlik, fitne zamanlarında yönü netleştirir, dolayısıyla bu da yolu kısaltır ve sapmaları önler.

5- Destekleyici bir cemaat ve kucak açan bir çevre: Bir fert, bazen tek başına kendini yorgun hissedebilir; ancak bir cemaat ona ek bir güç verir. Hedef doğrultusunda sohbet, karşılıklı psikolojik ve fikri destek sağlar. Bu nedenle Sahabeler boykot ve eziyet zamanlarında birbirlerine sabırlı olmayı tavsiye ediyorlardı.

6- Geçici sabır: Sebat etmeyi baltalayan en tehlikeli şey, sonuçlar konusunda acele etmektir; zira hak, zaferin hızıyla bağlantılı değildir; ancak hak, kesinlikle zaferin sebat etmekle bağlantılı olmasıdır.

Daha birçokları vardır; nitekim bunlar, kendisiyle bezenmeye hırs göstermemiz gereken sebatın temelleridir.

Böylece yolun sonunda geriye gürültüden hiçbir şey kalmaz; zira çıkarlar veya korkudan doğan sloganlar kaybolur, dahası geriye sadece hak üzere kurulan şey kalır. Tarih, her zaman silahlı olarak güçlü olanlara ya da sayıca çok olanlara insaf etmemiştir; aksine uzun sabrı aracılıyla neden yürüdüklerini bilenlerin yanında yer almıştır; zira başkaları geri dönerken onlar sebat etmişler, başkaları acele ederken onlar sabırlı olmuşlar ve ideolojilerini ilk fırsatta terk edilebilecek bir yük olarak değil, bir emanet olarak taşımışlardır.

Şeriatla hükmedilmesi üzerinde sebat etmek, gerçeklik karşısında donuk olmak değildir, aksine fırtınaların ortasında bir vizyon olmaktır; yani insanın yolun uzun ve imtihanın da şiddetli olduğunu bilmesidir; ancak hak, yeryüzünde onu samimiyetle taşıyanlar olduğu sürece kaybolmayacaktır. Gerçek zafer, şehirlerin fethedildiği veya bayrakların dalgalandırıldığı gün başlamaz, aksine insanın korkusunu, arzusunu ve tereddütlerini yenip inandığı şeye sadık kalmayı seçtiği gün başlar.

Allah'ın milletler hakkındaki sünneti şöyledir: Kalp ıslah olursa yol da istikamet üzere olur, yol istikamet üzere olursa, o zaman insanların acele ettiği bir zamanda değil, Allah'ın seçtiği bir zamanda iktidar gelir.

Pasif bir bekleyiş değil, aksine eylem, sabır ve kesinlik, sahibinin adım adım ilerlemesini sağlar ki böylece fikir gerçekliğe, sabır kapıların açılmasına ve vaat de sadece birkaç kişinin inanmasının ardından herkesin görebileceği bir hakikate dönüşür.

Zafer isteyen bir kimse, niyetinde samimiyet, ideolojisinde netlik ve hakkın ortaya çıkması gecikse bile asla yenilmeyeceğine olan inancı gibi önce zaferi kendi içinde aramalıdır. Yani sadık olanları ara ve onlardan biri ol.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Nebil Abdulkerim

Devamını oku...

Ramazan... Hakkın Batılla Olan Savaşı İçin Hazırlık

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Ramazan... Hakkın Batılla Olan Savaşı İçin Hazırlık

Şeytanın yolunun netleşmesinin ve hakkın batılla olan savaşının özelliklerinin ortaya çıkmasının ardından, Müslümanların karşı karşıya kaldıkları zorluğun boyutunu idrak etmeleri zorunlu bir hale gelmiştir; zira küfür, İslam'a karşı hayatın her alanına egemen olmuş ve düşmanlığında, kibrin ve şeytanın otoritesine boyun eğmenin son adımlarını atmıştır. Nitekim onlar, fillerine hiçbir mazeret ve gerekçe göstermeden insanın fıtratı pahasına olsa ve onun hakikatini değiştirse bile bu zulmü, halkların boyun eğip kontrolüne razı olduğu emri vakiye dönüştürmeye çalışıyorlar. Dünyadaki kafir güçler, hakkı yok etmeyi ve onu ortadan kaldırmayı hedefleyen bütüncül bir çalışma sistemi içinde herhangi bir denetim veya hesap verebilirlikten uzak bir şekilde zulüm ve despotluk konusunda net bir tavır sergilemektedirler.

Bu sistem, arzulardan ve takipçilerini ilan eden bu şeytanın kaynağından türetilen kanunlarla başlamaktadır; bu yüzden onlar, dünya üzerindeki hegemonyalarını pekiştirmek ve başta İslam ümmetinin olmak üzere halkların servetlerini yağmalamak için bölünme bayraklarını dalgalandırdılar. Başlarında Yahudi varlığının liderleri olmak üzere despot devletlerin başları, toprakları gasp etme “hakkına” sahip olduklarına karar vermişlerdir; bu da hegemonya politikalarına devam ettiklerine dair bugünkü konuşmaları ve adaletin tamamen kaybolmasını sağlamak için sözde “barış dernekleri” kurarak bu despotluğu ambalajlamak yoluyla ortaya çıkmaktadır. Aşırı kibirle dünyadaki hiçbir odağın kendilerine karşı ses çıkarmasına izin vermediler; aksine alimler, şeyhler ve ümmetin özgür evlatlarından kendilerinin karşısında duran herkese baskı uygulamak için işbirlikçilerini kullandılar.

Tüm bu hakkın inkârına, mazlumlara karşı güçlenmenin devam etmesine, Müslümanların katledilmesinin, yerinden edilmesinin ve hapsedilmesinin meşrulaştırılmasına ve şok ve tiksinti uyandıran dosyaları dünyaya ifşa olan o ellere rağmen, şer güçleri yeryüzünde fitne ve fesat saçmaya ve İslam'ı ikame etmek ve onu yeniden izzetli kılmak için çalışan her gücü yok etmeye devam ediyorlar. Gece gündüz hiç durmadan sürdürdükleri bu psikolojik ve askeri hazırlık karşısında, şu acil soru ortaya çıkmaktadır: Müslümanlar olarak bizim konumumuz nedir?

Müslümanlar, dinlerine ve ümmetlerine karşı küfür dalgasını izlerlerken, Rableri tarafından hazırlık yapmakla emrolunduklarını unuttular mı yoksa? Oysa ellerindeki Kur'an-ı Kerim, Allah'ın şu kavlini haykırmaktadır:وَأَعِدُّواْ لَهُم مَّا اسْتَطَعْتُم مِّنْ قُوَّةٍ وَمِنْ رِّبَاطِ الْخَيْلِ تُرْهِبُونَ بِهِ عَدُوَّ اللَّهِ وَعَدُوَّكُمْ وَآخَرِينَ مِن دُونِهِمْ لَا تَعْلَمُونَهُمُ اللهُ يَعْلَمُهُمْ وَمَا تُنفِقُواْ مِنْ شَيْءٍ فِي سَبِيلِ اللهِ يُوَفَّ إِلَيْكُمْ وَأَنتُمْ لَا تُظْلَمُونَ Onlara (düşmanlara) karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve cihad için bağlanıp beslenen atlar hazırlayın, onunla Allah’ın düşmanını, sizin düşmanınızı ve onlardan başka sizin bilmediğiniz, Allah’ın bildiği (düşman) kimseleri korkutursunuz. Allah yolunda ne harcarsanız size eksiksiz ödenir, siz asla haksızlığa uğratılmazsınız.” [Enfal 60]  

Allah, bu azim olan ayın gelişiyle birlikte bize, psikolojik olarak hazırlık yapma gücü bahşetmekte ve davranışlarımızı, düşmanın tehditlerinden ve seferberliğinden duyduğumuz korkudan, izzet ve zaferin kesinliği durumuna dönüştürmektedir. Düşmanın, askeri gücümüzü elimizden almak için komplo kurması durumunda Ramazan, akidemizi ve kararlılığımızı güçlendirmek ve bu dine yardım etme azmimizi bilemek için bir fırsattır. Ramazan, müminlerin düşmanlarıyla yüzleşmeye ve onlara galip gelmeye hazırlandıkları bir zamandır; zira takvalı olmak ve Allah'a yönelmek psikolojik hazırlığı sağlamaktadır. Maddi hazırlığa gelince; Allah'ın izni ve gücü sayesinde güç ve kuvvet ehli bizi desteklemek için harekete geçecek, böylece Allahu Teala'nın lütfu sayesinde durum zalimlerin aleyhine dönecek ve güç bizim elimize geri dönecektir. O halde bu ayın başlığı, zaferler ayı olsun; çünkü tarihimizde Ramazan'ın hazırlık, hazır olma ve zafer ayı olduğuna dair büyük kanıtlar vardır.

Allahu Teala şöyle buyurmuştur: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اسْتَجِيبُوا لِلَّهِ وَلِلرَّسُولِ إِذَا دَعَاكُمْ لِمَا يُحْيِيكُمْ وَاعْلَمُوا أَنَّ اللَّهَ يَحُولُ بَيْنَ الْمَرْءِ وَقَلْبِهِ وَأَنَّهُ إِلَيْهِ تُحْشَرُونَ Ey iman edenler! Hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah ve Rasulü’ne icabet edin. Ve bilin ki, Allah kişi ile onun kalbi arasına girer ve siz mutlaka onun huzurunda toplanacaksınız.” [Enfal 24]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Zübeyde Ümmü Osman  – Mübarek Toprak (Filistin)

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER