Perşembe, 11 Zilhicce 1447 | 2026/05/28
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Ben-Gvir ve Geçici Üstünlük

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Ben-Gvir ve Geçici Üstünlük

 

Haber:

Yahudi varlığının sözde Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir; Gazze Şeridi’ne doğru ilerlerken Sumud Filosu gemilerinin yolunu keserek gözaltına aldığı aktivistleri gösteren bir video klip yayınlamasının ardından, Çarşamba günü sert uluslararası eleştiri dalgasına yol açtı.

Görüntülerde onlarca aktivist önce bir askeri geminin güvertesinde, ardından da bir gözaltı merkezinde diz çökmüş ve elleri kelepçeli halde görülüyor; bu esnada Ben-Gvir'in, aktivistlerden birinin önünde kendi varlığının bayrağını sallayarak "Yaşasın İsrail" diye slogan attığı anlar kameralara yansıyor. (Sky News Arabia, 21/05/2026)

Yorum:

Yahudi varlığının Ben-Gvir veya Smotrich gibi liderleri tarafından sergilenen bu davranışlar, bireysel davranışlar ya da şurada burada yapılmış gaflar değildir; aksine bunlar, Yahudi varlığının yeryüzündeki azgınlık ve kibirlilik taslayarak yürüttüğü politikasıdır. Nitekim Rabbimiz Subhanehu bu kibir hakkında bizi uyarmış ve şöyle buyurmuştur: وَقَضَيْنَا إِلَى بَنِي إِسْرَائِيلَ فِي الْكِتَابِ لَتُفْسِدُنَّ فِي الْأَرْضِ مَرَّتَيْنِ وَلَتَعْلُنَّ عُلُوّاً كَبِيراً “Biz, Kitap’ta İsrailoğullarına: Sizler, yeryüzünde iki defa fesat çıkaracaksınız ve azgınlık derecesinde bir kibre kapılacaksınız, diye bildirdik.” [İsra 4]

Gazze ve Lübnan halkını kırıp geçirdikten, Suriye ve İran'ı vurduktan sonra elinin her yere uzandığını ve bu tiranlığına hiç kimsenin karşı koymadığını görünce; bakın şimdi de o, gayrimüslim Batılı aktivistlere bile zerre kadar değer vermemektedir; nitekim aktivistler, şiddetli darp, elektroşok, yerde sürükleme, cinsel saldırılar ve sivillerin insanlık dışı olarak nitelendirdikleri koşullarda metal konteynerler içinde alıkonulması gibi uygulamalardan bahsetmişler ve üstelik birçoğunun vücudunda yaralanmalar, kırıklar ve işkence izleri görülmüştür. İşte tüm bunlar, onların Yahudilerin dışındakileri insan olarak görmeyen inançlarının somutlaşmış halidir. Bu inançtan dolayı diğer insanlardan onur ve insanlık vasfını düşürmektedirler. Buna karşılık kendilerini Allah’ın seçilmiş halkı olarak kabul ederek diğer tüm halkların sadece kendilerine hizmet etmek için yaratıldığına inanmaktadırlar.

Batı devletlerine gelince; onlar Yahudi varlığını, Ortadoğu bölgesindeki çıkarlarını korumak ve hegemonyalarını güvence altına almak için vazgeçilmez bir müttefik olarak görmektedir; zira Batı'nın verdiği destek, kendi halklarının duygularına ya da bireylerinin onuruna değil, karşılıklı çıkarlara dayanmaktadır. Belki de bunun açıklaması tarihte gizlidir; zira 19. yüzyılın sonlarında Herzl, Alman İmparatoru II. Wilhelm ile görüşüp onu Filistin toprakları üzerinde bir Yahudi devleti kurma çabalarına destek vermeye ikna etmeye çalıştığında, İmparator'un cevabı son derece netti ve bu cevap, bugün bile birçok sorunun da cevabını barındırıyordu; zira imparator, Herzl’e aynen şöyle demişti: Almanya size neden yardım etsin ki? Herzl ise buna karşılık şu cevabı vermişti: Eğer bana yardım eder ve gelecekteki varlığımızı desteklerseniz, yeni sömürgelerimizde ilk söz sahibi siz olacaksınız.

Ayrıca Sumud Filosu ve benzeri Batılı aktivistlerin yaptıkları ile Batılı devletlerden, bu ülkelerin Yahudi varlığının davranışlarından duyduğu memnuniyetsizliği gösterecek şekilde sadır olan itiraz ve açıklamalar, her ne kadar Gazze halkının çektiği acılara ışık tutsa da ancak Gazze'yi özgürleştiremez; ayrıca bu aktivistler kuşatmayı kıramayacakları gibi zulmü ortadan kaldıramayacak ve Gazze halkı üzerindeki ölümü de durduramayacaklardır. Çünkü barışçıl hareketler, süngünün dilinden başka bir dilden anlamayan Yahudi varlığına karşı hiçbir fayda sağlayamaz; zira güçle alınan, ancak güçle geri alınır; Batılı devletler ise asla Yahudi varlığını ortadan kaldırmak için çalışmayacaktır.

Gördüğümüz bu azgınlık ve kibir, Allah'ın sünnetinde yeni bir şey değildir. Zira Firavun'dan diğerlerine kadar, bu derece bir tiranlığa ulaşan hiçbir bir ümmet yoktur ki sonu yok oluş olmasın. Zira Allah’ın sünneti asla değişmez ve dönüşmez.

Bizler, Allah’ın yardımının geleceğinden ve Yahudi varlığının yok oluşunun, Rabbimiz Subhanehu’nun vaadinden dolayı mutlaka gerçekleşeceğinden şüphe duymuyoruz. إِنَّا لَنَنصُرُ رُسُلَنَا وَالَّذِينَ آمَنُوا فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا “Muhakkak ki Resullerimize ve iman edenlere dünya hayatında yardım ederiz.” [Mümin 51] Dolayısıyla ne kadar sevinirlerse sevinsinler ve yeryüzündeki azgınlıkları hangi boyuta ulaşırsa ulaşsın; Allah'ın izniyle zafer günü geleceği gibi onların yok oluşu da gelecektir. حَتَّى إِذَا فَرِحُواْ بِمَا أُوتُواْ أَخَذْنَاهُم بَغْتَةً فَإِذَا هُم مُّبْلِسُونَ * فَقُطِعَ دَابِرُ الْقَوْمِ الَّذِينَ ظَلَمُواْ وَالْحَمْدُ لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ “Nihayet kendilerine verilenler yüzünden şımardıkları zaman onları ansızın yakaladık! Böylece onlar birdenbire bütün ümitlerini yitirdiler.Sonunda zulmeden kavmin kökü kesildi. Her türlü övgü, âlemlerin rabbi olan Allah’a mahsustur.” [En’am 44-45] Bizim sadece meşgul olmamız gereken soru şudur: Allah’ın vaadinin elleriyle gerçekleşeceği kişiler biz mi olacağız, yoksa oturup büyük ecri başkalarının kazanmasını mı bekleyeceğiz?

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Abdullah El-Tamari

Devamını oku...

Yahudi Varlığının Kibri... Havası Fazla Şişirilmiş Bir Balondur

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Yahudi Varlığının Kibri... Havası Fazla Şişirilmiş Bir Balondur

Haber:

Sumud Filosu organizatörleri, Gazze'ye yardım ulaştırmaya çalışan teknelerde gözaltına alındıktan sonra Yahudi varlığı tarafından serbest bırakılan aktivistlerin fiziksel ve cinsel istismara maruz kaldıklarını, başlarına ve kaburgalarına darp edildiklerini ve yaralanmalar nedeniyle hastaneye kaldırıldıklarını, en az 15 kişinin cinsel saldırı, istismar ve aşağılayıcı tacize maruz kaldıklarını, bunların arasında tecavüz vakalarının da bulunduğunu belirttiler.

İşgal ordusu, Gazze Şeridi'ne yardım malzemesi ulaştırmayı hedefleyen gönüllüler filosunun yolunu kesmek amacıyla Salı günü uluslararası sularda 50 teknede bulunan 430 kişiyi tutuklamıştı. (Ma'an Haber Ajansı)

Yorum:

Bu kibir, Yahudi varlığı için yeni bir şey değildir; dolayısıyla bu, bu varlığın Gazze halkına ve tüm Filistin'e karşı iki buçuk yılı aşkın bir süredir uyguladığı suç ve vahşet dolu yürüyüşünün sadece kısa bir kesitinden ibarettir. Ancak bu kez yeni olan şey bu sahnenin, Filistin’den değil; aralarında uzun zamandır Yahudi varlığını destekleyen, ona arka çıkan Fransa, İtalya ve Almanya gibi ülkeler de dahil olmak üzere Batı’dan gelen aktivistlerle birlikte tekrar ediyor olmasıdır.

Dolayısıyla Yahudi varlığının dünyaya yönelik mesajı artık netleşmiştir; yani kendi hedef ve gayeleriyle çatıştığı sürece; ne uluslararası hukuku, ne uluslararası suları, ne insan haklarını ne de herhangi bir değer veya ahlakı zerre kadar umursamamaktır. İşte bu yüzden Ben-Gvir, Aşdod Limanı'nda gözaltında tutulan, gözleri bağlanmış ve yerde elleri kelepçeli vaziyetteki Küresel Sumud Filosu aktivistlerine yönelik eziyet ve aşağılama sürecini bizzat yönetirken çekilmiş bir videoda tam bir küstahlıkla boy göstermiştir; bunu da Gazze halkına yönelik suçların durdurulmasını talep eden herkesin birer terörist veya terör destekçisi olduğu gerekçesiyle yapmıştır.

Üstelik Yahudi varlığı, Sumud Filosu'nun askeri bir filo olmadığını, aksine sivil ve medya eksenli bir filo olduğunu; Gazze üzerindeki ablukayı kaldıramayacağını ya da oradaki halka yönelik işlenen suçları sonlandıramayacağını çok iyi bilmektedir; buna rağmen kibrinin şiddetinden, haddi aşmada ve saldırganlıkta geldiği ileri boyuttan ötürü en ufak bir sempatiye veya sembolik bir yardıma dahi tahammül edememektedir. ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ قَالُواْ لَيْسَ عَلَيْنَا فِي الأُمِّيِّينَ سَبِيلٌ “Bu da onların, «Ümmilere karşı yaptıklarımızdan dolayı bize vebal yoktur» demelerindendir.” [Al-i İmran 75]

Ne yazık ki Yahudi varlığının kibri, hiçbir dayanağı olmayan bir balondur. Fakat Batılı yöneticilerin ve sömürgeciliğin Yahudi varlığı ile suç ortaklığı yapması, Müslümanların başındaki yöneticilerin onun suçları karşısında sessiz kalması, hatta bazılarının onunla komplo kurması ve ümmetin ordularının da Filistin halkına yardım etmekten geri durması; Yahudi varlığını, bağlı bir aslanın önünde kası kasıla yürüyen bir fareye dönüştürmüştür! Eğer Yahudi varlığı, ümmetin ordularından tek bir ordunun bile Filistin ve halkına yardım etmek için harekete geçeceğini sadece hissetmiş bile olsaydı, korkudan tir tir titrer ve kötülüklerine son verirdi ama o, cezalandırılmayacağından emin oldu ve bu yüzden edepsizleşti.

Yaşananlar, Filistin'i kurtarmanın, Gazze'ye ve halkına yardım etmenin ve onları Yahudilerin pençelerinden kurtarmanın, ümmetin ordularının gücünden başka hiçbir yolu olmadığını bir kez daha teyit etmiştir; zira bu durum orduların görevi olup buna güç yetirebilecekler de onlardır; aksi takdirde Filistin işgal altında kalmaya devam edeceği gibi bizler de bu suç, aşağılama ve kibir sahnelerini görmeye devam edeceğiz.

Aslında yaşananlar şu kanaati pekiştirmiştir; Filistin’e yardım etmek, gözleri meselenin gerçek çözümünden başka yöne çeviren ve Müslümanlardaki coşku birikimini boşaltan sivil ve gösteriş amaçlı filolar aracılığıyla olmayacaktır; aksine bu yardım; tekbirler ve tehliller eşliğinde, Allah’a tevekkül ederek yola çıkan ve günah ve münkeratın karışmadığı Müslümanların ordularına ait askeri savaş filolarıyla olacaktır. Zira zafer ancak Allah katındandır. وَمَا النَّصْرُ إِلاَّ مِنْ عِندِ اللّهِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ "Zafer ancak Aziz ve Hakim olan Allah'ın katındadır." [Al-i İmran 126]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Müh. Selahaddin Adada

Devamını oku...

Ajan Yöneticilerin Gölgesinde Yemen, Birbiriyle Çatışan Sömürgeci Güçlerin Dayattığı Krizlerin Bedelini Ödüyor

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Ajan Yöneticilerin Gölgesinde Yemen, Birbiriyle Çatışan Sömürgeci Güçlerin Dayattığı Krizlerin Bedelini Ödüyor

 

Bugün Yemen’de yaşananlar, geçici bir krizin ya da anlık bir durumun sonucu değildir; aksine bu ülkenin servetleri ve stratejik konumu üzerinde yürütülen hararetli uluslararası çatışmanın doğrudan bir yansımasıdır. Yemen, sahip olduğu doğal kaynaklar ve son derece önemli coğrafi konumundan dolayı sömürgeci güçlerin rekabetine açık bir saha haline gelmiştir; nitekim bu güçler Yemen’i, bedeli tüm bir halkın aç kalması pahasına bile olsa, sadece bir zenginlik deposu ve kendi çıkarlarını gerçekleştirecek bir geçit olarak görmektedirler. Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَلَا تَبْخَسُوا النَّاسَ أَشْيَاءَهُمْ وَلَا تَعْثَوْا فِي الْأَرْضِ مُفْسِدِينَ “İnsanların mallarını ve haklarını eksiltmeyin. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın.” [Şuara 183]

Bu çatışma, felaket sonuçlar doğurmadan geçmemiş, aksine ülkenin kaynaklarının durduğu, üretim çarkının felç olduğu ve yaşam krizlerinin kötüleştiği boğucu bir ekonomik gerçeklik salgılamıştır; öyle ki Yemen’deki insan, hayatın en temel gereksinimlerini bile karşılayamaz bir hale gelmiştir. Dolayısıyla bugünkü yoksulluk ve sefalet, kulislerin arkasından yönetilen ve çeşitli araçlar aracılığıyla sahaya dayatılan bu politikaların doğal bir sonucundan başka bir şey değildir.

Bu sahnenin ortasında, halkın ilk savunma hattı olmaları gereken hükümet ve yetkililerin rolü öne çıkmaktadır; ama onlar ya seyirci konumunda duruyorlar ya da en iyi ihtimalle aciz kalıyorlar. Zira ülkenin servetlerini kullanmak ve onları insanların maslahatını gerçekleştirecek şekilde yönetmek; bunun da öncesinde krizleri doğuran ve yoksulluğu üreten yozlaşmış rejimi değiştirip Hilafet Devleti’ni temsil eden İslam nizamını ikame etmek yerine bu iktidardaki çeteler, bu kaynakları heder olmaya ya da dış güçlerin kontrolüne terk ederken, halk ise yoksulluk ve açlıkla baş başa bırakılmıştır. Bu ihmalkarlık mazur görülemez; aksine Yemen halkının acılarını daha da ağırlaştıran sorunun bir parçası sayılır. Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَقِفُوهُمْ إِنَّهُم مَّسْئُولُونَ “Durdurun onları; çünkü sorguya çekilecekler!” [Sâffat 24]

Bu krizin özü, adalet ya da insanlık değerlerine gerçek bir önem vermeden, fayda ve çıkar temeli üzerine kurulu olan küresel kapitalist sistemin doğasıyla yakından bağlantılıdır. Zira bu sistemin gölgesinde devletler, halklarını gözetmelerinin boyutuyla değil, kârları gerçekleştirme güçlerinin boyutuyla ölçülmektedir; bu yüzden zayıf halklar krizlerin bir avı olmaya terk edilirken, büyük güçler ise onların zenginliklerini paylaşmaktadırlar. Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur: كَيْ لَا يَكُونَ دُولَةً بَيْنَ الْأَغْنِيَاءِ مِنكُمْ “Böylece o mallar, içinizde yalnız zenginler arasında dolaşan bir devlet olmasın diye.” [Haşr 7]

Ömer bin Hattab Radıyallahu Anh, yöneticinin sorumluluğunun büyüklüğünü şu sözleriyle ifade etmiştir: “Şayet Irak’ta bir katırın ayağı sürçse, Allah’ın, ey Ömer onun yolunu niye düzeltmedin diye sormasından korkarım!”

Bu acı verici gerçeklik karşısında, geçici tedavilerle ya da şartlı yardımlarla sınırlı kalmayan; aksine bu krizlerin üzerine kurulduğu temeli değiştirmeye yönelen köklü bir çözüm aramak zorunlu bir hale gelmiştir. Zira sorun sadece politikalarda değil, aksine onları üreten ve besleyen sistemdedir.

Bundan dolayı bu sistemin kökünden sökülmesinin ve insanların işlerini gözeten, servetin dağıtımında adaleti sağlayan bir sistemin kurulmasının gerekliliğini söyleyen yaklaşım öne çıkmaktadır ki böylece ülkenin kaynakları, insanların yeterliliğini güvence altına alacak ve onların onurlarını koruyacak şekilde yönetilebilsin. Nitekim Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: الْإِمَامُ رَاعٍ وَهُوَ مَسْؤُولٌ عَنْ رَعِيَّتِهِ “İmam bir çobandır ve güttüklerinden (tebaasından) sorumludur.

Bu bağlamda servetlerin dar çıkarların ya da dış güçlerin hizmetine değil, insanların hizmetine sunulması yoluyla bu gözetimi gerçekleştiren siyasi bir çerçeve olarak Hilafet Devleti modeli ortaya konulmaktadır.

Yemen bugün bir yol ayrımında durmaktadır; ya krizler sarmalında devam edecek ya da insana değerini ve onurlu bir yaşam inşa etmedeki rolünü geri kazandıracak gerçek bir değişim için çalışacaktır. Bu yoksulluk ve muhtaçlık, tercihlerin bir sonucudur; dolayısıyla irade, bilinç ve ihlas oluştuğunda değiştirilebilir; bu ise ancak yöneticilerin ve etkili kimselerin, hayatlarının işlerini düzenleyen mütekamil bir metot indiren Rablerinin ve yaratıcılarının emrine icabet etmeleriyle gerçekleşebilir; bu yüzden Allah, Efendimiz Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem, insanlık için bir yol gösterici olarak göndermiştir; nitekim Allah’ın Kitabı hala elimizde ve Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in sünneti de hala aramızdadır. O halde İkinci Raşidi Hilafet Devleti’ni kurarak İslam’ın otoritesini yeniden tesis etmek için ciddi ve gayretli bir şekilde çalışmaya koyulun; işte Hizb-ut Tahrir kendisini bu uğurda çalışmaya adamış olup sizleri de, bu kervana katılmaya davet etmektedir.

Allahu Teala şöyle buyurmuştur: إِنَّ اللّهَ لاَ يُغَيِّرُ مَا بِقَوْمٍ حَتَّى يُغَيِّرُواْ مَا بِأَنْفُسِهِمْ “Şüphesiz ki bir kavim, kendi nefsini değiştirmedikçe; Allah da onları değiştirmez.” [Rad 11]

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Dr. Fuad Sabri – Yemen

Devamını oku...

Tunus Vilayeti: “Tekbir Yürüyüşü — Allahu Ekber, Hüküm Koyma Yetkisi Yalnızca Allah’ındır”

  • Kategori Tunus
  •   |  

Tunus Vilayeti: Tekbir Yürüyüşü;
"Allahu Ekber, Hüküm Koyma Yetkisi Yalnızca Allah’ındır"

1447 Hicri yılı Zilhicce ayının 5’inde, cuma namazının ardından, Tunus Vilayeti Hizb-ut Tahrir tarafından organize edilen “Tekbir” yürüyüşü, başkent Tunus’taki El-Feth Camii’nin önünden başladı. “Allahu Ekber” ve “La ilahe illallah” seslerinin yükseldiği, Tunus halkından büyük bir topluluğunun katıldığı yürüyüş, başkentin ana caddelerinden geçerek Devrim Caddesi’ne doğru ilerledi. Yürüyüş boyunca çeşitli pankartlar taşındı; ana pankartta şu ifade yer alıyordu: “Allahu Ekber, hüküm koyma yetkisi yalnızca Allah’ındır.” İkinci pankartta ise “Allahu Ekber: İslam bizim kimliğimizdir ve Hilafet bizim devletimizdir” yazıyordu. Üçüncü pankartta da şu slogan bulunuyordu: “Allahu Ekber: İslam bizim dinimiz ve hayat nizamımızdır; Hilafet devletimizdir ve Cihad yolumuzdur.”

Yürüyüş, Belediye Tiyatrosu önünde düzenlenen bir mitingle sona erdi. Burada Hizb-ut Tahrir üyelerinden biri, “Sayılı Günlerde Allah’ı Anın” başlıklı bir konuşma yaptı. Bu konuşma aracılığıyla İslam ümmetine şu mesajı verdi: Ümmet, Allah’ın İslam ile şereflendirdiği bir ümmettir; kökleri ilahi vahyin rehberliğinden doğmuş, Nebevî mesajın gölgesinde büyümüş ve Allah’ın sağlam ipine sımsıkı sarılmış bir ümmettir. Bu nedenle hiçbir düşman İslam’ı köklerinden söküp atma gücüne sahip değildir. Bu ümmet, bir dönem sendelemiş olsa da, pusu kuranlar ve korkaklar onun yok olduğunu zannetmişlerdi; ancak bu vehimleri serap gibi kayboldu. Çünkü bugün, küllerin ve yıkıntıların içinden, gerçek şafak gibi doğan adamlarla, meydanların aslanları olan, ne uzlaşmayı ne de tavizi kabul eden ve kalplerine korkunun yol bulamadığı adamlarla dünyayı yeniden hayran bırakmaktadır.

Bugün, işte bu acı gerçekliğin tam ortasında, müminlerin bu sadık öncü topluluğu köklü ve kapsamlı bir değişimin şafağını hazırlamaktadır. Değişim treni, tağutların (zorba yöneticilerin) tahtları devrilene ve onların yıkıntıları üzerinde İslam’ın Büyük Devleti Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafet kurulana kadar durmayacaktır. Ancak o zaman amaçsız savrulmanın ve boyun eğmenin dönemi kapanacak, zorbalık düzeni çökecek ve ümmet Allah’ın kendisi için takdir ettiği konuma geri dönecektir: milletlerin başında bir taç, adaletin kaynağı, hidayetin ışığı ve “insanlık için çıkarılmış en hayırlı ümmet.”

Bu yürüyüş ve taşıdığı sloganlar, sosyal medya platformlarında büyük yankı uyandırdı. “Yeşil Tunus” içinden ve dışından insanlar yürüyüşe coşkuyla destek verdi; tekbir ve tehlil sesleri yükseltti ve İslam’ın ve onun devletinin geri dönüşüne duydukları özlemi dile getirdi. Bu yürüyüş, İslam ümmetinin bugün İslam’ın adaleti altında yaşamayı arzuladığını güçlü biçimde ortaya koydu. Çünkü ümmet, zalim ve ahlaksız kapitalist sistem ile onun beceriksiz ve küçük hesaplar peşindeki yöneticileri altında her türlü yoksulluk, zillet ve aşağılanmayı tatmış durumdadır. Aynı zamanda ümmet, Rabb’inin rızasını O’nun Resulüne tabi olarak kazanmayı istemektedir.

[فَإِمَّا يَأْتِيَنَّكُم مِّنِّي هُدًى فَمَنِ اتَّبَعَ هُدَايَ فَلَا يَضِلُّ وَلَا يَشْقَىٰ (*) وَمَنْ أَعْرَضَ عَن ذِكْرِي فَإِنَّ لَهُ مَعِيشَةً ضَنكًا]

“Size Benden bir hidayet geldiğinde, kim Benim hidayetime uyarsa artık o sapmaz ve bedbaht olmaz. Kim de Benim zikrimden yüz çevirirse, şüphesiz onun için dar ve sıkıntılı bir hayat vardır.” (Ta-Ha 123-124)

Cuma, 5 Zilhicce 1447 H - 22 Mayıs 2026 M

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Temsilcisi

- Tekbir Alayı -

İlgili Linkler:

Hizb-ut Tahrir / Tunus Vilayeti Resmi Websitesi
Hizb-ut Tahrir / Tunus Vilayeti Tahrir Dergisi Resmi Sitesi
Hizb-ut Tahrir / Tunus Vilayeti Tahrir Dergisi Facebook Sayfası

Devamını oku...

Bilincine Sahip Olan, Geleceğine De Sahip Olur, Bugün Ümmetin Gençleri Nerede Duruyor?

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Bilincine Sahip Olan, Geleceğine De Sahip Olur

Bugün Ümmetin Gençleri Nerede Duruyor?

Bugün ümmetin krizi imkânların azlığında, enerjilerin kıtlığında, hatta düşmanlarının da gücünde değildir; çünkü bunların hepsi ümmetin tarihinin farklı aşamalarında ona eşlik etmiş ama buna rağmen yeniden ayağa kalkmıştır; aksine ümmetin gerçek krizi, daha tehlikeli bir noktada yatmaktadır ki o da: ümmetin vakıası anlama biçimi ve ona bakış açısıdır.

Bütün bir nesil vakıayı, tartışılmaz bir “kabul” ve arzularının üzerine inşa edilmesi gereken bir sınır olduğu şeklinde algılayarak büyümüştür. Böylece başarının ölçüsü, değiştirme gücü değil; uyum sağlama gücü haline gelmiştir. Bundan dolayı İnsan, vakıayı şekillendiren etkin bir unsur olmaktan çıkıp, bozuk bir vakıa olsa bile ona uyum sağlamaya çalışan bir varlığa dönüştüğünde, gerçek çöküş başlamıştır.

Zihinlere isabet eden en tehlikeli şey cehalet değil, aksine bilincin yozlaşmayla normalleşmesidir; zira zulmü görür ama onu inkar etmez, bağımlılığı görür ama reddetmez, çelişkiyi görür ama onun üzerinde durmaz. İşte o zaman soru artık; “ümmet neden geriledi?” değil, “baştan bu gerilemeye neden razı oldu?” olur.

Bugün gençler iki yol ayrımından durmaktadırlar: Uyum yolu; burada gençlerin fikirleri, uluslararası gerçekliğin dayattıklarına göre yeniden şekillendirilmekte ve arzuları da bireysellik ile kişisel başarının sınırlarına indirgenmektedir. Bilinç yolu; burada kabuller yeniden gözden geçirilir, bu gerçekliği formüle eden fikri yapı parçalanır ve değişim sorusu köklerinden itibaren ortaya atılır.

Yaşadığımız vakıa, kaçınılmaz bir kader ya da zati bir geri kalmışlığın doğal bir sonucu değildir; aksine kendi mefhumlarını dayatan, değerleri yeniden tanımlayan ve neyin talep edilmesi ve neyin terk edilmesi gerektiğini belirleyen belirli bir fikri ve siyasi sistemin ürünüdür.

Bu nedenle değişim mücadelesi sokakta değil, aksine akılda başlar. Sistemlerle yüzleşmekle değil, aksine bu sistemleri üreten ve onların varlıklarını pekiştiren mefhumlarla yüzleşmekle başlar.

Olayları tüketen bir nesille, onları meydana getiren bir nesil arasındaki ayrım, bu gerçeğin idrak edilmesidir. Zira dünyanın nasıl yönetildiğini anlamayan bir kimse, kendisinin onun dışında olduğunu zannetse bile, dünyanın yönetim araçlarının bir parçası olarak kalmaya devam edecektir. Öyleyse bugün cesur bir şekilde ortaya atılması gereken soru şudur: Olduğu gibi bu vakıanın içinde mi başarılı olmak istiyoruz? Yoksa vakıayı, hak olduğuna inandığımız şeylere göre yeniden şekillendirmek mi istiyoruz?

İki soru arasındaki fark dilsel değil, aksine varoluşsaldır; ilki, kusurlu bir sistem içinde başarılı bireyler üretir, ikincisi ise adil bir düzen kurmaya çalışan bir ümmet üretir.

Bu bağlamda insanın, sadece samimi duygular taşıması ya da alevli bir coşkuya sahip olması yeterli değildir; aksine uluslararası ilişkileri kavrayan, çatışmanın doğasını anlayan ve gerçek aktör ile aracı birbirinden ayırt edebilen derin bir siyasi bilince sahip olmak gerekir. Zira bugün dünya gelişigüzel değil; aksine çıkar sistemleri, nüfuz çatışmaları ve güç dengeleriyle yönetilmektedir; işte bu denklemi okuyamayan bir kimse, olayları yüzeysel bir biçimde yorumlamaya ve tutumunu anlama üzerine değil, duygusal tepkiler üzerine inşa etmeye devam edecektir.

Bugün kaybolmuşluk ve içine kapanmışlık arasında gördüğümüz gençler, aslında aciz değillerdir; aksine onlara doğru yönde hareket ettirecek bir fikir verilmemiştir. Gençlere akideleriyle bağlantılı ve vakıalarıyla ilişkili net bir fikir sunulduğunda, değişim üzerinde bir yük olmaktan çıkıp onun gerçek yakıtlarına dönüşeceklerdir. O zaman soru; vakıa ne zaman değişir? değildir. Aksine soru şudur; vakıayı değiştirmenin sorumluluğunun bize ait olduğunu ve bunun ilk adımının da bize hak olarak tanımlanan vakıayı reddetmemiz olduğunu ne zaman idrak edeceğimizdir? Sorun sadece vakıanın bozukluğunu idrak etmek değildir; aksine ona karşı konumumuzu belirlemektir: Yani vakıanın içinde eriyip onu yeniden mi üreteceğiz, yoksa hak ölçüleriyle onun üstüne çıkıp onu değiştirecek miyiz?

Öncelikleri yeniden düzenlemeyen ve net bir tavır doğurmayan bir bilinç, hiçbir şekilde harekete geçirmeyen soğuk bir bilgi olarak kalmaya devam edecektir. Çünkü bilincin, zihinde bir fikir olarak kaldığı sürece hiçbir kıymeti yoktur; ancak sahibi onu taşıyıp vakıada onunla hareket ettiği sürece etkili bir güce dönüşür.

Büyük fikirler kitaplarda saklanmaz; aksine göğüslerde taşınır, tavırlara tercüme edilir ve uyum sağlamayı değil, değişimi hedefleyen örgütlü bir amele dönüşür.

Bu nedenle bugün sorumluluk, sadece anlamakla sınırlı değildir, aksine anlamayla başlar; bu yüzden insan, bu bilinci canlı bir projeye dönüştürecek yolu ve onu düşünce çemberinden çıkarıp etki alanına taşıyacak ameli aramalıdır. Dolayısıyla sadece kusuru görmek ya da sapmayı idrak etmek yeterli değildir; aksine açık bir temel, belirli bir fikir ve sabit bir metot üzerine olan bizzat değişim sürecinin bir parçası olmak gerekir.

Tarih hiçbir zaman dağınık bireylerle değişmemiştir; aksine bir fikri taşıyan ve o fikri gerçekliğe dayatana kadar onunla kararlılıkla yürüyen bilinçli bir kitleleşmeyle değişmiştir.

Bundan dolayı başlangıç noktası şu olsun: Vakıanın referans olmasını reddedelim; bakış açımızı, hak olduğuna inandığımız temel üzerine yeniden inşa edelim ve yol ne kadar uzun görünürse görünsün onunla yürüme sorumluluğunu üstlenelim.

إِنَّ اللّهَ لاَ يُغَيِّرُ مَا بِقَوْمٍ حَتَّى يُغَيِّرُواْ مَا بِأَنْفُسِهِمْ

Şüphesiz ki bir kavim, kendi nefsini değiştirmedikçe; Allah da onları değiştirmez.” [Rad 11]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Dareyn Eş-Şanti

Devamını oku...

Müslümanlara Baskı Uygulamak, Suçu Engellemek Mi Yoksa Suça Ortak Olmak Mıdır?!

Haber - Yorum

Müslümanlara Baskı Uygulamak, Suçu Engellemek Mi Yoksa Suça Ortak Olmak Mıdır?!

Haber:

18 ve 19 Mayıs 2026 tarihlerinde Astana şehrinde, Orta Asya ülkeleri ile Çin Halk Cumhuriyeti’nin güvenlik kurumları ve içişleri bakanlıklarından yetkililerin katıldığı bir toplantı düzenlendi. Toplantı sırasında terörle mücadele, uyuşturucu kaçakçılığı, siber suçlar, insan ticareti ve sınır güvenliği konuları ele alındı.

Kazakistan Cumhurbaşkanı Kasım Cömert Tokayev, kolluk kuvvetleri arasındaki bilgi alışverişinin güçlendirilmesini ve güvenlik iş birliğini kolaylaştırmak için ortak veri tabanları oluşturulmasını önerdi.

Pekin bugün rolünü güvenlik alanını da kapsayacak şekilde genişletmeye çalışıyor; bunun başlıca nedenleri arasında, Doğu Türkistan bölgesinde güvenlik ve istikrarı korumak, Kuşak ve Yol Girişimi’ni güvence altına almak ve Orta Asya’dan geçen ticaret yolları ile ekonomik koridorları korumak yer almaktadır. (Kursiv medya)

Yorum:

Doğu Türkistan’daki çok sayıda Müslüman, aşırıcılık ve terörle mücadele gerekçeleri altında uzun yıllardır Çin makamlarının baskılarına ve sıkı önlemlerine maruz kalmaktadır. Bu önlemler, bazı dini uygulamalara kısıtlamalar getirilmesi, çok sayıda cami ve dini eğitim kurumlarının kapatılması ve bazı ibadet faaliyetlerinin yasaklanmasını içermektedir. Ayrıca raporlar ve insan hakları örgütleri, bazı kişilerin Çin içinde başka bölgelere zorla nakledildiğine ve çok sayıda kişinin gözaltı ve yeniden ehlileştirme merkezlerinde tutulduğuna dair bilgiler ifade etmişlerdir; ayrıca bu merkezlerde ihlallerin ve insanlık dışı muamelenin yaşandığına dair suçlamalar da yer almaktadır.

Gözlemciler, Orta Asya ülkeleri ile Rusya veya Çin arasında, içişleri bakanlıkları ve güvenlik kurumlarının katılımıyla düzenlenen güvenlik toplantılarının, bazı ülkelerde güvenlik önlemlerinin sıkılaştırılmasına yol açabileceğini düşünüyor. Ayrıca onlar bunun, bazı dini gruplara olumsuz yansıyacağını ve bunun da gözetimin, tutuklamaların ve güvenlik soruşturmalarının artmasına yol açacağını düşünüyor.

Bu güvenlik toplantılarının sonuçlarından biri de, katılımcı ülkeler arasında aranan kişilerin takibinde iş birliğinin güçlendirilmesi ve güvenlik bilgilerinin paylaşılmasıdır. Çin'den ayrılarak başka ülkelere sığınan Uygur Müslümanları, resmi talepler veya ülkeler arasındaki güvenlik anlaşmaları uyarınca tutuklamalara ya da Çin'e iade edilmeye maruz kalmaktadırlar. Bazı muhalifler, Çin ile bazı Orta Asya ülkeleri arasındaki artan güvenlik iş birliğinin, Çin dışında yaşayan bazı Uygurların takibine katkıda bulunduğunu vurgulamıştır; nitekim bu kapsamda bazıları tutuklanmış ya da Çin’e iade edilmiştir. Bu durum, geri gönderilen kişilerin iade edildikten sonra maruz kalabilecekleri tehlikelere karşı uyarılarda bulunan insan hakları örgütlerinin geniş çaplı eleştirilerine yol açmıştır.

Müslümanları aşırılık ve terörizmle suçlamak, ardından da buna dayanarak onları takip edip hapse atmak, suçun önlenmesi kapsamında mı değerlendirilir, yoksa başlı başına bir suç mu sayılır? Ve bunu yapanlar suç ortakları sayılır mı?

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ahmed Hadi

Devamını oku...

Pakistan Yöneticileri, Amerika'yı Çıkmazından Çıkarıyorlar!

Haber - Yorum

Pakistan Yöneticileri, Amerika'yı Çıkmazından Çıkarıyorlar!

Haber:

ABD Başkanı Trump, 23/05/2026 Cumartesi günü yaptığı açıklamada, İran ile neredeyse nihai aşamaya gelen bir anlaşmanın müzakere edildiğini duyurdu ve “Anlaşmaya son rötuşların yapılmasını bekliyoruz” dedi. İran konusunda Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar, Pakistan, Türkiye, Mısır, Ürdün ve Bahreyn'deki liderler ve yetkililerle iyi bir iletişim kurduğunu söyledi. Bu ise, İranlı bir yetkilinin El Cezire’ye, arabulucu Pakistan ile bir mutabakat zaptına varıldığını açıklamasından birkaç saat sonra geldi; ancak yetkili, Tahran'ın şu an Amerika'nın yanıtını beklediğini söyledi. Yetkili, Pakistan Ordu Komutanı Asım Münir'in söz konusu mutabakat zaptını Tahran'da açıklamasının planlandığını, ancak kendisinin Washington ile koordinasyon sağlamak üzere oradan ayrıldığını belirtti. (El Cezire Net)

Yorum:

Başta Başbakan Şahbaz Şerif ve Ordu Komutanı Mareşal Asım Münir olmak üzere Pakistan yöneticilerinin gösterdiği yoğun çabalar olmasaydı, Amerika’nın İran'la yüzsuyunu koruyacak bir anlaşma veya yarı anlaşmaya varması mümkün değildi; zira Başbakan Şahbaz Şerif ve Ordu Komutanı Mareşal Asım Münir, gecelerini gündüzlerine katarak Amerika'nın mesajlarını iletmek için Tahran'a mekik dokumuşlar ve İran'ı, Amerika ile kendisini içine soktuğu bu çıkmazdan kurtaracak herhangi bir anlaşmayı kabule zorlamak için hem kurnazlık hem de büyük sopa gösterme yöntemini kullanmışlardır. Böylece Ziyaülhak döneminden başlayarak Şerif'in çocukları, Müşerref ve Kayani üzerinden günümüzdeki Şerif'in çocuklarına ve onlarla birlikte Asım Münir'e kadar uzanan süreçte, kendisini efendisi Amerika'nın sadık bir hizmetkârı olmaya adamış Pakistan rejiminin sayfalarına kaydedilen yeni bir ihanet perdesi daha inmiş oldu.

Bu ajanlar, daha önce Afganistan'da Taliban ile yaptıklarını tekrarlayarak ve kendi “barışları” altında, imparatorluklar mezarlığı olarak bilinen Afganistan'ı Amerika'ya altın tepside sunarak Allah'tan ve kullarından hiç utanmadan bu kirli rolü yerine getirmişlerdir; bakın işte bugün de aynı rolü İran için oynamaktadırlar. Bu hainlerin yüzsüzlüğüne ve cambazlığına rağmen ancak onlar, kirli bir iş yaptıklarını itiraf etmeye cesaret edemiyorlar; aksine bu aldatmacayı halka yutturabilmek için; bu yalanın propagandasını yapan ve yöneticileri muhasebe etmeyi terk ederek günah işleyen saray mollalarından yardım aldıkları gibi kiralık medyadan ve ümmetlerini üç beş kuruş gibi değersiz bir pahaya satan ileri gelenlerden de yardım alarak bu günahkar savaşı durdurmak ve iki tarafın arasını düzeltmek gibi güya ulvi ve asil bir iş yaptıklarını iddia etmektedirler.

Bu önemli hususta meselelerin tamamen netleşmesi ve helak olanın bir beyyine ile helak olması, yaşayanın da yine bir beyyine ile yaşaması için diyorum ki: Müslümanların yerine getirmesi övülen ve vacip olan ıslah, nass ve adalet doğrultusunda Müslümanlar arasında yapılan ıslahtır. Bunu da Allahu Teala’nın şu kavli doğrulamaktadır: وَإِن طَائِفَتَانِ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ اقْتَتَلُوا فَأَصْلِحُوا بَيْنَهُمَا “Eğer müminlerden iki gurup birbirleriyle vuruşurlarsa aralarını düzeltin. ” [Hucurat 9] Yani söz konusu ıslah etmek için çalışmak, mümin bir grup ile müşrik bir grup arasında olduğunda değil, çatışan iki mümin grup arasında olduğunda söz konusu olur demektir. İronik olan ise, rejim ve borazanlarının arayı düzeltme görevini yerine getirdiklerini iddia ettikleri bir zamanda, bu hükmü, kabileler bölgesindeki Müslümanlarla Pakistan ordusu arasını ve ordu ile Taliban arasını ıslah etme hususundaki gerçek vakıasından koparmışlar ve Taliban’dan olan Müslümanları takip edip öldürmek için ardı ardına askerî operasyonlar düzenlemeye başlamışlardır.

Amerika ile Müslümanlar arasında İmam Müslim ve Buhari’nin beldesinde yaşanan çatışmanın vakıasına intibak eden şerî hüküm, Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şu hadisinde geçmektedir: انْصُرْ أَخَاكَ ظَالِماً أَوْ مَظْلُوماً “(Din) kardeşin zalim de mazlum da olsa ona yardım et.”[Buhari rivayet etti] Bu nedenle Pakistan halkı ve diğer Müslüman ülkelerin halklarının üzerindeki şerî vacip, saldırıya uğrayan halkına yardım etmektir.

Pakistan yöneticilerinin ve liderlerinin durumu, diğer Müslümanların başındaki yöneticilerin durumu gibidir; zira yaptıkları işlerin çoğu sömürgeci kâfire hizmet etmek, her felakette ümmete zarar vermek ve onu her yerde yüzüstü bırakmaktır. Tıpkı Allah’ın ve kendi düşmanları olan Yahudilere karşı yardım etme konusunda mübarek Filistin halkını yüzüstü bıraktıkları gibi İran’daki Müslümanları da yüzüstü bıraktılar; bu yüzden gelecekte de onlardan bir hayır ve iyilik beklenemez. Bu nedenle ümmetin boynunda asılı olan şerî hüküm, bu yöneticileri devirmek ve İslam’a ve Müslümanları yardım edecek ve arkasında savaşılıp kendisiyle korunulacak Bir Halife nasbetmektir. Bu vacibin yerine getirilmesindeki ihmalkârlık, ümmetin sömürgeci kâfire boyun eğer bir şekilde kalmasını sağlayacaktır; bu yüzden güç ve kuvvet ehlinden olan muhlislerin, İslam’a ve Müslümanlara yardım edecek ve ümmeti tevhid sancağı altında birleştirecek Nübüvvet Minhacı üzere Hilafeti kurmak için Hizb-ut Tahrir’e nusret vermeleri gerekir. إِنَّ اللهَ اشْتَرَى مِنَ الْمُؤْمِنِينَ أَنفُسَهُمْ وَأَمْوَالَهُم بِأَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ يُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِ اللهِ فَيَقْتُلُونَ وَيُقْتَلُونَ وَعْداً عَلَيْهِ حَقّاً فِي التَّوْرَاةِ وَالْإِنجِيلِ وَالْقُرْآنِ وَمَنْ أَوْفَى بِعَهْدِهِ مِنَ اللهِ فَاسْتَبْشِرُوا بِبَيْعِكُمُ الَّذِي بَايَعْتُم بِهِ وَذَلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ “Allah müminlerden, mallarını ve canlarını, kendilerine (verilecek) cennet karşılığında satın almıştır. Çünkü onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler, ölürler. (Bu), Tevrat'ta, İncil'de ve Kur'an'da Allah üzerine hak bir vaattir. Allah'tan daha çok sözünü yerine getiren kim vardır! O halde O'nunla yapmış olduğunuz bu alış verişinizden dolayı sevinin. İşte bu, (gerçekten) büyük kazançtır.” [Tevbe 111]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Bilal Muhacir – Pakistan

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER