Cumartesi, 29 Zilkâde 1447 | 2026/05/16
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

ABD'nin Körfez Bölgesine Yönelik Askeri Politikasının Arka Planı

  • Kategori Makaleler
  •   |  

ABD'nin Körfez Bölgesine Yönelik Askeri Politikasının Arka Planı
Arap Körfezi Petrolü, Batı'nın “Aşil Topuğu” ve Zayıf Noktasıdır

 

ABD güçleri, 1945 yılında Körfez'in batısındaki Zahran üssünde, ardından 1949'da Bahreyn'de bir dayanak noktası buldu; oysa böyle bir şeyi hayal etmedikleri gibi akıllarının ucundan bile geçirmiyorlardı; bu da çalkantılı Orta Doğu bölgesinde varlık gösterme konusundaki iştahlarını daha da kabarttı. İngiltere’nin Mısır’ı kaybetmesinin ve 1968 yılında güçlerinin Körfez bölgesinden çekildiğini ilan etmesinin ardından, ABD Başkanı Richard Nixon, Sovyetlerin sıcak denizlere doğru genişlemesiyle mücadele bahanesiyle “İki Sütun Politikası” olarak bilinen çerçevede İran ve Suudi Arabistan’a sızmaya başladı. Nitekim Amerika, Nixon ve Ford yönetimleri döneminde, “babasının izinden giden” Muhammed Rıza Pehlevi'nin laiklik anlayışını önemsedikleri ve buna liberalizm adını verdikleri için Tahran'a 12 milyar Dolarlık devasa bir askeri silah desteği sağlamıştı. Çünkü ABD, İran’ı, Orta Doğu’da en yüksek stratejik öneme sahip ülkelerden biri olarak görüyordu.

Ancak 1979 Şubat Devrimi'nden sonra durum değişmiş, Carter yönetimi Muhammed Rıza Pehlevi'yi korumada başarısız olmuş ve o, 1979 Ocak ayının ortasında İslamcı muhalifleri lehine iktidardan ayrılmıştı. Bunun üzerine Carter, İran'ın mali varlıklarını dondurmuş ve diplomatik ilişkilerini kesmişti. Hatta rehineleri Tahran'dan çıkarmak için askeri bir operasyon düzenlemeyi bile onaylamıştı ancak komşu Umman'dan başlatılan “Kartal Pençesi” operasyonu rehineleri kurtarmada başarısız olmuştu. Bunun üzerine İran'ın Horasan eyaletinde yer alan Tabas çölünde bir helikopter, C-130 yakıt ikmal uçağıyla çarpışmış ve bu da 8 askerin ölümüne yol açmıştı; bunun sonucunda Carter yönetimi 1980 başkanlık seçimlerini kaybetmişti.

Sovyetler Birliği, 1979 yılının Aralık ayı sonlarında, devrimin, "Türkmenistan, Özbekistan, Tacikistan, Kazakistan ve Kırgızistan" gibi Orta Asya ülkelerine yayılmasını önlemek amacıyla askeri güçlerini Afganistan'a göndermişti; bu da Amerikalı planlamacıların Başkan Carter'a, Orta Doğu bölgesinde konuşlanmayı tavsiye etmelerine ve ona, Sina Yarımadası'ndaki Ras Minas, Umman ve Somali'de varlık gösterilmesini önermelerine neden olmuştu.

Körfez petrolüne bağımlılığı konusunda tutumunu daha önceden belirlemiş olduğu için Washington'da, bunun kaybedileceğine dair bir endişe egemen olmuş ve Carter yönetimi bu yöndeki planını açıklayarak, Sovyetler Birliği güçlerinin Körfez bölgesine ulaşmasından ve bunun doğuracağı sonuçlardan endişe duyduğunu iddia etmiş ve Carter, fabrikaların kapanması, iş kayıpları, enflasyon oranının artması ve petrol için küresel rekabet gibi bahaneler uydurmuş ve daha sonra 23 Ocak 1980'de yaptığı konuşmada özetlediği Carter Doktrini olarak bilinen açıklamasını, Körfez'in Amerika için hayati bir bölge haline geldiği şeklinde sonlandırmıştı; zira konuşmasında şöyle demişti: “Bizim tutumumuz tamamen açık olmalıdır; herhangi bir dış gücün Arap Körfezi bölgesini kontrol altına almak amacıyla düzenleyeceği herhangi bir saldırı, ABD’nin hayati çıkarlarına yönelik bir saldırı olarak kabul edilecek olup, bu tür bir saldırıya askeri güç de dahil olmak üzere gerekli tüm araçlarla karşılık verilecektir.”

Bunun ardından güvenlik ve askeri yetkililer arasında, Körfez'e hızlı bir şekilde ulaşmayı sağlayacak ve bir başkasının oraya ulaşmasını engelleyecek askeri bir gücün kurulması hakkında konuşmalar başlamıştı. Doktrinin açıklanması ile askeri güçlerin oluşturulması arasında iki ay geçmişti; 1 Mart 1980'de, Paul Xavier Kelly komutasındaki Hızlı Dağıtım Ortak Görev Güçleri kurulmuş ve bunun komuta merkezi, 1950’lerde inşa edilen McDill Hava Üssü’ndeki “Mole Hill” (Köstebek Yuvası) adlı binaya yerleştirilmişti; zira bu bina, emirleri bekleme odası ve Armageddon savaşını bekleyen nükleer bombardıman uçaklarının komuta merkezi mesabesindeydi.

Amerika, Mısır’ı, hızlı konuşlanma için ortak görev güçlerinin geçiş noktası haline getirmiş ve Kasım 1980’den itibaren Ras Minas’ı kullanmaya başlamıştı; zira buraya, 20 gün boyunca tatbikat yapmak üzere her iki yılda bir 6500 asker boyutunda kuvvetler gönderiyordu. Nitekim ortak görev güçlerinin eğitimleri bu sınırda da durmamıştı; zira bu planlar, Komer planında olduğu gibi her biri 75 kg ağırlığındaki sırtla taşınabilir (manpack) nükleer bombalarının kullanımını da kapsayacak şekilde genişletilmişti. Tüm bunlar, Amerika’nın Körfez petrolü üzerindeki kontrolünü sıkılaştırmak için yapılmakta olup bu da Körfez rejimlerinin kendi topraklarında Amerikan kuvvetlerini ve uçaklarını seferber edip konuşlandırma desteğini elde etmeye dayanmaktaydı; bunun uygulanması için 200 bin asker ve bu askerlerin bir ay içinde nakledilmesi önerilmişti. Nitekim ABD hükümeti, Körfez ülkeleri rejimlerinin onayını almış ve bu rejimlerle, Orta Doğu'da askeri operasyonların yürütmesini kolaylaştıran anlaşmalar imzalamıştı; bu operasyonlar ise, Orta Doğu'ya müdahale etmek üzere oluşturulan ve Başkan Reagan yönetimi döneminden itibaren “CENTCOM” (Merkez Komutanlığı) adını taşıyan Hızlı Dağıtım Ortak Görev Güçleri aracılığıyla gerçekleşmekteydi.

Buna binaen Hızlı Dağıtım Ortak Görev Güçleri, İran’ın Bandar Abbas ve Manuchehr gibi limanlarına ABD deniz ablukası uygulamayı ve “İran petrolünün %96’sının” yabancı petrol tankerlerine aktarıldığı Hürmüz Boğazı’nda yer alan Hark Adası’nı işgal etmenin yanı sıra İran'ın diğer şehirlerini, özellikle de İran'ın kuzeybatısında Türkiye sınırından Hürmüz Boğazı'na kadar uzanan Zagros Dağları silsilesi üzerinde bulunan şehirleri işgal etmeyi planlamıştı. Nitekim ABD bunu, Müslüman ülkelerinden beklenen tepki pahasına yapmıştı.

James Carter, Beyaz Saray'ı yeni ABD Başkanı Ronald Reagan'a devretmeden önce, 7 Ocak 1980'de İran'ın petrol ihracatı için Hürmüz Boğazı'nı kapatmasını engellemek amacıyla Pentagon'a askeri güç kullanma yetkisi veren gizli bir emir imzalamıştı; bu da ABD'nin, hem gizli hem de açık bir şekilde Körfez bölgesine müdahalesinin önünü açtığı anlamına geliyordu.

Paul Xavier Kelly ve Comer’in planlarında ortaya konulanların büyük bir kısmı, hem Amerika’nın 1991 yılında Irak kuvvetlerini Kuveyt’ten çıkarmak için yürüttüğü savaşta, hem de 2003’te Irak’ın işgalinde ve 2001’de Afganistan’ın işgalinde, seyreltilmiş ve seyreltilmemiş uranyum mermilerinin kullanımıyla birlikte uygulanmıştır.

Trump’ın bugün yaptığı şey, İran’a boyun eğdirmek ve kendi yörüngesinde dönmesinin ardından İran’ı Amerika’ya tabi bir hale getirmek kastıyla olsa da, aslında eski Amerikan politikasının plan ve uygulamalarının devamından başka bir şey değildir. Bugün ise bu politika, Washington’un Venezuela petrolüne el koymasının ardından, aralarında uzlaşmalar sağlamak için Çin’e giden ikinci petrol kaynağı üzerinden Çin’e baskı uygulamaya yönelmiştir. Bu da yaklaşan ekonomik kriz nedeniyle Amerikan ekonomisi üzerinde oluşacak sarsıcı etkiyi önlemek ve elli yılı aşkın süredir Doların altından ayrılması politikasını yüzünden çöküşün eşiğinde olan Doları ve onunla birlikte küresel sistemi kurtarmak amacıyladır.

Amerika Birleşik Devletleri’nin petrol açısından zengin ve dünyanın ortasında stratejik bir konuma sahip “Müslüman” Orta Doğu bölgesine yönelik bu bakışı, hadari olarak kapitalist medeniyet için bir tehdit ve iddia ettikleri gibi (Orta Doğu) halkının Batılı kapitalist medeniyet için bir tehlike oluşturmasından dolayı nükleer silahlar kullanarak ve Armageddon savaşı için seferberlik ilan ederek olsa bile ona el koyup kontrol etmek amacıyladır!

Petrol çılgınlığı, Amerika’nın dünyanın dört bir yanındaki petrol yataklarına el koyabileceğini düşünmesine neden olmuştur. Geçen yüzyılın seksenli yıllarında Körfez'den başlayan Amerika, yeni yüzyılın başlarında gözünü Hazar Denizi'ne dikmiş, ardından elini Venezuela'ya uzatmıştır; kim bilir yarın nereye olacak?!

Petrol rezervlerinin büyük bir kısmı Müslüman ülkelerde bulunmaktadır. Onu zorla koparıp almak nezakete ve siyasete yakışmaz. Peki tüm Müslümanların, kendisiyle korunacakları ve arkasında savaşacakları bir başa sahip olmalarının zamanı gelmedi mi? Zira Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: إِنَّمَا الْإِمَامُ جُنَّةٌ يُقَاتَلُ مِنْ وَرَائِهِ وَيُتَّقَى بِهِ “İmam bir kalkandır, onun arkasında savaşılır ve onunla korunulur.” O halde ey Müslümanlar! İmamı nasbetmek ve ona biat etmek için acele edin ki kurtuluşa erip başarıya ulaşasınız; böylece de dünya sizin gölgenizde huzur bulsun.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Müh. Şefik Hamis – Yemen

Devamını oku...

Bir El İnşa Ediyor ve Bir El Boğuyor… Mevcut Sızmanın Tehlikeleri

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Bir El İnşa Ediyor ve Bir El Boğuyor… Mevcut Sızmanın Tehlikeleri

Haber:

Birleşik Arap Emirlikleri Dış Ticaret Bakanı Sani Ahmed El-Zeyudi, Suriye ile BAE arasındaki ikili ilişkilerin çeşitli sektörlerde artan bir ivme aşamasından geçtiğini vurgulayarak, mevcut yönelimlerin stratejik yatırım ve ticaret ortaklıkları aracılığıyla Suriye’nin ekonomik toparlanma süreçlerini desteklemeye odaklandığını belirtti. El Zeyudi, Çarşamba günü yaptığı bir paylaşımda, son diplomatik ve ekonomik hamlelerin, ortak çıkarlara hizmet edecek yeni iş birliği ufuklarını keşfetmek amacıyla iki ülkenin liderliklerinin doğrudan yönelimleri doğrultusunda gerçekleştiğine işaret etti.

Yorum:

Görünen o ki bu habere yapılacak en iyi yorum, yeni “dostun” erdemlerini belirtmek olacaktır; çünkü bu dost, özgürlük mücadelesinden yıllar önce çok büyük stratejik bir karar almıştı ki bu karar: Beşar Esad yönetimi altında Suriye’nin istikrarını desteklemekti. 2018 yılında ise, dikkat çekici bir siyasi adım olarak başkent Şam’daki büyükelçiliğini yeniden açmaya karar verdi; bu da Suriye’ye ve onun suçlusuna yönelik köklü bir değişimin göstergesi olarak şekillendi ve BAE’nin Suriye rejimini zımnen tanıdığının ilanı mesabesinde oldu.

Nitekim 2019 yılı, Suriye-BAE ilişkilerinde bir dönüm noktası oldu; zira “dost ya da kardeş”, Şam ile çeşitli düzeylerde iş birliğinin kapılarını açmaya başladı. 2020 yılında, işbirliği daha belirgin bir ekonomik nitelik kazanmaya başladı; zira Birleşik Arap Emirlikleri şirketleri, özellikle petrol ve yeniden inşa alanlarında Suriye içinde genişlemeye başladı.

Ancak en dikkat çekici değişim 2022 yılında yaşandı; zira o zaman suçlu Beşar, devrimin başlangıcından itibaren Arap ülkesine yaptığı ilk resmî ziyaret kapsamında Birleşik Arap Emirlikleri’ni ziyaret etti ve bu ziyaret, ilişkilerin normalleşmesine yönünde büyük bir adım olarak nitelendirildi. Özgürlük mücadelesinden önceki son yıllarda Birleşik Arap Emirlikleri yeniden inşa sürecine etkin şekilde katkıda bulunan ülkeler arasında yer almış ve altyapı ile enerji sektörlerinde mali ve teknik destek sağlamıştır. 2024 yılının başlarıyla birlikte, Suriye’nin Arap dünyasına yeniden rehabilite edilmesinde önemli bir rol oynamış; böylece Suriye, aynı yılın Mayıs ayında 10 yıl süren bir kopukluğun ardından Arap Birliği’ne geri dönmüştü.

Bu, BAE’nin devrime ve onun halkına yönelik çalışmalarından buz dağının görünen kısmı olup, özgürlük mücadelesinden önce Müslüman ülkeleri düzeyindeki rollerinin basit bir parçasıdır. Bundan sonrasına gelince; nitekim Tahnun, onun çalışmaları, bağlantıları ve niyetleri hakkında pek çok şey söylendi; zira sosyal medya, bu hareketlilikler ve bunların amacının mahiyeti hakkında paylaşımlarla dolup taştı.

Son olarak eğer biri, siyasette kalıcı düşman da yoktur, sürekli komplocu da yoktur diyecek olursa, her zaman bu kaideyi uygulamaya çalış ve onu, bir eylemi ya da bir ilişkiyi haklı çıkarmak için benimseme; çünkü kendin için delil olsun diye konuştuğun bir şey, aynı zamanda aleyhine de bir delil olabilir; yani kaide, senin ona dayanma şekline göre değişir. İnanın ve şundan emin olun ki; başarısız olmanızı isteyen biri, kendi korkularının boyutundan çok daha fazlasını almadıkça size yardım etmeyecektir; dün düşman olan, bugün de yarın da dost olmayacaktır; insanların zulümden kurtulma hareketini başarısızlığa uğratmak için çalışan biri, onların kalkınmasında da yardımcı olmayacaktır; anlattıklarımızda, ders çıkarmak isteyen kimse için, bir ibret vardır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Abdu ed-Della - Suriye

Devamını oku...

11 Mayıs: Hizb-ut Tahrir / Pakistan Vilayeti Resmi Sözcüsü Navid Butt’un Kaçırılışının Yıldönümü

  • Kategori Makaleler
  •   |  

11 Mayıs
Hizb-ut Tahrir / Pakistan Vilayeti Resmi Sözcüsü Navid Butt’un Kaçırılışının Yıldönümü

 

11 Mayıs 2012 Cuma günü, dört çocuk babası olan Navid Butt, Pakistan’ın Lahor şehrinde küçük çocuklarını okuldan aldıktan sonra eve dönerken kaçırıldı; komşuların ve aile fertlerinin de tanıklık ettiği üzere onu, devletin şerir güvenlik mensupları kaçırdı. Navid’in kaçırılması, Pakistan’da ikinci Raşidi Hilafeti kurmak için on yılı aşkın süredir devam eden cesur, yorucu ve aralıksız çabaların ardından gerçekleşti.

Navid Butt hiç korkmadan hakkı haykırıyor ve Keşmir, Filistin, Irak ve Afganistan’a yönelik ihanete karşı sesini yükseltiyordu. Pakistan ekonomisini mahveden Uluslararası Para Fonu'na teslim olmaya karşı da sesini yükseltmişti. Yine medya ve eğitim politikası aracılığıyla yozlaşmış Batılı liberal değerlerin yayılmasına karşı da sesini yükseltmişti. Ayrıca Navid Butt, hak için de sesini yükseltmişti ancak tiranların tepkisi, onu susturmak oldu; oysa hak sözü söylemek, hem şerî bir vacip hem de Müslümanlar için bir haktır. Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: أَلَا لَا يَمْنَعَنَّ أَحَدَكُمْ رَهْبَةُ النَّاسِ أَنْ يَقُولَ بِحَقٍّ إِذَا رَآهُ أَوْ شَهِدَهُ فَإِنَّهُ لَا يُقَرِّبُ مِنْ أَجَلٍ وَلَا يُبَاعِدُ مِنْ رِزْقٍ “Sakın insanların korkusu (heybeti), sizden birini hakkı gördüğünde veya bildiğinde söylemekten alıkoymasın. Çünkü hakkı söylemek, eceli yaklaştırmaz, rızkı da uzaklaştırmaz (azaltmaz.)

Sonra uzun ve acı dolu yıllar süren mücadelenin ardından, Navid Butt’un akrabaları, onun zorla kaçırıldığını devletin resmi olarak kabul etmesini başardılar. Nitekim 4 Ocak 2018 tarihinde, Pakistan Zorla Kaybetmeler Soruşturma Komisyonu, Navid Butt’un getirilmesi için bir emir yayımlamış olup emirde şöyle geçmektedir: “Bu davanın yürütülmesi sırasında toplanan delillere dayalı olarak Komisyon, kayıp kişi Navid Butt'un gizli servis mensupları tarafından tutuklandığından ve yasadışı bir şekilde onların gözetiminde tutulduğundan şüphelenmekte olup Komisyon, Navid Butt'un Komisyon huzuruna çıkarılmasını talep etmektedir.” Buna rağmen akrabaları ve arkadaşları hâlâ Navid Butt'un nerede olduğu ya da sağlık durumu hakkında hiçbir şey bilmiyorlar.

Şöyle denilebilir: Neden bir başkası için değil de sadece Navid Butt için sesimizi yükseltiyoruz? Buna cevap şudur: Pakistan'da kaçırılan binlerce kişinin her birinin akrabaları ve arkadaşlarının görevi, onlar adına seslerini yükseltmektir. Böylece her bir salih oğul ve saliha kız, sadece uzun bir listedeki isimler olarak değil, salih oldukları da tanınmış ve ayrıca Pakistan yöneticilerinin kötülüğü de ifşa edilmiş olur. Böylece bu sesler, sadece ince bir çizgi olmaktan çıkıp Allahu Teala’nın izniyle müminlere karşı işlenen bu zulmü, baskıyı ve düşmanlığı sona erdirecek coşkun bir sele dönüşsün. Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur: إِنَّ الَّذِينَ فَتَنُوا الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ ثُمَّ لَمْ يَتُوبُوا فَلَهُمْ عَذَابُ جَهَنَّمَ وَلَهُمْ عَذَابُ الْحَرِيقِ “Şüphesiz inanmış erkeklerle inanmış kadınlara işkence edip sonra tevbe de etmeyenlere cehennem azabı ve (orada) yanma cezası vardır.” [Buruc 10] Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem de, bir kutsi hadiste şöyle buyurmuştur: مَنْ عَادَى لِي وَلِيّاً فَقَدْ آذَنْتُهُ بِالْحَرْبِ “Her kim benim bir dostuma düşmanlık ederse, ben de ona savaş ilan ederim.” [Buhari]

Ayrıca şöyle de denebilir: Eğer bu, tiranlardan korkma tohumları ekiyorsa, o halde neden Navid Butu’un kaçırılmasını öne çıkarıyoruz? Buna da cevap şudur: Bir müminin tiran karşısındaki cesur tavrı, salih Müslümanlara Allah Teala’dan başkasından korkmamaları gerektiğini hatırlatmaktadır. Zira Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: سَيِّدُ الشُّهَدَاءِ حَمْزَةُ بْنُ عَبْدِ الْمُطَّلِبِ، وَرَجُلٌ قَامَ إلَى إمَامٍ جَائِرٍ فَأَمَرَهُ وَنَهَاهُ، فَقَتَلَهُ “Şehitlerin efendisi Hamza İbn Abdulmuttalib ve zalim yöneticiye marufu emrettiği ve onu münkerden nehyettiği için zalim yönetici tarafından öldürülen kişidir.” [Hakim rivayet etti] Nitekim Navid Butt kaçırılmadan önce, sadece bir ya da iki şehidin bile Pakistan Müslümanlarına, tiranlara karşı sessiz boyun eğişlerini sona erdirmeleri için ilham vermeye yeterli olacağı yönünde bir kanaat taşıyordu.

Ey Pakistan Müslümanları: Navid Butt, Allahu Teala’nın rızasını kazanmak için tiranların karşısında durmuştur; aynı şekilde hepimizin bunu yapması gerekir. Bizim sessizliğimiz, sadece zulmün devam etmesini, dünyadaki hâlimizin daha da kötüleşmesini ve ahiretin kaybedilmesini sağlayacaktır; bu yüzden Allahu Teala bu zulmü üzerimizden kaldırıncaya kadar zalimlere karşı sesimizi yükseltmemiz gerekir. Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَاتَّقُوا فِتْنَةً لَا تُصِيبَنَّ الَّذِينَ ظَلَمُوا مِنْكُمْ خَاصَّةً وَاعْلَمُوا أَنَّ اللَّهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ “Öyle bir fitneden sakının ki içinizden yalnızca zulmedenlere dokunmakla kalmaz (size de dokunur). Bilin ki Allah’ın azabı çok çetindir.” [Enfal 25]

Tiranların zulmü, sadece hakkı haykıranların sesini kısmakla sınırlı kalmamıştır; zira bu tiranlar, iki yıldan fazla bir süre boyunca Gazze’ye destek vermek için silahlı kuvvetlerin seferber edilmesini de engellemişler, ardından da Yahudi varlığına karşı direnişin silahsızlandırılmasını denetlemek için kurulan Trump’a bağlı “Barış Kurulu’na” katılmışlardır. Ayrıca bu tiranlar, Allahu Teala müminlere havada zafer nasip etmiş olmasına ve bunun ardından Keşmir’in kurtarılmasının mümkün bir hâle gelmesine rağmen Mayıs 2025’te Hindistan’a karşı ateşkes ilan etmesini emrettiğinde Trump’a itaat etmişlerdir. Yine bu tiranlar, Amerika ve Yahudi varlığının saldırısına maruz kaldıklarında Buhari ve Müslim’in toprakları olan İran’daki Müslümanları da terk etmişlerdir. Sonra Trump’ı kurtarmak için gece gündüz çalışarak İran’ı müzakereler yoluyla aldatmak için harekete geçtiler; tıpkı bu tiranların Amerika’nın bir aracı olan Uluslararası Para Fonu’nun diktelerine boyun eğmeleri ve Pakistan nadir toprak elementleri de dahil olmak üzere devasa kaynaklara sahip olmasına rağmen bir yoksulluk ve acı dalgası başlatmaları gibi. Amerikanların İslam’a karşı yürüttüğü küresel savaşa katkı sağlamanın bir parçası olarak bu tiranlar, gençler arasında yozlaşmış Batı değerlerinin yayılmasına ve aynı şekilde üniversite ve yüksekokullarda ahlaksızlığın ve uyuşturucu kullanımının yaygınlaşmasına izin veriyorlar.

Ey Pakistan silahlı kuvvetler içindeki Müslümanlar: Sizler güç ve kuvvet ehlisiniz; bugün ise tiranlar, sizin gücünüzü kendi zulümlerinde kullanıyorlar; ancak sizin şerî göreviniz onları yakalamanızdır ki sizler buna muktedirsiniz. Zira Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: إنَّ النَّاسَ إَذا رَأوُا الظَّالِمَ فَلمْ يَأْخُذُوا عَلَى يَدَيْهِ أَوْشَكَ أَنْ يَعُمَّهُمُ اللَّهُ بِعِقَاب “İnsanlar zalimi görüp de onun (zulmüne) engel olmazlarsa, Allah’ın kendi katından göndereceği bir azabı hepsine umumileştirmesi yakındır.” [Ebu Davud ve Tirmizi] Haydi tiranlara engel olun ve Nübüvvet Minhacı üzere İkinci Raşidİ Hilafeti kurmak için Hizb-ut Tahrir’e nusret vererek onların zulmünü ebediyen sona erdirin.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Radyosu İçin Yazan
Musab Umeyr – Pakistan

#FreeNaveedButt

Devamını oku...

Mescid-i Aksa Kırmızı Çizgi Değil, Bir Akidedir

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Mescid-i Aksa Kırmızı Çizgi Değil, Bir Akidedir

 

Haber:

Mescid-i Aksa, bugün yani Perşembe günü, yerleşimciler tarafından avlusuna yönelik bir dizi geniş çaplı baskınlara sahne oldu; bu baskınlar sırasında Talmud duaları okundu, kışkırtıcı danslar yapıldı ve ırkçı sloganlar atıldı. “Bayrak Yürüyüşü” başlamadan önce, Yahudi bakanlar, Knesset üyeleri ve aşırı sağcı hahamlar da bu baskınlara katıldı; tüm bunlar, İbrani takvimine göre Yahudi varlığının 1967’de Kudüs şehrinin doğu kıyısını işgal etmesini kutladığı “Kudüs'ün Birleşmesi Günü” olarak adlandırdıkları günle eş zamanlı olarak gerçekleşmiştir. Yahudilerin bu tırmanışıyla eş zamanlı olarak, Başbakan Netanyahu yaptığı açıklamada, “Tüm dünyaya şunu söylüyorum: Kudüs, İsrail egemenliği altında birleşik, tarihi ve ebedi başkentimiz olarak kalacaktır” dedi.

Ürdün, Ben-Gvir’in Mescid-i Aksa'ya düzenlediği baskını “ve radikal yerleşimcilerin cami avlusunda İsrail bayrağı açma provokasyonlarını kınayarak, bu eylemleri Kudüs'ün tarihi ve hukuki statükosunun açık bir ihlali olarak değerlendirdi. Ürdün Dışişleri Bakanlığı, Mescid-i Aksa'nın tarihi ve hukuki statüsüne yönelik ihlallerin sürmesi durumunda yaşanabilecek ciddi sonuçlar ve tırmanışlar konusunda uyarıda bulunarak, Mescid-i Aksa’nın tamamının yalnızca Müslümanlara ait bir ibadet yeri olduğu yönündeki tarihi ve hukuki vurgusunu yineledi. Ürdün Vakıflar Bakanlığına bağlı Kudüs Vakfı ve Mescid-i Aksa İşleri Dairesi’nin, Mescid-i Aksa’nın tüm işlerini yönetme ve girişini düzenleme konusunda tek yasal merci ve münhasır yetkili kurum olduğunu vurguladı.” (El Cezire)

Yorum:

Kınama, uyarı ve vurgulama arasında soru şudur: (Bugün Ben Gvir’in el-Aksa artık kırmızı çizgi değildir sözüne işaretle) çizgilerimiz hala kırmızı mı? Biz cevap veriyoruz; El-Aksa kırmızı çizgi değildir, aksine bir akide olup bunun dışında kan dökülür.

Nitekim onlar tüm çizgileri ve sınırları aştılar; zira onlar, Gazze’den Lübnan’a ve Suriye’ye kadar her yerde yıkım saçıyorlar, savaş açıyorlar, öldürüyorlar ve bu boyun eğmiş aşağılık rejimlerin gölgesinde orayı burayı yağmalıyorlar. En şaşırtıcı olanı ise, bu haberle eş zamanlı olarak, Suriye Dışişleri Bakanı'nın Yahudi varlığıyla sakin ve istikrarlı ilişkiler kurmayı arzuladığını açıklamasıdır!! Heyeti ile Yahudi varlığı arasında verimli ve olumlu görüşmelerden dönen Lübnan da var!

Bu ajan yöneticilerin köklerinden sökülüp atılmaları ve ülke onların pisliğinden ve utancından temizlenmesi gerekir; çünkü onlar, halklarını zillet, aşağılanma, utanç ve küçülmüşlük içinde boğdular, öyle ki sayıları çok olmasına rağmen hiçbir ağırlıkları kalmamıştır.

Mescid-i Aksa sizi çağırıyor; peki kim icabet edecek?! Ey Müslüman orduları; İsra'yı ve esirleri kurtarmak, Sykes-Picot sınırlarını yıkmak, Filistin, Ürdün, Lübnan ve Suriye’yi birleştirmek ve Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in sancağı altında tek bir Halife’nin yönettiği tek bir ümmet olmaya geri dönmemiz için ne zaman harekete geçeceksiniz ki böylece hakların korunduğu, adaletin hâkim olduğu ve insan onurunun muhafaza edildiği bir toplumda kutsallarımız korunacak, insanlar zulümden, sömürüden ve fesattan kurtulacaktır?!

Son olarak size, Allahu Teala’nın şu kavlini hatırlatıyorum: وَإِنِ اسْتَنصَرُوكُمْ فِي الدِّينِ فَعَلَيْكُمُ النَّصْرُ "Sizden din konusunda yardım istediklerinde yardıma icabet etmeniz sizin üzerinize vaciptir." [Enfal 72]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Müne Semih

Devamını oku...

Mirziyoyev Rejimi, Zarafşan Hapishanesindeki Müslümanlara İğrenç Baskılar Uygulamaktadır!

Nevai vilayetinin Zarafşan şehrinde bulunan 12 numaralı cezaevinde yatan mahkumlara psikolojik ve fiziksel baskılar uygulandığı, sistematik ihlaller yapıldığı gelen haberler arasında. Bu zulüm, sırf “Rabbimiz Allah’tır” dedikleri için parmaklıklar ardında yatan Hizb-ut Tahrir gençlerini hedef almaktadır. Bu gençler, onurlarını hedef alan ve onları aşağılayan iğrenç provokasyonlara maruz kalmaktadır.

Zalim rejim, kirli pençelerini bir kez daha Allah’ın dini üzerinde sebat eden gençlere, özellikle de Zarafşan’daki 12 No’lu ıslah kurumunda bulunan kardeşlere yöneltmiştir. Bu kez işlenen suçlar yalnızca insani değerlere aykırı olmakla kalmamış, hayvanların bile işlemeyeceği suçlar ve iğrençlikler işlenmiştir. İnsanlık onuru ve şerefi ayaklar altına alınmıştır.

Kurumun operasyonel bölüm başkanı Devlet Güvenlik Servisi Yarbayı Mahmud Hüseyinov ve avaneleri; tahliye tarihleri yaklaşan dirençli mahkûmları boyun eğdirmek, onlardan zorla “pişmanlık” mektubu almak ve iradelerini kırmak için en adi yöntemleri kullanmışlardır. Esadullah İşpultayev ve Sıddık Hocayev gibi kardeşlerimize karşı “Yeşil Madde Provokasyonu” olarak bilinen o iğrenç oyunu sergilemişlerdir. Bu iğrenç uygulama; mahkûmu uyuduğu sırasında cinsel saldırıya uğrayacağıyla tehdit ederek onu sahte “pişmanlık mektupları” yazmaya zorlamayı amaçlamaktadır.

Bu uygulama, müstebit rejimin gerçek yüzünü ve Müslümanlara karşı beslediği derin nefretin boyutlarını bir kez daha gözler önüne sermektedir.

Bu zulümlerin temel sebebi ve kaynağı, rejimin oynadığı ikili politikadır, hem Rusya’nın hem de haçlı Amerika’nın ipinde oynamaktadır. Rusya, Müslüman göçmenlere karşı en ağır aşağılamaları reva görürken; Trump da Gazze’de, İran’da ve Sudan’da İslam Ümmetinin oluk oluk kanını akıtmaktadır. Mirziyoyev rejimi de kendi halkını ve dindaşlarını en aşağılık ve adi yöntemlerle ezerek onların rızasını kazanmaya çalışmaktadır.

Ey Özbekistan Müslümanları! Kardeşleriniz, iffetlerini ve onurlarını korumak için parmaklıklar ardında çetin bir mücadele verirken; yıkılmakta olan saltanatının sütunlarını ayakta tutmak için çalışan zalim rejim ise, her türlü zulüm ve baskıyı reva görmektedir.

Ey Özbekistan Müslümanları! Zindanlardaki kardeşleriniz sadece fiziksel işkenceye değil, aynı zamanda onurlarını hedef alan manevi saldırılara da maruz kalmaktadırlar. Bu zalimler, Müslüman için namus ve şerefin hayattan daha değerli olduğunu biliyorlar, bu yüzden özellikle bu hassas noktayı hedef almaktadırlar.

Zarafşan hapishanesindeki ve diğer zindanlardaki mazlum kardeşlerimizin haklarını savunmak, bu zulümleri tüm dünyaya haykırmak ve İslam’ın adaletini tesis etmek için çalışmak; her birimizin şer’i ve ahlaki görevidir.

Zalimler, Allah’ın tuzağından ve mazlumun feryadından bihaberdirler. Oysa Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

وَسَيَعْلَمُ الَّذِينَ ظَلَمُوا أَيَّ مُنقَلَبٍ يَنقَلِبُونَ “Zulmedenler, hangi dönüşle döndürüleceklerini yakında bileceklerdir.” [Şuara 227]

وَلَا تَحْسَبَنَّ اللهَ غَافِلاً عَمَّا يَعْمَلُ الظَّالِمُونَ إِنَّمَا يُؤَخِّرُهُمْ لِيَوْمٍ تَشْخَصُ فِيهِ الْأَبْصَارُ“Sakın, Allah’ı zalimlerin yaptıklarından habersiz sanma! Allah, onları ancak gözlerin dehşetle bakakalacağı bir güne erteliyor.” [İbrahim 42]

Ey güç ve kuvvet ehli! Ey güvenlik birimleri! Bu dünya fani ve geçicidir, ahiret azabı ise bakidir. Bugün hizmet ettiğiniz bu rejimin arkasında Rusya ve Amerika gibi sömürgeci güçler vardır, onlar İslam’ın ve Müslümanların bir numaralı düşmanıdırlar.

Zarafşan’daki 12 numaralı cezaevinde işlenen bu kirli suçlar asla hesapsız kalmayacaktır. Bizler, mazlum kardeşlerimizin döktüğü her damla gözyaşından ve gasp edilen her haktan sorumluyuz ve hesaba çekileceğiz.

Mirziyoyev rejimine ve onun cellatlarına, zulüm üzerine kurulan her saltanatın eninde sonunda yıkılmaya ve çökmeye mahkûm olacağını hatırlatıyoruz. Bu vahşi işkenceler ve sahte “pişmanlık mektubu” oyunları, Ümmetin şaha kalkışını asla engelleyemeyecektir. Allah’ın izniyle çok yakında bu suçlara ortak olan herkes adalet önünde hesap verecektir. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

وَقُلْ جَاءَ الْحَقُّ وَزَهَقَ الْبَاطِلُ إِنَّ الْبَاطِلَ كَانَ زَهُوقاً“Yine de ki: Hak geldi; bâtıl yıkılıp gitti. Zaten bâtıl yıkılmaya mahkumdur.” [İsra 81]

Devamını oku...

Cihat ile Pakistan Ordusu Hindu Devletine, İran Ordusu ise Amerika ve Yahudi Varlığına Karşı Galip Gelecek; Cihat ile Ümmet Yeniden İzzetine Kavuşacaktır!

Pakistan kuvvetlerinin, “Bünyan-ı Marsus” operasyonu ile Hindu devletine ait çok sayıda uçağı düşürmesi, savunma sistemlerini felç etmesi ve işgal altındaki Keşmir üzerinde fiili bir uçuşa yasak bölge ilan etmesi ve 7-8 Mayıs 2025 gecesi başlayan “Sindur” operasyonu ile de Hindu devletini yerin dibine geçirmesi, Müslümanların davasında barış ve normalleşme masallarının kâfirlere sadece cesaret verdiğinin, düşmanı ancak Cihadın yola getirebileceğinin en açık kanıtıdır.

Aynı tabloyu İran’ın Amerika ve Yahudi varlığına karşı yürüttüğü savaşta da gördük. İran kuvvetlerinin Orta Doğu’daki Amerikan üslerini füze ve İHA’larla hedef alması, Yahudi varlığını füze yağmuruna tutması ve Amerikan donanmalarını vurması, çağın firavunu Trump’ın dengesini bozmuş ve onu defalarca ateşkesi uzatmaya mecbur etmiştir. Peki, hani nerede barış sloganları atanlar, realizm adına kâfirlere boyun eğmeye çağıranlar ve savaşın hiçbir sorunun çözümü olmadığını söyleyenler? Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şu sözünde ne kadar da doğru söylemiştir:

إِذَا تَبَايَعْتُمْ بِالْعِينَةِ، وَأَخَذْتُمْ أَذْنَابَ الْبَقَرِ، وَرَضِيتُمْ بِالزَّرْعِ، وَتَرَكْتُمْ الْجِهَادَ، سَلَّطَ اللَّهُ عَلَيْكُمْ ذُلّاً لَا يَنْزِعُهُ حَتَّى تَرْجِعُوا إِلَى دِينِكُمْ“Îyne usulü ile alış veriş yaptığınız, öküzlerin kuyruğuna tutunup ziraatçılıkla geçinmeye razı olduğunuz ve Cihadı terk ettiğiniz vakit, Allah sizin üzerinize zilleti musallat eder de dininize dönene kadar onu üzerinizden sıyırıp almaz!” [Ebu Davud, Ahmed] Allah Subhânehu ve Teâlâ da şöyle buyurmuştur:

وَلِلَّهِ الْعِزَّةُ وَلِرَسُولِهِ وَلِلْمُؤْمِنِينَ“Halbuki asıl üstünlük, ancak Allah’ın, Peygamberinin ve müminlerindir.” [Münafikun 8]

إِنْ تَنْصُرُوا اللهَ يَنْصُرْكُمْ وَيُثَبِّتْ أَقْدَامَكُمْ“Eğer siz Allah’a yardım ederseniz, O da size yardım eder ve ayaklarınızı sağlam bastırır.” [Muhammed 7]

Müslümanların tüm tarihi cihadın azametiyle doludur. Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem bizzat yirmi yedi gazveye katılmış, onlarca seriyye göndermiş ve böylece Müslümanların yolunu belirlemiştir. Raşit Halifeler de bu yolun kesintiye uğratmasına asla izin vermemişlerdir. Emevi ve Abbasî halifeleri ile onların komutanları, İslam sancağını cihat yoluyla dünyanın dört bir yanına taşımışlardır. Abbasîlerin son döneminde cihat farziyetinde ihmalkarlık gösterilince Müslümanlar Moğol istilasına uğramış, ancak daha sonra Cihad ruhuyla yeniden dirilen Osmanlılar, Haçlı Avrupa’yı kılıcın ucuyla sindirerek bu farzı yerine getirmiş ve izzete ulaşmışlardır. Ne var ki 1924 yılında Hilafet’in yıkılmasından sonra cihat farzı, çizilen coğrafi ve milli sınırlar içindeki savunma faaliyetlerine hapsedilmiştir; bu ise kafir uluslararası sisteme boyun eğmekten başka bir şey değildir.

Oysa Amerika; Venezuela, İran, Suriye, Sudan, Afganistan ve Yemen’e dilediği zaman saldırmakta; Yahudi varlığı da Lübnan, Suriye, İran ve Yemen’i istediği an vurmaktadır. Buna karşılık bizler ise Âlemlerin Rabbi olan Allah’ın farz kıldığı şer’i görevimizi yerine getirmemekte, Gazze’ye, Yemen’e veya İran’a yardım etmek için harekete geçmemekte, sadece sınırları savunmakla yetinmekteyiz. Halbuki Allah Subhânehu ve Teâlâ Müslümanlara yardım etmemizi bize farz kılmıştır:

وَإِنِ اسْتَنْصَرُوكُمْ فِي الدِّينِ فَعَلَيْكُمُ النَّصْرُEğer onlar din hususunda sizden yardım isterlerse, yardım etmek üzerinize borçtur.” [Enfal 72]

وَاقْتُلُوهُمْ حَيْثُ ثَقِفْتُمُوهُمْ وَأَخْرِجُوهُم مِّنْ حَيْثُ أَخْرَجُوكُمْ“Onları nerede yakalarsanız öldürün. Sizi çıkardıkları yerden (Mekke’den) siz de onları çıkarın.” [Bakara 191]

Cihat farzını yerine getirmekte gevşeklik göstermek ve ulusal sınırlar içine hapsolmak Ümmet’in zayıflamasına yol açmıştır. Bu sınırlar Ümmet’i paramparça etmiş ve kafirlere, Müslüman beldeleri birer birer hedef alma fırsatı vermiştir.

Ey Pakistan Silahlı Kuvvetleri! Allah sizi sadece İngilizlerin çizdiği sınırlar içindeki Müslümanları korumakla yükümlü tutmamıştır. Tarih boyunca Müslüman komutanların hayatında görüldüğü üzere, bütün Müslümanları korumak için cihat etmek de sizin üzerinize farzdır. Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem, Bedir veya Hendek’ten sonra bile Cihada birkaç ay ara vermemiş, İslam mesajını doğuya ve batıya taşımıştır. Bugün Gazzeli Müslümanlar yolunuzu gözlemektedir, Keşmir halkı da hâlâ Hindu devletinin zulmü altında inlemektedir; öyleyse daha ne duruyorsunuz, haydi cihat meydanlarına inin. Komutan ecdadınız toprakları bir bir fethetmiş, oraları İslam’ın otoritesine boyun eğdirmiş, denizlere ulaşıncaya kadar durmamışlardır. Sizler mazlum Müslümanların feryatlarına cevap verebilecek güce sahipsiniz, peki onları kurtarmaktan sizi alıkoyan şey nedir?

Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın emirlerine tam anlamıyla itaat, ulus-devlet sistemi içinde gerçekleştirilemez. Hadi öyleyse Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafet’i kurmak için Hizb-ut Tahrir’e nusret verin. Halifeniz sizi cihada sevk edecek, size gazi ya da şehit olma şerefini kazandıracak, Endonezya’dan Mağrib’e kadar İslam beldelerini tek bir Hilafet çatısı altında birleştirecek, Yahudi varlığını ortadan kaldıracak ve Amerika’yı bu bölgenin tamamından söküp atacaktır. İşte en büyük kurtuluş budur! Öyleyse çalışanlar bunun için çalışmalıdır.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اسْتَجِيبُوا للهِ وَلِلرَّسُولِ إِذَا دَعَاكُمْ لِمَا يُحْيِيكُمْ“Ey iman edenler! Size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah ve Rasûlü’ne icabet edin.” [Enfal 24]

Devamını oku...

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti Heyeti, Hausa Kabilesi Genel Emiri Üstad el-Ticani Musa ile Görüştü

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti’nden bir heyet, 12 Mayıs 2026 Salı günü, Hausa Kabilesi Genel Emiri Üstad el-Ticânî Mûsâ’yı Kassala şehrindeki konutunda ziyaret etti. Heyete, Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti Merkezi Temas Komitesi Başkanı Üstad Nasır Rıza Muhammed Osman başkanlık etti. Heyete ayrıca Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti Meclis Üyesi Üstad Muhammed Muhtar ile Hizb-ut Tahrir üyesi Üstad Muhammed Sirac da eşlik etti.

Görüşme sırasında heyet, Hizb-ut Tahrir’i tanıttı. Partinin gayesinin; Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafeti kurarak İslami hayatı yeniden başlatmak olduğunu vurguladı. Hilafetin, ümmeti tek bir devlet altında birleştireceğini, İslam akidesi ve İslam kardeşliği bağı yerine ırkçı söylemleri ve kabile asabiyetini körükleyerek, Sykes-Picot ile zaten parçalanmış olanı daha da parçalamak için çalışan sömürgeci projeye karşı koyacağını belirtti...

Üstad et-Ticânî de heyetin söylediklerini doğruladı ve kabilecilik taassubunun terk edilmesi ve ümmetin İslam projesi etrafında birleşmesi gerektiğinin altını çizdi.

Devamını oku...

Basın Toplantısına Davet

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti olarak biz, değerli medya mensuplarını, siyasetçileri ve kamu meselelerine ilgi duyan tüm kardeşlerimizi, Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti Resmî Sözcüsü’nün şu başlık altında düzenleyeceği basın toplantısına davet etmekten mutluluk duyarız:

“Gasıp Düşmandan Meşruiyet Aramak Yerine Gasp Edilen Otoritesini Ümmete Geri Verin”

Tarih: H. 29 Zilkade 1447 M. 16 Mayıs 2026 Cumartesi Saat: 13.00

Yer: Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti Port Sudan Bürosu, El Azama Mahallesi, Stad Caddesi, Stadın Doğu Tarafı.

Katılımınız tartışmaya zenginlik katacaktır

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER