Pazartesi, 28 Şaban 1447 | 2026/02/16
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Uluslararası Sistemin İçinden Bir Tanık, Onun Büyük Bir Yalan Olduğuna Tanıklık Etti!

  • Kategori Makaleler
  •   |  

El-Raye Gazetesi

Uluslararası Sistemin İçinden Bir Tanık, Onun Büyük Bir Yalan Olduğuna Tanıklık Etti!

Üstad Esad Mansur’un Kaleminden

Kanada Başbakanı Mark Carney, Amerika tarafından kurulan ve ülkesinin de fayda sağladığı uluslararası sistemin temelindeki yalanları kabul ederek, orta ölçekli güçteki ülkelere birleşme çağrısında bulunarak artık "bir yalanın içinde yaşamak" mümkün değildir dedi. Bu ise 21/1/2026 tarihinde İsviçre'nin Davos kentinde düzenlenen Dünya Ekonomik Forumu'nda yapılan ve açık görüşler ile sert eleştiriler içeren tarihi bir konuşmada geldi.

Carney'i öfkelendiren şey, Trump'ın "Kanada Amerika sayesinde yaşıyor" şeklindeki açıklaması ve onun Kanada'yı işgal edip Amerika'ya ilhak etme tehdidiydi.Aksi takdirde Amerika'nın karanlık tarihi boyunca yaptıkları ve onun uluslararası düzen ve uluslararası hukukun uygulanması adı altında Afganistan'da 20 yıl boyunca milyonlarca insanı öldürme, yaralama, yerinden etme ve ülkeyi yok etme şeklinde yaptıkları onu (Carney) bu kadar kışkırtmazdı ki zaten onun ülkesi de Haçlı NATO ittifakının bir üyesi olduğu için Amerika ile birlikte bu suçlara ortak olmuştur.

Hatta ülkesinin uluslararası sisteme liderlik eden Amerika ile ortaklığını itiraf ederek şöyle demiştir: “Bu yüzden tabelayı pencereye astık, (uluslararası hukukun) ritüellerine katıldık ve söylem ile gerçeklik arasındaki boşlukları dile getirmekten büyük ölçüde kaçındık. Bu anlaşma artık işe yaramıyor.” Çünkü Amerika'nın elinde tuttuğu ve Kanada'nın desteklediği bıçak, Trump'ın sözleri ve tehditleriyle boğazına dayandı, aksi takdirde anlaşma geçerliliğini koruyacaktı! Ülkesinin Amerika'nın küresel egemenliğinden fayda sağladığı için onunla birlikte hareket ettiğini itiraf ederek şunları söylemiştir: “Özellikle Amerikan hegemonyası, kamusal malların sağlanmasına katkıda bulunuyordu. Açık deniz yolları, istikrarlı bir finansal sistem, ortak güvenlik ve anlaşmazlıkların çözümüne yönelik çerçevelere destek sağlıyordu.” Oysa bu, zayıf ülkeler pahasına Amerika ve Kanada da dahil olmak üzere onun müttefikleri lehineydi.

Aynı zamanda o, özgürlük, insan hakları ve halklara yardım etme konusundaki söylemlerinde ikiyüzlü olduklarını, gerçekliğin onları yalanladığını ve insan onurunu ve haklarını çiğneyip halkların servetlerini çaldıklarını da itiraf etmiştir. Çünkü onun ülkesi Kanada, diğer ülkelere kararlarını dayatmak amacıyla küresel finansal ve siyasi konuları inceleyen sömürgeci G7 grubunun bir üyesidir.

Dolayısıyla onlar, dürüst oldukları ve zayıf ülkelerin işlerini önemsediklerinden dolayı değil, anlaşamadıkları zaman birbirlerini ifşa eden hırsız kapitalistlerdir. Dahası orta ölçekli güçteki ülkelere yönelmiş ve ülkesini tehdit eden Amerika'ya karşı kendisine yardım etmek için birleşmeleri çağrısında bulunmuştur; zira şöyle demiştir: “orta ölçekli güçler birlikte hareket etmek zorundadır. Çünkü masada değilseniz, menüdesinizdir.” Yani Amerika onları yiyecektir demektir.

Ülkesinin, içinde yer aldığı uluslararası sistemin yanlışlığını ve yolsuzluğunu itiraf edip halkların zulmüne ortak olduğunu vurgulayarak şunları söylemiştir: “Uluslararası kurallara dayalı düzenin öyküsünün kısmen yanlış olduğunu, en güçlülerin işlerine geldiğinde kendilerini muaf tutacaklarını ve ticaret kurallarının asimetrik bir şekilde uygulandığını biliyorduk. Uluslararası hukukun, sanık ve mağdurun kimliğine bağlı olarak farklı derecelerde uygulandığını da biliyorduk.”

Sanık zayıf bir ülke veya bir İslam beldesi olduğunda, Afganistan, Irak, Somali, Sudan ve diğerlerine uygulandığı gibi uluslararası hukuk ona katı bir şekilde uygulanmaktadır.

Bu uluslararası sistem, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra Amerika tarafından kurulmuş ve dünya üzerinde hakimiyet kurmak, ona otoritesini dayatmak ve servetlerini yağmalamak amacıyla Birleşmiş Milletler, Güvenlik Konseyi ve tüm alanlardaki sayısız uluslararası kuruluşlar adı altında oluşturulmuştur. Görünüşe göre Amerika, bu sistemi tek başına yeniden formüle etmek, katılımcı ülkeleri kendisine ve kararlarına tabi kılar hale getirmek ve onların Amerika'ya hizmetlerini sunmalarını ve uygulamalarını istiyor. Bu amaçla Gazze Barış Konseyi'ni kurdu ve başka hiçbir ülkeye veto yetkisi vermeden, kendi liderliğinde bir uluslararası kuruluş haline dönüştürmek için çalışıyor. Bu, Güvenlik Konseyi'nin beş daimi üyesinin veto yetkisine sahip olduğu, aleyhlerine herhangi bir kararın alınmasını engelleyen ve Amerika'nın onların onayı olmadan herhangi bir karar geçirememesini sağlayan BM Güvenlik Konseyi'nin yerini alacaktır.

Carney, uluslararası sistemin yanlış kurallara dayalı olduğunu itiraf etti ancak bu yanlışlık, onun dediği gibi kısmi değil, aksine tamamı ve temelinden yanlıştır; çünkü bu sistem 1648 yılında Vestfalya Kongresi'nde Hıristiyan Avrupa ülkeleri tarafından aralarındaki ilişkileri düzenlemek ve İslam Devleti'nin karşısında durmak için kurulmuştur. Yani kendi kurduğu uluslararası hukuku uygulamak için kendi uluslararası ailesini oluşturmuştur. Ancak Birinci Dünya Savaşı ile birlikte çökmüş ve ardından yeniden yükselerek 1919'da Milletler Cemiyeti'ni kurmuştur. Nitekim on yıldan biraz fazla bir zaman sonra bu grup da çökmüştür; zira güçlü ülkeler, İkinci Dünya Savaşı patlak verene kadar uluslararası hukuku ihlal etmeye ve diğer ülkeleri işgal etmeye başlamıştır. Savaştan sonra Amerika ve İngiltere, yenilmiş ve zayıf ülkelere uluslararası hukuku uygulamak amacıyla Birleşmiş Milletler'in ve onun bünyesinde Güvenlik Konseyi'nin kurulduğunu duyurmuştur.

Bu yüzden hızla uluslararası hukuka başvuruyorlar ve onların davalarına adaletli davranacağını ve gasp edilmiş Filistin topraklarının bir kısmını kendilerini geri iade edeceğini ya da en azından isim olarak da olsa bir Filistin devleti kurulmasını sağlayacağını ümit ediyorlar! Yahudi varlığının bunların hiçbirini umursamadığı, Amerika'nın desteğiyle isyan ederek Gazze'de soykırım ve açlık politikası uyguladığı ve Kanada’nın da ona silah ve para desteği sağladığı bilinmektedir.

Bu uluslararası sistem istikrarsız bir hale gelmiş, yozlaşmışlığı ve sahteliği ortaya çıkmış ve birçok ülke onun zulmünden ve keyfiliğinden şikayet etmeye başlamıştır; zira güçlüler, onun zayıfların başına musallat olmasına ve onları ezmesine izin vermektedir. Bu yüzden uluslararası sistemi kuranların şimdi onu kendi elleriyle yıkmaya başladıkları görülmektedir. Eğer onların yapısı çökerse, bu büyük yalandan ve onun kötülüklerinden kurtulmak tüm insanlık için bir müjde olacaktır.

Hizb-ut Tahrir'in "Siyasi Mefhumlar" adlı kitabında açıkladığı vizyonu, ne kadar da doğru ve isabetli bir vizyondur; zira kitapta, dünyanın sefaletlerinden birinin, otoritenin bir emri olmasından ve kendi çıkarlarına göre başkalarına uygulayan küresel bir otoritenin varlığını gerektirmesinden dolayı varlığı doğru olmayan uluslararası hukuk adı verilen şeyin varlığı olduğunu açıkladığı gibi temeli yanlış ve sahte olan uluslararası aile ile barış ve diğer ülkeler için bir tehlike oluşturan büyük güçler bloğunun da aynı şekilde olduğunu da açıklamıştır. Ayrıca dünyanın mutluluğunu sağlamak ve doğru ve net bir yol haritası çizmek için bu sebepleri ortadan kaldırmak amacıyla çalışmak gerektiğini de açıklamıştır. Yine dünyaya liderlik edip onu bu kötülüklerden kurtarabilecek hiçbir ülke olmadığını, çünkü hepsinin bu kötülüklerin içinde olduğunu da açıklamıştır.

Dünyayı bu sefaletten, bu büyük yalandan ve onun kötülüklerinden kurtarmaya aday olan Raşidi Hilafet Devleti’nden başka kimse yoktur. Çünkü Hilafet Devleti'nin ideolojisi doğru olup 13 yüzyıl boyunca dünyayı yönetmiş, halkları zulüm ve sefaletten kurtarmış, adaleti sağlamış, insanın onurunu korumuş, insanın haklarını vermiş ve ihtiyaçlarını güvence altına almıştır; ayrıca hiçbir ülkeyi sömürgeleştirmemiş veya servetlerini yağmalamamış, aksine bunları onlar için korumuştur. Bu yüzden Hilafet Devleti için çalışmak bir hak olduğu gibi gayrimüslimler de dahil olmak üzere onun için çalışanlara yardım etmek de bir haktır; çünkü Hilafet onları, güçlünün hak sahibi olduğunu, zayıfın ise güçlüye itaat edip boyun eğmesi gerektiğini düşünerek kötü bir şekilde hüküm veren o kötü kişilerden kurtaracaktır.

Kaynak: El-Raye Gazetesi- 585. Sayı - 04/02/2026

Devamını oku...

Ey Husiler: Haklar ve Vergiler Söz Konusu Olduğunda Da Allahu Teala Her Zaman Mevcuttur

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Ey Husiler: Haklar ve Vergiler Söz Konusu Olduğunda Da Allahu Teala Her Zaman Mevcuttur

Haber:

14 Şubat Cumartesi günü, Husi Maliye Bakanı Abdulcabbar Ahmed Cermuzi, altı aylık bir aradan sonra sadece bir maaş ödemesi nedeniyle gruba yönelik eleştirilere X'teki bir gönderi ile cevap verdi ve kaynakların kıtlığına atıfta bulunarak “Var olmayanı yaratan sadece Allah'tır” dedi. (Tihama 24)

Yorum:

On yıldan fazla bir süredir ve savaşın sona ermesine rağmen Husi grubu, insanları ve çalışanları, maaşların ödenmesi, elektrik, su, sağlık, eğitim ve diğer hizmetlerin sağlanması gibi temel haklardan mahrum etmek için çatışmayı bir gerekçe olarak kullanmaya devam ediyor ve sanki bağımsız bir devletmiş gibi tüm ücretleri, vergileri ve telif haklarını artırmalarına ve sözde meşru bölgelerden kendi bölgelerine giren mallara %100 gümrük vergisi uygulamalarına rağmen gelirlerinin yetersiz olduğunu iddia ediyorlar.

Grubun elde ettiği muazzam gelirler, başkalarından önce özellikle tabiileri arasında bir sorgulama ve şaşkınlık durumu meydana getirmiştir; zira küresel fiyatlarla bireylere satılan ithal petrol ve gazdan elde edilen vergi ve gümrük gelirleri, kuzey ve güneydeki grup tarafından kontrol edilen telekomünikasyon gelirlerinin yanı sıra Hudeyde limanından elde edilen gelirler, araç tescil ücretleri, temizlik ve iyileştirme ücretleri, kamu işleri ücretleri, su, çevre ve balıkçılık kaynakları ücretleri, taş ocağı ücretleri, yasadışı olarak toplanan zekat ve vakıf ücretleri ve daha birçok gelirler... Evet Husilerin gümrük vergileri, dışarıdan ithal edilen malların da ötesine geçerek, yerel tarım ürünlerini ve Husi grubunun kontrolündeki iller arasında taşınan ürünlere de uygulanır hale gelmiştir! Bu da tüccarların bu ücretleri mal ve meyve üretimi ve nakliyesinin toplam maliyetlerine eklemelerine ve sonuç olarak da insanlar için fiyatların yükselmesine neden olmaktadır.

Gördüğünüz veya duyduğunuz her bakanlık, kurum veya kuruluş, asıl amacı hizmet etmek olsa bile, gelir elde etmeye ve ücretlerin her dönemde ikiye katlanmasına yöneliktir;dahası bu kurumların çoğu, Allah'ın hakkında bir sultan indirmediği bu ücretleri ödemeyi reddeden insanları kontrol etmeye yönelik araçlara ve güvenlik personeline sahiptir; dolayısıyla yetkililer için önemli olan tek şey, her yıl bir önceki yıla göre geliri artırmak olup bir yetkilinin başarısının ölçüsü, insanlara ne kadar hizmet sunduğu değil, ne kadar gelir elde ettiği olmuştur!

Bu paraları toplarken grubun yetkilileri, kişinin yaşam durumunu, anlamsız bir çatışmanın sonuçlarından muzdarip olmasını, yoksulluğunu, hastalık ve üzerine ağır bir yük olan zorlu bir yaşama katlandığını hiç dikkate almamıştır; hatta yetkililer, bu vergilerle de yetinmemişler, aksine grubun dini faaliyetleri için de vergiler eklemişlerdir!Bizler burada, onların var olmayanı sadece Allah'ın yaratabileceğini söyleyerek bunun için bir mazeret bile aramamış olmalarına şaşırıyoruz; aksine onların gerçekliği şöyle demektedir: “Öde yoksa seni hapse atarız ya da dükkanını kapatırız!”İnsanların satın alma gücünün düşmesi sonucu birçok fabrika, atölye, restoran, dükkan ve ticari işletmenin kapanmasına yol açan benzeri görülmemiş durgunluk hali, hiç kimse için bir sır değildir.

Son olarak Müslümanları ve onların paralarını yağma ve vergi kaynağı olarak gören bir devlet veya sistem ile Müslümanların Halifesinin tebaanın her bir üyesine gözetmeyi bir görev olarak gören ve onlara sadece Allah Subhanehu ve Teala'nın farz kıldığı şeyleri uygulayan gelmekte olan İslam Devleti arasında ne kadar da büyük bir fark vardır; bu nedenle İslam Devleti'ni kurmak için çalışmalı ve elimizden gelenin en iyisini yapmalıyız. Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur: إِنَّ اللّهَ لاَ يُغَيِّرُ مَا بِقَوْمٍ حَتَّى يُغَيِّرُواْ مَا بِأَنْفُسِهِمْ Şüphesiz ki bir kavim, kendi nefsini değiştirmedikçe; Allah da onları değiştirmez.” [Rad 11]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Sadık Es-Sarari – Yemen

Devamını oku...

El Kaide Yeniden Ön Plana Çıkıyor

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

El Kaide Yeniden Ön Plana Çıkıyor

Peki Sahneyi Kim Hareket Ettiriyor ve Terör Korkuluğunun Yeniden Gündeme Getirilmesi Kimin Çıkarına?

Haber:

El Kaide, Amerikan güçlerine ve Yahudilere karşı cihat edilmesi ve son haftalarda bölgeye gelen Amerikan uçak gemilerinin hedef alınması çağrısında bulundu.3 Şubat Salı günü yayınlanan bir açıklamasında örgüt, Amerikan güçlerinin Orta Doğu'ya gelişini “İslam ve Müslüman ülkelere karşı Siyonist-Haçlı projesinin bir parçası” olarak değerlendirdi ve “İslam topraklarına ayak basmalarından önce onlarla cihat edilmesi, öldürülmeleri ve hedef alınmaları” çağrısında bulundu.(Sky News Arabia)

Yorum:

Özellikle Yahudi varlığının Gazze'ye karşı başlattığı barbarca saldırıdan bu yana geçen son iki yıl boyunca bölgedeki siyasi ve askeri sahneyi takip eden bir kimse, şu dikkat çekici çelişkiyi fark edecektir:El Kaide, modern çağın en iğrenç toplu suçlarından birine karşı neredeyse tamamen sessiz kalmıştı ancak ABD'nin İran'a karşı olası bir tırmanışının arifesindeki son derece hassas bir dönemde, ABD'yi tehdit eden ve uçak gemilerini batırmaya yemin ederek tırmanan bir söylemle ani bir dönüş yapmıştır.

Bu çelişki şu temel soruları gündeme getirmektedir: Değişen ne oldu? Neden şimdi? Ve bu söylemin yeniden canlanmasından kim yararlanıyor?

İpler bir araya getirildiğinde resim netleşmektedir:

El Kaide, ihtiyaç duyulduğunda yeniden etkinleştirilen tüketilebilir bir medya aracıdır.

Amerika Birleşik Devletleri, terörist tehdidinin varlığını askeri konuşlandırmayı ve baskıyı meşrulaştırmak için kullanıyor.

İran'ı zayıflatan veya bölgeyi tüketen herhangi bir savaşın en büyük yararlanıcısı Yahudi varlığıdır.

İslam ümmeti, siyasi varlığı ve otoritesinin yokluğu nedeniyle kan, parçalanma ve imajının çarpıtılmasından dolayı sürekli olarak kaybeden taraftır. Zira Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: إِنَّمَا الْإِمَامُ جُنَّةٌ يُقَاتَلُ مِنْ وَرَائِهِ وَيُتَّقَى بِهِ İmam bir kalkandır, onun arkasında savaşılır ve onunla korunulur.

Ey Müslümanlar: İslam, bu kaostan beridir, işlevsel terörizmden beridir, küfür ve sömürgecilik projelerine hizmet etmek için dökülen kandan beridir.Nitekim şeriat, akıl ve gerçeklik, ümmetin sosyal, siyasi, ekonomik ve akidevi sorunlarının saplantılı örgütler, beyhude tepkiler veya işlevsel sistemler tarafından çözülemeyeceğini göstermiştir.

Şerî ve köklü çözüm, Allah'ın şeriatına göre hükmedecek, yönetim, siyaset, ekonomi ve uluslararası ilişkiler konusunda Allah'ın indirdiklerini tatbik edecek, ümmetin kararlarını yabancının egemenliğinden kurtaracak ve gücü İslam'ın imajını bozmak yerine ona hizmet etmek için yeniden yönlendirecek Müslümanlar için birleştirici bir varlığın kurulmasıdır. Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَمَن لَّمْ يَحْكُم بِمَا أَنزَلَ اللّهُ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْكَافِرُونَAllah’ın indirdikleriyle hükmetmeyenler kâfirlerdir.” [Maide 44]Kurtuluşun tek yolu işte budur.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Baha El- Hüseynî – Irak

Devamını oku...

Erdoğan Türkiye’sinin Yahudi Varlığıyla Normalleşmenin Yolunu Açmadaki İşlevsel Rolü

  • Kategori Makaleler
  •   |  

El-Raye Gazetesi

Erdoğan Türkiye’sinin Yahudi Varlığıyla Normalleşmenin Yolunu Açmadaki İşlevsel Rolü

Üstad Munis Hamid’in Kaleminden – Irak Vilayeti

Yahudilerle normalleşme, artık siyasi sahnede şaşırtıcı bir olay ya da bir istisna değildir; aksine büyük güçler ve bölgesel devletler arasında rollerin dağıtıldığı ve kamuoyunun bilincini yeniden şekillendirmek ve ahlaki ve siyasi direnişi ortadan kaldırmak için yumuşak araçların kullanıldığı, dikkatlice yönetilen bir süreç haline gelmiştir.

Bu bağlamda Türkiye'nin rolü, normalleşme projesine liderlik etmesinden dolayı değil, yolu açma ve engelleme gibi habis işlevini yerine getirmesinden dolayı en karmaşık ve kafa karıştırıcı rollerden biri olarak öne çıkmaktadır.

Erdoğan, siyasi ve medya söylemlerinde, Kudüs ve Gazze'yi savunurken son derece duygusal bir dil kullanarak kendisini Filistin davasının destekçisi ve Yahudi saldırganlığını reddeden bir kişi olarak sunmaktadır. Ancak bu söylem, eleştirel bir incelemeye tabi tutulduğunda, Türkiye'nin Yahudilerle tam diplomatik ilişkiler kurduğu ortaya çıkmakta ve Yahudilerle olan ticari ilişkilerinin sürekli olarak artmasının yanı sıra hassas bölgesel konularda güvenlik koordinasyonu sağladığı görülmektedir.

Söylem ve eylem arasındaki bu çelişkinin, geçici bir ikirciklik olarak açıklanması mümkün değildir; aksine bu, Müslüman halkın öfkesini absorbe etmeyi ve bölgesel ve uluslararası sistemlere entegrasyonu korumayı amaçlayan bilinçli bir politikadır.

Türkiye'nin rolünün tehlikesi işte burada yatıyor; şok etkisi yaratmadan normalleşme ve açıklama yapmadan tavizler verme.

Suriye sahası, askeri varlığı, kuzey Suriye'deki geniş alanları kontrol etmesi, silahlı gruplar üzerindeki etkisi, mülteci dosyaları, ekonomi ve sınır geçişleri üzerindeki kontrolü ele geçirmesi nedeniyle Türkiye'nin politikasından en çok etkilenen alanlardan biri olmuştur.

Bu bağlamda Erdoğan, Suriyelileri doğrudan Yahudilerle normalleşmeye zorlamamakta; aksine onlar, bitkinlik ve önceliklerin yeniden düzenlenmesi temelinde daha uzun ve daha etkili bir sürece boyun eğdirilmektedirler; böylece Suriye bilinci aşamalı olarak yeniden şekillenmekte ve geçim kaygısı büyük meselelerin önüne geçmektedir.

Türkiye, normalleşme sürecinde özel bir rol oynamaktadır; yani o, reddeden halklar ile normalleştirici rejimler arasında bir köprü, şoku hafifleten psikolojik bir arabulucu ve doğrudan çatışmaya girmeden İslami bilinci kontrol altında tutmanın bir aracı olmuştur; çünkü Türkiye, projeye öncülük etmemekte, ancak olası en düşük siyasi maliyetle projesinin hayata geçirilmesine katkıda bulunmaktadır.

Normalleşme şekillerinin en tehlikelisi, askeri güçle dayatılan değildir; aksine gerçekçilik adı altında geçirilen, çıkar diliyle ambalajlanan ve değişim olasılığına olan güvenini kaybedene kadar halkları yıprattıktan sonra pazarlanandır. 

Bu bağlamda Türkiye'nin rolü, sessiz normalleşme, yani kabulü beyan etmeden reddi ortadan kaldırma olarak adlandırılabilecek bir model haline gelmiştir.

Gerçekçilik adı altında pazarlanan normalleşme, ertelenmiş teslimiyetten başka bir şey değildir. Bu yüzden bu süreçte sessiz kalmak tarafsızlık olmadığı gibi bu süreçte sessiz kalmak bir hikmet de değildir; aksine davanın tasfiye edilmesine ve bölgenin Yahudilerin ölçüsüne göre yeniden yapılandırılmasına dolaylı olarak katılmaktır. 

Yahudilerle normalleşmek, geçici bir siyasi mesele ya da çıkarlar dengesine bağlı taktiksel bir tercih değildir; aksine özünde siyasi bir tutumdan önce akidevi ve ahlaki bir tutumdur; çünkü Filistin sadece sınır anlaşmazlığının olduğu bir toprak değildir, aksine gasp edilmiş bir İslam toprağı olup Yahudi varlığı ise normal bir devlet değil, aksine işgale, saldırganlığa ve anlaşmaları bozmaya dayalı bir varlıktır.

Normalleşme sürecinin en tehlikeli yönü, onu pragmatizme tabi bir müzakere dosyasına dönüştürmektir; bu da İslam'ın zulme ve işgale karşı tutumunu Vela ve Bera’nın (Allah için sevmenin ve Allah için öfkelenmenin) bir parçası haline getiren ve Allahu Teala’nın şu kavlinin gerekliklerinden biri olan sabiteleriyle çelişmektedir: وَلَا تَرْكَنُوا إِلَى الَّذِينَ ظَلَمُوا فَتَمَسَّكُمُ النَّارُ وَمَا لَكُم مِّن دُونِ اللَّهِ مِنْ أَوْلِيَاءَ ثُمَّ لَا تُنصَرُونَ Zulmedenlere meyletmeyin; sonra size ateş dokunur (cehennemde yanarsınız).  Sizin Allah'tan başka dostlarınız yoktur. Sonra (O'ndan da) yardım göremezsiniz!” [Hud 113]

Normalleşme sadece bir imza atmak değildir, aksine hak ile batılın yeniden tanımlanması ve toprak savaşını kaybetmeden önce tanımlama ve bilinç savaşının kaybedilmesidir.

Ey İslam ümmeti! Etrafınızda olup bitenler geçici bir olay değildir, aksine planlanmış politikalar olup sizler de hedef tahtasındasınız. Bilinç fikri bir lüks değildir, aksine dini koruyan ve onuru muhafaza eden bir farzdır. O halde sizin için neler döndüğünü bilin, hak ile batılın arasını ayırın ve saptıran ve istismar eden kimsenin elindeki bir araç olmayın.

Kaynak: El-Raye Gazetesi -585. Sayı - 04/02/2026

Devamını oku...

Avrupa, Münih Güvenlik Konferansında

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Avrupa, Münih Güvenlik Konferansında

Haber:

Münih Güvenlik Konferansı'nın ilk gününe, Avrupa'nın güvenlik endişeleri, Ukrayna'daki savaşın yankıları ve ABD'nin artan baskısı damgasını vurdu;uluslararası düzenin istikrarsızlığına ilişkin Avrupa'da artan endişelerin gölgesinde liderler, savunma kapasitelerini güçlendirmenin ve kıtanın güvenlik yapısını gözden geçirmenin gerekliliğini vurguladılar.

Cuma günü, Avrupa kıtasının tarihindeki hassas bir dönemde, 60'tan fazla devlet ve hükümet başkanı ile 100'e yakın savunma ve dışişleri bakanının katılımıyla Münih Güvenlik Konferansı başladı. (El Cezire Net)

Yorum:

Şu anki haliyle bu konferansın, Amerika'nın Avrupa'yı Rusya-Ukrayna savaşına sürüklemesi, onun NATO'ya katkı payını %5'e çıkarmaya zorlaması, ona gümrük vergileri uygulaması ve hatta bir Avrupa ülkesi olan Danimarka'ya ait Grönland adasını ele geçirmekle tehdit etmesi sonrasında Avrupa'nın ulaştığı duruma üzülmesi için bir fırsat olduğunu söylemek hiç de abartı olmaz; dahası Amerika, Rusya-Ukrayna savaşını Avrupa'dan uzak bir şekilde sona erdirmeye çalışıyor.

Uluslararası düzenin temellerinin sarsılmasından endişe duyan ve bunu üzüntüyle karşılayan Avrupa, onlarca yıl boyunca birçok zayıf ülkeyi sömürgeleştirmiş, bu ülkelerin zenginliklerini yağmalamış ve sömürgeleştirilen ülkelerin halklarına karşı vahşi katliamlar gerçekleştirmiştir. Amerika'nın yeni sömürgeciliği ise Avrupa sömürgeciliğinin mirasçısından başka bir şey değildir ve sömürgeci Avrupa ülkeleri, son iki yüzyıl boyunca sömürgeleştirdikleri ülkelere tattırdıkları felaketleri unutmuştur.

Ayaklarının altında ateşi hissetmeye başlayan Avrupa, Amerika veya Rusya'dan değil, aksine sömürgeleştirdikleri ülkelerden gelecek zor hesabın günlerini beklemekte olup Avrupa'nın geleceği, Amerika veya Rusya ile değil, Hilafet Devleti'nin orduları onu ele geçirip Müslümanların topraklarına ilhak ederek orada İslam'ın hükmünü ikame ettiğinde İslam ümmeti ile olacaktır; belki de bu Allah'ın izniyle çok yakında gerçekleşecektir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Halife Muhammed – Ürdün

Devamını oku...

Ülkeyi Korumayacaksanız O Makamlarda İşiniz Nedir?!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Ülkeyi Korumayacaksanız O Makamlarda İşiniz Nedir?!

Haber:

Gaspçı düşman ordusu, Lübnan yöneticilerinden hiçbir karşılık olmaksızın her gün öldürme, bombalama ve her şeyi tahrip etme eylemlerine devam ediyor.

Yorum:

Lübnan'da her gün, gaspçı düşmanın ordusu tarafından Lübnan genelinde işlenen suçlarla ilgili haberlerle uyanıyoruz. Gaspçı düşman Suriye'de ise bombalama ve öldürme, evleri yıkma, normal yaşamı veya yeniden inşayı engelleme gibi eylemlerle, Lübnan ve Suriye ile bir tampon bölge oluşturmak ve her yönden silahtan arındırılmış bir kuşak hayalini gerçekleştirmek için açık bir politika izliyor. Bu politika daha önce Mısır ve Ürdün ile Camp David ve Wadi Araba anlaşmaları ve Arafat ile yapılan Oslo anlaşmasıyla gerçekleştiriliyordu.Şimdi de gaspçı düşman, Lübnan ve Suriye ile güvenlik anlaşmaları, ardından da ekonomik ve siyasi anlaşmalar imzalayarak projesini tamamlamaya çalışıyor; bunun da kendisi ile halklarını veya alemlerin Rabbinin emirlerini umursamadan gaspçı düşmanı ve Amerika'yı memnun etmek için bunu ve daha fazlasını yapmaya hazır olan rejimler arasında bu projenin tamamlanması için uygun bir fırsat haline geldiğini düşünüyor.

Ancak diğer yandan gaspçı düşman varlık, bölgede doğal bir varlık olarak kabul edilmek istiyor!

Lübnan ve Suriye yöneticileri de dahil olmak üzere Müslümanların başındaki  tüm yöneticiler, gaspçı Yahudi varlığını açıkça tanımaya hazır bir hale gelmişlerdir; nitekim Lübnan'daki tüm siyasi sınıf, devlet başkanı ve başbakan başta olmak üzere, bakanlar, milletvekilleri, partiler ve gazeteciler, tüm Arap yöneticilerin oybirliğiyle kabul ettiği Arap Birliği kararını bir silah olarak kullanarak barış, yani gaspçı varlığın tanınması hakkında açıkça konuşmaya ve trajik ve yenilgiye uğramış durumun yanı sıra korkunç ekonomik durumu  protesto etmeye başlamışlardır.

Ancak Yahudi varlığı, bazen yöneticilerimizin bize sunduğu kırıntılar, aşağılama ve küçük düşürme, diğer bazı zaman da gaz zenginliklerimiz ve sanayi bölgelerimiz yoluyla ekonomik refah karşılığında halkların kendisini tanımasını ve her şeyinden vazgeçmesini istiyor.

İslam ümmetinin Yahudilerle barış yapmayı değil, onlarla savaşmayı arzuladığının tam olarak farkındayız; bunun da Allah Azze ve Celle'nin Kitabı'nda ve Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in hadislerinde yazılı olan sabit bir gerçek olduğunun da farkındayız.

Ancak aynı zamanda bu ümmetin sesi olarak bizler, Lübnan yöneticilerinin ve diğerlerinin işgalci düşmana karşı çıkma sorumluluğunu yerine getirmemeleri konusunda sessiz kalmayacağız; aksine Lübnan, Suriye, Ürdün ve Mısır'daki insanları topraklarını, onurlarını, kanlarını ve paralarını savunmaya teşvik edeceğiz ki böylece utanç ve aşağılanmadan kurtulabilsinler.

Bu nedenle Lübnan ve Suriye halkımıza diyoruz ki: Bu korkak yöneticiler asla bizi temsil etmedikleri gibi onlar bizden değil, biz de onlardan değiliz; zira onların tek umursadıkları şey, Amerikan efendilerini memnun etmek ve koltuklarında kalmaya devam etmektir; ülke ve insanlar ise kendi çıkarlarına hizmet etmedikleri sürece onlar için hiçbir anlam ifade etmemektedir.

Gerçek bir siyasetçi, tebaasını yöneten kişidir, onların acı çekmesini izleyen kişi değil!Öyleyse ey yöneticiler; bizi yalnız bırakın ki ümmetin içinden samimi, cesur, mümin ve bilinçli bir yönetici çıksın da ümmeti iktidara doğru yönlendirsin.Ancak sadece o zaman üzerimizdeki aşağılanmayı ve utancı kaldıracak ve alemlerin Rabbinin bizden insanlara taşımamızı istediği tüm hayrı dünyaya göstereceğiz.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Radyosu İçin Yazan
Dr. Muhammed Cabir - Lübnan

Devamını oku...

Müslümanların Kendi Elleriyle Öldürülmesine Son Vermek İçin İslami Yönetimi Kurmamız Gerekir

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Müslümanların Kendi Elleriyle Öldürülmesine Son Vermek İçin İslami Yönetimi Kurmamız Gerekir

Haber:

9 Şubat 2026 Pazartesi günü, Pakistan Savunma Bakanı Havace Asif, Ulusal Meclis'in İslamabad'daki İmam Bargah saldırısını kınayan bir kararı kabul etmesinin ardından ulusal kimliğin varlığının gerekliliğini vurguladı.Asif, meclis önünde yaptığı konuşmada şunları söyledi: “Hiç kimsenin ihtilaf etmediği ulusal bir kimliğe sahip olmamız çok önemlidir…” Son dört ABD başkanının milyonlarca Müslümanın ölümünden sorumlu olduğunu belirten Asif, "Ancak biz her zaman küresel güçlerin desteğini arıyoruz" diye ekledi. Ve şöyle dedi: “Hindistan, Pakistan'da terörizmi destekliyor.” Ayrıca Hindistan'ın planını bozmak için şimdi tüm Pakistanlıların birleşmesi gerekir eklemesinde bulundu. Afgan hükümetinin daha önce Pakistan'ın tutumunu desteklediğini, ancak şu anda terörizmle mücadele konusunda herhangi bir garanti vermekte tereddüt ettiğini belirtti. Ve şöyle devam etti: “Şimdi Hindistan, Afgan teröristlerini bize karşı kullanıyor. Hindistan, Pakistan'da vekalet savaşı yürütüyor.” (El-Fecr Pakistan)

Yorum:

Pakistan'ın başkenti İslamabad'da 6 Şubat Cuma günü cuma namazı sırasında namaz kılanları hedef alan korkunç katliam, Müslümanların kalplerinde derin bir şok yarattı.Bomba taşıyan saldırgana alan açmak için, bekleyen insanlara ateş eden iki saldırgan olduğunu duydular.Bombanın patlamasıyla ölen namaz kılanların, Allah Subhanehu ve Teala'ya secde ederken çekilmiş fotoğraflarına tanık oldular.Ayrıca saldırıdan kurtulan ancak hastanenin yaralılarla dolup taşması nedeniyle hastanede saatlerce bekledikten sonra hayatını kaybeden bir genç hakkında da bir şeyler işittiler.Bu korkunç katliam, mezhepsel düşmanlığın ve Müslümanlar arasındaki diğer düşmanlık biçimlerinin sona erdirilmesi hakkında geniş çaplı bir tartışmayı tetikledi.Bu tartışmanın ortasında Savunma Bakanı bir cevap verdi ama konuşması etkili çözümler sunmamış; aksine Pakistan yöneticilerinin başarısızlığını teyit etmiştir.

Savunma bakanının “hiç kimsenin ihtilaf etmediği ulusal bir kimliğe sahip olmamız çok önemlidir” şeklindeki açıklamasına gelince; Müslümanlar için tek kimlik İslam'dır.Bu nedenle Müslümanların başındaki yöneticilerin İslam'ın dışında ya da öncesinde yeni bir kimlik aramalarına gerek olmadığı gibi Pakistan yöneticilerinin de İndus Vadisi uygarlığında ya da başka bir yerde ulusal bir kimlik aramalarına da gerek yoktur.Mısır'ın yöneticilerinin de lanetli Firavun'un medeniyeti içinde ulusal bir kimlik aramasına gerek yoktur.Ayrıca Körfez yöneticilerinin de Arap cahiliyesi içinden ulusal bir kimlik aramalarına gerek yoktur.Müslümanları elliden fazla devletçiğe bölen ve Amerika, Yahudi varlığı ve Hindu devleti gibi düşmanları karşısında zayıflatan şey, işte bu ulusal kimliklerdir.

İslami kimlik, taifecilik, mezhepçilik, kabilecilik, milliyetçilik ve vatancılık üzerine kurulu yıkıcı rekabete son vermiştir. Zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur: إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ إِخْوَةٌ Müminler ancak kardeştirler.” [Hucurat 10]İmam Kurtubi tefsirinde şöyle demiştir: (Yani, kardeşlik soyda değil, din ve kutsallıktadır; bu nedenle din kardeşliğinin soy kardeşliğinden daha güçlü olduğu söylenir; çünkü soy kardeşliği din farklılıkları nedeniyle kopar; oysa din kardeşliği soy farklılıkları nedeniyle kopmaz.) Bu yüzden sadece İslami kimlik bölünmeye son verebilir ve tüm Müslümanları güçlü bir devletin altında birleştirebilir. Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللَّهِ جَمِيعاً وَلَا تَفَرَّقُواHep birlikte Allah'ın ipine (İslam'a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın.” [Al-i İmran 103] İbn-i Kesir tefsirinde şöyle demiştir: (Onlara cemaat olmalarını emretmiş ve bölünmelerini yasaklamıştır.)Ancak Pakistan'ın yöneticileri hayata laik bir bakış açısıyla yaklaşıyorlar; bu nedenle onlar İslam'ı, kimlik, medya, eğitim, anayasa, yönetim ve dış politikadan ayırıyorlar.

Savunma Bakanı'nın "Hindistan Pakistan'da vekalet savaşı yürütüyor" şeklindeki açıklaması ile son dört ABD başkanının milyonlarca Müslümanın ölümünden sorumlu olduğu yönündeki gözlemiyle ilgili olana gelince; İslam, muharib kâfirlere karşı harbi bir tutum benimsemiştir. Eğer Pakistan yöneticileri Hindu devlete karşı gerçekten harbi bir tutum benimsemiş olsalardı, Mayıs 2025'te sadece dört gün süren sınırlı savaşı sona erdirmezlerdi!Aksine savaş, işgal altındaki Keşmir'in kurtuluşuna kadar devam edecek ve bu, İslam'ın tüm Hint alt kıtası üzerindeki egemenliğini yeniden pekiştirmek için kazanılan birçok zaferin arasından ilki olacaktı.Ayrıca Pakistan'ın yöneticileri, Müslümanlarla savaşan ve hem Yahudi varlığı hem de Hindu devletinin Müslümanlara karşı savaşlarına yardım eden Amerika Birleşik Devletleri ile ticaret anlaşmaları ve askeri ittifaklar kurmaktadır.Yine Pakistan yöneticileri, Amerika ve Yahudi varlığı ile ittifak halinde olan ve Hindu devletine açık davette bulunan Trump tarafından kurulan Barış Kurulu'na da katılıyorlar.Böylece Pakistan yöneticileri ordumuzun düşmanlarımızla savaşmasını engelliyor, aksine onlarla ittifak kuruyorlar; hem de Allah Subhanehu ve Teala’nın şöyle buyurmasına rağmen: إِنَّمَا يَنْهَاكُمْ اللَّهُ عَنْ الَّذِينَ قَاتَلُوكُمْ فِي الدِّينِ وَأَخْرَجُوكُمْ مِنْ دِيَارِكُمْ وَظَاهَرُوا عَلَى إِخْرَاجِكُمْ أَنْ تَوَلَّوْهُمْ وَمَنْ يَتَوَلَّهُمْ فَأُوْلَئِكَ هُمْ الظَّالِمُونَ Allah, yalnız sizinle din uğrunda savaşanları, sizi yurtlarınızdan çıkaranları ve çıkarılmanız için onlara yardım edenleri dost edinmenizi yasaklar. Kim onlarla dost olursa işte zalimler onlardır.” [Mümtehine 9] 

Ey Pakistan’daki Müslümanlar ve orduları: Laik milliyetçi yöneticilerin bizi yönetmesine izin verdiğimiz sürece, mezhepçilik, kabilecilik, milliyetçilik ve vatancılık ateşiyle yanmaya devam edeceğiz.Ayrıca laik yöneticilerimiz bizi bölerek zayıflatırlarken, ittifaklar ve anlaşmalar yoluyla düşmanlarımızı güçlendiriyorlar.Bu yüzden İslam'ı, kimliğimizin, anayasamızın, yönetimimizin ve dış politikamızın temeli olarak yeniden tesis etmemizin önündeki engel bizzat onlardır. Bu yüzden zalim yöneticileri Raşidi Hilafetle değiştirebilmemiz için hepimiz çok çalışıp fedakarlıkta bulunmamız gerekir. Zira gücümüzü yeniden kazanmamızı ve Endonezya'dan Fas'a kadar tüm İslam ümmetini, Allah Subhanehu ve Teala'ya ve Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e itaat içinde birleştirecek olan Hilafettir. Allah Subhanehu ve Teala şöyle buyurmuştur: وَأَطِيعُوا اللَّهَ وَرَسُولَهُ وَلاَ تَنَازَعُوا فَتَفْشَلُوا وَتَذْهَبَ رِيحُكُمْ وَاصْبِرُواْ إِنَّ اللّهَ مَعَ الصَّابِرِينَEy iman edenler! Sabır ve namazla yardım dileyin. Şüphesiz Allah sabredenlerle beraberdir.” [Bakara 153]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Musab Umeyr – Pakistan

Devamını oku...

Amerikan İşgalcisini Ancak Hilafet Devleti Dizginleyebilir!

Iraklı siyasilerin öve öve bitiremediği, uğruna iğrenç mezhepçiliği körükledikleri ve “Seçim Şöleni” olarak nitelendirdikleri Irak seçimleri maskaralığının üzerinden üç aydan fazla zaman geçti, peki sonuç ne oldu?

Birincisi: Vakıa, bu şölenin, insanların iradesini temsil ettiği iddiasıyla insanlara söylenen en büyük yalan ve aldatmaca olduğunu kanıtlamıştır. Zira uzak yakın herkes, seçimlerin oyların satın almak ve saf insanları manipüle etmek için kullanılan en büyük yolsuzluk pazarlığı olduğunu bilir. Hatta sonuçlar açıklandıktan sonra bile bazı seçmenler, oylarının boşa gittiğini görünce şoka uğramışlardır. Nitekim Ninova milletvekili adayı Necm el-Cuburi yaklaşık 40 bin oy almasına rağmen “Baas’tan Arındırma Kanunu” kapsamında Yüksek Seçim Kurulu kararıyla saf dışı bırakılması, seçmenlerin oylarının nasıl havaya uçtuğunu göstermiştir.

İkincisi: Seçimlerden sonra da bloklar ve aynı ittifak içerisindeki gruplar arasında makamlar ve “anayasal hak edişler” adı verilen paylaşımlar üzerine çekişme, sürtüşme ve didişme devam etmiştir. Siyasi anlaşmazlıklar, hassas dosyaların bekle-gör ve pazarlık mantığıyla yönetildiği daimî bir tarz haline gelmiştir. Siyasetçiler, insanları sürükledikleri geçim sıkıntısını, onları soktukları o şaşkınlık ve kaybolmuşluk dairesini umursamamaktadırlar.

Üçüncüsü: Ülke hala Amerika’nın işgali altındadır ve onun iradesi ve izni olmadan hiçbir iş karara bağlanmamaktadır. Nuri el-Maliki’nin veya İran’a sadık silahlı gruplarla bağlantısı olan herhangi bir adayın adaylığına yönelik Amerika’nın tehditleri bunun açık bir göstergesidir. Bu gerçek, mevcut siyasî zümrenin Irak’ın bağımsız ve egemen bir devlet olduğu yönündeki iddialarının ne kadar sahte olduğunu ortaya koymaktadır.

Dördüncüsü: Yirmi üç yıl boyunca tekrar eden tüm bu seçim tecrübeleri, sadece ülkenin gerilemesine, dağılmasına ve daha da kötüleşmesine yol açmıştır. Yolsuzluk devleti içten içe kemirmiştir. Bu durum meselemizin her dört yılda bir bu atıkların devridaim ettirilmesi olmadığını kesin olarak kanıtlamaktadır. Sorunlarımızın çözümü yüzleri değiştirmekle değil, bilakis tüm bu sorunları üreten ve tüm bu yolsuzluğu doğuran nizamı kökünden söküp atmakla mümkündür.

Ey Müslümanlar! İşte tüm bunlardan dolayı, halkına asla yalan söylemeyen bir önder olan Hizb-ut Tahrir, sizi tüm sorunlarınızın köklü çözümüne ve tek etkili ilacına davet etmektedir. Sizin meseleniz, 1924 yılında Hilâfet’in yıkılmasından bu yana üzerinize çökmüş bulunan fasit laik sistem meselesidir. Öyle ki otoriteniz yıkılmış, devletiniz parçalanmış, kâfir düşmanınız fıtratınızı bozmak ve servetlerinizi yağmalamak için üzerinize çullanmıştır. Kendi içinizden olan ajanlarını size en kötü azabı tattırmaları için başınıza musallat etmiştir.- Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

وَضَرَبَ اللهُ مَثَلاً قَرْيَةً كَانَتْ آمِنَةً مُطْمَئِنَّةً يَأْتِيهَا رِزْقُهَا رَغَداً مِنْ كُلِّ مَكَانٍ فَكَفَرَتْ بِأَنْعُمِ اللَّهِ فَأَذَاقَهَا اللَّهُ لِبَاسَ الْجُوعِ وَالْخَوْفِ بِمَا كَانُوا يَصْنَعُونَ“Allah, şöyle bir kenti misal verdi: Orası güven ve huzur içinde idi. Oraya her taraftan bolca rızık gelirdi. Fakat Allah’ın nimetlerine nankörlük ettiler; bu yüzden yaptıklarına karşılık, Allah onlara şiddetli açlık ve korku ızdırabını tattırdı.” [Nahl 112]

Artık ölüm kalım meselenizin bir nizam meselesi olduğunu idrak etmenizin zamanı gelmiştir. O halde, bu fasit nizamı kökünden söküp atmak ve enkazı üzerine İslam nizamını kurmak için Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafet’i ikame etmeye çalışan muhlis insanlarla birlikte olun. Ancak bu şekilde kanlarınızı, namuslarınızı ve servetlerinizi koruyabilir; işgalci kafirin elini egemenliğinizden kesip atabilirsiniz. İzzetiniz ve ihtişamınız size ancak bu şekilde geri dönecektir.

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER