Çarşamba, 05 Zilkâde 1447 | 2026/04/22
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Kırgızistan'da Siyasetin Rotası Nereye Gidiyor?

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Kırgızistan'da Siyasetin Rotası Nereye Gidiyor?

Devlet Ulusal Güvenlik Komitesi'nin eski başkanı Kamçıbek Taşiyev'in görevden alınmasının ardından, kendisiyle bağlantılı bir dizi yetkili de görevlerinden uzaklaştırıldı; ayrıca birçok milletvekili de milletvekilliğinden istifa etti. Bu ise, son beş yıldır iktidarı yöneten iki nüfuzlu ismin ittifakının resmen sona erdiğinin bir işareti olmuştur. Şu anda yaşanan olayları ve bunların gelecekteki rotalarını analiz etmeden önce, Kırgızistan'ın siyasi geçmişi üzerinde kısaca duralım.

İslam, 8. yüzyılda, Kırgızistan da dahil olmak üzere Orta Asya bölgesine ulaşmıştır; zira 751 yılında Müslüman ordusu ile Çin ordusu arasında gerçekleşen ve Müslümanların zaferiyle sonuçlanan meşhur Talas Savaşı gerçekleşmiş ve bunun sonucunda, Çin’in bölgedeki nüfuzu yaklaşık bin yıl boyunca kesintiye uğramıştı. Bu dönemde bölge, sultanlık, emirlik ve hanlık adlandırmaları altında İslam ile yönetilmiştir. 19. yüzyılın gelmesiyle birlikte Rus İmparatorluğu yükselişe geçmiş ve Orta Asya'yı işgal etme girişimine başlamıştır. 1876 yılında Kırgızistan, Rus Çarlığı'nın işgaline boyun eğmiştir. Zira Müslümanların bu işgale karşı başlattığı ayaklanmalar başarısızlıkla sonuçlanmış olup bunun başlıca nedenlerinden biri de bölgenin Osmanlı Hilafeti döneminde merkezi otoriteyle olan bağının zayıf olmasıydı.

Çarlık Rusya’sının çöküşünün ve Sovyetler Birliği’nin kurulmasının ardından, Kırgızistan ona bağlı devletlerden biri haline geldi. Böylece Kırgızistan, 1876'dan 1991'e kadar Rusya'nın doğrudan yönetimi altında kalmaya devam etti. Sovyetler Birliği dağıldığında ise Kırgızistan şekli olarak bağımsızlığını kazandı ancak Rusya'nın ülkedeki güçlü nüfuzu devam etti. Bu durum, ilk Cumhurbaşkanı Askar Akayev döneminde takip edilen ve tamamen Rusya'nın kontrolü altında olan politikalarda açıkça görülmektedir; zira Akayev, Kırgızistan'ı, Rusya'nın askeri hakimiyetindeki Toplu Güvenlik Anlaşması Örgütü'ne dahil etmiş ve ülke içinde Rus askeri üslerinin konuşlanmasına alan açmıştır. Siyasi olarak ise Sovyetler Birliği'ne alternatif olarak kurulan Bağımsız Devletler Topluluğu'na üye olmuştur. Ekonomik açıdan ise, yüzbinlerce göçmenin Rusya'ya akın etmesinin önünü açmış ve ülkenin temel ihtiyaç maddelerini Rusya'dan temin etmeye odaklanmasıyla birlikte ithalata bağımlı bir ülkeye dönüştürmüştür. Ayrıca Akayev, Rusça'ya resmi dil statüsü vererek ülkede Rus kültürünün devam etmesini sağlamıştır.

Geçen yüzyılın doksanlı yıllarının sonlarında, Rusya'nın Çeçenistan'a karşı savaşıyla meşgul olduğu sırada, Amerika İslam'a karşı savaş ilan etmiş ve Afganistan ile Irak'ı işgal etmişti. Dolayısıyla bu aşamayı, kısmen de olsa Kırgızistan'daki politikacılar üzerinde etki etme fırsatı bulmak için istismar etmiştir. Özellikle George W. Bush döneminde, Orta Asya liderleriyle ilişkiler kurmaya başlamıştır. Nitekim 2001 yılında Bişkek yakınlarında Amerikan Manas Hava Üssü açılmıştır. Rusya ise buna karşı çıkmamıştır; zira ABD’nin “İslam” adı altında yürüttüğü teröre karşı mücadele kampanyası dünya çapında zirveye ulaşmış ve Rusya, üssün açılmasını onaylayarak ABD’nin habis politikasını çevrelemeye çalışmıştır. Şüphesiz bu durum, ABD’nin nüfuzunun ülkeye girmesine zemin hazırlamıştır.

Akayev döneminde yetkililer yolsuzluğun içinde boğulmuş ve yönetim konusundaki acziyetleri ülkeyi uçuruma doğru sürüklemişti. Kötü yönetim ve rüşvetin geniş çaplı yayılmasının sonucunda yoksulluk artmış ve ekonomi durgunluk dönemine girmişti. Buna ek olarak 2003 yılında bir referandum düzenlenmiş ve anayasada değişiklikler yapılmıştır; bunun sonucunda parlamentonun rolü azalmış, cumhurbaşkanının yetkileri genişlemiş ve Akayev'in yeniden cumhurbaşkanı seçilmesinin önü açılmıştı.

Bu, bu ülkenin yönetimini üstlenenler için bir hastalık olarak görülebilir; çünkü onlar, iktidara geldiklerinde sonsuza dek iktidarda kalmaya çalışmışlardır. Sonunda referandumlar yoluyla yetkilerini genişletmeye ve başkanlık görev sürelerini uzatmaya başvurmuşlardır. Nitekim halk bu durumdan bıkmış ve 2005 yılında Akayev'i deviren bir devrim başlatmış ve onun yerine Bakiyev gelmiştir. Seçim kampanyası sırasında, kuzeyde nüfuz sahibi olan General Félix Kolov ile bir ittifak kurduğunu açıklamıştır. Kolov, Akayev döneminde siyasi nedenlerle hapse atılmış, ardından devrim sırasında serbest bırakılmıştır. Ancak bu çıkarlar üzerine kurulu ittifak bir yıl geçmeden dağılmış ve iktidarın tüm dizginleri Bakiyev’in eline geçmiştir.

Rusya, Bakiyev'in muhalefetten gelmesine rağmen, iktidara geldikten sonra taleplerini tam olarak uygulayacağını düşünüyordu; çünkü ülkedeki temel nüfuz araçları kendi elindeydi ve iktidara kim gelirse gelsin, emirlerini yerine getirmek zorunda kalacağını biliyordu. Ancak istikrarsızlık, kaos ve halk ayaklanmaları, başta Amerika olmak üzere Batılı güçlerin ülkeye girmesine zemin hazırlamıştır. Buna ek olarak, Bakiyev’in kendisi de Batı yanlısı güçlerin çevresi içinde yer alıyordu; ayrıca bu devrimden sonra Batı eğilimli diğer siyasi şahsiyetler de parlamentoya ve iktidarın kilit noktalarına yükselmiştir. Ancak daha önce de geçtiği gibi, Kırgızistan’ın Rusya ile olan askeri, siyasi ve ekonomik bağları nedeniyle, liderliği elinde tutan kişi Rusya’ya boyun eğmek zorunda kalmaktadır.

Başkanlığının ilk aşamasında Bakiyev, Rusya'nın tutumuna bağlı kalmış ve ülke ekonomisini geliştirmeye çalışmıştır. Ancak daha sonra çok yönlü bir politika izlemeye başlamış ve ülkede ABD özel kuvvetleri için bir eğitim merkezi açmaya çalışmıştır. Ekonomik düzeyde ise Çin ile işbirliğini genişletmeye başlamıştır. Ama Rusya buna razı olmamıştır; zira ABD özel kuvvetleri eğitim merkezinin açılması, doğrudan bir tehdit teşkil ettiği için Rusya açısından kırmızı çizgi mesabesindeydi. Buna ek olarak Bakiyev'in oğlu ve akrabaları önemli mevkilerde yer alıp ülkeyi istedikleri gibi yönetmeye başlamışlar, bu da halkın öfkesini uyandırmıştır. Bunun sonucunda 2010 yılında Rusya halkın hoşnutsuzluğunu istismar ederek Bakiyev'i devirmeyi başarmış ve Roza Otunbayeva başkanlığında geçici bir hükümet kurulmuştur.

Devrim biter bitmez ülkenin güneyinde çok sayıda insanın hayatına mal olan bir etnik çatışma patlak vermiş olup bu kirli çatışmanın arkasında Rusya vardı ve bu çatışma yoluyla Özbekistan’ı yeniden pençesi altına almaya çalışmıştır; çünkü Özbekistan, Rusya ile ilişkilerini kesmiş ve Amerika'ya yönelmeye başlamıştı. ABD, Kerimov'u ekonomik ve güvenlik olarak ayartmış; bu da onun ABD ile ilişkilerinin giderek yakınlaşmasına ve Rusya'dan belirgin bir şekilde uzaklaşmasına neden olmuştur. Buna binaen Rusya'nın, Kerimov'un Amerika ile yakınlaşmasına son vermesi gerekiyordu. Eğer Özbek mülteciler bu çatışma sonucunda Kırgızistan’dan Özbekistan’a geçerse, bu durum, krizi çözmek bahanesiyle Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü aracılığıyla müdahale için bir gerekçe olarak kullanılacaktı. Böylece sorun ciddi olduğundan dolayı Özbekistan bu örgüte geri dönmek zorunda kalacaktı. Ancak Özbekistan, ABD yönetiminin müdahalesi üzerine bunu reddetmiş, dahası sınırlarını mültecilere kapatmıştır. Sonuç olarak Rusya hedefine tam olarak ulaşamamıştır.

Daha önce de belirttiğimiz gibi ülkedeki istikrarsızlık durumu Batı nüfuzunun girmesine alan açmıştır ki bu fiilen de gerçekleşmiştir. 2010 yılında Otunbayeva durumu istismar ederek iktidarın liderliğini ele geçirmiş ve Tekebayev’in girişimiyle yeni bir anayasa kabul edilmiştir. Yeni anayasaya göre ülke, parlamenter bir sisteme dönüşmüş ve cumhurbaşkanının yetkileri azaltılmıştır. Bunun sonucunda Kırgızistan, Orta Asya'daki ilk parlamenter cumhuriyet olmuştur. Rusya buna razı olmamıştır; çünkü Batı yanlısı güçlerin, parlamenter sistem yoluyla yönetime gelmesine karşı çıkmakta ve iktidarın kendisine bağlı tek bir kişinin elinde toplanmasını tercih etmekteydi.

Ancak Otunbayeva'dan sonra Atambayev, Rusya yanlısı bir politika izlemiştir. Rusya'nın emirleriyle Kırgızistan, 2014 yılında Manas Havalimanı'ndaki Amerikan hava üssüne ilişkin anlaşmayı tek taraflı olarak feshettiği gibi 2015 yılında ise ABD ile olan işbirliği anlaşmasını da feshetmiş ve Rusya'nın ülkedeki ekonomik etkisini güçlendiren Gümrük Birliği'ne katılmıştır.

Atambayev de sonsuza dek iktidarda kalmaya çalıştığı için başbakanın yetkilerini genişletmiştir. Başka bir deyişle cumhurbaşkanlığı görevinden ayrıldıktan sonra ülkeyi perde arkasından yönetmeyi planlamıştır. Bu planı güçlendirmek için, onun ardından arkadaşı Sooronbay Ceenbekov'u iktidara getirmiştir. Ancak planları başarısız olmuş ve ittifakları çökmüştür. Ceenbekov dönemi, Atambayev ve taraftarlarının takibiyle karakterize olurken, dış politikada Rusya’ya bağımlılık daha da güçlenmiştir.

Kayda değerdir ki burada, Kırgızistan'da “bağımsızlık” kazanıldığından beri siyasi sahne, yolsuzluğa karışmış bir grup kişiden oluşmaktaydı. Bu nedenle iktidar çatışması hızlı bir şekilde servet yağmalama çatışmasına dönüşmüştür. Nitekim topladıkları serveti korumak için derhal sonsuza dek iktidarı düşünmeye başlamışlardır; bu nedenle iktidarda kalma sürelerini uzatmak amacıyla çeşitli anayasa değişiklikleri yapmaya çalışmışlardır. Bu da ülkede devrimlerin tekrarlanmasının ardında yatan en önemli faktörlerden biri olarak kabul edilmektedir.

Nitekim bu ortamdan gelen Ceenbekov, bu yaklaşımı sürdürmüştür. Anayasaya göre cumhurbaşkanlığı görev süresinin müddeti altı yıl olarak belirlenmiştir. Görev süresinin sona ermesinin ardından, yeniden aday olmaya yönelik koşulları oluşturmak için yeni bir parlamentoya ihtiyaç duyulmuştur. Böylece 4 Ekim 2020'de yapılan parlamento seçimlerinde, kendisine yakın olan partilerin zaferi ilan edildi ama seçimler sırasında diğer partilerin siyasi haklarının bastırılması ve onların takip edilmesi, halkın öfkesinin tırmanmasına yol açmıştır. Zira seçim sonuçlarını reddeden partilerin destekçileri başkente akın etmiş ve hükümet binasını ele geçirmişlerdir. Ayrıca bazı kişiler hapishanelere baskın düzenleyerek tutuklu bulunan tanınmış kişileri serbest bırakmışlardır. Bunun sonucunda Merkez Seçim Komisyonu seçim sonuçlarının iptal edildiğini duyurmuştur.

Bu devrimin arkasında, eski Cumhurbaşkanı Atambayev ve Batı yanlısı siyasetçiler başta olmak üzere birçok isim olmasına rağmen, Batı'nın destekçileri durumu doğru bir şekilde değerlendirememiştir. Bunun sonucunda 10 Ekim'de yapılan milletvekilleri toplantısında, hapishaneden serbest bırakılan Sadır Caparov başbakan olarak ilan edilmiştir. O dönemde Rusya, halk desteğine sahip tarafsız bir şahsiyetle muhatap olmak zorunda kalmıştır. Nitekim 14 Ekim'de, dönemin Cumhurbaşkanı Sooronbay Ceenbekov, Caparov'un adaylığını resmen onaylamıştır. Bu dört gün boyunca Batılı destekçiler, Ceenbekov'un iktidarı devretmesini engellemek ve onu kendi taraflarına çekmek için yoğun çaba sarf etmişlerdir. 15 Ekim'den bu yana Caparov da geçici başkanlık görevlerini uygulamaya başlamıştır. 2021 Ocak ayında yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Caparov cumhurbaşkanı seçilmiştir. Önceki cumhurbaşkanlarının adeti olduğu üzere 2021 yılında anayasa değişikliği için bir referandum düzenlemiştir; bunun sonucunda ülke başkanlık sistemine geçmiş ve cumhurbaşkanının, her biri beş yıl süreli iki dönem için aday olma hakkı kabul edilmiştir.

Caparov'un iktidara gelmesinde büyük rol oynayan Kamçıbek Taşiyev, 2020 yılında Devlet Ulusal Güvenlik Komitesi Başkanı olarak atanmış ve ülkedeki en nüfuzlu ikinci kişi haline gelmiştir. Taşiyev döneminde bu komitenin yetkileri çok büyük ölçüde genişletilmiş; öyle ki yolsuzluk davalarından özel aile meselelerine kadar uzanan suçları inceleyen bir kuruma dönüşmüştür. Ayrıca muhalefeti bastırmaya ve iktidara karşı çıkan herkesi, hatta sadece görüşünü ifade edenleri bile takip etmeye başlamıştır. Dolayısıyla komite, sakinlerin hoşnutsuzluğuna neden olabilecek projelerin uygulanmasında önemli bir rol oynamıştır. Ayrıca “Mali Kaynakların Geri Kazanımı” projesi, yolsuzlukla mücadele sloganı altında iş adamlarını yağmalamak, eski ve mevcut yetkilileri tutuklamak ve iktidara muhalif etkili kişileri boyun eğdirmek için bir araç olarak kullanılmıştır. Bu da ülkede mutlak başkanlık yönetiminin pekişmesine katkıda bulunduğu gibi Komite Başkanı Taşiyev'in elinde muazzam bir gücün toplanmasına da imkan vermiştir. Zira etrafındaki nüfuz ve büyük maddi kaynaklar, onu daha büyük hedefler peşinde koşmaya itmiş; böylece kendisine sadık kişileri hükümet görevlerine atamış ve desteklediği adayların çoğu parlamentoya girmiştir. Yeni anayasaya göre, mevcut parlamentoya cumhurbaşkanını görevden alma hakkı verilmiştir.

Taşiyev'in hırsları çok geçmeden ortaya çıkmıştır; zira yeni milletvekilleri cumhurbaşkanının bazı girişimlerine karşı çıkmaya başladığı gibi meclis başkanı da ona karşı çıkmaya başlamıştır. Hatta “75'ler Grubu” olarak bilinen eski yetkililerinden oluşan bir grup, cumhurbaşkanlığı süresinin meşruiyetine ilişkin itirazda bulunmuşlar ve parlamentoya bir önerge sunmuşlardır; zira cumhurbaşkanı eski anayasaya göre seçilmiş olup bu da onun gelecek seçimlere aday olma imkanı hakkında yasal sorgulamalara neden olmuştur. Ülkenin yasasına göre, cumhurbaşkanının herhangi bir nedenle görevden alınması durumunda, parlamentonun başkanı geçici olarak cumhurbaşkanlığı görevini üstlenmektedir. Meclis başkanının koltuğunu Taşiyev'in desteğiyle elde ettiği bilinmekteydi. Olayların gelişimi, Taşiyev'in bu karışıklıkların ortasında cumhurbaşkanlığına göz dikmeye başladığını göstermektedir. Böylece Caparov ile birlikte iktidara gelen Taşiyev, onun yönetimi için en büyük tehdit haline gelmiştir.

Bunun üzerine Caparov, Taşiyev'in tedavi olmak üzere Almanya'ya gitmesini istismar ederek, onu görevinden uzaklaştırma kararı almıştır. Bunun ardından iktidardaki yandaşları görevden uzaklaştırılmış ve bazıları da tutuklanmıştır; ayrıca Taşiyev’in desteğiyle parlamentoya giren milletvekilleri koltuklarını bırakmaya zorlanmıştır. Sonunda iktidarda olduğu dönem boyunca yaşanan yolsuzluk vakalarıyla ilgili videolar yayınlanmış, yakınlarına karşı ceza davaları açılmış ve kendisi de İçişleri Bakanlığı'nda ifade vermiştir.

Böylece Caparov, yaklaşan seçimlerde güçlü bir rakibin ortaya çıkmasını engellemeye çalışmış ve başkanlık görev süresini uzatmanın yolunu açmıştır. Özellikle de Taşiyev'in kaynakları üzerindeki kontrolü, 2027 başkanlık seçimlerinde de kazanma şansını artırmıştır.

“İki dost” arasındaki iktidar mücadelesi konusundaki dış faktörle ilgili olana gelince; ülkede en büyük nüfuza sahip olan Rusya, Taşiyev'in görevden alınmasına kayda değer bir tepki göstermemiştir. Aksine bazı medya kuruluşları onun iktidardan uzaklaştırılmasını memnuniyetle karşılayan haberler yayınlamıştır. Bu da Taşiyev'in görevden alınmasında, Caparov'u dolaylı olarak desteklediğini göstermektedir. Buna ek olarak Taşiyev, Rusya için rahatsız edici bir figür olarak kabul ediliyordu. Birinci olarak Rusya, ülkede Batı güçlerinin istismar edebileceği bir kaosun yaşanmasından korkmuştur; bu nedenle iktidar ikilemine son vermek ve cumhurbaşkanlığı seçimlerinin sakin bir ortamda yapılmasını sağlamakla ilgilenmiştir.

İkinci olarak Taşiyev başkanlığındaki Ulusal Güvenlik Komitesi, Ukrayna savaşına katılan kişileri tutuklamış, bu savaşa katılma çağrılarını kararlılıkla durdurmuş ve savaşan tarafların sembollerinin kullanılmasına karşı sert önlemler almıştı. Hatta Komite, 2025 yılında, Oş'taki “Rus Evi”nde çalışan bir personeli ve diğer birkaç kişiyi daha paralı askerlik suçlamasıyla tutuklamıştı. Buna ek olarak sınır meselesi, Rusya’nın ülkenin iç işlerine müdahale etmesini ve baskı ve etki uygulamasını mümkün kılan araçlardan biri olmuştur. Taşiyev, bu sorunun çözümünü engelleyen tüm engelleri ortadan kaldırmış ve Tacikistan ile Özbekistan arasındaki sınır çatışmaları çözüme kavuşturulmuştur. Başka bir deyişle, Rusya’nın ülkenin iç işlerine müdahale etmesini sağlayan nüfuz araçlarından biri (geçici olarak da olsa) ortadan kaldırılmıştır.

Buna göre Caparov'un, Taşiyev'in etkisini ortadan kaldırmak için dış destekten de yararlanmış olabileceği ihtimali göz ardı edilemez. Bu nedenle Rusya'nın ülkedeki askeri ve siyasi etkisi devam edecektir. Ancak Ukrayna krizi, Rusya'yı, Kırgızistan da dahil Orta Asya'daki ekonomik projelere katılma imkânından mahrum bırakmıştır. Bunun sonucunda ülke liderliği, Çin'e güvenerek önemli ekonomik projeleri hayata geçirmeye başlamıştır. Böylelikle Çin, “yumuşak gücünü” devreye sokmuş ve ekonomik nüfuzunu giderek genişletmiştir. Örneğin Çin ile Kırgızistan arasındaki ticaret hacmi 2024 yılında 22,7 milyar Dolara ulaşmış olup 2025 yılında ise 27,2 milyar Dolara yükselmiştir. Ayrıca son beş yıl içinde Çin’in Kırgızistan’daki doğrudan yatırımları hızla artmış, bu da Çin’i ülkedeki en büyük yatırımcı haline getirmiştir. Buna ek olarak Çin’e büyük fırsatlar sunan “Kuşak ve Yol” Girişimi kapsamında Çin-Kırgızistan-Özbekistan Demiryolu Projesi'nin uygulanmasına başlanmıştır. Ayrıca büyük projelerin finansmanı Kırgızistan'ı büyük bir borç yükü altına sokmuştur; zira yaklaşık 9 milyar Dolar tutarındaki borcunun büyük bir kısmı Çin'e aittir. Dolayısıyla Çin'in ekonomik nüfuzunun artması beklenilmektedir; bunu da kültürel ve askeri etki takip edecektir.

Caparov'un Batı ile ilişkisi ise belirli bir mesafe korunarak yürütülmektedir. Bununla birlikte Amerika, jeopolitik durumdan yararlanarak nüfuzunu genişletmeye çalışmaktadır. Bu çerçevede Orta Asya ülkeleriyle gerçekleştirilen C5+1 formatındaki toplantıların ardından, bölge ülkeleriyle milyarlarca Dolarlık anlaşmalar imzalanmıştır. Zira Amerika ve Avrupa, bölgedeki değerli madenlere ve nadir elementlere ilgi duymaktadır. Durumlar, Batı tarafından bir slogan olarak öne çıkarılan insan hakları meselelerinin, artık ikinci sıraya gerilediğine işaret etmektedir. Bununla birlikte Caparov, halkın hoşnutsuzluğunu yatıştırmak ve gerginliği azaltmak için bazı demokratik değerleri korumaya özen göstermektedir. Ayrıca Rusya ve Çin'e tamamen bağımlı hale gelmemek için, dengeleyici bir güç olarak Batı'ya sınırlı ölçüde güvenmeye devam etmektedir.

Sonuç olarak şu ana kadar, 2027 seçimlerinde Caparov'un yeniden başkan olarak seçilmesini engelleyecek ciddi bir engel ortaya çıkmamıştır. Bununla birlikte Kırgızistan'daki siyasi gelişmelerin hızla ilerlemesi göz önüne alındığında, seçimler öncesinde durumun değişmesi muhtemeldir. Özellikle yakın zamanda görevden alınacak Taşiyev’in elinde olabilecek materyaller, muhalif politikacıların öne çıkmalarının ve durumu istismar etmelerinin önünü açabilir.

Buna ek olarak ülkede uygulanan kapitalist sistemin doğası, insanların yaşamını daha da zorlaştırmaktadır. Zira vergi artışları, yeni vergi türlerinin getirilmesi, elektrik, sıcak ve soğuk su gibi temel hizmetlerin ücretlerindeki artışlar ve temel tüketim mallarının fiyatlarındaki yükselişin tamamı, insanların hoşnutsuzluğunun artmasındaki ana faktörlerdir. Halkın refahına hizmet etmesi gereken doğal kaynaklar ise, yatırımcılar adı altında yabancılar tarafından yağmalanmaktadır. Hiç şüphe yok ki bu durum, kapitalistlerin zenginliğinin artmasına karşılık halkın yoksulluğunun artmasına yol açmaktadır. Bu da 2025 yılında gayri safi yurtiçi hasılanın 20 milyar Doları aşarak rekor seviyeye ulaşmasına rağmen, halkın yaşam koşullarının iyileşmediğini, aksine daha da zorlaştığını teyit etmektedir!

Buna göre Kırgızistan’ın, hatta Orta Asya’nın ve genel olarak da İslam ümmetinin mevcut durumu, ülkemizin sömürgeci güçler arasındaki bir çatışma sahnesine dönüşmesiyle doğrudan bağlantılıdır. Bu güçlerin hedefi, nüfuzlarını genişletmek ve servetlerimizi ve kaynaklarımızı yağmalamaktır. Bu nedenle ülke liderliğinin değişmesi gerçekliği değiştirmez; zira sömürgeci güçler bir tabiyi diğeriyle değiştirerek temel hedeflerini gerçekleştirmeye devam etmektedirler. Müslümanlar olarak bizler, bu zulmü ve sömürgecilerin egemenliğini ancak İslam temelinde birleşerek kökünden ortadan kaldırabiliriz. Ortaya atılan diğer çözümler ise ya geçicidir ya da bu güçlerin manevralarının bir parçasıdır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Harun Abdulhak

Devamını oku...

Sudan'ı Yok Eden Anlamsız Savaş

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Sudan'ı Yok Eden Anlamsız Savaş

 

Haber:

Sudan’daki savaş, çatışmayı sona erdirmeye yönelik tüm diplomatik girişimlerin aksamasıyla birlikte, ciddi gıda güvensizliği ve yoksulluk oranının ise yaklaşık %70’e yükselmesiyle karşı karşıya kalan 21 milyon kişiyi etkileyen şiddetli acıların ortasında dördüncü yılına yaklaşıyor.

Savaşın kıvılcımı, 15 Nisan 2023'te Abdülfettah el-Burhan komutasındaki ordu ile eski yardımcısı Muhammed Hamdan Dagalo (Hemedti) komutasındaki Hızlı Destek Güçleri arasındaki savaşın patlak vermesine dayanmaktadır, bu da on binlerce kişinin ölümüne ve 11 milyondan fazla kişinin yerinden edilmesine yol açmış olup Birleşmiş Milletler ise bunu, dünyanın en kötü insani krizi olarak nitelendirmiştir. (France 24, 15/4/2026)

Yorum:

Bu savaşın bedelini maddi, manevi ve bedensel olarak, savaşın tarafı sayılmayan sıradan insanlar ödemektedir; bu savaşı ise Sudan’ı bölme hedefini gerçekleştirmek için Amerika alevlendirmiştir. Bu durumda Sudan halkının yaşamının bir savaş alanı haline gelmesi hiç önemsenmiyor; oysa bu savaşın sonucu acı, kıtlık, açlık, göç, yerinden edilme ve hastalıklar; kelimenin tam anlamıyla insani bir trajedidir.

Sudan’ı yok eden bu anlamsız savaş, yöneticilerin ajanlığı olmasaydı asla yaşanmazdı; zira onlar, Sudan’ın, sömürgeci kafir Batı’nın planlarının bir sahnesi olmasına rıza göstermişlerdir. Sudan halkı, ancak işlerini hakkıyla gözeten ve hükümlerini Allah’ın şeriatından alan bir devletin gölgesinde bu aşağılayıcı hayatı geride bırakıp onurlarına geri dönebilecektir; zira bu devlet, birbirleriyle çatışan bu ajanları silip süpürecek ve Amerika ile onun etrafından toplananların da kökünü kazıyacaktır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Nezir İbn-i Salih – Tunus

Devamını oku...

Suriye'deki Adalet Meselesi Hâlâ Askıda!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Suriye'deki Adalet Meselesi Hâlâ Askıda!

 

Haber:

İçişleri Bakanlığı, 19/4/2026 Pazar günü, adalet sürecini güçlendirmek ve hukukun üstünlüğünü pekiştirmek kapsamında, İçişleri Bakanı Enes Hattab, Adalet Bakanı Mazhar el-Veys ve her iki bakanlıktan seçkin hukuk uzmanları ve ilgili yetkililerin yanı sıra Abdülbasit Abdüllatif başkanlığındaki Geçiş Dönemi Adalet Kurumu’ndan bir heyetin de katılımıyla İçişleri ve Adalet bakanlıkları arasında ortak bir çalışma oturumu düzenlendiğini duyurdu. (SANA Ajansı, 19/4/2026)

Yorum:

Suçlu Esad rejiminin yıkılmasının üzerinden yaklaşık bir buçuk yıl geçmesine rağmen Suriye’de adalet meselesi hâlâ dondurulmuş durumda; rejimin suçlularının çoğu, İçişleri ve Adalet bakanlıklarının gözü ve kulağı önünde ülkede hâlâ serbestçe dolaşıp keyif çatıyorlar. Geçiş Dönemi Adalet Kurumu'nun çalışmaları ise toplantılar düzenlemek, tavsiyelerde bulunmak ve pratik adımlara dönüştürülmeyen raporlar hazırlamakla sınırlı kalmaktadır.

Bu bağlamda Colani hükümetinde, iddialar ile gerçeklik arasındaki çarpıcı çelişki göze çarpmaktadır; zira bir yandan rejimle bağlantılı hiçbir kişinin kanıt ve deliller olmadan yargılanmayacağını söylerken, aynı zamanda halkın, Esad ordusuna bağlı Ulusal Savunma Güçleri milisinde eski bir lider olan Fadi Sakar gibi serbest bırakılan bazı şahsiyetlere ilişkin sunduğu delilleri reddediyor.

Ayrıca hükümetin bu dosyadaki davranışları çifte standart niteliği taşımaktadır; zira bir yandan Muhammed Şa’ar ve İbrahim Huveyce gibi Esad rejiminin askeri ve güvenlik aygıtından olan kişileri tutuklarken, diğer yandan Esad'ın milislerini finanse eden Muhammed Hamşo örneğinde olduğu gibi rejimin ekonomik kolları olarak nitelendirilen diğer bazılarını ise servetlerinin bir kısmını aldığı uzlaşmalar yoluyla serbest bırakmaktadır.

Colani hükümetinin, özellikle mağdur yakınları başta olmak üzere halk için büyük bir endişe kaynağı olan adalet meselesine karşı gevşek davranması, özellikle suçluların cezalandırılmasının ulaşılabilir bir mesele olduğu, hızlıca uygulanabileceği ve yeniden inşa projesinin aksine uzun bir zamana ihtiyaç duymadığı göz önünde bulundurulduğunda kendisine yönelik her geçen gün artan halk öfkesinin en önemli tetikleyicilerinden biri sayılmaktadır.

Bu hükümet bir yol ayrımındadır; ya devrimin hedefleri ve halkın beklentileriyle uyumlu şekilde adalet dosyasında hızlı ve ciddi adımlar atacak ya da aynı yerinde sayarak, oyalamaya ve ertelemeye devam edecek. İşte o zaman, özellikle iş fırsatlarının yokluğu ve elektrik fiyatlarındaki astronomik artışlar da dahil olmak üzere kötüleşen ekonomik koşullar altında, kalabalıkların sokaklara dökülüp hükümetin düşmesini talep etmesine şaşırması doğru değildir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ahmed Sa’d

Devamını oku...

Pakistan Başka Bir Cesur Kız Kardeşini Daha Terk Ederek Onu Kafirlere Teslim Etti!

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Dr. Afiye Sıddıki'den Asiya Andrabi'ye
Pakistan Başka Bir Cesur Kız Kardeşini Daha Terk Ederek Onu Kafirlere Teslim Etti!

24 Mart 2026'da, Delhi'deki özel bir mahkeme, üç çocuk annesi ve 64 yaşındaki direnişçi Keşmirli lider Asiya Andrabi'yi üç kez ömür boyu hapis cezasına çarptırdı. Kocası ise, İslam’a sıkı sıkıya bağlı bir savaşçı olan Muhammed Kasım Faktu, 1993 yılından beri fiilen zindanlarda tutulmaktadır; daha önce de aynı suçtan, yani Hindu işgalciye boyun eğmeyi reddetmesinden dolayı ömür boyu hapis cezasına çarptırılmıştı. Bu aile adalet nedeniyle yok edilmemekte, aksine Hinduların, her Müslüman aileye karşı yürüttüğü planlı savaşta, Keşmir’in Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in ümmetine ait haraci bir belde olduğunu savunmaya cesaret etmesi nedeniyle yok edilmektedir.

Aynı kararda mahkeme, onun yakın arkadaşları Nahida Nasrin ile – ki bu durum daha da üzücü – sürekli ve vahşi tutuklamalara maruz kalan Fahmida Sofi'ye de otuz yıl hapis cezası vermiştir. Bugün ise, bir zamanlar hayat dolu olan bu aktivist, Tihar Hapishanesi’nde geçirdiği yıllarca süren şiddetli hapis hayatının ardından ve işgalcilerin sistematik zulmü onu paramparça ettikten sonra, tekerlekli sandalyeye mahkum bir şekilde tahliye edilmiştir.

Bunlar sadece münferit zulüm vakaları değildir; aksine bunlar, Hindu devletinin yedi yıldan fazla bir süredir Keşmirli Müslümanların kanıyla yazdığı yapısal baskıya dair açık bir kitabın özenle hazırlanmış bir bölümüdür. İşgal sadece sahadaki askeri varlıkla sınırlı değildir; aynı zamanda, Keşmir’in putperest Hindu dinine mensup olanlara değil, ümmete ait olduğunu ısrarla vurgulamaya cesaret eden her Müslümanın iradesini, aklını ve ruhunu kırmak için tasarlanmış çok katmanlı bir baskı sistemidir.

Nitekim sözde Hindistan yargı erkinin hakikati ortaya çıkmış ve onun, Hindu devletinin bir uzantısından başka bir şey olmadığı netleşmiştir. Zira yasal terörizmin bir aracı olan sert "Yasadışı Faaliyetlerin Önlenmesi" (UAPA) yasası altında bu otorite, siyasi direnişe karşı ömür boyu hapis ve onlarca yıl süren hapis cezaları verirken, işgalci güçleri hesap verebilirlikten korumaktadır. Asiya Andrabi ve Sofi Fahmida’nın davaları bu saçmalığı açıkça ortaya koymaktadır. Ayrıca uydurma suçlamalarla Hindistan hapishanelerinde çürüyen, adil yargılanma hakkından mahrum bırakılan, işkenceye maruz kalan ve dünya tarafından unutulan büyük küçük binlerce Keşmirli Müslüman erkek ve kadın da bulunmaktadır. Buna karşılık Silahlı Kuvvetler Özel Yetkiler Yasası (AFSPA) uyarınca Hindu askerler, cinayet, tecavüz ve işkence suçları işlemekte, yasal dokunulmazlıktan yararlanmakta ve mahkemeler ise bu korkunçlukları “ulusal güvenlik” meselesi olarak ele almaktadır.

Hindu devlet sistemli, planlı ve kasıtlı bir toplu cezalandırma uygularken, İslamabad’daki rejim ise, Dr. Afiye Sıddıki’yi haçlı Amerika’ya teslim ederek onun karanlık hapishanelerinde işkenceye maruz bırakmıştır; bakın şimdi de Asiya Andrabi ve Sofi Fahmida’yı terk ederek onları putperest Hinduların pençesine terk etmektedir.

Pakistan'daki hain yönetimin 370. maddenin kaldırılmasına verdiği zımni onay ve kasıtlı teslimiyeti, onun tam bir suç ortaklığı içinde olduğunu ortaya koymaktadır. Böylece Pakistanlı yöneticiler, uluslararası sistemi memnun etmek ve mevcut durumu korumak uğruna Keşmirli Müslümanları feda etmeye hazır olduklarını kanıtlamışlardır. Bu liderlik, sömürgeci efendilerinin diktelerine bağlı kalarak işgali meşrulaştırırken, Asiya gibi anneler ve Sofi gibi kızlar diri diri Hindistan’daki hapishanelere gömülmektedir. Böylece Allah Subhanehu'nun şu emrini tamamen terk etmişlerdir: َمَا لَكُمْ لَا تُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ وَالْمُسْتَضْعَفِينَ مِنَ الرِّجَالِ وَالنِّسَاءِ وَالْوِلْدَانِ الَّذِينَ يَقُولُونَ رَبَّنَا أَخْرِجْنَا مِنْ هَذِهِ الْقَرْيَةِ الظَّالِمِ أَهْلُهَا وَاجْعَلْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ وَلِيّاً وَاجْعَلْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ نَصِيراً “Size ne oluyor da, Allah yolunda ve “Ey Rabbimiz! Bizleri halkı zalim olan şu memleketten çıkar, katından bize bir dost ver, bize katından bir yardımcı ver” diye yalvarıp duran zayıf ve zavallı erkekler, kadınlar ve çocukların uğrunda savaşa çıkmıyorsunuz?” [Nisa 75]

Ey Pakistan ordusu içindeki muhlis subaylar ve askerler! Ey silah ve madalya sahibi adamlar, bu mazlum ümmetin özgür kadınlarından size yönelen çığlıklarına kulak verin. 64 yaşındaki şu yaşlı anne Asiya Andrabi’ye ve işgalcilerin vahşeti yüzünden artık tekerlekli sandalyeye mahkum olan genç kadın Sofi Fahmida’ya bir bakın ve hâlâ Amerikan hapishanelerinin cehenneminde tutulan Dr. Afiye Sıddıki'yi hatırlayın. Bir bakın kâfirlere karşı nasıl da dimdik duruyorlar ve kararlılıklarından bir milim bile ödün vermiyorlar. Bu kadınlar silahsız ve hapsedilmiş olmalarına rağmen imanları sarsılmaz bir şekilde kalmaya devam etmektedir. O halde mazeretiniz nedir Allah aşkına?! Oysa sizin tanklarınız, uçaklarınız ve ağır silahlarınız olduğu gibi askeri gücünüzle övünüyor, göğsünüzü madalyalarla süsleyip dünyanın hayranlığını kazanmaya çalışıyorsunuz; ama yine de kız kardeşlerinizi bu alçakça zulümden kurtarmak için tek bir tabur bile harekete geçirmiyorsunuz!

Allah Azze ve Celle sizin önünüze büyük bir fırsat açmıştır; zira ABD’nin sahte hegemonyası çökmekte ve sahte bir şekilde kutsallaştırılan uluslararası düzen ise bakın işte onu kuranların eliyle ihlal edilmektedir. Sömürgeci güçler kendi işleriyle meşgul olup çökmektedir. Peki sizler ne bekliyorsunuz Allah aşkına?! Gerçek adamlar gibi adım atın! Hain yöneticilerinizin zincirlerini kırın ve bu ümmetin Ensarları olun!

Vallahi eğer harekete geçmezseniz, Asiya ve Afiye’nin çığlıkları ve çağlayan gözyaşları ve aynı şekilde bu ümmetin mazlum özgür kadınlarının çığlıkları ve gözyaşları, kıyamet gününde aleyhinize büyük bir şahit olacaktır. İhanet ve yüzüstü bırakmanın yükü korkunç olup göklerin ve yerin Yaratıcısının huzuruna çıktığınız gün, o yükü taşıyamayacaksınız. İşgal geçicidir, İslam'ın zaferi ise kaçınılmazdır. يُرِيدُونَ أَنْ يُطْفِئُوا نُورَ اللَّهِ بِأَفْوَاهِهِمْ وَيَأْبَى اللَّهُ إِلَّا أَنْ يُتِمَّ نُورَهُ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ “Allah’ın nurunu ağızlarıyla söndürmek isterler. Kâfirler istemese de Allah nurunu mutlaka tamamlayacaktır.” [Tevbe 32]

Ümmet sizin yardımınızı bekliyor; bu ümmetin özgürleri ancak Raşidi Hilafet sayesinde kâfirlerden kurtulacaktır Ey Pakistan Ordusu’nun subayları! Eğer şimdi harekete geçmezseniz hem dünyada hem de ahirette Allah’ın huzurunda çok büyük bir utançla karşı karşıya kalacaksınız! Haydi o zaman zincirlerinizi kırın ve Keşmir’deki mazlumlara yardım edin.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Muhammed Abdullah – Hindistan

Devamını oku...

Gizli Arabuluculuk İle Çatışma Hayaleti Arasında Hürmüz

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Gizli Arabuluculuk İle Çatışma Hayaleti Arasında Hürmüz

 

Haber:

24 saatten kısa bir süre içinde boğaz, uluslararası deniz geçidinden açık bir çatışma alanına dönüştü; zira İran Devrim Muhafızları, ateş açmanın ve ticari gemileri hedef alınmasını içeren fiili bir abluka uygularken, başkent Washington ise patlamayı önlemek için son bir girişim olarak, Başkan'ın “zeki” olarak nitelendirdiği “gizemli bir şahsın” gelişini bekliyor. (El Cezire Net)

Yorum:

Bu gerginliğin ve İran Devrim Muhafızları'nın boğazı yeniden kapatmasının ortasında ABD Başkanı Trump, son bir girişim hakkında konuşmak üzere çıkıyor ve konuşması, nihai bir ton taşıdığı kadar daha karmaşık bir aşamanın başlangıcını da ima ediyor. Ancak dikkat çekici olan sadece açıklamanın içeriği değildir; aksine zeki olarak nitelendirilen ve etrafında, Washington ile Tahran arasında sadece doğrudan bir çatışmayla sınırlı kalmayan, aksine arka kanallar oyunu ve ilan edilmemiş müzakerelerin gölgesinde dönen karmaşık ilişkilerin örüldüğü gizemli bir şahsa işaret edilmesidir.

Bu açıklama genellikle çift yönlü bir mesaj vermek için kullanılır: dahili olarak diplomasiye bir şans verildiğini göstermek için; harici olarak da sert yaptırımlar veya askeri harekat gibi daha büyük bir adımın zeminini hazırlamak için. Yani son girişim, genellikle bir son değildir; daha şiddetli bir aşamanın başlangıcıdır.

Bu gizemli şahsın kim olduğuna bakmaksızın bu, şu üç olasılığın dışına çıkmaz: Ya bölgesel bir arabulucu ki onun Pakistan ordusunun komutanı olduğuna dair söylentiler var ama bir başkası de olabilir. Ya İran içinden bir şahıs ama pragmatik bir akımdan. Ya da ilan edilmemiş bir istihbarat veya diplomatik kanaldır ki, bu da doğrudan bir siyasi taahhüt olmaksızın iletişim kanallarını yeniden açmanın bir aracıdır.

Olaylar okunduğunda, durumun iki olasılığın dışına çıkmadığını görüyoruz: Ya Amerika müzakere şartlarından bazılarını reddedip diğerlerini dayatıyor, ya da Devrim Muhafızları şartları mantıksız ve aşağılayıcı buldukları için reddediyor. Bu durumda Devrim Muhafızları tüm çözümleri reddediyormuş gibi gösterilirken, ABD ise diplomatik kanallar aracılığıyla bu inatçılığı kontrol altına almaya çalışmaktadır. Aslında bununla, tüm barışçıl çözümlerin tükendiği gösterilerek, kamuoyu tırmanışa hazırlanmaktadır.

Sonuç olarak bu karmaşık tablo içinde kriz, sadece bir su yolu üzerindeki bir çatışma olarak görünmemekte; daha çok iki taraf arasındaki nüfuz iradesinin ve güç sınırlarının sınanması niteliğinde görünmektedir; çünkü Amerika, uranyumu ancak bir kara savaşıyla ya da istisnai müzakerelerle elde edebileceğini biliyor.

Böylece Hürmüz Boğazı artık sadece coğrafi bir bölge değildir, aksine dünyaya açık bir baskı aracına ve siyasi mesajlara dönüştüğü gibi aynı zamanda karar sahibinin çıkarları doğrultusunda enerji borsaları aracılığıyla paraların tüketilmesi için bir platforma da dönüşmüştür. Dolayısıyla Trump’ın son girişim hakkındaki konuşması, sahneyi netleştirmek yerine daha da belirsiz bir hale getirmektedir; zira her büyük gerginlikle birlikte, gölgede hareket eden ilan edilmemiş bir kanal ortaya çıkıyor; bu da çatışmanın henüz belirleyici bir ana ulaşmadığını ve patlama ile kontrol altına alma sınırları arasında döndüğünü göstermektedir. Nitekim bugün olup bitenlerin hepsi, bölgenin ve içindeki güç dengelerinin yeniden şekillendirildiği daha uzun bir çatışmanın sadece bir hazırlık bölümü olabilir.

Ey özel olarak Ortadoğu halkları ve genel olarak da İslam ülkeleri; dosyaları ayırma yöntemiyle hareket eden ve her devleti ayrı ayrı ele alan bu saldırılar, bölgeyi zayıflatmak, onu aşağılamak ve hain yöneticilerini daha da küçük düşürmek için sistematik bir mekanizmadan başka bir şey değildir; ancak amaç bundan daha büyüktür ki bu da; Yahudi varlığının bölgeyi çeşitli alanlarda ihlal etmesini sağlamaktır.

Yöneticiler, halkların karşısındaki geçici setlerden başka bir şey değillerdir; oysa kafir Batı, bilgi ve dirayetle bu setleri tek tek yıkmaya çalışmaktadır. Haydi o zaman masayı onların aleyhine çevirmek, tüm engelleri yıkmak, onların korktukları gücümüzü göstermek, Nübüvvet Minhacı üzere Hilafeti kurmaya daveti ilan etmek, Hizb-ut Tahrir'i desteklemek, onun içerisinde izzet ve şerefin olduğu projesini benimsemek ve Allah Subhanehu ve Teala'nın emrettiği gibi İslami hayatı yeniden başlatmak için harekete geçelim.

Allahu Teala şöyle buyurmuştur: يُرِيدُونَ أَنْ يُطْفِئُوا نُورَ اللَّهِ بِأَفْوَاهِهِمْ وَيَأْبَى اللَّهُ إِلَّا أَنْ يُتِمَّ نُورَهُ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ “Allah’ın nurunu ağızlarıyla söndürmek isterler. Kâfirler istemese de Allah nurunu mutlaka tamamlayacaktır.” [Tevbe 32]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Nebil Abdulkerim

Devamını oku...

Trump’ın İran’a Karşı Savaşı Yeniden Başlatma Tehdidi, Kaybedilmiş Kartla Yapılan Bir Tehdittir

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Trump’ın İran’a Karşı Savaşı Yeniden Başlatma Tehdidi, Kaybedilmiş Kartla Yapılan Bir Tehdittir

 

Haber:

Üst düzey bir ABD'li yetkili, şu anda şiddetli bir gerginlik durumunun gölgesinde süren tıkanmış müzakerelerde önemli bir ilerleme sağlanmazsa, önümüzdeki birkaç gün içinde İran'la doğrudan askeri çatışmanın yeniden başlayabileceği uyarısında bulundu. Bu uyarılar, Tahran'ın Hürmüz Boğazı'nı uluslararası deniz trafiğine yeniden kapatma kararının sonuçlarını değerlendirmek üzere Cumartesi akşamı Beyaz Saray'da düzenlenen acil güvenlik istişarelerinin ardından geldi. ABD'li yetkili, ateşkes anlaşmasının sona ermesine sadece üç gün kala müzakerelerin kritik bir aşamaya geldiğini belirterek, bugünün sonunda somut sonuçlar alınamaması halinde bunun savaşın yeniden başlaması anlamına gelebileceğini vurguladı. (Samanews)

Yorum:

Amerika ve Yahudi varlığının İran’a karşı kırk gün süren savaştaki en önemli şeylerden biri, Amerika’nın olağanüstü, eşsiz ve muazzam gücü hakkındaki söylemin, İran’ın karşı koyma ve meydan okuma kararını kesinleştirince gerçek bir çatışmada hiçbir işe yaramayan bir yanılsama ve balon olduğunun ortaya çıkmasıdır. Trump ve çevresindekiler, tek bir işaretle istediği herkese boyun eğdirebilecek bir güce sahip olduklarını sanıyorlardı ancak bunun, gerçek olmayan bir yanılsama ve hayalden ibaret olduğu ortaya çıkmıştır.

Bütün bunların sebebi, Müslüman ülkelerin Amerika’ya ve dünyadaki zorba ve kibirli güçlere meydan okuyabilecek insan, askeri ve ekonomik kaynaklara ve coğrafi konuma sahip olmasıdır. Müslümanların yaşamış olduğu bu zillet ve aşağılanma halinde olmasının sebebi ise, yöneticilerin ihaneti, onları yüzüstü bırakmaları, Amerika ve Batı’nın kucağına atılmaları ve efendi ve özgürler olmayı değil, tabi ve ajanlar olmayı tercih etmeleridir.

Zira Müslüman ülkeler, Allah’ın bahşettiği coğrafi konum, ekonomik kaynaklar, doğal zenginlikler, muazzam insan kaynakları ve her şeyden önce eşi benzeri olmayan bir akide olan İslam akidesi sayesinde, sömürgeciliğe, zillete ve bağımlılığa hayır diyebilir; dahası bölgedeki tüm sömürgeci güçleri püskürtebilirler. Ayrıca Müslümanlar, insanların en sabırlı ve en metanetli olanlarıdır; zira onlar hak bir risalet ve ideoloji sahipleridir; dolayısıyla bütün bunlar bir ümmette bir araya geldiğinde onu, yüceliğin, egemenliğin ve liderliğin zirvesine taşırlar. Müslüman ülkelerin eksikliği ise sadece siyasi iradedir.

Bu nedenle Trump’ın savaşı yeniden başlatma tehdidi, hiçbir ağırlığı olmayan boş bir gürültüden ibarettir; zira askeri seçeneğin kendisini bir çıkmaza ve İran’ı kontrol altına alıp Amerika’ya tabi olan bir ülke haline getirme umutlarını paramparça edecek bir duvara sürüklediğinin farkındadır.

Trump, istediğini ya da istediğinin bir kısmını gerçekleştirmek için müzakerelere güvenmektedir; dolayısıyla güç kullanma ve savaşı yeniden başlatma tehdidi ise, havuç ve sopa politikası kapsamında, müzakerelerdeki konumunu iyileştirmek ve İran liderlerini aldatarak taleplerine icabet etmelerini sağlamak içindir.

Ancak sahada ve gerçeklikte olana gelince; Trump ve ona yapışık olan Netanyahu'nun kibriyle başa çıkmanın doğru yolunun, kaçmak ve uzlaşmak değil, meydan okumak ve karşı koymak olduğu açığa çıkmıştır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Müh. Halil Abdurrahman

Devamını oku...

Sormayı Bıraktığımız En Tehlikeli Sorular!

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Sormayı Bıraktığımız En Tehlikeli Sorular!

Otorite özünde sadece kararları dayatma gücü değildir; aksine bundan önce, neyin sorulup neyin sorulmayacağını şekillendirme gücüdür. Nitekim halklar soru sormayı bıraktığında, kesinliğe ulaşmış olmazlar; aksine çoğu zaman ilan edilmemiş bir boyun eğme aşamasına girmiş olurlar. Bu yüzden siyasi hayatta gerçekleşebilecek en tehlikeli şey yanlış cevapların varlığı değildir, aksine bizzat soruların yokluğudur.

Başlangıçta sorular doğal bir hak olarak ortaya atılır: Neden bu sistem bizim üzerimize uygulanıyor? Peki bu, daha öncekinin bir uzantısı değil midir? Bundan kim yararlanıyor? Neden bizi temsil eden bir sistem uygulamıyoruz? Ve benzerleri gibi… Ama zamanla, korkunun, propagandanın ya da sahte tatminin etkisi altında, bazı sorular yazılı olmayan yasaklara dönüştürülür; işte burada siyaset, kamusal işleri yönetmekten çıkıp bilinci yönetmeye doğru sapmaya başlar.

Siyasi otorite, meşruiyetini sorgulamayı ve halkın sorularına boyun eğmeyi bıraktığında, iknaya dayalı bir otorite aşamasından yorgunluğa dayalı otorite aşamasına geçer; işte burada tehlike, soruların çokluğunda değil, aksine onların yokluğunda yatmaktadır.

2011 yılından önce, yani Arap Baharı olarak adlandırılan şeyden önce Arap ülkeleri, iktidar koltuğunda oturma süresini uzatmak için soruların dondurulmasından kaynaklanan siyasi bir durgunluk yaşıyordu; bu yüzden kim yönetiyor? Neden bu karar alındı? Kaynaklarımız nereye gidiyor? gibi büyük sorular, ya unutulmuş sorulara ya da tartışmayı kabul etmeyen tek taraflı bir söylemle önceden cevaplanmış sorulara dönüşmüştür.

Protestolar patlak verdiğinde, bunlar sadece açların ayaklanmaları olmamıştır, aksine bastırılmış şu soruların şiddetli bir şekilde yeniden dönmesinden dolayı olmuştur: Sorgulanmayan biri, nasıl bizi yönetebilir? Kendi kararlarımıza ortak olmadan, nasıl onurlu bir şekilde yaşarız?

Otoriter siyasi söylemde, temel soruların sorulması, sabiteler hakkında şüphe duymak ya da ulusal güvenliğe karşı komplo kurmak olarak yeniden tanımlanmıştır; burada en tehlikeli sorular, cezalandırılan yasak sorulara dönüşmüştür.

Askeri darbelere tanık olan birçok ülkede, başlangıçta otoritenin meşruiyeti konusunda hararetli tartışmalar olmakta, ardından zamanla bu soru giderek ortadan kaybolmakta ve onun yerini daha az tehlikeli şu soru almaktadır: Mevcut duruma nasıl uyum sağlayabiliriz? İşte tehlike burada yatmaktadır; zira gerçekliği sorgulamadan ona uyum sağlamak, ne kadar bozuk olursa olsun bir gerçeklik üretir.

Ekonomide, (büyüme - enflasyon - yatırımlar - getiriler...) gibi hususlar genellikle halka karmaşık teknik bir dille sunulmaktadır; ancak asıl soru şudur: Bu büyüme kime gidiyor? Halklar bu soruyu ortaya atmayı bıraktığında, rakamlar büyürken, toplumdaki adalet bozulmaktadır.

Özgürlüğe mukabil güvenlik durumunda, şu soru ortaya atılmaktadır: Güvenlik otoritesinin sınırları nelerdir? Çünkü istikrar gerekçesi altında güvenlik güçlerine geniş yetkiler verilir ve kişi, özgürlüğünün bir kısmından vazgeçmenin geçici bir durum olduğuna ikna edilir; sonra kişi özgürlüğün bir kural değil, istisna haline geldiği bir gerçeklikle uyanır.

Bireyler kendilerini izlemekten ve kendilerini şüphe ya da izolasyon dairesine sokabilecek sorulardan kaçınmaya başladıklarında, otorite en tehlikeli aşamalarında başarıya ulaşmış olur; çünkü sessizlik artık dayatılan bir şey olmaktan çıkıp, mantıklı görünen bir seçenek haline gelir!

Halkların canlılığı, ittifak etmelerinin boyutuyla değil, aksine farklılığa ve korkusuzca zor sorular ortaya atmaya yönelik yetenekleriyle ölçülür. Soru, bazen düşünüldüğü gibi istikrarı tehdit eden bir unsur değildir; aksine istikrarın donukluğa ve otoritenin ise kapalı bir kesinliğe dönüşmemesinin tek garantisidir. Bu yüzden soru sorma cesaretini kaybeden toplumlar, önce düzeltme, sonra anlama, daha sonra da bekalarını sürdürme kapasitesini yavaş yavaş kaybederler.

İslam’da dengeler farklıdır; zira İslam'da yasa koyucu Allah'tır ve (Hilafet) sistemi, Allah’ın Kitabı ile Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in sünnetinden alınmıştır; iyiliği emretmek ve münkerden sakındırmak, Müslümanların doğal bir şekilde uyguladığı bir vacip olup Ümmet Meclisi, Müslümanlar adına muhasebe etme görevini üstlenir; zira Meclisin görevi, Halifeyi, yardımcısını, valiyi ve memurları, yani tüm yönetim makamlarını muhasebe etmektir; ayrıca Mezalim Mahkemesi, iktidar, onun araçları ve halk arasındaki her türlü husumeti çözmekte olup bu husumetleri ise Allah'ın Kitabı ve Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in sünneti ile çözer; zira Hilafet sisteminde asıl olan, halkın her türlü soruyu sormasını talep etmek olup yasaklanmış ya da dondurulmuş sorular yoktur; aksine Şari, iyiliği emretmeyi ve münkerden sakındırmayı emretmiş ve bu amel için şerî yolları oluşturmuştur; nitekim buna teşvik eden birçok delil vardır. Zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur: كُنْتُمْ خَيْرَ أُمَّةٍ أُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ تَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَتَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ “Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. (Siz ki) marufu emredersiniz ve münkerden sakındırırsınız.” [Al-i İmran 110] Ve Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَلْتَكُن مِّنكُمْ أُمَّةٌ يَدْعُونَ إِلَى الْخَيْرِ وَيَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنكَرِ وَأُولَٰئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ “ Sizden, hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü meneden bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir. ” [Al-i İmran 104] Ve Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in hadisinde de şöyle geçmektedir: مَنْ رَأَى مِنْكُمْ مُنْكَرًا فَلْيُغَيِّرْهُ بِيَدِهِ، فَإِنْ لَمْ يَسْتَطِعْ فَبِلِسَانِهِ، فَإِنْ لَمْ يَسْتَطِعْ فَبِقَلْبِهِ، وَذَلِكَ أَضْعَفُ الْإِيمَانِ “Sizden kim bir münker görürse onu eliyle değiştirsin, gücü yetmezse diliyle değiştirsin, ona da gücü yetmezse kalbiyle değiştirsin (buğz etsin). Bu ise imanın en zayıfıdır.

İslam’da soru sormak, sorana herhangi bir yükümlülük olmaksızın bir görevdir; hatta buna teşvik edilir; tıpkı Ebu Said el-Hudri Radıyallahu Anh’dan rivayet edilen Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in hadisinde geçtiği gibi; zira Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: أَفْضَلَ الْجِهَادِ كَلِمَةُ حَقٍّ عِنْدَ سُلْطَانٍ جَائِرٍ "Cihadın en efdali zalim sultan karşısındaki hak sözdür." Ümmet Meclisi‘nin herhangi bir üyesinin, Müslümanları temsil ettiği kabul edilerek, ne kadar ciddi olursa olsun herhangi bir soruyu sorma hakkı vardır; dolayısıyla yasaklı olan bir soru yoktur. İnsanın insanlığını koruyan ve onun izzet ve onurlu bir şekilde yaşamasını garanti eden Rabbani metot işte budur. Allah'ım, vaat ettiğin Raşidi Hilafet Devleti'nin geri dönüşünü bize bir an önce nasip et.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Nebil Abdulkerim

Devamını oku...

ABD-Endonezya Savunma Ortaklığı ve Cakarta’nın ABD’nin Stratejik Yörüngesine Doğru Sürüklenmesi

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

ABD-Endonezya Savunma Ortaklığı ve Cakarta’nın ABD’nin Stratejik Yörüngesine Doğru Sürüklenmesi

Haber:

13 Nisan 2026'da, ABD Savaş Bakanı Pete Hegseth ve Endonezya Savunma Bakanı Sjafrie Sjamsoeddin, ikili ilişkilerin kapsamlı savunma işbirliği ortaklığı düzeyine yükseltildiğini resmen duyurdu. Bu, Pentagon'da duyuruldu; zira bu söz konusu çerçeve, askeri kapasitelerin modernizasyonuna, seçkin birliklerin ortak eğitimine ve denizcilik ve otonom alanlarında yeni nesil teknolojilerin geliştirilmesine odaklanıyor.

Bu ilerlemeye rağmen Endonezya, askeri uçuş izinlerine ilişkin Amerikan önerisini anlaşmadan dikkat çekici biçimde hariç tuttu. Cakarta'dan bir sözcü, ulusal egemenliği güvence altına almak amacıyla bu tür bir erişimin halen “titizlikle incelenmekte” olduğunu vurguladı. Dahili raporlar, Endonezya Dışişleri Bakanlığı’nın, ülkeyi Güney Çin Denizi’ndeki çatışmalara sürükleyebileceği endişesiyle öneriye karşı uyarıda bulunduğuna işaret etmektedir.

Endonezya'nın kısa süre önce BRICS grubuna katıldığı ve Rusya ile petrol görüşmelerini sürdürdüğü bir zamanda Cumhurbaşkanı Prabowo Subianto, ABD ile ticaret anlaşmaları imzalamak ve “Barış Kurulu'na” katılmak yoluyla ilişkilerde dengeli olmaya devam ediyor. Bu stratejik tarafsızlık, Endonezya’nın enerji taşımacılığı için en önemli küresel geçitlerden biri olan Malakka Boğazı üzerindeki kontrolü göz önüne alındığında hayati bir öneme sahiptir. Filipinler ve Avustralya gibi resmî anlaşmalarla bağlı müttefiklerin aksine, Endonezya’nın yeni kapsamlı savunma iş birliği ortaklığı statüsü, anlaşmaların dayattığı karşılıklı savunma yükümlülükleri olmaksızın üst düzey iş birliğini vurgulamaktadır. (Ajanslar)

Yorum:

Amerika Birleşik Devletleri ile Endonezya arasındaki savunma ilişkilerinin kapsamlı savunma işbirliği ortaklığına yükseltilmesi, Cakarta'nın dış politika seyrinde önemli bir dönüşümü temsil etmektedir. Endonezya'nın, Trump'ın sözde "Barış Kurulu’na" katılma davetini kabul etmesinden sadece birkaç ay sonra bu ortaklık, Endonezya'yı Amerika'nın stratejik yörüngesine daha derinden bağlayan yeni bir katman eklemektedir.

Kapsamlı savunma iş birliği ortaklığı resmî olarak ortak savunma yükümlülüklerinden kaçınsa da ortak teknoloji geliştirmeye, özel seçkin kuvvetlerin entegrasyonuna ve askerî modernizasyona odaklanması, Endonezya’yı, ABD’nin askerî sistemleriyle ve buna eşlik eden doktrinsel çerçevelerle daha büyük bir uyuma doğru sevk etmektedir. Tarihsel olarak bu tür bir bağımlılık, genellikle jeopolitik krizler meydana geldiğinde ortak devletin nasıl davranacağı hakkında -gizli ama istikrarlı- siyasi beklentiler doğurmaktadır.

Bu, fiilen de gözlemlenebilir. Zira Endonezya’nın, Amerika ve Yahudi varlığının İran’a karşı savaşına yönelik güçlü bir kınama yayımlayamaması, onun geleneksel diplomatik duruşundan açık bir sapma oluşturmuştur. Oysa onlarca yıl boyunca Endonezya, kendisini Filistin’in ve dünyadaki sömürgecilik karşıtı değerlerin en güçlü savunucularından biri olarak sunmuştur. Bu umursamaz tutum, artan güvenlik ortaklığının, özellikle mesele ABD ve Yahudi varlığının eylemleriyle ilgili olduğunda, Endonezya'nın ne söyleyebileceği veya ne yapabileceğine dair sınırlar çizmeye başladığına işaret etmektedir.

Stratejik açıdan bu, endişe vericidir. Zira Endonezya, dünyanın en önemli deniz geçitlerinden biri olan Malakka Boğazı’nı kontrol etmesi, 280 milyonu aşan nüfusu ve yeşil teknolojiler için küresel tedarik zincirinde kritik öneme sahip devasa doğal kaynaklar gibi muazzam jeopolitik potansiyele sahiptir. Teorik olarak Endonezya, bu gücü kullanarak büyük güçlerin baskılarını dengeleyebilecek bağımsız bir dış politika takip edebilir.

Bununla birlikte Endonezya’nın Amerika’nın desteğine artan bağımlılığının yanı sıra ART ticaret çerçevesi gibi yeni ekonomik araçlar, onun manevra alanının daralması tehdidi oluşturmaktadır. Cakarta’yı Amerika’nın stratejik mühendisliğine daha derin bir şekilde bağlamak yoluyla Endonezya, özellikle Amerika ve müttefiklerinin küresel eleştirilere maruz kaldığı Filistin’deki devam eden kriz ya da bölgede Amerika ve Yahudilerin askerî operasyonlarının tarzı gibi konulara karşı ideolojik tutumlar benimseme konusunda kendini aciz bulabilir.

Eğer Endonezya bu yolda devam ederse, Küresel Güney’in ve Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkının savunucusu olarak tarihsel kimliği aşınabilir. Daha da kötüsü uluslararası ve yerel düzeyde, Orta Doğu ve İslam ülkelerinde Yahudi varlığının saldırganlığına imkan veren güçlerle zımnen ittifak halinde olduğu şeklinde görülebilir.

Endonezya’nın, stratejik değerinin başkalarına bağımlılıkta değil, aksine bağımsızlıkta yattığını idrak etmesi gerekir. Oysa temel ticaret yolları üzerindeki kontrolü, demografik ağırlığı ve doğal kaynakları, onu küresel sahada gerçekten bağımsız bir aktör haline getirebilecek güç araçlarıdır. Ama eğer Cakarta başka bir devlete bağlı bir güç mimarisine entegre olmaya devam ederse, bu arzu gerçekleşmeyecektir.

Eğer rotasını yeniden ayarlamazsa Endonezya, yakında sadece dış politikasındaki bağımsızlığını kaybetmekle kalmayabilir, aksine işgali, zulmü ve Filistin halkının yaşadığı devam eden trajediyi desteklemeye devam eden güçlerin safında sessizce ya da işbirliği içinde yer alabilir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Abdullah Asvar

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER