Çarşamba, 01 Ramazan 1447 | 2026/02/18
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

1447 Yılı Mübarek Ramazan Hilalini Gözetleme Sonucunun Duyurusu

Basın Açıklaması

1447 Yılı Mübarek Ramazan Hilalini Gözetleme Sonucunun Duyurusu

Bismillahirrahmanirrahim. Salat ve selam Rasûlullah’a, onun Âli’ne, ashabına ve onu dost edinenler üzerine olsun.

Buhari’nin Sahihinde Muhammed ibn Ziyad yoluyla rivayet ettiğine göre “Ben, Ebu Hurayra’yı şöyle derken işittim: Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur ya da Ebu’l Kâsım şunları söylemiştir: «صُومُوا لِرُؤْيَتِهِ وَأَفْطِرُوا لِرُؤْيَتِهِ، فَإِنْ غُبِّيَ عَلَيْكُمْ فَأَكْمِلُوا عِدَّةَ شَعْبَانَ ثَلَاثِينَ»“Hilali gördüğünüz zaman oruç tutun. Hilali gördüğünüzde iftar edin. Eğer hava kapalı olursa, Şaban ayını otuza tamamlayın”

Buna göre bu gece Çarşamba gecesi, mübarek Ramazan hilalinin gözetlenmesi neticesinde bazı Müslüman ülkelerde hilalin şeran görüldüğü saptanmıştır. Dolayısıyla yarın Çarşamba günü 1447 yılı mübarek Ramazan ayının ilk günüdür.

Bu münasebetle şahsım, Hizb-ut Tahrir Merkezî Medya Ofisi Başkanı ve orada çalışanların tamamı adına, Hizb-ut Tahrir Emiri Celil âlim Ata b. Halil Ebû’r Raşta’ya tebriklerimi iletiyor, Allah Subhânehu ve Teâlâ’dan kendisine nusret vermesini, onun elleriyle bize zafer ve temkin nasip etmesini ve en kısa zamanda kendisine Müslümanların Halifesi olarak biat etmeyi niyaz ediyorum.

Aynı şekilde Hizb-ut Tahrir, Emiriyle, dünyanın dört bir yanındaki erkek ve bayan gençleriyle, bu Ramazan ayının hayır, bereket ve rahmet ayı olması; İslam Ümmetine nusret ve temkin bahşedilmeden bu ayın sona ermemesi için Allah Subhânehu ve Teâlâ’ya en içten dualarıyla yakarmaktadırlar. Yine Allah Subhânehu ve Teâlâ’dan, yerleri döşek edinen, sıcak bir yuvadan ve yiyecekten mahrum bırakılanların üzerine sekinetini indirmesini ve onlara ihanet edenlerden intikam almasını diliyoruz. Muhakkak ki O, duaları işitendir.

Bu yıl, Ümmetin yeni bir yol ayrımında olduğu bir dönemde Ramazan’a kavuşuyoruz. Zira Ümmet, bir yandan sömürgeci koşulların kor ateşi ile yöneticilerin ihanet dikenleri arasında kıvranırken, diğer yandan yeni küresel koşullar özellikle de sömürgeci kafir Batı’nın kendi iç çekişmeleri, doğru kullanıldığı takdirde İslam Ümmeti’nin rekor bir sürede ayağa kalkmasını sağlayacak yeni fırsatlar doğurmuştur.

Batı’nın siyasi, güvenlik ve ekonomik sistemleri, tırmanan krizler karşısında iflas etmiştir. Venezuela devlet başkanının kaçırılması, Yahudi varlığının Müslüman ülkelerinde işlediği suçlar, yeni Amerikan nobranlığı ve kullanım süreleri dolar dolmaz sahte ilkeleriyle birlikte uluslararası örgütlerin bir anda nasıl çöpe atıldıkları gerçeğinin gün yüzüne çıkması... İşte tüm bu gelişmeler, sömürgeciliğin dayattığı Sykes-Picot zindanından kurtulması için İslam Ümmeti’ne yeni kapılar aralamaktadır.

Ancak Ümmetin bugün dikkat etmesi gereken en büyük tehlike, yeni aldatma ve dezenformasyon kampanyasıdır. Resmi medya organlarının ekranlarını dolduran tüm yüzeysel değerlendirmelerin aksine, İslam Ümmeti için en büyük tehlike artık askeri tehdit değildir. Afganistan, Irak, Suriye ve Gazze; savaşlar ne kadar uzun sürerse sürsün bu Ümmete öldürücü darbenin vurulamayacağının en canlı şahitleridir. Bugün ümmet için en büyük tehlike; hain yöneticilerin kamuoyuna ve İslam Ümmeti halkları içindeki samimi düşünür ve kanaat önderlerinin zihinlerine ekmeye çalıştığı yalan bombasıdır. Hain yöneticiler ve Ruveybida etrafındaki satılmış ve umutsuz kalemler; teslimiyet kavramlarının felsefesini yaparak yenilgi ve geri çekilme fikirlerini pazarlamaya, hain yöneticilerin sömürgeci kâfir Batı karşısındaki boyun eğişlerini de kurnazlık ve manevra diyerek meşrulaştırmaya çalışmaktadırlar. İşte bu yüzden İslam Ümmeti için birinci tehlike artık askeri tehlike değildir. Asıl birinci tehlike; Ümmetin aciz ve güçsüz olduğuna, sömürgeciliğin tozunu üzerinden silkme vaktinin henüz gelmediğine dair kendisine anlatılan o yalan anlatıya inanmasıdır.

Gerçek şu ki; Müslümanlar, samimi ve bilinçli bir liderlik arkasında hareket ettiklerinde çok güçlüdürler, düşmanlarının bu gerçekle başa çıkma kabiliyetinden çok daha hızlı bir şekilde, istedikleri gerçeği düşmanlarına dayatacak yeterli hazırlığa, azme ve kararlılığa sahiptirler. Son on yıllarda Ümmetin düşmanını gafil avladığı ve kendi topraklarında samimi bir eylem gerçekleştirdiği her seferde buna yakinen tanık olduk. Eğer ümmet, bu sürpriz çıkışları gerçekleştirdiği sırada yeteneklerini organize edecek ve gücünü toplayacak bir mekanizmaya sahip olmuş olsaydı, şüphesiz bu çıkışların meyvelerini toplayabilir ve onlardan verimli bir şekilde yararlanabilirdi.

İşte Hilafet’in rolü burada devreye girmektedir. Hilafet, İslam Ümmetinin potansiyelini düzenleyip aktif hale getirebilecek yegâne siyasi ve idari sistemdir. Müslümanların bir Hilafeti varken, sayılarının etkili bir sonucu vardı ve hesaba katılırlardı. Uygarlık üstünlüklerinin ve medeniyet çalışmalarının günümüze kadar etkisi süren küresel sonuçları olmuştur. İslam tarihi boyunca, halifesi ve muazzam ordularıyla Hilafet Devleti; şeytanın, Müslümanlar açgözlüler için kolay bir lokmadır diye fısıldadığı herkesin başını ezmeyi bilmiştir. Hatta bu tamahkârların birçoğunu Hilafet tarih sahnesinden silmiş, onlardan geriye sadece bir isim kalmıştır.

Sykes-Picot devletçiklerinin tahtlarında oturan, halklarını İslam Ümmeti’nin diğer halklarıyla bütünleşmekten alıkoymak için sahte egemenlik maskesi takan Ruveybida yöneticilere gelince, Onların uluslararası mahfillerdeki halleri; küresel siyasi karar masasında efendisinin yanında çömelmiş ve çoğu zaman Müslüman halkların aleyhine olan korkunç kararları uygulamak için emir bekleyen bir hizmetkarı andırmaktadır.

Bu nedenle, bu mübarek ayda tüm Müslümanları; bu yılki Ramazan’ı oruç, Kur’an, kıyam ve sadaka ayı olmasının ötesinde, aynı zamanda bir tefekkür, düşünme, basiret ve Hilafeti yeniden değerlendirme ayı yapmaya davet ediyoruz. Hilafet ve onun nasıl Nübüvvet metodu üzere olacağı üzerinde düşünmeye, onun ertelenmesi caiz olmayan bir farz olduğunu idrak etmeye davet ediyoruz. Ve Ramazan bitmeden Hizb-ut Tahrir gençleriyle omuz omuza vermeye çağırıyoruz. Umulur ki Allah’ın bize ve onlara yakın bir zafer nasip eder de Nübüvvet metodu üzere İkinci Raşidi Hilafet’i kurarız. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur: ﴿وَحَرِّضِ الْمُؤْمِنِينَ عَسَى اللَّهُ أَن يَكُفَّ بَأْسَ الَّذِينَ كَفَرُواْ وَاللَّهُ أَشَدُّ بَأْساً وَأَشَدُّ تَنكِيلاً﴾ “Müminleri de savaşa teşvik et. Umulur ki Allah inkâr edenlerin gücünü kırar. Allah’ın gücü daha üstündür, cezası daha şiddetlidir.” [Nisa 84]

Ayrıca kamuoyu oluşturucusu medya, internet siteleri ve dijital platform çalışanlarını da Hizb-ut Tahrir’in Ramazan ayı boyunca dünya genelinde gerçekleştireceği faaliyetleri takip etmeye, bu faaliyetlerin yayılmasına ve duyurulmasına katkıda bulunmaya davet ediyoruz. Ve onlara, Hizbin gençlerinin kamuoyunu gözetme, nasihat etme, Müslümanların hissiyat ve bakışlarını asli meselelere yönlendirme emanetini üstlendiklerini hatırlatıyoruz. Bugün Müslümanlar için Nübüvvet metodu üzere İkinci Raşidi Hilafet’i kurma davasından daha önemli bir dava yoktur. O halde bu büyük farzın hayata geçirilmesine katkıda bulunma fırsatını sakın kaçırmayın! Zira Allah, gözetmemiz için bizlere emanet ettiği sorumluluklardan bizi mutlaka hesaba çekecektir. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur: ﴿وَقِفُوهُمْ إِنَّهُم مَّسْئُولُونَ “Onları tutuklayın, çünkü onlar sorguya çekilecekler!” [Saffat 24]

Ramazan ayınız mübarek olsun, ve’s Selamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berakâtuh

Çarşamba gecesi, 1447 yılı mübarek Ramazan ayının ilk günüdür.

Mühendis Selâhaddin Addade
حزب التحرير

Hizb-ut Tahrir
Merkezî Medya Ofisi Müdürü

Devamını oku...

İnsanların Boğularak Ölmesinin Nedeni Bir Çobanın Yokluğu ve Devletin Bir Vergi Memuruna Dönüşmüş Olmasıdır

Haberler, 14 Şubat 2026 Cumartesi günü Beyaz Nil’de, Ved ez-Zâkî bölgesinde, Sûfî bölgesinden gelen bir teknenin batması sonucu 12 kişinin hayatını kaybettiğini bildirdi.

Bundan kısa süre önce, 11 Şubat 2026 Çarşamba günü ise Nil Nehri eyaletinde, Taybe el-Havad ile Deym el-Karay arasında nehri geçmeye çalışan bir teknenin batması sonucu 21 kişi boğularak can vermişti.

Bu iki olayın ortak noktası kötü hizmet değil, doğrudan doğruya güdüm yokluğudur. Zira bu tür kazalar Sudan’ın pek çok bölgesinde sürekli tekrarlanmaktadır ve sebebi ise devletin, insanların güvenli geçişini sağlayacak feribotları temin etme görevini yerine getirmemesidir. Devlet, insanların işlerini gütme konusundaki Şer’î görevini yerine getirmemektedir. Çünkü Sudan’da mevcut olan devlet, bir hizmet ve gözetme devleti değil, bir vergi ve haraç devletidir. İnsanların boğularak, açlıktan, hastalıktan veya kurgulanmış savaşlardan ölmesi bu devletin umurunda değildir; onun tek derdi, Maliye Bakanı’nın da açıkça ifade ettiği gibi insanların cebindeki paradır. Hatta hükümet, gerçek hizmet devleti olan İslam Devleti’ni, yani Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafeti kurmaya çalışanlara savaş açmaktadır. El-Ubeyd şehrindeki Hizb-ut Tahrir gençlerine karşı keyfi davalar açmakta, onları hapse atmakta ve kefalet hakkından bile mahrum bırakarak 22 Şubat 2026 Pazar günkü duruşmaya kadar yaklaşık bir ay boyunca hapiste kalmalarını sağlamaktadır.

Ancak Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti olarak bizleri ne zindanlar korkutabilir ne de mahkemeler yıldırabilir. Çünkü bizler, pek çoklarının ihmal ettiği büyük bir farzı yerine getirmek için baş koymuşuz. Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem bu farzdan geri duranların “cahiliye ölümü” üzere öleceğini haber vermiştir:

وَمَنْ مَاتَ وَلَيْسَ فِي عُنُقِهِ بَيْعَةٌ مَاتَ مِيتَةً جَاهِلِيَّةً“Kim boynunda biat halkası olmadan ölürse cahiliye ölümüyle ölmüş olur.”

Ey Sudan halkı! Haydi Rabbinizin farzı, izzetinizin kaynağı ve işlerinizin güdücüsü olan Hilafet’i kurmak için Hizb-ut Tahrir ile çalışmaya gelin; Çünkü Hilafette Rabbinizin rızası vardır.

Haydi, halifesinin; “Irak’ta bir köprü üzerinde bir keçinin ayağı kırılsa, yolu niye düzeltmedin diye Allah’ın benden hesap sormasından korkarım” dediği devleti kurmak için koşun!

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اسْتَجِيبُوا للهِ وَلِلرَّسُولِ إِذَا دَعَاكُمْ لِمَا يُحْيِيكُمْ“Ey iman edenler! Size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah ve Rasûlü’ne icabet edin.” [Enfal 24]

Devamını oku...

Filistin Yönetimi, Tıpkı Yahudiler Gibi Filistinli Çocukların Kanını Mubah Görüyor!

Filistin Yönetimi’ne bağlı güvenlik birimleri, dün 15 Şubat 2026 Pazar günü Allah’a ve Filistin halkına karşı sergilediği cüretkârlıkta yeni bir eşiği daha aşmıştır. Daha önce mücahitlerin, Yahudilerin aradığı kişilerin veya kendi ihanetine karşı çıkanların kanını mübah gören bu yönetim, bugün artık masumları ve çocukları da hedef alma noktasına ulaşmıştır.

Samer Samara’nın, içinde eşi ve çocuklarının bulunduğu aracına ateş açılması sonucu 16 yaşındaki oğlu Ali ve henüz 3 yaşındaki kızı Ronza’nın şehit edilmesiyle sonuçlanan bu cinayet, hiçbir insani değerle bağdaşmayan bir vahşettir. Filistin Yönetimi ve organlarının gözünü kırpmadan işlediği ama canavarların bile kaçınacağı bu cinayet, Filistin’de çocukları ve kadınları katleden Yahudi varlığının cinayetleriyle yarışan bir suçtur.

Filistin Yönetimi, yetkilerini “A Bölgesi”nden bile silen işgalci karşısında zillet ve boyun eğmişlik sergilerken; Yahudilerin toprakları gasp etmesine, evleri yıkmasına ve Filistin halkını tehcir etmesine seyirci kalmaktadır. Hatta bununla da yetinmeyip işgalcinin suçlarına ortak olmakta; insanların rızıklarına göz dikerek onları darlıkla terbiye etmeye çalışmaktadır. Diğer yandan “şer’î” yaftalı kadılarıyla da Batılı (Epsteinvari) yasaları yürürlüğe koymaktadır.

Bu son cinayet, Filistin Yönetimi’nin halkına karşı işlediği suçlarda artık sınır tanımayacağını göstermiştir. Bu yapı, mübarek toprakları parça parça terk ettikten, Yahudi Varlığı ile güvenlik koordinasyonu (ihaneti) yürüttükten, kadına ve aileye dair yasalarıyla dinin haramlarını çiğnedikten ve müfredattan İslam’a dair ne varsa sildikten sonra; şimdi de çocukların kanını akıtarak Yahudilerin bölgedeki “yıkıcı eli” olmaya hazır olduğunu kanıtlamıştır. Filistin Yönetimi ve emniyet birimleri, müminlere karşı besledikleri kinle artık halkına tıpkı Yahudiler gibi düşman kesilmiştir.

Yahudilerin Filistin halkına karşı işlediği suçlar yetmiyormuş gibi, şimdi de bu yönetimin paralı askerleri ve elebaşlarının işlediği suçlar eklenmiştir. Halkın boğazını sıkan Filistin Yönetimi, onları yok oluş ya da göç arasında tercihe zorlamaktadır!

Bizler daha önce yönetimin, halkın malını ve canını mubah sayan bozgunculara ortak olduğunu, Yahudi’ye zarar veren herkesin peşine düşerken bozgunculara dokunmadığını söylüyorduk. Ancak bugün durum bu sınırı da aşmıştır; yönetim bizzat kendisi gün ortasında, arsızca ve “soruşturma açıldı” yalanlarının arkasına saklanarak yol kesicilik yapmaya başlamıştır. Bu, Allah’ın sınırlarını ve haramlarını çiğnemeyi adet edinmiş, Yahudiler tarafından aşağılandıkça hırsını Allah’ın kullarından çıkaran bir yapının gerçek suretidir. Sanki Amerika ve Yahudi varlığına; “Ne tür cürüm işlersek işleyelim bizi koltuğumuzda tutun ki Yahudilerin cinayet şebekesinin aleni bir parçası olmaya devam edelim” demektedirler.

Filistin halkının üzerindeki bela her geçen gün ağırlaşmakta, kuşatma ve çember her geçen gün daralmaktadır. Ramazan ayına girmeye hazırlanırken ve sabır ayında sabra sarılırken şöyle dua etmektedirler:

اسْتَعِينُوا بِاللهِ وَاصْبِرُوا إِنَّ الْأَرْضَ لِلَّهِ يُورِثُهَا مَنْ يَشَاءُ مِنْ عِبَادِهِ وَالْعَاقِبَةُ لِلْمُتَّقِينَ“Allah’tan yardım isteyin ve sabredin. Şüphesiz ki yeryüzü Allah’ındır. Kullarından dilediğini ona vâris kılar. Sonuç sakınanlarındır.” [Araf 128]

Ancak bu sabır, kardeşlerinin düşman tarafından en ağır işkencelere maruz kaldığını ve yakınları tarafından düşmanca katledildiğini gören diğer Müslümanların üzerindeki vebali kaldırmaz! Bu sabır, Ramazan ayının gazveler, zaferler ve fetihler ayı olduğunu bilen bir Ümmetin boynundaki sorumluluğu gidermez.

Ramazan; düşmana karşı savaş meydanlarında sabretme ayıdır; yoksa kardeşlerinin katledilmesine, kuşatılmasına ve dehşete düşürülmesine karşı sessiz kalma ayı değildir! Filistin halkı mübarek aya yaralarını sararak, başlarında acılarıyla girerken; kardeşlerinden hala bir cihat nidası duymayacak mı? Bir fetih müjdesi ve kendilerine yapılan bu zulmün hesabını soracak bir nusret ordusu görmeyecek mi? Yahudilerin çiğnediği hürmetlerin intikamını alacak veya Otorite ve onun mücrim birimlerinin döktüğü kanların kısasını soracak bir kimseyi görmeyecekler mi?!

Devamını oku...

Hilafet, Belucistan Halkını Pakistan’daki Kardeşleriyle Bugünün Yöneticilerinin Yaptığı Gibi Zorbalık ve Baskıyla Değil İslami Akide Temelinde Gönüllü Olarak Birleştirecektir

Belucistan’da gerçekleşen son saldırılar, son on yılların en büyük, en sert ve en yaygın saldırıları arasında yer almıştır. 29 Ocak 2026’dan bu yana ayrılıkçılar, Belucistan’ın en az dokuz bölgesinde askeri kontrol noktalarını, karakolları, cezaevlerini, yerel yönetim binalarını ve bankaları hedef alan eş zamanlı saldırılar düzenlemişlerdir. Bu saldırılarda ve sonrasındaki operasyonlarda yüzlerce kişi hayatını kaybetmiştir.

Bu olayların ve misilleme operasyonlarının üzerinden yaklaşık bir hafta geçtiğine göre artık meseleyi sükûnet ve derin bir tefekkürle ele almanın vakti gelmiştir. Hizb-ut Tahrir / Pakistan Vilayeti, bu mesele hakkında tüm paydaşlara şu üç önemli noktayı arz etmek istemektedir:

Birincisi: Çoğunluk esasına dayalı demokrasi sistemi, sayısal çoğunluğa azınlık üzerinde tahakküm imkânı verdiği için, nüfus bakımından en küçük eyalet olan Belucistan onlarca yıldır ihmale maruz kalmıştır. Kasım 2025’te Pakistan hükümeti tarafından yayımlanan “Pakistan’da Eyaletlerin Kırılganlık Endeksi” başlıklı raporda, ülkenin en geri kalmış 20 bölgesinden 17’sinin yalnızca Belucistan’da bulunduğu belirtilmiştir. Bu rapor, Belucistan’ın mağduriyetlerini gidermek için büyük meblağlar harcandığı yönündeki hükümet iddialarının yalan olduğunu ortaya koymaktadır. Zira mevcut paralar ya siyasi sadakatleri satın almak için harcanmakta ya da küçük bir seçkin zümrenin yolsuzlukları tarafından yutulmaktadır.

Oysa Belucistan; altın, gümüş, bakır, petrol, gaz ve su gibi zengin yer altı ve yer üstü kaynaklarına sahiptir. Ancak İslam Şeriatı’nın hükümlerinden uzaklaşılması sebebiyle bu kaynaklar, bir avuç seçkin azınlığa ve büyük şirketlere peşkeş çekilmektedir. İslam’a göre bu kaynaklar kamu mülkiyetidir ve tüm tebaanın hakkıdır. Bu kaynakların özelleştirme programları aracılığıyla kapitalistlere devredilmesi de, devletin bunları kendi tekelinde görmesi de caiz değildir. Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: “İnsanlar üç şeyde ortaktırlar: Su, mera ve ateş.” [Ebu Davud ve İbn Mace]

İslam, federalizm esasına değil, otoritenin birliği esasına dayanır. Federal sistemde her eyalet kendi kaynakları üzerinde mülkiyet iddia eder. Ayrılıkçı Beluçlar bu hatalı mantıktan hareketle devlete karşı silaha sarılmışlardır. Oysa şer’î hükümlere göre madenler, petrol ve gaz kaynakları, denizler, nehirler ve benzeri kaynaklar, devlet sınırları içindeki hangi bölgede bulunursa bulunsun, bütün devlet tebaasının ortak mülkiyetidir ve herkes bunlardan eşit şekilde yararlanma hakkına sahiptir.

Bu esasa göre Hayber Pahtunhva, Pencap, Sind ve Belucistan’daki kamu mülkiyetleri Belucistan halkına ait olduğu gibi; Belucistan’daki kamu mülkiyetleri de diğer tüm tebaaya aittir. Bu adaletli nizam sayesinde İslam, tüm bölgelerde dengeli bir kalkınmayı garanti edecek ve mahrumiyet hissini ortadan kaldıracaktır. İslam’ın hükümlerinden uzaklaşılması sebebiyle Belucistan, ayrılıkçıların ve onların arkasındaki kâfir sömürgeci güçlerin hedefi haline gelmiştir.

İkincisi: Beluç milliyetçiliği, Pakistan milliyetçiliği ile mağlup edilemez. Zira milliyetçiliğin her türü bir asabiyedir ve Müslüman Beluçları, hatta bütün dünya Müslümanlarını sadece İslâm akidesi birleştirebilir. Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem ırksal, kabilesel ve dilsel asabiyetler içinde boğulmuş Kureyş ve diğer Arap kabilelerini İslâm akidesi temelinde birleştirmiştir. Hilafet de asırlarca farklı halkları aynı potada eritmiştir.

Mevcut laik yöneticiler, halkı İslam temelinde birleştirmek yerine Batı icadı milliyetçiliğe sarılmış, başarısız olduklarında ise zorbalık, faili meçhul kayıplar ve işkence gibi “polis devleti” yöntemlerine başvurmuşlardır. Bu zulümler de Belucistan halkını devletten daha da soğutarak ayrılıkçıların kucağına itmiştir. Zorla kaybetmeler, kaçırmalar, siyasetçilerin hapsedilmesi, protestoculara yönelik şiddetli saldırılar ve Beluç siyasi aktivistlere yönelik baskı kampanyaları, Belucistan halkını devletten uzaklaştırmış ve nefret ettirmiştir.

Eğer devlet şer’i bir siyasi bilinçle hareket etseydi, Beluc ayrılıkçıları genel halktan izole etmeye çalışırdı. Ancak devletin davranışlarından dolayı mahrumiyet ve hoşnutsuzluk hisseden Belucistan’daki sıradan Müslümanlara bile “polis devleti” politikası uygulanması, onları ayrılıkçıların saflarına itmiş ve ayrılıkçı propagandanın başarılı olmasına zemin hazırlamıştır. Böylece yöneticiler, sorunu çözmek yerine daha da karmaşık hale getirmişlerdir.

Coğrafi vatanperverlik bağı son derece zayıf bir bağdır; geçici bir duygudur. Çoğu zaman tehlike anında ortaya çıkar. Milliyet bağı ise insanlar arasında hâkimiyet mücadelesini körükleyen duygusal bir bağdır. Devletin Beluç siyasi aktivistlere adaletsiz davranması şeran haramdır. Halife, Müslümanların işlerini gütmekten sorumludur. Şeriat hükümlerini siyasî bilinçle uygular, hikmetle, şefkatle ve sabırla tebaanın sadakatini kazanmaya çalışır. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

مُّحَمَّدٌ رَّسُولُ اللهِ وَالَّذِينَ مَعَهُ أَشِدَّاءُ عَلَى الْكُفَّارِ رُحَمَاءُ بَيْنَهُمْ“Muhammed Allah’ın elçisidir. Onun beraberinde bulunanlar, inkarcılara karşı sert, birbirlerine merhametlidirler.” [Fetih 29] Mevcut laik siyasi ve askeri liderliğin politikaları ise, gerçekte Belucistan’daki durumu günden güne daha da tehlikeli hale getirmektedir.

Üçüncüsü: Müslüman topraklarını parçalamak kesinlikle haramdır; Allah’a, Rasûlü’ne ve müminlere ihanet sayılır. Beluç milliyetçiliği İslam akidesine aykırı olduğu gibi, diğer etnik kökenlerden olan Müslümanların vahşice öldürülmesi veya bir bölgenin sadece belirli bir ırka tahsis edilmesi de İslam’ın asla kabul etmeyeceği bir zulümdür. Belucistan’daki Müslümanların devletin zulmüne ve baskıcı politikalarına karşı duydukları öfke anlaşılabilir bir durumdur; ancak bu durum, Belucistan halkının İslam’ın hükümlerinden yüz çevirip Beluç milliyetçiliği çağrılarına icabet etmesini meşrulaştırmaz. Bir Beluç Müslüman’ın, haram olan milliyetçilik adına kendisini diğer Müslümanlardan üstün görmesi veya başkalarına aşağılayıcı bir gözle bakması caiz değildir.

Yöneticinin zulmü, Müslümanların daha da parçalanmalarına, zayıflıklarına zayıflık katmalarına ve kâfirler için kolay bir lokma haline gelmelerine izin vermez. Aksine zalim yöneticiye engel olmaları, iyiliği emredip kötülükten sakındırmaları ve eziyetle karşılaşsalar bile hakkı söylemeleri farzdır.

Beluç Müslümanları izzet ve şeref sahibidirler; Belucistan’daki Müslümanlar, İslam akidesinin sancaktarlarıdır; Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in pislik olarak nitelendirdiği cahiliye davasının peşinden gitmek onlara yakışmaz. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنَّا خَلَقْنَاكُمْ مِنْ ذَكَرٍ وَأُنْثَى وَجَعَلْنَاكُمْ شُعُوباً وَقَبَائِلَ لِتَعَارَفُوا إِنَّ أَكْرَمَكُمْ عِنْدَ اللَّهِ أَتْقَاكُمْ إِنَّ اللَّهَ عَلِيمٌ خَبِي“Ey insanlar! Doğrusu Biz sizleri bir erkekle bir dişiden yarattık. Sizi milletler ve kabileler haline koyduk ki birbirinizi kolayca tanıyasınız. Şüphesiz, Allah katında en değerliniz, O’na karşı gelmekten en çok sakınanızdır. Allah bilendir, haberdardır.” [Hucurat 13] Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem de şöyle buyurmuştur:

مَنْ قَاتَلَ تَحْتَ رَايَةٍ عِمِّيَّةٍ، يَدْعُو إِلَى عَصَبِيَّةٍ، أَوْ يَغْضَبُ لِعَصَبِيَّةٍ، فَقِتْلَتُهُ جَاهِلِيَّةٌ“Kim de körükörüne çekilmiş cahillik bayrağı altında savaşır, asabiyet (ırkçılık) için gadablanır veya asabiyete çağırır veya asabiyete yardım eder, bu esnada da öldürülürse bu ölüm de cahiliye ölümüdür.” [Müslim]

Ey Belucistan’daki Müslümanlar! Şer’i haklarınız için İslam sancağı altında birleşin. Bu zalim yöneticilerin hükmüne son vermek için Nübüvvet metodu üzere Hilafet’i kurma yolunda Hizb-ut Tahrir’e yardım verin. Bilin ki Belucistan’daki durum, Hilafet Devleti’ni yeniden kurmamız gerektiğini göstermektedir. Hilafet, Belucistan meselesini ve diğer tüm meseleleri çözecek, tüm ümmeti birleştirecek ve hakları sahiplerine iade edecek, sadece bölgesel milliyetçiliği kaldırmakla kalmayacak, Müslümanları birleştirmek için yapay uluslararası ulusal sınırları da yerle bir edecektir. Bilin ki sömürgeci kafirler, önce Arap ile Türk’ü birbirinden koparan bu milliyetçilik kanseriyle ümmeti parçalamışlar, Balkanları ümmetin bedeninden koparmışlar, sonra da İslâm ülkelerini param parça etmişlerdir. Afgan ve Pakistan milliyetçiliği, iki kardeşi birbirinden koparan ve yöneticilerin hala ateşini körüklediği bir fitne değil midir? İslâm akidesi üzerine kurulacak ikinci Raşidi Hilâfet ümmetin birliğini yeniden tesis edecek ve devletin bütün tebaasına eşit haklar verecektir.

Devamını oku...

Siyasilerin Açıklamaları İnternet Üzerindeki Ayrımcılığın Artmasına Katkıda Bulunuyor

11 Şubat 2026 Çarşamba günü, çeşitli medya kuruluşları Hükümet Ayrımcılık ve Irkçılıkla Mücadele Komisyonu’nun raporunu yayınladı. Bu sonuçlar, internet ortamındaki ayrımcılık ve ırkçılığın, siyasetçilerin yaptığı olumsuz açıklamalardan açık biçimde etkilendiğini gösteriyor. Komisyon, sonuçlarını Amsterdam Üniversitesi tarafından yürütülen; 2014-2024 yılları arasında Hollanda Temsilciler Meclisi’ndeki on binlerce açıklamanın ve bunların internetteki tepkilere etkisinin analiz edildiği bir araştırmaya dayandırdı.

Araştırma, Parlamentodan çıkan kutuplaştırıcı söylemin, internetteki tartışmaların doğasını doğrudan şekillendirdiğini ortaya koyuyor. Siyasi arenada kullanılan çerçeveler ve terimler, sosyal medyada ve kamusal tartışmalarda da benimseniyor. Özellikle son on yılda Müslümanlara ve diğer etnik gruplara yönelik ayrımcı ifadelerde ciddi bir artış yaşanmıştır. Haber kanallarının da bu söylemleri yeniden piyasaya sürerek ve onlara meşruiyet kazandırarak büyüteç rolü oynadığı görülüyor.

Ortaya çıkan tablo münferit bir hadise değil, tekrarlanan yapısal bir örüntüdür. Hizb-ut Tahrir, yıllardır siyasi kurumların ve medyanın, İslam’ı ve Müslüman topluluğu bir sorun olarak tasvir etmede oynadığı role dikkat çekmektedir. Bu araştırma, Müslümanların uzun zamandır tecrübe ettiği gerçeği rakamlarla teyit etmektedir: Düşmanlık kendiliğinden oluşmaz; fikrî olarak inşa edilir.

Özgürlük Partisi (PVV) ve benzer yönelimli partilerin açıklamaları İslam düşmanı söyleme açıkça katkıda bulunsa da, sorun sadece bu partilerle sınırlı değildir. Daha geniş anlamda laik çerçeve içerisindeki siyasal tartışma zemini, Müslümanları yapısal olarak savunma pozisyonuna itmektedir. Müslümanlar sürekli olarak bir entegrasyon sorunu, bir güvenlik riski veya kültürel sapma olarak resmedilmektedir. Böylece Müslüman kimliği, ancak hâkim liberal-normatif çerçeveye uyum sağladığı ölçüde tolere edilen problemli bir kimliğe indirgenmektedir.

Siyasiler toplumsal gerilimleri “entegrasyonun başarısızlığı” olarak tasvir ederken, aslında bizzat kendi söylemleri bu gerilimleri beslemektedir. Sorumluluk Müslüman topluluk üzerine atılsa da aslında temel neden laik sistemin bünyesinde saklıdır.

Bu gerilimler, İslami ölçü ve değerlere bağlılıktan değil, aksine seküler değerlerin düşünce ve eylemde hakim olduğu homojen bir toplum modeli dayatmasından kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla yapısal sorun Müslüman topluluklarda değil, ideolojik temele dayalı alternatif bir dünya görüşünü kuşatmakta özsel bir acziyet sergileyen sistemin kendisindedir.

Devamını oku...

Amerika’nın “Hindistan-Bangladeş İlişkilerini Acilen Yeniden Düzenleme” Arzusu, Temmuz Ayaklanması’ndaki Halkın Beklentilerine Karşı Kurulan Komplonun Somut Bir Tezahürüdür

İngiliz haber ajansı Reuters’e verdiği röportajda ABD Büyükelçisi Christensen, Trump yönetiminin Bangladeş ile Hindistan arasında iyi ilişkiler görmek istediğini ifade etti. Büyükelçi, bu açıklamasıyla Amerika’nın bu ülke halkının tikel beklentileriyle taban tabana zıt olan duruşunu net bir şekilde ortaya koymuş oldu. Hindistan’ın Bangladeş’te süregelen siyasi değişimlerden dolayı endişe duyduğu bir dönemde, ABD’li büyükelçi; Amerika’nın Hindistan’a verdiği desteğin ve yardımın süreceği konusunda Hindistan’a güvence verdi. Oysa Temmuz Ayaklanması’nın temel taleplerinden biri Hindistan hegemonyasından kurtulmaktı ve en belirgin sloganlarından biri de şuydu: “Delhi mi Dakka mı? Dakka, Dakka!”

ABD Büyükelçisi yaptığı bu açıklamayla, Amerika ile Hindistan’ın bu bölgedeki stratejik ortaklığının amacının, Çin’i çevrelemek ve Hilafet’in kurulmasını engellemek olduğunu açık ve net bir biçimde teyit etmiş oldu. Hizb-ut Tahrir olarak biz, ABD ve Hindistan’ın kendi stratejileri için Bangladeş’i bir yakıt olarak kullanmaya çalıştıkları konusunda uyarılarda bulunduk. Şüphesiz ABD Büyükelçisi’nin bu tür açıklamaları, ülkenin egemenliğine yapılmış küstahça ve açıkça bir müdahaledir. Geçici hükümet buna şiddetle itiraz etmelidir. Ülkedeki tüm samimi siyasi güçler de Amerika’nın ve onun bölgesel ajanı Hindistan’ın aşağılık çıkarlarına karşı birleşmeli ve halkın huzurunda duruşlarını net bir şekilde ortaya koymalıdırlar. Aksi takdirde kitlelerden soyutlanmış olacaklardır; ayrıca kaçan Hasina’nın adımlarını takip etmekten de sakınmalıdırlar.

Ey bilinç sahibi insanlar! Hindistan’ın saldırganlığına karşı Amerika’yı bir müttefik olarak kabul etme fikrini pazarlayanlara karşı sizi uyarıyor ve ABD’nin, bölgesel vekili olan Hindistan’ın konumunu güçlendirmeye çalıştığını vurguluyoruz. ABD, Hindistan’ı Hint-Pasifik bölgesindeki dörtlü askeri ittifaka (QUAD) dahil etmiştir. Dolayısıyla Hindistan’ın saldırganlığına karşı Amerika’yı müttefik olarak pazarlayanlar halkı aldatmaktadırlar. Gerçekte ise ABD yanlısı siyasetçiler ve aydınlar, sömürgeci güç ABD’nin varlığını ve bu bölgedeki jeopolitik stratejisini meşrulaştırmak için halkın Hindistan karşıtı duygularını istismar etmektedirler.

Bangladeş, nüfus bakımından dünyanın en büyük sekizinci ülkesidir ve halkının çoğunluğu gençlerden oluşmaktadır. Halkın enerjisi, ülkenin stratejik konumu ve doğal kaynakları, yatırıma dönüştürülerek ekonomik ve askerî açıdan lider bir güç haline gelmemiz mümkündür. Bunun için sadece siyasi iradeye ihtiyaç vardır. Ülkenin bu arzusunu gerçekleştirmek için, ülke evlatları Nübüvvet Minhacı üzere Hilafet’i kurmak için Hizb-ut Tahrir liderliği altında birleşmelidir. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurdu:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا الْكَافِرِينَ أَوْلِيَاءَ مِنْ دُونِ الْمُؤْمِنِينَ أَتُرِيدُونَ أَنْ تَجْعَلُوا لِلَّهِ عَلَيْكُمْ سُلْطَاناً مُبِيناً“Ey iman edenler! Müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinmeyin; (bunu yaparak) Allah’a, aleyhinizde apaçık bir delil mi vermek istiyorsunuz?” [Nisa 144]

Devamını oku...

Türkiye Vilayeti: Gündem Değerlendirme Toplantısı 17/02/2026

  • Kategori Türkiye
  •   |  
Hizb-ut Tahrir Türkiye Vilayeti:
Gündem Değerlendirme Toplantısı 17/02/2026
 

Hizb-ut Tahrir Türkiye Vilayeti Medya Bürosu Başkanı Sayın Mahmut Kar, gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

- Ramazan Ümmet Olma Zamanı
#ÜmmetOlmaZamanı

H. 29 Şaban 1447 - M. 17 Şubat 2026

turkiye vilayeti

İlgili Bağlantılar:

Devamını oku...

Keşmir Dayanışma Günü Konuşması

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Keşmir Dayanışma Günü Konuşması

Keşmir'deki Müslüman kardeşlerimizle gerçek dayanışma, Pakistan'ın vizyonsuz yöneticilerinin her yıl Keşmir Dayanışma Günü'nü anmak için yaptığı alışılmış içi boş tekrar edip durdukları açıklamalarda değil, cesur silahlı kuvvetlerimizin Srinagar'ı özgürleştirmek için seferber edilmesinde yatmaktadır! Zira bu yöneticiler, BM Güvenlik Konseyi kararlarına atıfta bulunarak, sözde uluslararası topluma, işgal altındaki Keşmir'de Hindistan'ın artan ihlallerine dikkat çekmeleri çağrısında bulunuyorlar! Ayrıca yöneticiler, Trump'ı hoşnut etmekle ve Gazze'ye ihanet etmekle meşgul olurlarken, Hindistan ise işgal altında olan Keşmir üzerindeki kontrolünü sıkılaştırmakta, Pakistan'a su akışını engellemekte, Müslümanlar arasındaki fitneyi desteklemekte ve özgürleşen Azad Keşmir'e saldırıp onu ilhak etmekle tehdit etmektedir.

Asim/Şehbaz rejimi, 2025 yılının Mayıs ayında dört gün süren savaş sırasında cesur silahlı kuvvetlerimizin Hindistan'ın Pakistan'a yönelik saldırısını ezip geçtiği gün, işgal altındaki Keşmir'i Hindistan'dan kurtarma fırsatını kaçırmıştır.

Bizim üzerimize düşen, ajan yöneticilerin konuşmalarını ve çözümlerini reddedip Keşmir'i kurtarmak için şiddetle silahlı kuvvetlerimizin seferber edilmesini talep etmemizdir; zira bu, bölgedeki Hindu hegemonyasına öldürücü bir darbe indirecektir.

Bu yüzden hepimizin, tüm İslam ümmetini birleştirecek ve işgal altındaki topraklarının her bir karışını kurtaracak olan Raşidi Hilafeti yeniden kurmak için ciddiyetle çalışmamız gerekir. Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنْ تَنْصُرُوا اللَّهَ يَنْصُرْكُمْ وَيُثَبِّتْ أَقْدَامَكُمْEy iman edenler! Eğer siz Allah’ın dinine yardım ederseniz Allah da size yardım eder ve ayaklarınızı sabit kılar.” [Muhammed 7]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Muhammed Selçuk – Pakistan

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER