Pazartesi, 20 Ramazan 1447 | 2026/03/09
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Münih 2026: Batı'nın Fikri Maskelerinin Düşüşü ve Kapitalist İttifakların Yok Oluşu

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Münih 2026: Batı'nın Fikri Maskelerinin Düşüşü ve Kapitalist İttifakların Yok Oluşu

1963 yılında Ewald-Heinrich von Kleist tarafından kurulan Münih Güvenlik Konferansı, başlangıçta “savunma devletleri toplantısı” olarak düzenlenmiş ve ilk stratejisi, İkinci Dünya Savaşı sonrası Soğuk Savaş döneminde Batılı müttefikler arasında askeri planları koordine etmek ve kapitalist devletlerin çıkarlarını korumak için özel bir platformun kurulmasını temsil etmekteydi. On yıllardır bu konferans, Batı fikirleri için küresel “stratejik pusula” görevi görmüştür. Ancak bu tür konferansların, İslam beldelerinin veya Orta Asya gibi bazılarının gerçek çıkarlarına asla hizmet etmediğini anlamamız önemlidir. Bilakis aksine Batı'nın hegemonyasını gizlemesine ve diğer halklar üzerinde kontrolünü dayatmasına izin veren bir mekanizma olmuştur.

2026 yılının Şubat ayında Bayerischer Hof otelde düzenlenen 62. Münih Konferansı, bu gerçeği her zamankinden daha net bir şekilde ortaya koymuştur. Bu yıl bu önlem, Batı'nın uzun yıllardır giydiği “barış sevgisi” maskesini çıkarmak ve zorla yeni bir dünya düzeni kurma ve başkaları pahasına iç çatışmaları çözme arzusunu açıkça ilan etmek için bir platform haline gelmiştir. ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, tam da bu kürsüden, konferans tarihinde en keskin ve fikri itiraflar açısından en zengin konuşmalarından biri olarak kabul edilen bir konuşma yapmıştır. Nitekim Rubio, diplomatik nezaket örtüsünü tamamen çıkarmış ve “sonsuz barış ve uluslararası hukukun egemen olduğu” sahte hayallerle dünyayı aldatma döneminin sona erdiğini ve ulusal çıkarların küresel bir sistemle değiştirilmesi fikrinin kendini haklı çıkarmadığını ve bunun ciddi bir hata olduğunu açıkça itiraf etmiştir. Onun sözleri şöyledir: “İnsanlık tarihini görmezden gelerek ve uluslararası hukuk ile barışın her zaman galip geleceğini varsayarak bir hata yaptık ki bu, tehlikeli bir yanılsamadır.” Bu, Batı'nın, yıllardır diğer halkları boyun eğdirmek için kullandığı demokrasi ve insan hakları maskesini kendi elleriyle çıkarıp parçalaması olarak kabul edilmektedir.

Rubio, Avrupa'ya açıkça baskı uygulayarak Amerika'nın artık “zayıf müttefikler” için bir enerjiye sahip olmadığını, çünkü bunun Washington'u da zayıflatacağını söylemiştir. Ayrıca Amerika'nın "Düzenli Batı'nın çöküşünü" pasif bir gözlemci olarak izlemeyi önemsemediğini de açıklamıştır. Onun görüşüne göre, Batı medeniyeti iklim politikası ve kitlesel göç konusundaki körü körüne takıntısı nedeniyle çökmekte olup kurtuluşu sadece güce dayalı Amerikan liderliğini gerektirmektedir. Bu itiraf, Washington'un artık uluslararası kuralları veya müttefiklerinin çıkarlarını gözetmeyeceği, aksine kendi çıkarları doğrultusunda her türlü sert önlemi almaya hazır olacağı anlamına gelmektedir. Ancak buna tepki olarak, Avrupa Birliği Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas, “Uyanık olan Avrupa, medeniyetin yok olması tehdidi altında değildir” diyerek ABD'nin yeni ulusal güvenlik stratejisine karşı çıkmıştır.

İran Dışişleri Bakanı Arakçi, Batı'nın bu iç çatışmalarını “Münih sirki” olarak nitelendirerek Avrupa Birliği'nin Orta Doğu'da jeopolitik bir ağırlığı olmadığını ve bir “çevre” haline geldiğini (yani hiçbir şeyi çözemeyen ikincil bir güç haline geldiğini) açıkça ilan etmiştir. Arakçi'ye göre, Avrupa Birliği hiç ağırlığı olmayan bir hale gelmiştir. Nitekim bölgesel güçler, sunacak hiçbir şeyi olmayan “Avrupa üçlüsünden” daha etkili bir hale gelmiştir. Hatta Ukrayna Cumhurbaşkanı Volodomir Zelenski, Avrupa'nın barış görüşmeleri masasında olmamasını “büyük bir hata” olarak nitelendirmiştir. Onun görüşüne göre Putin Avrupa ile konuşmak istemiyor ve Washington buna izin veriyor. Bu da Avrupa'nın güvenlik sistemini tamamen yeniden inşa etmek zorunda olduğunu göstermektedir.

Bu küresel tartışmaların akabinde Özbekistan heyetinin katılımı acı bir gerçeği ortaya çıkarmıştır. Zira Özbekistan, uluslararası sahada dünyanın kaderini etkileyebilecek bir ülke olmamasına rağmen bu konferansa katılması, Batı'nın Orta Asya bölgesine olan stratejik ilgisini ve bölgedeki ülkelerin süper güçler arasındaki çatışmaların gölgesinde hayatta kalma çabalarını yansıtmaktadır. Dışişleri Bakanı Bahtiyar Saidov'un Orta Asya ülkelerinin, sorunların barışçıl çözümü için bir model sunduğu yönündeki açıklamaları, Rubio'nun “uluslararası hukuk bir yanılsamadır” şeklindeki tehditleri karşısında bu açıklamaların bir ağırlığının olmadığını ortaya koymaktadır. Bu katılım, eğer İslam beldeleri kendi bağımsız ideolojik projelerine sahip olmazlarsa, süper güçlerin stratejik oyunlarında sadece birer araç olarak kalmaya devam edecekleri anlamına gelmektedir.

Profesör Alexander Wolf'un analizine göre, 1989'daki “değişim rüzgârları” bir umut getirmiş olsa da, 2026'nın rüzgârları Batı'yı içeriden yıkmakta ve güvenlik alanındaki istikrarını sarsmaktadır. Münih'te yaptığı konuşmada “kaybedilen ve heba edilen liderlikten” bahseden Friedrich Merz, İkinci Dünya Savaşı'nın ardından ortaya çıkan sistemin artık var olmadığını ve dünyanın “büyük güçler arasında şiddetli ve öngörülemez bir rekabet” aşamasına girdiğini kabul etmiştir. Ayrıca Avrupa'nın özgürlüğünün artık bilinen bir şey olmadığını da vurgulamıştır. Zira Almanya'nın savunma harcamalarını yüzde 5'e çıkarması ve Fransa Cumhurbaşkanı Macron'un Avrupa için yeni bir “nükleer şemsiye” oluşturma çabası, Batı'nın artık sadece “silah gücü” ile hayatta kalmaya çalıştığını göstermektedir. Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen'in, ABD'nin Grönland üzerindeki tehditlerinin “kırmızı çizgi” oluşturduğu yönündeki açıklamaları, müttefikler arasındaki ilişkilerin ne kadar kötüleştiğini ortaya koymaktadır. Yani Trump'ın Grönland'ı zorla ele geçirme girişimi, müttefikler arasında tam bir güvensizliğe yol açmıştır.

Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, Avrupa için “karşılıklı savunma” ile ilgili 42(7) maddesini yeniden canlandırmanın zamanının geldiğini belirterek, Avrupa'yı 800 milyar Avroluk bir savunma programı geliştirmeye çağırmıştır. Bu ise Avrupa'nın, Amerika Birleşik Devletleri'ne olan stratejik bağımlılığından kurtulmak için yaptığı umutsuzca bir girişimdir.

İttifaklar Batı için her zaman ideolojik bir maske olmuştur; ancak onlar bugün tüm örtüleri çıkarmışlar ve bu ittifaklar, soğuk çıkarlar üzerine kurulu geçici anlaşmalara dönüşmüştür. Geçmişte Batı, jeopolitik hedeflerini “kutsal vaatler” ve “ortak değerler” sloganı altında sunuyordu. Ancak şimdi bu maskeler düşmüş ve ittifakların tamamen ticari ve pragmatik doğası ortaya çıkmıştır. Münih'te ortaya atılan fikirler, artık her bir ortağın sadece “Bizim için ne gibi faydalar sağlayabilir?” kriterine göre değerlendirmede bulunacağı anlamına gelmektedir. Dolayısıyla çıkar sona erdiğinde, “kutsal söz” ifadesi otomatik olarak anlamını yitirmektedir. Bu durum, kapitalist ideolojinin temel zayıf noktasını ortaya çıkarmıştır; zira kapitalist ideoloji hiçbir zaman sabit bir ahlaki temele dayanmamış, aksine tamamen maddi kâr üzerine kurulmuştur. İttifaklar sisteminin daha önce bir koruma garantisi olarak propagandasının yapılmasına rağmen ancak bugün, güçlü devletlerin ortaklarını sömürgeleştirmek veya baskı uygulamak için bir araç olarak gerçek yüzünü ortaya koymaktadır. Ayrıca Profesör Wolf'un dediği gibi, “Nostalji, güvenlik politikasının kavramlarından biri değildir.” Avrupa şu anda “Amerika mutlak güçtür” şeklindeki acımasız bir mantıkla karşı karşıyadır.

İslami siyasi partinin kurucusu Şeyh Takiyyuddîn Nebhani'nin “İslam Nizamı” kitabında sunduğu ideolojik analiz perspektifinden bakıldığında, Rubio'nun güce olan güveni, Meretz'in sistemin sonunun geldiğini itiraf etmesi, Arakçi'nin “sirkten” bahsetmesi ve Avrupa'nın nükleer kargaşası, evet tüm bunlar, kapitalist sistemin krizinin farklı tezahürleridir. Zira bu kitapta, kapitalist ideolojinin insan fıtratına aykırı olduğu ve onun sadece maddi kazanca dayandığı kesin olarak kanıtlanmaktadır. Ayrıca Bugün Münih'te gördüğümüz gibi, kapitalizmde “güvenlik”, kendileri dışındaki başka herhangi bir tarafın haklarını görmezden gelmek ve kendi çıkarları için diğer ülkeleri sömürmek anlamına gelmektedir. Nitekim bazıları güç kullanarak hegemonyalarını korumaya çalışırken, diğerleri de Batı ideolojisinin iflasını ortaya koymaktadır.

Bugün dünyanın, her zamankinden daha fazla gerçek İslami ideolojiye ihtiyacı vardır; zira gerçek İslami ideoloji, insanlığı nefislerin kulluğundan ve güçlülerin diktatörlüğünden kurtaracak yaratıcının vahyine dayanmaktadır. Münih'te, kapitalizmin müttefiklerine yönelik güvensizliği gösterdiği ve yeni savaşlar ve nükleer maceralarla dünyayı parçaladığı bir zamanda gerçek kurtuluşun, sadece güçlü ve adil ilahi bir sistemde, yani İslam nizamında yattığı her zamankinden daha açık bir hale gelmiştir... Dolayısıyla Münih'teki bu karşılıklı suçlamalar ve itiraflar, batılın zayıflığının itirafına ve hakkın zaferinin yaklaştığına delalet etmektedir. Allah Subhanehu ve Teala şöyle buyurmuştur: وَقُلْ جَاءَ الْحَقُّ وَزَهَقَ الْبَاطِلُ إِنَّ الْبَاطِلَ كَانَ زَهُوقاًYine de ki: Hak geldi; batıl yıkılıp gitti. Zaten bâtıl yıkılmaya mahkumdur.” [İsra 81]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Selahaddin Özbeki

Devamını oku...

Amerika ve Yahudilerin Hedef Listesinde Sırada Kim Var?

Haber-Yorum

Amerika ve Yahudilerin Hedef Listesinde Sırada Kim Var?

Haber:

Amerika ve Yahudi varlığının İran'a yönelik savaşı.

Yorum:

Amerika'nın başkanlığında Batı'nın yürüttüğü savaşlar, sırf geçici çatışmalardan veya şartlara bağlı tepkilerden ibaret değildir, aksine özellikle İslam beldelerinde halkların kaynakları üzerinde hegemonyaya ve kontrole dayalı sabit bir politikanın parçasıdır.Eğer Amerika İran'ı işgal etmeye karar verirse bu, bölgemizin son on yıllarda tanık olduğu uzun askeri müdahaleler zincirinin sadece bir halkası olacaktır.

Geçmiş deneyimler, Batı ülkelerinin, iddia ettikleri gibi demokrasiyi yayma veya insan haklarını koruma dürtüleriyle değil, aksine çıkar ve nüfuz hesaplarına göre hareket ettiklerini kanıtlamıştır.Afganistan'ın ve ardından Irak'ın nasıl işgal edildiğini, parlak sloganlar altında bütün ülkelerin nasıl yok edildiğini ve bunların sonuçlarının yıkım, halklarının zayıflaması ve vahdetin parçalanması olduğunu gördük.Bugün İran'da yaşananlar da bu bağlamın dışında değildir; zira bu, bölgeyi boyun eğdirmeye ve sürekli bir çatışma halinde tutmaya dayanan tek bir politikanın devamıdır.

Bu bağlamda dikkat çeken derslerden biri, bugün hedef tahtasında olan bazı ülkelerin, daha önceki aşamalarda Batı'nın bölgeye müdahalesine zemin hazırlayan düzenlemelerin bir parçası olmasıdır.Örneğin İran, kendi çıkarlarına hizmet edeceğini ve etkisini güçlendireceğini düşünerek, Irak ve Afganistan'ın işgalinin ardından ortaya çıkan gerçekliği kolaylaştırmaya katkıda bulunmuştur.Ancak siyasi tarih bize büyük güçlerin kalıcı dostluklar kurmadığını, aksine çıkarlarına hizmet ettiği sürece kullandıkları ve hesaplar değiştiğinde bir kenara attıkları geçici ittifaklar kurduklarını öğretmiştir.

Bu nedenle bölge halkları için en tehlikeli şey, hedef alınmanın bir ülkeyle sınırlı kalıp başka bir ülkeye sıçramayacağı düşüncesiyle aldatılmaktır.Oysa deneyimler, her Müslüman ülkenin zayıf, parçalanmış ve tabi olarak kaldığı sürece sıranın kendisine geleceğine işaret etmektedir.Yani İslam beldeleri bölünmüş ve çatışma halinde kaldıkları sürece, dış müdahaleye kapılar açık kalmaya devam edecektir.

Müslümanlardan talep edilen tavır, uluslararası güçlerin bu ya da şu tarafında saf tutmak ya da büyük güçlerin uyguladığı hegemonyacı politikaları desteklemek değildir, aksine kaderlerinin birbiriyle bağlantılı olduğunu ve bugün bir ülkenin başına gelenlerin yarın başka bir ülkenin başına gelebileceğini anlamaktır.Farklılıklarına rağmen düşmanlar, mesele büyük çıkarlarıyla ilgili olduğunda hemfikirlerken, bizim ülkemiz ise bölünmüş ve çatışmalı bir şekilde kalmaya devam etmektedir.

Bu nedenle asıl görev, ümmetin geleceği için net bir vizyon geliştirmek ve bu vizyonun da safların vahdetine ve ülkeyi ve insanları dış müdahalelerden koruyacak gerçek siyasi ve ekonomik bir gücün inşasına dayalı bir vizyon olması için ciddiyetle çalışmaktır.Zira net bir projeye ve ortak bir iradeye sahip olan halklar, kendilerini korumaya ve muhafaza etmeye muktedir olabilirler.

Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurarak bu konuda derin bir anlamı ifade etmiştir: إِنَّمَا الْإِمَامُ جُنَّةٌ يُقَاتَلُ مِنْ وَرَائِهِ وَيُتَّقَى بِهِİmam bir kalkandır, onun arkasında savaşılır ve onunla korunulur.”Yani ümmetin birleşik bir liderliğinin varlığı, onu tehlikelerden koruyan ve zorluklar karşısında güçlerini birleştiren bir kalkan olur demektir.Bu anlam, gerçek gücün sloganlar veya geçici ittifaklarla değil, ümmetin birliği ve çıkarlarını koruyan ve saldırganlığı püskürten bir temelde işlerinin düzenlenmesi ile gerçekleşeceğini teyit etmektedir.

Bölgemizde yaşananlar tüm Müslümanlar için yeni bir alarm zili olması gerekir: Zira bölünme müdahale kapılarını açar ve dışarıya ipotek olmak güvenlik ve istikrar getirmez.Ümmeti korumanın gerçek yoluna gelince; ümmetin vahdetinde ve onurunu korumaya ve halklarını savunmaya muktedir hadari ve siyasi bir projeye sahip olmasında yatmaktadır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Abdulazim Haşlemon

Devamını oku...

Sınırı olmayan Bir Tırmanış... Bölge, Nüfuzun Yeniden Çizilmesinin Eşiğinde

Haber-Yorum

Sınırı olmayan Bir Tırmanış... Bölge, Nüfuzun Yeniden Çizilmesinin Eşiğinde

Haber:

ABD Ordusu'ndaki Dini Özgürlük Komisyonu, moral artırıcı oturumlar sırasında askerlere garip dini inançlar aşılandığını iddia ederek endişesini dile getirdi; zira bazı komutanlar, İran'a karşı savaşın ilahi bir planın parçası olduğuna ve zamanın sonunda Mesih'in ortaya çıkışına ve Armageddon savaşına dair kehanetinin bir öncüsü olduğuna işaret etmektedirler.

Bu uyarılar, komisyonun askerlerden yüzlerce şikayet almasından sonra gelmiştir; bu şikayetlerin 200'den fazlasında, askerler komutanlarının kendilerine, kutsal kitaptaki yorumlara göre savaşın kıyametin gerçekleşmesini veya dünyanın sonunu hedeflediğini bildirdiklerini ifade etmektedir.

Aynı zamanda ABD Savaş Bakanı Pete Hegseth, “Amerika'nın bir Hıristiyan devlet olarak kurulduğunu ve özünde de öyle kalacağını” ve askerlerin de İsa'ya inandıklarından dolayı Amerika Birleşik Devletleri için savaştıklarını vurgulayan dini açıklamaları nedeniyle geniş çaplı bir tartışma başlamıştır.

Komisyon, çok sayıda din ve etnik grubun mensuplarını barındıran ABD ordusu içindeki bu dini müdahalenin ulusal güvenliğe tehdit oluşturabileceğini vurgulayarak, silahlı kuvvetlerde dini tarafsızlığa saygı gösterilmesi çağrısında bulundu.

Yorum:

Bir tarafta İran, diğer tarafta ABD ve Yahudi varlığı arasında askeri gerginlik devam ederken operasyonların boyutu da genişlemektedir. Zira ABD Merkez Komutanlığı, uzun menzilli hassas füzelerle İran'da yaklaşık 2.000 hedefi bombaladığını açıklarken, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, ülkesinin Tahran'ın nükleer silah geliştirmesine izin vermeyeceğini vurgulamıştır.

ABD Başkanı Trump ise saldırıların önleyici nitelikte olduğunu ve hassas liderleri ve tesisleri hedef aldığını belirterek, İran hava savunmasının etkinliğinin azaldığına işaret etmiştir.

Saha olarak Yahudi varlığı Lübnan'a yönelik saldırılarını yoğunlaştırırken, İran Devrim Muhafızları geniş çaplı bir yanıt vereceğini vaat etmiş ve İran'ın Lübnan'daki partisi, bölgesel çatışmanın genişlemesine dair endişelerin ortasında, bir Merkava tankını güdümlü füzeyle hedef aldığını duyurmuştur.

Bu olaylara ABD Savaş Bakanlığı (Pentagon) merkezinden ABD Savaş Bakanı Pete Hegseth'in yaptığı açıklamalar eşlik etmiştir; zira Hegseth, bu açıklamalarda çatışmanın şeklini ve hangi temele dayalı olduğunu belirleyen ifadeler kullanmıştır. Gelen haberler ve açıklamalar, Amerika'nın dayalı olduğu ve çatışmasını belirleyen zihniyeti açıkça ortaya koymaktadır.

İran rejiminin Afganistan, Irak ve Suriye'de ABD'ye sağladığı büyük hizmetlere rağmen bunlar, İran'a yönelik savaşı önlemek için kefil olmamıştır; zira bugün ABD, çıkarların kesişmesini değil, işitme ve itaat arıyor; yani herkesi dinleyen, itaat eden, uygulayan ve itiraz etmeyen ajanlara dönüştürmeye çalışıyor.

Amerika'nın hedefi açık ve net bir hale gelmiştir: Zira Amerika, İran'ı, ajanlıkla karakterize olmuş yeni bir aşamaya taşımaya çalışıyor; yani İran rejiminin yaptığı hiçbir şey ona şefaatçi olmamış ve görevleri sona erer ermez, durum aleyhine dönmüştür.

Bugün İran'da olanlar ve Amerika'nın hedefinin bilinmesinin ardından, Amerikan yanlısı olan biri için, sıranın kendisine de geleceği konusunda bir ders olması gerekir; zira açıklamalar açık, net ve alenidir.

Sadece eşit şartlarda muamele edecek ve amansız bir savaş yürütecek ideolojik bir devlet bu çatışmayla başa çıkabilir; zira bu savaş, Amerikan nüfuzunu bölgeden söküp atacak ve onun suçlu üvey çocuğu Yahudi varlığını da ortadan kaldıracaktır.

Gündemleri ve projeleri uygulayan, ancak rolleri bittikten sonra ortadan kaldırılan rejimleri daha ne zaman kadar takip etmeye devam edeceğiz?! Müslümanlar, bu rejimler geldikten sonra bu kadar zayıf ve aşağılanmış durumda olmuşlardır; dolayısıyla sadece Amerika'nın planlarını tersine çevirecek ve onu eskisi gibi denizlerin ötesine geri gönderecek Nübüvvet Minhacı üzere İkinci Raşid bir yönetim bu durumu ortadan kaldıracaktır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Radyosu İçin Yazan
Abdu ed-Della - Suriye

Devamını oku...

Ramazan Serisi - İslam Tarihinin Aydınlatıcı Anları | Dördüncü Bölüm | İşkence Bir Devrim Ortaya Çıkarmaz, Sabır ve Güç İnşa Etmek Çıkarır

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Ramazan Serisi - İslam Tarihinin Aydınlatıcı Anları
Dördüncü Bölüm

İşkence Bir Devrim Ortaya Çıkarmaz
Sabır ve Güç İnşa Etmek Çıkarır

Mekke döneminin ilk yıllarında sahne, hayal bile edilemeyecek derecede sertti. Zira Bilal, Mekke'nin kavurucu kumlarında sürüklenmiş, Habbab kızgın demirle dağlanmış, Yasir ailesi şehit oluncaya kadar işkenceye maruz kalmışlardı. Dolayısıyla kan dökülmüş, kırbaçlar kaldırılmış ve zayıflar acımasızca hedef alınmışlardır. Ama savaşa izin verilmemiştir. Davet silahlı çatışmaya dönüşmemiş ve Sahabelerden de misilleme talebinde bulunulmamıştır. Burada kişinin aklına şu soru takılıyor:Karşılık verme gücü olmasına rağmen neden bu kadar sabır gösterildi? Zulüm şiddetlenmesine rağmen neden çatışma ertelendi?

Cevap, metodun derinliğini ortaya koymaktadır. Zira Mekke merhalesi devlet merhalesi olmamıştır, aksine kuruluş merhalesi olmuştur. Çünkü Müslümanların kendilerini koruyacak siyasi bir varlıkları, harekete geçebilecekleri bir toprakları ve işlerini düzenleyecek bir mekanizmaları yoktu. Dolayısıyla onlar, kabile geleneklerinin ve güçlü ittifakların hakim olduğu düşmanca bir toplumda dağınık halde olan bireylerden ibarettiler. Bu yüzden o vakit askeri çatışmaya girmek güç dengesini değiştirmeyecek, aksine davetin daha beşiğindeyken ortadan kalkmasına yol açacaktı. Dahası dökülecek kan yeni bir sistem ortaya çıkarmayacak, aksine bizzat fikrin kendisini ezmek için bir gerekçe olarak kullanılacaktı.

Bu nedenle bu merhaledeki Kur'ani söylem, akideyi inşa etmeye, kalpleri sabitleştirmeye ve bilinci şekillendirmeye odaklanmıştı. Bunun için sabır ve sebatla ilgili ayetlerin yanı sıra insanı Allah'tan başkasından korkmaktan kurtaran ayetler nazil olmuştur. Ayrıca sabır, teslim olmak değildir, aksine ritmi ayarlamak demektir. Yani fiili çatışmanın şartlarının sağlandığı bir sonraki merhale için yapılan bir hazırlıktır. Bu yüzden acizlikten kaynaklanan sabır ile her merhalenin araçları olduğunu gören stratejik bir vizyondan kaynaklanan sabır arasında büyük bir fark vardır.

Habbab bin Eret Radıyallahu Anh gelip çektiği işkenceyi şikayet edince, Sahih-i Buhari'de geçtiği gibi Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem ona şöyle demiştir: وَاللَّهِ لَيَتِمَّنَّ هَذَا الْأَمْرُ حَتَّى يَسِيرَ الرَّاكِبُ مِنْ صَنْعَاءَ إِلَى حَضْرَمَوْتَ لَا يَخَافُ إِلَّا اللَّهَ وَالذِّئْبَ عَلَى غَنَمِهِ، وَلَكِنَّكُمْ تَسْتَعْجِلُونَYemin ederim ki Allah mutlaka bu dini hâkim kılacaktır. Öylesine ki yalnız başına bir atlı, Allah’tan ve sürüsüne kurt saldırmasından başka hiçbir şeyden endişe etmeksizin Sana’dan Hadramut’a kadar emniyetle gidecektir. Ne var ki siz acele ediyorsunuz.” Anlamın anahtarı şu son cümledir: وَلَكِنَّكُمْ تَسْتَعْجِلُونَNe var ki siz acele ediyorsunuz.” Zira zayıflık anında acele etmek cesurca görünebilir ama uzun bir sabırla inşa edilen şeyleri yok edebilir. Dolayısıyla Nebevi vizyon, anlık acının ötesini görüyordu; yani kurulacak olan devleti, uygulanacak sistemi ve uygulanacak adaleti görüyordu; ancak bu, hesaplanmış bir yolla olacaktı.

Bu ders, günümüz gerçekliğinde güçlü bir yankı uyandırmaktadır. Zira meşru bir öfkeyle harekete geçen ancak yeterli hazırlık veya kapsamlı bir vizyon olmadan eşitsiz bir çatışmaya giren ve kendisine karşı ayaklandıkları yapıyı değiştirmeden ağır kayıplarla sonuçlanan kaç hareket olmuştur? Geçici duygusal patlamalara dönüşüp aynı gerçekliği yeniden üretmek için hızla engellenip istismar edilen kaç mazlumiyet olmuştur? Öfke, insani doğal bir mefhumdur; ancak onu bir değişim aracına dönüştürmek, sadece alevlenen kalbi değil, sonuçlarını tartan bir aklı gerektirir.

Öte yandan sabır, zulmü kabul etmek veya onu haklı çıkarmak anlamına gelmez. Aksine Kur'ani mefhumda sabır, boyun eğmek değil, bilakis merhaleye uygun vesilelerle gerçekliği değiştirmek için çalışmaya devam ederken ideoloji üzerinde sebat etmektir. Mekke'de yapılan çalışmalar, küfür fikirlerinin yıkılmasını ve İslam fikirlerinin inşa edilmesini, devlet adamlarının olduğu güçlü bir kitlenin oluşturulmasını, İslam fikirlerinin onlarda somutlaşmasını ve Akabe biatinde olduğu gibi projeyi kucaklayacak topraklar aranmasını temsil etmekteydi. Nitekim Medine'de devlet kurulduğunda, yönetim değişmiş, savaşmaya izni verilmiş ve çatışma, iki farklı siyasi varlık arasındaki çatışmanın yönetiminin bir parçası haline gelmişti.

Bu iki merhalenin arasını karıştırmak büyük sorunlar doğurur. Zira merhalenin gerçekliğini görmezden gelen bir kimse, zamanı gelmeden bir çatışmaya davet edebilir, bu da insanların kaybetmesine ve fikrin yok olmasına yol açabilir.

Bugün dünyada, işgal, despotluk, ekonomik bağımlılık ve kültürel hegemonya gibi birçok zulüm şekilleri tekrar etmektedir... Bu zorluklara verilen cevap ise, pratik bir programdan yoksun aceleci tepkiler veya hamasi sloganlar olmamalıdır. Bu yüzden uzun soluklu bir bilince, parametreleri açık olan bir projenin formüle edilmesine, ardından da bu projeyi koruma gücüne sahip olmak için çalışmaya ihtiyaç vardır. Bu olmadan acı tekrar etmeye devam edeceği gibi onunla birlikte duygusal tepkiler de devam edecektir.

Taşımış olduğu tüm anlamıyla Ramazan bize, gerçek gücün nerede yattığını hatırlatmaktadır. Oruç tutan kişi, Allah'a itaat ederek asıl olarak helal olan şeylerden uzak durur ve arzularını kontrol etmeyi öğrenir. Aynı şekilde kalkınmak için çalışan grupların da duygularını kontrol etmesi ve vacip olan çalışma ile kaçınılmaz çatışmalar arasında ayrım yapması gerekir. Her mazlumiyet hemen bir çatışmaya yol açmayacağı gibi her sabır da zayıflığın bir alameti değildir. Bazen gücün en büyük göstergesi, koşullar olgunlaşıp şartlar tamamlanıncaya kadar bilinçli bir şekilde bekleyebilme, sessizce ve derinlemesine çalışabilme gücüdür.

Sabır, negatif olasılığın olduğu bir ders değildir, aksine bir zaman yönetimidir. Sabır, gerçek değişimin birikimli bir süreç olduğunu ve kan döküldüğünde bunun, hızla sona eren kahramanca bir sahne değil, yeni bir gerçeklik üreten bir bağlamda olması gerektiğini idrak etmektir. Mekke'nin kırbaçları ile Bedir'in kılıçları arasında, fikre dayalı ideolojik İslami şahsiyetin inşa edilmesinin doldurduğu bir zaman mesafesi vardır. Bu mesafe olmasaydı, Bedir asla gelmezdi.

Şimdi bizler, Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafetin gölgesinde, El-Aksa ve İsra'yı kurtaracak yeni bir Bedir bekliyoruz.

Hizb-ut Tahrir Mısır Vilayeti Medya Bürosu

Devamını oku...

Müslümanların Ulus Devlet Çerçevesindeki Savaşı: Şeytanın Ekmeğine Yağ Sürmektir

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Müslümanların Ulus Devlet Çerçevesindeki Savaşı: Şeytanın Ekmeğine Yağ Sürmektir

Haber:

İslam ümmetinin mübarek Ramazan ayının rahmet atmosferini yaşadığı bir zamanda, Pakistan ordusunun Afganistan'ın başkenti Kabil de dahil olmak üzere sürdürdüğü hava saldırıları ve topçu bombardımanı yeni bir insani felakete yol açmıştır. Bu saldırılar kasıtlı olarak silah depolarını ve yerleşim bölgelerini hedef almakta olup oruç tutan kadınlar ve çocuklar da dahil olmak üzere yüzlerce sivilin ölümüne ve yaralanmasına yol açmıştır.

Bu askeri saldırılarla birlikte, Durand Hattı olarak bilinen sanal ve sömürge sınırındaki hayati geçiş noktalarının sistematik olarak kapatılması, sanayicilerin ve tüccarların yüz milyonlarca Dolarlık ekonomik kaybına neden olduğu gibi sınırın her iki tarafındaki milyonlarca Müslüman aileyi de ciddi bir geçim ve insani krizin içine sürüklemiştir; bu da Afgan sınır muhafızlarının sert tepkileriyle birleşince, gerilimi geri dönüşü olmayan tehlikeli bir noktaya getirmiştir.

Yorum:

Bugün Afganistan ve Pakistan arasındaki kanlı ufukta yaşananlar, sadece iki komşu ülke arasındaki gerginlikten ibaret değildir; aksine bu, sömürgeci Amerika'nın düşünce kuruluşları ve karar alma çevrelerinde tasarlanan ve İslamabad'daki bölgesel müteahhitler tarafından uygulanan jeopolitik bir projenin parçasıdır. Stratejik gerçeklik şudur: Pakistan ordusu, siyasi ve askeri bekasını Amerika'ya sadakatte gören çevrelerin komutası altında, Amerikan işgalinin Afganistan'da bıraktığı gelişmiş silahların geri kalanını imha etmekle görevlendirilmiştir.

Bu silahsızlandırma projesi aslında, İslamabad'ın generalleri tarafından Donald Trump'ı razı etmek ve Washington'dan sürekli destek almak için hazırlanan siyasi bir hediye mesabesindedir. Zira onlar, askeri bombardıman ve ekonomik baskı yoluyla, Kabil'i bölgedeki denklemlerde bağımsız bir aktör olmaktan, Amerikan siyasetinin satranç tahtasındaki itaatkar bir araca dönüştürmeye çalışıyorlar ki böylece güç dengesi, Hindistan ve Amerika'nın çıkarları pahasına bölgenin siyasi bağımsızlığı lehine kaymasın.

Ancak bu sahnenin en korkunç yanı, yılın en kutsal gününde Müslümanların kanının kutsallığının ihlal edilmesidir. Zira Ramazan ayında Müslümanların kalplerinin yaratıcısına yöneldiği bir zamanda, -İslam dünyasının en güçlü ordusuna komuta eden ve nükleer silahlara sahip olan- Pakistan'ın askeri liderleri tanklarını ve bombardıman uçaklarını, gaspçı Yahudi varlığına veya Keşmir'i kurtarmak için Hindistan'a yöneltmek yerine, Müslüman kardeşlerinin çamurdan yapılmış evlerine yöneltiyorlar.

Ümmeti içten içe tüketen şey işte bu tehlikeli ikiyüzlülüktür; zira Filistin ve Keşmir'in işgaline karşı bir kalkan olması gereken ordu, şimdi küresel sömürgecilik adına bölgenin polis gücü haline gelmiş olup her türlü İslami hareketi bastırmaktadır.

Pakistan'ın mevcut siyasi ve askeri yöneticilere gelince; Şehbaz Şerif'ten Asım Munir'e kadar, sessiz bir siyasi darbe ve yapay krizlerin yönetilmesi yoluyla halkın dikkatini ekonomik çöküş, yapısal yolsuzluk ve iç meşruiyet krizinden başka yöne çekmeye çalışıyorlar. Nitekim sınırların kapatılması ve mültecilere uygulanan baskı, milyonlarca Müslümanın geçim kaynaklarına karşı fiili bir savaş ilanına yol açmıştır. Devam eden bu sınır kapatma, güvenliğin gerçekleşmesini değil, Batılı sponsorlardan kazanç elde etmek için siyasi şantajı hedeflemektedir.

En büyük ihanet, bu ordunun, Hindistan'ın Keşmir'deki suçlarına karşı sessiz kalırken, Gazze davasında ise mazlum Müslümanları kurtarmak için fiili olarak harekete geçmek yerine, mücahitleri silahsızlandırmak ve Yahudi varlığını güvence altına almak amacıyla yapılan sömürgeci planlara yeşil ışık yakmasıdır.

Bu fitnenin çoğunun kökleri, Durand Hattı olarak bilinen sanal sınırda yatmaktadır; zira bu sınır, sömürgeci İngilizlerin tek olan İslam ümmetinin kalbinde açtığı bir yaradır ve Amerika şu anda bu yarayı, ümmet içindeki bölünmeleri derinleştirmek için kullanmaktadır. Dolayısıyla her iki tarafın yöneticileri, sahte vatancılık tuzağına düşmenin, şeytanın ekmeğine yağ sürmekten başka bir şey olmadığını anlamaları gerekir. Samimi olan bir lider, Trump, Netanyahu veya Modi'yi memnun etmek için Müslüman kardeşini katleden kişi değil, meselelere İslam akidesi perspektifinden bakan ve ümmetin işlerini İslam'ın fikir ve hükümlerine göre idare eden kişidir.

Bu krizin köklü çözümü, sömürgeciye bağlı paralı elçilerinin gözetimi altında yürütülen aşağılayıcı müzakerelerde değil, aksine zalim rejimler tarafından korunan bu dayatılmış ve yapay sınırların kaldırılmasında yatmaktadır. Pakistan ordusundaki samimi subayların ve Afganistan'daki mücahitlerin silahlarını ümmetin gerçek düşmanlarına, yani Amerika Birleşik Devletleri'ne, Hindistan'a, Yahudi varlığına ve bölgedeki diğer işgalci güçlere çevirmelerinin zamanı gelmiştir.

İzzetin tek yolu, Nübüvvet Minhacı üzere İkinci Raşidi Hilafeti kurmak için çalışmaktır; zira Mescid-i Aksa'yı, Keşmir'i ve Doğu Türkistan'ı kurtarmak ve İslam risaletini dünyaya taşımak için bölgenin nükleer, askeri, ekonomik ve demografik enerjilerini kullanacak birleşik güç Hilafettir. وَأَطِيعُواْ اللهَ وَرَسُولَهُ وَلاَ تَنَازَعُواْ فَتَفْشَلُواْ وَتَذْهَبَ رِيحُكُمْAllah’a ve Rasulüne itaat edin, birbirinizle çekişmeyin; sonra korkuya kapılırsınız da kuvvetiniz gider. ” [Enfal 46]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Yusuf Arslan - Afganistan

Devamını oku...

Bangladeş Bir Yol Ayrımında: ABD Askeri Anlaşmasının Gizli Maliyeti ve Ruveybidaların İstilası!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Bangladeş Bir Yol Ayrımında: ABD Askeri Anlaşmasının Gizli Maliyeti ve Ruveybidaların İstilası!

Haber:

Bangladeş Dışişleri Bakanlığı'na göre, ABD'nin Güney ve Orta Asya İşlerinden Sorumlu Dışişleri Bakan Yardımcısı Paul Kapur'un Mart ayı başında Bangladeş'i ziyaret etmesi planlanıyor. Bakanlık tarafından yapılan açıklamaya göre, bu konu bugün ABD'nin Bangladeş Büyükelçisi Brent T. Christensen ile Dışişleri Bakanı Dr. Halil Rahman arasında bakanlık merkezinde yapılan toplantıda görüşüldü. Ayrıca iki taraf ticaret ve yatırım, savunma ve güvenlik, kalkınma ortaklığı, göç ve halklar arası bağlantılar gibi önemli işbirliği alanlarını da gözden geçirdi. (Daily Star, 23 Şubat 2026)

Yorum:

Mart ayı başında ABD Dışişleri Bakanlığı Bakan Yardımcısı Paul Kapur'un yapacağı ziyaret, iki savunma anlaşmasının imzalanması için ABD'nin yoğun baskılarının ardından ulusal egemenlik konusundaki endişeleri artırmıştır; nitekim Başkan Trump kısa süre önce Bangladeş Başbakanı'ndan, bu iki anlaşmayı sonuçlandırmak için kararlı adımlar atması talebinde bulunmuştu. İlk anlaşma (GSOMIA) askeri tesislerimizi yabancı denetime açarken, ikinci anlaşma (ACSA) ülkemizi ilan edilmemiş bir Amerikan korumasına dönüştürebilir. Bu askeri hamle, seçimlerden önce yapılan ve ülkenin 15 milyar Dolar değerinde sıvılaştırılmış doğal gaz, Boeing uçakları ve ABD tarım ürünlerini ithal etmesini taahhüt eden felaket bir ticaret anlaşmasının ardından gelmiştir;bu da gizli bir anlaşmanın gölgesinde finansal rezervlerimizi Amerikan şirketlerinin çıkarlarının rehinesi haline getirmektedir.

Endişe verici olan şey ise, bu planın mimarının, yakın zamana kadar geçiş hükümetinin ulusal güvenlik danışmanı olarak görev yapan ve bu anlaşmaların yapılmasını denetlediği yaygın olarak kabul edilen Dr. Halil Rahman olmasıdır. Zira kendisi, teknokratlık kisvesi altında aniden dışişleri bakanı olarak atanmış olup bu hamle, Dakka'da dış politikayı fiilen kimin yönlendirdiğini açıkça ortaya koymaktadır.

Bizim sözde yöneticilerimiz, siyasi bekalarının Washington'u razı etmeye bağlı olduğunu yanılgısına kapılarak emanete ihanet ediyorlar ve Washington'un hoşnutsuzluğunun iktidardan uzaklaştırılmalarına yol açacağı korkusu içinde yaşıyorlar; bu nedenle egemen bir devletin liderleri olmaktan ziyade Washington'un itaatkar hizmetkarları haline gelmişlerdir. Zira onlar, Amerika'ya olan bağımlılıklarının ne kadar kırılgan olduğunu fark edemiyorlar; tıpkı Suudi Arabistanlı üst düzey bir yetkili El Cezire'ye verdiği röportajda şöyle dediği gibi: “Washington, İsrail'i korumak için, topraklarında Amerikan üsleri bulunan Körfez müttefiklerini terk etti ve onları İran saldırılarına karşı savunmasız bıraktı. ”

Peygamberin hadislerinde bahsedilen ve Batı hegemonyasının ajanları olarak çalışan bu Ruveybida yöneticiler ve aptal sefihler, eşitsiz ticaret anlaşmaları, kısıtlayıcı fikri mülkiyet sistemleri ve derin kültürel bağımlılık yoluyla yumuşak sömürgeciliğin çeşitli biçimlerine devam ederek bizleri, Amerikan hegemonyasından kurtulmanın imkansız olduğuna ikna etmeye çalışıyorlar; ancak tarih, onlardan önceki Saddam, Beşar, Mübarek ve Hüseyin gibi tiranların, Amerikan çıkarlarına hizmet etme rollerini tamamladıktan sonra kağıt bir peçete gibi atıldıklarını kanıtlamaktadır. İran'da, rejimi uzun süredir Amerikan jeopolitik hesaplamaları kapsamında manevra yapmaya çalışan Hamaney bile, bizzat razı etmeye çalıştığı gücün kendisi tarafından yutularak durumuna son verilmiştir; dolayısıyla Washington'ı memnun etme telaşında olan bu yöneticiler, sahte bir güvenlik duygusu uğruna ülkenin geleceğini ipotek etmektedirler.

Gerçek kurtuluş, meşruiyetlerinin kaynağı olarak kendi ümmetlerini değil de Amerikan büyükelçiliğini kabul eden bu ajan yöneticilerin ortadan kaldırılmasıyla başlar; zira onların ortadan kaldırılmasıyla, doğal vesayetimizi, yani vaat edilen Raşidi Hilafeti yeniden tesis etmek için saflarımızı yeniden birleştireceğiz; çünkü bizim için egemenlik ve onuru sağlayacak ve bizi her türlü bağımlılık ve sömürgecilikten kurtaracak olan sadece Hilafettir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
İrtiza Çaudrî – Bangladeş

Devamını oku...

Uluslararası Hukukun Hükümlerinin Yerine Neden İslam'ın Hükümlerini Koymuyoruz?!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Uluslararası Hukukun Hükümlerinin Yerine Neden İslam'ın Hükümlerini Koymuyoruz?!

Haber:

Sana'da günlük olarak yayınlanan es-Sevra gazetesi, 2 Mart Pazartesi günü şu başlıkla bir haber yayınladı: “İran, Hürmüz Boğazı'nda yasadışı geçiş yapan petrol tankerini hedef aldı.” Haberde şöyle geçti: “Dün İran televizyonu, şu başlık altında yanan bir petrol tankeri görüntülerini yayınladı: Hürmüz Boğazı'ndan yasadışı olarak geçmeye çalışırken saldırıya uğrayan petrol tankeri battı.” İran'ın Fars haber ajansı, İstişare Konseyi üyesi Muhsin Rızai'nin “Amerikan gemilerinin artık Körfez'e girmesine izin verilmeyecek” dediğini aktardı. Reuters ajansı, onlarca kargo gemisinin İran, Irak, Kuveyt ve Birleşik Arap Emirlikleri kıyılarındaki sularda toplandığını ve Hürmüz Boğazı'ndan kaçındığını bildirdi.”

Yorum:

28 Şubat Cumartesi sabahından bu yana ABD'nin İran'a karşı sürdürdüğü savaş hakkındaki olaylarını görmezden gelmek zordur. Savaş alanı, Hürmüz Boğazı'nın kapatılması da dahil olmak üzere yorum yapmaya değer olaylarla dolup taşıyor.
Hürmüz Boğazı, Birinci Dünya Savaşı'nın sona ermesinden ve Müslüman toplumunun merkezinin koruyucusu olan Hilafetin küresel siyasi sahneden kaybolmasından bu yana, Avrupa ülkeleri ve müttefikleri tarafından konulan uluslararası hukuk kurallarına tabi olan dünyanın en önemli deniz geçitlerinden biridir; bu sayede söz konusu ülkeler, bu boğazdan geçen petrol ve gaz tankerlerini kontrol etme ve pazarlarımızı kendi ürünlerine açma imkanı elde etmişlerdir.

Uluslararası hukuk, kıyılarımızdan başlayarak sadece 12 deniz mili uzaklıkta olan bölgenin bizim yetki alanımızda olan karasuları olarak belirlendiğini ve bu sınırın ötesindeki deniz ve okyanuslardaki Batılı gemilerden elimizi çekmemiz ve onlara karşı herhangi bir itirazda bulunmamamız gerektiğini belirtmektedir.

Bugün, dünyanın geçiş yollarını gözetleyen ve kontrol eden geniş İslam beldelerine dayatılan sözleşmelerin, İslam ve Müslümanlarla en ufak bir bağlantısı yoktur; zira sözleşmeler, uluslararası hukukun içeriklerini taşımaktadır.

Muhsin Rızai'nin Amerikan gemilerinin Hürmüz Boğazı'na girmesini yasaklayan açıklaması, bu gemileri ve Batılı muadillerini kalıcı olarak yasaklamak ve uluslararası hukukun dayattığı hükümleri, İslam ve Müslümanlarla fiili savaş durumunda olan (muharip) kafirleri engelleyen ve kendisiyle olan uluslararası ilişkiler kapsamında Müslümanların Halifesinin belirlediği belirli ücretler karşılığında onun dışındaki hükmen muharip olan ülkelere izin veren İslam'ın hükümleriyle değiştirmek için uygun bir fırsattır.

Dünyanın dört bir yanındaki Müslümanlar, yeryüzündeki insanların hayatlarını yönlendirmek için İslam'ın hükümlerinin uygulanması konusunda Allah'a yakınlaşmaktadırlar. Nübüvvet Minhacı üzere İkinci Raşidi Hilafet Devleti'nin, Allah'a itaat ederek ve insanlığın yararı için İslam ile hükmetmeye muktedir olduğuna kesin olarak eminiz. Nitekim Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: ثُمَّ تَكُونُ خِلَافَةً عَلَى مِنْهَاجِ النُّبُوَّةِSonra (yeniden) Nübüvvet Minhacı üzere (Raşidi) Hilafet olacaktır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Müh. Şefik Hamis – Yemen

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER