Perşembe, 06 Zilkâde 1447 | 2026/04/23
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Barış Anlaşması Bir Tuzaktır! Pakistan Yöneticileri İran’ın Nükleer Programını Sonlandırmak, Yahudi Varlığına Güvenlik Garantileri Sunmak ve Amerika’nın Ortadoğu’daki Hegemonyasını Güçlendirmek İçin Çalışmaktadır

17 Nisan’da ABD Başkanı Trump, “Mareşal harikaydı. Başbakan da Pakistan’da gerçekten çok iyiydi, u yüzden herhangi bir anlaşmanın imza törenine gidebilirim.” dedi. Daha önce de Beyaz Saray Sözcüsü Karoline Leavitt yaptığı açıklamada, “Başkan Trump için önemli bir noktaya değinmek istiyorum. Pakistanlılar inanılmaz arabulucu oldular ve dostluklarına ve çabalarına minnettarız. Bu müzakerelerde tek arabulucu onlar.” ifadelerini kullanmıştı. Asıl soru şudur ki: Gazze’de iki yıl boyunca Yahudi varlığının bombardımanlarına ve korkunç katliamlarına tam destek veren, İran’da kız öğrenci yurdunu bombalayan, elleri Müslümanların kanına bulanmış ve İran uygarlığını yok etmekle tehdit eden Amerika’nın firavunu Trump, neden Pakistan başbakanını ve mareşalini övüyor?

Çünkü Pakistan Başbakanı ve Mareşali, barış anlaşması adı altında kendi ümmetlerini aldatmaktadırlar. Onlar, barış için değil, Amerika’nın bölgedeki çıkarlarını korumak için seferber olmuşlardır. Bu yüzden Müslümanlara yalan söylemekte ve İslam ümmetine karşı kurdukları komploları örtbas etmek için barış söylemini kullanmaktadırlar. ABD Başkanı Trump ve Beyaz Saray’dan aldıkları övgüler, eylemlerinin gerçek yüzünü ortaya koymaktadır.

Pakistan yöneticileri, savaş meydanında bozguna uğrayan Amerika’yı uzlaşma sloganı altında müzakere masasına oturtmak için gece gündüz çalışmaktadır. Amerika da Pakistan yönetiminin uyguladığı baskı aracılığıyla İran’ı nükleer programını sonlandırmaya ikna etmeye çalışıyor. Zira İran’ın nükleer programı ve nükleer silah üretme kapasitesi, Amerika ve Yahudi varlığının İran’a düzenlediği saldırıları durdurmanın tek yoludur. Dolayısıyla İran’ı nükleer programından vazgeçirmeye çalışmak bölgeye barış getirmeyi mı, yoksa İran’ı zayıflatarak Amerika’nın bölgedeki hegemonyasını pekiştirmeyi mi amaçlamaktadır?

Amerika’nın İran’a karşı yürüttüğü savaş sırasında İran, Amerika’nın Orta Doğu’daki askeri üslerini hedef aldı. O halde barış anlaşması, İran’ın bu saldırılarını durdurarak Amerika’nın bölgedeki askeri üslerini İran, Yemen ve diğer direniş güçlerinin saldırılarından korumayı amaçlamıyor mu? Gerçekte Pakistan yöneticileri Ortadoğu’da bir barış anlaşması için değil, Amerikan üslerinin güvenliğini sağlamak için müzakere etmektedirler, aslında kendi ümmetlerini aldatmaktadırlar. Pakistan yöneticilerinin gerçekleşmesi için aktif olarak çalıştığı İran ile Amerika arasındaki barış antlaşmasında Amerika, İran’dan ve Ortadoğu ülkelerinden Yahudi varlığı için güvenlik garantileri sunmalarını talep etmektedir. Bu nedenle Lübnan’daki İran partisinin ve Gazze’deki direnişin silahsızlandırılmasını şart koşmuş ve Müslümanların yöneticilerden bu şartın uygulanmasına garantör olmalarını istemiştir. İslam, Müslüman ordularına Yahudi varlığını kökünden kazımayı farz kılarken; Gazze, Suriye, Lübnan ve İran’daki cürümlerine karşılık mücrim ve katil Yahudi varlığı bir barış anlaşmasıyla hiç ödüllendirilebilir mi?!

Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasından sonra İslam ümmeti gerçek gücünü görmüştür. Avrupa, Asya ve hatta tüm dünya ekonomisinin, Müslüman topraklarından gelen petrol ve gaz rezervlerine bağlı olduğu ve bu su yollarından güvenli geçiş olmadan dünya ticaretinin sürdürülemeyeceği açıkça görülmüştür. Gücümüzü ve neler yapabileceğimizi çok iyi görmüşken petrol ve doğalgaz servetlerimizi, denizlerimiz ve su yollarımız üzerindeki kontrolümüzü barış anlaşması adına Amerika’ya ve Batı’ya teslim mi edeceğiz?

Ey Pakistan Müslümanları! Sakın yöneticilerinize aldanmayın. Onlar barış için değil, Amerika’nın Orta Doğu’yu yeniden şekillendirme planını hayata geçirmek için uğraşmaktadırlar. Bu yöneticiler, Gazze’deki katliamları durdurmak için tek bir kurşun bile sıkmadılar; aksine askeri güçlerini, Suud hanedanının tahtını ve Amerika’nın bölgedeki üslerini korumak için seferber etmişler, bu amaçla Trump’ın “Barış Kurulu”na katılmışlar ve Gazze’ye asker konuşlandırılması için ona güvence vermişlerdir. Bugün de Trump ile birlikte, tıpkı daha önce olduğu gibi Trump’ın Yeni Orta Doğu planına boyun eğmesi için İran’a baskı yapmaya çalışıyorlar. Yetmezmiş gibi suçlarını örtbas etmek ve öfkenizden kaçınmak için Amerika’ya verdikleri bu hizmetlere bir de “barış çabaları” adını veriyorlar.

Ey Pakistan Silahlı Kuvvetleri! Amerika’nın bölgedeki hegemonyasını yeniden düzenlemek ve güçlendirmek için çalışan bir liderlik, neden bu hegemonyayı yerle bir etmek için çalışmıyor? Dünyanın her tarafında Müslümanlara karşı katliamlar yapan harbi kafirler, neden Pakistan yöneticilerine övgüler diziyorlar? Amerika’nın, bölgedeki hegemonyasına meydan okuyabilecek her türlü askeri gücü tasfiye etmek istediği ayan beyan ortada değil mi? Amerika’nın bölgedeki nüfuzunun pekişmesi durumunda Pakistan’ın, Türkiye’nin veya diğer İslami güçlerin geleceği ne olacak? Pakistan’ın mücahit ordusu böyle bir liderliği mi hak ediyor? İran’ın bazı komutanları bölgedeki Amerikan üslerini yerle bir edebiliyor, en modern askeri araçları düşürebiliyor, Amerikan filolarını geri çekilmeye zorlayabiliyor ve füze savunma sistemini yok edebiliyorsa, en modern füzelere, gemilere ve nükleer güce sahip Pakistan’ın neler yapabileceğini varın siz düşünün? Ancak bunu gerçekleştirmenin tek bir yolu vardır, o da Hilafeti ikame etmek üzere Hizb-ut Tahrir’e nusret vermektir. Allah Subhânehu ve Teâlâ size, İngiliz sömürgeciliğinin çizdiği dar sınırları savunmayı değil, İslam’ı yeryüzüne hâkim kılma gibi büyük bir görev tevdi etmiştir! Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

هُوَ الَّذِي أَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدَى وَدِينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدِّينِ كُلِّهِ وَلَوْ كَرِهَ الْمُشْرِكُونَ“O, kendisine ortak koşanlar hoşlanmasa da, dinini bütün dinlere üstün kılmak için Rasûlünü hidayet ve hak din ile gönderendir.” [Saff 9]

Ey Muhammed b. Kasım’ın askerleri! Elinizde altın bir fırsat var. Hadi Hilafeti kurun, Ortadoğu’yu liderliğiniz altında birleştirin ve Amerika’yı Müslümanların topraklarından kovun! Allah’ın nusret vaadi yakındır ve dünya büyük bir değişimin eşiğindedir. İman gücünüzle Medine’deki Ensar’ı örnek alın ve İslam’ın nurunu dünyaya yeniden yayın!

Devamını oku...

Takween Merkezi Ateist Bir Nesil Yetiştirmek İçin Ayak Basabileceği Bir Yer Arıyor!

2024 yılında Mısır’da reddedilen “Takween (Arap Düşüncesini Oluşturma) Merkezi”, 5 Nisan 2026 Pazar günü kendine bir dayanak noktası bulmak amacıyla Fas’a çıkarma yaptı. Bu amaçla, Rabat’taki bir otelde sadece belirli gazetecilerin katılımıyla yarı gizli bir toplantı düzenlendi. Merkez kendisini; “hoşgörü söylemini geliştirmek, diyalog ufuklarını açmak, eleştirel incelemeleri teşvik etmek, fikri tabuları sorgulamak, dini düşünceye yenilenme ve ıslahat ruhunu yaymak, dini düşünceye çağın yenilikleriyle iletişimini ve entegrasyonunu geri kazandırmak” üzere çalışan bir kurum olarak tanımlıyor. Ancak İbrahim İsa, Olfa Youssef, İslam Behiri ve Firas es-Sevvah gibi mütevelli heyetinde yer alan isimlere kısaca bir göz atıldığında, bu projenin İslam hakkında açıkça şüphe uyandırmayı hedefleyen bir proje olduğu görülecektir.

Aydınlanma mı, Sahtekarlık mı?

Kendilerini “aydınlanmacı” olarak nitelendiren bu kişilerin amacı; modernleşme, yenilenme ve değişim adı altında dinin sabiteleri hakkında şüphe uyandırmaktır. Onlar, reformcu kılığına girmiş bozgunculardır. Adeta bir şüpheler savaşı yürüterek Kur’an’a saldırmaktalar, Sünnet ve Sahih kaynaklara dil uzatmaktalar, Sahabe hakkında itibar suikastı yapmaktalar, Tabiin ve İslam alimleri hakkında ileri geri konuşmaktalar, İslam tarihini karalamaktalar ve ahlaksızlığı yaymaktadırlar. İmam Hafız en-Nesai (Rahimehullah) şöyle demiştir: “İslâm, kapısı bulunan bir ev gibidir. İslâm’ın kapısı ise sahabedir. Bir eve
girmek için kapıyı çalan kimse gibi her kim sahabeye eziyet etmek isterse bilsin ki bununla İslâm’a eziyet etmek istemiştir.” (Tehzîbu’l-Kemâl 1/339)

Bu kişiler, Müslüman gençleri hedef alan bu şüphe uyandırıcı kampanyalarını yaymak için finans ve medya desteğine sahipler. Bunlar, ilmi bir tartışmaya kapı aralamıyorlar, aksine mirastan kurtulma adı altında, dışarıdan bakıldığında hakka benzeyen ancak hakikatte İslam’ın özünü hedef alan çarpık yorumlarla seçici bir yönlendirmenin temelini atıyorlar. Takween Merkezi, fitne yaymak için kurulmuş bir çekirdekten başka bir şey değildir. İnsanları aldatma ve yanıltma konusunda mahirdirler. İnsanların akidelerini bozan, ilim iddia eden ama aslında hak yolunu kesen ve insanları cehennem kapılarına çağıran, Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in tanımladığı gibi, temele içeriden darbe indiren birer davetçilerdir. Huzeyfe bin el-Yeman’dan rivayet edildiğine göre Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

يَكُونُ دُعَاةٌ عَلَى أَبْوَابِ جَهَنَّمَ، مَنْ أَجَابَهُمْ إِلَيْهَا قَذَفُوهُ فِيهَا»، قُلْتُ: يَا رَسُولَ اللَّهِ صِفْهُمْ لَنَا. قَالَ: «هُمْ قَوْمٌ مِنْ جِلْدَتِنَا يَتَكَلَّمُونَ بِأَلْسِنَتِنَا“Cehennem kapısında duran bazı cehennem davetçileri olacaktır. Çağrılarına uyanları cehenneme atacaklardır.” Dedim ki: Onların niteliklerini bize anlatır mısın? Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem, Onlar bizim kavmimizden olup bizim dilimizle konuşacaklardır.” buyurdu.

Gizli Ateist Düşüncenin Tehlikesi

Ateizm (İlhad), sözlükte; maksattan sapmak ve bir şeyden yüz çevirmek demektir. Sadece maddi ateizmle, yani Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın varlığını inkâr etmekle sınırlı değildir; bilakis haktan ve Allah’ın dininden mutlak anlamda sapmaktır. Şeyh Tahir b. Aşur Allah rahmet eylesin Et-Tahrir ve’t-Tenvir adlı eserinde şöyle der: “İlhad, bir şeyin ortasından kenarına kaymaktır. Bütün türevleri bu anlama gelir. Bir şeyin ortası hak ve doğruya benzetildiği için, haktan batıla sapmak da ilhad olarak adlandırılmıştır. Dolayısıyla küfür ve ifsada da ilhad (ateizm) denmiştir…” Ateizm ve modern düşünce alanında uzman araştırmacı Dr. Heysem Talat da gizli ilhadın üç ayağı olduğunu ifade eder: 1- Sünneti inkâr etmek. 2- Metni yorumlayan otoriteleri dışlamak (İcma, Sünnet veya alimlerin görüşlerinin metni anlamada devre dışı bırakılması) 3- Kur’an’ı anlamından koparmak. Böylece dini metinler her türlü yoruma açık hale gelecek, sembolizm (Kur’an kavramlarının sembolik olduğu, zahiri anlamının kastedilmediği) ve tarihselcilik (şerî hükmün geçmiş tarihe ait olup bittiği) gibi yöntemlere ve akla hayale gelebilecek her türlü ateizme kapı aralanacaktır. İşte ateistlerin Takween Merkezi bu metodoloji üzerine kuruludur.

Gençler: Etken mi, Yoksa Edilgen mi?

Dini sorgulama ve şüphe uyandırma kampanyalarının son sürat devam ettiğini ve buna sınırsız paralar harcandığını biliyoruz. Bizler, alimlerin iyiliği emredip kötülükten sakındırmalarının engellendiği, kovuşturmaya uğrayıp hapse atıldığı; buna karşılık laiklere, şeytani vahiylerini tebliğ etmeleri için izin verildiği ve fon sağlandığı bir dönemde yaşıyoruz. Toplumu kasıp kavuran bu ateist ve şüpheci dalgalar, gençlerin inandığı İslam’ın şekilsel düzeyde kalması ve inandıkları dinin içeriğinin boşaltılması istenmektedir. Şu Hadis-i Şerif’te Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem, ahir zamanda Müslümanların durumunun ne olacağını, cehaletin yerleşeceğini ve ilmin kaldırılacağını haber vermektedir. Huzeyfe bin el-Yaman’dan rivayet edildiğine göre Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

يَدْرُسُ الْإِسْلَامُ كَمَا يَدْرُسُ وَشْيُ الثَّوْبِ حَتَّى لَا يُدْرَى مَا صِيَامٌ وَلَا صَلَاةٌ وَلَا نُسُكٌ وَلَا صَدَقَةٌ، وَلَيُسْرَى عَلَى كِتَابِ اللَّهِ عَزَّ وَجَلَّ فِي لَيْلَةٍ فَلَا يَبْقَى فِي الْأَرْضِ مِنْهُ آيَةٌ، وَتَبْقَى طَوَائِفُ مِنَ النَّاسِ، الشَّيْخُ الْكَبِيرُ وَالْعَجُوزُ يَقُولُونَ: أَدْرَكْنَا آبَاءَنَا عَلَى هَذِهِ الْكَلِمَةِ؛ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ، فَنَحْنُ نَقُولُهَا “Elbisenin nakışı eskiyip gittiği gibi İslâmiyet de eskiyip gidecektir. Hatta oruç nedir, namaz nedir, Hac ve Umre nedir, sadaka nedir bilinmeyecektir. Aziz ve Celil olan Allah Kur’an’ı bir gecede kaldırıp götürecek ve yeryüzünde ondan tek bir ayet bile kalmayacaktır. Çok yaşlı erkekler ve pek ihtiyar kadınlardan meydana gelen birtakım insanlar kalacak ve: ‘Biz babalarımıza Lâ ilâhe illâllah kelimesi hâli üzerine yetiştik ve (dinden bildiğimiz) bu kelimeyi söyleriz.’ diyeceklerdir.”

Peki, Müslüman gençler, bu akım karşısında durabilecek ve ona meydan okuyabilecek bir donanıma sahipler mi? Yoksa akıntıya kapılıp bu fikirleri benimseyen ve onlarla eriyip giden birer sel kütlesine mi dönüşecekler?

Ey Müslüman anneler! Dini yaşayabilmeleri ve Allah’ın razı olacağı şekilde Allah’a kulluk edebilmeleri için çocuklarınızın kalbine Allah’ın farz kıldığı asgari dini bilgileri aşıladınız mı? Çocuklarınızı kale gibi sapasağlam korudunuz mu? Onları İslami kimlikleriyle gurur duyacak şekilde yetiştirip, akideyi bu hayatta başka aidiyet ve bağlılık aramayacakları bir hayat pusulası haline getirdiniz mi? Çocuklarınızı Kur’an’a bağladınız mı ve Allah’ın kitabını, Peygamberimizin sünnetini anlayabilmeleri ve tefekkür edebilmeleri için Arapça dillerini geliştirmelerini sağladınız mı? Onlara düşmanlarını tanıttınız mı, savaş yöntemlerini öğrettiniz mi? Bu ağır bir emanettir, sakın onu zayi etmeyin!

Ey Müslümanlar! Yeryüzünde İslami otoritenin yokluğunun acılarını her gün yudum yudum tadıyoruz. Şayet Allah’ın şeriatıyla hükmeden bir devlet olsaydı, bu cahil güruhun bir kürsüsü ve gür çıkan bir sesi olabilir miydi? Nübüvvet metodu üzere Hilafet Devleti olmadan İslam’ın hiçbir etkisi ve gücü olamaz. O halde Hilafeti kurmak için acele edin ve gençlerinizi kurtarın. Zira gençler, bu ümmetin yakıtıdırlar. Onlar, Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e nusret vermişler, fetihlere önderlik etmişler ve büyük kahramanlıklar gerçekleşmişlerdir...

Devamını oku...

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti Resmi Sözcüsünün “Berlin Konferansı... Yeni Bir Şey Var mı?!” Başlıklı Basın Toplantısında Yaptığı Konuşma

Hamd Allah’a mahsustur. Salat ve selam Rasûlullah’a, onun Âli’ne, ashabına ve onu dost edinenler üzerine olsun. Ve badu...

Değerli kardeşlerim! Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.

5 Nisan 2026 Çarşamba günü Almanya’nın başkenti Berlin’de, Alman Dışişleri Bakanlığı’nın organizasyonuyla; AB, Afrika Birliği, Arap Birliği, BM, ABD, İngiltere, Fransa, uluslararası örgütler ve sivil siyasi güçlerin geniş katılımıyla Sudan konulu Berlin Konferansı düzenlendi.

Konferansın sonuç bildirisinde; uluslararası bağışçıların insani ihtiyaçlar ve mülteci akınına uğrayan komşu ülkeler için, yarısı AB ve üye ülkelerinden olmak üzere yaklaşık bir buçuk milyar Euro yardım taahhüt ettiği açıklandı.

Ayrıca Afrika Birliği liderliğindeki Beşli Grub’un çatışmayı durdurma çabalarına destek verildiği, sivillere yönelik savaşın kınandığı ve kalıcı ateşkes sonrası iç siyasi diyalog başlatılması için sivil güçlerle görüşüldüğü belirtildi. Konferansı düzenleyenler, bu sivil süreci kapsamlı siyasi geçiş için temel bir adım olarak değerlendirdiler.

Sudan Dışişleri Bakanlığı ise konferans öncesi yaptığı açıklamada; bu konferansın Hartum hükümetiyle koordinasyon kurulmadan ve hükümete danışılmadan düzenlendiğini belirterek askeri gruplarla muhatap olunmaması uyarısında bulundu. Açıklamada ayrıca, Berlin Konferansı’nın, bazı Batılı ülkelerin hâlâ uygulamakta olduğu ve özgür devletlere ve halklara kendi ajandalarını ve vizyonlarını dayatmaya çalıştıkları sömürgeci vesayet yaklaşımını yansıttığını ifade etti. Diğer sömürgeci kutup olan Amerika’nın müdahalesi Batılı bir vesayet değil mi?

Peki, işin içinde başka bir iş yoksa Avrupa ile Amerika arasındaki fark nedir?!

Öte yandan, hükümet ve ordu destekçileri konferansı protesto etmek amacıyla Almanya Dışişleri Bakanlığı önünde gösteriler düzenledi.

Bu konferans, Avrupalı devletleri ve İngiltere’nin sponsor olduğu ilk konferans değildir. Çatışmanın tarafları olan Hükümet ve HDK’nın dışlanması da şaşırtıcı değil; zira bu ülkeler, savaşın patlak verdiği 15 Nisan tarihlerinde hükümet ve HDK olmadan bu tür konferanslar düzenlemeyi adet haline getirmişlerdir.

Nitekim ilk konferans 15 Nisan 2024’te Paris’te yapılmış; katılımcılar Sudan’daki savaşın derhal durdurulması ve iktidarın sivillere devredilmesini sağlayacak bir barış için taraflara baskı yapılması üzerinde durmuş, bağışçılar yaklaşık 1 milyar Euro insani yardımdan bahsetmişlerdi. Bir yıl sonra, 15 Nisan 2025’te bu kez Londra’da bir konferans düzenlenmiş; katılımcılar ortak bir bildiride uzlaşamayınca İngiltere, konferansın hamileri adına genel bir bildiri yayınlamıştı. Bildiride, çatışmanın çözümüne yönelik her türlü çabada ve Sudan’ın geleceğinin şekillendirilmesinde Sudanlı sivillerin, özellikle kadınların, gençlerin ve sivil toplumun merkezi rolüne değinilmişti. Amerika bu konferansa katılmamış, ancak Afrika Birliği, Mısır, Suudi Arabistan gibi bölgedeki bazı ajanları aracılığıyla süreci izlemiştir.

Sudan’da Beşir rejiminin düşüşünden bu yana yaşanan gelişmeleri ve ordu ile Hızlı Destek Kuvvetleri arasında patlak veren savaşı dikkatle takip edenler, Sudan’da yaşanan uluslararası çatışmanın hakikatini açık ve net bir şekilde göreceklerdir. Bu çatışma, askerî liderler (askeriye) aracılığıyla Amerika ile sivil siyasi güçler aracılığıyla Avrupa özellikle İngiltere arasında yaşanan bir çatışmadır. Amerika, ordu ile HDK arasındaki savaş vasıtasıyla Avrupa ve İngiltere’nin adamlarını siyasi sahneden uzaklaştırmayı başarmıştır. Çatışmanın iplerini tamamen eline almış ve kendi bölgesel araçları, örgütleri ve komşu ülkeler dışındaki hiçbir müdahaleye izin vermemiştir. Bu yüzden Avrupa ve İngiltere’nin adamları, sürece dahil olabilmek için tek açık kapı olan insani felaket, sivillerin korunması ve yardım ulaştırılması kozunu kullanmaktadırlar.

Avrupalıların düzenlediği tüm bu konferansları dikkatle incelediğimizde, sadece insani kriz teline vurduklarını görürüz.

Siyasi bilince sahip her kişi; Avrupa’nın bir hayır kurumu olmadığını ve Sudan halkı için endişelenmediğini bilir. Onların tek derdi, yönetimi Amerika’nın adamları olan askerlerden alıp, kendi adamları olan sivil güçlere vermektir! Bunu tüm sonuç bildirgelerinde açıkça görüyoruz! Paris’te iktidarın sivillere devrinden, Londra’da Paris’te iktidarın sivillere devrinden, Londra’da sivillerin merkezi rolünden, Berlin’de ise sivil yolun siyasi geçiş için temel adım olduğundan bahsetmişlerdir.

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti olarak biz, Sudan’da bir yanda askerî liderler üzerinden Amerika, diğer yanda siviller üzerinden Avrupa özellikle İngiltere arasında süregelen bu uluslararası çatışmanın gerçekliğini açıkladık ve açıklamaya da devam ediyoruz. Her iki tarafın da insanların maruz kaldığı katliamı, yerinden edilme ve sığınma gibi durumları umursamadığını, aksine ülkemizdeki komplolarını gerçekleştirmek için Sudan halkının kanı ve onuru üzerinden ticaret yaptıklarını görüyoruz. İşin en tehlikeli boyutu ise, Amerika’nın Güney Sudan’ı ayırdıktan sonra şimdi de Darfur’u kopararak Sudan’ı parçalamaya çalışmasıdır.

Sudan halkı bu sinsi komplolara karşı uyanık olmalı ve sorunlarını eski sömürgeci kâfir veya yeni sömürgeci kâfir aracılığıyla çözmeye çalışmanın siyasi bir intihar olduğunu bilmelidir!

Yapılması gereken; Sudan’ın parçalanmasını önlemek için sömürgeci kafirin nüfuzunu ülkemizden söküp atmaktır. Bu da ancak yüce İslam akidesi üzerine kurulu olan Nübüvvet Metodu üzere Raşidi Hilafet devleti ile mümkündür. Hilafet, İslam hükümleri temelinde insanları birleştirecek, sömürgecilerin ülkedeki ajanlarının ile komplocuların kökünü kazıyacaktır. Güç ve kuvvet ehli, siyasiler, medya mensupları ve toplum önderleri; İslam’ı saf haliyle iktidara taşıyacak köklü ve kapsamlı bir değişim süreci için birleşmelidir. Zira İslam, ümmetin kurtuluşunun ve dünyanın zalim kapitalizm köleliğinden özgürleşmesinin yegâne garantisidir. Çalışanlar, işte bunun için çalışmalıdırlar.

Ve’s Selamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berakâtuh

Devamını oku...

Özbek Rejimi “Aşırılık” Maskesi Altında İslam ve Müslümanlara Karşı Savaşta Yeni Bir Safha Başlatıyor

Özbekistan yasama organı –Yasama Meclisi– ülkenin Müslüman halkını ve onların İslami değerlerini hedef alan despotik bir adım daha attı. 7 Nisan’da “aşırılıkla mücadele” bahanesiyle cezaların kapsamının genişletilmesini öngören yasa tasarısı meclis oturumunun ilk oylamasında milletvekilleri tarafından kabul edildi. Bu değişiklikler yalnızca bireyleri değil, aynı zamanda devlet kontrolü dışında kalan gayri resmî yapıları ve rejimin hoş görmediği fikirlere sahip her türlü grubu da hedef alıyor.

“Aşırıcılık” kavramı, sömürgecilerin genel geçer bir silahıdır. Başsavcı Vekili B. Valiev raporunda, “aşırılık kavramının BM ve AGİT tavsiyeleri doğrultusunda gözden geçirildiğini” vurguladı. Bu da, Özbek rejiminin kendi halkını, sömürgeci kafir Batı tarafından konulan kurallara göre dizginlemeye devam ettiğini gösteriyor. “Aşırılık” terimi, İslami siyasi düşüncenin önüne geçmek ve Ümmetin kalkınmasını geciktirmek için uzun süredir kullanılan bir sindirme aracından başka bir şey değil.

Yeni yasada gayri resmi örgütlenmelerin hedef alınması, İslam’ı cami dışında öğrenmeye çalışan veya toplumun sorunlarını tartışan herhangi bir gönüllü grubun “aşırıcı” bir grup olarak yaftalayacağı anlamına geliyor. Rejim bu yolla, toplumun tüm kesimlerini korku ve mutlak baskı altında tutmayı amaçlıyor.

Rejim, ilk kez hata yapanlara kolaylıklar sağlama vaadiyle cezai müeyyidelerin “kısmen kaldırılmasından” bahsediyor. Ancak bu, ipi önce gevşetip sonra daha sıkı çekme oyunundan başka bir şey değildir! Zira toplumsal rehabilitasyon ve radikal fikirlerin düzeltilmesi gibi terimlerin arka planında, Müslümanların akidesini kırma ve onları rejime bağlı birer kuklaya dönüştürme hedefi yatıyor.

Dini aşırılıktan siyasi aşırılığa geçiş… Zira Valiyev’e göre cezalar artık sadece dini aşırıcılık için değil, sözde siyasi aşırıcılık için de kaçınılmaz olacak. Bu ise rejimin siyasi muhaliflerine ve kötü yönetimini eleştirenlere karşı açılmış yeni bir cephedir. Buna göre, her türlü siyasi talep veya reform arzusu, anayasal düzene saldırı olarak kabul edilebilecek.

Özbek rejimi; Batılı (Amerika) ülkelerin ve Doğulu despotların (Çin ve Rusya) deneyimlerine dayanarak tahtını korumak için yasaları daha da sıkılaştırmaya çalışıyor. Bu yasalar, İslam’ın özünü kavrayan ve onu hayata hâkim kılmak için çalışan Müslümanları hedef alıyor. Fakat tarih, baskı ve “aşırıcılık” yaftasının hakikati silemeyeceğini gösteriyor. Zira Müslümanların dinleri ve sorumlulukları konusundaki uyanıklıkları arttıkça, bu baskıcı yasalar da geçerliliğini yitirecektir.

Ey Özbekistan Müslümanları! Bu yasa, rejimin korktuğunun bir göstergesidir. İslam fikirlerinin daha geniş kitlelere yayıldığını ve İslam’a göre yaşama davetinin ülkenin gençleri arasında karşılık bulduğunu çok iyi biliyorlar. Bu yüzden her türlü İslami faaliyeti “aşırıcılık” adı altında yasaklamaya çalışıyorlar. Ama tarih, İslam ile savaşan her tağuti rejimin aslında kendi sonunu hızlandırdığını kanıtlamıştır. Allah’ın izniyle yakında Nübüvvet Metodu üzere Raşidi Hilafetin kurulmasıyla onların sonu gelecektir.

Bu yasa tasarısı; sömürgeci Batı’nın çizdiği çizgilerin dışına çıkamayan ve kendi Müslüman halkının akidesinden korkan korkak bir rejimin çaresizliğinin bir itirafıdır. Müslümanların fikri ve akidevi duruşunu kırmak ve onları dinlerinin gerekliliklerinden vazgeçmeye zorlamak istiyorlar. Ancak hakikatin hapishane parmaklıkları ardına gizlenemeyeceği ve kanun maddeleriyle aydın düşünceye pranga vurulamayacağı gerçeğini unutuyorlar. Bu zalimane tedbirler, Ümmetin kimliğine dönmesini engellemeye yönelik beyhude çabalardır. Zalimler sinsi planlarıyla ne kadar Müslümanları korkutmaya ve sindirmeye çalışsalar da, bu adımlarıyla sadece kendi sonlarını hızlandırmaktadırlar. Zira zulmün şiddetlendiği yerde, adalete olan susuzluk da bir o kadar artar. Müslümanlar bu sinsi tuzaklara karşı uyanık olmalı, dinlerini koruma konusunda sebat etmeli ve yalnızca Allah’ın ipine sarılmalıdırlar. Batıl ne kadar güçlü görünürse görünsün, hak geldiğinde yok olmaya mahkumdur. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

وَقُلْ جَاءَ الْحَقُّ وَزَهَقَ الْبَاطِلُ إِنَّ الْبَاطِلَ كَانَ زَهُوقاً“Yine de ki: Hak geldi; bâtıl yıkılıp gitti. Zaten bâtıl yıkılmaya mahkumdur.” [İsra 81]

يُرِيدُونَ لِيُطْفِئُوا نُورَ اللَّهِ بِأَفْوَاهِهِمْ وَاللَّهُ مُتِمُّ نُورِهِ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ“Onlar ağızlarıyla Allah’ın nurunu söndürmek istiyorlar. Hâlbuki kâfirler istemeseler de Allah nurunu tamamlayacaktır.” [Saff 8]

Devamını oku...

Türkiye ile Yahudi Varlığı Arasındaki Sözlü Tırmanışın Nedenleri

  • Kategori Makaleler
  •   |  

El-Raye Gazetesi

Türkiye ile Yahudi Varlığı Arasındaki Sözlü Tırmanışın Nedenleri

Üstad Esad Mansur’un Kaleminden

 

Yahudi varlığının başbakanı Netanyahu, Türkiye ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yönelik söylemini sertleştirerek onu “İran’ın vekillerine hoşgörü göstermekle” suçladı. Bunu, onun ordu bakanı Katz’ın şu sözleri takip etti; “Türkiye kâğıttan bir kaplandır”; çünkü İran’ın Türkiye’ye düşen füzelerine karşılık vermemiştir.

Bu tırmanış, Türkiye’nin İran’a karşı herhangi bir eylemde bulunmamasından dolayı gerçekleşmiştir. Oysa Türkiye’nin, Amerika ve Yahudilerin İran’a yönelik 40 gün süren saldırganlığını kınamadığı bilinmektedir. Ancak Yahudi varlığı Türkiye’den sadece kınamamasını değil, aksine açıkça kendi yanında yer almasını istemektedir.

Ancak bölgedeki karar mercii Amerika’dır; Türkiye’den, mesaj iletme ve arabuluculuk yapma gibi başka bir rol üstlenmesi için müdahale etmesini istememiştir. İran-ABD müzakerelerinin Türkiye’de yapılması gerekirken, Amerika’nın bölgede belirli bir rol üstlenmesini istediği Pakistan’da yapılmasına karar verilmiştir. Aynı şekilde, Türkiye’nin İran’ın Batı’ya açılan kapısı olması nedeniyle İran’a baskı uygulamak için de Türkiye’den yardım istenmemiştir. Ayrıca, ABD, Rusya'nın Ukrayna'yı işgalinde de Türkiye'den müdahale etmesini istemedi; böylece Türkiye, Rusya ile iletişim kapısı olarak kalacak ve bu ilişkiler, Rusya'ya baskı yapmak için kullanılabilecekti.

Nitekim İran’ın dini lideri, Amerika ile müzakere için kapılar olduğundan dolayı Türkiye, Pakistan ve Umman’ı övmüş ve onları saldırılardan istisna tutmuştur.

Netanyahu'nun davranışları, “Büyük İsrail”i ve rakipsiz büyük bir bölgesel devlet olarak bölgedeki hegemonyasını tesis etmek gibi ilan ettiği hedefine hizmet etmektedir. Zira Netanyahu, İran ve Türkiye'yi rakip büyük bölgesel güçler olarak görmektedir. Bu yüzden Amerika’nın ortaklığıyla İran’ı vurmuştur. Böylece Türkiye’yi etkilemek ve Amerika’yı Türkiye’ye karşı kışkırtarak onu siyasi olarak mağlup etmek istemektedir; zira Türkiye’nin Amerika’nın yörüngesinde döndüğünü ve onun politikasını uyguladığını, ayrıca Amerika'nın onun rolünden ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan son derece memnun olduğunu bilmektedir. Zira Trump, 29/3/2026 günü, Amerika ve Yahudilerin İran'a yönelik saldırısına diğer ülkelerin tutumlarını değerlendirirken şöyle demişti: “Bence Türkiye harikaydı, gerçekten harikaydılar ve onlardan istediğimiz şeylerin dışında kaldılar.” Ayrıca Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı “harika bir lider” olarak nitelendirdi. Yani Amerika ondan, İran’a yönelik saldırganlığının karşısında durmamasını talep etmiş ve o da buna boyun eğmiştir; tıpkı Amerika’nın emirlerine boyun eğerek, Amerikan desteğiyle Yahudi varlığının uyguladığı soykırım sırasında Gazze’ye yardım etmek için müdahale etmemesi gibi.

Aynı şekilde Netanyahu, geçen yıl ABD'den Türkiye'nin Suriye'deki rolünü sona erdirmesini talep etmişti; ancak Trump, 8/4/2025'te “Erdoğan'la harika bir ilişkim var, ben onu seviyorum, o da beni seviyor” diyerek bu talebi reddetmişti. Netanyahu’ya da şöyle demişti: “Türkiye ile bir sorunun varsa, bunu çözebilirim. Tabii ki makul olduğun sürece, makul olmak gerek. Erdoğan zeki biridir; Suriye'yi tabiileri aracılığıyla kontrol altına aldı ve kimsenin yapmadığı bir şeyi yaptı. Ona ihtiyacım olduğunda her zaman yanımda oldu. Bu yüzden Cumhurbaşkanı Erdoğan'a teşekkür etmek istiyorum.” Erdoğan, Suriye’de Amerika için en büyük başarıyı, rejimin düşmesini engelleyip Türkiye’nin ona pazarladığı Ahmed Şara bir alternatif olarak ortaya çıkıncaya kadar Amerika’nın ajanı Beşar Esad’ı koruduğunda gerçekleştirmiştir. Suriye’de İslami yönetimin kurulmasını engellemiş ve Amerika’nın oradaki nüfuzunun düşmesini de engelleyerek bunu yeni bir ajanla güçlendirmiştir.

Erdoğan ise Yahudi varlığının liderlerini “bebek katilleri, Türkiye’yi veya onun cumhurbaşkanını tehdit edemez” şeklinde nitelendirmiş ve dışişleri bakanı Fidan da “İsrail’in, Türkiye’yi yeni bir düşman olarak sınıflandırmaya çalıştığını” söylemiştir. Ama Türkiye'nin tutumu Yahudi varlığına karşı hiçbir şeyi değiştirmemiştir; zira Erdoğan, “Türkiye-İsrail ilişkilerini hayati ve vazgeçilmez” olarak nitelendirmişti. Nitekim daha önce de bu tür ağız dalaşları ve gerginlikler yaşanmış, ardından aralarındaki bulanık sular mecrasına geri dönmüştü.

Erdoğan, iktidarda kalmasının bir garantisi olarak Yahudi varlığını korumaya, ona dokunmamaya ve onunla ilişkileri kesmemeye taahhüt etmiştir; kendini Amerika’ya sattığında bu sözü vermiş ve bunu da fiilen ispatlamıştır:

Zira 2005 yılında Yahudi varlığına resmi bir ziyarette bulunmuş ve o dönemin başbakanı, Sabra ve Şatilla katliamlarını işleyen suçlu Şaron ile görüşmüş, Holokost anıtını ziyaret etmiş ve oraya bir çelenk bırakarak Şaron’a, “partisinin antisemitizmi insanlığa karşı bir suç olarak gördüğünü ve İran’ın nükleer emellerinin sadece İsrail için değil tüm dünya için bir tehdit oluşturduğunu” vurgulamıştı. Böylece Erdoğan, İran'ın nükleer faaliyetlerine karşı Yahudi varlığının yanında olduğunu vurgulamıştır.

2007 yılında, Yahudi varlığının Cumhurbaşkanı Şimon Peres Ankara'da ağırlanmış ve onun Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde bir konuşma yapmasına izin verilmişti.

İlişkiler ne kadar gerginliklere tanık olursa olsun, bir süre geçip de insanların Yahudilerin suçlarını unuttuğu düşünüldüğünde, normalleşmeye geri dönmektedir.

İki taraf arasındaki ilişkiler, 2009 yılında Yahudi varlığının Gazze'ye yönelik saldırısının, aynı şekilde 31/5/2010'da Yahudilerin Türk gemisi Mavi Marmara'ya yönelik saldırı olayının ve 10 Türk vatandaşının öldürülmesinin ardından gerginleşmiş; ama bunların ardından Mart 2015'te ilişkiler normalleşmişti.

Yine Yahudi varlığı, Türkiye'yi İran'daki ajanlarını ifşa etmekle suçladığında ilişkiler gerginleşmiş; ardından Haziran 2016'da ilişkiler yeniden normale dönmüştü.

Erdoğan, Amerika 2017 yılında Kudüs’ü başkenti olarak tanıdığında Yahudi varlığıyla ilişkileri kesmekle tehdit etmiş ancak bunu yapmamıştı; zira bunu yapmaktan korkmuştu.

Erdoğan, 2022 yılında Ankara’daki Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda Yahudi varlığının başkanı Herzog’u kahraman fatihler gibi bir karşılama ile karşılamıştır.

Erdoğan, Yahudi varlığını apartheid bir devlet olarak nitelendirdiği gibi Netanyahu’yu, elleri kana bulanmış bir terörist olarak da nitelendirmişti; ancak bu kirli ellerle tokalaşmış ve hiçbir şey olmamış gibi onunla barışmıştı; zira Eylül 2023’te New York’ta onunla bir araya gelmiş ve gelecek Ekim ayında Yahudi varlığını ziyaret edeceğini açıklamıştı; ancak 7 Ekim 2023’ten sonra Yahudilerin Gazze’ye yönelik saldırganlığı bu ziyareti durdurmuştu.

Erdoğan 27/12/2023 tarihinde Gazze’deki katliamları işlemesi nedeniyle Yahudi varlığına saldırmış ve Netanyahu’yu, Hitler’den hiçbir farkı olmayan bir kişi olarak nitelendirmişti. Ancak onunla diplomatik ve ticari ilişkileri kesmemiş ve Türkiye, Yahudi varlığına her türlü mal, ürün ve silah sanayisi için gerekli hammadde ile Azerbaycan’dan gelen petrol ve gazın en büyük tedarikçilerinden biri olmuştur.

Erdoğan, insanların güvenlerini büyük ölçüde kaybettikten sonra bu gerilimleri ve ağız dalaşlarını kullanarak, onların kendisine yeniden sempati duymalarını sağlamaya çalışmıştır ki böylece insanlar, Gazze halkını, El-Aksa’yı ve haklarında idam yasası çıkarılan Filistinli esirleri yüzüstü bıraktığını, Gazze’de Yahudi varlığını kurtaran Trump’ın ateşkes planını kabul ettiğini, Trump’ın barış kuruluna katıldığını ve Suriye'yi, ordusunu yok eden ve güneyini kontrol altına alan Yahudilerin saldırısından korumadaki ihmalkarlığını ve ordusunun ise orada Amerikan bölgelerini koruyarak seyirci kaldığını unutabilsinler.

Özetle denilebilir ki: Eğer Türkiye Yahudi varlığıyla ilişkilerini kesmez, onu tanımasını geri çekmez ve Filistin’in tamamını Yahudiler tarafından gasp edilmiş ve onlardan kurtarılması gereken İslami bir belde ilan etmezse, bu iki taraf arasındaki bu gerginlikler ve ağız dalaşları, Türkiye rejiminin ve Cumhurbaşkanın, Türkiye’yi bile tehdit eden Yahudi varlığına yönelik ihanet niteliğindeki tutumunda hiçbir şey değişmeyecektir.

Kaynak: El-Raye Gazetesi - 596. Sayı - 22/04/2026

Devamını oku...

Avrupa’yı Ancak İslam Düzeltebilir

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Avrupa’yı Ancak İslam Düzeltebilir

 

Haber:

Belçika Genelkurmay Başkanı General Frederik Vansina, Avrupa Birliği’nin Amerikan müdahalesi olmadan Rusya ile askeri bir karşılaşmaya hazırlanmak amacıyla Ukrayna’daki çatışmayı 2030 yılına kadar sürdürmeyi planladığını açıkladı.

Yorum:

Hiç şüphe yok ki Avrupa Birliği tüm düzeylerde gerçek bir krizin içinden geçiyor; zira onu içine girdiği karanlık tünelden çıkarabilecek devlet adamları ve siyasetçilerden yoksun olduğu gibi Rusya-Ukrayna savaşından sonra siyasi, ekonomik ve askeri krizler onu sarsmış ve durumu bocalama derecesinde kötü bir hale gelmiştir.

Avrupa birliği, gerçek değil şekli bir birliktir; buna dair en iyi kanıt ise gerçekliktir; zira Westfalya Konferansı'ndan sonra Avrupa'daki her ülkenin siyasi sınırları belirlenince birlik ikincil bir mesele haline gelmiş ve Avrupa, toprakları, dinleri ve tarihsel kökleri tek olmasına rağmen her halkın kendi kimliğiyle gurur duyması nedeniyle sahada birliği somutlaştıramamış ve aralarındaki yıkıcı savaşlar bile onları tek bir risalete sahip olan tek bir ümmet potasında eritememiştir. Hatta kapitalist ideolojiyi benimsediklerinde bile bu ideoloji onları birleştirememiş, aksine açgözlülüklerini ve bencilliklerini artırmış ve onları adeta canavarlara dönüştürmüştür; bakın işte bugün de onlar, dağınık bir haldedirler.

İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana Avrupa, Amerika'nın peşinden gitmekte ve onu kader müttefiki olarak görmektedir. İşte bugün Amerika onu bir yol kenarına atmış ve Rusya karşısında onu kendi kaderine terk etmiştir, hatta onun yaşam damarı olan düşük maliyetli Rus enerji damarını bile kesmiştir; dahası her fırsatta onu zorlamakta, ona karşı kibirli davranmakta ve aşağılamaktadır.

Tüm bunlardan dolayı Belçika Genelkurmay Başkanı’nın açıklamasında şaşılacak bir şey yoktur; zira Avrupa, Amerika'nın kendilerini parçalaması için Rusya'ya bir av olarak terk ettiğinin farkındadır. Belki de Avrupa tarihsel hatalarını telafi edip en azından güvenlik veya askeri açıdan Amerika'dan bağımsız hale gelebilirdi; ancak heyhat ki, iş işten geçmiştir!

Nitekim Avrupa zayıflayıp yaşlanmış ve onun asrı geride kalmış ve zamanı da geçmiştir. Onu ancak halkının İslam’ı benimsemesi ve Allah’ın izniyle yakında kurulacak olan İslam Devleti'ne tabi olması düzeltecektir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Dr. Muhammed Süleyman

Devamını oku...

Müslümanlar İçin Tek Çözüm, Uluslararası Sistemden ve Onun Kapitalist İdeolojisinden Kurtulmaktır

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Müslümanlar İçin Tek Çözüm, Uluslararası Sistemden ve Onun Kapitalist İdeolojisinden Kurtulmaktır

 

Haber:

ABD Enerji Bakanı Fox News’e: İran’daki anlaşmazlıkta büyük bir çözüme yaklaşıyoruz dedi. (Euro News kanalı, 19/4/2026)

Yorum:

Çözümler çoktur ancak Müslümanların dikkat etmesi gereken en önemli şey, ideolojik bakımdan bu çözümlerin üzerine inşa edildiği kurallar konusunda bilinçli olmaktır.

Bilinçli kişiler için bilinmektedir ki bugün dünyamız, ister fertler isterse devletler düzeyinde olsun kapitalizmin dünyaya dayattığı değerler tarafından kontrol edilmektedir. Bu değerler, üzerine inşa edilen ve araçlar ve yöntemler de dahil bunlardan kaynaklanan her şeyle birlikte kutsal hükümler haline getirilmiştir. Özellikle de uluslararası ilişkilerin düzenlenmesi, savaş ve barıştaki hareketleri ve davranışları konusunda da kutsal hükümler haline getirilmiştir. Nitekim zaman geçtikçe bu değerler, tıpkı Allah korusun bir kulun yaratıcısıyla olan durumu gibi hiçbir devletin bunlardan asla çıkamayacağı bir duruma gelmiştir!

Bu durum, I. Dünya Savaşı'nın ardından ve daha önce 1850'deki Viyana Kongresi'nin aldığı kararlarla daha da pekiştirilmiş ve bu kararlar daha sonra Osmanlı Hilafetinin yıkılmasına yol açmıştır. Osmanlı Hilafetinin ortadan kalkmasıyla birlikte, dünyayı yöneten ve temel olarak insan onurunu korumaya, daveti taşıyarak ve cihat yoluyla onu halklara ulaştırarak onların üzerindeki zulmü kaldırmaya ve yöneticiler ile onların otoritelerinin temsil ettiği maddi engelleri kırmaya dayalı olan İslami değerler de ortadan kalkmıştır.

Bütün bunlar, halklara boyun eğdirmek ve onların kaynaklarını yağmalamak için farklı standartlarla istedikleri gibi yasallaştıran sermaye sahipleri ve şirketler tarafından temsil edilen büyük ülkelerin kendi çıkarlarına göre kontrol ettiği kapitalist sistemin getirdiklerinin tam tersi olup özellikle askeri olmak üzere sanayi gelişimleri de bu konuda onlara yardımcı olmuştur. Bizimle, özellikle de İslam beldeleri olmak üzere mevcut durumla ve Amerika’yı temsil eden bu küresel düzenin İran’a yönelik savaşla ilgili olana gelince; bu düzende, son yıllarda belirgin bir şekilde çatlaklar oluşmasına rağmen ancak Amerika İran’la olan savaş nedeniyle geri çekilse de yine de ülkelerimizi ve dünyayı kontrol etmeye devam edecektir.

Bölgemizdeki Amerika ve Batı ile olan savaş, bu düzenin liderleriyle, ajanları ve üsleriyle birlikte yabancı nüfuzun sona ermesinden sonra İslam beldelerinde yeniden İslam ile hükmetmeye ve İslam’ı, davet ve cihat yoluyla dünyaya taşımaya dayalı İslam ideolojisiyle bu düzenin tüm değerlerini yerle bir etmeyi hedefleyen ideolojik ve akidevi bir savaş dönüşmedikçe ekonomik ve toplumsal sorunlar artacaktır; mevcut verilere göre Allah’ın yardımıyla bu olacaktır.

İran’ın laikliği benimsemesi ve kapitalist sistemden kaynaklanan uluslararası normlara göre hareket etmesi onu, bu sistemin esiri haline getirmektedir. Özellikle İran milliyetçiliği kutsallaştırmakta ve devletini, Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in kurduğu ve ondan sonra sahabeler ile Halifelerin izinden gittiği temellere göre inşa ederek İslam akidesiyle yönetmemektedir.

Son olarak İslam ümmetine diyoruz ki: uluslararası ve bölgesel koşullar, evlatlarınızdan güç ve kuvvet ehlinin yardımıyla siyasi varlığınızı kurarak risaletinizi taşıma konusundaki rolünüzü benimsemek için uygun bir hale gelmiştir. Şöyle buyuran Allah şüphesiz doğru söyledi: وَلاَ تَهِنُوا وَلاَ تَحْزَنُوا وَأَنتُمُ الأَعْلَوْنَ إِن كُنتُم مُّؤْمِنِينَ “O halde gevşeklik göstermeyin, üzüntüye kapılmayın. Eğer inanmışsanız, üstün gelecek olan sizsiniz.” [Al-i İmran 139]

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Muhammed Hamdânî – Irak

Devamını oku...

Pakistan Yöneticilerinin, Şeytanın Adına Arabuluculuk Yapmak Yerine Müslümanların Ülkesini Savunmaları Gerekir!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Pakistan Yöneticilerinin, Şeytanın Adına Arabuluculuk Yapmak Yerine Müslümanların Ülkesini Savunmaları Gerekir!

 

Haber:

18 Nisan 2026’da, Pakistan Mareşali ve Başbakanı, Amerika ile İran arasındaki çatışmayı sona erdirme çabalarını güçlendirmeyi hedefleyen iki ayrı diplomatik ziyaretleri tamamladı; Mareşal Asim Munir Tahran’dan ayrılırken, Başbakan Şahbaz Şerif de Türkiye’den döndü. Munir, üç gün süren Tahran ziyareti sırasında İran liderleri ve barış müzakerecileriyle bir araya gelirken Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif ise barış sürecini ilerletmek için Suudi Arabistan, Katar ve Türkiye’yi ziyaret etti.

Yorum:

ABD’nin İran’a karşı savaşının başlamasından bu yana, Pakistan’ın askerî ve siyasi liderliği diplomatik cepheye güçlü bir şekilde katılmıştır. Bu katılım, 7 Nisan 2026'da Trump'ın Truth Social'da, eğer İran devam eden savaşı sona erdirmek ve Hürmüz Boğazı'nı yeniden açmak için bir anlaşmaya varmazsa, o gece bütün bir medeniyetin yok olacağı uyarısında bulunduğu bir paylaşım yayınlamasıyla Amerika ile İran arasında bir arabuluculuğa dönüşmüştür.

8 Nisan 2026 tarihinde Pakistan saatiyle sabah 4:50'de, Pakistan Başbakanı X platformunda, İran ve ABD'nin müttefikleriyle birlikte Lübnan ve diğerleri de dahil olmak üzere her yerde derhal yürürlüğe girecek bir ateşkes üzerinde anlaştıklarını duyurdu. Bu açıklamanın ardından, 11 ve 12 Nisan tarihlerinde İslamabad'da İran ile ABD arasında görüşmeler yapıldı. Görüşmelerin sonunda ABD Başkan Yardımcısı, İran ile herhangi bir anlaşmaya varamadıklarını ancak nihai tekliflerini sunduklarını söyledi. 8 Nisan'da ilan edilen ateşkes 21 Nisan'a kadar devam edecek. Bu nedenle Pakistan’ın askeri ve siyasi liderliği, ateşkes sona ermeden önce bir barış anlaşmasını sonuçlandırmak için elinden gelen tüm çabayı göstermiştir.

Pakistan yönetimi, bu çabalarını İran'daki Müslümanları ve tüm dünyayı bu savaşın yıkıcı etkilerinden kurtarmak ve aynı zamanda Pakistan'ın itibarını yükseltmek için yapılan bir girişim olarak tasvir etmiştir. Oysa aslında, Trump'ın birkaç gün içinde sona ereceğini sandığı hedeflerini gerçekleştirmede başarısız olmasının ardından Amerika'yı kurtarmaya çalışmaktadır. Nitekim İran, ABD ve onun beslemesi Yahudi varlığının ilk vahşi saldırılarına karşı sadece direnmekle kalmamış, bilakis misliyle karşılık vermiştir. Bunun da ötesinde küresel petrol arzının %20’sinin geçtiği Hürmüz Boğazı’nı da kapatmıştır; nitekim ABD’nin gösterdiği çabalara rağmen, NATO müttefikleri onu tamamen yüzüstü bırakıp boğazı açma konusunda destek vermeyi reddettikleri için, boğazı açmayı başaramamıştır. Bu da petrol fiyatlarının yükselmesine yol açmıştır. Bu nedenle Amerika, 38 gün süren bombardıman ve tehditlerin ardından hedeflerini gerçekleştirmede başarısız olunca ateşkesi kabul etmiş ve şimdi savaş alanında gerçekleştiremediği hedeflerini müzakereler yoluyla gerçekleştirmeye çalışmaktadır. Böylece Pakistan yöneticileri, Washington'daki efendilerine bir kez daha hizmetlerini sunmuştur.

Bu, Pakistan yöneticilerinin Amerika’nın acil yardıma ihtiyaç duyduğunda ona hizmet ettikleri ilk sefer değildir. Bu tür olaylar birçok kez olmuştur ve her cömert yardımın ardından Amerika onu aldatmıştır! Örneğin Pakistan, 1971 yılının Temmuz ayında Amerika, Çin ile temas kurduğunda da bu tür yardımlarda bulunmuştu. Nitekim o dönemde komünist blok, Sovyetler Birliği ve Çin olmak üzere iki büyük güçten oluşuyordu. Uluslararası arenada Çin, Amerika'nın başkanlığındaki kapitalist bloğa karşı her zaman Sovyetler Birliği'nin yönelimlerini takip etmiştir. Amerika’nın onları birbirinden ayırmaya şiddetle ihtiyacı vardı; ancak Çin’i Sovyetler Birliği’nin yörüngesinden çekmesine yardımcı olacak normal diplomatik ilişkileri bile yoktu. 1971 yılının Temmuz ayında, ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Henry Kissinger, Pakistan’ın yardımıyla Çin’e gizli bir ziyaret gerçekleştirmiş; bunun ardından ABD, Çin ile diplomatik ilişkilerini yeniden kurmuştu. Pakistan’ı bir arka kanal olarak kullanarak ve Pakistan Uluslararası Havayolları'na ait bir uçakla Rawalpindi'den Pekin'e yapılan ve 64 saat devam eden bu görev, 1972’de Başkan Nixon’un ziyaretine giden yolu açmış ve Amerika sonunda Çin’i Sovyetler Birliği’nden ayrılmaya ikna etmeyi başarmıştır.

Peki Pakistan, Amerika’ya yaptığı bu büyük hizmetin karşılığında ne elde etti? Aralık 1971’de Hindistan Doğu Pakistan’ı işgal ettiğinde Amerika buna karşı herhangi bir önlem almamış ve Pakistan sonunda doğu kanadını kaybetmişti... Bakın işte hizmetinin karşılığında ne kadar da büyük bir fayda elde etmiş!

60'larda General Eyüb Han, 1970'te General Yahya Han, seksenlerde General Ziya ve 2000'de General Müşerref; evet bunların hepsi Amerika'ya yardım etmişler ve efendileri Amerika'dan büyük övgüler almışlardı; ancak bir süre sonra Amerikan dış politika hedefleriyle ilgisiz hale geldiklerinde onların hepsini aldatmıştır. Aynı şey Munir ve Şahbaz için de olacaktır. Peki Pakistan'daki yönetici sınıfta ve politika yapısı çevrelerinde, duvarda yazanları gören aklı başında biri kaldı mı acaba?

Allah Subhanehu ve Teala bize, ordu içindeki muhlisler, Hilafeti kurmak için Hizb-ut Tahrir’e nusret verirlerse, yılanın başı olan Amerika’nın başını koparıp bölgemizden kovmak için büyük bir fırsat bahşetmiştir. Tüm dünya, sadece Hürmüz Boğazı'nın kapatılmasının bile şeytanın krallığını ve onun uluslararası düzenini korkuttuğunu görmüştür; peki Hilafet, Endonezya ile Malezya arasındaki Malakka Boğazı'ndan Mısır'daki Süveyş Kanalı'na kadar tüm su yollarını kontrol altına aldığında ne olacak acaba? İşte o zaman İslam ümmeti olarak bizler, dünya işlerine hükmedecek tek güç olacak ve insanlığı kapitalist sistemin sefaletinden kurtaracak ve herkese hidayeti taşıyacağız. Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur: إِنْ تَنْصُرُوا اللهَ يَنْصُرْكُمْ وَيُثَبِّتْ أَقْدَامَكُمْ “Eğer siz Allah’a (Allah’ın dinine) yardım ederseniz O da size yardım eder, ayaklarınızı sabit kılar.” [Muhammed 7]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Şeyh Şahzad - Pakistan

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER