Pazartesi, 01 Zilhicce 1447 | 2026/05/18
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

İran'a Yönelik Başarısız Saldırı

  • Kategori Makaleler
  •   |  

İran'a Yönelik Başarısız Saldırı
Ordularımızın, Amerika'nın Ülkemizdeki Kökünü Kazıması İçin Altın Bir Fırsattır

 

Stratejik açıdan İran'a karşı savaş, Trump'ın, İngiltere, Fransa, Çin ve Rusya gibi büyük güçlerin engellerinden hâli Amerika'nın lehine tek kutuplu yeni bir dünya düzeni kurma çabası etrafında dönmektedir. Nitekim 18 Nisan 2026 tarihinde, Wall Street Journal gazetesinin çevrimiçi sürümünde yer alan bir makalede şöyle geçiyor: “Savaşla ilgili aleni böbürlenmesinin ardında Trump, kendi korkularıyla mücadele ediyor.” Ve şöyle devam ediyor: “Bununla birlikte Trump’ın kendisi yeniden seçilmeye çalışmamakta ve üst düzey yetkililere göre, İran’a karşı bir zafer kazanmanın kendisine, ilk döneminde başaramadığı şekilde dünya düzenini yeniden şekillendirme fırsatı vereceğine inanmaktadır.”

Buna göre petrolün ele geçirilmesi, stratejik nükleer caydırıcılık elde etmesinin engellenmesi ve Hürmüz Boğazı’nın kontrol altına alınması gibi İran’a karşı yürütülen operasyonla bağlantılı taktiksel değerlendirmeler, kapsamlı stratejik hedefleri temsil etmemekte; aksine stratejik hedef, rakipsiz bir Amerikan dünya düzeni kurmayı temsil etmektedir; zira Trump, İran'ı Amerika'ya tabi bir devlete dönüştürmek yoluyla Çin ve Rusya'nın İran'dan yararlanmasını sona erdirmeye, İran'a karşı bir zafer görüntüsü vererek büyük güçlere daha güçlü bir tehdit mesajı göndermeye ve bazı ülkelerin bunu atlatma girişimlerine karşı uluslararası ticarette petrodoların hakimiyetini yeniden pekiştirmeye çalışmaktadır.

Ancak Trump, İran’daki Müslümanların şiddetli, cesur ve zekice direnişi nedeniyle hızlı bir zafer elde etmeyi başaramamış; bu da yenilmez Amerikan gücü efsanesini utandırmıştır. Ayrıca Trump’ın süre tanıması, ateşkes ilan etmesi, bunların yenilenip uzatılması, onun kesin bir askeri zafer gerçekleştirmekten aciz kaldığını ortaya koymakta olup, generalleri görevden almak ya da marjinalleştirme operasyonları ise, onun kişisel başarısızlığını gizleyemez. Bu nedenle Trump, kurnazlık ve hile yoluyla müzakere masasında stratejik bir zafer elde etmeye çalışmaktadır. Hatta bunda bile zayıf olduğu ortaya çıkmıştır; çünkü Müslümanların başındaki yöneticilerden en aşağılık, en zelil ve en dar görüşlü olanlarından bazılarına, yani Pakistan yöneticilerine güvenmek zorunda kalmıştır. Trump'ın ortaya attığı “Barış Kurulu'na” gelince; Birleşmiş Milletler’e büyük bir alternatif olmaktan çıkıp, Körfez’deki petrol ve gazdan oluşan ümmetin servetini hain yöneticiler aracılığıyla Yahudi varlığına aktaran sefil bir kanala dönüşmüştür.

Bu kritik dönemeçte şayet İran müzakereler tuzağına düşmezse, bu Trump için bir başka güçlü şamar olacaktır.

Trump, İran'ı, daha önce ABD'nin yörüngesinde olmasının ardından tabi bir devlete dönüştürmeye çalışmaktadır; ancak İran müzakereleri reddetmesi sayesinde daha istikrarlı bir şekilde bağımsız bir devlet olma yolunda yükselecektir; ama Allah göstermesin eğer İran Trump'ın tuzağına düşerse, ABD'yi bu İslam beldesinden çekilmeye zorlamak için altın bir fırsatı kaçırmış olacaktır.

Ey Müslümanlar ve ey Müslümanlar arasındaki güç ve kuvvet ehli: Bilindiği üzere Müslümanların başındaki yöneticiler ve onların askeri liderleri, ister tek kutuplu ister çok kutuplu bir dünya düzeni olsun Amerikan liderliğinin olmadığı bir dünya düşünemiyorlar; ayrıca onların birçoğunun, hatta belki de genelinin, Amerika’nın İslam beldelerine yönelik sömürgeciliğinin devamından kişisel olarak büyük faydalar sağladıkları da bilinmektedir. Bununla birlikte onların aralarında, dünyanın izzetini ve ahiretin nimetini arzulayan muhlis Müslümanlar da bulunmaktadır. İşte onlar, İran’daki Müslümanların şimdiye kadar başardıkları şeyleri bir düşünsün; zira İran'daki Müslümanlar, Trump'ın Amerika'yı çok kutuplu bir dünyanın öncü ülkesinden tek kutuplu bir dünyanın rakipsiz liderine dönüştürmesini engellediler; aksine bunun da ötesinde Amerika'nın küresel konumunu zayıflattılar, bazı zayıf Avrupa ülkelerine bile belirli sınırlar içinde Trump'a meydan okuma cesareti verdiler ve dünyanın dört bir yanındaki Müslümanlara da ilham verdiler.

Bu kritik dönemeçte, Amerika’nın itibarını geri kazanmasına izin vermek ya da Pakistan’ın yöneticilerinin yaptığı gibi ona yardım etmek yerine, onu ülkemizden çekilmeye zorlayacak şekilde, çıkarlarına tekrar tekrar, kararlı ve geniş çaplı darbeler indirmenin zamanı gelmiştir. Bu darbeler, onunla tüm askeri, ekonomik ve diplomatik ilişkilerin kesilmesini ve savaş tutumunun benimsenmesini içermelidir. Ayrıca Müslüman ordularının ve onların yarı askerî teşkilatlarının, cihat için tek bir emir altında birleştirilmesini de içermelidir. Ayrıca petrol, gaz ve nadir toprak elementleri de dâhil olmak üzere ümmetin devasa servetlerinin tek bir Beytu’l Mal’in altında toplanıp Amerikan silahlarına bağımlılığı hızla sona erdirebilecek makine sanayisinin kurulmasını finanse etmek için kullanılmasını içermesi gerektiği gibi petrodoların egemenliğine karşı koymak için altın ve gümüşe dayalı bir para sisteminin ilan edilmesini ve Müslüman ülkelerdeki Amerikan askerî üslerine ve savaş gemilerine giden tüm ikmal hatlarının kesilmesini de içermesi gerekir.

Herhangi bir milliyetçi ve mezhepçi devletin, dünyayı değiştiren bu büyük saldırıları gerçekleştirmesi imkansız olup, bunu ancak Allah Subhanehu ve Teala'nın indirdikleriyle yöneten bir devlet gerçekleştirebilir; bu devlet ise Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafettir. Bu değişime liderlik edecek olan ise, güç ve kuvvet ehliden nusret talep eden Hizb-ut Tahrir 'dir; o halde ey Müslümanlar; Hizb-ut Tahrir’e yardım edin ve Allah’a itaatte salih amelden geri durmayın ki Subhanehu’nun yardımına nail olasınız. إِنْ تَنْصُرُوا اللهَ يَنْصُرْكُمْ وَيُثَبِّتْ أَقْدَامَكُمْ “Eğer siz Allah’a (Allah’ın dinine) yardım ederseniz O da size yardım eder, ayaklarınızı sabit kılar.” [Muhammed 7]

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Musab Umeyr – Pakistan

Devamını oku...

Washington’daki Müzakereler: Lübnan Ateşkes İstiyor, Yahudi Varlığı İse Katliama Devam Ediyor!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Washington’daki Müzakereler: Lübnan Ateşkes İstiyor, Yahudi Varlığı İse Katliama Devam Ediyor!

 

Haber:

Amerika, Washington’da Lübnan ile Yahudi varlığı arasında gerçekleşen görüşmeleri “verimli ve olumlu” olarak nitelendirdi ve görüşmelerin ertesi gün de devam edeceğini doğruladı. Lübnanlı yetkililer ateşkes sağlanmasını, işgal güçlerinin çekilmesi için bir takvim belirlenmesini ve Lübnanlı tutukluların serbest bırakılmasını talep etti. Buna karşılık ilan edilen ateşkese rağmen iki taraf arasındaki saldırılar durmadı. Nitekim Lübnan Sağlık Bakanlığı verileri, mart ayının başından bu yana aralarında kadınlar, çocuklar ve sağlık görevlilerinin de bulunduğu 2896 kişinin hayatını kaybettiğine ve yaklaşık 1,2 milyon Lübnanlının ise evlerinden edildiğine işaret etmektedir. (Reuters, 14 Mayıs 2025)

Yorum:

“Verimli ve olumlu!”… Washington, kendi topraklarında gerçekleşen ve çocukları öldürmeye devam eden işgalci ile bu öldürmenin durdurulmasını talep eden bir devlet arasında yürütülen görüşmeleri böyle nitelendirdi! Amerika’nın Lübnanlıların kanından hasat ettiği şey nasıl verimli olabilir? Bombardıman sesleri eşliğinde yürütülen müzakereler, nasıl olumlu olabilir?!

Net bir şekilde söylenmesi gereken hakikat şudur: Amerika bir arabulucu değildir, aksine bu savaşta asıl bir taraftır. Zira Yahudi varlığına silah, siyasi koruma ve uluslararası meşruiyet sağlayan; ardından da “barışın hamisi” sıfatıyla müzakere masasına oturan bizzat Amerika’dır’ Dolayısıyla bu, ustaca yönetilen bir tiyatro oyunudur; zira kurban sahnede kan kaybederken, cellat ise kulislerde oturmakta ve yönetmen de alkışlayarak sahneyi olumlu olarak nitelendirmektedir.

Sahneyi daha da acı kılan şey, Lübnanlı müzakerecinin, ateşi alevlendirenden ateşkes talep etmek için Washington’a gitmesidir! Zira Başbakan Nevvaf Selam, ülkesine karşı yürütülen savaşı finanse eden devletin başkentinde müzakere için temeller koymaktadır. Bu nasıl bir çelişkidir? Nasıl bir aşağılanmadır? Tıpkı koyunu baştan salan o olduğu halde, ondan kurttan koyunları yemeyi bırakmasını dilenmek gibidir!

Bu “olumlu görüşmeler” devam ettiği bir zamanda, 1,2 milyon Lübnanlı barınacak bir yer bulamamakta, ölü sayıları artmaya devam etmekte ve bu sayılar, uluslararası hukukun koruması altında olması gereken kadınları, çocukları ve sağlık görevlilerini de kapsamaktadır. Uluslararası hukuk hani nerede? Peki onu uygulayan kim? Bu sadece zayıflara uygulanıyor; güçlüler ise kanunları yapıyorlar ve kendilerini onlardan muaf tutuyorlar.

Lübnan’ın kurtuluşu Washington’ın salonlarından, Lahey mahkemelerinden ya da Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin kuru beyanlarından gelmeyecektir. Zira bu platformlar, hegemonyayı süsleyen ve onun ömrünü uzatan bir dekordan başka bir şey değildir. Bu yüzden Lübnan’ın ve tüm bölgenin kurtuluşu, ancak ümmetin orduları bağımlılık zincirlerinden kurtulup mazlumlara yardım etmek için ayağa kalktığında mümkün olacaktır; işte sadece o zaman müzakereler konu dışı olacaktır; çünkü güç dengesi artık adalet lehine değişecektir.

وَلَن يَجْعَلَ اللَّهُ لِلْكَافِرِينَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ سَبِيلاً “Allah, müminlerin aleyhine kâfirlere hiçbir yol vermez.” [Nisa 141]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Muhammed Nasır - Kuveyt

Devamını oku...

Altının Yükselişi Karşısında Amerika'nın Yanında Açıkça Saf Tutan Üçüncü Bir Ülke

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Altının Yükselişi Karşısında Amerika'nın Yanında Açıkça Saf Tutan Üçüncü Bir Ülke

 

Haber:

Investing.com internet sitesi, 11 Mayıs Pazartesi günü şu haberi yayınladı: “Dünyanın en büyük altın tüketicilerinden birinde, altın piyasasını sarsan eşi benzeri görülmemiş bir çağrı” ve haberde şöyle dedi: “Hindistan Başbakanı Narendra Modi, Orta Doğu’daki savaşın sonucunda ekonominin artan baskılara maruz kaldığı bir dönemde, ülkenin döviz rezervlerini korumayı hedefleyen beklenmedik bir adımla, vatandaşları bir yıl boyunca altın satın almaktan kaçınmaya çağırdı.”

Yorum:

Öncelikle haberi yayımlayan Investing.com internet sitesi, yaklaşık tam bir yıldır, farklı biçimlerde, dolaylı yollarla ve çeşitli üsluplarla altınla ilgili haberleri yayımlamaya devam etmektedir; bu başlıkların tamamı, açık ve hiçbir muğlaklık içermeyecek şekilde altın fiyatlarındaki yükselişi sınırlamayı hedeflemektedir.

Narendra Modi’nin çağrısının içeriği, Hintlilerin tam bir yıl boyunca altın satın almasını engellemeyi hedeflemektedir; nitekim bu çağrı, Hindistan Merkez Bankası tarafından dikkate alınabilir; Dolar cinsinden para rezervlerini koruyup, daha önce satın almaya başladığı ek tonlarca altın alımını durdurabilir. Ama ister Hindistan’da ister başka yerlerde olsun insanların anlayan akılları vardır ve Modi’nin çağrısı ters sonuçlar doğuracaktır; zira insanlar, Doların altın karşısında korkunç bir şekilde değer kaybetmesinin gölgesinde güvenli liman olarak altın almaya yönelecektir; bu sadece uzun bir dönem için değildir, aksine 2014’ten 2026’ya kadar olan sadece 12 yıl içinde de böyle olmuştur. Zira insanlar, altının Dolardan ayrılmasının risklerini, aşırı şekilde trilyonlarca Doların basılmasını ve buna “İngiliz Sterlini ve Japon Yeninin” de eşlik ettiğini hissetmiştir. Dolayısıyla Doların değeri, 2014 yılında saf altının gramı karşısında 62 dolardan, 2026’da 180 Dolara kadar düşmüştür! Dünyanın merkez bankaları ve zengin insanlar, gözü kör olan birinin bile dikkatini çekecek şekilde çöküşe geçen Dolarları korumak yerine, paraları için güvenli bir liman olarak altın satın almaya başlamıştır! Yani 1933 yılında Doların altın karşısındaki değeri bir gram altında 0,6645 seviyesindeyken, 2026 yılında 180 Dolar seviyesine düşerek, yüz yıldan kısa bir süre içinde değer kaybetmiştir!

Diyelim ki bu, Amerika'nın kendi çözmesi gereken bir sorun; ancak biz, merkez bankaları geçen ay Dolar karşısında altının değerini düşürmek amacıyla tonlarca altın satan Türkiye ve Azerbaycan gibi değeri çöken bir para birimini savunmada Amerika’ya eşlik eden kuyrukların olduğunu görüyoruz. Bakın işte Hindistan da, havadaki kütlelerin, yere düşmesi yerine yukarıya doğru itme girişimde bulunarak bu iki ülkeye katılmıştır! Bunu da seçimlerde Kongre Partisi'ne karşı yanında duran Amerika'ya iyi bir tepki olsun diye yapmıştır.

Doların çöküşü kaçınılmaz bir durumdur; bu yüzden ey bunu engellemeye çalışanlar, boş yere kendinizi yormayın; zira hiç şüphe yok ki Dolarla birlikte kapitalizmin de çökecektir; çünkü artık onun yok olmasının zamanı gelmiştir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Müh. Şefik Hamis – Yemen

Devamını oku...

Forex

(Hizb-ut Tahrir Emiri Celil Âlim Ata İbn Halil Ebu Raşta Tarafından Facebook Sayfası Takipçilerinin “Fıkhî” Sorularına Verilen Cevaplar Silsilesi)

Soru-Cevap

Forex

Sulayman Murabit’e

 

Soru:

Esselamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

Celil Şeyh;

Umarım sağlığınız iyidir.

Modern finansal tedavülle, özellikle de döviz piyasasıyla (Forex) ilgili önemli bir konuda bir açıklama talep etmek için size yazıyorum. Modern teknolojinin ortaya çıkmasıyla birlikte tedavül, farklı şekiller alacak şekilde gelişmiştir; sorumu sormadan önce arka planı kısaca açıklamak istiyorum.

Bugün genel olarak iki tür tedavül modeli ve benzerleri bulunmaktadır...

Cevap :

Ve Aleykumselam ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

Forex hakkında bildiğim şey şudur ki; (Forex/Foreks, "Foreign Exchange", yani dövizlerin birbirleriyle bozdurulmasının kısaltmasıdır ve paraların (dövizlerin) fiyat farkından kar elde etmek amacıyla alım satımının (tedavülünün) yapıldığı büyük bir küresel pazardır.) Nitekim daha önce, yani 14/10/2024 tarihinde benzer bir soruyu cevap vermiştik ve şimdi size, döviz tedavülü-ticareti hakkında geçenleri aktarıyorum:

[*-Altın ve gümüşte tedavül: Altın ve gümüşe gelince; bunların birbiriyle veya nakit olarak alınıp satılmasının, peşin olması (elden ele) gerekir; tıpkı Buhari ve Ebu Davud’un Ömer’den tahric ettikleri hadiste geçtiği gibi: الذَّهَبُ بِالْوَرِقِ رِباً إِلَّا هَاءَ وَهَاءَ “Altını gümüş ile değiştirmek peşin olmadıkça ribadır.” Yani al ver (peşin) demektir. Bu nedenle altının gümüşle veya nakit olarak satın alınması, karşılıklı teslim alınmadıkça sahih olmaz…

Çünkü bizler, internet yoluyla tedavülün (karşılıklı alış verişin) nasıl olduğuna baktığımızda, teslim almanın hemen olmadığını, aksine saatler veya günler alabileceğini gördük; bu nedenle altın ve gümüş satın alırken karttan hemen, yani elden ele peşin olarak çekilmedikçe internet üzerinden e-kart ile altın ve gümüş satın almak caiz değildir; zira altın ve gümüşü, sadece meblağ hesabınızdan çekildiği zaman teslim almış olursunuz… Dolayısıyla online tedavülde teslim almak hemen olmamakta, aksine bir ya da iki gün sonra olmaktadır; o zaman caiz değildir…

*- Hisse senetlerinin ve tahvillerin tedavülü haramdır ; çünkü hisse senetleri, şer’an batıl olan anonim şirketlerine aittir; çünkü tahviller, faizle bağlantılıdır. Nitekim bizler, anonim şirketler konusunu, İktisat Nizamı kitabının yanı sıra Malî Piyasalardaki Sarsıntılar kitapçığında ve diğer kitaplarımızda ayrıntılı olarak ele aldık ve meseleyi, Malî Piyasalardaki Sarsıntılar kitapçığında özetle aşağıdaki şekilde zikrettik:

(Bu hisseleri (hisse senetleri) ve borç senetlerinin alım satımıyla muamele etmenin hükmüne gelince; bu haramdır. Çünkü bu hisseler, şer’an batıl olan anonim şirketlerin hisseleri olduğu gibi bunlar, batıl bir sözleşmede ve batıl bir muamelede helal sermaye ile haram kârın karıştığı meblağları içeren senetler olup her bir senet, batıl bir şirketin varlıklarından bir pay değerindedir; nitekim bu varlıklar, batıl bir muameleyle karışmış olup şeriat bundan nehyetmiştir; dolayısıyla haram bir mal olup satılması ve satın alınması caiz değildir ve bunlarla muamele edilmez. Aynı durum banka hisseleri ve benzerleri gibi paranın faize yatırıldığı borç senetleri için de geçerlidir; çünkü bunlar da haram para meblağları içermektedir; bu nedenle bunların satılması ve satın alınması haram olmaktadır; çünkü haram mal içeren bir paradır.) Bitti.

*- Dolar ve Avro gibi kağıt paraların internet üzerinden tedavülü de haramdır ; çünkü karşılıklı teslim almak söz konusu değildir; zira bunda nakit değişimin olması gerekir; zira hemen teslim almak, altın ve gümüş için geçerli olduğu gibi aynı şekilde (para, yani fiyatlar ve ücretler olarak kullanılması) illetinden dolayı kağıt para için de geçerlidir. Nitekim 11/7/2004 yılına ait soru cevapta aşağıdaki şekilde söyledik:

(Mali değere sahip kağıtlar; evet, faiz ve diğer para hükümleri açısından altın ve gümüş için geçerli olan bunlar için de geçerlidir; çünkü bu kağıtlarda (para, yani fiyatlar ve ücretler olarak kullanılması) illetinin gerçekleşmesi, bunların nakip para hükümlerini almasını sağlamaktadır.

Bu nedenle bu kağıtlarla faizli sınıfları satın almak, hadiste geçen (peşin) olma durumuna intibak eder, yani borca değil.

Mesele aşağıdaki şekildedir:

- Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: الذَّهَبُ بِالذَّهَبِ، وَالْفِضَّةُ بِالْفِضَّةِ، وَالْبُرُّ بِالْبُرِّ، وَالشَّعِيرُ بِالشَّعِيرِ، وَالتَّمْرُ بِالتَّمْرِ، وَالْمِلْحُ بِالْمِلْحِ، مِثْلًا بِمِثْلٍ، سَوَاءً بِسَوَاءٍ، يَداً بِيَدٍ، فَإِذَا اخْتَلَفَتْ هَذِهِ الْأَصْنَافُ فَبِيعُوا كَيْفَ شِئْتُمْ إِذَا كَانَ يَداً بِيَدٍ “Altın altınla, gümüş gümüşle, hurma hurmayla, buğday buğdayla, tuz tuzla, arpa arpayla peşin ve eşit olarak değiştirilsin. Bu sınıflar farklı olunca, istediğiniz gibi peşin olarak alışveriş yapın.” [Buhari ve Müslim, Ubade İb es-Sâmit kanalıyla rivayet ettiler.

Nâss, bu faizli sınıflar farklı olduğunda, bunları istediğiniz gibi satabileceğiniz, yani, eşit olmasının şart olmadığı hususunda gayet açıktır; ancak teslim almak şarttır. “Sınıflar” lafzı, tüm sınıflar yani altı sınıf için genel olarak gelmiş olup bir nâss olmadıkça bunlardan hiçbiri istisna edilmez ki zaten nâss da yoktur; dolayısıyla hüküm, değişim (mübadele) değerleri ve fiyatları farklı olduğu sürece buğdayın arpayla, buğdayın altınla, arpanın gümüşle, hurmanın tuzla, hurmanın altınla, tuzun gümüşle ve benzerlerinin caiz olmasıdır; ancak peşin olacak, yani borçla değil. Dolayısıyla altın ve gümüş için geçerli olan, (para, yani fiyatlar ve ücretler olarak kullanılması) illetinin birleşmesinden dolayı kağıt paralar için de geçerlidir.] Bitti.

Altın alım satımında bu internet aracılığıyla tedavülün nasıl yapıldığı incelendiğinde , teslim almanın veya ödemenin (settlement), sözleşme tarihinden itibaren bir veya iki gün geciktiği ortaya çıkmıştır... Bu da üzerinde icma edilen ve Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle buyurduğu nâssa aykırıdır: يداً بيد “Peşin olarak.” Buhari Bera İbn Azib’den şöyle dediğini tahric etmiştir: Biz Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e bunun hakkında sorduk, o da şöyle dedi: مَا كَانَ يَداً بِيَدٍ فَخُذُوهُ وَمَا كَانَ نَسِيئَةً فَذَرُوهُ “Peşin olanı alınız; veresiye olandan vazgeçiniz.” Müslim, Malik İbn Evs İbn Hadesân’dan şöyle dediğini tahric etmiştir: Ömer İbn Hattab’ında bulunduğu bir toplantı yerine: “Bu paraları kim değiştirmek ister diyerek geldim.” Talha İbn Ubeydullah: “Elindeki altınları getir bize göster bakalım sonra onun değerindeki gümüşü hizmetçimiz gelince sana verelim” dedi. Bunun üzerine Ömer: Hayır vallahi olmaz ona gümüş paraları hemen vererek altını da ondan peşin olarak hemen alacaksın; çünkü Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: الْوَرِقُ بِالذَّهَبِ رِباً إِلَّا هَاءَ وَهَاءَ... “Altını gümüş ile değiştirmek peşin olmadıkça ribadır…”

Buna göre Euro, Dolar ve diğer para birimlerinin internet üzerinden tedavülü, hemen-peşin olarak teslim alma olmadığından dolayı caiz değildir.) Soru-cevaptan alıntı bitti. Umarım bu kadarı yeterli olmuştur. En iyi bilen ve hüküm veren Allah’tır. H. 11 Rabiu’l Ahir 1446, M. 14/10/2024] Önceki cevapta zikredilenler bitti…

Buna göre tedavül, yukarıda açıkladığımız gibi olduğu sürece sahih değildir; dolayısıyla sözleşme, söz konusu işi yapmak için olduğu sürece de sahih değildir.

Forex hakkında bildiğim vakıaya göre bu meselede tercih ettiğim görüş budur; ama sorunuz yeni bir vakıa hakkındaysa, onu açıkça belirtin ki inşallah size cevap verelim.

Umarım bu kadarı yeterli olmuştur; en iyi bilen ve hüküm veren Allah’tır…

 

Kardeşiniz

Ata İbn Halil Ebu Raşta

H. 08 Zilkade 1447

M. 25/04/2026

Cevaba, Emir’in (Allah onu korusun) web sitesinden bağlanabilirsiniz:

https://www.facebook.com/AtaAboAlrashtah/posts/122133530145129051

https://archive.hizb-ut-tahrir.info/arabic/index.php/HTAmeer/QAsingle/4629/

Devamını oku...

Günümüzde Müslümanların Başındaki Yöneticilerden Nusret Talep Etmek

(Hizb-ut Tahrir Emiri Celil Âlim Ata İbn Halil Ebu Raşta Tarafından Facebook Sayfası Takipçilerinin “Fıkhî” Sorularına Verilen Cevaplar Silsilesi)

 

Soru-Cevap

Günümüzde Müslümanların Başındaki Yöneticilerden Nusret Talep Etmek

Saadi Zeyb Avad’a

Soru:

Esselamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berekâtuh; azim olan Allah’tan, mesajımın, siz en iyi durumda iken ulaşmasını temenni ediyorum; faziletli Şeyhim sorum şöyle:

Sahihayn’de bu hadis, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’den şu lafızla sabit olmuştur: وَإِنَّ اللَّهَ لَيُؤَيِّدُ هَذَا الدِّينَ بِالرَّجُلِ الْفَاجِرِ “Şüphesiz ki Allah, bu dini facir bir adamla da destekler.”

Yöneticilerimiz facir olduğuna göre, neden nusret talebinden istisna edilmişlerdir; oysa hadisin metnine göre bu dine yardım etmeleri mümkündür?!

Gerçeklik okunduğunda, günümüzdeki orduların güç ve kuvvetin menatı olduğunu kabul etmemle birlikte, ancak yöneticiye hitap etmenin ve onun icabet etmesinin, yöneticinin emriyle hareket ederek halkları öldüren, katleden ve yok eden teslim olmuş ordulara hitap etmekten daha hafif ve daha kolay olduğunu düşünüyorum; nitekim gördüklerimiz bunun kanıtıdır.

Peki Evs ve Hazrec’in nusreti nasıl oldu? Kabilenin bireyleri ve savaşçıları tarafından mı oldu, yoksa iki kabilenin liderleri tarafından mı oldu?

Sizden, şerî delillerle birlikte açıklamanızı rica ediyorum. Vesselamu Aleykum.

Cevap :

Ve Aleykumselam ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

1- Bahsettiğiniz hadise gelince; bu hadis, devletin kurulması için nusret talep etmekle ilgili değildir; aksine Hilafet Devleti’nde yaşayan zimmi veya muahit bir kişinin Müslümanların ordusu içinde onların düşmanlarına karşı Müslümanlarla birlikte savaşmasının caiz olmasıyla ilgilidir… Hatta resmin senin için netleşmesi adına ilgili bazı nassları aktaracağım:

Bahsettiğiniz hadisi, Buhari ve Müslim rivayet etmiştir: ... ثُمَّ أَمَرَ بِلَالاً فَنَادَى بِالنَّاسِ إِنَّهُ لَا يَدْخُلُ الْجَنَّةَ إِلَّا نَفْسٌ مُسْلِمَةٌ، وَإِنَّ اللَّهَ لَيُؤَيِّدُ هَذَا الدِّينَ بِالرَّجُلِ الْفَاجِرِ “...Sonra [Allah’ın Rasulü] Bilal'e emretti, o da insanlara şöyle nida etti: Şüphesiz cennete sadece Müslüman bir nefis (mümin) girer. Allah bu dini facir (günahkar/fâsık) bir adamla da güçlendirir.” (Lafız Buhari’ye aittir); bu, zimmet ehli gibi İslam Devleti’nde yaşayan bir kâfir veya fasığın, savaş sanatlarında usta olması hâlinde İslam ordusunda savaşmasının caiz olduğu anlamına gelmektedir; Buna dair delillerden bazıları şunlardır:

A- İslam Şahsiyeti kitabının ikinci cildinde, Savaşta Kafirlerden Yardım Almak bölümünde şöyle geçmektedir:

[Zimmî olup olmadıklarına bakmaksızın, ister İslam devleti tebaasından olsunlar ister olmasınlar, İslam bayrağı altında olmaları şartı ile fertler halinde kâfirlerden yardım almak caizdir. Ancak, İslam devletinden kopuk kendilerine ait siyasi varlıkları olan belirli bir grup halindeki kâfirlerden yardım almak kesinlikle caiz değildir. Bağımsız bir devlet vasfı ile onlardan yardım almak haram olur. Savaşta fertler halinde kâfirlerden yardım almanın caiz olduğuna dair delil şu rivayetlerdir: “Müşrik olduğu halde, Kuzman, Uhud günü Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in ashabı ile birlikte savaş için yola çıktı. Müşriklerin sancaklarının taşıyıcıları Abduddâr oğullarından üç kişiyi öldürdü. Öyle ki Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle dedi: إن الله ليأزر هذا الدين بالرجل الفاجر“Şüphesiz ki Allah bu dini facir bir adamla da destekler.”Taberi, tarihinde rivayet etti.]

B- Aynı şekilde Şevkani’ye ait Neylül Avtar’ın, Müşriklerden Yardım Almak bölümünde şöyle geçmektedir : [Müşriklerden yardım almanın caiz olduğuna delalet eden şeylerden biri de şudur: “Müşrik olduğu halde, Kuzman, Uhud günü Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in ashabı ile birlikte savaş için yola çıktı. Müşriklerin sancaklarının taşıyıcıları Abduddâr oğullarından üç kişiyi öldürdü. Öyle ki Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle dedi: إن الله ليأزر هذا الدين بالرجل الفاجر “Şüphesiz ki Allah bu dini facir bir adamla da destekler.”]

Gördüğünüz gibi hadis, zimmet veya muahit ehlinden olan bir kişinin, Müslümanların ordusu içinde onların düşmanlarına karşı Müslümanlarla birlikte savaşmasınıncaiz olduğuna dair bir delildir… Dolayısıyla Hilafeti kurmak için nusret talep etmekle bir ilgisi yoktur.

2- Günümüzdeki Müslümanların başındaki yöneticilerden nusret talep etmenin caiz olması hakkındaki sorunuza gelince; bu mesele, nusret talep etme alanında çalışanlara yönelik özel mesajlarımızda ayrıntılı olarak geçmektedir… Fakat ben ondan, günümüzde İslam beldelerindeki yöneticilerden nusret talep etme konusundaki sorunuzla ilgili olan kısmı aktaracağım:

[…

* Eğer insanların üzerinde yaşadığı bir toprak parçasında, ister bir kabile olsun ister bir devlet olsun çevresindeki varlıklara göre bir varlık niteliği taşıyan bir otorite varsa ve bu otorite onların işlerini gözetiyor, meselelerini yönetiyor, halkından iyi olanı ödüllendirip onlardan kötülük yapanlarını cezalandırıyor ve benzeri işleri yürütüyorsa... ardından da çevresindeki varlıklara karşı kendisini savunabilecek güç ve kuvvete sahipse... işte o zaman bu, nusret talep etmeye uygun olan bir varlık sayılır...

Nusret talep etmenin yolu, iki durumda olur:

Birincisi: Nusretin, bu varlığın, yani kabilenin şeyhinden veya devlet başkanından talep edilmesi…

İkincisi: Nusretin, bu varlık içindeki güç ehlinden olan bir gruptan talep edilmesi.

Bu yolun her iki durumda da kullanılması, ister devletler isterse kabileler olsun bu varlıkların gerçekliğine bağlıdır:

* Eğer varlık kendi işlerinde bağımsız olursa, o zaman yukarıdaki iki durumdan herhangi biriyle, yani onun başkanından veya onun içindeki güç ehlinden olan kişilerden nusret talep etmek caiz olur.

* Eğer dış bir güçle bağlantısı varsa, onu bırakmak istemiyorsa ve biz de bunu biliyorsak, dış güçle ilişkisini kesmedikçe onun nusretine kabul etmeyiz; o zaman (gerekirse) ikinci durumdaki yolu kullanırız, yani güç ehlinden olan topluluktan nusret talep ederiz.

• Siret incelenip tedebbür edildiğinde, bu hususlar net bir şekilde ortaya çıkacaktır: ...

Biz bunu, delilleriyle birlikte nusret talebi konusunda çalışanlar için detaylandırdık... Ancak size bunlardan, sorunuzla ilgili olan tek bir hususu zikredeceğim:

[Dış güçlerle bağlantısı olan kabilelere ve aynı şekilde dışarıyla bağlantısı olan devletlere gelince; bunların dışarıyla bağlantısı olduğunu bilirsek o zaman onlardan nusret talep etmeyiz; ayrıca bağlı olduğu yabancı devleti razı etmek için bir konuda nusret talep edip başka bir konuda nusret talep etmemeyi de kabul etmeyiz; aksine gerekirse ikinci durum izlenecek yol olmalıdır; yani cevap verdiklerinde birlikte değişimi gerçekleştirebilecek bir güç oluşturacak adamlardan nusret talep edilir; tıpkı bu, Şeyban İbn Salebe kabilesiyle meydana geldiği gibi; Uyûnü’l-Eser’de şöyle geçmektedir (1/202):

[Kasım bin Sabit, gördüğüm kadarıyla, Abdullah bin Abbas’ın Ali bin Ebu Talib’den, onun ve Ebu Bekir’in Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem ile birlikte çıktıkları hakkındaki hadisten zikretmiştir; bu nedenle Ali şöyle dedi: Ebu Bekir bütün hayırlarda önde idi. Bunun üzerine Ebu Bekir şöyle dedi: Kimdir bu kavim? Onlar da: Şeyban İbn Salebe, dediler. Bunun üzerine (Ebu Bekir), Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e yönelerek şöyle dedi: Anam babam sana feda olsun! Bunlar, kavimleri arasında ulu kişilerdir ve onların arasında, Mefruk İbn Amr, Hani İbn Kabisa, Masna İbn Harise ve Numan İbn Şerik de vardır; Mefruk İbn Amr açıklaması ve lisanıyla onlara üstün gelmişti…

Mefruk şöyle dedi: Belki de sen Kureyşli bir kardeşsindir? Bunun üzerine Ebu Bekir şöyle dedi: Şayet size onun Allah’ın Rasulü olduğu ulaştıysa bakın işte O burada… Mefruk şöyle dedi: Böyle anıldığı bize ulaştı. Ey Kureyşli kardeş beni neye davet ediyorsun? Bunun üzerine Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem öne çıktı ve şöyle dedi: أَدْعُوكُمْ إِلَى شَهَادَةِ أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ وَحْدَهُ لَا شَرِيكَ لَهُ، وَأَنِّي رَسُولُ اللَّهِ، وَأَنْ تؤوونى وَتَنْصُرُونِي حَتَّى أُؤَدِّيَ عَنِ اللَّهِ الَّذِي أَمَرَنِي بِهِ، فَإِنَّ قُرَيْشًا قَدْ تَظَاهَرَتْ عَلَى أَمْرِ اللَّهِ، وَكَذَّبَتْ رَسُولَهُ، وَاسْتَغْنَتْ بِالْبَاطِلِ عَنِ الْحَقِّ، وَاللَّهُ هُوَ الْغَنِيُّ الْحَمِيدُ… “Allah´tan başka ilah olmadığına O´nun ortaksız olduğuna benim de Allah'ın elçisi olduğuma şehadet etmeye ve Rabbimin emirlerini yerine getirinceye kadar beni himaye etmeye, bana yardımcı olmaya sizi davet ediyorum. Çünkü Kureyşliler Allah’ın emrine karşı geldiler. Rasulü’nü yalanladılar. Hakkı bırakıp da batıl ile yetindiler. Ama Allah hiçbir şeye ihtiyacı olmayan ve her hususta övülendir. …

Mefruk ona dedi ki: Vallahi ey Kureyşli kardeş! Sen yüce bir ahlaka ve güzel amellere davet ettin. Seni yalanlayan ve sana karşı çıkan kavim iftira atmış.

Masna İbn Harise’nin konuşmaya katılmasını istiyor gibiydi ve şöyle dedi…

(Biz buraya, Kisra´ya verdiğimiz bir söze sadık kalmak koşuluyla yerleştik. Burada huzursuzluk ve kargaşalık çıkarmayacağız. Senin bizi davet ettiğin şeyden hükümdarların hoşlanmayacağını görüyorum; eğer Arap sularından gelecek olanlara karşı seni barındırmamızı ve sana yardım etmemizi istersen, biz bunu yaparız . Bunun üzerine Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle dedi: ما أسأتم في الرد إذ أفصحتم بالصدق، وإن دين الله لن ينصره إلا من أحاطه من جميع جوانبه “Siz bana kötü bir cevap vermediniz. Zira doğruyu söylediniz. Kesinlikle Allah’ın dinine ancak (dinden taviz vermeksizin) bütün yönleriyle kuşatan yardım edebilir…”)]

Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem, Beni Şeyban ile Farslar arasında bir anlaşma olduğunu ve Beni Şeyban’ın, Farslara karşı olmamak şartıyla Rasul’e Araplara karşı nusret vermeyi kabul ettiğini öğrenince, onlardan bunu kabul etmemiştir; oysa onlar, Kureyş’e ve Araplara karşı ona nusret vermeyi kabul etmişlerdi; ancak Farslarla yaptıkları ahit sebebiyle bunun Farslara karşı olmaması şartını koşmuşlardı; Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem, Kureyş’e karşı nusrete ihtiyacı olmasına rağmen ancak Sallallahu Aleyhi ve Sellem, kendisine ancak bütün kâfirlere karşı nusret vermelerini kabul etmiştir.

Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem döneminde nusret talep etmek kısaca bu şekildedir; biz de Allah’ın yardımıyla bunu takip ediyoruz; Subhanehu’dan bizi, Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafeti kurarak İslami hayatı yeniden başlatmaya muvaffak kılmasını temenni ediyoruz… ]

Bu kadarı yeterlidir; en iyi bilen ve hüküm veren Allah’tır.

 

Kardeşiniz

Ata İbn Halil Ebu Raşta

H. 2Zilkade 1447

M. 14/05/2026

Cevaba, Emir’in (Allah onu korusun) web sitesinden bağlanabilirsiniz:

https://www.facebook.com/AtaAboAlrashtah/posts/122136258303129051
https://archive.hizb-uttahrir.info/arabic/index.php/HTAmeer/QAsingle/4634/

Devamını oku...

ABD'nin Körfez Bölgesine Yönelik Askeri Politikasının Arka Planı

  • Kategori Makaleler
  •   |  

ABD'nin Körfez Bölgesine Yönelik Askeri Politikasının Arka Planı
Arap Körfezi Petrolü, Batı'nın “Aşil Topuğu” ve Zayıf Noktasıdır

 

ABD güçleri, 1945 yılında Körfez'in batısındaki Zahran üssünde, ardından 1949'da Bahreyn'de bir dayanak noktası buldu; oysa böyle bir şeyi hayal etmedikleri gibi akıllarının ucundan bile geçirmiyorlardı; bu da çalkantılı Orta Doğu bölgesinde varlık gösterme konusundaki iştahlarını daha da kabarttı. İngiltere’nin Mısır’ı kaybetmesinin ve 1968 yılında güçlerinin Körfez bölgesinden çekildiğini ilan etmesinin ardından, ABD Başkanı Richard Nixon, Sovyetlerin sıcak denizlere doğru genişlemesiyle mücadele bahanesiyle “İki Sütun Politikası” olarak bilinen çerçevede İran ve Suudi Arabistan’a sızmaya başladı. Nitekim Amerika, Nixon ve Ford yönetimleri döneminde, “babasının izinden giden” Muhammed Rıza Pehlevi'nin laiklik anlayışını önemsedikleri ve buna liberalizm adını verdikleri için Tahran'a 12 milyar Dolarlık devasa bir askeri silah desteği sağlamıştı. Çünkü ABD, İran’ı, Orta Doğu’da en yüksek stratejik öneme sahip ülkelerden biri olarak görüyordu.

Ancak 1979 Şubat Devrimi'nden sonra durum değişmiş, Carter yönetimi Muhammed Rıza Pehlevi'yi korumada başarısız olmuş ve o, 1979 Ocak ayının ortasında İslamcı muhalifleri lehine iktidardan ayrılmıştı. Bunun üzerine Carter, İran'ın mali varlıklarını dondurmuş ve diplomatik ilişkilerini kesmişti. Hatta rehineleri Tahran'dan çıkarmak için askeri bir operasyon düzenlemeyi bile onaylamıştı ancak komşu Umman'dan başlatılan “Kartal Pençesi” operasyonu rehineleri kurtarmada başarısız olmuştu. Bunun üzerine İran'ın Horasan eyaletinde yer alan Tabas çölünde bir helikopter, C-130 yakıt ikmal uçağıyla çarpışmış ve bu da 8 askerin ölümüne yol açmıştı; bunun sonucunda Carter yönetimi 1980 başkanlık seçimlerini kaybetmişti.

Sovyetler Birliği, 1979 yılının Aralık ayı sonlarında, devrimin, "Türkmenistan, Özbekistan, Tacikistan, Kazakistan ve Kırgızistan" gibi Orta Asya ülkelerine yayılmasını önlemek amacıyla askeri güçlerini Afganistan'a göndermişti; bu da Amerikalı planlamacıların Başkan Carter'a, Orta Doğu bölgesinde konuşlanmayı tavsiye etmelerine ve ona, Sina Yarımadası'ndaki Ras Minas, Umman ve Somali'de varlık gösterilmesini önermelerine neden olmuştu.

Körfez petrolüne bağımlılığı konusunda tutumunu daha önceden belirlemiş olduğu için Washington'da, bunun kaybedileceğine dair bir endişe egemen olmuş ve Carter yönetimi bu yöndeki planını açıklayarak, Sovyetler Birliği güçlerinin Körfez bölgesine ulaşmasından ve bunun doğuracağı sonuçlardan endişe duyduğunu iddia etmiş ve Carter, fabrikaların kapanması, iş kayıpları, enflasyon oranının artması ve petrol için küresel rekabet gibi bahaneler uydurmuş ve daha sonra 23 Ocak 1980'de yaptığı konuşmada özetlediği Carter Doktrini olarak bilinen açıklamasını, Körfez'in Amerika için hayati bir bölge haline geldiği şeklinde sonlandırmıştı; zira konuşmasında şöyle demişti: “Bizim tutumumuz tamamen açık olmalıdır; herhangi bir dış gücün Arap Körfezi bölgesini kontrol altına almak amacıyla düzenleyeceği herhangi bir saldırı, ABD’nin hayati çıkarlarına yönelik bir saldırı olarak kabul edilecek olup, bu tür bir saldırıya askeri güç de dahil olmak üzere gerekli tüm araçlarla karşılık verilecektir.”

Bunun ardından güvenlik ve askeri yetkililer arasında, Körfez'e hızlı bir şekilde ulaşmayı sağlayacak ve bir başkasının oraya ulaşmasını engelleyecek askeri bir gücün kurulması hakkında konuşmalar başlamıştı. Doktrinin açıklanması ile askeri güçlerin oluşturulması arasında iki ay geçmişti; 1 Mart 1980'de, Paul Xavier Kelly komutasındaki Hızlı Dağıtım Ortak Görev Güçleri kurulmuş ve bunun komuta merkezi, 1950’lerde inşa edilen McDill Hava Üssü’ndeki “Mole Hill” (Köstebek Yuvası) adlı binaya yerleştirilmişti; zira bu bina, emirleri bekleme odası ve Armageddon savaşını bekleyen nükleer bombardıman uçaklarının komuta merkezi mesabesindeydi.

Amerika, Mısır’ı, hızlı konuşlanma için ortak görev güçlerinin geçiş noktası haline getirmiş ve Kasım 1980’den itibaren Ras Minas’ı kullanmaya başlamıştı; zira buraya, 20 gün boyunca tatbikat yapmak üzere her iki yılda bir 6500 asker boyutunda kuvvetler gönderiyordu. Nitekim ortak görev güçlerinin eğitimleri bu sınırda da durmamıştı; zira bu planlar, Komer planında olduğu gibi her biri 75 kg ağırlığındaki sırtla taşınabilir (manpack) nükleer bombalarının kullanımını da kapsayacak şekilde genişletilmişti. Tüm bunlar, Amerika’nın Körfez petrolü üzerindeki kontrolünü sıkılaştırmak için yapılmakta olup bu da Körfez rejimlerinin kendi topraklarında Amerikan kuvvetlerini ve uçaklarını seferber edip konuşlandırma desteğini elde etmeye dayanmaktaydı; bunun uygulanması için 200 bin asker ve bu askerlerin bir ay içinde nakledilmesi önerilmişti. Nitekim ABD hükümeti, Körfez ülkeleri rejimlerinin onayını almış ve bu rejimlerle, Orta Doğu'da askeri operasyonların yürütmesini kolaylaştıran anlaşmalar imzalamıştı; bu operasyonlar ise, Orta Doğu'ya müdahale etmek üzere oluşturulan ve Başkan Reagan yönetimi döneminden itibaren “CENTCOM” (Merkez Komutanlığı) adını taşıyan Hızlı Dağıtım Ortak Görev Güçleri aracılığıyla gerçekleşmekteydi.

Buna binaen Hızlı Dağıtım Ortak Görev Güçleri, İran’ın Bandar Abbas ve Manuchehr gibi limanlarına ABD deniz ablukası uygulamayı ve “İran petrolünün %96’sının” yabancı petrol tankerlerine aktarıldığı Hürmüz Boğazı’nda yer alan Hark Adası’nı işgal etmenin yanı sıra İran'ın diğer şehirlerini, özellikle de İran'ın kuzeybatısında Türkiye sınırından Hürmüz Boğazı'na kadar uzanan Zagros Dağları silsilesi üzerinde bulunan şehirleri işgal etmeyi planlamıştı. Nitekim ABD bunu, Müslüman ülkelerinden beklenen tepki pahasına yapmıştı.

James Carter, Beyaz Saray'ı yeni ABD Başkanı Ronald Reagan'a devretmeden önce, 7 Ocak 1980'de İran'ın petrol ihracatı için Hürmüz Boğazı'nı kapatmasını engellemek amacıyla Pentagon'a askeri güç kullanma yetkisi veren gizli bir emir imzalamıştı; bu da ABD'nin, hem gizli hem de açık bir şekilde Körfez bölgesine müdahalesinin önünü açtığı anlamına geliyordu.

Paul Xavier Kelly ve Comer’in planlarında ortaya konulanların büyük bir kısmı, hem Amerika’nın 1991 yılında Irak kuvvetlerini Kuveyt’ten çıkarmak için yürüttüğü savaşta, hem de 2003’te Irak’ın işgalinde ve 2001’de Afganistan’ın işgalinde, seyreltilmiş ve seyreltilmemiş uranyum mermilerinin kullanımıyla birlikte uygulanmıştır.

Trump’ın bugün yaptığı şey, İran’a boyun eğdirmek ve kendi yörüngesinde dönmesinin ardından İran’ı Amerika’ya tabi bir hale getirmek kastıyla olsa da, aslında eski Amerikan politikasının plan ve uygulamalarının devamından başka bir şey değildir. Bugün ise bu politika, Washington’un Venezuela petrolüne el koymasının ardından, aralarında uzlaşmalar sağlamak için Çin’e giden ikinci petrol kaynağı üzerinden Çin’e baskı uygulamaya yönelmiştir. Bu da yaklaşan ekonomik kriz nedeniyle Amerikan ekonomisi üzerinde oluşacak sarsıcı etkiyi önlemek ve elli yılı aşkın süredir Doların altından ayrılması politikasını yüzünden çöküşün eşiğinde olan Doları ve onunla birlikte küresel sistemi kurtarmak amacıyladır.

Amerika Birleşik Devletleri’nin petrol açısından zengin ve dünyanın ortasında stratejik bir konuma sahip “Müslüman” Orta Doğu bölgesine yönelik bu bakışı, hadari olarak kapitalist medeniyet için bir tehdit ve iddia ettikleri gibi (Orta Doğu) halkının Batılı kapitalist medeniyet için bir tehlike oluşturmasından dolayı nükleer silahlar kullanarak ve Armageddon savaşı için seferberlik ilan ederek olsa bile ona el koyup kontrol etmek amacıyladır!

Petrol çılgınlığı, Amerika’nın dünyanın dört bir yanındaki petrol yataklarına el koyabileceğini düşünmesine neden olmuştur. Geçen yüzyılın seksenli yıllarında Körfez'den başlayan Amerika, yeni yüzyılın başlarında gözünü Hazar Denizi'ne dikmiş, ardından elini Venezuela'ya uzatmıştır; kim bilir yarın nereye olacak?!

Petrol rezervlerinin büyük bir kısmı Müslüman ülkelerde bulunmaktadır. Onu zorla koparıp almak nezakete ve siyasete yakışmaz. Peki tüm Müslümanların, kendisiyle korunacakları ve arkasında savaşacakları bir başa sahip olmalarının zamanı gelmedi mi? Zira Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: إِنَّمَا الْإِمَامُ جُنَّةٌ يُقَاتَلُ مِنْ وَرَائِهِ وَيُتَّقَى بِهِ “İmam bir kalkandır, onun arkasında savaşılır ve onunla korunulur.” O halde ey Müslümanlar! İmamı nasbetmek ve ona biat etmek için acele edin ki kurtuluşa erip başarıya ulaşasınız; böylece de dünya sizin gölgenizde huzur bulsun.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Müh. Şefik Hamis – Yemen

Devamını oku...

Bir El İnşa Ediyor ve Bir El Boğuyor… Mevcut Sızmanın Tehlikeleri

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Bir El İnşa Ediyor ve Bir El Boğuyor… Mevcut Sızmanın Tehlikeleri

Haber:

Birleşik Arap Emirlikleri Dış Ticaret Bakanı Sani Ahmed El-Zeyudi, Suriye ile BAE arasındaki ikili ilişkilerin çeşitli sektörlerde artan bir ivme aşamasından geçtiğini vurgulayarak, mevcut yönelimlerin stratejik yatırım ve ticaret ortaklıkları aracılığıyla Suriye’nin ekonomik toparlanma süreçlerini desteklemeye odaklandığını belirtti. El Zeyudi, Çarşamba günü yaptığı bir paylaşımda, son diplomatik ve ekonomik hamlelerin, ortak çıkarlara hizmet edecek yeni iş birliği ufuklarını keşfetmek amacıyla iki ülkenin liderliklerinin doğrudan yönelimleri doğrultusunda gerçekleştiğine işaret etti.

Yorum:

Görünen o ki bu habere yapılacak en iyi yorum, yeni “dostun” erdemlerini belirtmek olacaktır; çünkü bu dost, özgürlük mücadelesinden yıllar önce çok büyük stratejik bir karar almıştı ki bu karar: Beşar Esad yönetimi altında Suriye’nin istikrarını desteklemekti. 2018 yılında ise, dikkat çekici bir siyasi adım olarak başkent Şam’daki büyükelçiliğini yeniden açmaya karar verdi; bu da Suriye’ye ve onun suçlusuna yönelik köklü bir değişimin göstergesi olarak şekillendi ve BAE’nin Suriye rejimini zımnen tanıdığının ilanı mesabesinde oldu.

Nitekim 2019 yılı, Suriye-BAE ilişkilerinde bir dönüm noktası oldu; zira “dost ya da kardeş”, Şam ile çeşitli düzeylerde iş birliğinin kapılarını açmaya başladı. 2020 yılında, işbirliği daha belirgin bir ekonomik nitelik kazanmaya başladı; zira Birleşik Arap Emirlikleri şirketleri, özellikle petrol ve yeniden inşa alanlarında Suriye içinde genişlemeye başladı.

Ancak en dikkat çekici değişim 2022 yılında yaşandı; zira o zaman suçlu Beşar, devrimin başlangıcından itibaren Arap ülkesine yaptığı ilk resmî ziyaret kapsamında Birleşik Arap Emirlikleri’ni ziyaret etti ve bu ziyaret, ilişkilerin normalleşmesine yönünde büyük bir adım olarak nitelendirildi. Özgürlük mücadelesinden önceki son yıllarda Birleşik Arap Emirlikleri yeniden inşa sürecine etkin şekilde katkıda bulunan ülkeler arasında yer almış ve altyapı ile enerji sektörlerinde mali ve teknik destek sağlamıştır. 2024 yılının başlarıyla birlikte, Suriye’nin Arap dünyasına yeniden rehabilite edilmesinde önemli bir rol oynamış; böylece Suriye, aynı yılın Mayıs ayında 10 yıl süren bir kopukluğun ardından Arap Birliği’ne geri dönmüştü.

Bu, BAE’nin devrime ve onun halkına yönelik çalışmalarından buz dağının görünen kısmı olup, özgürlük mücadelesinden önce Müslüman ülkeleri düzeyindeki rollerinin basit bir parçasıdır. Bundan sonrasına gelince; nitekim Tahnun, onun çalışmaları, bağlantıları ve niyetleri hakkında pek çok şey söylendi; zira sosyal medya, bu hareketlilikler ve bunların amacının mahiyeti hakkında paylaşımlarla dolup taştı.

Son olarak eğer biri, siyasette kalıcı düşman da yoktur, sürekli komplocu da yoktur diyecek olursa, her zaman bu kaideyi uygulamaya çalış ve onu, bir eylemi ya da bir ilişkiyi haklı çıkarmak için benimseme; çünkü kendin için delil olsun diye konuştuğun bir şey, aynı zamanda aleyhine de bir delil olabilir; yani kaide, senin ona dayanma şekline göre değişir. İnanın ve şundan emin olun ki; başarısız olmanızı isteyen biri, kendi korkularının boyutundan çok daha fazlasını almadıkça size yardım etmeyecektir; dün düşman olan, bugün de yarın da dost olmayacaktır; insanların zulümden kurtulma hareketini başarısızlığa uğratmak için çalışan biri, onların kalkınmasında da yardımcı olmayacaktır; anlattıklarımızda, ders çıkarmak isteyen kimse için, bir ibret vardır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Abdu ed-Della - Suriye

Devamını oku...

11 Mayıs: Hizb-ut Tahrir / Pakistan Vilayeti Resmi Sözcüsü Navid Butt’un Kaçırılışının Yıldönümü

  • Kategori Makaleler
  •   |  

11 Mayıs
Hizb-ut Tahrir / Pakistan Vilayeti Resmi Sözcüsü Navid Butt’un Kaçırılışının Yıldönümü

 

11 Mayıs 2012 Cuma günü, dört çocuk babası olan Navid Butt, Pakistan’ın Lahor şehrinde küçük çocuklarını okuldan aldıktan sonra eve dönerken kaçırıldı; komşuların ve aile fertlerinin de tanıklık ettiği üzere onu, devletin şerir güvenlik mensupları kaçırdı. Navid’in kaçırılması, Pakistan’da ikinci Raşidi Hilafeti kurmak için on yılı aşkın süredir devam eden cesur, yorucu ve aralıksız çabaların ardından gerçekleşti.

Navid Butt hiç korkmadan hakkı haykırıyor ve Keşmir, Filistin, Irak ve Afganistan’a yönelik ihanete karşı sesini yükseltiyordu. Pakistan ekonomisini mahveden Uluslararası Para Fonu'na teslim olmaya karşı da sesini yükseltmişti. Yine medya ve eğitim politikası aracılığıyla yozlaşmış Batılı liberal değerlerin yayılmasına karşı da sesini yükseltmişti. Ayrıca Navid Butt, hak için de sesini yükseltmişti ancak tiranların tepkisi, onu susturmak oldu; oysa hak sözü söylemek, hem şerî bir vacip hem de Müslümanlar için bir haktır. Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: أَلَا لَا يَمْنَعَنَّ أَحَدَكُمْ رَهْبَةُ النَّاسِ أَنْ يَقُولَ بِحَقٍّ إِذَا رَآهُ أَوْ شَهِدَهُ فَإِنَّهُ لَا يُقَرِّبُ مِنْ أَجَلٍ وَلَا يُبَاعِدُ مِنْ رِزْقٍ “Sakın insanların korkusu (heybeti), sizden birini hakkı gördüğünde veya bildiğinde söylemekten alıkoymasın. Çünkü hakkı söylemek, eceli yaklaştırmaz, rızkı da uzaklaştırmaz (azaltmaz.)

Sonra uzun ve acı dolu yıllar süren mücadelenin ardından, Navid Butt’un akrabaları, onun zorla kaçırıldığını devletin resmi olarak kabul etmesini başardılar. Nitekim 4 Ocak 2018 tarihinde, Pakistan Zorla Kaybetmeler Soruşturma Komisyonu, Navid Butt’un getirilmesi için bir emir yayımlamış olup emirde şöyle geçmektedir: “Bu davanın yürütülmesi sırasında toplanan delillere dayalı olarak Komisyon, kayıp kişi Navid Butt'un gizli servis mensupları tarafından tutuklandığından ve yasadışı bir şekilde onların gözetiminde tutulduğundan şüphelenmekte olup Komisyon, Navid Butt'un Komisyon huzuruna çıkarılmasını talep etmektedir.” Buna rağmen akrabaları ve arkadaşları hâlâ Navid Butt'un nerede olduğu ya da sağlık durumu hakkında hiçbir şey bilmiyorlar.

Şöyle denilebilir: Neden bir başkası için değil de sadece Navid Butt için sesimizi yükseltiyoruz? Buna cevap şudur: Pakistan'da kaçırılan binlerce kişinin her birinin akrabaları ve arkadaşlarının görevi, onlar adına seslerini yükseltmektir. Böylece her bir salih oğul ve saliha kız, sadece uzun bir listedeki isimler olarak değil, salih oldukları da tanınmış ve ayrıca Pakistan yöneticilerinin kötülüğü de ifşa edilmiş olur. Böylece bu sesler, sadece ince bir çizgi olmaktan çıkıp Allahu Teala’nın izniyle müminlere karşı işlenen bu zulmü, baskıyı ve düşmanlığı sona erdirecek coşkun bir sele dönüşsün. Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur: إِنَّ الَّذِينَ فَتَنُوا الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ ثُمَّ لَمْ يَتُوبُوا فَلَهُمْ عَذَابُ جَهَنَّمَ وَلَهُمْ عَذَابُ الْحَرِيقِ “Şüphesiz inanmış erkeklerle inanmış kadınlara işkence edip sonra tevbe de etmeyenlere cehennem azabı ve (orada) yanma cezası vardır.” [Buruc 10] Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem de, bir kutsi hadiste şöyle buyurmuştur: مَنْ عَادَى لِي وَلِيّاً فَقَدْ آذَنْتُهُ بِالْحَرْبِ “Her kim benim bir dostuma düşmanlık ederse, ben de ona savaş ilan ederim.” [Buhari]

Ayrıca şöyle de denebilir: Eğer bu, tiranlardan korkma tohumları ekiyorsa, o halde neden Navid Butu’un kaçırılmasını öne çıkarıyoruz? Buna da cevap şudur: Bir müminin tiran karşısındaki cesur tavrı, salih Müslümanlara Allah Teala’dan başkasından korkmamaları gerektiğini hatırlatmaktadır. Zira Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: سَيِّدُ الشُّهَدَاءِ حَمْزَةُ بْنُ عَبْدِ الْمُطَّلِبِ، وَرَجُلٌ قَامَ إلَى إمَامٍ جَائِرٍ فَأَمَرَهُ وَنَهَاهُ، فَقَتَلَهُ “Şehitlerin efendisi Hamza İbn Abdulmuttalib ve zalim yöneticiye marufu emrettiği ve onu münkerden nehyettiği için zalim yönetici tarafından öldürülen kişidir.” [Hakim rivayet etti] Nitekim Navid Butt kaçırılmadan önce, sadece bir ya da iki şehidin bile Pakistan Müslümanlarına, tiranlara karşı sessiz boyun eğişlerini sona erdirmeleri için ilham vermeye yeterli olacağı yönünde bir kanaat taşıyordu.

Ey Pakistan Müslümanları: Navid Butt, Allahu Teala’nın rızasını kazanmak için tiranların karşısında durmuştur; aynı şekilde hepimizin bunu yapması gerekir. Bizim sessizliğimiz, sadece zulmün devam etmesini, dünyadaki hâlimizin daha da kötüleşmesini ve ahiretin kaybedilmesini sağlayacaktır; bu yüzden Allahu Teala bu zulmü üzerimizden kaldırıncaya kadar zalimlere karşı sesimizi yükseltmemiz gerekir. Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَاتَّقُوا فِتْنَةً لَا تُصِيبَنَّ الَّذِينَ ظَلَمُوا مِنْكُمْ خَاصَّةً وَاعْلَمُوا أَنَّ اللَّهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ “Öyle bir fitneden sakının ki içinizden yalnızca zulmedenlere dokunmakla kalmaz (size de dokunur). Bilin ki Allah’ın azabı çok çetindir.” [Enfal 25]

Tiranların zulmü, sadece hakkı haykıranların sesini kısmakla sınırlı kalmamıştır; zira bu tiranlar, iki yıldan fazla bir süre boyunca Gazze’ye destek vermek için silahlı kuvvetlerin seferber edilmesini de engellemişler, ardından da Yahudi varlığına karşı direnişin silahsızlandırılmasını denetlemek için kurulan Trump’a bağlı “Barış Kurulu’na” katılmışlardır. Ayrıca bu tiranlar, Allahu Teala müminlere havada zafer nasip etmiş olmasına ve bunun ardından Keşmir’in kurtarılmasının mümkün bir hâle gelmesine rağmen Mayıs 2025’te Hindistan’a karşı ateşkes ilan etmesini emrettiğinde Trump’a itaat etmişlerdir. Yine bu tiranlar, Amerika ve Yahudi varlığının saldırısına maruz kaldıklarında Buhari ve Müslim’in toprakları olan İran’daki Müslümanları da terk etmişlerdir. Sonra Trump’ı kurtarmak için gece gündüz çalışarak İran’ı müzakereler yoluyla aldatmak için harekete geçtiler; tıpkı bu tiranların Amerika’nın bir aracı olan Uluslararası Para Fonu’nun diktelerine boyun eğmeleri ve Pakistan nadir toprak elementleri de dahil olmak üzere devasa kaynaklara sahip olmasına rağmen bir yoksulluk ve acı dalgası başlatmaları gibi. Amerikanların İslam’a karşı yürüttüğü küresel savaşa katkı sağlamanın bir parçası olarak bu tiranlar, gençler arasında yozlaşmış Batı değerlerinin yayılmasına ve aynı şekilde üniversite ve yüksekokullarda ahlaksızlığın ve uyuşturucu kullanımının yaygınlaşmasına izin veriyorlar.

Ey Pakistan silahlı kuvvetler içindeki Müslümanlar: Sizler güç ve kuvvet ehlisiniz; bugün ise tiranlar, sizin gücünüzü kendi zulümlerinde kullanıyorlar; ancak sizin şerî göreviniz onları yakalamanızdır ki sizler buna muktedirsiniz. Zira Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: إنَّ النَّاسَ إَذا رَأوُا الظَّالِمَ فَلمْ يَأْخُذُوا عَلَى يَدَيْهِ أَوْشَكَ أَنْ يَعُمَّهُمُ اللَّهُ بِعِقَاب “İnsanlar zalimi görüp de onun (zulmüne) engel olmazlarsa, Allah’ın kendi katından göndereceği bir azabı hepsine umumileştirmesi yakındır.” [Ebu Davud ve Tirmizi] Haydi tiranlara engel olun ve Nübüvvet Minhacı üzere İkinci Raşidİ Hilafeti kurmak için Hizb-ut Tahrir’e nusret vererek onların zulmünü ebediyen sona erdirin.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Radyosu İçin Yazan
Musab Umeyr – Pakistan

#FreeNaveedButt

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER