Çarşamba, 18 Recep 1447 | 2026/01/07
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Hilafetin Yıkılışının 105. Yıldönümünde... Yeryüzü Yeniden Onun Geri Dönüşüne Hazırlanıyor

Dünya genelinde ve İslam ülkelerinde yaşanan son gelişmeleri izleyen biri, İslam Ümmeti için tablonun giderek daha karamsar ve karanlık hâle geldiğini; kalkınma ve izzetini geri kazanma umudunun solduğunu ya da yok olmaya yüz tuttuğunu düşünebilir. Ancak bu gelişmelere derinlemesine bakıldığında; her geçen gün umudun kökleşip yeşerdiği, kalkınma yolunda adım adım ilerlendiği görülecektir.

Batı ve küfrün İslam ve Müslümanlara yönelik saldırıları hız kesmeden devam etse de, azı dişlerini gösteren sömürgeciler dünyanın dört bir yanında Müslümanlara karşı tek bir vücut gibi hareket etseler de, kendisini temsil eden bir siyasi nizamdan ve başındaki İmamdan yani Hilafet Devleti ve Halife’den yoksun olmasına rağmen ümmet, yine de birbirine kenetlenmiş, daha fazla direniş sergileyerek bu saldırılara göğüs germiş ve sömürgeci kâfir Batı’yı aciz bırakan bir meydan okumayla bu saldırılara karşılık vermiştir. Hatta bu direniş, pek çok kez Batı’nın İslam coğrafyasındaki sömürgeci hayallerini yerle bir edecek bir seviyeye ulaşmıştır.

Dahası Ümmetin bu direnişi, Batı’nın tamamında, ümmetin kimliğinin yok edilemeyeceği ve Batı uygarlığında asimile edilemeyeceği yönünde bir kanaat oluşturmuştur. Bu yüzden Batı, İslam ülkelerindeki seküler hayatın ve sömürgeci statükonun ancak baskı ve zorbalıkla ayakta kalabileceğinin bilincindedir. Nitekim Ümmet, orada burada ayağa kalkıp kendisine dayatılan bu gayr-i tabii şartları üzerinden silkip atmaya çalıştıkça, Batı baskısını daha da artırmakta, ajanlarını ve araçlarını kullanarak şehirleri varil bombalarıyla vurmakta, çocuk, kadın ve yaşlıları katletmek için ölüm mangalarını devreye sokmaktadır. Hatta artık rahatlıkla sömürgeci kâfir Batının, İslam beldelerinde kamuoyunu bombaladığını.” söyleyebiliriz.

Kuşkusuz İslam Ümmetinin bu kararlı direnişi ve bitmek bilmeyen intifadası, Batı’da genel bir umutsuzluk dalgası yaratmıştır. Hatta düşünürleri ve medya mensupları, kendi ilkelerini çiğnemeye ve özgürlük iddialarına darbe yapmaya mecbur kalmışlardır. Müslümanları diğer tüm insanlardan ayırarak, sadece onların siyasi görüşlerini ifade etmelerini, hatta iffetli İslami hayatlarını açıkça yaşamalarını bile yasaklama çağrıları yapmaya başlamışlardır. Batıda, Batı’nın tamamından Müslümanların kovulması ve hatta kendi ülkelerinde Müslümanlara karşı işlenen katliamlara bile itiraz etmenin suç sayılması çağrısında bulunan sesler yükselmiştir.

Batı’nın İslam Ümmeti hakkındaki bu genel umutsuzluk hissi, kuşkuya ve siyasi anlamsızlık kaygılarına yol açmıştır. Ülkelerinin dış politikasından şüphe eder hale gelmişler; İslam beldelerindeki varlıklarını, faydadan çok zarar getiren bir siyasi beyhudelik olarak görmeye başlamışlardır. İşte bu ruh halinden; “Önce Amerika” ve “Amerika’yı Yeniden Büyük Yap” gibi kendi içine kapanma çağrıları doğmuştur. Ayrıca, daha önce “insan sermayesi” çekmek için kullanılan sığınma ve göç kurumları, her yabancıya zulmeden ve kapıları insanların yüzüne kapatan bir siyasi polis teşkilatına dönüşmüştür.

Bütün bunlar, aslında bir uygarlık başarısızlığın ifadesidir. Yani Batı, artık kendisini diğer halkları kendi uygarlık potasında eritebilen bir güç olarak görmemekte; aksine uygarlığını dünyanın geri kalanından izole etmek istemektedir. Tüm bunlar, İslam Ümmetinin uygarlığına ve kimliğine sımsıkı sarılmasının ve otoritesini geri isteme kararlılığının bir sonucudur.

İşte bu yüzden, sadece tüm dünyanın, İslam ümmetini İslami hayatına dönme kararlılığından vazgeçiremeyeceği ümitsizliğine kapılmış olmasının bir göstergesi olarak, Hilâfetin yıkılışının 105. Yıldönümünde, yeryüzünün onun geri dönüşüne hazırlandığını söylüyoruz.

Ümmet ise bugün Hilafetin kurulmasının, sadece ümmet içinde güç ve kuvvet ehli olan orduların saatler içinde evet, sadece saatler içinde alacağı bir karara baktığının farkına varmalıdır. Zira ümmetin evlatları, aralarındaki sınırların kaldırılmasını, ülkelerinin yeniden tek bir yurt olmasını, gençlik enerjilerinin tek bir sancak altında toplanmasını, böylece düşmanlarıyla açıkça hesaplaşmayı, mukaddesatlarını geri almayı ve yer altı–yer üstü zenginliklerini çıkarmayı arzulamaktadırlar. Onları bundan alıkoyan tek şey; acziyet ve zayıflık pompalayan yalanlar, asılsız efsaneler ve uydurma hikâyelerdir. Bu vehimlere, yalanlara ve efsanelere verilecek en basit cevap şudur: İslam Ümmeti atılgan, hızlı ve tek bir iradeye sahiptir. Bir işi başarabileceğini idrak ederse, göz açıp kapayıncaya kadar onu gerçekleştirir. Nitekim biz bu Ümmetin, yıkılmaz ve sarsılmaz denilen en azgın diktatörleri ve en baskıcı rejimleri ansızın gafil avladığına ve onları tarihin çöplüğüne attığına bizzat tanık olduk!

Dolayısıyla bugün İslam beldelerini kaplayan bu zifiri karanlığın ardında, aslında büyük bir umut ve Allah’ın izniyle yakın bir kurtuluş saklıdır. Bu, Allah’ın kâinattaki sünnetidir ve ve O’nun şu kavlinin tecellisidir:

إِن يَمْسَسْكُمْ قَرْحٌ فَقَدْ مَسَّ الْقَوْمَ قَرْحٌ مِّثْلُهُ وَتِلْكَ الأيَّامُ نُدَاوِلُهَا بَيْنَ النَّاسِ وَلِيَعْلَمَ اللهُ الَّذِينَ آمَنُواْ وَيَتَّخِذَ مِنكُمْ شُهَدَاء وَاللهُ لاَ يُحِبُّ الظَّالِمِينَ“Eğer siz (Uhud’da) bir yara aldıysanız, şüphesiz o topluluk da (Müşrikler de Bedir’de) benzeri bir yara almıştı. İşte günleri insanlar arasında (böyle) döndürür dururuz. Allah, sizden iman edenleri ayırt etmek, sizden şahitler edinmek için böyle yapar. Allah, zalimleri sevmez.” [Ali İmran 140]

Bu sebeple biz, Hilâfetin yıkılışının 105. yıldönümünü, ne hâlimize ağıt yakmak ne de musibetimize ağlamak için değil, aksine İslam ümmetine, yeniden ihyası gereken şanlı geçmişini ve geri alınma zamanının geldiği yitik izzetini hatırlatmak adına anıyoruz. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurdu:

وَنُرِيدُ أَنْ نَمُنَّ عَلَى الَّذِينَ اسْتُضْعِفُوا فِي الْأَرْضِ وَنَجْعَلَهُمْ أَئِمَّةً وَنَجْعَلَهُمُ الْوَارِثِينَ“Biz ise, o yerde güçsüz düşürülenlere lütufta bulunmak, onları önderler yapmak ve onları (mukaddes topraklara) vâris kılmak istiyorduk.” [Kasas 5]

Hizb-ut Tahrir Merkezî Medya Ofisi olarak biz, Hizbin bu yıldönümünü ihya etmek amacıyla dünya çapında düzenleyeceği faaliyetlerini takip edip aktaracağız. Umulur ki Allah, bu yılı Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafetsiz geçirdiğimiz son yıl eyler.

Bu; şahit olup kulak veren herkese açık bir davettir. Gelin, İslam’ın muazzam piramidini yeniden inşa etmek için omuz omuza verelim; onu, gök ve yeryüzü sakinlerinin razı olacağı Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafet olarak yeniden kuralım.

Mühendis Selâhaddin Adada
حزب التحرير

Hizb-ut Tahrir
Merkezî Medya Ofisi Müdürü

Devamını oku...

Yöneticiye Bağlı Kalmaya Ruhsat Verilmesi ve “Şayet Onun Yerinde Siz Olsaydınız Ne Yapacaktınız?” Gerekçesiyle Münkerlerin ve Aşağılanmanın Kabul Edilmesi!

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Yöneticiye Bağlı Kalmaya Ruhsat Verilmesi ve “Şayet Onun Yerinde Siz Olsaydınız Ne Yapacaktınız?” Gerekçesiyle Münkerlerin ve Aşağılanmanın Kabul Edilmesi!

İslami değişim için çalışanlar arasında, Beşar Esad'ın devrilmesinden sonra Suriye'deki yeni rejimin yöneticileri hakkında tartışmalar devam ediyor. Bir grup, onları bir zamanlar savundukları İslami hedeflerden vazgeçip, bu hedefleri gerçekleştirmek için çalışanlara karşı çıkan Amerika ve müttefiklerinin izinden giden ajanlar olarak görüyor. Diğer grup ise bu rejimi ve yöneticilerini savunuyor, politikalarını zayıflık ve güç dengesi gerekçesiyle haklı çıkarıyor, tutumlarını akıllıca olarak nitelendiriyor ve ilk grubu, İslam'a düşman olan uluslararası durum ve küresel sistemi ve Suriye'nin bugün bir devletin kalıntısı olduğunu ve bir devlet olmadığını göz ardı ederek, hilafet kurmayı ve İslam'ı uygulamayı hayal eden idealistler olmakla suçluyor.

Beşar rejiminin devrilmesi Müslümanlar için büyük ve benzersiz bir sevinç kaynağı olmuştu; çünkü bu rejim, dünyadaki en baskıcı ve en zalim rejimlerden biriydi.Birçok kişi, daha önce cihadi geçmişi ve Selefi İslami yaklaşımıyla meşhur olan Ahmed Şara'nın liderliğindeki yeni rejimin, Suriye'de İslam'ı uygulayacağını ve Lübnan, Gazze gibi çevresindeki Müslümanların davalarını benimseyeceğini bekliyordu.Özellikle Şara'nın açıklamaları, İslami ılımlılık veya orta yol olarak adlandırdığı şeyi ve bu yaklaşımı benimseyenleri kınamasıyla biliniyordu ve bu yaklaşımı, bölgeyi hakim olan Batı'yı yatıştırmak için İslam'dan sapma olarak görüyordu.

Ancak daha sonraki olaylar, kendisinin içinde bulunduğu veya liderlik ettiği tüm gruplarda bilinenlere aykırı olan bir politika izlediğini ortaya koymuştur. Onun tutumlarında ve yeni rejiminin politikasında sürprizler yaşanmaya devam etti ve bunlarla birlikte, siyasi tutumlarında İslam'ın herhangi bir etkisinin görünmemesine ek olarak, birbirini takip eden zelil ve aşağılayıcı tutumlar nedeniyle destekçileri ve muhalifleri arasında sorular ve tartışmalar artmaya başladı.Bu ise Suriye'yi işgal eden, daha fazla topraklarını ele geçiren, buralarda askeri kontrol noktaları kuran, başkent Şam'ı bombalayan ve istediği gibi öldüren Yahudi güçlerinin devam eden saldırılarına ilişkin kışkırtıcı sessizlik gibi sayılamayacak tutumlarda ortaya çıkmıştır... Ayrıca isyan eden, saldıran ve öldüren mezhepler veya etnik gruplara karşı alınan zayıf tutumlar devam ederken Ahmed Şara bu tutumları bir hikmet olarak tasvir etmiştir.İslam'ı uygulamaya yönelik herhangi bir eğilimin görünmemesi de cabası. Ayrıca -şu anda- Trump ve elçilerinin yanı sıra Suudi Arabistan ve Türkiye yöneticileri gibi diğerlerinden aldığı olağanüstü memnuniyet de vardır...

Bu ve benzeri gerçeklikler, gözlemciler ile İslam Devleti kurmak ve Müslümanları düşman olan kâfirlerin hegemonyasından kurtarmak isteyenler arasında anlaşmazlığa neden oldu. Onlardan bazıları bu sistemden dolayı büyük hayal kırıklığına uğrayıp onu aldatma ve sapma ile suçlarken, bazıları da iç ve dış durumları ve güç dengelerini gerekçe göstererek mazeretler uydurmaya çalışmaktadır.Her iki grubun çoğunluğu arzularında samimi olup gerçeklik ve şeriata yönelik görüşler ve anlayışlarda ihtilaf etmiş olsalar da, sorunun hakikatinin ve hatalı durumun anlaşılması için her iki grubun argümanlarını da incelemek gerekmektedir.

Birinci grup argümanlarında; yeni rejim, Amerika ile birlikte yürümekte ve onun ajanlarının, küresel sisteme ve yasalarına boyun eğme konusundaki olağan yaklaşımını benimsemesinin yanı sıra kamu özgürlükleri ve insan haklarıyla ilgili Birleşmiş Milletler yasalarına uygun olarak kamusal yaşamda artan ahlaksızlığın tezahürlerini sergilemekte ve Yahudi varlığıyla normalleşemeye hazırlanmaktadır; bu inkar edilemez bir gerçeklik olup rejimi ve başkanını savunan ikinci grup tarafından da kabul edilmektedir.

İkinci grubun argümanlarına gelince; bugün Suriye zayıf, dahası bir devletin kalıntıları olup Yahudi varlığına karşı koyamamakta, tüm toprakları üzerinde nüfuzunu dayatamamakta, çevresine otoritesini yayamamakta ve uluslararası düzene karşı isyan edememektedir; aynı şekilde bu da doğru olup bunu inkar etmek kibir olur.Bu grup, Suriye'deki koşullar altında Hilafeti kurmanın veya İslam'ı devletin iç ve dış politikalarında uygulamanın gerçekliğe aykırı olduğunu ve bunun gerçekleşmesinin mümkün olmadığını eklemektedir.Bu anlayış veya sözde herhangi bir sorun yoktur; ancak sorun, daha doğrusu kafayı karıştıran şey, bu anlayışın küfrün uygulanmasını meşrulaştırmak için kullanılması, bu konuda şerî bir ruhsatın olduğu vehmine kapılmak ve zayıflık ve büyük kötülüklerden korkmak gerekçeleriyle küfür yasalarının uygulanmasının meşrulaştırılmasıdır; bu da Suriye'deki yeni rejimin, Hilafete ve İslam'ın tatbik edilmesi çağrısına karşı koymasına yol açmaktadır.

Bu ihtilafa doğru bir şekilde yaklaşabilmek için, her şeyden önce gerçekleri olduğu gibi ortaya koymak gerekir. Bu gerçeklerden biri de, Suriye’deki yeni rejimin yaptıklarının kesinlikle şerî olmadığıdır; zira rejim, küfür kanunlarını uygulamakta ve küfür politikalarını takip etmekte olup buna izin veren herhangi bir şerî ruhsat bulunmamaktadır. Öte yandan, bugün Suriye'de kelimenin tam anlamıyla bir İslam Devleti kurulmamıştır. Burada bu rejimi savunan grup, İslam'ı ve bu konudaki hükümlerini anlamadığından dolayı büyük bir hata yapmaktadır.Yani orada bir İslam Devleti kurma imkanı yoksa, o halde bu, bir küfür devleti kurmak için bir mazeret veya gerekçe olabilir mi? Eğer yönetici veya yönetimi ele geçirmek isteyen kişi İslam'ı uygulamaya muktedir değilse, o halde bu, küfrün uygulanmasına yönelik ruhsatın sebebi olabilir mi?

Bu sistemi savunan grup, bu konuda herhangi bir delil sunmamış ve sunamaz da.Çünkü Kuran'da, İslam ile hükmetmenin vacip olduğu ve İslam dışında hükmetmenin haram olduğu konusunda çok sayıda ve kesin nasslar vardır ve bu konuda hiçbir istisna veya özel durum söz konusu değildir.Bu grubun sunduğu tek şey, tiran ve facir yöneticilerin değişmesine yönelik duyulan özlem ve destektir. Bunlar, İslami nefsiyeti ifade eden arzular ama şerî hüküm için bir delil olmadığı gibi şerî bir ruhsat da değildir.Küfür rejiminin devrilmesi ve ondan intikam almak için duyulan bu özlem ve destek, İslami duygular ve İslami bir tutum olup bu da onu ortadan kaldıranları desteklemeyi ve onları savunmayı gerektirir.Bu nedenle bu rejimin, yanlış uygulamalarının ruhsat olduğu şeklindeki tutumlarını savunanlar, zaruretler gibi, bunun da öncesinde baskıcı koşullar ve güç dengeleri gibi yanlış olsa bile eğilim ve arzularının dürtüsüyle bu tutumlara sımsıkı sarılmaktadırlar;dolayısıyla onlar, bu koşulların değişeceğini ve yeni rejimin, tutumlarının doğruluğunu kanıtlamak için onurlu tutumlarıyla kendilerine yardımcı olacağını ümit ettikleri gibi bu rejimin, Yahudi varlığıyla normalleşme yönündeki eğilimi ve İbrahim Anlaşmalarının imzalanması gibi kendilerini umut ettikleri şeylerden hızla uzaklaştırdığını da düşünmektedirler.

Burada şu soru ortaya çıkıyor: Mevcut gerçeklikte Suriye'de Hilafetin kurulması veya İslam'ın tam olarak uygulanması mümkün değilse ve aynı zamanda küfre boyun eğmek veya Allah'ın indirdiklerinden başkasıyla yönetmek caiz değilse ve bu konuda hiçbir ruhsat da yoksa, o zaman ne yapılmalıdır?

Burada, muhlis bir şekilde çalışanların çoğunun gözden kaçırdığı bir husus yatmaktadır; işte bu husus, zaruretler, güç yetirme, genişlik ve tavizler hakkında konuşma dürtüsünün ve nassların zaten karar verdiği durumlarda, daha büyük mefsedetleri küçük mefsedetle def etmek kaidesi veya ehveni şerreyn (iki şerden en hafif olanı) kaidesini delil getirmek gibi özel nassların bulunduğu durumlarda genel kaideler hakkındaki hatalı istidlalin sebebidir.

Bu vakıa hakkında şerî hüküm; bir Müslümanın, küfür sistemleriyle olan yönetimden veya küfür kanunlarından kaçınmaya güç yetiremiyorsa, yönetime boyun eğmemesi veya yönetime teslim olmamasıdır.Eğer şöyle denilse: Bu meseleyi facir ya da kafir olan falanca kişiye mi bırakalım?Cevap şudur; facir, kâfir veya İslam'a kin besleyen başka biri münkeri işlemesin diye bir münkeri işlemek caiz değildir.Eğer bu diğer kişi bir günah işlemek isterse, kendi günahının yükünü kendisi taşıyacaktır.Vacip olan, küfrü yönetime ulaştırmak için değil, İslam'ı yönetime ulaştırmak için çalışmak ve mücadele etmektir ama bu, İslam'ı ve onun uygulanmasını seven bir çalışanın eliyle olmalıdır!

Bu konu hakkında birçok delil var ama burada ben, bu delillerden biriyle yetineceğim; Mekke'deki kâfirler Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e bir yıl boyunca Allah'a ibadet edeceklerini, O'nun da bir yıl onların ilahlarına ibadet etmesini, yani Mekke'nin benzer bir süre boyunca küfür yönetimine tabi olup boyun eğmesi karşılığında o süre boyunca İslam ile hükmedilmesini teklif ettiklerinde, Sallallahu Aleyhi ve Sellem bu teklifi kesin olarak reddetmiş ve bu konuda dünyanın tüm kâfirlerine yönelik bir hitap nazil olmuş ve burada bu reddi üç kez tekrarlanmış olup bu da devletin yönetimi hakkında tüm insanlara yönelik küresel bir bildiri olmuştur.قُلْ يَا أَيُّهَا الْكَافِرُونَ * لَا أَعْبُدُ مَا تَعْبُدُونَ* وَلَا أَنْتُمْ عَابِدُونَ مَا أَعْبُدُ * وَلَا أَنَا عَابِدٌ مَا عَبَدْتُمْ * وَلَا أَنْتُمْ عَابِدُونَ مَا أَعْبُدُ * لَكُمْ دِينُكُمْ وَلِيَ دِينِDe ki: Ey kâfirler! Ben sizin taptıklarınıza tapmam.Siz de benim ibadet ettiğime ibadet edecek değilsiniz.Ben de sizin taptıklarınıza tapacak değilim. Siz de benim ibadet ettiğime, ibadet edecek değilsiniz. Sizin dininiz size, benim dinim banadır.” [Kafirun 1-6]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Dr. Mahmud Abdulhâdî

Devamını oku...

Trump, Venezuela'yı Kendisinin Yöneteceğini Söylüyor ve İran, Küba ve Kolombiya'yı Tehdit Ediyor!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Trump, Venezuela'yı Kendisinin Yöneteceğini Söylüyor ve İran, Küba ve Kolombiya'yı Tehdit Ediyor!

Haber:

ABD Başkanı Trump, Maduro'nun tutuklanmasının ardından, Venezuela'da “işleri yönetenin” ABD olduğunu vurguladı, Kolombiya cumhurbaşkanına karşı sert tehditlerde bulundu, Küba'daki yönetimin çöküşünün yakın olduğunu söyledi ve İran'a, protestocuları öldürmesi halinde saldırılar düzenleyeceği uyarısında bulundu. (El Arabiya, 4/1/2026)

Yorum:

Amerika Birleşik Devletleri, herhangi bir caydırıcı olmadan uluslararası arenada açıkça zorbalık yapıyor, Venezuela gibi Amerikan şirketlerinin kaynaklarını sömürmesine karşı çıkan devlet başkanlarını tutuklama hakkına sahip olduğuna inanıyor, diğerlerini tutuklamakla tehdit ediyor, Meksika'nın Amerikan güçleriyle birlikte Meksika içindeki uyuşturucuyla mücadeleye katılmasını talep ediyor, Küba ile İran'ı da tehdit ediyor...

Venezuela Devlet Başkanı'nın tutuklanmasının ardından Çin, şok olduğunu ve dünyanın polisi rolünü reddettiğini dile getirirken, Rusya ise üzüntüsünü ve kınamasını ifade etti; doğal olarak her iki ülke de Amerika'ya karşı söylemlerden başka herhangi bir somut eylemde bulunmaya cesaret edemedi. Zira Çin, Amerika ile ticaretinden elde ettiği ekonomik getirileri düşünüyor ve bunları kaybetmek istemiyor. Rusya'nın ise Trump'ın Ukrayna konusunda önerdiği çözümden dolayı ağzı sulanıyor ve Avrupa ülkeleri de Maduro'nun Venezuela'daki siyasi sahneden çekilmesinden duydukları memnuniyeti dile getiriyorlar.

En güçlü tepkinin, silah üretimini iki katına çıkaracağını açıklayan Kuzey Kore'den geldiğini söyleyebiliriz; ama bu veya diğer tepkilerin hiçbirisi Amerika’yı korkutmuyor ve onu azgınlığından vazgeçirmiyor; zira dünyada yükselme peşinde olan bir devlet yok ki Amerika’ya meydan okusun, kendi çıkarları konusunda Amerika’yı taciz etme yolunu izlesin ve zorbalığı durdurmanın, onun çıkarlarına yönelik sıcak takibi durdurmanın bir şartı olduğunu açıklasın. Tabi böyle bir devletin, savaşmaya hazır olması gerekir.

ABD Dışişleri Bakanı, Monroe Doktrini uyarınca herhangi bir yabancı ülkenin Latin Amerika'da büyük çıkarlar oluşturmak için yaklaşmasının yasak olduğunu açıkladı; çünkü Batı Yarımküre Amerika'ya ait olup hiçbir ülke buna tepki göstermiyor ve Amerika'nın Doğu Yarımküredeki, yani Afrika, Asya ve Avrupa'daki önemli çıkarlarından mahrum bırakılacağını ilan etmiyor ve bu ülkelerdeki kendi çıkarlarını takip etmeye başlamıyor.Bazıları mevcut durumun normal olduğunu ve Amerika'nın ezici gücünü dayattığını söyleyebilir; her ne kadar bizler Amerika'nın gücünü kabul etsek de ama uluslararası değişimin, ancak savaşlar sırasında meydana geldiğini, dolayısıyla büyük güçlerin çöktüğünü, bir başkasının ortaya çıktığını ve çatışmalara girmekten kaçınan ülkelerin yükselmesinin imkansız olduğunu vurgularız. Örneğin Çin, Amerika'nın Çin topraklarına (Tayvan) yönelik tehditlerini kabul ederken nasıl yükselebilecek ki?Eğer ülkeler, güçlerini kendi topraklarında veya çevrelerinde kullanamayacaklarsa, güçlerini neden inşa ediyorlar ki?Bazıları, Amerika'nın gücü nedeniyle birçok savaşa girmeye hazır olduğu şeklinde hatalı düşünüyor; bu hatadır; zira Amerika, Irak ve Afganistan bataklıklarından zar zor kurtulmuş ve Trump, Amerika'yı Irak ve Afganistan savaşlarına sürükleyen önceki başkanların stratejik hatalarından bahsetmiştir; ama Amerika, Venezuela'da meydana geldiği gibi ülkeleri tehdit etmeye ve zorbalık yapmaya devam ediyor; zira Amerika, bu ülkelerin korkak olduklarından ve bir tepki veremeyeceklerinden emindir. Bu yüzden milletinin statüsünü yükseltmek isteyen bir ülke sürekli olarak gücünü inşa etmeli, korkaklıktan sıyrılmalı ve savaşlara girmelidir. Aksi takdirde rakipsiz süper bir devlet konumunda olan Amerika'nın, herhangi bir ülkeye kendisiyle aynı uluslararası bir statü vermesi için bir alan olmayacaktır.İşte bu yüzden Amerika, tüm uluslararası politikayı tek başına belirlemeyi sürdürmekte ve dünya ülkelerini korkutmak için haydutluk biçiminde olsa bile, savaş dışı tüm araçları benimsemektedir.

Amerika'ya meydan okuyacak olan sadece Hilafet Devleti'dir; çünkü İslam ümmeti, savaşçı ve mücahit bir ümmettir; bu yüzden savaşa girmekten çekinmez ve Amerika'nın sözünü değil, Allah'ın sözünü yüceltmek için çalışır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Bilal Et-Temimi

Devamını oku...

Pompalanan Paralar ve Aşındırılan Egemenlik!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Pompalanan Paralar ve Aşındırılan Egemenlik!
Uluslararası Para Fonu'nun Vesayetinin Gölgesinde Kuzey Sahili Anlaşması Hakkında Bir Okuma

Haber:

Reuters, 30/12/2025 Salı günü, Mısır'ın, Akdeniz'in kuzey sahilindeki bir bölgenin geliştirilmesi için Katar destekli büyük bir yatırım anlaşması kapsamında ilk nakit ödeme olarak 3,5 milyar Dolar aldığını bildirdi; haber, döviz rezervlerine destek olacağı ve yatırımları çekeceği şeklinde olumlu bir bağlamda sunuldu.

Yorum:

Bu haber ve Uluslararası Para Fonu ile kredi kuruluşlarının diktelerine sürekli boyun eğmenin ortaya çıktığı hususların ışığında, Mısır'ın bugün yaşadığı krizin sadece rakamlar, likidite veya kötü yönetim krizi değil, aynı zamanda metot, egemenlik ve referans krizi olduğu ortaya çıkmaktadır.Ekonomik kararı yabancı iradeye bağlamak ve insanların geçim kaynaklarını ve güvenliğini etkileyen tefecilik şartlarını kabul etmek, ümmetin işlerine yönelik gerçek bir gözetimin kaybolmasının ve devletin insanların çıkarlarının koruyucusu olmaktan çıkıp, dışarıdan kendisine dikte edilen şeyleri uygulayan bir ajana dönüşmesinin tezahüründen başka bir şey değildir.

Bu sahne, Hilafetin yıkılışının 105. yıldönümünü yaşarken, daha derin bir tarihsel bağlamına yerleştirildiğinde daha da net ve acı verici bir hale gelmektedir; zira bu olay, sadece siyasi bir varlığın devrilmesi değil, aynı zamanda ümmetin Rabbinin hükümlerinin otoritesinden insan yapımı yasaların otoritesine, siyasi ve ekonomik bağımsızlıktan boyun eğmeye ve ipotek altında kalmaya dönüştüğü çok önemli bir an olmuştur. İşte o günden beri, borç kapıları açılmış, Müslüman ülkelerin kalbine tefecilik kurumları yerleştirilmiş ve servetler, şerî hükümlere ve tebaanın çıkarlarına göre değil, büyük güçlerin çıkarlarına göre yönetilmeye başlanmıştır.

Mısır'da bugün yaşananlar, kredilere olan bağımlılığın derinleşmesinin ve iç politikaların Uluslararası Para Fonu'nun rızasına bağlanmasının ve Hilafetin yıkılmasından sonra başlayan sürecin doğrudan bir uzantısıdır; zira ümmet, faizin haram olmasına, paranın korunmasına, yeterliliğin garanti altına alınmasına ve ekonomi politikasının bağışçıların emirlerine değil de akideye bağlı olmasına dayalı İslami ekonomik sistemden mahrum bırakılmıştır.Bu nedenle bu çerçeve içindeki çözümlerden söz etmek, yüzler veya başlıklar ne kadar değişirse değişsin, kısır bir döngüden başka bir şey olmayacaktır.

Bu olay, daha kapsamlı ekonomik ve siyasi bağlamıyla ilişkilendirerek dikkatlice okunduğunda, farklı bir gerçek ortaya çıkmaktadır: zira bizler, Mısır'ın, başta Uluslararası Para Fonu olmak üzere uluslararası finans kurumlarının vesayetine boyun eğmesi ve bağlı olması konusundaki silsilenin yeni bir halkasıyla karşı karşıyayız.

Şekli yönden, yabancı fonların bir ülkeye girmesi, haddi zatında kınanması gereken bir şey değildir; ancak asıl sorunlar, bu fonların niteliği ve şartları ile bunların enjekte edildiği siyasi ortamda yatmaktadır.Ayrıntıları açıklandığı üzre anlaşma, sanayi veya tarımın altyapısını yeniden inşa eden verimli bir proje olmadığı gibi ümmetin temel ihtiyaçlarını karşılayan stratejik bir yatırım da değildir; aksine bunlar, kamusal arazilerin ümmetin mülkiyetinden çıkarılmasına dayanan sınırlı bir grubu hedefleyen lüks bir gayrimenkul ve turizm projesidir.

İşte burada şerî boyut devreye girmektedir; arazi, ümmetin maslahatı için yönetilen kamu mülkü veya devlet malıdır ve onu, hatalı tefecilik politikaları nedeniyle ortaya çıkan mali açıkları kapatmak için bir araca dönüştürmek caiz değildir.Şeriat, yöneticinin kamu malı hakkında tasarrufta bulunurken, acil ihtiyaçlar veya alacaklıların dikteleri ile değil, şerî maslahat ile sınırlandırıldığına karar vermiştir.

Anlaşma, Uluslararası Para Fonu programıyla ilişkilendirildiğinde, resim daha net bir hale gelmektedir.Mısır, yıllardır IMF'nin Genişletilmiş Fon Tesisi programına boyun eğmektedir; bu program, döviz kurunun serbestleştirilmesi, devletin rolünün azaltılması, özelleştirmenin genişletilmesi ve gerekli her türlü önlemle döviz girişinin en üst düzeye çıkarılması gibi belirli önlemlerin alınmasını şart koşmaktadır.Bu bağlamda, Kuzey Sahili anlaşması bağımsız bir egemenlik kararı olarak değil, IMF'nin likidite göstergelerini iyileştiren, periyodik incelemelerin geçmesini kolaylaştıran ve böylece yeni kredi dilimlerinin serbest bırakılmasını sağlayan hızla yabancı yatırımları çekme talebine doğrudan bir yanıt olarak okunmalıdır.

Burada “yatırım” olarak adlandırılan şey, doğrudan borçlanmanın alternatifinden başka bir şey değildir; ancak bu, krizin yapısal nedenlerine çözüm getirmeden mevcut yükümlülükleri yerine getirmek ve şişirilmiş borcu ödemek için acil dolar sağlamak gibi aynı görevi yerine getirmektedir.Dolayısıyla faizle yönetilen bir ekonomi, her zaman daha fazla faize veya ona mukabil bir şeye ihtiyaç duyacaktır. Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur: يَمْحَقُ اللَّهُ الرِّبَا وَيُرْبِي الصَّدَقَاتِAllah faizi tüketir (Faiz karışan malın bereketini giderir), sadakaları ise bereketlendirir.” [Bakara 276]Burada tüketmek, sadece parayla sınırlı değildir, aksine bereketi, egemenliği ve istikrarı da içermektedir.

Bu anlaşmaların en tehlikeli yönlerinden biri, gerçekte ülkenin varlıkları kademeli olarak satılırken, bunun bir “başarı” olarak pazarlanmasıdır.Devlet, insanların temel ihtiyaçlarını karşılamaya dayalı bir ekonomi inşa etmek yerine, varlıklar konusunda ifrata kaçarak ve ülkeyi hızlı kâr için çalışan, koşullar değiştiğinde ayrılan ve toplumu daha kırılgan bir şekilde bırakan yabancı sermaye için açık bir arena haline getirerek kronik bir krizi yönetmektedir.

Hastalığın kökü, finansman eksikliğinde değil, aksine Hilafetin yıkılmasından bu yana ümmete dayatılan, tefeciliğe dayalı olan, Müslüman ülkeleri küresel finans merkezlerine bağlayan ve onların bağımsız karar vermelerini ellerinden alan yozlaşmış ekonomik sistemdir.Bu nedenle ister kredi ister şartlı yatırımlar şeklinde olsun bu çerçeve içinde “çözümlerden” bahsetmek, krizin sona ermesinden ziyade, kriz yönetiminin dışına çıkmayacaktır.

İslam, açık bir ekonomik model sunmuştur: Yani faizin kesin olarak haram kılındığı, servetlerin mülkiyete göre yönetildiği ve ülkenin kaynaklarının alacaklıları memnun etmek veya uluslararası kuruluşların raporlarını iyileştirmek için değil, tebaanın ihtiyaçlarını karşılamak için kullanıldığı bir ekonomik model sunmuştur.Bu sistemin gölgesinde, devlet yatırım için yalvarmaz, aksine insanların işlerinin gözeticisi olarak hareket eder; zira dışarıya bağımlılıktan kurtulacak kadar servetlere sahiptir.

Bugünkü mesaj, tüm Mısır halkına yöneliktir:Sizin acılarınız kaçınılmaz bir kader olmadığı gibi tembellik veya kaynakların yetersizliğinin bir sonucu da değildir; aksine İslam'ı ve onun hükümlerine muhalefet etmeye, ülkeyi ve insanları borç tablolarına yazılmış rakamlardan ibaret gören kurumlara bağlamaya dayalı temelinde yozlaşmış bir sistemin meyvesidir.Bu ise ancak samimi bir siyasi bilinçle ve onurun parayla satın alınamayacağını ve egemenliğin borç veya arazi satışıyla geri kazanılmayacağını idrak etmekle giderilebilir.Dahası ümmetin karar verme gücünü ve otoritesini geri kazandırarak ve ümmetin Rabbinin kendisinden razı olduğu şeriatını uygulayarak ve Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafetin olduğu İslam Devleti'ni kurarak giderilebilir.

Ey Kinane askerleri ve ey güç ve kuvvete sahip olanlar: Sizlerin Allah katındaki sorumluluğunuz büyük olup sizin göreviniz, bağımlı olan bir sitemi korumak ya da bağımlılık yollarını güvence altına almak değildir; aksine sizler, ümmetin kalkanı ve kılıcısınız; zira siz o gün, sömürgecinin çizmiş olduğu sınırları korumaktan sorguya çekilmeyeceksiniz, aksine ümmetin dinini, topraklarını ve servetlerini koruma konusunda sorguya çekileceksiniz.Bugün Mısır'a yönelik en büyük yardım, onu bağımlılıktan kurtaracak, karar verme gücünü geri kazandıracak ve Raşid bir yönetimi kuracak bir projenin yanında yer almanızdır; bu proje ise ülkeyi ve insanları koruyacak olan Nübüvvet Minhacı üzere Hilafettir. Tarih asla affetmez ve ümmet de gerek yanında duranları gerekse kurtuluşunun karşısında duranları asla unutmaz.

Nitekim Hilafetin yıkılmasından bu yana geçen 105 yıl, gerçek bağımsızlığın, kredilerin şemsiyesi altında veya zalim küresel ekonomik sisteme entegre olmakla gerçekleşmeyeceğini, aksine samimi bir şekilde Allah'ın şeriatı ile hükmetmeye geri dönmekle ve insanların işlerini İslam ile gözeten bir devletin altında İslami hayatı kamil bir şekilde yeniden başlatmakla, yabancı hegemonyanın elini kesmekle ve siyasi ve ekonomik kararı kâfirlerin ve onların kurumlarının pençesinden kurtarmak gerçekleşeceğini kanıtlamıştır. Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur: إِنَّ اللّهَ لاَ يُغَيِّرُ مَا بِقَوْمٍ حَتَّى يُغَيِّرُواْ مَا بِأَنْفُسِهِمْ Şüphesiz ki bir kavim, kendini nefsini değiştirmedikçe; Allah da onları değiştirmez.” [Rad 11] Ve Subhanehu şöyle buyurmuştur: وَلَيَنصُرَنَّ اللَّهُ مَن يَنصُرُهُ إِنَّ اللَّهَ لَقَوِيٌّ عَزِيزٌAllah kendi dinine yardım edenlere muhakkak yardım edecektir. Kuşkusuz Allah güçlüdür, mutlak galiptir.” [Hac 40]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Mahmud El-Leysî - Mısır

Devamını oku...

Türkiye Vilayeti: Gündem Değerlendirme Toplantısı 06/01/2026

  • Kategori Türkiye
  •   |  
Hizb-ut Tahrir Türkiye Vilayeti:
Gündem Değerlendirme Toplantısı 06/01/2026
 

Hizb-ut Tahrir Türkiye Medya Bürosu Üyesi Sayın Muhammed Emin Yıldırım, gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

⬛️ Maduro'nun ABD Tarafından Kaçırılması
⬛️ 2026 Yılı İşçi, Memur ve Emekli Maaş Zamları
⬛️ Suriye'de Hizb-ut Tahrir Gençlerine Verilen Cezalar

H. 17 Receb 1447 - M. 6 Ocak 2026

turkiye vilayeti

İlgili Bağlantılar:

 

2026 Yılı Bütçe Kanunu
⬛️Türkiye’deki Uyuşturucu Operasyonları
⬛️SDG’nin Suriye Ordusuna Entegrasyonu

Devamını oku...

SAYI 581 Çıktı - Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi El-Raye Gazetesi

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi

El-Raye Gazetesi Yeniden Yayında

 

Biz, Hizb-ut Tahrir Medya Ofisi olarak takipçilerimiz ve Merkezi Medya Bürosu Web Sayfası misafirlerimize, Hizb-ut Tahrir tarafından 1954 yılında başlatılan El-Raye Gazetesinin tekrar yayına başlatılmasını duyurmaktan gurur duyarız. Karanlık ve zorba rejimlerin baskısı sonucu haftalık yayınlanan gazete durdurulmuştu. Şimdi Hizb-ut Tahrir El-Raye Gazetesini Allah’ın izniyle tekrar başlatacaktır.

Devamını oku...

Hizb-ut Tahrir Tanıtılmaya İhtiyaç Duymayacak Kadar Malumdur; Hilafeti Kurma Davasına Savaş Açan ve Kendini Buna Adayan Güruh (Çete) da Öyle!

Suudi Arabistan’ın El-Vatan gazetesi 29 Aralık 2025 tarihinde “Takipçileri Kontrol Altında Tutmak İçin Günlük Yapılması Gereken Meşguliyetler” başlıklı bir makale yayınladı. Ardından El-Arabiya Haber Kanalı, bu makaleyi 31 Aralık 2025 tarihinde internet sitesinde tekrar paylaştı. Makalede, Hindistan’da bir Müslüman davetçinin bir ateistle yaptığı münazaranın videosunun Müslümanlar arasında yayılmasından duyulan memnuniyet abartılı bulundu! Makale, bu olay üzerinden “Siyasal İslam” gruplarını neşter altına yatırmaya çalıştı. Tabii ki makale, Hizb-ut Tahrir ve gençlerinin çabalarına değinmeyi ve gayretlerini küçümsemeyi ihmal etmedi.

Hizb-ut Tahrir’in Hilâfet’i kurma çağrısı artık tanıtıma ihtiyaç duymayacak kadar meşhurdur. Artık iftiracılardan hiçbiri onu Müslümanların gözünde karalayamaz. Aynı şekilde, İslam ile yönetilmeye savaş açan ve kendini buna adayan güruh da tanıtılmaya ihtiyaç duymayacak kadar meşhurdur. Bu güruh artık İslam ümmeti içinde yöneticilerin borazanları olarak tanınmakta ve temel uğraşları İslami hayatla mücadele etmek olarak bilinmektedir. Daha önce, adı geçen gazetenin eski bir genel yayın yönetmeninin, ülkesinin yöneticilerini memnun etmek için bir televizyon röportajında Hilafeti ve Hizb-ut Tahrir’in davasını küçümsemeye çalıştığı da biliniyor. Sonra kaderin cilvesi o ki o kişi efendileri tarafından acı bir şekilde ihanete uğrayıp tarih sahnesinden silinirken, Hizb-ut Tahrir’in Hilafet davası Allah’ın lütfu ve yardımıyla büyümeye devam etti ve bugün Müslümanlar arasında köklü bir kamuoyu haline gelmiştir. Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun.

İçerisinde çok sayıda Müslüman’ın çalıştığı söz konusu gazete ve kanal gibi kurumların; İslam ümmetinin onca parasını, onca çabasını ve onca aklını Hilâfet gibi İslam’ın temel bir hükmüne saldırmak için kullanıldığını görmek gerçekten son derece üzücüdür! Oysa Hilafet, Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in müjdelediği, ardından Raşit Sahabelerin, Efendilerimiz Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Ali’nin (Allah hepsinden razı olsun) kurduğu ve İslam Ümmetinin 1300 yıl boyunca kanlarıyla savunduğu bir kurumdur. Peki, Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in yaşadığı ve defnedildiği topraklarda, onun diyarında yaşayan ve çalışan bir kimse, böylesi bir günahı oradan işlemeyi nasıl kendine yakıştırabilir?! Bu kimselerin böylesi bir günahı işlemeye cüret etmeleri ne kadar da hazindir!

Bu kimseler iş işten geçmeden önce ibret almalı, Şeytan-ı Racim’den Allah’a sığınmalı ve İslam ile Müslümanlara eziyet etmekten vazgeçmelidirler. Aksi halde Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın şu kavli onlar için de geçerli olacaktır:

سَأَصْرِفُ عَنْ آيَاتِيَ الَّذِينَ يَتَكَبَّرُونَ فِي الْأَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّ وَإِن يَرَوْا كُلَّ آيَةٍ لَّا يُؤْمِنُوا بِهَا وَإِن يَرَوْا سَبِيلَ الرُّشْدِ لَا يَتَّخِذُوهُ سَبِيلاً وَإِن يَرَوْا سَبِيلَ الْغَيِّ يَتَّخِذُوهُ سَبِيلاً ذَٰلِكَ بِأَنَّهُمْ كَذَّبُوا بِآيَاتِنَا وَكَانُوا عَنْهَا غَافِلِينَ“Yeryüzünde haksız yere büyüklük taslayanları ayetlerimden uzaklaştıracağım. Onlar her türlü mucizeyi görseler de onlara inanmazlar; rüşt yolunu görseler onu yol edinmezler ama azgınlık yolunu görseler hemen onu yol edinirler. Bu, onların ayetlerimizi yalanlamaları ve onlardan gafil olmaları sebebiyledir.” [Araf 146]

Devamını oku...

Şeytanın Kuklaları: Batı Destekli Yöneticiler ve Yükselişe Hazırlanan Hilafet!

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Şeytanın Kuklaları: Batı Destekli Yöneticiler ve Yükselişe Hazırlanan Hilafet!

Uzun bir gecenin gölgesinde, kendi başlarına hareket edemeyen ve ancak görünmeyen gizli bir elin işaretiyle hareket eden kuklalar siyaset sahnesinde sallanıyor; zira onlar, liderler değillerdir, aksine büyük şeytan alkışladığında dans eden ve itaat etmelerini istediğinde ise sessiz kalan Batı başkentlerinden bağlanmış iplerde asılı duran birer kuklalardır. Hikmet iddiasında bulunup egemenlik gösterirler ancak gerçekte kiralanmış, karar sahibi olmayan ve özgürlük adına halkları ezip servetleri yağmayan büyük Şeytan Amerika'nın rehinesidirler.

Amerika artık ordular göndermiyor, aksine şartlar, krediler, tavsiyeler ve emirler gönderiyor. Müslümanların başındaki yöneticilere gelince; onlar uygulayıcılardan başka bir şey değillerdir, yani kendi sınırlarından daha büyük bir planı uygulayan araçlardır. Ancak daha acı olanı, Amerika sadece yöneticileri kontrol etmemekte, aksine onlar aracılığıyla halkların da boğazlarını sıkmaktadır; zira yönetici, Amerika'nın (Birleşmiş Milletler, Uluslararası Para Fonu ve Güvenlik Konseyi gibi) uluslararası kurumlar üzerinde en büyük etkiye sahip olmasından dolayı sadece uluslararası meşruiyeti tarafından kontrol edilen bir görevlidir. Bu yüzden Amerika, ne zaman isterse yöneticiye karşı karalama kampanyaları başlatmakta, onu diktatör, baskıcı ve yozlaşmış olarak yaftalamakta, böylece yavaş yavaş meşruiyetini elinden almakta ve onu uluslararasından izole etmektedir.

Yaptırım tehditleri, varlıkların dondurulması veya uluslararası desteğin durdurulması bir yana ekonomi, ülkelerimizdeki rejimlerin zayıf noktasıdır. Bu yüzden Amerika, medya, elitler, örgütler ve hatta güvenlik cihazları üzerinde nüfuzu olmasından dolayı kaos yaratmak için en kirli araçlarını kullanmaktadır. Dolayısıyla Amerika, ne zaman bir iç kriz veya gösteriler başlatmak ya da askeri darbeye teşvik etmek istese, önce bir alternatifi parlatıp desteklemeye başlar, sonra da belki ordudan, muhalefetten veya iktidar ailesinden başka bir kişiye destek vereceğine dair imada bulunur. Bunun üzerine yönetici varlığının tehdit altında olduğunu hissettiğinde hızla itaat eder, tavizler verir ya da bu üslubu benimseyen Amerika'ya devasa paralar pompalar. Zira Amerika, bir yönetici tehdit edildiğinde, koltuğunu korumak için her devlete boyun eğeceğini, halka baskı yapacağını, fiyatları yükselteceğini, medyayı Batı’nın borazanı haline getireceğini, işgalle normalleşeceğini ve kendisine karşı çıkan herkesi şeytanlaştıracağını bilmektedir. Böylece halklar, dış şantajların rehineleri ve rejimi koruyan araçlar haline gelmektedir, aksi değil.

Mısır'da darbeyle iktidara gelen Sisi, Batı'nın desteğiyle yaşamaktadır. Bu yüzden işgal karşısında tam bir sessizlik içinde olup işgalle fiilen normalleşmiş durumdadır… Suudi Arabistan'daki bin Selman'a gelince, Yahudi varlığını gölgeden açığa çıkarmış ve dönüşüm ve açılım gerekçesi altında Yahudi varlığıyla normalleşmenin en coşkulu kişilerinden olmuştur... Aynı durum karşıt devrimlerin vaftiz babası, darbelerin destekçisi ve tüm özgür düşünceyi çarpıtma kampanyalarının finansörü olan Birleşik Arap Emirlikleri yöneticisi bin Zayid için de geçerlidir... En büyük felaketimiz, işgalin gizli ve açık güvenlik müttefiki olan ve güvenlik koordinasyonu asla durmayan Ürdün Kralı II. Abdullah'tır... Son değil, aksine onların en yenisi olan Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara’dır; zira o da, egemenliği olmayan, Washington tarafından idare edilen ve Yahudilerin güvenliğini sağladığı sürece yönetimde kalmasını sağlayan ve Amerika'nın istediği gibi emirleri yerine getirmek ve statükoyu pekiştirmek dışında hiçbir kararı ve projesi olmayan bir cumhurbaşkanıdır.

Okuyucu şunu sorabilir: Amerika krizlerine rağmen neden çökmüyor?

Cevabı, kendi eliyle kalbine bir ok saplayıp sonra da onu, parazit bir vampirin beslenmesi için kanar bir şekilde bırakan bir sorudur. Daha geniş manada: Amerika, ekonomik krizlerin, siyasi bölünmenin ve sosyal parçalanmanın acısını çekmesine rağmen çökmüyor; çünkü Amerika bizim üzerimizden besleniyor. Zira Dolar cinsinden fiyatlandırılan petrolümüz, Amerika'nın parasının hakimiyetini sağlamakta, nakit rezervlerimiz Amerika'nın borçlarını finanse etmekte, silah anlaşmalarımız Amerika'nın fabrikalarını canlandırmakta ve yöneticilerimizin bağımlılığı, Amerika'ya her platformda meşruiyet vermektedir.

Kısacası, büyük Şeytan'ın hayatta kalmasını, bizi kontrol etmesini, bizi öldürmesini, bizim ölümlerimizin bedelini bizden almasını sağlayan bizleriz; zira o, herhangi bir ülkenin yıkımına neden olursa, biz onu yeniden inşa etmek zorundayız. Peki bizim başımızdaki, tek gözlü aciz bir şeytanın elindeki bir kukla olan bir avuç tiran için ne kadar aptal ve aşağılanmış bir duruma düştüğümüzün farkında mısınız?

Kurtuluş, sistemlerin içinden değil, aksine bunların dışından, yani egemenliği yeniden tesis eden, ümmeti birleştiren ve Batı hegemonyasının karşısında duran rakip bir projeden gelecektir. Dikkat edin bu, tarihi bir slogan değil, adil küresel bir sistem olan Hilafet projesidir; zira bu şeytana son vermeye, onu besleyen tüm kaynakları kesmeye, onu herhangi bir devlet gibi doğal haline geri döndürmeye ve tüm hegemonyacı araçlardan arındırmaya muktedir olan sadece bu projedir.

Bugün bizim en önemli vacibimiz, yöneticilerimizi ifşa ederek onları devirmek, Batı'ya değil ümmete dostluğunu ilan eden ve sömürgecinin kanunlarıyla değil, Allah'ın şeriatıyla yöneten gerçek İslami bir yönetimi tesis etmek amacıyla Hilafet Devleti'ni kurmak için çalışmaktır; zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur: الَّذِينَ آمَنُواْ يُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِ اللّهِ وَالَّذِينَ كَفَرُواْ يُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِ الطَّاغُوتِ فَقَاتِلُواْ أَوْلِيَاء الشَّيْطَانِ إِنَّ كَيْدَ الشَّيْطَانِ كَانَ ضَعِيفاًİman edenler Allah yolunda savaşırlar. Kâfirler ise tağutların (şeytanın dostları) yolunda savaşırlar. Öyleyse şeytanın dostlarıyla savaşın. Şüphesiz şeytanın hilesi zayıftır.” [Nisa 76] Dolayısıyla bu, dünyayı, bir üçüncüsü olmayan ikiye bölen bir yol haritasıdır; Allah yolunda savaşanlar ve tağutların yolunda savaşanlar. Bu yüzden İslam'la savaşan, daveti kuşatma altına alan veya işgalle normalleşen her rejim, milliyetçilik veya modernlik maskesi taksa bile, şeytanın dostlarıdırlar.

Ayet, müminlerin şeytanın zayıf tuzağına karşı güçlü olduklarına dair kesin iman aşılayan bir ifadeyle sona eriliyor; çünkü müminler, sağlam ve sarsılmaz bir imana sahiptirler.

Bize gelince; önümüzde kalkınmaya hazırlanan büyük bir proje vardır; bu proje, ümmeti birleştirecek, zincirleri kıracak, mezalimlere karşı çıkacak, İslam'ı dünyaya bir nur ve adalet olarak taşıyacak olan Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafet projesidir. Her kim onun yanında değilse, ona karşıdır demektir.

وَاللهُ غَالِبٌ عَلَى أَمْرِهِ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ

“Muhakkak ki Allah emrinde galiptir. Fakat insanların çoğu bunu bilmezler.” [Yusuf 21]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Menal Ümmü Ubeyde

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER