Çarşamba, 23 Şaban 1447 | 2026/02/11
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Türkiye Vilayeti: Gündem Değerlendirme Toplantısı 10/02/2026

  • Kategori Türkiye
  •   |  
Hizb-ut Tahrir Türkiye Vilayeti:
Gündem Değerlendirme Toplantısı 10/02/2026
 

Hizb-ut Tahrir Türkiye Vilayeti Medya Bürosu Başkanı Sayın Mahmut Kar, gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

- Suudi Arabistan ve Mısır Ziyaretleri
- Türkiye'de Siyasetin Seviyesi

H. 22 Şaban 1447 - M. 10 Şubat 2026

turkiye vilayeti

İlgili Bağlantılar:

Devamını oku...

İslami Uygulamaların Yasaklanması, Danimarka Siyasetinde Tekrar Eden Bir Konudur

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

İslami Uygulamaların Yasaklanması, Danimarka Siyasetinde Tekrar Eden Bir Konudur

Haber:

Yeni yıl, Danimarka'da Müslümanların İslam'ın şiarlarını uygulamalarını kısıtlamaya yönelik bir dizi önerilerle başlamıştır.Bu önerilerin çoğu yasalar ve yasaklar yoluyla uygulanmaktadır; bu yüzden 2026 sonbaharında Danimarka'da yapılacak seçim kampanyalarının bundan daha da öteye gideceği, yani Müslümanlara karşı en nefret dolu konuşmaları yapan ve en nefret dolu yasaları çıkaranın kim olacağı konusunda bir yarışın yaşanacağı beklenmektedir.

Yorum:

Nitekim cinsiyete göre ayrılmış yüzme havuzlarına getirilen yasak, İslami konferanslar veya bayram namazları için cinsiyete göre ayrılmış salon ve odaların kiralanmasına getirilen yasak ve üniversitelerdeki namaz odalarının kapatılması kararı uygulamaya konulmuştur. Bunlar Müslümanların günlük yaşamlarında iyi bilinen uygulamalar ve hususlardır; bu yüzden Müslümanların yaşamlarını kısıtlamaya hırslı bağnaz bir hükümetin gölgesinde sorun teşkil etmektedir.

Buna ek olarak Danimarka hükümetindeki politikacılar, imamlar tarafından yapılan İslami evlilik sözleşmelerinin yanı sıra bazı Müslümanlar tarafından şerî bir İslami uygulama olarak gerçekleştirilen kuzen evliliklerini de hedef almaktadırlar.

Tüm bu öneriler ve yasalar, Müslümanlara baskı uygulamanın, onları itaat etmeye zorlamanın ve hükümetin Batı kültürüne entegre olma taleplerine boyun eğmedikleri takdirde onları günah keçisi haline getirmenin araçlarıdır.

Onların sundukları şey, kadın haklarının savunucusu olduklarını iddia ederlerken, kadınlara yönelik şiddet, sömürü ve nesneleştirme konusunda korkunç istatistiklerde açıkça görüldüğü gibi sorunlar ve sosyal kötülüklerle dolu bir kültürdür.

Bilgi ve aydınlanmanın bir değer olması gereken üniversitelerde Müslümanların haya değerlerine veya namaza sımsıkı sarılmalarına tahammül edemediklerinde, bizzat değerler baltalanmaktadır.

Müslümanlara dayatılan yasalar ve kısıtlamalar, Batı kültürünün iyiliğin kaynağı olduğu iddiasıyla ambalajlanırken, aslında liberal kapitalizm adına dünya çapında zulmün sorumlusu olan bu kültürdür.Yani Amerika'nın sadık müttefiki olarak Danimarka tarafından desteklenen liberal kapitalist sistemdir.Dolayısıyla küresel sistem, Amerika'nın liderliğinde tam bir siyasi çöküş ve devam eden Epstein skandalı ile bu skandala karışan elitlerde somutlaşan ahlaki bir yozlaşma halindedir.

Müslümanları İslam'ı terk etmeye zorlama yönelik bu girişimler, geçmişte olduğu gibi gelecekte de boşuna bir çaba olacaktır; çünkü İslam, şeref, onur ve akılcılıkla karakterize edilen bir medeniyet ve yaşam tarzı üslubu sunmaktadır ki bu, dünyanın, özellikle de Batı'nın şiddetle ihtiyaç duyduğu şeydir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Yunus Biskurçik

Devamını oku...

Kırgızistan'da Hizb-ut Tahrir Mensubu Olmaları Nedeniyle Beş Kadın Tutuklandı

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Kırgızistan'da Hizb-ut Tahrir Mensubu Olmaları Nedeniyle Beş Kadın Tutuklandı

Haber:

Kırgızistan Devlet Ulusal Güvenlik Komitesi, Hizb-ut Tahrir’e bağlı bir kadın hücresinin üyelerinin Celal-Abad bölgesine bağlı Nooken ilçesinde tutuklandığını bildirdi.Kolluk kuvvetleri, partinin kadın kanadının aktif üyelerinin, dikiş nakış konusunda pratik eğitim vermek adı altında genç kızları çalışmaya davet ettiklerini ve bu süreçte yavaş yavaş ve göze batmadan onların zihinlerine İslami fikirleri aşıladıklarını bildirdi.Kadınlar, kapalı Telegram kanallarına aktif olarak katılmışlar, yasaklı yayınları dağıtmışlar ve Kırgızistan topraklarında Hilafetin kurulmasını tartışmışlardı.

29 Ocak 2026 tarihinde, soruşturma ve operasyonel tedbirlerin sonucunda, kadın kanadının beş üyesi gözaltına alınarak Kırgızistan Cumhuriyeti Ulusal Güvenlik Devlet Komitesi'nin tutukevine konuldular.Şu anda soruşturma halen devam etmektedir.

Yorum:

Son dönemde Kırgızistan'da İslami faaliyetlerde bulunmaları nedeniyle kadınların tutuklanmaları, Rusya'da da aynı eğilimin şiddetlenmesiyle aynı zamana denk gelmiştir. Bu yüzden Kırgızistan'daki iç güvenlik alanının tamamının, Devlet Ulusal Güvenlik Komitesi'nden ziyade Rusya Federal Güvenlik Servisi'nin kontrolü altında olduğu sonucuna varmamak mümkün değildir.

Rusya'nın, ülkede düzeni yeniden tesis etmesi karşılığında uzun vadeli bir iktidar vaat ettiği mevcut Cumhurbaşkanı Sadır Caparov'un iktidara gelmesiyle Rusya'nın nüfuzunun bir kez daha güçlendiğini unutmamalıyız.Zira 2021 seçimlerinden önce Caparov kendisini son derece dindar bir kişi olarak göstermiş ve bu sayede dindar çoğunluğun desteğini kazanmıştı; bunun sonucunda iktidara gelmesinin ardından ülkedeki dini ve siyasi aktivistleri sistematik olarak ortadan kaldırmaya başlamıştır.

2022 yılında Tacikistan sınırında patlak veren savaş, ülkede Caparov rejiminin pekişmesi yönünde atılan bir başka önemli adım olmuştur.Zira o zamanlar, toplumu kendi çevresinde birleştirmek ve bağımsız medyayı ve tüm siyasi rakiplerini yok etmek amacıyla ulusal coşkuyu istismar etmek için sınır çatışmasını başlatan kişi bizzat kendisiydi.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Muhammed Mansur

Devamını oku...

Davos'ta "Barış Kurulu" Projesinin İmzalanması Gazze’deki Soykırımı Meşrulaştırma Mesabesindedir

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Davos'ta "Barış Kurulu" Projesinin İmzalanması
Gazze’deki Soykırımı Meşrulaştırma Mesabesindedir

21 Ocak 2026'da Özbekistan Cumhurbaşkanı Şevket Mirziyoyev, ABD Başkanı Trump'ın daveti üzerine İsviçre'nin Davos kentinde "Barış Kurulu" projesinin imza törenine katılmak üzere çalışma ziyareti için yola çıktı. 19 Ocak'ta Özbekistan Cumhurbaşkanlığı sözcüsü Sherzod Asadov, Özbekistan'ın Trump'ın kurula kurucu devlet olarak katılma teklifini kabul ettiğini duyurdu. Mirziyoyev, Trump'a yönelik mesajında bu girişimi "Ortadoğu'daki kronik çatışmaları çözmeye ve bir bütün olarak bölgede barış ve istikrarı sağlamaya yönelik önemli bir adım" olarak nitelendirdi.

Bu girişim, BM Güvenlik Konseyi'nin 17 Kasım 2025 tarihli 2803 sayılı kararıyla onaylanan Gazze'deki çatışmayı sona erdirmeye yönelik "Kapsamlı Plan"a dayanmaktadır. Bilindiği üzere BM kararları, özellikle Amerika olmak üzere büyük güçlerin iradesini meşrulaştırmak için bir araç olarak kullanılmaktadır. ABD öncülüğündeki "barış girişimleri" -İbrahim Anlaşmalarının durumunda olduğu gibi- bölgedeki güç dengesini Yahudi varlığı lehine değiştirmeyi amaçlamaktadır. Amerika'nın Afganistan, Irak, Suriye, Libya ve Sudan'daki “barış, istikrar ve demokrasi” sloganları altında yürüttüğü projeler ise nihayetinde gerisinde cinayet, baskı, işgal ve yıkımdan başka bir şey bırakmamıştır. Aynı senaryo Gazze meselesinde de tekrarlanıyor. Zira Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararıyla meşrulaştırılan plan, aslında işgali sona erdirmeyi değil, aksine işgali yeni bir siyasi biçimde pekiştirmeyi hedefliyor; çünkü Gazze'deki trajedi, Yahudi varlığının işgali ve saldırganlığının ve bunu destekleyen Amerikan politikasının bir sonucudur. Bu nedenle, Trump'ın önerdiği barış planları çatışmayı çözmeyi değil, aksine onu yönetmeyi amaçlamaktadır. Zira Amerika suçlu varlığı silahlandırıyor, ona siyasi koruma sağlıyor, sonra da barıştan bahsediyor! Bu ise bir arabuluculuk değildir; aksine düpedüz bir hükümdür. Bu yüzden bu planlar baskıyı, vahşeti ve katliamları ortadan kaldırmıyor; aksine onlara yasal bir kılıf sağlıyor!

İslam beldelerindeki hain rejimlerin bu iğrenç planlara dahil olması, sorumluluğun paylaşılması ve direnişin zayıflatılmasından başka bir şey değildir. Zira Amerika, Müslümanların başındaki ajan yöneticiler aracılığıyla suçlarını meşrulaştırmak istiyor. Barış adına imza atıyorlar ancak bu imzalar, izzetli Gazze'deki masumların kanlarının dökülmesini meşrulaştırmak için kullanılıyor.

Davos'ta imzalanacak olan belge kağıt üzerinde “barış” olarak adlandırılsa da, siyasi özü Ortadoğu'daki yeni Amerikan düzenini meşrulaştırmak ve Gazze meselesini kontrol altında dondurmaktır. Dolayısıyla işgalin işlemiş olduğu suçları, suç niteliğindeki kuşatmayı, vahşi saldırıları ve Gazze halkına uygulanan toplu cezalandırma politikasını kasten görmezden gelmektir.

Özbekistan rejimi resmi politikasında “tarafsız ve dengeli bir dış politika” sloganının propagandasını yapmış olsa da, ABD tarafından başlatılan ve Yahudi varlığının çıkarlarıyla yakından bağlantılı olan bir yapıya katılması, pratikte tarafsızlıktan vazgeçilmesi anlamına gelmektedir. Yani “Barış Kurulu” üyeliği onu, ABD'nin Orta Doğu politikasının, özellikle de Gazze'de işlenen suçların doğrudan ortağı haline getirmektedir. Dolayısıyla bu karar, devlete ciddi siyasi, mali ve hatta askeri yükümlülükler getirecektir ki bunlardan bazıları şunlar:

1- Diplomatik destek: Kurulun faaliyetlerini güçlendirmek ve diğer ülkeleri de dahil etmek. Buna göre Özbekistan, Kurulun uluslararası sahnedeki faaliyetlerini desteklemesi, onu meşrulaştırması ve diğer ülkeleri bu yapıya dahil etmek için etkili diplomatik önlemler alması gerekecektir. Bu da pratik olarak, Amerikan girişimlerini desteklemek anlamına gelmektedir.

2- Mali yükümlülük: Plana göre, Kurul, Gazze'nin yeniden inşası için uluslararası fonlar oluşturacaktır. Kalıcı üye olmak 1 milyar ABD Doları tutarında bir maliyet gerektirecektir. Bu ise iç sorunlarla boğuşan bir ülke için ağır bir mali yüktür.

3- Askeri ve güvenlik yükümlülükleri: Kurul üyeleri, Gazze'yi silahsızlandırmak ve güvenliği sağlamak gerekçesiyle güçlerini göndermek zorunda kalacaklardır. Bu da Özbekistan'ın, doğrudan askeri ve siyasi çatışmaların girdabına çekilmesi riskini artıracaktır.

Dolayısıyla sorunun sınıflandırılması yanlış olursa, aynı şekilde çözüm de yanlış olacaktır. Gazze'deki sorun, Yahudi varlığının varlığında yatmakta olup çözümü de onu tamamen ortadan kaldırmaktır. Sorun gerçek haliyle kabul edilmezse, sorunu çözmeye yönelik tüm girişimler, sahte bir “barış” kisvesi altında sorunu daha da derinleştirmekten başka bir işe yaramayacaktır. Bu nedenle Gazze sorununa yönelik pratik çözüm, Yahudi varlığını mübarek topraklardan silip süpürmeye ve onun arkasında duran güçleri İslam beldelerinden kovmaya muktedir olan siyasi bir gücü gerektirmektedir. Bu güç ise Raşidi Hilafettir. Bu nedenle Müslümanların, sömürgeci güçlerin dayattığı mevcut rejimlerin iç ve dış politikalarını reddederek nebevi sirete göre çalışan Hizb-ut Tahrir'in liderliğinde Nübüvvet Minhacı Raşidi Hilafeti kurmak için ciddi adımlar atmaları gerekir. Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِن تَنصُرُوا اللَّهَ يَنصُرْكُمْ وَيُثَبِّتْ أَقْدَامَكُمْ Ey iman edenler! Eğer siz Allah’a (Allah’ın dinine) yardım ederseniz O da size yardım eder, ayaklarınızı sabit kılar.” [Muhammed 7]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Abdulaziz Özbeki

Devamını oku...

On Belediyenin Müslümanları Bir Casus Gibi İzlemesi Demokratik Hukuk Devleti Masalının Çöküşü Demektir

5 Şubat 2026 tarihinde medya organları, on Hollanda belediyesinin Hollanda Veri Koruma Kurumu (AP) tarafından para cezasına çarptırıldığını bildirdi. Kurumun soruşturma sonuçları; Eindhoven, Zoetermeer ve Delft gibi şehirlerin belediye başkanlarının, kendi sınırları içindeki Müslümanlar hakkında sözde “radikalleşme” korkusuyla yasadışı şekilde kişisel veriler topladığını ortaya çıkardı.

Bu belediyeler söz konusu soruşturmaları kendi inisiyatifleriyle başlatmamışlardır; aksine ulusal hükümet ve Ulusal Güvenlik ve Terörle Mücadele Koordinatörlüğü (NCTV), yerel belediyeleri “radikalleşmeyi” ve (çatışma bölgelerine) “yurt dışına seyahatleri” engellemek için teşvik etmişlerdir.

Belediyeler; Müslüman topluluğun inançları, mezhepleri, cami içindeki ilişkileri ve gerilimleri hakkında da veriler toplamışlardır. İlgili belediyeler bu bilgileri elde etmek için dış ajanslardan hizmet almış, hatta hazırlanan raporları emniyet birimleri, Sosyal İşler ve İstihdam Bakanlığı gibi kurumlarla hukuka aykırı şekilde paylaşmışlardır.

Nihayetinde Hollanda Veri Koruma Kurumu, on belediyenin her birine 25 bin avro para cezası kesmiştir. Bu gelişmelerin ardından bazı belediyeler cezayı peşinen kabul etmiş; Delft Belediye Başkanı Bechtold başta olmak üzere bazı yetkililer kamuoyundan özür dilemiştir.

“Radikalleşme” ile mücadele politikaları, ne tesadüfi bir siyasi girişim ne de ilgili belediyelerin bir hesap hatasıdır. Ulusal hükümet, on yıllardır çeşitli politika belgelerinde belediyelerin Müslüman topluluk içindeki “radikalleşme” ile mücadeleden yerel düzeyde nasıl sorumlu olacağını belirlemiştir. Hatta Ulusal Terörle Mücadele Koordinatörlüğü (NCTV) ve Genel İstihbarat ve Güvenlik Servisi (AIVD) gibi istihbarat birimleri, “İslami aşırılık” olarak kabul ettikleri şeylere dair tanımlar ve hükümler içeren raporlar hazırlamışlardır. Örneğin, bir Müslümanın küresel Ümmet bilincine inanması, potansiyel radikalleşmenin güçlü bir göstergesi sayılmaktadır.

Merkezi hükümetin, Hollanda Veri Koruma Kurumu aracılığıyla belediyelere yerel Müslüman topluluğu gözetleme çağrısında bulunması, bu sorunun yerel yönetim seviyeleriyle sınırlı kalmayıp yapısal bir sorun olduğunu ortaya koymaktadır. Müslümanların mahremiyetinin hiçbir meşru gerekçe olmaksızın ihlal edilmesi, aslında planlanmış İslam düşmanı bir politikanın tezahürüdür. Bu sebeple AP’nin sadece belediyeleri sorumlu tutması manidardır; zira bu belediyeler bizzat merkezi hükümetin direktifleri doğrultusunda hareket etmişlerdir.

Son olarak, Hollanda Veri Koruma Kurumu’nun ulaştığı bu bulgular, Müslüman topluluk söz konusu olduğunda demokratik temellerin nasıl içinin boşaltıldığını bir kez daha gözler önüne sermektedir. Oysa demokratik değerlere göre, bireyin mahremiyeti işleyen demokratik toplumun temel taşıdır. Batılı devletler, bu değerin yokluğunu genellikle otoriter rejimin bir göstergesi olarak kabul ederler.

Ne var ki Hollanda devleti, Müslüman topluluğun mahremiyetini bu şekilde sistematik olarak ihlal ederek, sözde mücadele ettiğini iddia ettiği sorunu bizzat kendisi yaratmış olmaktadır! İronik bir şekilde, Hollanda devleti, Müslüman topluluğa uyguladığı politikalarla kendi “demokratik hukuk devletinin” çöküşüne neden olmaktadır.

Hollanda’daki Müslümanların İslami kimliklerini korumaya devam etmeleri ve İslam düşmanı politikaların günlük hayatlarının her alanında tezahür ettiği gerçeğine karşı her zaman uyanık olmaları hayati önem taşımaktadır.

Hollanda’daki Müslümanlar Allah Subhânehu ve Teâlâ, Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem ve İslâm davetini tüm insanlığa ulaştırma sorumluluklarına iman ettikleri sürece Hollanda hükümeti, Müslüman topluluğun mevcut hâlinden asla razı olmayacak; İslâmî kimliğini tamamen ortadan kaldıracak bir yol bulana kadar baskılarını sürdürecektir.

Devamını oku...

Husi Güvenlik Birimleri Hizb-ut Tahrir Gençlerini Kovuşturmaya ve Tutuklamaya Devam Ediyor

Hizb-ut Tahrir / Yemen Vilayeti gençlerden Ahmed Semî’, 24 Ocak 2026 tarihinde Taiz vilayetinin el-Hubân bölgesinde Husi güvenlik birimleri tarafından gözaltına alındı. Öte yandan, bir diğer genç olan Saddam el-Mukredî, 26 Kasım 2025’ten bu yana hiçbir suçu olmaksızın, sadece Gazze konusundaki “Trump Planı”nı ifşa etmek için dünyanın dört bir yanındaki Hizb-ut Tahrir’li kardeşlerine katıldığı için hâlâ tutuklu bulunmaktadır.

Bu gözaltılar ve tutuklamalar, Hizb-ut Tahrir’in tüm dünyada İslam Devleti Hilafet’in yıkılışının (28 Recep 1342 - 3 Mart 1924) yıldönümünü andığı bir döneme denk gelmektedir. Parti Hilafetin yıkılışı vesilesiyle, yeryüzünün dört bir yanındaki Müslümanları güçlerini seferber etmeye ve Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafeti yeniden ikame etmek için kendisiyle birlikte çalışmaya çağırmıştır. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

إِنَّا لَنَنصُرُ رُسُلَنَا وَالَّذِينَ آمَنُوا فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَيَوْمَ يَقُومُ الْأَشْهَادُ“Şüphesiz ki, Rasûllerimize ve iman edenlere hem dünya hayatında, hem de şahitlerin şahitlik edecekleri günde yardım ederiz.” [Mümin 51] İşte Husilerin zalim güvenlik otoritelerini, Hilafet davetini taşıyanları tutuklamaya sevk eden şey budur!

Güvenlik birimlerinin bu keyfi uygulamalarından, Şer’i hükümlere hiçbir ağırlık vermeden sadece heva ve heveslerine göre hareket ettikleri anlaşılmaktadır. Yoksa Hizb-ut Tahrir gençlerinin gözaltına alınmasını ya da tutuklanmasını gerektirecek suç ne olabilir ki?! Parti sömürgeci kâfirin nüfuzunu kanunları, fikirleri ve uşaklarıyla birlikte söküp atmak; İslam’ı uygulamak, insanların işlerini gütmek, Müslümanları mezhep ayrımı gözetmeksizin birleştirmek, mazluma hakkını verip zalimden hesap sormak ve Ümmeti asıl düşmanı olan kâfir Batı’ya yönlendirmek ve Hilafet Devletinin gölgesinde İslami hayatı yeniden başlatmak için çalışmaktadır. Husi hareketi içindeki akıl sahipleri, Hizb-ut Tahrir’in kim olduğunu, menhecinin ve metodunun ne olduğunu hiç görmüyorlar mı?

İslam’ın hayatın her alanında uygulanması farzdır. Bugün kâfir Batı ile olan savaşımız ideolojik bir savaştır. Bu savaş; öncelikle Yemen’de ve diğer Müslüman beldelerinde bugün insanlara uygulanan Cumhuriyet sistemi ve laik anayasa ile temsil edilen Kapitalist nizamın tüm rükünlerini ve sembollerini reddetmeyi gerektirir. Bu nedenle Hizb-ut Tahrir, Ümmetin içinde ve onunla birlikte çalışmakta; laiklik ve insanları vahşileştiren mutlak özgürlükler gibi Kapitalist nizamın fikirleri, vatanseverlik ve milliyetçilik gibi fasit ve aşağılık bağları, faize ve vergiler ile gümrükler gibi gayri şer’i yollarla insanların mallarının alınmasına dayalı ekonomik sistemi ve kâfir Batı’nın gece gündüz pazarladığı diğer fikirlerin hatalarını ve bozukluğunu beyan etmektedir.

Güvenlik birimlerinin keyfî uygulamalarından, şer’î hükmü esas almaksızın, heva ve heveslerine göre hareket ettikleri anlaşılmaktadır. Nübüvvet metodu üzere İkinci Raşidi Hilafeti kurmak için davet taşıyanlar, Allah’ın kendilerine farz kıldığı bir görevi yerine getirmekte ve yalnızca O’nun sevabını ummaktadırlar. Onlar; Kureyş’in eziyet ve işkencelerine maruz kalan Ammar bin Yasir, Bilal bin Rebah ve diğer sahabe efendilerimizin sabır ve sebatını örnek almaktadırlar. Keyfi tutuklamalar onları bu farzdan vazgeçiremeyecek, aksine adaleti ikame etme ve hakları koruma yolundaki azimlerini artıracaktır. Hilafet daveti bu tür eylemlerle durdurulamaz; bilakis bu, fikrin yayılmasına ve insanların onu tanımasına vesile olacaktır. Güvenlik birimlerinin görevi; Hizb-ut Tahrir’e ve onun gençlerine saldırmak değil, aksine Hizb-ut Tahrir’e yardım etmek, İslam’ı uygulamak ve oklarını Ümmetin asıl düşmanı olan sömürgeci kâfir Batı’ya yöneltmektir!

Ey Yemen’deki ordular, aşiret reisleri, alimler ve gençler! Atalarınız olan Evs ve Hazreçli Ensar’ın, Medine’de Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem yardım ederek Allah’ın rızasını kazandıkları gibi; sizin de Nübüvvet metodu üzere İkinci Raşidi Hilafeti kurmak için Hizb-ut Tahrir ile birlikte çalışmanızın zamanı gelmedi mi? Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اسْتَجِيبُوا للهِ وَلِلرَّسُولِ إِذَا دَعَاكُمْ لِمَا يُحْيِيكُمْ“Ey iman edenler! Size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah ve Rasûlü’ne icabet edin.” [Enfal 24]

Devamını oku...

Hükümet ve Aygıtları Kiminle Çalışıyor: Ümmetle mi, Yoksa Düşmanlarıyla mı?!

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti, Kuzey Kordofan eyaletinin başkenti El-Ubeyd şehrindeki Büyük Cami meydanında bir duruş eylemi gerçekleştirmiş, Hilafet Devleti’nin yıkılışının hicri 105. yıldönümü münasebetiyle düzenlenen eylemde, Hizb-ut Tahrir üyesi Üstat En-Nezir Muhammed Hüseyin bir konuşma yapmıştı. Dinleyicilere “farzların tacı” olan Hilafet’i ve onu ikame etmek için çalışmanın farziyetini hatırlattığı bu konuşmanın ardından güvenlik güçleri, Hizb-ut Tahrir gençlerinden dördünü tutuklamış, ardından 18 Ocak 2026 Pazar günü serbest bırakmıştı.

Ancak gençler bu kez 27 Ocak 2026 Salı günü yeniden ifadeye çağrılmış ve Sudan Ceza Kanunu’nun 69. maddesi (kamu barışını ve genel huzuru bozma) uyarınca haklarında dava açılmıştı. Avukatları kefaletle serbest bırakılmaları veya davanın düşürülmesi talebinde bulunmuş, fakat savcılık gençler hakkında yeniden soruşturma yapılmasına karar vermişti. Yeniden yapılan soruşturmanın ardından savcılık, gençlere karşı Ceza Kanunu’nun 63, 67 ve 126. maddelerini de eklemiş ve onları on gün süreyle gözaltında tutmuştu.

Bunun üzerine Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti olarak biz, 28 Ocak 2026 tarihinde “İslâm’a davet etmek ve onu hayata hâkim kılmayı istemek, kamu barışını ve genel huzuru bozmak mıdır?!” başlıklı bir basın açıklaması yayımlamış; hükümetin ve aygıtlarının davet taşıyıcılarına karşı sergilediği bu tuhaf ve garip tutumu şiddetle kınamıştık. Ne var ki hükümet, davet taşıyıcılarına karşı savaşmakta ısrar etmekte ve onlara, İslâm düşmanlarının bile hayretle karşılayacağı suçlamalar isnat etmektedir. Söz konusu kanunun 63. maddesinde şu ifadeler yer almaktadır: “Şiddet veya cezai güç yoluyla kamu otoritesine karşı çıkmaya çağıran, bunu yayan veya propagandasını yapan kimse, üç yılı aşmamak üzere hapis veya para cezasıyla ya da her iki ceza ile birlikte cezalandırılır.”

67. Madde ise şöyledir: “Güç gösterisinde bulunulan veya güç, terör ya da şiddet kullanılan beş veya daha fazla kişilik herhangi bir toplanmaya katılan kişi, şu amaçlardan birinin gerçekleştirilmesi hedeflendiğinde isyan [kargaşa] suçunu işlemiş sayılır: a- Herhangi bir kanunun veya yasal işlemin uygulanmasına direnmek. b- Cezai zarar verme, cezai engelleme veya başka bir suç işlemek. c- Mevcut veya iddia edilen bir hakkı, genel barışı bozmaya yol açacak bir yolla kullanmak. d- Herhangi bir kişiyi kanunen yapmak zorunda olmadığı bir şeyi yapmaya veya kanunen yapmaya yetkili olduğu bir şeyi yapmamaya zorlamak.”

126. madde de şöyledir: “Bir kişinin, grubun veya topluluğun dininden veya inancından döndüğünü ilan eden veya o kişinin, grubun veya topluluğun kafir olduğunu alenen ilan ederek kanını helal sayan kimse, on yılı aşmamak üzere hapis veya para cezasıyla ya da her iki ceza ile birlikte cezalandırılır.”

Hizb-ut Tahrir’i tanıyan herkes bu suçlamalar karşısında dehşete ve hayrete düşecektir. Zira Hizb-ut Tahrir; ideolojisi İslam olan siyasi bir partidir. Hilafet’i yeniden kurarak İslami hayatı başlatmak için çalışır ve asla maddi (şiddet içeren) eylemlere başvurmaz. Sadece fikri ve siyasi mücadele yürütür. Korktuğundan dolayı değil, devlet kurulmadan önce hiçbir maddi eylemde bulunmayan Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in metoduna motamot uyduğundan dolayı şiddete başvurmaz.

İnsan kendine şu soruları sormadan edemiyor: Bu hükümet ve kurumları kiminle çalışıyor? Ümmetle mi yoksa İslam ve davet taşıyıcılarına savaş açan Ümmetin düşmanlarıyla mı? Nübüvvet metodu üzere ikinci Raşidi Hilafeti kurmak bu ümmetin ölüm kalım meselesidir. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyuruyor:

إِنَّمَا يَفْتَرِى الْكَذِبَ الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِآيَاتِ اللَّهِ وَأُولَئِكَ هُمُ الْكَاذِبُونَ“Yalan uyduranlar ancak Allah’ın ayetlerine inanmayanlardır. Yalancılar işte onlardır.” [Nahl 105]

Devamını oku...

İslam Şeriatı, İslam’dan Ayrılmaz Bir Bütündür ve Yeni Bir Geleceğin Yegâne Umududur

Müslümanların İslam’ı desteklemesi mi?! Birçok Danimarka medya kuruluşuna, politikacısına ve sözde uzmanına göre bu, her yönüyle bir skandaldır! Bu olguyla mücadele etmek için yasaklamadan kovuşturmaya ve gözetlemeye kadar pek çok öneri ortaya atıldı.

YouTube ve dijital medya platformlarında “Şeriatı Destekliyor musunuz?” başlığıyla yayınlanan ve İki Hizb-ut Tahrir üyesiyle birlikte katıldığım “İslami Perspektif” (Det Islamiske Perspektiv) adlı podcast programının bir bölümünde söylenenlere tepkiler gecikmedi.

Programda da öngörüldüğü gibi bir bardak suda koparılan bu fırtına, aslında toplum içindeki bazı İslâm karşıtı çevrelerin, kamusal tartışmalarda şeriat kavramını bilinçli bir şekilde yalnızca bedensel cezalara indirgeme çabasından kaynaklanmaktadır.

Şeriat; hayatı düzenleyen İslami hükümler ve kurallar bütünüdür. Bireysel işlerden toplumsal ilişkilere, toplumsal yapıdan siyasete, ekonomiden ceza hukukuna kadar her şeyi kapsayan eksiksiz bir hayat nizamıdır. Başka bir deyişle Şeriat; Müslümanların her daim tam destek verdiği İslam’ın ayrılmaz bir parçasıdır.

Ancak Şeriat bundan çok daha fazlasıdır. Değer ve siyaset olarak Batı dünya düzeninin gözlerimizin önünde çöktüğü, askeri işgalin gerçekleştirdiği soykırım ve etnik temizliğin demokratik meşru müdafaa adı altında desteklenip silahlandırıldığı, o sözde sadakat ve dayanışmanın güneş altındaki çiğ tanesi gibi yok olduğu, müttefiklerin sırf güç ve kapitalist çıkarlar uğruna birbirlerine düştüğü, Batılı siyasi, kültürel ve ekonomik elitlerin beklendiği üzere sistemli bir yolsuzluk ve ahlaki çöküntü nedeniyle çil yavrusu gibi dağıldığı bir zamanda Şeriat -yani İslami hayat nizamı- yegâne gerçek alternatiftir.

Hizb-ut Tahrir, bu nizamı İslam beldelerinde, halkın İslami kanaatlerine uygun olarak yeniden ikame etmek ve adil bir liderliği (Hilafet’i) kurmak için çalışmaktadır. Hilafet ile halklar yeniden Şeriatın rahmetine kavuşacak, Batılı kapitalist sömürgecilikten ve kibirli kültürel tahakkümden kurtulacaktır.

Soykırım yanlısı sarı medyanın hiçbir kampanyası ve halklara sunacak gerçek değerleri olmayan çaresiz politikacıların tehditleri bizi bu çalışmadan caydıramayacaktır. Bu zor zamanlardan çıkış yolu arayan herkese İslam’ın rahmet dolu hayat görüşünü ve nizamlarını tanıtmaya devam edeceğiz.

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER