Salı, 11 Zilkâde 1447 | 2026/04/28
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Kınama ve Telin Mesajları Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem ’in İsra Mekânının Yahudiler Tarafından Kirletilmesini Asla Durduramaz

Perşembe akşamı Türkiye, Mısır, Suudi Arabistan, Katar, Ürdün, BAE, Endonezya ve Pakistan olmak üzere sekiz ülkenin dışişleri bakanları, Yahudilerin Mescid-i Aksa’ya yönelik tekrarlanan baskınlarını kınayan ortak bir bildiri yayımladılar. Bunun “durması gereken açık bir ihlal ve kabul edilemez bir provokasyon” olduğunu vurguladılar. Bildiride bakanlar, “Mescid-i Aksa/Harem-i Şerif’teki bu provokatif eylemlerin uluslararası hukukun ve uluslararası insancıl hukukun açık bir ihlali olduğunu, dünya genelindeki Müslümanlar için kabul edilemez bir provokasyon teşkil ettiğini ve kutsal şehrin mahremiyetine yönelik ağır bir saldırı olduğunu” yinelediler. Bakanlar, Kudüs’ün ve oradaki İslami ve Hristiyan kutsal mekânların mevcut tarihi ve hukuki statüsünü değiştirmeyi amaçlayan her türlü girişimi kategorik olarak reddettiklerini ifade ettiler. Bakanlar, geçtiğimiz Çarşamba günü yüzlerce yerleşimcinin Mescid-i Aksa’ya baskın düzenleyerek Talmudik ayinler gerçekleştirmeleri ve baskın sırasında şarkılar söyleyip dans etmeleri üzerine böyle bir bildiri yayınlamışlardır.

Müslümanların yöneticileri, Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in İsra mekânına karşı sürekli bu utanç verici tavrı sergilemekten ve ölüm sessizliğine bürünmekten zerre kadar utanmıyorlar. Sadece boş gürültüden öteye geçmeyen kınama ve telin mesajları yayınlamakla yetiniyorlar. Halbuki Yahudi varlığının apaçık küstahlığını, Filistin halkına yönelik saldırganlığını ve Mescid-i Aksa’yı sürekli kirlettiğini gözleriyle görüyorlar. Bu varlığın liderlerinin Tevrat kaynaklı hayallerini ve Filistin ile diğer İslâm beldelerine yönelik yayılmacı emellerini açıkça dile getirdiklerini kulaklarıyla duyuyorlar. Yine de kendilerini halklarına karşı olan sorumluluklarından ve kınanmışlıktan kurtaracağını sanarak tüm bu gerçeklerden kopuk bir tavır sergiliyorlar.

Hatta bu yöneticilerin, Kudüs’ün mevcut tarihi ve hukuki statüsünün değiştirilmesini kesin bir dille reddettiklerine dair söylemleri bile aslında Yahudi varlığının Mübarek Toprak üzerindeki işgalinin kalıcı hale gelmesi yönünde yapılan bir çağrıdan başka bir şey değildir. Bu eziklerin ve zavallıların talep ettiği mevcut statü, 1967’den beri süregelen işgalin ta kendisidir! Kutsal mekanlar üzerindeki sembolik vesayet, herkesin bildiği üzere hiçbir ağırlığı ve değeri olmayan bir kâğıt parçasından ibarettir. Bu vesayet, Yahudilerin saldırısına mâni olamadığı gibi Mescid-i Aksa’yı kazılardan, bazı kısımlarının yıkılmasından veya yıl boyu kirletilmesinden bile koruyamamış, Müslümanlar ile Yahudiler arasında zamansal/mekânsal olarak bölünmesine engel olamamıştır.

Kınama ve telin mesajları, Yahudilerin sözde uluslararası hukuku ihlal ettiklerinin dile getirilmesi veya benzeri bayatlamış senfoniler, Yahudi varlığının küstahlığı, Filistin ve diğer Müslüman beldelerinde tırmanan suçları için asla çare ve çözüm olamaz. O yüzden Yahudilerin yüzünü kapkara etmek ve ele geçirdikleri her şeyi yerle yeksan etmek üzere ciddi ve gerçek bir duruş sergilenmesi ve ümmetin ordularının harekete geçirilmesi elzemdir.

فَإِذَا جَاء وَعْدُ الآخِرَةِ لِيَسُوؤُواْ وُجُوهَكُمْ وَلِيَدْخُلُواْ الْمَسْجِدَ كَمَا دَخَلُوهُ أَوَّلَ مَرَّةٍ وَلِيُتَبِّرُواْ مَا عَلَوْاْ تَتْبِيراً “İki vaatten ikincisinin vakti gelince, yüzünüzü üzüntüye sokmaları, kötülük yapmaları, önceden Mescid’e girdikleri gibi girmeleri, ele geçirdikleri yerleri harap etmeleri için onları tekrar göndereceğiz.” [İsra 7]

Bunun dışındaki her türlü yanıt veya hareket, vakit kaybından ve İslam ümmetinin yakaladığı fırsatları heba etmekten başka bir şey değildir. Bu yüzden Filistin’e yardım etmek ve onu Yahudi varlığının pençelerinden kurtarmak, bütün Ümmetin ordularının boynunun borcudur.

Devamını oku...

Eğitim Dili Hakkındaki Tartışmalar Mutlaka İdeoloji ile İlişkilendirilmek Zorunda

Basın Açıklaması

Eğitim Dili Hakkındaki Tartışmalar Mutlaka İdeoloji ile İlişkilendirilmek Zorunda

14 Nisan 2026 tarihinde Darüsselam’da düzenlenen Nyerere Ulusal Öğretmen Yenilik Ödülleri etkinlikleri kapsamında, okullarda eğitim dili olarak Swahili dilinin uygunluğu konusunda uzun süredir devam eden tartışma yeniden gündeme geldi.

Bu bağlamda Hizb-ut Tahrir / Tanzanya olarak biz, aşağıdaki hususları açıklığa kavuşturmak istiyoruz:

1- Tartışmayı, işin ideolojik boyutuna değinmeden sadece dil meselesine indirgemek sığ bir yaklaşımdır. Zira insanlar sadece bir eğitim diliyle kalkınamazlar; aksine sadece ve sadece kendilerine bir vizyon sunan, bağımsızlık duygusu aşılayan, hayatın tüm sorunlarına çözümler üreten bir ideoloji ile kalkınabilirler. Ancak böyle bir ideoloji sayesinde, bizzat o ideolojinin kendisini içeride ve dışarıda koruyacak istikrarlı bir mekanizma inşa edilebilir.

2- Dillerin iletişimdeki önemi inkâr edilemez; ancak dil, kendi başına bir ideoloji değildir. Bu anlamda ikincil bir role sahiptir. Dolayısıyla dil meselesini, ideolojik temellerle ilişkilendirmeksizin tartışmak eksik ve faydasız bir tartışmadır; asıl meseleden uzaklaştırır.

3- Başta Amerika olmak üzere kapitalist ülkeler ve kapitalist ideolojinin gerçek yüzü ve uygulamaları ayan beyan ortaya çıkmıştır. Bu devletler, Tanzanya da dâhil olmak üzere dünya ülkelerini sömürerek küresel barışı sarsacak ve petrol hırsı yüzünden dünya ekonomisini kaosa sürükleyecek raddeye gelmişlerdir. Üstelik tüm bunları yaparken bir yandan da demokrasi havarisi kesilmektedirler. Bu sebeple, kapitalizmin başarısızlığını ortaya koyacak alternatif bir ideoloji üzerine ciddi ve verimli bir tartışma yürütülmek zorundadır.

Biz, aydınları, düşünürleri ve sağduyu sahibi herkesi; başta gelişmekte olan ülkeler olmak üzere tüm dünyayı ve insanlığı; özgürlük, insan hakları, uluslararası örfler, yasalar ve benzeri perdelerin arkasına saklanan baskıcı ve sömürgeci kapitalist demokrasiden kurtaracak olan bu verimli ideolojik tartışmaya katılmaya davet ediyoruz.

Devamını oku...

Amerika’daki Göçmen Gözaltı Merkezlerinde Kadın ve Çocuklara Yapılan Kötü Muamele, Amerikan Elitlerinin Derinliklerine Kadar İşlemiş Olan Sistematik Bir Sorunu Gözler Önüne Seriyor

Amerika’da göçmen gözaltı merkezlerinde tutulan kadın ve çocuklara yapılan muamele insanlık dışı olarak tanımlanırken; ABD Göç ve Gümrük Muhafaza (ICE) memurlarının gözaltındakilere karşı şiddet uyguladığına dair raporlar gelmeye devam ediyor. Göçmen gözaltı merkezlerinde onlarca yıldır cinsel, fiziksel ve psikolojik taciz vakaları yaşandığı belgelense de, son zamanlarda bu vakalarda belirgin bir şekilde artış olduğu bildirilmektedir. Bu artışın başlıca sebebinin, 2024 yılında başkanlığı devralan Trump’ın seçim vaatlerinden biri olan göçmenlerin tutuklanması ve gözaltına alınması olduğu ifade edilmektedir.

Gözaltı merkezlerinde göçmenlere, özellikle de kadın ve çocuklara yapılan kötü muamele dehşet verici. Üreme Hakları Merkezi (Repro) Amerika programları başkanı Raşana Desai Martin şöyle demiştir: “ICE gözetimindeki hamile ve yeni doğum yapmış kadınlardan duyduklarımız şoke edici. Yataklara zincirleniyorlar, gerekli doğum öncesi bakımdan mahrum bırakılıyorlar ve düşük yapana kadar tek başlarına bırakılıyorlar. Emziren anneler bebeklerinden ayrılıp sınır dışı ediliyor. Bu, insanlık dışı” Repro raporunda hamile bir kadının, hastaneye sevk edilmeden önce günlerce kanama geçirdiğini, ardından sevk edildiği hastanede su veya tıbbi bakım olmaksızın düşük yapana kadar 24 saatten fazla bir süre yalnız bırakıldığını, Tıbbi yardım isteyen bir başka kadına ise muayene edilmek yerine sadece “su içmesi” söylendiğini bildirmektedir. Repro ayrıca bebekler ve küçük çocuklar dâhil olmak üzere çocukların, düzenli olarak sınır dışı edilen ebeveynlerinden ayrıldığını; bu çocukların ya Amerikan bakım evlerine yerleştirildiğini ya da zorla ortadan kaybedildiklerini ifade etmektedir.

Amerika’nın en kötü şöhretli gözaltı merkezlerinden biri olan Teksas’taki Dilley Gözaltı Merkezi’nde durum içler acısıdır. Su kirli olup gözaltındakileri hasta etmektedir; verilen yemekler az pişmiştir, hatta bazı raporlara göre içinden kurtçuklar çıkmaktadır. Gece gündüz açık bırakılan parlak ışıklar ve gardiyanların sürekli gürültü yapması çocukların uyumasını engellemektedir. Tıbbi bakım ise son derece yetersizdir, eğitim ise neredeyse hiç yoktur. Bu da birçok çocuğun okulda akranlarından en az bir sınıf geride kalmasına neden olmaktadır. Gardiyanlar gözaltındakilere eziyet etmekte ve sıklıkla çocukları ailelerinden ayırmakla tehdit etmektedirler. Bu koşullar altındaki çocuklar depresyon geçirmekte, bazıları altına kaçırmakta ve sürekli bir korku ve kaygı içinde yaşamaktadırlar. Merkezdeki doktorlar ise çocuklara antidepresan ve antipsikotik ilaçlar vermektedir; ebeveynler bu ilaçların çocuklarını sürekli uyuttuğundan şikayetçidir. Georgia’daki Stewart Gözaltı Merkezi’nde ise birçok göçmen kadın, hem hükümet birimleri hem de merkezi işleten özel şirket tarafından korunan bir erkek hemşirenin defalarca cinsel saldırısına maruz kalmıştır.

Bu ihlaller sadece bu gözaltı merkezleriyle sınırlı değildir, ülke genelindeki tüm ICE ve İç Güvenlik Bakanlığı tesislerinde bu tür ihlallere rastlamak mümkündür. Bu durum aslında hiç de şaşırtıcı değildir; zira Amerika, kuruluşundan bu yana kadınlara yönelik onlarca yıllık fiziksel ve cinsel saldırıların yaşandığı bir ülkedir. Yerli kadınlar, köleliğe zorlanan kadınlar, insan ticareti mağduru çocuklar, Vietnam ve Kore’deki kadınlar, Afganistan, Irak ve tüm İslâm coğrafyasındaki bacılarımız; politikacıların, askerlerin ve devlet görevlilerinin elleriyle bu aşağılayıcı ve vahşi saldırılara maruz kalmışlardır. Aslında kadın ve çocuklara yapılan tecavüz ve saldırı; Amerikan devlet elitinin ve bir bütün olarak toplumun dokusunun ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir. Bunun müsebbibi ise, bireyleri en ufak bir Allah korkusu duymadan heva ve arzularına göre hareket etmeye teşvik eden seküler liberal kültür ve kişisel/cinsel özgürlükleri kutsayan beşerî sistemdir.

Buna karşılık İslam, erkeklere kadınlara her zaman saygılı davranmayı ve onlara ikramda bulunmayı farz kılmış; her türlü istismarı, tacizi, şiddeti veya kötü muameleyi da haram kılmıştır. İslam, insana kadınlara karşı davranışlarında Yaratıcıya karşı sorumlu olduğu bilincini aşılar. Allah Subhânehu ve Teâlâ, erkeği kadının velisi, koruyucusu ve muhafızı olarak tanımlamış ve şöyle buyurmuştur:

وَعَاشِرُوهُنَّ بِالْمَعْرُوفِ “Onlarla iyi geçinin.” [Nisa 19] Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem de şöyle de buyurmuştur:

اسْتَوْصُوا بِالنِّسَاءِ خَيْراً “Kadınlara karşı nazik olun.”

İslam’daki içtimai nizam, hayatın her alanında kadın ve erkeğin onurunu koruyacak şekilde sağlıklı bir iş birliğini garanti eder. Hilafet Devleti, bu İslami ilke ve hükümleri toplumda kapsamlı bir şekilde uygulayacak, topraklarına sığınanlar da dahil olmak üzere tüm kadınların korunması için bir meşale olacaktır.

Devamını oku...

Trump'ın Gözde Mareşali Asim Munir Amerika'yı İran Bataklığından Kurtarmak İçin Uykusuz Kalıyor!

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Trump'ın Gözde Mareşali Asim Munir Amerika'yı İran Bataklığından Kurtarmak İçin Uykusuz Kalıyor!

Reuters ajansı 6 Nisan 2026 tarihinde, "Pakistan Ordusu Komutanı Mareşal Asim Munir'in, gece boyunca ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance, Özel Temsilci Steve Witkov ve İran Dışişleri Bakanı Abbas Irakchi ile temas halinde olduğunu" bildirdi. Pakistan'daki iktidar fraksiyonu ve onun medya organlarının bu çabayı göstermeye çalıştığı gibi, Asim Munir'in İran ile ABD arasında arabuluculuk yapma çabalarını övmek için hiçbir neden yoktur! Çünkü Munir’in çabaları, ABD ordusuna, Ortadoğu’daki zararlı askeri varlığının devamını tehdit eden derin bir bataklıktan çıkma yolu sağlıyor. Hatta Munir’in ABD’yi kurtarma çabaları, tüm Müslüman ordularının seferber edilerek ABD’yi son askeri ve son üssüyle birlikte bölgeden çekilmeye zorlamanın gerekli olduğu bir dönemde geliyor.

Gerçekten de, İran’ı vurmadan önce Gazze’deki soykırımı denetleyen suçlu Trump, Asım Munir’i 13 Ekim 2025’te ve yeniden 22 Ocak 2026’da “en sevdiğim saha mareşalim” diye nitelediğinde haklı bir sebebe sahipti. Financial Times gazetesinin belirttiğine göre Trump’ın İran’ın güçlü tepkisini hesaplamada yanlış değerlendirme yaptığı açığa çıktıktan sonra, Asım Munir 22 Mart 2026’da Trump ile iletişime geçerek ABD ile İran arasında arabuluculuk yapmayı teklif etmiştir. Munir’in bu teklifi, Fransız atasözü “kraldan çok kralcı olmak” gerçeğini somutlaştırıyor; zira bu, Hindistan alt kıtasını işgalleri sırasında sömürgeci İngilizlerle işbirliği yapanların karakterize olduğu boyun eğme derecesini yansıtıyor.

Munir, Trump’a hizmet etmek için kendini uykudan mahrum bırakmadan önce, Trump’ın yanlış değerlendirmesinin boyutu tamamen netleşmişti; 28 Şubat 2026’da İran’a saldırıyı başlatmadan önce, yönetimi ilk şokun ardından, yani üst düzey liderlerin suikasta uğramasından sonra doğrudan kontrolü sağlamak için İran rejimi içindeki bazı kişilerle koordinasyon kuruyordu ancak bu gerçekleşmedi. Çünkü İran Devrim Muhafızları kararlılıkla ayakta durarak saldırıya karşı koymaya karar vermiş ve düşmanlara saldırarak, İran’ı Amerika’nın yörüngesinde dönen bir devletten, tıpkı Munir liderliğindeki Pakistan’ın durumu gibi tabi bir devlete dönüştürmeyi ve kendi çıkarları uğruna kayıplara katlanmasını hedefleyen Amerika’ya açıkça meydan okumuştur. Amerika'nın durumu hâlâ kırılgandır; zira Amerika, hedeflerini hızlı ve kayıpsız bir şekilde gerçekleştirememiştir. Ayrıca ordusu, kara harekâtı bile başlatmaya çalışmadan önce İranlı Müslümanlar tarafından ağır bir darbe aldıktan sonra, kara saldırısı düzenleme düşüncesinden korkmuştur. Hatta ABD askeri komutanlığındaki tereddüt öyle bir noktaya ulaşmıştır ki Trump, kendi yanlış değerlendirmesinden kaynaklanan bu ölümcül maceraya devam etmeyi reddeden bir dizi üst düzey generali görevden almıştır. Böylece Trump, 2 Nisan 2026 tarihinde Genelkurmay Başkanı General Randy George'u, Ordunun Eğitim ve Dönüşüm Komutanlığı'nı yöneten General David Hockney'i ve Tuğgeneral William Green Jr.'ı görevden almıştır.

Münir’in bağımlılığının boyutunu anlamak için, onunla bütün gece boyunca birlikte vakit geçiren iki Amerikalı yetkiliye, yani JD. Vance ve Steve witkoff’a dikkat çekmek gerekir; Vance'ye gelince; 2025 yılının Mayıs ayında Pakistan ile gerginliğin tırmanması sırasında tamamen Hindistan’ın yanında yer almıştı. Nitekim bu yılın 1 Mayıs'ında, Fox News kanalındaki “Brett Baier ile Özel Rapor” programında verdiği röportajda şöyle demişti: “Burada umudumuz, Hindistan'ın bu terör saldırısına, daha geniş çaplı bir bölgesel çatışmaya yol açmayacak şekilde yanıt vermesidir.” Ve şöyle eklemişti: “Açıkçası Pakistan'ın, sorumlulukları ölçüsünde Hindistan ile işbirliği yapmasını umuyoruz.” Pakistan Hava Kuvvetleri Hindistan’a karşı hava üstünlüğü sağladıktan sonra, Keşmir’in kurtuluşuna ve ezici bir yenilgiye giden süreçte Amerikalılar, ateşkesin sağlanması amacıyla yoğun bir şekilde çalışması için Munir’i görevlendirdiler.

Trump'ın özel elçisi, Yahudi Witkoff'a gelince; o, Pakistan ve Afganistan’ı da kapsayan Amerika’nın “Büyük Ortadoğu” planının uygulanmasında kilit bir figürdür; bu ise, İslam beldelerini zayıflatarak Müslüman ülkelerin batı kanadında Yahudi varlığının, doğu kanadında ise Hindu devletinin hegemonyasına bir alan açmayı hedefleyen şeytani bir plandır.

Şüphesiz ki Asim Munir ve adamları, Pakistan ve güçlü silahlı kuvvetleri için bir yük oluşturmaktadırlar; Munir ve adamlarını Amerika’nın müttefikleri olarak nitelemek dakik değildir; çünkü müttefikler ülkelerinin güvenliğini ve refahını korurlar; oysa onlar için en uygun tanım, Amerika'nın ajanları olmalarıdır; zira kendi ülkelerinin güvenliği ve refahı pahasına bile olsa Amerika'nın çıkarlarını güvence altına almaya çalışmaktadırlar. Nitekim Amerika'ya olan ajanlıkları, Mayıs 2025'te Keşmir'i kurtarma fırsatının kaçmasına neden olduğu gibi İran'daki Müslümanların yanında durup Amerika'yı geri adım atmaya zorlayacak bir darbe indirme fırsatının da kaçmasına neden olmuştur; nitekim Müslüman ülkelerinin en büyük askeri gücünün, iç işlerinde bile hiçbir ağırlığı olmayacak ve zayıf, içi boş ve boyun eğmiş bir devlet olmaktan öteye geçmeyecek şekilde tabi olarak kalmasını sağlayan da aynı ajanlıktır!

Ey Pakistan’daki Müslümanlar ve silahlı kuvvetleri: Allah Celle Celaluhu şöyle buyurmuştur: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لاَ تَتَّخِذُوا عَدُوِّي وَعَدُوَّكُمْ أَوْلِيَاءَ تُلْقُونَ إِلَيْهِمْ بِالْمَوَدَّةِ وَقَدْ كَفَرُوا بِمَا جَاءَكُمْ مِنَ الْحَقِّ “Ey iman edenler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanlara sevgi göstererek, gizli muhabbet besleyerek onları dost edinmeyin. Oysa onlar, size gelen gerçeği inkâr etmişlerdir.” [Mümtehine 1] Biz kimleriz ki, düşmanlarımızı dost edinip onlara hizmet eden ve onlara ajanlık yapan Munir ve adamları bizi hor görebiliyor? Biz, Allah Celle Celaluhu'ya, Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e ve müminlere karşı derin bir sevgiyle dolu şerefli silahlı kuvvetleri ve asil bir halkız. Biz cesur bir ordu ve canlı bir halkız; biz, derin ve mücahit İslami mirasın gerçek varisleriyiz. Bu, Raşidi Hilafet döneminden itibaren başlayan, İslam’ın hakimiyeti yoluyla Hindistan alt kıtasına kadar genişleyen, ardından İngiliz işgaline karşı direnen ve sonra da Ağustos 1947’de İslam adına bir devlet kurmak için büyük fedakarlığın olduğu bir mirastır; bakın işte bugün, sömürgeci Amerika'nın zulmünden dolayı derin bir kaynama yaşıyoruz. Biz, Allah Celle Celaluhu'nun kelimesi yüce olsun diye savaşırken şehitlerimizi saymayan yeterliliğe sahip olan kuvvetler ve icat edici bir halkız.

Biz, İslam ile yönetecek ve mazlum dünyanın sabırsızlıkla beklediği adil bir liderlik olarak ümmeti yeniden birleştirecek Nübüvvet Minhacı üzere Hilafetin kararlı ve güvenli başlangıç noktası olarak kendi içinde kalkınmanın tüm nedenlerine sahip olan saygın ve güçlü kuvvetler ve kıymetli bir halkız. Zira Allah Celle Celaluhu şöyle buyurmuştur: كُنتُمْ خَيْرَ أُمَّةٍ أُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ تَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَتَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنكَرِ وَتُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَلَوْ آمَنَ أَهْلُ الْكِتَابِ لَكَانَ خَيْراً لَّهُم مِّنْهُمُ الْمُؤْمِنُونَ وَأَكْثَرُهُمُ الْفَاسِقُونَ “Siz insanlar için çıkartılmış en hayırlı ümmetsiniz; marufu emreder, münkeri nehyedersiniz ve Allah’a inanırsınız. Eğer Ehli Kitap’da (Yahudiler ve Hıristiyanlar) iman etseydi kendileri için hayırlı olurdu. Onlardan iman edenler vardır, fakat çoğu fasıktır.” [Al-i İmran 110] O halde ellerimizi, Hizb-ut Tahrir'in gençlerinin elleri üzerine koyalım, Allah Celle Celaluhu yolunda fedakarlık göstererek salih ameller işleyelim ve Allah’tan başka hiçbir şeyden korkmayalım ki, Allah da bize zafer bahşetsin.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Musab Umeyr – Pakistan

Devamını oku...

İran’ın Amerika’ya Karşı Tepkisi, Sahih İradeden Yoksun Bir Tepkidir

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

İran’ın Amerika’ya Karşı Tepkisi, Sahih İradeden Yoksun Bir Tepkidir

Haber:

İran Silahlı Kuvvetleri'nin savaşı yürüten birimi Hatemül Enbiya Merkez Karargahı, ABD’nin Hürmüz Boğazı’nda uyguladığı deniz ablukasına ilişkin sert uyarılarda bulundu. Hatemül Enbiya Merkez Karargahı’nın İran Devlet Televizyonu’nda yer alan açıklamalarına göre, İran Silahlı Kuvvetleri Hürmüz Boğazı konusunda ABD'yi uyardı.

Açıklamada, “Eğer saldırgan Amerikan ordusu bölgedeki kuşatma ve korsanlığa devam ederse, güçlü İran silahlı kuvvetlerinin tepkisiyle karşı karşıya kalacaklarından emin olsunlar.” ifadelerine yer verilirken, İran Silahlı Kuvvetleri’nin ülkenin egemenliği ve toprak bütünlüğünü sağlamak için geçmiş dönemlere kıyasla daha güçlü ve daha hazır olduğu vurgulandı.

Öte yandan açıklamada, İran Silahlı Kuvvetleri’nin bölgedeki tüm “düşman hareketlerini” yakından izlediği ve Hürmüz Boğazı’nı kontrol etme ile İran’a yönelik olası yeni bir saldırıya ciddi şekilde karşılık verme noktasındaki kararlılık ve hazırlık vurgulandı. (trthaber, 25/04/2026).

Yorum:

İnsanın ilişkilerinde hayatına yön veren en önemli unsurlardan biri de iradedir. En genel tanımıyla irade, bir şeyi yapıp yapmamaya karar verme, seçme, isteme ve tercih etme gücüdür. Seçme ve karar verme açısından irade; insanın önüne çıkan seçeneklerden birine yönelmesi ve o yönde karar kılmasıdır. Özgürlük açısından irade; kişinin kendi kararlarını kendi hür iradesiyle alabilmesi durumudur. Bu genel tanımlara bakıldığında, genel olarak İran’ın Amerika’ya karşı göstermiş olduğu tepki ve özel olarak da İran Silahlı Kuvvetleri'nin savaşı yürüten birimi Hatemül Enbiya Merkez Karargahı’nın, ABD’nin Hürmüz Boğazı’nda uyguladığı deniz ablukasına ilişkin tepkisi, kayda değer bir tepki ve Amerika’ya karşı gösterilen iradenin bir tezahürüdür. Ancak bir Müslüman açısından iradenin, sahih bir irade olması gerekir. Sahih irade ise; emr-i bi’l marûf ve nehy-i ani’l münker ile İslami hayatı yeniden başlatmak için İslam’ın ve ümmetin kalkanı olan Hilafeti yeniden ikame etme davasını ölüm kalım meselesi haline getirmek ve bu davayı dünyadaki bütün işlerin önüne almaktır. Yani ya zafer ya da bu dava uğrunda şehadet düşüncesi vazgeçilmez bir unsur olmalıdır. Hedefe ulaşma iradesi ise; siyasi bir çalışmayla ümmeti değişim yönünde hazırlamak ve davetin çalışma metodu ile ilgili şerî hükümlerde hiçbir taviz vermeden ve ertelemeden sarılmakla meydana gelmektedir. Nitekim Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem bu sahih iradeyi hayatında uygulamış ve Mekkeli müşrikler davasından caydırmak, amacından saptırmak için birçok yola başvurmuş ve farklı tekliflerde bulunmuşlardı; ancak her defasında Allah'ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem, Allah’ın vahyine sımsıkı sarılarak onların getirdikleri teklifleri geri çevirmiş ve hatta bir teklif üzerine Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem, amcasına şöyle demiştir: يَا عَمّ ، وَاَللّهِ لَوْ وَضَعُوا الشّمْسَ فِي يَمِينِي ، وَالْقَمَرَ فِي يَسَارِي عَلَى أَنْ أَتْرُكَ هَذَا الْأَمْرَ حَتّى يُظْهِرَهُ اللّهُ أَوْ أَهْلِكَ فِيهِ مَا تَرَكْتُهُ “Ey amcacığım! Allah'a yemin olsun ki, bu davayı terk etmem şartıyla onlar sağ elime güneşi, sol elime de ayı verseler ben yine bu davadan vazgeçmem. Allah bu dini zafere erdirinceye ya da ben bu uğurda helak oluncaya, öldürülünceye kadar bu işe devam edeceğim.” Peki başta Gazze olmak üzere birçok İslam beldelerinde İslam ümmetinin evlatlarının bedenleri parçalanırken, yerlerinden edilirken ve açlıkta ölürken adını İslam’dan alan İran Silahlı Kuvvetleri'nin savaşı yürüten birimi Hatemül Enbiya Merkez Karargahı’nın, sırf İslam’la hiçbir ilgisi olmayan kendi mezhepçi ve ulusal çıkarlar adına Amerika’ya karşı gösterdiği tepkinin sahih iradeyle bir ilgisi var mı acaba?

Sahih iradenin en önemli unsurlarından biri de Müslümanların sözlerinde Allah’ın emirlerine bağlı kalmaları, amellerinde Allah’ın emrine bağlı kalarak hareket etmeleri ve her daim sadece O’nun rızasını gözetmeleridir. Nitekim Ebu Umame el-Bahili’nin rivayet ettiği hadiste, Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: إِنَّ اللَّهَ لا يَقْبَلُ مِنَ الْعَمَلِ إِلا مَا كَانَ لَهُ خَالِصًا وَابْتُغِيَ بِهِ وَجْهُهُ “Allah’ın rızası gözetilmeden ihlastan yoksun olarak yapılan bir ameli Allah kabul etmez.” Peki İran Silahlı Kuvvetleri'nin savaşı yürüten birimi Hatemül Enbiya Merkez Karargahı’nın, ümmetin ortak mülkü olan Hürmüz Boğazı’nı sanki kendi özel mülküymüş gibi kendi mezhepçi ve ulusalcı çıkarları adına kullanmasının Allah’ım emrine bağlı kalmakla bir ilgisi var mıdır?

Sonuç olarak İran’ın Amerika’ya karşı göstermiş olduğu tepki her ne kadar övgüye layık bir tepki olsa da, söyleminde, amelinde ve hedefinde İslami sahih bir iradeye sahip olmadığı sürece asla İslam ümmetinin hayrına bir sonuç olmayacaktır. إِنَّ اللّهَ لاَ يُغَيِّرُ مَا بِقَوْمٍ حَتَّى يُغَيِّرُواْ مَا بِأَنْفُسِهِمْ “Şüphesiz ki bir kavim, kendini nefsini değiştirmedikçe; Allah da onları değiştirmez.” [Rad 11]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ramazan Ebu Furkan

Devamını oku...

Filistin'deki Belediye Seçimleri, İşgalin Meşrulaştırılması ve İşgale Hizmet Eden Otoritenin Islah Edilmesidir

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

Filistin'deki Belediye Seçimleri, İşgalin Meşrulaştırılması ve İşgale Hizmet Eden Otoritenin Islah Edilmesidir

Haber:

Cumartesi günü Batı Şeria'da, otoritenin daha önce çıkardığı seçim yasasına dayalı olarak 25 Nisan'da belirlenen yerel ve belediye meclisi seçimleri yapıldı.

Yorum:

Belki de mübarek toprakların, halkının yaşadığı karanlık ve sert koşullarda en son ihtiyaç duyduğu şey, insanların kendi topraklarındaki varlığını çökertmek için Yahudi varlığının uyguladığı saldırganlığın ve yerleşimcilerinin vahşetinin gölgesindeki bu saçmalık ve sözde seçimler yoluyla gerçeklikten kopuştur; oysa seçimler, özellikle otoritenin kronik mali açık durumunun varlığıyla birlikte insanlara katkı sağlayacak herhangi bir değer ya da umulan bir fayda içermemektedir; zira belediyeler, kaynaklarında, dolayısıyla da hizmetlerinde, insanlardan tahsil ettiklerine ve otoriteden hak ettiklerine bağımlıdırlar; bu da hizmetler konusundaki iddiaların tamamen yalan ve saptırıcı olduğuna işaret etmektedir.

Ancak bu seçimlerdeki tehlike, sadece olağan dışı koşulların gölgesinde seçimlerin değerinin kaybolması, bir faydasının olmaması ve onun saçmalığı değildir; aksine asıl tehlike, seçimlerin gerçekleştirildiği çerçevede yatmaktadır; zira bu seçimler, otoritenin yıpranmış yapısını ıslah etme ve Batı devletlerinin dayattığı “reform ve ehlileştirme” maddelerine ve taleplerine cevap olarak kendini yeniden yapılandırma çabasının gölgesinde, otoritenin yolsuzluğunu örtbas etmek amacıyla yapılmaktadır; çünkü bu seçimler, hiçbir şekilde Filistin halkının koşullarının gerektirdiği bir ihtiyaçtan kaynaklanmamaktadır.

Bu seçimlerdeki en tehlikeli olan şeye gelince; otoritenin kendi yasasına dahil ettiği ve belediye seçimlerine aday olan kişinin “Filistin halkının tek ve meşru temsilcisi olarak Filistin Kurtuluş Örgütü’ne, onun siyasi ve ulusal programına ve ilgili uluslararası meşruiyet kararlarına bağlılık göstermesini” şart koşan o maddedir. Ancak bu şart, adaylara kendi siyasi yönelimlerini dayatarak seçimlerin anlamını kökünden dinamitlediği gibi aynı şekilde bunun hizmet odaklı belediye seçimlerinin niteliğini de dinamitlemektedir. Böylece bunların hizmet kisvesi altında yapılan siyasi seçimler olduğu ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla bu, otoritenin insanları kendi sapkınlığına ortak etmeye ve kendisini düşürdüğü uçuruma onları da düşürmeye çalıştığı bir şarttır. Hatta bu nasıl bir siyasi proje ki; insanlar projenin yıkıcı sonuçlarını, onu yürütenlerin ihanetini ve mübarek toprakların halkını gönüllü ya da zorla sürgün etmek amacıyla Yahudi varlığının uyguladığı baskı projesiyle özdeşleştiğini gördüğü halde, ona bağlı kalınması talep edilmektedir?!

Filistin ve halkının ihtiyacı olan şey, işgalin gölgesinde yapılan, işgalin varlığını meşrulaştıran, hem işgalin hem de kendisini ona hizmet etmeye adamış otoritenin bekasını uzatan seçimler değildir; aksine Filistin ve halkının, onları kurtarmak için ilerleyen kalabalıklar şeklinde Allah'ın yardım ve zaferi gelene kadar davasını suistimal eden ve halkının direnişini zayıflatan yozlaşmış ellerin durdurulmasına ihtiyacı vardır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Abdurrahman El-Leddavi

Devamını oku...

Modern Dünyanın Buhranı

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

Modern Dünyanın Buhranı

Haber:

Türkiye’nin Siverek ilçesinde 19 yaşında bir eski okul öğrencisi pompalı tüfekle okulda rastgele ateş açtı 16 kişi yaralandı, saldırgan olay yerinde intihar etti. Bu olaydan bir gün sonra Kahramanmaraş şehrinde 14 yaşında sekizinci sınıf öğrencisinin gerçekleştirdiği okul saldırısında ise 10 kişi öldü, 12 kişi yaralandı, saldırgan ise ölü olarak ele geçirildi.

 

Yorum:

Son dönemde Şanlıurfa’nın Siverek ilçesinde ve Kahramanmaraş’ta eğitim kurumlarına kadar sirayet eden şiddet olayları, toplumun vicdanında derin yaralar açmıştır. Öğrencilerin ve öğretmenlerin hedef alındığı bu saldırılar, sadece münferit birer asayiş vakası değil, aksine uzun süredir içten içe büyüyen bir *toplumsal yozlaşmanın* ve *sosyal çürümenin* somut birer tezahürüdür. Bu vahim tablo, bizi temel bir soruyla yüzleşmeye zorlamaktadır. İnsanlık neden bu denli bir toplumsal çöküşe sürüklenmektedir.

Sadece Türkiye’de değil, küresel ölçekte gözlemlenen bu sosyal çürüme ve ahlaki erozyonun temelinde, hayatın merkezinden İslami değerlerin ve Allah korkusunun çıkarılarak yerine tamamen maddeci bir anlayışın ikame edilmesi yatmaktadır. Laiklik temelli kapitalist sistem, insanı sadece para, menfaat, güç, zevk sarmalına hapsettiğinde sosyal çürüme dediğimiz değerlerin tükenmesi ile karşılaşırız. Değerleri tükenen insan için artık doğru ile yanlışın, iyi ile kötünün önemi yoktur.

İslami değerlerden arındırılmış laik bir eğitim ve hukuk sistemi, suçun sadece cezai müeyyidelerle engellenebileceği, güvenlikçi yaklaşımla suçlu ile mücadele edilebileceği yanılgısına düşmekte, asıl meselenin suç ile mücadele olduğu gözden kaçmaktadır.

Suç ile mücadele inanç ile, doğru fikir ve bakış açısı ile, güzel ahlak ile, toplumsal ilişkileri bozan yasalar yerine bu ilişkileri ıslah eden Allah’ın hükümlerini ikame etmek ile, insanları suç işlemeye iten sebepleri ortadan kaldırmak ile ve suç işlenmeden önce suçu önleyici tedbirler mekanizmalarını hayata geçirmekle olur.

Bir insanı kimsenin görmediği yerde kötülükten alıkoyacak olan şey, kalbindeki *Allah korkusu* ve *sorumluluk bilincidir*. Kur’an-ı Kerim’de buyurulduğu üzere:

وَمَنْ أَعْرَضَ عَنْ ذِكْرِي فَإِنَّ لَهُ مَعِيشَةً ضَنْك

"Kim de benim zikrimden yüz çevirirse, şüphesiz onun sıkıntılı bir hayatı olacaktır..." (Tâhâ 124)

Toplum Allah’ın koyduğu hudutlardan ve zikrinden uzaklaştıkça, modern dünyanın sunduğu özgürlük anlayışının sonucu hiçbir değere ve kurala bağlı kalmadan aşağıların aşağısı bir hayatla karşı karşıya kalmaktadır. Unutulmamalıdır ki insan kurallara bağlı olmak düşüncesiyle kalkınır. Kuralsızlık ilkelliğe yol açar. Alemlerin Rabbi olan Allah kuralsızlık nedeniyle geri kalıp ilkelleşen insanı seçkin bir hayata yükseltmek için İslami kurallar manzumesi olan dinini göndermiştir.

أَرَأَيْتَ مَنِ اتَّخَذَ إِلَهَهُ هَوَاهُ أَفَأَنْتَ تَكُونُ عَلَيْهِ وَكِيلًا أَمْ تَحْسَبُ أَنَّ أَكْثَرَهُمْ يَسْمَعُونَ أَوْ يَعْقِلُونَ إِنْ هُمْ إِلَّا كَالْأَنْعَامِ بَلْ هُمْ أَضَلُّ سَبِيلًا

“Gördün mü o heva ve hevesini ilâh edineni. Artık ona sen mi vekîl olacaksın. Gerçekten sen onların hakkı işitip anladıklarını mı sanıyorsun. Hayır onlar hayvanlar gibidir. Hatta hayvanlardan bile daha sapıktırlar.” (Furkan 43-44)

Toplumsal dokuyu bir arada tutan en güçlü bağ, karşılıklı sevgi, saygı ve "Emr-i bi'l-ma'rûf ve nehy-i ani'l-münker" (iyiliği emretmek, kötülükten sakındırmak) ilkesidir. Ancak bugün seküler yaşam biçiminin etkisiyle bu değerler erozyona uğramış, bireycilik zirve yapmıştır.

Eğitim sisteminde ahlakın ve edebin teknik bilgiden sonra gelmesi, hukukun ise sadece "kanunlara uygunluk" olarak görülüp "doğruluk ve adaletin" önemsiz görülmesi sosyal çürümeyi hızlandırmaktadır. İslami değerlerin hayattan soyutlanması toplumsal çöküntüye ve buhranlara zemin hazırlamaktadır.

Yaşanan bu acı olaylar bir uyarı niteliğindedir. Okullarımızı metal dedektörlerle ya da polisiye tedbirlerle değil, çocukların kalplerini Allah sevgisi ve Allah’a hesap verme bilinciyle doldurarak koruyabiliriz. Şiddetin ve yozlaşmanın panzehiri, modernizmin dayattığı haz odaklı yaşam değil, İslam’ın sunduğu istikamet üzere bir hayattır.

Sonuç olarak, Türkiye’nin ve dünyanın içinden geçtiği bu buhran dönemi, ancak *vahiyle barışık bir toplum yapısı* ve *Allah korkusunu merkeze alan İslam Nizamı* ile aşılabilir. Kurtuluş, yaratılış gayemize uygun bir yaşam sürmekte gizlidir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Remzi Özer

Devamını oku...

Pusula, Aidiyet ve Kimlik: Örnek Olarak İran, Amerika ve Diğerleri Arasında (Birinci Bölüm)

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Pusula, Aidiyet ve Kimlik: Örnek Olarak İran, Amerika ve Diğerleri Arasında

(Birinci Bölüm)

Ali Hamaney’in ve İran liderliğinin üst düzey kadrosunun Amerika ve Yahudi varlığı tarafından hedef alınıp suikasta uğramasından bu yana, içinde yaşadığımız toplumun mahiyeti, yani pusula, kimlik ve aidiyet hakkındaki soru yeniden gündeme gelmiştir. Yani toplumun veya insan kitlelerinin düşünceleri, duyguları ve sistemleri ile bireyle ilgili olanların yanı sıra toplumla ilgili fikirlerin inşasında benimsenmesi gereken metotla ilgili her şey hakkındaki soru. Herhangi bir toplumda meydana gelen olaylar ise; insanlar arasındaki mücadele sünnetinin pratikteki tercümesidir; dolayısıyla iradesini ortaya koyan toplumun bir kesiminin kanaatlerini ifade etmektedir. Bu da başka bir grubun kanaatlerini ifade etmediği anlamına gelmektedir. Bazı durumlarda diğer ülkelerin taşımış olduğu kanaatlerin bir yansıması da olabilir; tabi eğer bu ülkeler, alışılmış sınırlarının dışında olsa bile insanları veya onlardan bir kısmını ikna edebilirlerse. Bu yüzden savaşlar, dış devletlerin herhangi bir toplumdaki birtakım grupları, tamamı olmasa da ideolojisinin bir kısmından taviz vermeye sevk etmek için başvurduğu araçlardan biri de olabilir.

Bu araştırma bizi, her ne kadar kendisinden dallanmış olsa da karmaşık ayrıntılara değil, ihtilafın temellerine ve özüne gitmeye sevk etmektedir. Dolayısıyla kimlik, pusula ve aidiyet hakkındaki araştırma kişiyi, şu temel soruları sormaya sevk etmektedir: Ben kimim ve biz kimiz? Ancak bu araştırma, nerden geldim ve yolun sonunda nereye gidiyorum sorularına cevap verilmediği sürece, yüzeysel olarak kalacaktır. Dolayısıyla kainat, insan ve hayatın öncesi ve sonrasına dair bakış açısındaki ihtilaf, gerek toplum gerekse herhangi bir toplumun sorunlarını çözmek için uygun olan sistem hakkında farklı görüşlere sevk etmektedir. Dünya hayatına, onun öncesi ve sonrası hakkında açık bir cevap vermeden bakmakla yetinmek ise; sadece sahibinin yüzeysel düşünceye sahip olduğunu göstermez, aksine mevcut vakıadan hareket ettiğini gösterir; bu ise mevcut vakıaya çözüm bulmak için değil, aksine ne kadar eğilim gösterip değişirse değişsin ve ne kadar aksini iddia ederse etsin ona uyum sağlamak içindir. Çünkü güzel (hasen) ve çirkin (kabih) olması bakımından herhangi bir vakıa hakkında hüküm vermek, vakıanın dışındaki bir kaynaktan olması gerekir. Zira toplum hayatındaki muayyen bir vakıa, yani var olan insan ilişkileri hakkındaki hüküm, güzel ya da çirkin olarak tanımlanmadıkça, sadece olup bitenleri tanımlamaktan ibaret olur; yani ister yüzeysel ister derinlemesine yani ayrıntılı olsun bizzat vakıayı açıklamaktan ve onu diğer vakıalarla ilişkilendirmekten ibaret olur. Toplum ıstılahını, fikirlerden, duygulardan ve sistemlerden ayırmak mümkün değildir; zira bu üç unsur, şayet toplumdaki bir grup, fikirlerini ve duygularını herkesin muhakeme olduğu sistemlere dönüştürerek diğerlerine egemen olabilirse, fertleri birbirine bağlayan ve onları bir toplum haline getiren unsurlardır. Bu grubun olduğu gibi kalması şart değildir; çünkü her toplumda mücadele sünneti ve fikirleri, duyguları ve sistemleri, yavaş ya da hızlı bir şekilde farklı bir duruma dönüştürülme potansiyeli vardır.

Fikirlerden bahsederken, bunun tüm fikirler anlamına gelmediğini, aksine toplumun oluşmasıyla, yani fertlerin birbirine bağlanmasıyla, yani grupların ve bağların oluşması veya bu ilişkinin sonucunda ortaya çıkan herhangi bir ilişki de dahil olmak üzere insan ilişkileri ve bunların esasını oluşturan temellerle ilgili fikirler olduğunu belirtmek gerekir. Zira genel olarak fikir, vakıa hakkında hüküm vermektir.

Ülkeler arasındaki ilişkiler, bu kaidenin dışında değildir. Zira konu, sadece belirli bir toplumun mahiyetini incelemekle sınırlı değildir; aksine tüm toplumları ve bu savaşlar da dahil olmak üzere toplumlar arasındaki ilişkilerin nasıl ortaya çıktığını da kapsamaktadır. İlişkiler başlangıçta devletler arasında çıkarlar inşa etmek için ortaya çıksa da, ancak devletler arasındaki ihtilaf, sadece çıkar çatışması sonucunda oluşmaz; aksine çıkarın ne olduğu tanımlandığında da oluşur? Peki aklın, başka bir kaynak olmadan, bağımsız bir şekilde çıkara ulaşması mümkün müdür?

Bu da bizi başlangıç noktasına, yani “Ben kimim ve biz kimiz?” sorusuna geri döndürmektedir. Ancak aydın bir bakışın, yani bunun insan, kainat ve hayatın öncesiyle olan ilişkisini idrak etmenin, farazi cevaplarla ilgisi yoktur; aksine aklı kullanarak, yani öncül bilgileri kullanarak ve bunun üzerine ek bilgileri bina ederek kesin olabilecek gerçeklerin idrak edilmesiyle ilgisi vardır; bu da insanın duygularını, herhangi bir yeni bilginin incelenmesi ve onun vakıaya intibak etmesi (veya intibak etmemesi, ondan geri dönülmesi ve ihmal edilmesi) için doğru bir şekilde kullanmasıyla, yani bilgileri birbirine bağlamak için sağlıklı bir beynin varlığıyla mümkündür.

“Ben kimim ya da biz kimiz?” sorusuna, bugün taşımış olduğum seyahat belgelerine (bir bireyin kimliğini, aidiyetini veya yasal ve kişisel statüsünü, şu anda sahip olduğu belgeler ve evraklar (pasaport, oturma izni, vatandaşlık) temelinde belirtmek için kullanılan bir ifadedir) dayanarak cevap vermek, toplumun vakıasına yönelik yüzeysel bir bakıştan öteye geçemez. Zira tek bir toplumda, toplumun gidişatı üzere olan bir grubun ya da tabiri caizse toplumun dışından olan bir grubun egemenliği sonucunda sistemler tek olsa da, genellikle fikirler ve duygular farklılık göstermektedir. Buna egemen sisteme dayalı olarak cevap vermek de aynı şekilde yanlıştır; çünkü egemen sistem, ister bir fikri isterse yöneticilerin şahıslarını temsil etsin değişime açıktır. O halde kimlik, aidiyet ve pusula nasıl değişebilir? Ancak tek bir durumun dışında ki o da; hayatın öncesi ve sonrası hakkındaki cevapları ayırıp ne olursa olsun vakıayla yetinmektir; bu da rüzgarın estiği yöne meyleden menfaatçi ve çıkarcı ideolojiye razı olmak sayılır. İslam'dan önce Arapların üzerinde olduğu şey işte böyleydi; zira gündüzleri ilah yapıyorlar ve geceleri onu yiyorlardı! Bugün ise onları, Epstein’in dünyasında kapitalist ideoloji sahipleri temsil etmektedir; zira kendi ideolojilerinde özgürlüklerin var olduğundan ve bunların İslam ideolojisinde bulunmadığından bahsedip övünüyorlar. Onların sözde özgürlüğü, suç olarak tanımlanmasında hiç kimsenin ihtilaf etmediği insanlığa karşı işledikleri suçların özgürlüğünden başka bir şey değildir. Onların özgürlüğünün, İslam şeriatında bir yeri olmadığından bahsetmeye bile gerek yoktur.

İslam'a gelince; hiçbir zaman özgürlüklere çağrıda bulunan bir ideoloji olduğunu iddia etmemiştir; aksine insanın diğer insanlara ve arzularına olan kulluktan kurtulup sadece yaratıcısına olan kulluğunu kabul ettiği Allah’a kulluk etmektir.

“Dost ve düşman” mefhumlarına gelince; hakikatte bunlar vakıanın dışında olan mefhumlardır ve vakıanın bu tür hükümler vermesi mümkün değildir; çünkü bugünkü siyasi vakıa, yarın insan ilişkilerinde yazılacak bir tarihten ibarettir. Hatta insan yapımı anayasalarda bile, bir tarafı düşman olarak nitelendirildiğinde bu, vakıadan değil, aksine vakıanın dışındaki bir bakış açısından kaynaklanmaktadır. Örneğin Yahudi varlığını düşman ya da dost olarak tanımlanmasının kaynağının vakıa olması mümkün değildir, aksine bunun dışında bir şeydir; yani vakıaya belirli bir zaviyeden bakmaktır. Nitekim Yahudi varlığında yaşayan ve onun ordusuna hizmet eden bir kişi, genellikle bu varlığı dost olarak görürken, Batı Şeria'nın oğlu onu, kökünden söküp atılması gereken bir kanser olarak görmektedir.

Ulusal bağa ve bunun insanlar arasında bağ kurmaya uygun olduğuna inanan kişiler; genellikle dünya hayatının öncesi ve sonrası hakkındaki soruya cevap vermezler; bazen bundan kaçınırlar, hatta bazen bu soruyu “kaçınılması gereken fitneler” kategorisine koyarlar! Çünkü yüzeysel düşünme onları, kanaatleri ya da malumatlarda derinleşmeyi insanlar arasında bir çatışma kapısı olarak görmeye itmiştir; öte yandan onlar, başkalarının öfkesinden veya hoşnutsuzluğundan kaçınmak istemektedirler. Ama aslında toplum, o toplumun veya bireyin inandığı kanaatlerden oluşmakta değil midir? Her kanaat, çatışmaya açık değil midir? Peki neden bu grup, İslami fikir sahiplerine yönelik muhalefetlerini, çatışma ve anlaşmazlığın bir kapısı olarak görmemekte? Neden İslami fikir sahipleri, kendi fikirlerinden taviz vermediler? Nasıl olur da bir kişi ya da bir grup, İslami fikir sahipleri lehine sahip oldukları şeylerden taviz vermeyi kabul etmedikleri halde başkalarını razı etmek için kendi fikrinden taviz verebilir ki?

Öte yandan ulusal birlik fikrini taşıyanların çoğu, bu fikrin, toplumun dahili ilişkilerinin, yani o toplumdaki fertlerin arasındaki ilişkilerin seyri bakımından bünyesinde topluma yönelik hiçbir çözüm taşımadığını fark etmiyor mu; aksine o toplumdaki kanunların kaynağı, ister yaratıcıya ait olması gereken yasama yetkisini kendilerine atfeden belirli ve tanınmış insanlar olsun, isterse bugün millet meclisi olarak adlandıran şeyler veya içtimai nizam, yani erkek ve kadın arasındaki ilişkileri ve nikah ve nesil sonucunda ortaya çıkan bunun dallarını düzenleyen yasalar gibi İslam’a dayanan belirli durumlarda olsun başka kaynaklara dayanmaktadır. Dolayısıyla ister yönetim sisteminin doğası, ister içtimai nizam, isterse ekonomik sistemle ilgili olsun, ulusal birliğin dahili sistemlerin oluşmasında herhangi bir rolü olmamıştır... Hatta millet meclisindeki yasa koyucuların bile ulusal birliğin oluşmasında hiçbir rolü olmamıştır; çünkü yönetim sisteminin doğası toprağa ait olmamıştır. Zira ulusal birliğin karar verdiği şey, kişinin içinde yaşadığı devletin siyasi sınırlarına dokunma veya onları değiştirme temelinde düşmanlık gerçekliğini dikkate almaktan ibarettir; ayrıca buna ırkçılık boyutu da eklenebilir. Bu da sadece ülke dışından gelip siyasi sınırlara saldıran ve dışarından askeri olarak ülkeyi işgal eden kişiyi değil, bazen de devlet sınırlarının dışındaki herkesin “düşman” ya da en azından “bizden olmayan” olarak kabul edilmesi anlamına gelmektedir. Peki bu birliğin sahipleri, Güney Sudan gibi yeni oluşturulmuş ülkeler hakkında ne diyor? Peki Arap Yarımadalı, Suriyeli ya da İranlı bir kişi, gerçekten bir Lübnanlı ya da İranlıya düşman mıdır? Peki bu terimler, sadakat, aidiyet, kimlik ve pusula üzerine inşa edilen gerçek kimlikleri ifade ediyor mu? Örneğin Suriye ya da Lübnan, ayrılsalar da birleşseler de gerçekten bir kimlik, aidiyet ve pusula oluşturabilir mi? Yoksa bu, fikri birleşme ya da ayrılmanın temellerinin incelenmesi gibi başka bir şeye mi bağlıdır? Peki her dört yılda bir farklı bir ülkede yaşamak için taşınan birinin, sırf bu ülkeler arasında gidip geldiği için farklı bir kimliği, aidiyeti ve pusulası olur mu? Peki Yahudi varlığını düşman yapan temeller bunlar mıdır, yoksa başka bir şey mi?

Bu da bizi, bir şekilde ya da başka bir şekilde, dünya hayatının öncesi ve sonrasıyla ilgili ilk soruya geri götürüyor; çünkü ondan şu soru çıkıyor; gerçekten ben, diğerleri dışında belirli bir toprağa mı, yoksa siyasi bir varlığa mı ya da başka bir şeye mi aitim? Sırf belirli düşüncelerin, duyguların ve sistemlerin egemen olduğu bir ülkede doğmuş olmam, oraya ait olduğum anlamına mı gelmektedir? Hayatın öncesi ve sonrası hakkındaki soruyu, cevaplamayı değer kılan şey, onun aidiyet, kimlik ve pusula mefhumlarını ve ondan dallanan velâ ve berâ ya da dost ve düşman mefhumlarını ve bu dünyayla ilgili her şeyi belirleyecek olmasıdır; tabii ki cevabın doğru olması, daha önceki kavramlardan arındırılmış olması ve aklın ulaştığı gerçeklerle yetinilmesi şartıyla.

Tam bir tarafsızlığa sahip olduğumu iddia edemem; ancak bu girişimimle şunu söyleyebilirim; İslam, dünya hayatının öncesi ve sonrasıyla ilgili her şeye, cevaplarını insanın fiilleriyle ilişkilendirmek yoluyla, hem ikna edici hem de bu dünya hayatıyla doğrudan bağlantılı bir şekilde cevap vermiştir. Dolayısıyla çözümler koyduğu gibi İnsan fiillerine çirkinlik, güzellik ve benzeri hükümler koymuş ve böylece insanın kazanılmış bilgilerine başka bir boyut daha eklemiştir.

Allahu Teala şöyle buyurmuştur: يَعْلَمُونَ ظَاهِراً مِّنَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَهُمْ عَنِ الْآخِرَةِ هُمْ غَافِلُونَ * أَوَلَمْ يَتَفَكَّرُوا فِي أَنفُسِهِم ۗ مَّا خَلَقَ اللَّهُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا إِلَّا بِالْحَقِّ وَأَجَلٍ مُّسَمًّى ۗ وَإِنَّ كَثِيراً مِّنَ النَّاسِ بِلِقَاءِ رَبِّهِمْ لَكَافِرُونَ * أَوَلَمْ يَسِيرُوا فِي الْأَرْضِ فَيَنظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ ۚ كَانُوا أَشَدَّ مِنْهُمْ قُوَّةً وَأَثَارُوا الْأَرْضَ وَعَمَرُوهَا أَكْثَرَ مِمَّا عَمَرُوهَا وَجَاءَتْهُمْ رُسُلُهُم بِالْبَيِّنَاتِ ۖ فَمَا كَانَ اللَّهُ لِيَظْلِمَهُمْ وَلَٰكِن كَانُوا أَنفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ “Onlar dünya hayatının ancak dış yönünü bilirler. Ahiret konusunda ise tamamen gaflettedirler. Onlar, Allah’ın gökleri, yeri ve bunlar arasında bulunan her şeyi ancak gerçek bir sebep, derin bir hikmet, şaşmaz bir kanun ve belirli bir ecel ile yarattığını kendi içlerinde hiç düşünmezler mi? Ne var ki, insanların çoğu, öldükten sonra dirilip Rablerine kavuşacaklarını kesinlikle inkâr etmektedir. Yeryüzünde gezip de kendilerinden öncekilerin sonu ne olmuş görmezler mi? Onlar kendilerinden çok daha kudretliydiler; toprağı iyice işlemişler, yeryüzünü bunların imar ettiğinden daha fazla imar etmişlerdi. Onlara da peygamberleri nice açık kanıtlar getirmişti. Şu halde Allah onlara asla zulmetmiş değildir, asıl onlar kendilerine zulmetmişlerdir.” [Rum 7-9]

Dolayısıyla insan, vahiy olmadan, vakıa hakkında herhangi bir hüküm vermekten acizdir; aksine iyi ve kötü konusuna girmeden ve buna bağlı dünyevî ve uhrevî cezayı belirlemeden sadece vakıada olup biteni açıklayabilir. Eğer bu mesele insana bırakılmış olsaydı, insanlar anlaşmazlığa düşer, birbirleriyle savaşır ve mesele üzerinde anlaşamazlardı; zira meselenin ayrıntılarını yalnızca insanın belirlemesi için sabit bir temel yoktur. İşte onların dünyadaki durumları budur; yani yasamanın Allah'a ait olması, ya da insanların bir grubunun onu kendi arzuları lehine kontrol etmesi için savaşmaktır! Yasamanın insanlara ait olması gerektiğini söyleyenler, tek bir cezanın ayrıntıları ve belirli bir suçun anlamına dair net bir tanım üzerinde ittifak edememişlerdir; zira onlar, Allahu Teala’ya muhtaç olmadıklarını sanarak haddi aşmışlardır. Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur: اقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِي خَلَقَ * خَلَقَ الْإِنسَانَ مِنْ عَلَقٍ * اقْرَأْ وَرَبُّكَ الْأَكْرَمُ * الَّذِي عَلَّمَ بِالْقَلَمِ * عَلَّمَ الْإِنسَانَ مَا لَمْ يَعْلَمْ * كَلَّا إِنَّ الْإِنسَانَ لَيَطْغَىٰ * أَن رَّآهُ اسْتَغْنَى “Yaratan Rabbinin adıyla oku! O insanı bir parça kan pıhtısından yarattı. Oku! Rabbin, en büyük kerem sahibidir. O Rab ki kalemle (yazmayı) öğretti. İnsana bilmediğini öğretti. Hayır, insan kendini yeterli gördüğü için mutlaka azgınlık eder. ” [Alak 1-7]

Aidiyet, pusula ve kimliğin, örnek olarak İran, Amerika ve diğerleri konusuyla ilişkisine gelince; bu, ülkeler ile bu ülkelerdeki İslam yönetimi arasındaki ilişkiler hakkındaki bir konudur. Evet, İran bugün İslam nizamını uygulamıyor; ancak bu, İslam’ın Amerika ve Yahudi varlığına karşı savaşmaya teşvik etmediği anlamına gelmez; bilakis aksine İslam, ümmetin tüm güçlerini, kâfir devletlerin siyasi ve askeri nüfuzunu Müslüman ülkelerden kovmak için benzer eylemlere teşvik etmektedir. İran’ın ABD’nin nüfuzunu kovmaya yönelik gerçekleştirdiği girişimleri, Müslümanların muazzam gücünü göstermektedir; üstelik bu, sadece Müslüman ülkelerden birinde olmuştur; bu ise Yahudi varlığını koruyanların sadece ABD ve İngiltere olmadığını, aksine ister Şam, ister Ürdün, isterse Mısır’da olsun, onun etraflarını saran hain Arap yöneticilerin de olduğunu kanıtlamaktadır. Bu, İran'ın daha önce Irak ve Afganistan'ı işgalinde ve Şam'da Müslümanların kanına bulandığında Amerika'nın yörüngesinde dönmesine rağmen olmuştur. İslam ümmetine karşı mezhepçi bir yaklaşımı benimsemeye devam etmesi ve "azınlıklar ittifakı" yolunda ilerlemesi ona bir fayda sağlamayacaktır; dahası İslam ümmetinden onu hiçbir şey de korumayacaktır; ancak mezhepçi çizgiden vazgeçip, tüm kanunlarında ve davranışlarında şeriat hükümlerini benimser; cumhuriyet sisteminin yerine Hilafet sistemini benimsemekle başlayıp Sünni olana mukabil Şii saflaşmalarını çöpe atmakla sonlandırır, Şam ve diğer yerlerde Müslümanların kanının yalanmasına ortak olan herkesi, zalimlerden kan sahiplerinin intikamını alacak şekilde saf bir cezayla cezalandırır ve şeriatla hiçbir ilgisi olmayan tamamen mezhepsel nedenlerden dolayı kendilerine yönelik uydurulmuş batıl ve zalim suçlamalarla hapsedilen mazlum Müslümanları ve diğerlerini hapisten çıkarırsa o başka. Bu, şerî hükümlerde belirli bir mezhebi benimsemeyi terk etmek anlamına gelmez; aksine İslam ümmetine gerçek anlamda entegre olmak anlamına gelir; bu ise yıllık kutlamalarla yapılan şekli bir entegrasyon değildir; aksine İslam’ı şerî hükümlerin tek kaynağı yapmak ve İslam Devleti'nin vahdetini sağlamaktır. İslam'ı belirli bir mezheple sınırlamamak, aksine kanaat getirip taklit ettikleri mezhebi benimsemelerine terk etmek gerekir; ancak Halife'nin, dünyadaki tüm Müslümanlar için, insanların birbirleriyle olan ilişkileriyle ilgili genel hükümlerde herkesin uyması için benimsediği hükümler hariç. İran ve diğer ülkelerin, İslam ile insan bileşenleri arasında net bir ayrım yapmaları gerekir; zira bugünkü Şii ve Sünni ıstılahları, şerî hükme, Ali ibn Ebu Talib Radıyallahu Anh'ın yolunu, Allah’ın Rasulü Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in sünnetini, yani onun fiillerine, sözlerine ve takririne delalet etmez; aksine belirli coğrafi yerlerde yaşayan bir grup insana delalet eder; bu iki durum arasında ne kadar da büyük bir fark vardır!

Tüm Müslümanların vacibine gelince; İslam beldelerinde İslam nizamını tesis etmek, aynı şekilde mezhepçiliği ve milliyetçiliği kaldırıp atmak, siyasi sahneden bir asırdır kaybolmasının ardından Hilafet Devleti'ni kurmak, İslam ülkelerini onun sancağı altında birleştirmek ve onun aracılığıyla İslam davetini tüm dünyaya taşımak için hızlı adımlarla ilerlemektir. İslam'a davet ve Allah yolunda cihadın, bu genç ve kararlı devletin öncelikli amellerinden olması için çalışmak; bu amellerin bireysel olmaktan ziyade, ister mübarek toprak olsun, ister Çin sınırları olsun, ister Keşmir olsun, isterse Somali olsun Müslüman ülkeleri işgal eden tüm güçleri veya Müslüman ülkelerdeki yabancı askeri üsleri kovmak ya da ezmek için olması gerekir. Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur: قَالَتْ لَهُمْ رُسُلُهُمْ إِن نَّحْنُ إِلَّا بَشَرٌ مِّثْلُكُمْ وَلَٰكِنَّ اللَّهَ يَمُنُّ عَلَىٰ مَن يَشَاءُ مِنْ عِبَادِهِ وَمَا كَانَ لَنَا أَن نَّأْتِيَكُم بِسُلْطَانٍ إِلَّا بِإِذْنِ اللَّهِ وَعَلَى اللَّهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ * وَمَا لَنَا أَلَّا نَتَوَكَّلَ عَلَى اللَّهِ وَقَدْ هَدَانَا سُبُلَنَا وَلَنَصْبِرَنَّ عَلَىٰ مَا آذَيْتُمُونَا وَعَلَى اللَّهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُتَوَكِّلُونَ * وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لِرُسُلِهِمْ لَنُخْرِجَنَّكُم مِّنْ أَرْضِنَا أَوْ لَتَعُودُنَّ فِي مِلَّتِنَا فَأَوْحَىٰ إِلَيْهِمْ رَبُّهُمْ لَنُهْلِكَنَّ الظَّالِمِينَ * وَلَنُسْكِنَنَّكُمُ الْأَرْضَ مِن بَعْدِهِمْ ذَٰلِكَ لِمَنْ خَافَ مَقَامِي وَخَافَ وَعِيدِ “ Peygamberleri, onlara dedi ki: Biz ancak sizin gibi birer insanız. Fakat Allah, kullarından dilediğine (peygamberlik) nimetini bahşeder. Allah’ın izni olmadıkça, bizim size bir delil getirmemiz haddimize değil. Müminler ancak Allah’a tevekkül etsinler. Allah, bize yollarımızı dosdoğru göstermişken, biz ne diye O’na tevekkül etmeyelim? Bize yaptığınız eziyete elbette katlanacağız. Tevekkül edenler, yalnız Allah’a tevekkül etsinler. İnkâr edenler, peygamberlerine; “Andolsun, ya sizi yurdumuzdan çıkaracağız ya da bizim dinimize dönersiniz” dediler. Rableri de onlara şöyle vahyetti: “Biz zalimleri mutlaka yok edeceğiz. Onlardan sonra sizi elbette o yere yerleştireceğiz. Bu, makamımdan korkan ve tehdidimden sakınan kimseler içindir.” [İbrahim 11-14]

Dünya hayatının öncesi ve sonrası hakkındaki doğru cevap, kainatı yaratan ve Peygamber Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem aracılığıyla tüm insanlığa İslam risaletini gönderen bir yaratıcının varlığı konusunda karar kılmaktır. Bu risalet, İslam ümmetinin boynundaki bir emanet olup, insanın yaratıcısıyla, kendi nefsiyle ve diğer insanlarla olan ilişkilerinde ortaya çıkan tüm sorunlara yönelik kapsamlı ve ayrıntılı çözümler içermektedir. Bu da kimlik, pusula ve aidiyete dayanan “bizin”, aslında bizler, sadece duygusal anlamda değil, gerçek anlamda tek bir İslam ümmeti olduğumuz üzerinde karar kılmak anlamına gelmektedir; bu da dünyanın dört bir tarafındaki Müslümanların, tek bir Halife tarafından yönetilen tek bir devleti olması gerektiği anlamına gelmektedir. İslam ümmetindeki “bize” gelince; bu ırkçı bir bağ değildir; çünkü bu, kendi tabiileriyle sınırlı bir davet değil, tüm insanlığı içine alan bir davettir. İslam’ın insanları benimsemeye çağırdığı bağ, vatancı bir bağ değil, kendisinden bir nizamın çıktığı ideolojik bir bağdır. Bu, her akıllı ve dengeli insanın paylaştığı insan aklına dayalı olan bir bağ olduğu gibi insanın fıtratı ve içgüdülerine de uygundur, çünkü onları bastırmaz, aksine onları düzenler. O zaman burada kastedilen ideoloji, insanların genellikle anladıkları anlamdaki tutumlar ya da taviz verilen bir tutum değildir; eğer kararlı bir tutum, ideolojik bağı taşıyan kişinin özelliklerinden biri olursa, ondan taviz vermez, yani insanlığı yönetmek için mütekamil nizamı, yani A’dan Z’ye şeriatıyla birlikte İslam akidesinden taviz vermez. Zira ideoloji, kendisinden onun korunmasının, uygulanmasının ve risaletin dünyaya taşınmasının çıktığı teşri sistemleriyle birlikte İslam akidesidir. Bu bağın nazarındaki düşmana gelince; bu, genel olarak küfür olsa da, sahibinin kanının heder edilmesine değil, akidevi olarak küfrün vakıasının vasfedilmesine dönmektedir. Ancak İslam'ın, özellikle Müslümanları öldürmekten geri durmayan, onların sistemine zarar veren, sözde şahsi özgürlüklerde dahi onlara baskı uygulayan ya da Müslümanların ülkelerinde askeri üsler açarak onları doğrudan işgal eden küfür devletleri olmak üzere Müslümanlara ve kutsallarına fiilen saldırması nedeniyle istisna kıldığı durumlar hariç. İnsanların büyük bir çoğunluğu gayrimüslim olsalar bile onlar, İslam davetinin kapsamındadır; yani onlarla olan ilişkimiz, davet eden ile davet edilen arasındaki ilişkidir; yani bizim ilişkimiz, onların da bu davayı benimsemeleri ve bizimle birlikte taşımaları için onlara daveti taşımamızdır; böylece sadece ferdi olarak değil, aksine gruplar ve ümmet olarak ve gelecekte daveti insanlara ve ülkelere toplu halde taşıyan bir devlet olarak insanları karanlıklardan aydınlığa çıkarabiliriz.

Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرَىٰ عَلَى اللَّهِ الْكَذِبَ وَهُوَ يُدْعَىٰ إِلَى الْإِسْلَامِ وَاللَّهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ * يُرِيدُونَ لِيُطْفِئُوا نُورَ اللَّهِ بِأَفْوَاهِهِمْ وَاللَّهُ مُتِمُّ نُورِهِ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ * هُوَ الَّذِي أَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدَىٰ وَدِينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدِّينِ كُلِّهِ وَلَوْ كَرِهَ الْمُشْرِكُونَ “İslam’a davet edildiği halde, Allah’a karşı yalan uydurandan daha zalim kim vardır? Allah, zalimler topluluğunu hidayete erdirmez. Onlar ağızlarıyla Allah’ın nurunu söndürmek istiyorlar. Hâlbuki kâfirler istemeseler de Allah nurunu tamamlayacaktır. Müşrikler hoşlanmasa da, dinini bütün dinlere üstün kılmak için peygamberini hidayet ve hak din ile gönderen O’dur.” [Saf 7-9]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Nizar Cemal

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER