Cumartesi, 28 Recep 1447 | 2026/01/17
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Amerika’da Göçmen Polisi Bir Kadını Yüzünden Vurdu!

Amerika’da Göçmen Polisi Bir Kadını Yüzünden Vurdu!
Laik Kapitalist Sistemin Vahşetine Dair Bir Başka Örnek

07 Ocak 2025’te, ABD Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza (ICE) biriminden bir polis memuru, Minneapolis şehrinde arabasıyla kaçmaya çalışan bir kadına yüzünü hedef alarak defalarca ateş etti.

Yönetimin “yasadışı göçmen” olarak nitelediği kişilerin gözaltına alınması ve sınır dışı edilmesi, mevcut Amerikan yönetiminin “Amerika’yı yeniden büyük yapmak” planının bir parçasıdır. Yönetim bu planı son sürat uygulamaya koymuş durumda ve işlerin daha da kötüleşmesi bekleniyor. Geçtiğimiz birkaç ay içinde Başkan Trump, sadece dört ay gibi kısa bir sürede 12 bin yeni ICE unsuru istihdam ederek göçmenlik yasalarının uygulanması çabalarını yoğunlaştırmış ve onları ülkenin dört bir yanındaki şehir ve kasabalara göndermiştir. Bu unsurlar gittikleri yerlerde insanlara taciz ve yıldırma politikası uygulamaktadır. Görünüşe göre herhangi bir ciddi eğitim almadan hareket eden bu unsurlar, yasaları hiçe saymakta; iddia ettikleri gibi şiddet yanlısı ya da suçlu kişileri değil, göçmen olduğunu düşündükleri herkesi hedef almaktadırlar. Sonuç olarak ülkede yasal olarak bulunan kişileri, ABD vatandaşlarını ve hatta yerli Amerikalıları (Kızılderilileri) bile gözaltına almışlardır! Kadınları ve erkekleri gözaltına alırken ve protestoculara müdahale ederken aşırı güç kullanmaktadırlar. Öyle ki ICE ajanları, gece yarısı bir konut kompleksine askeri baskın düzenlemiş, küçük çocuklarını okula bırakan babaları tutuklamış, bir göçmenlik merkezinin önünde sessizce dua eden bir papaza biber gazı sıkmış ve hatta adam şiddetli bir epilepsi nöbeti geçirirken bile kocasının kollarından karısını zorla çekip almışlardır.

Trump, Minnesota’da yaşayan Somalili Müslümanlar hakkında; “Bu tür müptezeller ülkemizin büyüklüğü üzerinde sadece bir yüktür; geldikleri yere, belki de yeryüzündeki en kötü ve en yozlaşmış ülke olan Somali’ye geri gönderilmelidirler” açıklamasını yaptıktan sonra, Amerika’daki en büyük Somalili nüfusa sahip ana şehirlerden biri olan Minneapolis’e 2 bin ICE unsuru gönderilmiştir. Öldürülen kurbanın, ICE baskınları sırasında o mahallede bulunma nedeni tam olarak netleşmemiş olsa da; bir aşamada arabasını, ajanların araçlarının mahallenin daha derinlerine girmesini engellemek için kullandığı görülmektedir. Bu, Amerika’nın çeşitli şehirlerinde göçmenlerin bölgeyi terk edebilmeleri için onları korumak amacıyla kullanılan bir taktiktir. Olayı belgeleyen birçok video mevcuttur. Görüntülerde mağdurun bir memurla konuştuğu, silahsız olduğu ve kimseyi tehdit etmediği açıkça görülmektedir. Kadın yavaşça geri manevra yaparak oradan ayrılmaya çalışırken, üç görevlinin aracını sardığı, ardından birinin silahını çekerek kadının yüzüne iki ya da üç el ateş ettiği görülüyor. İç Güvenlik Bakanı Kristi Noem, videoyu ve aksini ispat eden görgü tanıklarının ifadelerini görmezden gelerek alelacele kurbanı bir polis memurunu ezen yerel bir terörist olarak tanımlayan bir açıklama yayınlamıştır!

Bu iğrenç güç gösterisi, sadece birçok örnekten biridir. Kendisini adalet ve özgürlüğün timsali olarak pazarlamayı seven Amerika, onlarca tanığın önünde bir kadını yüzünden vuran bir memuru koruyarak gerçek yüzünü tüm dünyaya bir kez daha göstermiştir. Söylenenlerin aksine, Amerika’nın gerek kendi sınırları içinde gerekse dışında yetkinin açık ve sürekli biçimde kötüye kullanıldığına defalarca şahit olduğumuz yadsınamaz. Bu olay, laik siyasi sistemin ne denli bozuk, bölünmüş ve şiddete dayalı olduğunun sadece bir örneğidir.

Dahası, yalnızca daha iyi bir iş ya da kendi ülkelerinde maruz kaldıkları şiddetten korunma arayışıyla göç eden insanlara yönelik insanlık dışı ve vahşi muamele, kapitalist sistemin mutlak barbarlığını ve merhametsizliğini ortaya koymaktadır. Oysa Hilafet sisteminde yönetici, tebaasının işlerini gütmekle yükümlüdür ve güvenlik güçlerinin halka karşı aşırı güç kullanması caiz değildir. Zira Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

الإِمَامُ رَاعٍ وَهُوَ مَسْؤُولٌ عَنْ رَعِيَّتِهِ“İman çobandır ve güttüklerinden sorumludur” Hilafet, göçmenleri kabul edecek; Hilafette yaşamak isterlerse onlara barınma ve onurlu bir hayat sunacak ve onları tam haklara sahip tebaa olarak görecektir. İşte bu, İslam’ın adaletidir. Bütün bunlar Müslümanlara, laik kapitalist sistemin acımasızlığının aksine, İslam sisteminin insanlığa olan merhametini hatırlatmaktadır.

Devamını oku...

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti, Hartum’un Doğu Nil Bölgesinde Duruş Eylemi ve Halka Hitap Konuşması Gerçekleştirdi

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti gençleri, 10 Ocak 2026 Cumartesi günü, Hartum’un Doğu Nil bölgesinde, Altıncı Pazar mevkiinde duruş eylemi ve halka hitap konuşması gerçekleştirdi. Etkinlikte, Hizb-ut Tahrir üyesi Üstad Hammâd ed-Dayyâ bir konuşma yaptı. Konuşmasında Hammad ed-Dayya, bu ümmetin hayırlı bir ümmet olduğunu, Hilafet Devleti gölgesinde insanlığı hidayete ulaştırma görevini yerine getirdiğini, sömürgeci kâfir H. Recep 1342 yılında Hilafeti yıkana kadar ümmetin bu rolünü sürdürdüğünü ifade etti. Ayrıca bu acı olayı hatırlatarak; Hilafetin yıkılmasıyla Ümmetin nasıl “Kalkan olan İmam”ı kaybettiğini, birliğinin nasıl parçalandığını ve sömürgeci kâfirin beldelerini parçalamak için Ümmete nasıl musallat olduğunu izah etti.

Ardından, Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafetin yeniden ikame edilmesi için çalışmanın farz olduğunu ve bu şer’î sorumluluğu bugün hepimizin yerine getirmesi gerektiğini dile getirdi.

Eylem ve halka hitap sırasında gençler, Hilafet gölgesinde Ümmetin izzetini ifade eden ve günün anlamını hatırlatan dövizler taşıdılar.

Gerçekleştirilen hitap, halka tarafından büyük ilgi ve etkileşim gördü.

 

Devamını oku...

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti, Hilafet’in Yıkılışının 105. Yıldönümü Vesilesiyle El-Ubeyd Şehrinde Halka Hitap Konuşması Gerçekleştirdi

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti gençleri, H. 22 Recep 1447 M. 11 Ocak 2026 Pazar günü, ikindi namazının ardından, El-Ubeyd şehrinde, büyük El-Ubeyd çarşısı içindeki Sewar ed-Deheb Camii yanındaki meydanda halka hitap etkinliği gerçekleştirdi. Etkinlikte, Hizb-ut Tahrir üyesi Üstad Muhyiddin Hasan Kecûr bir konuşma yaptı.

Kecur konuşmasında izzetin ve güvenliğin ancak Hilafetin gölgesinde mümkün olduğunu izah etti. Ardından güç ve kuvvet ehline, âlimlere, siyasetçilere ve medya mensuplarına seslenerek, Nübüvvet metodu üzere ikinci Raşidî Hilafetin ikamesi için çalışmaya davet etti.

Halk, gerçekleştirilen bu duruş ve hitaba partiyi överek karşılık verdiler. Bu ilgi, ümmetin İslam’a ve Hilafet Devleti’ne duyduğu derin özlemi açıkça ortaya koydu.

Devamını oku...

Basiri Plaza Oteli’nde Hilafet’in Yıkılışını Anma Konferansı’na Davet

Hilafet Devleti’nin, H. 28 Receb 1342 tarihinde yıkılışının üzerinden 105 kameri yıl geçmiş olması münasebetiyle ve Müslümanlara, Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafeti yeniden ikame etmek için çalışmanın farz olduğunu hatırlatmak amacıyla Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti, sizleri şu başlıkla düzenlenecek olan konferansa katılmaya davet etmekten onur duyar:

“Kan Sınırları Siyaseti ile İnsanları Tek Bir Ümmette Eritme Siyaseti Arasında Sudan”

Konferans, Hizb-ut Tahrir Emiri Celil Alim Ata bin Halil Ebu Raşta’nın (Allah onu korusun), Hilafet Devleti’nin yıkılışının 105. yıldönümü münasebetiyle yapacağı konuşmanın dinlenmesiyle başlayacaktır.

Ardından konferansta, davet taşıyıcılarından oluşan bir grup, güncel ve önemli meseleleri ele alan bir dizi önemli konuşmalar yapacaktır.

Tarih: 28 Recep 1447 / 17 Ocak 2026 Cumartesi Saat: 12.30 (öğleden sonra) – İnşallah

Yer: Port Sudan – Büyük Çarşı El-Basîrî Plaza Oteli, Konferans Salonu

Katılımınız bizi mutlu edecek, varlığınız bizi onurlandıracaktır

Devamını oku...

Ulusal Güvenlik Danışmanının, Trump’ın Gazze İçin Önerdiği “Uluslararası İstikrar Gücü”ne Asker Gönderme Niyetini Beyan Etmesi, İslam’a ve Müslümanlara Karşı İşlenmiş Büyük Bir İhanettir!

Amerika, Yahudi varlığının Filistinli Müslümanlara karşı işlediği soykırımın ana sponsorudur. Bangladeş geçici hükümetinin Ulusal Güvenlik Danışmanı Halilurrahman, Trump’ın Gazze Şeridi için önerdiği “Uluslararası İstikrar Gücü”nün bir parçası olma niyetini beyan ederek, bu ülkedeki Müslümanlara ihanet etme konusunda büyük bir cüret sergilemiştir. Baş Danışmanlığa bağlı Basın Dairesi’ne göre bu “niyet beyanı”, Washington’da, ABD Dışişleri Bakanlığı Siyasi İşlerden Sorumlu Müsteşar Yardımcısı Alison Hooker ve Dışişleri Bakan Yardımcısı Paul Kapur ile yapılan görüşmeler sırasında kendilerine iletilmiştir.

Amerika’nın, Mübarek Toprak Filistin halkını yerinden etme ve gaspçı Yahudi varlığını sağlamlaştırma planına ortak olmak, Allah’a ve Rasûlü SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e ihanettir. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyuruyor:

لاَّ يَتَّخِذِ الْمُؤْمِنُونَ الْكَافِرِينَ أَوْلِيَاء مِن دُوْنِ الْمُؤْمِنِينَ وَمَن يَفْعَلْ ذَلِكَ فَلَيْسَ مِنَ اللهِ فِي شَيْءٍ“Müminler, müminleri bırakıp inkârcıları dost edinmesin. Kim böyle yaparsa Allah ile bir ilişiği kalmaz.” [Ali İmran 28] Bu ihanete karşı çıkmak ve protesto etmek Müslümanlar üzerine farzdır. Müslümanlar, yaklaşan seçimlerde siyasi adaylardan sömürgeci Batılı kafir güçlere karşı net ve tavizsiz bir duruş sergilemelerini talep etmelidirler. Dahası, Amerika’yı müttefik olarak kabul eden siyasi partileri de kategorik olarak reddetmelidirler.

Ey Bangladeş halkı! Hepiniz geçici hükümetteki bu danışmanın en başından beri aktif bir şekilde Amerika’nın planlarını uygulamak için çalıştığına şahit oldunuz. Böylesine hassas ve hayati bir makamda bulunan birine nasıl tahammül edilebilir? Amerika’nın düşmanlığının Venezuela ile sınırlı kalmayıp tüm dünyaya, hatta tüm insanlığa yöneldiği ve bu ülke halkının Trump’ın küstahlığını protesto ettiği bir zamanda, insanlar, Geçici Hükümet’in pervasız ve düşüncesizce aldığı bu kararını reddetmelidir.

Ey silahlı kuvvetlerin samimi subayları! İmanınız, Mübarek Toprak Filistin’i kurtarmanızı ve sömürgeci kâfir güçlerle yapılan tüm askeri ittifakları reddetmenizi emreder. Zira bu tür ittifaklar, Müslümanları kâfirlerin sancağı ve komutası altında, kâfir bir varlığı korumak için savaşmaya zorlar ki bu haramdır. Bir Müslüman ancak İslam sancağı altında ve Müslüman bir komutan altında savaşabilir. İmam Ahmed ve Nesai, Enes RadıyAllahu Anh’dan Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle buyurduğunu rivayet etti:

لَا تَسْتَضِيئُوا بِنَارِ الْمُشْرِكِينَ“Müşriklerin ateşiyle aydınlanmayın” Kanınızı bu küfür savaşlarından korumak için Hilafetin emri ve komutası altına girmelisiniz. Bu hedefe ulaşmak için de otoriteyi Hizb-ut Tahrir’e teslim etmelisiniz. Zira Hizb, Nübüvvet metodu üzere Hilafet’i kurmak için çalışan samimi siyasi bir partidir. Hilafet, Amerika’nın saldırganlığını püskürtmenizi sağlayacaktır. İşte o zaman, kükremeniz bile Filistin’deki Müslümanları ve dünyanın dört bir yanındaki mazlum insanlığı korumaya yetecektir.

إِنَّ اللَّهَ اشْتَرَى مِنَ الْمُؤْمِنِينَ أَنْفُسَهُمْ وَأَمْوَالَهُمْ بِأَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ يُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ فَيَقْتُلُونَ“Şüphesiz Allah, müminlerden canlarını ve mallarını, kendilerine vereceği cennet karşılığında satın almıştır. Onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve öldürülürler.” [Tevbe 111]

Devamını oku...

Hizb-ut Tahrir’i Yasaklama Önerisi, Tüm Filistin Yanlısı Faaliyetleri Suç Saymayı Hedefleyen Daha Geniş Bir Kampanyanın Parçasıdır

Avustralya hükümetinin Hizb-ut Tahrir’i yasaklamaya yönelik teklifi, Filistin yanlısı tüm siyasî faaliyetleri yasaklamayı hedefleyen daha geniş kapsamlı bir kampanyanın parçasıdır. Federal ve eyalet hükümetleri, Bondi olayının ardından, Filistin yanlısı siyasî faaliyetin özünü hedef alan, daha önce benzeri görülmemiş bir dizi tedbiri gündeme getirdi.

Bazı protestolar şimdiden yasaklandı ve polise yeni yaptırım yetkileri verildi. Slogan ve sembollerin yasaklanmasına ilişkin düzenlemelerin parlamentodan geçmesi bekleniyor. Aynı şekilde yeni “nefret söylemi” yasaları ve hâlihazırda “terör” listelerine alınma eşiğini karşılamayan yapıların “nefret örgütü” olarak yasaklanmasını mümkün kılacak yeni bir hukukî suç kategorisinin inşası da gündemde.

Federal ve eyalet hükümetleri, Filistin yanlısı faaliyetlere duydukları rahatsızlığı gizleme gereği dahi duymuyor. İki yıldır devam eden bir soykırımın ardından hükümetin en büyük hayal kırıklığı, Avustralya halkının soykırıma karşı gösterdiği istikrarlı çabadır. Yoksa bir soykırımın işlenmiş olması ya da bu soykırımın hükümetin kendi suç ortaklığıyla işlenmiş olması hükümetin umurunda değildir!

Siyonist savunucular, alelacele Filistin yanlısı çabalar ile Bondi olayı arasında bir bağ icat etmeye kalktılar. Haftalar boyunca barışçıl şekilde sürdürülen, toplumun en geniş kesimlerini bir araya getiren, milyonlarca insanın katıldığı ve yüz binlerin ünlü Sidney Liman Köprüsü yürüyüşüyle zirveye ulaşan bu hareket, şimdi iki ayrı bireyin gerçekleştirdiği tekil bir olay üzerinden itibarsızlaştırılmaya çalışılıyor.

Bu saçmalığın bir uzantısı olarak “İslamcı öcü” korkuluğu, sanki Siyonistler tarafından gerçekleştirilen bir soykırım vakasında asıl mesele antisemitizmmiş gibi, antisemitizmi anlamanın birincil aracı olarak dramatik biçimde yeniden kamuoyuna sokuldu. Görünüşe göre dünya, bir soykırıma faillerinin işlediği cürümler nedeniyle değil de dini kimliği nedeniyle karşı çıkıyormuş gibi bir algı yaratılmak isteniyor.

Bu bağlamda Hizb-ut Tahrir’in hedef alınması iki amaca hizmet ediyor:

1- Siyonistler tarafından gerçekleştirilen bir soykırımda merkezi meselenin antisemitizm olduğu efsanesini sürdürmek.

2- Antisemitizmi Siyonist varlığın fiillerinin sonucu olarak değil, “İslami aşırılığın” ürünü gibi gösteren ırkçı ve İslamofobik kalıplar üzerinden Siyonist mağduriyet anlatısını genişletmek.

Başka bir ifadeyle, soykırıma karşı çıkan Müslümanlar saldırgan, soykırım işleyen Siyonistler ise mağdur olarak sunulmaktadır. Saçma değil mi? İşte Hizb-ut Tahrir’i yasaklama önerisi de tam olarak bu saçma öncül üzerine inşa edilmiştir!

Devamını oku...

Hizb-ut Tahrir’i Yasaklama Teklifi Ancak İki Katmanlı Bir Hukuk Sisteminin Getirilmesiyle Mümkündür

Son yirmi yılda, siyasi yelpazenin her iki tarafındaki Avustralya federal ve eyalet hükümetleri, alışılmadık bir şekilde tek bir konuda hemfikir oldular. Siyonist çevrelerin Hizb-ut Tahrir’i bu ülkede yasaklatmak (yasadışı ilan ettirmek) için gösterdikleri onca çabaya ve Filistin yanlısı faaliyetlerimizden duydukları hoşnutsuzluğa rağmen birbirini izleyen her hükümet, faaliyetlerimizde yasadışı hiçbir şey olmadığını açık ve net bir şekilde ifade etmiştir. Normal şartlarda tartışmanın burada bitmesi gerekirdi. Ancak Siyonist lobiler, Yahudi varlığının işlediği suçları savunmaya kalktılar, bu yüzden ona yöneltilen her türlü eleştiriyi yasa dışı hale getirmek için ellerinden geleni yaptılar.

Son yıllarda Siyonist lobiler, “soykırımı teşvik” adı altında yeni bir suç kategorisi oluşturmak için lobi faaliyetleri yürüttüler. Bu lobi faaliyetleriyle, işgalin var olma hakkını sorgulayan her türlü siyasi tartışmayı “Yahudilerin kendi kaderini tayin hakkına bir saldırı” olarak yaftalayıp suç haline getirmeyi amaçladılar. Bu, Yahudilerin hayatlarını korumak için Siyonistlerin Filistinlilerin hayatlarını yok etme hakkına sahip oldukları ve bu suçun yasalarca korunması gerektiği anlamına gelmektedir!

Bugün Siyonistler çıtayı daha da aşağıya çekmek istemektedir. Artık yalnızca nefret söylemi yasalarının sertleştirilmesini değil, özellikle Müslümanların siyasî faaliyetini yasaklamak üzere tasarlanmış özel bir nefret söylemi kategorisinin oluşturulmasını talep etmektedirler. Bu teklifi daha da sertleştirmek için Siyonist çevreler, “terörle mücadele” söyleminin içinde yer alan örtük İslamofobik dili kullanarak hedeflerinin yalnızca “radikaller” ve “aşırılıkçılar” olduğunu iddia etmektedirler. Ancak işgale veya soykırıma karşı çıkmanın radikal hiçbir yanı yoktur; Sidney Liman Köprüsü’nde yüz binlerce insanın katıldığı gösteriler, bu çağrının ne kadar genel ve yaygın olduğunu açıkça göstermektedir. Bu da asıl hedefin tam olarak kim olduğu sorusunu gündeme getirmektedir.

Kulis çalışmalarına yanıt olarak hem Başbakan hem de İçişleri Bakanı ölçütleri değiştirme fikrini gündeme getirdiler. Mesele artık Hizb-ut Tahrir’in şiddet yanlısı ya da antisemitik olup olmadığı meselesi değildir. Artık mesele Hizb-ut Tahrir’in siyasi fikirlerine tolere edilebilir mi meselesine dönüşmüştür.

Avustralya hükümeti, kendisinden önceki tüm hükümetler gibi, Hizb-ut Tahrir’in görüş ve faaliyetlerinin tamamen yasal olduğunu net bir şekilde ifade etmiştir. Ancak şimdi bizden hoşlanmadıklarını ilan ettiler ki bu, aslında Siyonist lobilerin bizden hoşlanmadığının ve bizi susturmanın bir yolunu aradıklarının bir kodudur. Bu nedenle, bugün bizi, yarın Filistin yanlısı tüm faaliyetleri ve sonrasında kimleri hedef alacağı belli olmayan bir süreci başlatacak olan Siyonist teklifi ciddiyetle değerlendirmektedirler.

Bu teklif, hükümetin yürütme erkine ulusal diyaloğun bir parçası olabilecek kişileri belirleme yetkisi vermektedir. Bu durumda hükümet, sevmediği kişileri bu diyalogdan dışlamak için hem parlamentoyu hem de mahkemeleri baypas etme olanağına sahip olacaktır. Bu teklif ilk bakışta birçok kişiye ürkütücü gelmeyebilir. Ne de olsa sadece Müslümanlardan, hatta sadece sözde “radikallerden” bahsediliyor. Teklife katılmayabiliriz, hatta onu tam olarak anlamayabiliriz de; ancak Avustralya toplumu, Müslümanlardan şüphe duymaya şartlandırıldığı için, “demek ki bunda bir doğruluk payı vardır” diye düşünenler olabilir.

Peki bu yürütme yetkisinin böylesine genişletilmesinin Müslümanlarla sınırlı kalacağına gerçekten inanan var mı? Yoksa bu, hükümetlerin hoşlanmadığı her türlü siyasî faaliyetin susturulmasını normalleştirme süreci midir? Covid döneminde devletin aşırı yetki kullanımına tanık olduk. Hükümetlerin muhbirleri cezalandırıp suçluları koruduğuna şahit olduk. YouTube podcast yayıncılarını tehdit etmek için terörle mücadele polislerinin bir silah olarak kullanıldığını da gördük.

Kişinin İslam ve Müslümanlar hakkındaki görüşleri ne olursa olsun, kişinin Hizb-ut Tahrir hakkındaki görüşleri ne olursa olsun, kişinin Filistin konusundaki duruşu ne olursa olsun, şu an karşı karşıya olduğumuz kaygan zemin budur. Gerçekten de, bir hükümetin kimi sevip sevmediğine göre kimin konuşup kimin susacağına karar vermesini ister miyiz? Dahası, bu ülkedeki Siyonist savunucuların Avustralya’nın çıkarlarını düşündüğüne mi inanıyoruz, yoksa Avustralya’ya zarar verse bile Siyonist varlığın imajını aklamayı mı öncelediklerini görüyoruz?

Devamını oku...

22 Dırar (Zararlı) Devleti; İhanet ve Komplonun Timsalidir!

İslam ülkelerindeki kurulu devletlerden yirmi ikisi, ortak bir bildiriyle Yahudi varlığı Dışişleri Bakanı Gideon Saar’ın 6 Ocak 2026’da Somaliland bölgesine yaptığı ziyareti kınadı. Bu ziyaret, Yahudi varlığının geçtiğimiz Aralık ayının sonlarında Somaliland devletini tanımasının ardından gerçekleşti. İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) ile Cezayir, Bangladeş, Komorlar, Cibuti, Mısır, Gambiya, Endonezya, İran, Ürdün, Libya, Kuveyt, Maldivler, Nijerya, Umman, Pakistan, Filistin Yönetimi, Katar, Suudi Arabistan, Somali, Sudan, Türkiye ve Yemen dışişleri bakanlarının imzasıyla yayınlanan bildiride; bu ziyaretin Federal Somali Devleti’nin egemenliğinin “açık bir ihlali” olduğu, istikrarlı uluslararası kuralları ve BM Şartı’nı baltaladığı vurgulanarak, ayrılıkçı projelerin teşvik edilmesinin kabul edilemez olduğunun altı çizildi.

Son yüz yılda yaşanan irili ufaklı tüm olaylar; sömürgeciliğin Hilafet Devleti’nin enkazı üzerinde kurduğu bu devletlerin yapabilecekleri azami şeyin bu olduğunu ispatladı, yoksa yapabileceklerinin en fazlası bu değildir. Zira isteseler çok daha fazlasını yapabilirlerdi. Çünkü kimilerinin Irak’a, Yemen’e ve Suriye’ye uçaklar ve ordular gönderdiğini, kimilerinin Şam’daki devrimi boğmak için yüz milyonlar harcadığını, kimilerinin Sudan’daki iç savaşı körüklediğini, kimilerinin de askerî ittifaklara katıldığını gördük. Ancak Batı Şeria veya Gazze’ye tek bir kurşun bile gönderdiklerine tanık olmadık! Bilakis, içlerinden bazılarının Gazze’deki soykırım sırasında Yahudi varlığına yardım ve lojistik destek sağladığına, bazılarının ise sadece şehitlerin, yaralıların ve evsiz kalanların sayısını tutmakla yetindiğine şahit olduk. Tüm bunlar, bu devletlerin fonksiyonel devletler olduğunu; görevlerinin İslam ümmetinin parçalanmışlığını korumak, İslam’ın yeniden iktidara dönüşünü – Nübüvvet metodu üzere Hilafet Devleti’ni – engellemek, Mübarek Toprakta Yahudi varlığını güçlendirmek ve onu korumak olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

Bu 22 devletin yayımladığı bildiride ayrılıkçı projelerin teşvikinin kabul edilemez olduğu ifade edilse de, aslında iktidar koltuklarını korumak uğruna İslam beldelerinin bölünmüşlüğünü perçinleyenlerin bizzat bu yöneticiler olduğu görülmektedir. Güney Sudan’ın ayrılmasını teşvik eden veya en azından buna sessiz kalan, bugün de Sudan’ın geri kalanının bölünmesini teşvik edenler yine bu yöneticilerdir. Bu durum onların aslında bir şeyler yapmaya muktedir olduklarını, isteseler ordularını harekete geçirebileceklerini göstermektedir. Ancak iradelerini Amerika ve Avrupa’daki efendilerinin iradesine ipotek ettikleri için şu aşamada bunu yapmaları mümkün görünmemektedir!

O halde Ümmet bu Ruveybidalara daha ne kadar sessiz kalacak?! Ümmetin orduları daha ne zamana kadar onları koruyacak ve onların ihanetlerine göz yumacak?! Bu orduların görevi, ümmeti helâke sürükleyen bu yöneticilerden yüz çevirmek, Allah’ın şeriatiyle hükmedecek tek bir Halifeye biat etmek, ordularımızı Yahudi varlığını ortadan kaldırmak için harekete geçirmek ve bütün insanlığı sömürgeciliğin zulmünden ve karanlığından çıkarıp İslam’ın aydınlığına ve adaletine ulaştırmak için İslam mesajını taşımak değil midir?!

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER