Çarşamba, 09 Şaban 1447 | 2026/01/28
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

SAYI 584 Çıktı - Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi El-Raye Gazetesi

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi

El-Raye Gazetesi Yeniden Yayında

 

Biz, Hizb-ut Tahrir Medya Ofisi olarak takipçilerimiz ve Merkezi Medya Bürosu Web Sayfası misafirlerimize, Hizb-ut Tahrir tarafından 1954 yılında başlatılan El-Raye Gazetesinin tekrar yayına başlatılmasını duyurmaktan gurur duyarız. Karanlık ve zorba rejimlerin baskısı sonucu haftalık yayınlanan gazete durdurulmuştu. Şimdi Hizb-ut Tahrir El-Raye Gazetesini Allah’ın izniyle tekrar başlatacaktır.

Devamını oku...

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi: Çevrimiçi Uluslararası Konferans; "Hilafet Ümmetin Hayati Meselesidir"

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi:
Çevrimiçi Uluslararası Konferans; "Hilafet Ümmetin Hayati Meselesidir"

2026 01 10 Waqyiyah KHLFH CONF Logo

Bu yılın 1447 hicrî / 2026 miladî Receb ayında, kâfir sömürgecinin ajanı olan Arap ve Türk hainlerin, Allah’ın elçisi Muhammed ﷺ ve onun seçkin, hayırlı sahabeleri (Allah hepsinden razı olsun) tarafından kurulan İslam Devleti’ni yıkmalarının ve İslami yönetim sisteminin (Hilafet) 28 Receb 1342 hicrî, miladî 3 Mart 1924 tarihinde mücrim Mustafa Kemal tarafından kaldırılmasının 105. yıldönümünü anıyoruz.

Bu felaketin yıldönümü, Yahudi varlığının Gazze Şeridi’nde savunmasız Müslümanlara karşı işlediği soykırımın hâlen devam ettiği, Batı Şeria’da gerçekleştirdiği vahşi katliamların sürdüğü bir zamana denk gelmektedir. Son iki yıl içinde çoğu kadınlar, çocuklar ve yaşlılar olmak üzere 230 binden fazla Müslüman erkek ve kadın şehit olmuş, yaralanmış ya da kaybolmuştur.

Aynı şekilde Sudan’da süren anlamsız ve kanlı savaş da masum Müslümanların canını almaya devam etmektedir. Bu savaş, daha önce güneyini kopardığı gibi Darfur’u da Sudan’dan koparmak amacıyla, Amerika’nın hizmetinde onun ajanları arasında körüklenmiştir. Şam’daki Suriye’deki mübarek devrim ise kâfir sömürgeci tarafından ele geçirildi ya da geçirilmeye çok yaklaştı; insanlar üzerinde tam boyun eğiş dayatılmış, Allah’a, Resulüne ve müminlere karşı alenen ihanet ilan edilmiştir.

Tüm bunlar nedeniyle, Hizb-ut Tahrir Merkez Medya Ofisi, partinin El-Vakiye kanalı aracılığıyla yıllık konferansını “Hilafet: Ümmetin Hayati Meselesidir” başlığıyla düzenlemiştir. Konferansta davet taşıyıcılarından bir grup, İslam ümmetinin temel meselelerini ele alan bir dizi önemli tebliği sunmuştur.

Konferans etkinlikleri, 10 Ocak 2026 Cumartesi akşamı, Medine-i Münevvere saatine göre 21.00’de www.alwaqiyah.tv adresindeki El-Vakiye kanalının sitesinden veya El-Vakiye kanalının sosyal medya hesaplarında yayınlandı.

Cumartesi, 21 Receb-ul Muharrem 1447 H - 10 Ocak 2025 M

merkezi medya ofisi

- Konferansın Tüm Kaydı -

merkezi medya ofisi

- Katılımcıların Kayıtları ve Konuşma Metinleri -

Gazze, Söndürülemeyecek Bir Kıvılcımdır
Üstad Halid Said – Mübarek Toprak (Filistin) - Gazze
Konuşma Metni İçin Tıklayınız

Yoksulluk ve Ayrımcılığın Pençesindeki (Azınlıklar)
Maddi Kayıptan Hilafet Sistemine ve İlahi Adalete
Üstad Dr. Muhammed Malkavi
Konuşma Metni İçin Tıklayınız

Sudan ve Yeni Kan Sınırları
Hizb-ut Tahrir Sudan Vilayeti Merkezi Temas Komitesi Başkanı
Üstad Nasır Rıza Muhammed Osman
Konuşma Metni İçin Tıklayınız

Yenilgi ve Boyun Eğme Kültürü
Üstad Ebu Nizar Eş-Şami
Konuşma Metni İçin Tıklayınız

Zayıflık ve Parçalanma Zamanında Hilafeti Kurabilir miyiz?
Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Müdürü Müh. Selahaddin Adada
Konuşma Metni İçin Tıklayınız

merkezi medya ofisi

ALl

merkezi medya ofisi

2026 01 10 Waqyiyah KHLFH CONF Banner

 

merkezi medya ofisi

Etiketler

#YenidenHilafet

 Afg Twetter

#TurudisheniKhilafah

أقيموا_الخلافة#

 Af Facebook

#EstablishKhilafah

#ReturnTheKhilafah

 Afg Inst  

خلافت_کو_قائم_کرو#

 
merkezi medya ofisi

 

Devamını oku...

Türkiye Vilayeti: Gündem Değerlendirme Toplantısı 27/01/2026

  • Kategori Türkiye
  •   |  
Hizb-ut Tahrir Türkiye Vilayeti:
Gündem Değerlendirme Toplantısı 27/01/2026
 

Hizb-ut Tahrir Türkiye Medya Bürosu Başkanı Mahmut Kar, gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

- Suriye'deki Gelişmelerin Arka Planı
- Bahçeli'nin Kudüs Açıklaması

H. 8 Şaban 1447 - M. 27 Ocak 2026

turkiye vilayeti

İlgili Bağlantılar:

Devamını oku...

Kapanış Konuşması: Zayıflık ve Parçalanma Zamanında Hilafeti Kurabilir miyiz?

[Hizb ut-Tahrir Merkezi Medya Ofisi'nin H. 21 Receb 1447 M. 10 Ocak 2026 Cumartesi günü, Partinin (El-Vakiye) Kanalı Aracılığıyla “Hilafet Ümmetin Hayati Meselesidir” Başlığı Altında Düzenlediği Yıllık Hilafet Konferansı'nın Konuşmalarından]

Kapanış Konuşması: Zayıflık ve Parçalanma Zamanında Hilafeti Kurabilir miyiz?

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Müdürü Müh. Selahaddin Adada

Allah’ın adıyla; Salat ve Selam Allah’ın Rasulü’nün, Âli’nin, Ashabının ve O’nu dost edinenlerin üzerine olsun;

İslam ümmeti bugün, özellikle Suriye, Gazze, Sudan, Yemen ve diğer yerlerde yaşananlardan sonra, acil sorularla karşı karşıyadır. Bu sorular, şu dört soruyla özetlenebilir:

2- Müslümanlar, karar vermeleri halinde Hilafetlerini kurabilir mi?

2- Şayet Müslümanlar bugün Hilafetlerini yeniden kurmuş olsalar, öldürücü darbe girişiminden kurtulabilir mi?

3- Eğer bugün Hilafet kurulmuş olsa, hem güvenlik hem de ekonomik olarak kuşatılması durumunda kendi kendine yetebilir mi?

4- Son soru da şudur: Eğer bugün Hilafet kurulmuş olsa, dünyanın ulaşmış olduğu teknoloji ve stratejik yeteneklere ayak uydurabilir mi?

İlk soruya gelince: Müslümanlar, karar vermeleri halinde Hilafetlerini kurabilir mi?

Cevap; evet, bugün Hilafetlerini kurabilirler, hatta onu saatler içinde kurmaya muktedirlerdir... Evet saatler içinde… İslam ümmetinin birçok ülkedeki siyaset ve güvenlik dengesini rekor hızla alt üst ettiğini gördük. Zira İslam ümmeti atik ve dakik olduğu gibi işi de birdir; nitekim kendi yükselişini sağlayacağını düşündüğü bir işi yapmaya karar verirse, o işte ısrarcı olup ona ulaşana kadar kan, can ve malları feda eder; sonra bunu gerçekleştirmek için birbirleriyle etkileşime girip birbirlerini uyandırdıklarını görürüz; zira tüm yöneticilerinin tiranlar olduğu bölgedeki Arap Baharında meydana gelenlerde gördüğümüz gibi İslam ümmeti arasında, çoğunlukla şiddetli savaş cephelerine dönüşen eylemler ortaya çıkmaktadır.      

Bu hız, atılım ve uyumun nedeni temelde bizzat İslam'da yatmaktadır; zira Müslümanların fikir ve duygularının siyasi bir pusulası vardır. Zira Müslümanların geneli, çocukluklarından beri, aşağıda geçen İslami kıssaların özelliklerini ezberlemektedirler:

1- Kur'an'ın Efendimiz Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e nazil olmaya Hira mağarasında başlaması.

2- İleri gelen Sahabelerin O’nunla birlikte Müslüman olması.

3- Medine-i Münevvere’ye hicret ve Mescid-i Nebevi’nin inşa edilmesi.

4- Bedir savaşı.

5- Uhud savaşı.

6- Ahzab (Hendek) savaşı.

7- Mekke’nin fethi.

8- Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in vefatı.

9- O’dan sonraki Sahabelerin Raşidi Hilafeti.

Bunlara baktığımızda, bunda tüm Müslümanların kültürlendiği devlet kurma merhalelerine dair siyasi bir ders olduğunu görürüz ve bu da Müslümanların Hilafeti kurma fikrine çok hızlı tepki vermelerine neden olmaktadır; çünkü bu, onların doğru İslami hayat tasavvurlarının temellerinden biridir.

Hala kalbinde, Müslümanların Hilafet sistemine hazır olup olmadıkları konusunda şüphe olan bir kimse, milyonlarca Müslümanın Mescid-i Haram'da aynı anda namaz için nasıl saf tuttuklarına baksın; zira dünyanın dört bir yanından gelen ve birbirlerini tanımayan halklar, birbirleriyle konuşmadan sessizce cemaat namazı kılmak için saf tutmaktadırlar. Müslümanların vahdeti konusundaki bu görkemli sahne, yeryüzündeki diğer halkları hayran bırakmaya devam etmektedir.

Bu arada Batılı toplumlar birbirlerinden nefret etmekte olup iç krizler çıktığında ise birbirlerini yediklerini görmekteyiz. Buna karşılık Müslümanların birbirlerine şefkat gösterdiklerini ve en karanlık krizlerde bile birbirlerine destek olduklarını görmekteyiz. Filistin, Yemen, Suriye, Sudan ve diğerleri gibi yaralı Müslüman ülkelerle yapılan dayanışma kampanyalarında gördüğümüz şey işte budur. Dolayısıyla özellikle iletişim araçlarının gelişmesiyle birlikte İslam ümmetinin bu günümüzde Hilafetin kurulmasına vereceği tepkinin saatler içinde olabileceği söylenebilir.

İkinci soruya gelince: Eğer bugün Hilafet kurulmuş olsa, hem güvenlik hem de ekonomik olarak kuşatılması durumunda kendi kendine yetebilir mi?

Suriye'deki devrim olayları ve Gazze'deki olaylar, İslam ümmetine yönelik öldürücü darbenin aslında bir hayal ürünü olduğunu ve bunun propagandasını yapanların Müslümanlar arasında sadece vehim ve zayıflığı yaydığını kanıtlamıştır. Zira Yahudi varlığı ve onun arkasındaki Amerika'nın, bölgenin yöneticilerinin yardımlarına ve Gazze'yi tarihte az görülür bir şekilde yıkmalarına rağmen Gazze'ye öldürücü darbe indirmekten nasıl aciz kaldıklarını gördük; eğer dünya halklarından gayrimüslim olan başka bir halk bu kadar vahşi bir bombardımana maruz kalsaydı, şehitlerin sayısı binlere ulaşır ulaşmaz beyaz bayrağı çekip teslim olurdu; bu da Allah'ın izniyle ümmetin öldürücü bir darbeye karşı dayanıklı olduğunu kanıtlamaktadır.

Nitekim bu tür durumu Şam'da da gördük; zira Suriye halkı, 12 yıl boyunca bombalar, varil bombaları ve ölüm mangaları karşısında dimdik durmuş ve başlarına musallat olan tiranı kendi elleriyle devirmişlerdir; bu ise Batı'nın devrim dönemi boyunca onlara, çözümün tiranın devrilmesinde değil, onunla siyasi uzlaşmada olduğunu anlatmaya yönelik ısrarlı çabalarına rağmen olmuştur. Bu nedenle karamsarların tasvir etmeye çalıştığı gibi bugün ümmetin öldürücü darbeyle vurulmasının imkansız olduğunu, aksine son yıllardaki samimi olaylara hızlı tepki veren İslam ümmetinin tüm Batı'yı şaşkına çevirdiğini kanıtladığını söylüyoruz; Batı her ne zaman yeni gerçeklikle başa çıkmak istese, ümmet ona yeni bir gerçeklik dayatarak karar verme düşüncesinden geri adım atmaya zorlamıştır. Son yıllarda İslam ümmetinin başlattığı tüm samimi hareketlerin ilk günlerinde bunun gerçekleştiğini gördük.

Üçüncü soruya gelince: Eğer bugün Hilafet kurulmuş olsa, hem güvenlik hem de ekonomik olarak kuşatılması durumunda kendi kendine yetebilir mi?

Cevap şu ki, İslam'ın halkların doğal olarak yaşadığı her yerlere yayılmış olmasıdır; bu da İslam'ın doğal kaynaklar açısından dünyanın en zengin ve yaşamak için en iyi ülkelerde yaşayan halklar arasında yayıldığı anlamına gelmektedir. Dolayısıyla Mağrip'teki yeşil Atlas Dağları'ndan Nil Vadisi'ne, Şam'a, Arap Yarımadası'na ve onun değerli zenginliklerine, Hint Yarımadası'ndan Malezya ve Endonezya'daki Güneydoğu Asya'ya kadar ulaşmıştır. Dolayısıyla da bütün Müslüman ülkeler, dünyanın ihtiyaç duyduğu ancak kendilerinin ihtiyaç duymadığı kaynaklar açısından zengin olduğu gibi küresel ticaret güzergahında yaşamaktadırlar; bu da onların dünyayı kuşatmaya muktedir oldukları anlamına gelmektedir, aksi değil. Nitekim Batı'nın, tarih boyunca bu ülkelerin servetleri ve paha biçilmez coğrafi konumu nedeniyle bu ülkeleri sömürgeleştirmek için nasıl da kıtalar ve okyanusları aştığını gördük. Daha henüz İslam ümmetinin en önemli servetlerinden, yani insan servetinden, yani Müslümanların kendisinden bahsetmedik. Nitekim Müslüman halklar çok kalabalık ve halkının çoğu genç yaştadır; bunun aksine Batı, yaşlanma sürecini durduramayacağından korkmaya başlamıştır.

Güvenlik düğümüne gelince; Müslümanların coğrafi ve sayısal dağılımının onların kuşatılması fikrinin başarısız bir fikir olduğunu kanıtlanmıştır; özellikle Müslüman ülkeler birbiriyle bağlantılı olup Hilafet kurulduğunda ilk olarak Müslüman ülkeler arasındaki sınırların kaldırılması ve onların tek bir siyasi varlık altında birleştirme çağrısında bulunacak, dolayısıyla ilk en andan itibaren Hilafet, sürekli genişleme halinde olacak ve bu da Hilafetin kuşatılmasının çok zor bir husus olduğunu göstermektedir.

Dördüncü ve son soruya gelince: Eğer bugün Hilafet kurulmuş olsa, dünyanın ulaşmış olduğu teknoloji ve stratejik yeteneklere ayak uydurabilir mi?

Bu soruyu cevaplamak için, içimizden her biri etrafına bir bakıp, ülkemizin evlatlarından kaç tanesinin ilim ve eğitim peşinde dünyaya yayıldıklarını bir görsün; zira dünyanın en önemli üniversiteleri ve araştırma merkezleri Müslüman akademisyenlerle doludur. Nitekim bu kişilerin, Gazze'yi desteklemek amacıyla gösteriler düzenleyip oturma eylemleri yapmak için en prestijli üniversitelerde büyük gruplar halinde sokaklara çıktıklarında, nasıl da tüm Batı'yı şaşırtan bir olgu haline geldiklerini gördük.

Beyin göçü meselesine gelince; bu, geçici bir mesele olup onun geri dönüşü için uygun koşullar sağlandığında kısa sürede tersine dönecektir. Müslümanların ülkelerinin birinde, yozlaşmadan kurtulup sivil açıdan kendisini yeniden inşa edeceğine dair bir umut doğduğunda, o ülkenin evlatları dünyanın dört bir yanından akın akın gelerek, ülkelerini kalkındırmaya çalışmak için bilim ve bilgi alanlarında öğrendiklerini sunmaya başladıklarını gördük. Bu ise ümmetin, bilimsel ve entelektüel yeteneklere sahip olduğunu teyit etmektedir; ancak bunlar, dünyanın dört bir yanına dağılmış durumdadır; bu yüzden ümmetin yapması gereken tek şey, onlara güvenli bir yuva inşa etmektir; işte o zaman bu yeteneklerin nasıl bir nehir gibi geri döneceğini ve Daru'l İslam'ı inşa etmek için bilim ve bilgilerini sunarak ülkenin dünyanın önde gelen ülkeleri arasına girmesini sağlayacaklarını göreceğiz.

Bundan dolayı Hilafetin yıkılışının 105. yıldönümünde Hizb-ut Tahrir, İslam ümmetinin samimi, aktif ve muktedir evlatlarını, Nübüvvet Minhacı üzere İkinci Raşidi Hilafeti yeniden kurmak için çalışanların kafilesine katılmaya çağırmaktadır; çünkü onlar, zayıflık ve parçalanma gerekçesiyle Hilafetin kurulmasını ertelemek için öne sürülen iddiaların, hızla ortadan kaldırılması gereken yanılsamalardan ibaret olduğunu idrak edecek, sonra da onu gecikmeden acilen yeniden kurmak için seyrini hızlandıracaktır.

Vesselamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

 

Devamını oku...

Yenilgi ve Boyun Eğme Kültürü

[Hizb ut-Tahrir Merkezi Medya Ofisi'nin H. 21 Receb 1447 M. 10 Ocak 2026 Cumartesi günü, Partinin (El-Vakiye) Kanalı Aracılığıyla “Hilafet Ümmetin Hayati Meselesidir” Başlığı Altında Düzenlediği Yıllık Hilafet Konferansı'nın Konuşmalarından]

Yenilgi ve Boyun Eğme Kültürü

Üstad Ebu Nizar Eş-Şami

Vücudu tahrip eden en tehlikeli hastalıklar, bağışıklık sistemine saldıran hastalıklardır; zira bağışıklık sistemi zayıfladığında vücut, hiçbir kontrol ve denetim olmaksızın zarar veren mikrop sürülerine kapılarını aralar. Nitekim bugün acısını çektiğimiz ve kaybolmasından dolayı acısını yudumladığımız Hilafet Devleti’nin gölgesinde hayatı karakterize eden en belirgin iki özellik şunlardır: 

Birincisi: Hilafet Devleti’nin kendisiyle toplumu çevrelediği, onu kirliliklerden ve şüphelerden arındırdığı ve İslami fikrin sağlam, saf ve temiz bir şekilde kalmasını sağladığı demir düşünce kubbesine benzeyen bir durumu temsil eden koruma durumu. Nitekim İslam tarihi ve onun eşsiz fakihleri, fitnenin başlarının ortadan kaldırılıp kabre gömüldüğü ve fitneyi kışkırtanların dillerinin koparıldığı kaç meşhur tartışmalara tanık olmuştur.

İkinci özellik: İnsanlar arasında genel olarak izzet, aidiyet ve güçlenme duyguları hakimdi; dolayısıyla Hilafetin sokaklarında yürüyen bir Müslüman, güçlü bir dayanağa yaslandığını hissediyor, Toledo'yu kurtaran Alfonso'nun ordusuna karşı komutan Yusuf bin Taşfin’in zaferini işittiğinde kalbi gururla doluyor, Anadolu beldelerinin fethedildiği Malazgirt Savaşı'ndan sonra muzaffer komutan Alparslan'ın geri dönüşünü kutlamak için söylenen sevinç ezgilerine ve zafer süslerine tanık oluyordu.

Çocuklar ve kadınlar, emirlerinin önünde dimdik duruyorlar, onların ihtişam, heybet ve üstünlük gibi özelliklerinden dolayı onların önünde eğilip bükülmeden ve sessiz kalmadan onları muhasebe ediyorlar ve sorular soruyorlardı. Onlar yöneticiye, muhasebenin üstünde değil muhasebe konumunda olan, şeriatın efendisi değil onun uygulayıcısı olan biri olarak baktıkları gibi, dahası şeriata, hem yönetici hem de kendilerinin tamamı üzerinde hakimiyet sahibi olarak bakıyorlardı. Bunun için Halifelerin çoğu disiplinliydi ve başlarını eğmeyi veya insanlara dalkavukluk yapmayı bilmeyen, aksine eğriyi düzelten ve sapkınları korkutan izzete sahip liderler, elçiler ve fatihler nesli doğmuştu.

İslam'ın mefhumlarını tüm şaibelerden arındıran fikri koruma ve her gün zaferler kazanan bir dine duyulan gurur duygusu gibi bu iki açık özellik, İslam tarihimize eşlik etmiş ve Müslümanın şahsiyetini güçlendirerek onu güçlü, korkulan, zayıflamaya karşı dirençli ve sapmaya karşı güçlü bir hale getirmiştir.

Hilafetin yıkılmasının ardından sömürgeci kafirin komploları, bu iki özelliği ve bu iki özelliğin, düşüşünden sonra devi hızla uyandırma gücünü gözden kaçırmamıştır; bu nedenle tüm fikri cephaneliklerini bunlara odakladılar ve medya ve kültür filolarını seferber ederek, bunları kötü niyetli alimlerden, siyasi şarlatanlardan ve fitneci davulcular korosundan oluşan bir orduyla güçlendirdiler.

Bütün bunların ardındaki amaç, kendine ve ümmetine olan güveni kaybetmiş, dinini çarpık bir şekilde anlayan bir Müslüman modeli türetmektir; dolayısıyla böyle bir Müslüman, kolay bir şekilde saptırılıp aldatılabilecek, kolayca etkilenecek, Batı medeniyeti içinde hızla eriyebilecek ve ümmetinin kutsallarının ihlal edilmesine karşı kıskançlığı kaybedecektir.

Yenilgi kültürünü pekiştirme açısından olana gelince; bu öncelikle asıl olarak içten yenilgiye uğramış alimler ya da insanlar arasında yenilgi kültürünü teşvik etmek karşılığında sultanların sofralarında yemek yiyen gizli amaçları olan kişiler tarafından üstlenilmiştir.

Müslüman bir genç abdestini alıyor, sonra kalbi Myanmar'daki Müslüman kurbanlar veya Çin'in Uygurlara yönelik katliamları için duyduğu üzüntüyle dolu bir şekilde cuma namazına gidiyor, maneviyatını yükseltecek veya hayal kırıklığını canlandıracak bir şeyler duymak umuduyla camiye giriyor ancak minberde, elinde kalın bir kırbaç tutan, sonra biz içinde hayır olmayan bir ümmetiz, sizler yardımı hak etmeyen bir nesilsiniz ve bütün milletler sizden daha gelişmiştir diyerek hiç acımadan namaz kılanları kırbaçlamaya başlayan bir hatip görüyor!!.. Böylece Müslüman, şeyhin kırbacıyla derisi yüzülmüş, umutsuzluğu daha da artmış ve hayal kırıklığı şiddetlenmiş bir şekilde camiden çıkıyor. Hatta onda geriye bir parça umut ışığı kalmışsa, onu söndürme ve yok etme işini de medya üstleniyor.

Medya ve alimler, ardından sistematik eğitim programları, yozlaşmış sosyal medya siteleri ile Batı ve onun zehirleriyle sırtlanlaşmış entelektüellerden oluşan kervanlar, içeriden yenilgi kültürünü pekiştirmek ve Müslümanı din konusunda fitneye düşüren şüpheler yaymak için çalışıyorlar.

Sonunda herkes, İslam'ın gururundan yoksun, dininin siyaseti ve bu siyasetteki rolünün cahili olan, yöneticileri günahsız olarak gören ve yöneticilerin işledikleri her günahı, gerekçesini bilinmese bile haklı bulan yenilgiye uğramış bir Müslüman modelinin üretilmesini kutluyor.

Sadece bu da değil, aksine yenilgi kültürü, izzet Peygamberi Aleyhissalatu ve's Selam'ın siretinde izzet kesitlerinden oluşan yığınları bile göremeyen bir nesil yetiştirmiştir. Sireti okuyorlar ama sadece ruhsatlar ve istisnalar dikkatlerini çekiyor. Dolayısıyla onlardan, “güç yetiremiyoruz”, "zorda kaldık" ve “Batı bizden daha güçlü” gibi ifadeler dışında bir şey işitmediğimiz gibi onların gurur sayfalarında da “sil onu ey Ali” veya “aman ha onlardan korkun” gibi ifadelerden başka bir şey görülmüyor… Böylece nassların anlamlarını, şartlarını, menatlarını, kurallarını ve siyaklarını görmüyorlar. Böylece de sadakatin sabiteleri ve örmek almanın ilkeleri kaybolmakta ve bunları güçlendirmek için sahabenin kanının döküldüğü usul ihmal edilmektedir. Dolayısıyla halim bir vaiz, haramın haram olduğunu ve farz olanın farz olduğunu kanıtlamak için derslere ve hutbelere ihtiyacı olduğunu görünce şaşkına dönüyor!!

Allah aşkına söyleyin, tiranlar bu nesilden daha iyi ne isteyebilirler ki??

Gençler, katillerle normalleşmeyi siyasi zekâ, Batı'ya boyun eğmeyi geçici bir manevra ve şeriatın askıya alınmasını ise Makyavelist bir ruhsat olarak görüyorlar.

Evet, ey kardeşler:

Yenilmiş olanlar, tiranların en iyi yardımcıları ve onların dayanakları olup şerefli olanların azmini felç eden ve onların uyanışlarını engelleyen uyuşturucudurlar.

Ey yenilmiş olanlar; uyanın ve gözlerinizi iyice açın; uyanın, çünkü tarih sarhoşlara insaf etmez.

Medyanıza sorun: -Allah’ın lütfuyla- Hilafete davetin dünyanın altı kıtasında hızla yayılmasına dair medya haberleri hani nerede?! Pew Global ve Princeton merkezi gibi stratejik araştırma merkezleri tarafından yapılan ve Müslüman halkların şeriatın gölgesinde yaşamaya istekli olduklarını teyit eden küresel kamuoyu anketlerinin sonuçlarına yönelik aktarımları hani nerede? Bunları işitmiyoruz ancak bizler, bu medyanın o davetçilerin tutuklanmaları ve takip edilmelerine dair haberleri hevesle aktardığını işitiyoruz; peki neden? Çünkü tutuklama haberleri uzuvları zayıflatmakta ve psikolojik yenilgiyi pekiştirmektedir.

Bu medyanın, on binlerce Hıristiyan, Yahudi ve ateistin, yaşadıkları sapkın hayatlarını terk etmeye karar verip sonra da "لا إله إلا الله وأن محمدا رسول الله" şehadetini getirmek için ayağa kalktıklarına dair haberleri hani nerede? Hatta İngiliz gazetesi The Guardian, İslam'ın en hızlı büyüyen din (The Fastest Growing Religion) olduğuna dair defalarca uyarılar yayınlamış, dahası dinimizin kırk yıl içinde küresel olarak liderliği ele geçirerek dünyanın en büyük ve en önde gelen dini haline geleceği tahminlerinde bulunmuştur. Tüm bunlar, Müslümanların Hilafeti, referansı ve liderliği olmamasına, dahası bizler, İslam'ı çarpıtmaya ve Müslümanları terörize etmeye yönelik sistematik bir küresel savaşla karşı karşıya olmamıza rağmen gerçekleşmektedir.

Allah için size, bu kör medyaya ve cellat şeyhlere soruyoruz: Bugün ümmetimiz içindeki hafızların, fakihlerin, mücahitlerin, davetçilerin ve sayısız kahramanın haberleri, hutbelerinizdeki fasıkların, tavizcilerin ve Batı'ya tapanların hikayelerinden daha evla değil midir? Her gün ekranlarda ve kürsülerde yas tutan kişinin rolünü oynamaktansa, ümmetimiz içindeki sayısız güçlü yönlere odaklanmak sizin için daha hayırlı olmaz mı?!

Elbette yenilginin bölümleri, Müslümanın düşüncesini sarsan ve onun mefhumlarını karıştıran şüpheleri yaymadan tamamlanmayacaktır; bu şüpheler, uyuduğumuzda ve uyandığımızda aklımızda olan şüpheler olduğu gibi İslam'ı laikleştirmeyi, onun izzetini, gücünü ve içeriklerini boşaltmayı ve bunları nübüvvetin metodundan, onun liderinin siretinden ve büyük haleflerinin politikalarından uzak ev içi ritüellere ve rahipsel şiarlara dönüştürmeyi hedefleyen şüpheler ve batıllardır.

Sinirleri felç eden ve işlevlerini yerine getirmelerini engelleyen fikri uyuşturuculara benzeyen şüpheler:

Değişim için daveti bırak, otur Mehdi'yi bekle, otur ve siyasi çalışmayı bırak, otur ve kardeşlerinle parti dayanışmasını bırak; otur, çünkü İslam'da siyasi sistem diye bir şey yoktur; otur, çünkü tiran yöneticiler senin işinin yöneticileri olup onları değiştirmek caiz değildir. Otur, çünkü suç yöneticilerin değil senindir; bu nesil, zafer nesli değildir; otur ve İslam’ın kulplarının kulp kulp kırıldığını izle…

Uyuşturucular azmi zayıflatmış, gururu ve kıskançlığı aşındırmış ve gençleri şaşkın ve kaybolmuş, en yakın kardeşlerinden korkan ve iyi ile kötünün arasını ayırt edemez bir hale getirmiştir.

Özellikle bu karışık malların sahiplerine, kanallar kapılarını ardına kadar açmakta, onlara milyonlarca Dolar harcanmakta ve İslam düşünürü, seçkin alim ve anlayış mürekkebi unvanları altında yayınlamaktadırlar; herkes bu zavallı Müslüman'ı televizyonundan, cep telefonundan, kitaplarının sayfaları arasından, üniversitesinin ve camisinin duvarlarından takip etmektedir!

Ey gençler, ey kardeşler ve bacılar:

Dinimize yönelik bu tahrifat, sizden başka kim için olabilir ve İslam’ı bu eziyetten sizin çabalarınızdan başka kim kurtarabilir; nitekim sevgili Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:  يَحْمِلُ هَذَا الْعِلْمَ مِنْ كُلِّ خَلَفٍ عُدُولُهُ يَنْفُونَ عَنْهُ تَحْرِيفَ الْغَالِينَ وَانْتِحَالَ الْمُبْطِلِينَ وَتَأْوِيلَ الْجَاهِلِينَBu ilmi sonraki nesillerden adil olanlar taşıyacak ve onu haddi aşanların saptırmalarından, bâtıl ehlinin istismarından ve cahillerin yorumlarından koruyacaktır

Peki sizler, sonraki neslin adil olanları olmak istemez misiniz? Siz dininizi gerçek alimlerden öğrenin ama gerçek alimlerin çoğunu, uydu kanallarında veya yöneticilerin sofralarında bulamazsınız; o halde sizleri, oturmaya, ümitsizliğe ve atalarınız fakihlerin mürekkepleriyle rivayet ettiği ve Halife olan emirlerinizin kanlarıyla savunduğu sabiteleri sarsmaya çağıran her türlü çağrıdan sakının. 

Peygamberiniz şöyle buyurmuştur: لَا تَفُتُّوا فِي أَعْضَادِ النَّاسِİnsanların sırtını/eklemlerini (destek noktalarını) fetva ile yıkmayın/yıkımına fetva vermeyin.” Peygamberiniz şöyle buyurmuştur: بَشِّرْ هَذِهِ الْأُمَّةَ بِالسَّنَاءِ وَالرِّفْعَةِ، وَالدِّينِ وَالنَّصْرِ وَالتَّمْكِينِ فِي الْأَرْضِBu ümmeti, yücelme, üstünlük, din, zafer ve yeryüzünde iktidar ile müjdele.

Allah’ın izniyle sadece biz ve sadece bizim neslimiz, Allah’ın gücü ve kudreti sayesinde bu değişime şahit olacaktır.  O halde Allah’a ve Batı ile liderlerinin, uyanışından dolayı tir tir titrediği ümmetinize güvenin; çünkü Batı, bu ümmetin ne kadar kahraman ve iyi insanlarla dolu olduğunu biliyor.

Siz çer çöp değilsiniz; aksi takdirde Batı ve onun ajanları, neden sizinle savaşsınlar ve birliğinizden korksunlar ki? Sizler, Amerika’yı yenilgiye uğrattınız ve onun burnunu defalarca Afganistan topraklarına sürttünüz; sizler, insanların onların ortadan kalkmayacağını zannederken dört rejimi devirdiniz. Sizler, Filistin'de fedakarlıklar yaptınız ve oradaki mücahitler de Yahudilerin burunlarını Gazze topraklarına sürttüler.

Siz ve ümmetiniz ne yücedir; dünyanın kaybından dolayı sıkıntı çektiği ve yüzüstü yere kapanık bir şekilde yürüdüğü birleştirici, çekici ve ikna edici akideniz ne kadar yücedir! 

Ümmetimiz, genç evlatlarıyla ne kadar da büyüktür; yaşlılarının belleri kamburlaşan Batı, ne kadar da sizin sahip olduğunuz gençlerin enerjisine, heyecanına ve canlılığına sahip olmak istiyor.

Ümmetimiz, gerek stratejik konumu, gerekse Allah’ın bize bahşettiği, yeryüzündeki kötü ve sapkın insanlara ise haram kıldığı kara ve deniz zenginlikleri bakımından ne kadar da büyüktür!

Geçmişte insanlığa liderlik eden ve bugün de bizi, hatta Amerika'yı, Avrupa'yı ve Rusya'yı kendi halkının bile muzdarip olduğu kapitalizm bataklığından tek başına kurtarmaya muktedir olan Rabbimizin şeriatıyla ne kadar da yüceyiz!

Allah'a yemin olsun ki tek eksiğiniz, Allah'ın Kitabı ve Peygamberinin sünneti üzere biat ederek etrafında toplanacağınız ve bu toprakları zulüm ve baskıyla dolmasından sonra nur ve adaletle dolduracak gerçek Rabbani bir liderdir.

Allah’ım, bu dönemi bize uzatma ve bizi onun şahitlerinden, askerlerinden ve dostlarından kıl; hamd âlemlerin Rabbi olan Allah’adır.

 

 

Devamını oku...

Sudan ve Yeni Kan Sınırları

[Hizb ut-Tahrir Merkezi Medya Ofisi'nin H. 21 Receb 1447 M. 10 Ocak 2026 Cumartesi günü, Partinin (El-Vakiye) Kanalı Aracılığıyla “Hilafet Ümmetin Hayati Meselesidir” Başlığı Altında Düzenlediği Yıllık Hilafet Konferansı'nın Konuşmalarından]

Sudan ve Yeni Kan Sınırları

Hizb-ut Tahrir Sudan Vilayeti Merkezi Temas Komitesi Başkanı Üstad Nasır Rıza Muhammed Osman

Azim İslam'ın Sudan'ından, eski İslam ülkelerinin Sudan'ından, ilk Müslümanlar tarafından inşa edilen eski Dongola Camii'nin Sudan'ından.İslam'ı, Halife Osman ibn Affan'ın döneminden beri tanıyan Sudan'dan; zira Osman ibn Affan, Mısır valisi Abdullah bin Sa'd bin Ebi Serh'e Sudan'ı fethetmesini emretmiş, bunun üzerine Kuzeydeki Nübye beldesini fethetmiş ve başkentleri Dongola'ya girmiş ve orada eski bir cami bulmuş, onlarla Bakt Anlaşması adlı bir anlaşma imzalamış, bu anlaşmanın şartlarından biri de Dongola Camii'ne önem verilip gözetilmesi olmuştu.

Daha sonra Müslümanlar, Harameyne eş-Şerifeyn’in batıdan giriş kapısı olması itibariyle Sudan topraklarına önemsemeye devam ettiler; bu yüzden Müslümanların kutsallarını korumak için ardı ardına gazveler oldu; nitekim Müslümanlar, Emevi Hilafeti, Abbasi Hilafeti ve aynı şekilde Memlükler dönemlerinde Sudan'a girdiler; o dönemde Zahir Baybars ordulara komutanlık ediyordu ve Kabe’yi yıkmayı ve Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in kabrini kirletmeyi hedefleyen Portekizlilerin saldırılarından Kızıldeniz'i korumak için Suakin, Massava ve Berbera'ya garnizonlar yerleştirdi.

Osmanlılar da aynı şeyi yaptı ve Sudan, Harameyn topraklarındaki Müslümanların kutsallarına yönelik arzusundan dolayı İslam Devleti'nin gözünde kalmaya devam etti.Müslümanların Sudan topraklarını arzuladıkları kadar sömürgeci kafir Batılı ülkeler de İslam'ın Afrika'nın kalbine nüfuz etmesinin yolunu kesmek için Sudan'ı arzuluyorlardı; Sudan, İslam'ın Afrika'nın kalbine açılan kapısı olarak kabul edilir; ayrıca Doğu kıyısı, Doğu Afrika ve Asya'yı Avrupa'ya bağlayan en büyük su yollarından biri olan Kızıldeniz veya eski adıyla Bahr-i Kulzüm boyunca yaklaşık 853 kilometre uzanmakta olup Küresel ticaretin %13 ila %30'u bu su yolundan geçmektedir;  aynı zamanda Sudan, kaynaklar ve servetler açısından zengin bir ülkedir.

İnsan Hakları İzleme Örgütü'nün 1990'ların başında dile getirdiği şey tam olarak bu olup örgüt, petrol ve dinin Sudan'ı, ABD yönetiminin gündeminin en üst sırasına taşıdığını belirtmiştir.

Sovyetler Birliği'nin çöküşünden sonra Amerika, dünyanın tek lideri oldu ve dünyayı dilediği gibi dolaşmaya, dünya ülkelerine müdahale etmeye ve Avrupa'nın 1648'de Vestfalya Kongresi'nde kararlaştırdığı ulus devlet anlayışına karşı isyan etmeye başladı.1884'te, Bismarck'ın Avrupa'nın sömürgelere karşı bir savaş başlatacağına dair işaretler görmesinin ardından, Avrupa ülkeleri Afrika'yı sömürgeleştirme yarışını organize etmek için Berlin'de bir konferans düzenledi ve Afrika ülkelerini sömürgeci ülkelerin lehine böldüler; böylece Avrupa neşteri, 1916 yılında Mark Sykes ve François-Picot Anlaşması ile Arap ülkelerini bölerek ve yeni sömürge sınırlarını onaylayarak Arap ülkelerine uygulanan aynı yöntemle Afrika ülkelerine de uygulandı.

Hem kendi çıkarlarını korumak hem de İslam ülkelerini bölmek ve Hilafetin geri dönüşünü engellemek için suç planını uygulamada mızrak başı olan Yahudi varlığının çıkarlarını korumak için Kızıldeniz havzasındaki ülkeleri istikrarsızlaştırmaya çalıştı; böylece Somali'yi üç ülkeye, Etiyopya'yı iki ülkeye ve Sudan'ı iki ülkeye böldü ve bu süreç hala devam etmektedir; Yemen ise şu anda üç devlete, Libya ise iki devlete bölünme tehdidi altındadır.Bütün bunlar, Ortadoğu'nun celladı olarak tanımlanan ve Sykes-Picot Anlaşması'nda bölünmüş olanı bölme ve bölgenin sınırlarını yeniden belirleme çağrısında bulunan Siyonist şeytan Bernard Lewis'in fikri onda somutlaşana kadar Kızıldeniz havzasına tam anlamıyla el koymak içindi. ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice'ın Haziran 2006'da dile getirdiği şey de tam olarak işte buydu; zira Condoleezza Rice, Ortadoğu bölgesinde kapsamlı bir değişim gerçekleştirmenin zamanının geldiğini, bunun zorlu bir cerrahi operasyona benzetilebileceğini ve Ortadoğu haritasının yeniden çizilmesinin, başta petrol olmak üzere bölgedeki Amerikan ekonomik çıkarlarını garanti altına alan siyasi ve sosyal istikrarın sağlanmasının anahtarı olduğuna inanıldığını söyledi.

Peki Amerika bölgenin sınırlarını nasıl yeniden çizecek?Amerikan askeri dergisi Armed Forces Journal, şu başlıklı bir makale yayınladı: (Kan Sınırları! Daha İyi Bir Ortadoğu Nasıl Görünecek?!)Amerikalı askeri stratejist Ralph Peters tarafından yazılan bu makale, etnik köken ve dine dayalı yeni bir bölge haritası içeriyordu. Ralph Peters'ın kan sınırları haritalarının yayınlanmasından bir yıl sonra, The Atlantic dergisi, Amerikan siyasetinde Ralph Peters ile aynı siyasi kanattan olan Amerikalı Siyonist Jeffrey Goldberg'in makalelerine eşlik eden Ortadoğu'nun yeni sınırlarının haritalarını yayınladı.

Bu nedenle Sudan'daki saçma ve lanetli savaş, Amerika'nın Sudan'daki İngiliz nüfuzunu ortadan kaldırmak, Darfur bölgesini ayırmak ve güneyini kuzeyinden ayırdıktan sonra Sudan'dan geriye kalanları da parçalamak amacıyla başlattığı bir savaş olup, bu savaşın sadece Sudan'ı değil, tüm bölgeyi hedef alan uzun bir zincirin halkası olduğunu söyleyebiliriz; zira Eli Cohen'in tweet'i, Yemen savaşını körüklemeye sevk eden silahların bombalanmasının ardından BAE'nin Yemen'den çekilme kararına yanıt olarak gelmişti; çünkü Cohen, tam bir küstahlık ve cüretkarlıkla şöyle demişti: “Sirte'yi, Faşir'i, Berbera'yı ve Mehra'yı terk etmeyeceğiz.” Ayrıca Yahudi varlığının Amerika'nın çıkarı için bölgedeki bölünme savaşlarında ve kan sınırlarında oynadığı kirli rolü de vurgulamıştır.

Ümmetin topraklarına, namusuna, şerefine ve dinine saldıran kurtlar tarafından parçalandığı bu utanç verici durum karşısında diyoruz ki;

Kurtlar, kurbanlarına saldırma imkânı bulduğu sürece, avlarının etini yemekten ne zaman vazgeçecekler ki?

Dikkat edin tüm ümmetin, gerçekten büyük bir güç tarafından desteklenmediği sürece, hakları zayi olup boşa gidecektir.

Ralph Peters, ülkelerimize göz diken büyük sömürgeci ülkelerin yaptığı gibi, azınlıkların maruz kaldığı mezalimler veya etnik, ırkçı ya da mezhepçi ihtilaflar temelinde mevcut ülkelerin bölünmesi ve parçalanması sürecini pazarlamaya çalışmaktadır; peki bölünme ve ayrılma bu sorunlar için bir çözüm müdür?

Sudan'daki konumuzdan ve kan sınırından uzaklaşmamak adına Sudan'dan ayrılan güney devletini örnek verelim; bundan önce de Sudan, Mısır'dan ayrılmıştı; oysa Mısır ve Sudan, İslam Devleti'nin vilayetiydiler ve İngilizler onları birbirinden ayırmış, ardından Amerikalılar gelmiş ve Sudan'ın güneyini kuzeyinden ayırmıştır. Peki kuzeyi ve güneyi ile Sudan’da yönetim istikrara kavuşmuş mudur? Güney Sudan'da, insanları helak eden kokuşmuş kabilecilik boyasıyla yeniden bir iç savaş patlak vermiş ve aynı şekilde yeni kurulan devleti de yolsuzluk vurmuş ve yüzbinlerce varil petrolün, devasa balık servetinin, tarım ve hayvancılığın ona bir faydası olmamıştır; zira Güney bölgesinin nüfusu yaklaşık sekiz milyon olup hayvan serveti ise sekiz milyon büyükbaş hayvandır; ancak Güney halkı savaşlar, yoksulluk ve hastalıklar nedeniyle aşırı yoksulluk içinde yaşamaktadır. Kuzeydeki durumda aynı şekildedir; zira Sudan hükümeti, Güney'in ayrılması ve petrol yataklarının Güney'e geçmesiyle gelirlerinin %70 ila %80'ini kaybetmiş ve 2011'de gerçekleşen ayrılıktan sonra ciddi bir ekonomik kriz yaşamaktadır; nitekim bu kriz, 2003'ten beri alevlenen Darfur’daki isyan savaşıyla daha da kötüleşmiştir.

Benzer şekilde halk hareketinin kuzeye intikal etmesi ve Nuba Dağları/Güney Kordofan bölgeleri ile Güney Mavi Nil bölgelerini kontrol etmesiyle, savaş ve gerilimler Sudan'ın yeni güneyine kaymış ve son savaş da 2023'te Amerika'nın emriyle patlak vermiştir. Ne yazık ki Max Manwaring'in ünlü konferansında işaret ettiği gibi bu, dördüncü nesil savaş tarzına benzemektedir; zira Max konferansta dördüncü nesil savaşını, ülkenin evlatlarından ve halkında oluşan milislerin, iç savaşı alevlendirmek ve devletin altyapısını tahrip etmek için kullanılması, vatandaşların evlerinden ve bölgelerinden dalgalar halinde çıkarılmasının hedeflenmesi ve bir bölgede ateşi alevlendirip başka bir bölgede söndürülmesi olarak nitelendirmiştir; nitekim hedef onun dediği gibi gerçekleşinceye kadar bu şekilde olmuştur; zira devlet ayakta kalamayacak şekilde yavaş yavaş aşınmış ve tamamen Sudan'daki lanetli savaşlarına uygun olan bu meşum savaştan kurtulamayacak bir hale gelmiştir.

Şimdi ortaya çıkan soru şudur; Bu parçalama makinesini nasıl durdurulabilir ve Darfur'un ayrılmasını ve Sudan'dan geriye kalanların parçalanmasını nasıl önleyebiliriz?

Diyoruz ki: Beşir ve hükümetinin güneyi ayırarak yaptığı gibi, parçalama planlarını uygulayan hain ve ajan yöneticiler olmasaydı, Amerika ve onun üvey evladı Yahudi varlığı ülkemize müdahale edip onu parçalayamazdı; nitekim bir basın röportajında şöyle bir açıklama yapılmıştır: “Amerika'nın Sudan'ı beş devlete parçalamak istediği ve güneyi ayırmak için çalıştığı bilgilerine sahibiz.”Ne yazık ki bizzat Beşir, ayrılan güney devletini tebrik eden ilk kişilerden olmuş ve tek kelimeyle “Onlara halkı ve petrolüyle tam bir devlet verdik...” demiştir.

Şimdi de Burhan aynı yolu izliyor, Amerika'ya ve onun Darfur'u ayırma yönündeki günahkar planına hizmet ediyor; zira Hızlı Destek Güçleri'ne silah ve adamlar sağlamış ve onları Sudan devletinin kilit noktalarında güçlendirmiştir; hatta şayet Allah'ın lütfu ve onların suçlarına karşı çıkan ve Burhan ile ordu komutanlarını utandıran ümmetin sadık ve vefalı genç mücahitleri olmasaydı, ülkenin tamamını yutabilecek bir canavara dönüşebilirdi. O halde mesele gayet açıktır; kurtuluşun yolu, içerideki ajanlardan ve hainlerden kurtulmak, yabancı dış müdahalelerin elini kesmek ve her hak sahibine hakkını veren ve adil, insaflı ve hakkaniyetli bir devlet kuran İslam akidesine, yani ümmetin akidesine dayalı bir yönetim projesi benimsemektir; bu ise kesinlikle Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafet Devleti'nden başkası değildir;bunun yolu da, silahlı kuvvetler ve diğer düzenli kuvvetler içindeki ümmetin muhlis evlatlarının, ajanlardan ve hainlerden yönetimi alması, ümmetin şeriatın hükmünü ve dini ikame edecek bir İmama biat etmesinin sağlanması ve Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafeti kurmak için çalışan Hizb-ut Tahrir gençlerine destek verilmesidir.

Sadece Hilafet sayesinde Allah'a itaat ederek İslami bir hayat yaşayabiliriz; sadece Hilafet sayesinde namuslar ve onur korunabilir;sadece Hilafet sayesinde ümmet birleşebilir ve toprakları korunabilir;sadece Hilafet sayesinde ümmetin yağmalanan servetleri ve heder edilen hakları geri kazanabiliriz. Haydi ey ümmetin gençleri, halkına yalan söylemeyen, ihanet ve hainlik etmeyen bir lider olan Hizb-ut Tahrir ile birlikte çalışmak için ciddiyetle kolları sıvayın ki böylece bu çaba, İslam ümmetinin zaferi ve hakimiyeti ve dinin ikame edilmesiyle taçlansın.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اسْتَجِيبُوا لِلَّهِ وَلِلرَّسُولِ إِذَا دَعَاكُمْ لِمَا يُحْيِيكُمْ وَاعْلَمُوا أَنَّ اللَّهَ يَحُولُ بَيْنَ الْمَرْءِ وَقَلْبِهِ وَأَنَّهُ إِلَيْهِ تُحْشَرُونَEy iman edenler! Hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah ve Rasulü’ne icabet edin. Ve bilin ki, Allah kişi ile onun kalbi arasına girer ve siz mutlaka onun huzurunda toplanacaksınız.” [Enfal 24]

 

Devamını oku...

Yoksulluk ve Ayrımcılığın Pençesindeki (Azınlıklar) Maddi Kayıptan Hilafet Sistemine ve İlahi Adalete

[Hizb ut-Tahrir Merkezi Medya Ofisi'nin H. 21 Receb 1447 M. 10 Ocak 2026 Cumartesi günü, Partinin (El-Vakiye) Kanalı Aracılığıyla “Hilafet Ümmetin Hayati Meselesidir” Başlığı Altında Düzenlediği Yıllık Hilafet Konferansı'nın Konuşmalarından]

Yoksulluk ve Ayrımcılığın Pençesindeki (Azınlıklar)
Maddi Kayıptan Hilafet Sistemine ve İlahi Adalete

Üstad Dr. Muhammed Malkavi

Bugün, “maddi üstünlük” çağında yaşıyoruz; zira Batı medeniyeti teknolojik olarak zirveye ulaşmış durumda, ancak buna mukabil “ahlaki iflas” durumunu yaşamaktadır. Dünyanın bugün içinde yaşadığı çıkmaz, kaynak eksikliğinden değil, bu kaynakları yöneten zihniyet ve sistemlerin başarısızlığından kaynaklanmaktadır. Batılı insan zihnini “maddi toza” gömmüştür; bu yüzden dünyayı borsa rakamları ve büyüme göstergeleri yoluyla görmekte ve varoluşun merkezindeki "insanı" görmezden gelmektedir.

Azınlıklarla ilgili krizleri ele almaya başlamadan önce, Batı'nın "azınlık" olarak adlandırdığı bu kişilerin kim olduklarını anlamamız gerekiyor. Batılı siyasi mefhumda azınlık, egemen gruptan farklı bir ırk, din veya dil ile karakterize edilen bir gruptur. Ancak bugün Amerika Birleşik Devletleri'ndeki şaşkınlık veren paradoks, “azınlıkların” (Siyahilerler, Latinler, Asyalılar ve diğerleri) birçok eyalet ve büyük şehirlerde istatistiksel olarak nüfusun yarısından fazlasını oluşturmaya başlamış olmalarına rağmen, finansal ve siyasi karar alma merkezlerinde “marjinal” gruplar olarak muamele görmeye devam etmeleridir! Dahası Amerika'daki yönetici sınıfa kıyasla sahip oldukları para oranı açısından da böyledir.

İnsanlar Amerika'daki azınlıklar hakkında konuşurken, akıllarına hemen yeni göçmenler gelmekte ancak onlar, Wall Street'in gökdelenlerinin üzerine inşa edilen büyük suçu unutmaktadırlar. Bu, azınlık olmayan, aksine toprakların, suların ve tarihin sahibi olan bir millet olan yerli Amerikan sakinlerinin bir hikayesidir.

Nitekim Amerika Birleşik Devletleri, “Manifest Destiny” (Açık Kader) olarak bilinen, Batı zihnini “ırksal üstünlük” yanılsamasına gömen, Kızılderililer olarak bilinen ülkenin yerli sakinlerinden milyonlarcasının yok edilmesini ve geri kalanların “Gözyaşı Yolu” (Trail of Tears) olarak bilinen şey aracılığıyla yerlerinden edilmesini meşrulaştıran bir üstünlük fikri üzerine kurulmuştur. Onlardan her şeyi aldılar, hatta yer üstünde var olma haklarını bile aldılar ve onları, gerçekte açık coğrafi hapishaneler olan "koruma alanlarına" sürdüler.

Bundan daha da kötüsü zulüm, milyonlarca Amerikan vatandaşının hayatını kaybettiği o acı tarihte durmamıştır. Zira bugün, yani 2026 yılında, dünyanın en zengin ülkesinin kalbinde, Nevada ve Kaliforniya eyaletlerinin bazı bölgelerinde hala korkunç ilkel koşullarda yaşayan yerli halklar vardır! Asli topraklarını kullanmalarını engelleyen zalim yasalar ve kasıtlı mali marjinalleşme nedeniyle, "Paiute" ve "Shoshone" kabilelerinden olan aileler, mağaralarda ve dağ oyuklarına benzeyen konutlarda ya da elektrik ve temiz su bulunmayan harap olmuş karavanlarda yaşamaktadırlar. Bu insanlar tesadüfen yoksul olmadılar, aksine onlar, hiç kimse çalınan haklarını talep etmesin diye hafızalardan silinmelerini isteyen “yapısal ırkçılığın” kurbanlarıdır.

Amerika uzayı bile sömürgeleştirmek için milyarlarca Dolar harcarken, bu toprakların sahipleri “mağaralarda” yaşmaktadır; bu ise “medeniyet körlüğünün” zirvesi ve zihnin maddeye gömülmesidir. Dolayısıyla onlar, büyük şirketlerin “mülkiyet haklarını” koruyorlar ve yerli azınlıkların “var olma haklarını” gasp ediyorlar!

Bu sahne bize, Peygamberimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şu sözlerini hatırlatmaktadır: اتَّقُوا الظُّلْمَ فَإِنَّ الظُّلْمَ ظُلُمَاتٌ يَوْمَ الْقِيَامَةِZulüm yapmaktan sakının. Çünkü zulüm kıyamet gününde zalime zifirî karanlık olacaktır.” İslam'da, savaş halinde bile olsa, toprak sahiplerinden toprak gasp etmek caiz değildir; bunun en büyük delili, Ömer Radıyallahu Anh’ın Kudüs'ün fethinden sonra onun yöneticileriyle imzaladığı ve hâlâ dünyanın alnındaki bir inci olmaya devam eden Ahdi Ömeriye’dir. Ayrıca İslam'da "ölü toprağı canlandırma" sistemi, hakkı toprağı işleyenlere vermekte, toprağı zorla gasp edenlere değil. İslami ekonomik sistemi temsil eden ilahi adalet, soykırımı meşrulaştıran “fetih hakkı” diye bir şeyi tanımaz, aksine “insana mülk edinme ve ölü toprağı canlandırma hakkını” tanır.

Amerika'da beyaz kovboy çeteleri tarafından işlenen bu tarihsel zulüm, Amerika'nın daha sonra siyahi insanlara ve diğer azınlıklara karşı izlediği yola zemin hazırlamıştır. Toplumsal zihin yerlilerin "mağaralarda" yaşamalarını görmeye alışınca, siyahilerin "üniversiteye" veya "restorana" girmesini engellemek daha kolay bir hale gelmiştir. Bu ise sadece "İmani tevazu" ve İslam'ın getirdiği adil sistemle kırılabilecek "ırksal üstünlükle" bağlantılı bir silsiledir; zira İslam, cahiliye döneminde köle olan siyahi Bilal Habeşi’nin Kâbe'nin üstüne çıkıp dünyaya şöyle demesini mümkün kılmıştır: Beyazın siyaha ve Arap olanın Acem olana takvadan başka bir üstünlüğü yoktur

Vahiy ile aydınlanan bu zihin sayesinde, "ırkçılığın mağaralarından" çıkarak, toprak sahibi ile göçmen, zengin ile fakir, beyaz ile siyah arasında ayrım yapmayan İslami adalet alanına giriyoruz.

Bizler, geçmişte ve günümüzde azınlıklara karşı uygulanan ırkçılığın ve barbarlığın sadece duygulardan ibaret olmadığının, aksine ırkçılığın bir temel olup acil bir durum olmadığı zalim bir sistemin ürünü olduğunun tamamen farkındayız. Yakın döneme kadar Mississippi ve Alabama gibi prestijli Amerikan üniversiteleri, siyahilerin kapılarından girmesini engelliyor ve kapılar ancak silah zoruyla ve Ulusal Muhafızlar tarafından açılabiliyordu. Restorana girmek gibi en temel insan hakları için bile, “Sadece beyazlar için!” olduğunu söyleyen açık tabelalar vardı. Bugün tabelalar ortadan kalkmış olmasına rağmen, “görünmeyen tabelalar” kalmaya devam etmiştir; zira son yapılan araştırmalarda, koyu tenli ve Arapça isimleri olan kişiler, iş bulma konusunda ve en prestijli üniversitelerde “haksız reddedilme” ile karşı karşıya kalmaktadır; üniversitelerin belirli bir oranda azınlık mensuplarını kabul etmesini gerektiren “pozitif ayrımcılık” yasaları son zamanda yürürlükten kaldırılmış ve azınlıklar fırsatlar yarışında sıfır noktasına geri dönmüştür. Para ve gücü olanlar için fırsatlar hâlâ mevcutken bu fırsatlar, aslen para ve servetten mahrum olanları daha da mahrum bırakmak için geri verilmiştir.

Azınlıklara karşı bu ırkçılık yeni bir şey değil, aksine “göreceli kıtlık” adı verilen Batı ekonomik felsefesine dayanmaktadır. Adam Smith, kaynakların kıt olduğunu ve belirli bir ülkenin nüfusu için yeterli olmadığını, bundan dolayı da kaynaklar tükenmeden önce onları elde etmek için çatışmaların ortaya çıktığını söylemektedir. Bugün azınlıkların ve yoksulların dışlanmasını haklı çıkaran işte bu felsefedir; çünkü onların nazarında “pay” herkes için yeterli değildir. Dolayısıyla en güçlü veya en zengin olanlar kaynakları ilk olarak elde eder ve geri kalanları ise mahrum bırakır.

Oxfam raporlarına göre, dünyanın en zengin %1'i 7 milyar insanın sahip olduğu servetin iki katından daha fazlasına sahiptir! Bu ayrım, kaynak kıtlığından değil, tekelcilikten ve zihinlerin geri kalmışlığından kaynaklanmaktadır!

Amerika'da en zengin üç kişinin sahip olduğu servet, en düşük gelirli ABD nüfusunun yarısının sahip olduğu servete eşittir. Bu, göreceli bir kıtlığı dayatan kapitalist sistemin kaçınılmaz bir sonucudur; zira kapitalist sistem sanki zenginlere ve güçlülere şöyle demektedir; fakirler parayı yemeden önce hızlı olun ve parayı hemen yiyin.

Bundan dolayı İslam şeriatı “mülkiyet” mefhumunu değiştirmek için gelmiştir. Dolayısıyla İslam'da mal "Allah'ın malıdır" ve insan sadece onun üzerinde harcama yetkisine sahiptir. Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَأَنفِقُوا مِمَّا جَعَلَكُم مُّسْتَخْلَفِينَ فِيهِSize harcama yetkisi verdiği şeylerde infak ediniz.” [Hadid 7]

Harcama yetkisine sahip olmak, “ihtikar/tekelleşme” değil, “fayda sağlama” hakkı anlamına gelmektedir; İslam “tekelleşmeyi” haram kıldığında bu, ekonominin damarlarını herkese, çoğunluğa ve yanlış ve iftirayla azınlık olarak adlandırılanlara eşit olarak açmaktadır.

Batı'da yoksulluğun, sanki bireyin veya belirli bir ırkın kıt kaynakları elde etmedeki tembelliğinin bir sonucu gibi ele alındığı bir zamanda, İslam ise yoksulluğun, kökünden söküp atılması gereken ekonomik sistemdeki bir kusurun sonucu olduğunu söylemek için gelmiştir.

Dolayısıyla İslami Hilafet Devleti’nde yoksulluk 30 yıldan daha kısa bir sürede tamamen ortadan kaldırılmıştı; oysa bugün, kapitalist sistemin üzerinden 200 yılı aşkın bir süre geçmesinin ardından, Amerika'da siyahiler arasında yoksulluk oranı yaklaşık %17,1’e, beyazlar arasında ise %8,2'ye ulaşmıştır. Bu da kapitalist sistemin kaçınılmaz olarak yoksulluğu ortaya çıkarmasının yanı sıra azınlıkları ise insanlar arasında en yoksul ve en çok acı çeken kesim haline getirdiğini kanıtlamaktadır.

İslam’a gelince; Yoksulları öldürmek yerine bizzat yoksulluğu öldürür. Nitekim İmam Ali ibn Ebu Talib Radıyallahu Anh şöyle demiştir: "Eğer yoksulluk bir adam olsaydı, onu öldürürdüm."

İslam, çalışmaya teşvik ederek yoksulluğu öldürmüş ve çalışmaya gücü yettiği halde çalışmadan oturan kişiye karşın üretken işçinin daha fazla ücret almasını sağlamıştır. İster ırk ayrımcılığı olsun, isterse de bugün olduğu gibi bireyin otoriteyle olan ilişkisine dayalı olsun iş fırsatları açısından insanlar arasında ayrımcılık yapmayı haram kılmıştır; zira bugün, bir bakanın oğlunun bakan olduğunu, bir yöneticinin oğlunun zengin olduğunu ve benzerlerini görmekteyiz…

Sonra düzenli bir şekilde malın zenginden alınıp fakire verildiği zekatı koymuştur. Zekatı vermeyen kimselere İmam, zekatlarını verinceye kadar savaş açmıştır; tıpkı Allah Peygamberi Aleyhissalatu ve’s Selam’ın yanına almasının ardından Ebu Bekir Radıyallahu Anh’ın yaptığı gibi. 

Mülkiyetlerin yasallaştırılması; İslam, “ferdi mülkiyeti”, “kamu mülkiyetini” ve “devlet mülkiyetini” belirlemiştir. İnsanların genel olarak ihtiyaç duydukları temel tesislerin, bir şirketin veya bireyin tekelleştirme ya da kişisel çıkarları için kullanma hakkı olmayan kamu mülkiyeti sayılması, yoksulluğu önlemenin son garantisidir; dolayısıyla bir insan, çalışıp çabalayarak ihtiyaçlarını karşılayamıyorsa, o zenginlerin zekatlarından desteklenir, bu yeterli olmazsa kamu mülkiyetinin parasından desteklenir; bu o kişinin hakkı olup hiç kimse ona bunu bahşetmiş olmadığı gibi onu dışlanmış bir azınlık gibi hissettiremez. 

İslam, devletinin ortaya çıkmasından itibaren 30 yıldan daha kısa bir sürede yoksulluğu tamamen ortadan kaldırmayı başarmıştır; hatta Ömer ibn Abdülaziz Radıyallahu Anh döneminde, zekât görevlileri dolaşırken zekât verecek tek bir fakir bile bulamamışlardır; çünkü şeriatta yönetici, “mal ve servetleri biriktirmeye” değil, “ihtiyaçları karşılamaya” odaklanmaktadır; bu yüzden Ömer, şu meşhur sözünü söylemiştir: “Dağlara buğdaylar serpin ki Müslüman ülkede kuşlar aç kaldı demesinler.”

İslam, renk ve cinsiyet ayrımı gözetmeksizin "kapsamlı adalet" sağlamış ve kadınlara mirastan pay vermiştir; oysa kapitalist sistemler böyle bir konuya hiçbir önem vermezler; zira erkek tüm mirası alabilir; örneğin İngiltere’de "lordlar" olarak adlandırılanların parası en büyük erkek oğluna giderken diğerleri bu paradan mahrum kalmaktadır.

İslam, yoksulluğu ortadan kaldıran sistemleri koyup ırk, din ve renk ayrımı yapmaksızın insanlar arasında eşitliği sağlarken buna, yoksul kişi ihtiyaç duyduğu şeyi alırken herhangi bir eksiklik hissetmesin diye güzel ahlakı da eklemiştir. Zira Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: إِنَّمَا بُعِثْتُ لِأُتَمِّمَ مَكَارِمَ الْأَخْلَاقِ  “Muhakkak ki, ben güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderildim.

Batı bugün, maddi ihtişamın ardında bir "ahlaki çöküş" hali yaşamaktadır. Zira zihinlerini "maddenin tozuna" gömdüler ve "maddenin Rabbini" unuttular. Yaklaşan finansal çöküş, teknolojideki bir çöküş değildir, aksine "adaletteki" bir çöküştür.

Bugün çözüm, kokuşmuş materyalizmin bataklığına saplanmış bir modeli taklit etmek değil, azınlığı "Allah'ın zimmeti" ile koruyan, yoksulluğu "zekat hakkı, mülkiyet hakkı ve bakım hakkı" ile öldüren ve toplumu "güzel ahlak" ile güvence altına alan bir sisteme geri dönmektir. Artık sadece İslam beldelerindeki Müslümanlardan değil, aksine sakinlerinin büyük bir kısmının para sahiplerinin bir kölesi haline geldiği dünyanın tamamından zulmü kaldırmamızın zamanı gelmiştir.

Allahu Teala, insanların adil bir sistemin gölgesinde yaşamaları için risaletini indirmiştir: zira Allahu Teala Hadid suresinde şöyle buyurmuştur: لَقَدْ أَرْسَلْنَا رُسُلَنَا بِالْبَيِّنَاتِ وَأَنزَلْنَا مَعَهُمُ الْكِتَابَ وَالْمِيزَانَ لِيَقُومَ النَّاسُ بِالْقِسْطِ  “Andolsun biz peygamberlerimizi açık delillerle gönderdik ve insanların adaleti yerine getirmeleri için beraberlerinde kitabı ve mizanı indirdik.” [Hadid 25] Bu yüzden bu adaleti sağlamak için gerekli güce sahip olan bir sistem olmasını eklemiştir; zira şöyle buyurmuştur: وَأَنزَلْنَا الْحَدِيدَ فِيهِ بَأْسٌ شَدِيدٌ وَمَنَافِعُ لِلنَّاسِBiz demiri de indirdik ki onda büyük bir kuvvet ve insanlar için faydalar vardır.” [Hadid 25]

İnsanlar arasında renklerine, ırklarına ve dinlerine göre ayrımcılık yapan sistemi ortadan kaldırmak için tüm insanları Nübüvvet Minhacı üzere Hilafet sistemine davet ediyoruz; zira bu sistem insanlara şöyle demektedir; Allah onları tek bir nefisten yaratmış ve onları, renklerine ve ırklarına göre ayırmak için değil birbirini tanımaları için milletlere ve kabilelere ayırmıştır.

Yoksulların, siyahilerin, Latinlerin veya diğerlerinin bir devrime ihtiyaç duymadan hakları sahiplerine iade eden bir sistem. Tıpkı Trump'ın bugün, Somalili kadınları pis, Latinleri pis ve suç kaynağı, Arap veya Müslüman kökenlileri ise Amerika için bir bela olarak vasıflandırarak yaptığı gibi zengin yöneticilerin zorbalığından da uzaktır.

Bilal Habeşi’yi bir efendi, Ömer İbn Hattab’ı bir hizmetkar ve Usame İbn Zeyd’i de Allah’ın Rasulü’nün sevgili (hizmetkarı) ve sevgilisinin oğlu yapan bir sistem.

Allahu Teala’dan bize ve tüm dünyaya, bir an önce Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafet Devleti’nin kurulmasını bahşetmesini ve tüm dünyayı, tanımadıkları adaletle, daha önce hiç görmediği bir hayırla ve bir asırdan fazla süredir tatmadığı bir güvenlikle nimetlendirmesini temenni ediyorum.

 

Devamını oku...

Gazze, Söndürülemeyecek Bir Kıvılcımdır

[Hizb ut-Tahrir Merkezi Medya Ofisi'nin H. 21 Receb 1447 M. 10 Ocak 2026 Cumartesi günü, Partinin (El-Vakiye) Kanalı Aracılığıyla “Hilafet Ümmetin Hayati Meselesidir” Başlığı Altında Düzenlediği Yıllık Hilafet Konferansı'nın Konuşmalarından]

Gazze, Söndürülemeyecek Bir Kıvılcımdır

Üstad Halid Said – Mübarek Toprak (Filistin) - Gazze

Esselamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berekâtuh,

Emme ba’d:

Aksa Tufanının tüm yükleriyle birlikte mübarek topraktan ve izzetli Gazze’den başlayıp etkilerinin tüm yeryüzüne yayılmasını Allah Azze ve Celle dilemiştir ve eninde sonunda emir Allah’a aittir; tıpkı tarihteki büyük olaylar ve önemli gerçekliklerde olduğu gibi kanla yazılmış bu olaylar, Allah'ın izniyle bir süre sonra da olsa meyvesini verecektir.

Bu tufan, Gazze topraklarındaki suçlu karşısında, kahraman bir şekilde durduğunda şaşırtıcı bir sahne olmuştur;zira tanklar, uçaklar ve en son teknolojik silahlar intikam ve kötülük lavlarını çocuklara yönelterek, uzuvlarını koparıp bedenlerini yakarak ve onları aç bırakarak acılarına acı kattığı halde bu büyük imtihan, büyük bir sabırla karşılanmıştır; Yahudi varlığının arkasında, yeryüzünün sırtlanları ve zalimlerin orduları, Firavun ve takipçileri ile Calut ve askerleri saf tuttukları halde onlarla, sabırlı annelerden ve kahraman mücahitlerden oluşan kuşatma altındaki bir grup mümin mücahit savaşmıştır.

Evet, tufanda olanlar oldu; hatta olayın odak noktası olan Gazze Şeridi'nde savaşın şiddeti durmuş olsa da, bazıları meselenin sona erdiğini, savaşın kapanıp sonuçlandığını ve düşmanın bu asil ümmete zarar verdiğini ve ona karşı zafer kazandığını zannetmektedir ama heyhat ki heyhat...

Zira her kim tufanın geri çekildiğini sanıyorsa hata ediyor ve her kim de savaşın sona erdiğini sanıyorsa vehmediyor demektir.

Evet, suçlu zalimler tufanın geri çekilmesini ve kırılmasını istediler ancak zanlarında hata ettiler; belki de onların zanları onlara dönecektir; zira mübarek tufanın savaşı, onların hesap ettiklerinden çok daha derin bir etkiye sahiptir, onun uzantısı savaş alanından çok daha geniştir ve onun etkisi birçok insanın sandığından çok daha büyüktür.

Ama savaş, Gazze topraklarında yaşanan bu savaş alanından çok daha geniştir; zira gören ve basiret sahibi olan herkes, tufanın tüm dünya üzerindeki etkilerini, Yahudi varlığının prestijini yerle bir ettiğini, Yahudi varlığının kırılgan ve zayıflığını gizlenemeyecek şekilde ifşa ettiğini, onun caydırıcılığını ve kibrini onarılmaz bir şekilde kırdığını ve zulmün çılgınlığının, Allah onları kahretsin yöneticilerin Yahudi varlığına yapma imkanı verdiği caydırıcılığını yeniden tesis etme yönündeki başarısız bir girişimden başka bir şey olmadığını görmüştür.

Sonra tufan olayları, Yahudi varlığının kuruluşundan beri yalan ve mazlum iddiaları üzerine inşa ettiği imajını yerle bir etmiş ve yeryüzündeki halklar onu taşlanmış bir şeytan olarak görmeye başlamıştır; yine bu varlık, halklar tarafından dışlanır ve onu destekleyen ülkeler ve ona kucak açan vatanlarda bile nefret edilir bir hale gelmiştir; ayrıca Avrupa ile Amerika arasında, hatta sağ ile sol arasında hiçbir fark olmaksızın onu destekleyen hükümetler, halkları önünde suçlama, inkâr ve hesap verme durumuna düşmüşlerdir ve gazeteciler, politikacılar ve toplumun geniş kesimleri üniversite öğrencilerine katılmışlardır.

Evet, bu varlık küresel olarak çökmüş olup sanki işlediği suçlar sayesinde kendi elleriyle dünyadan kendini söküp atmış ve hayatta kalmak için dış güçlere bağımlı olduğu halde bizzat kendi çöküşünün ön hazırlıklarını başlatmıştır; böylece onlar hakkında Allahu Teala’nın şu kavli gerçekleşmiştir: يُخْرِبُونَ بُيُوتَهُم بِأَيْدِيهِمْ وَأَيْدِي الْمُؤْمِنِينَ فَاعْتَبِرُوا يَا أُولِي الْأَبْصَارِEvlerini kendi elleriyle ve müminlerin eliyle harap ediyorlardı. İbret alın ey akıl sahipleri!” [Haşr 2] Nitekim Yahudi varlığıyla birlikte Batı’nın sahte değerleri ve bunlara dayalı olan kurumları da çökmüştür; ömrüme yemen olsun ki, Allah'ın izniyle bunlar, onların yok oluşunun başlangıcıdırlar.

Tufanın etkilerinin, onların sandıklarından daha büyük olmasına gelince; tüm dünyanın tanık olduğu ve ekranlarında izlediği suç görüntüleri kolay kolay hafızalardan  silinmeyecektir; zira suçluların görüntüleri zihinlere kazınmış olup yüzüstü bırakanların ve komplocuların alınlarına damgalanmıştır; artık tarihin geriye dönmesi mümkün değildir; özellikle de Yahudi varlığı suçlarını işlemeye devam edip daha da kibirli, kendini beğenmiş ve yozlaşmış bir hale geldiği için, onun yok oluşu kendi sefihlerinin eliyle olacaktır. ذَٰلِكَ بِأَنَّهُمْ قَوْمٌ لَّا يَعْقِلُونَBu, onların akılları ermez bir topluluk olmalarındandır.” [Haşr 14]

Tufanın daha derin bir etkiye sahip olmasına gelince;bu tufan, ümmetin içindeki durgun olanları harekete geçirmiş ve İslam akidesinin hala evlatlarının nefislerinde canlı olduğunu ve bunun da dünyanın hayranlıkla izlediği ve takdir ettiği fedakarlık, cihad, şehitlik ve kahramanlıklarla meyve vermeye devam ettiğini kanıtlamıştır; tıpkı Sahabelerden olan ecdatları ve tarih boyuncaki selefleri gibi. Yine tufan, mücahitlerin şehitlik mefhumunu yeniden canlandırıp cihadın anlamını yeniden tesis etmeleriyle birlikte Muhammed’in ümmetinin Allah’ın rızasını kazanmak için hala nefsini satmaya devam ettiğini de kanıtlamıştır; zira tankların üzerinde çıplak ayakla duran cesur bir müminin, Allah'ın Kitabı'nın hafızı bir savaşçının ve secde eden bir şehidin görüntüleri ortaya çıkmıştır...

Evet, tufan, büyük bir etki yaratmıştır; zira ümmetin bedeninin hala canlı olduğunu ve bu bedende hem gurur duygusunun hem de acı duygusunun aktığını ortaya çıkarmıştır.

Ancak aynı zamanda tufan, bu canlı bedenin hasta olduğunu da ortaya çıkarmıştır; Gazze'nin acının odak noktası ve yara ve kanamanın merkezi olduğu doğrudur, ancak hasta olan ümmetin bedenidir.

Nitekim tufan, ümmetin sorununun imtihana tabi olan Gazze'nin sorunundan daha büyük olduğunu da açığa çıkarmıştır;aksi takdirde kahramanlar nasıl yüzüstü ve mücahitler de desteksiz bırakılabilirdi ki?! Çocuklar nasıl olur da açlıktan, yangının ateşinden, soğuğun acısından ve kuşatmanın şiddetinden ölebilirlerdi ki?! Onurlu kadınlar nasıl ağlatılabilirdi ki?İffetli kadınlar yerinden edilip sokaklarda uyumaya mahkum edilirken, alçak düşman işlediği suçlar ve intikam duygusuyla nasıl gurur duyabilirdi ki?! İşte bütün bunlar Gazze’de oluyor; oysa Gazze kenarlarda bir yerde değil, aksine tıpkı bir bileziğin bileği sarması gibi kuşatılmış ümmetin kalbindedir!!

Nitekim tufan, ümmete, birbirine yardım etmesini, yaralarını sarmasını ve evlatlarına yardım etmesini engelleyen şeyin, hain, korkak ve komplocu yöneticilerinden başkası olmadığını da şüpheye yer bırakmayacak şekilde göstermiştir.

Yöneticiler, kendilerini korkuttuğu için bu tufanın dalgalarını kırmak istediler; bu yüzden onlar, karşı devrimlerle ümmetin devrimlerine komplo kurdular ve onun nefesini söndüreceklerini zannettiler; ama onlar, ümmette bir kez daha yaşam kıvılcımını ve onun gömülmeye karşı dirençli olduğunu görünce, Tufanın tahtlarını sarsacağından korktular; bu yüzden düşmanla birlikte onu kuşattılar ve komplo kurdular, orduları hapsettiler ve sınırları kapattılar.

Korkaklar, ihanetlerine, zayıflığı ve Yahudi varlığıyla yüzleşmeye yeterli olmamayı gerekçe gösterdiler; ama gerçekte onlar, Gazze'nin halklar için bir ders ve ceza olmasını istediler; ancak onlar, güzel akıbetin Allahu Teala’nın elinde olduğunu unuttular: وَلِلَّهِ عَاقِبَةُ الْأُمُورِİşlerin sonu Allah’a varır.” [Hac 41] Ayrıca onlar, sanki Allahu Teala'nın şu kavlini okumamışlar gibi Allah'ın düşmanlarını dost edinip onlarla birlikte komplo kuranların sonunu da unuttular:فَتَرَى الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِم مَّرَضٌ يُسَارِعُونَ فِيهِمْ يَقُولُونَ نَخْشَى أَن تُصِيبَنَا دَآئِرَةٌ فَعَسَى اللهُ أَن يَأْتِيَ بِالْفَتْحِ أَوْ أَمْرٍ مِّنْ عِندِهِ فَيُصْبِحُواْ عَلَى مَا أَسَرُّواْ فِي أَنْفُسِهِمْ نَادِمِينَ Kalplerinde hastalık bulunanların “Başımıza bir felâketin gelmesinden korkuyoruz” diyerek onların dostluklarını kazanmaya çalıştıklarını görürsün. Umulur ki Allah müminlere katından bir fetih veya bir emir getirir de onlar içlerinde gizledikleri şeyden dolayı pişman olurlar.” [Maide 52]

Son olarak:

Aksa Tufanının etkisi olarak sunduğumuz şey, üzerine inşa edilen bir gerçektir;  bu da alimlerin rolü ve görevleri olduğu gibi aynı zamanda ümmetin kalkınması ve kurtulması için çalışan hareketlerin ve elitlerin sorumluluğudur; dolayısıyla tufanın ortaya çıkardığı muazzam enerjinin kullanılması ve bu enerjinin onların, yani alimlerin ve çalışanların ellerine teslim edilmesi gerekir; zira bu, alimler ve çalışanlar için, hiç tereddüt etmeden ve çekinmeden ümmete olaylar hakkında açık ve net bir şekilde hitap ederek ve bu olayları ümmetin nezih kanına yakışır düzeyde kullanarak, ümmetin birliğine, dininin ve devletinin kurulmasına, cihadın canlandırılmasına, bu hain yöneticilerin devrilmesine, güçlerin, özellikle orduların seferber edilmesine ve kurtuluşa kadar mücadelenin tamamlanmasına yönelik olarak değerlendirilmesi gereken bir fırsattır. 

Allah Gazze halkının imanını boşa çıkarmayacağı gibi onların cihatlarını ve kanlarını da boşa çıkarmayacaktır;belki de Gazze’nin kumlarını sulayan o nezih kanlar, birçok gayrimüslim için İslam'a açılan bir pencere olduğunda inanılmaz bir sabır ve inanılmaz bir inançla bir bereket olurken, aynı zamanda Yahudi varlığı ve onunla birlikte olan tüm zalimler, komplocular ve hainler için de bir lanet olacaktır. فَاصْبِرْ إِنَّ الْعَاقِبَةَ لِلْمُتَّقِينَ  “Çünkü iyi sonuç (sabredip) sakınanlarındır.” [Hud 49]

وَاللَّهُ غَالِبٌ عَلَى أَمْرِهِ وَلَـكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لاَ يَعْلَمُونَ  “Allah emrine galiptir. Ancak insanların çoğu bilmezler.” [Yusuf 21]

Vesselamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER