Çarşamba, 17 Zilhicce 1447 | 2026/06/03
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Doların Altın Karşısında Uzun Zamandır Gerilemesinin Hikayesi

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Doların Altın Karşısında Uzun Zamandır Gerilemesinin Hikayesi

“Eğer altının fiyatı bir hafta içinde iki katına çıkarsa, Doların durumu istikrarlı olmaktan çıkıp serbest düşüşe geçecektir.” (Wall Street’te 35 yıllık ekonomi uzmanı ve “Kur Savaşları”, “Paranın Ölümü”, “Çöküşe Giden Yol”, “Kargalar”, “Tamamen Satıldı”, “Altının Yeni Durumu”, “Yaklaşan Küresel Kaosta İnsanlığın Akıbeti”, “Yeni Büyük Çöküş” ve benzeri 10’dan fazla kitabın yazarı olan James Rickards…)

İlk altın Dolarların basımı 1795 yılında gerçekleşmiştir. Bu basım Özgürlük Şapkası (Liberty Cap) ve Yarım Kartal (Half Eagle) isimleriyle bilinir. Boyutu ve ağırlığı İspanyol Doları esas alınarak belirlenmiştir. 5 Dolar değerinde basılan bu paranın ağırlığı 8.359 gramdı ve bunun %90'ı saf altından oluşuyordu. Buna dayanarak, 1804-1849 yılları arasında ilk altın Dolar 8.359 ÷ 5 = 1.672 gram olarak basılmıştı. Altın Dolar, 1.672 gram ağırlığında basılmıştı – ki bunun %90’ı saf altın ve %10’u bakırdı-; başka bir deyişle içindeki saf altın ağırlığı 1.505 gramdı. Böylece saf altının bir gram fiyatı 1 ÷ 1.505 = 0.6645 Dolar olmuştu. Bu altın Dolar, dünya genelindeki diğer altın ve gümüş para birimleriyle birlikte ayakta kalmıştır. Birinci Dünya Savaşı'nın, altın karşılığı olmadan basılan aşırı kağıt paralar nedeniyle dünya genelindeki altın ve gümüş para birimlerini sarsmasıyla birlikte; sahip olduğu altın bolluğu nedeniyle Amerika, 1922 yılında İtalya'nın Cenova kentinde altın standardına dönüşü düzenlemek üzere toplanan Avrupalı devletlere, artık altın standardına geri dönmeye gerek olmadığı önerisinde bulunmuştu.

1933 yılında, 1928 Büyük Buhranı'nından toparlanma sırasında ABD Başkanı Franklin Roosevelt, Amerikalıların elindeki altınları kağıt Dolarlar karşılığında toplamak amacıyla Düşmanla Ticaret Yasası’nı çıkarmıştı; nitekim elindeki altını teslim etmekte gecikenler ise gizledikleri altın miktarına bağlı olarak 10.000 Dolara varan para cezaları ve 10 yılı aşmayan hapis cezalarıyla cezalandırıldı. Böylece Roosevelt, 500 metrik tondan fazla altın toplamıştı. Bunun üzerine işlemlerde 31.1 gram ağırlığındaki altın onsunun ortaya çıkışı başlamıştı; zira Roosevelt onsun fiyatını 20.67 Dolar olarak belirlemişti; yani onsun fiyatlandırılmasında, saf altının gram fiyatı olan 0.6645 Dolar esas alınmıştı ve onsun fiyatı şöyle olmuştu: (31.1 × 0.6645 = 20.67 Dolar).

Doların bir sonraki durağı, İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesiyle birlikte 1944 yılında New Hampshire eyaletinde düzenlenen Bretton Woods Konferansı oldu; bu konferans, Doları küresel bir para birimi haline getirmek için ABD Doları aracılığıyla altına endekslendi. Amerika bunu, o dönemde hiç kimsenin kendisiyle boy ölçüşemediği gücünü kullanarak dayatmıştı. Böylece altının küresel likiditeyi sağlamada yetersiz olduğu gerekçesiyle altın standardına geri dönmeyi ikinci kez reddetti; oysa gizli hedef, Avrupa devletlerinin bağımsızlığını ellerinden almak ve onları, hegemonyası bir süre sonra nükleer hegemonya olarak nitelendirilecek olan Dolara bağlamaktı.

Fakat onsun fiyatı bu kez 35 dolar olarak belirlendi; böylece Dolar, altın karşısındaki ilk değer kaybını kaydetmiş oldu; zira altının gram fiyatı 0,6645 Dolar yerine yükselerek 1,125 Dolara ulaşmıştı. Nitekim diğer ülkeler de kendi para birimlerinin döviz kurlarını, Doların altın cinsinden değerine göre belirlediler. Bunun üzerine Amerika, merkez bankalarına altın satmayı ve satın almayı ve Dolarları yeni ons fiyatı üzerinden değiştirmeyi taahhüt etti. Fakat Amerika, 1960'larda Avrupalıların, ellerindeki Dolarlarını hazinelerindeki altınla değiştirme yönünde büyük bir hareket başlattığını ve 1969 yılında Fransa Cumhurbaşkanı Charles de Gaulle'ün elindeki Dolarları altınla değiştirme talebinde bulunduğunu görünce, bundan hızla geri adım atmıştı. 1971 yılında ABD Başkanı Richard Nixon, aniden ve hiçbir ön uyarıda bulunmaksızın Doların altınla olan bağını koparma kararı almıştı. Böylece Dolar, altın karşısında ikinci bir değer kaybı-gerileme sürecine girdi; zira bu süreçte altın, yani 1977-1980 yılları arasında %500 değer kazanmıştı; yani bir ons altının fiyatı 175 Dolara, gram fiyatı ise 5.6 Dolara fırlamıştı. Böylece de Amerika'nın önünde, Uluslararası Para Fonu'ndan (IMF) yardım istemekten ve meseleyi Özel Çekme Hakları (SDR) ile çözüme kavuşturmaktan başka bir seçenek kalmamıştı.

Nitekim 2008 yılının sonlarında küresel finans kriz meydana geldi (ki ekonomistler bu krizin patlak vermesinin ardından yaşanan panikte 60 trilyon Doların yok olduğunu tahmin etmektedir); bu olayla birlikte Dolar, altın karşısındaki değerinde muazzam bir düşüş kaydederek üçüncü gerilemesini yaşamıştı; zira 2014 yılında bir ons altının fiyatı 1950 Dolara yükseldi, yani altının gramı 62.7 Dolara fırladı. Dolayısıyla bu, Federal Rezerv’in gerçekleştirdiği ve 3 trilyon Dolara ulaşan devasa para basımı da dahil olmak üzere yanlış ekonomik çözümlerin birikiminin bir sonucuydu.

Dünyanın, ellerindeki kâğıt Dolarların değer kaybına uğradığının farkına varmasıyla birlikte merkez bankaları, 2012 yılında gizlice, birkaç yıl sonra ise açıkça Dolar bazlı nakit rezervlerini tonlarca altınla değiştirmeye yönelmiş; buna da rezervlerinin %15-30’u oranıyla başlamışlardır ki bazı bankalar, bu rakamı bile aşmıştır. Nisan 2025'te Doların altın karşısındaki dördüncü gerilemesi başlamış olup, bununla birlikte Şubat 2026'da altın onsu, ons başına 5600 Dolara ulaşmıştır; yani altının gram fiyatı 180 Dolara ulaşmıştır. İşte burada Amerika içindeki yönetim ve ABD Federal Rezerv'i (FED); Doların altın karşısındaki çöküşünü durdurmak için bir dizi Amerikan bankası ve zenginlerin yardımıyla dünyayı ayağa kaldırdı.

Ayrıca niceliksel gevşeme (parasal genişleme) süreci başladı; (parasal genişleme Quantitative Easing (QE), piyasanın ihtiyacını ve daha fazlasını karşılamak için altın karşılığı olmadan kâğıt para basılmasıdır.) Bu da para biriminin diğer dünya para birimleri karşısında değer kaybetmesine ve enflasyon oranının artmasına yol açmıştır. Dolayısıyla bu, dünya ekonomilerinin trilyonlarca Dolarlık yıkımına yol açan kur savaşları olarak kabul edilmektedir). İşte bu süreçte Beyaz Saray’dan, faiz oranlarının düşürülmesi, enflasyon ve yeni istihdam oranında düşüş açıklamalarının yapılması ve altının fiyatını düşürmek amacıyla toplu altın satış hareketlerinin başlatılması talebi geldi. Buna, Amerika dışından Türkiye ve Azerbaycan gibi ülkelerin bankalar da katıldı.

Tüm bunlar, altın fiyatlarının gerilemesinden başka bir fayda sağlamamıştır; bununla birlikte altın yeniden eski seviyesine, hatta daha da yukarı çıkacaktır. Çünkü ekonomik çözümler yanlış kalmaya devam etmiş ve bunlar, altının Dolar karşısında yükselişini engellemek ya da geciktirmek için konulmuştur. Nitekim Tainter, “eğer çöküş yeniden gerçekleşirse, bu kez kapsamlı olacağını” düşünmektedir. Artık herhangi bir devletin tek başına çökmesi söz konusu değildir; aksine bütün bir küresel medeniyet yok olup gidecektir. (Kur Savaşları, James Rickards, s. 288).

Doların çökmesi, küresel finans sisteminin çökmesi anlamına gelmekte olup, bununla birlikte dünya genelindeki insanların paraları yok olup gidecektir. Bu yüzden aklı başında insanların, kâğıt parayla muamelede altın standardına geri dönmesi gerekir; yani kâğıt parayla muamelede, kanun gücüyle zorunlu kılınmasına değil, altına endeksli olması gerekir. Zira bugün zorunlu kâğıt paralarla yapılan işlemler sonucunda, insanların cepleri, değerinin düşmesinden dolayı satın alma gücünü kaybetmiş kâğıtlarla dolmuştur. Böylece gerçek ekonomi, piyasalardaki değeri 40 katına çıkaran hayali bir ekonomiye dönüşmüştür!

Altına endeksli kâğıt paralarla işlem yapılması, nihayetinde ekonomik istikrarın sağlanmasına, enflasyonun ortadan kalkmasına ve ekonominin, bugün meydana gelen hayali ekonomiden gerçek ekonomiye geri dönmesine yol açacaktır. İslam'daki ekonomik sistem dünya için bir umut ışığı oluşturmaktadır; çünkü bu sistemde para, altın ve gümüşten oluşan iki madeni sisteme endekslidir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Müh. Şefik Hamis – Yemen

Devamını oku...

ABD, Umman'ı Tehdit Edip Korkutuyor

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

ABD, Umman'ı Tehdit Edip Korkutuyor

Haber:

ABD Başkanı Trump, Çarşamba günü, Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılması meselesinde İran’ın yanında yer alması halinde ABD’nin müttefiki Umman’a saldırmakla tehdit etti. Trump, İran ve bu Körfez ülkesinin su yolunu kontrol etmesine izin verecek kısa vadeli bir anlaşmayı kabul edip etmeyeceği sorusuna yanıt olarak, Umman'ın “uygun davranması” gerektiğini, aksi takdirde “onları havaya uçuracağını” söyledi. Trump, Beyaz Saray'da düzenlenen yönetiminin toplantısı sırasında gazetecilere, “Hayır, boğaz herkese açık olacak” dedi. Ve şöyle devam etti: “Burası uluslararası sulardır ve Umman da herkes gibi uygun davranacaktır; aksi takdirde onları havaya uçurmak zorunda kalacağız. Bunu anlıyorlar ve her şey yoluna girecek.” (En-Nahar, 28/05/2026)

Yorum:

Amerika, karşısında adam gibi duracak Arap bir lider göremediği için küstahlığı ve zorbalığı daha da artmıştır. Belki de bu şekilde, içine düştüğü çıkmazdan kaçmak istemektedir; zira İran rejimini ortadan kaldırmada başarısız olduğu gibi, İran’ın Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemiler üzerindeki kontrolünü engellemekte de başarısız olmuştur.

Böylece, Venezuela'nın liderine yaptıklarını hatırlatan hayali zaferler uydurmaya başladı; ancak Arap liderlerden daha iyisini bulamadı! Çünkü onların, hükümlerini ümmetin değil, kendilerini iktidara getiren Batı hükümetlerinin desteğine dayandırdıkları için, her türlü aşağılanmaya ve kendilerine dayatılan her şeye razı olduklarını biliyordu. Böyle bir gerçeklik karşısında, çoğu Arap yöneticilerin iktidar koltuğunda kalmak için Batı'nın çıkarına her türlü eylemi gerçekleştirmesi şaşırtıcı değildir.

Ancak gerçek çıkmaz, bu adam kılıklı yöneticilere verilen bu rolde yatmaktadır; çünkü Amerika, onların bölgedeki rollerini sadece kaçırma, işkence ve haydutluk yapan çeteler düzeyine indirgemesinin ardından, onlara kapasitelerinden daha büyük dosyalarda güvenmesi mümkün değildir. Peki gerçekliği böyle olan biri, düşmanları ülkeyi işgal etmekten uzak tutmanın yanı sıra dış işgale de karşı koyabilecek gerçek bir askeri güç inşa edebilecek mi?

O halde İslam ümmeti için geriye, İslam'ın hadari projesine yardım etmek ve Allah Azze ve Celle’nin dünyada ve ahirette vaat ettiklerine sevinerek ve sahip oldukları muazzam kapasitelerin ve dahili ve harici düşmanlara karşı koyma gücünün farkına vararak harekete geçmek için çabalarını samimi kişilerle birleştirmesi kalmıştır. Evet, ümmetin kapasitelerini düşmanlarının elinde değil, kendi elinde tutması gerekir; bu ise ancak ümmetin, bir asırdan fazla süre uluslararası sahneyi şekillendirmekten uzak kalmasının ardından yeniden Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeye başlamasıyla mümkün olacaktır.

Allahu Teala şöyle buyurmuştur: مَن كَانَ يُرِيدُ الْعِزَّةَ فَلِلَّهِ الْعِزَّةُ جَمِيعًا إِلَيْهِ يَصْعَدُ الْكَلِمُ الطَّيِّبُ وَالْعَمَلُ الصَّالِحُ يَرْفَعُهُ وَالَّذِينَ يَمْكُرُونَ السَّيِّئَاتِ لَهُمْ عَذَابٌ شَدِيدٌ وَمَكْرُ أُوْلَئِكَ هُوَ يَبُورُ “Her kim izzet istiyorsa bilsin ki izzet tamamıyla Allah'ındır, ona hoş kelimeler yükselir onu da ameli salih yükseltir, kötülükler kuranlara gelince onlara şiddetli bir azap vardır ve onların tuzakları hep tarumar olur.” [Fatır 10]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Nizar Cemal

Devamını oku...

Yahudiler Suçlarına Devam Ederken; Yalancı Şahitler Olan Müslümanların Başındaki Yöneticilerin Rolü Nedir?!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Yahudiler Suçlarına Devam Ederken; Yalancı Şahitler Olan Müslümanların Başındaki Yöneticilerin Rolü Nedir?!

Haber:

Yahudi Başbakanı Netanyahu, siyasi ve güvenlik işlerine yönelik daraltılmış kabine kurulunun (kabinet) son toplantısında, Gazze Şeridi üzerinde kara kontrolünün genişletilmesini gerektiren bir öneri sundu; söz konusu fikir, görüşmeler kapsamında ele alınsa da, hakkında nihai bir karar alınmadı.

Netanyahu, geçtiğimiz günlerde, talimatlarının Gazze Şeridi'nin yaklaşık %70'ini kontrol altına almayı öngördüğünü açıklamıştı; ancak konuya hakim olan İbrani basın kaynakları, şu ana kadar güvenlik birimlerine veya orduya, bu orandaki bir kontrolü ya da Gazze’deki kara işgalinin kapsamını genişletmeyi hedefleyen bir planın uygulanmasına dair resmî talimatlar verilmediğini vurguladı. (El Cezire Net, Uyarlanmıştır).

Yorum:

Yahudiler, anlaşmaları bozma alışkanlıkları gereği Şarm eş-Şeyh zirvesinde imzalanan anlaşmanın maddelerini ihlal etmeye devam etmektedir; bu anlaşma, küfrün ve şerrin başı olan ve ölüm makinesini destekleyen Amerika’nın himayesinde ve Mısır, Katar, Türkiye, Ürdün ve Irak gibi zararlı ülkelerin yöneticilerinin yalancı şahitlikleri eşliğinde imzalanmıştı. Anlaşmanın ilk aşamasının uygulanmaya başlanmasından bu yana son istatistikler, Yahudilerin gerçekleştirdiği ihlallerin 2400’e ulaştığına ve bu ihlaller nedeniyle yüzlerce şehidin ve binlerce yaralının olduğuna işaret etmektedir; peki bu garantör ülkelerin yöneticileri hani neredeler? Peki bu ihlallerin haberleri onların kulaklarına ulaşmadı mı, yoksa onlar sağır, dilsiz ve körler de görmüyorlar mı?! Peki Yahudilerin bu yalancı şahitleri hiç umursamamalarına neden olan şey nedir? Bakın işte Yahudiler, Gazze topraklarının %70’ini kontrol etme niyetindedirler; peki onlar ne yapıyorlar? Verdikleri garantilerin uygulanmasını sağlayabilecekler mi, yoksa sadece kınamakla mı yetinecekler?!

Ey Müslümanlar: Bu yöneticiler tahtlarında kaldıkları sürece Yahudilerin suçları durmayacaktır; zira bu yöneticiler, Yahudileri koruyorlar ve sizin her türlü hareketinizin karşısında duruyorlar; ayrıca onlar ve sömürgeci kafirler aynı safta yer almakta ve Allah'a, Rasulü’ne ve size düşmanlık etmektedirler; o halde sizler de onları düşman edinin ve onları devirmek ve hak ve adaleti ikame edecek ve dünyanın dört bir tarafına merhameti yayacak olan Hilafet sistemini kurmak için çalışın.

Ey Müslüman orduları: وَمَا لَكُمْ لَا تُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ وَالْمُسْتَضْعَفِينَ “Size ne oluyor da, Allah yolunda ve zayıfların uğruna savaşa çıkmıyorsunuz?” [Nisa 75] Ey güç sahibi olanlar! Devletinizin kâfirler tarafından yıkılmasından bu yana onun yokluğunun maliyeti, kadınlarımızın, çocuklarımızın ve yaşlılarımızın kan nehirleri olmuştur. O halde bu kanı durdurup, Müslümanların gölgesinde gölgelenmesi ve İslam’ın tüm insanlığa bir hidayet ve nur risaleti olarak taşınması için Raşid Hilafet Devleti’ni kurmaya çalışan muhlis kardeşlerinize yardım etmeyecek misiniz? İşte sizleri buna davet ediyoruz ey Müslümanlar; o halde Allah’ın davetçisine icabet etmeyecek misiniz?

هَـذَا بَلاَغٌ لِّلنَّاسِ وَلِيُنذَرُواْ بِهِ وَلِيَعْلَمُواْ أَنَّمَا هُوَ إِلَهٌ وَاحِدٌ وَلِيَذَّكَّرَ أُوْلُواْ الأَلْبَابِ

İşte bu, bütün insanlara, bununla hem uyarılsınlar hem Allah’ın ancak bir tek ilah olduğunu bilsinler hem de akıl sahipleri öğüt alsınlar diye yapılmış bir bildirimdir.” [İbrahim 52]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Abdullah Abdurrahman

Devamını oku...

Eski Sistem Aşınmaya Başladığında, Boşluğu Doldurmaya Muktedir Projeye Sahip Olan Kimdir?

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Eski Sistem Aşınmaya Başladığında, Boşluğu Doldurmaya Muktedir Projeye Sahip Olan Kimdir?

Bugün dünya, krizlerin istisnai bir durum olarak kabul edildiği o eski yere artık hiç benzemiyor; zira bugün kaos, sanki insanın yaşadığı tek doğal bir durummuş gibi görünüyor; çünkü burada bir savaşın alevlendiğini, orada bir ekonomik krizi, enflasyonu, korkuyu, siyasi ve ekonomik analizlerle çalkalanan bir medyayı, tüm bunların ortasında, sanki net olarak göremedikleri bir şeyden kurtulmaya çalışıyorlarmış gibi şaşkın halkları görüyoruz.

Siyasi olayları takip eden biri, sürekli bir korku ve gerilim durumunun gölgesinde krizlerin çözülmek yerine yönetilmesi yoluyla dünyanın yeniden şekillendirildiği bir aşamada olduğumuzu görecektir.

Geçmişte savaşların hedefi açık bir zafer elde etmekti ve krizler net değişimlerle son bulurdu; oysa bugün hiçbir şey sona ermiyor; zira savaşlar, ilan edilmiş bir hedef olmaksızın sürüp gidiyor; ekonomi tamamen çökmeden bir uçurumun eşiğinde yaşamakta; siyasi krizler ise bir yerden başka bir yere taşınarak adeta yeniden üretilmekte; böylece insan, sırf krizlerden oluşan bir balonun içinde tutulmak ve onun yörüngesinde dönüp durmasını sağlamak hedefiyle sürekli bir psikolojik tükenmişlik hali içinde yaşar bir hale gelmiştir.

Tarih, asıl hedefi askeri bir zafer kazanmaktan ziyade, bizzat dünyayı yeniden şekillendirmek olan çok büyük savaşlara şahit olmuştur. Nitekim Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra büyük bir imparatorluklar yıkılmış, siyasi haritalar yeniden çizilmiş, İslam beldelerini büyük güçlerin çıkarları doğrultusunda bölen Sykes-Picot Anlaşması gibi anlaşmalar ortaya çıkmıştır. Nitekim ardından gelen İkinci Dünya Savaşı ile tamamen yeni bir dünya düzeni kurulmuş; savaşın sonrasında Birleşmiş Milletler kurulurken, Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği iki egemen güç olarak yükselmiş, böylece dünya; siyaseti, ekonomiyi ve ittifakları uzun on yıllar boyunca yeniden şekillendiren soğuk savaş aşamasına girmiştir. Hatta büyük ekonomik krizler bile tarihte hep aynı rolü oynamıştır; zira Büyük Buhran'ın ardından küresel ekonominin yapısı değişmiş, büyük devletlerin piyasalar ve finansal sistemler üzerindeki kontrolü artmış, hükümetlerin halklarıyla olan ilişkisi ise korku ve çöküşün baskısı altında değişime uğramıştır.

Son yıllarda dünya, sanki yeniden düzenlenen yeni bir aşamaya giriyormuş gibi görünmektedir; zira bugün, savaşların, enerji üzerinde çatışmaların, teknolojik nüfuzun yükselişinin, peş peşe gelen ekonomik krizlerin ve giderek artan küresel kutuplaşmanın olduğunu görüyoruz; sanki eski uluslararası düzen sendeleyip dururken, kaosun ortasında yeni bir düzenin özellikleri şekillenmektedir.

Modern kontrolün şekli artık değişmiştir; zira bugün hegemonya, artık sadece askeri işgale ya da doğrudan güce dayanmamakta, aksine daha karmaşık bir hâle gelmiştir; zira psikolojik ve ekonomik olarak yıpranmış halkların düşünme yetisi azalmış ve ne kadar sert olursa olsun önlerine sunulan çözümleri kabullenir bir hâle gelmiştir; çünkü bir lokma ekmek için korkan ve her gün, savaş, çöküş ve felaket haberleriyle uyanan bir insan, artık ümmetinin meseleleriyle meşgul olmaz; aksine onun en büyük kaygısı, bilincini yeniden şekillendiren bu kaosun gölgesinde kendisinin ve ailesinin canını kurtarmaktan ibarettir. Bu süreçte medya, inandırıcılığını tamamen yitirip yalnızca yayınlanması gerekenleri aktaran ve sadece ışık tutulmasına izin verilen şeyleri aydınlatan bir kontrol aracına dönüşmesinin ardından, bu yeniden şekillenmede çok önemli bir rol oynamıştır. İnsanların, doğruyu yalandan ayırt etme yetilerini kaybedecek kadar çelişkili anlatılarla boğulmasından bahsetmiyorum bile; zira medya, halkları yıpratılmış bir durumda tutmak amacıyla 24 saat boyunca ekonomik korku, güvenlik korkusu, toplumsal korku ve fikri korku yayınlamaktadır. Nitekim insanın korkusu arttıkça, bir zamanlar kendisi için sabiteler olarak kabul ettiği şeylerden feragat etmeye çok daha hazır bir hale geldiği bilinmektedir. İşte bugün, birçok modern sistemlerin hedeflediği şey de budur; yani halklarını psikolojik olarak tükenmiş bir hale getirmek ve böylece onlar üzerinde kontrol sağlamayı kolaylaştırmak; çünkü tükenmiş bir insan, bedeli dini veya özgürlüğü bile olsa, kendisine geçici de olsa bir güven hissi verecek herhangi bir şeyi bizzat kendisi talep edecektir!

Bundan daha da tehlikeli olanı ise, savaşların bazen sadece sert güçle değil, aksine aynı zamanda yumuşak bir güçle de yürütülmesidir; nitekim bugün kaos mefhumu, dolaylı bir yönetim aracına dönüşmüştür; zira insanlar peş peşe gelen krizlerle meşgul edilmeye devam edildiğinde, büyük dönüşümleri gerçek bir dirençle karşılaşmadan geçirmek kolaylaşmakta ve kaygı bir yaşam biçimine dönüştüğünde ise insan, kademeli olarak büyük resmi görme yetisini kaybetmektedir.

Belki de bu yüzden tarihteki büyük kaos anlarının, bazen büyük dönüşümlerin ve yeni projelerin yükselişinin başlangıcı olduğunu görüyoruz.

Tarih, büyük boşlukların uzun süre boş kalmayacağını ve halklar mevcut düzene olan inançlarını kaybettiklerinde, kendilerine onur ve yön verecek yeni bir proje aramaya başladıklarını kanıtlamıştır.

Yaşadığı parçalanmışlığa, zayıflığa ve bağımlılığa rağmen İslam ümmeti, hala derinlerinde, İslam’ın sadece vakıadan kopuk ruhani bir din olmadığı; ancak İslam’ın, hayatı düzenlemeye ve dünyaya farklı bir vizyon taşıyan muvahhit bir ümmet inşa etmeye muktedir hadari bir proje olduğu fikrine sahiptir. Belki de bugün dünyanın tüm çelişkileri ve çöküşleriyle birlikte yaşadığı kaos; gerçek bir projeye ve derin bir siyasi bilince sahip olan ümmetin, sırf olayları izleyen bir seyirci olmaktan çıkıp tarihi yeniden inşa eden rekabetçi bir aktöre dönüşebileceğini yeniden ortaya çıkaran bir an olabilir.

Geçmişte fırsatları kaçırdık ve sonuçta edilgen bir ümmet olduk; bugün bu kaostan yararlanmazsak, sürüklenen bir ümmet olmaya devam edeceğiz; bu ise şanı, fetihleri, adaleti ve izzetiyle tarih yazmış Allah'ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in ümmetine yakışmaz.

Evet, tarih tekerrür ediyor, fakat her yüz yılda bir; peki metodumuzdan ve akidemizi uygulamaktan uzaklaştığımız için zillet ve aşağılanma içinde yaşadığımız yüz yıl bize yetmedi mi? Bir değişim fırsatı daha yakalayabilmek için bir yüz yıl daha mı katlanacağız? Bugün ya haritamızı yeniden çizecek, projemizi geri elde edecek ve kendisine yakışır şekilde etkin bir ümmet olarak geri döneceğiz; aksi takdirde gelecek nesiller kimliklerini ve inançlarından geriye kalan şeyleri de kaybedecekler; çünkü yarının düşmanı bugünün düşmanı gibi sadece hegemonya için çalışmıyor; aksine dini kökünden söküp atmayı hedefliyor. Bugün Hizb-ut Tahrir olarak bizler, Allah’ın Kitabı’ndan ve Rasulü’nün sünnetinden istinbat edilmiş ve kapitalist sistemin aşınmasından kaynaklanan boşluğu doldurmaya muktedir bu ideolojik projeye sahibiz.

Bugün halkların ihtiyaç duyduğu tek şey, içinde bulunulan aşamanın tehlikesinin bilincinde olmak ve ümmetin sahip olduğu tüm enerjilerden ve (İslami şahsiyete sahip olan) seçkinlerinden, Allah’ın dinini kurtarmak ve ne pahasına olursa olsun onu yeniden tatbik konumuna getirmek için ideolojik bir parti çerçevesinde çalışmak üzere yararlanmaktır. Zira bugün ödenecek bedel, gelecekte ödenecek olandan daha az maliyetlidir. Bir mucize bekleyen her kim varsa bilsin ki; Allah zaferi bedelsiz bahşetmez ve iktidarı ancak kullarından ihlaslı olanlara verir; şüphesiz Allah emrine galiptir ve Allah'ın dini mutlaka muzaffer olacaktır. O halde gelin Allah’ın arzında O’nun askerleri ve Rasulü’nün Ensarları olalım; galibiyet Allah’a ve müminlere aittir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Menal Ümmü Ubeyde

Devamını oku...

Arafat'ın Hatibi, Siyasi ve Partizan Sloganlara Karşı Uyarıda Bulunuyor!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Arafat'ın Hatibi, Siyasi ve Partizan Sloganlara Karşı Uyarıda Bulunuyor!

Haber:

Mescid-i Nebevi İmam ve Hatibi Şeyh Ali Huzeyfi, geçtiğimiz salı günü 26/05/2026 tarihine denk gelen Arefe Günü hutbesinde, şuna vurgu yapmıştır: “Allah, peygamberi İbrahim Aleyhisselam'a Beyt’i, ibadet edenler, namaz kılanlar, rükû ve secde edenler için temiz tutmasını emretmiştir; bu da Beyt’in, onun konumuna uygun olmayan her şeyden arındırılması gerektiğini yansıtmaktadır; dolayısıyla siyasi sloganlar ya da partizan çağrılara değil, aksine Allah’a boyun eğmek, zahiri ve batıni olarak peygamberine tabi olmak gerekir.” (El Arabi El Cedid)

Yorum:

Bu ümmetin köklü tarihine yönelik hızlı bir okuma bize, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in hicretin dokuzuncu yılında Ebu Bekir Sıddık’ı hac emiri olarak tayin ettiğini gösterir; böylece Ebu Bekir, Arafat hutbesini, insanlara namaz kıldırmayı ve hac menâsiklerinin emirliğini üstlenmiştir. Hacılar topluluğuna hac menâsiklerini öğretmiştir; nitekim Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem, Hicret’in onuncu yılında Veda Hacını yerine getirdiğinde, insanlara kalpleri derinden etkileyen ve gözyaşlarına boğan kapsamlı ve etkileyici bir hutbe vermişti; nitekim bu hutbede, Müslümanların birbirlerinin kanını akıtmasını haram kılmış, kendisinden sonra küfre dönüp birbirlerinin boyunlarını vurmamaları konusunda onları uyarmış, mal ve namuslara saldırmayı haram kılmış, cahiliye dönemine ait kabilevi kan davalarını iptal etmiş, cahiliye dönemine ait ekonomik ve sosyal sistemleri yıkmış, tüm şekil ve biçimiyle faizi haram kılmış, neseplerle övünmeyi ortadan kaldırmış, Müslümanlara kadınlara iyi davranmalarını tavsiye etmiş, onlardan her birinin diğerine karşı hak ve görevlerini belirlemiş, onlara Allah'ın Kitabı ve Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in sünnetine sımsıkı sarılmalarını emretmiş, onları Allah'ın Kitabı ve Rasulü'nün sünnetiyle yönettiği sürece Habeşli bir kölesi olsa bile emir sahiplerine itaat etmelerinin vacip olduğunu söylemiştir; böylece Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in hutbesi, ondan sonraki ümmet için bir anayasa ve misak mesabesinde olmuştur. Ayrıca Raşid Halifeler hac yaptıklarında, Arafat günü hutbeyi bizzat kendileri irat ederlerdi; zira Hac, Halifenin valileri ve tebaasıyla bir araya geldiği, insanların şikâyetlerini dinlediği, mazlumun hakkını zalimden aldığı yıllık bir mevsim niteliğindeydi. Bu nedenle hac, yalnızca şiarların yerine getirildiği bir mevsim değildi; aksine yönetenle yönetilenin bir araya geldiği ve Müslümanların gerçek vahdetinin ortaya çıktığı bir mevsimdi. Dolayısıyla Halife, emirler ve diğer bütün insanlar bir tarağın dişleri gibi eşit bir konumdaydı. Bu yüzden takva dışında hiç kimsenin diğerine bir üstünlüğü yoktu.

Sonra bu büyük imamların ardından, namazı ihmal eden ve şehvetlerine uyan Ruveybida yöneticiler geldi; nitekim bu yöneticiler, Allah’ın şeriatına ve Haccın menâsiklerine zerre kadar değer vermemektedirler; hatta hac mevsimi onlar için uykularını kaçıran ve planlarını bozan bir kabus olmaktadır; zira onlar, gece gündüz, kokuşmuş vatancılık ve milliyetçiliklerle ümmeti paramparça etmek için çalışmaktadırlar. Oysa Hac mevsimi, ülkeleri, dilleri ve ırkları farklı olmasına rağmen Müslümanları tek bir yerde ve tek bir menâsikte bir araya getirmekte, Müslümanların vahdetini ve asıl olanın bölünme değil vahdet olduğunu vurgulamaktadır; dolayısıyla Çinli Müslümanlarla Afrikalı Müslümanlar ya da Şam bölgesindeki Müslümanlar arasında hiçbir fark göremezsiniz ve onların arasından fakiri zenginden, emiri memurdan ayıramazsınız; bu nedenle Hac mevsimi, bu yönetici zümrenin yıl boyunca kurduğu planları bozmaktadır.

Bu azim mevsimi ifsat etmekte ısrar eden Suud hanedanı yöneticileri, kendilerini hamd ile tesbih eden ve kendilerinin resmi sözcülüğünü yapan hatipler atamaktadırlar; bu hatipler Müslümanlara, gerçeklikleriyle hiçbir ilgisi olmayan hutbeler veriyorlar, Mescid-i Haram'ın her tarafı kötülüklerle çevrili olduğu ve harameyn beldesi ahlaksızlıkla dolup taştığı halde buna hiç aldırış etmiyorlar. Filistin'de, özellikle Gazze'de ve Lübnan'da Müslümanların kanları hiç durmaksızın aktığı halde bu kan onların damarlarını harekete geçirmiyor. Yahudiler birçok Müslüman ülkede fesat ve yıkım saçtıkları halde bu hatipler tam bir koma halinde olup genel seferberlik çağrısı yapmıyorlar. Müslüman kitlelere tevhitten bahsediyorlar ama gözlerinin önünde, eskiden yeryüzünü sarsan ve düşmanların kalplerini korku salan tek bir Hilafet Devleti'nin altında yaşamalarının ardından sınırları, bayrakları ve yöneticileri sömürgeci kafirler tarafından belirlenen İslam ülkelerinden gelen bir milyon yedi yüz binden fazla hacı var ama bundan hiç bahsetmiyorlar. Aksine onları ve efendilerini meşgul eden tek şey, hacda siyasi sloganlar atılmaması ya da partizan çağrıların yapılmamasıdır!! Şunu çok biliniz ki, bir gün Allah Subhanehu'nun huzuruna çıkacaksınız ve üstlendiğiniz ve gizlediğiniz ilim emaneti hakkında sorguya çekileceksiniz. Allah’tan, bu yılki haccın, ümmetin Halifesiz gerçekleştirdiği son hac olmasını ve gelecek yıl hac emirimizin Halifemizin olmasını temenni ediyoruz.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Muhammed Ebu Hişam

Devamını oku...

BAE, Washington ve Tel Aviv'in Yanında İran'ı Bombalıyor!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

BAE, Washington ve Tel Aviv'in Yanında İran'ı Bombalıyor!

Haber:

Wall Street Journal gazetesi, Birleşik Arap Emirlikleri'nin savaş süresince, ABD ve Yahudi varlığı tarafından sağlanan istihbarat bilgilerine dayanarak İran 'daki hedeflere karşı onlarca hava saldırısı düzenlediğini ortaya çıkardı. (CNN Arabic, 30/5/2026)

Yorum:

BAE, Yahudi varlığıyla koordinasyon kurmak ve on binlerce Yahudi'yi ülkesinde ağırlayarak onların buradaki paraları yağmalamasına imkân vermekle meşhur olmuştur. Daha önce de İbrani gazeteler, Birleşik Arap Emirlikleri’nin Gazze’ye yönelik savaş sırasında Yahudi varlığına mühimmat sağladığını ve uçaklarının Necef’teki (Negev) havaalanlarına indiğini, böylece Gazze halkını öldürmelerine ve evlerinin yıkılmasına yardım ettiği gibi Darfur’u Sudan’dan koparmaya çalışan Hızlı Destek Kuvvetleri’ne silah ve para sağladığını ve bunun yanı sıra ümmetin düşmanlarına daha birçok destek sağladığını yayınlamıştı.

Şimdi öne çıkan soru şudur: Bir ajan, halkını kâfirlerin Müslümanlara karşı yürüttüğü savaşlara sürükleyip Filistin halkının katledilmesinde Yahudilere yardım ederek kendi ümmetine ve halkına düşmanlıkta bu kadar ileri gidebilir mi?!

Nasıl olmasın ki; zira BAE yöneticileri, sömürgeci kâfire her türlü hizmeti sunma konusunda diğer ajan yöneticilerle adeta yarışmaktadırlar! Şayet Müslüman olsalardı onların görevleri, Filistin'deki Müslümanlara yardım etmek ve İran'a karşı Yahudilere ve Amerika'ya yardım etmek yerine, onlara karşı savaşmak olurdu!

Nitekim onlar, Amerika ve Yahudi varlığının kendileri için, İran'ın düşmanları olduğu ve tahtlarını yıkacağı gibi bahaneler uydurduğunu çok iyi biliyorlar; oysa bunların hepsi, Müslümanların arasını bölmek için kâfirlerin oynadıkları oyunlardır; Müslümanların bölünmüş olması ise onların siyasetinin bir başarısı değildir; aksine ister Birleşik Arap Emirlikleri'ndeki isterse başka yerlerdeki bu yöneticilerin, yönetimi hak etmemelerinden, dahası halkları için bir felaket olmalarından kaynaklanmaktadır; zira Amerika ve İngiltere onları, kafirlerin yağmaladığı ülkenin zenginlikleri üzerinde bekçiler olmaları için iktidara getirmiştir. La havle vela kuvvete illa billah.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Bilal Et-Temimi

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER