Pazartesi, 13 Ramazan 1447 | 2026/03/02
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Gujarat Kasabı, Mübarek Toprağın Kirletilmesinde Yahudilerle Suç Ortaklığı Yapıyor

Allah’a, Rasûlü’ne ve müminlere savaş açan müşrikler arasındaki ortaklığı pekiştirmek amacıyla, Gujarat Kasabı Hindistan Başbakanı Narendra Modi, 24-26 Şubat 2026 tarihlerinde Yahudi varlığına bir ziyaret gerçekleştirdi. Bu ziyaret, 2017’deki ilk ziyaretinden sonraki ikinci ziyareti olup; bölgesel gerilimlerin tırmandığı ve Yahudi varlığının Gazze’de iki yılı aşkın süredir devam ettirdiği soykırım savaşının gölgesinde gerçekleşmiştir. Modi ve efendisi Amerika’nın tam desteğiyle gerçekleşen bu ziyarette; savaş, ticaret ve teknoloji alanlarında 10 milyar doları aşan 16 mutabakat zaptı imzalandı. Modi, Knesset’te yaptığı konuşmada, Yahudilerle yarışırcasına İslam ve Müslümanlara olan mutlak düşmanlığını dile getirerek, gaspçı varlıkla tam dayanışma içerisinde olduğunu vurguladı.

Ziyaretin asıl hedefinin, özellikle geçen yıl Hindistan ile Pakistan arasında yaşanan askeri gerilimden sonra, Müslüman topraklarını (Filistin ve Keşmir) gasp edenler arasındaki stratejik ortaklığı güçlendirmek olduğu aşikâr. Serbest ticaret, ikili yatırım anlaşmaları, yapay zekâ, hassas tarım ve savunma alanlarında iş birliği kararları alınarak iki gaspçı varlık arasında tam bir nikâh kıyılmıştır. Allah düşmanı Netanyahu ile yapılan görüşmelerde; “Hindistan-Orta Doğu-Avrupa Ekonomik Koridoru” ve “I2U2” (Hindistan-Yahudi Varlığı-BAE-ABD) gibi platformlar üzerinden yeni bir ittifak zemini de aranmıştır. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

لَتَجِدَنَّ أَشَدَّ النَّاسِ عَدَاوَةً لِلَّذِينَ آمَنُوا الْيَهُودَ وَالَّذِينَ أَشْرَكُوا“İnsanlar içerisinde iman edenlere düşmanlık bakımından en şiddetli olarak Yahudiler ile, şirk koşanları bulacaksın.” [Maide 82]

Ziyaretin en dikkat çekici noktası ise, Modi’nin Knesset kürsüsünden sarf ettiği şu sözler olmuştur: “Hindistan, sarsılmaz bir inançla İsrail’in yanındadır... Hiçbir sebep sivillerin öldürülmesini ve terörü haklı çıkaramaz.” Modi, 7 Ekim 2023’teki ölümler için taziye dileklerini iletirken bunu Mumbai’deki 26/11 olaylarıyla kıyaslamıştır. Ayrıca, Gazze kasabı Trump liderliğindeki ve BM Güvenlik Konseyi tarafından onaylanan “Gazze Barış Girişimi”ne desteğini belirtmiş, Filistin meselesinin “İbrahim Anlaşmaları” planı çerçevesinde çözülmesi çağrısında bulunmuştur. Netanyahu da Modi’ye aynı sevgiyi göstererek; “Dostum Narendra... Aramızdaki kişisel ilişki, barbarlığa karşı bir savunma duvarıdır” diyerek, ortak düşmanları olan Müslümanları işaret etmiştir. Allah onları kahretsin! Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

وَالَّذِينَ كَفَرُوا بَعْضُهُمْ أَوْلِيَاءُ بَعْضٍ“İnkar edenler birbirlerinin dostlarıdır.” [Enfal 73]

Bu ziyaretin zamanlaması manidar. Bu ziyaret, Trump’ın Yahudi varlığı liderliğinde kurmaya çalıştığı Yeni Orta Doğu ittifakına güç vermektedir. Bu ittifak; Amerika, Yahudi varlığı, bölgesel rejimler ve küresel şer odaklarının gerçekleştirdiği katliamların ardından, Yahudi varlığının dünyadaki yalnızlığını kırmayı amaçlamaktadır. Aynı zamanda bu adım, işlediği ve dünya halklarının ile insani kuruluşların kınadığı suçlar sonrasında Yahudi varlığının içine düştüğü uluslararası yalnızlığı kırma arayışının bir parçası olarak sunulmaktadır. Gujarat Kasabı’nın bu ziyareti, Müslüman beldelerindeki mevcut rejimlerin hiçbirini rahatsız etmemiştir. Bilakis, Modi’yi taşıyan uçak; Umman, Suudi Arabistan ve Ürdün hava sahalarını kullanarak işgal altındaki Filistin’e ulaşmıştır. Bu durum, Müslümanların başındaki Ruveybida yöneticilerin bu ziyarete olan açık rızasının ve icazetinin kanıtıdır. Eğer Müslümanların başında, kadınların feryadı üzerine Modi’nin dedesi Dahir Şah’ı yerle bir eden Muhammed bin Kasım gibi komutanlar olsaydı veya Filistin’de Faruk Ömer RadıyAllahu Anh gibi bir Halife bulunsaydı, bu müşrik kasap Müslümanların hava sahasında uçmaya cesaret edemez, Filistin topraklarında böyle fütursuzca dolaşamazdı.

Genel olarak Müslümanlara, özelde ise onların ordularına sesleniyoruz: Mahlukatın en aşağılıkları olan Hindular ve Yahudiler tarafından aşağılandığımız ve küstahça muamele gördüğümüz yeter artık! Bu mübarek ayda, beldelerimizdeki bu zararlı rejimlerini kökünden söküp atmak için kolları sıvayın artık! Onların yerine; Filistin’i ve Keşmir’i Hindu ve Yahudi pisliğinden temizleyecek olan Raşidi Halife’yi kurun. İşte o zaman Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in şu müjdeleri gerçek olacaktır: Ebu Hurayra’dan rivayet edildiğine göre Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

لَا تَقُومُ السَّاعَةُ حَتَّى تُقَاتِلُوا الْيَهُودَ حَتَّى يَقُولَ الْحَجَرُ وَرَاءَهُ الْيَهُودِيُّ يَا مُسْلِمُ هَذَا يَهُودِيٌّ وَرَائي فَاقْتُلْهُ“Siz Yahudilerle savaşmadıkça kıyamet kopmaz. Arkasında Yahudi’nin saklandığı taş: “Ey Müslüman, arkamda Yahudi var, gel onu öldür” [Buhari] Ve yine o zaman Hindistan’ın fethi müjdesi yeniden tekerrür edecektir. Ebu Hurayra’dan rivayet edildiğine göre

وَعَدَنَا رَسُولُ اللهِ ﷺ غَزْوَةَ الْهِنْدِ، فَإِنْ أَدْرَكْتُهَا أُنْفِقْ فِيهَا نَفْسِي وَمَالِي، فَإِنْ أُقْتَلْ كُنْتُ مِنْ أَفْضَلِ الشُّهَدَاءِ، وَإِنْ أَرْجِعْ فَأَنَا أَبُو هُرَيْرَةَ الْمُحَرَّ“Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem bize Hint ülkesine savaş yapılacağını vaat etmişti. Ben de, “Eğer o savaşa katılırsam malımı ve canımı feda edeceğim” dedim. “Eğer öldürülüp şehit olursam en değerli şehitlerden olurum. Eğer gazi olarak geri dönersem Cehennem ateşinden kurtulan Ebu Hurayra’yım dedim.” [Nesai]

Devamını oku...

Mısır Borç Kıskacında, Ümmet Sömürülürken Egemenlik Gasp Edilmekte

Uluslararası Finans Enstitüsü’nün (IIF) Mısır’ın toplam borcunun yılın son çeyreği itibarıyla 316,5 milyar dolara ulaştığını; bir önceki çeyrekteki 302,5 milyar dolardan yalnızca üç ay içinde yaklaşık %5 artış gösterdiğini açıklaması, sıradan bir ekonomik veri değildir. Aksine bu veri, giderek boğulan ve nefessiz kalan bir ekonomik gidişatın tehlikeli bir göstergesidir. Borçluluk oranındaki bu hızlı sıçrama ve bunun gayrisafi yurt içi hasılaya oranı, devletin finansmanında borçlanmanın kalıcı bir temel direk haline geldiğini ve bağımlılığın boyutunu ortaya koymaktadır.

Mısır’da borç artık soğuk raporlarda tartışılan mali bir rakam olmaktan çıkmış; halkın boynunda sallanan bir kılıca, ülkenin servetlerini yağmalamanın ve siyasi iradesini boyunduruk altına almanın doğrudan bir aracına dönüşmüştür. Borcun üç ayda 316,5 milyar dolara fırlaması, ekonominin ıslah değil çöküş yolunda, kalkınma değil bağımlılık rotasında ilerlediğinin sarsılmaz bir kanıtıdır.

Bu rakamlar öyle rejimin iddia ettiği gibi “geçici zorluklar” değildir, aksine temeli faizli borçlanmaya dayanan, ülkeyi küresel kapitalist nizamın çarklarına bağlayan yozlaşmış bir ekonomik modelin gerçekliğidir. Bu modelde devlet, insanların işlerini güden bir çoban olmaktan çıkıp, uluslararası alacaklılar lehine çalışan bir vergi tahsildarına ve borç aracısına dönüşmüştür. Borç; üretken bir ekonomi inşa etmek, gerçek sanayi kurmak için değil; kronik açıkları kapatmak, gösterişli projeleri finanse etmek ve serveti yönetemeyen bir sistemin gediklerini yamamak için kullanılmaktadır.

Genel bütçe artık borç servisinin (faiz ödemelerinin) esiri olmuştur. Her yıl milyarlarca dolar faiz ödemesine gitmekte; bu yük zenginlerden önce fakirlerin omzuna bindirilmektedir. Fiyat artışları, yeni vergi kalemleri ve temel harcamalardaki kısıntılar; halkın iradesi dışında alınmış kararların faturası doğrudan halka ödetilmektedir. İnsanlar, kararına ortak olmadıkları tercihlerin bedelini ödemeye zorlanırken, bu politikalar mecburiyet veya reform ambalajıyla halka sunulmaktadır. Oysa hakikatte bunlar, alacaklıların dayattığı teslimiyet şartlarıdır.

Sömürgeci uluslararası nizamda dış borç, mali bir yükümlülükten ziyade siyasi bir prangadır. Alınan her yeni kredi; yeni şartlar, iç işlerine daha fazla müdahale ve egemenlikten daha fazla taviz demektir. “Ekonomik Reform” denilen şey, ekonominin ümmetin maslahatına değil, sömürgeci mali kuruluşların çıkarına göre yeniden dizayn edilmesidir. Yerel borçlanma ise bankacılık sistemini hükümetin finansman aracına dönüştürmüş; böylece özel sektör boğulmuş, sanayi gerilemiş ve kalkınma ufku kararmıştır.

Borcun gayrisafi yurt içi hasılanın dörtte üçüne yaklaşması bir güven tablosu değil, bir tehlike çanıdır. Bu durum, herhangi bir dış şokun (küresel faiz oranlarının artması, döviz kıtlığı, gıda ve enerji fiyatlarındaki dalgalanma) yeni enflasyon dalgalarını tetiklemeye, paranın değerini düşürmeye ve yoksulluğu derinleştirmeye yeteceği anlamına gelir. O zaman bu sarmalın tek çözümü olarak yine daha fazla borçlanma gerçekleşecek, böylece ekonomi, krizleri çözmek yerine krizleri biriktiren kısır bir riba döngüsüne girecektir.

Asıl sorun, kısmî yönetim hataları değildir; aksine parayı ihtiyaçların değişimini kolaylaştıran bir araç değil de para üreten bir meta haline getiren faize dayalı bir ekonomik sistemin benimsenmesidir. Bu sistem doğası gereği serveti halklardan emmekte, onu bir azınlığın elinde toplamakta ve zayıf devletleri bağımlı pazarlara ve daimî ödeme kaynaklarına dönüştürmektedir. Mısır bu çerçeveye mahkûm kaldığı sürece, “iyileşme veya toparlanma” adına söylenen her söz, rakamların kısa sürede yalanlayacağı bir medya illüzyonundan ibaret kalacaktır.

Bu gidişatın devam etmesi; daha ağır krizlerin yaşanacağı, halkın üzerindeki baskının artacağı, daha fazla kamu varlığının satılacağı, geri kalan tesislerin özelleştirileceği ve belki de krizleri daha da derinleştiren şartlarla borçların zorunlu olarak yeniden yapılandırılacağı bir sürecin habercisi olacaktır. Tüm bunlar halka kaçınılmaz bir kader olarak sunulsa da aslında yozlaşmış bir ekonomik sisteme rehin olmanın doğrudan bir sonucudur.

Ey Mısır Kinane halkı! Bilin ki yaşadığınız bu pahalılık ve darlık tesadüfi bir olay değildir. Aksine borç, riba ve mülkiyet hürriyeti üzerine kurulu sistemin acı meyvesidir. Parçalanmış rakamların diline ve ertelenmiş iyileşme vaatlerine aldanmayın. Yaşamsal onurunuzu geri kazanmak; sorunun ayrıntılarda değil temelde olduğunu, kurtuluşun fasit bir nizamı yamamakla değil onu kökünden değiştirmekle, sizi soymayan ve işlerinizi güden bir ekonomi kurmakla mümkün olduğunu idrak etmekle başlar.

Ey Kinane askerleri! Siz bu ümmetin gücü ve kalkanı, bu halkın eti ve kemiğisiniz. Onların yandığı ateşle yanıyor, onların çektiği acıyı çekiyorsunuz. Orduların gücü silah sayısıyla veya mühimmat yığmakla değil; akidesinin gücüyle, Ümmetinden yana ne kadar tavır aldığıyla, onun derdini ne kadar taşıdığıyla ve kendisine dayatılmak istenen projenin ne kadar farkında olduğuyla ölçülür. Borçlara ipotek edilmiş bir ekonomiyi koruyan ve bağımlılığa yol açan bir gidişata bekçilik eden bir ordu, ülkeyi korumuş olmaz; bilakis krizin bekçiliğini yapmış olur.

Ülkeyi korumak sadece sınırlarda olmaz; egemenliği muhafaza etmekle, ülkenin kararları dışarıdan yönetilen ve kaynakları bitmek bilmeyen faizci borçları ödemeye tahsis edilen ülkeyi alacaklıların elinde bir rehine olmaktan kurtarmakla olur. Ülkenin servetlerini Batı’ya peşkeş çeken ve faizle yönetilen bir ekonomi, devleti içeriden zayıflatır, kararlarını prangalar ve askeri gücü ruhsuz bir araca dönüştürür. Ümmet derinlemesine tükenirken, bu askeri güç sadece görünürdeki istikrarı korumak için göreve çağrılır.

Ümmetinizin üstünde değil, yanında olun; onun acılarından kopuk değil, acılarıyla dertlenin. Gücü hakkın hizmetine veren, silahı onur ve izzetin emrine amade kılan, kararı fon sağlayıcıların şartlarından değil Ümmetin iradesinden alan o büyük uygarlık projesini omuzlayın. Ümmet sizden sadece disiplin değil, uyanıklık bekliyor. Sizden görevinizin dışına çıkmanızı değil; hakka yardım etmek, egemenliği korumak ve gelecek nesilleri himaye etmek için görevinizi hakkıyla yerine getirmenizi talep ediyor.

Unutmayın ki Ümmetin tarihinde ölümsüzleşen ordular, silahça en güçlü oldukları için değil; en sadık duruşu sergiledikleri, en net vizyona sahip oldukları ve insanları zulümden adalete, bağımlılıktan kurtuluşa, beşerî sistemlerin karanlığından İslam’ın aydınlığına ve adaletine çıkaran uygarlık projesine en sıkı şekilde bağlı oldukları için ölümsüzleşmişlerdir. Bu sorumluluğun gereğini yerine getirin! Ümmetin omzuna yük bindiren bu sürecin bekçileri değil, İslam’ın ve onun devleti olan Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafet’in gölgesinde Ümmetin izzetini, iradesini ve kerametini geri kazanmasının yardımcıları olun.

إِنَّ اللهَ يَأْمُرُكُمْ أَن تُؤَدُّوا الْأَمَانَاتِ إِلَى أَهْلِهَا وَإِذَا حَكَمْتُم بَيْنَ النَّاسِ أَن تَحْكُمُوا بِالْعَدْلِ“Allah, size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor.” [Nisa 58]

Devamını oku...

Amerika ve Batı'nın Dikteleri, Körfez Yöneticilerinin Rolünü Sadece Palyaçolar Seviyesine İndirgemiştir!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Amerika ve Batı'nın Dikteleri, Körfez Yöneticilerinin Rolünü Sadece Palyaçolar Seviyesine İndirgemiştir!

Haber:

Suudi Dışişleri Bakanlığı, “devletlerin egemenliğinin ve uluslararası hukuk ilkelerinin sürekli ihlal edilmesinin ciddi sonuçları olacağı” konusunda uyarıda bulundu.“İran'ın BAE, Bahreyn, Katar, Kuveyt ve Ürdün'e yönelik vahşi saldırısını” kınadı.Ayrıca Katar Dışişleri Bakanlığı, “İran'ın Kuveyt, BAE, Ürdün ve Bahreyn'in egemenliğini ihlal etmesini” kınadı ve “her türlü tırmanma eyleminin derhal durdurulması, müzakere masasına dönülmesi ve akıl ve sağduyunun hakim olması” çağrısında bulundu.“Katar topraklarını hedef almanın iyi komşuluk ilkeleriyle bağdaşmadığını ve bunun hiçbir gerekçe veya bahaneyle kabul edilemeyeceğini” vurguladı. (El-Neşra, 28/02/2026)

Yorum:

Peki ya Amerika ve Yahudi varlığı tarafından İslam ülkelerinin dört bir yanında işlenen ihlaller ne olacak?Körfez ülkeleri ve diğer yerlerdeki Amerikan askeri üslerine ne demeli?Müslümanlar, kendi ülkelerinde Amerikan ordusunun varlığı ve hain yöneticilerinin koruması altında oldukları bir dönemde nasıl olur da kendilerini güvende hissedebilirler ki?Amerikalılar nasıl olur da sorgusuz sualsiz dolaşabilir ve Yahudiler nasıl olur da ülkemizde uçaklarıyla istedikleri kişilere saldırabilirler?Peki ülkemizde güvenlik nasıl sağlanabilir ve nasıl olur da onların uçakları bizim petrolümüzle havalanabilir?

Müslümanların başındaki yöneticiler sürekli ihanet etmekten bıkmadılar mı? Ümmetimiz içindeki güç ve nüfuz ehline gelince; Gazze olayları, Pakistan ve Hindistan olayları, Afganistan'daki olaylar ve Şam'da arka arkaya yaşanan olaylar, Batı'ya ve onun medeniyetine teslim olmanın sonunu ve akıbetini görmeleri için yeterli değil midir?

Onlara yapılabilecek bir nasihat varsa o da; İslam ümmetini ileriye taşıyacak her şeyi yapmaları, olayları izlemek yerine icat etmeleri, yarım çözümlerle yetinme zihniyetiyle değil, aksine İslam akidesini devlet ve toplumda tek yasama kaynağı haline getirmeleri, toplumu yalnızca İslam akidesi temelinde niteliksel olarak dönüştürmeleri, İslam'ı küresel olarak yayarak insanlığın benimsediği ve akın akın girdikleri bir ideoloji haline getirmeleridir; bu da ancak " لا إله إلا الله محمد رسول الله " mefhumunu, ümmeti Allah'ın şeriatı altında birleştiren ve onu davet ve cihat yoluyla dışarıya taşıyan hadari bir içerik olarak taşıyacak ideolojik bir devlet yoluyla gerçekleşebilir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Nizar Cemal

Devamını oku...

İman Edenlere Düşmanlık Bakımından En Şiddetli Olanlar İttifak İlan Edenlerdir

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

 İman Edenlere Düşmanlık Bakımından En Şiddetli Olanlar İttifak İlan Edenlerdir

Haber:

Hindistan Başbakanı Modi Çarşamba günü Yahudi varlığını ziyaret etti ve Knesset'te bir konuşma yaptı; Netanyahu'nun konuşmasının ardından yapılan konuşmada, iki lider yeni bir eksen içinde stratejik ilişkilerini ve ittifaklarını teyit ettiler ve bir dizi anlaşma imzaladılar. (Ajanslar)

Yorum:

Modi ve Netanyahu, Knesset'te yaptıkları ve daha çok flörtleşmeye yakın olan ve bolca duygu içeren konuşmalarında, Hindistan ile Yahudi varlığı arasındaki tarihi ve stratejik ilişkileri ve güçlü bağları vurguladılar; ancak en belirgin ortak noktaları, her ikisinin de "terörizmden" muzdarip olmaları, "radikal İslam" karşısında stratejik ittifak kurmaları ve "barbar bir alanda" özgürlüklerin koruyucusu olmalarıydı. Ayrıca Netanyahu, kendi varlığı ile Hindistan'ın uluslararası bir ittifak ve eksen içinde olduğunu ilan etmiştir.

Yahudi varlığı ile Hindistan arasındaki ittifakın yeni olmadığını, aksine onlarca yıldır var olduğunu, ancak diplomatik ilişkilerin 1992'de resmiyet kazandığını belirtmekte fayda vardır; nitekim bu ittifakın temeli, Müslümanlara karşı ortak düşmanlıklarına dayanmaktadır; zira Hindistan uzun süredir Yahudi varlığının Pakistan'a karşı komplosunun üssü olmuştur; çünkü Yahudi varlığı, nükleer kapasitelere sahip bir Müslüman ülkesi olarak Pakistan'ı tehdit olarak görmektedir.Bu yüzden Hindistan ile Pakistan arasında son zamanlarda yaşanan çatışmada, saldırıda kullanılan Hindistan silahları arasında Yahudi varlığına ait silahlar ve insansız araçlar da bulunuyordu.

Hindistan ile Yahudi varlığı arasındaki stratejik ittifaka ve daha da açık bir şekilde iki terörist suçlu tarafından ifade edilenlere gelince: Hinduların Müslümanlara karşı barbarlığını yöneten Modi ve Filistin halkına karşı yok etme savaşına liderlik eden suçlu Netanyahu, İslam ve Müslümanlara karşı savaşın, tüm inanç ve dinlerden olan Müslümanların düşmanlarını rahatsız eden bir saplantı olmaya devam ettiğini ve onlara yönelik düşmanlığın, İslam ümmetinin düşmanlarını birleştiren ilişkilerin temelini oluşturmaya devam ettiğini açıkça göstermektedir.

Ancak kâfirlerin Müslümanlara, sırf Müslüman oldukları için gösterdiği bu düşmanlık hali yeni bir şey değildir. Nitekim Allah Azze ve Celle, onların haberlerini aziz Kitabı’nda bize haber vermiştir; zira şöyle buyurmuştur: لَتَجِدَنَّ أَشَدَّ النَّاسِ عَدَاوَةً لِّلَّذِينَ آمَنُواْ الْيَهُودَ وَالَّذِينَ أَشْرَكُواْİnsanlar içerisinde iman edenlere düşmanlık bakımından en şiddetli olarak Yahudiler ile şirk koşanları bulacaksın.” [Maide 82]Dolayısıyla bu zalimler arasındaki ittifak, hiç şaşırtıcı değildir. Zira Allahu Teala, Kerim Kitabı’nda şöyle buyurmuştur: وَإِنَّ الظَّالِمِينَ بَعْضُهُمْ أَوْلِيَاءُ بَعْضٍ وَاللَّهُ وَلِيُّ الْمُتَّقِينَŞüphesiz zalimler birbirinin dostlarıdır. Allah ise kendisine karşı gelmekten sakınanların dostudur.” [Casiye 19]

Ancak garip olan şey, Hindular ve Yahudilerden oluşan bu düşmanlar Müslümanları nerede olurlarsa olsunlar bir ümmet olarak görmekte, onlara karşı bir ittifak kurulması gereken düşmanlar olarak bakmakta ve kalplerinde gizledikleri kini tamamen açık sözlülük ve küstahlıkla kusmaktadırlar; nitekim sık sık tekrarladıkları dini kanaatlerinden hareketle, bize karşı savaşlarını dini savaşlar olarak ilan ederlerken Müslüman başındaki yöneticiler ise başlarını kuma gömüp Müslümanları bir ümmet olarak birleştirebilecek her türlü bağı reddetmektedirler. Yani bu yöneticiler, bu ilan edilmiş savaşa rağmen, din ve ümmet temelli tüm mantık ve ilkelerden vazgeçmekteler, dahası bunlardan uzak durmaktadırlar.

Bu kâfirlerin korkusu ve Müslümanlara karşı birleşmeleri, İslam ümmeti içindeki gizli güç ve enerjiden ve bu ümmet içindeki değişim ve canlanma potansiyelinden kaynaklanmaktadır; bu kesinlikle Müslümanların başındaki yöneticilere duyulan bir korku değildir; zira Modi, farklı taraflarla ilişkilerinde denge arayan ülkelerle adeti üzere yaptığı gibi Müslümanların başındaki yöneticileri de hesaba katmış olsaydı, gaspçı varlıkla ittifakını açıklamazdı; örneğin Modi’nin Körfez ülkeleriyle olan ekonomik çıkarları Yahudi varlığıyla olanlardan on kat daha büyük olmasına rağmen, Yahudi varlığının çıkarları için korkuyor; ama bu korkaklık, zillet, ajanlık ve komplo, bunun da ötesinde Netanyahu, kendi ifadesine göre çökmekte olan Şii eksenine ve oluşmakta olan Sünni eksenine karşı Arap devletlerini de içeren yeni eksenini ilan ettiğinde, Müslümanların başındaki yöneticiler ve rejimleri onların zayıf noktası olmuşlardır ve ortadan kalkıncaya kadar olmaya da devam edeceklerdir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Abdurrahman El-Ledavi

Devamını oku...

Alimler ve Sultan: Muhasebe Etmenin Farziyeti ile Bilinci Çarpıtmanın Tehlikesi Arasında

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Alimler ve Sultan: Muhasebe Etmenin Farziyeti ile Bilinci Çarpıtmanın Tehlikesi Arasında

İslam'da alimlerin konumu sembolik veya onursal değildir, aksine dinin korunması ve ümmetin işlerinin gözetilmesiyle doğrudan bağlantılı olan şerî bir görevdir.İslami mefhumda alim, din görevlisi veya bir din adamı değildir; aksine şerî hükümlerin taşıyıcısı, bu hükümlerin açıklayıcısı, yöneticinin bu hükümlerden sapması durumunda onu muhasebe eden ve ümmeti hak olana yönlendiren bir rehberdir.Bu nedenle herhangi bir Müslüman ülkedeki alimlerin konumu, o ülkede var olan sistemin doğasını ortaya koymaktadır: Yani o sistem, şeriata boyun eğip muhasebe edilmeyi kabul eden bir sistem mi, yoksa politikaları için dini bir paravan olarak kullanan siyasi bir varlık mıdır?

İslam'da asıl olan, egemenliğin şeriata ait olması, yöneticinin Allah'ın hükümleriyle mukayyet olması ve ümmetin de yöneticiyi muhasebe etmekle sorumlu olmasıdır. Nitekim bu muhasebe etme konusunda ön saflarda yer alması gerekenler alimlerdir; çünkü onlar, şeri hükmü açıklamaya ve varsa ihlalleri ortaya çıkarmaya en muktedir olan kişilerdir.Dolayısıyla alimlerin görevi, yöneticiyi temize çıkarmak değildir, aksine neyin helal neyin haram olduğunu açıklamak ve hiç korkmadan ya da kayırma yapmadan hakkı ortaya çıkarmaktır.Tarih boyunca bu ümmet, sultan şeriata muhalefet ettiğinde sultanın karşısında dimdik duran ve ilimlerinin meşrulaştırmanın bir aracı olarak kullanılmasını reddeden alimler tanımıştır.

Ancak alim mefhumunun şerî içeriği boşaltılıp mevcut siyasi sistemin yapısının bir parçası haline dönüştürülünce, tehlikeli bir sapma başlamış; böylece bu alimin rolü, asıl olarak İslami hükümlerden kaynaklanmayan kararların meşrulaştırılmasına izin vermek olmuştur. Bu durumda kusur sadece bireylerde değil, aynı zamanda yasamayı insanların eline veren, sonra da otoritenin almış olduğu karara dini bir görünüm kazandırmak için ilim sahibi olan bazı kişilere çağrıda bulunan siyasi çerçeve de kusurludur.

Bugün Müslümanların gerçekliğindeki sorun, sadece bazı alimlerin ihmalkar olması değil, aksine anayasasının ve hükümlerinin temelini akide kılan bir devletin yokluğudur.Çünkü yasamayı vahiyden ayıran insan yapımı sistemlere dayalı olan varlıkların gölgesinde alime sunulan alan, baştan beri İslam ile hükmetmeyen yasal bir çerçeve ile sınırlandırılmasıdır.İşte o zaman ondan, kendisiyle hüküm vermesi gereken şerî hükmü açıklamak yerine, nassları dayatılan gerçekliğe uyacak şekilde uyarlaması talep edilmektedir.

İslam'ı uygulayan bir devletin gölgesinde yaşayan, ameli hükümleri açıklamak ve hükümleri uygulamada kusur gösterenleri muhasebe etmek olan bir alim ile İslam'ı uygulamayan bir sistemde yaşayan, dolayısıyla meşrulaştırma makinesinin bir parçası olmaya zorlanan bir alim arasında cevheri bir fark vardır.Zira birinci durumda, alim ile Sultan arasındaki ilişki, şeriat çerçevesinde nasihat, açıklama ve muhasebe etme ilişkisiyken diğer durumda ise, nass, nassa dayanmayan bir gerçekliği örtbas etmek için kullanılan bir görevlendirme ilişkisidir.

Bu kusurun en tehlikeli etkilerinden biri, ümmetin bilincinin çarpıtılmasıdır.Zira insanlar, fıtratlarında batıl veya zulüm olduğunu bildikleri şeyleri caiz kılan veya siyasi ve ekonomik boyunduruğu sürdüren politikaları meşrulaştıran fetvalar duyduklarında, kafaları karışmakta ve şeriatın açıklığına ve adaletine olan inançları zayıflamaktadır.Burada sadece kısmi bir hüküm kaybedilmekle kalmamakta, aksine İslam'ın hayatla ilişkisine dair tüm tasavvur da sarsılmaktadır.

İslam'da alimlerin görevi, mefhumları tahrif edilmekten korumaktır.Zira Allah'ın indirdikleriyle hükmetmenin farz olduğunu, ümmetin tek bir İmamın altında birleşmesinin bir farz olduğunu, yöneticiyi muhasebe etmenin vacip olduğunu ve en yüksek otoriteden yayınlanmış olsa bile zulmün haram olduğunu açıklayacak olanlar alimlerdir.Eğer onlar bu usul hakkında sessiz kalırlarsa veya bunları ikincil konular olarak ele alırlarsa, kasıtlı veya kasıtsız olarak İslam'a aykırı olan bir gerçekliğin pekişmesine katkıda bulunmuş olurlar.

Ayrıca bir alimin hakka olan yakınlığı, iktidar çevrelerine olan yakınlığıyla değil, şerî delile olan bağlılığının boyutuyla ölçülür.Zira İslam'da ölçü, Sultanı razı etmek değil, Kur'an ve sünneti onaylamaktır.Güçlü asırlarda ümmetin alimleri, devlet aygıtına entegre olmalarından dolayı değil, hükmü açıklamada adil olmalarından ve Allah için hiçbir kınayıcının kınamasından korkmamalarından kaynaklanan bir konuma sahiptiler.

Ancak meselenin kişisel çatışmaya bir çağrı olarak anlaşılmaması, aksine ilişkilerin şeriatın kurallarına göre düzenlenmesi olarak anlaşılması gerekir.Zira alim, nasihat etmek, iyiliği emredip kötülükten sakındırmak ve hakkı açıklama yolunda başına gelen eziyetlere karşı sabırlı olmakla yükümlüdür.Ümmet de hakkı haykıran Rabbani alimler ile gerçekliği razı etmek adına hak olana uymayan kişileri ayırt etmekle sorumludur.

Ümmet için gerçek kalkınma, sayısız konuşmalarla veya dini kurumların varlığı ve çokluğuyla olmaz; aksine ilim ve yönetim arasındaki doğru ilişkinin yeniden kurulması, bu ilişkide akidesi ve hükümleriyle İslam'ın, kendisiyle hükmedilen asıl olması ve alimlerin de bu aslın koruyucuları olup yalancı şahitleri olmamalarıyla olur. Egemenliği fiilen şeriata veren bir devlet kurulduğunda alimlerin doğal olarak rolü, uyum sağlama ve meşrulaştırma baskılarından uzak bir şekilde hükümleri açıklamak ve ümmeti yönlendirmek olacaktır.

Alimler, ya ümmetin bilincini koruyan ve ümmetin gidişatını İslam'a göre düzenleyen emniyet supabı olacaklar ya da İslam ile hükmetmeyen bir sisteme entegre olmaları durumunda insanların dinlerine olan güvenini zayıflatan çarpıtıcı bir unsura dönüşeceklerdir. Alimlerin tarihteki etkilerini belirleyen bu iki yol arasıdır. Bugün ümmetin en çok ihtiyacı olan şey, hükmü olduğu gibi açıklayan, siyaseti yeniden vahiyle ilişkilendiren ve İslam’ın soyut bir vaazdan ibaret olmadığını, aksine bir yaşam biçimi ve ümmetin ancak kendisiyle doğru yolu bulduğu kamil bir hayat sistemi olduğunu teyit eden ilimdir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Said Fazıl - Mısır

Devamını oku...

Tâğût Trump ve Beslemesi Yahudi Varlığı İran’a Vahşi Bir Saldırı Başlattı

  • Kategori Hizb
  •   |  

Tâğût Trump ve Beslemesi Yahudi Varlığı İran’a Vahşi Bir Saldırı Başlattı

Amerika ve Yahudi varlığı, bugün Cumartesi günü İran’a karşı geniş çaplı ortak bir saldırı başlattı. Başkent Tahran’ın yanı sıra Kum, İsfahan, Kirmanşah ve Kereç gibi pek çok şehirde patlama sesleri duyuldu... “ABD Başkanı Donald Trump İran’a saldırının başladığını duyurdu ve “Az önce İran’da geniş çaplı askeri operasyonlara başladık” dedi... İsrail Kanal 12 televizyonu, “İsrail’in” İran hükümetine ait onlarca hedefi vurduğunu bildirdi...” (28.02.2026 El Cezire) Trump, Amerika ve ordusunun dünyanın en sert ve en güçlü ordusu olduğu, İran’ın nükleer silahlara ve füzelere sahip olmasına asla izin vermeyeceği yönündeki küstahça açıklamalarını sürdürdü. Beslemesi Netanyahu da efendisi Trump’ın izinden giderek benzer açıklamalarda bulundu... İran cephesinde ise (İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, ülkesinin meşru müdafaa hakkı kapsamında tüm savunma ve askeri kapasitesini kullanacağını söyledi... (28.02.2026 El Cezire) İran, Yahudi varlığına ve Körfez’deki Amerikan üslerine füze saldırıları gerçekleştirdi.

Böylece Yahudi varlığına ve Amerika’ya ait uçaklar; karadan, denizden ve havadan İran’daki askeri üslere ve hükümet merkezlerine saldırı düzenledi. Bu saldırılar çoğunlukla başkent Tahran’a, hükümet binalarına, Mürşid’in (Dini Lider) ve Cumhurbaşkanı’nın ofislerine yoğunlaştı... İlk açıklamalarda operasyonların dört günden on güne kadar sürebileceği, hatta İran’ın nükleer ve füze kapasitesi tamamen tasfiye edilinceye kadar açık uçlu saldırılara dönüşebileceği ifade edildi... “İsrailli kaynaklar, saldırıların ilk aşamasının dört gün sürebileceğine işaret ederek, bunun geçen yaz, Temmuz 2025’te başlatılan 12 günlük savaşın bir devamı niteliğinde olduğunu belirttiler. Amerikalı bir kaynak ise CBS News’e verdiği demeçte, mevcut Amerikan askeri harekatının yaklaşık 10 gün sürebileceğini söyledi...” (28.02.2026 El Arabiya)

Ey Müslümanlar! İran’a yönelik bu vahşi saldırı, İran’ın uzun süre Amerikan yörüngesinde hareket ettiği bir dönemde gerçekleştirilmektedir... İran, Irak savaşında, Afganistan’da ve bölgenin birçok yerinde Amerika’nın hizmetinde olmuş, ona büyük hizmetler sunmuştur. Amerika o dönemde füze ve nükleer silah meselesini asla gündeme getirmemiş, hatta Obama 2015 yılında Avrupa devletlerinin de katılımıyla İran’ın %3,67 oranında nükleer zenginleştirme yapmasına izin veren bir anlaşma imzalamış ve İran, o yıllarda tıpkı Türkiye gibi Amerika’nın yörüngesinde hareket etmeye devam etmiştir... Ancak tâğût Trump geldiğinde ise İran’ın, ABD’nin söylediklerini söyleyen ve her istediğini harfiyen yapan ajan bir uydu devlet olmasını istemiştir. İlk başta Muskat’ta beş tur süren aldatmaca dolu müzakereler yürütmüş, sonra da Trump ve Yahudi varlığının “On İki Gün Saldırıları” olarak bilinen saldırıları gerçekleşmiştir. Nitekim olaylar tam da böyle gelişmiştir. “Trump o dönemde İran’a ait 3 nükleer tesisin vurulduğunu duyurarak Amerikan saldırısının başarılı olduğunu vurgulamıştır. Trump, Fordo, Natanz ve İsfahan bölgelerinin hedef alındığını açıklayarak İran’ı barış yapmaya ve savaşı bitirmeye çağırmıştır. ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth ise Amerikan saldırısının İran’ın nükleer emellerini yok ettiğini belirtmiştir...” (22.06.2025 BBC)

Ancak bu saldırılar, İran’ı yörüngede hareket eden bir devletten uydu ajan bir devlete dönüştürmede başarılı olamamıştır. Tam tersine cılız da olsa yörüngeden bile çıkılması gerektiğini söyleyen sesler yükselmeye başlamıştır... Bunun üzerine Amerika, yine aynı konulara yani İran’ın füze ve nükleer silahsızlanmasına odaklanarak yeniden müzakere manevrasına geri dönmüştür. İlk seferinde beş tur müzakereden sonra saldıran Amerika, bu kez üç tur müzakerenin ardından saldırıya geçmiştir!

Ey Müslümanlar! İslam ülkelerindeki yöneticiler, kâfirlere sadakat göstermenin ne denli tehlikeli olduğunu ve bunun dünyada zillet, ahirette ise elim verici bir azap olduğunu asla fark edememişlerdir.

الَّذِينَ يَتَّخِذُونَ الْكَافِرِينَ أَوْلِيَاءَ مِن دُونِ الْمُؤْمِنِينَ أَيَبْتَغُونَ عِندَهُمُ الْعِزَّةَ فَإِنَّ الْعِزَّةَ للهِ جَمِيعاً“Müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinenler, onların yanında izzet mi arıyorlar? Bilsinler ki bütün izzet yalnızca Allah’a aittir.” [Nisa 139] Bu yöneticiler kâfir devletlerin öncelikle kendi çıkarlarını önemsediklerini ve gece gündüz İslam’a ve Müslümanlara düşmanlık beslediklerini zerre kadar idrak edemiyorlar. Kâfir devletler, kendi yörüngelerinde dönen veya ajanları olan bir devlete karşı biraz rıza gösteriyorlarsa bile bu onlara iyilik istedikleri için değildir; aksine şerri gizleyip iyiliği açığa vurdukları içindir. İster onun yörüngesinde dönsünler isterse de onun ajanları olsunlar, şayet bu yöneticiler çıkarları onların yok olmasını gerektirdiğinde Amerika’nın onlara zerre kadar değer vermeyeceğini anlasalardı, tarihteki olaylardan ders alırlardı. Zira tarih, kullanım süresi dolunca efendileri tarafından çöpe atılan uşaklarla doludur... Eğer bu yöneticiler akletselerdi, kâfirleri çekirdek gibi tükürüp atarlardı, ancak onlar sağır, dilsiz ve kördürler; artık geri dönemezler... Sömürgeci kâfirlere olan sadakatleri öyle bir noktaya ulaşmıştır ki, İslam beldelerinden birine saldırıldığında diğerleri onun yardımına koşmak için kılını bile kıpırdatmamaktadır. İçlerinden en mutedili ve aklı başında olanı ise, tıpkı İran’a yapılan bu saldırıda olduğu gibi, sadece ölü ve yaralıları saymakla yetinmektedir!

Ey Müslümanlar! Şüphesiz sizin izzetiniz, Raşidi Hilafet Devletinin geri dönüşünde saklıdır. Halkına asla yalan söylemeyen bir lider olan Hizb-ut Tahrir, ihlasla ve samimiyetle kendisini İslami hayatı yeniden başlatmaya ve Raşidi Hilafet’i kurmaya adamıştır. O, gerçekten de halkına yalan söylemeyen bir liderdir; O, kokusu tertemiz olan ve bu temizliğe tahammül edemeyenlerin uzak durduğu bir partidir... Biz onun ve onunla birlikte çalışan tüm gençlerin böyle olduğunu düşünüyoruz; onların ciddi, çalışkan, ihlaslı olduklarını, Allah’ın izniyle dünyaya baktıklarından katbekat fazlasıyla ahirete baktıklarını, Allah’ın vaadini ve Rasûlü SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in müjdesini gerçekleştirmek için Allah’ın rahmetini umarak gecelerini gündüzlerine kattıklarını biliyoruz. Kuşkusuz bu, Allah’a hiç de zor değildir.

İşte ümmeti kurtaracak, izzetini geri verecek ve düşmanların ona saldırmadan önce bin kez düşünmesini sağlayacak olan şey budur. Bu da ancak Hilafetinin yeniden geri dönmesiyle ve yeryüzünün onun hayrı ve adaletiyle aydınlanmasıyla mümkündür. Hilafet, geçmişte Kayserlerin ve Kisraların kibrini nasıl yerle bir ettiyse, bugün de tâğût Trump ve benzeri sömürgeci kâfirlerin kibrini öylece yok edecektir.

Yahudi varlığına gelince; o, dikkate alınmayacak kadar değersizdir. Nitekim Allah Subhânehu ve Teâlâ Yahudiler hakkında şöyle buyurmuştur:

لَنْ يَضُرُّوكُمْ إِلَّا أَذًى وَإِنْ يُقَاتِلُوكُمْ يُوَلُّوكُمُ الْأَدْبَارَ ثُمَّ لَا يُنْصَرُونَ“Onlar incitmekten başka size bir zarar veremezler. Sizinle savaşa koyulurlarsa, geri dönüp kaçarlar. Sonra kendilerine yardım da edilmez.” [Ali İmran 111] Yahudi varlığı, kendi başına asla ayakta duramaz, çünkü savaş ehli değildir, Aziz ve Kaviyy olan Allah’ın buyurduğu gibi ancak insanların ipi sayesinde ayakta kalabiliyor:

ضُرِبَتْ عَلَيْهِمُ الذِّلَّةُ أَيْنَ مَا ثُقِفُوا إِلَّا بِحَبْلٍ مِنَ اللهِ وَحَبْلٍ مِنَ النَّاسِ“Allah’tan bir ipe ve insanlardan bir ipe tutunmadıkça, nerede bulunurlarsa bulunsunlar, onlara alçaklık damgası vurulmuştur” [Ali İmran 112] Allah’ın ipini kesip atmışlardır. Geriye yalnızca Amerika, Avrupa ve Müslüman ülkelerdeki hain ve ajan yöneticilerin ipi kalmıştır. Bu yöneticiler, Yahudilerin acımasız saldırganlığı karşısında parmaklarını bile kıpırdatmamaktadır... Dolayısıyla asıl sorun, bugün İslam beldelerinde kurulu olan devletlerdir. Çünkü bu devletlerin yöneticileri, İslam’ın ve Müslümanların düşmanı olan sömürgeci kâfirleri dost edinmişlerdir... İşte Müslümanların musibeti, yöneticileridir; onlar, sömürgeci kâfirleri dost edinmektedirler. Allah Subhânehu ve Teâlâ’yı dost edinmek, O’nun hükümlerini ikame etmek, O’nun yolunda cihat etmek, Rasûlünü örnek almak, İslam ve Müslümanlar ile izzet bulmak, küfür ve kafirleri zelil kılmak yerine; sömürgeci kâfirleri dost edinmekte, onların emirlerine göre hareket edip nehiylerine göre durmaktadırlar.

وَيَوْمَئِذٍ يَفْرَحُ الْمُؤْمِنُونَ * بِنَصْرِ اللَّهِ يَنْصُرُ مَنْ يَشَاءُ وَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ“ O gün Allah’ın zafer vermesiyle müminler sevinecektir. Allah, dilediğine yardım eder. O, mutlak güç sahibidir, çok merhametlidir.” [Rum 4-6]

Devamını oku...

İslam'ın Yayılması: Otoritesini Dayatan Bir İmparatorluk Değil Daveti Taşıyan Bir Devlet

  • Kategori Makaleler
  •   |  

İslam'ın Yayılması: Otoritesini Dayatan Bir İmparatorluk Değil Daveti Taşıyan Bir Devlet

İslam'ın yayılma tarihi düşünüldüğünde, meselenin sadece ruhani bir hareket ya da imparatorluklar tarzında geleneksel askeri bir genişleme olmadığı, aksine küresel olarak daveti taşıyan ve hayat vakıasında İslam'ın hükümlerini ikame etmek için otoritesini genişleten belirli akideye dayalı bir devletin eylemi olduğu ortaya çıkmaktadır. Zira İslam, devleti Medine'de kurulduğundan beri bireysel bir davet olarak kalmamış, aksine orduya, Beytu'l Mâl’e, yargı sistemine, yürütme organına ve net bir dış politikaya sahip düzenli bir siyasi varlığa liderlik eden bir ideoloji olmuştur.

İslam'ın yayılmasını devletten bağımsız olarak “fikirlerin gücüne” indirgemek ne kadar yanlışsa, onu kılıçla zorlama olarak tasvir etmek de bir o kadar yanlıştır.Gerçek şu ki İslam'ı, milletlere taşıyan Hilafet Devleti'dir; zira davetin ve gücün arasını birleştiren ve cihadı, insanlar ile İslam'ın duyulmasının ve onun otoritesine boyun eğmenin arasını engelleyen rejimleri ortadan kaldırmanın bir aracı haline getiren Hilafet Devleti'dir.Dolayısıyla hedef, insanları İslam'ı kabul etmeye zorlamak olmamış, aksine insanların İslam'ın hükümleriyle yönetilmeleri için ülkelerinin İslam Devleti'nin otoritesine girmelerini sağlamak ve onların, dine girme ile zimmet akdi kapsamında kendi akideleri üzerinde kalma konusunda muhayyer bırakılmaları olmuştur.

Arap Yarımadası'nda İslam, otoritesi kurulana kadar zulüm gören bir davet olarak kalmış olup Medine'de devlet kurulduğunda ise, toplumun şeriatın hükümlerine göre düzenlenmesi, ardından da sınırların dışına hareket edilmesi gibi yeni bir aşama başlamıştır. Bu dönüşüm, İslam'ın sadece bireyleri ruhani olarak ıslah etmekle yetinmediğini, aksine hükümleri tatbik eden ve daveti taşıyan siyasi bir varlığın kurulmasının vacip olduğunu ortaya koymaktadır.Zira bu varlık olmadan davet, dar sınırlar içinde sıkışıp kalmaya devam edecektir.

Müslüman orduları Suriye, Irak ve Mısır'a doğru yola çıktıklarında, ganimet peşinde koşan savaşçı çeteler olmamış, aksine şerî biate sahip bir Halifenin liderlik ettiği ve akideden kaynaklanan siyasi bir vizyon kapsamında hareket eden bir devletin orduları olmuşlardır.Mesaj açıktır: Romalıların ve Perslerin egemenliğini ortadan kaldırmak ve onun yerine İslam'ın otoritesini ikame etmektir.Zira o dönemdeki mevcut sistemler, insanların İslam'ı seçmelerini engelliyorlardı; çünkü onlar, kendi nefsinden kanunlar çıkaran bir hükümdara boyun eğiyorlardı. Dolayısıyla İslam, yeryüzünü Allah'ın hükmüne boyun eğdirmek ve egemenliği Kayser veya Kisra'nın yerine şeriata vermek için gelmiştir.

İslam'ın bu ülkelerde yayılması, Müslümanların sadece ahlak olarak bir model sunmaları için değil, aksine adil bir yargı, disiplinli bir finans sistemi ve tebaanın işlerini belirli hükümlere gözeten kapsamlı bir sistem kurmaları için gerçekleşmiştir.Örneğin zekat, gelişigüzel bir sadaka değildir, aksine nasslarına göre toplanan ve dağıtılan bir farzdır. Yine haraç, tüketen bir unsur değil, aksine ümmetin maslahatını gerçekleştirecek şekilde arazi mülkiyetinin düzenlenmesidir. Ayrıca yargı, kapitalist anlamda yöneticiye boyun eğmek değil, aksine Kur'an ve sünnete muhakeme olunmaktır.

İslam'ın davet ile siyasetin arasını ayırmadığını anlamak önemlidir; zira daveti dünyaya taşımak devletin görevinin bir parçası olup cihad ise duygusal bir tepki değil, aksine halkları İslam'ın otoritesi altına girdirmek için sürdürülen bir dış politikadır.Bu nedenle İslam'ın yayılması gelişigüzel bir süreç değildir, aksine tek bir imamın liderliği altında tek bir devletin liderlik ettiği düzenli bir süreçtir.Siyasi varlığın birliği belirleyici bir faktördür; zira ümmet, tek bir karar, tek bir ordu ve tek bir sancakla hareket etmektedir.

Bugün Müslümanların vakıasına baktığımızda, birleştirici bir devletin yokluğunun temel bir fark olduğunu görürüz.Nitekim davet mevcut ve İslami duygular da hazır ama ümmeti birleştiren, İslam'ı kapsamlı bir şekilde uygulayan ve İslam'ı dünyaya taşıyan siyasi bir varlık mevcut değildir. Bugünkü mevcut ülkeler, İslam dışı bir temel üzerine kurulmuş olan ve siyaseti dinden ayıran ve kanunlarını da insan yapımı sistemlerden alan bölgeselci varlıklardır.Böyle bir gerçeklikte “İslam'ın yayılması” hakkında konuşmak, etkisi sınırlı davetsel bir konuşma olur; çünkü İslam'ı küresel güç dengesinde etkili bir güç haline getirecek ve uygulanmasının ardından hükümlerine insanların görebileceği şekilde pratik ve somut bir gerçeklik kazandıracak siyasi bir taşıyıcıdan yoksundur.

Tarih, İslam'ın bir devleti olduğunda Asya, Afrika ve Avrupa'ya yayıldığını kanıtlamaktadır; bunun nedeni Müslümanların her zaman daha kalabalık veya daha donanımlı olmaları değildir, aksine egemenliği şeriata veren ve davetin taşınmasını temel bir görev olarak gören bir akideye dayanan net bir siyasi projeye sahip olmalarıdır.Nitekim devlet zayıfladığında ve Hilafet düştüğünde, İslam'ın siyasi etkisi azalmış olup varlığı da, birleştirici bir otorite çerçevesinde değil, toplumların sınırları içinde kalmıştır.

İslam'ın yayılması aslında İslam'ı kamil bir şekilde tatbik edecek ve İslam'ı bir risalet olarak dünyaya taşıyacak Hilafetin kurulmasıyla bağlantılıdır.Tek başına bir fikir ne kadar güçlü olursa olsun, onu yönetim, siyaset, ekonomi ve toplum gerçekliğinde somutlaştıracak bir varlığa ihtiyaç duyar.İşte bu varlık mevcut olduğunda, akide bir yaşam biçimine ve bir yaşam sistemine dönüşeceği gibi davet de küresel değişim için bir güce dönüşecektir.

Buradan çıkarılacak açık ders, ümmetin küresel rolünü, sadece vaaz vermekle ya da İslam dışı sistemlerde kısmi reformlar yapmakla geri kazanamayacağı, aksine İslam'ı yönetimin temeli haline getirecek, İslami hayatı kamil bir şekilde yeniden başlatacak, daha sonra da bu nuru daha önce seleflerinin yaptığı gibi dünyaya taşıyacak siyasi bir varlığın yeniden kurulmasıyla geri kazanacağıdır.

Devlet kurulduğu gün İslam, bir otorite ve sistem olarak yayılmış olup devlet kaybolduğu gün ise siyasi varlığı gerilemiştir. Ümmetin bugünkü ve gelecekteki misyonu, bu iki unsur arasında belirlenmektedir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Mahmud El-Leysî - Mısır

Devamını oku...

Amerikalı ve Yahudi Politikacılar “Büyük İsrail’in” Kurulması Çağrısında Bulunurlarken Ruveybida Yöneticiler İse Sadece Kınıyorlar!

Haber - Yorum

Amerikalı ve Yahudi Politikacılar “Büyük İsrail’in” Kurulması Çağrısında Bulunurlarken Ruveybida Yöneticiler İse Sadece Kınıyorlar!

Haber:

25/02/2026 Çarşamba günü, El Cezire sitesi, Yahudi varlığının muhalefet lideri Yair Lapid'in yaptığı açıklamaları aktardı. Lapid, açıklamalarında şunları söyledi: “İsrail” toprakları üzerindeki haklarımız kutsal kitapta yazılıdır; dolayısıyla sınırlar da kutsal kitapta belirtilen sınırlardır. Fırat Nehri'nden Nil Nehri'ne kadar uzanan Arap bölgesini ele geçirmeye dayalı "İsrail'in" büyük planlarını destekliyorum.”

Yorum:

Lapid'in açıklamaları, Amerikalı gazeteci Tucker Carlson'un 20/02/2026 tarihinde Yahudi varlığının Amerikan büyükelçisi Mike Hackabee ile yaptığı röportajın ardından gelmiştir; nitekim Carlson, Eski Ahit'teki "Nil'den Fırat'a kadar "İsrail" topraklarının" kapsamıyla ilgili metni gündeme getirdiğinde Huckabee, "Hepsini alsalar iyi olacak" diye cevap vermiş ve asıl nokta, şu anda bahsettiğimiz bu bölgenin Tanrı'nın İbrahim aracılığıyla seçilmiş halkına verdiği topraklar olduğu eklemesinde bulunmuş olmasıdır.

Yahudilerin “Büyük İsrail” olarak adlandırılan şeyi kurma hayali hakkındaki açıklaması, daha dün ortaya çıkmış bir şey değildir; aksine uzun zamandır, hatta mübarek Filistin topraklarını gasp etmeden önce bile akıllarında olan bir fikirdir. Nitekim bu fikri tahrif olmuş Tevrat'larına dahil ederek ona dini bir karakter yüklediler. Böylece Yahudiler bu fikri nesilden nesle taşıyacak ve onu gerçekleştirmek için çalışacaklardı. Onları şimdi böyle açıklamalar yapmaya teşvik eden şey, Trump yönetiminin Amerikan tarihinin en Siyonist yönetimi olması, Yahudilerin yanında durması ve taleplerini gerçekleştirmeleri için en değerli ve kıymetli şeylerle onları desteklemesidir, fakat Trump yönetimi Büyükelçi Huckabee'nin açıklamalarından uzak durmaya çalışarak onun bu açıklamalarını “kişisel görüşlerini yansıttığı ve ABD yönetiminin politikasında bir dönüşümü temsil etmediği” şeklinde nitelendirmiştir.Ancak 4/02/2025 tarihinde Sky News Arabia sitesi tarafından aktarıldığı gibi bir gazetecinin Batı Şeria'daki Yahudi yerleşimlerinin ilhakını destekleyip desteklemediğini sorduğunda Trump'ın Oval Ofis'te gazetecilere verdiği yanıtı unutmamalıyız; zira Trump şöyle cevap vermişti: “İsrail kesinlikle küçük, toprak açısından küçük bir ülke. Bu kalemi, bu harika kalemi görüyor musunuz? Masam Orta Doğu ve bu kalem, kalemin ucu, o “İsrail”. Bu iyi değil, değil mi?” Dolayısıyla Huckabee'nin açıklamalarının kişisel açıklamalar olduğunu söylemek yanlış bir söz olduğu gibi akılları da hafife almaktır; zira Huckabee, Trump'tan önceden yeşil ışık almamış olsaydı bu tür açıklamalar yapamazdı.

Ancak bu konuyla ilgili garip olan şey, zararlı ülkelerin yöneticilerinin bu açıklamalar karşısında sessiz kalmaları ve Huckabee'nin açıklamalarını kınayan zayıf bir açıklamayla yetinmeleri olmuştur; oysa bu yöneticiler yüz yıldan fazla bir süredir ümmetin otoritesini gasp ettiklerinden beri kınama ve eleştiride bulunuyorlar; peki kınamaları ve eleştirileri bir sonuç verdi mi?Bu iğrenç yönetici grubun, eğer halkı kötü gözetimleri, yolsuzlukları, zulümleri ve sömürgeci ülkelerle olan bağlarını eleştirmeyi düşünseler bile, yaş kuru her şeyi yakmaya ve ülkeyi harabeye çevirmeye hazır oldukları kesin olarak kanıtlanmıştır; ancak Huckabee ve Yahudi liderler, ülkelerini işgal etme ve tahtlarını devirme arzularını açıkça dile getirdiklerinde, kabir sessizliği gibi sessiz kalıyorlar ve sadece bir açıklama yayınlamakla yetiniyorlar! Peki tahtlarını ve ülkelerini bile savunmayacaklarsa daha neyi savunacaklar Allah aşkına?!Bu küstahça açıklamalar, seferberlik hali ilan etmek ve bu mutant varlığı kökünden söküp atarak sonsuza dek ortadan kaldırmak amacıyla orduları harekete geçirmek için yeterli değil midir?

Yahudiler ve Amerikalılar tarafından “Büyük İsrail’in” bir parçası olarak bahsedilen Ürdün, Suriye, Lübnan, Mısır ve Irak gibi ülkelerin, Yahudilerin karşısında durmak, onlara Şeytan'ın fısıltılarını bile unutturacak darbeler indirmek ve onların sayfalarını sonsuza dek kapatmak için tek bir devlet ve tek bir liderlik altında birleşmeleri gerekir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Muhammed Ebu Hişam

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER