Salı, 28 Ramazan 1447 | 2026/03/17
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Husiler, Gençlerini Gözaltına Alarak Hizb-ut Tahrir’in Sesini Kısabileceklerini Sanıyorlar, Ama Bunu Nasıl Başarabilirler Ki?!

Daha düne kadar Husiler, Sana hapishanelerinde ve Sa’da’daki gözaltı merkezlerinde, eski rejimin güvenlik aygıtlarının mahkûmları sıralarda Hizb-ut Tahrir’e karşı yapılan baskıları ve zorbalıkları sert bir dille eleştiriyorlardı. Ama bugün ise aynı yolu ve yöntemi izliyorlar. Bıkmadan usanmadan Hizb-ut Tahrir’in gençlerinin peşine düşüyorlar, işledikleri bir suçtan dolayı değil, sadece İslam’ın hâkim kılınmasına davet ettikleri için her defasında onları tutuklayıp hapse atıyorlar! Bu yapılanlar, onların hakkı reddettiklerinin ve Batı’ya karşı olduklarını iddia etseler bile küfürle hükmeden rejimlerin safında durduklarının açık bir kanıtı ve göstergesidir.

يَحْسَبُونَ كُلَّ صَيْحَةٍ عَلَيْهِمْ “Onlar her çığlığı kendi aleyhlerinde sanırlar.” [Münafikun 4]

Bu seferki gözaltı dalgası Taiz vilayetinde gerçekleşti. Husiler bağlı güvenlik birimleri, 22 Ramazan 1447 (11 Mart 2026 Çarşamba) gece yarısına doğru Macid Müsenna kardeşimizin evine baskın düzenleyerek, evde bulunan Halid Musenna, Saddam Naci ve Muhammed Ahmed adlı gençleri gözaltına aldılar. Böylece bu gözaltı eylemleriyle birlikte Kasım 2025’ten beri Taiz’de tutuklu bulunan Saddam el-Mukerdi ile Şubat 2026’dan beri Umran’da tutuklu bulunan Abdülvehhab el-Buruşiye yenileri eklenmiş oldu. Sadece gençleri gözaltına almakla kalmadılar, evin mahremiyetine ve mübarek Ramazan ayının son on gününe de saygı göstermeyerek ev sahibini de gözaltına aldılar. Ramazan-ı Şerif’in ve yaklaşan Ramazan Bayramı’nın manevi ikliminde Allah’a itaatle yakınlaşmak yerine, zulüm ve günah işleyerek O’na meydan okumaya kalkıştılar!

İnsanlara zorla dinlettikleri derslerinde İslam akidesinden, ahiretten, hesaptan ve mücrimlerin kötü akıbetinden bahseden bu “Kur’anî Yürüyüş” liderlerine bu iddiaları neye yarar?! Eğer bu İslam akidesi fikirleri, bizzat onu dinleyen takipçilerinin üzerinde hiçbir etki bırakmıyor ve onlara yaptıkları işin helal mi haram mı olduğunu sorgulatmıyorsa, o zaman bu derslerin ne faydası var ki? Yeryüzünde Kur’an’ın hakimiyeti için çalışanlara karşı savaş açanların, “Kur’anî Yürüyüş”ten bahsetmesi akla mantığa uygun mudur?

كَبُرَ مَقْتاً عِنْدَ اللهِ أَنْ تَقُولُوا مَا لَا تَفْعَلُونَ “Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz, Allah katında büyük gazap gerektiren bir iştir.” [Saff 3]

Hizb-ut Tahrir gençlerinin bu seferki suçu, partinin 28 Şubat 2026 tarihinde yayımladığı “Tâğût Trump ve Beselemesi Yahudi Varlığı İran’a Karşı Vahşi Bir Saldırı Başlattı” başlıklı bildiriyi dağıtarak; Amerika’nın kalleşliğini ve müzakere masasını nasıl tekmelediğini ifşa etmeleridir. Bu bildiride Hizb, İran rejiminin Afganistan, Irak ve bölgedeki birçok yerde Amerika’ya sunduğu hizmetlere rağmen, Amerika’nın müzakere masasını nasıl tekmelediğini ve vahşi bir saldırı başlattığını ortaya koymuştur. Trump, İran’ı Amerika’nın yörüngesinde dönen bir devletten, doğrudan ona bağlı bir uşak devlete dönüştürmek istemiştir.

Soruyoruz, kâfirlere dostluk beslemenin haram olduğunu, bunun dünyada rüsvaylık, ahirette azap olduğunu beyan etmek; Müslümanların uşak yöneticilerinin bu saldırı karşısındaki sessizliğini kınamak, failinin hapse atılmasını gerektiren bir suç mudur? Bu güvenlik güçlerine ne oluyor da Amerika ve beslemesi Yahudi varlığına karşı sözle ve hak duruşla cihat edenleri gözaltına alıyorlar? Onlara ne oluyor da Müslümanlarla savaşan küfür ümmetlerine düşmanlık edenleri ve onları ifşa edenleri hapse atıyorlar? Onlara ne oluyor da Müslümanların safında yer alan, onların birliği ve Gazze’de, İran’da ve diğer yerlerde Müslümanların maruz kaldığı soykırım, bombardıman, yıkım ve saldırıların intikamını alacak bir devlet kurmak için çalışanları susturuyorlar?! Siz kimin tarafındasınız? Aklı selim sahipleriniz nerede? Ya Hizb-ut Tahrir gençlerini derhal serbest bırakıp onlara yardım eder ve beraberce Hilâfet’i kurarsınız ya da Allah üzerinize öyle bir zillet musallat eder ki dininize dönene kadar o zilleti üzerinizden kaldıramazsınız! Allah’ın katından bir azap göndermesi yakındır; o zaman O’na dua edersiniz de duanıza icabet edilmez!

Bu gözaltılar, küstahlıklar ve baskınlar, Hizb-ut Tahrir gençlerinin sadece sebatını ve kararlılığını artıracak; insanların da bu davaya ve onun yüce hedefine olan inancını daha da sağlamlaştıracaktır. Çünkü vaat Allah Subhânehu ve Teâlâ ’nın vaadidir, müjde ise Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in müjdesidir. Allah için çalışan kimseyi Allah yalnız bırakmaz. Allah onlarla beraberdir. Dava taşıyıcılarının atıldığı zindanlar, hak nurunu söndüremeyecek, adam gibi adamların ellerine vurulan prangalar onların azimlerini kıramayacaktır. Zira onlardan önce peygamberler, davetçiler ve Salihler de hapse atılmış, fakat hapis onların sadece sebatını artırmıştır. Tarih, hakkın sesini susturabileceğini sanan her tağutun tarihten silinip gittiğinin, savaştığı davanın ise baki kaldığını şahididir. Hizb-ut Tahrir’in davası ideolojik bir davettir, şahıslar üzerine kurulu değildir ki onların tutuklanmasıyla yenilsin, bilakis Ümmetin kalplerinde yer eden köklü bir akide ve azametli bir fikir üzerine kuruludur. Zalimleri bu yolda devam etmenin vahim sonuçları konusunda uyarıyoruz. Zira hak davası, Allah’ın izniyle hedefine ulaşana ve Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafet geri dönene kadar yoluna devam edecektir. İşte o zaman zulmedenler, nasıl bir inkılapla devrileceklerini bileceklerdir!

Hizb-ut Tahrir bugün ortaya çıkmış bir hareket değildir. Bazılarının sandığı gibi geçici bir fenomen de değildir; aksine on yıllardır var olan küresel bir partidir. Kökleri derinlerde, dalları ufuklardadır. Onun daveti ideolojik bir davettir; Hizb-ut Tahrir; Cumhuriyet, Monarşi veya diğer tüm laiklik biçimlerini yıkmak ve İslam’ı hâkim kılmak için çalışan küresel bir partidir. İslam’a aykırı bu nizamları uygulayan her yöneticinin boğazında, Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın emrettiği gibi İslam’ı uygulayan devleti kuruncaya kadar bir diken olmaya devam edeceğiz!

Ey güç ve kuvvet ehli! Ey Güney’deki ve Kuzey’deki iman ve hikmet ehli kabileler! Tüm Müslümanların izzeti, Hilafet Devleti’nin yeniden kurulmasıyla mümkündür. İşte Hizb-ut Tahrir, kendini Hilafet Devletini kurmaya adamıştır. İşte onun gençleri aranızdadır ve sizi davet etmektedirler. İkinci Akabe Biatı gibi bir biatla, Nübüvvet Metodu üzere İkinci Raşidi Hilafet’i kurarak dünyanın izzetine ve ahiretin şerefine nail olmak için kollarını sıvayacak bir yiğit yok mu? İşte o zaman kâfir Batı, kapitalist sistem ve gayrimeşru çocuğu Yahudi varlığıyla birlikte yerle yeksan olacak ve İslam’ın sancağı yeniden dalgalanacaktır. Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

ثُمَّ تَكُونُ خِلَافَةً عَلَى مِنْهَاجِ النُّبُوَّةِ “Sonra Nübüvvet metodu üzere Hilafet olacaktır.”

 

Devamını oku...

Sudan Hükümeti, Kendisiyle Birlikte Savaşanları Terör Örgütü İlan Eden Amerika Dışişleri Bakanlığı’nın Kararına Boyun Eğiyor!

ABD Dışişleri Bakanlığı’nın 9 Mart 2026 Pazartesi günü yayınladığı ve Sudan Müslüman Kardeşler Grubu’nu (İhvan-ı Müslimin) küresel terör örgütü ilan ettiği bildirinin ardından Sudan hükümetinin takındığı tavır, tam bir zillet vesikasıdır. Bildiride; İslami Hareket ve onun silahlı kanadı olan “El-Bera bin Malik Taburu”ndan oluşan grubun, Sudan’daki çatışmanın çözüm çabalarını engellemek için sivillere karşı aşırı şiddet kullandığı ve aşırılıkçı İslami ideolojisini yaydığı iddia edildi.

Washington, aldığı bu kararda; terör sınıflandırmalarının, ilgili yapı ve şahısların deşifre edilmesine, izole edilmesine, Amerikan finans sistemine erişimlerinin engellenmesine yardımcı olduğunu ve saldırı düzenlemek için ihtiyaç duydukları kaynaklardan mahrum bırakılmalarına hizmet ettiğini öne sürdü.

Bu açıklamanın ardından Sudan Dışişleri Bakanlığı da bir bildiri yayımladı. Açıklamada “Amerikan hükümetinin Sudan’daki Müslüman Kardeşler cemaatini terör örgütü olarak sınıflandırma kararını takip ediyoruz; bu çerçevede, hiçbir istisna ve seçicilik gözetmeksizin terörün ve aşırı şiddetin her türlüsünü kınayan ilkeli ve kararlı duruşumuzu bir kez daha teyit ediyoruz.” denildi. Açıklamada, Sudan’da uluslararası insancıl hukuku ihlal eden ve terör, insanlığa karşı suç ve savaş suçları işleyen tüm grupların terör örgütü olarak sınıflandırılması gerektiği ifade edildi. Sudan Dışişleri Bakanlığı’nın açıklaması, isyancı Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK) milislerinin de terör örgütü olarak sınıflandırılmasını talep etti.

Sudan Dışişleri’nin bu açıklaması, Washington’un kararıyla fiilen uyum içindedir. Çünkü açıklama ABD kararını açıkça reddetmediği gibi açıkça kabul de etmemiştir; fakat her türlü terör ve şiddet içeren aşırıcılığı istisnasız kınadıklarını söyleyerek dolaylı biçimde kabul etmiş görünmektedir. Ayrıca Hızlı Destek Kuvvetleri’nin terör örgütü olarak sınıflandırılmasını talep etmesi de Amerika’ya “sınıflandırma yetkisi” verme anlamına gelmektedir.

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti olarak biz, Amerika’nın bu hadsiz kararı ve Sudan hükümetinin bu zillet dolu tutumu karşısında şunları vurguluyoruz:

Birincisi: Sömürgeci Batı’nın, özellikle de Amerika’nın elinde terörizm kavramının herkesi kapsayan, üzerinde mutabık kalınmış teknik bir tanımı yoktur. Bu belirsizlik bilinçli bir tercihtir. Zira Amerika’nın terörist olarak yaftaladığı kimselere isnat ettiği her şeyi; bizzat Amerika ve onun şımartılmış gayrimeşru çocuğu olan Yahudi varlığı, başta İslam beldeleri olmak üzere tüm dünyada bizzat uygulamaktadır.

İkincisi: Yahudi varlığının Amerika’nın desteğiyle Gazze’de gerçekleştirdiği; savunmasız masumların katledilmesi, evlerin çocukların ve kadınların başına yıkılması, hastanelerin ve okulların bombalanması ve tüm sivil yerleşim yerlerinin yerle bir edilmesi, terörizmin ta kendisidir!

Üçüncüsü: Amerika’nın bugün dünyada yaptığı şey, güç kullanarak halklara boyun eğdirme ve küstahlıktır. Nitekim Başkanı Trump açıkça şunu söylemektedir: “Biz dünyanın en güçlü ordusuyuz, bizi yenebilecek veya karşımızda durabilecek hiç kimse yoktur.” Bu mütekebbir şahıs, onları yaratan Allah’ın onlardan çok daha güçlü olduğunu unutmaktadır. Allah Subhânehu ve Teâlâ, kendi güçlerine aldanan ve onlardan çok daha kuvvetli olan kavimleri helak etmiştir. Allah Azze ve Celle şöyle buyurmaktadır:

فَأَمَّا عَادٌ فَاسْتَكْبَرُوا فِي الْأَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّ وَقَالُوا مَنْ أَشَدُّ مِنَّا قُوَّةً أَوَلَمْ يَرَوْا أَنَّ اللَّهَ الَّذِي خَلَقَهُمْ هُوَ أَشَدُّ مِنْهُمْ قُوَّةً وَكَانُوا بِآيَاتِنَا يَجْحَدُونَ “Âd kavmi ise yeryüzünde haksız olarak büyüklük taslamış, “Bizden daha güçlü kim var?” demişlerdi. Onlar, kendilerini yaratan Allah’ın onlardan daha güçlü olduğunu görmediler mi? Onlar bizim ayetlerimizi inkâr ediyorlardı.” [Fussilet 15]

Sudan yöneticilerinin ve diğerlerinin korktuğu, yaltaklandığı ve her istediğini yapmasını beklediği Amerika’nın, Allah’ın izniyle yakında yok olacağına dair inancımız tamdır. Bu yok oluş, vakti gelmiş ve zamanı yaklaşmış olan hak ve adalet devleti Nübüvvet metodu üzere ikinci Râşidî Hilafet’in eliyle gerçekleşecektir Allah’ın izniyle.

إِنَّهُمْ يَرَوْنَهُ بَعِيداً * وَنَرَاهُ قَرِيباً “Doğrusu onlar, onu uzak görüyorlar. Biz ise onu yakın görüyoruz.” [Mearic 6-7]

 

Devamını oku...

Ulus Devlet ve İslam Dünyasındaki Yöneticilerin Amerikan Liderliğindeki Küresel Sisteme Boyun Eğmesi, İslam Ümmetini Batı İçin Kolay Bir Av Haline Getirmiştir! Müslümanların Kanını, Malını, Topraklarını ve Akidesini Yalnızca Hilâfet Koruyabilir

Amerika’nın İran’a karşı yürüttüğü savaş; sömürgeci kâfir güçlerin İslam Ümmetine karşı yürüttüğü Haçlı savaşlarının bir devamıdır. Amerika ve müttefiklerinin 1991’de Irak’a saldırısı, 1992-1995 yılları arasında Sırbistan ve Hırvatistan’ın Bosna’daki soykırımı, Amerika’nın 1998’de Sudan ve Afganistan’a saldırıları, 2001’de Afganistan’ın ve 2003’te Irak’ın işgali, Yahudi varlığının 2006’da Lübnan’a saldırısı, 2011’de Amerika ve NATO’nun Libya’ya müdahalesi, 2014-2019 yılları arasında Suriye’de Amerika ve Rusya eliyle gerçekleştirilen katliamlar ve son olarak Yahudi varlığı ile Haçlıların Gazze ve İran’a yönelik saldırıları; son kırk yıldır İslam coğrafyasında süregelen Haçlı seferleri zincirinin halkalarıdır.

Buna rağmen yöneticilerimiz, bu saldırılara İslam Ümmetine karşı yürütülen kasıtlı bir Haçlı savaşı olarak bakmamış; aksine meseleyi ulus devlet merceğinden okumuşlardır. Bu sakat bakış açısının doğal sonucu olarak kendilerini “ulusal çıkarlar” peşinde koşmakla sınırlandırmışlardır. Bu slogan altında, kendi ülkelerine ve halklarına karşı yürütülen Haçlı saldırıları için kolaylaştırıcı rolü üstlenmişler, o haçlı seferlerine yardımcı olmuşlar ve işbirliği yapmışlardır. Hatta Irak-İran savaşı, Suudi Arabistan’ın Yemen saldırısı ve Pakistan’ın mevcut Afganistan operasyonlarında olduğu gibi, “ulusal çıkar” adına birbirlerine saldırmışlardır.

Böylelikle ulus devlet eksenli siyasi zihniyetin, Müslüman beldelerini Haçlı saldırıları için kolay bir av haline getirdiği, kolektif gücümüzü parçaladığı ve kâfirlere topraklarımızı işgal etme imkânı verdiği gün gibi ortadadır. Oysa ulus devlet mefhumu, İslam’ın ümmetin birliği ve İslam’ın hakimiyeti vizyonuyla taban tabana zıttır. İslam; ümmetin parçalanmasını, araya ulusal sınırların çekilmesini ve ister birbirleriyle dost isterse düşman olsunlar Müslümanların başında birden fazla yöneticinin bulunmasını kesinlikle reddeder. Peygamberimiz SallAllahu Aleyhi ve Sellem bizi bu gerçeklikten sakındırmış ve bize bu konudaki şer’i hükmü açıklamıştır:

إذا بُويِعَ لِخَلِيفَتَيْنِ، فاقْتُلُوا الآخِرَ منهما “İki Halifeye biat edildiği zaman, onlardan sonuncusunu öldürün.” [Müslim]

İslam’ın siyaseti, ulus devletlerin siyaseti değil, tek Ümmet siyasetidir. İslam, milliyetçi asabiyetlere dayanan bu suni sınırları kesinlikle reddeder. O halde güç ve kuvvet ehli ile Pakistanlı alimler, Müslümanların başına gelen yıkımdan en başta ulus devlet ve ulusal çıkarlar temelli siyaset yürütenlerin sorumlu olduğunu bilmelidirler.

Haçlı Batı, dünya siyasetini ve İslam beldelerinin siyasetini kontrol etmek için Uluslararası sistemi kurmuştur. Bu sisteme katılmak bizim için bir beka meselesi değil; aksine, Batı’nın işlerimizi doğrudan kontrol etmesini sağlayan Tağut’a teslim olmaktır. Birleşmiş Milletler (BM), Uluslararası Para Fonu (IMF), Dünya Bankası, Mali Eylem Görev Gücü (FATF), Uluslararası Adalet Divanı (UAD), Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) ve Trump’ın Barış Konseyi; bunların hepsi Batı’nın çıkarlarına hizmet eden araçlardır. Bunlar Müslümanların gücünü yok etmek, beldelerini parçalamak ve devletlerini Batı’ya boyun eğmiş halde tutmak için kurulmuştur. Bu uluslararası kurumlar, Amerika’nın ve onun dış politikasının aparatları olarak işlev görmektedir.

İslam, bu uluslararası sistemin tâğût olarak değerlendirilip reddedilmesini emreder. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ يَزْعُمُونَ أَنَّهُمْ آمَنُوا بِمَا أُنزِلَ إِلَيْكَ وَمَا أُنزِلَ مِن قَبْلِكَ يُرِيدُونَ أَن يَتَحَاكَمُوا إِلَى الطَّاغُوتِ وَقَدْ أُمِرُوا أَن يَكْفُرُوا بِهِ وَيُرِيدُ الشَّيْطَانُ أَن يُضِلَّهُمْ ضَلَالاً بَعِيداً “Sana indirilen Kur’an’a ve senden önce indirilene inandıklarını iddia edenleri görmüyor musun? Tâğût’u tanımamaları kendilerine emrolunduğu hâlde, onun önünde muhakeme olmak istiyorlar. Şeytan da onları derin bir sapıklığa düşürmek istiyor.” [Nisa 60]

Ey güç ve kuvvet ehli! Ey ümmetin âlimleri! Dünya işlerinin Epstein gibileri koruyan ve üreten bir uygarlık tarafından yönetilmesi nasıl kabul edilebilir? İnsanlığın liderliğini üstlenmekle görevli Müslümanlar, nasıl olur da Batının ve Amerika’nın uydusu olmaya rıza gösterebilirler? Dünya siyasetine ve uluslararası konjonktüre yön vermek, dünyayı İslam’a göre yönetmek, bu yozlaşmış kapitalist-liberal akideye ve şeytana tapanların sistemine son vermek, bizim şer’î hakkımız ve görevimiz değil midir? Allah Subhânehu ve Teâlâ Kuran’ı Kerimde şöyle buyuruyor:

هُوَ الَّذِي أَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدَى وَدِينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدِّينِ كُلِّهِ وَلَوْ كَرِهَ الْمُشْرِكُونَ “O, kendisine ortak koşanlar hoşlanmasa da, dinini bütün dinlere üstün kılmak için Rasûlünü hidayet ve hak din ile gönderendir.” [Saff 9] O halde, zamanın Firavun’u Trump’ın, Müslümanların kanının dökülmesi pahasına “Yeni Ortadoğu” projesi adı altında bölgeyi Amerika’nın çıkarlarına göre yeniden şekillendirmesine neden izin veriliyor? Bu bölgenin gerçek sahipleri olarak biz Müslümanlar; niçin bölgeyi Hilafet sancağı altında birleştirmek, Yahudi varlığını ortadan kaldırmak ve Amerika’yı bu topraklardan söküp atmak için çalışmıyoruz?

Amerika’nın İran’a, daha önce Gazze’ye, Afganistan’a ve Irak’a karşı yürüttüğü savaşlar onun uygarlığının zayıflığını ve askeri gücünün kırılganlığını ortaya koymuştur. Bugün, güç sahipleri arasında Hilafet’in ikamesinin şer’i bir zorunluluk olduğunu kavrayacak muhlis adamlara ihtiyaç vardır. Bu değişimi gerçekleştirecek vizyon ve hazırlık, bugün sadece İslam beldelerinin en büyük siyasi partisi olan Hizb-ut Tahrir’de mevcuttur. Öyleyse haydi ulus devletin ve uluslararası sistemin paslanmış zincirlerini kırmak için ilerleyin ve Nübüvvet metodu üzere Hilafeti kurun.

Devamını oku...

Mısır’da Benzin Zamları: Ümmetin Serveti Nasıl da Onu Yoksullaştıran Bir Araca Dönüştürülmektedir?

Mısır’da benzin fiyatlarına yapılan zamlar artık sıradan bir ekonomik karar ya da rejimin tasvir etmeye çalıştığı gibi bütçe açığını kapatmaya yönelik mali bir tedbir olmaktan çıkmıştır. Bilakis bu zamlar, ülkenin yönetildiği politikaların doğasını deşifre eden, Ümmete dayatılan ekonomik sistemin gerçek yüzünü ortaya koyan, onun servetlerini alacaklıların ve Batı’nın çıkarlarına amade kılan, halkı ise günlük geçim derdiyle baş başa bırakan sistematik bir olgu haline gelmiştir.

Mısır, son yıllarda akaryakıt fiyatlarında ardı arkası kesilmeyen bir zam dalgasına tanıklık etmiştir. Öyle ki, bazı benzin türlerinde son on yıldaki artış oranı %100’leri bulmuştur. Birkaç yıl öncesine kadar litresi birkaç cüneyh olan benzin, bugün 20 cüneyh sınırına dayanmıştır. Bu zamlar aniden ortaya çıkmış değildir; aksine bu zamlar, hükümetin “Ekonomik Reform” adı altında pazarladığı, enerji üzerindeki sözde desteklerin (sübvansiyonların) kaldırılmasını ve fiyatların küresel piyasalara endekslenmesini öngören programın bir parçasıdır.

Ancak burada dikkat edilmesi gereken gerçek şudur ki, Mısır’daki benzin meselesi sadece bir hükümet desteği meselesi değildir, aksine ülkenin sahip olduğu devasa servetlerle ilgili bir meseledir. Mısır büyük petrol ve gaz rezervlerine sahiptir ve petrol türevlerine olan ihtiyacının büyük bir kısmını kendisi üretmektedir. Buna rağmen halk, sanki Mısır’ın hiçbir enerji kaynağı yokmuşçasına sürekli zamların ağırlığı altında ezilmektedir!

İşte burada, insanların işlerini güden bir devletteki servet yönetimi ile ülkeyi pençesine alan kapitalist ekonomik sistemin uygulamaları arasındaki bariz çelişki ve uçurum gün yüzüne çıkmaktadır. Kapitalizm; enerji ve doğal kaynakları kâr-zarar hesabına dayalı bir ticari mal olarak görürken; İslam bu kaynakları, tekelleştirilmesi veya bir vergi toplama aracına dönüştürülmesi caiz olmayan, Ümmete ait bir kamu mülkiyeti olarak görmektedir.

Şeriat, madenler ve büyük enerji kaynakları gibi genel menfaat sağlayan unsurları kamu mülkiyeti babından saymış ve bütün Müslümanların bu mülkiyete ortak olduğunu ortaya koymuştur. Dolayısıyla devletin, bu kaynakları bir kâr veya vergi toplama kapısı olarak görmesi caiz değildir; aksine bunları tüm Ümmetin maslahatını gözetecek ve halkın işlerini kolaylaştıracak şekilde yönetmek zorundadır.

Bu bağlamda rejimin zamları meşrulaştırmak için kullandığı “destek” (sübvansiyon) kavramı aslında siyasi bir hiledir. Zira rejim, zamları haklı çıkarmak için her seferinde “desteğin azaltılması” sloganına sarılmaktadır. Sanki devlet, kendi cebinden halka lütufta bulunuyormuş gibi bir algı yaratılmaktadır. Oysa bu anlatı büyük bir aldatmacadır. “Destek” kavramı özünde, ekonomik politikaların yükünü insanların sırtına yüklemek için kullanılan siyasi bir hiledir.

Eğer bu servetler, İslam’ın emrettiği gibi kamu mülkiyeti esasına dayalı olarak doğru bir şekilde yönetilmiş olsaydı, halkın sözde bu desteğe bile ihtiyacı kalmazdı. Zira bu kaynaklar, toplumun ihtiyaçlarını karşılamaya ve insanların üzerindeki yükleri hafifletmeye yeter de artar bile. Ancak servetler, kamu kaynaklarını birer haraç ve kar kapısına dönüştüren kapitalist sisteme göre yönetilince, insanlar kendi haklarının küçük bir kısmını bile “destek” adı altında adeta dilenir hâle getirilmektedir.

Buradan hareketle, tekrarlanan zam dalgalarının arkasındaki asıl sebep anlaşılabilir. Dolayısıyla zamların arkasındaki asıl saik ulusal egemenlik kararları değil, uluslararası kredi programlarına (IMF) verilen taahhütlerdir. Bu programlar “enerji sübvansiyonlarının azaltılması” ve fiyatların kademeli olarak “gerçek fiyat”a yükseltilmesini şart koşmaktadır.

Bu noktada akıllara şu soru geliyor: Peki bu “gerçek fiyat” nedir? Bu kaynaklara sahip bir ülkede, enerjinin gerçek fiyatının; büyük şirketlerin ve sanayileşmiş devletlerin kontrolündeki küresel piyasaya endeksli olması akıl kârı mıdır? Bu fikir bile Mısır’a dayatılan ekonomik sistemin kölece mahiyetini yansıtmaktadır. Çünkü akaryakıt fiyatlarını küresel piyasaya ve dolara bağlamak; halkın hayatını, ülkenin imkanları yerine uluslararası piyasaların dalgalanmalarına rehin bırakmak demektir.

Bunun doğal sonucu ise peş peşe gelen enflasyon dalgalarıdır. Zira benzin zammı sadece akaryakıtla sınırlı kalmaz, hayatın her alanına sirayet eder. Ulaşım maliyetleri artar, üretim maliyetleri yükselir ve neticede tüm mal ve hizmetler zamlanır. Böylece insanlar her akaryakıt zammında kendilerini yeni bir pahalılık girdabının içinde bulurlar. Zamanla bu politika kısır bir döngüye dönüşür: Fiyatlar yükselir, fakirlik artar; mali açık büyür, yeni zamlar yapılır. Ve bu döngü hep halkın aleyhine işler.

Sorunun özü benzin fiyatları değil, ekonomiyi yöneten sistemin doğasıdır. Ülke borçlara, faizli kredilere ve Batılı finans kuruluşlarına göbekten bağlı kapitalist modelle yönetildiği sürece krizler tekerrür edecek ve bedeli hep halk ödeyecektir.

Gerçek çözüm; pansuman tedbirlerde değil, ümmetin servetlerinin yönetim biçiminin kökten değiştirilmesinde yatmaktadır. Bu servetler, ümmetin tamamına ait olduğu asıl konumuna geri dönmeli ve adil dağılımı, adil dağıtımını garanti altına alan, insanların maslahatlarını gerçekleştiren ve işlerini güden şer’i hükümlere göre yönetilmelidir.

Ey Kinane halkı! Yaşadığınız bu geçim sıkıntısı ve artan fiyatlar, kaynak yetersizliğinin bir sonucu değildir; bilakis ülkenin yönetildiği yanlış ekonomik politikaların doğrudan bir sonucudur. Mısır yoksul bir ülke değildir; aksine servetleri, konumu ve imkânlarıyla zengin bir ülkedir. Ancak bugün bu servetler, sizin işlerinizi güdecek şekilde yönetilmemektedir. İşte bu gerçeği idrak etmek, servetlerinizin size geri dönmesi ve aranızda adalet ve rahmeti tesis edecek şekilde yönetilmesi için değişim yolunda atılacak ilk adım olacaktır.

Ey Kinane askerleri! Sizler de bu politikaların yükünü taşıyan halkın bir parçasısınız. İslam Ümmeti’nin tarihinde ordular, adaletin dayanağı ve halkın haklarının hamisi olmuştur; Ümmeti yoran ve belini büken politikaların aracı değil. Sorumluluğunuz, ülkenin kaynaklarını korumak, ümmetin maslahatına zarara veren ve mukadderatını (kaynaklarını) heba eden her türlü girişime karşı kalkan olmaktır. O halde Ümmetinizden yana saf tutun, onun dertlerini yüklenin ve işlerini İslam ile gözeten Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafet altında yeniden ümmetin otoritesini tesis edin. Ümmetin meselelerinin tartılacağı yegâne mizan, Allah’ın indirdiği hak mizandır:

وَمَا لَكُمْ لاَ تُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِ اللّهِ وَالْمُسْتَضْعَفِينَ مِنَ الرِّجَالِ وَالنِّسَاء وَالْوِلْدَانِ الَّذِينَ يَقُولُونَ رَبَّنَا أَخْرِجْنَا مِنْ هَـذِهِ الْقَرْيَةِ الظَّالِمِ أَهْلُهَا وَاجْعَل لَّنَا مِن لَّدُنكَ وَلِيّاً وَاجْعَل لَّنَا مِن لَّدُنكَ نَصِيراً “Size ne oluyor da, Allah yolunda ve “Ey Rabbimiz! Bizleri halkı zalim olan şu memleketten çıkar, katından bize bir dost ver, bize katından bir yardımcı ver” diye yalvarıp duran zayıf ve zavallı erkekler, kadınlar ve çocukların uğrunda savaşa çıkmıyorsunuz?” [Nisa 75]

Devamını oku...

Ramazan Serisi: İslam Tarihinin Aydınlatıcı Anları Dokuzuncu Bölüm Devletin Merkezi Olan Caminin İnşa Edilmesi

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Ramazan Serisi: İslam Tarihinin Aydınlatıcı Anları

Dokuzuncu Bölüm

Devletin Merkezi Olan Caminin İnşa Edilmesi

Peygamberimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem Medine'ye geldiğinde, yönetim için bir saray veya kendine ait geniş bir ev inşa etmekle başlamamış, aksine cami inşa etmekle başlamıştır. Bu sahne, siret kitaplarında hızla geçip gidebilir ancak gerçekte devletin merkezinin saraylar ya da kapalı divanlar değil, aksine Allah ile olan bağın kurulduğu ve aynı zamanda insanların işlerinin yürütüldüğü bir yer olduğuna dair bir beyandır. Dolayısıyla cami, hayatın kenarlarında yer alan ruhani bir köşe değil, aksine yeni siyasi bir varlığın kalbi olmuştur.

Kerpiç ve hurma gövdelerinden yapılmış bu basit yapıda livalar bağlanıyor, ordular sevk ediliyor, heyetler kabul ediliyor, elçiler gönderiliyor, askeri istişareler yönetiliyor, anlaşmazlıklar çözülüyor, Kur'an ayetleri okunuyor ve insanlara dinleri öğretiliyordu. Yani cami bir üniversite, bir konsey, bir liderlik karargâhı ve bir mahkeme salonuydu. Zira din ve siyaset arasında bir ayrım yoktu; çünkü doğası gereği İslam, böyle bir ayrımı tanımaz.Zira ibadet, yönetimden ayrı bir ritüel değildir, aksine devletin tüm gidişatını kontrol eden bir ruhtur.

Bu tesis, açık bir mesaj taşımaktadır: Herhangi bir kalkınma projesinin, kendisinden kaynaklandığı akideyle, akideden kaynaklanan egemenlikle ve yönelim ve değerlerin kaynağını belirlemekle başlamasıdır. Dolayısıyla cami bir merkez olduğunda bu, yasamanın, kararların ve siyasetin, insanın kaprislerinden ve nüfuz sahibi güçlerin baskısından değil, vahiy mizanından kaynaklandığı anlamına gelmektedir. Yani cami sadece bir sembol değildir, aksine devlet işlerinin İslam temelinde yürütüldüğü pratik bir merkez ve karargâhtır.

Öte yandan çağdaş gerçekliğimize baktığımızda, resmin tam tersi olduğunu görürüz. Zira yüksek başkanlık sarayları, devasa hükümet binaları ve geniş alana yayılmış bakanlıklar ve karar merkezleri vardır. Camiler ise genellikle vaaz ve ibadet işleviyle sınırlandırılmıştır. Dolayısıyla camide bireysel ahlak hakkında konuşulmasına izin verilir ancak yönetim, ekonomi ve genel siyaset konularına yaklaşmak yasaklanır. Böylece din, hayat için bir yönlendirici değil, Batı'nın istediği gibi hayat için bir “ek” haline gelmiştir.

Bu ayrım tesadüfen gerçekleşmemiştir, aksine devlet yönetimini, vahiyle ilgisi olmayan, tamamen insani bir mesele olarak gören bir felsefenin sonucunda ortaya çıkmıştır. Ancak Peygamberimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in Medine'de yaptığı şey bunun tam tersiydi: Zira cami devletin merkezi olduğunda, bu bir kaosa yol açmamış, aksine temellerini bilen, egemenliğinin tadını çıkaran ve adaletine güvenen uyumlu bir toplumun inşasına yol açmıştır. Nitekim yönetici, sınıf ayrımı yapmadan insanlara doğrudan hitap eder ve onların karşısında muhasebe edilir. Yani sultan ile ümmet arasında bir ayrım yoktur.

Basitçe caminin kendisi, siyasi bir mesajdır. Yani İslam'da yönetim, insanların dikkatini çeken görüntülere değil, adaletin sağlanmasına ve işlerin gözetilmesine dayanmaktadır. Bugün ise lüks genel merkezler ve gösterişli projeler için milyarlarca Dolar harcanırken, insanlar boğucu yaşam krizlerinin acısını çekmektedirler. Yani öncelikler bozulmuştur; çünkü merkez, artık değerler değil, gösteriş olmuştur.

Din yönetimden ayrıldığında cami, ibadetlerin eda edildiği bir binadan öteye geçemez ve devlet de sırf maddi çıkar hesaplamalarıyla yönetilen idari bir yapıya dönüşür. İşte o zaman kanunlar piyasa dengelerine göre çıkarılır, servetler kâr mantığına göre yönetilir ve insanların işlerinin gözetilmesi, gerçekten aşınmış olsa bile başarı sadece büyüme rakamlarıyla ölçülür. Bu bağlamda zulüm, “yasal” olduğu sürece mümkün, hatta haklı bir hale gelir.

Cami merkez olduğunda, o zaman siyasi kararlar sadece kâr ve zarar yoluyla değil, haram ve helal, adalet ve zulüm dengesi yoluyla geçmektedir. Bu ise planlama veya modern bir yönetim olmadığı anlamına gelmemekte, aksine bu yönetimin aşılamayacak ahlaki bir sınırı olduğu anlamına gelmektedir.

Burada caminin inşasının, sırf sembolik bir adım değil, aksine Muhacir ve Ensar arasında kardeşlik, Medine Vesikası aracılığıyla dahili ilişkilerin düzenlenmesi, ordunun hazırlanması ve bağımsız bir pazarın inşa edilmesi gibi kapsamlı bir projenin parçası olduğunu anlamak önemlidir.

Bizim gerçekliğimiz, şu soruyu dayatmaktadır: Bugün İslam'ın konumu, hayatı yönetmenin neresindedir? İslam, yasama, siyaset ve ekonomide gerçek bir temel mi, yoksa sadece özel münasebetlerde başvurulan kültürel bir kimlik midir? Büyük kararlarımız şeriatın terazisinde mi, yoksa uluslararası finans kurumlarının ve kredi derecelendirme raporlarının terazisinde mi tartılmaktadır?

Caminin inşası sahnesini hatırlamak, sadece onun şeklini yeniden canlandırmakla yetinmeye ya da çözümü daha büyük binalar inşa etmekle sınırlamaya davet etmek değildir. Aksine mesele bundan daha derindir ki o da; merkezin yeniden düzenlenmesidir.Peki devleti yönlendiren nedir? Onun önceliklerini belirleyen nedir?Anlaşmazlık olduğunda, siyasi anlaşmalara, değişen örflere veya insan yapımı kanunlara değil, tafsili delillerden istinbat edilmiş şerî hükümlere başvurulur; çünkü egemenlik sadece Allah'a aittir ve her anlaşmazlıkta nihai karar Allah'ın indirdikleriyle hükmetmektir.

Medine'de cevap ilk andan itibaren beri açıktı; o da camiden, şeriatın egemenliğinden, değerleri siyasetin kalbi kılmaktan başlamaktır. Belki de bu ders, bugün en acil olanıdır; çünkü dünyamızda tekrarlanan krizler sadece yönetim krizleri değildir, aksine pusula krizleridir. Zira pusula doğru olduğunda, tüm rota, daha adil ve istikrarlı bir temelde yeniden çizilebilir.

Pusulanın yönü, Allah'ın izniyle yakında kurulacak olan Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafet Devleti'nde Halife ile doğru bir şekilde belirlenecektir.

Hizb-ut Tahrir Mısır Vilayeti Medya Bürosu

Devamını oku...

Nükleer Silahlara Sahip Pakistan, Şimdi Mescid-i Aksa'yı Kurtarmaya Muktedirdir!

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Nükleer Silahlara Sahip Pakistan, Şimdi Mescid-i Aksa'yı Kurtarmaya Muktedirdir!

Ey Pakistan Silahlı Kuvvetlerinin subayları: Bölgede en güçlü bir şekilde eğitilen ve en çok finanse edilen şüphesiz sizlersiniz.

Ey Evrengzib'in evlatları: 7 Mayıs 2025'teki askeri harekat, bölgedeki hava üstünlüğünü sağlamakla birlikte çok alanlı modern savaştaki ustalığınızı da kanıtlamıştır.

Uluslararası koşulların elverişliliği: Yerel fiyatların yükselmesi, küresel ticaret çatışmaları ve İran'ın Hürmüz Boğazı'ndaki hakimiyeti, uluslararası yaptırımları devre dışı bırakmıştır.

İran'ın füze ve insansız hava aracı güçleri, -ister kara birlikleri, ister deniz gemileri, ister hava üsleri, ister radar merkezleri olsun- sömürgeci askeri varlıkların tamamını etkisiz hale getirmiştir.

Ey Selahaddin'in evlatları: Yahudi varlığının askeri gücü efsanesi ve Gazze'de çok az sayıdaki yetersiz silahlı savaşçılar karşısındaki başarısızlıkları ortaya çıkmıştır. Şimdi Yahudiler, korku içerisinde sığınaklarda saklanmış sizin “Allahu Ekber” haykırışlarınızı bekliyorlar.

Ey Halid bin Velid Radıyallahu Anh'ın evlatları: Mescid-i Aksa ve mübarek Filistin topraklarını kurtarmak amacıyla bir kara ulaşım hattı sağlamak için İran ve bölge üzerinde derhal bir nükleer caydırıcılık şemsiyesi oluşturmanız gerekir.

Ey Sa'd bin Muaz Radıyallahu Anh'ın evlatları: Raşidi Hilafeti kurmak için nusret verin. Ümmetin ordularını ve mücahitlerini, kâfirleri yenilgiye zorlayacak kesin bir zafere doğru yönlendirin.

Allahu Teala şöyle buyurmuştur: قُلْ هَلْ تَرَبَّصُونَ بِنَا إِلاَّ إِحْدَى الْحُسْنَيَيْنِ وَنَحْنُ نَتَرَبَّصُ بِكُمْ أَن يُصِيبَكُمُ اللهُ بِعَذَابٍ مِّنْ عِندِهِ أَوْ بِأَيْدِينَا فَتَرَبَّصُواْ إِنَّا مَعَكُم مُّتَرَبِّصُونَ “Münafıklara şunu söyle: “Siz bizim hakkımızda ancak şu iki güzellikten; zafer veya şehadetten birinin gelmesini gözetip duruyorsunuz. Biz ise sizin hakkınızda, ya Allah'ın kendi tarafından veya bizim elimizle sizi cezalandırmasını bekliyoruz. Öyleyse bekleyin, biz de sizinle beraber beklemekteyiz.” [Tevbe 52]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ömer Nasruddin – Pakistan

Devamını oku...

İslami Cemaatler, Zafer ve İktidarı Elde Etme Çabalarında Samimi Olsunlar

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

İslami Cemaatler, Zafer ve İktidarı Elde Etme Çabalarında Samimi Olsunlar

Haber:

Egemenlik Konseyi Başkanı ve Sudan Ordusu Genel Komutanı Abdulfettah el-Burhan, hiçbir tarafın Silahlı Kuvvetler veya Sudan Devleti adına konuşmasına izin verilmeyeceğini vurgulayarak, İran’ın Körfez ülkelerine karşı yürüttüğü savaşta İran’ı savunmaya hazır olduğunu açıklayan gruplara karşı sert önlemler alınacağı uyarısında bulundu.

El-Burhan'ın açıklamaları, ordu sözcüsünün, İslamcı akıma yakın gruplara karşı yasal işlem başlatılacağını duyurmasından bir gün sonra geldi. Bu gruplar, bir Ramazan etkinliğinde, İran'ın ABD ve Yahudi devleti tarafından kara saldırısına maruz kalması halinde onu savunmaya hazır olduklarını açıklamışlardı.

Ordunun yanında, İslamcı akıma mensup unsurlar da savaşıyor; bunların arasında ABD’nin yaptırımlarına maruz kalan gruplar da bulunmaktadır; zira ABD, İran’la bağlantıları olduğu iddiaları üzerine Bera bin Malik Tugayı’na yaptırımlar uygulamıştı. (Sudan Tribune, 5 Mart 2026)

Yorum:

İslam adını taşıyan, ancak İslam’ı egemen kılmak için net bir proje veya programı olmayan güçler, içsel bir değişim gerçekleştirmek amacıyla yerel kargaşaları kışkırtmaya yaramaktadırlar; bu ise yönetime tutunmak için onlara yalakalık yapan ajanların amaçlarına hizmet edebilir; İslam ile hiçbir ilgisi olmayan saçma bir oyunda başrol oynamak için bu cemaatler her zaman bölgeyi bölünmüş tutmaya ve parçalanmış küçük devletçikler arasındaki gerilimleri körüklemeye yaramaktadırlar ki böylece bölünmüş olanın daha fazla bölünmesini sağlamaktadırlar. Örneğin geçen yüzyılın 50'li ve 60'lı yıllarında Müslüman Kardeşler, Batı'nın desteğiyle Mısır ve Suriye'deki milliyetçi hareketleri baltalayarak daha sıkı bir ittifak kurmaya çalışmış ve bölgede yükselen laik milliyetçilik güçlerine karşı Ürdün ve Suudi Arabistan gibi muhafazakâr rejimleri desteklemeye yardımcı olmuşlardı.

Kesin olan şey kargaşadan istifade edilerek silah satışlarının her geçen gün artmasıdır; bu ise Orta Doğu'daki gerilimleri sürekli alevlendiren ve iç çatışma meselelerinde İslam’a veya Müslümanlara hizmet etmeyen savaş malzemeleri ve teçhizatın başlıca tüketicisi olarak bundan yararlanan eski bir sömürgeci politikadır.

Mazluma yardım etmek ve yeryüzünde Allah’ın sözünü yüceltmek isteyenler, öncelikle İslam akidesine dayalı İslam bir cemaat kurmaları, Hilafetin kurulmasını hayati meseleleri haline getirmeleri ve bu konuyu ölüm kalım meselesi olarak benimsemeleri gerekir.Ayrıca İslam Devleti'ni kurmak için çalışırlarken, Allah'ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in devleti kurduğu metoda bağlı kalmaları gerekir. Allahu Teala şöyle buyurmuştur: قُلْ هَذِهِ سَبِيلِي أَدْعُواْ إِلَى اللَّهِ عَلَى بَصِيرَةٍ أَنَا وَمَنِ اتَّبَعَنِي وَسُبْحَانَ اللَّهِ وَمَا أَنَا مِنَ الْمُشْرِكِينَ “(Resulüm!) De ki: İşte bu, benim yolumdur. Ben Allah'a çağırıyorum, ben ve bana uyanlar aydınlık bir yol üzerindeyiz. Allah'ı (ortaklardan) tenzih ederim! Ve ben ortak koşanlardan değilim.” [Yusuf 108]Bu, tek ve bir olan Allah’ın, Nebisi Mustafa'ya ve onun izinden gidenlere yönelik hitabı olup bu hitapta, belirli bir yolda ve açık ve doğru bir metoda göre hareket etmesi, Allah’a davetinde basiret üzere olması, yani davetin ayın on dördü gibi açık ve net ve hiçbir muğlaklık veya belirsizlik barındırmayan bir davet olması vacip kılınmıştır.

Kurtuluşun yolu, bir milim bile sapmadan bu adımlara tabi olmaktır; bizler tüm Müslümanların, ümmetin “لا إله إلا الله محمد رسول الله" sancağı altında birleşeceği o büyük günü görmeyi arzuladıklarını düşünüyoruz; işte çalışanlar, asıl bunun için çalışmalıdırlar.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Gâde Abdulcabbar (Ümmü Evâb) - Sudan

Devamını oku...

İngiltere, İslam Nizamının Kendi Sisteminden Daha İyi Olduğuna İnandıkları İçin Müslümanlara Suçlular Gibi Davranıyor

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

İngiltere, İslam Nizamının Kendi Sisteminden Daha İyi Olduğuna İnandıkları İçin Müslümanlara Suçlular Gibi Davranıyor

Haber:

9 Mart 2026’da İngiltere, “Önemli Olanı Koruma” planını açıkladı; bu plan, 2024 yılı aşırıcılık tanımını tüm hükümet kurumlarına ve saha kuruluşlarına entegre etmektedir; ayrıca “Aşırılığın Durumu” başlıklı yıllık bir rapor yayımlama sözü verildi; bu rapor İslamcılık, aşırı sağ ve aşırı sol üzerine odaklanacak olup ayrıca plan, Hayır Kurumları Komisyonu’nun mütevelli üyeliklerini askıya alma ve hayır kurumlarını kapatma yetkilerini genişletmeyi, üniversiteler üzerindeki denetimi yeni “Uyum Şartı” aracılığıyla sıkılaştırmayı ve hatta “şiddet içermeyen aşırıcılık” ile terörle bağlantılı olduğu düşünülen “bölücü veya bağnaz söylemleri” izlemeyi öngörmektedir.

Yorum:

İngiltere, toplumsal uyumu savunduğunu iddia ediyor ancak gerçekte pekiştirdiği şey dini sansürdür.Zira İngiltere ve Galler, 2008 yılında eski küfür ve dinî hakaret suçlarını yürürlükten kaldırdı ancak şu anda, öncelikle Müslümanları hedef alan yeni bir tür laik küfür ortaya çıkarılmaktadır.Eskiden devlet, kutsal inancı ihlal eden suçları cezalandırıyordu; oysa şimdi toplumda alışılmışın dışında görülen inançları çarpıtmak, dışlamak ve bastırmak için idari kurumlar kurulmaktadır.Bu nedenle sapkınlık yasasıyla karşılaştırma yapmak yerinde olacaktır.Artık hedef Hristiyan inancı değil, aksine İslami inançlardan tehdit hisseden liberal devletin ideolojik sınırlarıdır.

Yeni planın en dikkat çekici yanı, sadece şiddetle sınırlı olmamasıdır.Özellikle üniversitelerden, “terörle makul bir şekilde ilişkilendirilebilecek” “bölücü veya fanatik söylemler” de dahil olmak üzere “şiddet içermeyen aşırıcılığı” izlemeleri talep edilmiştir. Üniversite içindeki uyumu destekleyen veya zedeleyen unsurlar üzerine tasarlanan Uyum Şartı, öğrencilerin davranışlarını ve katılımlarını belirleyecektir.İçişleri Bakanlığı da, üniversiteleri, öğrenci birliklerini, hayır kurumlarını, kiralanabilir mekanları ve toplumsal alanları kapsayan “Ufuk Taraması” işlevini ekleyecektir. Böylece düşünce suçuna bürokratik bir nitelik kazandırılmaktadır: Bu da tek bir cümleyi kesin biçimde yasaklamakla değil, aksine tehlikeli ortamları, şüpheli bağlantıları ve kabul edilemez inanç kalıplarını belirlemek üzere kurumları eğitmekle olacaktır.

Resmi bütçe metnindeki ifadeler, bu sistemin yükünü kimin üstleneceği konusunda bir değişiklik getirmiyor. Ayrıca strateji, birkaç ideolojik tehdide işaret etse de, açıkça “İslamcı aşırılıkçılığın başlıca bir tehdit oluşturduğunu” belirtmekte ve siyasi İslam’ı, devlet otoritesi yoluyla şeriatı dayatma ve küresel Hilafet kurma çabası olarak tanımlamaktadır.Pratikte bu çerçeveleme, İslami siyasal bilinci sürekli bir şüphe konusuna dönüştürmektedir. Sorun yalnızca şiddette yatmamakta; aksine meşru İslami faaliyetlerin, hayır kurumlarının, öğrenci gruplarının ve genel muhalefetin sürekli olarak yakında yasadışı hâle gelecekmiş gibi muamele görmesinde yatmaktadır. Bu da 14 Mart 2024 tarihinde Michael Gove'un bakanlığının aşırılıkçılık için hukuka aykırı yeni bir tanım açıklaması ve özellikle İslami eğilim ve görüşlerin tehlikesine karşı uyarıda bulunmasıyla bizzat ortaya çıkmıştır.Hükümet, bunun 7 Ekim 2023 olaylarının ardından ortaya çıkan ortama bir yanıt niteliğinde geldiğini ve 2011 tarihli eski önlem programının tanımından daha sıkı bir çalışma çerçevesi için çaba gösterdiğini söylemiştir.2024 tarihli tanımda aşırılıkçılık, başkalarının haklarını ortadan kaldırmak, liberal parlamenter demokrasiyi değiştirmek ya da başkalarının bunu yapmasına elverişli bir ortam yaratmak hedefiyle şiddet, nefret veya bağnazlığa dayalı bir ideolojinin propagandasını yapmak olarak tanımlanmıştır.2011 tarihli eski önleme programının tanımına gelince; bu program aşırıcılığı, daha geniş bir kapsamda, yani temel İngiliz değerlerine açık veya fiili bir muhalefet olarak tanımlamıştır.

Zamanlamada bariz bir ikiyüzlülük vardır. Aynı pakette, bakanlar, Mart 2025'te sona eren yılda Müslümanlara karşı 4478 nefret suçu -ki bu sayı, İngiltere ve Galler'deki dini nefret suçlarının yaklaşık yarısına denk gelmektedir- bildirildikten sonra Müslümanlara yönelik düşmanlık için hukuki olmayan bir tanım benimsediler.Ancak devletin tepkisi bölünmüş durumdadır: Zira bir yandan Müslümanlara karşı düşmanlığı kabul ederken diğer yandan ise onların sivil yaşamları üzerinde ağır gölgesini sürdürmeye devam edecek olan aşırıcılık yapısını derinleştirmektedir. Böylece Müslümanlar zayıf tebaalar olarak görülürken, aynı zamanda da şüpheli siyasi bireyler olarak muamele görmektedirler.

On yıl önce, aşırılıkla mücadele programından sorumlu bir polis yetkilisi, bu tür planların, insanların ne söyleyip ne söyleyemeyeceğini yargılama mesabesinde olan bir düşünce polisinin kurulması tehlikesini barındırdığı konusunda uyarıda bulunmuştu.Bu hafta, Müslümanlara karşı yeni düşmanlık tanımını eleştiren Muhafazakâr Parti'nin önde gelen bir üyesi bile, örtülü küfür yasası konusunda uyarıda bulunmuştur. Bu münferit sesler şu tehlikeye dikkat çekmektedir: Devlet, eylemleri cezalandırmaktan inançları sınıflandırmaya geçtiği anda, özgürlük ve demokrasiyi iddia eden İngiltere, laikliği resmi bir dine dönüştürmekte ve ona şüpheyle bakan herkesi yeni bir kafir haline getirmektedir.

Böylece İngiltere, Orta Çağ mantığını, yani Ortodoksluğun tanımını canlandırmaktadır. Böylece de muhalif eğilimleri tehlikeli olarak sınıflandırmaktadır. Ayrıca ihbar etmeleri, dışlamaları ve görünür olmalarının engellenmesi için hayır kurumları, üniversiteler ve kamu kurumları üzerinde baskı kurmaktadır.Tüm bunlar ise ılımlılık olarak sunulmaktadır.Müslümanlar, bu yoğun akidevi incelemenin ilk hedefi haline gelen gruptur; çünkü İngiltere’de “aşırıcılık” konusundaki tartışmalar, Müslümanlar medya kuruluşlarında sürekli olarak çarpıtmaya maruz kalıp giderek artan nefret suçlarının hedefi haline geldiği zamanda bile, yıllardır orantısız bir şekilde İslam’a odaklanmaya devam etmiştir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Dr. Abdullah Rubin

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER