Çarşamba, 22 Ramazan 1447 | 2026/03/11
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Türkiye Vilayeti: Gündem Değerlendirme Toplantısı 10/03/2026

  • Kategori Türkiye
  •   |  
Hizb-ut Tahrir Türkiye Vilayeti:
Gündem Değerlendirme Toplantısı 10/03/2026
 

Hizb-ut Tahrir Türkiye Vilayeti Medya Bürosu Üyesi Sayın Muhammed Emin Yıldırım, gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

- ABD - İran Savaşı
- Avusturalya Hizb-ut Tahrir'i Yasakladı

H. 21 Ramazan 1447 - M. 10 Mart 2026

turkiye vilayeti

İlgili Bağlantılar:

Devamını oku...

Kelimeler Medeniyetler Arası Çatışmanın Bir Aracı Haline Geldiğinde Medya ve Kamuoyunun Oluşturulması

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Kelimeler Medeniyetler Arası Çatışmanın Bir Aracı Haline Geldiğinde
Medya ve Kamuoyunun Oluşturulması

Medya artık sadece gerçeklikleri aktaran bir araç değildir, aksine belirli bir medeniyet vizyonuna göre zihinleri şekillendirmek ve kamuoyunu yönlendirmek için stratejik bir aygıt haline gelmiştir. Zira medyanın etki araçlarına sahip bir devlet, sadece haberi aktarmakla kalmamakta; aksine haberin bakış açısını da belirlemekte, haber için bir yorum çerçevesi sunmakta ve kolektif bilince belirli mefhumlar aşılamaktadır ki böylece insanlar gerçeklikleri, hiç hissetmeden bu mefhumlar üzerinden görmeye başlasınlar.

Müslüman ülkelerdeki sorun, sadece teknik imkanların zayıflığı değildir, aksine tüm medya aygıtının kapitalizmin çıkarlarına tabi olmasıdır. Küresel ana akım medya, dini hayattan ayırma akidesinden kaynaklanmakta ve değerlendirme kriterini Batılı bakış açısına göre çıkar ve fayda olarak belirlemektedir. Bu yüzden Müslümanların zihnindeki mefhumların, kendi akidelerine göre değil de, bu kapitalizme uygun olarak yeniden şekillendirilmesi doğaldır.

Kapitalist sistemdeki medya, tasvir edildiği gibi tarafsız değildir, aksine devletin siyasi ve ekonomik yapısının bir parçasıdır. Kanalların ve platformların sahibi olan büyük şirketler, sınır ötesi ekonomik çıkarlarla bağlantılı olduğu gibi yayın politikaları da genellikle nüfuz ve finansman hesaplarına tabidir. Bu nedenle konular, güç merkezlerine hizmet edecek şekilde yeniden tanımlanmaktadır. Böylece direniş "terörizm", işgal "nefsi müdafaa" ve bağımlılık ise "stratejik ortaklık" olarak tanımlanmaktadır..

Egemen medyanın yaptığı en tehlikeli şey, eşyaları yargılama kriterlerini yeniden şekillendirmektir. Zira helal ve haram, hak ve batıl, değerlendirmenin temeli ve amellerin ölçüsü olmak yerine, bunların yerini fayda ve ulusal çıkar, uluslararası hukuk veya küresel kamuoyu gibi kriterler almıştır. Böylece egemenlik, açık bir beyan olmaksızın şeriattan çekip alınmış ve ümmetin bilinci, akidesiyle çelişen mefhumları kabul edene kadar aşama aşama (tedrici olarak) yeniden şekillendirilmiştir.

İslam tarihinde kamusal söylem, açık temellerle düzenleniyordu. Bu yüzden dostu ve düşmanı, vela ve berayı (sevmeyi ve buğzetmeyi) ve savaş ve barışın gayesini belirleyen akideydi. Dolayısıyla bir Müslüman, çelişkili anlatıların denizinde kaybolmuyordu; çünkü ölçü sabitti; yani şeriata uygun olan her şey haktı, ona aykırı olan her şey de batıldı. Bugüne gelince; bilgi selleri ve platformların çokluğu, gerçeklerin çokluğu değil, aksine insanların ayırt etme gücünü kaybettiren kasıtlı bir kafa karışıklığı anlamına gelmektedir.

Müslüman ülkelerdeki bölgesel ajan rejimler bu çerçevenin dışına çıkmamışlar, aksine genellikle medyayı ümmete hizmet etmek için değil, kendi bekasına hizmet etmek için kullanmışlardır. Resmi medya, mevcut politikaları meşrulaştırmakta ve yeniden bölgesel vatancılığı en yüksek bir bağ olarak pekiştiren bir söylem üretmekte, insanları İslam akidesi bağı olan gerçek ideolojik bağdan uzaklaştırmakta ve ümmetin sorunlarını devlet sınırları içine indirgemektedir. Özel medya ise, savunduğu ilkelere dayalı siyasi vizyonu canlandırma projesinin bir parçası olmaktan ziyade, onu etki oyunlarının bir parçası haline getiren ekonomik veya siyasi çıkarlarla bağlantılıdır. Medya savaşının, Hilafeti kurma çalışmalarının temel direklerinden biri olan entelektüel mücadelenin bir parçası olduğu öncülünden hareket eder. Siyasi gerçeklik değişmeden önce, hakim kavramlar değişmelidir. Demokrasiyi tartışılmaz bir gerçek olarak gören, sekülarizmi ilerlemenin ön koşulu olarak gören ve İslam'ın uygulanmasından Batı'ya bağımlı olmaktan daha çok korkan bir entelektüel ortamda İslami sistem kurulamaz.

İslam Devleti'nde medya, yönetici için bir propaganda aygıtı değil, aksine hakkı ortaya çıkarmak, ümmeti şeriat hükümler konusunda aydınlatmak, komploları ve düşmanlığı ifşa etmek ve daveti dünyaya taşımak için bir araçtır. Bu ise işlerin gözetilmesi konusunda devletin görevinin bir parçasıdır; çünkü bu, şeriatla disipline edilen bilinçli bir kamuoyunun oluşmasına katkıda bulunur. Bu da görüş çeşitliliğini ortadan kaldırmak anlamına gelmez, aksine onun akide çerçevesinde disipline etmek anlamına gelir ki böylece durum, İslam'ın sabiteleri hakkında şüphe duymaya veya İslam'a aykırı olan mefhumların propagandasını yapmaya dönüşmesin.

Müslüman ülkelerde kapitalist medyanın en tehlikeli etkilerinden biri de acizlik duygularının pekiştirilmesidir. Zira ümmet her zaman zayıf, geri kalmış, kendini yönetmekten aciz olarak tasvir edilirken, Batı ise ilerlemenin tek modeli olarak sunulmaktadır. Bu görüntünün tekrarlanmasıyla birlikte aşağılık duygusu kesin bir kanaate dönüştüğü gibi Batı'nın siyasi ve ekonomik sistemini taklit etmek de birçok kişinin gözünde “doğal” bir hale gelmektedir.

Ancak gerçek şu ki bu medya çerçevesi, tekrarlayan ekonomik krizler, ailelerin parçalanması, iç çatışmalar ve çifte standartlar gibi kapitalist sistemin içindeki derin krizleri gizlemektedir. Ancak bu yönlere vurgu yapılması, aynı ilgiyi görmemektedir; çünkü medya kendi imajını koruyan sistemin bir parçasıdır.

Ümmetin medya bilincinin yeniden tesis edilmesi, izole olmak veya teknolojiyi reddetmek anlamına gelmez; aksine bakış açısını yeniden inşa etmek ve görüşünü insanlara bu temelde pazarlamak anlamına gelir. Dolayısıyla bir Müslüman haberi iki yönlü okumalıdır; gerçeklikler ve yorumlama. Gerçeklikler doğru olabilir, ancak bunların yorumlanması belirli bir vizyona hizmet edecek şekilde formüle edilebilir. Bu nedenle bir Müslümanın olayları, egemen söyleme göre değil de, şeriata göre yargılamasını sağlayan akideden kaynaklanan siyasi bilincin önemi ortaya çıkmaktadır.

Bugün mefhumlar savaşı, herhangi bir askeri savaştan daha az tehlikeli değildir. Zira fikri olarak yenilen bir ümmetin, siyasi ve ekonomik olarak boyun eğmesi kolay olacaktır. Net bir fikri pusulaya sahip bir ümmet ise, hak ile batılın arasını ayırt edebilir, kendini saptırmadan koruyabilir ve medeniyet projesini güvenle benimseyebilir.

Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafeti kurmak için çalışmak, bu medya savaşına bilinçli bir şekilde katılmayı, kapitalist mefhumların sahteliğini ifşa etmeyi, bunların ümmetin akidesiyle çelişkisini açıklamayı ve İslami alternatifi sadece sloganlar olarak değil, kapsamlı bir yaşam sistemi olarak sunmayı gerektirir. Zira İslam ile yönetilmesini talep eden bilinçli bir kamuoyu oluştuğunda, siyasi değişim mümkün bir hale gelecektir; çünkü gerçek güç, gerçeğini fark ettiğinde ümmetten kaynaklanır.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِن جَاءَكُمْ فَاسِقٌ بِنَبَإٍ فَتَبَيَّنُواEy iman edenler! Size bir fasık bir haber getirirse, o haberin doğruluğunu araştırın.” [Hucurat 6]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Mahmud El-Leysî - Mısır

Devamını oku...

ABD-İran Çatışmasının Arkasında Olan Şey Çıkarlara Hizmet Etmenin Son Bulması ve Yeni Bir Hegemonya Projesidir

Haber-Yorum

ABD-İran Çatışmasının Arkasında Olan Şey
Çıkarlara Hizmet Etmenin Son Bulması ve Yeni Bir Hegemonya Projesidir

Haber:

Amerika ve Yahudi varlığının İran'a yönelik savaşı.

Yorum:

Siyasi ve popüler çevrelerde şu temel soru tekrarlanıyor: Amerika, on yıllardır bölgedeki politikalarının denkleminden ayrılmaz bir parçası olan İran'a neden bugün saldırıyor?

Bu soruyu cevaplamak için egemen olan şu anlatıya bir göz atmamız gerekir; İran hiçbir zaman sadece ABD'ye tabi bir devlet olmamış, aksine bölgesel nüfuzunu genişletme hayalini gerçekleştirmek için tamamen pragmatik bir alan içerisinde ABD politikasının yörüngesinde dönmüştür. -Bazen hesaplanmamış olanlar da dahil- 21. yüzyılın başından bu yana yaşanan siyasi gelişmeler, Tahran'a art arda fırsatlar sağlamıştır; zira Tahran'ın çıkarları, Washington'un Afganistan, Irak, Lübnan, Suriye ve Yemen gibi bölgelerde Tahran'ın hizmetlerine olan ihtiyacı ile kesişmektedir. Nitekim o ikisinin ilişkilerinin tarihi, kirli anlaşmalar ve karşılıklı çıkarlarla doludur. Ancak Amerika'nın bölgeye yönelik projesi artık olgunlaşmış ve yeni bir aşamaya girmiş gibi görünmektedir; işte bu aşamada Amerika, görevi sona eren İran'ın nüfuzunu sona erdirmeye karar vermiştir. Bugün Amerika, doğrudan ve tam nüfuzunu genişletmeye ve on yıllardır engellenen eski bir plana göre Orta Doğu haritasını yeniden çizmeye çalışmaktadır. İran, Amerika'ya hizmet edip sonra da kurban edilerek bir kenara atılan ilk ülke değildir; zira modern siyasi tarih, bunun sayısız örnekleriyle doludur.

Bu karmaşık sahnenin karşısında sevinmeli miyiz? Yoksa öfkelenmeli miyiz? Ya da gerçekte neler olup bittiğini anlayıp uygun bir şekilde mi tepki vermeliyiz?

Bu çatışmaya ilişkin tutumun, İran rejimine duyulan herhangi bir sempatiden kaynaklanmadığını vurgulamak önemlidir; zira rejim değişmemiş ve utanç verici bölgesel geçmişinden vazgeçtiğine dair herhangi bir işaret göstermemiştir; dolayısıyla bu rejim, çıkarları Afganistan ve Irak'ın Amerikan işgaliyle kesişen, Suriye'deki Esad rejimini desteklemeye katkıda bulunan ve Yemen'in parçalanmasında kilit rol oynayan bir rejimdir. Merkezi konular düzeyinde bu rejim -diğer tüm rejimler gibi- Gazze Şeridi'ni yüzüstü bırakmıştır, hatta Lübnan'daki partisini bile kaderine terk etmiş ve bıçak boğazına dayandığında doğrudan çatışmaya girmeye karar vermiştir. Eğer İran müzakereler yoluyla savaşı önlemeyi başarabilseydi, Amerika ile yürüttüğü gizli anlaşma konusunda ilk izlediği yolu tamamlamaya geri dönerdi.

Bu utanç verici tarihe rağmen mevcut Amerikan savaşını daha geniş bir perspektiften değerlendirmek gerekir: bu ise bunun İslam beldesine yönelik bir saldırı olması ve bundan daha da tehlikelisi, bunun sadece muhalifleri devirmenin ötesinde eşi görülmemiş felaket hedefleri taşıyan yaklaşan bir Amerikan projesi bağlamında gerçekleşmesidir.

ABD yönetimi tarafından desteklenen bu proje (ve özellikle de Trump'ın projesi), askeri ve siyasi hegemonyadan daha fazlasını hedefliyor ki projenin özellikleri şu şekilde özetlenebilir:

Fikri ve psikolojik olarak boyun  eğdirmek, sözde İbrahimi dinleri yeni bir kültürel çerçeve olarak dayatmakta olup İslami siyasi kalkınma projelerini kesinlikle yasaklamaktadır.

Coğrafi ve demografik parçalanma, bölgeyi yeniden siyasi, mezhepsel ve ırksal kantonlara bölerek halklarını (özellikle Sünni çoğunluğu), başta Yahudi varlığı olmak üzere dış güçlerin liderlik ettiği bir okyanustaki mezhepsel adalar arasında yaşayan sırf bir mezhebe dönüştürmektir.

Şam ve Arap Doğu'yu Amerikan sermayesi için devasa bir yatırım bölgesine dönüştürme projesindeki ekonomik köleleştirme, bu bölgenin evlatlarının, yeni hegemonyanın çıkarlarına hizmet eden sırf çalışanlar ve işçiler haline getirilmesidir.

Bu nedenle sahneyi sadece “düşmanın düşmanı yenmesi” düzeyine indirgemek, dar görüşlü bir yaklaşımdır. Sahnenin tamamlanması, Washington'un tam ve doğrudan hegemonya için çabasında ve rejimlerin itaatkarlık halini istismar ederek Yahudi varlığının hesap verme veya denetim olmaksızın arbede çıkarmaya terk edilmesinde ortaya çıkmaktadır. Eğer halklar bu tabloyu bir bütün olarak anlamış olsaydı, bir yandan sevinç ve tehlil, diğer yandan da sempati ve yas tutma gibi ikilemlerin ötesine geçerek bilinç alanına intikal ederlerdi. İşte bu bilinç, samimi güç sahiplerinin sorumluluklarını üstlenmelerini ve bu planın gerçekleşmesini önlemek için dizginleri ele almalarını ve sadece pasif dualarla yetinmemeyi gerektirmektedir: Allah'ım, zalimleri vur ve bizleri onların arasında sağ salim çıkar.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ahmed El-Kasas

Devamını oku...

El-Burhan, Müslüman Ülkeleri Savunanları Tehdit Ediyor

Haber-Yorum

El-Burhan, Müslüman Ülkeleri Savunanları Tehdit Ediyor

Haber:

Sudan Egemen Geçiş Konseyi Başkanıve Sudan ordusunun başkomutanı Abdulfettah el-Burhan, Müslüman Kardeşler grubunun askeri üniforma giyen üyelerine, ABD veya Yahudi varlığının kara saldırısı durumunda mücahitleri İran'ın yanında savaşmaya çağırmasının ardından sert önlemler alacağına dair söz verdi. Al-Burhan, silahlı kuvvetlerin hiçbir tarafın kendi adına konuşmasına veya siyasi ya da ideolojik hedeflerine ulaşmak için onu kullanmasına izin vermeyeceğini vurgulayarak, sert önlemler alacağına işaret etti ve bu grubun tutumundan vazgeçip onun doğru yol olarak tanımladığı yola dönmemesi halinde bu gruba göz yumulmayacağı tehdidinde söyledi.

Ramazan ayı boyunca düzenlenen toplu iftar sırasında bu grup, ABD veya Yahudi varlığının kara saldırısına maruz kalması durumunda İran'ı savunmaya hazır olduğunu açıkladı ve bu açıklama siyasi ve medya çevrelerinde geniş çaplı tartışmalara yol açtı. (Şarkul Avsat, 05/03/2026)

Yorum:

Din konusundaki zaruretlerden biri de kafirlerin herhangi bir Müslüman ülkeye saldırması halinde Müslümanların o ülkeye yardım etmesinin vacip olmasıdır; nitekim Irak saldırıya uğradı ancak ümmet ona yardım etmedi, Afganistan saldırıya uğradı ancak hiçbir yardımcı bulamadı ve Burma, Orta Afrika ve Keşmir'deki Müslümanlar saldırıya uğradılar ancak hiçbir yardımcı bulamadılar; şimdi de İran, hava, kara ve denizden yaygın bir saldırı altında ama kendisine çağrıdan bulunulan kişi de hayat yok.

Ancak Müslümanların başındaki yöneticiler sömürgecileri dost ediniyorlar, onlardan emir alıyorlar ve sadece Amerika ve Yahudiler ile Hıristiyanlardan oluşan diğer İslam düşmanlarının yasakladığı şeyleri yasaklıyorlar; bu ise yöneticilerin kendi elleriyle yaptıklarından ve bu suçlar karşısında sessiz kalmalarından dolayı İslam milletinin başına gelen bir felakettir.

El-Burhan'ın bu tehditleri, ajan devletlerin yöneticilerinin sömürgeci efendilerinin onlara söylemelerini emrettiği şeylerden başka bir şey söyleme hakkına sahip olmadıklarını teyit etmektedir. Aksine bu yöneticiler, sevinçte ve üzüntüde ya da sıkıntılı anlarda sömürgeci efendilerini destekliyorlar ve halkların yok olmasına yol açsa bile onların arkasında duruyorlar; çünkü bu yöneticilerin tek endişesi efendilerini memnun etmektir. O halde el-Burhan'ın sömürgeci kafirler tarafından işgal edilen bir ülkeyi savunmak isteyen küçük bir milis gücünü tehdit etmesinin anlamı, Trump'ı razı etme arzusundan başka ne olabilir ki?!

Bu, azami enerji ve azami hızla kendisinden kurtulunması gereken bir felakettir; bu ise ancak Allah'ın ümmete yardım etmesini, bu dini egemen kılmasını ve Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafeti kurulmasını umarak gece gündüz çalışarak gerçekleştirilebilir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Yakup İbrahim – Sudan

Devamını oku...

Orta Asya Ülkelerinin İran'a Yönelik Savaş Konusundaki Tutumları

Haber-Yorum

Orta Asya Ülkelerinin İran'a Yönelik Savaş Konusundaki Tutumları

Haber:

Özbekistan Dışişleri Bakanlığı yaptığı açıklamada şunları söyledi: “Özbekistan, Orta Doğu bölgesinde gerginliğin hızla tırmanmasından derin endişesini ifade etmekte ve tüm tarafları itidal göstermeye, gerginliği azaltmaya ve diplomatik ve barışçıl yollarla anlaşmazlıkları çözmeye çağırmaktadır.” Ayrıca Özbekistan, şu hususların gerekliliğini de vurguladı: Uluslararası hukuka uymak, çatışmanın tırmanmasını önlemek ve bölgesel güvenlik ve istikrarı korumak. (Gazeta.uz)

Kazakistan Dışişleri Bakanlığı yaptığı açıklamada şunları söyledi: “Kazakistan, Orta Doğu'da gerilimin azaltılması, uluslararası hukuka uyulması ve bölgesel güvenlik ve istikrarın korunmasının önemini vurgular.” Ayrıca tüm tarafları itidal göstermeye ve anlaşmazlıkları siyasi ve diplomatik diyalog yoluyla çözmeye çağırdı. (Reuters / The Straits Times)

Kırgızistan Dışişleri Bakanlığı yaptığı açıklamada şunları söyledi: “Kırgızistan Dışişleri Bakanlığı, Orta Doğu'daki gelişmeleri yakından takip etmekte ve bölgedeki vatandaşlarının güvenliğini sağlamak için gerekli önlemleri almaktadır.” Ayrıca gerilimi azaltmak için barışçıl çözümlerin ve diplomatik çabaların önemini de vurguladı. (Diplomat)

Türkmenistan hükümetinden yapılan açıklamada şunlar geçti: “Türkmenistan, askeri harekatın patlak vermesi konusunda üzüntüsünü ifade etmekte ve tüm tarafları diplomatik yollarla ve barışçıl diyalog yoluyla çatışmayı çözmeye çağırmaktadır.” Ayrıca İran'ı terk etmek isteyen yabancılar için insani yardım koridorları sağlayacağını da duyurdu. (Savaşa ilişkin tepkiler hakkında uluslararası raporlar)

Tacikistan'dan yapılan diplomatik açıklamalarda şunlar geçti: “Tacikistan, Orta Doğu'daki gerilimin azaltılması ve siyasi diyalog ve barışçıl yollarla çatışmaların çözülmesi gerektiğini vurgular.” (Uluslararası medya raporları)

Yorum:

Savaşın patlak vermesinin ilk gününde yapılan açıklamaların ardından medya organları, devam eden çatışmalarda ölen ve yaralananların sayısına ilişkin günlük ve düzenli olarak raporlar yayınlamaya başladı. Aynı tutum, Gazze'de Yahudi varlığı tarafından yürütülen soykırım savaşı sırasında da tekrarlanmıştı; zira Orta Asya ülkeleri, ölü ve yaralı sayısına ilişkin medya haberlerini takip etmekle yetinmiş ve bunun dışında başka bir tutum sergilememişti.

Bir insanın akidesi kaybolup imanı zayıflasa bile kalbinde hala zerre kadar insanlık kalmışsa, zulmün yaşanması durumunda yüzüstü bırakma tutumuna razı olmaz, aksine hiç tereddüt etmeden hak olanı ilan eder, mazluma karşı zalimi ifşa eder ve mazlumlara yardım eli uzatır. Kafir ülkelerin yanında yer alan veya onlara tabi olan yöneticiler kör ve sağır kesilmişlerse o zaman Müslüman alimler ve imamlar hakkındaki soru şudur; yoksa onlara da mı bu hastalık bulaştı?

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ahmed Hadi

Devamını oku...

Avustralya Hükümeti Hizb-ut Tahrir’i Yasaklayarak Kendi Kaderini Soykırımcı Varlığın Kaderine Bağlamıştır

Başta Avustralya’nın en büyük şehri Sidney olmak üzere, dünyanın çeşitli başkentlerinde Yahudi varlığının Gazze ve Batı Şeria’da işlediği suçları kınamak için toplanan milyonlarca insan, bu soykırımcı varlığın suç ortağı ve destekçisi olan Avustralya hükümetini öfkelendirdi. Avustralya’daki Siyonistleri asıl öfkelendiren ise Hizb-ut Tahrir’in bu milyonlarla birlikte saf tutması ve Müslümanlara liderlik ederek Yahudilerin suçlarını ve onları destekleyen Avustralya hükümetinin tutumunu kınaması olmuştur. Bunun üzerine milyonlarca seçmeninin iradesini hiçe sayan Avustralya’daki Siyonist güdümlü hükümet, katliamları kınayan, Mübarek Toprak Filistin’de mazlum ve mustazafların yanında yer alan herkesi suçlu görmekten başka bir çıkış yolu bulamamıştır. Dolayısıyla kendi anayasasını ve dillerinden düşürmedikleri değerlerini bizzat ayaklar altına alarak, şeytanın bile aklına gelmeyecek bir yasayı yürürlüğe koyup Hizb-ut Tahrir’i yasaklama yoluna gitmiştir.

Hükümetin çıkardığı ve parlamentonun kamuoyunu hiçe sayarak onayladığı bu sözde “Nefret Yasası”, esasen şer odağı Amerika liderliğinde küresel çapta dayatılan “Terörle Mücadele Yasası” ile büyük bir benzerlik taşımaktadır. Hatırlanacağı üzere o dönemde George Bush, İslam ve Müslümanlara karşı başlattığı küresel savaşı, Müslümanların zengin kaynaklarına çökmek ve insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetin sömürgeci hegemonyadan kurtulmasını engellemek amacıyla “Haçlı Seferi” olarak adlandırmıştı. İşte bu “Nefret Yasası” da tam olarak budur; ulvi ve insani değerleri taşıyan herkesi suçlu ilan etmeyi amaçlayan bir yasadır. Bu yasa, Yahudilerin kadın, çocuk ve yaşlı demeden gerçekleştirdiği katliamları kınayan herkesi; özellikle de alemlere rahmet olarak gönderilen bir risaleti taşıyan İslam Ümmetini hedef almaktadır!

Yoksa bizler, eşyanın zıddıyla adlandırıldığı bir çağda mı yaşıyoruz?! Öyle ki ahlaki çöküşün sembolleri ve “Epstein partisinin” müdavimleri; lider, efendi, fikir ve hikmet sahibi liderler konumuna yükseltilmektedir. Yasaları onlar çıkarmakta, kimin terörist ve kimin nefret taşıyıcısı olduğunu onlar belirlemektedir! Bizler, mücrimlerin masum ve nezih olarak vasıflandırıldığı, ona itiraz edenlerin ise nefret yayan ve antisemitist olmakla suçlandığı bir noktaya mı geldik? Evet, bizler bugün; faziletten zerre nasibi olmayan ama fazilet iddiasında bulunan, dünyayı köleleştirip halkların servetini yağmalarken özgürlük masalları anlatan kokuşmuş Batı uygarlığının zifiri karanlığı altında yaşıyoruz.

Almanya ve İngiltere gibi Batılı ülkelerdeki çifte standart ve ikiyüzlülük, Avustralya’yı da Hizb-ut Tahrir’i yasaklamaya sevk etmiştir. Zira bu hükümetler, Yahudi varlığının varlığını Müslümanlara karşı ileri bir Batı karakolu ve hayati bir çıkar odağı olarak görmektedirler. Bu yüzden bu habis varlığın bekasını tehdit eden herkes, onlara göre, Epstein ve çetesinin temsil ettiği o kokuşmuş Batı uygarlığının düşmanı olarak kabul edilmektedir. Küresel çapta artan Yahudi varlığı karşıtı kamuoyu, İslam ümmetinde zirveye çıkan sömürgeci tahakkümden kurtulma bilinci ve Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafet Devleti’nin kurulmasının yakın olması nedeniyle bu habis varlığın yok olması artık an meselesi haline gelmiştir. Nübüvvet metodu üzere kurulacak olan Raşidi Hilafet, bu habis varlığı kökünden söküp atacak ve Mübarek Toprağı Yahudilerin pisliğinden temizleyecektir. Avustralya hükümetinin de tıpkı efendileri İngiltere gibi bu tehlikeyi iliklerine kadar hissetmesi nedeniyle Avustralya’daki Siyonistlerin öfkesi, hakkın ve mazlumların yanında duranlara karşı duydukları nefret ayyuka çıkmıştır. Bu nedenle azı dişlerini göstermişler ve insanlık düşmanı gerçek yüzlerini ortaya koyarak bu asil çalışmaya öncülük eden Hizb-ut Tahrir’i yasaklama yoluna gitmişlerdir. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

قَدْ بَدَتِ الْبَغْضَاءُ مِنْ أَفْوَاهِهِمْ وَمَا تُخْفِي صُدُورُهُمْ أَكْبَرُ“Onların kinleri konuşmalarından apaçık ortaya çıkmıştır. Kalplerinde gizledikleri ise daha büyüktür.” [Ali İmran 118]

Genelde Batı’da, özelde ise Avustralya’da İslam’ın hedef alınması, aslında zalim Batı uygarlığının yerini alabilecek tek uygarlık alternatifinin hedef alınması demektir. Avustralya ve diğer Batı ülkelerindeki karar vericileri İslamofobi kampanyaları yürütmeye sevk eden şey işte budur. Bu kampanyalar, hakkı ikame eden, batılı iptal eden, mazlumlara yardım eden, mazlumun hakkını zalimden alıp sahibine iade eden bir uygarlık alternatifi olarak siyasi İslam davetçilerine karşı yürütülen kasıtlı kampanyalardır. Onlar, Allah’ın insanlığa lütfettiği üretim bolluğuna ve kaynak zenginliğine rağmen halkları fakirleştiren açgözlü kapitalist sistemleri ve yasaları tarafından ezilen ve mağdur edilen halklarının acılarını dindirmek yerine kendi bencil çıkarları için İslam’ı bir tehdit olarak görmektedirler.

Bu nedenle Avustralya ve genel olarak Batı’daki aklıselim sahipleri, insanların işlerini adalet ve onurla güden İslam’ın nuruyla aydınlanmak için samimiyetle çalışan Hizb-ut Tahrir gençleri ile omuz omuza verip yöneticilerine engel olmalıdır. Bu yöneticiler ya onları mutsuzluğa sürüklemek için çalışan açgözlü kapitalistlerdir ya da kapitalistlerin elinde birer maşadırlar. Her iki kesim de Siyonizm’i kendi sömürgeci nüfuzları için hayati bir çıkar olarak görmektedir. Yahudi varlığı ise, Müslümanların kalbine saplanmış kanserli bir tümördür, er ya da geç ya cerrahi müdahaleyle ya da kemoterapiyle Müslümanların kalbinden mutlaka kazınıp atılacaktır. Kuşkusuz Avustralya yöneticileri, kendi kaderlerini tedavisi olmayan ve mutlaka kökünden kazınacak olan bu kanserli ura bağlamışlardır.

Genelde Batı’daki, özelde Avustralya’daki Müslümanlar ve dava taşıyıcıları, insanlık düşmanları ve soykırım müttefikleri tarafından çıkarılan zalimane kanunlar ve gaddarca cezalar, ne kadar büyük ve ağır olursa olsun dinlerinden asla dönmeyeceklerdir. Allah’ın kendilerine farz kıldığı hak ve fazilet Risâlet’ini Batıdaki Müslümanlara ulaştırma görevini yerine getirmeye ve İslami toplulukları, İslam beldelerinde Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafet Devletini kurmak için çalışmaya teşvik etmeye devam edeceklerdir. Raşidi Hilafet, İslam’ı Batı’nın bağrına taşıyacak, böylece ya izzet bulacaklar ya da zillete düşeceklerdir. Nitekim Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

لَيَبْلُغَنَّ هَذَا الْأَمْرُ مَا بَلَغَ اللَّيْلُ وَالنَّهَارُ، وَلَا يَتْرُكُ اللهُ بَيْتَ مَدَرٍ وَلَا وَبَرٍ إِلَّا أَدْخَلَهُ اللهُ هَذَا الدِّينَ بِعِزِّ عَزِيزٍ أَوْ بِذُلِّ ذَلِيلٍ، عِزّاً يُعِزُّ اللهُ بِهِ الْإِسْلَامَ، وَذُلّاً يُذِلُّ اللهُ بِهِ الْكُفْرَ“Bu din, gece ve gündüzün ulaştığı her yere ulaşacaktır. Allah, bu dini sokmadığı hiçbir ev bırakmayacaktır. Çadırlara bile girecektir. Kimi onuruyla kimi de zilletiyle... Ya İslâm’la izzet bulacak veya küfürle zelil olacaktır.”

Devamını oku...

Bangladeş Halkı, Amerika’nın Ticaret Anlaşmaları Maskesi Altında Yürüttüğü Sömürgeci Projesine Karşı Tek Yumruk Olmalıdır!

Hizb-ut Tahrir / Bangladeş Vilayeti, 6 Mart 2026 Cuma günü Cuma namazının ardından, Dakka ve Chittagong’daki bazı camilerin çevresinde, Amerika’nın ticaret anlaşmaları maskesi altında yürüttüğü sömürgeci projesini reddetmek amacıyla bir dizi protesto yürüyüşü düzenledi. Yürüyüşlerde konuşma yapan konuşmacılar, ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Paul Kapoor’un Dakka’ya gelişinin ardından ülkenin stratejik geleceğine dair duydukları derin endişeyi dile getirdiler. Konuşmacılar, Parlamento seçimlerinden bir aydan kısa bir süre sonra gerçekleşen bu ziyaretin, tehlikeli iki savunma anlaşmasının (Genel Askeri Bilgi Güvenliği Anlaşması - GSOMIA ve Edinme ve Karşılıklı Hizmet Anlaşması - ACSA) imzalanmasını hızlandırmak için Amerika’nın yaptığı yoğun baskının zirvesini temsil ettiğini söylediler. Konuşmacılar, söz konusu ziyareti yalnızca ekonomik veya ticari bir çerçevede değerlendirme girişiminin apaçık bir ikiyüzlülük veya aşırı bir safdillik olduğunu vurguladılar.

Konuşmacılar ayrıca, ABD Başkanı Trump’ın Başbakan Tarık Rahman’a gönderdiği ve sözde “rutin savunma anlaşmaları” konusunda “kararlı adımlar” atılmasını talep ettiği son mektubunun, bu anlaşmaların Bangladeş’in egemenliğine oluşturduğu ciddi tehdidi gizlediğini belirttiler. Zira Genel Askerî Bilgi Güvenliği Anlaşması, askerî tesislerimizi yabancı denetime açacağını, Karşılıklı Tedarik ve Hizmetler Anlaşması’nın ise ülkemizi fiilen ilan edilmemiş bir Amerikan üssüne dönüştüreceğini ve Amerikan silahlarına bağımlılığın stratejik bir bağımlılık yaratacağını ifade ettiler.

Konuşmacılar, Kapoor’un ziyaretinin açıkça yeni BNP (Bangladeş Milliyetçi Partisi) hükümetini, herhangi bir tartışmaya mahal vermeden bu anlaşmaları derhal imzalamaya zorlamayı hedeflediğini belirttiler. Bu askerî baskının, seçimlerden yalnızca birkaç gün önce 9 Şubat’ta gizlice imzalanan felaket niteliğindeki bir ticaret anlaşmasının ardından geldiğine dikkat çektiler. Bunlar arasında; Amerikan çıkarlarını “zayıflatabilecek” dijital ticaret anlaşmalarının yasaklanması, Çin veya Rusya gibi “piyasa dışı” ülkelerle yapılan anlaşmaların Washington tarafından iptal edilebilmesi, ülkenin 15 milyar dolar değerinde Amerikan sıvılaştırılmış doğalgazı, Boeing uçakları ve Amerikan tarım ürünleri satın almaya zorlanması gibi şartlar yer aldığını kaydettiler. Böylece ülkenin döviz rezervlerinin Amerikan çıkarlarının rehinesi haline getirileceğini, gizlilik anlaşmaları nedeniyle halkın gerçeklerden habersiz bırakılacağını söylediler.

Konuşmacılar ayrıca Kapoor’un ziyaretinin zamanlaması ve programının da açık mesajlar taşıdığını belirttiler. Kapoor’un, Dakka’ya gelmeden önce Yeni Delhi’ye uğramasının, Washington’un Hint-Pasifik bölgesindeki jeopolitik çıkarları doğrultusunda Bangladeş ile Hindistan arasındaki ilişkileri yeniden dizayn etme niyetini ortaya koyduğunu ifade ettiler. Bunun ise Bangladeş’in tıpkı Şeyh Hasina döneminde olduğu gibi Amerika, Hindistan ve Çin arasındaki rekabetin ortasında kalması riskini doğuracağını, o dönemde Washington ve Yeni Delhi’nin çıkarları için egemenliğimizden verilen tavizlerin bedelini çok ağır ödediğimiz kaydettiler.

Konuşmacılar, Bangladeş Milliyetçi Partisi hükümetini, ülkemizin üretmediği büyük güç mücadelelerinde bir günah keçisi hâline gelmemesi gerektiği konusunda uyardılar ve Kapoor ile yapılacak güvenlik görüşmelerinde son derece ihtiyatlı davranılması gerektiğini vurguladılar. Özellikle Kapoor’un gündeminde “terörle mücadele” başlığının öne çıkması sebebiyle hükümetin çok dikkatli olması gerektiğini belirten konuşmacılar, güvenlik iş birliğinin yabancı yönlendirmeler doğrultusunda İslâmî şahsiyetlere ve âlimlere yönelik baskıların örtüsü hâline getirilmesine asla izin verilmemesi gerektiğini söylediler. Aksi hâlde, önceki rejimin işlediği ve eski Başbakan Hasina’yı Bangladeş tarihinin en kötü zalimlerinden biri hâline getiren felaket niteliğindeki hatanın tekrarlanabileceğini ifade ettiler.

Konuşmacılar sözlerinin sonunda şunları söylediler: Yöneticilerimiz, siyasi varlıklarının Washington’un rızasına bağlı olduğu yönündeki vehimden vazgeçmelidirler. Zira Amerikan himayesi yok olmaya mahkumdur. Nitekim İran ile yaşanan mevcut çatışmanın ortasında bir Suudi yetkili; Washington’un, Yahudi varlığını korumak adına daimî ABD üslerine ev sahipliği yapan Körfez’deki müttefiklerini yarı yolda bıraktığını itiraf etmiştir. Tarih bu gerçeğin en iyi kanıtıdır: Tıpkı Saddam Hüseyin, Hüsnü Mübarek ve Şeyh Hasina örneklerinde olduğu gibi; Amerika, çıkarlarına sadakatle hizmet edenleri işi bittiğinde bir kâğıt mendil gibi kenara atmıştır. Bugün İran liderliği bile, yıllarca Amerikan stratejik hedefleriyle kesişen roller oynamasına rağmen kaderine terk edilmiştir.

Dolayısıyla hükümet, Batı hegemonyasının vekili olmayı reddetmelidir. Gerçek egemenlik; gücünü Washington’un icazetinden değil, Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın korkusundan ve ümmetin güveninden alan yöneticilerle mümkündür. Meşruiyetin kaynağı yabancı elçilikler değil, halkın bizzat kendisidir.

وَعَدَ اللهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُمْ فِي الْأَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ“Allah, içinizden, iman edip de salih ameller işleyenlere, kendilerinden öncekileri egemen kıldığı gibi onları da yeryüzünde mutlaka egemen kılacağına dair vaatte bulunmuştur.” [Nur 55]

Devamını oku...

Allah’tan ve Kullarından Utanma Duygusunu Tamamen Yitiren Pakistan Yöneticileri İyice Fütursuzlaşmışlardır

Aynı akideye sahip olmak, İslam kardeşliği ve komşuluk hakkı bile, en azından susmak ve ihanete ortak olmamak şeklinde dahi olsa Pakistan yöneticilerini durdurmaya yetmemiştir. Aksine çok daha ileri giderek, aralarında bir “ortak savunma anlaşması” olduğu bahanesiyle kardeşlerini ve komşularını; Amerika ve Yahudi varlığının onlara karşı yürüttüğü savaşa dahil olmakla tehdit etmişlerdir. Yeryüzündeki her Müslümanı birbirine bağlayan akide anlaşmasını ve iman bağını tamamen unutmuş görünüyorlar. Peki hangi ahit daha sağlamdır; Harameyn-i Şerifeyn’i gasp edenleri savunma anlaşmaları mı, yoksa İslam’ın o sapasağlam misakı mı?! Pakistan Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı İshak Dar, Salı günü yaptığı açıklamada; Suudi topraklarındaki Amerikan askeri üslerine yönelik olası İran saldırılarını engelleme çabaları çerçevesinde, Pakistan’ın Suudi Arabistan ile olan ortak savunma anlaşmasını İran’a hatırlattığını vurguladı. İshak Dar, İslamabad’da düzenlenen basın toplantısında, “İran tarafına aramızdaki ortak savunma anlaşmasını bildirdim. İran tarafı da Suudi Arabistan’ın kendi topraklarını İran’a karşı kullandırmayacağının garanti edilmesi gerektiğini vurguladı.” dedi.

İran’daki Müslümanlar —Sünnisiyle ve Şiisiyle— iki milyarlık İslam ümmetinin bir parçasıdır ve bizim kardeşlerimizdir. Ama tıpkı diğer Müslüman beldelerin başındaki yöneticiler gibi İran yöneticilerinin de İslam ve Müslümanlarla hiçbir bağı yoktur. Çünkü onlar Allah’ın indirdiğiyle hükmetmemekte ve ümmetin işlerini Allah’ın şeriatıyla gütmemektedirler. Hatta bazıları Amerika’ya olan bağlılıklarını açıkça dile getirmişlerdir. Nitekim İran Cumhurbaşkanı Muhammed Hatemi’nin yardımcısı Muhammed Ali Abtahi, 2004 yılında Dubai’de düzenlenen bir konferansta “Biz olmasaydık Amerika Afganistan ve Irak’ı işgal edemezdi.” demiştir.

Ayrıca İran rejiminin, Amerika’nın ajanı Beşşar Esed’in on yılı aşkın süredir işlediği cürümlere ortak olduğu da kimseye gizli değildir. Bu dönemde Müslümanların kanı dökülmüş, kadınların namusu çiğnenmiş ve tarihin en korkunç suçları işlenmiştir. İran rejiminin Amerika’yı memnun etmek, çıkarlarına hizmet etmek ve bölgedeki, özellikle Irak ve Suriye’deki suçlularını desteklemek uğruna yaptığı tüm bu fedakarlıklar, Amerika nezdinde ona bir şefaat sağlamamıştır. Amerika, İran’ın rolünün bittiğine, “İslam” iddiasındaki devrimin son kullanma tarihinin geçtiğine ve Mollalar rejiminin varlığının artık bölgede Yahudi varlığı liderliğinde kurulacak Yeni Ortadoğu planına engel teşkil ettiğine karar vermiştir. Böylece liderlerini tek tek öldürüp tasfiye etmeye başlamış, bununla da yetinmeyip, beslemesi Yahudi varlığını taklit ederek altyapıyı hedef almış, rejim adamlarından birinin bulunduğu sanılan okulları ve yerleşim yerlerini bombalamaya başlamıştır.

İran, İslam kisvesi giyip hayatlarında bir gün bile İslam’la hükmetmeyen yöneticilerden ibaret değildir. İran; İmam Müslim, İmam Buhari, Tirmizi, İbn Mace gibi onlarca, yüzlerce İslam uygarlığının güzide âlimlerinin yetiştiği bir beldedir. İran, tüm ümmetin mülkü olan haraci bir beldedir. Dolayısıyla Amerika’nın İran’a ve halkına saldırısı, topyekûn İslam Ümmetine yapılmış bir saldırı olarak kabul edilir ve tüm ümmetin onlara yardım için seferber olması farzdır. Hiç kimse “Bırakın Amerika ülkeyi şu yozlaşmış (fasit) yöneticilerinden kurtarsın” diyemez! Çünkü ümmet, eline batan dikeni kendi eliyle söküp atmalıdır; eğer eline batan dikenin düşman tarafından çıkarılmasına izin verilirse, o zaman düşman, eline daha zehirli, daha derin ve daha çok diken batırmış olacaktır!

Pakistan’daki siyasi ve askerî yöneticiler Allah’tan utanmadıkları gibi kullarından da utanmamaktadırlar. Tıpkı Gazze’deki kardeşlerini yüzüstü bıraktıkları gibi kardeşlerine ve komşularına yardım etmek yerine onları da yüzüstü bırakmışlardır. Amerika’ya kölelikten kurtulmak için bu fırsatı değerlendirecekleri yerde, ona olan ajanlıklarında daha da ileri gitmişler, böylece onu razı ederek o eğri koltuklarında kalabileceklerini sanmışlardır. Amerika’nın İran, Suriye ve Irak’taki müttefiklerine ve sadık uşaklarına ne yaptığından hiç ders almamışlardır. Sadece çaresiz bir şekilde sükût etmekle kalmayıp, tıpkı daha önce “Terörle Savaş” adı verilen Haçlı Savaşı’na katıldıkları gibi, şimdi de Amerika’nın savaşına katılacaklarını küstahça ilan etmişlerdir! Ne Ebu Cehil’in hamiyetinden (gururundan) bir eser kalmış ne de Haçlı İspanya’nın tavrı gibi bir tavır sergileyebilmişlerdir! Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in şu sözü onlara ne kadar da uymaktadır:

إِنَّ مِمَّا أَدْرَكَ النَّاسُ مِنْ كَلَامِ النُّبُوَّةِ الأُولَى: إِذَا لَمْ تَسْتَحِ فَاصْنَعْ مَا شِئْتَ “İlk peygamberlerden itibaren halkın hatırında kalan bir söz vardır: “Utanmıyorsan dilediğini yap.” [Buhari]

Ey Pakistan Müslümanları! Ey samimi subaylar! Sizi yöneten ve güden bu Ruveybidalara karşı sessiz kalmak için hiçbir mazeret kalmamıştır. Çünkü basiret ve feraset sahibi herkes, artık bu yöneticilerin bütün musibetlerin kaynağı ve hastalığın asıl sebebi olduğunu görmektedir. Onları devirmek en büyük farzdır. Eğer onları devirirseniz, Batılı sömürgeci kâfirin zincirlerinden kurtulmuş ve işlerinizin dizginlerini kendi elinize almış olursunuz. Öyleyse haydi Hizb ut-Tahrir ile omuz omuza verin ve Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafet Devletini kurmak için ona nusret verin. Ancak bu şekilde Rabbinizi razı edebilir, kendinizi ve ümmetinizi özgürlüğe kavuşturabilirsiniz. Aksi halde kayıplarınız, yenilgileriniz ve zilletiniz, aşağıların aşağısına (esfel-i safilin) varana kadar artarak devam edecektir. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اسْتَجِيبُوا لِلَّهِ وَلِلرَّسُولِ إِذَا دَعَاكُمْ لِمَا يُحْيِيكُمْ وَاعْلَمُوا أَنَّ اللَّهَ يَحُولُ بَيْنَ الْمَرْءِ وَقَلْبِهِ وَأَنَّهُ إِلَيْهِ تُحْشَرُونَ“Ey iman edenler! Size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah’ın ve Rasûlü’nün çağrısına uyun ve bilin ki Allah, kişi ile kalbi arasına girer. Yine bilin ki, O’nun huzurunda toplanacaksınız.” [Enfal 24]

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER