Cuma, 12 Zilhicce 1447 | 2026/05/29
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Amerika İle İran Arasında Anlaşmanın Eşiğine Mi Gelindi?

  • Kategori Makaleler
  •   |  

El-Raye Gazetesi

Amerika İle İran Arasında Anlaşmanın Eşiğine Mi Gelindi?

Üstad Esad Mansur’un Kaleminden

Amerika, tabiri caizse “bir çıkmaz ve karmaşanın” içine düşmüş; işler birbirine girmiş ve iyice sarpa sarmıştır. Bir yandan İran'a kesin bir darbe indirmekle tehdit ediyor, ama bu, hedefine ulaşmak için yeterli olacak mı? Öte yandan müzakereler ve bir anlaşma imzalanmasını talep ediyor?

Megalomanlığa tutulmuş olan başkanı Trump, Çin'e gidiyor; fakat bunu, Çin'in İran'a baskı yaparak kendi şartlarını kabul ettirmesini sağlamak için boynu bükük (ezik) bir şekilde yapıyor; ama eli boş geri dönüyor. Ayrıca (Trump), “Amerikan ve Çin bakış açılarının birbirine çok benzediğini” iddia etti; ancak “İran konusunda herhangi bir hizmet talebinde bulunmadığı” eklemesinde bulundu. Bu da Çin’in İran’a baskı yaparak onunla ticari alışverişi durdurma hedefini gerçekleştiremediğini gösteriyor; aslında bu ticari alışveriş, Amerika’nın İran’a yönelik yaptırımlarının ihlali anlamına gelmektedir. Nitekim Çin, yaptırımlara uymamakta ve İran’ın petrol ihracatının yaklaşık %80’ini satın almaktadır.

Bu benzerlik, Beyaz Saray’ın 14/5/2026 tarihinde yayımladığı şu açıklamada ortaya çıkmaktadır: “Çin Devlet Başkanı, Hürmüz Boğazı’nın askerileştirilmesine ve kullanımına ücret uygulanmasına yönelik herhangi bir girişime karşı olduğunu vurguladı; ayrıca iki ülke, İran’ın asla nükleer silaha sahip olamayacağı konusunda mutabık kaldı.” Bu meseleler, boğaz üzerinde herhangi birinin kontrol kurup gemilerine ücret dayatmasını istemeyen Çin’in çıkarına sayılır; ayrıca Çin, İran’ın nükleer bir devlet olmasını da istemiyor; çünkü İran’ın İslami bir ülke olması nedeniyle gelecekte kendisi için bir tehlike oluşturabileceğini düşünüyor. Çünkü Çin, İslam'ın küresel bir süper güç olarak geri dönmesinden korkmaktadır; onun bu korkusu; kendi içindeki Müslümanlara yönelik baskılarında ve Orta Asya'da Rusya ve bölge ülkeleriyle imzaladığı Şanghay Anlaşması vasıtasıyla İslami gruplara karşı yürüttüğü savaşta açıkça görülmektedir

Çin Dışişleri Bakanlığı da Amerika’nın bildirisine bir cevap olarak 15/05/2026 tarihinde bir açıklama yayımladı ve bu açıklamada şöyle dedi: “Hiç yaşanmaması gereken bu çatışmanın sürdürülmesi için hiçbir neden yoktur. Çin; enerji arzını ve küresel ekonomiyi ciddi şekilde sarsan (etkileyen) bu savaşı sonlandıracak bir anlaşmaya varılması yönündeki çabaları desteklemektedir.” Bunun anlamı şudur: Çin, İran’a karşı bir savaşa karşı çıkmaktadır; çünkü Amerika'nın, kendisine (Çin'e) karşı konumunu güçlendirecek bir zafer elde etmesini istememektedir.

Çin Devlet Başkanı’nın cevabı, Rusya Devlet Başkanı Putin kendisini ziyaret ettiğinde geldi ve iki lider, 20/5/2026 tarihinde ortak bir bildiri yayımlayarak şöyle dediler: “Bazı ülkelerin küresel meseleleri tek taraflı olarak yönetme, kendi çıkarlarını tüm dünyaya dayatma ve diğer ülkelerin egemen kalkınmasını sömürgecilik çağının ruhuyla sınırlama yönündeki girişimleri başarısız olmuştur.” Bu da Trump'ın Çin'de hedefini gerçekleştirmediğini teyit etmektedir; zira Rusya ile yayımlanan bu ortak bildiriyle, Amerika'nın (Çin'den) talepleri reddedilmiştir.

Amerika Çin’den umudunu kesmiş ve müzakerelerin yeniden başlaması ve bir anlaşma imzalanması için Pakistan’daki ajanlarını yeniden harekete geçirmiştir; bunun üzerine Amerika’ya olan güçlü bağlılığı nedeniyle onun güvenini kazanan Pakistan’ın fiilî yöneticisi Ordu Komutanı Asım Münir 23/5/2026 tarihinde İran’ı ziyaret etmiş ve İran Cumhurbaşkanı, Dışişleri Bakanı, Meclis Başkanı ve Devrim Muhafızları’ndan bazı yetkililerle görüşmüştür. Nitekim Pakistan Ordusu, “komutanının Tahran'da son derece verimli görüşmeler gerçekleştirdiğini ve bu görüşmelerin, savaşı sona erdirecek nihai bir mutabakata varılması yolunda teşvik edici bir ilerlemeyle sonuçlandığını” belirtmiştir.

İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Bekayi, “İran‘ın, Amerika ile haftalar süren görüşmelerin ardından yakınlaşmaya yönelik bir eğilim gözlemlediğini” duyurmuştur. Ancak bu, önemli meselelerde mutlaka bir uzlaşıya varıldığı anlamına gelmemekte; aksine iki taraf arasında kabul edilebilir bir çözüme ulaşmayı hedeflemektedir; ayrıca bu son aşama, nükleer dosyanın veya yaptırımların ayrıntılarını kapsamamaktadır; bunların ele alınması ise Washington ile bir mutabakata varıldıktan sonra gerçekleşecektir. İran'ın dondurulmuş varlıklarının serbest bırakılması meselesi müzakere masasında yer almakta olup, nükleer dosyanın ele alınması ise müzakerelerin sonraki aşamalarına bağlı olarak 30 ila 60 gün içinde başlayacaktır; bu arada Pakistan görüşmelerde resmi bir arabulucu konumundayken, Katar da bu görüşmelerin kolaylaştırılmasına yardımcı olmaya çalışmaktadır.”

ABD Başkanı 23/5/2026 tarihinde, “İran ile Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılmasına yol açacak bir barış anlaşmasına ilişkin mutabakat zaptının büyük bir kısmı üzerinde müzakere edildi. Yakında açıklanacak” dedi. Dışişleri Bakanı Rubio şöyle dedi: "Önümüzdeki saatlerde dünyanın iyi haberler duyma ihtimali var, özellikle de Hürmüz Boğazı konusunda."

Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif de onları şu sözleriyle takip etti: “İran ile Amerika arasındaki bir sonraki görüşme turuna çok yakında ev sahipliği yapmayı umuyoruz.” Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar ise şöyle dedi: “Amerika ile İran arasındaki müzakerelerde, olumlu ve kalıcı bir sonuca varılması imkanına dair iyimser olmak için nedenler sunan bir ilerleme kaydedilmiştir.” Ayrıca ABD Başkanı Trump’ı ve onun diyalog ile diplomasiye olan bağlılığını övdüler. Oysa İran’a yönelik saldırganlığıyla suçlar işleyen ve Yahudi varlığının, Lübnan’a yönelik saldırısını ve Gazze’de soykırım işleyip onu yıkmasını destekleyen Trump’dır.

Washington Post gazetesi, Pakistanlı bir yetkilinin şu sözlerini aktardı: “Pakistan ordu komutanı, görüşmelerde tartışılan iki temel mesele olan Hürmüz Boğazı’nın kontrolü ve İran’ın nükleer programının geleceği arasındaki görüş ayrılıklarını daraltmaya çalıştı.” Gazete ayrıca, “İranlı yetkililerin, savaşı sona erdirecek bir anlaşmaya varılıncaya ve Hürmüz Boğazı yeniden açılıncaya kadar nükleer programla ilgili görüşmeleri ertelemek istedikleri” eklemesinde bulundu.

Tüm tarafların açıklamalarından, Amerika ile İran arasında olası bir anlaşmanın olduğu anlaşılmakta olup bu anlaşma, savaşın durdurulması, Hürmüz Boğazı’nın durumu ve İran nükleer programı müzakerelerinin ertelenmesi hakkında olacaktır.

Fars ve Tesnim haber ajansları, “Anlaşma taslağının, savaşın her iki taraf ve bölgedeki müttefikleri tarafından durdurulmasını öngördüğünü” belirtti. Bu, Amerika'nın Yahudi varlığının İran’a ve bölgedeki müttefiklerine saldırmasını engellemesini de kapsıyor. Ayrıca “İran'ın petrol, gaz ve petrokimya ürünlerine yönelik yaptırımların kaldırılması ve ilk aşamada dondurulmuş varlıklarının bir kısmının serbest bırakılmasını” da kapsamaktadır.

Bu da Amerika'nın savaşında başarısız olduğunu göstermektedir; zira aslında başlangıçta var olmayan ve kendinin sebep olmasıyla ortaya çıkan Hürmüz Boğazı meselesini tartışmaya başlamıştır; oysa boğaz zaten açıktı, askerileştirilmemişti ve herhangi bir ücret de alınmıyordu. Aslında Amerika’nın hedefi İran'ın nükleer programını ortadan kaldırmak ve onu tabi bir devlete dönüştürerek boyun eğdirmekti ama bunu gerçekleştirememiştir.

Nitekim İran, varlığını koruyabilecek, Amerika’nın baskılarına direnebilecek ve onun tüm şartlarını kabul etmeyecek bir konuma gelmiştir. Bu da hem kendi duruşunu, hem de İran'a baskı yapılmasını reddeden ve onunla ticari ilişkileri sürdürmekte ısrar eden Çin’in duruşunu güçlendirmiştir; nitekim bu ticari ilişki, Amerika ve Avrupa‘nın yaptırımlarının gölgesinde İran'ın kendisini finanse edebilmesi açısından çok önemlidir. Ayrıca Rusya'nın Amerika'nın savaşına karşı çıkan ve Çin ile yakınlaşmak için çalışan duruşu da vardır; zira Amerika, bu iki ülkenin arasını ayırmada başarısız olmuştur. Aynı şekilde iki taraf arasında bir anlaşmanın tamamlanmasına katkıda bulunma gerekçesiyle, İran'ın kendisine yönelik saldırılarını unutan Katar'ın harekete geçmesi de söz konusudur.

Böylece Amerika; Somali, Irak ve Afganistan'daki kayıplarının ardından Müslümanlarla girdiği bir diğer askeri savaşı da kaybetmiş oldu. Ancak Amerika’nın siyasi olarak yenilgiye uğratılması için çalışmak gerekir; yani ister siyasi bağlılık, ister onun yörüngesinde hareket etmek, isterse başka bir şekilde olsun onun siyasi nüfuzunun devam etmemesi gerekir; ayrıca Amerika, Müslümanların gözünde de küçülmüştür. Bu da Müslümanların, Allah’ın izniyle yakında Nübüvvet Minhacı üzere İkinci Raşidi Hilafet kurulduğunda Amerika’yı yenilgiye uğratıp onu bölgeden kovmaya muktedir olduklarını teyit etmektedir.

Kaynak: El-Raye Gazetesi - 601. Sayı - 27/05/2026

Devamını oku...

Özgürlük Filosu ve Ümmetin Yüzüstü Bırakması

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

Özgürlük Filosu ve Ümmetin Yüzüstü Bırakması

Haber:

Sumud Filosu’ndan aktivistler, cuma günü, Gazze Şeridi’ne gitmekte olan yardım gemilerine karşı çıkılmasının ardından Yahudi varlığında gözaltında tutuldukları sırada, aralarında tecavüz vakalarının da bulunduğu cinsel saldırılara maruz kaldıklarını aktardılar. Bu bağlamda, perşembe günü sınır dışı edilmelerinin ardından Türkiye’ye ulaşan kişilerden biri, maruz kaldıkları şeylerin ayrıntılarını anlatarak şöyle demiştir: “Soyundurulduk, yere yatırıldık ve tekmelendik. Birçoğumuz elektrik şokuna maruz kaldı, bazıları cinsel saldırıya uğradı ve bazılarının da avukatla görüşmeleri engellendi.” (France 24)

Yorum:

Özgürlük Filosu, su, ilaç ve gıda gibi en temel yaşam olanaklarından mahrum bırakılan Gazze Şeridi'ndeki abluka altındaki halkımıza gıda, insani ve tıbbi yardım taşımak üzere Avrupa ülkelerinden yola çıktı. Nitekim bu filoya ait bazı gemiler Filistin kıyılarına ulaştı; ancak orada Yahudi varlığının donanması tarafından önleri kesildi, gemideki katılımcıları gözaltına aldılar ve onları kelepçeleyip çırılçıplak soydular ve coplarla darp ettiler.

Bu insani hareket; iki milyar olan ümmetin, kardeşlerinin açlığını, sefaletini, sıkıntısını ve yavaş yavaş ölümlerini kendi gözleriyle gördükleri halde bu yardımı ulaştırmaktan aciz kaldığı bir zamanda gerçekleşti. Nitekim Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: أَيُّمَا أَهْلُ عَرْصَةٍ أَصْبَحَ فِيهِمْ امْرُؤٌ جَائِعٌ فَقَدْ بَرِئَتْ مِنْهُمْ ذِمَّةُ اللَّهِ “İçlerinde aç bir kimse olduğu halde sabahlayan bir kavim Allah’ın zimmetinden uzak olur.”

Bu zulmün büyüklüğünden ötürü adeta yeryüzü sarsıldı ve yerinden oynadı; Gazze halkının çığlığını gök ve yer ehli işitirken, Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in ümmeti ise onlara yardım etmekten aciz kaldı; oysa bu ümmet; izzet ve egemenlik günlerinde dünyanın dört bir yanındaki her mazlumun yardımına koşan ve kendisinden yardım dileyenlerin feryadına cevap veren bir ümmetti. Ama şimdi ümmet, sözde bağımsızlığından sonra Batı’nın kurduğu rejimlerin zincirleriyle bağlandı; dolayısıyla artık ne bir mazluma yardım edebiliyor ne de bir açın karnını doyurabiliyor. Bu yüzden Müslümanlar, ayaklarının altından sayılamayacak kadar servetler fışkırırken açlıktan ve zulümden dolayı ölüyorlar. Bu servetleri gözleriyle görüyorlar ama ondan bir çekirdek kabuğu kadar bile faydalanamıyorlar. Böylece onların hali, şairin tasvir ettiği develerin hali gibi olmuştur:

Çölde susuzluktan kırılan devleler gibidirler; oysa su, develerin sırtlarında yüklüdür!

Buna karşılık Batı’nın evlatları bu büyük olayı sesli ve görüntülü olarak izleyip, çocukların çığlıklarını, yaslı kadınların feryatlarını, mahrum bırakılmışların hıçkırıklarını ve yaralıların haykırışlarını duyunca öne atılmışlardır. Zira onların, kalpleri titremiş ve insani sorumluluklarını hissetmişlerdir; bu yüzden insani bağışlar ve kişisel çabalarla gemilerden, teknelerden ve kayıklardan oluşan bir filo toplamışlar ve Yahudi varlığının, Müslümanların ilk kıblesi, Kerim Rasulleri Sallallahu Aleyhi ve Selle’in İsra’sı ve uğruna yolculuk yapılan mescitlerin üçüncüsünün olduğu Filistin kıyılarına yaklaşan herkesi felaket ve yıkımla tehdit eden uyarılarını sırtlarının arkalarına atmışlardır. Hatta Mısır’daki rejimi, daha önce de onları gözaltına alıp Gazze'ye doğru yolculuklarını engelleyerek uyguladığı gibi, bu kez de uyarı ve tehditler için hazırlık yapmıştır.

Filonun ilk gemileri Filistin kıyıları açıklarına ulaştığında, varlığın kuvvetleri ve çeteleri gemilere saldırarak, çok sayıda aktivisti gözaltına aldılar; üstelik bunu, hiç utanmadan ya da korkmadan, Batı'nın inandığı, kutsadığı ve herkesin üzerinde olduğunu sandığı uluslararası hukuk kurallarını zerre kadar umursamadan canlı yayında tüm dünyaya izlettiler.

Nitekim bu sahneler, tüm insanlığın gözündeki perdeyi kaldırdı; zira gözaltına alma, kelepçeleme, gözleri bağlama, elbiseleri soyma ve en ağır şekilde işkence etme görüntüleri, dünyanın doğusundan batısına kadar tüm insanlığın görmesi için dünyanın bütün dillerinde apaçık ortaya serildi. İşte bunlar, alınları utanç içinde bırakan ve yeryüzünün ayaktakımları ve kâinatın fasıkları olan bu Yahudilerin gerçek madenini açığa çıkaran görüntülerdir; böylece Allahu Teala’nın onlar hakkındaki şu kavli gerçekleşmiş oldu: يُخْرِبُونَ بُيُوتَهُم بِأَيْدِيهِمْ وَأَيْدِي الْمُؤْمِنِينَ فَاعْتَبِرُوا يَا أُولِي الْأَبْصَارِ “Evlerini kendi elleriyle ve müminlerin eliyle harap ediyorlardı. İbret alın ey akıl sahipleri!” [Haşr 2]

İşte bu eylemler, Yahudilerin sahte mağduriyetine aldanmış her gafilin gözündeki tüm perdeyi kaldırmıştır. Onlar bu yaptıklarıyla, kendilerinden Allah’ın ipinin koparılmasından sonra, varlıkları için hayat nedenlerini uzatan insanların iplerini de koparmışlardır. Nitekim bugün dünya, onların vahşetini, zulmünü ve acımasızlığını görmektedir; bu yüzden dünyanın dört bir yanındaki halklar yavaş yavaş onların etrafından dağılmaya başlamış olup, hâlâ yalanlarına aldanmış olanlara da gerçek yüzlerini ifşa etmişlerdir.

İşte tüm bunlar, Mevla Subhanehu ve Teala’nın bize kitabında haber verdiği gibi, yüzlerinin kara çıkarılmasının bir mukaddimesidir: فَإِذَا جَاءَ وَعْدُ الْآخِرَةِ لِيَسُوءُوا وُجُوهَكُمْ “Artık diğer cezalandırma zamanı gelince, yüzünüzü kara etsinler (diye, başınıza yine düşmanlarınızı musallat kıldık).”[İsra 7] Bugün gördüklerimiz, onların bu zulmünün sonsuza dek sürmeyeceğini, yalanlarının ipinin ifşa olduğunu ve artık kendilerine inanan hiç kimseyi bulamayacaklarını teyit etmektedir; şüphesiz Allah emrini mutlaka gerçekleştirir.

Maymun ve domuzların kardeşlerinin yaptıkları, aslında korkunç bir şerdir; ancak bunun, her zaman bu varlığı kendi evlatlarından daha çok koruyup kollayan Batı’daki etkisine bir bakın; nasıl da sihir, sihirbazın aleyhine döndü de, hakim olan Allah’ın şu azim ayetindeki kelamı tecelli etti: وَتَحْسَبُونَهُ هَيِّناً وَهُوَ عِندَ اللَّهِ عَظِيمٌ “Bunun önemsiz olduğunu sanıyorsunuz. Halbuki bu, Allah katında çok büyük (bir suç) tur.” [Nur 15] Ve Subhanehu’nun şu kavli: لَا تَحْسَبُوهُ شَراً لَّكُم بَلْ هُوَ خَيْرٌ لَّكُمْ “Bunu kendiniz için bir kötülük (şer) sanmayın; aksine o, sizin için bir hayırdır.” [Nur 11]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Salim Ebu Sebeytan

Devamını oku...

Avrupa Cenneti… Ve Afrika’nın Bağımlılık Cehennemi

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

Avrupa Cenneti… Ve Afrika’nın Bağımlılık Cehennemi

Haber:

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ile 11 Mayıs 2026 tarihinde Kenya'nın başkenti Nairobi'de düzenlenen Afrika Zirvesi'nin ikinci gününde, kıta liderleri, krediye erişimin kolaylaştırılması ve ekonomilerinin üzerine büyük bir yük bindiren borçlanma maliyetlerinin düşürülmesi için yoğun bir diplomatik girişim başlattı. Afrika reform kampanyası geçen pazartesi güçlü bir ivme kazandı; Macron, kıtadaki yabancı yatırımların risklerini azaltmayı amaçlayan bir finansal araç olan “ilk kayıp garanti mekanizmasının” oluşturulmasına desteğini aniden açıkladı ve bunun yaklaşan G7 zirvesinde propagandasını yapma sözü verdi.

Afrika hükümetleri, yıllardır küresel kredi derecelendirme kuruluşlarının kıtadaki riskleri abarttığının, bunun da krediyi pahalı hâle getirip kalkınmayı sekteye uğrattığının propagandasını yaparken, zengin ülkeler ise Ukrayna savaşı ve küresel enflasyonun gölgesinde kalkınma yardımlarını azaltıp bu kaynakları kendi askeri harcamaları ve iç öncelikleri lehine harcama konusunda ısrar etmektedir.

Yorum:

Reform ve ortaklık başlıklarının ardında, çok daha karmaşık, hatta trajik bir manzara sezilmektedir: zira Afrika’nın gençleri, yoksulluk ve işsizlikten kaçarak vaat edilen “Avrupa cennetini” aramak için Akdeniz’de boğulurken, ülkelerinin petrol, doğal gaz, nadir mineraller ve yeşil hidrojen gibi zenginlikleri Avrupa ekonomilerini finanse etmek için tüketilmektedir.

Enerji, yeraltı zenginlikleri ve insan kaynakları bakımından zengin olan Afrika, Kuzey ekonomileri için hâlâ bir stratejik hammadde deposu olarak görülmeye devam ederken, kıtanın evlatları ise mevcut küresel finansal sistemin kendilerine sunmaktan aciz kaldığı insanca bir yaşamı arayan birer mülteciye dönüşmüştür. Bu paradoksun tam kalbinde ise; günübirlik ve geçici politikalar uygulayan, kendi iktidarlarının devamını garanti altına almak için uluslararası kırılganlıkları suistimal eden Afrikalı liderler durmaktadır; herhangi bir stratejik vizyonu veya medeniyet projesi olmayan bu liderler, halklarını, reformlar ve krediler kılıfı altında, sefaleti ve bağımlılığı yeniden üreten yeni bir finansal sömürgeciliğin içine sürüklemektedirler.

- Afrika, dünya maden rezervlerinin %30’una, petrolün %10’una, yeşil hidrojene ve güneş ile rüzgâr enerjisi için devasa koridorlara sahiptir.

- Buna rağmen ülkeleri, en yüksek kredi riskine sahip olanlar arasında sınıflandırılmaktadır; bunun nedeni ise gerçek yoksullukları değildir, aksine borçluların değil alacaklıların çıkarlarını temsil eden Batılı derecelendirme kuruluşlarının pekiştirdiği algılardır.

- Sonuç: Afrika’ya Avrupa’ya verilen kredilerin kat kat fazlası faizle borç verilmektedir; böylece bütçeleri kalkınma yerine borç servisine harcanarak tüketilmekte ve kıta, hammadde kaynağı ve hazır ürün pazarı olarak kalmaya mahkûm edilmektedir.

İlk Kayıp Garanti Mekanizması: Bir Çözüm mü, Yoksa Yeni Bir Tuzak mı?

Macron’un önerisi pratikte ne anlama geliyor? İlk kayıp garantisi adı verilen mekanizma, Afrika’daki herhangi bir yatırım projesinin kısmen başarısız olması durumunda, ilk zararların uluslararası bir kuruluş ya da Batılı bir devlet kurumu tarafından üstlenilmesi anlamına gelmektedir. Hedef açıktır: Özellikle altyapı, yenilenebilir enerji, limanlar ve demiryolları projeleri olmak üzere özel sermayeyi hiçbir korku olmadan kıtaya girmeye teşvik etmektir.

Ancak güçlü bir şekilde ortaya atılması gereken soru şudur: Neden bu garantiler yabancı yatırımcı yerine Afrika’daki yerel sanayiye sunulmuyor? Ve neden risklerin Batı lehine yeniden dağıtılması yerine bu iğrenç faizli borçların aslı araştırılmıyor?

Cevap gayet açık ve nettir: Eski sömürgeci Avrupa, kendi iç krizleri nedeniyle artık eskisi gibi doğrudan yardımlar sunabilecek durumda değildir; fakat aynı zamanda Doğu'dan ve Batı'dan kıtaya yeni gelen aktörler karşısında Afrika'daki nüfuzunu kaybetmek de istemiyor. Bu yüzden politikaları yönlendirmek için bir silah olarak garantiler, mali teşvikler ve kredi derecelendirmeler gibi yeni araçlara başvurmaktadır; bunu yaparken de bizzat kendilerinin ürettiği ve sistemlerini bilinçli bir şekilde şekillendirdiği bölgenin siyasetçileriyle olan ilişkilerine güveniyor.

Afrikalı Liderler: İleriye Doğru Bir Kaçış mı, Yoksa Bağımlılıkta Bir İşbirliği mi?

Nairobi Zirvesi’nde dikkat çeken nokta, Afrika’nın taleplerinin, krediye erişimin kolaylaştırılması, faizlerin düşürülmesi ve kredi derecelendirme metodolojilerinin değiştirilmesi gibi acil reform sınırından çıkmamasıydı. Zira hiç kimse, küresel finans sisteminin köklü şekilde gözden geçirilmesini ya da Afrika ekonomisinin yapısal sonuçlarından gerçek anlamda kurtarılmasını talep etmemiştir.

İşte burada ümmetin, yönetici elitlerinin politikalarının tehlikesini ve çelişkilerini kavraması gerekir: Zira finansal sistemin reforme edilmesini talep eden hükümetler, aynı zamanda borçlanmaya devam etmekte, dengesiz sözleşmeler imzalamakta, yabancı şirketlere büyük ayrıcalıklar sunmakta ve ekonomilerini dış piyasalara bağımlı kılmaktadır.

Hedef nedir? Bedeli ne olursa olsun, acil likidite (nakit akışı) ve finansman arayışıdır; çünkü iktidarda kalmak, artık bağımsız kalkınmayı gerçekleştirmeye değil, finansman çekebilme kapasitesine bağlı bir hâle gelmiştir.

Sömürgeci, Finansal Pencereden Geri Döndüğünde

Daha derin paradoks ise, onlarca yıl boyunca kırılgan sınırlar çizilmesine, tabi rejimlerin desteklenmesine ve yerel sanayinin zayıflatılmasına katkıda bulunan eski sömürgeci güçlerin, bugün kendilerini istikrar ve kalkınma için “kurtarıcı” bir ortak olarak sunmak için geri dönmeleridir. Zira halklar onu kapıdan attıktan sonra, bakın işte şimdi de borç penceresinden, kredi derecelendirme penceresinden, uluslararası tahkim penceresinden ve mali, kültürel ve medya nüfuzu penceresinden geri dönmektedir.

Artık kontrol için tanklara ihtiyaç kalmamıştır; aksine kontrol, çok uluslu şirketler, faizci şartlar içeren krediler, devleti düzenleme hakkından mahrum bırakan sözleşmeler ve Afrika’yı “Batılı bir kurtarıcıya” ihtiyaç duyan yoksul bir kıta olarak gösteren medya platformları aracılığıyla uygulanır hale gelmiştir.

Sonuç Olarak: Afrika… Avrupa’nın Gıda Sepeti ve Kendi Evlatlarının İse Sefalet Sepetidir

Avrupa, Afrika’nın zenginliklerini yağmalamaya devam ettiği ve Afrikalı liderler ise gerçek bir özgürleşme projesi inşa etmek yerine hazır çözümleri ödünç almayı sürdürdüğü müddetçe, Afrikalıların Avrupa’ya olan göçü asla sona ermeyecektir.

Büyük paradoks sabit olarak kalmaya devam etmektedir: Zira Afrika’nın zenginlikleri kuzey ekonomilerini finanse etmek için tüketilirken, gençleri ise kendi zengin vatanlarında kendilerine verilmeyen bir onur arayışı için Akdeniz’de boğulmaktadır; Afrikalı yöneticiler ise “reformlar” ve “ortaklıklarla” övünürken, şu temel soru hâlâ açık olarak kalmaya devam etmektedir: Nairobi’de gerçek bir kalkınma ufku mu, yoksa orduların yerine kredileri, işgallerin yerine ise kredi derecelendirmelerini koyan yeni bir mali sömürgecilik düzeni mi inşa edilmektedir?

Kesin olan şu ki cevap; büyük zirvelerden, diplomatik açıklamalardan ya da yağmacı sömürgeci projeler arasında gidip gelmekten gelmeyecektir; aksine cevap, kara kıtadaki ümmetin, kurulması tüm Müslümanların üzerine farz olan bir devlet olan Hilafet Devleti’ni kurarak İslami hayatı yeniden başlatmak için ümmetin samimi evlatlarıyla birlikte çalışmayı temsil eden hayati davası konusundaki bilincinden gelecektir; zira Hilafet Devleti, stratejik vizyona ve hadari projeye sahip olup, tüm fikrî, siyasi ve hukuki yerleşimleriyle birlikte sömürgeciliği söküp atmaya ve serveti kalkınmaya ve enerjiyi sanayileşmeye yatıran ve Avrupa’dan güvence dilenmeye dayalı bir egemenlik değil, zati bir egemenlik gerçekleştiren gerçek ve adil bir kalkınma projesi inşa etmeye muktedirdir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Yasin İbn Yahya

Devamını oku...

Kurban Bayramı, Allah’a Olan Teslimiyetin Bir Nişanesidir

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Kurban Bayramı, Allah’a Olan Teslimiyetin Bir Nişanesidir

 

Haber:

Özelde Gazze, genelde ise tüm İslam coğrafyasındaki Müslümanların, başka Amerika ve onun beslemesi Yahudi varlığı olmak üzere sömürgeci kafirler tarafından masum kanlarının akıtılmasının gölgesinde bir Kurban Bayramı’nı daha karşılamak üzereyiz.

Yorum:

1- Allahu Teala şöyle buyurmuştur: فَلَمَّا بَلَغَ مَعَهُ السَّعْيَ قَالَ يَا بُنَيَّ إِنِّي أَرَى فِي الْمَنَامِ أَنِّي أَذْبَحُكَ فَانظُرْ مَاذَا تَرَى قَالَ يَا أَبَتِ افْعَلْ مَا تُؤْمَرُ سَتَجِدُنِي إِن شَاءَ اللهُ مِنَ الصَّابِرِينَ “Babasıyla beraber yürüyüp gezecek çağa erişince: Yavrucuğum! Rüyada seni boğazladığımı görüyorum; bir düşün, ne dersin? dedi. O da cevaben: Babacığım! Emrolunduğun şeyi yap. İnşallah beni sabredenlerden bulursun, dedi.” [Saffat 102] Bu ayette Efendimiz İbrahim ve oğlu İsmail Aleyhimusselam'ın Allah Subhanehu'nun emrine uydukları gibi başta güç ve kuvvet ehli olmak üzere tüm Müslümanların da Allah’ın emrine uymaları, Gazze ve diğer beldelerdeki Müslümanlara yardım etmeleri, yardım etmelerinin engelleyen yöneticilere itaat etmemeleri ve bu yöneticileri ortadan kaldırarak yardım farzını mutlaka yerine getirmeleri gerekir. İşte bu şekilde olursa Kurban Bayramı, gerçek bir bayram olur.

2- Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَإِنِ اسْتَنصَرُوكُمْ فِي الدِّينِ فَعَلَيْكُمُ النَّصْرُ "Sizden din konusunda yardım istediklerinde yardıma icabet etmeniz sizin üzerinize vaciptir." [Enfal 72] Başta güç ve kuvvet ehli olmak üzere tüm Müslümanların bu ayetteki Allah’ın emrine uyarak bu farzı yerine getirmeleri ve tüm İslam coğrafyasındaki Müslümanlara yardım etmek için adeta bir kuş gibi uçmaları gerekir. İşte bu şekilde olursa Kurban Bayramı, gerçek bir bayram olur.

3- يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا مَا لَكُمْ إِذَا قِيلَ لَكُمُ انْفِرُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ اثَّاقَلْتُمْ إِلَى الْأَرْضِ أَرَضِيتُمْ بِالْحَيَاةِ الدُّنْيَا مِنَ الْآخِرَةِ فَمَا مَتَاعُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا فِي الْآخِرَةِ إِلَّا قَلِيلٌ * إِلَّا تَنْفِرُوا يُعَذِّبْكُمْ عَذَااباً أَلِيماً وَيَسْتَبْدِلْ قَوْماً غَيْرَكُمْ وَلَا تَضُرُّوهُ شَيْئاً وَاللَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ “Ey iman edenler! Ne oldunuz ki, size “Allah yolunda sefere çıkın” denilince, yere çakılıp kaldınız. Yoksa ahiretten vazgeçip dünya hayatını mı seçtiniz? Oysa ahirete göre dünya hayatının yararı, pek az bir şeydir. Eğer Allah, yolunda sefere çıkmazsanız, sizi elem dolu bir azap ile cezalandırır ve yerinize sizden başka bir toplum getirir. Siz ise O’na hiçbir zarar veremezsiniz. Allah, her şeye hakkıyla gücü yetendir.” [Tevbe 38-39] Yine başta güç ve kuvvet ehli olmak üzere tüm Müslümanların bu ayetteki Allah’ın emrine uyarak, tüm İslam beldelerindeki mazlum ve zayıf Müslümanlara yardım edip onları içindeki bulundukları zilletten kurtarmak için cihada koşmaları ve cihadı engelleyen tüm unsurları ezip geçmeleri gerekir. İşte böyle olursa Kurban Bayramı, gerçek bir bayram olur.

4- Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَمَنْ لَمْ يَحْكُمْ بِمَا أَنزَلَ اللَّهُ فَأُوْلَئِكَ هُمْ الْكَافِرُونَ "Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler kâfirlerin ta kendileridir." [Maide 44] وَمَنْ لَمْ يَحْكُمْ بِمَا أَنزَلَ اللَّهُ فَأُوْلَئِكَ هُمْ الظَّالِمُونَ "Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler zalimlerin ta kendileridir." [Maide 45] وَمَنْ لَمْ يَحْكُمْ بِمَا أَنزَلَ اللَّهُ فَأُوْلَئِكَ هُمْ الْفَاسِقُونَ "Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler fasıkların ta kendileridir." [Maide-47 Yine başta güç ve kuvvet ehli olmak üzere tüm Müslümanların bu ayetlerdeki Allah’ın emrine uyarak, derhal başlarındaki zillet ve aşağılık elbisesine bürünmüş yöneticilerin tahtlarını yıkıp Allah’ın hükümlerini ikame etmeleri ve böylece de derhal, değil Kurban etini, bir lokma ekmek bile bulmakta zorlanan çaresiz Müslümanlara yardıma koşmaları gerekir.

5- Tüm bunların gerçekleşmesi için İslam’ın emirlerinin tatbik edildiği Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafetin kurulması gerekir ki böylece mazlum ve çaresiz Müslümanlara Allah’ın emrettiği şekilde yardım yapılabilsin ve onların gönülleri şifa bulabilsin. Bu devletin kurulması için de Allahu Teala’nın; وَلْتَكُنْ مِنْكُمْ أُمَّةٌ يَدْعُونَ إِلَى الْخَيْرِ وَيَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَأُولَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ “Sizden, hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü meneden bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.” [Al-i İmran 104] emrine icabet ederek nübüvvet metodunu takip eden bir kitlenin kurulması gerekir ki Allah’a hamd olsun Allah’ın emrine istinaden Hizb-ut Tahrir bu kitleyi kurmuş ve Raşidi Hilafetin kurulması için hiç bıkıp usanmadan hedefine doğru ilerlemektedir. Dolayısıyla tüm Müslümanların ayette geçen Allah’ın emrine uyup Hizb-ut Tahrir’in hayırlı kervanına katılmaları ve güç ve kuvvet ehlinin de ona nusret vermeleri gerekir. İşte o zaman mazlum ve çaresiz Müslümanlara yardım edebiliriz ve işte o zaman Kurban Bayramı, gerçek bir bayram olur. Aksi taktirde hayvanlar kurban edilmesi gerekirken, sömürgeci kafirler tarafından adeta mazlum Müslümanların kurban edildiği(!) bir Kurban Bayramı geçirmiş olacağız. إِنَّ فِي ذَلِكَ لَذِكْرَى لِمَن كَانَ لَهُ قَلْبٌ أَوْ أَلْقَى السَّمْعَ وَهُوَ شَهِيدٌ “Şüphesiz ki bunda aklı olan veya hazır bulunup kulak veren kimseler için bir öğüt vardır.” [Kaf 37]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ramazan Ebu Furkan

Devamını oku...

Ben-Gvir ve Geçici Üstünlük

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Ben-Gvir ve Geçici Üstünlük

 

Haber:

Yahudi varlığının sözde Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir; Gazze Şeridi’ne doğru ilerlerken Sumud Filosu gemilerinin yolunu keserek gözaltına aldığı aktivistleri gösteren bir video klip yayınlamasının ardından, Çarşamba günü sert uluslararası eleştiri dalgasına yol açtı.

Görüntülerde onlarca aktivist önce bir askeri geminin güvertesinde, ardından da bir gözaltı merkezinde diz çökmüş ve elleri kelepçeli halde görülüyor; bu esnada Ben-Gvir'in, aktivistlerden birinin önünde kendi varlığının bayrağını sallayarak "Yaşasın İsrail" diye slogan attığı anlar kameralara yansıyor. (Sky News Arabia, 21/05/2026)

Yorum:

Yahudi varlığının Ben-Gvir veya Smotrich gibi liderleri tarafından sergilenen bu davranışlar, bireysel davranışlar ya da şurada burada yapılmış gaflar değildir; aksine bunlar, Yahudi varlığının yeryüzündeki azgınlık ve kibirlilik taslayarak yürüttüğü politikasıdır. Nitekim Rabbimiz Subhanehu bu kibir hakkında bizi uyarmış ve şöyle buyurmuştur: وَقَضَيْنَا إِلَى بَنِي إِسْرَائِيلَ فِي الْكِتَابِ لَتُفْسِدُنَّ فِي الْأَرْضِ مَرَّتَيْنِ وَلَتَعْلُنَّ عُلُوّاً كَبِيراً “Biz, Kitap’ta İsrailoğullarına: Sizler, yeryüzünde iki defa fesat çıkaracaksınız ve azgınlık derecesinde bir kibre kapılacaksınız, diye bildirdik.” [İsra 4]

Gazze ve Lübnan halkını kırıp geçirdikten, Suriye ve İran'ı vurduktan sonra elinin her yere uzandığını ve bu tiranlığına hiç kimsenin karşı koymadığını görünce; bakın şimdi de o, gayrimüslim Batılı aktivistlere bile zerre kadar değer vermemektedir; nitekim aktivistler, şiddetli darp, elektroşok, yerde sürükleme, cinsel saldırılar ve sivillerin insanlık dışı olarak nitelendirdikleri koşullarda metal konteynerler içinde alıkonulması gibi uygulamalardan bahsetmişler ve üstelik birçoğunun vücudunda yaralanmalar, kırıklar ve işkence izleri görülmüştür. İşte tüm bunlar, onların Yahudilerin dışındakileri insan olarak görmeyen inançlarının somutlaşmış halidir. Bu inançtan dolayı diğer insanlardan onur ve insanlık vasfını düşürmektedirler. Buna karşılık kendilerini Allah’ın seçilmiş halkı olarak kabul ederek diğer tüm halkların sadece kendilerine hizmet etmek için yaratıldığına inanmaktadırlar.

Batı devletlerine gelince; onlar Yahudi varlığını, Ortadoğu bölgesindeki çıkarlarını korumak ve hegemonyalarını güvence altına almak için vazgeçilmez bir müttefik olarak görmektedir; zira Batı'nın verdiği destek, kendi halklarının duygularına ya da bireylerinin onuruna değil, karşılıklı çıkarlara dayanmaktadır. Belki de bunun açıklaması tarihte gizlidir; zira 19. yüzyılın sonlarında Herzl, Alman İmparatoru II. Wilhelm ile görüşüp onu Filistin toprakları üzerinde bir Yahudi devleti kurma çabalarına destek vermeye ikna etmeye çalıştığında, İmparator'un cevabı son derece netti ve bu cevap, bugün bile birçok sorunun da cevabını barındırıyordu; zira imparator, Herzl’e aynen şöyle demişti: Almanya size neden yardım etsin ki? Herzl ise buna karşılık şu cevabı vermişti: Eğer bana yardım eder ve gelecekteki varlığımızı desteklerseniz, yeni sömürgelerimizde ilk söz sahibi siz olacaksınız.

Ayrıca Sumud Filosu ve benzeri Batılı aktivistlerin yaptıkları ile Batılı devletlerden, bu ülkelerin Yahudi varlığının davranışlarından duyduğu memnuniyetsizliği gösterecek şekilde sadır olan itiraz ve açıklamalar, her ne kadar Gazze halkının çektiği acılara ışık tutsa da ancak Gazze'yi özgürleştiremez; ayrıca bu aktivistler kuşatmayı kıramayacakları gibi zulmü ortadan kaldıramayacak ve Gazze halkı üzerindeki ölümü de durduramayacaklardır. Çünkü barışçıl hareketler, süngünün dilinden başka bir dilden anlamayan Yahudi varlığına karşı hiçbir fayda sağlayamaz; zira güçle alınan, ancak güçle geri alınır; Batılı devletler ise asla Yahudi varlığını ortadan kaldırmak için çalışmayacaktır.

Gördüğümüz bu azgınlık ve kibir, Allah'ın sünnetinde yeni bir şey değildir. Zira Firavun'dan diğerlerine kadar, bu derece bir tiranlığa ulaşan hiçbir bir ümmet yoktur ki sonu yok oluş olmasın. Zira Allah’ın sünneti asla değişmez ve dönüşmez.

Bizler, Allah’ın yardımının geleceğinden ve Yahudi varlığının yok oluşunun, Rabbimiz Subhanehu’nun vaadinden dolayı mutlaka gerçekleşeceğinden şüphe duymuyoruz. إِنَّا لَنَنصُرُ رُسُلَنَا وَالَّذِينَ آمَنُوا فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا “Muhakkak ki Resullerimize ve iman edenlere dünya hayatında yardım ederiz.” [Mümin 51] Dolayısıyla ne kadar sevinirlerse sevinsinler ve yeryüzündeki azgınlıkları hangi boyuta ulaşırsa ulaşsın; Allah'ın izniyle zafer günü geleceği gibi onların yok oluşu da gelecektir. حَتَّى إِذَا فَرِحُواْ بِمَا أُوتُواْ أَخَذْنَاهُم بَغْتَةً فَإِذَا هُم مُّبْلِسُونَ * فَقُطِعَ دَابِرُ الْقَوْمِ الَّذِينَ ظَلَمُواْ وَالْحَمْدُ لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ “Nihayet kendilerine verilenler yüzünden şımardıkları zaman onları ansızın yakaladık! Böylece onlar birdenbire bütün ümitlerini yitirdiler.Sonunda zulmeden kavmin kökü kesildi. Her türlü övgü, âlemlerin rabbi olan Allah’a mahsustur.” [En’am 44-45] Bizim sadece meşgul olmamız gereken soru şudur: Allah’ın vaadinin elleriyle gerçekleşeceği kişiler biz mi olacağız, yoksa oturup büyük ecri başkalarının kazanmasını mı bekleyeceğiz?

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Abdullah El-Tamari

Devamını oku...

Yahudi Varlığının Kibri... Havası Fazla Şişirilmiş Bir Balondur

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Yahudi Varlığının Kibri... Havası Fazla Şişirilmiş Bir Balondur

Haber:

Sumud Filosu organizatörleri, Gazze'ye yardım ulaştırmaya çalışan teknelerde gözaltına alındıktan sonra Yahudi varlığı tarafından serbest bırakılan aktivistlerin fiziksel ve cinsel istismara maruz kaldıklarını, başlarına ve kaburgalarına darp edildiklerini ve yaralanmalar nedeniyle hastaneye kaldırıldıklarını, en az 15 kişinin cinsel saldırı, istismar ve aşağılayıcı tacize maruz kaldıklarını, bunların arasında tecavüz vakalarının da bulunduğunu belirttiler.

İşgal ordusu, Gazze Şeridi'ne yardım malzemesi ulaştırmayı hedefleyen gönüllüler filosunun yolunu kesmek amacıyla Salı günü uluslararası sularda 50 teknede bulunan 430 kişiyi tutuklamıştı. (Ma'an Haber Ajansı)

Yorum:

Bu kibir, Yahudi varlığı için yeni bir şey değildir; dolayısıyla bu, bu varlığın Gazze halkına ve tüm Filistin'e karşı iki buçuk yılı aşkın bir süredir uyguladığı suç ve vahşet dolu yürüyüşünün sadece kısa bir kesitinden ibarettir. Ancak bu kez yeni olan şey bu sahnenin, Filistin’den değil; aralarında uzun zamandır Yahudi varlığını destekleyen, ona arka çıkan Fransa, İtalya ve Almanya gibi ülkeler de dahil olmak üzere Batı’dan gelen aktivistlerle birlikte tekrar ediyor olmasıdır.

Dolayısıyla Yahudi varlığının dünyaya yönelik mesajı artık netleşmiştir; yani kendi hedef ve gayeleriyle çatıştığı sürece; ne uluslararası hukuku, ne uluslararası suları, ne insan haklarını ne de herhangi bir değer veya ahlakı zerre kadar umursamamaktır. İşte bu yüzden Ben-Gvir, Aşdod Limanı'nda gözaltında tutulan, gözleri bağlanmış ve yerde elleri kelepçeli vaziyetteki Küresel Sumud Filosu aktivistlerine yönelik eziyet ve aşağılama sürecini bizzat yönetirken çekilmiş bir videoda tam bir küstahlıkla boy göstermiştir; bunu da Gazze halkına yönelik suçların durdurulmasını talep eden herkesin birer terörist veya terör destekçisi olduğu gerekçesiyle yapmıştır.

Üstelik Yahudi varlığı, Sumud Filosu'nun askeri bir filo olmadığını, aksine sivil ve medya eksenli bir filo olduğunu; Gazze üzerindeki ablukayı kaldıramayacağını ya da oradaki halka yönelik işlenen suçları sonlandıramayacağını çok iyi bilmektedir; buna rağmen kibrinin şiddetinden, haddi aşmada ve saldırganlıkta geldiği ileri boyuttan ötürü en ufak bir sempatiye veya sembolik bir yardıma dahi tahammül edememektedir. ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ قَالُواْ لَيْسَ عَلَيْنَا فِي الأُمِّيِّينَ سَبِيلٌ “Bu da onların, «Ümmilere karşı yaptıklarımızdan dolayı bize vebal yoktur» demelerindendir.” [Al-i İmran 75]

Ne yazık ki Yahudi varlığının kibri, hiçbir dayanağı olmayan bir balondur. Fakat Batılı yöneticilerin ve sömürgeciliğin Yahudi varlığı ile suç ortaklığı yapması, Müslümanların başındaki yöneticilerin onun suçları karşısında sessiz kalması, hatta bazılarının onunla komplo kurması ve ümmetin ordularının da Filistin halkına yardım etmekten geri durması; Yahudi varlığını, bağlı bir aslanın önünde kası kasıla yürüyen bir fareye dönüştürmüştür! Eğer Yahudi varlığı, ümmetin ordularından tek bir ordunun bile Filistin ve halkına yardım etmek için harekete geçeceğini sadece hissetmiş bile olsaydı, korkudan tir tir titrer ve kötülüklerine son verirdi ama o, cezalandırılmayacağından emin oldu ve bu yüzden edepsizleşti.

Yaşananlar, Filistin'i kurtarmanın, Gazze'ye ve halkına yardım etmenin ve onları Yahudilerin pençelerinden kurtarmanın, ümmetin ordularının gücünden başka hiçbir yolu olmadığını bir kez daha teyit etmiştir; zira bu durum orduların görevi olup buna güç yetirebilecekler de onlardır; aksi takdirde Filistin işgal altında kalmaya devam edeceği gibi bizler de bu suç, aşağılama ve kibir sahnelerini görmeye devam edeceğiz.

Aslında yaşananlar şu kanaati pekiştirmiştir; Filistin’e yardım etmek, gözleri meselenin gerçek çözümünden başka yöne çeviren ve Müslümanlardaki coşku birikimini boşaltan sivil ve gösteriş amaçlı filolar aracılığıyla olmayacaktır; aksine bu yardım; tekbirler ve tehliller eşliğinde, Allah’a tevekkül ederek yola çıkan ve günah ve münkeratın karışmadığı Müslümanların ordularına ait askeri savaş filolarıyla olacaktır. Zira zafer ancak Allah katındandır. وَمَا النَّصْرُ إِلاَّ مِنْ عِندِ اللّهِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ "Zafer ancak Aziz ve Hakim olan Allah'ın katındadır." [Al-i İmran 126]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Müh. Selahaddin Adada

Devamını oku...

Ajan Yöneticilerin Gölgesinde Yemen, Birbiriyle Çatışan Sömürgeci Güçlerin Dayattığı Krizlerin Bedelini Ödüyor

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Ajan Yöneticilerin Gölgesinde Yemen, Birbiriyle Çatışan Sömürgeci Güçlerin Dayattığı Krizlerin Bedelini Ödüyor

 

Bugün Yemen’de yaşananlar, geçici bir krizin ya da anlık bir durumun sonucu değildir; aksine bu ülkenin servetleri ve stratejik konumu üzerinde yürütülen hararetli uluslararası çatışmanın doğrudan bir yansımasıdır. Yemen, sahip olduğu doğal kaynaklar ve son derece önemli coğrafi konumundan dolayı sömürgeci güçlerin rekabetine açık bir saha haline gelmiştir; nitekim bu güçler Yemen’i, bedeli tüm bir halkın aç kalması pahasına bile olsa, sadece bir zenginlik deposu ve kendi çıkarlarını gerçekleştirecek bir geçit olarak görmektedirler. Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَلَا تَبْخَسُوا النَّاسَ أَشْيَاءَهُمْ وَلَا تَعْثَوْا فِي الْأَرْضِ مُفْسِدِينَ “İnsanların mallarını ve haklarını eksiltmeyin. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın.” [Şuara 183]

Bu çatışma, felaket sonuçlar doğurmadan geçmemiş, aksine ülkenin kaynaklarının durduğu, üretim çarkının felç olduğu ve yaşam krizlerinin kötüleştiği boğucu bir ekonomik gerçeklik salgılamıştır; öyle ki Yemen’deki insan, hayatın en temel gereksinimlerini bile karşılayamaz bir hale gelmiştir. Dolayısıyla bugünkü yoksulluk ve sefalet, kulislerin arkasından yönetilen ve çeşitli araçlar aracılığıyla sahaya dayatılan bu politikaların doğal bir sonucundan başka bir şey değildir.

Bu sahnenin ortasında, halkın ilk savunma hattı olmaları gereken hükümet ve yetkililerin rolü öne çıkmaktadır; ama onlar ya seyirci konumunda duruyorlar ya da en iyi ihtimalle aciz kalıyorlar. Zira ülkenin servetlerini kullanmak ve onları insanların maslahatını gerçekleştirecek şekilde yönetmek; bunun da öncesinde krizleri doğuran ve yoksulluğu üreten yozlaşmış rejimi değiştirip Hilafet Devleti’ni temsil eden İslam nizamını ikame etmek yerine bu iktidardaki çeteler, bu kaynakları heder olmaya ya da dış güçlerin kontrolüne terk ederken, halk ise yoksulluk ve açlıkla baş başa bırakılmıştır. Bu ihmalkarlık mazur görülemez; aksine Yemen halkının acılarını daha da ağırlaştıran sorunun bir parçası sayılır. Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَقِفُوهُمْ إِنَّهُم مَّسْئُولُونَ “Durdurun onları; çünkü sorguya çekilecekler!” [Sâffat 24]

Bu krizin özü, adalet ya da insanlık değerlerine gerçek bir önem vermeden, fayda ve çıkar temeli üzerine kurulu olan küresel kapitalist sistemin doğasıyla yakından bağlantılıdır. Zira bu sistemin gölgesinde devletler, halklarını gözetmelerinin boyutuyla değil, kârları gerçekleştirme güçlerinin boyutuyla ölçülmektedir; bu yüzden zayıf halklar krizlerin bir avı olmaya terk edilirken, büyük güçler ise onların zenginliklerini paylaşmaktadırlar. Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur: كَيْ لَا يَكُونَ دُولَةً بَيْنَ الْأَغْنِيَاءِ مِنكُمْ “Böylece o mallar, içinizde yalnız zenginler arasında dolaşan bir devlet olmasın diye.” [Haşr 7]

Ömer bin Hattab Radıyallahu Anh, yöneticinin sorumluluğunun büyüklüğünü şu sözleriyle ifade etmiştir: “Şayet Irak’ta bir katırın ayağı sürçse, Allah’ın, ey Ömer onun yolunu niye düzeltmedin diye sormasından korkarım!”

Bu acı verici gerçeklik karşısında, geçici tedavilerle ya da şartlı yardımlarla sınırlı kalmayan; aksine bu krizlerin üzerine kurulduğu temeli değiştirmeye yönelen köklü bir çözüm aramak zorunlu bir hale gelmiştir. Zira sorun sadece politikalarda değil, aksine onları üreten ve besleyen sistemdedir.

Bundan dolayı bu sistemin kökünden sökülmesinin ve insanların işlerini gözeten, servetin dağıtımında adaleti sağlayan bir sistemin kurulmasının gerekliliğini söyleyen yaklaşım öne çıkmaktadır ki böylece ülkenin kaynakları, insanların yeterliliğini güvence altına alacak ve onların onurlarını koruyacak şekilde yönetilebilsin. Nitekim Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: الْإِمَامُ رَاعٍ وَهُوَ مَسْؤُولٌ عَنْ رَعِيَّتِهِ “İmam bir çobandır ve güttüklerinden (tebaasından) sorumludur.

Bu bağlamda servetlerin dar çıkarların ya da dış güçlerin hizmetine değil, insanların hizmetine sunulması yoluyla bu gözetimi gerçekleştiren siyasi bir çerçeve olarak Hilafet Devleti modeli ortaya konulmaktadır.

Yemen bugün bir yol ayrımında durmaktadır; ya krizler sarmalında devam edecek ya da insana değerini ve onurlu bir yaşam inşa etmedeki rolünü geri kazandıracak gerçek bir değişim için çalışacaktır. Bu yoksulluk ve muhtaçlık, tercihlerin bir sonucudur; dolayısıyla irade, bilinç ve ihlas oluştuğunda değiştirilebilir; bu ise ancak yöneticilerin ve etkili kimselerin, hayatlarının işlerini düzenleyen mütekamil bir metot indiren Rablerinin ve yaratıcılarının emrine icabet etmeleriyle gerçekleşebilir; bu yüzden Allah, Efendimiz Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem, insanlık için bir yol gösterici olarak göndermiştir; nitekim Allah’ın Kitabı hala elimizde ve Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in sünneti de hala aramızdadır. O halde İkinci Raşidi Hilafet Devleti’ni kurarak İslam’ın otoritesini yeniden tesis etmek için ciddi ve gayretli bir şekilde çalışmaya koyulun; işte Hizb-ut Tahrir kendisini bu uğurda çalışmaya adamış olup sizleri de, bu kervana katılmaya davet etmektedir.

Allahu Teala şöyle buyurmuştur: إِنَّ اللّهَ لاَ يُغَيِّرُ مَا بِقَوْمٍ حَتَّى يُغَيِّرُواْ مَا بِأَنْفُسِهِمْ “Şüphesiz ki bir kavim, kendi nefsini değiştirmedikçe; Allah da onları değiştirmez.” [Rad 11]

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Dr. Fuad Sabri – Yemen

Devamını oku...

SAYI 601 Çıktı - Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi El-Raye Gazetesi

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi

El-Raye Gazetesi Yeniden Yayında

 

Biz, Hizb-ut Tahrir Medya Ofisi olarak takipçilerimiz ve Merkezi Medya Bürosu Web Sayfası misafirlerimize, Hizb-ut Tahrir tarafından 1954 yılında başlatılan El-Raye Gazetesinin tekrar yayına başlatılmasını duyurmaktan gurur duyarız. Karanlık ve zorba rejimlerin baskısı sonucu haftalık yayınlanan gazete durdurulmuştu. Şimdi Hizb-ut Tahrir El-Raye Gazetesini Allah’ın izniyle tekrar başlatacaktır.

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER