Cuma, 30 Şevval 1447 | 2026/04/17
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Esirlerin İdam Edilmesi Yasasının Kabul Edilmesi, Tüm İslam Ümmetine Yönelik Bir Hakaret ve Yahudi Varlığının Kibrinin Fasıllarından Yeni Bir Fasıldır

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Esirlerin İdam Edilmesi Yasasının Kabul Edilmesi, Tüm İslam Ümmetine Yönelik Bir Hakaret ve Yahudi Varlığının Kibrinin Fasıllarından Yeni Bir Fasıldır

Pazartesi akşamı, “Knesset” olarak adlandırılan Yahudi varlığının parlamento genel kurulu, Netanyahu hükümetinin desteği ve 62 lehte, 48 aleyhte oyla, esirlerin idamına ilişkin yasayı ikinci ve üçüncü okumalarda onayladı. Yasa, "terör eylemi olarak sınıflandırılan bir eylem kapsamında bir insanın ölümüne kasten neden olan" kişiye idam cezası uygulanmasını öngörüyor. Ayrıca tasarı bu tür durumlarda af verilmesinin mümkün olmadığını öngörmekte olup, özellikle 7 Ekim 2023’ten bu yana tutuklananlar olmak üzere geriye dönük olarak uygulanarak yüzlerce esire karşı toplu idam cezalarının infazının önünü açmaktadır. Bu da yasanın, işgale karşı direnişi korkutmak hedefiyle değil, aksine Yahudilerde mayalanmış olan aşağılık kompleksi ve ırkçılık tutkusunu tatmin etmek amacıyla çıkarılmış olduğunu ortaya koymaktadır.

Bu yasanın onaylanması, en az ifadeyle İslam ümmetine yönelik bir hakaret olarak nitelendirilebilir. Bugün halklar, ellerindeki savaş esirlerine karşı işledikleri suçların kanıtlanmasından utanmakta ve işkence suçlamalarından ve işkence altında meydana gelen ölüm vakalarından korkmaktadırlar. Hatta sömürgeci geçmişe sahip büyük devletlerden bazıları, İngiltere, Japonya, Almanya, Amerika ve diğerlerinin durumunda olduğu gibi dünyanın geri kalanına (aldatıcı da olsa) bu tür uygulamalardan uzak olduklarını kanıtlamak için kendilerini geçmişte öldürdükleri savaş esirlerinin ailelerine tazminat ödemekle yükümlü kılan yasalar çıkarmışlardır. Bununla birlikte İslam ümmeti, Yahudi varlığıyla her çatışma döneminde, ümmet onun esir askerlerini sağ salim olarak geri göndermiştir.

Buna rağmen akıl almaz bir küstahlıkla Yahudi varlığı, kendi elindeki savaş esirlerinin öldürülmesine izin veren bir yasa çıkarmıştır! Sadece bu da değil; aksine bu varlığın iblis politikacıları, yasayı öyle detaylandırıp öyle ifadeler seçtiler ki böylece yasa öncelikle Müslümanlara uygulanabilsin. Sanki İslam ümmeti insan ırkından değilmiş gibi; dahası bu yasanın lisanı hali şöyle demektedir; Müslüman gençler, sömürgecilerin ve onların kuyruklarının sofralarında kesilmeye hazır hayvanlar gibidirler!

İslam ümmeti, Allah Azze ve Celle katından gelen vahiy sayesinde bir hadarat inşa etmiş, bu hadaratla yeryüzünü imar etmiş, bu hadarat sayesinde insanlığı cehalet ve hayvani içgüdülerin karanlığından çıkarıp dünyayı iyilik ve yücelikle doldurmuştur. Bin beş yüz yıla yakın bir ömrü ve kıtalara yayılan milyonlarca ordusu olan, hayat dolu gençleri gece gündüz bu orduları beslemek ve teçhizatları için harcama yapmak amacıyla bitkin düşen ve kendi ülkelerini inşa etmek için çalışan böyle bir ümmetin, tüm bu aşağılanmalara maruz kalması yakışmaz.

Daha önce de söylemiştik ve bugün de tekrar ediyoruz; ümmet, bu aşağılık varlığın küstahlıklarına karşı ordularının kendisini yüzüstü bırakmasından bıkıp usanmıştır. Oysa Yahudi varlığı, Amerika'nın cebinde saklanan korkak bir fareden başka bir şey değildir. Zira o, insanlara tükürmek ya da İslam ümmetinin sofrasından bir lokma çalmak için başını uzatır, savaş alevlenince de saklanır ve çığlıkları yükselir. Çocuklarına Hamza, Ömer, Ali, Halid ve Ubeyde gibi isimler koyan, onlara Selahaddin, Muhammed Fatih ve Kutuz’un savaşlarının siretini öğreten, en büyük imparatorluklarla çatışarak onları yerle bir eden bir ümmetin, bu tür ihanetler karşısında sessiz kalması yakışmaz. Ümmetin içindeki kamuoyu her gün ordulara, “sizler neredesiniz?!” diye haykırmaktadır! Yeter artık kan, toprak ve servetlerin heba edildiği.

Bu kibir, üstünlük ve bozgunculuk hali, Allahu Teala’nın şu kavlini doğrulamaktadır: وَقَضَيْنَا إِلَى بَنِي إِسْرَائِيلَ فِي الْكِتَابِ لَتُفْسِدُنَّ فِي الأَرْضِ مَرَّتَيْنِ وَلَتَعْلُنَّ عُلُوّاً كَبِيراً “Biz, Kitap'ta İsrailoğullarına: Sizler, yeryüzünde iki defa fesat çıkaracaksınız ve azgınlık derecesinde bir kibre kapılacaksınız, diye bildirdik.” [İsra 4] Ayrıca hiçbir gücü ve kudretleri olmayan savunmasız esirler üzerinde güç kullanarak, uluslararası örflere bile aykırı davranmaktadırlar. ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ قَالُواْ لَيْسَ عَلَيْنَا فِي الأُمِّيِّينَ سَبِيلٌ وَيَقُولُونَ عَلَى اللّهِ الْكَذِبَ وَهُمْ يَعْلَمُونَ “Bu da onların, «Ümmilere karşı yaptıklarımızdan dolayı bize vebal yoktur» demelerindendir. Allah adına bile bile yalan söylüyorlar.” [Al-i İmran 75]

Yahudi varlığının ulaştığı ifsat ve fesat artık kimse için gizli değildir; hatta Müslüman olmayan dünya halkları bile bunu fark etmiş ve buna kendi gözleriyle tanık olmuşlardır; işte bu durum, Allah'ın izniyle yakında ümmetle yaşanacak mücadelede, varlıklarının hiçbir dayanağı ve destekçisi kalmamasına neden olacaktır. O halde ey ümmetin orduları içindeki muhlisler, ümmetin otoritesini ona yeniden geri vermek için acele edin ki, o da Raşid Halifesinin liderliği altında mübarek toprak Filistin’e doğru harekete geçerek onu özgürleştirsin ve dünyayı Yahudilerin şerlerinden kurtarsın. Allahu Teala şöyle buyurmuştur: إِنَّ فِي هَذَا لَبَلَاغاً لِّقَوْمٍ عَابِدِينَ “Şüphesiz bunda Allah'a kulluk eden bir toplum için yeterli bir mesaj vardır.” [Enbiya 106]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Müh. Selahaddin Addade

Devamını oku...

Dikenden Üzüm Hasat Edilmez

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

Dikenden Üzüm Hasat Edilmez

Haber:

Salı akşamı ABD'nin başkenti Washington'da, Yahudilerin sahada sürdürdüğü askeri tırmanışla paralel olarak Lübnan ile Yahudi varlığı arasında doğrudan görüşmeler başlarken, Lübnan’da ise bu görüşmelerin şekli ve içeriği konusunda şiddetli bir iç bölünmeye tanık olunmaktadır.

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Washington'da Lübnan ile Yahudi varlığı arasında yürütülen görüşmelerin tarihi bir fırsat olduğunu belirterek, “İlerleme kaydetmeye başlayabilir ve genel bir çerçeve oluşturabiliriz” dedi; ayrıca Rubio, “Karmaşık sorunların tamamının önümüzdeki altı saat içinde çözülmeyeceğini” ve “Meselenin, İran'ın partisinin 20 ya da 30 yıldır süren etkisine kesin bir son vermekle ilgili olduğunu” vurguladı.

Haaretz gazetesi Salı günü, ismini açıklamadığı Yahudi varlığı içindeki kaynaklara dayanarak, Netanyahu'nun müzakerelerin başlamasını “çatışmayı durdurmadan zaman kazanmak için bir taktik” olarak gördüğünü ve bununla birlikte “Amerikalılar ve Başkan Donald Trump'a karşı iyi niyetini göstermeyi” amaçladığını aktardı. (El Cezire Net, 14/04/2026)

Yorum:

Bir yöneticinin ihaneti ve ajanlığı hangi dereceye ulaşırsa ulaşsın, ülkesini bombalayan, yakıp yıkan ve halkını katleden bir düşmanla nasıl müzakere masasına oturup onunla barış ve güvenlik hakkında konuşabilir?!

Ruveybida yöneticilerimiz, Trump'a olan köleliğin doruk noktasına ulaştılar; peki bu aşağılanmanın zincirlerini ne zaman kırıp utanç tahtlarını ne zaman yıkacağız?

Kanlarımız ihlal ediliyor, ülkemiz yağmalanıyor, servetlerimiz çalınıyor, özgür insanlarımız düşmanın hapishanelerinde tutsak olarak gece gündüz işkenceye maruz kalıyor ve erkekler ve kadınlar hapishanelerde tecavüze uğruyor; o halde hala neden korkuyorsunuz ve neyi bekliyorsunuz?!

Dünya ülkeleri yeni bir sistem aramaya başlamış olup Trump ve onun yapışık ikizi Netanyahu'dan uzaklaşmaya çalışmaktadır; işte burada, her türlü gecikme ve ihmalkârlık karşısında sorumluluğumuzun iki katına çıktığını hissetmemiz gerektiği gibi İslam hadaratının nurunu ve adaletini yeniden dünyaya yaymak için dinimizde sebat edip farzların tacı olan Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafeti kurmak için çalışırsak, Allah'ın bizim yanımızda olacağını da hatırlamamız gerekir.

Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَنُرِيدُ أَن نَّمُنَّ عَلَى الَّذِينَ اسْتُضْعِفُوا فِي الأَرْضِ وَنَجْعَلَهُمْ أَئِمَّةً وَنَجْعَلَهُمُ الْوَارِثِينَ وَنُمَكِّنَ لَهُمْ فِي الأَرْضِ وَنُرِي فِرْعَوْنَ وَهَامَانَ وَجُنُودَهُمَا مِنْهُم مَّا كَانُوا يَحْذَرُونَ “Biz ise, o yerde güçsüz düşürülenlere lütufta bulunmak, onları önderler yapmak ve onları vârisler kılmak, o yerde onları iktidar yapmak; Firavun ile Hâmân’a ve ordularına, onlardan (İsrailoğullarından gelecek diye) korktukları şeyi göstermek istiyorduk.” [Kasas 5-6]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Müne Semih

Devamını oku...

Amerika’ya Boyun Eğmek ile İslam’a Dayalı Gerçek Bağımsızlık Arasında İran

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

Amerika’ya Boyun Eğmek ile İslam’a Dayalı Gerçek Bağımsızlık Arasında İran

Haber:

12 Nisan 2026'da İran'ın Tesnim Haber Ajansı şu açıklamayı yaptı: “Müzakereler odasında Amerikalılar, Hürmüz Boğazı meselesi ve ülkeden nükleer malzemelerin çıkarılması da dahil olmak üzere İran'a karşı savaşta başaramadıkları hedefleri gerçekleştirmek niyetindeydiler; ancak İran heyeti bu girişimi boşa çıkarmıştır.”

Yorum:

İran henüz tehlike çemberinden çıkmamış olsa da, nükleer kapasite ve Hürmüz Boğazı konusunda taviz vermeyi reddetmesi, Allah’ın izniyle daha büyük bir tehlikenin ortaya çıkmasını engellemektedir. Müzakere üslubuna gelince; Amerika’nın savaş alanında korkak ordusuyla elde edemediği şeyleri müzakereler yoluyla elde etmeye çalıştığı doğrudur; ancak Amerika müzakereleri aynı zamanda daha büyük bir askeri güç konuşlandırmak için zaman kazanmak amacıyla da kullanmaktadır. Askerleri nedeniyle aciz kalan Trump, Suudi Arabistan, Pakistan, Mısır ve Türkiye’deki ajanlarını ve yandaşlarını bir araya getirerek Müslüman silahlı güçlerden oluşan bir koalisyon kurmuştur; bu koalisyon Müslümanlara, Amerika’nın 1990 ile 1991 yılları arasında Irak’ı yok etmek için kullandığı koalisyonu hatırlatmaktadır; nitekim o dönemde her iki taraf için de son Müslüman askere kadar savaşılmıştı!

Stratejik olarak Amerika için İran’ın nükleer kapasitesi ve Hürmüz Boğazı’nın kontrolü meseleleri iç içe geçerek, İran’la olan yeni ilişkisini belirleyecek tek bir sınav oluşturmaktadır. Daha önce onlarca yıl boyunca Amerika, İran’ı kendi yörüngesinde dönen bir ülke olarak ele almış ve bu nedenle de İran’ın güvenliğiyle ilgili ağır tavizler talep etmemişti. Daha önceki stratejisi kapsamında İran'ı, yaklaşık elli yıl boyunca Yahudi varlığına karşı bir denge unsuru olarak görüyordu. Ancak ABD’nin yeni Ortadoğu stratejisi göre ve Yahudilerin hegemonyasının muazzam bir şekilde genişlemesiyle birlikte, ABD artık İran’ın kendi çıkarları uğruna kendi güvenlik çıkarlarından ödün veren tabi bir devlet haline gelmesini talep etmektedir. Bu nedenle, İran’daki derin devlet içinde olanlar bilsin ki, Amerika’nın yörüngesinde dönme seçeneği artık söz konusu bile değildir.

Şüphesiz ki Amerika’yı, İran’ı, Pakistan’daki ajanlarıyla muamele ettiği gibi tabi bir devlet haline getirme çabasında cesaretlendiren şey, nüfusu ve silahlı kuvvetleri İran’ınkinden daha fazla olan ancak on yıllardır Amerika’ya aşağılayıcı bir şekilde boyun eğme yolunu izleyen Pakistan devletidir. Zira Amerika'nın İslamabad'daki ajanları, işgal altındaki Keşmir, ekonomik istikrar ve Afganistan ile kardeşçe ilişkiler de dahil olmak üzere hayati önem taşıyan güvenlik çıkarlarının heba edilmesine nezaret etmişlerdir. Şu anda ise Pakistan yöneticileri, büyük bir çabayla elde ettikleri nükleer silahlarına yönelik ABD tehditlerini bile görmezden geliyorlar ve Hindistan ile ilişkileri normalleştirmek için güven artırıcı önlemler bahanesini kullanarak ve karşılıklı kaçınılmaz yıkımı önlemek gerekçesiyle Pakistan’ın nükleer kapasitesinden vazgeçmeleri bile beklenmektedir! Bu nedenle Pakistan yöneticilerinin örneği, İran’daki Müslümanlar için bir uyarı olmalıdır. Pakistanlı yöneticiler için Amerika'ya kölelik artık bir alışkanlık haline gelmiştir; hatta Müslümanlara ve dinlerine yönelik maliyeti ne olursa olsun, Amerika'yı memnun edecek her türlü eylemi kutlamaktadırlar. Hegemonya ve zulme karşı direnen Müslümanlar için kırmızı çizgiler, bedeller ve fedakârlıklar vardır; hak üzerinde sebat etmenin büyük ecri ise Allahu Teala’nın katındadır.

Peki İran'daki Müslümanlar için bundan sonra ne olacak? Amerika’nın yeni Ortadoğu stratejisine göre, Amerika’nın yörüngesinde dönme seçeneği artık hesaplardan çıkmıştır. Tiranlara boyun eğme seçeneği ise, dünyada zillet, ahirette ise azaptır. Geriye sadece son peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in hazırladığı gerçek bağımsızlık yolu kalmıştır. Bu yol, Allah’ın indirdikleriyle hükmetme yolu olduğu gibi Allah’ın kullarından takva sahibi olanlar için hazırladığı geniş cennetine nail olmak için canları ve malları feda etme yoludur. Bu yol, Allahu Teala ve Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in emirlerine uyma ve yasaklarından uzak durma yoludur. Bu yol, ittifaklar, anlaşmalar ve koordinasyon protokolleri de dahil olmak üzere muharip kâfirlerle olan tüm bağları koparma yoludur. Bu yol, milliyetçilik ve mezhepçilik putlarını yıkmak yoluyla Endonezya'dan Fas'a kadar tüm Müslümanların genel liderliği olmanın yoludur. Bu yol, İmamet ve Hilafet yoludur.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Musab Umeyr – Pakistan

Devamını oku...

İran Savaşı Yemen’e Gölge Mi Düşürüyor ve Suudi Arabistan, Efendisi Amerika’ya Hizmet Etmek İçin On Yıllardır Başaramadığını Mı Başarıyor?

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

İran Savaşı Yemen’e Gölge Mi Düşürüyor ve Suudi Arabistan, Efendisi Amerika’ya Hizmet Etmek İçin On Yıllardır Başaramadığını Mı Başarıyor?

Haber:

Yemen Cumhurbaşkanlığı'ndan bir kaynak, El-Arabi Al-Cedid'e verdiği demeçte, Yemen Boru Hattı projesinin Suudi Arabistan ile liderlik düzeyinde yürütülen görüşmelerin gündeminde ilk sırada yer aldığını ve projenin fizibilite çalışmasını hazırlamak üzere teknik komitelerin kurulmasının yanı sıra konuyla ilgili ekonomik işbirliği anlaşmasını hazırlayacak hukuk komitelerinin de oluşturulmasının beklendiğini söyledi. (El Arabi El Cedid, 14/4/2026)

Yorum:

Yemen Boru Hattı, Suudi Arabistan'dan Arap Denizi'ne doğrudan petrol ve gaz nakliyesi için tasarlanmış bir proje olup güzergâhı, Suudi Arabistan sınırındaki Rubülhali Çölü'ndeki Harahir bölgesinden başlayıp, Hadramut vilayetinden geçerek Mahra vilayetindeki Niştun limanında son bulmaktadır. Bu proje bugün ortaya çıkmış değildir; aksine Amerika'nın planlarından biri olup Suudi Arabistan'ın gerçekleştirmeye çalıştığı en önemli hedeflerden biridir.

İnşa edilmesi istenen boru hattının uzunluğu 700 kilometreden uzun olacak ve 1990'lı yıllarda Yemen ile Suudi Arabistan arasında Sykes-Picot sınırlarının çizilmesine ilişkin müzakereler sırasında gündeme gelen konulardan biri olup 2003 yılında yeniden açılması gündeme getirilmişti ancak Umman'ın desteklediği güçlü bir aşiret nüfuzunun varlığı nedeniyle sekteye uğramıştı. 2017 yılının sonlarında Suudi Arabistan, sınır bölgesindeki Tuf Şehr'de beton temeller döşemek gibi bazı çalışmalara başlamıştı ancak Mahri kabileleri buna karşı çıkmış ve bu çalışmaların yapılmasını engellemişti. Nitekim takip eden yıllarda ilde, arka arkaya askeri ve yardım faaliyetleri, kalkınma projeleri ile yetkililerin resmi ve gayri resmi ziyaretleri gerçekleşmişti; ayrıca Mart 2023'te ABD'nin Yemen Büyükelçisi ve onunla birlikte Bahreyn'de konuşlanmış ABD 5. Filosu Komutanı da dahil olmak üzere Amerikalı uzmanlar ve yetkililer de ili ziyaret etmişlerdi.

Görünen o ki Suudi Arabistan ve efendisi Amerika için, bir yandan İran'ın Hürmüz Boğazı'nı kapatması, diğer yandan da İngiltere'nin ajanı olan Birleşik Arap Emirlikleri'nin güneydeki etkisinin azalması gibi bugünkü altın fırsat bir daha tekrarlanmayacaktır; zira onların gözünde, sürekli bütçe açığından dolayı en düşük maliyetle ve en az kayıpla petrol tankerlerinin rotasını batıda Atlantik Okyanusu'na, doğuda ise Pasifik Okyanusu'na doğru yönlendirmek yoluyla Amerikan projesinin gerçekleşmesi daha yakın bir hale gelecektir.

Müslüman ülkelerin ihlal edilmesi ve servetlerinin sömürgeci kafir tarafından yağmalanması ne kadar da üzücüdür; oysa bugün, dinimize, akidemize ve hadari projemize, yani dinlerinden ve ümmetlerinden kopan kafirlerin ve hain ajanların ellerini kesecek olan Raşid Halifelik Devleti'ne geri dönmek için her zamankinden daha yakın bir zamandır. Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَيَقُولُونَ مَتَى هُوَ قُلْ عَسَى أَن يَكُونَ قَرِيباً “Ne zamanmış o?” diyecekler. De ki: “Yakın olsa gerek!” [İsra 51]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Sadık Es-Sarari – Yemen

Devamını oku...

Hizb-ut Tahrir’in Metodu Bellidir Yalan ve İftiralardan Beridir

7 Nisan Salı günü işgalci Yahudi varlığının İstanbul Konsolosluğu’nun önünde 3 kişi tarafından gerçekleştirilen silahlı saldırı ile ilgili art niyetli bazı medya organları, yalan yanlış ve yüzeysel bilgilerle çamur atıp karalamak için yaptıkları haberlerde Hizb-ut Tahrir’in ismini kasıtlı olarak geçirmişlerdir. Saldırıyı gerçekleştirenler ile Hizb-ut Tahrir arasında bağ kurma gayreti taşıyan bu haberlerin tamamı asılsızdır. Hizb-ut Tahrir’in ne bu saldırı ile alakası ne de saldırıyı gerçekleştirenler ile herhangi bir bağı bulunmamaktadır.

Hizb-ut Tahrir 1953 yılında Filistin’de kurulduğu günden bu yana sadece fikri ve siyasi çalışma yapan bir partidir. Bugün 50’den fazla ülkede faaliyet gösteren Hizb-ut Tahrir’in çalışma metodunda silahlı yöntemin olmadığı O’nu seven ya da sevmeyen, destekleyen ya da desteklemeyen, dost düşman herkes tarafından bilinmektedir. Hizb-ut Tahrir’in İslami hayatı başlatmak ve Hilafet’i yeniden kurmak için yürüttüğü çalışmalardaki metodu fikri ve siyasi mücadele yöntemidir. Bu yöntem 73 yıldır hiç değişmemiştir ve değişmeyecektir. Dolayısıyla Hizb-ut Tahrir’e yönelik benzer şekilde yürütülen iftira ve karalama kampanyaları bugüne kadar nasıl boşa çıktıysa bu da boşa çıkacaktır. Hizb-ut Tahrir, İslam’a ve şeri ahkâma bağlı tertemiz bir partidir, atılan hiçbir çamur iz tutmamıştır bundan sonra da tutmayacaktır.

Hizb-ut Tahrir’in fikri, hedefi, metodu ve çalışma sahası açıktır. Siyasi söylemleri, çözüm önerileri ve kullandığı dil herkesin malumudur. O’nda kapalı, muğlak ve belirsiz olan hiçbir şey yoktur. Dolayısıyla gerçekten yoksun olan bu yalan haberlere, maksadı belli olan bu iftira ve karalamalara asla itibar edilmemelidir.

Hizb-ut Tahrir, sahip olduğu sahih İslami kültür ile bu ümmetin evlatlarını ayırt etmeksizin kültürlendirir ve böylece onlarda fikri kalkınmayı gerçekleştirmek için çalışır. Hizb-ut Tahrir bu kültür ile laik kapitalist sistemin ifsat edip doğru yoldan uzaklaştırdığı genç nesillerin hayatlarına dokunur ve anlam katar. Onlara ulaşılması gereken gerçek idealleri ve ulvî hedefleri gösterir. İslam dışı yanlış yollara ve sapkın fikirlere tevessül etmekten onları korur. Bugünkü eğitim sisteminde ise gençlerimiz ve geleceğimiz laik kültür ile büyük bir uçuruma sürüklenmektedir. Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’taki eğitim kurumlarında meydana gelen acı olaylar; hemen hemen her gün trafikte, toplu taşımada ve sokaklarda yaşanan şiddet sarmalı bu gerçeği gözler önüne sermektedir.

Bu sebeple yaşadığımız bu toplumsal yozlaşma ve çöküş için tek fırsat İslam kültürü ve İslam Nizamıdır. İşte Hizb-ut Tahrir bu İslami kültür ile İslam Nizamını hayata hâkim kılmak için çalışmaktadır. Bu çalışmanın yöntem ve metodunu Rasulullah Sallallahu Aleyhi Ve Sellem’den almıştır. Bu metodun içinde cebir ve şiddet, kaos ve terör olmadığı gibi demokratik yöntem de yoktur. Bu sebeple Hizb-ut Tahrir’i şiddet ve terör ile anmak beyhude bir çabadır. Bizim kimliğimiz bellidir, alnımız ak yüzümüz açıktır, bugünümüz ve geçmişimiz tertemizdir. Çünkü bizim kaynağımız vahiy, dayanağımız ise Rabbimizdir.

Devamını oku...

El-Vakiye TV: Anayasa Müzakereleri Programı -Halaka 13- Bağlılık ve Disiplin mi, Yoksa Özgürlük ve Serbestlik mi?

  • Kategori El Vakiye TV
  •   |  
El-Vakiye Televizyonu
Anayasa Müzakereleri Programı
 
-Halaka 13-
[Bağlılık ve Disiplin mi, Yoksa Özgürlük ve Serbestlik mi?]
İslami Anayasa İle İnsan Yapımı Anayasalar Arasındaki Anayasal Ayrılıklar
 
Müh. Usame Es-Suveynî ile Üstad Ahmed El-Kasas Arasında “Anayasa Mukaddimesi veya Esbab-ı Mucibesi” Kitabı Hakkındaki Diyalog Programı
 
Bu Bölümde Anayasa Mukaddimesi’nin (14.) Maddesi Ele Alınmıştır:
Madde-14: Efalde (fiillerde) asıl olan, şer’î hükme bağlanmaktır. Dolayısıyla hükmü bilinmedikçe hiçbir fiil yapılmaz. Eşyada (nesnelerde) ise asıl olan, -haramlığına dair delil bulunmadıkça- mubahlıktır.

H. 06 Cumade’l Âhir 1441 El-Muvafık M. 31 Ocak 2020

El Vakiye sitesindeki diğer bölümler için TIKLAYINIZ
Websitemizdeki diğer bölümler için TIKLAYINIZ

 

Devamını oku...

Amerika ile İran Arasındaki Ateşkes ve Müzakereler

  • Kategori Makaleler
  •   |  

El-Raye Gazetesi

Amerika ile İran Arasındaki Ateşkes ve Müzakereler

Üstad Esad Mansur’un Kaleminden

Amerika’nın İran’a yönelik saldırılarını ve başta Trump olmak üzere yetkililerinin saldırıyı durdurma, yeniden başlatma tehdidinde bulunma ya da ateşkes ilan etme yönündeki açıklamalarını takip ederken, tüm bunları, saldırının ardındaki hedefini idrak etme çerçevesinde anlamak gerekir. Çünkü tüm çabalar, bir hedefi gerçekleştirmek için yapılmaktadır. İran için bu hedef, kendi yörüngesinde dönen ve bağımsızlık için çalışan bir ülkeden, kendi şartlarını dikte ettiği ve istediği şeyi uygulayan tabi bir devlete dönüştürmektir.Tüm bölge açısından olana gelince; stratejik konumu nedeniyle buradaki kontrolünü sıkılaştırmak, sömürgeci bir hedef olarak bölgenin kaynaklarını yağmalamak, kapitalizme meydan okuyan küresel bir ideolojiye sahip olması nedeniyle bölgenin kalkınmasını, kurtuluşunu ve Hilafetin kurulmasını engellemek ve bu hedefleri gerçekleştirmek için kirli bir araç olarak kullanmak üzere Yahudi varlığına odaklanmak.

Amerika, 40 gün süren savaş boyunca İran'a karşı hedefini gerçekleştiremeyince, İran'ın Hürmüz Boğazı'nı açması karşılığında Pakistan'ın önerdiği plan kapsamında iki haftalık bir ateşkes talep etti.

Amerika, İran'ın 24 Mart 2026 tarihinde Pakistan aracılığıyla sunduğu 15 maddelik planını reddetmesinin ardından ateşkese başvurmuş ve ateş altında müzakere etmeyi reddetmiş olup bu plan; “İran nükleer programının tamamen sökülmesini, Natanz, Fordo ve İsfahan’daki nükleer reaktörlerin kapatılmasını, %60 oranında zenginleştirilmiş uranyum miktarlarının Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’na teslim edilmesini, barışçıl amaçlar için ihtiyaç duyduğu uranyumu dışarıdan ithal etmesini, İran’ın kendi topraklarında uranyum zenginleştirmesine izin verilmemesini, nükleer programı ve tedarik kaynakları üzerinde Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı tarafından sıkı bir denetim programı uygulanmasını, balistik füze programının ve insansız hava aracı (İHA) üretiminin durdurulmasını, Lübnan’daki partisi gibi bölgesel vekillere verilen desteğin sona erdirilmesini, Hürmüz Boğazı’nın serbest bir deniz yolu olarak açık tutulmasını ve Yahudi varlığının var olma hakkının tanınmasını” içermektedir. İster bu şartlar olsun ister ateş altında müzakere edilmesi olsun, tüm bunlar İran için bir aşağılama olarak görülmektedir.

Dolayısıyla ateşkes gelmiş ve şartlarda bir hafifleme başlamıştır.Ancak bunlar, taleplerin en üst tavanı olarak müzakerelerin eksenleri olarak kalmaya devam edecek, ardından da Amerika bunların tamamının ya da en önemli kısmının ne ölçüde gerçekleştirilebileceğini görecektir.Eğer bunları dayatmayı başarırsa, o zaman İran, uydu devlet olarak kalmasını sağlayan güç unsurlarını ve bağımsızlık şansını kaybedecek; dolayısıyla da tabi bir devlet haline gelecektir.

Ateşkes ilan edilince 11/4/2026 tarihinde Pakistan'da taraflar arasında müzakereler başladı; bu, ateş altında müzakereleri kabul etmemesi açısından İran için bir başarıdır. Ateşkesin hedefi ise müzakereleri yürütmek olup saldırıları tamamen durdurmak değildir.

Amerika, müzakereler için başkan yardımcısının başkanlık ettiği en üst düzey bir heyet gönderince bu, meselenin ne kadar ciddi ve kritik olduğunu, yani şartları veya şartların en önemlileri gerçekleşmez ise saldırıların yeniden başlayacağını göstermektedir; bu da sanki müzakere yapan başkanmış gibi başkan yardımcısının, Amerika’daki karar alma sürecinde ikinci adam ve başkanı temsil eden kişi olması sıfatıyla, müzakereler sırasında İran heyetine doğrudan tehditler savurması içindir.Ayrıca Amerika yönetimi içinde, müzakerelerin başarısız olması durumunda saldırının devam etmesi yönünde bir görüş birliği olduğu içindir; çünkü başkan yardımcısı, savaş açmak yerine müzakereleri tercih ediyordu.

Bu, müzakerelerde herhangi bir başarısızlık durumunda Amerika'nın saldırılarına yeniden başlayacağına delalet etmektedir; zira Amerika Başkanı Trump, 10/4/2026 tarihinde şöyle diyerek tehdit etmişti: “Pakistan'daki barış görüşmeleri başarısız olursa, İran'a yönelik saldırıları yeniden başlatmak üzere Amerika savaş gemileri en iyi mühimmatlarla donatılmaktadır.”

Ateşkes, savaşın sona ermesi ve kalıcı bir barış anlaşmasının imzalanmasından farklıdır. Zira ateşkes, herhangi bir anda, taraflardan birinin ya da her ikisinin ihlaliyle bozulabilir.

İran'ın şartları ise on madde halinde sıralanmıştır: “Amerika’nın saldırmazlık garantisi vermesi, Hürmüz Boğazı'nın İran'ın kontrolünde kalması, Uranyum zenginleştirme hakkının kabulü, Tüm birincil yaptırımların kaldırılması, Tüm ikincil yaptırımların kaldırılması, BM Güvenlik Konseyinin İran aleyhindeki kararlarının sonlandırılması, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansının İran aleyhindeki kararlarının sonlandırılması, İran'a savaş tazminatı ödenmesi, Bölgedeki Amerikan askerinin çekilmesi ve Lübnan dahil tüm cephelerde savaşın sonlandırılması.”

Ancak İran, Amerika’nın şartlarını reddettiğini belirtmemiş; aksine Amerika’nın şartlarına değinmeden kendi şartlarını ortaya koymuştur; sanki bu kendi şartlarını Amerika’nın şartlarının yanına koymuş gibidir; bu da kendi şartlarının kabul edilmesi durumunda, İran’ın bu şartların bir kısmını ya da hafifletilmiş halini kabul etmeye hazır olduğuna işaret etmektedir.

Ev sahibi ülke Pakistan'ın da katılımıyla taraflar arasında doğrudan müzakerelerin iki turu gerçekleştirildi.İran medyası, “görüşmelerde ilerleme kaydedildiğini, Amerika’nın dondurulmuş İran varlıklarının serbest bırakılmasını kabul ettiğini ve Yahudi varlığının Beyrut'un güney banliyölerinde saldırılarını durdurduğunu” duyurdu.Bu da Litani’nin güneyinin saldırıların durdurulmasından istisna tutulduğu anlamına gelmektedir; zira Yahudi varlığı orada bir tampon bölge oluşturmaya çalışmaktadır.Lübnan heyeti, Yahudi varlığı heyetiyle 14/4/2026 tarihinde Washington’da Amerikan gözetiminde buluştuğunda bunlar üzerinde müzakere edilecektir.

Bunun ardından 12/6/2026 sabahı üçüncü tur gerçekleştirildi ve Amerika Başkan Yardımcısı Vance, "İranlıların nükleer silah geliştirmeme yönündeki Amerikan şartlarını reddetmeleri nedeniyle müzakerelerin bir barış anlaşmasına varılmadan sona erdiğini" açıkladı. Bu arada İran Dışişleri Bakanlığı sözcüsü ise, “barış müzakerelerinin başarısının, Amerika’nın aşırı ve yasa dışı taleplerden kaçınmasına bağlı olduğunu” söyledi. Bu da Amerika'nın 15 maddelik şartlarını müzakere ettiği, İran'ın ise bunları aşırı bulduğu ve Amerika'nın saldırılarına her an yeniden başlamasının olası olduğu ve Amerika'nın, İran'ı tabi devlet haline getirme hedefinde ısrarcı olduğu anlamına gelmektedir. Yani Amerika'nın başarısı ya da başarısızlığı, İranlıların tutumlarında ne kadar kararlı olduklarına ve savaşmaya ne kadar hazır olduklarına bağlıdır.

Genel tabloya bakan birisi, bölgedeki Amerika varlığının kabul edildiğini, dolayısıyla onunla müzakerelerin yürütüldüğünü, ayrıca Filistin’i gasp eden Yahudi varlığının da kabul edildiğini ve onunla da müzakerelerin yürütüldüğünü görür.Oysa asıl olan Amerika ile müzakere etmemek ve onu bölgeden kovmak için onunla savaşmaya devam ederek onu Atlantik'in ötesine geri püskürtmek ve ayrıca Yahudi varlığıyla da savaşmaya devam ederek onu tamamen ortadan kaldırmaktır.Bu da Allah’ın kelimesini yüceltmek için savaşan ideolojik temele dayalı bir devletin kurulmasını gerektirmektedir; dikkat edin bu devlet, Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Devleti'dir.

Kaynak: El-Raye Gazetesi - 595. Sayı - 15/04/2026

Devamını oku...

Korsan Trump

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Korsan Trump

Haber:

Trump, İran limanlarına deniz ablukası uyguluyor.

Yorum:

ABD Başkanı Donald Trump tarafından İran limanlarına uygulanan deniz ablukası, bölge saatiyle 13/4/2026 Pazartesi günü ikindi vakti yürürlüğe girdi ve bunun uygulanması kapsamında İran limanlarına giren ve çıkan gemileri engellemek için onlarca savaş gemisi konuşlandırıldı.

Bu adım, İslamabad'da yapılan ABD-İran müzakerelerinin başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından geldi; bu ise Trump'ın, İran'ın on maddelik şartlar listesine dayanarak savaşı durdurmayı kabul etmesinden sonra gerçekleşti. Trump bu liste hakkında şunları söyledi: Bu şartlar esasen müzakereye elverişlidir. Onun İran’la savaşın içine karıştığı ve bu çıkmazdan kurtulmak için bir çıkış yolu aradığı bilinmektedir; bu yüzden İran’ın bu şartlarını kabul etti ki böylece bu çıkmazdan kurtulabilsin ve başka yöntemler arayabilsin.

Bu adım, bir deniz korsanlığı eylemi niteliğinde olup başkalarına karşı ABD’nin kibir ve zorbalığını ifade etmektedir; zira ABD, İran’a tam bir teslimiyet ve utanç verici ve aşağılayıcı bir ajanlık dayatmak istemektedir. Bunu savaş yoluyla gerçekleştirmede başarısız olunca, aldatma ve manevralara başvurmuştur. Bu yüzden şüpheli bir şekilde İran'ın şartlarını kabul etmiştir. Bu da  yeni yöntemlerle aldatma ve manevralarına geri dönerek her ne pahasına olursa olsun içine bulaştığı savaşı durdurmak istediğini göstermektedir; zira son zamanlarda Venezuela'da ve geçen yüzyılın ortalarında Küba'da başardığı şeyin İran'da da başarılı olacağını düşünmektedir. Oysa bu eyleminin ateşkes anlaşmasının ihlali sayıldığı ve İran'a bu ablukayı uygulayan Amerikan savaş gemilerine saldırma hakkı verdiği bilinmektedir. Ayrıca bu önlemden etkilenen ve çıkarları zarar gören başka uluslararası taraflar da vardır; belki de bu adımdan kastedilen onlardır ve belki de Amerika'nın hesaplarının dışında gelişen tepkiler de olabilir.

Sonuç olarak Müslümanların tek bir Halife tarafından yönetilen tek bir devleti olsaydı ne Trump ne de başkası Müslüman ülkelere yaklaşmaya ve bazılarına deniz ablukası uygulamaya cesaret edemezdi.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan

Halife Muhammed – Ürdün

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER