Laiklikten Kurtuluş Beklenmez!
- Kategori Seçkiler
- |
Orta Asya’daki Ulaşım Koridorları
Jeopolitik Korsanlık ve Yeni Sömürgecilik Zincirleri
Uluslararası ulaşım koridorları, sadece bir dizi otoban veya demiryolundan ibaret değildir; aksine onlar, küresel ekonominin can damarlarıdır. Çünkü ulaşım koridorları, farklı ülkeleri ve bölgeleri tek bir ekonomik zincirde birbirine bağlamakta; bu da malların, enerji kaynaklarının ve sermayenin hareketini garanti etmektedir. Ulaşım koridorlarının önemi, bu yolları kontrol edenlerin, sadece ticari akışlardan gümrük vergileri ve transit gelirleri elde etmesinden değil, aksine aynı zamanda bu yolların geçtiği ülkelerin ekonomik ve siyasi kararlarını etkileme gücüne de sahip olmasından kaynaklanmaktadır. Bugün Kuzey Koridoru, Çin'in “Bir Kuşak Bir Yol” projesi, Hazar Denizi üzerinden geçen “Orta Koridor” ve güneye yönelen rotalar gibi bölgemizin çevresinde inşa edilen koridorlar, küresel güçlerin Orta Asya'yı kontrol etmek ve üzerinde hegemonya kurmak için kullandıkları ana araçlar haline gelmiştir.
Bu çatışmanın en yeni ve en belirgin tezahürü ise; ABD'nin arabuluculuğuyla inşa edilen ve Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki barış anlaşması temelinde ortaya çıkan, Trump Barış ve Refah Yolu (TRIPP) adı verilen koridordur. 2025 yılı anlaşmalarına göre ABD; Ermenistan'ın Megri bölgesi üzerinden (Zengezur Koridoru) geçen bu kısa fakat stratejik öneme sahip yol üzerinde 99 yıllık münhasır (özel) yönetim hakları elde etmiştir.
Bu koridor sadece bir geçiş yolu değildir; aksine Rusya ve İran'ı tamamen baypas ederek Orta Asya'yı Avrupa'ya bağlayan bir Amerikan kapısıdır. Washington, burada Panama Kanalı'na benzer bir kontrol bölgesi inşa etmek yoluyla bölgedeki enerji kaynaklarını ve maden akışını ele geçirmeyi arzulamaktadır. Bir taraftan da İran ve Rusya, ulusal tekellerini yerle bir edeceği gerekçesiyle bu projeyi şiddetle kınamakta ve bunu kendi güvenliklerine yönelik doğrudan bir tehdit olarak kabul etmektedirler. Siyasi uzmanlar, bu koridorun Güney Kafkasya haritasını yeniden çizeceğini ve bölgeyi Batı'nın, daha doğru bir ifadeyle Amerika'nın kalıcı askeri ve ekonomik kontrolüne aktaracağını vurgulamaktadır.
Aynı zamanda Amerika ve Yahudi varlığının 2026 yılında İran'a karşı savaşı ve Hürmüz Boğazı'nın kapatılması, bölgedeki ulaşım haritasını tamamen değiştirmiştir. Zira İran üzerinden geçen tüm güney rotaları ve limanlar tamamen felç olmuştur. Bu durum, Orta Asya ülkelerini İran transit geçişinden mahrum bırakmış ve onları, Hazar Denizi'ne ve “Trump Koridoruna” çok daha bağımlı ve muhtaç bir hale getirmiştir.
Özellikle dünyadaki günlük 20 milyon varilden fazla petrolün ve sıvılaştırılmış doğal gazın (LNG) %20'sinin Hürmüz Boğazı üzerinden geçişinin durmasının ardından, küresel enerji fiyatları keskin bir şekilde yükselmiş ve “Kuzey-Güney” koridoru kapsamındaki Bender Abbas ve Çabahar limanlarının çalışması da durmuştur. Uluslararası uzmanlar, bu durumun, Orta Asya ekonomisinin jeopolitik olarak boğulması mesabesinde olduğunu ve bölgeyi yalnızca Amerikan veya Çin rotalarının rehinesi olmaya zorladığını düşünmektedir.
Bu bağlamda, Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Konferansı (UNCTAD) uzmanları, “Orta Asya'nın” güney çıkışlarının kapatılmasının lojistik hizmetlerin maliyetlerini %40 oranında artırdığı ve bunun da bölgesel enflasyonun kontrolden çıkmasına yol açacağı” uyarısında bulunmuştur. Avrupa Birliği Dış İlişkiler Komisyonu resmi bir açıklamada, “Hürmüz Boğazı'ndaki istikrarsızlık koşulları altında, Trump Koridoru ve Hazar Denizi transit yolunun sadece bir alternatif olmadığını, aksine bölge için tek güvenlik garantisi olduğunu” belirtmiştir.
Kendi taraflarından ise Uluslararası Stratejik Araştırmalar Enstitüsü (IISS) uzmanları, bu durumu “Orta Asya'nın stratejik kuşatılmasında yeni bir aşama” olarak nitelendirerek, savaşın alevlerinin bölgeyi ekonomik olarak boğduğu bir dönemde, Batılı devletlerin bu krizi Orta Asya'yı kısıtlamak ve kendi nüfuz alanları içerisindeki pençelerini daha da sıkılaştırmak için kullandıklarına dikkat çekmişlerdir.
Bugün Orta Asya bölgesi, küresel güç merkezlerinin stratejik çıkarlarının çarpıştığı en büyük jeoekonomik arena haline gelmiştir. Ulaşım koridorları ve lojistik hizmetlerin kontrolü, bu çatışmanın temel eksenini oluşturmakta, sonra da bölgenin hammadde zenginliklerini ele geçirmek ve küresel ticaret yollarını kontrol etmek hedeflenmektedir. Tarihsel olarak Büyük İpek Yolu’nun bir kavşağı olan bu bölge, bugün kapitalist dünya düzeninin gölgesinde büyük devletler için bir geçiş bölgesi ve kaynakların bir kaynağı olarak görülmektedir.
Orta Asya devletleri liderlerinin çok yönlü siyaset ve entegrasyon hakkındaki tumturaklı açıklamalarının özünde, gerçekte büyük sömürgeci güçlere olan ekonomik ve siyasi bağımlılığın yeni aşamaları gizlenmektedir. Öncelikle Çin'in devasa “Bir Kuşak, Bir Yol” projesine ışık tutmak gerekir; zira Pekin için Orta Asya, Avrupa pazarına ulaşmak için en güvenli ve en kısa kara yolu olarak görülmektedir. 2026 yılına girilmesiyle birlikte, Çin-Kırgızistan-Özbekistan demiryolu hattının inşaatının aktif aşamaya girdiğine dair resmi haberler, sadece ekonomik bir başarı değil, aynı zamanda bölgenin Çin’in ekonomik genişlemesine tamamen açılması anlamına da gelmektedir.
Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in “Orta Asya ile ulaşım ve iletişim bağlarımızı güçlendirmeli ve ortak kader topluluğu inşa etmeliyiz” şeklindeki açıklamasının arkasında, gerçekte bölgeyi tamamen Çin ekonomisiyle sınırlama hedefi yatmaktadır. Çin bu yollar üzerinden sadece kendi mallarını taşımakla kalmamakta; aynı zamanda bölge ülkelerini borç tuzağına düşürmek yoluyla onların egemenliklerini de sınırlandırmaktadır. Zira resmi istatistiklere göre, Kırgızistan ve Tacikistan’ın dış borcunun yarısından fazlası özellikle Çin’e aittir ve bu borç, bu ulaşım projeleri için alınan krediler yoluyla oluşmuştur. Çin'in gerçek hedefi, bölgeyi kendi hammadde üssüne dönüştürmek ve deniz yollarının çoğunu kontrol eden ABD'nin nüfuzundan hali kendisi için bir kara yolunu güvence altına almaktır.
Diğer taraftan ise Rusya, tarihsel nüfuz alanını koruyabilmek için dişini tırnağına takmaktadır. Zira Rusya için Orta Asya'daki ulaşım koridorlarının, kuzey rota üzerinden, yani Trans-Sibirya Demiryolu ve Avrasya Ekonomik Birliği yolları üzerinden geçmesi gerekmektedir. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in “Orta Asya, stratejik çıkarlarımızın bulunduğu bir bölgedir ve Kuzey-Güney Projesi çerçevesinde buradaki lojistik zincirlerini geliştirmeye devam edeceğiz” şeklindeki resmi tutumu, Rusya'nın bölge ülkelerinin güneye veya batıya yönelme çabalarını, ulusal güvenliğine yönelik bir tehdit olarak gördüğü anlamına gelmektedir.
Zira Kremlin'in kontrolüne boyun eğen ulaşım sistemi, Orta Asya'yı Rus siyasi iradesine bağlayan ana dizgindir. Rus yetkililerin Uluslararası Kuzey-Güney taşıma koridorunun geliştirilmesine ilişkin açıklamaları, özünde Hindistan ve İran'ı sürece dahil ederek Batı’nın yaptırımlarını aşmayı ve bölgedeki lojistik tekelini korumayı hedeflemektedir.
Üçüncü bir güç olarak Batı ülkeleri, yani Amerika ve Avrupa Birliği, Hazar Denizi ve Azerbaycan üzerinden geçen Orta Koridor (Middle Corridor) projesini aktif olarak desteklemektedir. Zira bu proje, sadece bir ulaşım yolu değildir; aksine Orta Asya'yı izole etmek ve burayı Rus ile Çin nüfuzundan koparmak için kullanılan ana bir jeopolitik araçtır. Nitekim Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev'in, “Azerbaycan, Orta Asya ile Avrupa arasında önemli bir geçiş köprüsüdür ve Orta Koridor'un kapasitesini artırmak için tüm imkânlarımızı seferber edeceğiz” şeklindeki resmi beyanatı, bu koridorun stratejik önemini vurgulamaktadır.
Avrupa Birliği'nin, Küresel Geçit (Global Gateway) stratejisi çerçevesinde bölgenin ulaşım sistemine milyarlarca Avro yatırım yapma vaadinin arkasında; Rusya'yı baypas ederek gaz ve petrol gibi enerji kaynaklarını Avrupa'ya ulaştırma çıkarı yatmaktadır. Zaten Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in “Orta Asya, Avrupa'nın stratejik bir ortağı haline gelmiştir ve ulaşım bağlantılarını çeşitlendirmek için yatırımları artıracağız” şeklindeki sözleri; gerçekte bölgeyi Batı için hammadde tedarik eden bir odağa dönüştürme planının resmi bir ifadesidir. Burada adalet ya da bölgenin refahından söz etmek mümkün değildir; zira ortada sadece Orta Asya’yı hangi gücün en fazla istismar edeceğine ilişkin bir çatışma vardır.
Küresel kapitalist düzende ulaşım koridorları, güçlülerin zayıfları yutmak pahasına servetlerini arttığı zincirdeki bir halka sayılır. Özbekistan ve komşu ülkelerin çok yönlü politikaları onları, pratikte tüm büyük güçlere borçlu ve boyun eğer bir hale getirmiştir. Çünkü inşa edilen her kilometre yol ve hizmet veren her lojistik merkezi, uluslararası şirketlerin kârını artırırken, yerel halk ise sırf ucuz işgücü olarak kalmaya devam etmektedir.
Bu zulüm ve sömürgeciliğe dayalı karmaşık durumdan kurtulmanın tek yolu, Hilafet Devleti’nin kurulmasıyla sağlanacak olan İslami vahdettir. Zira İslam'ın bakış açısına göre Orta Asya'daki kara ile çevrili ülkelerin denize erişimden mahrum kalması, doğal bir coğrafi sorun değil, aksine İslam ümmetinin yapay sınırlarla parçalanmasının bir sonucudur. Bu yüzden eğer Azerbaycan, Afganistan, Pakistan ve İran gibi bölge ülkeleri tek bir İslam Devleti’nin gölgesinde birleşirse; Orta Asya doğal olarak Hazar Denizi, Basra Körfezi ve Hint Okyanusu'na doğrudan erişim elde edecektir. İşte o zaman ulaşım koridorları; dış güçlerin yani Amerika, Çin, Rusya veya Avrupa'nın çıkarlarına değil, Müslümanların kendi iç ekonomik ihtiyaçlarına hizmet edecektir. İslam’da, tüm yeraltı zenginlikleri, sular ve enerji kaynakları kamu mülkü olarak kabul edilmektedir. Dolayısıyla Hilafet Devleti'nde ulaşım altyapısı, bu zenginlikleri sömürgecilerin eline teslim etmek için değil, ümmetin refahı için dağıtmak hedefiyle inşa edilmektedir.
İslam nizamında borç tuzağı mefhumuna bir yer yoktur; zira faize dayalı uluslararası finans sisteminin haram olduğu ilan edilecek ve devlet, kendi iç kaynaklarına dayanarak gelişecektir. Gerçekte siyasi ve askeri açıdan bağımsız olan ve ekonomisi de İslam'ın adaletine dayanan tek güç, yani Hilafet Devleti, Orta Asya'yı jeopolitik bir oyuncak olmaktan kurtarabilecek olan tek güçtür.
Ecdadımız döneminde İpek Yolu halkları, sadece ticaretle değil, aynı zamanda İslam davetini ve nurunu yaymakla da birbirine bağlamıştı; oysa bugün ticaret yolları, sadece sömürgecilik zincirlerden ibarettir. Günümüzde ise bölge rejimleri arasındaki ulaşım projelerinin koordine edilmesindeki zorluklar ve her bir rejimin ayrı olan çıkarları, büyük güçlerin “böl ve yönet” politikasını izlemesi için elverişli koşullar oluşturmaktadır; örneğin Türkmenistan'ın gaz koridorlarına ilişkin tutumu, Tacikistan'ın su ve enerji alanındaki çıkarları ve Özbekistan'ın transit geçiş arzuları sıklıkla birbiriyle çatışmaktadır.
Kapitalist bakış açısına göre her sistem sadece ulusal çıkarlarını, dahası aslında egemen çevrelerin çıkarlarını düşünmektedir; bu nedenle onlar, büyük devletler karşısında her zaman zayıf olarak kalmaya devam edecektir. İslam’a gelince; bu milliyetçi ayrılığı ortadan kaldıracak ve tüm Müslüman ülkeleri tek bir devletin, yani Hilafet Devleti’nin altında birleştirecektir; böylece sömürgecilerin tüm ekonomik ve siyasi baskıları yerle bir olacaktır.
Bugün Orta Asya halkları iki yolun önünde durmaktadır: Ya Amerika, Çin ve Rusya gibi büyük devletlerin koridorlarında bir hizmetkar olacaklar ya da imanlarına ve birliklerine dayanarak dünyaya yeni bir adalet düzeni sunacaklardır.
Tarih bize, her ne zaman Allah'ın dini üzere birleşmiş olsak izzetli olduğumuzu ve her ne zaman da sömürgecilerin ucuz vaatlerine aldansak zulüm ve bağımlılıkla karşı karşıya kaldığımızı göstermiştir. Bugünkü jeopolitik fırtınalar bizi, bir kez daha o şanlı birliğe çağırmaktadır. Bu vahdet, sadece ekonomik bir ittifak değildir; aksine Hilafet Devleti’nin gölgesi altında siyasi ve akidevi bir bütünleşmedir.
Hilafetin geri dönüşüyle birlikte, Orta Asya devletlerini birbirinden ayıran yapay sınırlar ve dar ulusal çıkarların ördüğü engeller ortadan kalkacaktır. Zira bu büyük devlet, bölgeyi dış güçlerin jeopolitik bir oyuncağı olmaktan çıkarıp dünyadaki lider güç merkezine dönüştürecektir. Çünkü Hilafetin gölgesi altında ulaşım koridorları, sömürgecilerin servetlerinin taşınmasına hizmet etmeyecek; aksine Müslümanların ihtiyaçlarının karşılanmasına ve İslam risaletinin tüm dünyaya yayılmasına hizmet edecektir. Dolayısıyla halkımızın izzeti ve bölgenin gerçek kurtuluşu, bu ilahi nizamın geri dönüşüne bağlıdır. Nitekim bu aydınlık günler, Allah'ın izniyle gerçekten çok yakındır. لِلَّهِ الْأَمْرُ مِن قَبْلُ وَمِن بَعْدُ وَيَوْمَئِذٍ يَفْرَحُ الْمُؤْمِنُونَ * بِنَصْرِ اللهِ يَنصُرُ مَن يَشَاءُ وَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ “Eninde sonunda Allah’ın dediği olur. O gün Allah’ın zafer vermesiyle müminler sevinecektir. Allah, dilediğine yardım eder. O, mutlak güç sahibidir, çok merhametlidir.” [Rum 4-5]
Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Selahaddin Özbeki
Haber-Yorum
Emlak Elçisi ve Endülüs Tuzağı: Kapılar Tom Barrack'ın Yüzüne Neden Kapatılmalıdır?
Haber:
Amerikan yönetimi, bölgedeki stratejik iş birliğini derinleştirmeye yönelik diplomatik hamleleri güçlendirmeyi amaçlayan bir adım kapsamında, Büyükelçi Tom Barrack’ın Amerika’nın Türkiye Büyükelçiliği resmi görevini sürdürmesinin yanı sıra hem Suriye hem de Irak Özel Başkanlık Temsilcisi olarak atandığını duyurdu.
Bu bağlamda ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Büyükelçi Barrack'ın Suriye'ye yönelik Özel Temsilcilik resmi görevi sona erdikten sonra bile, Suriye ve Irak dosyalarına dair Amerikan dış politikasının yönetilmesinde oynayacağı merkezi role işaret ederek; onun “Suriye konusunda merkezi bir müzakereci ve Irak konusunda da ana güvenilir bir el” olmaya devam edeceğini vurguladı.
Bu atama, Başkan Trump yönetiminin Barrack’ın yürütülen diplomatik ivmeyi sürdürme arzusunu ortaya koymaktadır; Rubio, Barrack’ı “Suriye özel temsilcisi olarak paha biçilmez bir rol oynamış” biri olarak nitelendirmiş ve artık aynı anda Bağdat, Şam ve Ankara’yı kapsayan daha geniş bir koordinasyonu içeren yeni bir aşamanın liderliğini üstleneceğini belirtmiştir.
Yorum:
Tom Barrack, iğrenç gerçek şekliyle kapitalist sistemi temsil eden bir adam ve çelişkilerin boyutunu ortaya koyan açıklamaların efendisidir. Nitekim onun Suriye konusundaki geçmişini ve açıklamalarını inceleyen birisi, onun gerçekliğini teyit edecektir; zira Lübnan’daki gazetecilere karşı kullandığı iğrenç ifadeler ve kontrolsüz sözleri, temsil ettiği sistemin gerçek bir ifadesinden başka bir şey değildir.
Tom Barrack, kapitalist ideolojiyi en kaba ve çirkin haliyle temsil etmektedir; nasıl mı? İnsanları öldürmek için müdahale edip onların cellatlarını desteklediğinde, kurtuluşa doğru attıkları adımları başarısızlığa uğratmak için büyük çaba gösterdiğinde; bir halkın devrimini sona erdirmek için dünyanın tüm suçlularını topladığında ve tüm bunlardan sonra halkın taleplerini gerçekleştirmeye çalışan bir destekçi ve çalışan edasıyla gelip, ardından da talimatlar yağdırarak vasiler atamaya başladığında bu, tam anlamıyla bir suçtur. Yani Barrack ‘ın zihniyeti ve hocasının zihniyeti, Suriye dosyasına gayrimenkul ya da ticari bir bakış açısıyla muamele etmektedir.
Bu nedenle stratejik iş birliği ve güvenlik anlaşmaları tuzağına karşı uyanık olun; Mutemid ibn Abbad’ın başına gelenler bir ders ve ibret olsun; zira Endülüs elçisi İbn Şalbir’in durumu, tıpkı bugünkü Barrack’ın durumuna benzemektedir; çünkü VI. Alfonso tarafından özel elçi olarak gönderilmiş, tıpkı Barrack gibi tam bir kibirle gelmişti. Kendisine paralar teklif edildiğinde, bunları reddedip küçümsemiş ve tehditkâr bir üslupla şöyle demişti: “Bu dinarları ancak saf altından olursa alırım; gelecek yıl sizden para değil, şehirlerinizi alacağız!” Hatta sınırları güvence altına alma bahanesiyle bazı stratejik kalelerden vazgeçilmesi talebinde bulunmaya bile cüret etmişti.
Mutemid İbn Abbad, bu elçinin ve onun arkasındaki Kastilya Kralı'nın amacının stratejik bir iş birliği değil, bilakis ülkeyi ele geçirmek olduğunu anlamıştı ancak iş işten geçmişti; nitekim Mutemid elçinin şartlarını reddettiğinde, önceki tüm vaatler ve anlaşmalar siyasi bir imha savaşına dönüşmüş, nihayetinde bu, kendisi tahtından indirilmiş ve esir düşmüş olarak son bulmuştu. O halde Şam’ı, Tom Barrack’a güvenme ya da onun Trump ve Rubio’dan taşıdığı vaatlerin tuzağına düşürmekten sakının! Aksi taktirde bu, Mutemid ibn Abbad’ın hatasını harfi harfine tekrarlamaktan başka bir şey olmayacaktır.
Biz, onlar bizim zafer kazanmamızı istedikleri için zafer kazanmadık; biz onlara rağmen zafer kazandık ki devrimin tarihi buna şahittir; azık kıtlığına ve onların ajan rejimleri Esad’a verdikleri kesintisiz desteğe rağmen zafer kazandık; biz, Allahu Teala’nın lütfu sayesinde zafer kazandık. Bizim uluslararası bir uzlaşı ya da buna benzer sebeplerle zafer kazandığımız şeklindeki söylem ise bir yalan ve aldatmaca olduğu gibi ümmeti, kendisine yardım eden yaratıcısıyla olan bağından ve enerjisinden koparma girişimidir. Buna aykırı hareket ederek çalışan ya da onların bizden razı olmasından dolayı zafer kazandığımızı zanneden her odak, komplocudurlar.
Tom Barrack bir suçlu olduğu gibi onun arkasındaki Trump da bir suçludur! Ayrıca Amerika, Müslümanların kanıyla beslenen, bize ve devrimimize karşı komplo kuran ve firari Beşar'a destek veren kindar bir katildir; bu yüzden onlarla yapılacak her türlü iş birliği, kesinlikle sonunda kaybedilecek olan bir kumar ve bir bahistir; anlamak isteyenler biri için, yakın tarih şahittir.
Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Abdu ed-Della - Suriye
Haber-Yorum
Amerika İle İttifak Kurmak Pakistan'a Büyük Zararlar Getirmekte Olup Bu Şer'an Da Haramdır
Haber:
29 Mayıs 2026’da ABD Dışişleri Bakanlığı şu açıklamayı yaptı: “Dışişleri Bakanı Marco Rubio, bugün Washington DC’de Pakistan Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı İshak Dar ile bir araya geldi. Bakan Rubio, Belucistan Kurtuluş Ordusu’nun Ketta’da gerçekleştirdiği son terör saldırısının kurbanları için taziyelerini iletti. Ayrıca bakan, Pakistan’ın Orta Doğu’da Başkan Trump’ın barış vizyonunu gerçekleştirme yönünde sürdürdüğü yapıcı rolü ve İran ile yürütülen arabuluculuk çabalarındaki katkıları nedeniyle mevkidaşına teşekkür etti. Bakan ve Başbakan Yardımcısı, hem Amerikalıların hem de Pakistanlıların güvenliğini ve refahını artıracak anlamlı bir ortaklığı güçlendirmek için birlikte çalışmanın önemi konusunda mutabık kaldı.” (ABD Dışişleri Bakanlığı’nın resmî internet sitesi)
Yorum:
“Güvenlik ve refahı artıracak anlamlı bir ortaklığı güçlendirmek için birlikte çalışma” ifadesi, aslında ABD ile Pakistan arasındaki ittifakın Pakistan'da büyük ve yaygın bir zarar kaynağı olduğunu teyit etmektedir. Bu ittifak, güvenlik ve refahı sağlamak yerine, ekonomik, askerî ve siyasi olmak üzere tüm şekilleriyle sömürgeci Amerika’nın önünü açmaktadır. Bu sömürgecilik, faiz illeti nedeniyle ödenmesi mümkün olmayan ulusal borçları da kapsamaktadır; nitekim faiz ödemeleri 2022 mali yılında 1,99 milyar Dolar iken, 2025 mali yılında %80,4'lük bir artışla 3,59 milyar Dolara yükselmiştir; bu sırada Pakistan'ın dış borcu ise yıldan yıla ve on yıldan on yıla artmaya devam etmektedir. Ayrıca bu, Rupinin değer kaybı nedeniyle enflasyon dalgasını tetikleyen Doların hegemonyasını da kapsamaktadır. Zira 29 Mayıs 2026’da Pakistan Rupisinin ABD Doları karşısındaki kur değeri 278,5’e ulaşmıştır; oysa 2000’li yıllarda Dolar yaklaşık 60 Rupi seviyesindeydi. Yine Amerika'nın bir aracı olan Uluslararası Para Fonu (IMF) yoluyla, faiz ödemelerinin güvence altına alınması için vergilerin sürekli olarak artırılmasını da kapsamaktadır. Fonun 14 Mayıs 2026 tarihli 26/101 numaralı raporunda, Pakistan’ın federal gelirleri 2026-2027 yılı için 17.145 milyar Rupi olarak belirlenmiştir; oysa 2001-2002 yılında gelirler 619 milyar Rupi seviyesindeydi. Böylece Amerikan ekonomik sömürgeciliğinin acı meyvesi, daha fazla borç, faiz, enflasyon ve vergi olmuştur; peki ABD Dışişleri Bakanlığı’nın bahsettiği refah hani nerede?!
Amerikan askerî sömürgeciliğine gelince; Müslümanlara karşı savaşmak yerine ümmetin düşmanlarına karşı savaşması gereken silahlı kuvvetlerin Müslümanlarla savaşmasına neden olmuştur. Bu, ABD’nin “terörle mücadele” mefhumunu da kapsamaktadır; bu mefhum, Yahudi varlığına ve Hindu devletine karşı cihadı bir terör olarak görürken, Afganistan ve Belucistan’da Müslümanlar arasında devam eden savaşların önünü açmaktadır. Bu nedenle Pakistan yöneticileri, Keşmir’deki cihadı Keşmir’e ihanet olarak nitelendirmiş ve silahlı kuvvetlerin Gazze ile İran’a destek vermek üzere harekete geçirilmesini engellemiştir. İşte bu yüzden de Pakistan yöneticileri, askeri yönelimlerinden biri Filistin'deki direnişin silahsızlandırılması olmasına rağmen, Trump tarafından ortaya atılan “Barış Kurulu’na” katılmışlardır. Ayrıca bu, silahlı kuvvetlerin silah üretimindeki bağımsızlığını engellemek için temel makine sanayisinin, motor üretiminin ve ağır ekipman imalatının geliştirilmesini ihmal etmesiyle birlikte altyapı geliştirmede sadece yolların ve hizmetlerin inşasına odaklanma mefhumu da kapsamaktadır; böylece Amerikan askerî sömürgeciliğinin acı meyvesi, Pakistan silahlı kuvvetleri ABD dış politikasının hedeflerine hizmet edecek şekilde kullanılırken, İslam ümmetinin meselelerinin gözetilmeksizin terk edilmesi olmuştur; o halde ABD Dışişleri Bakanlığı’nın bahsettiği güvenlik hani nerede?!
Amerikan siyasi sömürgeciliğine gelince; ABD Dışişleri Bakanlığı’nın “Başkan Trump’ın Orta Doğu’da barış vizyonu ve İran ile yürütülen arabuluculuk çabaları” olarak adlandırdığı girişimleri kapsamaktadır. Dolayısıyla bu, Pakistan ve Afganistan’ı da kapsayan daha geniş Ortadoğu planının bir parçasıdır; zira İslam ülkelerinin batısındaki Yahudi varlığı ile doğusundaki Hindu devletinin güçlendirilmesi için İslam beldeleri, saldırılar, iç çatışmalar, antlaşmalar ve ittifaklar yoluyla zayıflatılmaktadır. Ayrıca bu, Amerikan politikasının yörüngesi dışında bağımsız bir devlet olmasını ya da Pakistan gibi tabi bir devlete dönüşmesini engelleyen bir anlaşma çerçevesinde İran’ı sınırlandırmayı da kapsamaktadır. Böylece Amerikan siyasi sömürgeciliğinin acı meyvesi; tüm İslam ülkelerinin Yahudilere, Hindulara ve Haçlı Batılılara boyun eğdirilmesi olmuştur. Dolayısıyla Amerikalılar ve onların Pakistan’daki yöneticilerden oluşan aveneleri ne kadar iddia ederlerse etsinler, kâfirlerin hegemonyası altında asla güvenlik ve refah olmayacaktır!
Ey Pakistan Müslümanları: Sömürgeci Amerika sizin için büyük bir zarar kaynağıdır; bundan da önemlisi bu, sadece dinde büyük bir günah değil, aksine Allah Celle Celalhu ve Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in emrettiği şeyleri haram kılmakta ve her ikisinin nehyettiği şeyleri de emretmektedir:
- Allah Celle Celaluhu şöyle buyurmuştur: وَلَن يَجْعَلَ اللَّهُ لِلْكَافِرِينَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ سَبِيلاً “Allah, müminlerin aleyhine kâfirlere hiçbir yol vermez.” [Nisa 141] Bu, haber siğasında gelen bir emirdir; dolayısıyla Müslümanların, kâfirler için kendi aleyhlerine bir yol vermeleri caiz değildir demektir.
- Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem, Müslümanların kâfir devletlerden yardım talep etmesini yasaklamıştır; zira şöyle buyurmuştur: لَا تَسْتَضِيئُوا بِنَارِ الْمُشْرِكِينَ “Müşriklerin ateşiyle aydınlanmayın.” [Ahmed] Ateş, savaştan kinayedir. Sallallahu Aleyhi ve Sellem yine şöyle buyurmuştur: فَإِنَّا لاَ نَسْتَعِينُ بِمُشْرِكٍ “Biz, bir müşrikten yardım almayız.” [Sahih-i İbn Hibban]
- Allah Celle Celaluhu şöyle buyurmuştur: وَأَخْرِجُوهُم مِّنْ حَيْثُ أَخْرَجُوكُمْ “Sizi çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın.” [Bakara 191] Bu, işgalin sona erdirilmesi ve onun Keşmir, Filistin ve diğer Müslüman ülkeler üzerindeki etkisinin ortadan kaldırılmasına dair bir emirdir.
- Allah Celle Celaluhu şöyle buyurmuştur: فَمَنِ اعْتَدَىٰ عَلَيْكُمْ فَاعْتَدُوا عَلَيْهِ بِمِثْلِ مَا اعْتَدَىٰ عَلَيْكُمْ “Kim size saldırırsa siz de onun size saldırısının misli ile ona saldırın.” [Bakara 194] Dolayısıyla bu, ister İran’a, ister Gazze’ye, ister Keşmir’e saldırmış olsunlar, saldırganlara karşı savaşmaları için tüm Müslümanlara yönelik bir emirdir…
Ey Pakistan Müslümanları: Sömürgeci Amerika ile olan ittifakın açık zararı ve günahı karşısında sesinizi yükseltin ve ülkelerinizdeki sömürgeciliğin tüm yabancı şekillerinden ve Pakistan yöneticileri de dahil onların avenelerinden kurtulmayı talep edin. Pakistan’ın Allah’ın Celle Celaluhu’nun emir ve yasaklarını ve Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in emirlerini uygulamak yoluyla bağımsız bir devlet olmasını talep edin. İyiliği emretmek ve kötülüğü yasaklamak için çaba ve fedakârlık gösterin ki Allah Celle Celaluhu bu azim dine, Nübüvvet Minhacı üzere İkinci Raşidi Hilafeti kurarak yeryüzünde iktidar ikram etsin. İşte Hizb-ut Tahrir sizin aranızda ve sizinle birlikte bulunmaktadır; haydi o zaman ellerinizi onun gençlerinin ellerinin üzerine koyun ve dünya ve ahirette hayır için çalışın.
Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Musab Umeyr – Pakistan
Teknoloji: Onun Bize Yaptıkları ile Bizim Onunla Yaptıklarımız Arasında
Giriş:
Bugün insanın artık bir kitabı okuyup bitirmesi kolay olmadığı gibi, hatta eli telefonuna uzanmadan kendisiyle birkaç dakika baş başa oturulması bile artık mümkün değildir. Odaklanmak artık doğal bir durum değil; aksine olağanüstü bir çaba haline gelmiştir; bu yüzden bugün soru artık şu değildir: teknolojiyle ne yapıyoruz? Aksine çok daha acil ve tehlikeli bir şekilde soru şudur: Teknoloji bize ne yaptı ki bizim; hem çevremizdekilerle hem de bizzat kendimizle olan ilişkimizde bu garip dönüşümü yaşamamıza neden oldu?
Bu dönüşüm zahirde bireyle ve onun günlük davranışlarıyla ilgili gibi görünse de onun gerçek uzantıları, dünyanın tanık olduğu hızla tırmanan çatışmalarda net bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Zira bugün savaşlar artık sadece silahla yapılmamakta; aksine görseller ve videoların yanı sıra neyin görüleceğine ve neyin gizleneceğine, neyin büyütüleceğine ve neyin marjinalleştirileceğine karar veren algoritmalar aracılığıyla bilgilerle de yapılmaktadır.
Dolayısıyla askerî üstünlüğün artık tek başına bir hegemonya aracı olmadığı ve ekonominin de tek başına güç standardı sayılmadığı bir zamanda, daha sakin ve etkisi daha derin olan yeni bir kontrol biçimi şekillenmektedir. Zira zihinlerin istila edilmesi ve içgüdülerin cezbedilmesi artık güçle dayatılmıyor; aksine ekranlar aracılığıyla, o anda idrak edilmeyen, ama insanı fikir, eğilim ve davranış olarak içeriden yeniden şekillendirinceye kadar biriken sinsi bir sızmayla dayatılıyor. Demek ki bizler, tarafsız dijital bir dünyada yaşamıyoruz; aksine dikkatimizi, davranışlarımızı, kimliğimizi, yaşam tarzımızı ve hayat nizamımızı yeniden şekillendirmek için özenle tasarlanmış sıkı şekilde kontrol edilen bir sistemin içinde yaşıyoruz.
Bu bağlamda platformlar, sadece haber aktaran araçlar değillerdir; aksine değerler hiyerarşisini yeniden düzenleyen, ölçüleri belirleyen ve (başta akide mefhumları olmak üzere) mefhumları ayarlayan araçlardır; aynı şekilde platformlar, kolektif bilinci yeniden şekillendiren, kamuoyunu yönlendiren ve kimin kurban kimin saldırgan olduğunu, kimin sempatiyi hak edip kimin bir kenara itildiğini, kimin zafere layık görülüp kimin yenilgiye yol açtığını belirleyen büyük anlatıları formüle eden araçlardır. Böylece bilgilerin akışını kontrol etmek, askeri veya ekonomik üstünlükten daha az önemli olmayan güç dengelerinin ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir. İşte bu noktada Batı’nın zihni, bizim için tarihi yazmak ve bizim için coğrafya çizmek yoluyla istediği yeni bir silah icat etmiştir.
Yapay Zekâ ve Davranışın Yönlendirilmesi
Yapay zekâ artık sadece teknik bir araç değildir; aksine verileri analiz etme ve davranışları tahmin etme kapasitesi sayesinde bilinç savaşında etkin bir unsur haline gelmiştir. Çünkü yapay zeka, niyetleri okumaktan daha çok kalıpları okumakta ve önceki bilgilere dayanarak olasılıkları yeniden kurgulamaktadır; bu da insanı öngörülebilir bir “dijital parmak izine” dönüştürmektedir.
İşte büyük güçler, halkların kolektif davranış eğilimlerini bu araçlar yoluyla inceleyip analiz ederek sahte bir bilinç üretmek için hadari mücadelelerinde bu silaha bel bağlamışlardır; sonra meseleleri, daha da belirsiz hale getirmek için gerçek ve doğal mecrasından çıkarmakta; böylece düşünme devre dışı kalmakta ya da verimsiz bir hale gelmektedir . İşte bu bahis kapsamında, değişime yol açan her düşünce hedef alınmaktadır.
Bu süreç, her kullanıcının eğilimlerine göre içerik öneren tavsiye sistemlerinde net bir şekilde görülmektedir; şöyle ki; seçimler özgürce yapılıyormuş gibi görünürken, gerçekte dikkati yönlendirmek ve belirli davranış kalıplarını pekiştirmek için tasarlanmış dijital bir çevre tarafından yönetilmektedir. Dolayısıyla “öngörülebilir insan” olarak adlandırılabilecek bir şey; yani mümkün olanın sınırını belirleyen ve özgürlüğün şartlarını yeniden şekillendiren algoritmalar aracılığıyla doğrudan bir zorlama olmaksızın yönlendirilen bir insan ortaya çıkmaktadır.
“Facebook–Cambridge Analytica” skandalı, bunun çarpıcı bir örneği olarak kabul edilmektedir; zira milyonlarca kullanıcının kişisel verileri, onların onayı olmadan siyasi propagandada kullanılmış ve bu da teknoloji şirketlerinin kamuoyu üzerinde uygulaması mümkün olan etkinin boyutunu ortaya çıkarmıştır.
Aynı bağlamda, dijital platformlar Alain Deneault’nun “Vasatlığın İktidarı” olarak adlandırdığı şeyi güçlendirmektedir; zira fikirlerin değeri artık fikri derinlikleriyle değil, yayılma hızları ve etkileşim sayılarıyla ölçülür hale gelmiştir. Böylece “bilgi ekonomisi”, “dikkat ekonomisine” dönüşmüş ve sansasyon (görsellik/heyecan), içgüdü ve ahlaki yozlaşma, fikre, anlama ve bilinç endüstrisine galip gelmiştir.
Dijital Alan ve Bilinç Savaşı
Dijital alanı kontrol etmek, toplumlar için artık varoluşsal bir mesele haline gelmiştir. Zira kendi dijital araçlarına sahip olmayan ve kendi bilgi alanını kontrol etmeyen her millet kendisini, başkalarının yazdığı bir anlatının içinde bulmaktadır; böylece meseleleri basitleştirilip kimlikleri, sahip olmadıkları filtrelere göre yeniden formüle edilmektedir.
Örneğin Gazze olaylarının ortaya çıkardığı şey sadece güç dengelerindeki bozukluk değil, aynı zamanda bilincin yapısındaki bir bozukluktur; zira insan her şeyle kuşatılmış bir hale gelip yönünü kaybetmiş, sahnede mevcut ama eylemden uzak bir hale gelmiştir; böylece yoğun dijital varlıkla birlikte, potansiyel bir aktör olmaktan çıkıp sürekli bir izleyiciye dönüşmüştür; dolayısıyla bilgiler günlük olarak onda birikmekte ama yön veren bir fikre ve idrake dönüşmemektedir; böylece işaretlerin bolluğuna rağmen yönünü kaybetmekte, fikir duygudan ayrılmakta ve kolektif pusulanın kayboluşunu yansıtan sembolik bir kaybolmuşluk hali yaşamaktadır.
Bu yüzden mücadele artık sadece sınırlar ve kaynaklar üzerinde değildir; aksine bizzat anlatı ve hakikatin tanımlanması üzerindedir. Zira her platform, örtük olarak dünyaya dair bir vizyon taşımakta ve -doğrudan ya da dolaylı olarak- Batılı kapitalist modele taraftar olmaktadır. Dolayısıyla sponsorlu reklam, dakik hedefleme, filtreleme, engelleme ve erişimi kısıtlama gibi araçlar ortaya çıkmakta; bu da belirli fikirlerin izole edilmesine ve diğerlerinin büyütülmesine (köpürtülmesine) izin vermektedir.
Gustave Le Bon, “Kitleler Psikolojisi” adlı eserinde kolektif algıyı yeniden şekillendirmek için duygu ve tekrarın nasıl kullanıldığını açıklamıştır; ancak bugün bu mekanizmalar, etkiyi kişiselleştirme ve büyütme yeteneğine sahip algoritmalar sayesinde çok daha güçlü bir hale gelmiştir; bu da tüketici konumundaki halkları, titizlikle tasarlanmış dijital bir alan içinde idrak olarak yeniden şekillendirilen kitlelere dönüştürmektedir.
Çalınan “Dikkati” Geri Kazanmak İçin Batı’dan Gelen Korku Çığlığı
Birçok Batılı düşünür, bu dönüşümün tehlikesi konusunda uyarıda bulunmakta ve buraya indirgenmesi mümkün olmayan yönde bir korku çığlığı atmaktadırlar. Amerikalı hukukçu Tim Wu, “Dikkat Tüccarları” adlı kitabında, şirketlerin artık mal satmaktan ziyade insanların dikkatini satın alıp bunu reklam verenlere nasıl pazarladığını (sattığını) açıklamaktadır. Zira insan artık sadece bir tüketici değil, aksine bizzat ekonomik bir kaynak haline gelmiştir; dolayısıyla platformların içinde kalma süresi uzadıkça, değeri de bir o kadar artmaktadır.
İngiliz yazar Johann Hari ise “Çalınan Dikkat” adlı kitabında, insanın odaklanmasını kendi iradesiyle kaybetmediğini, aksine bilincini sürekli olarak parçalara ayıran dijital bir ortamda dikkatinin çalındığını düşünmektedir. Böylece hızlı ve etkileşimli, ancak dağınık, derinleşmekten aciz, çok gören ama az anlayan bir zihin oluşmaktadır.
Ayrıca Sune Lehmann’ın 2019 yılında Nature Communications dergisinde yayımlanan araştırmaları, “kolektif dikkatin” eskisinden daha kısa bir hale geldiğini ortaya koymuştur; zira kamuoyu hızla bir olaydan diğerine geçmekte; bu da bilgilerin hızlı akışının ortasında odaklanmaya yönelik bireysel ve kolektif yeteneğin gerilemesini yansıtmaktadır.
Shoshana Zuboff ise “Gözetim Kapitalizmi Çağı” adlı kitabında, verilerin insan davranışını öngörmek ve yönlendirmek için nasıl bir ham maddeye dönüştüğünü açıklamaktadır. Dolayısıyla Google ve Meta gibi büyük teknoloji şirketleri artık sadece birer bilgi aracısı değil; aksine platformlarda geçirdiğimiz zamanın gerçek kazanç kaynağı haline gelecek şekilde dikkati ve davranışı yeniden düzenleyen gizli yapılardır.
Jeopolitik Bir Aktör Olarak Siber Alan
Bu dönüşümlerin tehlikesi sadece bireyde değil, toplumların akıbetinde de ortaya çıkmaktadır. Böylece genel zevk yeniden şekillendirildiğinde ve düşünme hızlı tepkilere indirgendiğinde, insan eyleme geçme yetisini kaybetmektedir; çünkü eylem, tutarlı bir bilince ve düşünmek ve bağlantı için zamana ihtiyaç duymaktadır.
Böylece teknoloji, halklar için neyi hatırlayıp neyi unutacaklarını programlayan “kısa hafıza” üreten bir araca dönüşür ki böylece kimlikler, kapitalist küreselleşmenin anlatıları içinde eriyip gitsin. Bu bağlamda dijital platformlar gerçek jeopolitik aktörler hâline gelir ve buradaki savaş alanı ise zihinlerimizdir. Bu durum, “TikTok” platformu etrafındaki küresel tartışmada açığa çıkmaktadır; çünkü soru artık teknik değil, aksine egemenlikle ilgilidir: Dolayısıyla platforma sahip olan kimse, kamuoyunu şekillendirme gücüne de sahip olmaktadır.
Ayrıca “WhatsApp'ın” NSO şirketine karşı açtığı dava da dijital alanın kırılganlığı ortaya çıkmıştır; bu ise onlarca ülkedeki gazeteci, aktivist ve yetkililerin telefonlarına sızmak için teknik boşlukların kullanılması sonra gerçekleşmiştir; bu da çatışmanın artık sadece sahada değil; aksine veriler, bilinç ve anlatılar üzerinde yürüdüğünü ortaya koymuştur
Burada, Yahudi varlığı istihbaratının eski liderlerinden Ella Kenan'ın Yahudi kongresinde yaptığı şu açıklaması aklımıza gelmektedir: Tel Aviv'den, “3 milyar izlenmeye ulaşması amacıyla içeriklerinin geniş çapta yayılmasını sağlamak için dünya genelinde 60 binden fazla kişiyle” çalışan bir etki operasyonu yönettiğini vurgulayan Kenan, 7 Ekim 2023'ten sonra “Hamas DEAŞ'tır” sloganını bizzat kendisinin icat etiği ve bu slogan için “Biden'a kadar ulaşacak” derecede propaganda yapıldığı eklemesinde bulunmuştur.
Müslümanlarda Kolektif Hafıza Kaybı Tehlikesi
Kapitalist medya ishalinin yarattığı akışkanlık hali, önemli ile ikincil olanı, anlam ile gürültüyü ayırt etme gücünün gerilemesine yol açmaktadır; böylece kolektif bilinç, her şeyin o an var olduğu ancak hafızada çok az sabit kaldığı bilişsel akışkanlık haline dönüşmektedir; böylece de bir akide ve nizam olarak İslam'a ve onun hayati meselelerine dair genel bir bilinç yerine kendimizi, bir ümmet olarak kim olduğumuzu unutturan bu korkunç medya pompalaması karşısında toplumsal bir hafıza kaybı durumunda buluyoruz; Mevla Subhanehu ve Teala’nın, şu kavlinde hakkında uyarıda bulunduğu şey bizzat işte budur: وَلَا تَكُونُوا كَالَّذِينَ نَسُوا اللَّهَ فَأَنسَاهُمْ أَنفُسَهُمْ “Allah'ı unutan ve bu yüzden Allah'ın da kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın.” [Haşr 19] Yani Allah'ı unutmak; insanın kendi özüne ve varoluşunun anlamına dair basiretini kaybetmesine yol açar demektir; bu ise, insanın içine düşebileceği en tehlikeli durumdur; çünkü hayat hakkındaki cüzi tasavvurlarını üzerine inşa edeceği fikri bir temel olmadan gaflet içinde kalmaya devam edecektir. Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur: اقْتَرَبَ لِلنّاسِ حِسَابُهُمْ وَهُمْ فِي غَفْلَةٍ مّعْرِضُونَ “İnsanların hesaba çekilecekleri (gün) yaklaştı. Hal böyle iken onlar, gaflet içinde yüz çevirdiler.” [Enbiya 1]
Sonra bugün toplumları tehdit eden en tehlikeli şey, bizzat teknoloji değildir; aksine üretken düşünme ve olaylara net bir fikrî vizyon yoluyla bakabilme yetisinin kaybedilmesidir. Dolayısıyla gerçek savaş, artık sadece araçlar savaşı değildir; aksine bilinç, kimlik ve anlam savaşıdır.
Bu gaflet ve kolektif hafıza kaybı hâli bizi, kalkınmanın temeli olan üretken düşünceden mahrum bırakmaktadır; böylece kendimizi, İslam hakkında düşünen ama onunla düşünmeyen bir durumda buluyoruz; hatta olaylara İslam aracılığıyla bakmaya bile sahip değiliz; yani İslam akidesine ve ondan kaynaklanan şeylere siyasi bir fikir olarak bakmıyoruz; bu da bizden, hem hızlı idrak etme hem de vakıalar hakkında doğru hüküm verme hızını uzaklaştırmaktadır.
Bu nedenle bu asrın müceddidi, dahi ve celil alim Takiyyuddîn en-Nebhani’nin (Allah ona rahmet etsin) Kıvrak Zeka adlı kitabında şöyle geçmektedir: “Şimdi sorun, düşünmeyi nasıl bulacağımız değildir. Zira düşünme, insanda doğal olarak vardır. Bilakis tüm sorun, sömürgeci Batı’dır. Çünkü Batı, yaptığı çalışması ve bilinci sayesinde düşünmenin var olduğunu anlamıştır; böylece onun kaygısı, düşünce nasıl sekteye uğratılır, nasıl üretken olmayan bir hale getirilir veya amelden uzaklaştırılır, dolayısıyla şayet sekteye uğratılmaz ise nasıl zararlı bir hale getirilebilir olmuştur.”
Raşidi Hilafet Devletinde Bilgi ve İletişim Teknolojileri
Bu sektör (bilgi ve iletişim teknolojileri sektörü), kafir Batı’nın eliyle ve onun hayata bakış açısı temelinde ortaya çıkmış, büyüyüp gelişmiş, temelleri atılmış, esasları ve yapıları sağlamlaştırılmıştır; Batı bu sektörü, servetleri yağmalamak, nüfuzunu yaymak, zihinleri manipüle etmek, ajanlar üretmek, hayatın her alanını ifsat etmek, kendi yaşam, davranış ve ahlak tarzını dayatmak için sömürgeci silahlarından biri haline getirmiştir. Böylece onun etkisi, askeri silahların etkisinden çok daha keskin ve çok daha yıkıcı olmuştur.
Hilafet Devleti’nin, hayatın çeşitli alanlarına nüfuz etmiş bütün dallarıyla bu sektöre ihtiyaç duymasından dolayı, Hilafet Devleti’nde İslami akideden kaynaklanan genel bir siyasetin oluşturulması ve bu sektörün köklerinden yeniden inşa edilmesi gerekir ki böylece İslam’ın hayata bakış açısı üzerine inşa edilmiş olsun. İşte Hizb-ut Tahrir’in, bir gurup aydın gençlerinin çabalarına dayanarak bizzat yaptığı şey tam olarak budur; nitekim yakın zamanda “Raşidi Hilafet Devleti'nde Bilgi ve İletişim Teknolojileri Dairesi” başlığı altındaki kitabını yayımlamıştır; zira bu, devlet işlerinin yürütülmesi ve ilişkileri üzerinde doğrudan etkisi olan ve aynı zamanda devlet içindeki diğer dairelerle, özellikle de Harbiye Dairesi, Sanayi Dairesi, İç Güvenlik Dairesi ve Harici (Dışişleri) Dairesi ile yakın bağlantısı olan önemli bir dairedir.
Bu nedenle genel olarak bu araçları kullananların; özel olarak da Allah'ın izniyle yakında gelecek olan ve Raşidi Hilafet Devleti’ni temsil eden hadari doğumu karşılamaya hazırlanan davet taşıyıcılarının ve devlet adamlarının bu kitabı süratle okuması, anlaması ve bu alanla ilgili detaylar ile hükümleri insanlar arasında yayarak bir bilinç oluşturması gerekir; ancak bu şekilde ulusal güvenliğin temel yapı taşlarından biri olan dijital egemenliği pratik olarak gerçekleştirmemiz ve sömürgeci kâfirin var ettiği her türlü teknolojik bağımlılıktan kurtulmamız mümkün olacaktır. Böylece bilgiyi, kaynağını ve kullanım alanlarını; yazılımları ve uygulamalarını, teknolojiyi ve kullanılmasını, elektronik sektörünü, malzemelerini, madenlerini ve tedarik zincirlerini, hatta uyduları ve yörüngelerini biz kontrol edeceğiz; dolayısıyla da insanları köleleştiren ve onlara sadece maddi kâr denklemlerindeki birer rakam muamelesi yapan iğrenç kapitalizmin tekelinde kalmaya devam etmeyecektir; dahası bizler, teknolojinin insana onurunu ve insanlığını yeniden kazandırması için çalışıyoruz ve bizler, Allah’ın izniyle insanlığın kaderi için emanet edilmiş bir risaletin sahipleriyiz. Zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَمَا أَرْسَلْنَاك إِلَّا رَحْمَة لِلْعَالَمِينَ “(Ey Muhammed!) Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” [Enbiya 107]
Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Müh. Visam Atraş
Haber-Yorum
İşgalin Hapishaneleri, Başka Bir Soykırım Alanıdır
Haber:
Filistinli esirler arasında hastalıkların yayılması ve onların tedavi hakkından mahrum bırakılması, 8 Ekim 2023’te Yahudi varlığının Gazze Şeridi’nde başlattığı soykırımın başlangıcından bu yana tırmanan işkence ve sistematik suçların en belirgin tezahürlerinden biri olarak kabul edilmektedir.
Filistinli Mahkumlar Derneği, Pazartesi günü yaptığı açıklamada, işgal hapishanelerinin, mahkumlar arasında yayılan hastalıkların yanı sıra hapishanelerdeki baskı ve saldırı operasyonları ile aç bırakma politikası nedeniyle bir soykırım alanına dönüştüğünü ortaya çıkarmıştır. (El Cezire Net, 01/06/2026)
Yorum:
İşgalin Gazze halkına karşı yürüttüğü soykırım politikasında, bombalamadan aç bırakmaya, tıbbi bakım ve tedaviden mahrum bırakmaya kadar yöntem ve araçları çeşitlilik göstermektedir; zira işgal, çocukları ve kadınları öldürmede, sığınma merkezlerine roketler yağdırmakta ve büyük bir kin ve nefretle onlardan yardım ve ilaçları engelleme konusunda ustalaşmıştır.
İşgalin soykırımı sadece onlarla sınırlı kalmamış; aksine işkence ve zulüm görmenin yanı sıra tedaviden mahrum bırakılan, bu yüzden de hastalıkların çoğalıp aralarında yayıldığı esirleri de kapsamıştır. Filistinli Mahkumlar Kuruluşları tarafından yayınlanan bir rapora göre işgal makamları, suçlama olmaksızın gözaltı politikalarının artmasının ve insanlık dışı olarak nitelendirilen tutuklama koşullarının gölgesinde, 2026 yılının Ocak ayı başına kadar hapishanelerinde 9.350'den fazla Filistinli esir ve tutukluyu gözaltında tutmaktadır. (El Cezire Net, 19/1/2026).
Nitekim hapishaneler, esirlerin kötü muameleye maruz kaldığı, hastalıklarının ve acılarının görmezden gelindiği, tedavi olmaktan ve ilaçları almaktan mahrum bırakıldıkları bir soykırım alanına dönüşmüştür.
Yahudi varlığı, küstahlık ve azgınlığında haddini aştı; ümmetin kutsallarına saldırmaya ve topraklarını ihlal etmeye devam ediyor, ama kimse kıpırdamıyor!
Gazze’nin özgür insanlarına zulmeden bu buluntu varlığın zorbalığını tanık oldukları halde Müslümanların başına gelen nasıl bir aşağılanmadır Allah aşkına?! Kardeşlerine karşı işlenen bu soykırım karşısında büründükleri ve sessiz kalıp kıllarını dahi kıpırdatmamaları nasıl bir acziyettir Allah aşkına?! Yoksa gözleri bu sahneyi görmeye ve kulakları bu haberleri işitmeye alıştı mı?!
Yüzüstü bırakmak, İslam ümmetine yapıştırılmak istenen yükseltilmiş bir başlık ve bir damga haline gelmiştir!
Ancak bu ümmetin gerçeği bunun tam aksidir; zira o, izzet ve egemenlik üzere yaratılmış bir ümmet olup Rabbi onu, أُمَّةً وَسَطاً “Vasat bir ümmet” [Bakara 143] ve خَيْرَ أُمَّةٍ أُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ “İnsanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmet” [Al-i İmran 104] olsun diye seçmiştir. Dolayısıyla o, alemlere hidayet ve rahmet taşıyan ve Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeye geri döndüğünde otoritesini, izzetini ve konumunu yeniden tesis edecek ve tüm zorbalara ve suçlulara son verecek olan bir ümmettir; işte o gün Allah, müminlerin kalplerine şifa verecektir.
Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazdı
Zinet es-Sâmit