Cuma, 11 Şaban 1447 | 2026/01/30
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Ruhsat ve Azimet

(Hizb-ut Tahrir Emiri Celil Âlim Ata İbn Halil Ebu Raşta Tarafından Facebook Sayfası Takipçilerinin “Fıkhî” Sorularına Verilen CevaplarSilsilesi)

Soru-Cevap

Ruhsat ve Azimet

Zahid Talip Naim’e

Şeyhimiz Celil Âlim Ata İbn Halil Ebu Raşta,

Esselamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

Umarım bu sorum size, tamamen sağlık ve esenlik içindeyken ulaşır; Allah'tan, mümin kullarına bir an önce yeryüzünde egemenlik ve iktidar nasip etmesini ve genel olarak Müslümanların ve özel olarak Gazze'deki halkımızın sıkıntılarını gidermesini diliyorum.

İslam Şahsiyeti kitabının üçüncü cildinin 67. sayfasında şöyle geçmektedir: (Şöyle ki burada yemekten kaçınmak olan azimetle amel mubahtır. Fakat bu mubah kesin olarak insanın ölmesi olan harama götürüyorsa [الوسيلة الى الحرام حرام] “Harama götüren vesile de haramdır.” şer’î kaidesine göre haram olur. Böylece bu durumda azimetle amel etmek haram olduğundan ölüm tahakkuku olan bu arizi nedenden dolayı ruhsatla amel etmek vacip olur.)

Ruhsatı terk edip azimetle amel etmek haram mıdır? Azimeti terk edip ruhsatla amel etmek haram mıdır? Bu, bir şeyin emredilmesi zıddının nehyedilmesi değildir ve bir şeyin nehyedilmesi de zıddının emredilmesi değildir kaidesiyle çelişmiyor mu? Yemekten kaçınmak, haram olarak mı yoksa vacibi terk etmek olarak mı nitelendirilmelidir? Bu durumda yiyen bir kimse, vacibi yerine getirmiş ve haramdan kaçınmış olarak mı nitelendirilmelidir?

Allah bizim ve sizim salih amellerini kabul etsin ve Allah sizi mübarek kılsın.

23/6/2024 – Zahid Talib Naim

Cevap:

Ve Aleykumselam ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

Güzel dualarınız için Allah sizi mübarek kılsın ve biz de senin için daha hayırlısıyla dua ediyoruz.

Sizin hakkında sorduğunuz konu, İslam Şahsiyeti kitabının üçüncü cildinde geçen (azimet ve ruhsat) bölümünde geçmekte olup tam metni şöyledir:

[Bu nasslar, ruhsatın mubah olduğuna, kişinin azimet ve ruhsattan dilediği ile amel etme hakkının olduğuna açıkça delalet etmektedir.

Denilebilir ki: “Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: إِنَّ الَلَّهَ يُحِبُ أَنْ تُؤْتَى رُخَصُهُ، كَمَا يُحِبُّ أَنْ تُؤْتَى عَزَائِمُهُAllah, azimetleri ile amel edilmesinden hoşlandığı gibi ruhsatları ile amel edilmesinden de hoşlanır.” [İbn-i Hibban tahric etti] Bu bir taleptir, ruhsat ve azimetle amelin mendup olduğuna delildir. Zorda kalan kimse, kendisinin ölmesinden korkarsa ölü etinden yemesi ona vacip olur, yemek istememesi ise haram olur. Boğazına bir şey tıkanıp yutkunamayan kimse, içkiden başka bir içecek bulamıyorsa ölmekten korktuğundan tıkayan şeyi içki ile gidermesi ona vacip olur, içmeyip ölmesi haram olur. Oruçlunun karşılaştığı zorluk onun ölümüne yol açabilecek bir sınıra ulaştığında orucunu bozması üzerine farz olur, oruca devam etmesi haram olur. İşte, bu örnekler ruhsatla amel etmenin farz olduğu durumlardandır. Bunun içindir ki ruhsatla amel etmek bazen farz, bazen mendup ve bazen de mubah olur.” Buna cevap şudur: Ruhsat hakkındaki izahlar ruhsat olması bakımındandır. Ruhsatın ruhsat olması bakımından hükmü kesinlikle mubahtır. Bunun delili yukarıda geçen delillerdir. Ruhsatın teşriî bakımından hükmü mubahlıktır.Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in: إِنَّ الَلَّهَ يُحِبُ أَنْ تُؤْتَى رُخَصُهُAllah ruhsatlarının kullanılmasını sever.” hadisine gelince bu hadiste ruhsatın mendup oluşuna dair bir delalet yoktur. Bilakis bu hadis ruhsatın mubahlığına delalet etmektedir. Çünkü hadis, Allahu Teâlâ’nın ruhsatlar ve azimetlerle amel edilmesinden hoşlandığını açıklamaktadır. Bu açıklama birini diğerinden evla kılan bir talep değildir. Zira hadisin nassı/metni şöyledir: إِنَّ الَلَّهَ يُحِبُ أَنْ تُؤْتَى رُخَصُهُ، كَمَا يُحِبُّ أَنْ تُؤْتَى عَزَائِمُهُAllah, azimetleri ile amel edilmesinden hoşlandığı gibi ruhsatları ile amel edilmesinden de hoşlanır.”Onun için hadiste ruhsatlarla amel etmenin mendup olabileceğine dair bir delalet yoktur.Ölü etinin yenilmesi meselesine gelince “zorda kalan kimse” ifadesi ölecek durumda olan kimse anlamına gelmez. Bilakis sadece ölüm korkusu “zorda kalma” olarak değerlendirilir. Bu durumda olan kimsenin yemesi ona vacip değil, mubah olur. Fakat yemediğinde ölüm tahakkuk edecek olursa yemekten kaçınması ona haram olur ve bu yiyeceği yemesi vacip olur. Ancak bu ruhsat olduğundan değil, bilakis vacip olduğundandır. Şöyle ki burada yemekten kaçınmak olan azimetle amel mubahtır. Fakat bu mubah kesin olarak insanın ölmesi olan harama götürüyorsa [الوسيلة الى الحرام حرام] “Harama götüren vesile de haramdır.” şer’î kaidesine göre haram olur. Böylece bu durumda azimetle amel etmek haram olduğundan ölüm tahakkuku olan bu arizi nedenden dolayı ruhsatla amel etmek vacip olur. Bu durum, ruhsat hükmünden kaynaklanan bir sonuç değildir. Bilakis [الوسيلة الى الحرام حرام] “Harama götüren vesile de haramdır.”şer’î kaidesine uyan durumlardan bir durumun varlığından dolayıdır. Üstelik bu durum sadece ruhsata has değil, bütün mubahlar için genel bir husustur. Boğazı tıkanan kimsenin içki içmesi, ölüm durumunda olan kimsenin orucunu bozması ve başka durumlar da böyledir.Buna binaen ruhsat, ruhsat olduğundan ve ruhsat olarak konulduğundan hükmü mubahtır. Ruhsatın terk edilmesi ve azimetle amel edilmesi kesin olarak harama götürdüğünde o mubah, haram olur.] Bitti.

Sen şöyle soruyorsun:

[Ruhsatı terk edip azimetle amel etmek haram mıdır? Azimeti terk edip ruhsatla amel etmek haram mıdır? Bu, bir şeyin emredilmesi zıddının nehyedilmesi değildir ve bir şeyin nehyedilmesi de zıddının emredilmesi değildir kaidesiyle çelişmiyor mu? Yemekten kaçınmak, haram olarak mı yoksa vacibi terk etmek olarak mı nitelendirilmelidir? Bu durumda yiyen bir kimse, vacibi yerine getirmiş ve haramdan kaçınma olarak mı nitelendirilmelidir?] Bitti.

Buna cevap şöyledir:

1- İslam Şahsiyeti kitabının üçüncü cildinde geçtiği gibi ruhsat ile amel etmek, ruhsatın olması bakımındandır. Ruhsat için asıl hüküm budur… Doğal olarak bu, ruhsatın belirli bir durumda mendup olduğuna ve azimete tercih edildiğine veya azimetin belirli durumda mendup olduğuna ve ruhsata tercih edildiğine dair tafsili bir delil varit olması sürece böyledir… Nitekim bu durumları, Teysiru'l-vusul ile'l-usul kitabında açıkladık; kitabın word dosyasının 42-44. Sayfalarında şöyle geçmektedir:

(Teşri bakımından ruhsat, mubah hükmünden olan mubahtır; dolayısıyla azimetle amel edilmeye devam edilse de bu böyledir, ruhsatla amel edilse de bu böyledir.

Azimet ve ruhsatın, neden mubah hükmünde eşit olduğuna gelince; çünkü Allah’ın Rasulü şöyle buyurmuştur: إِنَّ الَلَّهَ يُحِبُ أَنْ تُؤْتَى رُخَصُهُ، كَمَا يُحِبُّ أَنْ تُؤْتَى عَزَائِمُهُAllah, azimetleri ile amel edilmesinden hoşlandığı gibi ruhsatları ile amel edilmesinden de hoşlanır.” Bu da eda edilmesi bakımından, Allah’a itaat konusunda her ikisinin de eşit olduğunu göstermektedir.

Azimet veya ruhsatın, eda edilmesi Allah'ın daha çok hoşuna giden bir durum olduğunu belirten bir nass olmadığı sürece böyledir.

Örneğin; Allahu Teala şöyle buyurmuştur: أَيَّامًا مَّعْدُودَاتٍ فَمَن كَانَ مِنكُم مَّرِيضًا أَوْ عَلَى سَفَرٍ فَعِدَّةٌ مِّنْ أَيَّامٍ أُخَرَ وَعَلَى الَّذِينَ يُطِيقُونَهُ فِدْيَةٌ طَعَامُ مِسْكِينٍ فَمَن تَطَوَّعَ خَيْرًا فَهُوَ خَيْرٌ لَّهُ وَأَن تَصُومُواْ خَيْرٌ لَّكُمْSayılı günlerde olmak üzere (oruç size farz kılındı). Sizden her kim hasta yahut yolcu olursa (tutamadığı günler kadar) diğer günlerde kaza eder. (İhtiyarlık veya şifa umudu kalmamış hastalık gibi devamlı mazereti olup da) oruç tutmaya güçleri yetmeyenlere bir fakir doyumu kadar fidye gerekir. Bununla beraber kim gönüllü olarak hayır yaparsa, bu kendisi için daha iyidir.Ama oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır.” [Bakara 184] Bundan anlaşılan şudur; özürden dolayı orucunu bozmasına ruhsat verilen ve zorluk çekmeden oruç tutabilen bir kişinin, oruç tutması orucunu bozmasından daha hayırlı olması; bu, ruhsat olan mesafeye uçakla veya konforlu bir otomobille seyahat eden kişi gibidir; zira bu kişi oruç da tutabilir ve orucunu bozabilir de; ancak bu durumda, ayetin delaletinden dolayı oruç tutması daha hayırlıdır: وَأَن تَصُومُواْ خَيْرٌ لَّكُمْ “Ama oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır.”      

Aynı şekilde Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’den, oruçlu halde yolculuk eden ve oruçtan bitkin düşmüş bir adamı görünce şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: لَيْسَ مِنَ الْبِرِّ الصِّيَامُ فِي السَّفَرِYolculukta oruç tutmak iyilikten/zühtten değildir.” Dolayısıyla bu hadisten, eğer birinin yolculuğu zorlu ve yorucu ise, orucu bozmasının daha iyi olduğu anlaşılmıştır.

Birinci durumumda; ayetten, oruç tutmanın, yani azimetle amel etmenin daha iyi olduğu anlaşılmaktadır. İkinci durumunda ise; hadisten orucu bozmanın, yani ruhsatla amel etmenin daha iyi olduğu anlaşılmaktadır.

Ama eğer belirli durumlarda azimet ve ruhsatın arasında tercih yapılmasına dair özel bir nass vait olmamışsa, o zaman daha önce konunun başında geçen hadisin delaletine dayalı olarak azimet ve ruhsatla amel etmek, her ikisinde de mubahlık konusunda eşittir.]

2- Zorda kalma halinde haram olan bir şeyi yeme veya içme durumu ise, yukarıda açıkladığımız şekildedir; yani: (Ölü etinin yenilmesi meselesine gelince “zorda kalan kimse” ifadesi ölecek durumda olan kimse anlamına gelmez. Bilakis sadece ölüm korkusu “zorda kalma” olarak değerlendirilir.) Dolayısıyla ruhsatın hükmü, diğer ruhsatlarda olduğu gibi mubahlıktır.

3- Haram olanı yememekten ve içmemekten dolayı ölümün tahakkuku olursa, bu şu anlama gelmektedir:

a- Bu durumda (haram olanı yemeyerek) azimetle amel etmek, [الوسيلة الى الحرام حرام] “Harama götüren vesile de haramdır.” kaidesine intibak etmektedir; çünkü haram olan şeyi yemediği veya içmediği takdirde ölmekten korkarak zor durumda kalan için azimetin hükmü mubah olur… Ancak haram olan şeyi yemediği ve içmediği takdirde ölümün tahakkuku olan kimse için olana gelince; bu durumda asıl olarak mubah olan azimet, onun hakkında haram olur; tıpkı üzerine [الوسيلة الى الحرام حرام] “Harama götüren vesile de haramdır.” kaidesinin intibak etmesi durumunda, mubah olan başka herhangi bir şeyin haram olması gibi. Zira bu kaideye göre, harama götüren mubah olan şey, haram olur… Dolayısıyla bu kaideye göre, bu kaide uygulanmadan önce mubah olan azimetin hükmü, harama dönüşmektedir; çünkü bu harama götüren vesile olmaktadır ki bu da nefisin ölmesidir… Nitekim nefsi öldürmeyi haram kılan deliller varit olmuştur

b- Benzer şekilde, haram olan şey yenilmediği veya içilmediği taktirde ölümden korkanın yemesiyle ilgili ruhsatın hükmü, ruhsata yönelik asli hükmüne dayalı olarak mubah olur… Ancak ölüm tahakkuku olursa, o zaman hükmü vacibe dönüşür; çünkü nefsi ölümden kurtarmak, vacip olan bir husustur; zira ölümün tahakkuku durumunda haram olan şeyi yemediği ve içmediği takdirde nefsin kurtulması gerçekleşmez, ancak haram olan şeyi yediği ve içtiği takdirde nefsin kurtulması gerçekleşir. Böylece belirli durumda canın kurtarılması olan farzın gerçekleşmesi, haram olan şeyin yenmesini ve içilmesini gerektirir. Dolayısıyla canın kurtarılması olan vacip, ancak haram olan şeyin yenmesi ve içilmesiyle tamamlanmaktadır; bu da vacibin ancak kendisiyle tamamlandığı şey de vaciptir babından farz olmaktadır… Böylece belirli durumda ruhsatla amel etmek farz olmaktadır.

4- Yukarıda belirtilenler, (Bir şeyin emredilmesi zıddının nehyedilmesi değildir ve bir şeyin nehyedilmesi de zıddının emredilmesi değildir) kaidesiyle çelişmemektedir; zira ölümün tahakkuku gibi belirli durumda azimetle amel etmenin haram olduğu sözünün delili şu kaidedir: ([الوسيلة الى الحرام حرام] “Harama götüren vesile de haramdır.”) Haram olan şeyin yenmesinin ve içilmesinin haram olması sözü, yemeden ve içmeden kaçınmanın haram olmasından kaynaklanmıyor, aksine şu şerî kaideden kaynaklanıyor: (Vacibin ancak kendisiyle tamamlandığı şey de vaciptir.) Aynı şekilde haram olan şeyi yemeden ve içmeden kaçınarak azimetle amel etmenin haram olması sözü de, ruhsatla amel etmenin farz olmasından kaynaklanmıyor, aksine şu şerî kaideden kaynaklanıyor: ([الوسيلة الى الحرام حرام] “Harama götüren vesile de haramdır.”) Buradaki araştırma, emir ve nehyin delaleti konusundaki lügavi bir araştırma değildir, aksine bunların tafsilatlarıyla ilgili şerî delillerin araştırılmasıdır.Dolayısıyla ruhsatla amel etmenin vacip olması sözü, azimetin nehyedilmesinden alınan lügat anlamı babından olmadığı gibi aynı şekilde azimetle amel etmenin haram olması sözü de, ruhsatla ilgili meselenin lügat anlamı babından değildir.

Umarım mesele açıklığa kavuşmuştur.

Kardeşiniz

Ata İbn Halil Ebu Raşta

H. 06 Receb 1447

M. 26/12/2025

Cevaba, Emir’in (Allah onu korusun) web sitesinden bağlanabilirsiniz:

https://www.facebook.com/AtaAboAlrashtah/posts/122113869909129051

Devamını oku...

Yangını Alevlendiren İtfaiyeciler

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

Yangını Alevlendiren İtfaiyeciler

Haber:

ABD Başkanı Trump, Davos Dünya Ekonomik Forumu'nda, katılmayı kabul eden 35 ülkeden 21'inin katılımıyla “Barış Kurulu'nu” başlattı ki, katılımcı ülkelerin çoğu Arap ülkeleriydi. Nitekim ABD, Fas ve Bahreyn temsilcileri, kurulun tüzüğünü ilk imzalayanlar oldu ve sadece üç üye ülkenin imzalaması şartına uygun olarak tüzük resmen yürürlüğe girdi. (Ajanslar)

Yorum:

Sözde “Barış Kurulu'nun”, barışı Amerikan mefhumuna indirgediğini, Amerikan örfündeki anlamları ortaya koyduğunu ve sözde kurulu, bu mefhumu yaygınlaştıran kalıcı bir kurum haline getirmeyi istediğini söylersek hiç de abartmış olmayız.

Bu mefhuma göre, bakanlığının adını Savunma Bakanlığı'ndan Savaş Bakanlığı'na değiştiren Trump'ın barıştan sorumlu kurulun başkanı olmasını engelleyecek hiçbir şey yoktur; sonra Trump her konuşmasında Amerikan gücüyle tehdit ederek, F-35 ve benzeri uçaklarıyla övünerek, başkanları karargahlarından kaçırarak ve ülkeyi sahiplerinden kaçırma niyetini açıklayarak, sağda solda düşmanlıklar ilan etmeye ve savaş uyarısında bulunmaya başlamıştır; ayrıca Gazze'deki soykırımın en büyük sorumlusu olan, Gazze'ye cehennemi yaşatmakla tehdit eden ve adını bilmediği füzelerle övünen aynı Trump’dır. Onun ortaklarına gelince, onlar da bizzat katillerdir.

İronik olan ise, “Barış Kurulu'nun” kurulmasının, İran'a yönelik saldırılar, bölgeye silah sevkiyatları, uçak gemilerinin seferber edilmesi ve askeri üslere askerlerin konuşlandırılmasıyla bölgenin savaş bulutlarıyla kaplandığı bir dönemde gerçekleşmiş olmasıdır.

Amerikan yönetimi için barış, Amerika'nın çıkarları ve bu çıkarların yönetilmesi anlamına gelmektedir; özellikle de bu yönetimdeki adamların kelimenin tam anlamıyla müteahhitler ve emlakçılardan oluşmuşken; zira Amerika'nın çıkarları, Trump'tan Wittkopf ve Kushner'e, gaspçı varlıktan gelen ve finans ve gayrimenkul yatırımlarının sahibi olan iş adamı Yakir Gabay'a kadar yönetimdeki bireylerin çıkarlarıyla iç içe geçmiştir.

Gazze Barış Kurulu, Gazze halkıyla ilgili değildir; zira Amerika'da barış genellikle, savaşların ardından kalan enkazı yeniden inşa adı altında yönetmek anlamına gelmektedir; bu yüzden savaşların ve katliamların ardından gelen aşamaya "barış" demek Amerika’da bir adet haline gelmiştir; dolayısıyla Barış Kurulu ya da barış konferansı olarak adlandırılmasına bakılmaksızın bu, dökülen kanların günahkar bir şekilde hasat edilmesinden başka bir şey değildir.

Amerika'nın barışı hakkındaki bu gerçekler artık iyi bilindiği gibi Müslüman ülkelerdeki ajan rejimlerin rolü de iyi bilinmektedir; dolayısıyla ajan rejimlerin sözde kurula katılımları, ister savaş ve soykırım durumunda olsun, isterse bunların sonuçlarının yönetilmesinde olsun, Amerikan politikalarının uygulanmasında kirli araçlardan öte bir şey olmadıklarını göstermektedir; bu yüzden onların Gazze'ye yönelik savaş sırasında oynadıkları aşağılık rol, Trump'ın kurulda oynadığı aşağılık rolden farksızdır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Abdurrahman El-Leddavi

Devamını oku...

Amerika'nın Yeni Ulusal Savunma Stratejisi Müttefikleri Pahasına Kendi Çıkarlarını Güvence Altına Almaya Yönelik Küstahça Bir Plandır

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

Amerika'nın Yeni Ulusal Savunma Stratejisi Müttefikleri Pahasına Kendi Çıkarlarını Güvence Altına Almaya Yönelik Küstahça Bir Plandır

Haber:

ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon), özellikle Kore Yarımadası ve Çin ile ilgili olarak ABD savunma politikasında bir dönüşüm olduğunu ortaya koyan yeni bir savunma stratejisi yayınladı; belge, “Önce Amerika” felsefesini benimsemekte ve en büyük önceliği vatan savunması ve iç güvenliğe vermekle birlikte dış müdahaleleri azaltmakta ve uluslararası ittifakların yönetilme biçiminde keskin değişimin olmasını talep etmektedir. Nitekim Pentagon tarafından yayınlanan strateji, ABD'nin müttefiklerini eleştiriler yöneltmekte ve onları, kendi güvenliklerinin sorumluluğunu yüklenmeye teşvik etmektedir.

Yorum:

23 Ocak 2026 tarihinde ABD Savunma Bakanlığı tarafından yayınlanan 2026 Ulusal Savunma Stratejisi'nin ana eksenlerinden biri, ABD'nin müttefikleri ve ortaklarının, ABD'nin dünya çapındaki çıkarlarını gerçekleştirmeye yönelik çabasında maliyetlerini ve kayıplarını kendisiyle birlikte paylaşmalarını talep etmektedir.Dolayısıyla strateji açıkça şunu belirtmektedir: “Üçüncü eksen: ABD'nin müttefikleri ve ortaklarıyla yüklerin paylaşımını artırmak.”Ayrıca strateji, ABD'nin diğer ülkelerden daha fazla çaba talep edeceği coğrafi alanları da belirlemekte olup, “Bakanlık, ABD kuvvetlerinin kararlı ancak sınırlı desteğiyle birlikte müttefiklerin ve ortakların, Avrupa, Orta Doğu ve Kore Yarımadası'nda kendi savunmalarının sorumluluğunu üstlenmelere yönelik teşvikleri güçlendirmeye öncelik verecektir."

Müslüman ülkelerdeki güç ve kuvvet ehlinin, stratejinin İslam ümmetinin yani Orta Doğu'nun kalbinde “yük paylaşımı” ilkesini ayrıntılı olarak idrak etmeleri gerekir ki stratejide şu şekilde geçmektedir: "Başkan Trump'ın Riyad'daki tarihi konuşmasında açıkladığı gibi, ABD daha barışçıl ve müreffeh bir Orta Doğu için çabalamaktadır. Ancak Başkanın da açıkladığı gibi bu dönüşüm, sadece bölgenin geleceğinde en büyük çıkarı olanlar, yani bölgedeki müttefiklerimiz ve ortaklarımız tarafından gerçekleştirilebilir."

Burada Orta Doğu ve onun dışındaki güç ve kuvvet ehlinin, bu konuya çok büyük bir önem vermesi gerekir.Zira Amerika'nın bölgeye yönelik politikası, Afganistan ve Pakistan'ı da içeren ve “Büyük Ortadoğu” olarak adlandırılan şeye dayanmakta olup bu politika özellikle Gazze'nin işgali, Filistin topraklardan kalıcı olarak vazgeçilmesi ve Yahudi varlığıyla kapsamlı normalleşme gibi Amerika'nın temel çıkarları ile ilgilidir.Bu nedenle tüm İslam ülkelerindeki güç ve kuvvet ehlinin, 2026 Ulusal Savunma Stratejisi'nin sonuçlarını dikkatlice düşünmesi gerekir.

Trump yönetiminde Amerika, sadece tüm pastasını elde etmeyi istemiyor, aksine İslam beldelerindeki ajanlarının kendi servetlerinden cömertçe harcama yaparak pastayı kesip kendisinin ağzına koymalarını istiyor.ABD stratejisindeki değişimin boyutu, doksanlarda ve yirmi birinci yüzyılın başında küresel nüfuzunun zirve yaptığı dönemle karşılaştırıldığında anlaşılabilir.Zira bu dönemde Amerikan derin devleti, “Amerika'nın küresel liderliğini güçlendirmek” amacıyla 1997 ile 2006 yılları arasında “Yeni Amerikan Yüzyıl Projesi (PNAC)”ni kurmuştur.O dönemde ABD, çıkarlarını güvence altına almak için zenginliğinden ve adamlarından cömertçe harcama yapmış ve Ağustos 1990 ile Şubat 1991 yılları arasında 42 ülkeden oluşan bir koalisyonu yöneterek Irak'ı işgal etmek için ağır bir yük üstlenmiştir; ayrıca 2004 ile 2009 yılları arasında Irak'ta çok uluslu bir güce liderlik etmiş ve 2001 ile 2021 yılları arasında da Afganistan'ı işgal etmiştir.O dönemde Amerika, İslam ülkelerindeki ajanlarına cömert davranmış ve Müslümanlar ve kutsalları pahasına olsa bile çıkarlarını korumak için onlara para ve silah sağlamıştır.Dolayısıyla yolsuzluk yoluyla Amerika'nın ajanları büyük servetler biriktirmişler ve orduyu rüşvetle, Müslümanlara ve İslam'a karşı kendilerinin ve Amerika'nın yanında yer almasını sağlamışlardır.

Bugün ise Amerika, siyasi, askeri ve ekonomik çıkarlarını güvence altına alma yolunda gücünü tüketmiştir. Siyasi olana gelince; Amerika, çılgın bir şekilde maddi çıkarların peşinde koşarken sivil canların ağır kayıplarını görmezden gelmesinin yanı sıra ormanlardaki vahşi hayvanların bile işlemekten çekineceği korkunç askeri suçlar işlediği açığa çıkınca, dünya üzerindeki ahlaki otoritesini kaybetmiştir.Nitekim bu gerileme, Amerikan derin devletinin saflarında yaşanan şiddetli iç çatışmanın yanı sıra Gazze'deki soykırım savaşında Yahudi varlığını desteklemesiyle daha da güçlenmiştir. Askeri olana gelince; Amerikan kuvvetleri, özellikle İslam ülkelerindeki harekatlarında karşılaştıkları şiddetli direniş nedeniyle psikolojik şok ve moral bozukluğu yaşamışlardır ve silahlarındaki teknolojik gelişmelerin hiçbirinin, askerlerinin korkaklığını veya zayıflığını telafi etmesi imkansızdır. Ekonomik ve finansal olana gelince; 2008 mali krizinin ve COVID-19 pandemisinin yol açtığı durgunluğun etkilerinin devam etmesinin gölgesinde ABD ekonomisine odaklanmak, harcamaları kısmak ve gelirleri artırmak zorunda kalmıştır.

Bu nedenle Amerika'nın ajanlarından beklentileri değişmiştir; zira artık kendi çıkarlarını koruma arzularıyla yetinmemekte, aksine Müslümanların servetleri ve ordularını kullanmaları pahasına bunu yapmalarını istemektedir. Böylece Amerika'nın ajanları, Trump'a hizmet etmek için İslam ümmetinin servetlerini ve çocuklarını benzeri görülmemiş bir cömertlikle harcayacaklardır; bu da zaten vergiler ve enflasyonun yükü altında ezilen halkların vergilerinin artmasına ve ister petrol ve gaz, isterse nadir mineraller olsun ümmetin ana kaynaklarının Amerikan şirketlerine satılmasına yol açacaktır.

Ey İslam ümmeti içindeki güç ve kuvvet ehli: 2026 Ulusal Savunma Stratejisi, Amerika'nın maskesini ortaya çıkarmıştır; o halde Allah'ın size bahşettiği fırsatı değerlendirin.Amerika, kendisini doyurmak için boğucu kısıtlamalarla karşı karşıya kalan ormandaki hasta bir aslan gibidir ve bugün her zamankinden daha fazla başkalarının gücüne bağımlıdır.Bu yüzden eski gücünün hatıralarını kullanarak halkları korkutmaya ve boyun eğdirmeye çalışıyor; ancak bu terör, durumun gerçekliğini değiştirmeyeceği gibi Müslüman ülkeler üzerindeki hakimiyetinin parçalanmasını da engelleyemeyecektir.

Amerika’nın ajanlarına gelince; Amerika artık Hüsnü Mübarek, Beşar Esad ve diğerleri gibi eski ajanlarına yaptığı gibi onlara destek, finansman ve silah sağlayamadığında dolayı onlar da zayıflamışlardır. Bugüne gelince; Asim Munir, Sisi ve Ahmed Şara gibi kişiler, iktidarda kalmak için dış desteğe ihtiyaç duyduklarından dolayı seleflerinden çok daha zayıftırlar.Öte yandan İslam ümmeti içinde bu ajanlara karşı öfke artmakta olup Müslümanlar servetlerini ve ordulardaki evlatlarını kaybederken bu yöneticiler Amerikan çıkarlarını korumaya devam ettikçe bu öfke daha da artacaktır. Allahu Teala şöyle buyurmuştur: غَالِبٌ عَلَى أَمْرِهِ وَلَـكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لاَ يَعْلَمُونَAllah emrine galiptir. Ancak insanların çoğu bilmezler.” [Yusuf 21]Allah Subhanehu ve Teala, Gazze'deki sıkıntı sayesinde uluslararası durumda köklü değişiklikler meydana getirmiş olup artık yeniden hesap etmenin zamanı gelmiştir.Öyleyse ey kardeşler, Amerika'yı, onun ajanlarını ve Allah'ın size yüklediği şerî vacibinizi eda etme ve Nübüvvet Minhacı Raşidi Hilafeti kurmak için Müslüman ülkelerdeki arzu edilen değişimi gerçekleştirme fırsatını gözden geçirin.İşte Hizb-ut Tahrir, Raşidi Hilafeti kurmak için sizden yardım istemektedir; o halde ona icabet edin.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Musab Umeyr – Pakistan

Devamını oku...

Dünyaya Hayat Verecek Ümmet Olmak

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Dünyaya Hayat Verecek Ümmet Olmak

28 Recep 1342 (3 Mart 1924) Hilafetin ilgası, sadece bir devlet yönetim şeklinin kaldırılıp yerine başka bir yönetim şeklinin/şekillerinin getirilmesi değildi. İslam’ın kendisinden olan, İslam’ın kendisi olan bu yönetimin ortadan kaldırılmasıyla Müslümanlar tek vücut iken onlarca parçaya, bugün 57 parçaya, bölündü. Artık her türlü zulme, işgallere, sömürülere, katliamlara, köleliğe, yoksulluğa karşı savunmasız ve çaresiz kalmış oldu. Hilafetin kaldırılmasıyla tıpkı kendilerinden önceki ümmetler gibi ihtilaflara düştü ve artık tek bir Ümmet olarak göremez, anlayamaz, düşünemez, planlar ve hedefler belirleyemez, hareket edemez, kendini hiçbir saldırıya karşı koruyamaz oldu. Her ne kadar duygu olarak birbirlerine bağlı hissetseler de fikren ve bundan dolayı siyaseten ihtilaf halinde olmaları Müslümanları birbirlerine sahip çıkamaz hale getirmiştir. Fertler olarak Müslümanların sayısı her gün artıyor ama aidiyetleri ve ait oldukları güvenli bir çatıları kalmadı… Bunu özellikle Gazzeli Müslümanlar başta, tüm zulüm altında inleyen mazlum Müslümanların çağrılarında duyuyoruz: “Ümmet nerede?!”

Evet; bugün herkesin dilinde bir Ümmet kelimesi var, ancak bu üstün ve hayati İslami mefhumun iptidai “millet” kavramından başka bir şey olduğunun farkında olmadan gerçekten Ümmet olunmuyor.

“Ümmet” kelimesi, Arapçada “e-m-m” kökünden gelir. “Emm” kökü yönelmek, niyet etmek, talep etmek, bir şeyi hedef almak, öne geçmek, başı çekmek, bir topluluğun önünde olmak, sevk ve idare etmek gibi anlamlara sahiptir. [İbn Manzûr, Kāmusu’l-Muhît)

Böylece Rabbimiz; وَكَذٰلِكَ جَعَلْنَاكُمْ اُمَّةً وَسَطاً لِتَكُونُوا شُهَدَٓاءَ عَلَى النَّاسِ وَيَكُونَ الرَّسُولُ عَلَيْكُمْ شَه۪يداًۜ ﴿ “İşte böylece sizin insanlığa şahitler olmanız, Resûl'ün de size şahit olması için sizi VASAT/ZİRVE bir millet kıldık.” [Bakara 143] Burada Rabbimiz, VASATAN kelimesini “Ümmet” kelimesinin manası ile bir arada kullanarak İslam Ümmetinin varlığının gayesini daha da pekiştirmiştir. Zira Arapçada VASAT kelimesi “değerin, gücün ve güzelliğin toplandığı merkez” ile özetlenebilir. Merkez ise her zaman zirvedir! Bu en değerli, en adil, en hayırlı olabilme kabiliyeti, İslam Ümmetini tüm insanlar üzerine “şahit” olmaya ehil kılan asli unsurdur. İslam Ümmeti, tıpkı uzaktan bile fark edilen, dikkatleri çeken, en belirgin, en seçkin, en yüksek dağın tepesi -  وَسَط الجبل (vasat ul-cebel) - gibi her zaman ve daima insanlığın gözü önünde yol gösterendir.

Yine bir toplumun veya kabilenin en saygın, en itibarlı kişisine veya koluna, وَسَطُ قَوْمِهِ (vasatu gavmihi) “kavminin vasatı” yani “en şereflisi, en asili” denmiştir. Ki bu sıfatı da Rabbimiz كُنْتُمْ خَيْرَ اُمَّةٍ اُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ ﴾ ﴿ “Siz, insanların iyiliği için yeryüzüne çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz...” [Âl-i İmran 110] diyerek İslam Ümmetine has bir unvan kılarken ayetin devamında تَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَتَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَتُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِۜ  ﴿“…siz iyiliği emreder, kötülükten meneder ve Allah'a inanırsınız.” [Âl-i İmran 110] şartına ve “ümmet” kelimesiyle aynı kökten türeyen “imam” olma vazifesine bağlamıştır.

“İmam”; insanları bir araya getiren, onları toparlayan önder olduğu gibi, bu önderin etrafında oluşan insan topluluğuna da “ümmet” denilmektedir. Bu bağlamda ümmet; belli bir amaç için bir lider etrafında toplanmış bilinçli bir topluluktur.

Bilinçli bir şekilde belirli bir amaç için belirli bir lider etrafında toplanmak demek, bütünlüğü sağlayan bir fikir, bir ideoloji -DİN- üzerinde toplanmaktır. Ümmet olarak birlik olmanın ancak DİN ÜZERE, yani ideolojik bir hayat nizamı üzere mümkün olduğunu açıklayan, yine Allah Subhanehu ve Teâlâ’nın kendisidir.

Buna göre, “ümmet” kelimesi Kur’an-ı Kerîm’de “din” kelimesinin eş anlamlısı olarak da kullanılmıştır. Örneğin Zuhruf Suresi 22. ve 23. ayetlerinde Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:

بَلْ قَالُٓوا اِنَّا وَجَدْنَٓا اٰبَٓاءَنَا عَلٰٓى اُمَّةٍ وَاِنَّا عَلٰٓى اٰثَارِهِمْ مُهْتَدُونَ * وَكَذٰلِكَ مَٓا اَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ ف۪ي قَرْيَةٍ مِنْ نَذ۪يرٍ اِلَّا قَالَ مُتْرَفُوهَٓاۙ اِنَّا وَجَدْنَٓا اٰبَٓاءَنَا عَلٰٓى اُمَّةٍ وَاِنَّا عَلٰٓى اٰثَارِهِمْ مُقْتَدُونَ

“Hayır! «Sadece, biz babalarımızı bir ÜMMET (din, hayat nizamı, ideoloji) üzerinde bulduk, biz de onların izinde gidiyoruz» derler. Bunun gibi, biz senden önce de hangi memlekete bir peygamber gönderdiysek, oranın hiçbir ahlâkî kaygı taşımadan dünyevî zevkler peşinde koşan şımarıkları: “Doğrusu biz atalarımızı böyle bir ÜMMET (din, hayat nizamı, ideoloji) üzerinde toplanmış bulduk; elbet biz de onların izini takip ediyoruz” dediler.“ [Zuhruf 22-23]

Allah Subhanehu ve Teâlâ insanları tek bir ümmet olarak yarattığı halde, onlar kendi heva ve heveslerine uyarak, Allah’ın gösterdiği yoldan saparak, Rablerinden kendilerine bir hatırlatıcı ve davetçi olarak gönderilen peygamberleri de yalanlayarak ihtilafa düşüp parça parça olduklarını haber vermiştir. : وَمَا كَانَ النَّاسُ اِلَّٓا اُمَّةً وَاحِدَةً فَاخْتَلَفُواۜ ﴿ “İnsanlar sadece bir tek ümmetti, sonradan ayrılığa düştüler.” [Yunus 19]

“Ümmet” kelimesi, birlik, bütünlük, homojen, daha az çekişmeli bir toplumsal yapıyı anlatırken, “ihtilaf”; ayrılığı, çatışmayı, farklılaşmayı ifade etmektedir. Bundan dolayı Âlemlerin ve bizim Rabbimiz Allah Subhanehu ve Teâlâ İslam Ümmetinin bilinçli amacını kendisine kulluk olarak tanımlamıştır:   اِنَّ هٰذِه۪ٓ اُمَّتُكُمْ اُمَّةً وَاحِدَةًۘ وَاَنَا۬ رَبُّكُمْ فَاعْبُدُون ﴿ “Hakikaten bu (bütün peygamberler ve onlara iman edenler) bir tek ümmet olarak sizin ümmetinizdir. Ben de sizin Rabbinizim. Öyle ise bana kulluk edin.” [Enbiya 92]

Ve diğer ümmetlerin yaptığı gibi kulluktan uzaklaşarak ihtilafa düşmemek için şöyle emretmiştir: وَاِنَّ هٰذِه۪ٓ اُمَّتُكُمْ اُمَّةً وَاحِدَةً وَاَنَا۬ رَبُّكُمْ فَاتَّقُونِ ﴿ “Şu sizin ümmetiniz tek bir ümmettir. Ben ise hepinizin Rabbiyim. Onun için benden korkun!” [Mu’minûn 52]

Bugün Müslümanların içinde bulunduğu zulümatı en güzel açıklayan ayet bu değil midir? Müslümanlar, sayıları ne olursa olsun, tek bir topluluk, tek beden olarak yaşamalı, tek bir beden olarak hareket etmelidir ki bu bekanın gerektirdiği bir zorunluluk olmaktan öte Allah’ın bir emridir. Bundan başkası dünya ve ahirette zillettir. Hiç şüphesiz insanlığı terbiye edebilen sadece tek bir Rabb vardır. El-Cebbar, el-Malik, sahip ve ıslah edici, yegâne malik, hâkim ve hükümdar olan yegâne Rabb Allah’tır. Yerlerin, göklerin, tüm âlemlerin Rabbi olan Allah, tüm insanlığı terbiye etmeye muktedirdir çünkü O, el-Kaviyy’dir. Bizler Müslümanlar olarak “la ilahe illallah” derken buna şehadet ettik. Fakat bütün hayat kurallarını ve nizamlarını terbiye eden Âlemlerin Rabbi olan Allah’ta toplamak yerine, Onun gücü ve kudretinden, Onun gazabından korkmak yerine fâni sömürgeci kâfirlerin kendi kapitalist bekaları için kurmuş oldukları milli sınırları muhafaza eden uluslararası hukuktan, düzenlemelerden, güçlerden korkan kukla yöneticiler eliyle darmadağın olmaya mahkûm edilmişiz. Müslümanları bugün birbirilerinden kopuk, sahipsiz ve aidiyetsiz bırakan bu kuklalardır. Allah’a karşı takvalı olmak yerine -yani Allah’tan korkmak yerine- Amerika’dan, Avrupa’dan, Çin’den velhasıl Allah’tan başka herkesten ve her şeyden korkan şahsiyetsiz, bel kemiksiz yöneticiler bizi kudurmuş, doymak bilmeyen canavarlar için kolay yutulabilir lokmalara bölüyorlar. Oysa bu sonuca karşı Rasulullah Sallallahu aleyhi ve Sellem bizleri uyarmıştı:

قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم ‏"‏ يُوشِكُ الأُمَمُ أَنْ تَدَاعَى عَلَيْكُمْ كَمَا تَدَاعَى الأَكَلَةُ إِلَى قَصْعَتِهَا ‏"‏ ‏.‏ فَقَالَ قَائِلٌ وَمِنْ قِلَّةٍ نَحْنُ يَوْمَئِذٍ قَالَ ‏"‏ بَلْ أَنْتُمْ يَوْمَئِذٍ كَثِيرٌ وَلَكِنَّكُمْ غُثَاءٌ كَغُثَاءِ السَّيْلِ وَلَيَنْزِعَنَّ اللَّهُ مِنْ صُدُورِ عَدُوِّكُمُ الْمَهَابَةَ مِنْكُمْ وَلَيَقْذِفَنَّ اللَّهُ فِي قُلُوبِكُمُ الْوَهَنَ ‏"‏ ‏.‏ فَقَالَ قَائِلٌ يَا رَسُولَ اللَّهِ وَمَا الْوَهَنُ قَالَ ‏"‏ حُبُّ الدُّنْيَا وَكَرَاهِيَةُ الْمَوْتِ ‏"

“Yakında milletler, yemek yiyenlerin (başkalarını) çanaklarına (sofralarına) davet ettikleri gibi, size karşı (savaşmak için) birbirlerini davet edecekler.” Birisi: "Bu o gün bizim azlığımızdan dolayı mı olacak?” dedi. Rasûlullah (sav), “Hayır, aksine siz o gün kalabalık, fakat selin önündeki çerçöp gibi zayıf olacaksınız. Allah düşmanlarınızın gönlünden sizden korkma hissini soyup alacak, sizin gönlünüze de VEHN atacak." buyurdu. Yine bir adam: “Vehn nedir ya Rasûlullah?” diye sorunca: “Vehn, dünyayı (fazlaca) sevmek ve ölümü kötü görmektir.” buyurdu. (Ebu Davud, Melahim, 5)

Müslümanlar yaratılandan korkmayı Allah’tan korkmanın (takvanın) önüne geçirince, Allah kâfirlerin kalbinden Müslümanlara karşı olan korkuyu aldı. Artık istedikleri gibi dünyanın her yerinde zulmedebiliyorlar, soykırımlar yapabiliyorlar, hatta kendilerinden olanlara karşı da merhamet tanımıyorlar, istedikleri gibi dünyanın her yanında savaşlar çıkartıyor, milliyetçilik kozu ile düşmanlıklar çıkartıyor, bu da yetmiyor ırkçılık üzerinden insanlığı daha fazla bölüyorlar. Artık kendilerine karşı koyacak, ellerini kıracak İslam Ümmeti olmadığı için dünyanın her yanında her an vahşi dişlerini, pençelerini kullanabiliyorlar. Milliyetçiliği üstün bir değer olarak dünyaya dayatanlar bugün başka milletlerin sınırlarını aşıp askeri operasyonlar düzenleyebiliyor, istediği zaman bir milletin yöneticisini dahi kaçırabiliyor, tercihine göre başka birisiyle değiştirebiliyorlar. Sömürgeci küffarın elinde insanları birbirine uyum, barış, refah ve adalet içinde birleştirecek hiçbir şey yoktur. Böyle bir hedefleri de yoktur; çünkü her türlü birlik onların bekası karşısında bir tehdittir تَحْسَبُهُمْ جَم۪يعًا وَقُلُوبُهُمْ شَتّٰىۜ ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ قَوْمٌ لَا يَعْقِلُونَۚ   ﴿ “Sen onları derli toplu sanırsın, halbuki kalpleri darmadağınıktır. Böyledir, çünkü onlar aklını kullanmayan bir topluluktur.” [Haşr 14]

Fakat tüm dinleri, dilleri, ırkları güvenli, adil ve müreffeh bir çatı altında birleştirmeye muktedir olan Âlemlerin Rabbi olan Allah’tır! Bir zamanlar birbirine düşman olanların kalplerini bile İslam ile birleştirip dünyaya adalet ve ahlakla öncü kılan, vasat Ümmet kılan Allah’tır. ﴿وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللّٰهِ جَم۪يعًا وَلَا تَفَرَّقُواۖ وَاذْكُرُوا نِعْمَتَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ اِذْ كُنْتُمْ اَعْدَٓاءً فَاَلَّفَ بَيْنَ قُلُوبِكُمْ فَاَصْبَحْتُمْ بِنِعْمَتِه۪ٓ اِخْوَانًاۚ وَكُنْتُمْ عَلٰى شَفَا حُفْرَةٍ مِنَ النَّارِ فَاَنْقَذَكُمْ مِنْهَاۜ كَذٰلِكَ يُبَيِّنُ اللّٰهُ لَكُمْ اٰيَاتِه۪ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ﴾ “Hep birlikte Allah'ın ipine (İslâm'a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın. Allah'ın size olan nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman kişiler idiniz de O, gönüllerinizi birleştirmişti ve O'nun nimeti sayesinde kardeş kimseler olmuştunuz. Yine siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah size ayetlerini böyle açıklar ki doğru yolu bulasınız.” [Âl-i İmran 103]

Milliyetçilik, ulusçuluk, ırkçılık, mezhepçilik ancak insanları birbirine düşman kılmıştır. Bundan dolayı Müslüman olmak yeterli değildir. Müslümanların sayısının az veya çok olması da hiçbir şey ifade etmemektedir. كَمْ مِنْ فِئَةٍ قَل۪يلَةٍ غَلَبَتْ فِئَةً كَث۪يرَةً بِاِذْنِ اللّٰهِۜ ﴿ “Nice az topluluklar, Allah'ın izni ile nice çok topluluklara galip gelmiştir.” [Bakara 249]

Demek ki zulümattan kurtulmanın en önemli kriteri önce Müslüman olmak sonra da diğer Müslümanlarla İslam Ümmeti olarak tek vücut olmaktır. Fakat az topluluğun büyük bir topluluğa dönüşebilmesi için “ümmet” kelimesinin anlamı ve aşağıdaki ayetin emri gereği, Allah’ın çizdiği, Rasulullah (sav)’in örnekliğini sergilediği şekilde yol gösteren, kendisine uyulan, örnek olarak öncülük eden bir cemaat bulunması gerekir.

وَلْتَكُنْ مِنْكُمْ اُمَّةٌ يَدْعُونَ اِلَى الْخَيْرِ وَيَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِۜ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ

“Sizden, hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü meneden bir ÜMMET (topluluk, cemaat) bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.” [Âl-i İmran 104]

Demek oluyor ki Allah’ın vadettiği kurtuluşa erişebilmek için Müslüman toplumun hepsine önderlik edecek özel bir topluluk olmalıdır. Bu topluluğun en belirgin vasfı; hayra (İslam’a ve Allah’ın emirlerine) çağırması, iyiliği emredip kötülükten menetmesidir, yani Şer’i hükümlere davet etmesidir. İyiliği emretmek ve kötülükten menetmek en başta yöneticilere olmalıdır. Çünkü Ümmet-i Muhammed’i sadece ve sadece Allah’ın dini üzere birleştirip yaşatmak, Müslümanların işlerini İslam’a göre yönetip onlara İslam’ın tüm hayırlarını ulaştırmak, İslam’ın ve Müslümanların düşmanlarına karşı korumak, İslam’ın adaletini ve nurunu tüm dünya milletlerine de ulaştırmak yöneticinin vazifesidir.

İslam üzere olan bir cemaatin bugün yerine getirmesi gereken ilk vazifesi, Ümmetin liderini ikame etmektir. Zira imam; birleştiren ve bütünleştirendir. İmam olmadan, bütünleşmek mümkün değildir. Bütünleşemeyen Müslümanlar, Ümmet olarak vazifelerini yerine getiremiyor, Allah’ın kendilerine layık gördüğü unvanı ve izzeti elde edemiyorlar. Ümmetin liderinin adı, Rasulullah (sav)’in yukarıdaki hadiste ve birçok başka hadiste de ifade ettiği ve Ashabı Kirâm’ın ve onlardan sonra yüzyıllarca tüm Müslümanların da uyguladığı gibi Halifedir. Halife sadece ve sadece Allah’ın nizamı ile yönetir, ondan başka her şeyin Ümmetin Allah’ın ipinden kopması anlamına geldiğini bilerek ondan başka hiçbir şeye fırsat dahi vermez. Ve Halife tektir! Milliyetçilik ve mezhepçilik ile bölünmesi caiz olmayan TEK Ümmetin, İslam’la yönetmek üzere bile olsa, birden fazla halifenin altında bölünmesi kesinlikle caiz değildir.

Ebu Said el Hudri'den rivayetle Rasulullah (s.a.v) buyurmuştur ki: « إِذَا بُويِعَ لِخَلِيفَتَيْنِ فَاقْتُلُوا الآخَرَ مِنْهُمَا ‏‏ » "Eğer iki Halife’ye (aynı dönemde) biat edilirse kendisine sonradan biat edileni öldürün." [Muslim]

İşte kendi içinizden ve İslam üzere olan bir cemaat olarak Hizb-ut Tahrir tüm Müslümanları izzete, insanlığı felaha kavuşturacak bu liderliği ikame etmeye davet ediyor. Tüm Müslümanları farzların tacı olan bu yüce davaya el vermeye davet ediyor.

Ey Müslümanlar! Bizler ne kadar Halifenin lider olduğu Hilafete muhtaç isek, tüm insanlar da bizim liderliğimize muhtaçtır. Biz tekrar bir olursak, biz tekrar Allah’ın ipine sarılırsak dünyaya hayat verecek Ümmet olabiliriz. Biz Allah’tan başka hiçbir şeyden korkmadan sadece ve sadece ve tıpkı Rasulullah (sav)’in gösterdiği nübüvvet metodu üzere çalışarak Allah’ı, Müslümanları ve insanlığı razı edecek Raşidi Hilafet Sistemini ikame edersek işte o zaman hem biz hem insanlık hem gökteki bulutlar, yerdeki toprak, dağlar, taşlar, yeryüzündeki tatlı ve tuzlu sular yeniden hayat bulacaktır.

لَيَبْلُغَنَّ هَذَا الْأَمْرُ مَا بَلَغَ اللَّيْلُ وَالنَّهَارُ وَلَا يَتْرُكُ اللَّهُ بَيْتَ مَدَرٍ وَلَا وَبَرٍ إِلَّا أَدْخَلَهُ اللَّهُ هَذَا الدِّينَ بِعِزِّ عَزِيزٍ أَوْ بِذُلِّ ذَلِيلٍ عِزًّا يُعِزُّ اللَّهُ بِهِ الْإِسْلَامَ وَذُلًّا يُذِلُّ اللَّهُ بِهِ الْكُفْرَ

“Muhakkak ki, bu iş (bu dinin hakimiyeti) gece ve gündüzün ulaştığı yerlere ulaşacaktır. Allah ne bir kerpiç ev ne de bir keçe çadır bırakmayacak; azizi aziz ederek, zelili zelil ederek, bu dini ona dahil edecektir. Allah'ın bu işte aziz edeceği İslâm'dır. Allah'ın bu işte zelil edeceği küfürdür.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 4/103; Taberani el-Kebir, 20/254, h.no: 601)

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Zehra Malik

Devamını oku...

İslam Ümmetinin Vahdeti Şekli veya Teorik Değildir; Hilafet Onun Pratik Olarak Somutlaşmış Halidir

  • Kategori Makaleler
  •   |  

İslam Ümmetinin Vahdeti Şekli veya Teorik Değildir; Hilafet Onun Pratik Olarak Somutlaşmış Halidir

Müslümanlar, diğer insanlar dışında tek bir ümmet olup Rableri bir, dinleri bir, Peygamberleri Sallallahu Aleyhi ve Sellem bir, kıbleleri bir ve Kitapları birdir; zira Subhanehu ve Teala şöyle buyurmuştur: إِنَّ هَذِهِ أُمَّتُكُمْ أُمَّةً وَاحِدَةً وَأَنَا رَبُّكُمْ فَاعْبُدُونِ İşte sizin bu ümmetiniz bir tek ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim. Öyleyse bana ibadet edin.” [Enbiya 92] Ve Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ، هَذَا كِتَابٌ مِنْ مُحَمَّدٍ النَّبِيِّ صلى الله عليه و سلم  بَيْنَ الْمُسْلِمِينَ وَالْمُؤْمِنِينَ مِنْ قُرَيْشٍ وَيَثْرِبَ وَمَنْ تَبِعَهُمْ فَلَحِقَ بِهِمْ وَجَاهَدَ مَعَهُمْ أَنَّهُمْ أُمَّةٌ وَاحِدَةٌ دُونَ النَّاسِRahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla; bu yazı Peygamber Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem tarafından Kureyşli ve Medineli müminler, Müslümanlar, bunlara tabi olanlara sonradan iltihak edenler ve onlarla beraber cihat edenler içindir. İşte bunlar, diğer insanlar dışında tek bir ümmettir.” [Beyhaki Süneni Kübra’da rivayet etmiştir.] Ve Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: الْمُسْلِمُونَ تَتَكَافَأُ دِمَاؤُهُمْ، وَيَسْعَى بِذِمَّتِهِمْ أَدْنَاهُمْ، وَيُجِيرُ عَلَيْهِمْ أَقْصَاهُمْ، وَهُمْ يَدٌ عَلَى مَنْ سِوَاهُمْ، يَرُدُّ مُشِدُّهُمْ عَلَى مُضْعِفِهِمْ، وَمُتَسَرِّيهِمْ عَلَى قَاعِدِهِمْ، أَلَا لَا يُقْتَلُ مُسْلِمٌ بِكَافِرٍ، وَلَا ذُو عَهْدٍ فِي عَهْدِهِMüslümanların kanları (kıymetçe) birbirlerine eşittir. Müslümanların (sayıca) en azı (bile) onların zimmetleri uğrunda koşar. Müslümanların en uzak olanı (dahi) onlar adına eman verebilir. (Müslümanlar) kendilerinin dışındaki kimselere karşı bir el (hükmünde)dirler. Onların kuvvetli olanı (elde ettiği ganimetleri ortaklaşa bölüşmek üzere) zayıf olana, gönderir. Seriyye olarak (düşman üzerine) giden(ler) de (ele geçirdikleri ganimetleri beraberce paylaşmak üzere, cephede kendilerini bekleyip) oturanlarına gönderirler. Bir mümin, bir kafir karşılığında, öldürülemez. Ahdinde (sadık) olan bir zimmi de bir (harbi) kafir karşılığında öldürülemez.” [Ebu Davud, İbn-i Mace ve Ahmed rivayet etti]

İslam ümmetinin vahdeti, şekli veya teorik bir vahdet değildir; aksine İslam ümmeti, onları kardeş kılan akidelerinden kaynaklanan pratik bir vahdettir: إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ إِخْوَةٌ Müminler ancak kardeştirler.” [Hucurat 10]Bu vahdet-birlik, onların hayatlarının her alanında, yani şiarlarında ve ibadetlerinde, özellikle de Ramazan ayında oruç tutmak, Haccetmek, Ramazan Bayramı ve Kurban Bayramı gibi belirli zaman veya mekanda cemaat olarak yapılanlarda kendisini göstermesi gerekir; yine bu vahdet İslam ümmetinin duygularında da kendini göstermesi gerekir; bu yüzden bir Müslüman, bir Müslümanın başına gelen her hayırdan dolayı sevinmeli ve dünyanın herhangi bir yerinde bir Müslümanın başına gelen her şerden veya kötülükten dolayı da üzülüp acı çekmelidir; zira Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem, Müslümanları tek bir vücuda benzetmiş ve şöyle buyurmuştur: مَثَلُ الْمُؤْمِنِينَ فِي تَوَادِّهِمْ وَتَرَاحُمِهِمْ وَتَعَاطُفِهِمْ مَثَلُ الْجَسَدِ إِذَا اشْتَكَى مِنْهُ عُضْوٌ تَدَاعَى لَهُ سَائِرُ الْجَسَدِ بِالسَّهَرِ وَالْحُمَّى Müminler birbirlerini sevmede, birbirlerine acımada ve birbirlerini koruma-da bir vücuda benzerler. Vücudun bir uzvu hasta olduğu zaman, diğer uzuvlar da bu sebeple uykusuzluğa ve ateşli hastalığa tutulurlar.” [Müttefekun Aleyh.] Ayrıca İslam ümmetinin vahdeti, fikri yönde de kendini göstermesi gerekir böylece onlar, İslam akidesini fikir ve davranışların temeli kılsın, bu akideye dayanmayan veya ondan kaynaklanmayan her türlü fikir ve görüşü kaldırıp atsınlar ve Allah'ın emrine teslim olup onu kişisel arzular ve çıkarların üstünde tutsunlar. Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَمَا كَانَ لِمُؤْمِنٍ وَلَا مُؤْمِنَةٍ إِذَا قَضَى اللَّهُ وَرَسُولُهُ أَمْراً أَن يَكُونَ لَهُمُ الْخِيَرَةُ مِنْ أَمْرِهِمْ Allah ve Rasulü bir konuda hüküm verince, ne bir mümin erkeğin ve ne de bir mümin kadının (o konuda) muhayyerlikleri (tercihleri) olamaz.” [Ahzab 36] Ayrıca Abdullah ibn Amr ibn el-Âs’dan, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: لَا يُؤْمِنُ أَحَدُكُمْ حَتَّى يَكُونَ هَوَاهُ تَبَعاً لِمَا جِئْتُ بِهِ Sizden bir kimse hevası benim getirdiğime tabi olmadıkça iman etmiş olmaz.

Müslümanların diğer insanların dışında tek bir ümmet olması, bunun siyasi birliklerinde de kendini göstermesi anlamına gelmektedir; yani Müslüman ülkelerin, Allah'ın Kitabı ve Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in sünnetinden çıkarılmış tek bir anayasayı uygulayacak tek bir yönetici tarafından yönetilen tek bir siyasetinin ve tek bir coğrafyasının olması anlamına gelmektedir; işte bu durum, Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in Medine'de kurduğu Hilafet Devleti’nde pratik olarak somutlaşmış ve H. 28 Receb 1342 M. 3 Mart 1924 tarihinde Mustafa Kemal'in eliyle kâfir Batı tarafından yıkılmasına kadar devam etmiştir; böylece Hilafet Devleti’nin yokluğu, ümmetin vahdetine ölümcül bir darbe indirmiş, ümmetin bir asırdan fazla bir süredir parçalanmış ve bölünmüş bir halde yaşamasına neden olmuş, ülkemizin hain yöneticiler tarafından yönetilen karton devletçiklere bölünmesine yol açmış, dahası Sudan'da olduğu gibi zaten parçalanmış olan daha da parçalanmıştır.

İslam ümmetinin vahdetinin tezahürlerini ve simgelerini koruyan ve onun fikri ve duygusal birliğinin pratik olarak tercümesini temsil eden Hilafet Devleti'dir; bu yüzden Hilafetin yokluğunda Batı fikirleri bizi istila etmiş ve sömürgeciler ve onların yöneticilerden oluşan araçları, İslam akidesinin düşünce ve davranışların temeli olmasının yerini laik kapitalist fikir almıştır; işte bu yüzden duygusal birlik düzeyinde Gazze, Sudan, Myanmar, Doğu Türkistan ve diğer Müslüman ülkelerdeki kardeşlerimizin başına gelenlerden dolayı acı çekip yanıyoruz ancak yapay sınırlar ve suçlu yöneticiler, mazlum kardeşlerimizi desteklemek için harekete geçmemizi engelledikleri gibi Rabbimize yakınlaşmamızı ve birliğimizi göstermemizi sağlayan ibadet ve şiarlarımızı bile engelliyorlar.Yine Hilafetin yokluğunda yöneticiler, ibadetlerimizi ve şiarlarımızı manipüle edip onları bize karşı yozlaştırmışlar ve bunları eda edip birleşmemizi engellemek için tüm güçleriyle çalışmaktadırlar; belki de bunun en çarpıcı kanıtı, artık Ramazan orucunu farklı günlerde tutup farklı günlerde bayram yapmamız ve bayram namazlarını farklı günlerde kılmamızdır; la havle vela kuvvete illa billahil aliyyil azim.

Şu önemli meseleyi de vurgulamak gerekir;her ne kadar İslam ümmeti zayıf ve bölünmüş olsa da bu durum, varlığını, birliğini ve etkin bir şekilde geri dönüşünü engelleyemeyecek olan geçici bir durumdur; zira ümmet, birleştirici akide ve bu akideden kaynaklanan hayat sistemleri gibi hala temel unsurlarına sahiptir. Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur: قَدْ جَاءكُم مِّنَ اللّهِ نُورٌ وَكِتَابٌ مُّبِينٌ * يَهْدِي بِهِ اللّهُ مَنِ اتَّبَعَ رِضْوَانَهُ سُبُلَ السَّلاَمِGerçekten size Allah’tan bir nur, apaçık bir kitap geldi. Allah, kendisinin izniyle rızasını arayanları o kitapla kurtuluş yollarına erdirir.” [Maide 15-16] Ve Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: تَرَكْتُ فِيكُمْ أَمْرَيْنِ لَنْ تَضِلُّوا مَا تَمَسَّكْتُمْ بِهِمَا: كِتَابَ اللهِ وَسُنَّةَ نَبِيِّهِ صلى الله عليه وسلمSize iki şey bırakıyorum. Bunlara uyduğunuz müddetçe asla sapıtmayacaksınız: Allah'ın Kitabı ve Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in sünnetidir.” Dolayısıyla bu durum, yok olmuş ve son bulmuş değildir; bu yüzden bugün Müslümanların vacibi, etkinliğini ve vahdetini yeniden tesis edip ümmeti kalkındırmak ve Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in müjdelediği Nübüvvet Minhacı üzere İkinci Raşidi Hilafeti kurmak için çalışanlarla birlikte ciddiyetle çalışmaktır. O halde cesaret kırıcı ve umutsuzluk iddiaları ve Batı'nın ve onun araçlarının tuzakları Müslümanları yıldırmamalıdır; aksine Allah'a ve O'nun mümin kullarının yardımına güvenmenin yanı sıra hem kendilerine, hem de Allah'ın izniyle onun ihtişamlı konumunu geri kazanmasını sağlayacak kapasite ve özelliklere sahip olan ümmetlerine güvenerek çalışmalarında ve davetlerinde ciddiyet göstermelidirler.

وَعَدَ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُم فِي الْأَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ وَلَيُمَكِّنَنَّ لَهُمْ دِينَهُمُ الَّذِي ارْتَضَى لَهُمْ وَلَيُبَدِّلَنَّهُم مِّن بَعْدِ خَوْفِهِمْ أَمْنًا يَعْبُدُونَنِي لَا يُشْرِكُونَ بِي شَيْئًا وَمَن كَفَرَ بَعْدَ ذَلِكَ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ

Allah, içinizden, iman edip de salih ameller işleyenlere, kendilerinden önce geçenleri egemen kıldığı gibi onları da yeryüzünde mutlaka egemen kılacağına, onlar için hoşnut ve razı olduğu dinlerini iyice yerleştireceğine, yaşadıkları korkularının ardından kendilerini mutlaka emniyete kavuşturacağına dair vaatte bulunmuştur. Onlar bana kulluk eder ve bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar. Artık bundan sonra kimler inkâr ederse, işte onlar fasıkların ta kendileridir.” [Nur 55]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Beraa Münasıra

Devamını oku...

Nebhani’nin Yetmiş Yıl Önce Söylediğini, Uzun Bir Zaman Geçtikten Sonra mı Anladılar?

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Nebhani’nin Yetmiş Yıl Önce Söylediğini, Uzun Bir Zaman Geçtikten Sonra mı Anladılar?

Haber:

Kanada Başbakanı Mark Carney, Davos Forumu'ndaki konuşmasında şunları söyledi: “Her geçen gün bize, büyük güçlerin rekabetinin yaşandığı bir çağda yaşadığımızı hatırlatıyor.Kurallara dayalı sistem ortadan giderek yok oluyor; zira büyük güçler istedikleri şeyi yaparken zayıflar buna katlanmak zorun kalıyor.” Ve şöyle dedi: “Kurallara dayalı düzen anlatısının kurgu olduğunu zaten biliyorduk; güçlü olanların işlerine geldiğinde kendilerini bu kurallardan muaf tuttuğunu ve ticaret kurallarının asimetrik biçimde uygulandığını da biliyorduk; uluslararası hukukta suçlanan ya da mağdurun kimliğine göre farklı sertliklerde uygulandığının da farkındaydık. Bu kurgu faydalıydı…Ancak bu yaklaşım artık bir işe yaramıyor. Açık konuşayım. Bir geçiş döneminde değiliz, bir kopuşun tam ortasındayız.”

Egemen olmayan devletler arasında ittifaklar kurma çağrısında bulunurken şöyle dedi: “Orta güçler birlikte hareket etmelidir; çünkü sen masada değilsen, menüdesin demektir.” … “Büyük güçlerin rekabet ettiği bir dünyada, ortada kalan devletlerin iki seçeneği vardır: Ya memnuniyet kazanmak için rekabet edecekler ya da yeni ve etkili bir yol oluşturmak için dayanışma için olacaklar.” … “Tabelayı camdan indiriyoruz. Eski düzen geri gelmeyecek. Yasını tutmamalıyız. Nostalji bir strateji değildir.”

Yorum:

Kanada Başbakanı'nın açıklamaları o kadar net ki, yorum yapmaya bile gerek kalmıyor; zira o da, büyük güçlerin siyasi, askeri, ekonomik, finansal ve kültürel alanlarda dünya üzerindeki kontrolünü sürdürmek için kurdukları ve onlarca yıldır yürürlükte olan uluslararası sistemi eleştirmeye başlayan diğer Batılı liderlere katılmıştır.Carney'nin üzülerek açıkladığı gibi, dünyanın orta ve zayıf ülkeleri, egemen büyük güçlerin çaldığı ezgiler eşliğinde bu sistemi övdüler ve kendilerini bu sistemin kollarına bırakmanın onlara güvenlik ve istikrar sağlayabileceğini zannettiler. Fakat sonuç tam tersi oldu; zira başta Amerika olmak üzere egemen ülkeler bu sistemi, ülkelerin kendisine uymak için koşturduğu uluslararası hukuk adı verilen şey aracılıyla dünyanın, servetlerinin ve kaynaklarının üzerindeki kontrolü sıkılaştırmayı kolaylaştırmak için kullandılar, bu hukuku kendi arzularını gerçekleştirecek şekilde formüle ettiler ki böylece arzuları, hukukun ve kurumlarının gerçekleştirebileceğinde daha büyük bir hale gelebilsin. Sonra onu terk etmeye başladılar, onu kullanarak elde ettikleri aşırı güce dayanarak davrandılar ve Amerika'nın ihanetinden güvende olduklarını düşünen Batı ülkelerindeki müttefiklerinin bile yüzüne dişlerini gösterdiler.

Oysa bunun için bir asırdan fazla bir süre önce, Milletler Cemiyeti'nin sömürgeci güçlerin açgözlülüğü ve vahşeti karşısında çöküşü gibi bir emsal vardı ve bu yeterli bir ders olmalıydı.

Orta ölçekli ülkelerin liderlerinin geç ve belki de çok geç ulaştıkları sonuçlar, sağlam görüş sahibi düşünürlerin onlarca yıl önce karar verdikleri sonuçlardır; nitekim Hizb-ut Tahrir'in kurucusu Şeyh Takiyyuddîn Nebhani (Allah ona rahmet eylesin), uluslararası hukuk, uluslararası sistem ve uluslararası kurumlar olarak adlandırılan şeylerin varlığının kaçınılmaz hedeflerini ve sonuçlarını net bir şekilde açıkladığında düşünürlere öncülük etmiştir; zira o, dünyadaki mevcut devletlerin bu sistemin varlığını reddetmeleri ve ilişkilerini uluslararası hukuk temelinde değil, ikili ilişkiler temelinde düzenlemeleri gerektiğini açıklamıştır. Ayrıca on yıllardır, ülkelerin uluslararası sisteme boyun eğerek elde etmeyi umdukları faydaların kısa sürede hayal olduğunu, tüm faydaların ABD başta olmak üzere egemen ülkelerin çıkarı için olacağını ve bir bütün olarak insanlığın bu sistem nedeniyle zarar gördüğünü, insanlığın onun varlığı nedeniyle ağır bir bedel ödediğini ve bu sisteme boyun eğmesi nedeniyle daha ağır bedeller ödeyeceğini açıklamıştır.

En büyük kapitalist ülke olan Amerika'nın dünyayı kontrol etmesine veya neredeyse kontrol etmesine imkan veren kapitalist ideolojiye dayalı uluslararası sistemin yıkılması gerekir ve bu ise kapitalist ideolojiyle değil, insanlığın ancak akidesi ve sistemiyle İslam ideolojisinde bulabileceği hadari bir alternatifiyle gerçekleştirilebilir;zira bu hadari alternatif, insanlık tarafından yaklaşık on üç yüzyıldır bilinmektedir. vermesi sadece insanlık onu reddedince işlerinin sonu yıkım olmuştur ama bu alternatifin şafağı yaklaşmakta olup Allah'ın buna izin vermesi sadece zaman meselesidir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Abdullah Hamad el-Vadi – Mübarek Toprak (Filistin)

Devamını oku...

Gerçek Refah, Putperest Kutlamalarda Değil, İslam'da Yatmaktadır

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Gerçek Refah, Putperest Kutlamalarda Değil, İslam'da Yatmaktadır

Haber:

Lahor - Başbakan Meryem Nevaz, Cuma günü Lahor'da 6-8 Şubat tarihleri ​​arasında düzenlenecek üç günlük Basant festivali için tüm hazırlıkları tamamladı ve halkı festivali güvenli bir şekilde kutlamaya çağırdı. (Dawn)

Yorum:

Basant Festivali, Pencap'ın en ünlü festivallerinden biri olup bazıları bu festivali, sert kış soğuğunun yerini baharın hafif esintilerine bıraktığı dönemde uçurtma uçurmak gibi basit eğlencelerle ilişkilendirirken, diğerleri ise festivalin kökenlerini araştırmak için daha derinlemesine araştırmalar yapmakta ve onu Hindu tanrıçası Saraswati'nin kutlamasıyla ilişkilendirmektedirler. Meryem Nevaz liderliğindeki Pencap hükümeti, yirmi yıl sonra bu festival üzerindeki yasağı kaldırmakla yetinmemiş, aksine festivali desteklemiş ve başarılı olmasını sağlamak için tüm devlet kurumlarını harekete geçirerek eyalet düzeyinde bir platform kurulmasına izin vermiştir.

Festivalin tarihçesine girmeden önce, öncelikle Pencap'ta yasaklanmasının nedenlerini inceleyeceğiz. Basant, sadece onu uygulayanlara değil, elektrik hatlarının yakınında insanları elektrik çarpması ve festival kutlamaları sırasında silah ateşlemek gibi eylemlerle de zarar vermeye başlamış, dahası birçok masum motosiklet sürücüsünün de hayatını kaybetmesine tanık olmuştur; hatta cam veya metal kaplı uçurtma ipiyle öldürülmelerinden önce ebeveynleriyle birlikte bisikletlerine oturmuş olan küçük çocuklar bile zarar görmüştür. Zevk için bu putperest uygulamasını canlandırmak, hükümetin ölü rejimin cesedini süsleyerek hayatta kaldığını kanıtlamaya yönelik pervasız girişimlerinin bir başka örneğidir. Ancak leşin kokusunu gizlemek mümkün değildir. Bu teknik yüzyıllardır kullanılıyor ve politikacılar da bunu günümüzde gaflet içinde olan halkları kontrol etmek için bir strateji olarak kullanıyorlar, insanlara kriket, film ve konserlerin yanı sıra hibeler ve sahte vaatler sunuyorlar, sonra de kendi istediklerini yapıyorlar. M. 58 yılında, Roma imparatoru, gladyatör oyunlarının yapıldığı Kolezyum'u doldurmak için kum getirmesi amacıyla altın yüklü bir gemiyi Mısır'a göndermişti; zira güreş müsabakaları, sanki köleler arasındaki bir savaş ya da insanlar ile yırtıcı hayvanlar arasındaki bir savaş gibi düzenleniyordu. Nitekim bu gemiler denizdeyken, Roma'nın şiddetli bir kıtlık yaşaması nedeniyle protestolar patlak vermişti. Ülkede tek bir buğday tanesi bile kalmamıştı; bu yüzden insanlar sokakları alt üst etmiş ve şehri harap etmişlerdi. Gemiler Mısır'a ulaştığında, kafilenin sorumlusu olan biteni öğrenmiş, bunun üzerine Roma’nın Mısır valisine ne yapması gerektiğini sormuştu: Yani Roma'yı kurtarmak için parayla buğday mı almalıydı, yoksa Sezar Neron'un emrettiği gibi kumla geri mi dönmeliydi? Vali bu soru karşısında şaşkına dönmüştü. Elbette onun olabildiğince çok kum taşıyarak mümkün olan en kısa sürede Sezar'ın yanına dönmesi gerekiyordu.

Hükümet, bu adımın kültürel mirası canlandırmak, eski gelenekleri yeniden yaşatmak ve insanları miraslarıyla buluşturmak için atılmış bir adım olduğunu iddia ediyor ama bu refahın artık sadece elitlerin tekelinde olduğu, şehrin geri kalan nüfusunun ise sessizce acı çektiği gerçeğini görmezden geliyor. Ayrıca hükümet bunun ekonomiyi canlandıracağını, özellikle uçurtma endüstrisinde binlerce iş oluşturacağını ve yerel turizmi ve şirketleri büyük ölçüde destekleyeceğini iddia ediyor. Bu, hükümetin çaresizliğini ve çözüm olarak adlandırılmayı bile hak etmeyen bu tür geçici çözümlere bağımlılığını göstermektedir. Dünya Bankası'nın 2025 yılı için belirlediği yeni eşik değerine göre, Pakistan'ın yoksulluk oranı %44,7'ye yükselmiştir; ancak uzmanlar, bu yeni rakamın 2018-2019 hane halkı gelir anketinden elde edilen eski verilere dayandığı göz önüne alındığında mevcut gerçekliği yansıtmadığı konusunda uyarısında bulunuyorlar. Bu istatistikler, Pakistan'da aşırı yoksulluğun %4,9'dan %16,9'a yükseldiğini göstermektedir. İnsanların çocuklarını doyurmakta zorlandığı bu zor dönemde hükümet, başka münasebetlerle de kutlanan bir bayramda onlar için bir kutlama düzenleyerek, bu bayramın kültürümüz ve mirasımız için önemini kanıtlıyor!

Pencap ve dünyanın geri kalanındaki Müslümanların, İslam'daki köklerine geri dönmeleri gerekiyor. Zira dikkat dağıtıcı unsurlar ve eğlenceler, Allah'ın düşmanları tarafından ortaya çıkarılmış olup Allah'ın kullarının bunları açıkça reddetmeleri gerekir. Nitekim Noel'in devlet düzeyinde kutlandığını gördük ve Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in bizi kâfirlere benzemekten nehyettiğini, aksine bizden onlara karşı çıkıp onları reddetmemiz beklendiğini de biliyoruz.

Müslümanlar Mekke'den Medine'ye göç ettiklerinde, tüm putperest geleneklerini geride bıraktıkları gibi Medine halkının geleneklerini de benimsememişlerdir. Dolayısıyla bu, Allah'ın düşmanlarının sürekli girişimlerine rağmen dünya çapında gelişen ve yayılan gerçek bir İslam Devleti'nin doğuşu olmuştur ki düşmanlar, bu devleti yok etmek ve zayıflatmak için 1300 yıldan fazla bir süre zaman harcamıştır. Pakistan, İslam adına kurulmuş bir ülkedir ve Hint Yarımadası'ndan gelen insanlar, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem ve sahabelerinin izinden gittiklerini düşünerek, “temizlerin ülkesine” girmek için can atarak buraya göç etmişlerdir. Kuruluşundan bugüne kadar Pakistan'ın liderleri ve yöneticileri, Batılı efendilerinin çıkarlarına hizmet etmek için sürekli çalışmış, İslam dışı kanunları uygulamış ve zevk odaklı Batılı sosyal uygulamaları pekiştirerek İslami değerleri zayıflatmışlardır.

Allah'ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem 1400 yıldan fazla bir süre önce Müslümanlar için farz olan bayramları açıklamış olup hiçbir zaman Allah ve Rasulü'nün hüküm verdiği bir şey değiştirilemez. يَا أَبَا بَكْرٍ إِنَّ لِكُلِّ قَوْمٍ عِيداً وَهَذَا عِيدُنَاEy Ebu Bekir! Her kavmin bir bayramı vardır, bu da bizim bayramımızdır.” [Sünen-i İbn-i Mace] ما ابْتَدَعَ قَوْمٌ بِدْعَةً فِي دِينِهِمْ إِلَّا نَزَعَ اللَّهُ مِنْ سُنَّتِهِمْ مِثْلَهَا ثُمَّ لَا يُعِيدُهَا إِلَيْهِمْ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةBir topluluk dinlerinde bir bidat icat ederse, Allah sünnetlerden bir sünneti o bidat gibi çeker, çıkarır, onlardan uzaklaştırır da kıyamet gününe kadar iade etmez.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ahlak Cihan

Devamını oku...

Birleştirici Raşidi Bir Devlet Olmadan: İslam Ümmeti Parçalanmış ve Bölünmüş Olarak Kalmaya Devam Edecektir

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Birleştirici Raşidi Bir Devlet Olmadan: İslam Ümmeti Parçalanmış ve Bölünmüş Olarak Kalmaya Devam Edecektir

İslam ümmetinin, Hilafeti olan devletinin yıkılmasından sonra içinde yaşadığı durum, trajediler, yoksulluk, savaşlar ve Batı despotluğuyla doludur; bu yüzden ümmetin bu çöküşten ayağa kalkabilmesi için, Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in Medine'de devleti kurduğunda açıkladığı diğer milletlerden ayıran İslam'da yönetim sisteminin olduğu günkü doğal durumuna geri dönmesi gerekir; zira Hilafet Devleti, tüm insanların arasını birleştiren ve herkesin İslam'ın hükümlerine ve otoritesine göre hareket ettiği eşsiz karaktere sahip ayrıcalıklı bir yaşam tarzı ortaya çıkarmıştır. Müslümanları bir araya getiren ve onları, tek bir varlık, tek bir sistem ve tek bir bayrak altında birleştiren işte bu otoritedir; dolayısıyla kâfirler, Müslümanların birliğini ve sultanlarının varlığını temsil eden şeyin bu güçte yattığını öğrenince İslam ümmetini parçalamaya koyuldular.İşte M. 28 Receb günü acı bir yıldönümü tarihi, yani Hilafetin yıkıldığı tarih olmuştur. Nitekim Hilafetin yıkılışını, İslam ümmetinin zayıflamasına büyük ölçüde katkıda bulunan ulusal sınırları belirleyen Sykes-Picot Anlaşması izlemiştir. Bununla da yetinmemişler, aksine zaten parçalanmış olanı parçaladıkları gibi bölünmüş olanı da bölmüşlerdir.

Ümmetin evlatlarını yeniden birleştirecek olan gerçek bağ sadece İslam olup Hilafet Devleti'nde uygulanması halinde ümmeti bir araya getirecek, onu birleştirecek ve üzerindeki kara bulutları kaldıracak olan çözüm de İslam'dır.Dolayısıyla İslam ümmetinin vahdeti, ancak bir yönetim sistemi ve yaşam biçimi olarak İslam'a geri dönmekle gerçekleşebilir.Bu yüzden İslam'ın hükümlerine bağlı kalmak için Müslümanların tek bir devlet olmaları gerektiği gibi Rabbi bir, peygamberi bir, dini bir, Kur'an'ı bir ve kıblesi bir olan tek bir ümmet olmaları gerekir. Ayrıca ümmetin, İslam ile hükmeden ve İslam’ı, davet ve Allah yolunda cihat yoluyla tüm dünyaya taşıyan tek bir Halifesi olması gerekir.

Ümmetin vahdeti, ancak mütekamil bir sistemi içeren bir ideolojiye dayalı siyasi bir varlığın kurulmasıyla gerçekleşebilir; zira ümmetin ideolojisi İslam’dır. Bu yüzden yapılması gereken, ümmetin ideolojine geri dönmesi, sistemini ve çözümlerini ondan alması ve işlerini yeniden yoluna koymasıdır; çünkü ümmet, ideoloji, akide ve kaynağı vahiy olan hükümler gibi gelişmiş ve büyük bir ümmetin tüm unsurlarına sahiptir. 

Dolayısıyla fikrinin cinsinden küresel bir fikre ve küresel bir metoda sahip olan ideolojik ümmet, diğer milletlere karşı sorumluluklarına inanan, kendini bu rol için hazırlayan ve maslahatını dünya düzeyinde formüle etmesinin yanı sıra insan topluluğunu eriten bir ümmettir. Ayrıca ideolojik ümmet, kendisini kalkınmış, birleşik, güçlü ve birbirine bağlı olan tek bir ümmet haline getirdiği gibi şekil ve içerik olarak küresel ümmetin bir parçası olsun diye tüm farklı halkları kendi potasında eriten bir ümmettir.

Tüm yukarıda geçenlerden dolayı bugün ümmetin, arkasında savaşılıp kendisiyle korunulacak, ümmetin üzerinden düşmanlarının zulmünü def edecek ve içeride İslam’ı tam olarak uygulayarak ve dışarıda ise davet ve cihat yoluyla küresel risaleti taşıyarak ümmetin işini ve siyasetini birleştirecek olan tek bir devlete ve tek bir Halife’ye ihtiyacı olduğunu anlıyoruz; bu yüzden ümmetin vahdetinin akide ve şeriat üzerinde olması yeterli değildir, aksine siyasi birliğinin ve bir Halife üzerinde birleşmesinin de var olması gerekir.

Bu devleti kurmak için çalışmak, şerî bir vacip olduğu gibi gerçeklik olarak da bir zaruret olup Hilafetin zayıflamasıyla başlayan ve en zayıf ve en güçsüz milletlerden biri haline gelene kadar daha da derinleşen ümmetin vahdetini ve gücünü yeniden elde etmesinin tek yoludur. لِمِثْلِ هَذَا فَلْيَعْمَلِ الْعَامِلُونَİşte çalışanlar, asıl bunun için çalışmalıdırlar.” [Saffat 61]

Bu birleştirici devlet olmadan, ümmetimiz parçalanmış ve bölünmüş olarak kalmaya, gücü çatışmalarla tüketilmeye, aciz ve zayıf olarak kalmaya ve birbiri ardına tahakküme ve ihlal edilmeye devam edecektir. Ancak samimi kişilerin çabaları bu Raşidi devleti yeniden tesis etmeye yönelirse, o zaman ümmet, Allah’ın istediği gibi güçlü, Raşid ve canlı bir ümmet olarak geri dönecektir.

Nitekim Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem, Müslümanların tek bir devletinin ve tek bir İmamının olmasını emretmiştir; zira şöyle buyurmuştur: كَانَتْ بَنُو إسْرَائِيلَ تَسُوسُهُمُ الأنْبِيَاءُ، كُلَّما هَلَكَ نَبِيٌّ خَلَفَهُ نَبِيٌّ، وإنَّه لا نَبِيَّ بَعْدِي، وَسَتَكُونُ خُلَفَاءُ فَتَكْثُرُ، قالوا: فَما تَأْمُرُنَا؟ قالَ: فُوا ببَيْعَةِ الأوَّلِ، فَالأوَّلِ، وَأَعْطُوهُمْ حَقَّهُمْ، فإنَّ اللَّهَ سَائِلُهُمْ عَمَّا اسْتَرْعَاهُمْİsrailoğulları, Nebiler tarafından siyaset ediliyordu (yönetiliyordu). Bir Nebi vefat edince, bir diğer Nebi ona halef oluyordu. Artık benden sonra Nebi yoktur. Halifeler olacak da çoğalacaklardır. Dediler ki: Öyleyse bize ne emredersiniz? Dedi ki: Önceki ilk biatınıza sadakat gösterin ve onlara haklarını verin. Muhakkak ki Allah, yönettikleri hakkında (ne yaptıklarını) onlara soracaktır.” Bu farzın büyük öneminden dolayı Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem, Müslümanların siyasi birliğini bölmeye çalışan kişinin öldürülmesini emretmiştir. Zira Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: مَنْ أَتَاكُمْ وَأَمْرُكُمْ جَمِيعٌ عَلَى رَجُلٍ وَاحِدٍ، يُرِيدُ أَنْ يَشُقَّ عَصَاكُمْ، أَوْ يُفَرِّقَ جَمَاعَتَكُمْ، فَاقْتُلُوهُİşiniz (yönetiminiz) tek bir adam üzerinde birleşmiş iken her kim gelir de asanızı parçalamak veya cemaatinizi (birliğinizi) bölmek isterse onu öldürün.” Ve Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: فَمَنْ أَرَادَ أَنْ يُفَرِّقَ أَمْرَ هَذِهِ الْأُمَّةِ وَهِيَ جَمِيعٌ، فَاضْرِبُوهُ بِالسَّيْفِ كَائِناً مَنْ كَانَHer kim bu ümmet derli toplu iken onun işini dağıtmak isterse, kim olursa olsun hemen kılıçla onun boynunu vurun!” Ve şöyle buyurmuştur: إِذَا بُويِعَ لِخَلِيفَتَيْنِ فَاقْتُلُوا الْآخَرَ مِنْهُمَاİki Halife için biat edildiğinde ikincisini öldürün.” Bir Müslümanın öldürülmesi ve kanının dökülmesi emri, onun gerçekleşmesi gereken şerî bir talep olduğunun delili olup onu korumak, o Müslümanın kanının kutsallığından çok daha önemlidir; bu da ümmetin siyasi vahdetinin, Müslümanların arkasında tek bir cemaat olacağı tek bir İmamın altında olmasının vacip olduğuna delalet etmektedir.

Ümmet, onlarca yıl boyunca İslam zannettiği sloganların peşinde boş yere dolaşıp durduktan sonra bir bütün olarak İslam'a geri dönmeye başlamış ve vahdetinin yolunun, siyasi vahdeti ve cemaatinin yeniden tesis etmek için çalışmakta olduğunu, meselenin tehlikeler ve zorluklarla dolu korkunç bir mesele olmaya devam ettiğini ancak zorlukla birlikte zaferin ve zorlukla birlikte kolaylığın olacağını hissetmeye başlamıştır. Zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنْ تَنْصُرُوا اللَّهَ يَنْصُرْكُمْ وَيُثَبِّتْ أَقْدَامَكُمْEy iman edenler! Eğer siz Allah’ın dinine yardım ederseniz Allah da size yardım eder ve ayaklarınızı sabit kılar.” [Muhammed 7]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Rana Mustafa

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER