Pazartesi, 15 Cumade’l Ûlâ 1448 | 2026/10/26
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Haberlere Bakış 25/10/2026

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haberlere Bakış
25/10/2026

* Aşkabat'ta Cinsiyet Eşitliğini Teşvik Etmek İçin CHANGE Programı Başlatıldı: Uluslararası program CHANGE'in ("Toplumsal Tutum ve Normların Dönüşümünü Toplumsal Eşitlik İçin Teşvik Etmek") ulusal bileşeni Aşgabat'ta sunuldu. Program, Avrupa Birliği'nin desteğiyle UNDP ve UNFPA tarafından uygulanmaktadır. 5,2 milyon euro bütçesiyle bu bölgesel proje, Orta Asya ülkelerini kapsıyor ve kapsayıcı ekonomik politikaları teşvik etmeyi ve sosyal kurumları geliştirmeyi hedefliyor.

Program öncelikle araştırma ve metodolojik destek üzerine odaklanacaktır. UNDP ve UNFPA, ulusal ortaklara istihdam kalıplarını değerlendirmek için büyük ölçekli bir zaman kullanımı anketi yürütmelerine ve gayri resmi işgücü piyasasının araştırılmasına yardımcı olacak. Elde edilen analitik veriler, mesleki eğitim ve yeniden eğitime erişimi genişletmek ve gençlerin girişimcilik potansiyellerini gerçekleştirebilmesini sağlayan koşullar yaratmak için pratik öneriler geliştirmeye yardımcı olacaktır. UNDP'nin Türkmenistan'daki Yerleşik Temsilcisi Narine Sahakyan'ın belirttiği gibi, kadınların ekonomik güçlenmesi, tüm ulusal ekonominin sürdürülebilir büyümesi için doğal bir itici güç kaynağıdır. Buna karşılık, UNFPA Ofisi Başkanı Kemal Goshliyev ve AB Delegasyonu temsilcisi Maciej Adam Madalinski, eşit fırsatları teşvik eden kurumların geliştirilmesi için uzman ve analitik temelin güçlendirilmesinin önemini vurguladı.

CHANGE girişimi, öncelikle SK 5 (Toplumsal Cinsiyet Eşitliği) ve SDG 8 (Uygun İş ve Ekonomik Büyüme) olmak üzere küresel Sürdürülebilir Kalkınma Hedeflerine ulaşmayı amaçlayan Türkmenistan'ın ulusal önceliklerinin uygulanmasına entegre edilmiştir. (orient.tm, 24 Ekim 2026)

Batı'nın cinsiyet eşitliğini teşvik etmek bahanesiyle ülkelerimizde finanse ettiği ve düzenlediği konferanslar ve girişimler, gerçek anlamda kadınların yaşamlarını iyileştirmeyi amaçlamamaktadır. Aksine Batı'nın inançlarını, yaşam tarzlarını ve sistemlerini bize dayatma yönündeki süregelen sömürgeci mirasının bir parçası olduğunun bir başka kanıtıdır. Hedef ise, İslami sosyal ve kültürel değerleri silip bunu, Batı ile uyumlu ve Batı'nın ülkelerimiz üzerindeki kontrolünü kolaylaştıran başka değerlerle değiştirmektir. Zira Batı’nın eğitim ve onun kurumları, sömürgeci ülkelerin İslam beldelerinde laikliği yaymak ve İslam'ı ortadan kaldırmak için kullandıkları tercih edilen bir araç olarak kabul edilmektedir. Buna dair örneklerden biri, on dokuzuncu ve yirminci yüzyıllarda Müslüman ülkelerde kurulan Avrupa misyoner ve kültür dernekleri ile Beyrut Amerikan Üniversitesi'dir. Ayrıca Batı kültürüne meftun olan bazı Müslüman akademisyenlerin, kendi toplumlarında Batı inançlarını yaymanın bir aracı olarak çalışmaları yeni bir durum değildir. Zira onlar, 19. yüzyılda yabancı öğrenci olarak Fransa'ya gidip Montpellier Üniversitesi'ne kaydolan ve 1885'te Batı düşüncesiyle iyice aşılanmış olarak geri dönen ve kitaplarında başörtüsü, çok eşlilik ve İslam'ın boşanma ve miras konusundaki görüşlerini eleştirmeye devam eden Kasım Emin gibi akademisyenlerin izini takip etmektedirler. Buna, sınırsız özgürlükler fikri de dahil olmak üzere Batı düşüncesinin propagandasını yapan “Kadının Kurtuluşu” adlı kitabı da dahildir.

Ayrıca cinsiyet eşitliği, Batı'nın kadına değer verme ve ona, temel ekonomik, siyasi, hukuki ve eğitim haklarını tanıma konusunda başarısız olması sonucu doğan Batılı bir mefhumdur. Nitekim dünya çapında ülkelerin anayasaları ve yasalarında “cinsiyet eşitliğinin” pekiştirilmesine rağmen, kadına yönelik şiddet, taciz, yoksulluk, ekonomik ve cinsel sömürü, adaletsizlik ve kadının siyasi, ekonomik, eğitim ve sağlık haklarından mahrum bırakılması gibi sorunların boyutu, dünya genelinde hala korkunç bir şekilde devam etmektedir. Diğer taraftan kadının iş yoluyla güçlendirilmesi anlatısı hatalıdır; çünkü birçok çalışan kadın düşük ücretli, kalitesiz ve genellikle istismar edici işlere girmekte olup, bu işler de kadınları sadece yoksulluktan kurtarmakta başarısız olmakla kalmamış, aksine onları fedakârlık yapmaya ve anneler olarak hayati rollerinden ödün vermeye zorlamış ve çocuklarıyla geçirebilecekleri değerli zamanlardan da mahrum bırakmıştır. Bunun yanı sıra evlilik ve aile yaşamında cinsiyet eşitliği çağrısı, evlilik ve ebeveynlik sorumlulukları konusunda kafa karışıklığına ve anlaşmazlıklara yol açarak aile hayatı uyumunu baltalamış ve boşanma vakalarının artmasına katkıda bulunmuştur.

Eğer Orta Asya ülkelerinde sağlıklı bir toplumun inşa edilmesini istiyorsak; erkek olsun kadın olsun tüm insanların haklarını adil bir şekilde garanti altına alabilecek ve iyi bir yaşam kalitesini sağlayabilecek güçlü bir siyasi, ekonomik, hukuki ve eğitim sisteminin inşa edilmesi gerekmektedir. Bu ise ancak Alim ve Hakim olan Allah'ın indirdiği bir sistemle gerçekleşebilir. Ayrıca yaşamın her alanında kadın ve erkekler arasında işbirliğini sağlayan, her iki cinsiyetin onurunu koruyan, doğalarını tamamlayacak hak ve görevleri belirleyen, evlilik ve aile hayatındaki uyumu gerçekleştiren ve bir eş ve anne olarak kadına hayati rolünü gerçekten takdir eden İslam’ın hükümlerine dayalı içtimai nizamın uygulanmasını gerektirmektedir. Bu da sadece Allah Subhanehu ve Teala'nın sistemi olan Nübüvvet Minhacı üzere Hilafet Devleti’nin kurulmasıyla gerçekleşebilir.

* Batum'daki Orta Asya ve Gürcistan Dışişleri Bakanlarının Zirvesi "Orta Koridor"a Odaklanıyor: 23 Ekim'de, Gürcistan Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Maka Botchorishvili'nin girişimiyle, Orta Asya ülkeleri ve Gürcistan dışişleri bakanlarının ilk ortak toplantısı Batum'da gerçekleşti. Çok taraflı foruma, Türkmenistan Bakanlar Kurulu Başkan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Rashid Meredov, Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan ve Özbekistan'dan meslektaşları da katıldı.

Diplomatik servislerin başkanları, uluslararası gündemin temel yönlerine ve bölgesel istikrarın korunmasına yönelik yaklaşımlarının ya uyumlu ya da yakından uyumlu olduğunu belirterek, bölgelerarası diyalogun kalitesini yüksek değer verdiler. Bu yeni formatın başlatılması, Orta Asya ile Kafkas bölgesi arasında düzenli ve sistematik bir koordinasyon çerçevesi oluşturmayı amaçlamakta olup, ekonomi, ticaret, ulaşım ve turizm alanlarında pratik girişimler geliştirmeyi amaçlamaktadır. Batum toplantısının temel odak noktası, Asya ile Avrupa'yı bağlayan Trans-Hazar Uluslararası Ulaşım Güzergahı'nın ("Orta Koridor") potansiyelini ortaya çıkarmaktı. Diplomatlar, liman merkezlerinin modernizasyonu, lojistik süreçlerin dijitalleştirilmesi ve transit prosedürlerinin mümkün olduğunca sadeleştirilmesi gibi bu arterin rekabet gücünü artırmak için kapsamlı önlemleri tartıştı. (orient.tm, 24 Ekim 2026)

Hazar Ötesi Uluslararası Taşıma Koridoru (Orta Koridor), hem temel jeopolitik bir can damarı hem de Washington'un temel bir politikası haline gelmiştir. Kafkasya Ötesi (Güney Kafkasya) Koridoru, Orta Asya'yı Hazar Denizi, Azerbaycan ve Türkiye üzerinden Batı'ya bağlamaktadır. Bu ticaret koridoru aynı zamanda Rusya'nın kuzey rotası ve Çin'in "Bir Kuşak, Bir Yol" projesi için ağır bir jeopolitik darbe oluşturmaktadır. ABD ise, bu koridoru işletmek aracılığıyla, Pekin'e ait olan ve Orta Asya üzerinden Avrupa'ya uzanan ticaret yollarını kontrol altına almaya ve bölgeye egemen olan Çin tedarik zincirlerini de mümkün olduğunca zayıflatmaya çalışmaktadır.

Böylece ABD, Çin'in ekonomik ve altyapı açısından derin bir nüfuza sahip olduğu kabul edilen bir bölgeye nüfuz etmektedir. Zira 17 Ekim 2026 tarihinde Çin Başbakanı Li Çiang'ın Taşkent ziyareti sırasında, Özbekistan ile Çin arasında üzerinde anlaşmaya varılan projelerin portföyünün 60 milyar Dolara ulaştığı ve 6 binden fazla ortak girişimin kurulduğu açıklanmıştır. Dolayısıyla Çin, enerji, jeoloji, madencilik ve dijital teknolojiler sektörlerinde sağlam bir konum inşa etmiştir. Buna karşılıkWashington ise, aynı bölgede Pekin'e alternatif ve onunla çelişen kaynaklar ile para ve ulaşım ağı kurmaya çalışmaktadır.

Washington'ın gerçek hedefi ise, Orta Asya'yı Amerikan sermayesine ve onun tedarik zincirlerine bağlı bağımsız bir ekonomik alana dönüştürmekve bölgeyi Çin ve Rusya'ya karşı jeopolitik bir platform haline getirmektir! Washington bu politikayı, "yatırım" ve "iş fırsatları" ve "karşılıklı fayda" gibi çekici ve sahte maskeler altında uygulamaktadır. Orta Asya bölgesindeki yöneticiler ise; bağımsız bir ekonomi inşa etmek yerine birden fazla dış güce bağımlı olma politikası takip etmekte ve büyük güçler arasındaki rekabet yoluyla kendilerine manevra alanı elde etmeye çalışmaktadırlar. İşte Batum'daki Orta Asya ve Gürcistan Dışişleri Bakanlarının Zirvesi kafir Amerika’nın projesine hizmet eden bir zirvedir. Böylece ümmetin yeraltı ve yerüstü kaynakları, sömürgeci kafir güçlerin hizmetine sunulmaktadır. Oysa ülkenin madenleri, teknolojileri, paraları ve lojistikleri dışarıya bağımlı olursa; o zaman onların egemenliğinden bahsetmek abesle iştigal olur.

Sonuç olarak İslam’ın hükümlerine göre, Müslümanların servetlerini ve kaynaklarını kâfir güçlerin egemenliğine ve onların aralarındaki çatışmalara teslim etmek caiz değildir. Zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَلَن يَجْعَلَ اللَّهُ لِلْكَافِرِينَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ سَبِيلاً “Allah, müminlerin aleyhine kâfirlere hiçbir yol vermez.” [Nisa 141] Dolayısıyla Orta Asya ülkeleri de dahil olmak üzere İslam ülkelerinin halkları için tek, bağımsız ve gerçek çözüm, Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafet Devleti'dir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ramazan Ebu Furkan

Devamını oku...

Haberlere Bakış 25/10/2026

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haberlere Bakış
25/10/2026

* Aşkabat'ta Cinsiyet Eşitliğini Teşvik Etmek İçin CHANGE Programı Başlatıldı: Uluslararası program CHANGE'in ("Toplumsal Tutum ve Normların Dönüşümünü Toplumsal Eşitlik İçin Teşvik Etmek") ulusal bileşeni Aşgabat'ta sunuldu. Program, Avrupa Birliği'nin desteğiyle UNDP ve UNFPA tarafından uygulanmaktadır. 5,2 milyon euro bütçesiyle bu bölgesel proje, Orta Asya ülkelerini kapsıyor ve kapsayıcı ekonomik politikaları teşvik etmeyi ve sosyal kurumları geliştirmeyi hedefliyor.

Program öncelikle araştırma ve metodolojik destek üzerine odaklanacaktır. UNDP ve UNFPA, ulusal ortaklara istihdam kalıplarını değerlendirmek için büyük ölçekli bir zaman kullanımı anketi yürütmelerine ve gayri resmi işgücü piyasasının araştırılmasına yardımcı olacak. Elde edilen analitik veriler, mesleki eğitim ve yeniden eğitime erişimi genişletmek ve gençlerin girişimcilik potansiyellerini gerçekleştirebilmesini sağlayan koşullar yaratmak için pratik öneriler geliştirmeye yardımcı olacaktır. UNDP'nin Türkmenistan'daki Yerleşik Temsilcisi Narine Sahakyan'ın belirttiği gibi, kadınların ekonomik güçlenmesi, tüm ulusal ekonominin sürdürülebilir büyümesi için doğal bir itici güç kaynağıdır. Buna karşılık, UNFPA Ofisi Başkanı Kemal Goshliyev ve AB Delegasyonu temsilcisi Maciej Adam Madalinski, eşit fırsatları teşvik eden kurumların geliştirilmesi için uzman ve analitik temelin güçlendirilmesinin önemini vurguladı.

CHANGE girişimi, öncelikle SK 5 (Toplumsal Cinsiyet Eşitliği) ve SDG 8 (Uygun İş ve Ekonomik Büyüme) olmak üzere küresel Sürdürülebilir Kalkınma Hedeflerine ulaşmayı amaçlayan Türkmenistan'ın ulusal önceliklerinin uygulanmasına entegre edilmiştir. (orient.tm, 24 Ekim 2026)

Batı'nın cinsiyet eşitliğini teşvik etmek bahanesiyle ülkelerimizde finanse ettiği ve düzenlediği konferanslar ve girişimler, gerçek anlamda kadınların yaşamlarını iyileştirmeyi amaçlamamaktadır. Aksine Batı'nın inançlarını, yaşam tarzlarını ve sistemlerini bize dayatma yönündeki süregelen sömürgeci mirasının bir parçası olduğunun bir başka kanıtıdır. Hedef ise, İslami sosyal ve kültürel değerleri silip bunu, Batı ile uyumlu ve Batı'nın ülkelerimiz üzerindeki kontrolünü kolaylaştıran başka değerlerle değiştirmektir. Zira Batı’nın eğitim ve onun kurumları, sömürgeci ülkelerin İslam beldelerinde laikliği yaymak ve İslam'ı ortadan kaldırmak için kullandıkları tercih edilen bir araç olarak kabul edilmektedir. Buna dair örneklerden biri, on dokuzuncu ve yirminci yüzyıllarda Müslüman ülkelerde kurulan Avrupa misyoner ve kültür dernekleri ile Beyrut Amerikan Üniversitesi'dir. Ayrıca Batı kültürüne meftun olan bazı Müslüman akademisyenlerin, kendi toplumlarında Batı inançlarını yaymanın bir aracı olarak çalışmaları yeni bir durum değildir. Zira onlar, 19. yüzyılda yabancı öğrenci olarak Fransa'ya gidip Montpellier Üniversitesi'ne kaydolan ve 1885'te Batı düşüncesiyle iyice aşılanmış olarak geri dönen ve kitaplarında başörtüsü, çok eşlilik ve İslam'ın boşanma ve miras konusundaki görüşlerini eleştirmeye devam eden Kasım Emin gibi akademisyenlerin izini takip etmektedirler. Buna, sınırsız özgürlükler fikri de dahil olmak üzere Batı düşüncesinin propagandasını yapan “Kadının Kurtuluşu” adlı kitabı da dahildir.

Ayrıca cinsiyet eşitliği, Batı'nın kadına değer verme ve ona, temel ekonomik, siyasi, hukuki ve eğitim haklarını tanıma konusunda başarısız olması sonucu doğan Batılı bir mefhumdur. Nitekim dünya çapında ülkelerin anayasaları ve yasalarında “cinsiyet eşitliğinin” pekiştirilmesine rağmen, kadına yönelik şiddet, taciz, yoksulluk, ekonomik ve cinsel sömürü, adaletsizlik ve kadının siyasi, ekonomik, eğitim ve sağlık haklarından mahrum bırakılması gibi sorunların boyutu, dünya genelinde hala korkunç bir şekilde devam etmektedir. Diğer taraftan kadının iş yoluyla güçlendirilmesi anlatısı hatalıdır; çünkü birçok çalışan kadın düşük ücretli, kalitesiz ve genellikle istismar edici işlere girmekte olup, bu işler de kadınları sadece yoksulluktan kurtarmakta başarısız olmakla kalmamış, aksine onları fedakârlık yapmaya ve anneler olarak hayati rollerinden ödün vermeye zorlamış ve çocuklarıyla geçirebilecekleri değerli zamanlardan da mahrum bırakmıştır. Bunun yanı sıra evlilik ve aile yaşamında cinsiyet eşitliği çağrısı, evlilik ve ebeveynlik sorumlulukları konusunda kafa karışıklığına ve anlaşmazlıklara yol açarak aile hayatı uyumunu baltalamış ve boşanma vakalarının artmasına katkıda bulunmuştur.

Eğer Orta Asya ülkelerinde sağlıklı bir toplumun inşa edilmesini istiyorsak; erkek olsun kadın olsun tüm insanların haklarını adil bir şekilde garanti altına alabilecek ve iyi bir yaşam kalitesini sağlayabilecek güçlü bir siyasi, ekonomik, hukuki ve eğitim sisteminin inşa edilmesi gerekmektedir. Bu ise ancak Alim ve Hakim olan Allah'ın indirdiği bir sistemle gerçekleşebilir. Ayrıca yaşamın her alanında kadın ve erkekler arasında işbirliğini sağlayan, her iki cinsiyetin onurunu koruyan, doğalarını tamamlayacak hak ve görevleri belirleyen, evlilik ve aile hayatındaki uyumu gerçekleştiren ve bir eş ve anne olarak kadına hayati rolünü gerçekten takdir eden İslam’ın hükümlerine dayalı içtimai nizamın uygulanmasını gerektirmektedir. Bu da sadece Allah Subhanehu ve Teala'nın sistemi olan Nübüvvet Minhacı üzere Hilafet Devleti’nin kurulmasıyla gerçekleşebilir.

* Batum'daki Orta Asya ve Gürcistan Dışişleri Bakanlarının Zirvesi "Orta Koridor"a Odaklanıyor: 23 Ekim'de, Gürcistan Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Maka Botchorishvili'nin girişimiyle, Orta Asya ülkeleri ve Gürcistan dışişleri bakanlarının ilk ortak toplantısı Batum'da gerçekleşti. Çok taraflı foruma, Türkmenistan Bakanlar Kurulu Başkan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Rashid Meredov, Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan ve Özbekistan'dan meslektaşları da katıldı.

Diplomatik servislerin başkanları, uluslararası gündemin temel yönlerine ve bölgesel istikrarın korunmasına yönelik yaklaşımlarının ya uyumlu ya da yakından uyumlu olduğunu belirterek, bölgelerarası diyalogun kalitesini yüksek değer verdiler. Bu yeni formatın başlatılması, Orta Asya ile Kafkas bölgesi arasında düzenli ve sistematik bir koordinasyon çerçevesi oluşturmayı amaçlamakta olup, ekonomi, ticaret, ulaşım ve turizm alanlarında pratik girişimler geliştirmeyi amaçlamaktadır. Batum toplantısının temel odak noktası, Asya ile Avrupa'yı bağlayan Trans-Hazar Uluslararası Ulaşım Güzergahı'nın ("Orta Koridor") potansiyelini ortaya çıkarmaktı. Diplomatlar, liman merkezlerinin modernizasyonu, lojistik süreçlerin dijitalleştirilmesi ve transit prosedürlerinin mümkün olduğunca sadeleştirilmesi gibi bu arterin rekabet gücünü artırmak için kapsamlı önlemleri tartıştı. (orient.tm, 24 Ekim 2026)

Hazar Ötesi Uluslararası Taşıma Koridoru (Orta Koridor), hem temel jeopolitik bir can damarı hem de Washington'un temel bir politikası haline gelmiştir. Kafkasya Ötesi (Güney Kafkasya) Koridoru, Orta Asya'yı Hazar Denizi, Azerbaycan ve Türkiye üzerinden Batı'ya bağlamaktadır. Bu ticaret koridoru aynı zamanda Rusya'nın kuzey rotası ve Çin'in "Bir Kuşak, Bir Yol" projesi için ağır bir jeopolitik darbe oluşturmaktadır. ABD ise, bu koridoru işletmek aracılığıyla, Pekin'e ait olan ve Orta Asya üzerinden Avrupa'ya uzanan ticaret yollarını kontrol altına almaya ve bölgeye egemen olan Çin tedarik zincirlerini de mümkün olduğunca zayıflatmaya çalışmaktadır.

Böylece ABD, Çin'in ekonomik ve altyapı açısından derin bir nüfuza sahip olduğu kabul edilen bir bölgeye nüfuz etmektedir. Zira 17 Ekim 2026 tarihinde Çin Başbakanı Li Çiang'ın Taşkent ziyareti sırasında, Özbekistan ile Çin arasında üzerinde anlaşmaya varılan projelerin portföyünün 60 milyar Dolara ulaştığı ve 6 binden fazla ortak girişimin kurulduğu açıklanmıştır. Dolayısıyla Çin, enerji, jeoloji, madencilik ve dijital teknolojiler sektörlerinde sağlam bir konum inşa etmiştir. Buna karşılıkWashington ise, aynı bölgede Pekin'e alternatif ve onunla çelişen kaynaklar ile para ve ulaşım ağı kurmaya çalışmaktadır.

Washington'ın gerçek hedefi ise, Orta Asya'yı Amerikan sermayesine ve onun tedarik zincirlerine bağlı bağımsız bir ekonomik alana dönüştürmekve bölgeyi Çin ve Rusya'ya karşı jeopolitik bir platform haline getirmektir! Washington bu politikayı, "yatırım" ve "iş fırsatları" ve "karşılıklı fayda" gibi çekici ve sahte maskeler altında uygulamaktadır. Orta Asya bölgesindeki yöneticiler ise; bağımsız bir ekonomi inşa etmek yerine birden fazla dış güce bağımlı olma politikası takip etmekte ve büyük güçler arasındaki rekabet yoluyla kendilerine manevra alanı elde etmeye çalışmaktadırlar. İşte Batum'daki Orta Asya ve Gürcistan Dışişleri Bakanlarının Zirvesi kafir Amerika’nın projesine hizmet eden bir zirvedir. Böylece ümmetin yeraltı ve yerüstü kaynakları, sömürgeci kafir güçlerin hizmetine sunulmaktadır. Oysa ülkenin madenleri, teknolojileri, paraları ve lojistikleri dışarıya bağımlı olursa; o zaman onların egemenliğinden bahsetmek abesle iştigal olur.

Sonuç olarak İslam’ın hükümlerine göre, Müslümanların servetlerini ve kaynaklarını kâfir güçlerin egemenliğine ve onların aralarındaki çatışmalara teslim etmek caiz değildir. Zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَلَن يَجْعَلَ اللَّهُ لِلْكَافِرِينَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ سَبِيلاً “Allah, müminlerin aleyhine kâfirlere hiçbir yol vermez.” [Nisa 141] Dolayısıyla Orta Asya ülkeleri de dahil olmak üzere İslam ülkelerinin halkları için tek, bağımsız ve gerçek çözüm, Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafet Devleti'dir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ramazan Ebu Furkan

Devamını oku...

Ürdün’ün Kerek Vilayetine Bağlı Hamud Köyünde Bulunan Hammud Kilisesi’ne Düzenlenen Saldırı, İslam’ın Lanetlediği Bir Suçtur, Bu Suç Hilafetin Adaletinden Değildir

El-Memleke kanalı, 23 Ekim 2026 Cuma günü öğleden sonra adını açıklamadığı bir kaynağa dayanarak, iki silahlı kişinin bir araçtan inip Kerek’teki Hammud Kilisesi’nde düzenlenen cenaze merasimi sırasında ateş açtığını ve saldırı sonucunda 7 kişinin hayatını kaybettiğini, 34 kişinin de yaralandığını aktardı. Biz bu suç niteliğindeki saldırı karşısında şu hususları beyan ediyoruz:

- Hıristiyanlar da dâhil olmak üzere Ürdün’deki gayrimüslimler, Hilafet Devleti’nin gölgesinde yüzyıllar boyunca, “Lehlerine olan haklar bizimde lehimize, aleyhlerine olan sorumluluklar bizim de aleyhimize” ve “Gayrimüslimler, kamu düzeni çerçevesinde inançları ve ibadetleriyle baş başa bırakılırlar” kaidesi uyarınca güven ve huzur içerisinde yaşamışlardır. Burada, bu saldırının âlimiyle ve halkıyla tüm Müslümanlar tarafından kınandığına da dikkat çekmek isteriz. Bu durum, söz konusu cürümlerin sadece İslam tarafından reddedilmekle kalmadığını, aynı zamanda Müslümanlar arasında da hiçbir kökeninin bulunmadığını ve onlara tamamen yabancı olduğunu, bu tür saldırıların ancak Hilafet yıkıldıktan sonra neşvünema bulduğunu kanıtlamaktadır.

- Bu saldırı, Amerika ve Avrupa’nın kanlı, insanlık dışı ve ahlak dışı plan ve suçlarının bir parçasıdır. Böylesi bir saldırıdan en fazla yararlanan taraf ise Gazze ve Batı Şeria’ya yönelik saldırılarını sürdüren, masumları öldüren ve genişleme, ilhak ve tehcir planlarını devam ettiren Yahudi varlığıdır. Yahudi varlığı, işlediği suçlar nedeniyle dünyada maruz kaldığı kınama kıskacından kurtulmak, Ürdün’e yönelik saldırganlığına zemin hazırlamak, fitne çıkarmak ve İslam ile Müslümanlara yönelik saldırılarını derinleştirmek için bahaneler üretmeye çalışmaktadır.

- Bu kınanan saldırının İslam’la hiçbir ilgisi yoktur. Bilakis bu saldırı, dünyanın çeşitli bölgelerinde İslam’a ve Müslümanlara karşı işlenen ve neredeyse sayılamayacak kadar çok olan canice saldırılardan biridir. Bu saldırı; Amerika, Avrupa ve Yahudi varlığı tarafından tasarlanan, İslam’ı “radikal ve terörist” olarak damgalamayı hedefleyen, Müslüman beldelerinde fitne yayan ve dünyayı “İslamofobi” ile korkutarak kendi barbarca saldırılarını meşrulaştırmayı amaçlayan uzun bir terör zincirinin parçasıdır. Onlar bu yolla, Müslümanların Hilafet’i ikame etme ve İslami hayatı yeniden başlatma yönündeki özlem ve çabalarının önünü kesmeyi hedeflemektedirler.

- Bu bağlamda biz, gayrimüslimlerin haklarının Allah’ın şeriatında güvence altına alındığını ve onların öldürülmelerinin, hatta kendilerine eziyet edilmesinin dahi caiz olmadığını vurguluyoruz. Zira Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

مَنْ قَتَلَ قَتِيلاً مِنْ أَهْلِ الذِّمَّةِ لَمْ يَرَحْ رَائِحَةَ الْجَنَّةِ، وَإِنَّ رِيحَهَا لَيُوجَدُ مِنْ مَسِيرَةِ أَرْبَعِينَ عَاماً “Kim zimmet ehlinden birini öldürürse cennetin kokusunu alamaz. Oysa cennetin kokusu kırk yıllık mesafeden alınır.” Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’den sonra gelen halifeler de bu esas üzere hareket etmiş ve bunu uygulamışlardır. Fakihler de İslam’ın hâkimiyeti altında yaşayan gayrimüslim zimmet ehline saldırmanın haram olduğunu açıkça belirtmişlerdir.

Hilafet Devleti’nin yokluğu, laikliğin ve sömürgeci Batı’yla uyumun hâkim olduğu bir ortamda bu tür saldırıları mümkün ve mükerrer kılan ilk ve en önemli sebeptir. Hilafetin adaleti ve otoritesi altında yaşayanları nasıl gözettiğini Hristiyanlar çok iyi bilmektedirler; zira yüzyıllar boyunca güven ve emniyet içinde ancak onun gölgesi altında yaşayabilmişlerdir.

قُلْ يَا أَهْلَ الْكِتَابِ تَعَالَوْا إِلَى كَلِمَةٍ سَوَاءٍ بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمْ أَلَّا نَعْبُدَ إِلَّا اللهَ وَلَا نُشْرِكَ بِهِ شَيْئاً وَلَا يَتَّخِذَ بَعْضُنَا بَعْضاً أَرْبَاباً مِنْ دُونِ اللهِ فَإِنْ تَوَلَّوْا فَقُولُوا اشْهَدُوا بِأَنَّا مُسْلِمُونَ “De ki: “Ey Kitap ehli! Ancak Allah’a kulluk etmek, O’na bir şeyi eş koşmamak, Allah’ı bırakıp birbirimizi Rab olarak benimsememek üzere, bizimle sizin aranızda müşterek bir söze gelin”. Eğer yüz çevirirlerse: “Bizim Müslüman olduğumuza şahit olun” deyin.” [Âli İmran 64]

Devamını oku...

Azerbaycan Yetkililerine Açık Mektup Başörtüsü Yasağı Laikliğinizi Koruyamayacak

  • Kategori Hollanda
  •   |  

Azerbaycan’daki baskıcı laik rejime,

Nüfusunun %96’sını Müslümanların oluşturduğu bir ülkede, okullarda ve kamu kurumlarında İslami kıyafeti —başörtüsü/ cilbab/kamusal hayatta giyilen dış kıyafet— yasaklamanız, öyle iddia ettiğiniz gibi yalnızca masumane bir kılık kıyafet düzenlemesi değildir. Aksine bu uygulama, kokuşmuş Batılı laik ideolojiye olan körü körüne bağlılığınızın açık bir ifadesidir. Şüphesiz Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın şeriatına savaş ilan etmekle İslam’ın ve asil İslam ümmetinin açık düşmanları safında yer almayı yeğliyorsunuz.

Sizin rejiminiz de, Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın indirdikleriyle hükmetmeyen Müslüman ülkelerdeki diğer bütün yöneticiler gibi, Batı’nın elindeki bir kukladan başka bir şey değildir. Kaçınılmaz olan İslami uyanıştan duyduğunuz korku nedeniyle, Azerbaycan’daki Müslümanları dini kimliklerinden koparmaya ve iflas etmiş Batılı modeline boyun eğmeye zorluyorsunuz. İslam’dan tamamen koparılmış laik bir toplum dayatmak için kız kardeşlerimizin şerefine ve iffetine dil uzatıyorsunuz.

Bunun yanı sıra, Yahudi varlığı ile kurduğunuz utanç verici siyasi ve askeri ortaklık, Filistin’deki erkek ve kız kardeşlerimizin maruz kaldığı soykırım karşısındaki korkakça sessizliğiniz ve aktif suç ortaklığınız, omuzlarınıza yüklenmiş affedilemez bir günah ve ağır bir yüktür. Sanki İslam ümmetine yaptığınız bu ihanet yetmezmiş gibi, şimdi de kız kardeşlerimizin taktığı başörtüsünü yasaklayarak içerideki mücadelenizi daha da tırmandırıyorsunuz.

Yahudi varlığındaki müttefiklerinizle iş birliği yaparken bu zalimlerin nüfuzunun Azerbaycan’ın eğitim sistemine bilinçli biçimde sızmasına izin vermeniz tesadüf değildir. Yozlaşmış rejiminiz ile Siyonist işgalci arasındaki ortak payda apaçık ortadadır: İslam’a karşı duyulan köklü ve derin bir kin ve Allah Celle Celâluhu’nun dinini yok etmek için ortaklaşa verilen zavallı ve umutsuz bir çaba.

Bununla birlikte, tıpkı Ermenistan’la yaşanan son savaşta olduğu gibi, iktidarınız tehlikeye girdiğinde, halkın samimi İslamî duygularını istismar etmek için bir an olsun bile tereddüt etmediniz. Mümin erkekleri cepheye gönderdiniz. Onlar da tekbirler getirerek savaşmışlardır ve hatta ülkeyi savunmak uğruna canlarını feda etmişlerdir. Savaş meydanında onların savaşma arzularının birer yakıt ve top mermisi olarak görülmesine izin verilmiştir.

Peki ya sizin onlara teşekkürünüz nasıl oldu? Savaşın dumanı dağılır dağılmaz ve laik tahtlarınız güvence altına alınır alınmaz, tıpkı korkaklar gibi o kahraman askerlerin ailelerine yöneldiniz. Bu mümin erkekler grubu kanlarını sizin savaşınızda feda ettikleri halde şimdi siz onların kızlarının başından başörtüsünü acımasızca çekip çıkarıyor, onları okullardan dışlıyorsunuz. Sizin için savaşan erkeklerin kızlarını, diktatör laikliğinizi İslam’ın emirlerinin üzerinde tutmaya zorluyorsunuz. Bu, ihanetin en büyüğü ve en ileri derecesidir.

Şunu iyi bilin ki başörtüsü; öyle Batılı kurumların iddia ettiği gibi kişisel tercih, demokratik hak veya “insan hakları” meselesi değildir. Bilakis o, göklerin ve yerin Yaratıcısının ilahî bir emridir. Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın bir farzına karşı savaş açan her kim hem bu dünyada hem de ahirette Allah’ın gazabına davetiye çıkarmış olur.

Azerbaycan’daki Müslümanlar, laik zorbalığın ve yabancı Batılı etkilerin eritip yok edemeyeceği asil ve küresel bir ümmetin parçasıdırlar. Tarih bize İslam’ın kökünü kazımaya çalışan her rejimin sonunda bizzat kendisinin tarih olup yerle yeksan olduğunu öğretmiştir.

Müslüman kadının şerefini gerçek anlamda korumak ve İslam’ın kapsamlı bir şekilde uygulandığı bir toplumun kurulmasını güvence altına almak; İslam düşmanlarıyla iş birliği yapan bağımlı rejimlerden hak dilenmekle olmaz, ancak gerçek İslami liderliğin yeniden dönmesiyle olur. Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafet, düşmanlarla olan bağları koparacak, Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın şeriatını uygulayacak, istibdadı ortadan kaldıracak ve dünyanın dört bir yanındaki Müslümanları dinlerine karşı savaş açan yöneticilerden kurtaracaktır.

Şunu iyi bilin ki zafer İslam’ındır ve baskıcı rejimlerin çöküşü ise yalnızca bir zaman ve an meselesidir. O halde bu dünyada zillete, ahirette ise azaba uğramadan önce haydi Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın emirlerine geri dönün.

وَاللَّهُ غَالِبٌ عَلَى أَمْرِهِ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ “Allah, işinde galiptir, fakat insanların çoğu bunu bilmezler.” [Yusuf 21]

Devamını oku...

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti Sözcüsünün “Amerika Gerçekten Sudan’daki Savaşı Durdurmak ve Barışı Sağlamak mı İstiyor?!” Başlıklı Basın Toplantısında Yaptığı Konuşma

Egemenlik Konseyi Başkanı ve Ordu Komutanı General Burhan, 15 Ekim 2026 Perşembe günü resmî X hesabından yaptığı paylaşımda, “ABD Başkanı Donald Trump’a bir mesaj göndererek Sudan’ın, Amerika Birleşik Devletleri himayesinde yürütülen barış çabalarına olan bağlılığını dile getirdiğini” belirtti. Burhan ayrıca; “Sudan hükümeti; egemenliğimizi, toprak bütünlüğümüzü ve halkımızın onurunu koruyan adil ve kalıcı bir barışa ulaşmak için bütün taraflarla samimi bir niyetle çalışmaya hazırdır.” ifadelerini kullandı. Bu mesaj, El Burhan’ın New York’taki Birleşmiş Milletler Genel Kurulu çalışmalarına katılması için Amerika’nın kendisine vize vermemesine tepki olarak 26 Eylül 2026 Cumartesi günü Hartum Stadyumu’nda mahşeri bir kalabalığa yaptığı konuşmanın ardından geldi. El Burhan o mitingde Amerikan baskısını ve kendi ifadesiyle Amerikan şantajını reddettiğini açıklamış ve Sudan lehçesiyle “Ne herhangi bir devletten vize istiyoruz ne de kimseden izin istiyoruz. Hiçbir şey istemiyoruz. Bu ülkede sizinle birlikte oturur, birlikte ölürüz.” demişti. Ayrıca mitingde Hızlı Destek Kuvvetleri tamamen ortadan kaldırılıncaya kadar savaşın sürdürüleceğini vurgulamıştı. El Burhan’ın bu ani U-dönüşü karşısında danışmanı Amcad Farid, 16 Ekim 2026’da el-Hadath kanalına yaptığı açıklamada; gönderilen mesajın Sudan’ın BM ve diğer uluslararası aktörler tarafından yürütülen barış çabalarına doğrudan dahil olma isteğini yansıttığını söyleyerek durumu meşrulaştırmaya çalıştı.

Peki Amerika, Sudan’daki savaşı durdurmak ve barışı sağlamak için gerçekten tarafsız ve dürüst bir arabulucu mudur?! Bu soruya cevap vermeden önce şu hususun altını çizmek gerekir: Sudan ordusu ile Hızlı Destek Kuvvetleri arasında devam eden bu savaş, yalnızca iki taraf arasındaki bir iç savaş değildir. Bilakis Sudan üzerindeki uluslararası mücadelenin bir sonucudur: Bir tarafta Amerika ve onun askerî çevrelerdeki araçları, diğer tarafta ise İngiltere ve onun sivil çevrelerdeki araçları bulunmaktadır. Amerika, sözde “Çerçeve Anlaşması” yoluyla Amerika’nın askeri kampı üzerindeki çember daraldığında, Amerika sivilleri mücadele alanından dışlamak ve şu an yerinde yeller esen Çerçeve Anlaşması’nı ortadan kaldırmak için kendi iki ajanı arasındaki savaşı ateşlemiştir. Bu çatışma ve savaş hâlen farklı biçim ve şekiller altında devam etmektedir. Bu çerçevede 21 Ekim 2026 Çarşamba günü Cenevre’de, Sudan’daki barış çabalarını koordine etmeye yönelik altıncı uluslararası istişare turu sona erdi. Toplantıya 21 ülke ile beş uluslararası ve bölgesel kuruluş katıldı. Bu toplantı, Avrupalıların Sudan dosyasını Amerika’nın elinden almaya yönelik bir girişimi idi. Ancak Trump’ın Sudan Temsilcisi Mesaad Boulos, siyasi diyalog meselesinin önünü keserek önce ateşkes konusunda ısrar etti. El-Burhan’ın danışmanı Emcad Farid ise Boulos’un ateşkes önerisinin ciddi olmadığını deşifre etti.

Şimdi soruya gelecek olursak: Biz, Amerika’nın tarafsız ve dürüst bir arabulucu olmadığını ve Sudan’da barışın sağlanmasını gerçekten istemediğini vurguluyoruz. Amerika, kapitalist sömürgeci bir devlet olduğu için Sudan’daki savaş dosyasını kendi çıkarları doğrultusunda elinde tutmakta ve yönetmektedir. Bu durum aşağıdaki hususlarda açıkça görülmektedir:

Birincisi: Amerika, devletin resmi ordusu ile isyancı bir milis gücü olan HDK’yı bir tutmaktadır. Bu durum, bu anlamsız savaşın patlak vermesinden bu yana Amerikalı yetkililerin yaptığı açıklamalarda açıkça görülmektedir. Burada yalnızca ABD Dışişleri Bakanlığının 23 Eylül 2026 tarihinde yaptığı en güncel açıklamasını zikretmekle yetineceğiz. ABD Dışişleri Bakanlığı 23 Eylül 2026 tarihinde yaptığı açıklamada “Sudan Silahlı Kuvvetleri ve Hızlı Destek Kuvvetleri ile liderlerinin Sudan için meşru ve anayasal bir yönetimi temsil etmediğini; silah zoruyla hükmettiklerini” iddia etmiştir. ABD Dışişleri Bakanlığı ayrıca barışı yeniden tesis etmeye ve iktidarı Sudan halkına geri vermeye çalıştığını ileri sürmüştür.

İkincisi: Amerika, Darfur’u Sudan’dan koparmaya çalışmakta ve bunun için gerekli şartları hazırlamaktadır. Nitekim Nisan 2024’te ABD Barış Enstitüsü, Kenya’nın başkenti Nairobi’de Sudan’daki savaşa ilişkin üç senaryonun tartışıldığı bir çalıştay düzenlemiş ve özellikle üçüncü senaryo olan “Sudan’da iki ayrı hükümetin bulunması” senaryosu üzerinde durmuştu. Enstitü bu senaryonun en yakın ve en muhtemel seçenek hâline geldiğini, bunun ülkedeki çatışmanın şiddetini azaltabileceğini ve müzakere masasına oturulmasının yollarını açabileceğini ileri sürmüştü. Ardından Şubat 2025’te Nairobi’de Sudan Kuruluş İttifakı Konferansı düzenlenmiş, bu konferansın sonucunda 26 Temmuz 2025 tarihinde sözde Kuruluş Hükümeti kurulmasına karar verilmişti. Bu yapıda bir başkanlık konseyi ve başbakanlık oluşturulmuş, böylece Güney Darfur eyaletinin merkezi Nyala’da paralel bir hükümet kurulmuştu.

Üçüncüsü: Savaşı perde arkasından yöneten Amerika’nın, ordunun Darfur’u kurtarmak üzere ilerlemesini istemediği açıkça ortadadır. Bu nedenle çatışmalar Darfur’dan uzak tutularak Güney Kordofan ve Mavi Nil bölgelerinde sürdürülmektedir.

Dördüncüsü: 20 Haziran 2026 tarihinde Amerika, temsilcisi Massad Boulos aracılığıyla Sudan hükümetine sunduğu güncellenmiş belgede, “İnsani yardımların ulaştırılmasını kolaylaştırmak amacıyla ülke genelinde 90 gün süreyle kapsamlı ve derhâl bir ateşkes ilan edilmesini” teklif etmiştir. Devamında başka maddeler de yer almıştır. Amerika’nın sözde insani yardımları ulaştırma bahanesiyle önerdiği bu ateşkes, Hızlı Destek Kuvvetleri gibi ayrılıkçı bir isyancı güçle yapıldığında, fiilen onların siyasi ve askerî varlığını tanımak ve mevcut durumlarını kabul etmek anlamına gelmektedir. Amerikan belgesi, Hızlı Destek Kuvvetleri’nin dağıtılmasından ve varlığının sona erdirilmesinden bahsetmemekte, bilakis birliklerinin “yeniden konuşlandırılmasını” talep ederek dolaylı biçimde varlıklarını sürdürmelerini talep etmektedir. Bu da Amerika’nın Hızlı Destek Kuvvetlerini idari bir yapıya ve siyasi bir programa sahip, müzakere masasına oturan paralel bir siyasi varlık olarak göstermeyi amaçladığı anlamına gelmektedir. Ateşkes ise Hızlı Destek Kuvvetlerinin Darfur üzerindeki hâkimiyetini kalıcılaştırmak anlamına gelecektir. Bu da Darfur’un ayrılmasına yönelik aşamalı bir hazırlıktır.

Sudan’daki insani kriz meselesine gelince; bu ne Amerika’nın ne de Trump’ın umurundadır.

Dahası hükümetin kendisi de Hızlı Destek Kuvvetlerini petrol gelirleriyle güçlendirerek Amerika’nın Darfur’u koparma planı doğrultusunda hareket etmektedir. Haberlerde, hükümetin Güney Sudan petrolünün boru hattından geçiş gelirlerini Hızlı Destek Kuvvetleriyle paylaştığı, Hızlı Destek Kuvvetlerine yıllık 360 milyon dolar ödeme yapıldığı bildirilmiştir. Hükümet ise bu haberleri yalanlamamıştır. Hızlı Destek Kuvvetleri’nin kontrolü altındaki Heclic’de üretilen ve Güney Sudan petrolüyle birlikte ihraç edilen günlük yaklaşık 26.000 varillik Sudan petrolünden HDK’ye ne kadar ödendiğini ise kimse bilmemekte, hatta bu para devlet bütçesinde bile görünmemektedir! Peki bunun ne kadarı Hızlı Destek Kuvvetlerine ödenmektedir?! Hükümet ayrıca, Hızlı Destek Kuvvetlerini silah ve yakıtla besleyen bir can damarı olarak değerlendirilen Adre sınır kapısını belirli aralıklarla açmaktadır. Hükümet bunun farkındadır. Hatta bu mesele hakkında bizzat açıklamalar da yapmıştır.

Bütün bunlara ek olarak Birleşmiş Milletler temsilcileri ve bazı devletlerin özel temsilcileri, paralel Kuruluş Hükümetinin yetkilileriyle görüşmektedir. Bu da onların paralel hükümeti zımnen tanıması anlamına gelmektedir. Nitekim Birleşmiş Milletler Özel Temsilcisi Pekka Haavisto, Nisan 2026’da Nairobi’de Hızlı Destek Kuvvetleri Komutanı Muhammed Hamdan Daglo Hamideti ile görüşmüştür. Eylül 2026’da ise Japonya’nın Afrika Boynuzu Özel Temsilcisi, Kuruluş Hükümetinde Ulusal İnsani Erişim Kurumu Başkanı olan Ömer es-Safi ile bir araya gelmiştir. Ömer ayrıca Avrupa Birliği’nin Sudan Misyon Başkanıyla ve başka isimlerle de görüşmüştür. Bütün bu görüşmeler komploların merkezi olan Kenya’nın başkenti Nairobi’de gerçekleşmiştir.

Bu bilgileri ve daha pek çoğunu sömürgeci devletlerle bağlantılı siyasetçiler ve onlara bağlı, hatta daha açık ifadeyle çıkar karşılığı hareket eden medya çevreleri çok iyi bilmektedir. Ancak bütün bunlar ülkenin harap olması ve insanların helak olması pahasına dahi olsa gerçeği söylememektedirler!

İşte komplonun iç yüzü budur. Daha önce sözde barış adına Güney Sudan’ı Sudan’dan koparan ve şimdi de Sudan’ın birliğine karşı komplo kuran Amerika’nın gerçekliği de budur! O halde bugün Darfur’u koparmaya çalışan Amerika’dan Sudan’da barışı sağlamak için müdahale etmesi nasıl istenebilir?! Bu, Amerika’dan yadırganacak bir durum değildir; Çünkü Amerika sömürgeci, kâfir ve İslam’a ve Müslümanlara düşman bir devlettir. Başkanı Trump da bunu gizlememekte, bilakis açıkça İslam ve Müslüman düşmanı olduğunu ilan etmektedir. Fakat asıl musibet, Sudan’ın Müslüman evlatlarının sözle, fiille veya hatta sessizlikleriyle Amerika’nın bu komplocu planlarını uygulamasına yardımcı olmalarıdır.

Fiilî gerçeklik, Sudan yöneticileri de dâhil olmak üzere Müslümanların yöneticilerinin Amerika’nın elinde itaatkâr araçlar olduklarını ortaya koymuştur. Amerika’nın küstahlığına ve azgınlığına ancak İslam Devleti olan Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafet son verebilir. Çünkü onda âlemlerin Rabbi Allah’ın rızası, Müslümanların kurtuluşu ve bütün insanlık için rahmet ve hidayet vardır. Zira o, tüm insanların Yaratıcısı olan âlemlerin Rabbinin razı olduğu yegâne nizamdır.

Ve’s Selamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berakâtuh

İbrâhîm Usmân [Ebu Halîl]
حزب التحرير
Hizb-ut Tahrir
Sudan Vilayeti Resmi Sözcüsü

Devamını oku...

Dünya Uçurumun Eşiğindedir Artık İslam'ın Onu Kurtarmak ve Ona Liderlik Etmek İçin Geri Dönmesinin Zamanı Gelmiştir

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Dünya Uçurumun Eşiğindedir
Artık İslam'ın Onu Kurtarmak ve Ona Liderlik Etmek İçin Geri Dönmesinin Zamanı Gelmiştir

Haber:

Avrupa içindeki gösteriler, Rusya ve Ukrayna savaşı, Amerika ve İran, büyük ülkelerin altında inlediği borçlar ve fiyatları yakan enerji...

Yorum:

Bugün uluslararası sahne, kapitalist sistemin krizleri çözmedeki başarısızlığını, ayrıca dünyaya felaketler getirdiğini ortaya koymaktadır; zira bugün uluslararası sistemin geçirmekte olduğu zorlu bir doğum sancısı yaşıyoruz; çünkü siyasi, ekonomik, güvenlik, hatta eğitim, sosyal ve ahlaki krizler, mevcut uluslararası yapıların tüm alanlardaki kırılganlığını yansıtan karanlık bir tabloda kesişmektedir:

Siyasi düzeyde büyük devletler, başkalarının pahasına kendi çıkarlarını gerçekleştirmek için çatışmaktadır.

Ekonomik düzeyde ise dünyanın en büyük ekonomileri, benzeri görülmemiş bir borç krizinin acısını çekmekte, gelecek nesillerin geleceğini ipotek altına almakta ve gelişmiş olanlar da dahil devletlerin kapasitesini kısıtlamaktadır.

Ayrıca enerji fiyatlarındaki fırtına ve bunların fahiş bir şekilde yükselişi, büyük bir enflasyona ve özellikle temel ihtiyaç maddeleri başta olmak üzere tüm malların fiyatlarının artmasına yol açmakta, insanların geçim kaynaklarını vurmakta, yakıtı kalkınmanın can damarından halkların kaynaklarını tüketen bir yüke dönüştürmektedir.

Güvenlik düzeyinde; Ukrayna'nın coğrafyasını parçalayan ve Orta Doğu'nun istikrarını sarsan savaşın kötüleşmesi, daha geniş bir felakete sürüklenmeyi önleyecek gerçek çözümler bulma konusunda uluslararası acziyetin ortasında yeni savaşların patlak vereceği uyarısında bulunmaktadır.

Ayrıca yaşam standardının gerilemesi, yaşam maliyetlerinin yükselmesi, kriz içindeki ekonomik politikaların sonuçları, kapitalist sistemin krizleri çözmekte başarısız olması ve çok sayıda teknoloji ve imkânları bulunmasına rağmen onların artırmasına neden olması yüzünden yönetici otoritelere karşı giderek artan halk öfkesinin bir ifadesi olarak Avrupa şehirlerini saran kitlesel protestolara baş göstermiştir.

Bugünkü kriz sadece para krizi olmadığı gibi sadece bir petrol ya da savaş krizi de değildir; aksine aynı zamanda değerler, adalet ve ahlak krizi olduğu gibi aynı zamanda güçlülerin çıkarları ile zayıfların hakları arasında uzlaşma sağlayamayan ve insanların işlerini adaletle gözetemeyen bir sistemin de krizidir.

Kapitalist sistemin bu bocalaması karşısında kurtarıcı bir can simidi olarak, dünyaya ve insana yeniden denge kazandıracak kapsamlı bir sistem olarak ilahi metot öne çıkmaktadır. Bu metot, sağlam temellere dayanan İslam sistemi ile temsil edilmektedir; zira bu sistem, yaratıcı ve müdebbir olan Allahu Teala'nın katından olup, insanın sorunlarını doğru ve isabetli bir şekilde çözmektedir.

Nitekim insanlığı, ikinci cahiliyenin karanlıklarından, yani yozlaşmış başarısız kapitalist sistemden kurtaracak hadari alternatif bizzat İslam’dır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Dr. Şeyh Muhammed İbrahim - Lübnan

Devamını oku...

Çifte Sadakat: Müslümanın Sadakati Nereye Olması Gerekir?

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Çifte Sadakat: Müslümanın Sadakati Nereye Olması Gerekir?

Haber:

Abdul El-Sayed, Müslüman Kardeşler Cemaatinden uzak olduğunu ilan ediyor ve sadakatinin ikili olduğuna işaret eden imaları eleştiriyor.

Yorum:

Michigan eyaletinin Caro şehrindeki genel halk toplantısında katılımcılardan biri, Demokrat Senato adayı Abdul El-Sayed'e Müslüman Kardeşler örgütüyle bağını kesmesi yönünde baskı yaptı. Bunun ardından soruyu sorana yanıt vererek, dininin kendisine "anayasamız olmayan bir şeye" bağlılık verdiğini varsaydığını savundu. Şöyle ekledi: “Benim için anayasa, kendisiyle yolumuzu bulduğumuz bir ışıktır.”

Bu diyalog, kendisini Müslüman Kardeşlerle ilişkilendirmeye çalışan Cumhuriyetçi rakibi Mike Rogers ve Başkan Donald Trump tarafından gelen sürekli saldırıların ortasında gerçekleşti. El-Sayed bu saldırıları, dini bir önyargı olarak nitelendirdi. O zamandan beri yapılan yorumların çoğu, bu partizan yüzeyin etrafında dönüp durdu. Ancak Müslümanlar için en önemli soru şudur: Bir Müslümanın mutlak sadakati neye aittir ve İslam, siyasi hayatta bizden ne bekler?

Anayasaya sadakat ne anlama geliyor?

Anayasa bir slogan veya bir aidiyet sembolü değildir; aksine yasama yetkisine kimin sahip olduğunu, neyin helal neyin haram olduğunu kimin belirlediğini ve insanların hayatını düzenleyen kuralları kimin koyduğunu belirleyen bir çerçevedir. Allahu Teala bu soruya, açıkça şöyle cevap vermiştir: إِنِ الْحُكْمُ إِلَّا لِلَّهِ “Hüküm sadece Allah’a aittir.” [Yusuf 40] Çünkü Allah sadece rahatlık talep etmek veya namazda ibadet etmek için sığındığımız bir varlık değildir; aynı zamanda bizim yaratıcımız ve Rabbimiz olduğu gibi hayatımızın her alanında bize yol gösteren de O'dur. Dolayısıyla egemenliğe dair İslami mefhumda, kanunun nihai ölçütünü belirleme hakkı, sadece Subhanehu’ya aittir.

Seküler demokrasiye gelince; farklı bir temelden hareket etmektedir; zira yasama otoritesi, beşerî kurumlar aracılığıyla ve insanların yazıp değiştirdikleri anayasal bir çerçeve kapsamında uygulanmaktadır. İşte bunlar yönetim otoritesinin kaynağı sorusuna verilen iki farklı cevaptır; dolayısıyla mesele, herhangi bir siyasetçinin kişisel düzeydeki dindarlığı meselesinin çok ötesine geçmektedir.

Tevhid ve sadakatin anlamı

Müslümanlar açısından bu tartışma, Cumhuriyetçiler ve Demokratlar arasındaki bir çatışmayla sınırlandırılamaz; aksine yalnızca Allah'a ibadet etmek ve O'nun mutlak otoritesini kabul etmek gibi tevhid perspektifinden ele alınması gerekir.

Velâ ve berâ mefhumu, çifte sadakat ifadesine tamamen farklı bir anlam kazandırmaktadır. Medya tartışmalarında bunlara, ulusal bağlılıkların çatışmasına yönelik bir suçlama olarak bakılmaktadır. İslam'da ise gerçek mesele, insan otoritesini Allah'ın yanında eşit bir yasama kaynağı olarak konumlandırmaktır. Bu ise sadece siyasi bir uygulama değil, aksine akidenin özüdür.

Bu bakış açısına binaen Karo diyaloğunun önemi, bir Müslümanın çifte sadakat suçlamalarını reddetmesinde değil; aksine verilen yanıtın beşerî anayasayı nihai referans kabul etmesinde ve semavi şeriatın egemenliğine hiçbir yer bırakmamasında yatmaktadır.

Benimsemiş olduğumuz iman, bir “tesadüf” değildir

Kendini savunurken El-Sayed kendi durumunu, tesadüfen Katolik olan aday John Kennedy'nin durumuna benzetmiştir. Bu karşılaştırma, imanın kişisel bir özellik olduğunu, kamu görevlerini etkilemediğini, yani uygulamada laikliği vurgulamayı hedeflemektedir.

Müslümanların bu çerçeveleme konusunda, temkinli davranması gerekir. İslam ne zamandan beri tesadüfen benimsediğimiz bir şey haline geldi? Oysa dinimizin, dünya görüşümüzü, adalet anlayışımızı, insanlarla olan ilişkilerimizi ve siyasi otoriteyle olan ilişkilerimizi şekillendirmesi gerekir. Zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur: قُلْ إِنَّ صَلَاتِي وَنُسُكِي وَمَحْيَايَ وَمَمَاتِي لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ “De ki: Şüphesiz benim namazım, bütün ibadetlerim, hayatım ve ölümüm, alemlerin Rabbi olan Allah içindir.” [En’am 162]

Hayatımız, sadece namazlarımızdan ibaret değildir

İslam ilahi hidayeti, kamu görevlerini üstlenirken göz ardı edilecek bir şey olarak sunmaz; aksine yönetim ve idareyi doğrudan ele alır. Bununla birlikte bugün içiminden çoğumuz, dinî sadakat kişisel bir mesele olarak ele alınırken, yasama otoritesinin ise laik kurumlarda yoğunlaştığı bir sisteme alışmış durumdadır. İslam’da kapsamlı din anlayışının sorgulandığı şey de tam olarak bu ayrımdır. Nitekim birçok Müslüman aday, İslami ilke ve değerlerle açıkça çelişirlerken, Müslümanların oylarını kazanmaya çalışmaktadır. Şunu sormak gerekir: Allah Teala'nın şeriatına aykırı olduğu hâlde bu temsil, Müslümanları yönetmede gerçekten nasıl bir fayda sağlayabilir?

Seçim döngüsünün ardındaki şey

İslam ümmeti için siyasi faaliyetin, İslam'a dayanması ve onun yasalarına göre yönlendirilmesi gerekir. Bizim Allah Teala'ya olan sadakatimizin, siyasi görüşümüzün tek kaynağı olarak kalması ve tevhidin de bizi, O'nu yaratıcı ve yasa koyucu olarak kabul etmeye ve tüm işlerimizde O’nun emirlerine boyun eğmeye mecbur kılması gerekir.

Bu, seçim dönemlerini ve bireysel kişilikleri aşmak, bunun yerine siyasi sistemlerin temsil ettiği fikirlere odaklanmak anlamına gelmektedir. Yüzler değişir, partiler değişir, söylemler değişir; ancak Müslümanların ülkelerinin bölünmüş ve işgal altında olması, kaynaklarının sömürülmesi, şeriatın ihmal edilmesi ve Hilafetin yokluğu gibi temel meydan okuma varlığını korumaya devam eder. Bu sorun, mevcut sistem içindeki liderliği değiştirmekle çözülmeyeceği gibi faaliyetimizin de onu savunanlara dayanması mümkün değildir. Zira biz, bir alternatif sunmak için davet edildik.

Değişken ve bölünmüş bir sadakati kabul etmemiz mümkün değildir. Zira bizim sadakatimiz İslam’a olup, hedefimiz de onun galip gelmesidir. Tıpkı Allahu Teala’nın şöyle buyurduğu gibi: هُوَ الَّذِي أَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدَى وَدِينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدِّينِ كُلِّهِ وَكَفَى بِاللَّهِ شَهِيداً “O (Allah), müşrikler hoşlanmasalar da (Kendi) dinini bütün dinlere üstün kılmak için Rasulü’nü hidayet ve hak din ile gönderendir. Şahit olarak Allah yeter.” [Fetih 28]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Heysem İbn Sabit - Amerika

Devamını oku...

Zillet Zincirleri İle Kurtuluş Ufku Arasında Irak

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Zillet Zincirleri İle Kurtuluş Ufku Arasında Irak

Irak hükümeti; yolsuzluğunun giderek arttığı ve Irak’ın sahip olduğu servetler ile halkının çoğunluğunun yaşadığı darlık ve muhtaçlık arasındaki uçurumun genişlediği bir sahnede, ülkeyi bir krizden diğerine sürüklüyor.

Bir ülkenin zengin kaynaklara sahip olmasına rağmen, halkının hizmetlerin yokluğundan, sağlık ve eğitim sektörlerindeki gerilemeden ve insanların hayatı ile onurlarını etkileyen sorunların devam etmesinden musdarip olmasından daha acı verici bir şey yoktur.

Irak kaynakları bakımından fakir bir ülke değildir; aksine onun krizleri, bu kaynakların nasıl yönetildiğinde ve israf, hırsızlık, yolsuzluk ve kötü yönetimden nasıl korunduğunda yatmaktadır. Nitekim Allah Teala’nın Irak toraklarına bahşettiği servet bir emanet olup kamu malı ise kimsenin bir ganimeti değildir; aksine ümmetin hakkı ve onun işlerini üstlenenlerin boyunlarındaki bir sorumluluktur.

Bu nedenle krizlerden çıkış, sadece kişileri değiştirmekle ya da kriz meydana geldikten sonra onu yönetmekle olmaz; aksine iktidara, onun anlamını, kamu malının dokunulmazlığını ve ülke halkına onurlu bir yaşam hakkını yeniden kazandıran köklü bir reformla olur.

Allah'ın Kitabı'na ve Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in sünnetine geri dönüş camilerde yükselen sıradan bir slogan değildir; aksine adalet terazisini kuran, zulmü haram kılan, malları koruyan, sorumluyu muhasebe eden, yönetimi bir şeref değil de bir görev ve emanet sayan değerler sistemine geri dönüşün olması gerekir. Yani devletin gerçek gücünün adalet, emanet ve hakların korunması üzerine kurulu olduğunu vurgulamaktadır.

Irak'ın, insanı ve onun onurunu devletin merkezine koyan, parayı denetim ve hesap verebilirlik altına alan, dürüstlük ve şeffaflığı sorumluluğu üstlenmenin bir ölçüsü hâline getiren ve devletin özel çıkarları gerçekleştirmek için bir araca dönüştürülmesini engelleyen bir reform yaklaşımına ihtiyacı vardır.

Ey Müslümanlar: Sizler, büyük bir tarihi, zenginlik ve imkânlar bakımından dünyanın en zengini olan ve hâlâ da olmaya devam eden toprakları miras aldınız. O halde yoksulluğu bir kader, yolsuzluğu olağan bir durum ve değişim ile reform konusundaki acziyeti de zor bir mesele haline getirmeyin.

Halkların onuru sloganlarla korunmaz; öyleyse umutsuzluk zincirlerini kırın ve atalarınızın kararlılık ve inşa ruhunu yeniden canlandırın. Kararlı eylem ve iradeyle şerefin zirvelerine doğru yürüyün ve adalet, emanet, merhamet ve hakların korunmasına dair İslam’ın değerlerine geri dönüşü, sadece siyasi bir slogan değil, bir ıslah ve değişim projesi haline getirin.

Irak’ın daha fazla krizlere ihtiyacı yoktur; aksine onun, kararlarında ve kurumlarında bağımsız olan adil bir devlete; yani kamu malının ve iktidarın bir emanet olduğunu, insanlara hizmet etmenin ve onların işlerini yürütmenin de bir emanet olduğunu idrak eden bir hükümete ihtiyacı vardır.

Ey Müslümanlar: Aşağılanma ve teslimiyet zincirlerinden kurtulmamızın ve değişim gücümüze olan güvenimizi yeniden kazanmamızın artık zamanı gelmiştir. Zira milletler zilleti ve aşağılanmaya razı olarak ve Batı'nın insanların boyunlarına diktiği bekçilerin koyduğu kısıtlamalara göre servetlerinin çalınıp savrulmasını izleyerek ayağa kalkamazlar. O halde ayağa kalkın, onurunuza sımsıkı sarılın ve ümmetin çıkarını kendi çıkarlarının üstünde tutan, insanlara hizmet etmeyi ve onların işlerini gözetmeyi kendi kazançlarının üstünde gören dürüst kişilerin peşinden yürüyün; zira ümmet için gerçek bir kurtuluş isteyenler, kişisel şöhret ya da geçici iktidar peşinde olmayan kişilerdir.

Kurtuluş gemisinde olan kardeşleriniz sizleri, kaybolan izzetinizi ve onurunuzu geri kazanmak için kendileriyle birlikte çalışmaya, paralarınızı çalan ve ülkenizi parçalayan kapitalizmin kokuşmuşluğundan kurtulmaya ve dünyada ve ahirette kurtuluşunuzu, onurunuzu ve izzetinizi barındıran onurlu özgür bir hayatı yeniden başlatmak için ciddiyetle çalışmaya davet ediyorlar.

Kurtuluş yolu, halklar, onurlarının herhangi bir kişi tarafından bahşedilen bir şey olmadığını ve haklarının ancak bilinç, talep ve muhasebeyle korunabileceğini fark ettikleri anda başlar.

Ümmetin kalkınmasını, izleyenler değil, değişimin mümkün olduğuna ve ne kadar uzun sürerse sürsün zulmün ebedi bir kader olmadığına inanan adamlar inşa ederler.

O halde kendinizi korku zincirlerinden kurtarın, bu ümmetin tarihini inşa eden izzet ruhunu yeniden kazanın ve Allah'ın Kitabı'nı adalete, merhamete ve emanete ulaştıran bir rehber ve sadıkların siretini de dürüstlük ve kararlılıkta bir örneklik haline getirin.

O halde enkaza teslim olmayın, krizleri kaderiniz haline getirmeyin ve umutsuzluğun içinizdeki yarının hayalini öldürmesine izin vermeyin.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Munis Hamid – Irak

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER