Pazartesi, 23 Recep 1447 | 2026/01/12
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti, Sudan’ın Farklı Şehirlerinde Bir Dizi Duruş Eylemi Gerçekleştirdi

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti gençleri, H. 1342 Recep ayında Hilafet’in yıkılışının 105. yıldönümünü ihya etmek amacıyla H. 20 Recep 1447 / M. 9 Ocak 2026 Cuma günü Cuma namazının ardından Sudan’ın farklı şehirlerinde bir dizi duruş eylemi gerçekleştirdiler. Hilafetin yıkılışının yıldönümünü anmak, geçmişte yitirilen şanlı maziye ağıt yakmak için değildir, bilakis azimleri bilemek içindir. Ümmet Hilafeti ikame etme sorumluluğunu yerine getirmeli, Âlemlerin Rabbi’nin hükümleri altında yaşamalı ve boyunlarındaki cahiliye ölümü günahından kurtulmalıdır. Bu duruş eylemleri şu şehirlerde icra edildi:

  • • Port Sudan Şehri (İdari Başkent): Transit Mahallesi’ndeki Zin-Nureyn Camii önünde gerçekleşen eylemde, Hizb-ut Tahrir üyesi Üstad Yakup İbrahim bir konuşma yaptı.
  • • Rebek Şehri (Beyaz Nil Eyaleti): Takva Camii önünde.
  • • El-Abbasiye Tegali Şehri (Güney Kordofan Eyaleti): Çarşı Mahallesi’ndeki El-Fuveyra Camii önünde.
  • • El-Ubeyd Şehri (Kuzey Kordofan Eyaleti Başkenti): İbn Mesud Pazarı Camii önünde gerçekleşen eylemde, Hizb-ut Tahrir üyesi Üstad Muhammed El Kuni Muhammed bir konuşma yaptı.
  • • Kuzey Hartum (Bahri): Duruşab’daki Kuba Camii önünde.
  • • Omdurman Şehri: Sabirin Pazarı’ndaki Büyük Cami önünde gerçekleşen eylemde, Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti Meclis Üyesi Avukat Üstad Ahmed Ebubekir bir konuşma yaptı.
  • • Kadarif Şehri (Kadarif Eyaleti Başkenti): Büyük Pazar’daki Abdülkadir Abdulmuhsin (Demiryolu) Camii yanında.

Gençler, etkinliğin anlamını yansıtan ve Hilafetin gölgesinde yaşamanın önemini ortaya koyan pankartlar taşıdılar. Meydanlarda toplanan halk, eylemlere büyük ilgi gösterdi. Bu teveccühüyle ümmet, izzetin ve Rabbin rızasının anahtarı olan Hilafetin geri dönüşüne duyulan derin özlemi ve bağlılığı bir kez daha teyit etmiş oldu.

Devamını oku...

Hizb-ut Tahrir’i Yasaklama Önerisi: Yalanlar, Irkçı Klişeler ve İslam Düşmanlığı Üzerine Kurulu Bir Tezgahtır

Avustralya hükümetinin Hizb-ut Tahrir’i yasaklama önerisi, partinin tutumlarının çarpıtılması ve bu ülkede Müslümanların on yıllardır maruz bırakıldığı ırkçı tasvirlere dayanılmasıyla açıklanabilir. Amaç, bu kalıplaşmış imgeler aracılığıyla hükümetin iddialarının ciddi bir denetime tabi tutulmasının önüne geçmektir.

Hizb-ut Tahrir, Müslüman toplumun bir parçasıdır. Ancak İslamofobik bir bakış açısından, biz ya tehlikeli görülüp etkisiz hâle getirilmesi gereken kimseleriz ya da saf olup kontrol edilmesi gereken bir topluluk!

“Müslümanlar fikir oluşturmazlar, aksine radikalleşirler. Müslümanlar görüş ifade etmezler, aksine nefret yayarlar. Müslümanlara haber okuma konusunda bile güvenilemez, çünkü mağduriyetleri çabucak kitlesel katliam olaylarına dönüşür.” İşte Avustralya hükümetinin dayandığı ırkçılık budur.

Hizb-ut Tahrir’in de bir parçası olduğu bu ülkedeki Müslümanlar, Gazze’deki soykırıma karşı durma konusundaki sabit ve ilkesel duruşlarıyla gurur duymaktadırlar. İşgal, bizim gözümüzde ebediyen bir zulüm olarak kalacaktır. Soykırım, ebediyen bir zulümdür. İnsanların başına evlerini yıkmak, hastaneleri, okulları ve gıda dağıtım merkezlerini bombalamak ebedi bir suçtur. Aynı şekilde esirlere tecavüz etmek de asla affedilemez büyük bir günahtır.

Avustralya hükümeti bu gerçeklerle doğrudan yüzleşmek yerine, kasıtlı bir dezenformasyon kampanyası yürütmeyi tercih etmiştir. Zaten kim hükümetin iddialarını sorgulayacaktır? Kim Müslümanları savunmak gibi bir riski göze alacaktır?!

Hükümet, Hizb-ut Tahrir’in “Yeni Nazilere benzediğini” iddia etmektedir. Bu, bizi gerçek Nazilerle bir tutan absürt bir kıyaslamadır! Yine, hiç adını dahi duymadığımız bir yer olan Caulfield’deki sinagogda yaşanan şiddet olaylarının arkasında bizim olduğumuzu ileri sürmektedir! Biz, bu suçlamadan önce o semtin adının bile bilmiyoruz! Eğer insanları Hizb-ut Tahrir’in bizzat şiddet eylemleri gerçekleştirdiğine ikna edemezlerse, bu kez şiddeti teşvik ettiğimizi söyleyecektir. Bu da olmazsa, insanlara şiddet için “ilham verdiğimizi” ya da en azından şiddeti övdüğümüzü iddia edecektir. Önemli olan bizi her ne şekilde olursa olsun şiddetle ilişkilendirmektir. Senaryoyu tamamlamak için bu karışıma bir de “Yahudi karşıtlığı” (Antisemitizm) suçlamasını ekliyor.

Avustralya hükümetinin artık kabul edilebilir gördüğü kamusal söylem düzeyi budur. Bu söylem, kendi imajlarını aklamaktan umudunu kesen ve bu nedenle bizim imajımızı karalamaya yönelen Siyonist aktivistler tarafından da desteklenmekte ve büyütülmektedir.

Hükümetin bu teklifi her birimizi dehşete düşürmelidir. Siyonist projenin savunucuları söylediklerimizden hoşlanmadığı için, Avustralya hükümeti söylediklerimizi suç sayacak özel yasalar hazırlıyor. Oysa hem bu hükümet hem de on yıllardır birbirini izleyen hükümetler, söylediklerimizin yasal ifade özgürlüğü sınırları içinde değerlendirilmesi gerektiğini defalarca teyit etmişlerdir.

Bugün yapmak istedikleri şey, meşru siyasi söylemi “nefret söylemi” olarak yeniden tanımlamaktır. Bunun sebebi, bu söylemin gerçekten nefret içermesi değil; onların söylediklerimizden nefret etmeleridir. Ve Siyonist aktivistlerin, derin bir nefret besledikleri uzun bir insan listesi vardır.

Devamını oku...

Yemen’de Devam Eden Uluslararası Çatışmanın Gölgesinde Yemen Halkı Uzun Yıllardır Kayıp Olan Gerçek Rolünün Ne Zaman Farkına Varacak?!

Reşad el-Alimi başkanlığındaki Başkanlık Konseyi, 07 Ocak 2026 Çarşamba günü Riyad’dan yaptığı açıklamada, konsey üyesi Aydarus Kasım ez-Zübeydi’ye; ihanet, anayasayı ihlal ve çiğneme, cinayet işlemek üzere silahlı çete kurmak gibi bir dizi ağır suçlama yönelterek dosyayı Başsavcılığa sevk etti. Ayrıca Konsey, bir dizi bakanlık ve güvenlik değişikliği de yaptı. Riyad ise 6 Ocak 2026 Salı günü ez Zübeydî’nin “bilinmeyen bir yere kaçtığını” bildirdi. 8 Ocak 2026’da El Cezire’nin aktardığına göre “Koalisyon Güçleri Sözcüsü Tuर्की el-Maliki, istihbarat raporlarına dayanarak Güney Geçiş Konseyi Başkanı ez Zübeydi’nin Aden Limanı üzerinden deniz yoluyla Somali’nin Somaliland bölgesine kaçtığını açıkladı.” Bu süreçte Suudi uçakları, ez Zübeydi’nin memleketi Dali’deki askeri kamplara 7 hava saldırısı düzenledi.

Bu gelişmeler, ez Zübeydî’nin Riyad’ın çağrısına uymayı reddetmesi ve yakın zamanda düzenlenmesi planlanan bir konferansa katılması için tanınan 48 saatlik süreyi kabul etmemesinin ardından yaşandı. Söz konusu çağrı, ez Zübeydî’nin 26 Kasım 2025’te güçleriyle Hadramut vilayetine girmesi, Hadramut ve komşu Mehri vilayetlerinin kontrolünü ele geçirdiğini duyurması ve 2026 yılının başında bu bölgelerden çekilmesine kadar uzanan askerî gelişmelerin bir sonucu olarak yapılmıştır.

Ez Zübeydi de tıpkı Başkanlık Konseyi’nin diğer üyeleri gibi, Yemen satranç tahtasında usta hamleler yapan İngiltere’nin elindeki bir piyondur. İngiltere, onu İslam’a ve Müslümanlara karşı savaşta kendi safına çekmiş, İslam ve Müslümanlara karşı savaşması için onu kışkırtmıştır. Muhammed bin Zayed liderliğindeki BAE de ona destek vermiştir. Bugün Yemen’de yaşananlar; Suudi hanedanı üzerinden yürütülen Amerikan nüfuzu ile BAE üzerinden yürütülen İngiliz nüfuzu arasındaki şiddetli çatışmanın bir yansımasıdır. Riyad, İngiliz yanlısı sekizli konsey üzerindeki tüm nüfuzunu kullanarak müdahale etmiş ve ez Zübeydi’yi hedef tahtasına koymuştur. Ancak Abu Dabi, piyonunu terk etmemiş; onu ileride tekrar kullanmak üzere koruma altına almıştır. İngiltere, El-Alimi ve konseyini hem Suudi rejimiyle uyumlu görünmek hem de aynı anda onlara tuzak kurmak için kullanacaktır. Böylece Yemen’de kan kaybı ve açlık devam edip gidecektir.

Selman ve oğulları —Veliaht Muhammed ve Savunma Bakanı Halid— Yemen için şefkatli bir anne rolü oynamaktadır! Ama aslında onlar, Güney Yemen’i efendileri olan Amerika’ya açmak için zehir taşımaktadırlar. Krallıkları bir gün olsun bile İslam kardeşliğinin safında yer almamıştır. Kurucuları Abdülaziz, Birinci Dünya Savaşı’nda Şerif Hüseyin ve başkalarıyla birlikte Hilafet Devleti’ne karşı savaşan ittifakta yer almış, Batılı kâfir devletlerin, özellikle İngiltere ve Fransa’nın liderliğinde Hilafetin yıkılmasına katkıda bulunmuştur.

Çatışan tarafların her ikisi de kapitalisttir; Amerika, Suud Krallığı üzerinden, İngiltere ise BAE üzerinden hareket etmektedir. İlke olarak aynı noktada buluşurlar; İslam’a ve Müslümanlara karşı savaşta birleşirler; ihtilafları ise maddi çıkarlardadır. Bu çıkarların başında da Hadramut ve çevresindeki petrol gelmektedir. Dini siyasetten ayıran ve dünyaya İslam akidesi zaviyesinden bakamayan Yemenli siyasetçiler, bu yıkıcı “maliyet siyasetinin” uçurumlarını ne zaman fark edecekler?

Biz Kuzeyinden güneyine tüm iman ve hikmet ehli olan Yemen halkına sesleniyoruz: haydi Rabbinizi razı edecek bir duruş sergileyin! Kâfir Batı’nın ve onun ajanları olan Âl-i Suud, Âl-i Nehyan ve İran yöneticilerinin ellerini kesin! Hakka yardım edin; Allah’ın şeriatı ile hükmedecek olan bir devletin ikamesi için çalışanlara nusret verin. Ey Yemen halkı! Sizin asıl meseleniz, Raşidi Hilafet Devletinin gölgesinde İslam’ı taşımaktır, bu sizin gerçek tarihî rolünüzdür. Haydi bu rolünüze geri dönün. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurdu:

وَاعْتَصِمُواْ بِحَبْلِ اللّهِ جَمِيعاً وَلاَ تَفَرَّقُواْ وَاذْكُرُواْ نِعْمَةَ اللهِ عَلَيْكُمْ إِذْ كُنتُمْ أَعْدَاء فَأَلَّفَ بَيْنَ قُلُوبِكُمْ فَأَصْبَحْتُم بِنِعْمَتِهِ إِخْوَاناً وَكُنتُمْ عَلَىَ شَفَا حُفْرَةٍ مِّنَ النَّارِ فَأَنقَذَكُم مِّنْهَا كَذَلِكَ يُبَيِّنُ اللّهُ لَكُمْ آيَاتِهِ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ“Hep birlikte Allah’ın ipine (Kur’an’a) sımsıkı sarılın. Parçalanıp bölünmeyin. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani sizler birbirinize düşmanlar idiniz de O, kalplerinizi birleştirmişti. İşte O’nun bu nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında idiniz de O sizi oradan kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle apaçık bildiriyor ki doğru yola eresiniz.” [Ali İmran 103]

وَأَطِيعُوا اللهَ وَرَسُولَهُ وَلَا تَنَازَعُوا فَتَفْشَلُوا وَتَذْهَبَ رِيحُكُمْ وَاصْبِرُوا إِنَّ اللهَ مَعَ الصَّابِرِينَ“Çekişmeyin, yoksa korkar başarısızlığa düşersiniz ve kuvvetiniz gider. Sabredin, doğrusu Allah sabredenlerle beraberdir.” [Enfal 46] İslam’a ve Müslümanlara karşı savaşanların elinde bir yıkım aleti olmayın; sizi paramparça etmek ve gücünüzü yok etmek isteyenlere hizmet etmeyin!

Yoksa kapitalist uygarlığın, kökünü kazımak amacıyla İslam uygarlığına karşı başlattığı savaşı sadece izlemekle mi yetineceksiniz?! Kapitalist uygarlık bunu asla başaramayacaktır! Allahu Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

يُرِيدُونَ أَن يُطْفِئُوا نُورَ اللهِ بِأَفْوَاهِهِمْ وَيَأْبَى اللهُ إِلَّا أَن يُتِمَّ نُورَهُ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ “Allah’ın nurunu ağızlarıyla (üfleyip) söndürmek istiyorlar. Halbuki kâfirler hoşlanmasalar da Allah nurunu tamamlamaktan asla vazgeçmez.” [Tevbe 32] Müslümanlar arasında bu planların farkında olan, İslam ümmetini uyandıran ve onları İslam’a nusret vermeye, Nübüvvet metodu üzere ikinci Raşidi Hilafet Devleti’ni ikame etmeye çağıranlar vardır. İşte Hizb-ut Tahrir, aranızdadır ve sizinle beraberdir.

Devamını oku...

El-Ubeyyid Şehrinde Duruş Eylemi Gerçekleştirildi ve Halka Hitap Konuşması Yapıldı

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti gençleri, Hilafet Devleti’nin yıkılışının 105. yıldönümünü anmak amacıyla; H. 18 Recep 1447 M. 07 Ocak 2026 Çarşamba günü, Kuzey Kordofan’ın başkenti El-Ubeyyid şehrinde, Salihin Pazarı Camii meydanında bir duruş eylemi ve halka hitap konuşması gerçekleştirdi.

Etkinlikte bir konuşma yapan Hizb-ut Tahrir üyesi Üstad Muhammed el-Kuni; Müslümanlar için izzetin, emniyetin ve güvenin ancak Hilafet Devletinin gölgesinde mümkünü olduğunu vurguladı.

Ardından güç ve kuvvet ehline, âlimlere, siyasetçilere ve medya mensuplarına seslenerek, Nübüvvet metodu üzere ikinci Raşidi Hilafetin ikamesi için Hizb-ut Tahrir ile birlikte çalışmaya koyulmaları çağrısında bulundu.

Eylem süresince Hizb-ut Tahrir gençleri, günün anlam ve önemini belirten ve Hilafet talebini haykıran pankartlar taşıdılar.

Meydanda toplanan halk, yapılan hitaba ve eyleme büyük ilgi göstererek Hizb-ut Tahrir’e ve gençlerine övgüde bulundu, dua etti.

Devamını oku...

Amerikan Himayesinde Yapılan Paris Görüşmeleri, Gizli Bir Güvenlik Normalleşmesidir, Görüşmelerin Suriye’nin Egemenliğine ve Devrimin Sabitelerine Tehlikeli Sonuçları Olacaktır

6 Ocak 2026 Salı günü Paris’te, Suriye ile (İsrail) arasında Amerikan himayesinde yapılan yeni müzakere turu sona erdi. Görüşmeler neticesinde, “istihbarat paylaşımı ve askeri gerilimi düşürmek amacıyla bir irtibat hücresi kurulması” kararlaştırıldı.

ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından yayımlanan ortak Suriye–(İsrail) açıklamasında, (İsrail) ve Suriye’den üst düzey yetkililerin Paris’te bir araya geldikleri, görüşmede tarafların “iki tarafın güvenliği ve istikrarı için kalıcı düzenlemelere ulaşma konusundaki kararlılıklarını” vurguladıkları ifade edildi. Açıklamada, acil istihbarat koordinasyonu ve gerilimi düşürme amacıyla bir irtibat hücresi şeklinde ortak bir entegrasyon mekanizmasının kurulacağı, bu mekanizmanın Amerikan denetiminde diplomatik ve ticari angajmanları da içereceği ve Suriye-(İsrail) ortak mekanizmasının her türlü ihtilafı hızlı biçimde ele alacak bir platform olacağı belirtildi.

Reuters ajansının bir Suriyeli yetkiliye dayandırdığı habere göre bu girişim, Suriye ile (İsrail) arasındaki müzakereleri “olumlu yönde ilerletmek için tarihî bir fırsat” olarak değerlendirildi.

Suriye resmi haber ajansı SANA’ya konuşan bir hükümet kaynağı da müzakere turunun, “1974 Ayrıştırma Anlaşması’nın yeniden devreye sokulmasına” odaklandığını, bununla (İsrail) güçlerinin 8 Aralık 2024 öncesi hatlara çekilmesinin hedeflendiğini ve “dengeye dayalı bir güvenlik anlaşması”na ulaşma arzusunun bulunduğunu ifade etti.

ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack ise Suriyeli ve (İsrailli) yetkililer arasında gerçekleşen müzakerelerin “önemli bir kırılma noktası” oluşturduğunu söyleyerek, Şam’ın (İsrail)’e karşı herhangi bir düşmanca niyet taşımadığını ve görüşmelerin sonuçlarının “inkâr aşamasından gerçek bir iş birliğine geçme konusunda taraflarda güçlü ve ortak bir irade”yi yansıttığını belirtti.

(İsrail)’in Suriye içindeki birçok bölgeyi işgal ettiği ve 1967’de işgal edilen Golan Tepeleri’ne komşu tampon bölgeleri kontrol altına aldığı biliniyor. Ayrıca (İsrail) güçleri neredeyse her gün Suriye topraklarına girmekte, vatandaşları tutuklamakta, ekinleri tahrip etmekte ve halka ateş açmaktadır. (İsrail) ordusu ayrıca sivilleri öldüren ve Suriye ordusuna ait askeri mevzileri, araçları, silahları ve mühimmatı imha eden hava saldırıları düzenlemektedir.

Paris’te gerçekleşen bu görüşmeler ve ona eşlik eden açıklamalar; devrimin sabitelerine, şehitlerin kanına ve Şam halkının dinini aziz kılmak uğruna verdiği muazzam fedakârlıklara karşı bir darbedir, açık bir ihanettir. Eski rejim başının firar etmesinden sonra Suriye’de yönetime gelenlerin, mukaddesatımızı Yahudi varlığına peşkeş çekmesinden ve Amerikan emirlerine boyun eğmesinden daha büyük bir suç olabilir mi? Bu süreç, özünde İslam ve ehline karşı bir savaş olan “Abraham Anlaşmaları”na eklemlenme yolunda atılan tehlikeli bir adımdır. 

Bu nedenle genel olarak ümmetin evlatları, özel olarak Şam’ın mücahit ve samimi devrim evlatları, Yahudilerle yürütülen bu müzakerelere ve bunlardan doğacak son derece tehlikeli kararlara karşı kesin ve caydırıcı adımlar atmalı, egemenliğimizi pazarlayan ve mukaddesatımızı sahte “ulusal kazanımlar” gerekçesiyle feda etmek isteyenlere engel olmalıdır.

Egemenliği peşkeş çekmek, kararı ABD Temsilcisi Thomas Barrack’a teslim etmek ve dünyayı kana bulayan, dünyanın dört bir yanında zorbalık yapan, Müslüman ülkelerinde suç işleyen Amerika’nın planlarına ram olmak; bizi ancak daha fazla zillet ve hüsrana sürükleyecektir. Gazze’de yaşananlar bunun en yakın örneğidir. Bu bozguncu ve mağlubiyetçi yaklaşım, ülkeyi, zenginliklerini ve halkını Amerika ve onun uşaklarının eline teslim edecektir.

Ey Şam diyarındaki samimi Müslümanlar! Yahudilerle yapılan bu müzakereler ve özellikle Yahudi varlığının sınır güvenliğini sağlamak için güvenlik koordinasyon komiteleri kurulması, son derece büyük bir tehlike ve karşı konulması gereken kaygan bir zemindir. İçerideki yenilmişlerin bahanelerine sakın aldanmayın! Gelin yeniden Allah’a birlikte olalım; O’nun şeriatını tatbik edip yeryüzünde hükmünü ikame edelim Allah, bizim Velimiz ve Yardımcımızdır.

Yahudi varlığı gaspçı bir varlıktır; uzlaşma ve barış mesajları ona asla fayda etmez. Yahudilerle mücadele bir “sınır mücadelesi” değil, bir varlık-yokluk mücadelesidir. Onunla her türlü normalleşme, birlikte yaşama ya da barış girişimi, gerekçesi ne olursa olsun büyük bir suç, kara bir leke ve on dört yıllık devrim fedakârlıklarına açık bir ihanettir. Aynı zamanda Amerikan dayatmalarına boyun eğmektir, bu dayatmalar yalnızca Amerika’nın ve Yahudi varlığının çıkarlarına hizmet etmektedir.

Şam’ın sadık evlatları buna razı mı olacaklar, yoksa çok geç olmadan sözlerini mi söyleyecekler?

إِنَّ فِي ذَلِكَ لَذِكْرَى لِمَنْ كَانَ لَهُ قَلْبٌ أَوْ أَلْقَى السَّمْعَ وَهُوَ شَهِيدٌ “Şüphesiz ki bunda kalbi olan yahut hazır bulunup kulak veren kimseler için bir öğüt vardır.” [Kâf 37]

Devamını oku...

Hilafetin Yıkılışının 105. Yıldönümü Vesilesiyle El Ubeyde Şehrinde Halka Hitap Edildi

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti gençleri, H. 13 Recep 1447 / M. 02 Ocak 2026 Cuma günü, El-Ubeyd şehrinde, Kuzey Kerime Pazarı Camii’nde Cuma namazının ardından halka hitap konuşma gerçekleştirdi. Etkinlikte Hizb-ut Tahrir üyesi Üstad Ahmed Vadaa Abdülkerim bir konuşma yaptı. Abdülkerim konuşmasında, gerçek izzet ve güvenliğin ancak Hilafet’in gölgesinde mümkün olabileceğini beyan etti. Abdülkerim güç ve kuvvet ehline, alimlere, siyasilere ve medya mensuplarına seslenerek, Nübüvvet metodu üzere İkinci Raşidi Hilafet’i kurmak için derhal harekete geçmeleri ve bu uğurda çalışmaları çağrısında bulundu.

Katılımcılar, eyleme ve konuşmaya Hizb’i överek karşılık verdiler. İçlerinden video ve fotoğraf çekenler oldu.

Bu kitlesel hitap, Allah’a hamdolsun ki bölge halkı arasında büyük bir yankı ve teveccüh buldu.

Devamını oku...

Hizb-ut Tahrir / Avustralya’dan Başbakan Anthony Albanese’ye Açık Mektup

Sayın Başbakan,

Bu mektubu size, açık ve güçlü bir tartışma zeminini kolaylaştırmak amacıyla yazıyoruz.

Bondi saldırısının ardından Müslüman topluluğu hedef alan ve onları kriminalize etmeyi amaçlayan yasal düzenleme önerilerini ciddi bir endişeyle takip ediyoruz. Genel olarak Müslüman topluluğu, özel olarak ise Hizb-ut Tahrir hakkında ileri sürülen iddiaların şeffaflıktan yoksun oluşunu kaygıyla not ediyoruz. Hem sizin hem de İçişleri Bakanı’nın tekrarladığı bu iddialar, Bondi saldırısını samimi bir ulusal muhasebe yerine dar siyasi çıkarlar için istismar etmek isteyenleri teskin etme çabasından başka bir şey değildir.

Gazze’deki soykırım dünyayı geri dönülemez bir şekilde sarsmıştır. Filistin halkına karşı yürütülen bu yok edici vahşeti izleyen hiç kimse artık eskisi gibi olamaz. Yaşanan bu sarsıntı yalnızca bireysel değil, aynı zamanda siyasi etkileri de olmuştur. Uluslararası hukukun nesnelliğine, uluslararası kurumların bu tür trajedileri önlemedeki etkinliğine ve güçlü ulusların zayıflar adına müdahale etme isteğine dair her türlü umudun terk edildiğine tanık olduk. Tüm dünya nihayet, II. Dünya Savaşı sonrası kurulan dünya düzeninin, tıpkı 1947’de Filistin’deki ilk soykırımı kolaylaştırdığı gibi, böylesi bir soykırıma imkân sağlamak üzere inşa edildiğini idrak etmiştir.

Buna rağmen Gazze, sembolik de olsa cesur liderlere tarihin doğru tarafında yer almaları için ender bir fırsat sunmuştur. Sizin işgalin yürüttüğü şiddeti savunmaya devam etmeniz, Avustralya hükümetini tarihin sayfalarında ebediyen suçlu sandalyesine oturtacaktır.

Biz size bu mektubu, ilkesel gerekçelerle yazmıyoruz. Zira Filistin yanlısı aktivizmle şekillenmiş geçmişinizi, ne yazık ki kökleri Avustralya dışında olan acımasız siyasi manevralar uğruna çoktan terk ettiğinizi biliyoruz.

Size, yabancı bir soykırımcı varlığın çıkarlarını değil, Avustralya halkının çıkarlarını öncelemeniz gerektiğini hatırlatmak için bu mektubu kaleme alıyoruz. Avustralya için hangisi daha hayırlıdır: Gerçek hukukun üstünlüğüne dayalı, tüm hayatların eşit ölçüldüğü ve tüm ihlallerin eşit biçimde cezalandırıldığı barışçıl ve istikrarlı bir dünya mı? Yoksa halklarını yok eden, komşularına saldıran ve karşılıklı şiddeti sürekli kılan parya devletleri desteklemek mi? Bölgemizdeki ülkelere nasıl bir mesaj gönderiyoruz?

Bu ülkede, sadakatlerini öncelikle soykırımcı varlığa adayan Siyonist savunucular, Avustralya’yı zerre kadar umursamamaktadır. Avustralya’yı Orta Doğu’daki bitmek bilmeyen savaşlara sürüklemek ya da bu ülkede sahte bir saldırı dalgası kurgulamak onların umurunda değil. Avustralya’nın toplumsal dokusuna zarar vermeyi ya da sözde karşı çıktıkları ırkçılığı silah haline getirmeyi de umursamıyorlar. Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki sahte Avustralya pasaportu skandalıyla Avustralya’yı ateşe atmaya hazır olduklarını zaten göstermişlerdir. Federal Polis Komiseri Kristy Barrett’ın aksi yöndeki açıklamalarına rağmen Bondi saldırısının suçunu ısrarla “İslamcı aşırıcılığa” yıkmaya çalışmaları, bu ülkedeki Siyonist savunucuların, Siyonist varlığın imajını rehabilite etmek uğruna Avustralya’nın itibarını geri dönülmez biçimde zedelemeye hazır olduklarının bir başka örneğidir.

Nefret söylemi yasalarında önerilen değişiklikler tam anlamıyla siyasi bir intihardır. Nefret, hukuki bir argüman değil, siyasi bir tiyatro unsurudur ve öznel biçimde muhaliflere karşı kullanılmak üzere tasarlanmıştır. Bu yasaların ilk etapta Hizb-ut Tahrir gibi grupları hedef alacağı söylenmiş olsa da, asıl hedefin Filistin yanlısı tüm aktivizm ve sonrasında hükümetlerin hoşuna gitmeyen her türlü muhalif faaliyet olduğu açıktır.

Üstelik bu yasalar, “Terörle Mücadele”nin yirmi yılı boyunca İslami temelli siyasi faaliyetleri hedef alacak şekilde kademeli olarak daraltılmış olsa da hem siz hem de İçişleri Bakanınız, Hizb-ut Tahrir’in hiçbir zaman yasaları ihlal etmediğini defalarca vurguladınız. Ancak bu itiraf, bu ülkede yasalara uygun bir şekilde faaliyet göstermek sanki bir formaliteden ibaretmiş gibi basit bir dipnot olarak geçiştirilmiştir!

Bunun yerine, son yirmi yılın İslamofobisini kullanarak “Müslüman nefret söylemi” ve “Müslüman nefret vaizleri” heyulasını dolaşıma soktunuz; Hizb-ut Tahrir’i karalamak ve herhangi bir cevap hakkını engellemek için yalan ve yanlış bilgiler sundunuz. Siz ve İçişleri Bakanınız, sırf bizden hoşlanmadığınız için bizi yasaklamak istediğinizi açıkça ifade ettiniz ve Bondi’de kaybedilen hayatları, Avustralya’yı size boyun eğmeye zorlamak için bir şantaj aracı olarak kullandınız. Avustralya vatandaşlarının hayatına verdiğiniz değer bu mudur?

Muhalif sesleri susturmak için iki kademeli bir hukuk sistemi inşa etmenin bizi daha güvenli kılacağını mı sanıyorsunuz? Bu yetkileri alan hükümetlerin, gelecekte bu yetkileri kötüye kullanmayacağını ya da yeni trajedileri bahane ederek daha fazla güç talep etmeyeceğini mi söylüyorsunuz? Trump’ın siyasi rakiplerine karşı yürüttüğü kampanya, bu tür gücün nereye varacağının bir işareti değil mi? Geçmişteki Filistin aktivizminizin bile suç sayılacağı bir noktaya gelinmemesi için Avustralya’nın bu sınırı aşmasına izin verilmemelidir.

Peki İslamofobik klişelere başvurarak, yirmi yıl ya da daha fazla hapisle kimi tehdit ediyorsunuz? Afganistan savaşını, Müslümanları baskıcı bir rejimden kurtaracağı iddiasıyla desteklediniz. Müslüman kadınların özgürce düşünme, seçim yapma ve buna göre örgütlenme haklarını savundunuz. Ancak yirmi yıl sonra, soykırımın yanlış olduğunu söyleyen Müslüman üniversite öğrencilerini hapse atmakla tehdit ediyorsunuz. 1947’de evini kaybetmiş, bir halkın topraklarından sürülmesinin yanlış olduğunu söyleyen nineleri hapse atmak mı istiyorsunuz? Esirlere tecavüz edilmesinin yanlış olduğunu söyleyen Avustralyalı profesyonelleri, işçileri ve girişimcileri cezalandırmak mı istiyorsunuz? Bu gerçekten Avustralya’yı güvenli kılmakla mı ilgilidir, yoksa gasıp varlığı eleştirilerden korumakla mı ilgilidir?

Gazze gerçekten hepimizi değiştirdi. Tarihin doğru tarafında durmak yerine Avustralya, soykırımı gerçekleştirenleri koruyup ona karşı çıkanları cezalandırarak bu suça ortak olmaya zorlanmaktadır. Hizb-ut Tahrir’in yasaklanması önerisi, kamuoyunun dikkatini dağıtmaktan başka bir şey değildir. Asıl mesele vicdanımız ve onu ifade edebilme kapasitemizdir. Gazze’deki işgalci kuvvetin işlediği şiddetin bizi duyarsızlaştırmasına izin veremeyiz. Avustralya’da da siyasi şiddet serbest bırakılmak isteniyor. O yüzden ayağa kalkmanın zamanı gelmiştir.

وَقُلْ جَاءَ الْحَقُّ وَزَهَقَ الْبَاطِلُ إِنَّ الْبَاطِلَ كَانَ زَهُوقاً“Yine de ki: Hak geldi; bâtıl yıkılıp gitti. Zaten bâtıl yıkılmaya mahkumdur.” [İsra 81]

Devamını oku...

Çifte Standartlı Bir Adalet… Cellat Ödüllendirilirken, Hakkı Söyleyenler Cezaya Çarptırılmaktadır!

23 Aralık 2025 Salı günü, 2023 yılından bu yana Harem Cezaevi’nde tutuklu bulunan Hizb-ut Tahrir gençlerinden ikinci bir grup hakkında üç yıldan on yıla kadar değişen zalimane hapis cezaları verildi. Yargılananlar arasında Hizb-ut Tahrir / Suriye Vilayeti Medya Bürosu Başkanı da bulunmaktadır. Mahkemenin yerinden (mağaradan) tutun da yüzü maskeli hakimlere kadar son derece garip ve şaibeli yargılama koşulları altında verilen bu ağır hükümler, hak sözü haykırmaktan ve mücrim Esed ile katil rejimine karşı cephelerin açılmasını talep etmekten başka bir dertleri olmayan gençleri hedef almıştır.

Bu manzaranın tam ortasında, gözden kaçması mümkün olmayan çarpıcı bir olay vuku bulmuştur: Şebbiha unsurlarından ve rejim artığı kişilerden bazı subaylar ve şahsiyetler serbest bırakılmıştır. Bunların bir kısmı, halkın zulme karşı ayaklanmasını bastırmada doğrudan ya da dolaylı biçimde rol almış askerî birliklerde görev yapmış kimselerdir... Bu kişiler, “toplumsal barış politikası” ve “ellerinin kana bulaşmamış olması” gibi gerekçelerle serbest bırakılırken; geçmiş zalim rejime karşı onurlu duruşlarıyla tanınan gençler, karanlık mahkemelerde, maskeli yargıçlar önüne çıkarılmakta ve verilen ağır cezalar, hafızalarda katil Esed döneminde verilen hükümleri hatırlatmaktadır!

Cezaya çarptırılan bu Hizb-ut Tahrir gençleri; İslam’ı ve şeriatı savunan, Nübüvvet metodu üzere İkinci Raşidi Hilafet’in ikamesini talep eden fikir ve dava adamlarıdır. Normalleşme sürecini reddeden ve ülkeyi tiranlıktan kurtarmak için cephelerin açılmasını savunan kimselerdir. Birçoğu, çökmüş eski rejim döneminde zindanların acısını tatmıştır. Bu sebeple, mahkûm edilmeleri değil, onurlandırılmaları, aşağılanmaları değil, izzetlerinin korunması gerekirdi. Ancak yeni rejim, Beşşar ve babasının yürüttüğü zalim yönetimin izinden giderek, Hizb-ut Tahrir gençlerini tutuklama yolunu seçmiştir. Bu rejim, Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in şu buyruğunu unutmuş veya unutmuş gibi davranmaktadır:

مَنْ عَادَى لِي وَلِيّاً فَقَدْ آذَنْتُهُ بِالْحَرْبِ“Kim benim veli kuluma düşmanlık ederse, ben de ona harp ilan ederim.” [Buhari]

مَنْ آذَى لِي وَلِيًّا فَقَدِ اسْتَحَقَّ مُحَارَبَتِي“Kim benim bir velime eziyet ederse, Benimle savaşmayı hak etmiştir.” [Ebû Ya’lâ el-Mevsılî] Allah’ın kendisine harp ilan ettiği ve Allah ile savaşmayı hak eden kimse, kuşkusuz hüsrana uğramıştır.

Şahit olduğumuz bu zalim tablo, ölçülerde açık bir kopuşu gözler önüne sermektedir. Katil suçlunun safında yer alanlar, “toplumsal barış” ve “güvenlik” gerekçeleriyle temize çıkarılırken; ülkeyi ve kulları, sömürgeci kâfirlerin ve onların ajanlarının nüfuzundan kurtarmaya çalışanlar kriminalize edilmektedir. Oysa bu gençler, Şam’ın Allah’ın şeriatıyla yönetilmesini ve Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in buyurduğu gibi olmasını istemektedirler:

عُقْرُ دَارِ الْإِسْلَامِ الشَّامُ“İslam yurdunun kalbi Şam’dır” [Taberani] Bu zalim sahne, kulak veren ve vicdanı diri olan herkesi şu soruyu sormaya sevk etmiştir: Acaba bizler, Amerikan yaptırımlarının ve “Sezar Yasası”nın (Caesar Act) kaldırılması karşılığında Amerika’nın kucağına atılmanın ve hak ehlini zindanlarda çürütmenin bedelini mi ödemeye başladık? Öyle mi?

Son olarak Ey akıl sahipleri! İbret alın... Bu, zulmün ve baskının ebedi kalacağını sanan tüm zalimlerin sonudur. Zulmün ve baskının ebedî olduğunu sandıkları anda yıkılıp gitmişlerdir. Allah’ın sünneti asla değişmez; kimseye iltimas geçmez. Zulmün akıbeti gecikmez. Tarih buna şahittir. Zira zulüm, karanlıklardır. Mazlumun duası ile Allah arasında hiçbir perde yoktur.

وَسَيَعْلَمُ الَّذِينَ ظَلَمُوا أَيَّ مُنقَلَبٍ يَنقَلِبُونَ“Zulmedenler, hangi dönüşle döndürüleceklerini yakında bileceklerdir.” [Şuara 227]

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER