Çarşamba, 19 Zilkâde 1447 | 2026/05/06
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

SAYI 598 Çıktı - Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi El-Raye Gazetesi

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi

El-Raye Gazetesi Yeniden Yayında

 

Biz, Hizb-ut Tahrir Medya Ofisi olarak takipçilerimiz ve Merkezi Medya Bürosu Web Sayfası misafirlerimize, Hizb-ut Tahrir tarafından 1954 yılında başlatılan El-Raye Gazetesinin tekrar yayına başlatılmasını duyurmaktan gurur duyarız. Karanlık ve zorba rejimlerin baskısı sonucu haftalık yayınlanan gazete durdurulmuştu. Şimdi Hizb-ut Tahrir El-Raye Gazetesini Allah’ın izniyle tekrar başlatacaktır.

Devamını oku...

ABD-Endonezya Büyük Savunma İşbirliği Ortaklığı

ABD-Endonezya Büyük Savunma İşbirliği Ortaklığı

Soru:

13 Nisan 2026 tarihinde ABD Savaş Bakanı ve Endonezya Savunma Bakanı, ABD ile Endonezya arasında “Büyük Savunma İşbirliği Ortaklığı” (Major Defense Cooperation Partnership - MDCP) kurulduğunu duyurdular. Bundan kısa bir süre önce ABD Savaş Bakanlığı’ndan sızdırılan gizli bir belgede, Amerikan uçaklarına Endonezya hava sahasında geniş çaplı uçuş izni verildiği yer almıştı... Peki bu anlaşmanın içeriği ve yansımaları nelerdir? Endonezya-ABD ilişkilerini ve aynı zamanda Çin ile olan ilişkileri nasıl etkileyecek?

Cevap:

Bu konunun netleşmesi için aşağıdaki hususlara bir göz atılması gerekiyor:

1- 13 Nisan 2026 tarihli ortak bildiride şu ifadeler yer almıştır: “ABD Savaş Bakanı ve Endonezya Savunma Bakanı, ABD ile Endonezya arasında “Büyük Savunma İşbirliği Ortaklığı” (Major Defense Cooperation Partnership - MDCP) kurulduğunu duyurdu. Bu ortaklık, ABD ile Endonezya arasındaki ikili savunma ilişkilerinin gücünü ve potansiyelini ortaya koyuyor. MDCP ayrıca ikili savunma işbirliğini güçlendirmek için yönlendirici bir çerçeve olmayı hedefliyor. Bu duyuru ile birlikte iki ülke, Hint-Pasifik bölgesinde barış ve istikrarı koruma konusundaki ortak yükümlülüklerine bir kez daha vurgu yapmışlardır ... MDCP, karşılıklı saygı ve ulusal egemenlik ilkeleri temelinde yürütülecek üç temel eksen üzerine oturtulmuştur: Birincisi: Askeri modernizasyon ve kapasitenin geliştirilmesi. İkincisi: Profesyonel askeri eğitim ve öğretim. Üçüncüsü: Askeri tatbikatlar ve operasyonel işbirliği.”

2- Ortak bildirinin yayınlanmasından iki gün önce, 12 Nisan 2026 tarihinde Hindistan merkezli Sunday Guardian gazetesi web sitesinde şu çarpıcı bilgilere yer vermiştir: “ABD Savaş Bakanlığı’na ait gizli bir belgede; Endonezya Cumhurbaşkanı Prabowo Subianto ile Başkan Donald Trump arasında Şubat ayında Washington’da gerçekleşen görüşmenin ardından, Amerikan askeri uçaklarının Endonezya hava sahasını kullanmasına izin veren bir plan hazırlandığı yer aldı. Bu durum, ABD’nin Hint-Pasifik bölgesindeki operasyonel erişimini genişletme yolunda önemli bir adım attığı anlamına geliyor. Prabowo, Barış Kurulu Zirvesi’ne (Board of Peace Summit) katılmak üzere 18-20 Şubat 2026 tarihlerinde Washington’u ziyaret etti. Gizli bir ABD belgesinde yer alan detaylara göre Prabowo, bu ziyaret sırasında Trump ile yaptığı ikili görüşmede, Amerikan uçaklarına Endonezya hava sahasında geniş çaplı uçuş izni verilmesini öngören bir öneriyi onayladı.” (12.04.2026 Sunday Guardian)

3- Gizli belgeye atıfta bulunan gazetede ayrıca şu ifadeler yer almıştır: “Bu taahhüdü hayata geçirmek amacıyla, ABD Savaş Bakanlığı, 26 Şubat’ta Endonezya Savunma Bakanlığı’na ‘Amerikan Uçuşlarına İşlerlik Kazandırılması’ başlıklı bir belge iletti. Söz konusu belge; Endonezya’nın, beklenmedik durum operasyonları, krize müdahale görevleri ve iki taraf arasında kararlaştırılan askeri tatbikatları gerçekleştirmek üzere Endonezya hava sahasının Amerikan askeri uçakları tarafından kullanılmasına izin vermesini öngören resmi bir mutabakat önermektedir.” Belgede ayrıca “Amerikan uçaklarının, geçiş yapacaklarına dair bildirimde bulunduktan hemen sonra, ABD tarafından daha sonra bu uygulamanın iptal edildiği bildirilene kadar doğrudan geçiş yapabilecekleri.” belirtilmektedir.”

4- Ayrıca burada doğudan batıya 5.000 kilometreden fazla uzanan, Hint ve Pasifik Okyanusları arasındaki hayati hava koridorlarından geçen uçsuz bucaksız Endonezya takımadalarıyla ilgili bir diğer önemli husus daha bulunmaktadır. Bu erişimi Washington için stratejik açıdan değerli kılan da işte tam olarak budur. Zira Endonezya’nın tüm hava sahası aynı statüde değildir. BM Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin (UNCLOS) 53. maddesi uyarınca, belirlenmiş olan ‘Takımada Deniz Yolları’ (ALKI) —yani Sunda Boğazı koridoru, Lombok-Makassar Boğazı koridoru ve Aru Denizi koridoru— gemiler ve uçaklar için tanımlanmış geçiş hakları barındırmaktadır ve Endonezya bu hakları askıya alamaz. Ancak bu koridorlar Kuzey’den Güney’e uzanmaktadır. Guam, Filipinler, Avustralya veya Diego Garcia’yı birbirine bağlayan Amerikan operasyonel rotaları ise genellikle doğudan batıya doğru uzanmaktadır. Bu rotalar, 2002 tarihli 37 sayılı Endonezya Kanunu’na göre henüz Endonezya tarafından belirlenmiş herhangi bir takımada koridorunun parçası olmayan hava sahası üzerinden geçmektedir. İşte bu anlaşmanın tehlikesi tam da burada yatmaktadır!! Zira bu anlaşma, ABD’nin öteden beri büyük ilgi duyduğu doğu-batı yönlü geçişlere erişim hakkı tanımaktadır. Nitekim ABD Dışişleri Bakanlığı, 2014 yılında yayımladığı “Denizlerin Sınırları” başlıklı raporunda bu tür geçişlerin uluslararası hukuk gereği açık olması gerektiğini ifade etmiştir.

5- Kaldı ki “krizlere müdahale” kavramı, ucu açık ve muğlak bir terimdir, insani yardımları yahut saldırı paketlerini kapsayacak kadar geniştir. Aynı şekilde “acil durum operasyonları” da afet yardımı koordinasyonundan Güney Çin Denizi’nde ya da ötesinde yürütülen askerî operasyonlara kadar her anlama gelebilir.

Dolayısıyla kapsamlı erişim veya kapsamlı geçiş sistemine göre Endonezya’nın, her bir uçuşu tek tek ele alarak bu operasyonlar arasında etkin bir şekilde ayrım yapması mümkün değildir. Eğer bir ABD uçağı üçüncü bir ülkeye askeri operasyon düzenlemek için Endonezya hava sahasını kullanmak isterse, Cakarta’nın bunu isteyip istemediğine ya da önceden bilgilendirilip bilgilendirilmediğine bakılmaksızın Endonezya fiilen bu operasyonda bir aracı konumuna düşecektir. O üçüncü ülke, Endonezya’nın imzaladığı niyet anlaşmasının maddelerinde yer alan teknik detaylara pek itibar etmeyerek, Endonezya topraklarını Amerikan kuvvetlerinin doğrudan bir geçiş güzergahı olarak değerlendirecektir.

6- Çin’in bu gizli belgeye ve Amerika Birleşik Devletleri ile Endonezya arasındaki savunma işbirliği anlaşmasına yönelik tutumuna gelince; Çin Halk Kurtuluş Ordusu’na bağlı ulusal bir yayın organı olan Global Times, X hesabında şu bilgileri paylaşmıştır: “17 Nisan 2026 Cuma günü Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Guo Jiakun’dan, Endonezya’nın ABD ordusuna hava sahasına erişim izni vermesi teklifini değerlendirmesi ve Washington ile Cakarta arasındaki askeri ilişkiler hakkında yorum yapması istendiğinde “ Güneydoğu Asya Uluslar Birliği Tüzüğü (ASEAN) ve Güneydoğu Asya Dostluk ve İşbirliği Sözleşmesi’nin, üye devletlerin bölgesel barış, güvenlik ve refahı güçlendirme sorumluluğunu paylaştığını ve “kendi topraklarının kullanımı da dâhil olmak üzere” üye devletlerin egemenliğini ve toprak bütünlüğünü tehdit eden hiçbir politika veya faaliyete katılamayacaklarını açıkça hükme bağladığını.” ifade etti. Guo ayrıca “Savunma ve güvenlik alanındaki iş birliğinin, herhangi bir üçüncü tarafın çıkarlarını hedef almaması veya zarar vermemesi ve bölgesel barış ile istikrarı zedelememesi gerektiğine güçlü bir şekilde inandıklarını” belirtti.

7- Hint-Pasifik bölgesinde; Japonya, Güney Kore, Filipinler, Tayland ve Avustralya’nın Amerika Birleşik Devletleri ile karşılıklı savunma anlaşmaları bulunmaktadır. Bu, ABD’nin, herhangi bir saldırıya uğraması durumunda ilgili ortağını savunmakla yükümlü olduğu anlamına gelmektedir. Diğer yandan Singapur da bir savunma antlaşması uyarınca ABD’nin müttefiki olmasa da Güneydoğu Asya bölgesinde Washington’un en yakın güvenlik ortaklarından biri olmaya devam etmektedir. 2005 tarihli Stratejik Çerçeve Anlaşması uyarınca ABD, Singapur’u Güvenlik İşbirliği’nin en önemli ortağı olarak tanımıştır. Ardından Singapur ile ABD, 2015 yılında biyogüvenlik, siber savunma, insani yardım, afet yardımı ve stratejik iletişim gibi alanlarda iş birliğini belirlemek amacıyla Geliştirilmiş Savunma İş Birliği Anlaşması imzalamışlardır. (20.04.2026 Channel News Asia)

8- Büyük Savunma İş Birliği Anlaşması’nin (MDCP) içeriği incelenip detaylıca analiz edildiğinde anlaşmanın şu hususları barındırdığı görülecektir:

A- Bu anlaşma, Amerika’nın denizcilik alanına daha fazla nüfuz etmesine ve Malakka Boğazı üzerindeki kontrolünü daha da artırmasına zemin hazırlamaktadır. Malakka boğazı, Endonezya ile özellikle Malezya ve Singapur gibi komşu ülkeler arasında son derece önemli bir deniz geçididir. Bu da küresel ticaret ve enerji taşımacılığı için en kritik geçiş güzergahından biri olan Malakka Boğazı üzerindeki Amerikan etkisinin artacağı anlamına gelmektedir. Malakka Boğazı, aynı zamanda Çin, Japonya ve Güney Kore enerjisinin can damarıdır. Bilindiği üzere, Çin’in ham petrol ve gaz ithalatının çok büyük bir kısmı Endonezya, Malezya ve Singapur arasında yer alan bu dar koridordan geçmektedir. Amerika Birleşik Devletleri’nin son zamanlarda bu stratejik boşluğu doldurmak için hamlelerini hızlandırdığı görülmektedir ve bunun Donald Trump döneminde gerçekleşmesi asla bir tesadüf değildir.

B- Bu anlaşma, Endonezya’da başta savaş gemileri olmak üzere ABD askeri araçlarının kapsamlı onarımı, bakımı ve yenilenmesi için tesisler tahsis edilmesine, hatta inşa edilmesine zemin hazırlamaktadır. Nitekim MDCP anlaşmasına ilişkin yapılan ortak açıklamada, operasyonel hazırlığı artırmak amacıyla bakım, onarım ve yenileme alanlarında iş birliği yapılacağı açıkça belirtilmiştir. ABD’nin daha önce Kuzey Sulawesi’deki Bitung bölgesinde, savaş gemilerinin bakım ve onarımı için böylesi bir deniz üssü kurmaya ilgi duyduğunu da unutmamak gerekir.

C- Anlaşma, her bir uçuş/durum için ayrı ayrı izin verilmesi yerine, bildirim esasına dayalı bir sistemi yerleştirmekte ve bu da ABD askeri kuvvetlerinin hareketliliği üzerindeki prosedürel kısıtlamaları önemli ölçüde azaltmaktadır. Anlaşma ayrıca; ABD Pasifik Hava Kuvvetleri ile Endonezya Hava Operasyon Merkezleri arasında doğrudan bir kırmızı hat kurulmasını ve buna paralel diplomatik ve askeri iletişim kanallarının oluşturulmasını öngörmektedir. Her bir uçuş için ayrı ayrı izin almak yerine sadece bildirim esasına dayalı bu sistem, Amerikan askeri uçaklarının Endonezya hava sahasından hızlı ve engelsiz bir şekilde geçmesine olanak tanımaktadır. Bu durum, Amerikan uçaklarının Avustralya’nın Darwin kentindeki üssünden kalkıp Endonezya hava sahası üzerinden Çin ve Tayvan’a, oradan Filipinler’e ve ardından Japonya’ya ulaşması açısından son derece büyük bir önem arz etmektedir!

D- Bu anlaşma, 2026 yılı içerisinde Endonezya ile Amerika arasındaki ilişkilerde yaşanan birtakım gelişmelere de işaret etmektedir. Bu gelişmelerden bazıları şunlardır:

Birincisi: Endonezya’nın, Trump liderliğindeki ABD tarafından yürütülen Barış Kurulu’na katılımı: “Endonezya, Gazze’deki sözde barış görevi için 8 bin askerin hazır olduğunu duyurdu... Böylece Endonezya, Trump’ın Gazze için başlattığı Barış Kurulu girişimine resmî olarak asker göndermeyi taahhüt eden ilk ülke oldu. İki yıl süren yıkıcı savaşın ardından geçen 10 Ekim’den bu yana “İsrail” ile Hamas arasında imzalanan ateşkesin sürdüğü ifade ediliyor.” (16.02.2026 Russia Today)

İkincisi: Aynı ay içerisinde ABD ile Endonezya arasında karşılıklı ticaret anlaşması imzalandı: “Endonezya ve ABD, Endonezya mallarına uygulanan Amerikan gümrük vergilerini %32’den %19’a düşürmeyi amaçlayan bir ticaret anlaşması imzaladı. Cakarta, başta en önemli ihracat kalemi olan palmiye yağı olmak üzere çeşitli ürünler için gümrük muafiyeti elde etti. Endonezya Ekonomi Bakanı Airlangga Hartarto ile Amerikan Ticaret Temsilcisi Jamieson Greer, aylarca süren müzakerelerin ardından Washington’da anlaşma imzaladılar. Buna karşılık Endonezya da tüm sektörlerde çoğu Amerikan ürünlerine uygulanan gümrük engellerini kaldıracak... Cakarta ayrıca, Amerikan ticari çıkarlarına zarar veren yabancı şirketlere karşı önlemler almayı ve kritik madenler ile enerji kaynaklarında Amerikan yatırımlarını kolaylaştırmayı, nadir toprak elementleri sektörünün geliştirilmesini hızlandırmak için ABD şirketleriyle iş birliği yapmayı da kabul etti... Endonezya Cumhurbaşkanı Prabowo Subianto, anlaşmayı tamamlamak ve ABD-Endonezya Barış Kurulu liderlerinin ilk toplantısına katılmak üzere Washington’a gitti. Burada Başkan Trump ile “(ABD-Endonezya İttifakı İçin Yeni Bir Altın Çağa Doğru) Anlaşmanın Uygulanması” başlıklı bir belge imzaladı. Beyaz Saray, bu belgenin her iki ülke için ekonomik güvenliği ve büyümeyi pekiştireceğini belirtti. (20.02.2026 Şarku’l Avsat)

Üçüncüsü: Hindistan merkezli Sunday Guardian gazetesi 12 Nisan 2026 tarihinde internet sitesinde şu bilgiyi paylaşmıştır: “ABD Savaş Bakanlığı’na ait gizli bir belge; Endonezya Cumhurbaşkanı Prabowo Subianto ile Başkan Donald Trump arasında Şubat ayında Washington’da gerçekleşen görüşmenin ardından, Amerikan askeri uçaklarına Endonezya hava sahasına erişim hakkı veren bir plan hazırlandığını ortaya çıkardı. Gizli bir Amerikan belgesinde yer alan bu detaylara göre söz konusu durum, ABD’nin Hint-Pasifik bölgesindeki operasyonel nüfuzunu genişletmesi açısından önemli bir adımı temsil etmektedir.” (12.04.2026 Sunday Guardian)

Dördüncüsü: Daha önce açıkladığımız MDCP (Büyük Savunma İşbirliği Ortaklığı) anlaşmasının imzalanması. 13 Nisan 2026 tarihli ortak bildiride şu ifadelere yer verildi: “ABD Savaş Bakanı ve Endonezya Savunma Bakanı, ABD ile Endonezya arasında “Büyük Savunma İşbirliği Ortaklığı” (Major Defense Cooperation Partnership - MDCP) kurulduğunu duyurdu... MDCP üç temel eksene dayanmaktadır... (1) Askeri modernizasyon ve kapasiteni geliştirilmesi; (2) Profesyonel askeri eğitim ve öğretim; (3) Askeri tatbikatlar ve operasyonel işbirliği.

Bu dört madde, Endonezya ile Amerika arasındaki ilişkilerin gerçek vakıasını gözler önüne sermekte ve Siyasi Mefhumlar kitabının “Uzak Doğu Meselesi” bölümünde (s. 158-159/ Türkçe s.165.166) yer alan şu ifadeleri doğrulamaktadır: “Amerika, Hollanda’yı Endonezya’dan çıkarmayı başardıktan sonra onun yerine geçmeye çalışmasına rağmen Endonezyalılar, uzun yıllar ona direndiler ve diğer bir sömürgecinin girmesi için başka bir sömürgecinin çıkarılmasına karşı çıktılar. Bunun üzerine Amerika, Endonezya’nın önüne engeller koymaya, ona karşı devrimler yapmaya başladı... Bu sıkıştırmalardan dolayı Endonezya yöneticileri baskıya boyun eğip Amerikan kredilerini ve askeri yardımları kabul ettiler. Böylece Endonezya, Amerikan nüfuzu altına girdi ve Sukarno döneminden bu yana Amerika’nın tabilerinden biri sayılır... Böylece özellikle ordu ve ülke ekonomisi üzerindeki hakimiyeti olmak üzere Amerika, Endonezya’ya hâkim hale geldi ve bu durum bugüne kadar devam etti.” Yine mevcut Cumhurbaşkanı seçildikten sonra 11 Kasım 2024 tarihinde yayınladığımız soru-cevapta da şöyle demiştik: “Yukarıdaki bilgiler ışığında, 20 Mart 2024’te seçim zaferini açıklamasından 20 Ekim 2024’te göreve başlamasına ve sonrasına kadarki süreçte, yeni Endonezya Cumhurbaşkanı Prabowo’nun, seleflerinin izinden gittiği, hatta Amerika’ya daha da yakınlaştığı ve Endonezya’da hala Amerika nüfuzunun baskın olduğu görülmektedir!” İşte böylece Endonezya Amerika’nın nüfuzuna tabi bir devlet haline gelmiştir... Oysa Endonezya; konumu ve nüfusu bakımından büyük bir ülke olmakla birlikte, bundan da önemlisi o toprakları kuşatan yüce İslam sayesinde; Raşidi Hilafet’i kurarak hayatın her alanında İslam’ı uygulamak suretiyle, yeryüzünün dört bir yanına hayrı yayarak tüm dünyayı etkileyebilecek ve böylece Alemlerin Rabbinin büyük farzını yerine getirerek de O’nu razı edebilecek potansiyel ve güce sahiptir... Aksi takdirde Endonezya rejimi, Amerika’nın esiri ve onun emir ve yasaklarına göre hareket eden bir tabi devlet olarak kalmaya devam edecektir. Böylece hem dünyasını hem de ahiretini kaybedecektir ki bu, apaçık bir hüsrandır.

إِنَّفِيذَلِكَلَذِكْرَىلِمَنْكَانَلَهُقَلْبٌأَوْأَلْقَىالسَّمْعَوَهُوَشَهِيدٌ “Şüphesiz ki bunda kalbi olan yahut hazır bulunup kulak veren kimseler için bir öğüt vardır.” [Kâf 37]

H.14 Zilkade 1447
M.01 Mayıs 2026

Devamını oku...

Sudan Hükümeti Sefalet Üretmektedir: Elektrik Tarifelerine %72’den Fazla Zam

Hükümet, elektrik şirketi aracılığıyla hiçbir ön bildirimde bulunmadan elektrik fiyatlarına %72’yi aşan devasa bir zam yaptı. Bu artışlar konut tüketiminde şu şekilde oldur:

İlk 100 kilovat: 4.000 Cüneyh’ten 7.000 Cüneyh’e,

İkinci 100 kilovat: 5.000 Cüneyh’ten 9.000 Cüneyh’e,

Üçüncü 100 kW: 6.000 Cüneyh’ten 11.000 Cüneyh’e yükseltildi ve artışlar bu şekilde devam edip gitmektedir.

Hükümetin elektrik birim fiyatına bu denli büyük zamlar yapması, hiçbir meşru gerekçesi olmaksızın insanların mallarını haksız yere yemek ve onların sıkıntılarını artırmaktan başka bir anlam taşımaz. Özellikle de lanet savaş sebebiyle sahip olduklarının büyük kısmını kaybeden halkın ezici çoğunluğunun yaşadığı ağır şartlar göz önüne alındığında, bu durum hükümetin halkın halini ve ihtiyaçlarını umursamadığını gösteriyor. Hükümet, tıpkı insanları gizlice ve karanlığın çökmesiyle soyan hırsızlar gibi hareket ediyor. Bu zamların hiçbir haklı gerekçesi olmadığını kendisi de çok iyi bilmektedir, işte bu yüzden hiçbir duyuru yapmadan gizlice zam yapmıştır!

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti olarak biz, hükümetin bu bocalaması karşısında şunları vurguluyoruz:

Birincisi: Elektrik, günümüzde hayatın zarurî ihtiyaçlarından kabul edilmektedir ve kamu mülkiyetindendir. Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in şu hadisinin kapsamına girer: “İnsanlar üç şeyde ortaktırlar: Su, mera ve ateş.” Hadisteki ateş kavramı enerjiyi de içine alır. Dolayısıyla elektrik bedava ya da en kötü ihtimalle sadece maliyet fiyatına sunulmak zorundadır.

İkincisi: Bugün elektrik meselesinde olduğu gibi, kamu mülkiyetinin özel mülkiyete devredilmesi İslam’a göre şeran caiz değildir. Elektrik sektörü, IMF ve Dünya Bankası’nın talimatları doğrultusunda özelleştirilmiştir.

Üçüncüsü: Hükümet, elektriği halka ücretsiz ya da yalnızca maliyetine sunmak yerine ondan kâr elde etmeye çalışmaktadır. Bu nedenle, bütçe açıklarını kapatmak, hem kendisi hem de yozlaşmış çevresinin lüks içinde yaşamasını sağlamak için vergileri, gümrük harçlarını ve son olarak elektrik tarifelerini artırarak halkı yoksullaştırmaktadır.

Savaştan önce de sonra da tek derdi yoksulluk üretmek ve fakirleri ezmek olan bu hükümet, hakkımızda hiçbir ahit ve yemin gözetmemektedir. Bu hükümet, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmeti yönetmeye kesinlikle layık değildir. Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem bu ümmet hakkında şöyle buyurmuştur:

اللَّهُمَّ مَنْ وَلِيَ مِنْ أَمْرِ أُمَّتِي شَيْئاً فَشَقَّ عَلَيْهِمْ فَاشْقُقْ عَلَيْهِ، وَمَنْ وَلِيَ مِنْ أَمْرِ أُمَّتِي شَيْئاً فَرَفَقَ بِهِمْ فَارْفُقْ بِهِ“Allahım! Kim ümmetimin işinden bir şey üstlenir, sonra da onlara sıkıntı verirse, sen de ona sıkıntı ver. Kim de ümmetimin işinden bir şey üstlenir, sonra da onlara nazik ve iyi davranırsa, sen de ona iyi davran.”

Bu batıl, yozlaşmış ve zalim rejimler, insanlara zorluk çıkarmaktan başka bir şey yapmazlar. O halde Sudan halkı, Nübüvvet metodu üzere İkinci Raşidi Hilafet’i ikame etmek ve İslam’ı uygulamak için çalışanlarla birlikte çalışmalıdır. Hilafet, halkın işlerini güdecek, tebaasına şefkatle muamele edecek, faizci küfür kurumlarının değil, yalnızca Alemlerin Rabbi olan Allah’ın rızasını gözetecek, kamu mülkiyetini ait olduğu yere koyacak ve böylece bu, tebaanın hayatına hayır ve bereket olarak yansıyacaktır.

Devamını oku...

Yahudi Varlığının Uykusunu Kaçıran Kâbus

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Yahudi Varlığının Uykusunu Kaçıran Kâbus

 

Haber:

Yahudi varlığı içinde artan endişe ve tartışmaların ortasında emekli Tümgeneral Yitzhak Brik, olası bir Mısır saldırısı konusunda uyarıda bulunarak, 2026 Bedir tatbikatlarını 73 Savaşı’ndaki stratejik savunma planına benzetti; zira o dönemde Mısırlılar siyasi ve askeri düzeyi aldatarak, tüm varlığı şaşkına çeviren bir savaşı başlatmayı başarmışlardı.

Ayrıca Brik, Yahudi varlığının, Mısır ile Türkiye arasında olası bir ittifaktan dolayı yükselen stratejik bir tehditle karşı karşıya olduğu konusunda da uyarmış ve varlığının, oluşabilecek bu ittifakın onu iki bölgesel güç karşısında zorlu bir savaşa sürükleyebileceğini henüz kavrayamadığını belirtmiştir.

Yorum:

Son zamanlarda mevcut ve eski Yahudi varlığı liderleri ile aynı şekilde medya mensupları ve analistler arasında, Mısır, Türkiye ve Pakistan’ın da aralarında bulunduğu birçok Müslüman ülkesine karşı şikâyet ve endişe dili önemli ölçüde artmıştır.

Bu endişe ilk bakışta, bu ülkelerdeki mevcut sistemlerin ve liderlerin doğası gereği, Yahudi varlığına herhangi bir zarar vermek bir yana ona saldırı planlamayı bile düşünmeyen sistemler olmaları nedeniyle ciddiyetsiz ve yersiz görülebilir.

Ancak bu uyarıların tekrarlanması, varlığın bazı liderlerinde gerçek bir kaygının derinleştiğini ifade etmekte ve bu da onları, Mısır, Türkiye, Pakistan ve diğerlerine karşı kışkırtmanın dozunu artırmaya sevk etmektedir; hedef ise bu ülkeleri stratejik ve saldırı silahlarından arındırmaktır; yoksa bu rejimlerden bir güvensizlik hissettikleri için değildir; aksine Yahudi siyasi ve askeri liderleri ile onların araştırmacıları, analistleri ve medya mensupları, uykularını kaçıran bir kâbusun acısını çekmektedirler; bu kâbus ise, bu ülkelerin ordularının, eğer karar verirlerse ya da içlerindeki muhlis olanlar dizginleri ele geçirirse, kendi varlıklarını ortadan kaldırabilecek güçte olmalarıdır.

Yahudi varlığı, kibrine rağmen, Amerika ve Batı’nın ipine rağmen ve Müslüman ülkelerdeki mevcut rejimlerin onu korumasına rağmen, bu sızlanma, endişe ve kışkırtma yoluyla bize, en kötü korkularını ve en dehşet verici kâbuslarını yaşadığını göstermektedir; peki, Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in ümmetinin askerlerinden kim bu kâbusları gerçeğe dönüştürme şerefine sahip olacak?

Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَنُرِيدُ أَن نَّمُنَّ عَلَى الَّذِينَ اسْتُضْعِفُوا فِي الأَرْضِ وَنَجْعَلَهُمْ أَئِمَّةً وَنَجْعَلَهُمُ الْوَارِثِينَ وَنُمَكِّنَ لَهُمْ فِي الأَرْضِ وَنُرِي فِرْعَوْنَ وَهَامَانَ وَجُنُودَهُمَا مِنْهُم مَّا كَانُوا يَحْذَرُونَ “Biz ise, o yerde güçsüz düşürülenlere lütufta bulunmak, onları önderler yapmak ve onları vârisler kılmak, o yerde onları iktidar yapmak; Firavun ile Hâmân’a ve ordularına, onlardan (İsrailoğullarından gelecek diye) korktukları şeyi göstermek istiyorduk.” [Kasas 5-6]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Abdullah Hamad el-Vadi

Devamını oku...

Yaklaşan Silahsız Savaş: Gıda

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Yaklaşan Silahsız Savaş Gıda
Çatışma, Kırılganlık ve Aşamalı Çöküş Arasında Küresel Gıda Sistemi Üzerine Bir Okuma

 

Modern savaşlar artık sadece tank ya da füze sayısıyla ölçülmemekte; aksine devletlerin tüm güç araçlarından daha temel bir unsur olan gıdayı güvence altına alma kapasitesiyle ölçülmektedir. Bunun nedeni de ekonomik olarak birbirine bağlı bir dünyada yaşıyor olmamızdan kaynaklanmaktadır. Bu da ekmeği jeopolitik denklemlerin bir parçası haline getirmekte ve tedarik zincirlerindeki bozulmanın etkisi, kimi zaman askeri cephelerdeki bozulmalara eşdeğer bir hale getirmektedir.

Bu okuma; FAO (Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü) ve Dünya Gıda Programı raporlarında tanımlandığı şekliyle küresel gıda sisteminin derin yapısını irdeliyor ve gıdanın bir metadan bir baskı aracına, bir istikrar unsurundan ise çatışmalara karşı son derece hassas ve kırılgan bir unsura nasıl dönüştüğünü ortaya koyuyor.

Birincisi: Dünya, gıda eksikliğin sıkıntısını çekmemekte, aksine ona nasıl ulaşacağının sıkıntısını çekmektedir

Küresel üretim teorik olarak insanları doyurmak için yeterli olmasına rağmen, ancak yüz milyonlarca insan gıda güvensizliği içinde yaşamaktadır. Dolayısıyla sorun üretimde değildir; aksine dağıtımdaki dengesizlikte, satın alma gücünün zayıflığında, tedarik zincirlerinin kırılganlığında, siyasi ve iklimsel şoklardadır; bu da dünyanın gıda azlığından dolayı değil, ona erişimin istikrarsızlığı nedeniyle aç kalmasına neden olmaktadır.

İkincisi: Gıda sisteminin yapısı

Merkezi olmayan bir güce dayanmaktadır; bu, büyük tahıl üreticisi ülkeler, küresel şirketler, fiyatlandırma piyasaları ve Süveyş Kanalı, Bab el-Mendeb ve Hürmüz Boğazı gibi deniz geçitlerinin iç içe geçtiği karmaşık bir ağdır; bu ağ dünyaya bolluk sağlamakta ancak aynı zamanda sistemi görünürde güçlü kılarken yapısal olarak ise kırılgan bir hale getirmektedir.

Üçüncüsü: Savaşların doğrudan bir neden değil, hızlandırıcı bir faktör olması

Modern savaşlar genellikle gıdayı hedef almaz, ancak üretim, enerji ve ulaşım gibi gıdanın temel unsurlarını vurur. Ukrayna Savaşı’nda yaşananlar bize bir ders niteliğindedir; gıda açısından hassas bir bölgede yaşanan çatışma, kısa sürede küresel tahıl fiyatlarında bir kargaşaya yol açmıştır.

Dördüncüsü: Yaşam krizinden siyasi kargaşaya

Gıdanın önemi, sadece bir meta olması değil, aynı zamanda bir iç istikrar faktörü olmasıdır; fiyatların yükselmesi veya arzın azalmasıyla birlikte bir dizi tırmanış süreci ortaya çıkmaya başlar: İlk olarak, gıda fiyatlarındaki artış aileler üzerinde baskı yaratarak geçim sıkıntısına yol açar; ardından bu durum, şehirlerdeki protestolar ve gerginlikler gibi toplumsal kargaşalara dönüşür; en sonunda da kurumlara olan güvenin azalması ve gerginliğin artmasıyla siyasi bir krize dönüşür. Bu da ülkeleri dış baskı ve etkilere karşı daha savunmasız hale getirir.

Beşincisi: Gıda, savaş olmadan nasıl bir baskı aracı haline gelir?

Gıda geleneksel bir silah olarak kullanılmamakta, aksine ihracat kısıtlamalarının dayatılması, koridorların devre dışı bırakılması, piyasalarda spekülasyon yapılması, enerji fiyatlarının manipüle edilmesi veya tedarik zincirlerinde kargaşalar yaratılması gibi dolaylı araçlar yoluyla bir silah olarak kullanıldığı bir baskı aracı ya da müzakere kozu olarak da kullanılmaktadır; tıpkı Gazze’de olduğu gibi; zira tedarik zincirlerinin ciddi şekilde bozulması nedeniyle savaş insani yardımlarla iç içe geçmiş, ardından da gıda yardımlarının girişinin kısıtlanmasıyla gıda, sırf insani bir hak olmaktan çıkıp çatışma denkleminin bir parçası haline gelmiştir.

Altıncısı: Gıda sisteminin aşamalı olarak çöküşü

Gerçek tehlike ani bir kıtlıkta değil, aksine savaşlar, iklim, enerji fiyatlarındaki artış ya da daha önce belirttiğimiz gibi ihracat kısıtlamalarının uygulanması ya da stokların zayıflığı sebebiyle meydana gelebilecek küresel gıda sisteminin istikrarında yavaş yavaş bir aşınmada yatmaktadır… İşte tüm bu dönüşümler, kalıcı olarak yüksek fiyatlara, satın alma gücünün düşmesine ve ülkeler arasında bir uçurum oluşmasına yol açabilir.

Yedincisi: Jeopolitik hızlanma senaryosu

Ukrayna veya İran gibi bölgelerde savaşların genişlemesi, Körfez ülkelerinin sürece dahil edilmesi ya da öngörülemeyen nükleer bir savaşın olması durumunda bu, (üretim ve enerji alanındaki aksamalar, deniz yollarının tehdit altına girmesi, nakliye maliyetlerinin artması ve ihracatı yasaklayan kararlar nedeniyle) küresel çapta fiyatların patlamasına yol açacak, böylece gıda doğrudan hedef alınmadan bir gıda krizi oluşacaktır.

Sekizincisi: Gıda çağında güç mantığı

Güç, tam kontrolde değil, krizler sırasında dayanma ve tedariki yönetme gücünde, stratejik stoklara sahip olmakta ve ulaşım yollarını kontrol etmede yatmaktadır.

Burada, tüm yukarıda geçenlerin özü şudur; bugün bizim rolümüz, ülkemizin sahip olduğu güç unsurlarını değerlendirme ve gıda dengesini tamamen tersine çevirme kapasitesine sahip olan Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafeti yeniden tesis etmek için çalışmaktır; zira bizim beldelerimiz, küresel ekonominin hayati kavşak noktalarında yer almakta, büyük deniz yollarını kontrol etmekte olup enerji piyasalarında etkili bir ağırlığa sahip olduğu gibi etkili bir yönetimle üretim kapasitesinin önemli bir kısmını yeniden kazanabilecek tarım alanlarına da sahiptir. Dolayısıyla yukarıda bahsedilen her şey, konumumuzu etkilenme çemberinden etkileme çemberine dönüştürmek için yeterlidir; işte o zaman gıda artık dışarıdan dayatılan bir baskı kartı ya da taviz koparmak için kullanılan bir müzakere aracı olmayacak, aksine bilinçli ve bağımsız bir şekilde yönetilen egemen bir unsur olacaktır; sadece o zaman bu denklemdeki konumumuz değişebilir ve krizlerden etkilenen bir tüketiciden, krizleri şekillendirme veya kontrol altına alma gücüne sahip bir aktöre dönüşebilir.

Üzerimize kısıtlamalar dayatan, kanlarımızı ucuz sayan ve Allah ve Rasulü'nün razı olmadığı bir yönetimi devam ettirmeleri karşılığında bizleri yok pahasına satan yöneticiler olduğu sürece, bunları yeniden tesis edemeyeceğiz.

Yardımın sadece Allah katından olduğuna dair samimi bir inançla bu kısıtlamaları kırmak için çalışmakla ancak ümmetimizin ihtişamını ve izzetini geri kazanabiliriz; zira bu, Allah Azze ve Celle'nin bize olan vaadi olup Allah asla vaadinden dönmeyecektir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Menal Ümmü Ubeyde

Devamını oku...

Irak: Amerikan Nüfuzu ve İran Çatışması Altında İsimlerin Yeniden Düzenlenmesi

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Irak: Amerikan Nüfuzu ve İran Çatışması Altında İsimlerin Yeniden Düzenlenmesi

 

Haber:

Irak Cumhurbaşkanı Nizar Amidi, 27 Nisan 2026 Pazartesi günü, Koordinasyon Çerçevesinin (Irak Parlamentosu’ndaki en büyük blok) başbakan adayı Ali Faleh Kazım ez-Zeydi’yi 30 gün içinde hükümeti kurmakla görevlendirdi.

Siyasetçiler, ez-Zeydi'nin adaylığının, “Şii siyasi evinin” yaşlanarak siyasi figürler üretemez hale gelmesinin ardından geldiğini ve ayrıca bu aşamada bir günah keçisi istendiğini düşünüyor; “zira Irak'ta hem siyasi hem de mali bir kriz olup liderlerden hiçbiri ön cephede olmak ve sorumluluk almak istemiyor; bu nedenle görevine devam etse de istifa etse de kimseyi zor durumda bırakmayacak olan ez-Zeydi seçilmiştir; zira ez-Zeydi'nin görevinden ayrılması bir kriz oluşturmayacağı gibi onun kalması da siyasi bir durum oluşturmayacaktır.”

Yorum:

Bugün Irak’ta, bilinmedik bir kişinin hükümet başkanı olarak görevlendirilmesi şeklinde yaşananlar, 2003 yılında Irak’ın işgalinden sonra devletin enkazı üzerinde kurulan siyasi sistemin doğasından bağımsız olarak anlaşılamaz. Zira bu sistem, mezhepsel kota paylaşımına dayanmakta olup başta Amerika Birleşik Devletleri ile İran olmak üzere uluslararası ve bölgesel güçlerin iradesine ipoteklidir.

Siyasi ağırlığı ya da halk tabanı bulunmayan Ali ez-Zeydi'nin aday gösterilmesi, devlet adamları yetiştirmekten aciz olan bu rejimin gerçeğinin açık bir yansımasıdır; zira bu rejim, temelinde insanların işlerini gözetmek yerine dış güçlerin çıkarlarına hizmet etme üzerine yönetilen işlevsel bir rejimdir. Dolayısıyla mesele, ez-Zeydi’nin şahsından ziyade, onu getiren mekanizmadadır; zira başta Koordinasyon Çerçevesi olmak üzere etkili güçler, artık güçlü bir adam aramıyor aksine uluslararası dengelerin sürmesini garanti eden ve Irak toprakları üzerinde çatışan tarafları memnun eden itaatkâr bir memur arıyorlar.

ABD’nin bazı kişilere yönelik veto uygulamasından ve başka bir adayı memnuniyetle karşılamasından söz edilmesi, Bağdat’taki siyasi kararın Bağdat’ta değil, nüfuz başkentlerinde alındığının açık bir göstergesidir. Sözde siyasi süreç ise, İran'ın nüfuzuyla kesişen ya da rekabet eden ABD politikalarını uygulamaya yönelik bir araçtan başka bir şey değildir.

Ez-Zeydi’nin teknokrat veya başarılı bir yönetici olarak tasvir edilmesine gelince; köklerinden itibaren yozlaşmış bir sistemi medya yoluyla güzelleştirme girişiminden ibarettir; zira mali ağlarının parçası olan biri, yolsuzluğu nasıl düzeltebilir ki? Silah krizini, ona sahip olan güçlerin desteğiyle gelen bir kişi nasıl çözebilir ki?! Dolayısıyla bu çelişkiler geçici değildir, aksine mevcut rejimin ayrılmaz bir özelliğidir.

Sonra onun bir uzlaşma adayı olarak ortaya atılması, krizin derinliğini yansıtmaktadır; zira ülke ne kazanan ne kaybeden zihniyetiyle yönetilmekte olup bu, başka ülkelerde başarısız olduğu kanıtlanmış aynı zihniyettir; çünkü bu zihniyet krizlerin köklerine çözüm bulmadan bırakmakta ve patlamayı da sonraki aşamalara ertelemektedir.

Irak’ta sorunun özü, kişilerde değil, aksine onlara dayatılan sistemdedir; zira bu sistem, İslam’ı hayattan ayırmaya ve siyasi ve ekonomik bağımlılığa dayanan bir sistemdir. Bu da onu, en basit istikrar unsurlarının yanı sıra kalkınmayı gerçekleştirme konusunda aciz bırakan bir durumdur.

Dolayısıyla bu sistem, temellerinden sökülüp onun yerine, bağımlılığı sona erdirecek, egemenliği ümmete geri verecek ve birleştirip bölmeyen ve insanların işlerini kotacılıkla değil adaletle gözeten bir referans olmasından dolayı İslam akidesi temelinden bir yönetim kuracak olan bağımsız ideolojik bir sistem gelmedikçe, yüzlerin değişmesi ve isimlerin değiştirilmesi gerçek bir değişim üretmeyecektir.

Durumun olduğu gibi kalması halinde, isimler ve başlıklar ne kadar değişirse değişsin, Irak'ın krizler içinde daha fazla boğulmasından başka bir şey olmayacaktır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Bilal Zekeriya

Devamını oku...

İran Savaşı, Amerikan Ordusunun Kapasitelerinin Sınırlı Olduğunu Ortaya Çıkarmıştır

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

İran Savaşı, Amerikan Ordusunun Kapasitelerinin Sınırlı Olduğunu Ortaya Çıkarmıştır

 

Haber:

Wall Street Journal gazetesi, İran’daki savaşın Çin, Rusya ve Kuzey Kore’ye, ABD ordusunun kapasitelerini ve sınırlılıklarını öğrenme konusunda nadir bir fırsat sunduğunu bildirdi. (El Cezire Net, 2/5/2026)

Yorum:

ABD Başkanı ve diğer yetkililer, Avrupa ve NATO’yu nitelendirirlerken sık sık kâğıttan kaplan terimini kullanmaktadır; ancak bu ülkeler ABD ordusunu bu şekilde nitelendirmeye cesaret edememektedir. Oysa bu ordu her ne zaman bir savaşa girse, sınırlılığı ve zayıflığı ortaya çıkmıştır; tıpkı demirin arkasına saklanan Yahudi ordusu gibi karada savaşamamakta ve genellikle hava saldırılarıyla yetinmektedir. Çünkü Amerikan teknolojisi üstündür; bu yüzden ordu havadan savaştığı sürece onun zayıflığı görünmemektedir.

Ancak Irak'ta savaştığında sahada yenilgiye uğradı ve onu ancak İran ile Irak'taki müttefikleri, ardından da Sahwa güçleri (Uyanış Konseyleri) kurtardı. Afganistan'da ise Amerika ve müttefikleri yirmi yıl savaştı ama orada da bir zafer elde edemedi ve sonunda yenilmiş olarak kuyruğunu kıstırarak geri çekildi. İran'a karşı son savaşında, savaş kırk gün sürmesine rağmen ABD ordusu zafer elde edemedi.

Amerika'nın Müslümanlara karşı girdiği her savaşta, onun acizliği ve gücünün sınırlılığı ortaya çıkmıştır; o halde Müslümanlar, kolları sıvayıp, Amerika'ya kibrini ve küstahlığını unutturacak kendi devletlerini kursunlar.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Bilal Et-Temimi

Devamını oku...

İran'ın Seçenekleri

  • Kategori Makaleler
  •   |  

İran'ın Seçenekleri

 

Amerika, tek süper güç olmanın kibir sarhoşluğuyla dizginlerinden boşalmış bir şekilde 2001 yılında Afganistan’a saldırıp onu işgal etmiş, ardından da 2003’te Irak’ı işgal etmişti. 20 Ocak 2001'de iktidardan ayrılırken Clinton yönetimi halefine, 5,6 trilyon Dolarlık bir bütçe fazlası, yönetilebilir ulusal bir borç ve bir buçuk savaşa hazır bir ordu, yani tek bir cephede kesin bir zafer elde ederken, ilk savaş sonuçlanana kadar diğerini kontrol altında tutulabilecek kapasite bırakmıştı. "Bir buçuk savaş" mefhumunun, biri Doğu Avrupa ovalarında Rus ordusuna karşı, diğeri de Kore Yarımadası'nda Çin'e karşı olmak üzere o dönemde iki olası çatışma olarak anlaşıldığını belirtmek önemlidir. Ayrıca günümüzle adil bir karşılaştırma yapmak için, o dönemde Rusya'nın sarhoş Boris Yeltsin tarafından yönetildiğini ve Sovyetler Birliği'nin çöküşünden sonra pusulasız ve yönsüz olduğunu belirtmek de önemlidir. Çin ise hala Tiananmen Meydanı olayı ve ardından gelen yaptırımların acısını yudumluyor ve Dünya Ticaret Örgütü, GATT ve diğer uluslararası platformlara girebilmek için hâlâ manevra yapıyor ve pazarlık ediyordu. Amerikalı politika yapıcılar, bin yıllık bir Amerikan hegemonyası tasavvur ederlerken, entelektüelleri ise kapitalizmin sosyalizme karşı kazandığı zafere dayalı “tarihin sonu” türünden anlatılar yazıyorlardı.

2026 yılında Amerika, kurallara dayalı sistemin, yani küreselleşmenin üzerine kurulduğu anlatıya olan güvenini kaybetmiştir. Zira Amerika, şu anda yıllık 2 trilyon Dolarlık bir bütçe açığı, aşılması imkânsız olan yaklaşık 38,38 trilyon Dolarlık bir ulusal borç ve sınırlı bir hava çatışmasında bile birkaç hafta içinde mühimmatı tükenecek bir orduyla karşı karşıyadır. Bush sağlam bir şeye dayanıyordu; ancak Trump’ın Orta Doğu’da İran’la olan bu yeni savaşta elinde boş sözlerden ve gürültülü bir borazandan başka bir şey yoktur.

Tarih, İran'ın kendisinden daha güçlü görünen bir düşmanla karşı karşıya kaldığı durumlara benzer örnekler sunmaktadır. Nitekim Amerika Birleşik Devletleri, 1812 Savaşı’nda o dönemin süper gücü olan İngiltere’ye karşı yürüttüğü stratejik mücadelede, Kongre Binası yanmış ve İngiliz kuvvetlerinin ilerlemesinden önce Amerikan ordusu Washington'u tahliye etmek zorunda kalmış olmasına rağmen zafer kazanmıştı. İngilizler taktiksel zararlar verdiler ancak Amerikalıların savaşma iradesini kırmada başarısız oldular ve böylece taktiksel üstünlükleri stratejik bir yenilgiye dönüşmüştü. Aynı zamanda kıtanın diğer tarafında da benzer bir sahne şekilleniyordu. Zira Napolyon, ordusuyla Rusya'yı işgal etmişti. Napolyon, daha önce hiç yenilgiye uğramamış 650 bin kişilik muazzam ordusuyla Rusya'yı işgal etmiş ve birbiri ardına yapılan savaşlarda karşısındaki Avrupa müttefik ordularını bozguna uğratmıştı; hatta bizzat Moskova bile onun önünde boş kalmıştı. Moskova’da aylarca Rusların teslimiyet için müzakereye gelmesini beklemiş, ancak onlar gelmemişlerdi. Nitekim Napolyon, işgal edilmiş bir milletin direniş iradesini kırmada başarısız olmuştu. Bunun üzerine Fransa'ya geri çekilmiş, sert doğayla savaşmış ve yolda en deneyimli 600 bin askerini kaybetmişti.

Sovyetler, İkinci Dünya Savaşı’nda 27 milyon kayıp verirken, doğu cephesinde Almanların yaklaşık 4 milyon kaybına karşılık bu rakam daha da dikkat çekici hale gelmektedir; çünkü saldıran taraf Almanlardı; oysa kural gereği saldırgan tarafın kayıpları, savunma tarafının kayıplarının üç katı olur. Bu, saf bir irade gücünün gösterisiydi; bu ise Stalingrad savunmasında ortaya çıktığı gibi hiçbir yerde açık bir şekilde ortaya çıkmamıştır.

Aynı ders Kore’de de tekrarladı. Zira 1953 yılında, -nükleer üstünlüğü ve yakın zamandaki zaferinin anısıyla meşgul olan- Amerika, sadece birkaç yıl önce Batı’nın sömürgesi olan bir ülkeye karşı savaşa girmişti. Kore Yarımadası’na, İkinci Dünya Savaşı sırasında tüm Pasifik Cephesi’nde kullandığından daha fazla bomba atmış ve Pyongyang’da taş üstünde taş bırakmamıştı; nitekim Kuzey Kore’nin kentsel altyapısının %90’ınını yok ettiği söylenmektedir. Buna rağmen irade kırılmadan kalmaya devam etmişti. Zira Amerika, ateşkes için müzakere etmek zorunda kalmış olup bu ateşkes, bugün bile Kuzey ve Güney Kore arasındaki ilişkileri belirleyen tek anlaşma olmaya devam etmektedir.

Bu örüntünün defalarca tekrarlandığını gördük; zira Vietnam, Afganistan, Irak ve Somali halkları yenilgiyi kabul etmemiştir ki örnek bunlarla da sınırlı değildir.

Amerika, Venezuela'daki gibi bir sonuç umuyordu ve İran'la savaşın dört günde sona ereceğini tahmin ediyordu; ancak ne kadar gürültü koparırsa koparsın üzerinde olduğu bu durum, her biri 25 milyon nüfusa sahip olan ve komşu ülkelerin tam desteğini alan Afganistan ve Irak'a karşı savaştığı zamanki durumun yakınından bile geçmiyor. İran’a gelince; 1,5 milyon kilometrekarelik bir alana yayılmış olup nüfusu 93 milyondur ve onun safında duran önemli tek bir komşu bile yoktur.

İran'ın ABD'yi askeri olarak yenmesine gerek yoktur; aksine ona karşı direnmesi yeterlidir. Ancak ulus-devlet yapısı, Amerikan üsler ağı, uluslararası petrodolar sistemi araçları, Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması, Mali Eylem Görev Gücü, Uluslararası Para Fonu, SWIFT, Kapsamlı Nükleer Deneme Yasağı Antlaşması, Fisyonel Madde Üretiminin Yasaklanması Antlaşması, Anti-Balistik Füze (ABM) Antlaşması ve benzerleri mevcut halleriyle devam ettiği sürece, İran halkının fedakârlıkları boşa gitmiş olacaktır. Nihayetinde bu, siyasi bir mücadeledir; bu yüzden Amerika Birleşik Devletleri’nin siyasi olarak yenilmesi gerekir ve bu satranç tahtasında düşürülmesi gereken ilk taş, ulus-devlet çerçevesidir.

Bölgenin güvenlik için Amerika’ya ihtiyacı yoktur; aksine bölgenin ona karşı güvende olmaya ihtiyacı vardır. Sömürgeci Batı, ümmetin kaynaklarını yağmalamak ve bunları ondan çalmak için özellikle kırılgan Körfez devletçiklerini kurmuştur. Pakistan Silahlı Kuvvetleri zaten bölgede mevcuttur. İster Sykes-Picot bölünmesinin tahrip edilmesi, ister Durand Hattı'nın ayrılması, isterse İslam beldelerindeki Radcliffe katliamı anlamında olsun artık tüm sömürgeci yapıyı tamamını parçalamanın zamanı gelmiştir.

İleriye doğru gitmenin Hilafetten başka bir yolu yoktur. Bunun dışındakiler ise, Amerika'nın size farklı araçlarla geri dönmesine izin vermekten başka bir şey sağlamayacaktır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Muhanned Mücteba - Pakistan

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER