Çarşamba, 02 Şaban 1447 | 2026/01/21
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Ahmed Şara İslam’ı Tatbik Etme Konusunda Aciz Değildi Ancak O Baştan Kafir Batılı Sisteme Dahil Oldu

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Ahmed Şara İslam’ı Tatbik Etme Konusunda Aciz Değildi Ancak O Baştan Kafir Batılı Sisteme Dahil Oldu
Bu Yüzden Bahaneler Uydurmayı ve Gerçeği Çarpıtmayı Bırakın!

Bu, değişim sürecine liderlik edenlerin çoğunda var olan siyasi bilincin eksikliğinin ve İslami hadarat projesine dair tasavvurun kaybolmasının acı bir sonucu olup böylece şu iki musibet birleşmiştir; birincisi zorlu 105 yıl boyunca İslam’ın yönetim ve hayattan uzak kalmasından dolayı mevcut sorunlara yönelik İslam’ın çözümlerine ve tedavilerine yönelik ideolojik tasavvurun yokluğu olup bununla birlikte, eğitim müfredatı ve kendisine göre yaşadığımız kültürel ve siyasi hayat yoluyla aşılanan laikliğin kuralları, standartları, vizyonları ve çözümleriyle gerçekleşen kültürel istila aracılığıyla zihinleri ezen sömürgeci gerçeklik musibeti olup bunlar, sömürgeci Batı’nın kültür ve medeniyetinin kızlarından başka bir şey değildir. Böylece her siyasi vizyonun bakış açısı ve pusulası, Batılı kapitalist laik sistemi ve onun sunduğu çözüm ve tedaviler olmuş ve bu kültürel ve siyasi gerçeklikle birlikte, İslam akidesine ve İslam’ın bakış açısına dayalı siyasi bilinç ve sorunlarımızın Hanif şeriatımızın hükümlerine göre çözülmesi ortadan kalkmıştır

Bugün Suriye ve onun Cumhurbaşkanı Ahmed Şara’nın durumu, İslam ideolojisinin ve onu ölçme, vakıasını belirleme ve değerlendirme konusunda siyasi bilincin yokluğunun tipik bir örneğidir. Suriye’deki yönetici ve yönetimin, kanun ve siyasi sistem olarak İslam’a aykırı olmasının açık ve bariz bir durum olduğunu belirtmekte fayda vardır…   

Öncelikle Ahmed Şara’nın Suriye yönetimi ve siyaseti için anayasa ve kanun olarak benimsediği anayasa bildirgesinin referansının, laiklik olduğu gizlenemeyecek şekilde açıktır; tıpkı kendisinin anayasa bildirgesinin giriş bölümü ve kanunlarının olumlu nedenleri hakkında yaptığı açıklamada olduğu gibi. Örneğin anayasa bildirgesinin girişinde şöyle geçmektedir: “Köklü ve özgün değerlere, yerleşik ulusal ve insani ilkelere dayalı olmak, özellikle 1950 bağımsızlık anayasası olmak üzere daha önce Suriye ruhundan ilham alarak sağlam anayasal yönetimin kurallarını oluşturmaya hırs göstermek ve bu bildirge için sağlam bir temel olan 29 Ocak 2025 tarihinde yayınlanan Suriye Devrimi Zafer Bildirgesi'nde belirtilenleri uygulamak; böylece Cumhurbaşkanı gelecekteki anayasa bildirgesini yayınlamakta olup onun giriş bölümü ise ondan ayrılmaz bir parçadır...” 

Ahmed Şara'nın anayasa bildirgesinin anayasal temeli, ulus devleti tasarlayan sömürgeci kâfir Batı’nın anayasası ve lanetli Esad ailesinin anayasalarıdır.

Ardından Ahmed Şara, gaspçı varlıkla normalleşme ihanetinin ön hazırlıklarına dahil olmuştur; zira Suriye Dışişleri Bakanı Esad Şeybani ile gaspçı varlığın Stratejik İşler Bakanı Ron Dermer arasında Paris'te gerçekleşen skandal niteliğindeki görüşme, Ahmed Şara yönetiminin açıkça kabul ettiği Yahudi varlığının liderleriyle yapılan ilk resmi görüşme olup bu görüşme, Birleşik Arap Emirlikleri, Azerbaycan ve Paris'te yapılan bir dizi ilan edilmemiş görüşmenin ardından gerçekleşmiştir. Hem de Yahudi varlığının Gazze halkını yok etmeye ve Suriye’de geniş çaplı arbedesine devam etmesine rağmen.

Bunun üzerine Ahmed Şara, sömürgecinin kurduğu ulusal sisteme ve sömürgecinin işlevsel bölgesel sistemine dalmış ve birbiri ardına bölgedeki işlevsel devletçiklerin yöneticilerini ziyaret etmiştir. Bu da onun, onların işlevsel bölgesel rejimlerinin ve onların yaklaşımlarının, politikalarının ve sömürgeciye olan ajanlıklarının bir parçası olduğu anlamına gelmektedir.

Üçüncü sac ayağı ise Suriye’nin kapılarını Amerika’ya açması ve onun uluslararası sömürgeci sistemine dahil olması olmuştur; zira onun (Şara), Birleşmiş Milletler'e yaptığı ziyareti uluslararası sistemi kabul ettiğinin bir göstergesi olup bunu Washington'a yaptığı skandal ziyaret ve Suriye'nin anahtarlarını Trump'a teslim etmesi izlemiştir. Bunun üzerine Trump, Golan'ı ayırmış ve onu Yahudi varlığına teslim etmiştir; buna müteakip Ahmed Şara’nın Dışişleri Bakanlığı, Golan'ın olmadığı Suriye haritasını yayınlayarak Trump'ın İslam toprakları olan Golan'ı gasp etme konusundaki suçunu kabul etmiştir. Ardından İslam'a ve halkına karşı savaşmak için Haçlı Amerikan ittifakına katılması ve bununla birlikte Ahmed Şara’nın kafir Batı sisteminin ve onun uluslararası ve bölgesel sisteminin içine tamamen dalması gelmiştir. Bu da Amerikan elçisinin "Suriye bizim tarafımıza döndü" şeklinde açıklama yapmasına ve bundan daha da iğrenç olanı, Amerikan başkanı Trump'ın "Suriye hükümeti ve yeni başkan bizimle birlikte savaştı" şeklinde açıklama yapmasına yol açmıştır. Bunu ise Ahmed Şara’nın Washington'ın İslam'a karşı savaşındaki kararlarına tamamen boyun eğdiğine ve Suriye'nin sömürgeci için işlevsel ulusal bir devlet olarak geri döndüğüne dair ifşa edici ve skandal niteliğindeki kanıtlar izlemiştir. Ulusal devletin şartlarından biri de, gaspçı varlığı yatıştırmak ve onun Suriye’deki arbedesine boyun eğmek ve (eski rejimin kalıntıları, El-Hicri ve grubu, SDG fraksiyonu ve kıyıdaki Nusayriler) gibi Suriye’deki tüm hainlerle anlaşmak ve buna karşılık, İslam projesini ve azim İslam projesi taşıyıcılarının en hayırlı olanları temelinde kurtuluş davasını taşıyan herkese ve mücahitlere karşı koymaktır. Böylece Müslümanların zulme uğramaları, hapsedilmeleri ve suçlu muamelesi görmeleri, Ahmed Şara’nın politikası haline gelmiştir. Bunu ise Beşar Esad'ın cani rejiminin kalıntılarından en azılı suçlulara af çıkarılırken İslam davasını taşıyan masum insanlara on yıllarca süren zalim cezalar verilmesi takip etmiştir. Böylece Ahmed Şara'nın politikaları doğrultusunda felaketler birbirini takip etmiştir.

Sorun yeni yönetimde ve yöneticisi Ahmed Şara’da değildir; aksine sorun, onun ulusal devletinde, anayasal bildirgesinde, sömürgecinin işlevsel bölgesel sisteminin bir parçası olarak Arap Birliği'ne ve Birleşmiş Milletlere üyeliğinde, sömürgeci Batı’nın uluslararası sistemini kabul etmesinde, Amerika’nın Suriye üzerindeki nüfuzunda, onun (Şara) Amerikan özel elçisi Tom Barrack'a boyun eğmesinde, İslam'la savaşmak için Haçlı Amerikan ittifakına katılmasında ve bunu, İslam projesini taşıyanları ve mücahit kardeşlerini hapsetmek ve onların, yeraltı bodrumlarında ve maskeli yargıçlar tarafından Haçlı mahkemelerini anımsatan mahkemelerde yargılanması, sahte bir şekilde suçlanmaları ve hazırlanmış zalim kararlar yoluyla sahada gerçekleştirmesindedir. Bundan daha da iğrenç olanı ise, Haçlı koalisyonuna ait uçakların, Suriye'nin yöneticisi Ahmed Şara'nın onayıyla Suriye topraklarındaki İslam’ın evlatlarını bombalayıp öldürmesidir. Dolayısıyla bütün bunlar ve daha fazlası, yeni rejimin ve başkanı Ahmed Şara'nın Batı'nın laik sömürgeci sistemi ve onun kâfir, baskıcı ve İslam düşmanı uluslararası sistemiyle derinden iç içe olduğunun kesin bir kanıtıdır.

Ancak sorun, yeni hükümeti ve politikalarını değerlendirirken bazılarında İslami standardın ve Şerî ölçünün olmamasıdır ki işte facia burada yatmak olup bununla birlikte, laik gerçekçiliğin ve laik sömürgeci gerçekliğin standartlarının, yargılama ve değerlendirme için kurallar ve ölçüler haline gelmiş olmasıdır. Ayrıca laik faydacı maksatlar, tarihi olayların taraflı olarak yorumlanması, yol gösterici Mustafa Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in siretinin ve Hudeybiye’nin laik bir şekilde okunması, sömürgecinin etkileri ve sonuçlarının, yeni hükümeti değerlendirmek, dahası onu İslamlaştırmak için gerekçeler ve bahaneler haline gelmiş olmasıdır!   

Bu laik labirentlerin ortasında, şerî hükümler geçersiz kılınmakta, fıkhi pusula ve şerî standartlar kaybolmakta ve yeni yönetimin değerlendirilmesi İslam temelinde yapılmamaktadır. Bu ikilemin kaynağı, sömürgeci tarafından bize dayatılan ve bir asırdan fazla süredir yaşadığımız laik yaşamdır ki bu yaşam, sömürgecinin eğitim müfredatı, kültürel ve siyasi atmosferi sayesinde zihinlerimizi kendi kuralları, standartları, vizyonları ve laik yaklaşımlarıyla şekillendirip ezmiştir. Bundan daha da kötüsü, buna İslami bir görünüm eklenerek aldatmacanın ve trajedinin tamamlamış olmasıdır.

Müslümanların zihinlerinde kök salmış olan bu laik standart, demokrasiyi laik küfür sistemi olmaktan çok, doğru bir yönetim biçimi, ulus devleti arzu edilen modern devlet şekli, insan hakları, özgürlükler ve eşitliği halkın taleplerinden bir talep, Batı'nın uluslararası sistemiyle ilişki kurulmasını devletin dış politikası, dahası onu tanınması, kapitalist piyasa ekonomisini ise kalkınma ve refaha giden bir kapı, böylece seküler yapıyı, onun kanunları, sistemleri ve politikaları ve sistemin geçerliliğinin ve yozlaşmasının standardı haline getirmiştir!

Daha da şok edici olan ise, yeni yönetimi destekleyen ve onu meşrulaştırmak için iğrenç hukuki argümanlar uydurarak onun yasalarını, sistemlerini ve politikalarını haklı gösteren bazı kişilerin yaptıklarıdır. Bu insanlar sayesinde, fıkıh ve fakih ortadan kaybolmuş, uydurma hikayeler yaygınlaşmıştır; dolayısıyla bizler, fıkıh ve fakihin vakıayı anlamak, menatını kavramak için kullandıkları yöntemleri, ardından ilgili delilleri takip etmek, toplamak, incelemek ve anlamak ve son olarak da şerî hükmü istinbat etmek konusunda onlarla birlikte değiliz. Aksine şeriatı ve onun standartlarını, fıkhı ve hükümlerini reddeden temel seküler standartlar ve egemen seküler siyasi gerçekçilik, bir standart ve ölçü olarak kabul edilmektedir; dolayısıyla bazıları için mesele, yeni hükümetin gerçekliğini araştırmak, onu tanımak ve ardından onu İslam temelinde değerlendirmek değil onun geçerliliğini raporlamaktır. Dahası laik siyasi gerçeklik bu sonucu garanti etmekte olup (Trump'ın yeni yöneticiye övgüsü bunun kanıtıdır!), ardından onun gerçekliğini tahrif etmek için kanıtlar toplanıp uydurulmaktadır.

Müslümanlar olarak bizim hayati davamız, Allah'ın indirdiği ile hükmetmek olduğunu bilmek gerekir; bu mesele, bir yöneticiyi başka bir yöneticiyle değiştirmekle değil, sömürgeci Batı'nın İslam topraklarına ektiği Batılı laik kapitalist sistemi tamamını kökünden söküp atmakla çözülebilir. Batılı laik kapitalist sistem ise sadece bir bütün olarak İslam ile hükmetmek yoluyla kökünden sökülüp atılacaktır.

Sistemin ve yöneticinin meşruiyeti, şeriatın egemenliğinden ve Allah'ın şeriatına göre yönetmekten ayrılamaz; şöyle ki, İslam akidesi devletin temelidir; yani devletin varlığı, cihazı, muhasebe edilmesi veya onunla ilgili herhangi bir şey, İslam akidesini temel almadan var olamaz. Zira İslam akidesi, anayasa ve kanunların temeli olup bunlardan herhangi biri İslam akidesinden kaynaklanmadığı sürece hiçbir şeye izin verilmez; çünkü devletin anayasası ve kanunları, Kur’an ve sünnetin delillerinden istinbat edlen şerî hükümlerdir. Nitekim Celle ve Âla şöyle buyurmuştur: فَلاَ وَرَبِّكَ لاَ يُؤْمِنُونَ حَتَّىَ يُحَكِّمُوكَ فِيمَا شَجَرَ بَيْنَهُمْ ثُمَّ لاَ يَجِدُواْ فِي  أَنفُسِهِمْ حَرَجًا مِّمَّا قَضَيْتَ وَيُسَلِّمُواْ تَسْلِيمًا  “Hayır, Rabbine andolsun ki; aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem tayin edip sonra haklarında verdiği hükümden dolayı içlerinde bir sıkıntı duymadan kendilerini tamamen teslim etmedikçe iman etmiş olmazlar.” [Nisa 65] Ayrıca Aişe Radıyallahu Anhe’nin hadisinden, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: مَنْ عَمِلَ عَمَلاً لَيْسَ عَلَيْهِ أَمْرُنَا فَهُوَ رَدٌّ Kim hakkında emrimiz olmayan bir iş yaparsa o reddolunur.” [Müttefekun Aleyh]

Ancak laikliğin ve onun kültürel ve siyasi gerçekçiliğinin en tehlikeli yönü, sahte bir İslami görünümle laik bir modelin kurulması yoluyla ortaya çıkan felaket sonuçlarıdır; böylece değişimin tavanı, sahte İslami görünümle donatılmış sömürgecinin görevlendirdiği başka bir laik sistem haline gelmiştir; bu sistem ise İslami geçmişe sahip olan yönetici tarafından pekiştirilip bu model, bir değişim okulu olarak ümmete ihraç edilmiştir. Felaketin şiddeti, sistemin yeni gerçekliğini İslami bir başarı ve gerçeklemiş bir değişim için İslami bir hedef olarak kabul etmek yoluyla ümmetin böyle bir sistemle uyuşturulmasında yatmaktadır; bu da ümmetin yerinde sayması ve gerilemesi anlamına gelmektedir.

Yeni gerçeklik bilinir ve beğenilir bir hale gelmiş olup onu muhasebe etmek veya inkar etmek ise münker ve iğrenç bir davranış olarak görülmekte olup bugün Suriye'de yaşananlar bunun en iyi kanıtıdır. Zira Suriye yöneticisi Ahmed Şara'nın Allah'ın şeriatını askıya almasını ve sömürgeci Amerika'nın politikalarına dahil olmasını muhasebe eden ve kınayan herkes, inkar, hatta sövme ve düşmanlıkta ahlaksızlık konumunda görülmektedir. Hatta Müslüman, sanki celil bir sahabeye saldırmış ve İslam ehlinin gazabını üzerine çekmiş gibi görülmektedir!

Tıpkı yalan ve iftirayla tevhid devleti olarak adlandırdıkları Suudi Krallığı'nın bazı fitneleri ve onun felaketinin sonuçlarının, şu saate kadar birçok insanı kasıp kavurmaya devam etmesi gibi; zira bizleri sömürgeci Batı’nın küfrüyle yönetip siyaset etmiş olsalar da sömürgecinin ajanlarına itaat etmeyi esas alan sapkın, tahrif edilmiş ve habis bir okul kurulmuştur.    

Ömrüme yemin olsun ki en büyük trajedi ve felaket, değişimin çıtasının, İslam temelinde sömürgecilikten kurtulmak yerine sömürgecinin bekçisinin değiştirilmesi ve kafir sömürgecinin sisteminin ve onunla birlikte sömürgecinin hapishanesinin kalmaya devam etmesi olmuştur.

أَفَمَنْ أَسَّسَ بُنْيَانَهُ عَلَى تَقْوَى مِنَ اللَّهِ وَرِضْوَانٍ خَيْرٌ أَم مَّنْ أَسَّسَ بُنْيَانَهُ عَلَىٰ شَفَا جُرُفٍ هَارٍ فَانْهَارَ بِهِ فِي نَارِ جَهَنَّمَ وَاللَّهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ
Binasını Allah korkusu ve rızası üzerine kuran kimse mi daha hayırlıdır, yoksa yapısını yıkılacak bir yarın kenarına kurup, onunla beraber kendisi de çöküp cehennem ateşine giden kimse mi? Allah zalimler topluluğunu doğru yola iletmez.” [Tevbe 109]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Münâci Muhammed

Devamını oku...

İran'da Aç Halkın Devrimi ve Velayet-i Fakih Rejiminin Baskısı

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

İran'da Aç Halkın Devrimi ve Velayet-i Fakih Rejiminin Baskısı

Haber:

2025 yılının Aralık ayı sonlarında İran'da geniş çaplı halk protestoları dalgası patlak verdi ve ekonomik çöküş, yüksek enflasyon, yetersiz hizmetler ve yüksek yaşam maliyetlerini protesto etmek için tüm illere yayılan bu protestolar, hızla iktidar rejimine karşı kapsamlı siyasi protestolara dönüştü. Bu gösteriler, 1979 devriminden bu yana Velayat-i Fakih sistemine yönelik en geniş ve en tehditkâr protestolar olarak kabul ediliyor.

Yüce Lider ve Devrim Muhafızları milisleri tarafından yönetilen İran rejimi, protestoları şiddetli bir şekilde bastırmış, bu da geniş çaplı katliam ve aşırı güç kullanımı nedeniyle binlerce kişinin ölümüne ve on binlerce göstericinin tutuklanmasına yol açmıştır; nitekim ihlallerin belgelenmesini önlemek için Ocak ayından bu yana neredeyse tamamen internet kesintisi uygulanmaktadır. (Monte Carlo International)

Rejim güvenlik gerekçesiyle bu baskı dalgasını haklı çıkarmaya çalışırken, dini liderlerin protestocuların idam edilmesini talep ettikleri ve onları vatana ihanetle suçladıkları yönünde haberler ortaya çıkmıştır. (The Guardian)

Yorum:

İslam şeriatı, canı korumayı büyük maksatlarından biri olarak kabul etmiş ve haksız yere öldürmeyi haram kılmıştır. Zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَلَا تَقْتُلُوا النَّفْسَ الَّتِي حَرَّمَ اللَّهُ إِلَّا بِالْحَقِّAllah'ın haram kıldığı canı haksız yere öldürmeyin!” [En’am 151] Dolayısıyla aç olan bir halka silahlı saldırmak, şer'an suç sayılan bir eylemdir.

Baskıya dayanan bir otorite şer'an meşru değildir; zira İslam, yöneticinin güvenli, adaletli ve insaflı olmasını vacip kılmıştır. Dolayısıyla eğer yönetici baskıcı ve zalim bir yaklaşım ortaya koyar ve insanların maslahatlarını göz ardı ederse, insanların ona körü körüne itaat etmesi caiz değildir. Aksine onun incelenmesi ve zulmünden caydırmak için muhasebe edilmesi gerekir. Zira Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: سَيِّدُ الشُّهَدَاءِ حَمْزَةُ بْنُ عَبْدِ الْمُطَّلِبِ، وَرَجُلٌ قَامَ إلَى إمَامٍ جَائِرٍ فَأَمَرَهُ وَنَهَاهُ، فَقَتَلَهُ Şehitlerin efendisi Hamza İbn Abdulmuttalib ve zalim yöneticiye marufu emrettiği ve onu münkerden nehyettiği için zalim yönetici tarafından öldürülen kişidir.

Mevcut haliyle Velayet-i Fakih mefhumu, şura kaidesine, adalete ve katılım ve muhasebe konusunda insan haklarını garanti altına alan Allah'ın şeriatıyla hükmedilmesine aykırı olarak, sorumlu olmayan ve muhasebe edilmeyi kabul etmeyen küçük bir grubun elindeki otoriteye odaklanmaya dayanmaktadır.

İran'ın bugün ulaştığı gerçeklik, sadece siyasi bir engel ya da geçici bir ekonomik kriz değil, aksine yönetimdeki sistematik sapmanın doğal bir sonucudur; zira Müslümanlar, hayatın her alanında Allah’ın şeriatıyla yöneten bir sistemden mahrum bırakılmıştır. 

Bugün İran'da aç olan halkın başlattığı devrim, sadece geçici gösteriler değil, aksine refah ve adaleti sağlamayan yönetimin yaklaşımını reddeden bir direniş cephesidir.Velayet-i Fakih rejimi, küresel sisteme bağlılığı ve onun diktelerine boyun eğmesi nedeniyle insan onurunu koruma ve kamu işlerini yönetme konusunda başarısız olmasının ardından ahlaki ve metodolojik olarak çökmüştür. Ayrıca bu rejimin, aklını başına alıp yaratıcı Azze ve Celle'nin metodundan çözümler aramak yerine, sallanmaya başlayan koltuklarını korumak için azgınlığına ve öldürme ve tutuklamalar konusunda aşırıya kaçmaya devam ettiğini görmekteyiz.

Günümüz Müslümanlarının durumu işte budur ve onlar için tek kurtuluş, siyaset, ekonomi ve toplumun arasını ayırmadan bir bütün olarak Allah'ın hükmünü ikame eden, kamu mallarını koruyan ve tekelleşmeyi engelleyen açık hükümler yoluyla ekonomik yolsuzluğa çözüm getiren, otoriteyi kalıcı olarak muhasebe edecek siyasi bir ortam oluşturan ve tebaanın, öldürülme ve tutuklanma korkusu olmadan şeriata göre görüşünü ifade etmesini sağlayan Hilafet sistemini kurmaktır.

Herhangi bir grubun halk üzerinde tekelci bir iktidar kurmasını engelleyecek, ümmete, kendi çıkarlarını gözeten ve karşısında muhasebe edilen liderleri seçmek yoluyla kendi kendini kurtarmasını sağlayacak ve Müslüman ülkeleri askeri, siyasi ve kültürel olarak sömürgeciden kurtaracak gerçek adaleti sağlayacak olan Nübüvvet Minhacı üzere Hilafettir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Baha El- Hüseynî – Irak

Devamını oku...

Suriye'nin Fiili Yöneticisi Kim?

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Suriye'nin Fiili Yöneticisi Kim?

Haber:

Suriye Cumhurbaşkanlığı, Ahmed Şara'nın Pazartesi günü ABD Başkanı Trump ile telefon görüşmesi yaptığını ve görüşmede Suriye'deki gelişmelerin ele alındığını, ülkenin birliğine ve terörle mücadeleye destek vurgusunun yapıldığını açıkladı.Her iki tarafın da “Suriye devleti çerçevesinde Kürt halkının haklarının güvence altına alınması gerektiğini” vurguladıkları ve “IŞİD ile mücadelede ve onun tehditlerini sona erdirmede iş birliğini sürdürme” konusunda anlaştıkları eklemesinde bulundu.

Ahmed Şara ve Trump'ın “bölgesel dosyaları da görüştüklerini ve Suriye'ye daha iyi bir geleceğe doğru ilerleme fırsatı vermenin önemini vurguladıklarını” açıkladı.

Yorum:

Bu haber, Rakka vilayetindeki saha gelişmelerine ve Suriye ordusunun, şehrin kuzeyindeki hassas bölgelerde, özellikle El-Aktan hapishanesi ve 17. Tümen çevresinde konuşlanmış silahlı gruplarla yapılan görüşmelerin başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından, müzakere yolundan askeri hazırlığa geçmesine paralel olarak gelmiştir. Analistler, Ahmed Şara'nın Trump ile yaptığı telefon görüşmesinin, Amerika'nın desteğini almak ya da başka bir deyişle bu hareketler için yeşil ışık yakılması amacıyla yapıldığını ifade ettiler.

Söyleyin Allah aşkına bizim Hanif şeriatımızda yönetimi idare etme keyfiyetine dair hükümler ve ayrıntılar yok mu ki gidip de durumu küfrün başı Trump ile inceliyoruz; yoksa Suriye'nin fiili yöneticisi o mu?!

Şam halkının bu tür bağlantılara ve ilişkilere karşı çıkması gerekir; zira Müslümanlarla gece gündüz siyasi, askeri ve ekonomik olarak savaşan bir ülkeyle nasıl olur da iç meselelerimizi görüşebiliriz?!

Allahu Teala şöyle buyurmuştur: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا بِطَانَةً مِّن دُونِكُمْ لَا يَأْلُونَكُمْ خَبَالاً وَدُّوا مَا عَنِتُّمْ قَدْ بَدَتِ الْبَغْضَاءُ مِنْ أَفْوَاهِهِمْ وَمَا تُخْفِي صُدُورُهُمْ أَكْبَرُ قَدْ بَيَّنَّا لَكُمُ الْآيَاتِ إِن كُنتُمْ تَعْقِلُونَ Ey iman edenler! Kendi dışınızdakileri sırdaş edinmeyin. Çünkü onlar size fenalık etmekten asla geri durmazlar, hep sıkıntıya düşmenizi isterler. Gerçekten, kin ve düşmanlıkları ağızlarından (dökülen sözlerinden) belli olmaktadır. Kalplerinde sakladıkları (düşmanlıkları) ise daha büyüktür. Eğer düşünüp anlıyorsanız, ayetlerimizi size açıklamış bulunuyoruz.” [Al-i İmran 118]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Nezir İbn-i Salih – Tunus

Devamını oku...

Myanmar'ın Soykırımı İnkar Etmesinin ve Müslümanların Sessizliğinin Açığa Çıkması

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Myanmar'ın Soykırımı İnkar Etmesinin ve Müslümanların Sessizliğinin Açığa Çıkması

Haber:

Myanmar, Uluslararası Adalet Divanı önünde, 2017 yılında Rohingyalılara karşı yürüttüğü askeri harekat sırasında soykırım yapıldığı iddialarının “asılsız” olduğunu iddia etti ve operasyonun silahlı militanların saldırılarına karşı terörle mücadeleye yönelik meşru bir cevap olduğunu vurguladı.Ancak Gambiya, toplu katliamlar, tecavüzler ve sistematik ihlallerin kanıtlarını sunarak, bu eylemlerin soykırıma yönelik açık niyeti ortaya koyduğunu ifade etti.Şu anda 1,17 milyondan fazla Rohingyalı, Bangladeş'teki kalabalık kamplarda yaşamaktadır. Yahudi varlığına karşı açılacak benzer davalar açısından potansiyel etkileri nedeniyle geniş çaplı takip edilen dava, 29 Ocak'a kadar devam edecek; nitekim yargıçlar, aylar hatta yıllar sürebilecek bir hüküm vermeden önce mağdurların tanıklıklarını dinleyecekler. (Ajanslar)

Yorum:

Myanmar'ın Uluslararası Adalet Divanı'nda Rohingyalılara yönelik soykırım iddialarının asılsız olduğu yönündeki iddiası, Birleşmiş Milletler ve uluslararası insan hakları örgütleri tarafından geniş çapta belgelenen vahşetlerin açık bir şekilde inkar edilmesidir. Nitekim 2018 yılında Birleşmiş Milletler Myanmar hakkındaki Gerçekleri Bulma Misyonu, Myanmar ordusunun toplu katliam, sistematik tecavüz, yüzlerce köyün yakılması ve Rohingya kimliğinin yok edilmesi de dahil olmak üzere hukuken açıkça soykırım düzeyinde olan eylemlerde bulunduğu sonucuna varmıştır. Ayrıca İnsan Hakları İzleme Örgütü ve Uluslararası Af Örgütü de, yıkılmış köylerin uydu görüntülerinden, bebeklerin öldürülmesini, yargısız infazları ve bir milyondan fazla Rohingyalının Bangladeş'e zorla göç ettirilmesini anlatan hayatta kalanların tanıklıklarına kadar uzanan güçlü kanıtlar sunmuştur.Bu gerçekler, Myanmar'ın “terörle mücadele operasyonu” anlatısının, kendisinin desteklediği ve modern zamanların en büyük etnik temizlik kampanyalarından birini oluşturan suçları gizlemek amacıyla yapılan bir propagandadan ibaret olduğunu ortaya koymaktadır.

Ancak bu trajedi, Müslüman ülkelerdeki mevcut devletlerin daha derin bir zayıflık içinde olduklarını da ortaya çıkarmıştır.Rohingya soykırımı davasını Uluslararası Adalet Divanı'na taşıyan ülkenin büyük bir İslam gücü olan bir ülke değil de, nüfusu üç milyondan az olan küçük bir ülke olan Gambiya olması dikkat çekicidir!Bu durum, 50'den fazla ülkeyi, yaklaşık iki milyar insanı ve muazzam ekonomik ve askeri kaynakları içeren İslam ülkelerinin kolektif gücüyle tam bir tezat oluşturmaktadır.Bu ülkelerin Müslümanlara karşı işlenen vahşetlere karşı kararlı ve birleşik bir tavır alamamaları, derin bir siyasi parçalanma durumunu yansıtmaktadır. Zira ortada koordineli bir ambargo ve kolektif bir diplomatik baskı olmadığı gibi kınama açıklamaları bile parçalanmış bir şekilde ve ulusal çıkarlarla sınırlı kalmaya devam etmektedir.

İslam ülkelerinin, küresel İslami dayanışmanın acı bir şekilde kınanmasını temsil eden küçük bir devletin ahlaki cesareti karşısında gölgede kalmış olması açı bir gerçektir. Dolayısıyla bu, vahdet ve güçlü bir liderlik olmadan Müslümanların, ister Rohingyalılar isterse Filistinliler olsun mazlumları koruma konusunda aciz kalmaya devam edeceklerini ortaya koymaktadır. 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Abdullah Asvar

Devamını oku...

ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi Belgesi

Soru Cevap

ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi Belgesi

Soru:

Trump, 5 Aralık 2025 tarihinde 33 sayfadan oluşan yeni ABD Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi’ni kamuoyuna duyurdu. Peki bu belgenin örneğin Biden’ın stratejisi gibi öncekilerden farkı ne?

Cevap:

Bu belgeler üzerinde derinlemesine düşünüp dikkatle incelendiğinde, Cumhuriyetçi Trump’ın 2017 ve 2025 yıllarında yayınladığı ya da Cumhuriyetçi Reagan’ın 1988 yılında, Baba Bush’un 1990 yılında ve oğul Bush’un 2002 yılında yayımladığı ulusal güvenlik strateji belgeleri ile Demokrat Clinton’un 1994 ve 1998 yıllarında, Obama’nın 2010 ve 2015 yıllarında ve Biden’ın 2022 yılında açıkladığı strateji belgeleri arasında esas ve öz itibariyle hiçbir fark olmadığı görülecektir. Tek fark, üslup ve kullanılan dildedir. Hepsi de Amerika’nın küresel hegemonyasını korumayı ve sürdürmeyi amaçlamaktadır. Cumhuriyetçiler, Amerika’nın küresel liderliğini lafı eğip bükmeden, dolandırmadan açıkça ifade ederken, Demokratlar, süslü püslü sözlerle, kandırarak ya da lafı eğip bükerek dile getirmektedirler. Soruda da belirtildiği üzere bu cevapta; stratejilerin ayrıntılarına girmekten ziyade, Biden ve Trump stratejileri arasındaki farkı netleştirmeye yetecek ölçüde stratejiler arasındaki farka değineceğiz. Allah’ın yardımıyla bunun daha iyi anlaşılması için şöyle diyoruz:

1- 18 Kasım 2016 tarihinde yayımladığımız soru cevapta şöyle geçmektedir: “... Tüm bunlardan açığa çıkıyor ki Amerikan politikasının ana hatlarında Cumhuriyetçi Parti ile Demokratik Parti arasında hiçbir fark yoktur. Sadece üsluplar farklıdır o kadar... Bunun nedenine gelince, iki partinin ortaya çıkış tarihiyle ilgilidir. Avaz avaz bağırdıkları demokratik giysi görüntüsüne bürünmek Cumhuriyetçi Parti’nin umurunda değil. Bilakis Cumhuriyetçi Parti’ye küstah kovboyca davranışlar hâkimdir, hatta bununla gurur duyarlar. İşte Cumhuriyetçi Parti böyle bir çevrede ortaya çıktı ve hâlâ da kovboyculuk egemendir... Kovboy kültürü, güçlü, kavgacı, katil, hırsız, yağmacı ve saldırgan kişilere meyillidir. Kimse itiraz edemez veya meydan okuyamaz. Ya sessiz kalmak ya da boyun eğmek zorundadır... Masum insanların ölmesini umursamazlar. Bu ülkelerinde oldukça yaygındır. Silah taşımak ve arzuları doğrultusunda kullanmak çok hoşlarına gider. ABD Senatosu, Demokratik Parti’nin bireysel silah satın almak isteyenlerin suç ve psikolojik geçmişinin soruşturulmasına izin veren önerisini iki kere reddetti... Silah lobisinin hâkimiyetinden dolayı bireysel silahlanma düzenlemesi Cumhuriyetçileri pek ilgilendirmiyor... Demokratik Parti’de ise aldatmak, sahtekâr demokrasi kisvesine bürünmek ve İngiliz üslubunu taklit etmek hâkimdir. Zehiri balla karıştırarak sunarlar ve gülümseyerek öldürürler. Cumhuriyetçi Parti ise saf zehir sunar ve azı dişlerini gıcırdatarak öldürürler... Bu nedenle demokratik başkanlar, aldatmak ve gafillerin sevgisini kazanmakta mahirdirler. Cumhuriyetçi başkanlar ise, kimseyi kandıramaz, çünkü düşmanlıkları açık ve aşikârdır. Her iki partinin yakın tarihteki başkanlarına bir göz atıldığında açıkça bu görebilir... Örneğin Bush, Haçlı Seferi derken, Obama Kahire’de ayet okumuştur... Oysa her ikisi de İslam’a tuzak kurmaktadır... Bu nedenle yukarıda söylediğimiz gibi: “Bu nedenle demokratik başkanlar, aldatmak ve gafillerin sevgisini kazanmak konusunda mahirdir. Cumhuriyetçi başkanlar ise, kimseyi kandıramaz, çünkü düşmanlıkları açık ve aşikârdır.” Hatta her iki partinin logosunda bile söylediğimize uygun figür farkı vardır. Alman asıllı Amerikalı karikatürist Thomas Nast, 1870-1874 yıllarında Harper dergisinde bir karikatür yayınladı. Karikatürde, içlerinde etrafındakileri ezen öfkeli büyük bir fil de olmak üzere hayvan sürüsünü korkutmak için aslan postuna bürünmüş bir eşek çizdi... Sonra zamanla eşek, Demokratik Parti’nin, fil de Cumhuriyetçi Parti’nin logosu haline geldi. Bu semboller, her iki partinin resmini yansıtmaktadır... Buna göre Trump’ın davranışı, birini diğerinden ayırt eden kişisel özellikler dışında Cumhuriyetçi Parti adaylarının davranışından pek farklı değil. Cumhuriyetçi Parti’nin genel özellikleri, yukarıda da belirtildiği gibi, kişisel özellikler dışında tüm partili adaylar için geçerlidir...”

2- Dolayısıyla Cumhuriyetçilerdeki küstahlık, Demokratlardaki kandırmaca üslubunu her iki partiye mensup olan başkanların açıkladığı strateji belgelerinde de görmek mümkün:

* Örneğin Biden stratejisi, Amerika’nın küresel liderliğini, hegemonyasını, küresel düzenini işbirliği, demokrasi, insan hakları ve diplomasi gibi kandırmaca sözlerle sürdürmeye ve pekiştirmeye çalışmaktadır...

* Kişiliğindeki aşırı kibirlilik, iktidar tutkunluğu, aşırı şovmenlik sevdası, bilgelik eksikliği, içsel çatışmalara dalma eğilimi, rakiplerini ekarte etme ve öfori görünen Trump ise gizlemeden veya dolaylı yollara başvurmadan hatta müttefiklerini aşağılayarak “Önce Amerika” ve “güç yoluyla barış” gibi maskesiz söylemlerle Amerika’nın küresel liderliğini sürdürmeyi amaçlamaktadır. Nitekim Trump, açıkladığı strateji belgesinde bunu açıkça dile getirmektedir: “Bu stratejinin amacı, tüm bu dünya lideri varlıkları ve diğerlerini bir araya getirerek Amerikan gücünü ve üstünlüğünü güçlendirmek ve ülkemizi her zamankinden daha büyük hale getirmektir.” (2025 ABD Ulusal Strateji belgesi https://www.mc-doualiya.com/)

Öncelikler başlığının altında zikredilen alt başlıkların neredeyse tamamında (Barış Yoluyla Yeniden Düzenleme, Ekonomik Güvenlik, Dengeli Ticaret, Kritik Tedarik Zincirlerine ve Malzemelere Erişimin Güvenliğini Sağlamak, Yeniden sanayileşme, Savunma Sanayii Tabanımızı Canlandırmak, Enerji Hakimiyeti, Amerika’nın Finans Sektöründeki Hakimiyetini Korumak ve Büyütmek) Amerikan hakimiyetini korumaya, güçlendirmeye ve sürdürmeye vurgu yapılmıştır.

3- Biden, Obama ve Clinton gibi Demokrat başkanların açıkladığı ulusal strateji belgeleri, Amerikan hegemonyasını BM, NATO gibi uluslararası kurumlar, ittifaklar ve demokrasi, insan hakları gibi yumuşak güç üzerinden yürütmeyi esas alıyordu. Demokratların ulusal strateji belgesine göre Amerika, dünyanın jandarmasıdır ve bu jandarmalığın bir maliyeti olsa da, bu maliyet Amerikan küresel düzeninin ve hegemonyasının devamı için ödenmelidir.

Cumhuriyetçilerin ulusal strateji belgelerine göre ise, Nixon ve Trump’ın ulusal strateji belgelerinde olduğu gibi Amerika’nın jandarmalığına ve müttefiklerine sağladığı koruma kalkanına karşılık müttefikler de ödeme yapmalıdırlar, yükü tek başına ABD değil müttefikler de bu yükü paylaşmalıdırlar... Nitekim Öncelikler başlığının altında alt başlık olarak “Yük Paylaşımı ve Yük Kaydırma” diye başlık vardır. Bu başlıkta şöyle geçmektedir: Başkan Trump, NATO ülkelerinin GSYİH’larının yüzde 5’ini savunmaya harcamayı taahhüt eden yeni bir küresel standart belirlemiştir.” (2025 ABD Ulusal Strateji belgesi https://www.mc-doualiya.com/)

Görüldüğü gibi izledikleri üsluplar, kullandıkları araçlar, konjonktürel olarak belirledikleri öncelikler farklı olsa da Trump ya da Biden, Obama, Bush, Clinton ve diğer başkanlar tarafından olsun yayınlanan Ulusal Güvenlik Stratejisi belgelerinin temel hedefi aynıdır. Bu hedef de Amerika’nın küresel liderliği ve hegemonyasını devam ettirmek, küresel ölçekte hiçbir rakip gücün ABD’ye denk ya da ondan üstün bir konuma yerleşmemesini sağlamaktır!

4- Dolayısıyla Trump’ın açıkladığı strateji belgesi, hedefler açısından cevheri bir değişimden ziyade bu hedeflere ulaşmak için kullanılan üsluplarda bir değişim olarak değerlendirilebilir. Nitekim yine 18 Kasım 2016 tarihli soru cevapta şöyle geçmektedir: “Eski başkan döneminde devam eden hassas sorunlar konusunda Amerika’nın politika değişikliğine gelince, ana hatlarda bir değişiklik olması beklenmiyor. Belki üsluplar değişebilir. Amerikan sistemine farklı kurumlar hâkimdir. Her bir kurumun fazla veya eksik yetkileri vardır... Bu kurumlar, üsluplardaki değişiklikle birlikte Amerikan politikasının ana hatlarının sabit kalmasında etkin rol oynarlar...”

5- Amerika Birleşik Devletleri’nin kuruluşundan sonra Amerikan siyasi partilerinin ortaya çıkış sürecine bir göz atıldığında, iki parti arasında fark olmadığı daha net bir şekilde görülecektir. Zira Amerikan partileri, Amerika’nın hegemonyasını ve zorbalığını koruyan tek bir kökten gelmektedirler; aralarındaki tek fark sadece üsluplarda ve şahsi zorbalıklardadır:

A- Avrupalı (kaçaklar ve maceraperestler) Amerika’ya, özellikle de Kuzey Amerika’ya gelip burayı istila ettikten ve yerli halkı olan Kızılderilileri köleleştirdikten sonra bir devlet kurma çalışmalarına başladılar... Vikipedi’den aktarıyoruz: “İlki İngiliz Virginia Kolonisi olmak üzere, Atlantik Okyanusu kıyısı boyunca uzanan on üç Britanya kolonisi, 4 Temmuz 1776’da Britanya İmparatorluğu’ndan bağımsızlıklarını ilan ederek bir federal hükümet kurduklarını duyurdu. Philadelphia Konvansiyonu, 17 Eylül 1787’de mevcut Amerikan Anayasası’nı kabul etti ve anayasa 1788’de onaylanarak bu eyaletleri merkezi bir hükümete sahip tek bir cumhuriyetin parçası hâline getirdi. Daha sonra Fransa, İspanya, Meksika ve Rusya’dan topraklar aldılar; Teksas ve Hawaii cumhuriyetlerini ilhak ettiler... Nihayet ertesi yıl, 1789’da Amerika Birleşik Devletleri resmen kuruldu ve George Washington, Amerika Birleşik Devletleri’nin ilk başkanı oldu (1789–1797)…

B- Demokratik-Cumhuriyetçi Parti; Başkan George Washington döneminde Hazine Bakanı olarak görev yapan Alexander Hamilton’ın merkeziyetçi politikalarına muhalif olan Kongre içindeki bir fraksiyondan doğdu.

C- Demokratik-Cumhuriyetçi Parti, Andrew Jackson taraftarlarının eliyle bugünkü Demokrat Parti’nin kurulduğu 1828 yılına kadar varlığını sürdürdü... Ardından 1854’te mevcut Cumhuriyetçi Parti kuruldu ve Abraham Lincoln 1865’te ilk Cumhuriyetçi ABD Başkanı oldu...”

6- Dolayısıyla bu partilerin kökeni, Amerikan hegemonyasını dayatmak noktasında birdir; birbirlerinden sadece üslupları, habisliklerinin düzeyi ve şahsi zorbalıklarının derecesi bakımından ayrılırlar. Aralarındaki ihtilaf bu üç unsurun ötesine geçmez:

Örneğin Trump’ın açıkladığı bu yeni strateji belgesi, Amerikan devletinin genlerinde var olan kovboy davranışının en çıplak ve en küstah halidir. Daha önce de ifade ettiğimiz gibi; demokratlar tilki misali, zehiri yağlı bir zarf içinde (demokrasi, insan hakları, diplomasi maskesiyle) sunarken; Cumhuriyetçiler, zehiri olduğu gibi, dişlerini sıkarak ve kaba kuvvetle dayatmaktadırlar. Trump’ın “önce Amerika” söylemi, aslında müttefiklerini bile haraca bağlayan bir tüccar mantığı ve sömürgeci bir şantaj siyasetidir. Parayı ver korumayı al mantığıdır.

7- Böylece; Trump ve Biden stratejileri üzerinde derinlemesine düşünülüp inceleme yapıldığında, aralarında üslup, kurnazlık ve şahsi zorbalık düzeyi dışında hiçbir fark olmadığı açıkça görülür... Daha önce zikrettiklerimiz buna delalet etse de, her iki strateji belgesi bir dizi uluslararası meseleyi ele almıştır. Bu meselelerin pek çoğunda Avrupa ve Çin meselelerinde olduğu gibi bakış açıları neredeyse aynıdır. Bazılarında ise Batı Yarımküre meselesinde olduğu gibi üslup, kurnazlık ve şahsi zorbalık farkının olduğu açık ve nettir. Bazılarında da Orta Doğu meselesinde olduğu gibi bölgeye ve bölge halkına karşı sinsi ve tiksindirici bir tuzak kurma konusunda tam bir mutabakat söz konusudur... Bu nedenle aşağıda, Batı Yarımküre ve Orta Doğu hakkında önce Biden’ın, ardından Trump’ın stratejilerinde yer alan hususları kısaca ele alacağız:

A- Batı Yarımküre: Batı Yarımküre, Monroe Doktrini ile doğrudan bağlantılı olduğundan, öncelikle Monroe ve doktrini hakkında kısa bir hatırlatmada bulunacağız:

“James Monroe, 1817–1825 yılları arasında Amerika Birleşik Devletleri’nin beşinci başkanıdır. 1819 yılında Florida’yı ABD yönetimine kattı... 2 Aralık 1823’te ABD Kongresi’ne sunduğu mesajda, ABD’nin Amerika kıtasındaki işlere yönelik her türlü Avrupa müdahalesine karşı çıktığını ifade eden Monroe Doktrini’ni açıkladı... Monroe Doktrini, Batı Yarımküre’deki tüm devletlerin bağımsızlığının, Avrupa’nın baskı, sömürgecilik ya da kaderlerini belirleme hakkına müdahalesine karşı korunmasını öngörmektedir...” (Vikipedi’den özetle ve yorumla)

Sonraki Amerikan başkanları, kendi üslup, kurnazlık ve zorbalık düzeyleri farklı olsa da bu doktrini uygulamaya devam etmişlerdir... Aşağıda, Biden ve Trump’ın strateji belgelerinde Batı Yarımküre hakkında yer alan ifadeleri, aralarındaki farkı ortaya koymak amacıyla kısaca ele alacağız:

* Biden’ın stratejisi, bu bölgenin “Yıllık ticaret hacminin 1,9 trilyon dolara ulaşmasının yanı sıra, ortak değerler, demokratik gelenekler ve aile bağları nedeniyle Amerika Birleşik Devletleri üzerinde en etkili bölge olduğuna” atıfta bulunmaktadır. Bu strateji, Amerika Birleşik Devletleri’nin Amerika kıtası ülkelerindeki şirketlerini canlandırmak için çalışmasının zorunlu olduğunu öngörmektedir... Yine Biden’ın stratejisinde, ABD’nin sınır altyapısını modernize etmeyi sürdüreceği, bölge ülkeleriyle birlikte “adil, düzenli ve insani” bir göç sistemi inşa edeceği belirtilmektedir... Aynı şekilde yasal göç yollarını genişletme ve insan kaçakçılığıyla mücadele misyonunun da sürdürüleceği vurgulanmaktadır...” Biden’ın stratejisi, demokrasi ve insan hakları gibi sinsi ve habis üsluplar kullanarak, başka hiçbir büyük devletin, Amerikan nüfuzuyla rekabet edecek veya onun önüne geçecek etkin bir nüfuza sahip olmasına izin vermez... Askeri müdahaleyi ise ilk aşamada değil, en son aşamada devreye sokar...

* Trump stratejisi ise, askeri müdahale tehdidini -uygulamaya koymasa bile- daha en baştan savurur! Zira Trump’ın stratejisi; küstahlık, tehdit ve gözdağı üslubundan yoksun değildir. Stratejisinde (özetle) şu ifadeler yer alır: “Amerika’nın güvenliğini korumak, Batı Yarımküre üzerindeki kontrolünü yeniden tesis etmek (ABD’nin kendisi, Kanada ve Güney Amerika) ve bölge dışı güçlerin burada askeri varlık konuşlandırmasını engellemek amacıyla Monroe Doktrini’ni uygulamak...” Trump’ın stratejisi bu bölgeyi, “Amerika Birleşik Devletleri’ne ait saf ve münhasır bir bölge” olarak kabul etmektedir...” Bu anlayış doğrultusunda Trump, Kanada’dan ABD’ye katılarak 51. eyalet olmasını talep etti. Panama’yı Çin ile yaptığı anlaşmaları iptal etmesi için tehdit etti, Panama da bu tehditler üzerine söz konusu anlaşmaları iptal etti. Aynı şekilde Trump, 3 Ocak 2026 tarihinde Venezüela’ya saldırarak başkent Karakas’ı vurdu; buram buram iğrenç klasik sömürgecilik kokan bir küstahlıkla Devlet Başkanı Maduro ve eşini tutukladı! Batı Yarımküre’ye yönelik bu yaklaşımını, Monroe Doktrini’ni tamamlayan “Trump Doktrini” olarak adlandırdı... Hatta Trump, tehditlerini NATO üyesi Danimarka’ya bağlı olan Grönland’a kadar taşıdı! Görüldüğü gibi Trump’ın zorbalığı son derece açıktır!

B- Orta Doğu meselesine gelince: Daha önce de söylediğimiz gibi “Bazılarında da Orta Doğu gibi bölgeye ve halkına karşı sinsi ve tiksindirici bir tuzak kurma konusunda tam bir mutabakat söz konusudur.” Her iki strateji belgesi de, Yahudi varlığını desteklemek; yöneticilerin bu varlıkla normalleşmesini genişletmek; ümmetin zenginliklerini, özellikle de Körfez’in petrol ve diğer kaynaklarını yağmalamak; Hürmüz Boğazı ve Babü’l-Mendeb dâhil olmak üzere Orta Doğu’daki deniz geçiş yolları üzerinde deniz hâkimiyeti kurmak gibi üzerinde mutabık kaldıkları konularla yetinmemişler, terörle mücadeleyi de metne dökmüşlerdir. Onların habis örfüne göre terör ise; İslam ve İslam’ın yönetimidir. Nitekim Trump, stratejisinde Orta Doğu ile ilgili olarak “...Bölgenin bir terör yuvasına dönüşmesini engellemek...” ifadelerine yer verirken, Biden, stratejisinde “...Terör tehditleriyle mücadele etmek...” ifadesine yer vermektedir...” Tüm bu ifadelerle kastedilen şey; bölge halkının benimsediği ideoloji olan İslam’ı hedef almaktır. Zira bu bölgenin halkı, Müslümandır ve İslami akideleri temelinde bir devlet kurmak, ülkelerini Amerika ve Batı hegemonyasından kurtarmak, uydu rejimleri devirmek ve Yahudi varlığını ortadan kaldırmak istemektedirler. Sadece normalleşme anlaşmalarını mezara gömmeyi değil...

8- Özetle, Amerikan başkanlarının İkinci Dünya Savaşından bu yana açıkladıkları ulusal strateji belgesinin omurgası ve cevheri hep aynı kalmıştır, hiç değişmemiştir. Değişen tek şey; Amerikan hegemonyasını dayatmak, korumak ve sürdürmek için kullanılan üsluplar, sinsilikler, şahsi zorbalıklar, İslam ve Müslümanlar ile mücadele etmek, İslam Devleti olan Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafetin ikamesini engellemek için sarf edilen çabalardır... Fakat ne kadar kötü hüküm veriyorlar!.. Raşidi Hilafetin sadece adının anılması bile onların uykularını kaçırmaktadır. Nitekim ABD Ulusal İstihbarat Direktörü Tulsi Gabbard, birkaç gün önce 21 Aralık 2025 tarihinde yaptığı açıklamada bu korkuyu şu sözleriyle dile getirmiştir: “Bu İslam ideolojisi, özünde küresel bir Hilafet kurmayı hedefleyen siyasi bir ideoloji olduğu için özgürlüğümüze doğrudan bir tehdit oluşturmaktadır.” Biz de diyoruz ki:

مُوتُوا بِغَيْظِكُمْ “Kininizle geberin!” [Al-i İmran 119] Zira İslam ümmeti mutlaka kalkınacak ve içinde yaşadığımız bu ceberut saltanattan sonra, Allah’ın izniyle, Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilâfet Devleti’ni yeniden kuracaktır.

ثُمَّ تَكُونُ مُلْكاً جَبْرِيَّةً فَتَكُونُ مَا شَاءَ اللهُ أَنْ تَكُونَ ثُمَّ يَرْفَعُهَا إِذَا شَاءَ أَنْ يَرْفَعَهَا ثُمَّ تَكُونُ خِلَافَةً عَلَى مِنْهَاجِ النُّبُوَّةِ ثُمَّ سَكَتَ Daha sonra ceberut bir saltanat olacaktır. O da Allah’ın dilediği kadar devam edecektir. Ardından Allah dilediği zaman onu ortadan kaldıracaktır. Sonra, nübüvvet metodu üzere Hilafet olacaktır. Sonra da sustu” [Ahmed] İşte o zaman zorba Trump ve yardımcılarının akıbeti; Hilafet’in doğuşuyla tarihin karanlık sayfalarına gömülen Kisrâ ve Kayser’in akıbetinden farklı olmayacaktır. بَلَاغٌفَهَلْيُهْلَكُإِلَّاالْقَوْمُالْفَاسِقُونَ “Bu, bir tebliğdir. Artık fasık olan bir kavimden başkası helak edilir mi hiç?” [Ahkaf 35]

H.25 Recep 1447
M.14 Ocak 2026

 

 

Devamını oku...

SAYI 582 Çıktı - Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi El-Raye Gazetesi

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi

El-Raye Gazetesi Yeniden Yayında

 

Biz, Hizb-ut Tahrir Medya Ofisi olarak takipçilerimiz ve Merkezi Medya Bürosu Web Sayfası misafirlerimize, Hizb-ut Tahrir tarafından 1954 yılında başlatılan El-Raye Gazetesinin tekrar yayına başlatılmasını duyurmaktan gurur duyarız. Karanlık ve zorba rejimlerin baskısı sonucu haftalık yayınlanan gazete durdurulmuştu. Şimdi Hizb-ut Tahrir El-Raye Gazetesini Allah’ın izniyle tekrar başlatacaktır.

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER