Pazar, 14 Zilhicce 1447 | 2026/05/31
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Hürmüz: Amerika'nın Hesaplarını Yutan Bir Çıkmaz

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Hürmüz: Amerika'nın Hesaplarını Yutan Bir Çıkmaz

 

Uluslararası siyasette bazı bölgelerin önemi, sadece coğrafi olarak değil, aksine küresel ekonomi ve askerî dengelerde sahip olduğu etkilerinin boyutuyla da ölçülür. Bu bölgelerin başında Hürmüz Boğazı gelmektedir; çünkü o, onlarca yıl boyunca büyük güçlerin açık bir çatışmaya sürüklenmeden iradelerini dayatma gücünü sınayan stratejik bir düğüm noktasına dönüşmüştür.

Bu bağlamda, ABD Başkanı Trump karmaşık bir denklemle karşı karşıya görünmektedir; zira savaşı hesaplanmamış sonuçlara doğru sürdürmeyeceği gibi siyasi veya stratejik bir bedel ödemeden gerginliği istediği şekilde sona erdirmesi de mümkün değildir. İşte tam da burada, Amerika’nın Orta Doğu’daki karar alma krizi ortaya çıkmaktadır.

Trump'ın dış politikası, tavizler dayatmak için ekonomik ve askerî gücün kullanılmasına dayanan bir ilke olan "maksimum baskı" ilkesi üzerine inşa edilmiştir. Ancak Körfez bölgesi, özellikle de Hürmüz Boğazı dosyası, sadece siyasi gösteriş mantığıyla kontrol altına alınabilecek kolay bir alan değildir; çünkü herhangi bir geniş çaplı tırmanış bünyesinde, küresel enerji piyasaları için doğrudan bir tehdit taşımakta ve uluslararası ekonomiyi ciddi rahatsızlıklar ihtimalleriyle karşı karşıya bırakmaktadır.

Bu bölgedeki savaş yalnızca askeri bir seçenek değil; aksine petrol çıkarlarının, müttefik hesaplarının ve Amerikan iç baskılarının iç içe geçtiği bir karardır. Nitekim Amerika, özellikle savaşlardan ve dış krizlerden yorulmuş bir Amerikan mizacının gölgesinde, uzun süreli bir çatışmaya girmenin kendisini siyasi ve ekonomik olarak yıpratabileceğinin farkındadır. Buna mukabil geri adım atmak veya ilan edilen hedefleri gerçekleştirmeyen uzlaşmaları kabul etmek, yönetimi, kendi şartlarını dayatmaktan aciz olan bir görüntü içinde gösterebilir.

Burada Trump'ın çıkmazının, sadece rakiplerinin doğasında değil, bölgenin kendi doğasında da yattığı söylenebilir. Dolayısıyla Hürmüz Boğazı sadece bir su yolu değil, herhangi bir sınırlı çatışmayı küresel bir krize dönüştürebilecek uluslararası bir baskı kartıdır.

Böylece Amerika’nın kararı, her ikisi de acı olan iki seçenek arasında sıkışıp kalmıştır: Ya bölgeyi patlatabilecek bir tırmanış ya da güç söyleminden geri adım olarak yorumlanabilecek bir sükûnet. Nihayetinde Hürmüz krizi, uluslararası siyasette değişmeyen bir hakikati ortaya koymaktadır; bu hakikat ise, özellikle coğrafyanın ekonomiyle iç içe geçtiğinde ve bölgesel ve uluslararası hesaplar karmaşıklaştığında, ne kadar büyük olursa olsun askerî güç, çatışmaları çözmek için her zaman yeterli olmaz.

Bu dönüşümlerin ortasında göz ardı edilemeyecek bir hakikat ortaya çıkmaktadır ki bu hakikat; Müslüman beldelerin kalbinde yer alan su geçitleri, sadece coğrafi sınırlar veya gemilerin geçiş güzergâhları değildir; aksine Allah’ın bu ümmete bahşettiği büyük stratejik bir servettir. Zira Hürmüz Boğazı’ndan Babülmendep’e, Süveyş Kanalı’ndan Malakka Boğazı’na ve diğer hayati geçiş yollarına kadar Müslümanlar, küresel ticaretin ve enerjinin anahtarlarına sahiplerdir; ancak Müslümanlar bugüne kadar bu nimeti, halklarına hizmet edecek ve bağımsızlıklarını koruyacak birleşik bir ekonomik ve siyasi güce dönüştürmeyi başaramamışlardır.

Büyük güçler bu geçitlerin önemini çok uzun zaman önce kavramıştır; dolayısıyla bölge ülkeleri de, bu geçitlerin güvenliğinin ve ekonomik birliğinin gerçek bir kalkınmanın temelini temsil ettiğini anlamadıkları sürece, servetleri tüketilmeye maruz kalmaya devam edeceği gibi kararları da başkalarının çıkarlarının rehinesi olmaya devam edecektir

Bu geçitler, bazılarının tasvir ettiği gibi siyasi bir yük değildir; aksine Müslümanlar bu geçitleri, kaybettikleri izzet ve onurlarını yeniden kazanmak için iyi bir şekilde değerlendirebilirlerse, küresel ekonomik bir güç inşa etmek için tarihî bir fırsattır.

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Munis Hamid – Irak

 

Devamını oku...

Gazze'nin Bayramı Kan, Kayıp, Acılar ve Aşağılanmanın Yükü Altında Kalmıştır!

Haber-Yorum

Gazze'nin Bayramı Kan, Kayıp, Acılar ve Aşağılanmanın Yükü Altında Kalmıştır!

 

Haber:

Bayramın ilk günü Gazze şehrinin merkezinde, sakinlerin ve yerinden edilmiş kişilerin hıncahınç dolu olduğu bir evi hedef alan bombardımanda, aralarında 5 çocuk ve 3 kadının da bulunduğu 10 Filistinli şehit olmuştur. Ayrıca Han Yunus'un batısındaki el-Mevasi bölgesinde bulunan Gays Kampı'ndaki yerinden edilmiş kişilerin çadırları da hedef alınmış ve bu da şehitlerin sayısının yükselmesine yol açmıştır.

Buna eş zamanlı olarak Kurban Bayramı namazı öncesinde, Mescid-i Aksa'nın kapılarından birinin eşiğinde Filistinli bir kadına saldırılmış, başörtüsü zorla açılmış, işkenceye maruz bırakılmış ve ardından da tutuklanmıştır.

Öte yandan birçok aile; acı, kayıp ve hatıraların yükü altında kalmış bir halde, şehitlerini ziyaret etmek için bayramı mezarlıklarda geçirmiştir!

Yorum:

Gazze'deki halkımızın trajedisi devam etmekte ve savaşın ve ateşkesin sona erdiği yalanına rağmen şehitlerin sayısı durmaksızın artmaya devam etmektedir; bu ise Yahudi varlığının sürekli ihanetinin ve tüm antlaşmalar ile sözleşmeleri sırtının arkasına attığının açık bir ilandır!!

Bayram, kardeşlerimiz için her zamanki gibi bombardıman, acı, kayıp ve kutsalların çiğnenmesiyle zehir edilerek geçerken, kışlalarında çakılı duran Müslüman orduları onlara karşı görevlerini yerine getirmemektedir.

Çektikleri acılar o kadar çeşitli ki, hepimizin bayram sevincini zehir etmiştir; bu yüzden soruyoruz: Acaba bu durum ne zaman değişecek ve Müslümanların canlarının korunduğu, namuslarının güvenceye alındığı ve mukaddesatlarının muhafaza edildiği mutlu bir bayramın tadını ne zaman çıkarabileceğiz?!

Orduları uyandırıp damarlarındaki kanı coşturacak şey daha ne olabilir ki?!

Burada ve orada dağınık halde yatan çocukların ceset parçaları bile onu etkilemiyorsa, onu ne etkileyebilir ve harekete geçirebilir ki?!

Kan şelalelerinin, yıkımın, yaslı annelerin çığlıklarının, kirletilen Aksa'mızın ve esirlerimizin bile harekete geçirmediği birini, başka ne harekete geçirecek acaba?!

Şikâyetimiz sadece Allah’a olduğu gibi Müslüman orduların nefislerinde iman ve takva ateşinin tutuşması için tek ümidimiz de sadece O’dur; o halde onlar, Allah’a tam bir tövbe ile tövbe etsinler ve üzerlerindeki vehn tozunu kaldırıp atsınlar ve dine, namusa ve canlara yardım etmek için ayağa kalksınlar; şüphesiz Allah, buna muktedirdir ve buna gücü yetendir!

Allah bu bayramı, kan, acı ve kaybolmanın yükü altında kalan son bayram kılsın! Allah bu bayramı, şeriatının askıya alındığı ve boyunlarımızın Allah'ı, Rasulü'nü ve müminleri razı edecek biatten yoksun olduğu son bayram kılsın! Allah bu bayramı, Filistin’in gasp edildiği ve Müslümanların parçalandığı son bayram kılsın.

وَمَن يَقْنَطُ مِن رَّحْمَةِ رَبِّهِ إِلَّا الضَّالُّونَ “Rabbinin rahmetinden, sapıklardan başka kim ümidini keser ki?” [Hicr 56]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Minnetullah Tahir

Devamını oku...

Hac: İbadette Birlik, Ümmet İçinde Bölünmüşlük!

Haber-Yorum

Hac: İbadette Birlik, Ümmet İçinde Bölünmüşlük!

Haber:

Dünyanın dört bir yanından milyonlarca Müslüman, yıllık hac farizasını yerine getirmek için Mekke-i Mükerreme'ye akın etmektedir. Farklı ırk, kültür ve dillerden olan hacılar, tek tip beyaz kıyafetler giymiş halde omuz omuza durarak, Allah Teala'ya itaat etmek için aynı ibadetleri eda etmektedirler. Bu yıllık bir araya geliş, toplumsal, milliyet ve ırksal farklılıkları aşarak, İslam ümmetinin ruhi birliğini yeniden somutlaştırmaktadır.

Yorum:

Hac, hala Müslümanlar arasındaki birliğin en büyük tezahürlerinden biri olmaya devam etmektedir. Zira her yıl İslam ümmeti tek bir mekanda toplanmakta, tek bir kıbleye yönelmekte, tek bir İlaha ibadet etmekte ve Nebi Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in öğrettiği aynı şiarları eda etmektedirler. Ancak bu ruhi kardeşliğin olağanüstü görüntüsünün arkasında acı bir gerçek yatmaktadır; zira Müslüman ülkeler hala siyasi parçalanmışlığın ve derin bir bölünmüşlüğün acısını çekmektedir.

Zira aynı dini paylaşmalarına rağmen ancak bugün Müslümanlar; sömürgeciliğin var ettiği sınırlar, milliyetçilik ve siyasi rejimlerden dolayı birbirinden ayrılmış durumdadır. Dolayısıyla bu bölünmeler aşamalı olarak İslam ümmetinin bilincinin zayıflamasına ve İslami kardeşliğin yerini ırka, milliyete ve devlet çıkarlarına bağlılığın almasına yol açmıştır. Bunun bir sonucu olarak Müslümanlar, küresel krizlere, genellikle birleşip tek bir ümmet olarak değil; aksine birbirleriyle çatışan önceliklere sahip bağımsız devletler olarak tepki vermektedirler.

Bu durum, dünyanın dört bir yanındaki Müslümanları etkileyen meseleler için bu ülkelerinin verdiği tepkilerde açıkça ortaya çıkmaktadır. İslam ümmeti muazzam bir nüfusa ve devasa kaynaklara sahip olmasına rağmen Gazze’deki devam eden acılardan Rohingya Müslümanlarına yönelik zulme ve Sudan’daki çatışmalara karşı, hâlâ gerçek bir siyasi güçle kolektif olarak çalışmaktan acizdirler. Zira sempati duyguları mevcut, insani yardımlar sağlanmakta ve birçok ülkede kitlesel gösteriler yapılmakta ancak gerçek anlamda birleşik bir eylem hâlâ ortada yoktur.

Nitekim trajedi, bizzat haccın Müslümanlar arasında daha geniş bir bilinci canlandırma gücüne sahip olmasında yatmaktadır. Zira Hac, dünyanın çeşitli yerlerinden gelen milyonlarca mümini tek bir mukaddes yerde bir araya getirerek onlara, kendi ülkelerinin sınırları dışındaki İslam ümmetinin durumuna yakından şahit olma imkânı sunmaktadır. Ancak bugün hac, büyük ölçüde dünyanın dört bir yanındaki Müslümanların karşı karşıya kaldığı daha geniş siyasi ve hadari gerçeklikten kopuk bir şekilde sadece manevi bir ritüele indirgenmiş durumdadır.

Milliyetçilik eğiliminin ve mezhepçi düşüncenin yükselişi, bu bölünmeyi daha da derinleştirmiştir. Zira Müslümanlar kendilerine, İslam bağı perspektifinden bakmaktan ziyade, giderek daha fazla vatandaşlık ve etnik aidiyet perspektifinden bakmaktadırlar. Dolayısıyla bu tutumlar, müminleri, her bir azasının acı hissettiği tek bir vücut olarak nitelendiren Allah'ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in emirleriyle çelişmektedir.

Tarih, Hac sırasında Müslümanların bir araya gelmesinin, ümmet arasında siyasi bir bilinç ve vahdet doğurma gücünden dolayı geçmişte sömürgeci güçlerin korkmalarına neden olduğunu göstermiştir. İslam beldelerinin ayrı milliyetçi devletlere bölünmesi, sadece coğrafi bir bölünme olmamıştır, aksine aynı zamanda fikri bir bölünme de olmuştur; bu da Müslümanların, aşamalı olarak öncelikle yerel ve ulusal çıkarlarla ilgilenen izole gruplar oluşturmasına yol açmıştır.

Bu nedenle İslam ümmeti bugün, son derece önemli bir zorlukla karşı karşıyadır: Bu da ruhani birliği, gerçek toplumsal siyasi bir birliğe (Hilafete) dönüştürmektir. Haccın rolü, Müslümanlara sadece Allah Subhanehu ve Teala ile olan bireysel ilişkilerini hatırlatmakla sınırlı kalmamalı; aksine onlara bir bütün olarak ümmetin durumuna karşı taşıdıkları sorumluluğu da hatırlatması gerekir. Zira milliyetçilik, mezhepçilik ve siyasi parçalanmışlığın ortaya çıkardığı ayrılıklar aşılmadan, hac sırasında şahit olduğumuz vahdet, değiştirici olmayan bir sembol olarak kalmaya devam edecektir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Dr. Muhammed - Malezya

 

Devamını oku...

Hac; İslam Ümmetinin Heybeti ve Gizli Enerjisinin Bir Göstergesidir

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Hac; İslam Ümmetinin Heybeti ve Gizli Enerjisinin Bir Göstergesidir

Haber:

Müslümanların, hacıların en büyük hac rüknü olan Arafat vakfesini eda ettikten sonra Müzdelife'ye akın etmesiyle birlikte kutladıkları mübarek Kurban Bayramı Çarşamba günüdür.

Yorum:

Bugünlerde yaşanan olayların çokluğuna rağmen, Beytullahil Haram’a gelen hacıların Arafat dağında vakfeye durması, ibadetlerini eda etmesi ve şiarları yerine getirmesi en belirgin olay olarak kalmaya devam etmektedir; bu ise sadece Allah Azze ve Celle'nin çağrısına lebbeyk diyen milyonlarca Müslüman'ın bir manzarası değil; aynı zamanda bu muazzam olay, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmet olarak milletler arasında hak ettiği konumu almak üzere geri dönmeyi bekleyen ümmetin heybetinin görkemli bir gösterisidir.

Bu, dünyada benzerini asla göremeyeceğiniz bir manzara içinde; renkler ve ırklar arasındaki tüm farkları eritip yok eden bir fikrin ve ülkeler ve beldelerin farklılığına rağmen tek bir ümmet var eden bir akidenin vücut bulduğu eşsiz bir olaydır.

Bu, İslam'ın, evlatlarının gönüllerinde hâlâ canlı olduğunu ve Müslümanların hayatında ilk itici güç olmaya devam ettiğini gösteren bir olaydır; zira milyonlarca insan, Allah'ın kitabından sadece birkaç kelimeden ibaret olan ayet-i kerimenin çağrısına icabet ederek dünyanın dört bir yanından akın akın gelmektedir. وَلِلَّهِ عَلَى النَّاسِ حِجُّ الْبَيْتِ مَنِ اسْتَطَاعَ إِلَيْهِ سَبِيلاً “Yoluna gücü yetenlerin o evi haccetmesi, Allah'ın insanlar üzerinde bir hakkıdır.” [Al-i İmran 97]

Evet; bu olay, İslam ümmetinin içinde barındırdığı, zorluklara rağmen harekete geçip seferber olma, zayıflığa rağmen mesafeleri aşma, itaat etmek ve farzı eda etmek için uğruna en değerli varlıklarını feda edip çabası ve malıyla bedel ödeme yönündeki o muazzam ve gizli güce işaret etmektedir.

Şüphesiz hac, bu ümmetin hayırlı oluşunun göstergelerinden biri olup düşünenler için bir örnektir; Allah’ın izniyle çok yakında ümmetimiz, tıpkı hac için seferber olduğu gibi Rabbinin emrine de icabet edip seferber olarak nasıl cihad edeceğini de gösterecektir. انفِرُوا خِفَافاً وَثِقَالاً وَجَاهِدُوا بِأَمْوَالِكُمْ وَأَنفُسِكُمْ فِي سَبِيلِ اللَّهِ “(Ey müminler!) Gerek hafif, gerek ağır olarak savaşa çıkın, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad edin.” [Tevbe 41] Dolayısıyla kapılar kendisine açılıp ellerindeki prangalar kırılıp parçalandığında nasıl yola çıkacağını, kurtuluş için orduların nasıl harekete geçeceğini ve İslam’ın her ülkeye, taştan yapılmış her eve veya çadıra girmesi için davasıyla dünyaya nasıl yayılacağını da gösterecektir. Nitekim Kerim Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in bize haber verdiği gibi; nasıl ki şeytanın, Arafat günündekinden daha küçük, daha rezil, daha hakir ve daha öfkeli görüldüğü başka bir gün yoksa; işte ümmetin tiranlarından kurtulduğu gün de tiranlık aynı şekilde olacaktır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Abdurrahman El-Ledavi

Devamını oku...

Bir, İki… Ayakkabımın Bağcığını Bağla!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Bir, İki… Ayakkabımın Bağcığını Bağla!

Haber:

Başbakan Şehbaz Şerif, Pazar günü Pakistan’ın olası bir anlaşmaya varılmasını amaçlayan diplomatik çabaların gölgesinde, ABD-İran görüşmelerinin bir sonraki turuna çok yakında ev sahipliği yapmayı umduğunu açıkladı ve Pakistan’ın barışçıl çabalarını azami samimiyetle sürdürmeye devam edeceğini taahhüt etti. (Tribune)

Yorum:

Pakistan, Amerika ile İran arasında doğrudan yürütülen ve İslamabad Görüşmeleri olarak bilinen üst düzey resmî görüşmelere ev sahipliği yapmış ve bu görüşmelere arabuluculuk etmiştir. Zira Mareşal Asim Münir kısa süre önce, Amerikan-İran anlaşmazlığını çözmeye yönelik bir mutabakat zaptına son rötuşları yapmak için İran’ı ziyaret etmişti. Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif'in yükselişi, genellikle alaycı bir şekilde askeri botları parlatma konusundaki olağanüstü yeteneğine bağlanmaktadır; ancak Asım Münir'in liderlik ettiği son müzakereler, ülkenin siyasi hayal gücünün, metaforlarını içerideki bot parlatıcılığından, Trump'ın ayakkabı bağcıklarını bağlamak gibi çok daha hırslı bir diplomatik maharete doğru genişletmesi gerekebileceğine işaret ediyor! Bir şüpheye teslim olarak satın aldıkları aşağılanma işte tam olarak budur.

Pakistan'ın ABD ile İran arasındaki savaşı sona erdirmek için oynadığı rolün arkasında yatan düşüncenin ne olduğunu anlamamız gerekir? Bu gerçekten İslam kardeşliği ve vahdeti temelinde mi gerçekleşmektedir? Kesinlikle hayır! Zira eğer durum böyle olsaydı, Pakistan'ın rolü sadece arabuluculukla sınırlı kalmaz; aksine kararlı bir şekilde kardeşi İran'ın yanında durur ve Amerika için de bir korku sembolü haline gelirdi. Aynı durum İran için de geçerlidir; şayet o da İslam ümmetine karşı olan sorumluluğunu düşünmüş olsaydı, Amerika ile diyalog masasına oturmayı reddederdi. Buna karşılık Pakistan, bu görüşmeleri bir başarı olarak övüyor ve bu sahte zaferi en büyük başarılarıymış gibi kutluyor. Nitekim İslam ümmeti, geçtiğimiz yüzyılda yöneticilerini herhangi bir Batılı güçle bir araya getiren tüm müzakerelerin hiçbir zaman kendi çıkarlarına olmadığını bilmektedir; zira ister Şerif Hüseyin ile MacMahon arasındaki yazışmalar olsun, ister Enver Sedat’ın Camp David Anlaşmaları olsun geçmişteki tüm barış girişimlerinin tek bir ortak özelliği vardır ki o da; yozlaşmış liderliktir. Şimdi ise, önceki dalkavuklar gibi Asim Munir de müzakereci rolünü üstlenmektedir.

Pakistan'da yapılması beklenen üçüncü tur görüşmeler Amerika ve Körfez ülkelerinin yöneticileri için yararlı olabilir, ancak Müslümanların başındaki yöneticilerin rolü, fırsatçı bir rol olmaktan öteye geçmemektedir. Bu görüşmelerin amacı, Amerika'nın karşılaştığı zorlukları hafifletmektir; nitekim daha önce de belirttiğimiz gibi bu hafifletme her zaman Müslümanların acılarını daha da kötüleştirmiştir. İslam'da bu kaynaklar ümmetin mülküdür. Abbasiler ve Osmanlılar döneminde de tarihi örnekler mevcuttur; nitekim o dönemlerde Hilafet, tıpkı Hürmüz Boğazı'nın günümüzdeki önemi gibi zenginlik inşa etmek, ticareti korumak ve nüfuzunu genişletmek amacıyla bu deniz yolları ile ticari denetim noktalarını kontrol altından tutmaktaydı. Abbasilerin maddi ve siyasi hakimiyeti, İran'ın Arap Körfezi'nden gelen petrol akışını baskılamak için kullandığı aynı su yollarını kontrol etmesinin bir sonucuydu. Modern Hürmüz Boğazı, küresel enerji arzının yaklaşık %20'sini kontrol altında tutmak için ücretlere ve denizdeki konumlara dayanırken; Osmanlılar ise ruhani ve ticari can damarlarına hükmetmek amacıyla tahkim edilmiş limanlar ve deniz filoları aracılığıyla Kızıldeniz'i doğrudan kıyıdan kontrol ediyorlardı.

Müslüman ülkeler; yüksek nüfus yoğunluğuna, değerli doğal kaynaklara ve kendisine ticaret ile enerji tedarikleri üzerinde nüfuz hakkı sağlayan stratejik coğrafi konumlara sahiptir. Bu nedenle daha önce kendi üzerinde hegemonya kuran Batılı güçlere bağlı kalmak yerine, gücünü pekiştirme, bağımsızlığını koruma ve çıkarlarını kalkındırma gücüne sahiptir. İslam ümmeti, Allah'ın kendisine bahşettiği nimetlerle zengin bir ümmettir. Dolayısıyla Müslümanların ihtiyacı olan şey, Allah'ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem ve Raşid Halifelerin izinden giden, İslam Devleti’ni kurup başarıyla yöneten, Allah’a itaat eden ve O'nun kullarına rahatlık sağlayan bir Halifedir; onların akidelerinin, canlarının ve mallarının güvenliğini sağlamanın tek yolu işte budur.

Ebu Hureyra Radıyallahu Anh’dan, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: إنَّمَا الْإِمَامُ ‏‏جُنَّةٌ ‏‏يُقَاتَلُ مِنْ وَرَائِهِ وَيُتَّقَى بِهِ فَإِنْ أَمَرَ بِتَقْوَى اللَّهِ عَزَّ وَجَلَّ وَعَدَلَ كَانَ لَهُ بِذَلِكَ أَجْرٌ وَإِنْ يَأْمُرْ بِغَيْرِهِ كَانَ عَلَيْهِ مِنْهُ “İmam bir kalkandır. Onun ardında savaşılır, onunla (tehlikelerden) korunulur. Şayet o, Yüce Allah'a karşı takvayı emreder ve adaletle hükmederse bundan dolayı sevap kazanır. Bunun dışında bir şey emrederse o zaman yaptıkları kendi aleyhine olur.” [Sahih-i Müslim]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ahlak Cihan

Devamını oku...

Neden Bize Acı Verse Bile Mevcut Gerçekliğimizi Savunuruz? Ve Bunu Kökten Nasıl Değiştirebiliriz?

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Neden Bize Acı Verse Bile Mevcut Gerçekliğimizi Savunuruz?

Ve Bunu Kökten Nasıl Değiştirebiliriz?

Bir an gelir ki, soru artık “Neden gerçeklik değişmiyor?” değil, “Bu gerçeklik nasıl bu kadar ikna edici hale geldi ki, ondan acı çekenler bile onu haklı çıkarmaya başladı?” olur.

Bir şey bir anda meydana gelmez ve bir kimse de birdenbire uyanıp, yanlış olduğunu düşündüğü bir şeyi savunmaya karar vermez. Dolayısıyla yaşananlar, fikrin kendisine karşı, yani “şeylerin” insanın uzun bir süre boyunca alıştığından farklı olabileceği fikrine karşı duyulan hislerin yavaş yavaş aşınmasına benzemektedir. Bu yüzden insanın her zaman vakıayla yüzleşmediğini, aksine onunla birlikte yaşamaya çalıştığını görürüz; zamanla da vakıayı değiştirilebilecek bir şey olarak değil, aksine ne kadar sert ya da adaletsiz olursa olsun hayatın sabit bir çerçevesi olarak görmeye başlar; çünkü insanın gözünde bu çerçeve güvenlidir; zira insan doğası gereği, olaylarını öngöremediği ve bunların kendi hayatı, ailesi ve işi üzerindeki etkisinin ne olacağını bilmediği bir bilinmezden korkar. Dolayısıyla onun, vakıasını altüst edecek bir değişim fikri yerine, zalim de olsa bilineni tercih ettiğini görürsünüz; zira doğası gereği akıl, var olan ile olması gereken arasındaki sürekli gerilimin olmasına tahammül edemez; zira bu onu yorar; bu yüzden de vakıaya direnmek yerine onu haklı çıkarmaya başlar. Böylece acı veren şey alışılmışa, reddedilen şey bir mefhuma, sonra da doğal bir hale dönüşür; zaman geçtikçe de artık vakıayı savunmak, onun doğru olduğuna dair bir kanaatten değil, ona duyulan derin bağlılığın bir sonucu hâline gelir; çünkü insan, yıllarını, seçimlerini ve toplumsal kimliğini ona yatırmıştır; bu yüzden içindeki vakıayı değiştirmek, sanki hayatının büyük bir kısmının yeniden düzenlenmeye ihtiyaç duyduğunu kabul etmeye benzer bir hale gelir ve insanın korktuğu şey de işte budur.

Sonra bir topluluk gelip vakıayı olduğu gibi kabul etme fikrini pekiştiren başka bir katman daha ekler; böylece kamuoyunun, insanı sadece vakıaya ikna etmediğini, aksine değişim fikrinin, kendilerini itaatkâr sürünün içinde tutup hayatın dertleri ve kişisel meseleleriyle meşgul ederek asıl davasından, yani ümmetinin davasından uzaklaştırmak amacıyla kendileri adına çizilen yolu düzeltmedeki önemini açıklamak yerine onun bir tehlike olduğunu, kaosa neden olduğunu ve istikrarı tehdit ettiğini öne sürdüğünü görürüz; böylece alışılmışın ve egemen olanın dışına çıkmak ya da sadece sürüden çıkmayı düşünmek bile psikolojik olarak maliyetli hale gelir. Nitekim birçoğunun değişimi düşünmek yerine uyum sağlamayı tercih ettiğini görüyoruz; böylece vakıayı savunmak bir kanaatten kaynaklanmış olmuyor; ancak bu, bilinmezlik korkusu, düşünmekten yorulma, geçici istikrar arzusu ya da metodun doğruluğu pahasına kişisel güvenliği tercih etme gibi birçok etkenin iç içe geçmesinin bir sonucudur.

Bu ikilem karşısında aklımıza önemli bir soru geliyor: Köklü bir değişim nasıl başlar?

Gerçek değişim, bu sonuçları üreten fikirlerin değişmesiyle başlar; zira insanın doğal, imkânsız ya da kabul edilebilir olarak gördüğü şeyler, zaman içinde oluşmuş ve otomatik olarak davranışa dönüşmüş derin mefhumların bir sonucudur. Hilafetin yıkılmasından bu yana kâfir Batı, özellikle bize benzemeyen ithal fikirleri ekmek yoluyla bu hassas nokta üzerinde oynamış; böylece yavaş yavaş bu fikirler, en azından akidemizden uzak olarak nitelendirilebilecek bizim üzerinde olduğumuz davranışlara yol açan mefhumlara dönüşmüştür.

Bugün ümmetin hali, tehlikeli bir virüse yakalanmış bir vücuda benzemektedir; ancak tedavi etmek yerine, sadece ağrıyı geçici olarak hafifleten ve sahte bir iyileşme hissi veren ağrı kesicilerle yetinmektedir; bu yöntemin tekrarlanmasıyla birlikte, bu vücut iyileştiğini ya da sanki kendisiyle uyum sağlanabilecek kronik bir durummuş gibi hastalıkla yaşayabileceğini zanneder. Ancak fark edilmeyen acı gerçek şudur ki; hastalığın kökü hala mevcut olup, beden yavaş yavaş zayıflayıp sonunda, tedavi sandığı şeyin aslında onu kaçınılmaz olarak ölüme ya da en azından kendisinden hiçbir hayır umulmayan bir felce götüren krizin açıkça ertelenmesinden başka bir şey olmadığını fark edeceği aşamaya ulaşana kadar, hastalık bir organdan diğerine yayılmaya devam eder. İşte bu virüs, ümmetin fikrine yabancı olan bu ithal fikirlerden başkası değildir ki böylece ümmet, şu an üzerinde olduğu zayıflık durumuna ulaşmıştır; zira Batı ümmeti kontrol etme gücünü kolaylaştırmak ve servetlerinden ve kapasitelerinden faydalanabileceği her şeyden faydalanmak için çalışmış ve varlığı kendisi için en büyük tehlike oluşturan ve oluşturmaya devam eden ümmetin dini kimliğini silmeye odaklanmıştır. Nitekim kapitalist sistem, bir gün dünyayı kontrol eden tek kutup olmayı hayal bile etmiyordu; ancak Hilafeti yıkmayı başardıktan sonra bunu yapabilmiştir; bu yüzden onun, onlarca yıl boyunca gururunu yerle bir eden o Hilafetin geri dönmesini engellemek için sahip olduğu tüm araç ve fikirleri kullanması mantıklıdır.

Yapılan açıklamalara binaen, çok maliyetli ve gerçekten acı verici olmasına rağmen bu vakıayı kabul etmenin ve onu haklı çıkarmanın en önemli nedenlerinin ve sorunların büyük bir kısmının, ümmetin akide referansıyla uyuşmamasına rağmen kabullere dönüşünceye kadar bilince sızan ithal fikirlerde yattığını görüyoruz; ancak bu fikirler zamanla gelişerek artık sadece fikirler olmaktan çıkıp bir davranış ve dini hayattan ayıran bir yaşam tarzına dönüşmüştür; böylece bakış açısı, dinin, namusun, toprağın ve şerefin korunmasından ziyade can güvenliğiyle sınırlı bir hale gelmiştir; hatta bugün mesele, düşman mefhumunun değişmesi noktasına kadar ulaşmıştır! Peki bu fikirlerin bizi sürüklediği tehlikenin farkında mısınız?

Bugün din düşmanları, onlarla normalleşmeye ve ümmetimiz içinde zilleti ve aşağılanmayı pekiştiren bir barış tesis etmeye çalışıyorlar.

Yüz yılı aşkın bir süredir karanlıkta yaşayan bir ümmetin vakıasını değiştirmek için aklı başında herkesin çalışması gerekir; işte burada, fikri kaideyi yeniden inşa etmenin önemi açığa çıkmaktadır; zira düşünce metodunu oluşturan mefhumlar olduğu gibi kaldığı sürece, her türlü değişim yüzeysel kalacaktır. Buna göre ilk adımın, sırf yıkmak için yıkmak olmaması; aksine insanların akidelerinden kaynaklanan asıl ile ona yabancı olan unsurları ayırt etmelerini sağlamak ve mefhumları, Allah’ın Kitabı ve kerim Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in sünnetinden istinbat edilen bu akide temelinde yeniden düzenlemek gerektiği gibi aynı zamanda toplumun görmeye alışık olmadığı şeyleri görmesine yardımcı olacak fikri liderlik gücüyle karakterize olmuş bilinçli seçkinlerin varlığına duyulan ihtiyacın da açığa çıkması gerekir; bu seçkinler, mefhumları parçalayıp yeniden düzenleme ve fikri davranışa bağlama gücüne sahip olmalı ve ümmetin ait olduğu projeyi, yani ümmeti doğru yoluna geri döndürecek ve vakıayı, acı için bir kaynak değil, fertleriyle uyumlu hale getirecek Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafeti kurmak için çalışmalıdır. Burada şu hususa dikkat çekmek gerekir ki bu fikir yeni değildir; zira Şeyh Takiyyuddîn en-Nebhani Rahimehullah, Hizb-ut Tahrir’in kitaplarında ortaya koyduğu şeyler yoluyla ümmetin projesini gerçekleştirmesine yol açacak gerçek değişimin yolunu çizerken bu hususa dikkat çekmiştir; ona göre gerçek bir değişim, görünürdeki vakıayı değiştirmekle değil, aksine bu vakıayı ortaya çıkaran mefhumları yeniden inşa etmekle başlar; çünkü mefhum, bakış açısını belirler; bakış açısı hükmü belirler; hüküm de fiili yönlendirir... Mefhumlar kökten yeniden formüle edildiğinde ve düşünmenin yolu zamanla şekillenen kalıplardan kurtulduğunda, soru tamamen farklı bir hal alır; yani artık soru, “değişim mümkün mü?” değil, aksine ne pahasına olursa olsun değişim gereklidir olur!!

Buna göre herhangi bir değişimin gerçek giriş yolu, sadece vakıayı tüm yönleriyle eleştirmek değil, aksine sayesinde bu vakıayı Müslümanların akidesinden istinbat edilen sağlam temeller üzerinde anlaşılmasını sağlayan fikri kaidenin yeniden inşa edilmesi için çalışmakla olur; böylece düşünce, yüzyıllar boyunca yaşanan kırılmalar ve başta Hilafetin yıkılması ve bunun sonucunda siyaset ve hayata dair yeni algı biçimlerinin oluşması olmak üzere büyük dönüm noktalarıyla oluşmuş çerçevenin içine hapsolmaz; işte ancak bu noktada insan, içine konulduğu kalıpların dışında düşünmeye başladığı gibi olayları anlama metodunda farklı bir metot fikrine sahip olmaya da başlayabilir. Böylece dünyayı, ona gösterilmek istendiği gibi görmeyecek; ancak onun bakış tarzını yeniden formüle etme imkânı olacak ve bu da İslami projesini yeniden tesis etme imkanının önündeki kapıyı açacaktır; bu ise teorik bir hayal olarak değil, fikrinden başlayarak kaçınılmaz olarak gerçekliğe dönüşen bilinçli bir yol olarak ortaya çıkacaktır.

Allahu Teala şöyle buyurmuştur: إِنَّ اللّهَ لاَ يُغَيِّرُ مَا بِقَوْمٍ حَتَّى يُغَيِّرُواْ مَا بِأَنْفُسِهِمْ “Şüphesiz ki bir kavim, kendi nefsini değiştirmedikçe; Allah da onları değiştirmez.” [Rad 11]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Menal Ümmü Ubeyde

Devamını oku...

Varil Fiyatı 130 Doları Aştığında: Petrolün Arterlerine Sahip Olan Karara Da Sahip Olur

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Varil Fiyatı 130 Doları Aştığında: Petrolün Arterlerine Sahip Olan Karara Da Sahip Olur

 

Enerji akışının, tıpkı bedenlerin kan akışına dayandığı gibi, dünyamızda petrol varil cinsinden ölçülen bir meta değil, dünya ekonomisini ayakta tutan ya da boğulmaya iten gizli bir damardır. Varil fiyatı 130 dolar ve üzerine çıktığında, soru artık “Petrol kimin elinde?” değil, “Petrolü ulaştırma gücü kimin elinde?” olur.

Burada coğrafya bir kadere dönüşür; deniz ve kara yolları, çıkarların kesiştiği, güç dengelerinin sınandığı ve petrol tankerlerinin ritmine göre nüfuzun yeniden çizildiği şiddetli bir uluslararası mücadelenin sessiz sahnelerine dönüşür. O zaman fiyat artışları sadece geçici bir ekonomik krizin yansıması değil, küresel tedarik sistemindeki daha derin bir dengesizliğin ifadesi olur; petrolün taşınması başlı başına bir kriz haline gelir ve bu krizde siyaset güvenlikle, ekonomi ise askerî güçle iç içe geçer. İşte bu noktada en acil soru ortaya çıkıyor: Bu tıkanıklıktan kim yararlanıyor? Ve dünya, açık bir çatışmaya sürüklenmeden bu tıkanıklığı nasıl çözmeye çalışıyor?

Petrol fiyatlarının yükselmesi sadece ekonomik bir rakam değildir; aksine küresel ölçekte siyasi ekonomi dengelerinde geniş bir dönüşümün işareti olup bunu aşağıdaki hususlar yoluyla açıklayacağız:

Birincisi: Küresel ekonomi baskı altında: Enerji fiyatlarının bu şekilde yükselmesi, neredeyse her şeyin maliyetinin artması anlamına gelmektedir; çünkü (kara, deniz ve hava yolu taşımacılığı ve benzerleri) gibi ulaşım maliyetleri yükselmekte, tüm alanlarda sanayi üretim fiyatları artmakta ve aynı şekilde ulaşım ve gübre maliyetlerinin yükselmesi nedeniyle gıda fiyatları da yükselmektedir. Böylece satın alma gücü aşınmakta ve küresel ölçekte enflasyon oranları yükselmektedir; bu da dünyayı son derece tehlikeli bir aşamaya, yani yarı ya da tam durgunluk sürecine sürüklemektedir.

İkincisi: İthalatçı ülkeler krizde: Enerji ithalatına bağımlı ülkeler, ticaret açığının büyümesi ve yerel para birimleri üzerindeki baskıyla karşı karşıya kalacak ve böylece borçlar artacak ve halk üzerindeki vergiler yükselecektir; yani bu ülkelerde muhtemel bir geçim krizinin eşiğinde olacağız.

Üçüncüsü: İhracatçı ülkeler canlanacak ama temkinli bir şekilde : Zira (Körfez ülkeleri, Rusya, bazı Afrika ülkeleri ve Amerika Birleşik Devletleri ve benzerleri) gibi ihracatçı ülkeler fayda sağlamakta, büyük gelirler elde etmekte, rezervlerini güçlendirmekte ve harcamalarını genişletmektedir; ancak yükseliş uzun süre devam ederse ithalatları zarar görebilir; çünkü dünya alternatifler aramaya başlayabilir ve bu da gelecekte bir tehdit oluşturabilir. Ayrıca gelirlerin bir kısmı, geçiş yollarına sahip olmayanlar için ulaşım maliyetlerinde tüketilecektir.

Dördüncüsü: Alternatif enerjiye yönelik dönüşümün hızlanması : Fiyatlar bu şekilde yükseldiğinde, güneş ve rüzgâr enerjisi ekonomik açıdan daha cazip hâle gelmekte, elektrikli araç projeleri hız kazanmakta ve nükleer enerjiyle ilgili tartışmalar güçlü bir şekilde yeniden gündeme gelmektedir.

Beşincisi: Siyasi ve jeopolitik gerilimler: Bugün bu gerilimlere tanık olmaktayız ve petrol hâlâ varil başına 100 Dolar sınırında; peki ya 130 Doların üzerine çıkarsa ne olur? Üretim bölgelerinde ve petrol geçiş yollarında savaşlar ya da gerilimler ortaya çıkabilir, OPEC Plus ve benzeri petrol ittifaklarının içinde anlaşmazlıklar veya bölünmelere tanık olabiliriz ve buna tedarik zincirlerinde aksaklıklar eşlik edebilir. İşte büyük devletleri, özellikle de Amerika’yı, büyük güçler arasındaki çatışmayı tırmandırmaya iten şey budur; zira Amerika, (Venezuela ve İran… ki sırada daha başkaları da var) gibi bölgelere siyasi ve askeri olarak müdahale etmeye başlamış ve aynı zamanda uluslararası ittifakları kendi çıkarlarına göre yeniden şekillendirmeye çalışmaktadır.

Altıncısı: Finansal piyasalar dalgalanıyor: Genel olarak hisse senedi piyasaları, özellikle de sanayi sektörleri gerilerken; enerji hisseleri fiyat artışlarıyla birlikte yükselmektedir. Ayrıca bu, enflasyonla mücadele etmek için merkez bankalarını faiz oranlarını yükseltmeye itmekte; bu da büyük finans kuruluşlarının politikalarında temel değişimleri yansıtmaktadır; nitekim bunu, Jerome Powell’ın yerine Kevin Warsh’ın gelmesi açıklamaktadır; zira Kevin, Fed’in çalışma mekanizmasında temel değişiklikler yapma tehdidinde bulunmaktadır.

Petrolün 130 Doların üzerine çıkmasıyla birlikte bu, devletler arasındaki güçlerin yeniden dağıtılmasına yol açabilecek, halklar üzerinde baskı oluşturabilecek ve dünyayı enerji rotasını ve güç dengelerini değiştirmeye itebilecek küresel ekonomik gerilim aşamasının ilanı sayılır.

Soruya geri dönersek: Bu boğucu durumdan kim faydalanıyor? Faydalananlar ihracatçı ülkeler ve büyük enerji şirketleridir; zira rekor düzeyde kârlar ve piyasada daha büyük bir nüfuz elde etmektedirler. Ayrıca Amerika çifte fayda sağlamaktadır; çünkü büyük bir tüketici olmasına rağmen, ancak yüksek maliyetli kaya petrolünün en büyük üreticilerinden biri olup fiyatların yükselmesiyle bu üretimin kârlı bir hâle gelmesinin yanı sıra Amerika, enerjiyi siyasi nüfuz aracı olarak da kullanmaktadır. Ayrıca güneş ve rüzgâr enerjisi şirketleri gibi alternatif enerji şirketleri, Tesla gibi elektrikli araç üreticileri ve Çin gibi ve aynı zamanda yaşadığı krizlerine rağmen Almanya gibi alternatif yatırımlara öncülük eden ülkeler de fayda sağlamaktadırlar.

Kaybeden ise özellikle büyük ölçüde etkilenen yoksul ve orta sınıfın olduğu dünyanın geri kalan ülkeleridir; bu da geniş çaplı toplumsal huzursuzluklara kapı aralayabilir.

İkinci soruya gelince: Dünya, açık bir çatışma yaşamadan bu çıkmazı nasıl aşmaya çalışacak? Bunun tek bir çözümü olmayacak, aksine bir dizi dönüşüm yoluyla gerçekleşecek:

- (Otomobiller, otobüsler ve şarj altyapısının genişletilmesi) gibi elektriğe dönüş.

- Bireysel araçlar yerine toplu taşımayı güçlendirmek ve özel araçlara bağımlılığı azaltmak.

- (Özellikle gelecekte kamyonlar ve uçaklar için) hidrojen gibi alternatif yakıtlar ve biyoyakıtların yeniden kullanımı.

- Uzun mesafeli taşımacılığa bağımlılığın azaltılması ve üretimin pazarlara yaklaştırılması yoluyla tedarik zincirlerinin yeniden şekillendirilmesi,

- Sınırlı yakıt sübvansiyonları veya yüksek tüketime kısıtlamaların getirilmesi ve uzaktan çalışmanın teşvik edilmesi gibi devletin kemer sıkma politikaları.

Bu çözümler sihirli değildir; aksine bir on yıl veya daha uzun sürebilecek köklü bir dönüşüm gerektirmektedir.

Buna göre petrol savaşının, artık petrol yataklarından ziyade, onun gittiği yollarda kazanıldığı açığa çıkmaktadır. Bugün güç, sadece rezervlerin büyüklüğüyle değil; aksine Hürmüz Boğazı’ndan Bab el-Mandeb’e, çöllerdeki boru hatlarından limanlara kadar deniz ve kara geçitleri üzerinden akışı güvence altına alma ya da devre dışı bırakma gücüyle ölçülmektedir.

Petrol artık sadece stratejik bir meta değildir; aksine karmaşık bir yol ağıdır; bu ağı kontrol eden biri, tek bir kurşun bile sıkmadan dünya ekonomisini yeniden şekillendirme gücüne sahip olur. Ülkeler tedarik yollarını çeşitlendirmeye ve enerji arterlerini geliştirmeye çalışırken denge, caydırıcılık ile akış, koruma ile baskı/şantaj arasında hassas bir denkleme dayalı olarak kırılgan bir şekilde kalmaya devam etmektedir. Büyük devletler bunu uzun zaman önce fark etmiştir; zira Çin, başarılı veya başarısız olacağına bakmaksızın alternatif yollar ve enerji kaynakları arayışına yönelmiş; ABD ise bir süredir askeri, ekonomik ve siyasi olarak harekete geçmiş ve kontrol etmek için nüfuzunu kullanmıştır; bugün Orta Doğu’da, onun geçitlerinde, Afrika’da ve onun servetleri üzerinde tanık olduğumuz nüfuz savaşları, çatışmanın iki tarafı arasında ateşin olmadığı bir savaştan ibarettir; bu da karanlık anlarda tasavvur edebileceğimizden çok daha büyük bir savaşa yol açabilir.

Böylece enerjinin geleceği, sadece petrole kimin sahip olduğuyla değil, aksine onun geçiş anahtarlarına sahip olanın kim olduğuyla belirlenecektir; dolayısıyla çıkarların kesiştiği ve geçiş yollarının daraldığı bir anda, bu çatışma bu yollar üzerinde kontrol kurmaya evrilebilir ve bu da uluslararası sistemde güç kurallarının yeniden yazılmasına yol açabilir.

Müslüman ülkeler, harekete geçip büyük bir değişim meydana getirmekten çok da uzak değillerdir; zira onlar, Rabbani İslam ideolojine, büyük servetlere ve önemli geçitlere sahiplerdir; ayrıca Müslüman ülkeler, dünyanın tam ortasında olup Allah'ın izniyle tabi olma konumundan kapalı bir çember içinde yataklardan limanlara kadar kontrol eden bir konuma dönüşecektir; zira bu ülkeler, yalnızca rezerv miktarından değil, aksine kesintisiz kontrolden kaynaklanan bir güce sahiptir; yine Müslüman ülkeler, üretimi (petrol sahaları ve fazla kapasite) ve nakliyeyi (boru hatları ve iç tesisler) kontrol edeceği gibi aynı zamanda geçitleri de kontrol edecektir; zira (Hürmüz Boğazı, Bab el-Mendeb Boğazı, İstanbul Boğazı, Çanakkale Boğazı... ve benzerleri gibi) tüm boğazlar, bu devletin mülkiyetlerinden olacak ve fiyatlandırma, satış, sözleşmeler ve nakit mekanizmalarının tamamı bu devletin Halifesinin elinde olacaktır; işte o zaman (çok sayıda derin liman, stratejik depolar, sevkiyat noktalarına yakın rafineriler... ve diğerleri) gibi kritik altyapılar inşa edilecektir; dolayısıyla eğer Allah'ın izniyle yakında kurulacak olan Hilafet Devleti'nin olduğu ideolojik devlet, enerji kaynakları, koridorlar ve benzeri alanlar üzerindeki kontrolünü sağlamlaştırırsa, akışı takip eden değil onu yöneten küresel bir geçiş platformuna dönüşecektir.

Gerçek güç, arterleri kapamakta değil, aksine bu ideolojik devletin belirlediği bedel ve şartlar çerçevesinde onları açık tutabilme gücünde yatmaktadır; böylece yörünge istikrarı, nüfuzun en yüksek şekli haline gelecektir; zira bugün büyük devletlerin sahip olmaya çalıştıkları her şey, aslında Hilafet Devleti'nin mülküdür; çünkü Kuşak ve Yol girişimi bizim ülkemizde, yeni ipek yolu bizim ülkemizde; boğazlar bizim boğazlarımız, enerji bizim enerjimiz ve her türlü ham maddeler de bize aittir… bu söz ancak hainlerin tahtlarını yıktıktan ve Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in bizlere müjdelediği üzere Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafet devletimizi kurmamızdan sonra gerçekleşebilir; bu ise bir hayal değil, aksine yakında dünyada ortaya çıkacak olan bir hakikattir; bu hakikat ise Allah'ın bize, İslami hayatı yeniden başlatmak ve bize vaat edilen Hilafet Devleti'ni kurarak Müslümanlara izzetini geri kazandırmak için çalışanların elleriyle yardım etmesiyle gerçekleşecektir. Dolayısıyla bu din, Allah’ın izniyle uluslararası konumun tahtına oturan bir yöneticiyle en yüksek seviyeye ulaşacaktır.

Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: بَدَأَ الْإِسْلَامُ غَرِيباً وَسَيَعُودُ غَرِيباً كَمَا بَدَأَ فَطُوبَى لِلْغُرَبَاءِ “İslam garip bir halde başladı ve yine garip bir hale dönecektir. Ne mutlu o gariplere.” Ve Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: لَيَبْلُغَنَّ هَذَا الْأَمْرُ مَا بَلَغَ اللَّيْلُ وَالنَّهَارُ وَلَا يَتْرُكُ اللَّهُ بَيْتَ مَدَرٍ وَلَا وَبَرٍ إِلَّا أَدْخَلَهُ اللَّهُ هَذَا الدِّينَ بِعِزِّ عَزِيزٍ أَوْ بِذُلِّ ذَلِيلٍ عِزّاً يُعِزُّ اللَّهُ بِهِ الْإِسْلَامَ وَذُلّاً يُذِلُّ اللَّهُ بِهِ الْكُفْرَ “Muhakkak ki bu iş (bu dinin hakimiyeti) gece ve gündüzün ulaştığı yerlere ulaşacaktır. Allah ne bir kerpiç ev ne de bir keçe çadır bırakmayacak; azizi aziz ederek, zelili zelil ederek, bu dini ona dahil edecektir. Allah'ın bu işte aziz edeceği İslam'dır. Allah'ın bu işte zelil edeceği küfürdür.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Nebil Abdulkerim

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER