Cuma, 05 Zilhicce 1447 | 2026/05/22
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Açık Yaradan Karar Anına

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Açık Yaradan Karar Anına

Felaketler son dakika haberleri arasında yer alsa bile trajedi, akşam bültenleriyle birlikte kapanıp giden geçici bir haber değildir. Hilafetin, geçen yüzyılın başlarında asrın mücrimi Mustafa Kemal’in eliyle kaldırılmasından ve hançerlerle parçalanmış ümmetin bedenine isimler ve yerlerle yenilenmesinden bu yana hafızadan silinmesi mümkün olmayan acı duraklar oluşmuş; dahası bunlar, hafızadan silinemeyecek acı dolu anlar oluşturmuş. Hatta bu acı dolu anlar, İslam beldelerinin dört bir yanında farklı şekillerde ve birbirinden uzak yerlerde kendini yeniden yazan ve Gazze'de yaşananların da sonuncusu olmadığı kanlı bölümlerle uzayıp giden bir silsile haline gelmiştir.

Çünkü küfür milleti tek millet olup, ümmetin yaraları ise birbirinden ayrı olaylar olmamış; aksine kendini yeniden üreten ve sınırlar onu bölse de tek bir hadari topluluğu hedef alan tek bir sömürgeci gerçekliğin özellikleri olmuştur: bu ise onurun kanının akıtıldığı, halkların iradesinin sınandığı ve ümmetin, bir sahada birleşip bağımlılığın yöntem ve şekillerini yenilemek amacıyla Amerikalıların ayakkabılarını yalamak için yarışan farklı isimler ve birçok yüzlerle tekrarlanan ağır bir yükün karşısında terk edildiği hadari bir savaş gerçekliğidir! Dolayısıyla her yeni durakla birlikte bizim için, hafızanın artık sadece geçmişi saklamadığını, aksine henüz sona ermemiş olanı da taşıdığını teyit etmektedir.

Filistin Nekbesi’nden bu yana ümmetin yaraları iyileşmemiş, aksine nesilden nesle kanamaya devam etmiştir. Görüntüler değişmiş, yüzler farklılaşmış, ama sahnenin kendisi tekrar etmiştir; zira topraklar ve kutsallar gasp edilmiş, kanlar akıtılmış, iktidarda yalancı şahitler yer almış ve ümmet, sanki kendisini çevreleyen sınırları kırmaktan acizmiş gibi seyretmiştir! On yıllar geçmesine rağmen yenilgiler, kırılmalar ve acılar geldiği gibi ardından da ayaklanmalar, hayaller ve umutlar gelmiş; sonra da güç mantığının hüküm sürdüğü ve ölüm kokularının yayıldığı daha sert bir gerçekliğe geri dönülmüştür. Zorluk, her gün yapay zekâ algoritmaları tarafından yönetilip pompalanan bilgilerin kıtlığında değil, duyguların körelmesinde yatmaktadır.

Görüyoruz, işitiyoruz, sonra da devam ediyoruz! Sanki görüntü ile kalp arasındaki mesafe o kadar genişlemiş ki korkunç bir boşluğa dönüşmüş, dahası soru bile acı verici bir hale gelmiştir: Acıya mı alıştık yoksa onu fiile dönüştürme gücünü mü yitirdik?!

Her aşamada kalpler, sömürgecinin gözleri önünde üretilmiş olsa da insanların kurtuluşlarını taşıdığını zannettiği bir kişi, bir eksen veya bir proje gibi yeni bir umuda bağlanmıştır. Kitleler bir zamanlar Arap onurunun sesi olarak Cemal Abdunnasır’ın etrafında toplanmış, ardından hegemonyanın karşısına bir set olarak Saddam Hüseyin’in etrafında toplanmış, sonra İslam çözüm olduğu sürece ılımlı İslam ve sembolleri etrafında toplanmış, daha sonraki aşamalarda direniş bayrağını dalgalandıran güçlerin etrafında toplanmış, sonra da İran'ın liderlik ettiği büyük bölgesel projelerin etrafında toplanmıştır; yani insanlar her aşamada, sömürgecinin boyunduruğundan kurtulmanın bir yolu olduğunu zannederek bunun ya da şunun peşinden gitmişler ancak daha sonra (yani sömürgecinin) derisini değiştirmeye muktedir olduğu ortaya çıkmıştır.

Takriben her seferinde, duygu vizyondan önce gelmiş ve umut, kararlı bir anı bekleyen ideolojik bir fikre ya da birleştirici kalkınma projesine değil, sembollere ya da eksenlere bağlanmıştır. Sonrasında deneyimler, hatalı değerlendirmeler, rakibi hafife alma, gerçekliğin baskısı, alternatifin yokluğu, iç çelişkiler ve bazen destek ve finansman için dışa bağlanma gibi fikir ve metotla bağlantılı sınırlarına çarpmış; böylece hayal kırıklığı eskisinden daha şiddetli bir şekilde geri dönmüştür.

Buna karşılık Müslümanların işlerini gözetmesi gereken birçok Müslüman ülkedeki yönetim sistemleri, ümmetin iradesini ifade etmeyen ve onun hadari kaygısını taşımayan tabilik yörüngesinde dönmeye devam etmiştir. Bu da birçokları için, krizlerin çözülmesi yerine idare edildiği, ruhun canlandırılması yerine söndürüldüğü, dahası boyun eğdirmek kastıyla halklarının boğazlarının sıkıldığı artı bir yük haline gelmiştir; öyle ki bir Müslüman artık kendisini, kendi ülkesinde, iradesi çalınmış ve içerdeki boğucu gerçeklik ile dışarıdaki kanlı manzara arasında kuşatılmış bir yabancı gibi hissetmeye başlamıştır.

İşte gerçek ikilem tam da burada ortaya çıkmaktadır; zira ikilem, cesaret eksikliğinde ya da fedakarlıkların yokluğunda değil; aksine bu enerjilerin, denklemi İslam ve Müslümanlar lehine çevirmeye muktedir etkili bir güce dönüştürecek birleştirici bir çerçeveyi bulamamasında yatmaktadır. Zira canlı bir akideye, köklü bir tarihe, devasa insan kaynaklarına ve sayısız servetlere sahip olan bir ümmet, kalkınmaktan aciz değildir; ancak ümmetin, açık bir pusulaya ve tepkisel değil, aksine Kur’an ve sünnetten elde edilmiş kapsamlı ve mütekamil bir vizyon üzerine inşa edilmiş bir projeye ihtiyacı vardır.

Ne kadar samimi olursa olsun duygusal tepkilerle yetinmek, bir kalkınma gerçekleştiremeyeceği gibi geçici liderliklere veya bölgesel eksenlere bel bağlamak da istenen dönüşümü gerçekleştiremez. Ayrıca başarı yolunda yürümeden başarısızlığın nedenlerine dair bir bilinç biriktirmek, sahiplerinin lehine değil, aleyhine bir delildir; buna göre talep edilen bundan daha derindir; yani talep edilen, İslam’ın sadece atılan bir slogan değil, aksine kurulması gereken bir hayat nizamı olduğu, ümmetin vahdetinin ütopik bir hayal değil, varoluşsal bir zorunluluk olduğu, onurun geri kazanılmasının, gerçekliği yama yapmakla ya da onun dayattığı kırmızı çizgiler içinde hareket etmekle değil, aksine Allah’a ve Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e icabet ederek gerçekliği kökünden değiştirmek temelinde bilincin yeniden inşa edilmesidir.

Bu anlam ortaya atıldığında zihinlere, Müslümanların vicdanında kök salmış büyük bir vaat ve müjde gelmektedir: yani zihinlere, tarihsel bir anı olarak değil, aksine adaleti somutlaştıran, safları birleştiren, iradeyi özgürleştiren ve sömürgeciliğin elini kesen canlı bir gerçeklik olarak Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafetin ümmete geri dönüşü gelmektedir. Bu ise ütopik bir fikir değil, aksine kökleri ve dayanakları olduğu gibi köklü İslam tarihinde tanıklıkları da olan bir tasavvurdur; dolayısıyla -eğer irade, bilinç ve çalışma mevcut olursa- bu tasavvur, kendisini bu gayeye adamış siyasi parti olan Hizb-ut Tahrir liderliğinde, gerçekleştirilebilir hadari bir projeye dönüşebilir.

Buna giden yol kolay değildir; ancak yolu samimiyetle izlemek isteyenler için işaretler açıktır. Yani bu, ihsası uykusundan uyandırmakla, izleyici olma halini kırmakla, sempati duymaktan bağlılığa, gafletten sorumluluk duygusuna ve dağınıklıktan düzenli çalışmaya geçmekle başlar. Nitekim ümmette, ihlas eksikliği yoktur, aksine onun yönlendirilmeye ihtiyacı vardır; ayrıca ümmetin coşkusunda eksiklik yoktur; aksine coşkunun, şeriatın hükmü altında gölgelenmeyi isteyen kapsayıcı ve bütüncül bir proje içinde çerçevelendirmeye ihtiyacı vardır.

Artık ümmetin, bekleme döngüsünden çıkıp kurtuluşunun, dışarıdan gelmediğini, olayların kıyısında türetilmediğini, aksine kendi içinden, akidesinden ve dininin hükümlerine dair bilincinden ve gerçekten kendisini temsil eden bir projenin etrafında birleşebilme gücünden kaynaklandığını idrak etmesinin zamanı gelmiştir. Bugün ümmet içinde, Allah’a verdikleri sözü yerine getiren, bu kaygıyı taşıyan ve bu birleştirici varlığı yeniden inşa etmek için çalışan erkekler ve kadınlar vardır; zira onlar, yeryüzünde istihlafın-Hilafetin, Rabbani bir vaat ve nebevi bir müjde olduğuna ve bunun gerçekleşmesinin, gayretli bir çalışmaya, uzun bir soluğa ve güzel bir sabra ihtiyacı olduğuna inanmaktadırlar.

Başta güç ve kuvvet ehlinden oluşan muhlis grup olmak üzere herkesin, yaraları sarmanın ve hadari savaşı ümmetin lehine sonuçlandırmanın mümkün olduğundan emin olması gerekir; yeter ki meselenin coğrafi değil de bir akide ve ardından da insan onuru, kanın kutsallığı ve yardımın vacip olması gibi anlamların geldiği bir mesele olduğunu kabul edelim. Zira bu mefhumlar yeniden elde edilip bunların resmi zihinlerde netleştiğinde, o zaman soru, “Orada neler oluyor?”dan “Benim burada ne yapmam gerekir?”e dönüşecektir. Peki kalpler, tekrarlanan hayallere takılı kalmaya devam mı edecek, yoksa gerçek değişime doğru iten bir güce mi dönüşecek? Peki acı, sadece anlatılan bir haber olarak kalmaya devam mı edecek, yoksa tüm ümmeti uyandıran bir kıvılcım mı olacak?

Bu an geçici değil, aksine bir dönüm noktasıdır; ya aynı çember içinde dönülmeye devam edilecek, ya da ümmete vahdetini, insana onurunu ve risalete hayatın gerçekliğindeki anlamını geri kazandıracak yeni bir yolun başlangıcı olacaktır. Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَلَيَنْصُرَنَّ اللَّهُ مَنْ يَنْصُرُهُ إِنَّ اللَّهَ لَقَوِيٌّ عَزِيزٌ “Şüphesiz ki Allah, kendi dinine yardım edene mutlaka yardım eder. Şüphesiz ki Allah, çok kuvvetlidir, mutlak güç sahibidir.” [Hac 40]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Müh. Visam Atraş – Tunus

Devamını oku...

Ölümün Enkazı İle Dünyanın Sessizliği Arasında!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

Ölümün Enkazı İle Dünyanın Sessizliği Arasında!

Haber:

Kuşatma altındaki Gazze Şeridi’nde halk, mezarlık yeri sağlama konusunda boğucu ve benzeri görülmemiş bir krizle karşı karşıyadır; zira mezarlıkların tamamen dolması ve süregelen savaş sırasında onlarcasının bombalanması nedeniyle, toprak ölenlere dar gelmektedir; bu da halkı toplu ve rastgele defin gibi ağır seçeneklere sevk etmektedir. (El Cezire Net)

Yorum:

Gazze’de artık tek şok edici haber ölüm değildir; aksine ölüleri defnetmek de günlük felaketler zincirine eklenen başka bir trajedi hâline gelmiştir. Zira mezarlıklar bugün, artan şehit sayılarına yer kalmayacak kadar dolup taşan alanlara dönüşmüştür; öyle ki insanlar, artık acılı bir şekilde şunu sorar hale gelmişlerdir: Toprağın ölülerini gömmeye dar gelmesi akıl işi mi Allah aşkına?!

Aslında toprak dar değildir; ama savaşlar tüm hayatı daraltmaktadır. Zira Gazze’ye isabet eden muazzam yıkım, evler, hastaneler ve okullarla sınırlı kalmamış; aksine yollar, geçiş noktaları, kurtarma araçları ve ulaşım araçlarına kadar yayılmıştır; öyle ki bombardımanın, korkunun ve kısıtlı imkanların ortasında uygun bir gömme yerine ulaşmak bile meşakkatli bir görev haline gelmiştir. Birkaç saat içinde çok sayıda kurban düştüğünde, insan bu felaketin büyüklüğüne ayak uydurmaktan aciz kalmaktadır; böylece toplu definler ve geçici mezarlar gibi sahneler ortaya çıkmaktadır ki bunlar, içinde hâlâ biraz olsun merhamet taşıyan her insanın duygularını sarsan sahnelerdir.

İnsan onuru ölümle son bulmuyor; aksine vefattan sonra cesede saygı göstermek, şeriatların ve insan fıtratının üzerinde ittifak ettiği değerlerin bir parçasıdır. Bu nedenle insanların sevdiklerini aceleyle ya da uygun olmayan yerlere gömmek zorunda kalması, Gazze’nin yaşadığı insani çöküşün boyutunu ortaya koymaktadır.

Bu sadece mezarlıklar krizi değildir; aksine kan görmeye alışmış ve artık şok olma yetisini kaybetmiş dünyanın krizidir! Acıyı daha da artıran şey ise, bugün birçok Müslümanın bir acizlik ve ağırlaşmışlık hâli hissetmesidir; çünkü Gazze, onların vicdanlarından uzak bir şehir değildir; aksine onlarca yıldır hafızalarda ve kalplerde yaşayan bir davadır

Bu nedenle çocukları, kadınları ve yaşlıları enkaz altında görmek, ardından da insanların ölülerini gömecek bir yer aradıklarını görmek, şu acı verici soruların kapısını aralamaktadır: Ümmetin gücü nerede? İnsanlık adaleti nerede? Güvenli bir mezar bulmak, nasıl oldu da bu kadar ulaşılması zor bir hayal haline geldi?

Ancak bu trajediye rağmen ve bu karamsarlığın ortasında, Gazze’de yıkımın ezip geçemeyeceği bir şey var ki o da direniş ruhudur; zira halklar sadece sahip oldukları güçle değil, aksine en şiddetli kırılma anlarında bile korudukları onurlarıyla da tanınırlar. Gazze halkı, abluka, açlık ve kayıplara rağmen hâlâ ekmeğini paylaşıyor, yaralılarını taşıyor ve ne kadar uzun sürerse sürsün zulmün bir sonu olacağına inanan kalpleriyle ölülerini uğurluyor.

Gazze'deki trajedi, sırf haber bültenlerinde gösterilen rakamlardan ibaret değildir, aksine tüm dünya için ahlaki bir sınavdır. Defnetmek bir sorun haline geldiğinde bu, bizzat insanlığın bir tehlike aşamasına girdiği anlamına gelmektedir.

Bu trajedinin sonunda Müslümanların, birliğini ve gücünü kaybetmiş olan milletlerin, hayatta olanlar bir yana, ölülerini bile korumaktan aciz bir hale geldiğini anlaması gerekir. Bugün yaşananlar, değişmez bir kader değildir; aksine uzun yıllar süren bölünmenin, zayıflığın ve bağımlılığın yanı sıra güç ve birliğin sebeplerinden vazgeçmenin bir sonucudur.

İzzetin yeniden tesis edilmesi sloganlarla olmaz; aksine bilinçli bir insan inşa etmek, ümmetin ruhunu canlandırmak ve Müslümanların bir devlete sahip oldukları günlerdeki hadaratını şekillendiren değerlere sıkı sıkıya bağlı kalmakla olur. Yüzyıllar boyunca dünyayı aydınlatan bir ümmet, yeniden ayağa kalkıp milletler arasındaki konumunu geri kazanmaya muktedirdir. Yaralarına rağmen bugün Gazze, sadece felakete uğramış bir şehir değildir, aksine duyguları uyandıran bir alarm zilidir.

Risalet, onurun zayıflara bahşedilmeyeceğini ve hakları ise birlikleri ve iradeleriyle güçlü olanların koruyabileceğini söylüyor. O halde acı, bilincin bir başlangıcı olsun ve kanlar ise ümmete izzetini ve onurunu geri kazandıracak bir kalkınmanın itici gücü olsun ki böylece, defnedilmenin bir temenni ve bizzat hayatın da, hayatta kalma mücadelesi haline geldiği bir gün gelmesin!

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Munis Hamid – Irak

Devamını oku...

Somali’de İnsani Trajedi

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

Somali’de İnsani Trajedi

Haber:

Yazar Peter Goodman, New York Times için Somali’nin kalbinden yaptığı saha araştırmasında, Orta Doğu’daki savaşın ve uluslararası desteğin azalmasının krizleri kötüleştirdiği bir ortamda çökmekte olan yardım sisteminin karanlık tablosunu çizdi.

Bu trajedinin kalbindeki gazetecilik araştırmasını, şiddetli kuraklık, yıkıcı iç savaş ve Eş-Şebab hareketinin saldırıları arasında birikmiş krizler silsilesinin acısını çeken Somali’nin hikâyesi takip etmektedir. Nitekim son kuraklık mahsullerin yok olmasına ve hayvanların telef olmasına yol açmıştır; bu sırada 6,5 milyon kişi acil düzeyde açlıkla karşı karşıya kalmış olup bunların arasında akut yetersiz beslenmenin acısını çeken 1,8 milyon çocuk da bulunmaktadır. (El Cezire, 19/05/2026)

Yorum:

Somali’deki durum, kapitalist sistemlerin gölgesinde çağımız insanlarının yaşadığı sefil hayatın bir numunesini oluşturmaktadır; zira tüm dünya kapitalist sistemin ateşiyle yanıp kavrulurken, Somali halkı ise bu trajediyi gözleriyle görmüş ve bizzat kulaklarıyla işitmiştir. 2025 yılında kriz seviyesinin ya da ciddi gıda güvensizliğinin acısını çeken kişilerin sayısı yaklaşık 3,4 milyona ulaşmıştır; ayrıca bu sayının 4,4 milyona, yani nüfusun %23’üne yükselmesi beklenmekteydi.

Mercy Corps insani yardım kuruluşundan Kate Phillips-Barrasso, yardım sisteminin mafsallarının parçalanıp tamamen yok edildiğini söyleyerek uluslararası yardımlardaki utanç verici gerilemeyi tanımlamış ve dünyanın şu anda “kapsamlı uluslararası kayıtsızlık çağını” yaşadığını vurgulamıştır.

Eğer Somali’de ve diğer İslam beldelerinde bu durumdan bir çıkış yolu istiyorsak, hastalığı kökünden sona erdirecek metodu izlemek ve ondan tam anlamıyla kurtulmak gerekir; aksi hâlde tüm yardım ve destek girişimleri, sadece geçici ağrı kesici iğneler olarak kalmaya devam edecektir. Bu yüzden ümmetin köklü çözüm yönünde hareket etmesi ve Resul Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in metodunu takip ederek gerçek anlamda insanların gözetimini üstlenecek Hilafet Devleti’nin yeniden kurulması için çalışması gerekir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Nezir İbn-i Salih – Tunus

Devamını oku...

Malezya: Hilafet Konferansı "Ümmetin Küresel Gücünü Yeniden Kurmak"

  • Kategori Malezya
  •   |  

Hizb-ut Tahrir / Malezya
"Ümmetin Küresel Gücünü Yeniden Kurmak"

Hizb-ut Tahrir / Malezya, 10 Mayıs 2026 Pazar günü, Malezya'daki Şah Alam Kongre Merkezi'nde "Ümmetin Küresel Gücünü Yeniden Kurmak" temasıyla bir Hilafet konferansı düzenledi.

Pazar, 23 Zilka'de 1447 Hicri - 10 Mayıs 2026 Miladi

malezya

malezya

Etiketler

#أقيموا_الخلافة

#في_ذكرى_هدم_الخلافة

#ReturnTheKhilafah

#YenidenHilafet

#خلافت_کو_قائم_کرو

#TurudisheniKhilafah

malezya

Daha fazla bilgi için:

Hizb-ut Tahrir Malezya Resmi Web Sayfası
Hizb-ut Tahrir Malezya Telegram Kanalı

 malezya

 

 

 

Devamını oku...

Pakistan: Elinizde Altın Bir Fırsat Var... Hilafeti Kurun!

  • Kategori Pakistan
  •   |  

Hizb-ut Tahrir/ Pakistan Vilayeti:

Elinizde Altın Bir Fırsat Var... Hilafeti Kurun!

Ey samimi Pakistan ordusu mensupları: Elinizde altın bir fırsat var. Hilafeti kurun, Ortadoğu'yu liderliğiniz altında birleştirin ve Amerika'yı Müslüman topraklarından kovun. Allah'ın vaat ettiği nusret ve zafer sizin elinizde. Dünya büyük bir dönüşümün eşiğinde. İmanınızın gücüyle, Medine'deki Ensar'ı (Allah onlardan razı olsun) örnek alın ve İslam'ın nurunu yönetim sistemiyle dünyaya geri getirin.

#لنجعل_أمريكا_تتراجع_مجدداً
#Make_America_Retreat_Again

Hizb-ut Tahrir Pakistan Vilayeti Medya Bürosu

Çarşamba, 12 Zilka'de 1447 Hicri / 29 Nisan 2026 Miladi

pakistan vilayeti

İlgili Bağlantılar:

E- mail: Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.          WhatsApp: +967 713 645 449

pakistan vilayeti

 

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER