Perşembe, 13 Zilkâde 1447 | 2026/04/30
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

ABD'nin Bir Anlaşmanın Sağlanmasına Yönelik Hırsı İle İran'ın Kaçınması Arasında

  • Kategori Makaleler
  •   |  

El-Raye Gazetesi

ABD'nin Bir Anlaşmanın Sağlanmasına Yönelik Hırsı İle İran'ın Kaçınması Arasında

Üstad Esad Mansur’un Kaleminden

ABD Başkanı Trump'ın, İran ile bir anlaşmanın sağlanması konusunda çok hırslı olduğu görünmektedir; zira bunun gerçekleşmesi girişimi kapsamında ülkesindeki en üst düzey ikinci kişi olan yardımcısı Vance’i 11/4/2026 tarihinde Pakistan’a gönderdi ancak başarılı olamadı. Ayrıca onu, 21/4/2026 tarihinde ikinci turun yapılması için göndereceğini açıkladı ancak İran bu turun yapılmasını reddetmiş ve bu da boşa gitmiştir. Yine 25/4/2026 tarihinde elçisi Witkoff ile damadı Kushner'ı Pakistan'a göndereceğini açıkladı ancak İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’nin oradan ayrılmasının ardından ziyaretlerini iptal etti.

İran, Amerika heyetiyle görüşmeye hazır olduğunu açıklamadı; zira Dışişleri Bakanlığı şunu açıkladı: “Bakan Abbas Arakçi Pakistan’a bir ziyaret gerçekleştirdi ve Pakistan Genelkurmay Başkanı Asim Munir ile görüştü; onunla ateşkes, savaşın sona erdirilmesiyle ilgili gelişmeleri ve bölgede barış ve istikrarı güçlendirmenin yollarını ele aldı ve Tahran’ın tutumlarını ve değerlendirmelerini Pakistan tarafına iletti.”

Reuters, Pakistanlı bir kaynaktan şu sözleri aktardı: “Arakçi, İran'ın taleplerini ve ABD’nin taleplerine ilişkin çekincelerini sundu; İran ile ABD arasında İslamabad'da herhangi bir toplantı yapılmasına yönelik bir plan bulunmuyor.” Fars Haber Ajansı, İran Ulusal Güvenlik Konseyi'nin “ABD ile müzakereler yok” dediğini aktardı.

Arakçi Umman'a giderek İran'ın görüşmeleri Pakistan'dan Umman'a taşımak istediğini belirtti; zira Umman, 28/2/2026'da ABD ve Yahudi varlığının İran'a yönelik saldırısından önceki turlarda olduğu gibi İran'a baskılar uygulamadığı ortaya çıktığı gibi sanki tarafsız bir arabulucu gibi görünmektedir. Aynı durum daha önce de yaşanmıştı; zira 2015 yılında anlaşma imzalanana kadar ABD heyeti, İran heyeti ile Umman'da görüşmüştü. İran, Umman'ın Hürmüz Boğazı ile ilgili müzakerelere katılmasını ve onun kendi tarafında olmasını istemektedir. Bu nedenle Dışişleri Bakanlığı 26/4/2026 tarihinde şunları açıklamıştı: “Arakçi, Umman Sultanı ile bir araya geldi ve onunla Hürmüz Boğazı’nda deniz taşımacılığı güvenliği, Körfez’in güvenliği ve Umman Denizi ile ilgili konuları ele aldı.” Böylece Umman’ı da ortak ederek müzakerelerdeki konumunu güçlendirmek istemektedir.

Pakistan’ın, Amerika’nın taleplerini karşılaması için İran’a baskılar uyguladığı ortaya çıkmıştır. Zira ülkenin fiili yöneticisi ve ordu komutanı Asim Munir, 15/4/2026 tarihinde İran'a üç günlük bir ziyaret gerçekleştirmiş, birçok İranlı yetkiliyle bir araya gelerek onlarla istişarelerde bulunmuş ve yeni bir müzakere turlarının başlatılması için ABD'den onlara bir mesaj iletmiştir. Sanki Munir, İran siyasetindeki gerçek aktörleri öğrenmek ve tabloyu efendisi Amerika’ya açıklamak istemiştir; zira Trump 21/4/2026 tarihinde şunları söylemiştir: “İran'da liderin kim olduğunu hiç kimse bilmiyor; yönetim içinde anlaşmazlıklar var; biri müzakereyi destekliyor, diğeri ise karşı çıkıyor.”

Trump, 24/4/2026 tarihinde de şöyle söylemişti: “Tahran, taleplerimizi karşılamayı amaçlayan bir teklif sunmayı planlıyor ancak talebin içerdiği şeyleri bilmiyoruz. Ama şu anda yetkili kişilerle iletişim halindeyiz.” Dolayısıyla bu, Pakistan'ın ona İran hakkında bilgiler sağladığını teyit etmektedir.

Trump, Arakçi’nin elçileri Witkoff ve Kushner ile görüşmek istemediğini gördükten sonra onların ziyaretini iptal ettiğini açıkladı ve şöyle dedi: “Hiçbir şey hakkında konuşmak için 18 saatlik bir yolculuk yapmayacaklar.” Ve şu iddiada bulundu: “İran liderliğinin kafası karışık; Amerika tüm kartlara sahip ve İranlılar ise hiçbir şeye sahip değiller; eğer görüşmek isterlerse, tek yapmaları gereken bizi aramak.” Bu Trump’ın, şu ana kadar İran’ı kendi şartlarına göre bir anlaşma imzalamaya zorlama konusunda aciz kaldığını ortaya koymaktadır.

İran, Amerika’nın aksine bir anlaşmaya ulaşmak konusunda istekli olmadığını ve onunla yapılan müzakerelerle ilgilenmediğini ortaya koymuştur; tıpkı üst düzey askerî liderlikten İran devlet televizyonun şu sözlerin aktarılması gibi: “Bölgede kuşatma ve korsanlık faaliyetlerine devam ederlerse Amerikan güçlerine karşılık vereceğiz.” Savunma Bakanlığı sözcüsü de 25/4/2026 tarihinde şunları söylemiştir: “Amerika, savaş bataklığından bir çıkış yolu bulmaya çalışmaktadır.”

İran, Amerika’nın bir anlaşma imzalamaya ne kadar ihtiyaç duyduğunun farkında olup, Trump’ın yardımcısıyla bir kez daha görüşmeyi reddettiği gibi elçileriyle görüşmeyi de reddederek kendi konumunu güçlendirmeye çalışmaktadır; tüm bunlar Trump’ı utandırmış, onun yüzüne atılmış tokatlar olarak değerlendirilmiş, onun bir zayıflık durumunda olduğunu ortaya koymuş, İran’ın tutumu ve aynı şekilde Amerika ve beslemesi Yahudi varlığıyla yeniden savaşa girme hazırlığı dünya çapında övülmüş ve İran’ın “sert talepleri kabul etmeyeceğini” açıklamıştır.

Arakçi'nin Rusya'yı ziyaret edeceği belirtilmiştir; zira İran, ABD’nin müzakerelerdeki tek taraflı hâkimiyetini kırmak ve baskılarını hafifletmek için Rusya’yı da müzakerelere dahil etmeye çalışmaktadır. Ancak Amerika bunu reddetmekte olup Rusya ise Amerika’ya meydan okumaya cesaret edememekte ve müzakerelere katılım için baskı yapmaktadır; hatta Ukrayna konusunda Amerika’nın kendisine sırtını dönmemesi için ona karşı koymamaya veya onu kışkırtmamaya çalışmaktadır. Zira ABD, Ukrayna’nın Rusya’nın işgal ettiği topraklardan vazgeçmesini talep etmiştir ve bu da Rusya’nın çıkarına olup, kendisi için kader belirleyici olarak kabul edilen savaşını kazanma umudunu artırmaktadır. Bu nedenle Rusya'nın İran adına Amerika’ya baskı yapması pek olası değildir.

Trump'ı müzakerelere bu kadar hevesli kılan şey, içerideki popülaritesinin düşmesi nedeniyle kendi ve partisinin konumunu güçlendirmek amacıyla kendisini galip gösterecek bir anlaşmanın imzalanmasını istemesidir; çünkü önümüzdeki Kasım ayında yapılacak Kongre ara seçimlerinde partisinin yenilgiye uğramasından korkmakta olup bu, iki yıl sonra yapılacak genel başkanlık seçimleri üzerinde etkili olmaktadır.

Ayrıca savaşın küresel ekonomi üzerinde de etkisi vardır; zira İran’ın Hürmüz Boğazı üzerindeki hâkimiyeti ve Amerika’nın İran limanlarına uyguladığı abluka, küresel ekonomik krizi kötüleştirmekte olup bunun birincil suçlusu da Amerika’dır. Nitekim 26/4/2026 tarihli haberlerde, 600’den fazla büyük ticari geminin hâlâ Hürmüz Boğazı çevresinde sıkışmış durumda olduğunu bildirilmiştir; çünkü İran, boğazı açmak için limanlarına yönelik ablukanın kaldırılmasını şart koşmaktadır.

Amerika ne yapacağını şaşırmış durumdadır; eğer saldırganlığını yeniden başlatmak isterse, hedeflerini gerçekleştirebilecek mi, ki bunu 40 gün boyunca denemiştir. Yani Amerika, bu konuda şüphe içerisindedir. Bu nedenle müzakerelere odaklanmanın ve bu yolla hedefleri gerçekleştirmenin gerekli olduğunu düşünmektedir. Bu yüzden müzakerelerin tıkanması durumunda, saldırıya yeniden başlamak zorunda kalarak kendini zor durumda bırakmamak için ateşkesi süresiz olarak uzatmıştır.

İran’ın bunu anladığı görülmektedir; bu nedenle Trump’ın yardımcısı ve elçileriyle müzakereleri yeniden başlatmayı reddetmiş ve çeşitli alanlarda konumunu güçlendirmeye çalışmaktadır. Ancak İran sahada tek başına kalmış ve zayıf devletçiklere bölünmüş olmaları nedeniyle tüm Müslüman ülkelerine tek başına Amerika hükmetmektedir.

İşte bundan dolayı Amerika ve Yahudi varlığına karşı durmak ve onları feci bir yenilgiye uğratmak için, Müslüman ülkelerinin tek bir devletin, yani Nübüvvet Minhacı üzere Hilafet Devleti'nin gölgesinde birleşmesinin öneminin boyutu idrak edilmelidir.

Kaynak: El-Raye Gazetesi - 597. Sayı - 29/04/2026

Devamını oku...

Bu Bir Belediye Seçimleri Değil, Bir Teslimiyet Beyanıdır!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

Bu Bir Belediye Seçimleri Değil, Bir Teslimiyet Beyanıdır!

Haber:

Filistin Merkez Seçim Komitesi, Batı Şeria’daki belediyeler ve köy meclisleri ile Gazze Şeridi’nin orta kesimindeki Deyr el-Belah kentinde gerçekleştirilen yerel seçimlerin sonuçlarını açıkladı. Katılım oranında belirgin bir düşüş olduğu görülmüştür.

Yorum:

Mübarek topraklardaki insanların her açıdan ve her alanda kötü ve perişan koşullar yaşadığı, Mescid-i Aksa ve İbrahim Camii’nin kirletildiği, yerleşimciler tarafından tekrarlanan saldırılarla öldürme, korkutma ve mülkleri yakmanın gerçekleştiği, esirlere yönelik kötü muamelenin olduğu ve ekonomik durumun çoğu insanı yoksulluk sınırının altına ittiği bir zamanda, sanki bu trajediler başka ülkelerde yaşanıyormuş ve bizimle hiçbir ilgisi yokmuş gibi belediye seçimleri yapılmaktadır!!

Otorite, kaynakların azalması ve takas fonlarına el konulması nedeniyle mali bir kriz içinde olduğunu iddia etmektedir; bu ise azaltılan seçim bütçelerine de yansımıştır!! Ancak milyonlar, insanların gözetilmesi ve işlerinin yürütülmesi için harcanmak yerine bu seçimler için harcanıp heder edilmektedir.

İşleri daha da kötüleştiren şey ise, seçim yasasında yapılan değişiklik olmuş; zira bu yasaya göre her adayın, Filistin halkının meşru ve tek temsilcisi olarak Filistin Kurtuluş Örgütü’ne bağlılığa, Oslo Anlaşması ve benzerlerinde yer alan anlaşmaları ve siyasi programlarının kabul edileceğine, yani mübarek topraklarda Yahudi varlığına ve onun halkına karşı suç politikasına imkan tanıyarak ihanetinin kabul edileceğine dair imzalı bir beyan sunması zorunlu hale gelmiştir. Bu da ister adaylık isterse seçim yoluyla olsun herhangi bir şekilde şer’an haram olan bir şeye ortak olmaya neden olmaktadır; çünkü bu, onların içinde bulundukları taviz, aşağılanma ve utancı kabul etmek anlamına gelmektedir. Çağdaş fıkıh âlimleri ise bu haramı, bunun bir hizmet kurumu olduğu gerekçesiyle süsleyerek, bu kuruma katılmaktan kaçınmanın, mefsedetlerin defedilmesi maslahatların celbedilmesinden daha evladır kaidesine dayanarak fesadın devam etmesine izin vermek olduğunu savunmaktadırlar. Bu katılımın, mübarek topraklardan taviz vermeyi ve Allah ve Rasulü'ne ihanet etmeyi kabul etmek olduğunu görmezden geliyorlar.

Kadınların temsili (kadın kotası) ve kadınların oy oranına bakılmaksızın kadın adayların kazanması için muayyen bir sayının belirlenmesiyle ilgili olana gelince; kazanan kadınların oranı toplam kazananların yaklaşık %33’üne ulaşmış olup bu oranın gelecek dönemlerde artırılmasına yönelik resmi hedefler bulunmaktadır; bu ise kadınların rolünü kabul etmekten ziyade CEDAW sözleşmesinin ve savundukları toplumsal cinsiyet anlaşmasının uygulanmasıdır.

Seçim propagandasında yaşananlar, ülkenin çıkarını ve halkına hizmet etmeyi umursamayan, aksine bedeli Filistin'den vazgeçmenin kabul edilmesi ve bunun sadece şekli ve kağıt üzerinde olduğunun iddia edilmesi olsa bile şu ailenin veya şu aşiretin ya da nüfuz sahibi partinin çocuğuna koltuklar ve makamlar sağlamayı önemseyen ailecilik, aşiretçilik ve partizanlığın açıkça somutlaşmış bir halidir.

Allah'a hamd olsun ki insanlar arasında, bu yıpranmış ve kokuşmuş otoritenin yolsuzluk ve ihanetinin kokusunun burunların direklerini sızlattığına dair bilinç artmıştır. Oy kullanma oranı çoğu yerde toplam seçmen sayısının %15-30'unu geçmeyecek kadar düşmüş olup yerel kurumların yarısından fazlası, yalnızca tek bir liste, yani otoriteye bağlı Fetih listesi dışında başka bir liste olmadığı için oy birliğiyle (aday gösterilerek) kazanmıştır.

Bizler Allahu Teala'ya, kalpleri ve akılları daha da aydınlatması ve Filistin halkı ve diğerlerinin, işgal, yolsuzluk ve sıkıntılı hayat gibi yaşadığımız tüm sorunların çözümünün, sadece hak ve adaleti tesis edecek ve gazaba uğramış olanların, onların yardakçılarının ve kuyruklarının kökünü kazıyacak İslam Devleti olduğunu öğrenmesi için dua ediyoruz.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Müslime Şâmî (Ümmü Suheyb)

Devamını oku...

Emced Yusuf Yalnız Değildi!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

Emced Yusuf Yalnız Değildi!

Haber:

Esad rejiminin çöküşünden önce çoğu Suriyelinin hayal bile edemeyeceği bir sahnede, 26 Nisan Pazar günü Şam'daki Adalet Sarayı, eski rejimin simgelerinin yargılanmasına yönelik ilk duruşmalara tanık oldu.

İlk duruşmanın hedefi, Beşar Esad ve kardeşi Mahir Esad'ın gıyabi yargılanması için hazırlıklara başlamanın yanı sıra Dera'daki Siyasi Güvenlik Şubesi Başkanı Atıf Necip ile Tadamun Mahallesi cinayetiyle suçlanan Emced Yusuf'un da aralarında bulunduğu bir dizi eski Suriyeli güvenlik ve askeri yetkilinin yüz yüze yargılanması olmuştur. Yargılamaların Vasim Esad, eski müftü Ahmed Hassun, eski İçişleri Bakanı Muhammed el-Şaar ve Hava İstihbarat Teşkilatı Başkanı İbrahim Huveyce'yi de kapsayacağı beklenmektedir. (BBC Arabic)

Yorum:

Bu suçluların tutuklanıp götürülmesine ve yargılanmak üzere sanık kafeslerine konulmasına yönelik sahneler, Suriye halkının, hatta tüm Müslümanların en çok sevindiği sahnelerden biridir. Ancak aynı zamanda ülkemizdeki bir her yönetici ve yetkilinin de dikkate alması ve bundan ders çıkarması gereken sahnelerden biridir. Eğer akledebilirlerse, bu döngünün kendileri için değil de ümmet için olduğunu anlayabilirler.

Ancak bu sahneler, beraberinde son derece önemli endişeler ve sorular da taşımaktadır ki bunlardan biri de, örneğin Emced Yusuf'un tutuklanma zamanlaması hakkındaki sorudur; zira tutuklama, Cumhurbaşkanı Ahmed Şara'nın şarkı ve müstehcen dansların yer aldığı Al-Fayha Salonu'ndaki kutlamaya katılması ve ardından, onun huzurunda açıkça işlenen şerî muhalefetlere karşı kılını dahi kıpırdatmaması üzerine gelen geniş çaplı kınama ve eleştirilerin ardından gerçekleşmiştir! Zira birçok kişi, Emced Yusuf'un böyle bir zamanda tutuklanmasının, bu skandalı örtbas etmek ya da dikkatleri başka yöne çekmek için yapılan bir girişim olup olmadığını sorgulamaktadır.

Ancak meselenin en tehlikeli yönü bu değildir; bu yüzden Suriye halkının, yaşanan gelişmelerin gölgesindeki tutuklamalar ve yargılamaların bir kısmının, eski rejimin bileşenleri hatta direkleriyle kapsamlı bir hoşgörü ve uzlaşma sürecini örtbas etmeye yönelik günah keçilerinden başka bir şey olmadığı konusunda dikkatli olmaları gerekir. Sonuç olarak onların birçoğu affedilmiş, hatta onlar hâlâ devlet ve illerdeki görevlerde çalıştıkları gibi diğerleri ise yeniden atanmışlardır!

Suriye halkı ve tüm Müslümanlar şunu bilmelidir ki, hesap vermesi gereken suçlu sadece tetiği çeken, gözleri bağlayan ya da elleri kelepçeleyen kişi değildir; aksine vacip olan, tüm sistemi muhasebe edip kökünden söküp atmaktır; çünkü Emced Yusuf yalnız değildi; aksine onun arkasında, kendi ağzıyla da söylediği gibi dosyaları hazırlayanlar ve raporları yazanlar olduğu gibi onların hepsinin de üzerinde emirleri verenler, kışkırtanlar, fetvalar çıkaranlar, finanse edenler, silahlandıranlar, tutuklayanlar ve nakledenler de vardır. Başka bir deyişle Emced Yusuf ve Atıf Necib gibiler ile onların üzerinde yer alan Beşar Esad’ın, köklerinden sökülmesi gereken her tarafla bütünleşmiş ve kolları her yana uzanan bir ağı vardı. Hepimiz Beşar Esad’ın insanların önüne çıkıp mahallelerin ve şehirlerin bombalanmasını, rejiminin tek tek teröristlerle değil, bu teröristleri barındıran bir halk tabanıyla karşı karşıya olduğunu söyleyerek meşrulaştırdığını işitmedik mi?

Ahmed Şara rejiminin davranışlarında, Suriye halkının dikkat etmesi gereken daha da tehlikeli bir başka yön ise şudur: Emced Yusuf ve Atıf Necib gibi suçluları yargılamanın yanı sıra Beşar ile Mahir Esad'ı gıyaben yargılamakla yetinip, onların hepsini tiranlıklarına destek veren uluslararası çevrelerden izole etmesi, Rusya ile uzlaşıp onu ziyaret ederek katiliyle tokalaşması, İran ve onun kollarının suçlarını affetmesi, Suriye halkının kanına susamış Amerika'nın peşinden gitmesi, elleri masumların kanlarına bulaşmış rejimlerle uzlaşması; evet bunlar, en azılı düşmanların kucağına atılmaktan başka bir anlama gelmeyen tehlikeli bir göstergedir.

Gerçek düşmanlık ve muhasebenin, içeride ve dışarıdaki bu suçluların hepsini kapsaması gerekir; gücümüzün yettiğine kısas uygularız ama henüz gücümüzün yetmediğini ise ne affederiz ne de onunla uzlaşırız; aksi takdirde eski rejimin yeniden üretilmesinden korkmak gerekir; o zaman artık pişman olmak da bir fayda vermez Allah korusun.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Abdullah Hamad el-Vadi

Devamını oku...

SAYI 597 Çıktı - Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi El-Raye Gazetesi

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi

El-Raye Gazetesi Yeniden Yayında

 

Biz, Hizb-ut Tahrir Medya Ofisi olarak takipçilerimiz ve Merkezi Medya Bürosu Web Sayfası misafirlerimize, Hizb-ut Tahrir tarafından 1954 yılında başlatılan El-Raye Gazetesinin tekrar yayına başlatılmasını duyurmaktan gurur duyarız. Karanlık ve zorba rejimlerin baskısı sonucu haftalık yayınlanan gazete durdurulmuştu. Şimdi Hizb-ut Tahrir El-Raye Gazetesini Allah’ın izniyle tekrar başlatacaktır.

Devamını oku...

Bizler Yenilginin Kurbanları Değiliz

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Bizler Yenilginin Kurbanları Değiliz

Aksine Gerçeğin İçinden Seçilmiş Parçalarla Yenilgiyi Üretenler Biziz

 

Her gün aynı hal üzere uyanıyoruz; yani yenilmiş bir ümmet ve ona tahakküm eden, ona galip gelen, onunla alay eden ve onu tüketen bir düşman hali üzere uyanıyoruz; ümmet ise neden diye soruyor? Ancak cevabı bulmaya çalıştığı ilk anda, hiçbirimizin yaklaşmayı sevmediği en sert cevabın saklı olduğu nefsinin aynasına bakmaya bir kez olsun çalışmadan parmağıyla dış düşmana, komplolara ve dengesiz güç dengelerine işaret ettiğini görürsün.

Pratikte selim fıtratımıza göre gerçeğin nedenini biliyoruz, ama onu kendi rahatımıza göre yeniden şekillendirmeyi seviyoruz; yani ondan sevdiğimiz şeyi alıyoruz ve bizden değişmemizi talep ettiği her şeyi bırakıyoruz; çünkü bizler, rahat ve hayali bir yaşamın âşıkları ve ustalarıyız!

Acaba kaçımız, aslında gerçeğin kendi hevasına ve rahatına uygun olana göre değiştirip uyarladığı bir versiyonuna bağlıyken, onun gerçek (hak) olduğunu sanarak kendini aldatıyor? Evet, birçok kişi. Şöyle denildiği gibi: “Zamanımızı ayıplıyoruz ama ayıp bizdedir.” Hak ile batılı ayıran standardı temsil eden içsel disiplini yitirdiğimizde, hatayı daha az reddedilir ya da daha çok kabul edilebilir gösterecek şekildeki süsleme süreci, pek çok kişinin gerçekçilik, diplomatik zeka, çıkarlar paylaşımı, kalkınmayı hayali projelere bağlama ve kan dökülmesini önlemek için barış çağrıları gibi isimler altında ustalaştığı bir beceri haline gelmektedir. Bunun sonucunda ise aşağılanma, yıkım, savaşlar, servetlerin yağmalanması ve namusların ihlalleri ortaya çıkmaktadır. Böylece soru yeniden tekrarlanıyor; peki neden? Gerçek ve kesin cevap, Allahu Teala’nın şu kavlinde geçmektedir: إِنَّ اللّهَ لاَ يُغَيِّرُ مَا بِقَوْمٍ حَتَّى يُغَيِّرُواْ مَا بِأَنْفُسِهِمْ “Şüphesiz ki bir kavim, kendini nefsini değiştirmedikçe; Allah da onları değiştirmez.” [Rad 11] Bu ayet-i kerime, içimizde var olan kusuru ortaya çıkarmaktadır; yani kendimizi değiştirmenin bedelini ödemeden gerçekliği değiştirmek istiyoruz; eğer hayatımızın ayrıntılarına bakarsak, zalimi kınıyoruz ama bizler en yakınlarımıza zulmediyoruz! Yozlaşmayı kınıyoruz, ama mesele bizimle ilgili olunca onu haklı çıkarıyoruz ve “Zaruretler yasakları mubah kılar” iddiasında bulunuyoruz! Hak olan sloganlar atıyoruz ama bunu gerçekleştirme yolunda bedel ödemek istemiyoruz! Öfkeleniyoruz, isyan ediyoruz ve protesto ediyoruz ama değişmiyoruz; artık eylemden daha çok ifade etmede ustalaştık; yani yazıyoruz, analiz ediyoruz, kınıyoruz... Ancak tek ve kesin çözüm olarak Hilafeti yeniden tesis etmek için desteğimizi talep eden bir grup muhlis insan geldiğinde, sessizce geri çekiliyor ve yerimizi, uluslararası dengenin gerçekleşmesini ifade eden, hikmeti süsleyen ve gerçekliğe ayak uyduran söylemlere bırakıyoruz! Dolayısıyla kelimeler, olmasını istediğimiz şekilde sıralanıyor; yani değişim olasılığının zayıflığını tasvir eden, düşmanı yenilmez bir güç olarak gösteren ve düşmanla ateşkes yapılması, el sıkışılması, barış sağlanması ve normalleşilmesi ve benzerleri gerekir gibi gerekçeler ve sözler sıralanıyor; oysa bunlar, Kitabı Kur’an-ı Kerim ve lideri Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem olan bir Müslüman için fikir ve metot olma düzeyine yükselmeyen gerekçeler ve sözlerdir.

Böylece kelimeler değiştiriliyor ve onların içinden, bedeli daha önceden zillet ve aşağılanmayla ödenmiş hayali bir rahatlığa uygun olanlar seçiliyor; şöyle buyuran azim olan Allah doğru söyledi: أَفَتُؤْمِنُونَ بِبَعْضِ الْكِتَابِ وَتَكْفُرُونَ بِبَعْضٍ “Yoksa siz Kitap'ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz?” [Bakara 85]

Eğer Allah’ın Kitabı'nı güçlü bir şekilde benimsemekten yüz çevirip onu, bilincimizi yeniden şekillendiren ve gerçekliğe bakışımızı düzelten bir metot haline getirmek yerine uygulamadan sadece okuma ve ezberlemeye indirgediğimizin farkına varmazsak, sonuç değişmeyecektir.

Eğer düşünce metodumuzu gözden geçirmez, düşüncemizi on yıllardır zihnimizde biriken o yıkımdan kurtarmaz ve onu, bize aşılanan zayıflık ve kırılma üzerine değil de bu kitabın hidayeti üzerine yeniden inşa etmezsek de sonuç değişmeyecektir.

Eğer bu metodu, hayatımızın ayrıntılarına hakim kılmaz ve sıkıntılı anlarda sığınabileceğimiz bir seçenek yapmazsak, yine sonuç değişmeyecektir.

Eğer gücümüzün, silahların kalitesinde ya da sayıda değil de akidemizde saklı olduğuna, sadece kesin bir inanca ve yolun ihlasına ihtiyaç olduğuna ve sebepler ne kadar zayıf olursa olsun yardımın sadece Allah’ın elinde olduğuna kesin olarak inanmazsak, yine sonuç değişmeyecektir.

Eğer o gizli şirkten kurtulmazsak; yani kalplerimize bir yöneticiden, bir güçten ya da bir gerçeklikten dolayı sızan korkudan kurtulmaz ve zayıflığımızla bunları, heybet ve etki makamında olan Allah ile eş tutarsak, yine sonuç değişmeyecektir.

Peki sonucun değişmemesinin anlamı nedir? Yani aşağılanmanın süresini uzatmamız ve gerçekliğimizdeki zilletin köklerini derinleştirmemiz demektir. Dolayısıyla nesilden nesile aynı soruyu tekrarlamaya devam edeceğiz: Neden eziliyoruz? Cevap vermeye cesaret edemediğimiz şey şudur: Yenilgimizi kendi ellerimizle biz yarattık; çünkü biz nefsimizde olanı değiştirmedik.

Dolayısıyla hikmet, şu anda kaos, yıkım, düşmanların bocalaması, kapitalist sistemin kaçınılmaz çöküşüyle karakterize olmasının yanı sıra yılanın başını ve böğrümüze saplanmış dişlerini zayıflatacak olan bu gerçekliğin gölgesinde olmayı gerektirir; hikmet, bu fırsatı değerlendirerek, Hilafeti kurmak için gerçek bir projeye sahip olan Hizb-ut Tahrir ile birlikte çalışarak Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafeti kurmamızı gerektirir. Peki öğüt alıp düşünen yok mu?

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Menal Ümmü Ubeyde

Devamını oku...

Husilere ve Dahm Kabilelerine Bir Mesaj: Tüm Krizleri Tedavi Edebilecek Olan Sadece İslam'dır

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Husilere ve Dahm Kabilelerine Bir Mesaj: Tüm Krizleri Tedavi Edebilecek Olan Sadece İslam'dır

 

Haber:

20 Nisan'da El-Cevf vilayetindeki yerel kaynaklar, kabileler ile Husi güçleri arasındaki gerginliğin tırmanmasının ortasında, Husi grubunun, kabile şeyhi Hamad Fadgam el-Hazmi'yi kaçırma olayının ayrıntılarını açıkladı. Kaynaklar, gerginliğin arka planının yaklaşık 15 yıl önce bir kadının kaybolmasıyla ilgili eski bir davaya dayandığını açıkladı; zira -el-Cevf’teki Barat ilçesindeki el-Cezilan ailesinden olan- kadının kocası, onu öldürmek ve çiftliğine gömmekle suçlamıştı; son iki ay içinde kadının ailesi (Beyt el-Dubaybe), davayı kabile düzeyinde Şeyh el-Hazmi’ye iletmek için el-Yeteme bölgesine gitti. Kaynaklar, grubun liderine yönelik sert eleştiriler içeren ses kayıtları da dahil olmak üzere Şeyh el-Hazmi’nin son dönemde Husi hareketi ve el-Cezilan kabilelerine karşı tutumlarını yeniden sertleştirmeye başladığını, bunun da onun kaçırılarak başkent Sana’ya götürülmesine yol açtığını ve bu adımın geniş kabile tepkilerine neden olduğunu açıklamıştır. (Yemen Daily News, 21/04/2026)

Yorum:

1- Dikkatle bakıldığında, Yemen’de ve diğer Müslüman ülkelerde yaşanan tüm sorunların temelinin adaletin yokluğu olduğunu görmekteyiz ve bu adalet, İslam’ı uygulayan bir devlet var olmadığı sürece gerçekleşmeyecektir. Örneğin Şeyh Hamad Fadgam el-Hazmi’nin tutuklanmasına yol açan olayların kökleri, 15 yıl öncesine uzanan eski bir davaya dayanmaktadır; peki o dönemde devlet neredeydi? Şeyh, halkın galeyana gelmesinin ve kuzeydeki otoritelerine öfkelenmesinin ve aynı zamanda el-Alimi ve çevresinin kontrolündeki bölgelerde yaşayan insanların da benzer bir öfkenin acısını çekmesinin sonucunda Husileri eleştiren bir video kaydıyla ortaya çıkmıştır. İnsanlar yöneticilerin kendi felaketlerinin sebebi olduğunu idrak etmiş olup, meydana gelen herhangi bir sorunun hızla bu yöneticilerin yolsuzluğuna bağlanması, halkın bilincinin arttığına işaret etmektedir.

2- Dahm kabilesinin, Şeyh Hamad'ın serbest bırakılması için Husilere baskı yapmak üzere el-Yeteme bölgesinde toplanması, kabilelerin hâlâ uyumlu ve birbirine bağlı olup devletin temellerini sarsacak ve üzerinde etki yaratacak eylemlerde bulunma kapasitesine sahip olduğunun kesin bir göstergesidir; ancak kabileler, haklarını yaratıcı Subhanehu'yu razı edecek şekilde nasıl talep edeceklerini idrak etmelidir; yani İslam'ı uygulayan bir devletin yokluğunun gölgesinde çabalarımız, Allah Subhanehu'nun bize vaat ettiği ve Peygamberimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in bize müjdelediği Raşidi Hilafet Devleti'ni kurmak için çalışanlara yardım etmeye yönelik olmalıdır; zira sizler, güç ve kuvvet ehlisiniz ve dininize yardım etmeye muktedirsiniz.

3- Husilerin, İslam’ı hayattan ayıran laik cumhuriyet sistemini uyguladıkları ve Birleşmiş Milletler’e başvurdukları sürece, kafir Batı’nın peşinden gittiklerini idrak etmeleri gerekir. Kur’an yürüyüşü adı altında attıkları sloganlar, artık onları sadece boş sloganlar olarak gören insanları aldatamayacaktır. Eğer onlardan biri bizlere, Batı bize karşı savaşacağı ve derin devlet işleri bizim aleyhimize çevireceği için İslam’ı uygulayamayız derse, biz de onlara deriz ki: Bu, şeytanın bir korkutmasıdır; zira İslam’ı samimiyetle uygulamak isteyen kimse hazırlığını yapar, Allah’a tevekkül eder ve ilk günden itibaren uygulamaya başlar.

4- Ne yazık ki kâfir Batı, aynı akideye sahip insanların birbirlerini öldürmesini sağlamada başarılı olmuştur. Ümmetin vacibi, gerçek düşmanının kâfir Batı olduğunun, silahını ona yöneltmesi ve kapitalizm ve sosyalizm gibi tüm yabancı fikirleri kaldırıp atması gerektiğinin bilincinde olmasıdır... Peki Husiler ve Yemen’deki kabilelerin evlatları bu gerçeği idrak edecek mi?

5- Bugün dünya, Amerika’nın öncülük ettiği kapitalist sistem nedeniyle bir sefalet yaşamakta olup bunu ancak İslam, devleti kurulduğunda ortadan kaldıracaktır. Bu yüzden Yemen halkının üzerine düşen, tıpkı ataları Ensarın Medine’de Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e yardım ettiği gibi İslam Devleti’ni kurmak için çalışanlara yardım etmeye yönelmesidir.

6- Hizb-ut Tahrir, İslam’dan istinbat edilmiş kamil bir programa sahip olup sizleri, Nübüvvet Minhacı üzere İkinci Raşidi Hilafet Devleti’ni kurarak İslami hayatı yeniden başlatmak için kendisiyle birlikte çalışmaya davet etmektedir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
İbrahim Muhammed - Yemen

Devamını oku...

Kalkınma Kılığına Bürünmüş Bir Felaket!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Kalkınma Kılığına Bürünmüş Bir Felaket!

 

Haber:

(Yeni) başkentin, Margalla Tepeleri'nin büyüleyici güzelliğini korumakla birlikte Manhattan ve Şanghay’ın bir karışımına benzeyeceği söylenmektedir. Ancak mevcut rejimin propagandasını yaptığı büyük yanılsamalarına boyun eğdikten sonra Margalla Tepeleri gerçekten de aslı gibi kalmaya devam edecek mi? (El-Fecr Pakistan)

Yorum:

Hükümet yetkililerinin propagandasını yaptığı İslamabad'ı yeniden canlandırma vizyonu ve bunu gerçekleştirmek için atılan adımlar, endişe vericidir. Görünen o ki Pakistanlı elitler, işçi sınıfının yanında lüks içinde yaşamaktan bıkmış durumda. Son birkaç hafta içinde Bari İmam yakınındaki bölgeler ve birçok gecekondu mahallesi de dahil olmak üzere tarihi yerleşim yerlerinde çalışan ailelerin tahliye edildiğine tanık olduk. Şehirler zaten fiili ırk ayrımcılığının sessiz bir altyapısını izliyordu; zira seçkinlerin yaşadığı bölgeler birbirine bağlıyken, marjinalleşmiş topluluklar özenle dışlanmış olup şimdi ise bu altyapı devletin kontrolü altına girmiştir. Sadece Bari İmam bölgesinde 40 bin kişi fiilen yerinden edilmiş olup yakında 50 bin kişinin daha tahliye edilmesi planlanmaktadır. On yıllardır orada yaşayan ve tahliye edilen sakinler için herhangi bir tazminat veya yeniden yerleşim planı bulunmamaktadır.

Pakistan'daki kalkınma çalışmalarının çoğu, herhangi bir planlama yerine iktidardaki elitin arzularına bağlıdır; bu da paranın heder olmasına ve gelişigüzel kentleşmeye yol açmaktadır. Bazen yollar milyonlarca Rupi değerinde çiçeklerle süslenmekte ya da motosiklet yolları onların en sevdiği renklerle boyanmaktadır. Ancak İslamabad’ı Şanghay ve Manhattan’a benzemeye dönüştürme tutkusu, şehri yerle bir edecek ve vergi mükelleflerinin parasını heder edecektir. 2025 yılında İslamabad'da meydana gelen sel felaketleri, hükümetin planlarını ve stratejisini ortaya çıkarmıştır. Zira bu yıkım, kentsel planlamadaki kötüleşmenin, gelişigüzel yapılaşmanın ve doğal su yollarının tıkanmasının doğrudan bir sonucu olarak meydana gelmiştir. Bu, insani ve çevresel sonuçları göz ardı ederek maddi ilerlemeyi arzulamanın doğrudan bir sonucudur. Pakistan halkı, ferdi olaylara ve zulme odaklanmaya devam ettiği sürece hiçbir huzur bulamayacaktır; aksine sorunun köklerine inmemiz gerekir. İslamabad’da insanların evlerinden kovulması sadece geçici bir zulüm değildir; aksine Batı’ya kölelik olarak benimsenen temel bir itaatsizliğe geri dönmek ve yönetimde İslami metottan vazgeçmektir. İslamabad’ın kuruluşu, Pakistan’daki yönetim üslubunun, yani mevcut kaynakların ihmal edilmesinin ve yeni kalkınma projelerine harcama yapılmasının açık bir örneğidir. İslam toprakları olarak adlandırılan bir şehir ama o zamandan beri İslam ve Müslümanlar dışında her şeye hizmet etmek için kullanılmıştır!

İslam tarihi, kentsel gelişim örnekleriyle doludur. Aslında İslam devleti Medine-i Münevvere’de başlamış olup buranın devletin hayati bir ekonomik merkez hâline gelmesine katkıda bulunmuştur. Orada öğrendikleri ve uyguladıkları ilk ders, Mekke’den gelen kardeşleri için fedakârlık yapmak olmuştur. Bu, Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e verdikleri ahdin ve Allah Subhanehu ve Teala’ya itaat ederek O’na yardım edip korumanın yerine getirilmesiydi. Böylece dünya kısa sürede İslam’ın siyasi bir güç olarak ortaya çıkışına tanık olmuş ve bunu ekonomik istikrar takip etmiştir. Müslümanlar için çıkarılacak ders, ilerlemenin itaatin bir meyvesi olduğudur. İslam tarihi, mimari şaheserler ve muhteşem şehirler inşa eden Halifelerle doludur; ancak temel akide zayıfladığında, hiçbir mimari şaheserin üç kıtaya yayılmış bir devleti kurtaramayacağını anlamak önemlidir. Bugün Müslümanların şehirlere değil, aksine onlara Allah’ın şeriatını uygulayacak ve kendi yönetimi altında hiçbir Müslüman’ı evinden kovmayacak bir yöneticiye ihtiyacı vardır. O zamana kadar, tüm binalar, yollar ve şehirler bu dünyada sadece zenginlerin bir eğlencesi olarak kalmaya devam edecektir.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ أَطِيعُواْ اللّهَ وَرَسُولَهُ وَلاَ تَوَلَّوْا عَنْهُ وَأَنتُمْ تَسْمَعُونَ * وَلاَ تَكُونُواْ كَالَّذِينَ قَالُوا سَمِعْنَا وَهُمْ لاَ يَسْمَعُونَ * إِنَّ شَرَّ الدَّوَابَّ عِندَ اللّهِ الصُّمُّ الْبُكْمُ الَّذِينَ لاَ يَعْقِلُونَ

Ey iman edenler! Allah’a ve Rasulü’ne itaat edin. İşittiğiniz halde ondan yüz çevirmeyin.İşitmedikleri halde 'işittik' diyenler gibi olmayın.Şüphesiz, yeryüzünde yürüyen canlıların Allah katında en kötüsü, akıllarını kullanmayan (gerçeği görmeyen) sağırlar, dilsizlerdir.” [Enfal 20-22]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ahlak Cihan

Devamını oku...

Kınama ve Telin Mesajları Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem ’in İsra Mekânının Yahudiler Tarafından Kirletilmesini Asla Durduramaz

Perşembe akşamı Türkiye, Mısır, Suudi Arabistan, Katar, Ürdün, BAE, Endonezya ve Pakistan olmak üzere sekiz ülkenin dışişleri bakanları, Yahudilerin Mescid-i Aksa’ya yönelik tekrarlanan baskınlarını kınayan ortak bir bildiri yayımladılar. Bunun “durması gereken açık bir ihlal ve kabul edilemez bir provokasyon” olduğunu vurguladılar. Bildiride bakanlar, “Mescid-i Aksa/Harem-i Şerif’teki bu provokatif eylemlerin uluslararası hukukun ve uluslararası insancıl hukukun açık bir ihlali olduğunu, dünya genelindeki Müslümanlar için kabul edilemez bir provokasyon teşkil ettiğini ve kutsal şehrin mahremiyetine yönelik ağır bir saldırı olduğunu” yinelediler. Bakanlar, Kudüs’ün ve oradaki İslami ve Hristiyan kutsal mekânların mevcut tarihi ve hukuki statüsünü değiştirmeyi amaçlayan her türlü girişimi kategorik olarak reddettiklerini ifade ettiler. Bakanlar, geçtiğimiz Çarşamba günü yüzlerce yerleşimcinin Mescid-i Aksa’ya baskın düzenleyerek Talmudik ayinler gerçekleştirmeleri ve baskın sırasında şarkılar söyleyip dans etmeleri üzerine böyle bir bildiri yayınlamışlardır.

Müslümanların yöneticileri, Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in İsra mekânına karşı sürekli bu utanç verici tavrı sergilemekten ve ölüm sessizliğine bürünmekten zerre kadar utanmıyorlar. Sadece boş gürültüden öteye geçmeyen kınama ve telin mesajları yayınlamakla yetiniyorlar. Halbuki Yahudi varlığının apaçık küstahlığını, Filistin halkına yönelik saldırganlığını ve Mescid-i Aksa’yı sürekli kirlettiğini gözleriyle görüyorlar. Bu varlığın liderlerinin Tevrat kaynaklı hayallerini ve Filistin ile diğer İslâm beldelerine yönelik yayılmacı emellerini açıkça dile getirdiklerini kulaklarıyla duyuyorlar. Yine de kendilerini halklarına karşı olan sorumluluklarından ve kınanmışlıktan kurtaracağını sanarak tüm bu gerçeklerden kopuk bir tavır sergiliyorlar.

Hatta bu yöneticilerin, Kudüs’ün mevcut tarihi ve hukuki statüsünün değiştirilmesini kesin bir dille reddettiklerine dair söylemleri bile aslında Yahudi varlığının Mübarek Toprak üzerindeki işgalinin kalıcı hale gelmesi yönünde yapılan bir çağrıdan başka bir şey değildir. Bu eziklerin ve zavallıların talep ettiği mevcut statü, 1967’den beri süregelen işgalin ta kendisidir! Kutsal mekanlar üzerindeki sembolik vesayet, herkesin bildiği üzere hiçbir ağırlığı ve değeri olmayan bir kâğıt parçasından ibarettir. Bu vesayet, Yahudilerin saldırısına mâni olamadığı gibi Mescid-i Aksa’yı kazılardan, bazı kısımlarının yıkılmasından veya yıl boyu kirletilmesinden bile koruyamamış, Müslümanlar ile Yahudiler arasında zamansal/mekânsal olarak bölünmesine engel olamamıştır.

Kınama ve telin mesajları, Yahudilerin sözde uluslararası hukuku ihlal ettiklerinin dile getirilmesi veya benzeri bayatlamış senfoniler, Yahudi varlığının küstahlığı, Filistin ve diğer Müslüman beldelerinde tırmanan suçları için asla çare ve çözüm olamaz. O yüzden Yahudilerin yüzünü kapkara etmek ve ele geçirdikleri her şeyi yerle yeksan etmek üzere ciddi ve gerçek bir duruş sergilenmesi ve ümmetin ordularının harekete geçirilmesi elzemdir.

فَإِذَا جَاء وَعْدُ الآخِرَةِ لِيَسُوؤُواْ وُجُوهَكُمْ وَلِيَدْخُلُواْ الْمَسْجِدَ كَمَا دَخَلُوهُ أَوَّلَ مَرَّةٍ وَلِيُتَبِّرُواْ مَا عَلَوْاْ تَتْبِيراً “İki vaatten ikincisinin vakti gelince, yüzünüzü üzüntüye sokmaları, kötülük yapmaları, önceden Mescid’e girdikleri gibi girmeleri, ele geçirdikleri yerleri harap etmeleri için onları tekrar göndereceğiz.” [İsra 7]

Bunun dışındaki her türlü yanıt veya hareket, vakit kaybından ve İslam ümmetinin yakaladığı fırsatları heba etmekten başka bir şey değildir. Bu yüzden Filistin’e yardım etmek ve onu Yahudi varlığının pençelerinden kurtarmak, bütün Ümmetin ordularının boynunun borcudur.

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER