Salı, 17 Recep 1447 | 2026/01/06
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Hizb-ut Tahrir Emiri Celil Alim Ata bin Halil Ebu Raşta’nın (Allah onu korusun) Hilafet Devleti’nin Yıkılışının 105. Yıldönümü Münasebetiyle Yaptığı Konuşma

Hizb-ut Tahrir Emiri Celil Alim Ata bin Halil Ebu Raşta’nın (Allah onu korusun)
Hilafet Devleti’nin Yıkılışının 105. Yıldönümü Münasebetiyle Yaptığı Konuşma

Hamd Allah’a mahsustur. Salat ve selam Rasûlullah’a, onun Âli’ne, ashabına ve onu dost edinenler üzerine olsun. Ve badu...

Cihat, adalet ve Allah’ın izniyle ihsan ümmeti olan İslam Ümmetine... İnsanlar için çıkarılmış en hayırlı Ümmete... Allah’ın zafer ve temkin ile (hakimiyet) ile aziz kıldığı Ümmete...

Raşidi Hilafeti ikame ederek İslami hayatı yeniden başlatmak için daveti yüklenenlere… Biz onları Allah’ın izniyle takva sahibi, tertemiz, yüzleri nurlu ve hayırlı kimseler olarak görüyoruz…

* Bundan tam yüz beş yıl önce, H.1342 yılı Recep ayının son günlerinde (M. 1924 Mart ayının başlarında), o dönemde başını İngiltere’nin çektiği sömürgeci kâfirler, Arap ve Türk hainlerin işbirliğiyle Hilafet Devleti’ni yıkmayı başardılar. Asrın mücrimi Mustafa Kemal, Hilafeti ilga ederek apaçık küfrünü ilan etti, Halifeyi İstanbul’da kuşattı ve o günün seher vakti onu sürgüne gönderdi... Böylece izzetlerinin kaynağı ve Rablerinin rızası olan Hilafetin yıkılmasıyla Müslüman topraklarında dehşet verici bir deprem yaşandı... Halbuki Ubade b. Samet RadıyAllahu Anh’dan rivayet edilen ve müttefikin aleyh olan Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in hadisi gereğince ümmetin Mustafa Kemal’e kılıçla karşı koyması farzdı:

وَأَنْ لَا نُنَازِعَ الْأَمْرَ أَهْلَهُ إِلَّا أَنْ تَرَوْا كُفْراً بَوَاحاً عِنْدَكُمْ مِنْ اللَّهِ فِيهِ بُرْهَانٌ “Hakkında Allah’tan bir delil (burhan) bulunan apaçık bir küfür (küfr-ü bevah) görmedikçe emir sahipleriyle (yöneticilerle) çekişmemek üzere biat ettik.” Ancak Ümmet bu konuda kusurlu davrandı; o mücrimi ve avenelerini kökünden söküp atmak ve onları hüsrana uğratmak için kıyama kalkmadı. Aksine Hilafet’in kaybıyla başlayan deprem devam etti... Bunun neticesinde sömürgeci kâfirlerin nüfuzu İslam beldelerinde perçinleşti. Müslüman ülkelerini yaklaşık 55 parçaya böldüler!

* Sonra Müslümanların başındaki Ruveybida yöneticiler, bu depreme bir başka deprem daha eklediler. Yahudilerin, Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in İsra ve Miraç yeri olan Mübarek Toprağı işgal etmesini mâni olmadılar. Sonra daha da alçaklaştılar, kimisi perde gerisinden, kimisi alenen hiçbir yerden geri çekilmeyen Yahudi varlığıyla normalleşme yarışına girdiler!! Tepeden tırnağa kendilerini saran o zilleti umursamadan cürüm işlemek için adeta birbirleriyle yarıştılar.

سَيُصِيبُ الَّذِينَ أَجْرَمُوا صَغَارٌ عِنْدَ اللَّهِ وَعَذَابٌ شَدِيدٌ بِمَا كَانُوا يَمْكُرُونَ “Suç işleyenlere, yapmakta oldukları hilelere karşılık Allah tarafından aşağılık ve çetin bir azap erişecektir.” [Enam 124]

* Ey Müslümanlar! Hilafet yıkıldıktan ve bugün bile Haşim Gazze ve Mübarek Toprak konusunda Tağut Trump’ın talimatına göre hareket eden Ruveybida yöneticiler hükmetmeye başladıktan sonra işte sizin haliniz budur. Trump, 2025 Eylül’ünde BM Genel Kurulu toplantıları marjında Suudi Arabistan, BAE, Katar, Mısır, Ürdün, Türkiye, Endonezya ve Pakistan’ın katılımıyla en önemli toplantı olarak nitelendirdiği bir toplantıya başkanlık etti. Ardından Trump, onlara, Gazze’nin heba edilmesini, vesayet altına alınmasını, Trump ve Yahudi varlığının keyif süreceği bir bahçeye dönüştürülmesi için Gazze’nin sömürgeleştirilmesini öngören 20 maddelik bir plan sundu daha doğrusu dayattı! Bunun ardından es Sisi, Haşim Gazze’de Barış Kurulu adı altında bir sömürge ya da vesayet kurulu kurulmasını öngören 2803 sayılı Güvenlik Konseyi kararına zemin hazırlamak üzere Kinane diyarında Trump ve onun uğursuz planı için bir tören düzenledi! Daha sonra Trump, Gazze’de başkanlığını yapacağı kurulun üyelerini 2026 yılının başında açıklayacağını duyurdu... El-Cezire, “Trump’ın Gazze Şeridi’ndeki istikrar gücüne bir Amerikalı general atamasının muhtemel olduğunu” aktardı. (11.12.2025 El Cezire) Yani Gazze’de hem yönetim hem de güvenlik Trump’ın kontrolüne veriliyor!.. Ardından Trump’ın özel temsilcisi Witkoff, istikrar gücünün konuşlandırılması ve Hamas’ın silahsızlandırılması anlamına gelen ikinci aşamaya geçmek ve bunun uygulanmasının pratik adımlarını ele almak üzere 19 Aralık 2025’te Miami’de “arabulucu” ülkeler Türkiye, Mısır ve Katar ile bir araya geldi! Sonra Trump, Florida’da Netanyahu ile görüştü. Görüşme sonrası gazetecilere yaptığı açıklamada, “Çok verimli bir görüşme” gerçekleştirdiklerini söyledi. Görüşmede Hamas’ın silahsızlandırılması meselesini ele aldıklarını belirtti. Hamas’a silahsızlanması için çok kısa bir süre verileceğini, kabul etmemesi durumunda ise bunun sonuçlarının çok ağır olacağı uyarısında bulundu.” (30.12.2025 BBC) Trump; tüm bunları, Gazze’de insanı, ağacı ve taşı hedef alan vahşi bir savaşta Yahudi varlığına her türlü ağır ve süper ağır silahı sağlayan bir kişi olarak söylüyor... Trump; tüm bunları, Mübarek Toprağın kurtarılması konusunda sessiz kalarak onu sırtından hançerleyen, hatta Trump’ın 20 maddelik planını ayakta alkışlayan İslam ülkelerindeki yöneticilerin gözleri önünde söyledi ve yapıyor!

* Bu yöneticiler yalnızca Filistin’i değil, sömürgeci kâfirlerin özellikle de Amerika’nın çıkarı için ve onların dürtüsüyle, yönettikleri ülkeleri de sırtından hançerlediler... Güney Sudan ayrıldı, Darfur da aynı yolda… Libya da öyle. Çatışmalar yaşanıyor ve iki devlete bölünmüş durumda... Yemen; kuzey ve güneye ayrılmış durumda hatta güney bile kendi içinde bölünmüş durumda!.. Yeni Suriye, Amerika’nın kucağına itildi; eski rejimin şebbihaları ve adamları serbest bırakılırken, Hilafet çağrısında bulunan Hizb-ut Tahrir gençleri halen zindanlarda tutuluyor, on yıla varan hapis cezalarıyla yargılanıyorlar... Bu Ruveybida yöneticiler, bununla da yetinmeyip İslam topraklarının diğer bölgelerinin de peşkeş çekilmesini kabullendiler ya da bizzat peşkeş çektiler. Müşrik Hindular, Keşmir’i ilhak etti... Rusya, Çeçenistan’ı ve Orta Asya’daki diğer Müslüman topraklarını ilhak etti... Doğu Timor Endonezya’dan koparıldı... Uzun yıllar Müslümanların kalesi olan Kıbrıs’ın büyük bir kısmı, bugün Yunanistan’ın kontrolünde... Rohingyalı Müslümanlar, Myanmar’da katlediliyor; Bangladeş’e sığınanlar ise rejimin baskısına maruz kalıyor. Rejim, onlara yardım elini uzatmıyor, onların düşmanlarıyla savaşmıyor. Doğu Türkistan’da da vahşi hayvanların bile uzak durduğu tüyler ürpertici bir Çin vahşeti yaşanıyor... Müslüman ülkelerdeki kurulu devletler, ölüm sessizliğine bürünmüş durumda; konuştuklarında ise Çin’in Müslümanlara karşı işlediği zulüm hakkında “bu bir iç meseledir” deyip geçiştiriyorlar!

كَبُرَتْ كَلِمَةً تَخْرُجُ مِنْ أَفْوَاهِهِمْ إِن يَقُولُونَ إِلَّا كَذِباً “Ağızlarından çıkan söz ne büyük iftiradır. Onlar yalnız ve yalnız yalan söylerler.” [Kehf 5]

* Ey Müslüman orduların askerleri! Sizler, sizden önceki İslâm askerlerinin izinden gidip, İslâm’ın zirvesi olan Allah yolunda cihat ile Filistin ve Gazze’yi Haşim’i kurtarmaya, Aziz ve Güçlü olan Allah’ın farzını yerine getirmeye muktedir değil misiniz?... Aslından koparılan ya da doğudaki ve batıdaki sömürgeci kafirlerin istila ettiği İslâm topraklarının her bir karışını geri almaya; sömürgeci kafirleri kendi yurtlarına kadar kovalamaya muktedir değil misiniz? Evet, muktedir değil misiniz? Allah’ın izniyle elbette muktedirsiniz:

* Çünkü sizler, İslam Ümmetinin evlatlarısınız... Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Ümmetisiniz... Muhacirler ve Ensar’ın Ümmetisiniz... Raşit Halifeler ve onlardan sonra gelen Halifelerin Ümmetisiniz... Müslümanlarla olan ahdini bozan ve onlara saldıran Rum Kralı’na; “Cevabım ise, duyacağın değil, göreceğindir!” diye karşılık veren ve dediğini yapan Harun Reşid’in torunlarısınız... Bir Rum’un zulmüne uğrayan kadının “Yetiş ya Mutasım!” feryadına icabet etmek için devasa bir ordu hazırlayan Mutasım’ın torunlarısınız... Sizler, Haçlıları yerle yeksan eden ve H. 27 Recep 583 M. 2 Ekim 1187 tarihinde Aksa’yı onların pisliğinden temizleyen Muzaffer Selahaddin Eyyubi’nin torunlarısınız.

* Sizler; Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Kostantiniyye’nin fatihi için söylediği ve “Onu fetheden komutanı ne güzel komutan, onu fetheden ordu ne güzel ordudur” övgüsüne mazhar olan genç komutan Fatih Sultan Mehmed’in torunlarısınız. Fatih Sultan Mehmet (Allah rahmet etsin ve nimetini artırsın), H. 857 M.1453 yılında Kostantiniyye’yi fethetti... Sizler; ABD’nin, Cezayir’deki esirlerinin serbest bırakılması ve Osmanlı donanmasının saldırısına maruz kalmaksızın Atlantik Okyanusu ve Akdeniz’de geçiş izni verilmesi karşılığında, Cezayir valisine yıllık 642 bin altın dolar ve 12 bin Osmanlı altın lirası vergi ödemek zorunda kaldığı dönemin Halifesi III. Selim’in torunlarısınız... Amerika, tarihinde ilk kez kendi dili dışında bir dille ve hatta Osmanlı Devleti’nin diliyle H. 21 Safer 1210 M. 5 Eylül 1795 yılında bir antlaşma imzalamaya mecbur kaldı...

* Sizler; İstanbul’daki Fransa Büyükelçisi’ni çağırtıp, onunla kasten askeri üniformasıyla görüşen, sonra Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e hakaret içerikli tiyatro oyununun gösterimi durdurulması için tehdit eden ve “Ben Müslümanların Halifesiyim... Eğer o oyunu durdurmazsanız dünyayı başınıza yıkarım” diyen Halife Abdülhamid’in torunlarısınız... Bunun üzerine Fransa, boyun eğdi ve H. 1307 M. 1890 yılında tiyatronun gösterimini yasakladı... Sizler; Yahudilerin devlet hazinesi için teklif ettiği milyonlarca altına kanmayan, Filistin’e yerleşmelerine izin vermesi için kendisine karşı oluşturulan uluslararası baskılardan korkmayan ve “Filistin’in Hilafet Devletinden ayrıldığını görmektense, bedenimin lime lime doğranmasını yeğlerim” meşhur sözünü söyleyen Halife’nin torunlarısınız. Halife Abdülhamid, ileri görüşlü biriydi, “Yahudiler milyonlarını kendilerine saklasınlar... Eğer bir gün Hilafet Devleti parçalanırsa, işte o zaman Filistin’i bedelsiz alabilirler” demişti. Nitekim öyle de oldu!

* Ey Müslümanlar! Ey Müslüman ülkelerin orduları! Hilafet yeniden kurulduğunda, atalarınız gibi siz de yeniden izzete kavuşacaksınız. Atalarınızın eylemleri, izzetlerinin kanıtıdır ve Allah’ın rızası ise çok daha büyüktür... Atalarınız Hilafet’i kurmakla kalmadı, onu koruyup kolladılar; böylece hem izzete eriştiler hem dünyanın efendisi oldular hem de Rablerinin rızasına nail oldular... Sizler de onların torunlarısınız. Haydi onların tabi olduğu gibi Hakk’a tabi olun, onların inşa ettiği gibi bir izzet inşa edin. Hilafet’i yeniden kurun ve onu koruyup kollayın. İşte Hizb-ut Tahrir aranızdadır; haydi ona destek olun. Zira Hizb, Raşidi Hilafet Devleti’ni kurmak ve İslami hayatı yeniden başlatmak için gece gündüz çalışmaktadır. Ümmetin önünde gitmekte ve bu büyük iş için ona önderlik etmektedir. Hizb, sadece Hilafet çağrısıyla bile sömürgeci kâfirlerin uykularını kaçırmaktadır. Hilafeti kurup, sömürgeci kâfirlerin, Pasifik Okyanusu’nun kıyısındaki Endonezya ve Malezya’dan, Atlantik kıyısındaki Fas ve Endülüs’e kadar çizdiği o yapay sınırları ve engelleri kaldırdığında acaba durum nice olur?! O zaman Müslümanlar, eskiden olduğu gibi, İslam’ı ve Müslümanları izzetli kılan, küfrü ve kâfirleri de zelil kılan Raşidi Hilafet Devletiyle yeniden tek bir ümmet olacaklardır... Kuşkusuz Hilafet, İslam’ın ve Müslümanların topraklarını sömürgeci kâfirlerin elinden geri alacak, onları ülkelerinin derinliklerine kadar kovalayacak ve dünyayı yeniden aydınlatacaktır... O gün Hak yerini bulacak ve Batıl yok olacaktır.

وَقُلْ جَاءَ الْحَقُّ وَزَهَقَ الْبَاطِلُ إِنَّ الْبَاطِلَ كَانَ زَهُوقاً “Yine de ki: Hak geldi; bâtıl yıkılıp gitti. Zaten bâtıl yıkılmaya mahkumdur.” [İsra 81]

* Şöyle denilebilir: Hilafet gerçekten bütün bunları yapacak mı? Zafer bahşedip yenilgiyi def edecek mi? Müslüman ülkelerini sömürgeci kâfirlerden kurtaracak mı? Onları kendi yurtlarına kadar kovalayacak mı? Biz de “Evet” deriz. Rabbimiz Subhânehu ve Teâlâ böyle buyurmaktadır:

إِنْ تَنْصُرُوا اللهَ يَنْصُرْكُمْ وَيُثَبِّتْ أَقْدَامَكُمْ “Ey iman edenler! Eğer siz Allah’a (Allah’ın dinine) yardım ederseniz O da size yardım eder, ayaklarınızı kaydırmaz.” [Muhammed 7] Allah’ın vaat ettiği hakiki zafer, ancak O’nun hükümlerini ikame eden İslam Devleti’nin kurulmasıyla mümkün. Hilafet kurulduğunda, Allah Subhânehu ve Teâlâ ona yardım edecek; kök salacak ve izzet bulacaktır, dostları ona saygı duyacak, düşmanları ise ondan korkacaktır. Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmaktadır:

الإِمَامُ جُنَّةٌ يُقَاتَلُ مِنْ وَرَائِهِ وَيُتَّقَى بِهِ “İmam ancak bir kalkandır. Arkasında savaşılır ve onunla korunulur.” Çünkü Halife ve Hilafet bir kalkandır, yani korumadır. Koruması olan kimse, Allah’ın izniyle sonunda muzaffer olmaya mahkumdur; koruması olan kimsenin ülkesi asla heder olmaz, düşmanları böylesi kimseye asla yaklaşamaz. Hilafet tarihi buna şahittir; Bizans ve saltanatı nerede? Kisra ve Medain nerede? Okyanustan okyanusa uzanan o geniş coğrafyada tekbir seslerinin yankılanmasını sağlayan İslam Devleti, İslam ordusu ve İslam’ın adaleti değil mi? Eğer Hilafet o vakit doğuda ve batıda iki okyanusun ötesinde bir kara parçası olduğunu bilseydi, Güçlü, Aziz ve Hakîm olan Allah’a davet etmek için o iki okyanusun azgın dalgalarını da aşardı.

* Yine Hizb-ut Tahrir’in Hilafet’ten başka sermayesinin olmadığı; nerede olursa olsun sadece Hilafet’ten bahsettiği, Hilafetten başka bir şey bilmediği, ondan başka bir şeye alışık olmadığı da söylenebilir... Biz de deriz ki: Evet, Hilafet bizim sermayemiz ve sanatımızdır, izzet ve gücümüzdür, dinimiz ve dünyamızın koruyucusudur, asıl ve fasıldır. Hükümler onunla ikame edilir, hadler onunla uygulanır, fetihler onunla yapılır ve başlar Hak ile onun sayesinde dik durur. Hilafet, Müslümanların, önemi ve büyüklüğüne rağmen Rasûlullah SallAllahu aleyhi ve Sellem’in teçhiz ve defin işlemlerine başlamadan önce uğraşmaya koyuldukları bir iştir. Bütün bunlar, Hilafet’in azameti ve ehemmiyetinden kaynaklanmaktadır. Zira Sahabenin ileri gelenleri, Hilafet ile meşgul olmayı, o büyük farzdan, yani Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in defin işleminden daha öncelikli olduğunu düşünmüşlerdir.

Ey Müslümanlar! Ey Müslüman ülkelerin orduları! Şüphesiz Hilafet’in kurulması, Müslümanların ölüm kalım meselesidir... Şüphesiz biz, Allah’ın yardımına; İslâm’ın ve Müslümanların izzet bulacağına; mücahit Raşit Hilâfetin yeniden kurulacağına; Filistin’i işgal eden Yahudi varlığının ortadan kaldırılacağına ve Kostantiniyye’nin fethedilerek ‘İstanbul’ adıyla bir İslâm diyarı olması gibi Roma’nın da fethedileceğine yürekten inanıyoruz... Kâfirler ve münafıklar şöyle deseler bile biz bu konuda eminiz:

إِذْ يَقُولُ الْمُنَافِقُونَ وَالَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ غَرَّ هَؤُلَاءِ دِينُهُمْ “Hani münafıklar ve kalplerinde hastalık bulunanlar, ‘Bunları dinleri aldattı’ diyorlardı.” [Enfal 49] Çünkü Müslümanlar için tüm bu zaferler, Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın vaadinde saklıdır.

وَعَدَ اللهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنْكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُمْ فِي الْأَرْضِ “Allah, içinizden, iman edip de salih ameller işleyenlere, kendilerinden öncekileri egemen kıldığı gibi onları da yeryüzünde mutlaka egemen kılacağına dair vaatte bulunmuştur.” [Nur 55] İçinde bulunduğumuz bu ceberut saltanattan sonra Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in müjdesinde saklıdır.

ثُمَّ تَكُونُ مُلْكاً جَبْرِيَّةً فَتَكُونُ مَا شَاءَ اللهُ أَنْ تَكُونَ ثُمَّ يَرْفَعُهَا إِذَا شَاءَ أَنْ يَرْفَعَهَا ثُمَّ تَكُونُ خِلَافَةً عَلَى مِنْهَاجِ النُّبُوَّةِ ثُمَّ سَكَتَ “Daha sonra ceberut bir saltanat olacaktır. O da Allah’ın dilediği kadar devam edecektir. Ardından Allah dilediği zaman onu ortadan kaldıracaktır. Sonra, nübüvvet metodu üzere Hilafet olacaktır. Sonra da sustu” [Ahmed] Hilafet, Allah’ın izniyle mutlaka geri dönecektir... Ancak Hilafet, kurulması için ciddi ve gayretli bir çalışma yapılmasını gerektirir. Çünkü Aziz ve Hâkim olan Allah’ın değişmez kanunu, bizler hiçbir şey yapmaksızın oturup dururken gökten melekler inip bizim için Hilafeti kurmasını, Aziz ve Güçlü olan Allah’ın vaadi ve Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in müjdesini gerçekleştirmesini gerektirmemektedir. Aksine bizler ciddiyetle, gayretle, sadakatle ve samimiyetle çalıştığımız zaman, Allah, bize yardım etmeleri için meleklerini indirecektir... Sonra Allah bize zafer ihsan edecek ve iki cihanda da kurtuluşa erdirecektir. İşte bu, büyük kurtuluştur... Hizb-ut Tahrir, Hilafet için ciddiyetle çalışmakta ve yakında kurulacağını müjdelemektedir. O halde acele edin ey Müslümanlar! Acele edin ey güç ehli! Davete ve nusrete katılın. Hilafet’i sadece uzaktan seyretmekle kalmayın, Hizb ile birlikte Hilafeti kurmak için acele edin. Zira Allah’ın izniyle zafer yakındır.

إِنَّ اللهَ بَالِغُ أَمْرِهِ قَدْ جَعَلَ اللهُ لِكُلِّ شَيْءٍ قَدْراً “Allah, işinde galiptir. Allah her şey için bir kader tayin etmiştir.” [Talak 3]

وَيَوْمَئِذٍ يَفْرَحُ الْمُؤْمِنُونَ * بِنَصْرِ اللَّهِ يَنْصُرُ مَنْ يَشَاءُ وَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ “O gün Allah’ın zafer vermesiyle müminler sevinecektir. Allah, dilediğine yardım eder. O, mutlak güç sahibidir, çok merhametlidir.” [Rum 4-6] Dualarımızın sonu, Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamd etmektir.

Ve’s Selamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berekâtuh

 

H. Receb 1447
M. Ocak 2026

Sizi Seven Kardeşiniz

Ata bin Halil Ebu El-Raşta

Devamını oku...

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi: Hilafetin Yıkılışının Yıl Dönümünde Hizb-ut Tahrir'in Küresel Faaliyetleri 1447 H – 2026 M

  • Kategori Kampanyalar
  •   |  

Bu yılın Recebu'l Muharrem ayında, Hicri 1446 - Miladi 2025, Resullerin Efendisi Muhammed Sallallahu aleyhi ve sellem ve onun şerefli sahabeleri (Allah onlardan razı olsun) tarafından kurulan İslam Devleti'nin Arap ve Türk mücrimleri tarafından yıkılışının 105. yıl dönümünü idrak ediyoruz.

Devamını oku...

Suudi Arabistan ve BAE Yöneticileri, Kâfirlere Uşaklık Etmek İçin Yemen’i Bir Çatışma Alanına Çeviriyorlar, Onların Yemen’de Aslan Kesildiklerini, Yahudi Varlığı Karşısında İse Uysal Koyun Olduklarını Görürsünüz!

Aralarında El Cezire’nin de bulunduğu medya kuruluşları; Suudi Arabistan Savunma Bakanı Halid bin Selman’ın 27 Aralık 2025 Cumartesi günü yaptığı açıklamayı aktardı. Açıklamada, “Güney Geçiş Konseyi’nin gerilimi sona erdirmesi ve güçlerini Hadramut ve Mehri vilayetlerindeki kamplardan çekmesi gerektiği” ifade edildi.

Riyad, 9 Aralık 2025’te Hadramut ve Mehri vilayetlerinin kontrolünün tamamen ele geçirildiğini ilan eden Geçiş Konseyi’nin bu açıklamasına, Geçiş Konseyi güçlerinin çekilmesini ve mevzilerin “Vatan Kalkanı” güçlerine devredilmesini görüşmek için 12 Aralık 2025’te Abu Dabi’nin de katılımıyla Aden’e bir komite göndererek karşılık verdi. Ardından Suudi Dışişleri Bakanlığı 25 Aralık’ta yaptığı açıklamada, GGK’nın hareketlerini "tek taraflı" olarak niteleyerek güç kullanma imasında bulundu. Bunun "istenmeyen sonuçlar doğurabileceği" uyarısında bulunarak, güçlerini eski yerlerine çekmesi için GGK’ye 29 Aralık’a kadar süre tanıdı. 30 Aralık Salı gecesi savaş uçakları Seyyiun şehri semalarında uçarak aydınlatma fişekleri attı. Salı şafağı ise Fuceyrah limanından gelen ve takip sistemlerini kapatan zırhlı araç ve silah yüklü iki gemiyi bombaladı.

Riyad’ın Güney Yemen’de Hadramut Kabileler İttifakı (lideri: Amr bin Hubeyriş) ve 2023’te kurup himaye ettiği “Vatan Kalkanı” güçleri gibi kullandığı araçları bulunmaktadır. Bu güçler, İngiltere’ye tabi olan El-Alimi hükümeti çatısı altında görünse de Suudi Arabistan, Arap Koalisyonu’na liderlik etmesi, El-Alimi ve konseyini topraklarında barındırması ve Aden Merkez Bankası’na yatırılan mevduatları kontrol ederek ekonomik baskı uygulaması nedeniyle hükümet üzerinde tam bir tahakküm kurmuştur. Güney Yemen petrol gelirlerinin Suudi Ulusal Bankası’na yatırılmasıyla El-Alimi hükümeti Riyad’ın elinde bir rehineye dönüşmüştür. İngiliz yanlısı olan bu hükümet, İngiliz siyaseti gereği Riyad’la uyumluymuş gibi görünmekte, ancak ona tuzaklar kurmaktadır. Çıkmaza girildiğinde ise İngiltere, BAE aracılığıyla Geçiş Konseyi’ne Suudi Arabistan ve arkasındaki Amerika’yı rahatsız edecek eylemler yapması için eşil ışık yakmıştır.

Buna karşılık, İngiltere’nin beslemesi olan Abu Dabi’nin elinde ise Güney Geçiş Konseyi (GGK), Tarık Salih ve Bab’ül Mendeb’i İngiliz çıkarları adına korumak için Batı Sahili’nde bekleyen güçleri bulunmaktadır.

Riyad, GGK ve onun bölgesel hamisi Abu Dabi’ye karşı son derece sert ve acımasız davranmıştır. Hadramut’ta Riyad’ın adamı Amr bin Hubeyriş liderliğindeki Hadramut Kabileler İttifakı ile Geçiş Konseyi’ne bağlı Hadramut Elit Güçleri arasında çatışmalar yaşanmış, El-Abr ilçesindeki Haşm el-Ayn bölgesinde Geçiş Konseyi güçleri bir insansız hava aracıyla vurulmuştur. İş, 30 Aralık 2025’te Mukalla Limanı’ndaki zırhlı araç ve silah sevkiyatlarının vurulmasına kadar varmıştır. Riyad, İngiltere’ye bağlı ve fiilen Riyad’ın esiri durumundaki Reşad el-Alimi’ye 30 Aralık 2025’te BAE ile yapılan ortak savunma anlaşmasını iptal etmesini ve koalisyon güçlerinin 24 saat içinde Yemen’den çıkarılmasını dikte etmiştir.

Keşke Suudi Arabistan ve Savunma Bakanı, tam iki yıldır yanı başındaki Haşim Gazze’yi tüm dünyanın gözü önünde ezip geçen ve hâlâ katliamlarını sürdüren Yahudi varlığına karşı da bu kadar kararlı ve sert olsalardı! Keşke Gazze’yi savunmak için Yahudi varlığına karşı uçaklarını havalandırsalardı! Allahu Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

مُّحَمَّدٌ رَّسُولُ اللهِ وَالَّذِينَ مَعَهُ أَشِدَّاءُ عَلَى الْكُفَّارِ رُحَمَاءُ بَيْنَهُمْ“Muhammed Allah’ın elçisidir. Onun beraberinde bulunanlar, inkarcılara karşı sert, birbirlerine merhametlidirler.” [Fetih 29]

Peki Riyad tüm bu hamleleri Yemen’i sevdiği için mi yapıyor? Yoksa Allah’ın hakkında hiçbir delil indirmediği hayali bir meşruiyete yardım etmek için mi tüm bunları yapıyor? Cevap şudur ki; Riyad tüm eklentileri ve imkânlarıyla bu yaptıklarını, sırf Washington’a hizmet etmek, Hadramut petrolünü kontrol etmek ve her ikisinin petrolünü de Babu’l Mendeb ve Hürmüz Boğazı’nın gürültüsünden uzak bir şekilde, inşa edilmesi planlanan boru hattı üzerinden Hint ve Pasifik Okyanuslarına aktarmak üzere Arap Denizi’ne bir çıkış kapısı elde etmek için yapmaktadır!

Amerika’nın ajanı olan Suudi Arabistan, 2017’de ortaya çıkışından bu yana Güney Yemen’deki İngiliz ajanlarını, özellikle de GGK’yı tasfiye etmeye çalışmaktadır. Hatırlanacağı üzere GGK, Amerika’nın 2006’da kurdurduğu Hasan Baum liderliğindeki Güney Hareketi’ni saf dışı bırakmıştı. Suudi Arabistan, Sekizli Başkanlık Konseyi’nin kendi topraklarında kurulmasını sağlamış, üyelerini kendi topraklarında tutmuş, 2015-2022 savaş yılları boyunca İngiliz ajanı Ali Salih’e tabi olan Cumhuriyet Muhafızları güçlerini, İngiliz nüfuzunu temsil ettiği için yerle bir etmiş, Husileri ise Sana’da tutmuştur. Husiler için Sana havaalanına silah taşıyan BM uçaklarına göz yummuştur.

Selman bin Abdülaziz ve oğlu Muhammed liderliğindeki Suudi Arabistan, İslam bağını açıkça boyunlarından çıkarıp atmışlardır. Zira Haremeyn beldesinde sapkınlığı ve sapkınları himaye eden 2030 Vizyonu’na davet etmektedirler, Müslümanların gözlerini ve akıllarını Mekke’den çevirmek için Yahudi varlığına bitişik Neom şehrini inşa etmektedirler. Amerikalılar Muhammed bin Selman’ı “bu çağın Mustafa Kemal’i” olarak tanımladılar!

Zaten kâfir İngilizlerin kurduğu ve kurucusu Abdülaziz bin Abdurrahman Al-i Suud’un, Mark Sykes’ın eliyle çizdiği sınırları değiştirmesi için İngiliz Komiseri Percy Cox’un önünde ağladığı bir hanedandan ne beklenebilir ki?! Abdülaziz, onların bu iyiliğine karşılık “İsterse İngiltere Filistin’i zavallı Yahudilere ve başkalarına verebilir; kıyamet kopana kadar ben onların görüşlerinden asla dışarı çıkmayacağım” demiştir. Bu hanedan, Fahd, Sultan ve Nayef gibi kardeşlerinin zemin hazırlamasının ardından, Selman bin Abdülaziz döneminden itibaren tamamen Amerika’nın hizmetine geçmiştir.

İbn Selman’ın 18 Kasım 2025’teki Washington’a yaptığı ziyaret ile İngiliz bakanın Orta Doğu ve Afrika gezisi, Hadramut ve El-Mehra’daki olaylarla doğrudan bağlantılıdır. Bu gelişmeler, Şebve’deki 5 numaralı petrol sahasının Amerikan Hunt şirketine devredilmesi kararıyla patlak vermiştir.

Hadramut, Yemen ve genel olarak tüm Müslümanların sorunu, ehil olmayan kimselerin onların yönetimlerini üstlenmesi ve başlarına çoban olmasıdır. Bu yöneticiler, Yemen’de uluslararası çatışmanın taraflarına hizmet etmektedirler. İslam’ın siyasi bir varlık olarak yeniden hayata dönmesini engellemek isteyenler onları iktidara getirmiştir. Salih ve dindar insanlar, siyasi mücadeleye girip Nübüvvet Minhacı üzere İkinci Raşidi Hilafet devletinde İslami hayatı yeniden başlatmak için çalışmaya koyulmadıkları sürece bu siyasi tablodan uzak kalacaklar, etkin bir role sahip olmayacaklardır. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurdu:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اسْتَجِيبُوا لِلَّهِ وَلِلرَّسُولِ إِذَا دَعَاكُمْ لِمَا يُحْيِيكُمْ“Ey iman edenler! Size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah ve Rasûlü’ne icabet edin.” [Enfal: 24]

إِنَّا لَنَنصُرُ رُسُلَنَا وَالَّذِينَ آمَنُوا فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَيَوْمَ يَقُومُ الْأَشْهَادُ“Şüphesiz ki, Rasûllerimize ve iman edenlere dünya hayatında ve şahitlerin şahitlik edecekleri günde yardım ederiz.”

[Mümin 51] ثُمَّ تَكُونُ خِلَافَةً عَلَى مِنْهَاجِ النُّبُوَّةِ“Sonra Nübüvvet metodu üzere Hilafet olacaktır.”

Devamını oku...

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti, Sudan’ın Farklı Şehirlerinde Bir Dizi Eylem (Vakfe) Gerçekleştirdi

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti gençleri, H. 1342 Recep ayında Hilafet’in yıkılışının 105. yıldönümünü anmak, bu elim olayı ümmete hatırlatmak, ümmetin Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafet kurma ve İslami hayatı yeniden başlatma gayretlerini bilemek amacıyla H. 13 Recep 1447 / M.02 Ocak 2026 günü Cuma namazının ardından Sudan’ın çeşitli şehirlerinde bir dizi duruş eylemi (vakfe) gerçekleştirdiler. Hilafetin yıkılmasıyla birlikte ümmet kalkan olan imamını kaybetti, birliği parçalandı ve sömürgeci kafirlerin hegemonyası altına girdi, kafirler ekonomik ve askeri kararlarına domine etmeye başladı. Eylem düzenlenen şehirler şunlardır:

  • Port Sudan şehri: Mühendislik Fakültesi Camii önünde gerçekleşen eylemde, Hizb-ut Tahrir üyesi Üstad Hüseyin el-Hadi bir konuşma yaptı.
  • Kosti Şehri: Ulu Cami önü.
  • Omdurman Şehri: Sabirin Pazarı’nda gerçekleşen eylemde, Hizb-ut Tahrir üyesi Şeyh Fazlullah Ali Süleyman bir konuşma yaptı.
  • Vad Medeni Şehri: Ulu Cami önünde gerçekleşen eylemde Hizb-ut Tahrir üyesi Üstad Abdülaziz İbrahim bir konuşma yaptı.

Gençler eylemler sırasında yıldönümünü ve Ümmetten bekleneni ifade eden dövizler taşıdılar. Bu dövizlerden bazıları şunlardır:

1- Hilafet’in yıkılmasıyla İslami hayat yıkıldı ve böylece hayat Allah’a isyan üzerine bina edildi.

2- Hilâfet’in yıkılmasıyla İslam ümmetinin varlığı yıkıldı; Ümmetin kanı milliyetçilik, vatanseverlik ve mezhepçilik temelinde heder edildi.

3- Hilafet fetihler devletidir; büyür ama küçülmez. Parçalanmayı ve kan ile çizilen sınırları durdurur.

Hilafet’ten, farziyetinden ve Ümmet için öneminden bahseden diğer nice dövizler de yer aldı...

Hizb-ut Tahrir’in çalışmalarından övgüyle bahseden katılımcılar, eylemlere mükemmel bir şekilde iştirak ettiler ve etkileşim gösterdiler.

Devamını oku...

Mahkemeler, Emniyet Birimlerinin Davet Taşıyıcılarına Yönelik Keyfi Uygulamalarını Meşrulaştırmaya Devam Ediyor

Batken Bölge Mahkemesi, başta Ahuncanov Alişer Mamuroviç olmak üzere altı dava taşıyıcısı hakkında zalimane bir karar vererek, onları 13 ila 17 yıl arasında değişen sürelerle yüksek güvenlikli (sıkı rejimli) cezaevlerinde hapse mahkûm etti. Onlara uydurma aşırılık suçlamaları yöneltildi ve bir örgütü finanse etmek amacıyla 2700 Som para aldıklarının sabit olduğu iddia edildi.

Bundan bir süre önce Batken halkı, aşırılık suçlamasıyla hapse atılan bu altı gencin serbest bırakılması talebiyle bir protesto gösterisi düzenlemişti. Göstericiler, tutuklanan gençlerin pandemi döneminde ve sınır olayları sırasında toplumun yükünü omuzladıklarını, ihtiyaç sahibi ailelere her zaman yardım elini uzattıklarını belirtmişti. Ayrıca gençlere yöneltilen aşırılık suçlamalarının asılsız olduğunu, güvenlik görevlilerinin mesnetsiz iddialarla onları suçlu gibi göstermeye çalıştığını dile getirmişti.

Bu tür utanç verici uygulamalar, baskıcı güvenlik aygıtları tarafından başka bölgelerde de devam etmektedir. Örneğin, Calgaşev Amankul Romanoviç da cezaya çarptırılmıştır. Romanoviç, 3 Nisan 2025’te Çuy vilayetinin Kales-Ordo köyünde, elleri ve ayakları bağlanıp ağzı koli bandıyla kapatılarak kimliği belirsiz kişilerce kaçırılmıştı. Daha sonra onu kaçıranların, Pervıy May İçişleri Şubesi mensupları olduğu ortaya çıkmıştı.

Bu unsurlar, işledikleri yasa dışı suçları örtbas etmek için SIZO-21 (21 No’lu Tutukevi) görevlileriyle iş birliği yaparak 1 Temmuz 2025’te Calgaşev Amankul’a işkence yapmışlardı. İşlemediği suçları itiraf etmesi için darp edilmiş, işkence görmüş ve “Seni ömür boyu cezaevinde çürüteceğiz!” şeklinde tehditlere maruz kalmıştı! Bu ihlaller, Ulusal İşkenceyle Mücadele Merkezi tarafından da tespit edilmişti.

Mahkeme duruşmasında Calgaşev, yöneltilen suçlamaların tamamını reddetmiş; kolluk kuvvetlerinin evine hukuka aykırı şekilde baskın yaptığını, mahkeme kararında belirtilen adresin kendi adresiyle uyuşmadığını ve hiçbir aşırılık faaliyetine katılmadığını belirtmişti. Komşuları da bunu doğrulamış, onun herhangi bir kötü faaliyete karışmadığına şahitlik etmişlerdi.

Örneğin, yeni mahalle muhtarı Aydarov, Calgaşev’i on beş yıldır tanıdığını, kendisinden herhangi bir gizli faaliyet ya da İslam dinine dair ders verme gibi bir durum görmediğini açıklamıştı.

Tüm bunlara rağmen Pervomay Mahkemesi, Calgaşev Amankul Ramanukuloviç’i özgürlüğünden mahrum bırakarak 3 yıl hapis cezasına çarptırmıştır.

Benzer şekilde Bişkek Lenin Bölge Mahkemesi de davet taşıyıcılarından Caylöpək Uulu Oğuz hakkında 50 bin som para cezası vermiştir. Bişkek Şehir Mahkemesi ise, bu kararı hafif bularak, para cezasını bir yıl hapis cezasına çevirmiştir.

Mahkeme; Müfettiş N. Gabarov’un 4 Mart 2025’te hiçbir resmi izin veya arama emri olmaksızın Oguz’un evine yasa dışı girdiğini ve onu “bir hırsızlık davasında şüpheli olduğu” yalanıyla kandırarak götürdüğünü dikkate almamıştır.

Yukarıdaki örneklerden de anlaşılacağı üzere, ihlaslı Müslümanlar iftira ve yalan yere aşırılık suçlamasına maruz kalmaktadırlar. Onlar ne yolsuzluğa bulaşmışlardır ne de sabıka kayıtları vardır. Yolsuzluk yapanlar ve adi suçlular rüşvet vererek serbest kalırken, dava taşıyıcıları, istenen parayı veremedikleri için 17 yıla varan sürelerle zindanlara atılmaktadırlar. Ne acıdır ki Kırgızistan’da faiz, tekelcilik, kumar ve benzeri haram uygulamaların yayılması için ortam hazırlanırken; İslam’ı öğretmek, iyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmak gibi şeran vacip fiiller, kanunen suç sayılmaktadır! Ayrıca komşuların ve yerel halkın şahitliklerine ve dava taşıyıcıları hakkındaki olumlu görüşlerine zerre kadar itibar edilmemektedir.

Ey değerli Müslümanlar! Sizlere sesleniyoruz: Bu yalan suçlamalarla haksız yere yargılanan Müslüman kardeşlerinizin mahkeme duruşmalarına katılın veya aileleriyle konuşun. O zaman bu davetçilerin kim olduklarını gerçekten görecek ve baskıcı aygıtların zulmüne bizzat şahit olacaksınız. Kolluk görevlileri ise emirleri uyguladıklarını söylemekte ve tutuklulardan herhangi bir kötülük görmediklerini itiraf etmektedirler. O halde bu noktada akıllara şu soru geliyor: Bu zulüm emrini veren kim?

Ebu Hurayra’dan rivayet edildiğine göre Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

سَيَأْتِي عَلَى النَّاسِ سَنَوَاتٌ خَدَّاعَاتُ، يُصَدَّقُ فِيهَا الْكَاذِبُ، وَيُكَذَّبُ فِيهَا الصَّادِقُ، وَيُؤْتَمَنُ فِيهَا الْخَائِنُ، وَيُخَوَّنُ فِيهَا الْأَمِينُ، وَيَنْطِقُ فِيهَا الرُّوَيْبِضَةُ». قِيلَ: وَمَا الرُّوَيْبِضَةُ؟ قَالَ: «الرَّجُلُ التَّافِهُ فِي أَمْرِ الْعَامَّةِ “İnsanlar üzerine öyle hayırsız yıllar gelir ki o zamanda yalancı doğrulanır, doğru yalanlanır, haine güvenilir, emin kimseye güvenilmez! O zamanda Ruveybida konuşur’ buyurdu. Denildi ki: Ruveybida nedir? Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem, “Sefih kimse genelin işi hakkında konuşur” buyurdu.” Yine Rasûlullah SallAllahu Aleyhi Sellem şöyle buyurmuştur:

صِنْفَانِ مِنْ أَهْلِ النَّارِ لَمْ أَرَهُمَا: قَوْمٌ مَعَهُمْ سِيَاطٌ كَأَذْنَابِ الْبَقَرِ يَضْرِبُونَ بِهَا النَّاسَ“Cehennemliklerden iki sınıf vardır ki, ben onları görmedim: (Biri) Yanlarında sığır kuyrukları gibi kırbaçlar olup insanları onlarla döven topluluktur.”

Her ne kadar Kırgızistan devleti anayasasında kendisini laik, demokratik ve insan haklarını koruyan bir devlet olarak tanımlasa da; bu davalarda yaşananlar, bazı devlet görevlilerinin anayasayı ve yürürlükteki kanunları açıkça ihlal ettiğini, insan haklarını ayaklar altına aldığını net biçimde ortaya koymaktadır.

Eğer güvenlik mensupları bu fiilleri kişisel çıkarları için işliyorlarsa, bu hem yönetime zarar vermekte hem devletin itibarını zedelemekte hem de dünyaları uğruna dinlerini satanlardan olmaktadırlar. Şayet bu fiilleri yöneticilere yakınlaşmak ve onları memnun etmek amacıyla resmî bir politika çerçevesinde işliyorlarsa, o zaman başkalarının dünyası için dinlerini satanlardan olmuş olurlar. Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

شَرُّكُمْ مَنْ بَاعَ دِينَهُ بِدُنْيَاهُ، وَشَرٌّ مِنْهُ مَنْ بَاعَ دِينَهُ بِدُنْيَا غَيْرِهِ“Sizin en şerliniz, dinini dünyası için satan kimsedir; bundan daha şerlisi ise dinini başkasının dünyası için satan kimsedir.”

Şayet bu uygulamalar devletin resmi politikası çerçevesinde yürütülüyorsa; o zaman bizzat iktidar sahipleri başkalarının dünyası için dinlerini satanlardan olmuş olurlar. Çünkü onlar, kâfir efendilerini memnun etmek için bu tür politikaları benimsemektedirler; yani efendilerinin çıkarları uğruna Ümmetlerine ihanet etmektedirler!

Devamını oku...

Temsiliyet Vahyin Yerini Aldığında

1 Ocak 2026’da Zohran Mamdani’nin yemin töreni, tıpkı kendisinden öncekiler gibi Batı demokrasisi içinde “Müslüman temsiliyetinin” bir kilometre taşı olarak kutlanıyor. Ancak bu sembolizm ve kimlik siyasetinin ötesinde, İslam’ın siyasi doktrininin temeline dokunan çok daha ciddi bir soru bulunuyor: Bir Müslümanın yasama pozisyonunda bulunması caiz midir?

Bu tür siyasi görünürlük anları, Müslümanlar için sadece temsiliyetten ziyade ilkelere dair hayati soruları gündeme getirir. Zira İslam, amelleri popülariteye, sembolizme veya algılanan menfaate göre değil, İlahi rehberliğe göre değerlendirir. Müslümanlar olarak amellerimiz, toplumsal kabul veya siyasi faydacılığa göre değil, vahye uygunluklarına göre ölçülür. Bu değerlendirmenin merkezinde ise şu soru yatar: Yasa koyma (teşri) yetkisi kime aittir?

Demokrasi, tarafsız veya değerden bağımsız bir yönetim mekanizması değildir. Aksine demokrasi; laik bir sistemdir, egemenliğin insanlara ait olduğu ilkesine dayanır. Bu sistemde kanunlar çoğunluğun iradesine göre yapılır, değiştirilir veya yürürlükten kaldırılır. Buna karşılık İslam’a göre egemenlik (Hakimiyet) ve teşri yetkisi yalnızca Allah’a aittir. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyuruyor:

إِنِ الْحُكْمُ إِلاَّ لِلّهِ“Hüküm ancak Allah’a aittir.” [Yusuf 40]

Bu ayet, İslam’da hukukun ve otoritenin kaynağı konusunda hiçbir belirsizliğe yer bırakmaz. Yalnızca garezden, şahsi çıkardan ve hatadan münezzeh olan Allah Subhânehu ve Teâlâ, hakiki ve adil Yasa Koyucu olabilir. Buna karşılık insanlar ise; doğası gereği sınırlıdır, arzuya, baskıya, tutarsızlığa ve zulme eğilimleri sebebiyle, teşri yetkisini üstlenmeye ehil değillerdir. Dolayısıyla insanın kanun koyma iddiası temelden bâtıldır.

Bu ilkeye rağmen Müslüman politikacılar defalarca Allah’ın hükümleriyle çelişen laik ve beşerî anayasaları koruyacaklarına dair yemin etmişlerdir! Zohran Mamdani’nin Kur’an üzerine yemin ederek göreve başlaması, bu fiili sembolik veya törensel kılmaz. Bilakis bu, apaçık bir siyasi bağlılık beyanıdır. Bu yemin, İslam’ı bireysel inanç ve ibadet alanına hapsetmeyi; buna karşılık yönetim, hukuk ve kamusal hayatı beşerî teşri otoritesine teslim etmeyi kabul ettiğini ilan etmektir. Allah Subhânehu ve Teâlâ, bu tür meseleler hakkında açık ve ciddi bir uyarıda bulunmaktadır:

وَمَن لَّمْ يَحْكُم بِمَا أَنزَلَ اللهُ فَأُوْلَـئِكَ هُمُ الْكَافِرُونَ“Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler kâfirlerin ta kendileridir.” [Maide 44]

فَأُولَئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ“İşte onlar zalimlerin ta kendileridir.” [Mâide 45]

فَأُولَئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ“İşte onlar fasıkların ta kendileridir.” [Mâide 47]

Bu ayetler, Allah’ın indirdiğinden başkasıyla hükmetmenin ne tali ne de ikincil bir mesele olmadığını; iyi niyet, siyasi zorunluluk veya azınlık statüsü gibi mazeretlerle geçiştirilemeyeceğini vurgulamaktadır. Bilakis bu konu, Allah’a iman ve O’na teslimiyetle doğrudan ilgili temel bir akide meselesidir.

Laik demokratik sistemlere katılımı savunanlar sıklıkla, bu yolla “sistemi içeriden değiştirme” imkânı elde edileceğini ileri sürmektedirler. Ancak Batı’daki on yıllardır süren Müslüman siyasi katılımı, bunun tam tersini ispatlamıştır. Artan temsiliyete rağmen; Gazze, Sudan, Suriye, Doğu Türkistan, Keşmir ve diğer yerlerdeki kardeşlerimizin katledilmesi hız kesmeden devam etmektedir. Bu gerçek, demokratik entegrasyonun gerçek işlevini ifşa etmektedir: Bu bir güçlenme değil, bir eritme ve kontrol altında tutma operasyonudur. Sistem, Müslümanları kendi çarkına entegre ederek, ideolojik temellerini korurken muhalefeti etkisiz hale getirmektedir.

İslam, laik yönetime asimile olmak uğruna sembolik temsili ve taviz vermeyi savunmaz. Aksine İslam, Vahye dayalı bir liderliği emreder. Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem Kureyş meclislerinde ne bir koltuk arayışı içerisine girmiş ne de İslam öncesi hukuku (Cahiliye’yi) içeriden reforme etmeye çalışmıştır. Aksine otoriteyi bizzat İslam üzerine tesis etmek için çalışmıştır.

Ümmetin sorunu, makam sahibi Müslüman yüzlerin eksikliği değildir. Ümmetin asıl musibeti, İslami bir otoritenin yokluğudur. Müslümanlar, laik siyasi katılımın sahte vaatlerini reddedip kendilerini İslam ile yönetimi yeniden tesis etmeye adamadıkça, temsiliyet sadece bir oyalama, siyasi sadakat ise temelden yanlış bir yönelim olarak kalmaya devam edecektir.

Devamını oku...

Tulsi Gabbard’ın İslam’ı Çarpıtmasına Reddiye

Amerikan yönetimi ve küresel aygıtları, Başkan Donald Trump döneminde süreklilik arz eden politikayı daha ileri seviyelere taşımak için çarpıtma ve yanlış tanıtma yöntemlerine başvurmaya devam etmektedir. Trump’ın benimsediği bu politika, İslam’ı bir din ve bir uygarlık olarak değil, bir tehdit olarak sunmaktadır. Oysa İslam, tarih boyunca sömürücü ekonomik modellere karşı kapsamlı bir uygarlık alternatifi sunan ahlaki, toplumsal ve siyasal bir sistemdir. Batılı güçlerin savunduğu kapitalist sistem, doğal kaynakların bolluğuna ve Allah’ın bahşettiği vasıflı iş gücüne rağmen, zenginliği nüfusun sadece %1’inin elinde toplamış, Amerikan halkının önemli bir kısmı da dahil olmak üzere insanlığın büyük bir kısmını yoksullaştırmıştır. Bu geniş politika çerçevesinde, ABD Ulusal İstihbarat Direktörü Tulsi Gabbard’ın son açıklamaları, Amerikan kamuoyunu yanıltmayı amaçlayan ve dolayısıyla açıklama ve cevap gerektiren, İslam’a dair ciddi yanlış nitelendirmeler ve çarpıtmalar içermektedir. İşte bu nedenle aşağıdaki maddeler, konuşmasında dile getirdiği temel iddiaları çürütmekte ve hakikati açıklamaktadır:

Birincisi: İslam’ın Sözde Tehdit Oluşturması İddiası. Gabbard, “İslam ideolojisinin özgürlük ve güvenlik için en büyük kısa ve uzun vadeli tehditlerden birini temsil ettiğini ifade etti. Bu iddia İslam’ı temelden çarpıtmaktadır. İslam bir Akidedir ve kâinatın, insanın ve hayatın Yaratıcısı tarafından indirilmiş şamil bir hayat nizamıdır. O, kökleri adalet, merhamet ve insan onuruna dayanan bir Risalet’tir. Tarihsel olarak İslam, 13 asır boyunca İslam devleti altında toplumları yönetmiş; bu süre zarfında adaleti tesis etmiş, azınlıkları korumuş, entelektüel ve ekonomik gelişmeyi teşvik etmiştir. İslam, insanlığı kapitalizm veya sosyalizm gibi insan yapımı sistemlerin köleliğinden kurtarmış, ırk, renk veya etnik köken farkı gözetmeksizin insanlar arasında eşitliği sağlamıştır. İslam ideolojisinin insanların özgürleşmesine düşman olduğu safsatasına gelince; dönemin kölelik uygulamalarını sistemli biçimde ortadan kaldıran ilk sistem İslam’dır. Afrikalı Bilal-i Habeşi ile Kureyşli Ebu Bekir’i eşit görmüş; Persli Selman El Farisi, Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in şu sözüyle onurlandırılmıştır:

سَلْمَانُ مِنَّا أَهْلَ الْبَيْتِ“Selman bizdendir, Ehl-i Beyt’tendir.” Yine ikinci Halife Ömer bin el-Hattab (ra) şu meşhur sözünü söylemiştir: “Annelerin hür olarak doğurduğu insanları ne zamandan beri köleleştirdiniz?” Bunlar İslam uygarlığının temel ilkeleridir. Ancak Gabbard’ın açıklamaları, Batı toplumlarında, özellikle de bugün bu gerçeklerin ABD Başkanı tarafından siyasi olarak istismar edildiği Amerika Birleşik Devletleri’nde yerleşik olan ırksal hiyerarşi ve ayrımcılığın tarihsel ve süregelen gerçeklerini göz ardı etmektedir.

İkincisi: Özgürlük ve Şeriat Meselesi. Gabbard Şeriat kanunlarının uygulanmasını savunanların özgürlüğe karşı olduklarını ve bunun ABD Anayasası ve Haklar Bildirgesi’nin temel ilkelerine aykırı olduğunu iddia etmiştir. Gabbard ayrıca bu Haklar Bildirgesi’nde var olan “Yaşam, özgürlük ve mutluluk hakkı gibi hakları, Tanrı tarafından verilmiş devredilemez haklar” olarak tanımlamıştır. Bu safsata kavramsal bir çelişkidir. Zira Batılı anayasalar ilahi vahiy değil, insan yapımı belgelerdir. Yaratıcının indirdiği sahih bir nastan türemiş değildirler. Öte yandan, Batı’da teşvik edilen ve toplumsal normları bozan ahlaki çerçevenin, hiçbir semavi dinde karşılığı yoktur. Dahası, Batı’nın özgürlük söylemi eylemleriyle taban tabana zıttır. Irak, Afganistan ve Filistin’e (Gazze) özgürlük ihraç etme adına yürütülen savaşlar, aslında işgal, kitlesel ölümler ve ekonomik yıkımla sonuçlanan sömürgecilik faaliyetleridir. Bu gerçekler, özgürlüğün bir ilke değil, siyasi bir slogan olduğunu kanıtlamaktadır.

Üçüncüsü: Terör Örgütleri İddiası. Gabbard, İslam’ın El-Kaide, IŞİD, Eş-Şebab, Hamas ve Boko Haram gibi grupları körüklediğini ve bu grupların askeri olarak yenilmesi gerektiğini öne sürdü. Bu toptancı iddia; eski ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’ın Kongre önünde verdiği ifade de dahil olmak üzere, ABD istihbarat servislerinin bu grupların bazılarını stratejik amaçlarla kurduğunu veya finanse ettiğini veya işlerini kolaylaştırdığını kabul eden belgeleri görmezden gelmektedir. Dolayısıyla bu grupların eylemlerini genel olarak İslam’a mal etmek hem yanlış hem de aldatıcıdır.

Dördüncüsü: Hilafet Meselesi. Gabbard, Hilafet kavramını Batı özgürlükleri için doğrudan bir tehdit olarak tanımladı; Hilafetin Amerika’da Şeriat yönetimi kurmayı hedefleyen küresel bir siyasi ideoloji olduğunu iddia etti. Şeriat kanunlarıyla yönetim, İslami ilkelerle yönetim olduğu için Batı uygarlığını tehdit eden bir siyasi ideoloji olduğunu belirtti. Bu ideolojiye bağlı kalınmadığı, Tanrı vergisi ifade özgürlüğü hakkı kullanıldığı takdirde uygulanacak yaptırımın sansür olmadığını kaydetti ve “Bizi susturmak için şiddeti veya gerekli gördükleri herhangi bir aracı kullanacaklardır.” diye ekledi. İslam’ın, yönetim yoluyla hayata geçirilen kapsamlı bir sistem olduğu doğrudur. Ancak İslam dinde zorlamayı açıkça yasaklamaktadır. Allah Subhânehu ve Teala şöyle buyurmaktadır:

لَا إِكْرَاهَ فِي الدِّينِ“Dinde zorlama yoktur.” [Bakara 256] Ayrıca, en başta Hizb-ut Tahrir olmak üzere İslam dünyasında Hilafet’in yeniden kurulması çağrısında bulunan hareketler, değişim metodu olarak şiddeti açıkça reddetmekte ve Amerika Birleşik Devletleri de dahil olmak üzere Batı ülkelerinde ne zorla ne de fikri kampanyalarla Hilafeti kurmayı hedeflemektedirler!

Sonuç olarak, Ulusal İstihbarat Direktörü olarak Gabbard, şüphesiz Amerika Birleşik Devletleri’nin ve daha geniş anlamda Batı dünyasının karşı karşıya olduğu derin ekonomik, siyasi ve sosyal krizlerin farkındadır. Bu krizler yapısaldır ve adalet, istikrar ve refah üretemediği ispatlanmış olan seküler kapitalist ilkelere dayanmaktadır. Gabbard, bu gerçekleri dürüstçe ele almak yerine, halkı yanıltmakta ve dikkatleri İslam’dan başka yöne çekmektedir. Oysa İslam adalet, hesap verebilirlik ve ahlaki yönetime dayalı tutarlı çözümler sunan gerçek bir uygarlık alternatifidir. Gabbard yaptığı bu açıklamalarla, halkın değil, politikaları geniş kitlelere yoksulluk ve güvensizlik getiren dar bir elit zümrenin çıkarlarına hizmet etmektedir.

Hilafet altında uygulanan İslam; kapitalizmin beslediği yolsuzluk ve eşitsizliğe karşı kapsamlı bir alternatiftir. Amerika’daki ve Batı’daki sağduyu sahibi bireyleri, İslam’ı çarpıtılmış haliyle değil, insanlık için adalet ve haysiyet vaat eden gerçek kimliğiyle incelemeye davet ediyoruz.

قُلْ يَا أَهْلَ الْكِتَابِ تَعَالَوْا إِلَى كَلِمَةٍ سَوَاءٍ بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمْ أَلَّا نَعْبُدَ إِلَّا اللهَ وَلَا نُشْرِكَ بِهِ شَيْئاً وَلَا يَتَّخِذَ بَعْضُنَا بَعْضاً أَرْبَاباً مِنْ دُونِ اللهِ فَإِنْ تَوَلَّوْا فَقُولُوا اشْهَدُوا بِأَنَّا مُسْلِمُونَ“De ki: “Ey Kitap ehli! Ancak Allah’a kulluk etmek, O’na bir şeyi eş koşmamak, Allah’ı bırakıp birbirimizi Rab olarak benimsememek üzere, bizimle sizin aranızda müşterek bir söze gelin”. Eğer yüz çevirirlerse: “Bizim Müslüman olduğumuza şahit olun” deyin.” [Ali İmran 64]

Devamını oku...

Çin Ektiğini Biçiyor!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

Çin Ektiğini Biçiyor!

Haber:

Çin, 2026 yılının girmesiyle birlikte, otuz yıllık bir muafiyetin ardından doğum kontrol yöntemlerine %13 oranında katma değer vergisi (KDV) uygulamaya başlamıştır; bu adım, nüfusun üçüncü yıl üst üste azalmaya devam etmesi nedeniyle düşen doğum oranını artırma çabalarının bir parçası olarak atılmıştır; zira 2024 yılında Çin, evlilik ve çocuk doğurmayı teşvik etmek ve tek çocuk politikası, artan yaşam maliyetleri ve ekonomik belirsizliğin etkilerini telafi etmek için bir dizi “doğurganlık dostu” önlemler almıştı. Geçtiğimiz yıl, çocuk bakım yardımlarını kişisel gelir vergisinden muaf tutmuş ve yıllık çocuk bakım yardımını uygulamaya koymuştu; bu adımlar, 2024 yılında, üniversiteleri ve kolejleri evliliği, aşkı, doğurganlığı ve aileyi olumlu bir ışık olarak göstermek için "aşk eğitimi" vermeye teşvik etmek gibi bir dizi doğurganlık dostu önlemlerin ardından gelmişti.(France 24)

Yorum:

Çin, hızlı nüfus artışını kontrol altına almak amacıyla 1980 yılında tek çocuk politikasını uygulamaya koymuş ve bu politika uyarınca her çiftin yalnızca bir çocuğu olmasına izin verilmiş, bu yasa kapsamında, birçok kadın hamileliğin ileri evrelerinde bile zorla kürtaj yaptırmak zorunda kalmıştır. Ayrıca yasayı ihlal edenlere, özellikle ikinci çocuğun varlığını kabul etmeyi reddedenlere ve ona kimlik kartı verilmesini reddederek eğitim hakkı gibi birçok hakkından mahrum bırakanlara ağır yaptırımlar ve para cezaları uygulamıştır. Otuz yılı aşkın bir süre devam eden uygulamanın ardından, 2016 yılında kısıtlamaları hafifletmeye başlamış ve önce iki, ardından üç çocuk sahibi olunmasına izin vererek doğuma teşvik etmiş, ardından da çocuk sahibi olmayı teşvik etmek amacıyla, yıllık çocuk bakım yardımı sağlanması ve doğum kontrol yöntemlerine vergi konulması gibi yasalar çıkarılmıştır.

Bu uygulamalar ve teşvikler, tek çocuk politikası ve doğum kontrol yasalarının felaket sonuçlara yol açmasının ardından gelmiştir; zira dünyanın en yüksek nüfuslu ülkelerinden biri olduktan sonra Çin, toplam nüfusun son üç yıldır istikrarlı bir şekilde azalmasına tanık olmuş, bu da yaşlanma oranlarının artmasına yol açmıştır; bu ise dünyanın ikinci büyük ekonomisinin istihdamda düşüş yaşayacağı endişelerinin artmasına ve yaşlı bakım maliyetleri ile emeklilik fonlarının artmasının, zaten borç yükü altında olan yerel yönetimlerin bütçeleri üzerinde ek baskı oluşturmasına yol açmıştır. Dolayısıyla tek çocuk politikası, özellikle kırsal kesimlerde kız çocuklarının kürtaj edilmesi veya çocuk sahibi olmayı reddetmesi nedeniyle cinsiyet dengesizliğine yol açmış, bu da üreme çağındaki kadın sayısında azalmaya ve "çocuk kaçırma" ve insan ticareti olgularının yayılmasına neden olmuştur.

Nitekim Çin, kendi kendine sosyal ve ekonomik sorunlar yaratmış, bu da ülke, halk ve hükümet için felaket sonuçlar doğurmuştur.Bunun üzerine uzmanların, gerek ekonomik nedenlerden dolayı gerekse özellikle çocuk yetiştirmenin ve eğitmenin yüksek maliyetlerinden duyulan korku ve evlilik ve üreme konusundaki değişen tutumlarla ilgili sosyal nedenlerden dolayı, sorunu çözmede ve insanların doğum oranlarını artırmaya teşvik etmede etkili olup olmadığından şüphe duyduğu bu yasalar ve düzenlemelerle durumu düzeltmek için çalışmaya başladılar.İnsan fıtratını gözeten, insanın içgüdülerini ve uzvi ihtiyaçlarını doyuran, insan hayatına mutluluk ve huzur getiren hükümler koyan Latif ve Habir olan Allah her şeyden münezzeh olup bu hükümlere muhalefet etmek, sefalet ve mutsuzluktan başka bir şey getirmeyecektir; bu nedenle herhangi bir yasanın veya insan yapımı kanunların mutluluk ve huzur getirmesi imkansızdır.

Çin'in halkını çocuk sahibi olmaya teşvik ettiği bir zamanda, Uygur Müslümanlarına uyguladığı demir yumruk politikası kapsamında zorla kürtaj ve kısırlaştırma uygulamasını dayatması tuhaf ironilerden biridir; zira Çin, Müslümanların sayısının artmasından, özellikle de yaşlanan ve yaşlılığın giderek arttığı toplumlarına karşın Müslümanların güç faktörlerinden biri sayılan genç grubun artmasından korkmaktadır. Bu sadece Çin'in değil, tüm Batı ülkelerinin mücadele ettiği bir şeydir. Bu nedenle Müslüman ülkelerde aile planlaması programlarını desteklediklerini, aileyi, evliliği ve İslam'daki içtimai nizamla ilgili tüm fikirleri hedef aldıklarını görmekteyiz. Yani onlar, 105 yıldır Müslümanları bir araya getirip bileştirecek bir devlet olmadığı halde İslam’ı ve Müslümanları kendileri için bir tehlike olarak görüyorlar; peki ya Müslümanların devletleri kurulup kelimeleri birleşince halleri nice olur acaba?!  

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Beraa Mûnasıra

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER