Pazartesi, 15 Zilhicce 1447 | 2026/06/01
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Eski Sistem Aşınmaya Başladığında, Boşluğu Doldurmaya Muktedir Projeye Sahip Olan Kimdir?

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Eski Sistem Aşınmaya Başladığında, Boşluğu Doldurmaya Muktedir Projeye Sahip Olan Kimdir?

Bugün dünya, krizlerin istisnai bir durum olarak kabul edildiği o eski yere artık hiç benzemiyor; zira bugün kaos, sanki insanın yaşadığı tek doğal bir durummuş gibi görünüyor; çünkü burada bir savaşın alevlendiğini, orada bir ekonomik krizi, enflasyonu, korkuyu, siyasi ve ekonomik analizlerle çalkalanan bir medyayı, tüm bunların ortasında, sanki net olarak göremedikleri bir şeyden kurtulmaya çalışıyorlarmış gibi şaşkın halkları görüyoruz.

Siyasi olayları takip eden biri, sürekli bir korku ve gerilim durumunun gölgesinde krizlerin çözülmek yerine yönetilmesi yoluyla dünyanın yeniden şekillendirildiği bir aşamada olduğumuzu görecektir.

Geçmişte savaşların hedefi açık bir zafer elde etmekti ve krizler net değişimlerle son bulurdu; oysa bugün hiçbir şey sona ermiyor; zira savaşlar, ilan edilmiş bir hedef olmaksızın sürüp gidiyor; ekonomi tamamen çökmeden bir uçurumun eşiğinde yaşamakta; siyasi krizler ise bir yerden başka bir yere taşınarak adeta yeniden üretilmekte; böylece insan, sırf krizlerden oluşan bir balonun içinde tutulmak ve onun yörüngesinde dönüp durmasını sağlamak hedefiyle sürekli bir psikolojik tükenmişlik hali içinde yaşar bir hale gelmiştir.

Tarih, asıl hedefi askeri bir zafer kazanmaktan ziyade, bizzat dünyayı yeniden şekillendirmek olan çok büyük savaşlara şahit olmuştur. Nitekim Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra büyük bir imparatorluklar yıkılmış, siyasi haritalar yeniden çizilmiş, İslam beldelerini büyük güçlerin çıkarları doğrultusunda bölen Sykes-Picot Anlaşması gibi anlaşmalar ortaya çıkmıştır. Nitekim ardından gelen İkinci Dünya Savaşı ile tamamen yeni bir dünya düzeni kurulmuş; savaşın sonrasında Birleşmiş Milletler kurulurken, Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği iki egemen güç olarak yükselmiş, böylece dünya; siyaseti, ekonomiyi ve ittifakları uzun on yıllar boyunca yeniden şekillendiren soğuk savaş aşamasına girmiştir. Hatta büyük ekonomik krizler bile tarihte hep aynı rolü oynamıştır; zira Büyük Buhran'ın ardından küresel ekonominin yapısı değişmiş, büyük devletlerin piyasalar ve finansal sistemler üzerindeki kontrolü artmış, hükümetlerin halklarıyla olan ilişkisi ise korku ve çöküşün baskısı altında değişime uğramıştır.

Son yıllarda dünya, sanki yeniden düzenlenen yeni bir aşamaya giriyormuş gibi görünmektedir; zira bugün, savaşların, enerji üzerinde çatışmaların, teknolojik nüfuzun yükselişinin, peş peşe gelen ekonomik krizlerin ve giderek artan küresel kutuplaşmanın olduğunu görüyoruz; sanki eski uluslararası düzen sendeleyip dururken, kaosun ortasında yeni bir düzenin özellikleri şekillenmektedir.

Modern kontrolün şekli artık değişmiştir; zira bugün hegemonya, artık sadece askeri işgale ya da doğrudan güce dayanmamakta, aksine daha karmaşık bir hâle gelmiştir; zira psikolojik ve ekonomik olarak yıpranmış halkların düşünme yetisi azalmış ve ne kadar sert olursa olsun önlerine sunulan çözümleri kabullenir bir hâle gelmiştir; çünkü bir lokma ekmek için korkan ve her gün, savaş, çöküş ve felaket haberleriyle uyanan bir insan, artık ümmetinin meseleleriyle meşgul olmaz; aksine onun en büyük kaygısı, bilincini yeniden şekillendiren bu kaosun gölgesinde kendisinin ve ailesinin canını kurtarmaktan ibarettir. Bu süreçte medya, inandırıcılığını tamamen yitirip yalnızca yayınlanması gerekenleri aktaran ve sadece ışık tutulmasına izin verilen şeyleri aydınlatan bir kontrol aracına dönüşmesinin ardından, bu yeniden şekillenmede çok önemli bir rol oynamıştır. İnsanların, doğruyu yalandan ayırt etme yetilerini kaybedecek kadar çelişkili anlatılarla boğulmasından bahsetmiyorum bile; zira medya, halkları yıpratılmış bir durumda tutmak amacıyla 24 saat boyunca ekonomik korku, güvenlik korkusu, toplumsal korku ve fikri korku yayınlamaktadır. Nitekim insanın korkusu arttıkça, bir zamanlar kendisi için sabiteler olarak kabul ettiği şeylerden feragat etmeye çok daha hazır bir hale geldiği bilinmektedir. İşte bugün, birçok modern sistemlerin hedeflediği şey de budur; yani halklarını psikolojik olarak tükenmiş bir hale getirmek ve böylece onlar üzerinde kontrol sağlamayı kolaylaştırmak; çünkü tükenmiş bir insan, bedeli dini veya özgürlüğü bile olsa, kendisine geçici de olsa bir güven hissi verecek herhangi bir şeyi bizzat kendisi talep edecektir!

Bundan daha da tehlikeli olanı ise, savaşların bazen sadece sert güçle değil, aksine aynı zamanda yumuşak bir güçle de yürütülmesidir; nitekim bugün kaos mefhumu, dolaylı bir yönetim aracına dönüşmüştür; zira insanlar peş peşe gelen krizlerle meşgul edilmeye devam edildiğinde, büyük dönüşümleri gerçek bir dirençle karşılaşmadan geçirmek kolaylaşmakta ve kaygı bir yaşam biçimine dönüştüğünde ise insan, kademeli olarak büyük resmi görme yetisini kaybetmektedir.

Belki de bu yüzden tarihteki büyük kaos anlarının, bazen büyük dönüşümlerin ve yeni projelerin yükselişinin başlangıcı olduğunu görüyoruz.

Tarih, büyük boşlukların uzun süre boş kalmayacağını ve halklar mevcut düzene olan inançlarını kaybettiklerinde, kendilerine onur ve yön verecek yeni bir proje aramaya başladıklarını kanıtlamıştır.

Yaşadığı parçalanmışlığa, zayıflığa ve bağımlılığa rağmen İslam ümmeti, hala derinlerinde, İslam’ın sadece vakıadan kopuk ruhani bir din olmadığı; ancak İslam’ın, hayatı düzenlemeye ve dünyaya farklı bir vizyon taşıyan muvahhit bir ümmet inşa etmeye muktedir hadari bir proje olduğu fikrine sahiptir. Belki de bugün dünyanın tüm çelişkileri ve çöküşleriyle birlikte yaşadığı kaos; gerçek bir projeye ve derin bir siyasi bilince sahip olan ümmetin, sırf olayları izleyen bir seyirci olmaktan çıkıp tarihi yeniden inşa eden rekabetçi bir aktöre dönüşebileceğini yeniden ortaya çıkaran bir an olabilir.

Geçmişte fırsatları kaçırdık ve sonuçta edilgen bir ümmet olduk; bugün bu kaostan yararlanmazsak, sürüklenen bir ümmet olmaya devam edeceğiz; bu ise şanı, fetihleri, adaleti ve izzetiyle tarih yazmış Allah'ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in ümmetine yakışmaz.

Evet, tarih tekerrür ediyor, fakat her yüz yılda bir; peki metodumuzdan ve akidemizi uygulamaktan uzaklaştığımız için zillet ve aşağılanma içinde yaşadığımız yüz yıl bize yetmedi mi? Bir değişim fırsatı daha yakalayabilmek için bir yüz yıl daha mı katlanacağız? Bugün ya haritamızı yeniden çizecek, projemizi geri elde edecek ve kendisine yakışır şekilde etkin bir ümmet olarak geri döneceğiz; aksi takdirde gelecek nesiller kimliklerini ve inançlarından geriye kalan şeyleri de kaybedecekler; çünkü yarının düşmanı bugünün düşmanı gibi sadece hegemonya için çalışmıyor; aksine dini kökünden söküp atmayı hedefliyor. Bugün Hizb-ut Tahrir olarak bizler, Allah’ın Kitabı’ndan ve Rasulü’nün sünnetinden istinbat edilmiş ve kapitalist sistemin aşınmasından kaynaklanan boşluğu doldurmaya muktedir bu ideolojik projeye sahibiz.

Bugün halkların ihtiyaç duyduğu tek şey, içinde bulunulan aşamanın tehlikesinin bilincinde olmak ve ümmetin sahip olduğu tüm enerjilerden ve (İslami şahsiyete sahip olan) seçkinlerinden, Allah’ın dinini kurtarmak ve ne pahasına olursa olsun onu yeniden tatbik konumuna getirmek için ideolojik bir parti çerçevesinde çalışmak üzere yararlanmaktır. Zira bugün ödenecek bedel, gelecekte ödenecek olandan daha az maliyetlidir. Bir mucize bekleyen her kim varsa bilsin ki; Allah zaferi bedelsiz bahşetmez ve iktidarı ancak kullarından ihlaslı olanlara verir; şüphesiz Allah emrine galiptir ve Allah'ın dini mutlaka muzaffer olacaktır. O halde gelin Allah’ın arzında O’nun askerleri ve Rasulü’nün Ensarları olalım; galibiyet Allah’a ve müminlere aittir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Menal Ümmü Ubeyde

Devamını oku...

Arafat'ın Hatibi, Siyasi ve Partizan Sloganlara Karşı Uyarıda Bulunuyor!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Arafat'ın Hatibi, Siyasi ve Partizan Sloganlara Karşı Uyarıda Bulunuyor!

Haber:

Mescid-i Nebevi İmam ve Hatibi Şeyh Ali Huzeyfi, geçtiğimiz salı günü 26/05/2026 tarihine denk gelen Arefe Günü hutbesinde, şuna vurgu yapmıştır: “Allah, peygamberi İbrahim Aleyhisselam'a Beyt’i, ibadet edenler, namaz kılanlar, rükû ve secde edenler için temiz tutmasını emretmiştir; bu da Beyt’in, onun konumuna uygun olmayan her şeyden arındırılması gerektiğini yansıtmaktadır; dolayısıyla siyasi sloganlar ya da partizan çağrılara değil, aksine Allah’a boyun eğmek, zahiri ve batıni olarak peygamberine tabi olmak gerekir.” (El Arabi El Cedid)

Yorum:

Bu ümmetin köklü tarihine yönelik hızlı bir okuma bize, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in hicretin dokuzuncu yılında Ebu Bekir Sıddık’ı hac emiri olarak tayin ettiğini gösterir; böylece Ebu Bekir, Arafat hutbesini, insanlara namaz kıldırmayı ve hac menâsiklerinin emirliğini üstlenmiştir. Hacılar topluluğuna hac menâsiklerini öğretmiştir; nitekim Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem, Hicret’in onuncu yılında Veda Hacını yerine getirdiğinde, insanlara kalpleri derinden etkileyen ve gözyaşlarına boğan kapsamlı ve etkileyici bir hutbe vermişti; nitekim bu hutbede, Müslümanların birbirlerinin kanını akıtmasını haram kılmış, kendisinden sonra küfre dönüp birbirlerinin boyunlarını vurmamaları konusunda onları uyarmış, mal ve namuslara saldırmayı haram kılmış, cahiliye dönemine ait kabilevi kan davalarını iptal etmiş, cahiliye dönemine ait ekonomik ve sosyal sistemleri yıkmış, tüm şekil ve biçimiyle faizi haram kılmış, neseplerle övünmeyi ortadan kaldırmış, Müslümanlara kadınlara iyi davranmalarını tavsiye etmiş, onlardan her birinin diğerine karşı hak ve görevlerini belirlemiş, onlara Allah'ın Kitabı ve Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in sünnetine sımsıkı sarılmalarını emretmiş, onları Allah'ın Kitabı ve Rasulü'nün sünnetiyle yönettiği sürece Habeşli bir kölesi olsa bile emir sahiplerine itaat etmelerinin vacip olduğunu söylemiştir; böylece Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in hutbesi, ondan sonraki ümmet için bir anayasa ve misak mesabesinde olmuştur. Ayrıca Raşid Halifeler hac yaptıklarında, Arafat günü hutbeyi bizzat kendileri irat ederlerdi; zira Hac, Halifenin valileri ve tebaasıyla bir araya geldiği, insanların şikâyetlerini dinlediği, mazlumun hakkını zalimden aldığı yıllık bir mevsim niteliğindeydi. Bu nedenle hac, yalnızca şiarların yerine getirildiği bir mevsim değildi; aksine yönetenle yönetilenin bir araya geldiği ve Müslümanların gerçek vahdetinin ortaya çıktığı bir mevsimdi. Dolayısıyla Halife, emirler ve diğer bütün insanlar bir tarağın dişleri gibi eşit bir konumdaydı. Bu yüzden takva dışında hiç kimsenin diğerine bir üstünlüğü yoktu.

Sonra bu büyük imamların ardından, namazı ihmal eden ve şehvetlerine uyan Ruveybida yöneticiler geldi; nitekim bu yöneticiler, Allah’ın şeriatına ve Haccın menâsiklerine zerre kadar değer vermemektedirler; hatta hac mevsimi onlar için uykularını kaçıran ve planlarını bozan bir kabus olmaktadır; zira onlar, gece gündüz, kokuşmuş vatancılık ve milliyetçiliklerle ümmeti paramparça etmek için çalışmaktadırlar. Oysa Hac mevsimi, ülkeleri, dilleri ve ırkları farklı olmasına rağmen Müslümanları tek bir yerde ve tek bir menâsikte bir araya getirmekte, Müslümanların vahdetini ve asıl olanın bölünme değil vahdet olduğunu vurgulamaktadır; dolayısıyla Çinli Müslümanlarla Afrikalı Müslümanlar ya da Şam bölgesindeki Müslümanlar arasında hiçbir fark göremezsiniz ve onların arasından fakiri zenginden, emiri memurdan ayıramazsınız; bu nedenle Hac mevsimi, bu yönetici zümrenin yıl boyunca kurduğu planları bozmaktadır.

Bu azim mevsimi ifsat etmekte ısrar eden Suud hanedanı yöneticileri, kendilerini hamd ile tesbih eden ve kendilerinin resmi sözcülüğünü yapan hatipler atamaktadırlar; bu hatipler Müslümanlara, gerçeklikleriyle hiçbir ilgisi olmayan hutbeler veriyorlar, Mescid-i Haram'ın her tarafı kötülüklerle çevrili olduğu ve harameyn beldesi ahlaksızlıkla dolup taştığı halde buna hiç aldırış etmiyorlar. Filistin'de, özellikle Gazze'de ve Lübnan'da Müslümanların kanları hiç durmaksızın aktığı halde bu kan onların damarlarını harekete geçirmiyor. Yahudiler birçok Müslüman ülkede fesat ve yıkım saçtıkları halde bu hatipler tam bir koma halinde olup genel seferberlik çağrısı yapmıyorlar. Müslüman kitlelere tevhitten bahsediyorlar ama gözlerinin önünde, eskiden yeryüzünü sarsan ve düşmanların kalplerini korku salan tek bir Hilafet Devleti'nin altında yaşamalarının ardından sınırları, bayrakları ve yöneticileri sömürgeci kafirler tarafından belirlenen İslam ülkelerinden gelen bir milyon yedi yüz binden fazla hacı var ama bundan hiç bahsetmiyorlar. Aksine onları ve efendilerini meşgul eden tek şey, hacda siyasi sloganlar atılmaması ya da partizan çağrıların yapılmamasıdır!! Şunu çok biliniz ki, bir gün Allah Subhanehu'nun huzuruna çıkacaksınız ve üstlendiğiniz ve gizlediğiniz ilim emaneti hakkında sorguya çekileceksiniz. Allah’tan, bu yılki haccın, ümmetin Halifesiz gerçekleştirdiği son hac olmasını ve gelecek yıl hac emirimizin Halifemizin olmasını temenni ediyoruz.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Muhammed Ebu Hişam

Devamını oku...

BAE, Washington ve Tel Aviv'in Yanında İran'ı Bombalıyor!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

BAE, Washington ve Tel Aviv'in Yanında İran'ı Bombalıyor!

Haber:

Wall Street Journal gazetesi, Birleşik Arap Emirlikleri'nin savaş süresince, ABD ve Yahudi varlığı tarafından sağlanan istihbarat bilgilerine dayanarak İran 'daki hedeflere karşı onlarca hava saldırısı düzenlediğini ortaya çıkardı. (CNN Arabic, 30/5/2026)

Yorum:

BAE, Yahudi varlığıyla koordinasyon kurmak ve on binlerce Yahudi'yi ülkesinde ağırlayarak onların buradaki paraları yağmalamasına imkân vermekle meşhur olmuştur. Daha önce de İbrani gazeteler, Birleşik Arap Emirlikleri’nin Gazze’ye yönelik savaş sırasında Yahudi varlığına mühimmat sağladığını ve uçaklarının Necef’teki (Negev) havaalanlarına indiğini, böylece Gazze halkını öldürmelerine ve evlerinin yıkılmasına yardım ettiği gibi Darfur’u Sudan’dan koparmaya çalışan Hızlı Destek Kuvvetleri’ne silah ve para sağladığını ve bunun yanı sıra ümmetin düşmanlarına daha birçok destek sağladığını yayınlamıştı.

Şimdi öne çıkan soru şudur: Bir ajan, halkını kâfirlerin Müslümanlara karşı yürüttüğü savaşlara sürükleyip Filistin halkının katledilmesinde Yahudilere yardım ederek kendi ümmetine ve halkına düşmanlıkta bu kadar ileri gidebilir mi?!

Nasıl olmasın ki; zira BAE yöneticileri, sömürgeci kâfire her türlü hizmeti sunma konusunda diğer ajan yöneticilerle adeta yarışmaktadırlar! Şayet Müslüman olsalardı onların görevleri, Filistin'deki Müslümanlara yardım etmek ve İran'a karşı Yahudilere ve Amerika'ya yardım etmek yerine, onlara karşı savaşmak olurdu!

Nitekim onlar, Amerika ve Yahudi varlığının kendileri için, İran'ın düşmanları olduğu ve tahtlarını yıkacağı gibi bahaneler uydurduğunu çok iyi biliyorlar; oysa bunların hepsi, Müslümanların arasını bölmek için kâfirlerin oynadıkları oyunlardır; Müslümanların bölünmüş olması ise onların siyasetinin bir başarısı değildir; aksine ister Birleşik Arap Emirlikleri'ndeki isterse başka yerlerdeki bu yöneticilerin, yönetimi hak etmemelerinden, dahası halkları için bir felaket olmalarından kaynaklanmaktadır; zira Amerika ve İngiltere onları, kafirlerin yağmaladığı ülkenin zenginlikleri üzerinde bekçiler olmaları için iktidara getirmiştir. La havle vela kuvvete illa billah.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Bilal Et-Temimi

Devamını oku...

Hindu Devleti, İşgal Altındaki Keşmir’de İslam’a Karşı Savaşını Sürdürüyor

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Hindu Devleti, İşgal Altındaki Keşmir’de İslam’a Karşı Savaşını Sürdürüyor

Haber:

Hindistan otoriteleri, 27/05/2026 Çarşamba günü, Srinagar'daki tarihi namaz alanı (Eidgah) ve Ulu Cami'de üst üste sekizinci yılda da bayram namazının kılınmasını yasaklamıştır; nitekim bu karar, binlerce Müslümanın, bir kez daha Keşmir'in en önemli iki İslami mekanında bayram namazını cemaat halinde kılmaktan mahrum kalmasına yol açtı; oysa önemli İslami münasebetlerle düzenlenen büyük toplantılar, vadideki İslami ve toplumsal şiarların bir parçasıdır.

Yorum:

Allah Subhanehu ve Teala şöyle buyurmuştur: وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّن مَّنَعَ مَسَاجِدَ اللَّهِ أَن يُذْكَرَ فِيهَا اسْمُهُ وَسَعَى فِي خَرَابِهَا “Allah'ın mescitlerinde O'nun adının anılmasına engel olan ve onların harap olmasına çalışandan daha zalim kim vardır!” [Bakara 114] Sekizinci yıl üst üste Keşmir işgalcisi Hindular, Srinagar'daki tarihi Ulu Cami'nin ve bayram namazı yerlerinin kapılarını kapatarak yüz binlerce Müslümanın bayram namazını eda etmesini engellemişlerdir; bu ise, işgal yönetiminin iddia ettiği gibi sadece bir güvenlik önlemi veya geçici bir kısıtlama değildir; aksine bu, kasıtlı bir aşağılama eylemi ve İslam'a ve şiarlarına karşı kökleşmiş düşmanlığın somutlaşmış bir halidir.

İşgal altındaki Keşmir’de İslami şiarların ve namazın kutsallığına yönelik bu sistematik ihlal, modern Hindutva politikalarından neşet eden yeni bir olgu değildir; aksine müşriklerin İslam’a ve Müslümanlara karşı besledikleri düşmanlık ve nefretin bir uzantısıdır.

Nitekim Mihrace Ranjit Singh liderliğindeki Sih yönetimi döneminde, 1819 yılından itibaren Ulu Cami yaklaşık 21 yıl boyunca zorla kapatılmıştır. Şiddetli bir dini aşağılamayı yansıtan bir eylem kapsamında Sih yöneticileri, sadece ezanı ve cuma namazını yasaklamakla sınırlı kalmamış; aksine bu ulu caminin bazı bölümlerini kendi atları için ahıra dönüştürmüşlerdir. Dolayısıyla işgalcilerin hayvanlarını barındırmak adına Allah'ın evlerinden bir ev kirletilmiş; onların ardından Dogra hanedanlığına mensup Hindu yöneticiler geldiğinde ise acılar son bulmamış, bilakis sadece şekil değiştirmiştir; zira Ulu Cami'yi Müslümanların siyasi uyanışının bir merkezi kabul ederek, burayı kapatma politikasına devam etmişlerdir.

Bu tarihsel süreç tek bir gerçeği teyit etmektedir ki o da; ister Sih şövalyelerinin kılıçlarıyla, ister Hindu Dogra hanedanının süngüleriyle, isterse de modern Hindu devletinin politikalarıyla olsun, hedef tektir; o da Müslüman Keşmir topraklarındaki İslami kimliği yok etmek ve İslami siyasi ifadeyi silip atmaktır

Özellikle Pakistan'dakiler olmak üzere Müslümanların başındaki yöneticiler, çok ağır bir ihanet yükü taşımaktadırlar; zira Keşmirli Müslümanların aşağılanıp namaz kılmaları engellendiği bir zamanda bu yöneticiler, Hindu devletiyle ateşkes, normalleşme ve güven inşa edici önlemler peşinde koşmaya devam ediyorlar; dolayısıyla Keşmir davasını, sıradan bir sınır anlaşmazlığına dönüştürerek, Müslümanların çığlıklarını ve camilerin kutsallığının ihlalini görmezden geliyorlar ve ümmetin kurtarıcıları olmak yerine sömürgeci sınırların bekçileri gibi davranıyorlar.

Ulu Camii'nin kapılarındaki kilitler, her bir Müslümanın onuruna yönelik bir meydan okumayı temsil etmekte olup şunu hatırlatmaktadır; ümmet devletsiz olduğu sürece, mübarek Mescid-i Aksa'dan Srinagar’daki Ulu Cami'ye kadar camileri kapatılacak, Müslümanların kanı ihlal edilmeye devam edecek ve ümmetin düşmanları da ona baskı uygulama gücünü kutlamaya devam edeceklerdir. Aklıselim ve samimi olan herkes için gayet açık olan mevcut jeopolitik gerçekliğin gölgesindeki bu durum; Aksa'dan Srinagar'daki Ulu Cami'ye kadar uzanan bu zillet ve zulme son vermek için ümmetin kaynaklarını seferber etmeye muktedir olan samimi İslami bir liderliğin varlığını gerektirmektedir; zira camilerin korunmasını garanti altına almak ve kâfirlerin işgallerine son vermek, sadece Allah Subhanehu ve Teala'nın koymuş olduğu İslam’ın hükümlerini uygulamak için Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafetin kurulmasıyla gerçekleşebilir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Muhammed Abdullah – İşgal Altındaki Keşmir

Devamını oku...

Hürmüz: Amerika'nın Hesaplarını Yutan Bir Çıkmaz

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Hürmüz: Amerika'nın Hesaplarını Yutan Bir Çıkmaz

 

Uluslararası siyasette bazı bölgelerin önemi, sadece coğrafi olarak değil, aksine küresel ekonomi ve askerî dengelerde sahip olduğu etkilerinin boyutuyla da ölçülür. Bu bölgelerin başında Hürmüz Boğazı gelmektedir; çünkü o, onlarca yıl boyunca büyük güçlerin açık bir çatışmaya sürüklenmeden iradelerini dayatma gücünü sınayan stratejik bir düğüm noktasına dönüşmüştür.

Bu bağlamda, ABD Başkanı Trump karmaşık bir denklemle karşı karşıya görünmektedir; zira savaşı hesaplanmamış sonuçlara doğru sürdürmeyeceği gibi siyasi veya stratejik bir bedel ödemeden gerginliği istediği şekilde sona erdirmesi de mümkün değildir. İşte tam da burada, Amerika’nın Orta Doğu’daki karar alma krizi ortaya çıkmaktadır.

Trump'ın dış politikası, tavizler dayatmak için ekonomik ve askerî gücün kullanılmasına dayanan bir ilke olan "maksimum baskı" ilkesi üzerine inşa edilmiştir. Ancak Körfez bölgesi, özellikle de Hürmüz Boğazı dosyası, sadece siyasi gösteriş mantığıyla kontrol altına alınabilecek kolay bir alan değildir; çünkü herhangi bir geniş çaplı tırmanış bünyesinde, küresel enerji piyasaları için doğrudan bir tehdit taşımakta ve uluslararası ekonomiyi ciddi rahatsızlıklar ihtimalleriyle karşı karşıya bırakmaktadır.

Bu bölgedeki savaş yalnızca askeri bir seçenek değil; aksine petrol çıkarlarının, müttefik hesaplarının ve Amerikan iç baskılarının iç içe geçtiği bir karardır. Nitekim Amerika, özellikle savaşlardan ve dış krizlerden yorulmuş bir Amerikan mizacının gölgesinde, uzun süreli bir çatışmaya girmenin kendisini siyasi ve ekonomik olarak yıpratabileceğinin farkındadır. Buna mukabil geri adım atmak veya ilan edilen hedefleri gerçekleştirmeyen uzlaşmaları kabul etmek, yönetimi, kendi şartlarını dayatmaktan aciz olan bir görüntü içinde gösterebilir.

Burada Trump'ın çıkmazının, sadece rakiplerinin doğasında değil, bölgenin kendi doğasında da yattığı söylenebilir. Dolayısıyla Hürmüz Boğazı sadece bir su yolu değil, herhangi bir sınırlı çatışmayı küresel bir krize dönüştürebilecek uluslararası bir baskı kartıdır.

Böylece Amerika’nın kararı, her ikisi de acı olan iki seçenek arasında sıkışıp kalmıştır: Ya bölgeyi patlatabilecek bir tırmanış ya da güç söyleminden geri adım olarak yorumlanabilecek bir sükûnet. Nihayetinde Hürmüz krizi, uluslararası siyasette değişmeyen bir hakikati ortaya koymaktadır; bu hakikat ise, özellikle coğrafyanın ekonomiyle iç içe geçtiğinde ve bölgesel ve uluslararası hesaplar karmaşıklaştığında, ne kadar büyük olursa olsun askerî güç, çatışmaları çözmek için her zaman yeterli olmaz.

Bu dönüşümlerin ortasında göz ardı edilemeyecek bir hakikat ortaya çıkmaktadır ki bu hakikat; Müslüman beldelerin kalbinde yer alan su geçitleri, sadece coğrafi sınırlar veya gemilerin geçiş güzergâhları değildir; aksine Allah’ın bu ümmete bahşettiği büyük stratejik bir servettir. Zira Hürmüz Boğazı’ndan Babülmendep’e, Süveyş Kanalı’ndan Malakka Boğazı’na ve diğer hayati geçiş yollarına kadar Müslümanlar, küresel ticaretin ve enerjinin anahtarlarına sahiplerdir; ancak Müslümanlar bugüne kadar bu nimeti, halklarına hizmet edecek ve bağımsızlıklarını koruyacak birleşik bir ekonomik ve siyasi güce dönüştürmeyi başaramamışlardır.

Büyük güçler bu geçitlerin önemini çok uzun zaman önce kavramıştır; dolayısıyla bölge ülkeleri de, bu geçitlerin güvenliğinin ve ekonomik birliğinin gerçek bir kalkınmanın temelini temsil ettiğini anlamadıkları sürece, servetleri tüketilmeye maruz kalmaya devam edeceği gibi kararları da başkalarının çıkarlarının rehinesi olmaya devam edecektir

Bu geçitler, bazılarının tasvir ettiği gibi siyasi bir yük değildir; aksine Müslümanlar bu geçitleri, kaybettikleri izzet ve onurlarını yeniden kazanmak için iyi bir şekilde değerlendirebilirlerse, küresel ekonomik bir güç inşa etmek için tarihî bir fırsattır.

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Munis Hamid – Irak

 

Devamını oku...

Gazze'nin Bayramı Kan, Kayıp, Acılar ve Aşağılanmanın Yükü Altında Kalmıştır!

Haber-Yorum

Gazze'nin Bayramı Kan, Kayıp, Acılar ve Aşağılanmanın Yükü Altında Kalmıştır!

 

Haber:

Bayramın ilk günü Gazze şehrinin merkezinde, sakinlerin ve yerinden edilmiş kişilerin hıncahınç dolu olduğu bir evi hedef alan bombardımanda, aralarında 5 çocuk ve 3 kadının da bulunduğu 10 Filistinli şehit olmuştur. Ayrıca Han Yunus'un batısındaki el-Mevasi bölgesinde bulunan Gays Kampı'ndaki yerinden edilmiş kişilerin çadırları da hedef alınmış ve bu da şehitlerin sayısının yükselmesine yol açmıştır.

Buna eş zamanlı olarak Kurban Bayramı namazı öncesinde, Mescid-i Aksa'nın kapılarından birinin eşiğinde Filistinli bir kadına saldırılmış, başörtüsü zorla açılmış, işkenceye maruz bırakılmış ve ardından da tutuklanmıştır.

Öte yandan birçok aile; acı, kayıp ve hatıraların yükü altında kalmış bir halde, şehitlerini ziyaret etmek için bayramı mezarlıklarda geçirmiştir!

Yorum:

Gazze'deki halkımızın trajedisi devam etmekte ve savaşın ve ateşkesin sona erdiği yalanına rağmen şehitlerin sayısı durmaksızın artmaya devam etmektedir; bu ise Yahudi varlığının sürekli ihanetinin ve tüm antlaşmalar ile sözleşmeleri sırtının arkasına attığının açık bir ilandır!!

Bayram, kardeşlerimiz için her zamanki gibi bombardıman, acı, kayıp ve kutsalların çiğnenmesiyle zehir edilerek geçerken, kışlalarında çakılı duran Müslüman orduları onlara karşı görevlerini yerine getirmemektedir.

Çektikleri acılar o kadar çeşitli ki, hepimizin bayram sevincini zehir etmiştir; bu yüzden soruyoruz: Acaba bu durum ne zaman değişecek ve Müslümanların canlarının korunduğu, namuslarının güvenceye alındığı ve mukaddesatlarının muhafaza edildiği mutlu bir bayramın tadını ne zaman çıkarabileceğiz?!

Orduları uyandırıp damarlarındaki kanı coşturacak şey daha ne olabilir ki?!

Burada ve orada dağınık halde yatan çocukların ceset parçaları bile onu etkilemiyorsa, onu ne etkileyebilir ve harekete geçirebilir ki?!

Kan şelalelerinin, yıkımın, yaslı annelerin çığlıklarının, kirletilen Aksa'mızın ve esirlerimizin bile harekete geçirmediği birini, başka ne harekete geçirecek acaba?!

Şikâyetimiz sadece Allah’a olduğu gibi Müslüman orduların nefislerinde iman ve takva ateşinin tutuşması için tek ümidimiz de sadece O’dur; o halde onlar, Allah’a tam bir tövbe ile tövbe etsinler ve üzerlerindeki vehn tozunu kaldırıp atsınlar ve dine, namusa ve canlara yardım etmek için ayağa kalksınlar; şüphesiz Allah, buna muktedirdir ve buna gücü yetendir!

Allah bu bayramı, kan, acı ve kaybolmanın yükü altında kalan son bayram kılsın! Allah bu bayramı, şeriatının askıya alındığı ve boyunlarımızın Allah'ı, Rasulü'nü ve müminleri razı edecek biatten yoksun olduğu son bayram kılsın! Allah bu bayramı, Filistin’in gasp edildiği ve Müslümanların parçalandığı son bayram kılsın.

وَمَن يَقْنَطُ مِن رَّحْمَةِ رَبِّهِ إِلَّا الضَّالُّونَ “Rabbinin rahmetinden, sapıklardan başka kim ümidini keser ki?” [Hicr 56]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Minnetullah Tahir

Devamını oku...

Hac: İbadette Birlik, Ümmet İçinde Bölünmüşlük!

Haber-Yorum

Hac: İbadette Birlik, Ümmet İçinde Bölünmüşlük!

Haber:

Dünyanın dört bir yanından milyonlarca Müslüman, yıllık hac farizasını yerine getirmek için Mekke-i Mükerreme'ye akın etmektedir. Farklı ırk, kültür ve dillerden olan hacılar, tek tip beyaz kıyafetler giymiş halde omuz omuza durarak, Allah Teala'ya itaat etmek için aynı ibadetleri eda etmektedirler. Bu yıllık bir araya geliş, toplumsal, milliyet ve ırksal farklılıkları aşarak, İslam ümmetinin ruhi birliğini yeniden somutlaştırmaktadır.

Yorum:

Hac, hala Müslümanlar arasındaki birliğin en büyük tezahürlerinden biri olmaya devam etmektedir. Zira her yıl İslam ümmeti tek bir mekanda toplanmakta, tek bir kıbleye yönelmekte, tek bir İlaha ibadet etmekte ve Nebi Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in öğrettiği aynı şiarları eda etmektedirler. Ancak bu ruhi kardeşliğin olağanüstü görüntüsünün arkasında acı bir gerçek yatmaktadır; zira Müslüman ülkeler hala siyasi parçalanmışlığın ve derin bir bölünmüşlüğün acısını çekmektedir.

Zira aynı dini paylaşmalarına rağmen ancak bugün Müslümanlar; sömürgeciliğin var ettiği sınırlar, milliyetçilik ve siyasi rejimlerden dolayı birbirinden ayrılmış durumdadır. Dolayısıyla bu bölünmeler aşamalı olarak İslam ümmetinin bilincinin zayıflamasına ve İslami kardeşliğin yerini ırka, milliyete ve devlet çıkarlarına bağlılığın almasına yol açmıştır. Bunun bir sonucu olarak Müslümanlar, küresel krizlere, genellikle birleşip tek bir ümmet olarak değil; aksine birbirleriyle çatışan önceliklere sahip bağımsız devletler olarak tepki vermektedirler.

Bu durum, dünyanın dört bir yanındaki Müslümanları etkileyen meseleler için bu ülkelerinin verdiği tepkilerde açıkça ortaya çıkmaktadır. İslam ümmeti muazzam bir nüfusa ve devasa kaynaklara sahip olmasına rağmen Gazze’deki devam eden acılardan Rohingya Müslümanlarına yönelik zulme ve Sudan’daki çatışmalara karşı, hâlâ gerçek bir siyasi güçle kolektif olarak çalışmaktan acizdirler. Zira sempati duyguları mevcut, insani yardımlar sağlanmakta ve birçok ülkede kitlesel gösteriler yapılmakta ancak gerçek anlamda birleşik bir eylem hâlâ ortada yoktur.

Nitekim trajedi, bizzat haccın Müslümanlar arasında daha geniş bir bilinci canlandırma gücüne sahip olmasında yatmaktadır. Zira Hac, dünyanın çeşitli yerlerinden gelen milyonlarca mümini tek bir mukaddes yerde bir araya getirerek onlara, kendi ülkelerinin sınırları dışındaki İslam ümmetinin durumuna yakından şahit olma imkânı sunmaktadır. Ancak bugün hac, büyük ölçüde dünyanın dört bir yanındaki Müslümanların karşı karşıya kaldığı daha geniş siyasi ve hadari gerçeklikten kopuk bir şekilde sadece manevi bir ritüele indirgenmiş durumdadır.

Milliyetçilik eğiliminin ve mezhepçi düşüncenin yükselişi, bu bölünmeyi daha da derinleştirmiştir. Zira Müslümanlar kendilerine, İslam bağı perspektifinden bakmaktan ziyade, giderek daha fazla vatandaşlık ve etnik aidiyet perspektifinden bakmaktadırlar. Dolayısıyla bu tutumlar, müminleri, her bir azasının acı hissettiği tek bir vücut olarak nitelendiren Allah'ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in emirleriyle çelişmektedir.

Tarih, Hac sırasında Müslümanların bir araya gelmesinin, ümmet arasında siyasi bir bilinç ve vahdet doğurma gücünden dolayı geçmişte sömürgeci güçlerin korkmalarına neden olduğunu göstermiştir. İslam beldelerinin ayrı milliyetçi devletlere bölünmesi, sadece coğrafi bir bölünme olmamıştır, aksine aynı zamanda fikri bir bölünme de olmuştur; bu da Müslümanların, aşamalı olarak öncelikle yerel ve ulusal çıkarlarla ilgilenen izole gruplar oluşturmasına yol açmıştır.

Bu nedenle İslam ümmeti bugün, son derece önemli bir zorlukla karşı karşıyadır: Bu da ruhani birliği, gerçek toplumsal siyasi bir birliğe (Hilafete) dönüştürmektir. Haccın rolü, Müslümanlara sadece Allah Subhanehu ve Teala ile olan bireysel ilişkilerini hatırlatmakla sınırlı kalmamalı; aksine onlara bir bütün olarak ümmetin durumuna karşı taşıdıkları sorumluluğu da hatırlatması gerekir. Zira milliyetçilik, mezhepçilik ve siyasi parçalanmışlığın ortaya çıkardığı ayrılıklar aşılmadan, hac sırasında şahit olduğumuz vahdet, değiştirici olmayan bir sembol olarak kalmaya devam edecektir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Dr. Muhammed - Malezya

 

Devamını oku...

Hac; İslam Ümmetinin Heybeti ve Gizli Enerjisinin Bir Göstergesidir

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Hac; İslam Ümmetinin Heybeti ve Gizli Enerjisinin Bir Göstergesidir

Haber:

Müslümanların, hacıların en büyük hac rüknü olan Arafat vakfesini eda ettikten sonra Müzdelife'ye akın etmesiyle birlikte kutladıkları mübarek Kurban Bayramı Çarşamba günüdür.

Yorum:

Bugünlerde yaşanan olayların çokluğuna rağmen, Beytullahil Haram’a gelen hacıların Arafat dağında vakfeye durması, ibadetlerini eda etmesi ve şiarları yerine getirmesi en belirgin olay olarak kalmaya devam etmektedir; bu ise sadece Allah Azze ve Celle'nin çağrısına lebbeyk diyen milyonlarca Müslüman'ın bir manzarası değil; aynı zamanda bu muazzam olay, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmet olarak milletler arasında hak ettiği konumu almak üzere geri dönmeyi bekleyen ümmetin heybetinin görkemli bir gösterisidir.

Bu, dünyada benzerini asla göremeyeceğiniz bir manzara içinde; renkler ve ırklar arasındaki tüm farkları eritip yok eden bir fikrin ve ülkeler ve beldelerin farklılığına rağmen tek bir ümmet var eden bir akidenin vücut bulduğu eşsiz bir olaydır.

Bu, İslam'ın, evlatlarının gönüllerinde hâlâ canlı olduğunu ve Müslümanların hayatında ilk itici güç olmaya devam ettiğini gösteren bir olaydır; zira milyonlarca insan, Allah'ın kitabından sadece birkaç kelimeden ibaret olan ayet-i kerimenin çağrısına icabet ederek dünyanın dört bir yanından akın akın gelmektedir. وَلِلَّهِ عَلَى النَّاسِ حِجُّ الْبَيْتِ مَنِ اسْتَطَاعَ إِلَيْهِ سَبِيلاً “Yoluna gücü yetenlerin o evi haccetmesi, Allah'ın insanlar üzerinde bir hakkıdır.” [Al-i İmran 97]

Evet; bu olay, İslam ümmetinin içinde barındırdığı, zorluklara rağmen harekete geçip seferber olma, zayıflığa rağmen mesafeleri aşma, itaat etmek ve farzı eda etmek için uğruna en değerli varlıklarını feda edip çabası ve malıyla bedel ödeme yönündeki o muazzam ve gizli güce işaret etmektedir.

Şüphesiz hac, bu ümmetin hayırlı oluşunun göstergelerinden biri olup düşünenler için bir örnektir; Allah’ın izniyle çok yakında ümmetimiz, tıpkı hac için seferber olduğu gibi Rabbinin emrine de icabet edip seferber olarak nasıl cihad edeceğini de gösterecektir. انفِرُوا خِفَافاً وَثِقَالاً وَجَاهِدُوا بِأَمْوَالِكُمْ وَأَنفُسِكُمْ فِي سَبِيلِ اللَّهِ “(Ey müminler!) Gerek hafif, gerek ağır olarak savaşa çıkın, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad edin.” [Tevbe 41] Dolayısıyla kapılar kendisine açılıp ellerindeki prangalar kırılıp parçalandığında nasıl yola çıkacağını, kurtuluş için orduların nasıl harekete geçeceğini ve İslam’ın her ülkeye, taştan yapılmış her eve veya çadıra girmesi için davasıyla dünyaya nasıl yayılacağını da gösterecektir. Nitekim Kerim Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in bize haber verdiği gibi; nasıl ki şeytanın, Arafat günündekinden daha küçük, daha rezil, daha hakir ve daha öfkeli görüldüğü başka bir gün yoksa; işte ümmetin tiranlarından kurtulduğu gün de tiranlık aynı şekilde olacaktır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Abdurrahman El-Ledavi

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER