Çarşamba, 19 Zilkâde 1447 | 2026/05/06
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Beyda ve Ras El-Nebaa Katliamının Yıl Dönümünde Suçluları Affetmek Yok ve Fedakârlıkların Meyvesini Sömürgecilerin Toplamasına İzin Vermek De Yok

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Beyda ve Ras El-Nebaa Katliamının Yıl Dönümünde
Suçluları Affetmek Yok ve Fedakârlıkların Meyvesini Sömürgecilerin Toplamasına İzin Vermek De Yok

 

Haber:

Halkın ve kurtulanların, gerçeğin ortaya çıkarılmasına ve 2 ve 3 Mayıs 2013 tarihinde Suriye'nin tanık olduğu ve yıllar geçmesine rağmen katliamın ayrıntılarının hâlâ hafızalarda tazelediğini koruduğu en kanlı katliamlardan birine dahi karışanların yargılanmasına yönelik taleplerini yenilediği bir ortamda, Suriye’nin batısındaki Tartus kırsalında yer alan Banyas kentindeki Beyda köyü ve Ras el-Nebaa mahallesinde gerçekleşen katliamın on üçüncü yıldönümü anılmaktadır. Kurbanlara ilişkin tahminler farklılık göstermektedir; ancak insan hakları belgeleri 350 ila 450 sivilin öldürüldüğüne işaret ederken, Suriye İnsan Hakları Ağı ise Beyda ve Ras el-Nebaa katliamlarında en az 495 sivilin öldürüldüğünü ve bunların 264’nün Beyda köyünden, 195’inin de Ras el-Nebaa mahallesinden olup bunların çoğunluğunun savunmasız siviller olduğunu belgelemiştir. Uluslararası Af Örgütü ve İnsan Hakları İzleme Örgütü tarafından yayımlanan raporlar, kurbanlar arasında, bebeklerin de olduğu onlarca kadın ve çocuğun bulunduğunu; geniş çaplı baskın operasyonları sırasında evlerinin içinde veya sokaklarda öldürüldüklerini, bu baskınlara sahada infazlar ile evlerin ve cesetlerin devrik rejime bağlı milisler tarafından yakılmasının da eşlik ettiğini belirtmişlerdir. (El Arabi El Cedid)

Yorum:

Bu katliamların başlıca sorumluluğu, “Ulusal Savunma Güçleri” olarak bilinen güçlerin komutanı ve Beşar'a destek veren İskenderun Kurtuluş Halk Cephesi milislerinin komutanı Mihraç Ural (Ali Kayalı)'ya atfediliyor; zira Kayalı, destekçileri arasında yaptığı bir konuşmanın kayıtlarında da ortaya çıktığı üzere, bu katliamları kışkırtma ve bunlara katılma rolünden dolayı en meşhur lakabı olan Banyas Kasabı lakabını almıştır. Nitekim suçlu Beşar rejiminin güçleri, 2/5/2013 tarihinde Banyas kırsalındaki Beyda köyünü bombalayarak operasyonuna başlamış, bombardıman saatlerce sürmüş, ardından öğlen saat 1 civarında köy, Ulusal Savunma Güçleri ile Mihraç Ural komutasındaki İskenderun Kurtuluş Halk Cephesi milislerinin yanı sıra komşu Alevi köylerinden gelen silahlı kişiler ile İran Partisi mensuplarının da katıldığı geniş çaplı bir baskına açılmış ve köyün dar sokakları kaçışın imkansız olduğu kapalı geçitlere dönüşmüştü; ertesi gün topçu ve roket bombardımanı yaklaşık sabah saat on sularında köyü yeniden vurmaya başlamış, onlarca köylü, kaçmak için bile artık güvenli olmayan yolların ortasında, kurtulmaya çalışmak için bahçelere doğru yönelmişti. Ardından köy, çeşitli eksenlerden bir kez daha baskına uğramış ve önceki gün başlayan olayların doğrudan devamı niteliğinde sahada infazlar ve bıçakla boğaz kesmeler dahil olmak üzere öldürme operasyonları öğle saatlerine kadar devam etmişti. Nitekim 3 Mayıs 2013'te, Banyas şehrinin Ras el-Nebaa mahallesinde, Beyda köyünde yaşanan ve halen devam eden olaylar tekrarlanmış; ateş açma, bıçakla boğaz kesme ve yakma gibi aynı cinayet yöntemleri tekrarlanmıştı. (El Cezire Net, 3/5/2026).

Bu iki katliamda Beşar Esad’ın güçleri ve ona destek veren milisler tarafından işlenen korkunç sahneler ve iğrenç suçlar, hala Şam halkının zihninde tazeliğini korumaktadır; zira bu katliamlardan kurtulanlar, yaşadıklarına dair dehşet verici tanıklıklarını anlatmaktadır. Görgü tanıklarının aktardıklarına göre evler sakinlerinden boşaltılmış, erkekler, kadınlar ve bebekler de dahil olmak üzere çocuklar ayrı gruplar halinde toplanmış ve ardından, saha infazları, bıçaklar ve satırlarla boğazlama, cesetlerinin parçalanıp şeklinin bozulması, taşlayarak öldürme, daha sonra cesetlerin yığılıp farklı yerlerde yakılması ve canlı canlı yakılma hikâyelerinin de anlatıldığı çeşitli vahşi yöntemlerle ardı ardına öldürme sahneleri yaşanmıştır. Erkekleri, kadınları ve çocuklarıyla birlikte tüm aileler bulundukları yerde katledilmiş; bazı evlerde ise erkekleri kadınlardan ayırarak, idam edilmeden önce işkence gördükleri geçici gözaltı yerlerine götürülmüşlerdir. Nitekim birden fazla noktada, yakılmış ya da bir araya getirilip ardından ateşe verilmiş ceset yığınları ortaya çıkmıştır. Sonra katliamlara evlerin yağmalanması ve içlerindeki eşyaların çalınması eşlik etmiş, bölgedeki birkaç ev de daha sonra yakılmıştır; yani burada anlatmaya yer verilemeyecek kadar çok hikâyeler ve tanıklıklar vardır.

Şam halkının hafızasından, hatta tüm Müslümanların hafızasından silinemeyecek korkunç hikâyeler, sahneler ve katliamlardan dolayı Şam halkı, tüm bu korkunç katliamlar, dökülen kanlar ve gösterilen fedakârlıklardan sonra mübarek devrimlerinin meyvesinin, sadece yüzlerin değişmesi ve bir ajanın başka bir ajanınla değiştirilmesi şeklinde olmasını asla kabul etmeyeceği gibi devrimin meyvesinin de, küfür yönetiminin devamı, insan yapımı kanunlara ve uluslararası kanunlara boyun eğme ve sömürgeci devletlere ipotek olma şeklinde olmasını da asla kabul etmeyecektir. Yine Şam halkı, bu katliamları işleyenlere “Gidin, serbestsiniz” denilip affedilmesini de asla kabul etmeyecektir. Zira Şam halkının, devrim için çıktıkları andaki sloganları, “Bu Allah içindir”, “Liderimiz sonsuza dek Efendimiz Muhammed'dir” ve “Sadece Allah'ın önünde eğiliriz” olmuştur; bu nedenle onlar, devrimlerinin çalınmasına, etrafından dolanılmasına ve meyvelerinin başta Amerika olmak üzere sömürgeciler tarafından toplanmasına izin vermemelidirler. Çünkü Şam, müminlerin yurdunun merkezidir; tıpkı Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle buyurduğu gibi: أَلَا إِنَّ عُقْرَ دَارِ الْمُؤْمِنِينَ الشَّامُ “Dikkat edin! Müminlerin yurdunun merkezi Şam’dır.” Yine Şam, Allah'ın arzının en seçkini, O’nun kullarının en seçkinlerine tahsis ettiği yerdir: عَلَيْكُمْ بِالشَّامِ، فَإِنَّهَا صَفْوَةُ بِلَادِ اللَّهِ يَسْكُنُهَا خِيرَتُهُ مِنْ خَلْقِهِ، فَمَنْ أَبَى فَلْيَلْحَقْ بِيَمَنِهِ، وَلْيَسْقِ مِنْ غُدُرِهِ، فَإِنَّ اللَّهَ تَكَفَّلَ لِي بِالشَّامِ وَأَهْلِهِ “ Size Şam’ı tavsiye ederim! Çünkü orası, Allah’ın, arzında seçkin kıldığı yerdir. Allah kulları arasında seçkin olanları oraya tahsis eder. Ancak (oraya gitmekten) imtina ederseniz, size Yemen’inizi tavsiye eder, (oradaki) havuzlarınızdan için derim. Zira Allah, Şam ve halkına (fitnelerden koruma hususunda) bana garanti verdi.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Beraa Münasıra

Devamını oku...

[Siyasi Bakışlar] İran’ın Müzakere Stratejisi; Değişim İle İstikrar Arasında

  • Kategori Makaleler
  •   |  

El-Raye Gazetesi

[Siyasi Bakışlar]

İran’ın Müzakere Stratejisi; Değişim İle İstikrar Arasında

Üstad Esad Mansur’un Kaleminden

 

Fars Ajansı 2/5/2026 tarihinde, İran’ın, Amerika’nın 9 maddelik önerisine karşılık Pakistan aracılığıyla 14 maddeden oluşan bir öneri sunduğunu ve İran’ın önerisinin onun kırmızı çizgilerini içerdiğini ve savaşı sona erdirmek için belirli bir yol haritası belirttiğini açıkladı. İran'ın Tesnim Haber Ajansı 3/5/2026 tarihinde, ABD'nin önerisinin iki aylık bir ateşkes içerirken, İran'ın önerisinin ise dosyaların 30 gün içinde çözülmesine vurgu yaptığını ve savaşın kapsamlı ve nihai olarak sona erdirilmesine, askeri saldırının yapılmayacağının garanti edilmesine, ABD güçlerinin İran çevresinden çekilmesine, deniz ablukasının kaldırılmasına, dondurulmuş İran varlıklarının serbest bırakılmasına, tazminatların ödenmesine, savaşın Lübnan dahil tüm cephelerde sona erdirilmesine ve Hürmüz Boğazı için yeni bir mekanizma oluşturulmasına odaklandığını bildirdi.

İran daha önce, yani 8/4/2026 tarihinde Tesnim Ajansı'nın aktardığı 10 maddelik bir öneri sunmuştu ki bunlar şunlardır: Amerika’nın saldırmazlık garantileri sunmaya yönelik ilkesel taahhüdü, İran’ın Hürmüz Boğazı üzerindeki kontrolünün sürdürülmesi, İran’ın uranyum zenginleştirme hakkının kabul edilmesi, tüm birincil yaptırımların kaldırılması, tüm ikincil yaptırımların kaldırılması, ilgili Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararlarının sona erdirilmesi, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı Yönetim Kurulu kararlarının sona erdirilmesi, savaş nedeniyle uğradığı zararlar için İran’a tazminat ödenmesi, Amerikan muharip kuvvetlerinin bölgeden çekilmesi ve Lübnan da dahil tüm cephelerde savaşın durdurulması. Ajans, şunu da bildirdi: "Trump, yaklaşan müzakereler için bir başlangıç noktası olarak İran’ın şartlarını kabul etti."

Her iki önerinin maddelerinde değişiklikler vardır: Zira İran’ın talebi “Hürmüz Boğazı üzerinde İran kontrolünün sürdürülmesi” iken “Hürmüz Boğazı için yeni bir mekanizma oluşturulması” olarak değiştirilmiştir. Dolayısıyla bunda bir taviz görülmektedir.

İlk öneri, "İran’ın uranyum zenginleştirme hakkının kabul edilmesini" belirtirken, ancak ikinci öneride bu madde hakkında hiçbir şey yayımlanmamıştır! Burada bir değişiklik olduğu ortaya çıkıyor ama bundan bahsedilmiyor ki bu, müzakerelerin ana konusudur; bu yüzden verilen tavizin boyutunu anlamak için bu konudaki değişiklikleri bilmek gereklidir.

Bir önceki öneri, “Amerikan savaş kuvvetlerinin bölgeden çekilmesini” içeriyordu. Ancak son öneri ise “Amerikan kuvvetlerinin İran'ın çevresinden çekilmesini” içermektedir. Yani Amerikan kuvvetlerinin bölgenin tamamından değil, sadece İran çevresinden çekilmesi demektir. Dolayısıyla burada bir taviz olduğu gözlemlenmektedir.

Ayrıca "ilgili Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararlarının sona erdirilmesi" ve "Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı Yönetim Kurulu kararlarının sona erdirilmesi" şeklindeki iki maddenin akıbeti ise bilinmemektedir. Bu iki maddenin gerçekleşmesinin kolay olmadığı bilinmelidir; zira bu konuda İran’a karşı farklı tutumları olan İngiltere ve Fransa gibi diğer taraflar söz konusudur; ayrıca ABD, bu iki ülkeyi İran meselesine dahil etmek istememekte ve bu ikisinden ve diğer Avrupa ülkelerinden, tıpkı İran’a karşı harekete geçip Hürmüz Boğazı’nı zorla açmalarını talep ettiği gibi sadece kendisine hizmet etmelerini istemektedir. Çünkü Amerika’nın hedefi, 2015 yılında İran nükleer programı anlaşmasına katılan diğer tarafları izole etmek ve İran’la tek başına kalarak onunla ikili bir anlaşma yapmaktır; nitekim bu, Amerika’nın, başkanı Trump’ın 2018 yılında ilk başkanlık döneminde anlaşmadan çekildiğini ilan etmesinden bu yana böyledir.

İran’ın, ya bu iki talepten vazgeçtiği ya da bu iki madde üzerinde değişikler yaptığı görülmektedir. ABD, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı'nı, İran'ın nükleer hareketlerini izlemek için İran'ın başına musallat olmuş bir silah olarak tutmaya devam edecektir; zira İran'ı küçük düşüren ve nükleer sanayisini kısıtlayan 2015 tarihli anlaşmada, zenginleştirme oranını yaklaşık %3,67 ile sınırlayarak İran'ı uluslararası denetime tabi tutmuştu. Tüm bu sorunlara neden olan şey işte budur; şöyle ki; denetim ekipleri nükleer reaktörlere ani baskınlar düzenleyecek, burada neler olup bittiğini inceleyecek ve raporları, üzerinde etkisi olan bu ajans yoluyla dolaylı olarak Amerika’ya gönderecektir. Zira İran'ın, santrifüj sayısını artırarak ve zenginleştirme oranını yükselterek nükleer programını geliştirmeye çalıştığını gözlemlenmiştir.

İran ve ABD heyetleri arasında 11/4/2026 tarihinde Pakistan’da yapılan ilk görüşmede, 4 ila 6 ay sürecek kapsamlı müzakerelere zemin hazırlamak için yaklaşık 45 gün sürecek bir çerçeve anlaşmasının imzalanmasının neredeyse gerçekleştiği belirtilmişti; ancak İran, ABD’yi bu mutabakatlardan geri adım atmakla ve aşırı olarak nitelendirdiği talepler öne sürmekle suçlamış, bu da 21/4/2026 tarihinde Pakistan’da yapılacak olan ikinci tur görüşmenin ve aynı şekilde 25/4/2026 tarihinde yine orada gerçekleştirilmesi öngörülen heyetler görüşmesinin iptal edilmesine yol açmıştır.

Amerikan Axios sitesi, 27/4/2026 tarihinde bir ABD'li yetkili ve bilgili kaynaklara dayanarak şunları aktarmıştı: “İran, Pakistanlı arabulucular aracılığıyla Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılmasını ve savaşın sona erdirilmesini öngören yeni bir anlaşmaya varmayı ve nükleer programla ilgili müzakerelerin ise daha sonraki bir aşamaya ertelenmesini hedefleyen bir öneri sunmuştu. Bu öneri, Dışişleri Bakanı Arakçi’nin Pakistan ziyareti sırasında ele alınmış ve öncelikli olmasından dolayı Hürmüz Boğazı’ndaki kriz ile ABD’nin İran limanlarına uyguladığı deniz ablukasının çözülmesine odaklanılmıştır.” Bazıları bunu, İran'ın üst düzey mercileri tarafından yönlendirilen ve diğer dosyalara geçmeden önce ABD ile olan savaş durumunu sona erdirmeyi öncelik olarak belirleyen İran'ın müzakere stratejisindeki bir değişim olarak değerlendirmektedir. İran’ın en önemli taleplerinden biri, savaşın tamamen durdurulmasının garanti altına alınması ve yeniden başlamayacağına dair güvencelerin elde edilmesidir. Bu ise, İran’ın yeni önerisinde merkezi bir nokta olarak kabul edilmektedir.

İran, dosyaları ayırıp Hürmüz Boğazı krizini başlatmaya çalışırken, ABD ise tüm meseleleri nükleer dosya ile ilişkilendirmekte ve uranyumun teslimini herhangi bir anlaşmanın temeli olarak görmektedir.

İran'ın, ABD’nin devasa askeri gücü ve küresel ekonomik ve siyasi kapasitesi karşısında kendi hacmini, gücünü ve gerçekliğini idrak ettiği görülüyor; bu nedenle ABD ile savaşın devam etmesini istemiyor, aksine savaşı sona erdirip varlığını korumak istiyor; zira İran, toprakları ve halkıyla özel bir devlettir; bu yüzden ulus-milliyetçi bir devlet olarak kabul edilir.

Çünkü ulus devlet, kendi sınırları içinde ve yönettiği insanlar arasında bekasını sürdürmeye hırs gösterir. Sahip olduğu birçok hırsları varsa da, bölgesel olarak etkili bir devlet olmaya çalışmaktır. Eğer bu arzularının gerçekleştirilmesinin büyük bir devletin yörüngesinde hareket etmekle mümkün olduğunu görürse, bunu yapmaktan geri durmaz. Böylece İran’ın yaptığı gibi bu tehlikeli yolu takip eder; zira İran, bölgesel nüfuz sahibi olmak için onlarca yıl Amerika’nın yörüngesinde hareket etmiştir. Ancak sınırı aşıp Amerika da onun gücünü sınırlamak ve onu bir tabi devlet haline getirmek isteyince ona bu saldırıyı başlatmış ve böylece tavizler vermeye başlamıştır.

Bu, taviz vermeyen ve kararlı olan ideolojik devletin aksine olan bir durumdur; çünkü taviz vermek ona, zarar ve eziyete maruz kalmaya mal olan kararlılıktan çok daha fazlasına mal olacak ama sonunda galip gelecektir. Dolayısıyla taviz vermek, varlığın kaderiyle oynamaktır; zira ya varlığı öldürür ya da onu hiçbir şeye gücü yetmeyen zayıf bir hale getirir.

İdeolojik devlet, büyük bir devlete tabi olmayı reddettiği gibi herhangi bir büyük devletin yörüngesinde hareket etmeyi de reddeder ve kendisine yakışan merkezine ulaşana ve ideolojisini dünyaya taşıyana kadar kayalıklardaki yolunu açar. Bu durum ancak Allah'ın izniyle yakında kurulacak olan Nübüvvet Minhacı üzere İkinci Raşidi Hilafet Devleti'nde tasavvur edilebilir.

Kaynak: El-Raye Gazetesi - 598. Sayı - 06/05/2026

 

Devamını oku...

İngiltere, Yahudileri Korkutan Herkesi Kovuşturuyor

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

İngiltere, Yahudileri Korkutan Herkesi Kovuşturuyor

 

Haber:

"Yahudi azınlık, bu ülkede korku hissediyor"… İngiltere Başbakanı Keir Starmer, işgale karşı Filistin davasını destekleyen “intifadanın küreselleştirilmesi” sloganını, Yahudilere karşı terör çağrısı olarak kabul ediyor, bu sloganın kullanılmasını aşırı ırkçılık olarak nitelendiriyor ve buna çağrıda bulunanların yargı yoluyla kovuşturulmasını talep ediyor. (Nabd)

 

Yorum:

İngiltere, elinden gelen tüm gücüyle İslam’a ve Müslümanlara karşı savaşmaktan hiç vazgeçmemiştir; zira Filistin’de işlediği onca suçtan sonra Yahudi varlığının yanında yer almaktadır. Müslümanlara karşı işlediği suçlar ise, hak sahibi olsalar bile onlara karşı düşmanlığının boyutunu ortaya koymaktadır. Nitekim Hilafetin yıkılmasında, Müslüman ülkelerin parçalanmasında ve İslam'a heybetini ve gücünü geri kazandıracak her şeye karşı savaşmada en büyük pay sahibi de İngiltere'dir. Bakın şimdi de İngiltere, genel olarak Müslüman ülkelerde, özel olarak da Filistin’de bir diken olmaya çalışan herkesin yanında durarak, buraların parçalanmış olarak kalması için çalışmaktadır.

Bu da bize, Filistin halkının çektiği acılara veya örneğin Lübnan gibi Müslüman ülkelerinin Yahudilerle karşı karşıya kaldığı savaşlara çözüm bulmak için kâfirlere başvurmamızın, bu ülkelere, örgütlere, uluslararası güçlere ya da kâfirlerle bağlantılı herhangi bir odağa güvenmemizin caiz olmadığını teyit etmektedir; çünkü onlar, sadece kendi ülkelerinin çıkarlarını gerçekleştirmek ve kendilerini korkutan Hilafet Devleti’nin geri dönmesini engellemek için ciddiyetle çalışmaktadırlar.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Suzan el-Mücerrat – Mübarek Toprak (Filistin)

Devamını oku...

Lübnan ve Yahudi Varlığı Arasında Gerçekleşen İhanet Müzakereleri

Lübnan ve Yahudi Varlığı Arasında Gerçekleşen İhanet Müzakereleri

Soru:

Washington’da Lübnan ve Yahudi varlığı büyükelçileri arasında müzakereler gerçekleştirildi ve bu, Lübnan barış müzakerelerinin başlangıcı olarak kabul edildi... 10 günlük bir ateşkesin ardından Trump, 24 Nisan 2026’da bu süreyi üç haftaya çıkardı... Buna rağmen Yahudi varlığı, saldırılarına devam etmektedir. “İşgal ordusu, dün gece Lübnan’ın güneyinde elliden fazla noktayı hedef alan bir dizi hava saldırısı düzenlediğini duyurdu...” (02.05.2026 algomhor) Peki amaç, Trump’ın ifade ettiği gibi, gerçekten güç yoluyla barış mıdır? Ayrıca Lübnan yöneticileri, gizlice değil de alenen normalleşme trenine binildiğini haykıran bu ihanet müzakerelerini nasıl kabul edebilmektedirler? Bizi aydınlatırsanız seviniriz, ayrıca şükranlarımızı ve takdirlerimizi sunuyoruz.

Cevap:

Yukarıdaki soruları yanıtlamak için aşağıdaki hususlara bir göz atmamız gerekiyor:

1- Donald Trump yönetimi, 2025 yılında yeniden iktidara gelince, eski projesi olan “Abraham Anlaşmaları”na yeniden start verdi. Bilindiği üzere bu proje, “normalleşme” vaatlerini içerdiği gibi, Yahudi varlığını bölgeye hâkim kılma ve Amerikan çıkarlarının büyük bir kısmını ona havale etme gibi bir dizi yeni vaatler de içermektedir. Bu çerçevede, Amerika’nın Lübnan’daki ajanları ile Yahudi varlığı arasında 14 Nisan 2026 tarihinde Washington’da başlayan müzakereler, öyle hükümetin lanse ettiği gibi sadece bir güvenlik anlaşması meselesi değildir, aksine bu, hükümetin katliam ve yıkımı durdurma ya da güneyi kurtarma bahanesiyle sunduğu girişimden çok daha ötedir, çok daha kapsamlıdır. Bu, Trump’ın normalleşme treninde tam bir koltuk kapma girişimidir. Her ne kadar bu “ilk” görüşme büyükelçiler düzeyinde gerçekleşmiş olsa da, ABD Başkanı Trump sürece ivme kazandırmak amacıyla, Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn ile Yahudi varlığı Başbakanı Netanyahu arasında bir telefon görüşmesi gerçekleştireceğini duyurdu ve onlarca yıldır böylesi bir iletişimin gerçekleşmediğine dikkat çekti. (16.04.2026 i24) Söz konusu telefon görüşmesi gerçekleşmese de Trump, sürece ivme kazandırma çabalarını ısrarla sürdürdü. Bu bağlamda önce ABD Dışişleri Bakanı Lübnan Cumhurbaşkanı ile bir telefon görüşmesi gerçekleştirdi, ardından Trump bizzat Lübnan Cumhurbaşkanını telefonla arayarak Lübnan’daki Amerikan ajanlarının epeyce övünecekleri bir tablo oluşturdu. Peşinden Trump; İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ve Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn’ı Beyaz Saray’da ağırlama niyetinde olduğunu belirterek, eşi benzeri görülmemiş diplomatik bir adım atacağını duyurdu. (16.04.2026 Saudi News) Lübnan tarafının cılız ve utangaç yalanlamalarına rağmen, Lübnan’ın normalleşme trenine binmesi artık an meselesidir!

2- Ardından Lübnan Cumhurbaşkanı Avn ve Lübnan Başbakanı bu konuyla ilgili bir dizi açıklamalar yaptı:

A- Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn, Lübnan halkına hitap ettiği açıklamada “Bugün size bir sorumluluk makamından ve hepimizin yaşadığı acının tam kalbinden sesleniyorum; geçici sözlerle değil, ülkenin yükünü ve halkının acısını taşıyan samimi bir sözle konuşuyorum. Müzakereler bir zayıflık işareti, bir geri çekilme ya da taviz değil. Aksine bu karar, hakkımıza olan inancımızın gücünden, halkımıza duyduğumuz sorumluluktan ve ülkemizi her türlü yolla koruma görevimizden doğmaktadır. Özellikle de Lübnan’dan başka hiç kimse için ölmeyi reddetmemizden kaynaklanmaktadır. Müzakereler hiçbir hakkın terk edilmesi, hiçbir ilkenin bırakılması ya da bu ülkenin egemenliğinin zedelenmesi anlamına gelmez ve asla gelmeyecektir. Biz binlerce Lübnanlıyı kaybettik. Bugünden sonra tek bir Lübnanlının daha ölmesine izin vermeyeceğim. Ailemden ve halkımdan kan akmasının, bu kanamanın başkalarının çıkarları ya da yakın ve uzak güçlerin hesapları uğruna sürmesine müsaade etmeyeceğim” ifadelerine yer verdi. (18.04.2025 independentarabia)

B- Başbakan Nevvaf Selam ise, Fransa Cumhurbaşkanı Macron ile düzenlediği basın toplantısında, “ABD’nin başkenti Washington DC’de büyükelçiler düzeyinde devam etmesi planlanan doğrudan görüşmeler kapsamında Lübnan’ın tüm ortaklarının desteğine ihtiyaç duyacaklarını belirtti. Selam, “Diplomasinin bir zayıflık değil, ülkemizin egemenliğini yeniden tesis etmek ve halkını korumak için hiçbir seçeneği dışlamayan sorumlu bir adım olduğuna inanıyoruz. Bu yolda ilerlemeyi sürdürüyoruz” ifadelerini kullandı.” (21.04.2025 independentarabia)

C- Daha sonra Avn, kendisine destek veren Suudi Arabistan’ın rolüne atıfta bulundu. Al Riyadh gazetesinde yer aldığına göre “Joseph Avn, Suudi Arabistan’ın rolünden övgüyle bahsederek, Veliaht Prens ve Başbakan Prens Muhammed bin Selman’ın çabalarını takdir ve gururla karşıladığını belirtti ve bu çabaların bilge ve dengeli çabalar olduğunu vurguladı... Suudi Arabistan’ın çabalarının, özellikle son askeri tırmanışın dayattığı zor şartlar altında Lübnan halkını desteklemeye dayalı sarsılmaz tutumlara dayandığını ifade etti. Avn, Suudi Arabistan’ın, ateşkesi hedefleyen tüm girişimleri destekleme kararlılığının, Lübnan’da istikrar ve barışı sağlayacak sürdürülebilir diplomatik çözümleri etkinleştirme çabalarıyla örtüştüğünü kaydetti.” (19.04.2026 Al Riyadh)

3- İran ile ateşkes anlaşması yapılmış olmasına rağmen Yahudi varlığı, İran ile yapılan iki haftalık ateşkesin ardından Lübnan’daki İran partisine karşı yürüttüğü savaşı durdurmayı reddetti. Yahudi varlığı başbakanı, Lübnan’ın bu ateşkese dahil olmadığını açıkladı ve bunu kanıtlamak için, İran ile ateşkesin yürürlüğe girdiği ilk gün Beyrut ve genel olarak Lübnan’a yoğun hava saldırıları düzenledi. ABD ile İran arasında iki haftalık ateşkes ilan edilmesinin ardından İran destekli grup, Yahudi varlığının kuzeyine ve Lübnan’daki güçlerine yönelik saldırılarını durdurduğu açıkladığı halde “İsrail”, geçen ay çatışmaların başlamasından bu yana Lübnan’a yönelik en şiddetli hava saldırılarını gerçekleştirdi. Axios haber sitesi, Çarşamba günü Beyaz Saray Sözcüsü Karoline Leavitt’e dayandırdığı haberinde, Lübnan’ın ABD ile İran arasındaki ateşkes anlaşmasının bir parçası olmadığını bildirdi. (08.04.2026 France 24)

4- Bu Amerikan tutumuyla eş zamanlı olarak, Lübnan’daki Amerikan yanlısı çevrelerin İran partisine yönelik açıklamalarının dozu, bir iç savaş riskini akıllara getirecek şekilde giderek sertleşti. Bu çerçevede, Lübnan Başbakanı Nevvaf Selam, 21 Nisan 2026 Salı günü yaptığı açıklamada, hükümetin İran destekli “Hizbullah” grubuyla bir çatışma arayışı içerisinde olmadığını, ancak savaşı sona erdirmek için “İsrail” ile doğrudan görüşmelerin sürdüğü bir dönemde hükümetin sindirilmesine asla izin vermeyeceklerini söyledi.” (21.04.2025 independentarabia) Yani Yahudi varlığı ve Lübnan hükümetinin, her ne kadar ayrı kulvarlarda görünseler de aslında İran partisinin silahsızlandırılması noktasında aynı hedef doğrultusunda hareket ettikleri görülüyor...

5- Ancak İran’ın, ateşkesin Lübnan’ı da kapsaması gerektiği yönündeki baskılarının sürmesi üzerine Amerika, daha önce reddetmesine rağmen Lübnan’da da ateşkesi kabul etti. “ABD Başkanı Lübnan’da on günlük bir ateşkes ilan etti.” (16.04.2026 Russia Today) Amerika, bu ateşkesi Lübnan’ı normalleşme sürecine itmenin bir aracı olarak görüyor... Başkan Trump sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada, “Saygıdeğer Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn ve İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu ile mükemmel görüşmeler yaptığını belirtti. İki liderin “ülkeleri arasında barışı sağlamak için” ateşkes konusunda mutabık kaldığını söyleyen Trump, 10 günlük ateşkesin Doğu Zaman Dilimine göre saat 17.00’de (TSİ 24.00) başlayacağını bildirdi. ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun ev sahipliğinde İsrail ve Lübnan büyükelçilerinin 34 yıl arasında sonra ilk doğrudan görüşmeler için salı günü Washington’da bir araya geldiğini hatırlatan Trump, Rubio’nun yanı sıra Başkan Yardımcısı JD Vance ve Genelkurmay Başkanı Dan Caine’e iki ülke ile iş birliği yaparak “kalıcı barış” için çalışmaları talimatı verdiğini söyledi. Dünyada dokuz savaşı sonlandırdığını savunan Trump, bunun sona erdireceği 10’uncu savaş olacağını iddia etti ve “hadi, BİTİRELİM!” sözleriyle paylaşımını sona erdirdi. (25.04.2026 Mısır El-Liva Gazetesi)

6- Ardından Trump, Yahudi varlığı ile Lübnan arasındaki ateşkesin 3 hafta daha uzatıldığını duyurdu: “ABD Başkanı Donald Trump, Oval Ofis’te İsrail ve Lübnan’ın üst düzey temsilcileriyle gerçekleştirilen görüşmenin ardından, iki ülke arasındaki ateşkesin 3 hafta uzatılacağını açıkladı. Trump’ın ‘Truth Social’ hesabından yaptığı paylaşımına göre Perşembe günü Oval Ofis’te düzenlenen toplantıya ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, Dışişleri Bakanı Marco Rubio, ABD’nin İsrail Büyükelçisi Mike Huckabee ile Lübnan Büyükelçisi Michel Issa da katıldı. (24.03.2026 Skynews Arabia) Ancak tüm bunlara rağmen Yahudi varlığının saldırıları devam etmektedir! “İsrail, Lübnan’ın güneyine hava saldırıları düzenlemeye devam ediyor...” (30.04.2026 Russia Today) Ayrıca; “İsrail ordusu son iki gün içinde geniş çaplı bir dizi saldırı gerçekleştirdi. Bu saldırılar sonucunda onlarca kişi hayatını kaybetti. Lübnanlı yetkililer; hava saldırıları, topçu atışları ve konutların havaya uçurulması gibi 84 farklı İsrail saldırısında yaklaşık 29 kişinin öldüğünü ve onlarca kişinin yaralandığını bildirdi.” (05.01.2026 El Cezire) Ve bugün “İşgal ordusu, dün gece Lübnan’ın güneyinde elliden fazla noktayı hedef alan bir dizi hava saldırısı düzenlediğini duyurdu...” (02.05.2026 algomhor) Görüldüğü gibi Amerika, müzakerelerin Amerikan küstahlığına uygun bir şekilde, Güç Yoluyla Barış doktrini çerçevesinde yürütülmesini istemektedir! Bu amaçla Yahudi varlığı, işgal ettiği Lübnan köylerinde ordusu için yeni askeri kamplar kurmakta ve buraların İran partisinin tehditlerine karşı bir tampon bölge olduğunu ilan etmektedir. Diğer bir deyişle Yahudi varlığı, Gazze’de Hamas’a karşı uygulanan ve “Sarı Hat” olarak bilinen güvenlik koridoru senaryosunu Lübnan’da da uygulamaktadır.

7- İşte böylece Lübnan ve diğer İslam beldelerinin yöneticileri; Filistin’i kurtarmak ve Yahudi varlığını ortadan kaldırmak yerine, onunla normalleşme yoluna gitmektedirler. Bu yöneticiler, Yahudi varlığının güvenliğini sağlamak için Amerika ve Yahudi varlığı ile iş birliği yapmakta ve onlarla birlikte komplo kurmaktadırlar... Bu yöneticiler, kâfirlere sadakat göstermenin ne denli tehlikeli olduğunun ve bunun dünyada zillet, ahirette ise elim verici bir azap anlamına geleceğinin farkında değiller.

الَّذِينَ يَتَّخِذُونَ الْكَافِرِينَ أَوْلِيَاءَ مِن دُونِ الْمُؤْمِنِينَ أَيَبْتَغُونَ عِندَهُمُ الْعِزَّةَ فَإِنَّ الْعِزَّةَ للهِ جَمِيعاً “Müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinenler, onların yanında izzet mi arıyorlar? Bilsinler ki bütün izzet yalnızca Allah’a aittir.” [Nisa 139] Bu yöneticiler kâfir devletlerin öncelikle kendi çıkarlarını önemsediklerini ve gece gündüz İslam’a ve Müslümanlara düşmanlık beslediklerini idrak edemiyorlar. Kâfir devletler, eğer uydu devletlerine veya ajanlarına karşı biraz rıza gösteriyorlarsa, bu, onların iyiliğini istedikleri için değildir; aksine şerri gizleyip iyiliği açığa vurdukları içindir. Amerikan uydusu veya ajanı bu yöneticiler, eğer Amerika’nın çıkarları, onların ortadan kaldırılmasını gerektirdiğinde Amerika’nın onları bir çırpıda silip atacağını bilselerdi, tarihteki gerçeklerden ders çıkarırlardı. Amerika’nın, hizmet ve kullanım süresi dolan nice sadık hizmetkarını tarihin çöplüğüne attığı bilinen bir geçektir... Eğer bu yöneticiler akletselerdi, tıpkı bir hurma çekirdeğini tükürüp bir kenara attıkları gibi kâfirleri de bir kenara atarlardı. Ama onlar sağır, dilsiz ve kördürler; artık gittikleri bu yanlış yoldan geri dönemezler... Sömürgeci kâfirlere olan sadakatleri öyle bir noktaya ulaşmıştır ki, İslam ülkelerinden biri saldırıya uğradığında diğerleri onun yardımına koşmak için kılını bile kıpırdatmamaktadır. İçlerinden en mutedili ve aklı başında olanı ise, sadece ölü ve yaralıları saymakla yetinmektedir! Aslında Müslümanlar tek bir ümmettir; barışları da birdir savaşları da birdir. Dolayısıyla ümmetin herhangi bir parçasına yapılan saldırı, tamamına yapılmış bir saldırı sayılır. Saldırıya uğrayan her parçanın, saldırgana karşı direnç göstermesi farzdır, ancak bu tek başına sorunu çözemez. İran’daki Devrim Muhafızları ve Lübnan’daki partisinin direndiğini görüyoruz, ancak Hilafet kurulmadığı sürece bunların hiçbiri sorunu çözmeyecektir. Allah’a yardım eden ve O’nun hükümlerini uygulayan Hilafet kurulduğunda, Allah’ın izniyle muzaffer olacak, adaleti ve cihadıyla dünyayı aydınlatacak, Allah onu zaferle onurlandıracaktır.

8- Ümmeti kurtaracak, izzetini geri verecek ve düşmanların ona saldırmadan önce bin kez düşünmesini sağlayacak olan şey işte budur. Bu da ancak Hilafetin yeniden kurulması ve yeryüzünün onun hayrı ve adaletiyle aydınlanmasıyla mümkündür. Hilafet, geçmişte nasıl Kayserlerin ve Kisraların küstahlığını yok ettiyse, bugün de onların yolundan giden tâğût Trump ve benzeri sömürgeci kâfirlerin küstahlığını öyle yok edecektir... Yahudi varlığına gelince; o, dikkate alınmayacak kadar değersiz ve cılız bir varlıktır. Nitekim Allah Subhânehu ve Teâlâ Yahudiler hakkında söyle buyurmuştur:

لَنْ يَضُرُّوكُمْ إِلَّا أَذًى وَإِنْ يُقَاتِلُوكُمْ يُوَلُّوكُمُ الْأَدْبَارَ ثُمَّ لَا يُنْصَرُونَ “Onlar incitmekten başka size bir zarar veremezler. Sizinle savaşa koyulurlarsa, geri dönüp kaçarlar. Sonra kendilerine yardım da edilmez.” [Ali İmran 111] Yahudi varlığı, Aziz ve Kaviyy olan Allah’ın buyurduğu gibi insanların ipine tutunmadıkça, savaşçı bir topluluk olmaması sebebiyle kendi başına ayakta duramaz.

ضُرِبَتْ عَلَيْهِمُ الذِّلَّةُ أَيْنَ مَا ثُقِفُوا إِلَّا بِحَبْلٍ مِنَ اللهِ وَحَبْلٍ مِنَ النَّاسِ “Allah’tan bir ipe ve insanlardan bir ipe tutunmadıkça, nerede bulunurlarsa bulunsunlar, onlara alçaklık damgası vurulmuştur” [Ali İmran 112] Yahudiler, Allah’ın ipini kesip atmışlardır. Geriye sadece Amerika, Avrupa ve Yahudi varlığının vahşi saldırıları karşısında parmağını dahi oynatmayan Müslüman ülkelerdeki hain ajan yöneticilerden oluşan insanların ipi kalmıştır... Dolayısıyla asıl sorun, bugün İslam beldelerinde kurulu olan devletlerdedir. Çünkü bu devletlerin yöneticileri, İslam ve Müslüman düşmanı sömürgeci kâfirlerin dostudurlar... İşte Müslümanların asıl musibeti, Allah Subhânehu ve Teâlâ’yı dost edinmek, O’nun hükümlerini uygulamak, O’nun yolunda cihat etmek, Rasûlü SallAllahu Aleyhi ve Sellem’i örnek almak, böylece İslam ve Müslümanları üstün, küfür ve kafirleri de zelil kılmak yerine, sömürgeci kafirlerin emir ve yasaklarına göre hareket eden yöneticilerindedir ve onların sömürgeci kâfirleri dost edinmelerindedir.

وَيَوْمَئِذٍ يَفْرَحُ الْمُؤْمِنُونَ * بِنَصْرِ اللَّهِ يَنْصُرُ مَنْ يَشَاءُ وَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ “O gün Allah’ın zafer vermesiyle müminler sevinecektir. Allah, dilediğine yardım eder. O, mutlak güç sahibidir, çok merhametlidir.” [Rum 4-6]

H.15 Zilkade 1447
M.02 Mayıs 2026

 

Devamını oku...

SAYI 598 Çıktı - Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi El-Raye Gazetesi

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi

El-Raye Gazetesi Yeniden Yayında

 

Biz, Hizb-ut Tahrir Medya Ofisi olarak takipçilerimiz ve Merkezi Medya Bürosu Web Sayfası misafirlerimize, Hizb-ut Tahrir tarafından 1954 yılında başlatılan El-Raye Gazetesinin tekrar yayına başlatılmasını duyurmaktan gurur duyarız. Karanlık ve zorba rejimlerin baskısı sonucu haftalık yayınlanan gazete durdurulmuştu. Şimdi Hizb-ut Tahrir El-Raye Gazetesini Allah’ın izniyle tekrar başlatacaktır.

Devamını oku...

ABD-Endonezya Büyük Savunma İşbirliği Ortaklığı

ABD-Endonezya Büyük Savunma İşbirliği Ortaklığı

Soru:

13 Nisan 2026 tarihinde ABD Savaş Bakanı ve Endonezya Savunma Bakanı, ABD ile Endonezya arasında “Büyük Savunma İşbirliği Ortaklığı” (Major Defense Cooperation Partnership - MDCP) kurulduğunu duyurdular. Bundan kısa bir süre önce ABD Savaş Bakanlığı’ndan sızdırılan gizli bir belgede, Amerikan uçaklarına Endonezya hava sahasında geniş çaplı uçuş izni verildiği yer almıştı... Peki bu anlaşmanın içeriği ve yansımaları nelerdir? Endonezya-ABD ilişkilerini ve aynı zamanda Çin ile olan ilişkileri nasıl etkileyecek?

Cevap:

Bu konunun netleşmesi için aşağıdaki hususlara bir göz atılması gerekiyor:

1- 13 Nisan 2026 tarihli ortak bildiride şu ifadeler yer almıştır: “ABD Savaş Bakanı ve Endonezya Savunma Bakanı, ABD ile Endonezya arasında “Büyük Savunma İşbirliği Ortaklığı” (Major Defense Cooperation Partnership - MDCP) kurulduğunu duyurdu. Bu ortaklık, ABD ile Endonezya arasındaki ikili savunma ilişkilerinin gücünü ve potansiyelini ortaya koyuyor. MDCP ayrıca ikili savunma işbirliğini güçlendirmek için yönlendirici bir çerçeve olmayı hedefliyor. Bu duyuru ile birlikte iki ülke, Hint-Pasifik bölgesinde barış ve istikrarı koruma konusundaki ortak yükümlülüklerine bir kez daha vurgu yapmışlardır ... MDCP, karşılıklı saygı ve ulusal egemenlik ilkeleri temelinde yürütülecek üç temel eksen üzerine oturtulmuştur: Birincisi: Askeri modernizasyon ve kapasitenin geliştirilmesi. İkincisi: Profesyonel askeri eğitim ve öğretim. Üçüncüsü: Askeri tatbikatlar ve operasyonel işbirliği.”

2- Ortak bildirinin yayınlanmasından iki gün önce, 12 Nisan 2026 tarihinde Hindistan merkezli Sunday Guardian gazetesi web sitesinde şu çarpıcı bilgilere yer vermiştir: “ABD Savaş Bakanlığı’na ait gizli bir belgede; Endonezya Cumhurbaşkanı Prabowo Subianto ile Başkan Donald Trump arasında Şubat ayında Washington’da gerçekleşen görüşmenin ardından, Amerikan askeri uçaklarının Endonezya hava sahasını kullanmasına izin veren bir plan hazırlandığı yer aldı. Bu durum, ABD’nin Hint-Pasifik bölgesindeki operasyonel erişimini genişletme yolunda önemli bir adım attığı anlamına geliyor. Prabowo, Barış Kurulu Zirvesi’ne (Board of Peace Summit) katılmak üzere 18-20 Şubat 2026 tarihlerinde Washington’u ziyaret etti. Gizli bir ABD belgesinde yer alan detaylara göre Prabowo, bu ziyaret sırasında Trump ile yaptığı ikili görüşmede, Amerikan uçaklarına Endonezya hava sahasında geniş çaplı uçuş izni verilmesini öngören bir öneriyi onayladı.” (12.04.2026 Sunday Guardian)

3- Gizli belgeye atıfta bulunan gazetede ayrıca şu ifadeler yer almıştır: “Bu taahhüdü hayata geçirmek amacıyla, ABD Savaş Bakanlığı, 26 Şubat’ta Endonezya Savunma Bakanlığı’na ‘Amerikan Uçuşlarına İşlerlik Kazandırılması’ başlıklı bir belge iletti. Söz konusu belge; Endonezya’nın, beklenmedik durum operasyonları, krize müdahale görevleri ve iki taraf arasında kararlaştırılan askeri tatbikatları gerçekleştirmek üzere Endonezya hava sahasının Amerikan askeri uçakları tarafından kullanılmasına izin vermesini öngören resmi bir mutabakat önermektedir.” Belgede ayrıca “Amerikan uçaklarının, geçiş yapacaklarına dair bildirimde bulunduktan hemen sonra, ABD tarafından daha sonra bu uygulamanın iptal edildiği bildirilene kadar doğrudan geçiş yapabilecekleri.” belirtilmektedir.”

4- Ayrıca burada doğudan batıya 5.000 kilometreden fazla uzanan, Hint ve Pasifik Okyanusları arasındaki hayati hava koridorlarından geçen uçsuz bucaksız Endonezya takımadalarıyla ilgili bir diğer önemli husus daha bulunmaktadır. Bu erişimi Washington için stratejik açıdan değerli kılan da işte tam olarak budur. Zira Endonezya’nın tüm hava sahası aynı statüde değildir. BM Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin (UNCLOS) 53. maddesi uyarınca, belirlenmiş olan ‘Takımada Deniz Yolları’ (ALKI) —yani Sunda Boğazı koridoru, Lombok-Makassar Boğazı koridoru ve Aru Denizi koridoru— gemiler ve uçaklar için tanımlanmış geçiş hakları barındırmaktadır ve Endonezya bu hakları askıya alamaz. Ancak bu koridorlar Kuzey’den Güney’e uzanmaktadır. Guam, Filipinler, Avustralya veya Diego Garcia’yı birbirine bağlayan Amerikan operasyonel rotaları ise genellikle doğudan batıya doğru uzanmaktadır. Bu rotalar, 2002 tarihli 37 sayılı Endonezya Kanunu’na göre henüz Endonezya tarafından belirlenmiş herhangi bir takımada koridorunun parçası olmayan hava sahası üzerinden geçmektedir. İşte bu anlaşmanın tehlikesi tam da burada yatmaktadır!! Zira bu anlaşma, ABD’nin öteden beri büyük ilgi duyduğu doğu-batı yönlü geçişlere erişim hakkı tanımaktadır. Nitekim ABD Dışişleri Bakanlığı, 2014 yılında yayımladığı “Denizlerin Sınırları” başlıklı raporunda bu tür geçişlerin uluslararası hukuk gereği açık olması gerektiğini ifade etmiştir.

5- Kaldı ki “krizlere müdahale” kavramı, ucu açık ve muğlak bir terimdir, insani yardımları yahut saldırı paketlerini kapsayacak kadar geniştir. Aynı şekilde “acil durum operasyonları” da afet yardımı koordinasyonundan Güney Çin Denizi’nde ya da ötesinde yürütülen askerî operasyonlara kadar her anlama gelebilir.

Dolayısıyla kapsamlı erişim veya kapsamlı geçiş sistemine göre Endonezya’nın, her bir uçuşu tek tek ele alarak bu operasyonlar arasında etkin bir şekilde ayrım yapması mümkün değildir. Eğer bir ABD uçağı üçüncü bir ülkeye askeri operasyon düzenlemek için Endonezya hava sahasını kullanmak isterse, Cakarta’nın bunu isteyip istemediğine ya da önceden bilgilendirilip bilgilendirilmediğine bakılmaksızın Endonezya fiilen bu operasyonda bir aracı konumuna düşecektir. O üçüncü ülke, Endonezya’nın imzaladığı niyet anlaşmasının maddelerinde yer alan teknik detaylara pek itibar etmeyerek, Endonezya topraklarını Amerikan kuvvetlerinin doğrudan bir geçiş güzergahı olarak değerlendirecektir.

6- Çin’in bu gizli belgeye ve Amerika Birleşik Devletleri ile Endonezya arasındaki savunma işbirliği anlaşmasına yönelik tutumuna gelince; Çin Halk Kurtuluş Ordusu’na bağlı ulusal bir yayın organı olan Global Times, X hesabında şu bilgileri paylaşmıştır: “17 Nisan 2026 Cuma günü Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Guo Jiakun’dan, Endonezya’nın ABD ordusuna hava sahasına erişim izni vermesi teklifini değerlendirmesi ve Washington ile Cakarta arasındaki askeri ilişkiler hakkında yorum yapması istendiğinde “ Güneydoğu Asya Uluslar Birliği Tüzüğü (ASEAN) ve Güneydoğu Asya Dostluk ve İşbirliği Sözleşmesi’nin, üye devletlerin bölgesel barış, güvenlik ve refahı güçlendirme sorumluluğunu paylaştığını ve “kendi topraklarının kullanımı da dâhil olmak üzere” üye devletlerin egemenliğini ve toprak bütünlüğünü tehdit eden hiçbir politika veya faaliyete katılamayacaklarını açıkça hükme bağladığını.” ifade etti. Guo ayrıca “Savunma ve güvenlik alanındaki iş birliğinin, herhangi bir üçüncü tarafın çıkarlarını hedef almaması veya zarar vermemesi ve bölgesel barış ile istikrarı zedelememesi gerektiğine güçlü bir şekilde inandıklarını” belirtti.

7- Hint-Pasifik bölgesinde; Japonya, Güney Kore, Filipinler, Tayland ve Avustralya’nın Amerika Birleşik Devletleri ile karşılıklı savunma anlaşmaları bulunmaktadır. Bu, ABD’nin, herhangi bir saldırıya uğraması durumunda ilgili ortağını savunmakla yükümlü olduğu anlamına gelmektedir. Diğer yandan Singapur da bir savunma antlaşması uyarınca ABD’nin müttefiki olmasa da Güneydoğu Asya bölgesinde Washington’un en yakın güvenlik ortaklarından biri olmaya devam etmektedir. 2005 tarihli Stratejik Çerçeve Anlaşması uyarınca ABD, Singapur’u Güvenlik İşbirliği’nin en önemli ortağı olarak tanımıştır. Ardından Singapur ile ABD, 2015 yılında biyogüvenlik, siber savunma, insani yardım, afet yardımı ve stratejik iletişim gibi alanlarda iş birliğini belirlemek amacıyla Geliştirilmiş Savunma İş Birliği Anlaşması imzalamışlardır. (20.04.2026 Channel News Asia)

8- Büyük Savunma İş Birliği Anlaşması’nin (MDCP) içeriği incelenip detaylıca analiz edildiğinde anlaşmanın şu hususları barındırdığı görülecektir:

A- Bu anlaşma, Amerika’nın denizcilik alanına daha fazla nüfuz etmesine ve Malakka Boğazı üzerindeki kontrolünü daha da artırmasına zemin hazırlamaktadır. Malakka boğazı, Endonezya ile özellikle Malezya ve Singapur gibi komşu ülkeler arasında son derece önemli bir deniz geçididir. Bu da küresel ticaret ve enerji taşımacılığı için en kritik geçiş güzergahından biri olan Malakka Boğazı üzerindeki Amerikan etkisinin artacağı anlamına gelmektedir. Malakka Boğazı, aynı zamanda Çin, Japonya ve Güney Kore enerjisinin can damarıdır. Bilindiği üzere, Çin’in ham petrol ve gaz ithalatının çok büyük bir kısmı Endonezya, Malezya ve Singapur arasında yer alan bu dar koridordan geçmektedir. Amerika Birleşik Devletleri’nin son zamanlarda bu stratejik boşluğu doldurmak için hamlelerini hızlandırdığı görülmektedir ve bunun Donald Trump döneminde gerçekleşmesi asla bir tesadüf değildir.

B- Bu anlaşma, Endonezya’da başta savaş gemileri olmak üzere ABD askeri araçlarının kapsamlı onarımı, bakımı ve yenilenmesi için tesisler tahsis edilmesine, hatta inşa edilmesine zemin hazırlamaktadır. Nitekim MDCP anlaşmasına ilişkin yapılan ortak açıklamada, operasyonel hazırlığı artırmak amacıyla bakım, onarım ve yenileme alanlarında iş birliği yapılacağı açıkça belirtilmiştir. ABD’nin daha önce Kuzey Sulawesi’deki Bitung bölgesinde, savaş gemilerinin bakım ve onarımı için böylesi bir deniz üssü kurmaya ilgi duyduğunu da unutmamak gerekir.

C- Anlaşma, her bir uçuş/durum için ayrı ayrı izin verilmesi yerine, bildirim esasına dayalı bir sistemi yerleştirmekte ve bu da ABD askeri kuvvetlerinin hareketliliği üzerindeki prosedürel kısıtlamaları önemli ölçüde azaltmaktadır. Anlaşma ayrıca; ABD Pasifik Hava Kuvvetleri ile Endonezya Hava Operasyon Merkezleri arasında doğrudan bir kırmızı hat kurulmasını ve buna paralel diplomatik ve askeri iletişim kanallarının oluşturulmasını öngörmektedir. Her bir uçuş için ayrı ayrı izin almak yerine sadece bildirim esasına dayalı bu sistem, Amerikan askeri uçaklarının Endonezya hava sahasından hızlı ve engelsiz bir şekilde geçmesine olanak tanımaktadır. Bu durum, Amerikan uçaklarının Avustralya’nın Darwin kentindeki üssünden kalkıp Endonezya hava sahası üzerinden Çin ve Tayvan’a, oradan Filipinler’e ve ardından Japonya’ya ulaşması açısından son derece büyük bir önem arz etmektedir!

D- Bu anlaşma, 2026 yılı içerisinde Endonezya ile Amerika arasındaki ilişkilerde yaşanan birtakım gelişmelere de işaret etmektedir. Bu gelişmelerden bazıları şunlardır:

Birincisi: Endonezya’nın, Trump liderliğindeki ABD tarafından yürütülen Barış Kurulu’na katılımı: “Endonezya, Gazze’deki sözde barış görevi için 8 bin askerin hazır olduğunu duyurdu... Böylece Endonezya, Trump’ın Gazze için başlattığı Barış Kurulu girişimine resmî olarak asker göndermeyi taahhüt eden ilk ülke oldu. İki yıl süren yıkıcı savaşın ardından geçen 10 Ekim’den bu yana “İsrail” ile Hamas arasında imzalanan ateşkesin sürdüğü ifade ediliyor.” (16.02.2026 Russia Today)

İkincisi: Aynı ay içerisinde ABD ile Endonezya arasında karşılıklı ticaret anlaşması imzalandı: “Endonezya ve ABD, Endonezya mallarına uygulanan Amerikan gümrük vergilerini %32’den %19’a düşürmeyi amaçlayan bir ticaret anlaşması imzaladı. Cakarta, başta en önemli ihracat kalemi olan palmiye yağı olmak üzere çeşitli ürünler için gümrük muafiyeti elde etti. Endonezya Ekonomi Bakanı Airlangga Hartarto ile Amerikan Ticaret Temsilcisi Jamieson Greer, aylarca süren müzakerelerin ardından Washington’da anlaşma imzaladılar. Buna karşılık Endonezya da tüm sektörlerde çoğu Amerikan ürünlerine uygulanan gümrük engellerini kaldıracak... Cakarta ayrıca, Amerikan ticari çıkarlarına zarar veren yabancı şirketlere karşı önlemler almayı ve kritik madenler ile enerji kaynaklarında Amerikan yatırımlarını kolaylaştırmayı, nadir toprak elementleri sektörünün geliştirilmesini hızlandırmak için ABD şirketleriyle iş birliği yapmayı da kabul etti... Endonezya Cumhurbaşkanı Prabowo Subianto, anlaşmayı tamamlamak ve ABD-Endonezya Barış Kurulu liderlerinin ilk toplantısına katılmak üzere Washington’a gitti. Burada Başkan Trump ile “(ABD-Endonezya İttifakı İçin Yeni Bir Altın Çağa Doğru) Anlaşmanın Uygulanması” başlıklı bir belge imzaladı. Beyaz Saray, bu belgenin her iki ülke için ekonomik güvenliği ve büyümeyi pekiştireceğini belirtti. (20.02.2026 Şarku’l Avsat)

Üçüncüsü: Hindistan merkezli Sunday Guardian gazetesi 12 Nisan 2026 tarihinde internet sitesinde şu bilgiyi paylaşmıştır: “ABD Savaş Bakanlığı’na ait gizli bir belge; Endonezya Cumhurbaşkanı Prabowo Subianto ile Başkan Donald Trump arasında Şubat ayında Washington’da gerçekleşen görüşmenin ardından, Amerikan askeri uçaklarına Endonezya hava sahasına erişim hakkı veren bir plan hazırlandığını ortaya çıkardı. Gizli bir Amerikan belgesinde yer alan bu detaylara göre söz konusu durum, ABD’nin Hint-Pasifik bölgesindeki operasyonel nüfuzunu genişletmesi açısından önemli bir adımı temsil etmektedir.” (12.04.2026 Sunday Guardian)

Dördüncüsü: Daha önce açıkladığımız MDCP (Büyük Savunma İşbirliği Ortaklığı) anlaşmasının imzalanması. 13 Nisan 2026 tarihli ortak bildiride şu ifadelere yer verildi: “ABD Savaş Bakanı ve Endonezya Savunma Bakanı, ABD ile Endonezya arasında “Büyük Savunma İşbirliği Ortaklığı” (Major Defense Cooperation Partnership - MDCP) kurulduğunu duyurdu... MDCP üç temel eksene dayanmaktadır... (1) Askeri modernizasyon ve kapasiteni geliştirilmesi; (2) Profesyonel askeri eğitim ve öğretim; (3) Askeri tatbikatlar ve operasyonel işbirliği.

Bu dört madde, Endonezya ile Amerika arasındaki ilişkilerin gerçek vakıasını gözler önüne sermekte ve Siyasi Mefhumlar kitabının “Uzak Doğu Meselesi” bölümünde (s. 158-159/ Türkçe s.165.166) yer alan şu ifadeleri doğrulamaktadır: “Amerika, Hollanda’yı Endonezya’dan çıkarmayı başardıktan sonra onun yerine geçmeye çalışmasına rağmen Endonezyalılar, uzun yıllar ona direndiler ve diğer bir sömürgecinin girmesi için başka bir sömürgecinin çıkarılmasına karşı çıktılar. Bunun üzerine Amerika, Endonezya’nın önüne engeller koymaya, ona karşı devrimler yapmaya başladı... Bu sıkıştırmalardan dolayı Endonezya yöneticileri baskıya boyun eğip Amerikan kredilerini ve askeri yardımları kabul ettiler. Böylece Endonezya, Amerikan nüfuzu altına girdi ve Sukarno döneminden bu yana Amerika’nın tabilerinden biri sayılır... Böylece özellikle ordu ve ülke ekonomisi üzerindeki hakimiyeti olmak üzere Amerika, Endonezya’ya hâkim hale geldi ve bu durum bugüne kadar devam etti.” Yine mevcut Cumhurbaşkanı seçildikten sonra 11 Kasım 2024 tarihinde yayınladığımız soru-cevapta da şöyle demiştik: “Yukarıdaki bilgiler ışığında, 20 Mart 2024’te seçim zaferini açıklamasından 20 Ekim 2024’te göreve başlamasına ve sonrasına kadarki süreçte, yeni Endonezya Cumhurbaşkanı Prabowo’nun, seleflerinin izinden gittiği, hatta Amerika’ya daha da yakınlaştığı ve Endonezya’da hala Amerika nüfuzunun baskın olduğu görülmektedir!” İşte böylece Endonezya Amerika’nın nüfuzuna tabi bir devlet haline gelmiştir... Oysa Endonezya; konumu ve nüfusu bakımından büyük bir ülke olmakla birlikte, bundan da önemlisi o toprakları kuşatan yüce İslam sayesinde; Raşidi Hilafet’i kurarak hayatın her alanında İslam’ı uygulamak suretiyle, yeryüzünün dört bir yanına hayrı yayarak tüm dünyayı etkileyebilecek ve böylece Alemlerin Rabbinin büyük farzını yerine getirerek de O’nu razı edebilecek potansiyel ve güce sahiptir... Aksi takdirde Endonezya rejimi, Amerika’nın esiri ve onun emir ve yasaklarına göre hareket eden bir tabi devlet olarak kalmaya devam edecektir. Böylece hem dünyasını hem de ahiretini kaybedecektir ki bu, apaçık bir hüsrandır.

إِنَّفِيذَلِكَلَذِكْرَىلِمَنْكَانَلَهُقَلْبٌأَوْأَلْقَىالسَّمْعَوَهُوَشَهِيدٌ “Şüphesiz ki bunda kalbi olan yahut hazır bulunup kulak veren kimseler için bir öğüt vardır.” [Kâf 37]

H.14 Zilkade 1447
M.01 Mayıs 2026

Devamını oku...

Sudan Hükümeti Sefalet Üretmektedir: Elektrik Tarifelerine %72’den Fazla Zam

Hükümet, elektrik şirketi aracılığıyla hiçbir ön bildirimde bulunmadan elektrik fiyatlarına %72’yi aşan devasa bir zam yaptı. Bu artışlar konut tüketiminde şu şekilde oldur:

İlk 100 kilovat: 4.000 Cüneyh’ten 7.000 Cüneyh’e,

İkinci 100 kilovat: 5.000 Cüneyh’ten 9.000 Cüneyh’e,

Üçüncü 100 kW: 6.000 Cüneyh’ten 11.000 Cüneyh’e yükseltildi ve artışlar bu şekilde devam edip gitmektedir.

Hükümetin elektrik birim fiyatına bu denli büyük zamlar yapması, hiçbir meşru gerekçesi olmaksızın insanların mallarını haksız yere yemek ve onların sıkıntılarını artırmaktan başka bir anlam taşımaz. Özellikle de lanet savaş sebebiyle sahip olduklarının büyük kısmını kaybeden halkın ezici çoğunluğunun yaşadığı ağır şartlar göz önüne alındığında, bu durum hükümetin halkın halini ve ihtiyaçlarını umursamadığını gösteriyor. Hükümet, tıpkı insanları gizlice ve karanlığın çökmesiyle soyan hırsızlar gibi hareket ediyor. Bu zamların hiçbir haklı gerekçesi olmadığını kendisi de çok iyi bilmektedir, işte bu yüzden hiçbir duyuru yapmadan gizlice zam yapmıştır!

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti olarak biz, hükümetin bu bocalaması karşısında şunları vurguluyoruz:

Birincisi: Elektrik, günümüzde hayatın zarurî ihtiyaçlarından kabul edilmektedir ve kamu mülkiyetindendir. Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in şu hadisinin kapsamına girer: “İnsanlar üç şeyde ortaktırlar: Su, mera ve ateş.” Hadisteki ateş kavramı enerjiyi de içine alır. Dolayısıyla elektrik bedava ya da en kötü ihtimalle sadece maliyet fiyatına sunulmak zorundadır.

İkincisi: Bugün elektrik meselesinde olduğu gibi, kamu mülkiyetinin özel mülkiyete devredilmesi İslam’a göre şeran caiz değildir. Elektrik sektörü, IMF ve Dünya Bankası’nın talimatları doğrultusunda özelleştirilmiştir.

Üçüncüsü: Hükümet, elektriği halka ücretsiz ya da yalnızca maliyetine sunmak yerine ondan kâr elde etmeye çalışmaktadır. Bu nedenle, bütçe açıklarını kapatmak, hem kendisi hem de yozlaşmış çevresinin lüks içinde yaşamasını sağlamak için vergileri, gümrük harçlarını ve son olarak elektrik tarifelerini artırarak halkı yoksullaştırmaktadır.

Savaştan önce de sonra da tek derdi yoksulluk üretmek ve fakirleri ezmek olan bu hükümet, hakkımızda hiçbir ahit ve yemin gözetmemektedir. Bu hükümet, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmeti yönetmeye kesinlikle layık değildir. Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem bu ümmet hakkında şöyle buyurmuştur:

اللَّهُمَّ مَنْ وَلِيَ مِنْ أَمْرِ أُمَّتِي شَيْئاً فَشَقَّ عَلَيْهِمْ فَاشْقُقْ عَلَيْهِ، وَمَنْ وَلِيَ مِنْ أَمْرِ أُمَّتِي شَيْئاً فَرَفَقَ بِهِمْ فَارْفُقْ بِهِ“Allahım! Kim ümmetimin işinden bir şey üstlenir, sonra da onlara sıkıntı verirse, sen de ona sıkıntı ver. Kim de ümmetimin işinden bir şey üstlenir, sonra da onlara nazik ve iyi davranırsa, sen de ona iyi davran.”

Bu batıl, yozlaşmış ve zalim rejimler, insanlara zorluk çıkarmaktan başka bir şey yapmazlar. O halde Sudan halkı, Nübüvvet metodu üzere İkinci Raşidi Hilafet’i ikame etmek ve İslam’ı uygulamak için çalışanlarla birlikte çalışmalıdır. Hilafet, halkın işlerini güdecek, tebaasına şefkatle muamele edecek, faizci küfür kurumlarının değil, yalnızca Alemlerin Rabbi olan Allah’ın rızasını gözetecek, kamu mülkiyetini ait olduğu yere koyacak ve böylece bu, tebaanın hayatına hayır ve bereket olarak yansıyacaktır.

Devamını oku...

Yahudi Varlığının Uykusunu Kaçıran Kâbus

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Yahudi Varlığının Uykusunu Kaçıran Kâbus

 

Haber:

Yahudi varlığı içinde artan endişe ve tartışmaların ortasında emekli Tümgeneral Yitzhak Brik, olası bir Mısır saldırısı konusunda uyarıda bulunarak, 2026 Bedir tatbikatlarını 73 Savaşı’ndaki stratejik savunma planına benzetti; zira o dönemde Mısırlılar siyasi ve askeri düzeyi aldatarak, tüm varlığı şaşkına çeviren bir savaşı başlatmayı başarmışlardı.

Ayrıca Brik, Yahudi varlığının, Mısır ile Türkiye arasında olası bir ittifaktan dolayı yükselen stratejik bir tehditle karşı karşıya olduğu konusunda da uyarmış ve varlığının, oluşabilecek bu ittifakın onu iki bölgesel güç karşısında zorlu bir savaşa sürükleyebileceğini henüz kavrayamadığını belirtmiştir.

Yorum:

Son zamanlarda mevcut ve eski Yahudi varlığı liderleri ile aynı şekilde medya mensupları ve analistler arasında, Mısır, Türkiye ve Pakistan’ın da aralarında bulunduğu birçok Müslüman ülkesine karşı şikâyet ve endişe dili önemli ölçüde artmıştır.

Bu endişe ilk bakışta, bu ülkelerdeki mevcut sistemlerin ve liderlerin doğası gereği, Yahudi varlığına herhangi bir zarar vermek bir yana ona saldırı planlamayı bile düşünmeyen sistemler olmaları nedeniyle ciddiyetsiz ve yersiz görülebilir.

Ancak bu uyarıların tekrarlanması, varlığın bazı liderlerinde gerçek bir kaygının derinleştiğini ifade etmekte ve bu da onları, Mısır, Türkiye, Pakistan ve diğerlerine karşı kışkırtmanın dozunu artırmaya sevk etmektedir; hedef ise bu ülkeleri stratejik ve saldırı silahlarından arındırmaktır; yoksa bu rejimlerden bir güvensizlik hissettikleri için değildir; aksine Yahudi siyasi ve askeri liderleri ile onların araştırmacıları, analistleri ve medya mensupları, uykularını kaçıran bir kâbusun acısını çekmektedirler; bu kâbus ise, bu ülkelerin ordularının, eğer karar verirlerse ya da içlerindeki muhlis olanlar dizginleri ele geçirirse, kendi varlıklarını ortadan kaldırabilecek güçte olmalarıdır.

Yahudi varlığı, kibrine rağmen, Amerika ve Batı’nın ipine rağmen ve Müslüman ülkelerdeki mevcut rejimlerin onu korumasına rağmen, bu sızlanma, endişe ve kışkırtma yoluyla bize, en kötü korkularını ve en dehşet verici kâbuslarını yaşadığını göstermektedir; peki, Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in ümmetinin askerlerinden kim bu kâbusları gerçeğe dönüştürme şerefine sahip olacak?

Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَنُرِيدُ أَن نَّمُنَّ عَلَى الَّذِينَ اسْتُضْعِفُوا فِي الأَرْضِ وَنَجْعَلَهُمْ أَئِمَّةً وَنَجْعَلَهُمُ الْوَارِثِينَ وَنُمَكِّنَ لَهُمْ فِي الأَرْضِ وَنُرِي فِرْعَوْنَ وَهَامَانَ وَجُنُودَهُمَا مِنْهُم مَّا كَانُوا يَحْذَرُونَ “Biz ise, o yerde güçsüz düşürülenlere lütufta bulunmak, onları önderler yapmak ve onları vârisler kılmak, o yerde onları iktidar yapmak; Firavun ile Hâmân’a ve ordularına, onlardan (İsrailoğullarından gelecek diye) korktukları şeyi göstermek istiyorduk.” [Kasas 5-6]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Abdullah Hamad el-Vadi

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER