Perşembe, 25 Zilhicce 1447 | 2026/06/11
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Trump, Müslümanların Başındaki Yöneticilerden Zorunlu Olarak Abraham Anlaşmaları’na Katılmalarını İstiyor! Aralarında Ona Cizye Ödetecek Tek Bir Adam Bile Yok!

Amerikan Başkanı Trump; Suudi Arabistan, BAE, Katar, Pakistan, Türkiye, Mısır, Bahreyn ve Ürdün liderleriyle yaptığı telefon görüşmelerinde Abraham Anlaşması’na katılım konusunu ele aldığını duyurdu. Trump, “Bir barış anlaşmasına varmak için ABD’nin sarf ettiği tüm çabalar göz önüne alındığında, Abraham Anlaşması’na katılımın zorunlu olması gerektiğini.” ifade etti.

Müslümanların başındaki yöneticilerin bu açıklamalara verdikleri tepkiler ise tek kelimeyle yüz kızartıcıdır. Suudi Arabistan, “Filistin devletinin kurulmasına yönelik geri dönüşü olmayan bir yolun bulunması” gerektiği şartını ileri sürdü. Türkiye Dışişleri Bakanı ise; Pakistan’dan Körfez’e kadar uzanan, Türkiye, Suudi Arabistan, Mısır ve birçok Körfez ülkesini kapsayan, İran’ın da ileride dahil olabileceği bir bölgesel güvenlik mimarisine dair Türkiye’nin vizyonunu açıkladı. Ayrıca, 1967 sınırlarında bir Filistin devletini tanıması halinde Yahudi varlığının da bu ittifaka katılabileceğini ifade etti. Türkiye’nin Abraham Anlaşmaları’na katılımını ise Filistinlilerin öldürülmesinin durdurulması ve Gazze halkının gıda, barınma, ilaç ve suya erişimine getirilen kısıtlamaların kaldırılması şartına bağladı... Ayrıca iki devletli çözümün herhangi bir uzlaşının temeli olması gerektiğini vurguladı. Diğer yöneticiler ise tek kelime bile etmedi. Kaldı ki bu ucube anlaşmaları halihazırda imzalamış olanlar da zaten ortadadır: BAE, Bahreyn, Fas, Sudan ve Kazakistan.

Müslüman yöneticilerin tüm tutumları utanç vericidir. İster hemen imza atanlar, ister şart koşanlar, ister gizlice imzalayanlar, isterse henüz imzalamayıp mezar sessizliğine bürünenler olsun; hepsi aynıdır. Çünkü bu anlaşmaların özü, Yahudi varlığını Müslüman topraklarında meşru kabul etmek, gasp ettiği topraklara meşruiyet kazandırmak, onunla ilişkileri normalleştirmek ve sözde dinler arası diyaloğu yaymaktır.

Filistin meselesinin tek meşru çözümü; Filistin’in kurtarılması ve bu sahte Yahudi varlığının ortadan kaldırılmasıdır. Müslümanlar bunun dışında hiçbir çözümü kabul etmezler. Tüm yöneticiler bu anlaşmaları imzalasa ve Yahudi varlığıyla normalleşse bile, ümmet ayağa kalktığında onların sonu gelecektir. Ümmet onları çekirdeğin atılması gibi atacak, Hilafetini kuracak, Rabb’inin şeriatıyla hükmedecek, gasp edilmiş Müslüman topraklarını kurtaracak ve İslam’ı bütün insanlığa hidayet, nur ve adalet mesajı olarak taşıyacaktır. O zaman Trump ve benzerlerine de Hilafet Devleti’ne cizye ödemek zorunda kalacakları bir düzen dayatılacaktır.

Dinler arası diyalog meselesine gelince; Müslümanlar tarih boyunca insanları “ortak bir söz” temelinde diyaloğa çağırmada öncü olmuşlardır:

قُلْ يَا أَهْلَ الْكِتَابِ تَعَالَوْا إِلَى كَلِمَةٍ سَوَاءٍ بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمْ أَلَّا نَعْبُدَ إِلَّا اللهَ وَلَا نُشْرِكَ بِهِ شَيْئاً وَلَا يَتَّخِذَ بَعْضُنَا بَعْضاً أَرْبَاباً مِنْ دُونِ اللهِ فَإِنْ تَوَلَّوْا فَقُولُوا اشْهَدُوا بِأَنَّا مُسْلِمُونَ “De ki: “Ey Kitap ehli! Ancak Allah’a kulluk etmek, O’na bir şeyi eş koşmamak, Allah’ı bırakıp birbirimizi Rab olarak benimsememek üzere, bizimle sizin aranızda müşterek bir söze gelin”. Eğer yüz çevirirlerse: “Bizim Müslüman olduğumuza şahit olun” deyin.” [Ali İmran 64] Müslümanlar, insanları Allah Subhânehu ve Teâlâ ’nın indirdiği hak dine davet etmek için fikri ve siyasi bir mücadele yürütmüşlerdir:

هُوَ الَّذِي أَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدَى وَدِينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدِّينِ كُلِّهِ وَلَوْ كَرِهَ الْمُشْرِكُونَ “O, kendisine ortak koşanlar hoşlanmasa da, dinini bütün dinlere üstün kılmak için Rasûlünü hidayet ve hak din ile gönderendir.” [Saff 9] İbrahim Aleyhisselam ise onların isnat ettiği bu anlaşmalardan tamamen beridir:

مَا كَانَ إِبْرَاهِيمُ يَهُودِيّاً وَلَا نَصْرَانِيّاً وَلَكِنْ كَانَ حَنِيفاً مُّسْلِماً وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِكِينَ “İbrahim, yahudi de, hıristiyan da değildi, ama doğruya yönelen bir müslimdi; ortak koşanlardan değildi.” [Ali İmran 67] Hiç şüphe yok ki onlar, İbrahim (a.s)’ın ismini kullanarak batıla hak libası giydirmek ve insanları saptırmak istemektedirler.

Eğer bu yöneticilerin içinde aklı başında bir adam olsaydı, Trump’ın bu açıklamalarına ve eylemlerine bir son verirlerdi. Onun kendi adlarına konuşmasına izin vermez, elini Müslüman beldelerinden çekmesi için onu haddine bildirirlerdi. Müstebit Trump’ın; Yahudi varlığının doğal bir parçası olduğu “Yeni Orta Doğu” hayallerini gerçekleştirmek, bu sayede Amerika’nın Müslümanların servetlerini, petrolünü, gazını, denizlerini ve semalarını kontrol etmesini sağlamak için onun zelil uşakları haline gelmezlerdi!

Trump’ı susturmaya, onun küstahlığına ve kibrine son vermeye muktedir olan ancak ve ancak Allah’ın izniyle yakında kurulacak olan Nübüvvet Metodu üzere Raşidi Hilafet Devleti’dir. Müslümanlar artık kararlarını vermeli, yöneticilerini devirmek için acele etmeli ve başlarına kendilerini Allah’ın Kitabı ve Rasûlü SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in sünnetiyle yönetecek tek bir Halife nasbetmelidirler. İşte Hizb-ut Tahrir, halkına asla yalan söylemeyen bir lider olarak Hilafet sancağını taşımaktadır. Haydi onunla birlikte çalışmak ve ona nusret vermek için acele edin!

 

Devamını oku...

“Sekülerizm ve Sahte İslam Tarihi Kompleksi” Başlıklı Makalenin Yazarına Yanıt

Sosyal medyada farklı tepkilere yol açan, bir köşe yazarının kaleme aldığı “Laiklik ve Sahte İslam Tarihi Kompleksi” başlıklı bir makaleye muttali olmuş bulunmaktayız.

Söz konusu makalede ortaya atılan birtakım iddialara cevap olarak şunları söylüyoruz:

Birincisi: Yazar, İslam’a karşı cehaletini ele veren ifadeler kullanmıştır; bu cehaleti onu İslam’a ve onun ahkamına iftira atmaya ve hakikatten tamamen uzak sözler söylemeye sevk etmiştir. Adil olmak adına, İslam’a iftira attığı kısmı aynen aktaralım: “İslam, bütün tarihi boyunca dinî farklılıklara sahip insanlar arasında eşitliği sağlayamamıştır. Müslümanların kurduğu bütün devletlerde ordular Arap Yarımadası’ndan çıkıp Asya, Avrupa ve Afrika’daki ülkeleri fethediyor, o ülkelerin halkını üç seçenekle karşı karşıya bırakıyordu: Ya İslam’a girmek, ya cizye vermek, ya da savaşmak. Müslümanlar, savaşı kazandığında erkekler köleleştiriliyor, kadınlar esir alınıyor ve mallara ganimet olarak el konuluyordu...”

Öncelikle yazar, Müslümanların savaşlarının sömürgecilik ya da zorbalık değil fetih olduğunu bizzat kabul etmiştir. Ayrıca bu üç seçenek, yazarın iddia ettiğinin aksine, fetihten sonra değil her zaman savaştan önce sunulmuştur.

Kâfirlerle savaşılmasını emreden, Âlemlerin Rabbi’dir. İslam’a girmeyip Müslümanlarla İslam hükümleri altında yaşamayı kabul edenlerden cizye alınmasını farz kılan da yine O’dur. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

قَاتِلُواْ الَّذِينَ لاَ يُؤْمِنُونَ بِاللّهِ وَلاَ بِالْيَوْمِ الآخِرِ وَلاَ يُحَرِّمُونَ مَا حَرَّمَ اللّهُ وَرَسُولُهُ وَلاَ يَدِينُونَ دِينَ الْحَقِّ مِنَ الَّذِينَ أُوتُواْ الْكِتَابَ حَتَّى يُعْطُواْ الْجِزْيَةَ عَن يَدٍ وَهُمْ صَاغِرُونَ “Kendilerine kitap verilenlerden Allah’a ve ahiret gününe iman etmeyen, Allah’ın ve Rasûlünün haram kıldığını haram saymayan ve hak din İslam’ı din edinmeyen kimselerle, küçülerek (boyun eğerek) kendi elleriyle cizyeyi verinceye kadar savaşın.” [Tevbe 29] Müslüman olduğunu iddia eden bu yazar, Allah’ın kelamına ve hükmüne itiraz etmektedir!

Yazarın, “Müslümanların zaferiyle sonuçlanan savaşlarda erkeklerin köleleştirildiği ve kadınların cariye yapıldığı “) iddiası, İslam’ın en azılı düşmanlarının bile söylemediği koca bir yalandır! Zira Müslümanların, kafirlere karşı giriştikleri bir savaştan galibiyetle çıkmaları durumunda, İslam’ın hükümleri uygulanır, insanlar dinlerinde ve ibadetlerinde serbest bırakılırlardı. Eğer durum yazarın iddia ettiği gibi olsaydı, bugün tüm İslam coğrafyasının köle ve cariyelerden oluşması gerekirdi. Aksine İslam, insanları kullara kul olmaktan kurtarıp, kulların Yaratıcısına kul yapmak için gelmiştir.

İkincisi: Yazar, “İslam; manevi hidayet, ahlaki içerik, insan ve hayata dair mana ve gayeler açısından bütüncül bir bakış açısı barındıran bir dindir vb.”) demiştir. Bu bariz bir çelişkidir; zira bir din nasıl olur da hem ruhi bir hidayet ve ahlaki içerik barındırıp, hem de aynı zamanda insan ve hayata dair bütünsel bir bakış açısına sahip olabilir?

İslam, hem ruhi hem de siyasi bir akidedir. İnsanın problemlerini çözmek için gelmiştir. İnsanda insan olması hasebiyle doyurulması gereken içgüdü ve uzvi ihtiyaçları vardır. İşte İslam; Hakîm ve Habîr olan Allah’tan gelen hükümlerle, bu ihtiyaçların ifrata veya tefrite kaçmadan nasıl doyurulacağını beyan etmiştir. İnsanı yaratan Allah, insana neyin fayda ve neyin zarar vereceğini en iyi bilendir! Yazarın bu hükümlerden habersiz olması onu sorumluluktan kurtarmaz, sadece İslam konusundaki cahilliğini tesciller.

Üçüncüsü: Yazar makalesinde “Adalet, özgürlük ve eşitlik konularında Avrupa’yı geçtiğimiz iddiasını tekrarlamayı bırakmalıyız. Bunlar sadece propaganda ve duygusal ideolojik önyargılardır. Avrupa İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ni üretti; uçağı, treni, bilgisayarı ve modern bilimleri üretti vb.” demiştir. Yazar hangi Avrupa’nın adaletinden bahsediyor? Avrupa’nın kadim ve modern tarihi bir sömürgecilik tarihidir; Avrupa tarihi özellikle mazlum Afrika halkına karşı işlediği zulümlerle doludur. Bugün dünyada sadece güçlü olanların sözü geçmektedir. Dünyanın en büyük demokratik devletinin başkanının söyledikleri ve yaptıkları ortadadır; zorbalığından müttefikleri bile nasibini almıştır. Onların özgürlük anlayışı ise ahlaksızlığın özgürlüğüdür; fıtrata aykırı davranışların özgürlüğüdür. Erkeğin erkekle, kadının kadınla evlenmesinin özgürlüğüdür. Epstein özgürlüğüdür; Epstein’ın ne olduğunu herkes bilir!

Onların modern ulus devletine gelince; evet, bu devletler kendi aralarındaki bitmek bilmeyen savaşları bir süreliğine durdurmuş olabilirler.

Ancak bizim coğrafyamızda bize dayattıkları ulus devletler ise, sömürgecinin çıkarlarına hizmet eden işlevsel devletlerdir. Bu devletlerin yöneticilerini bizzat atayanlar da devirenler de onlardır. İslam coğrafyasındaki halkların tamamı baskı altındadır. Eğer sömürgeci kâfir Batı olmasaydı, halklarını ezen bu yöneticiler bir gün bile iktidarda kalamazdı. Batılı yöneticilerin Müslümanların başındaki yöneticilerden ne kadar razı olduğuna dair en çarpıcı örnek; Trump’ın Mısır yöneticisi için söylediği “Favori diktatörüm!” sözüdür. Bu söz aslında münafık olanları hariç tüm Batılı yöneticilerin gerçeğini yansıtmaktadır.

İnsan hakları ise Batılı koca bir yalandır; onlar bununla sadece beyaz Avrupa insanının haklarını kastederler. Allah’ın geri kalan kulları onlar için bir anlam ifade etmez. Yahudi varlığının, en büyük demokratik devletin yardımıyla ve insan hakları iddia eden sözde uygar dünyanın sessizliği altında Gazze’de yaptıkları buna yeterli bir delildir. Ayrıca yazar; bilim ve teknik ürünleri ile yönetim, siyaset, nizam ve fikirler arasındaki farkı birbirine karıştırmaktadır. Uçağın, trenin veya modern bilimlerin yönetim ve siyasetle ne ilgisi var? Garip olan şudur ki yazar, Doğu Türkistan’daki Müslüman Uygurları ezen Çin’i bile örnek göstermiştir!

Dördüncüsü: Yazar makalesinde “Şu an geri kalmış durumdayız, bu geri kalmışlık gerçeğinden nasıl kurtulabiliriz?” diye soruyor ve cevaben de “İslam’ın hem din hem devlet olduğu fikrinden, yani siyasal İslamcı grupların temelini oluşturan o merkezi mitolojiden vazgeçmek gerekir” diyor.

Evet, geri kalmış durumdayız; ama İslam’a tutunduğumuz veya İslam’ın hükümleriyle yönetildiğimiz için geri kalmış değiliz, tam aksine İslam’dan uzaklaştığımız için geri kaldık. İslam, Âlemlerin Rabbi olan Allah’a teslim olmak ve boyun eğmektir. Yazar ve onun gibiler ise, kafir olmaları bir yana bizim gibi yaratılanlara teslim olmamızı ve boyun eğmemizi istemektedirler. Halbuki Allah bizi onlardan yani kafirlerden sakındırmaktadır. Zira Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تَتَّخِذُواْ الْيَهُودَ وَالنَّصَارَى أَوْلِيَاء بَعْضُهُمْ أَوْلِيَاء بَعْضٍ وَمَن يَتَوَلَّهُم مِّنكُمْ فَإِنَّهُ مِنْهُمْ إِنَّ اللّهَ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ “Ey inananlar! Yahudi ve Hristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostlarıdırlar. Sizden kim onları dost edinirse, kuşkusuz o da onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğunu doğruya iletmez.” [Maide 51]

İslam bir dindir, devlet de bu dinin bir parçasıdır. Bu, İslam’ın merkezi ve esasî bir fikridir. Zira İslam’ın yönetim, siyaset, iktisat ve içtimai nizamını uygulayan ancak bir devlettir. Allah bize şeriatını uygulamamızı emretmiştir, bu bağlamda şöyle buyurmuştur:

فَلَا وَرَبِّكَ لَا يُؤْمِنُونَ حَتَّى يُحَكِّمُوكَ فِيمَا شَجَرَ بَيْنَهُمْ ثُمَّ لَا يَجِدُوا فِي أَنْفُسِهِمْ حَرَجاً مِمَّا قَضَيْتَ وَيُسَلِّمُوا تَسْلِيماً “Hayır! Rabbine andolsun ki onlar, aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem yapıp, sonra da verdiğin hükme, içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın, tam bir teslimiyetle boyun eğmedikçe iman etmiş olmazlar” [Nisa 65] Kerim Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem de kurtuluşa ermek istiyorsak yönetim ve siyasette hem kendi sünnetine hem de Râşit Halifelerin sünnetine sarılmamızı vasiyet etmiştir. Bu bağlamda şöyle buyurmuştur:

فَإِنَّهُ مَنْ يَعِشْ مِنْكُمْ يَرَى بَعْدِي اخْتِلَافاً كَثِيراً فَعَلَيْكُمْ بِسُنَّتِي وَسُنَّةِ الْخُلَفَاءِ الرَّاشِدِينَ الْمَهْدِيِّينَ، وَعَضُّوا عَلَيْهَا بِالنَّوَاجِذِ وَإِيَّاكُمْ وَمُحْدَثَاتِ الْأُمُورِ فَإِنَّ كُلَّ مُحْدَثَةٍ بِدْعَةٌ وَإِنَّ كُلَّ بِدْعَةٍ ضَلَالَةٌ “Benden sonra, sizlerden yaşayanlar, birçok anlaşmazlıklara şahit olacaktır! O zaman sünnetime, sünnetimden bildiğiniz şeylere, doğru yol üzerinde bulunan halifelerimin (Hulefa-i Râşidîn’in) sünnetine sımsıkı sarılınız! Sonradan sonraya ortaya çıkarılan birtakım şeylerden sakınınız! Çünkü, sonradan sonraya ortaya çıkarılan şey bidattır. Her bidat da dalalettir, sapkınlıktır!” Bu açık uyarılara rağmen yazar; İslam nizamını ve hükümlerini bırakıp kâfirlerin sekülerizm, demokrasi, kapitalizm, komünizm gibi sapıklıklarına ve hevalarına uymamızı mı istiyor?

Beşincisi: Yazar makalesini “Bugün Avrupa’da hiç kimse Engizisyon mahkemelerini ya da köle ticaretini geri getirmeyi hayal etmiyor. Ama bazı Müslümanlar riddet cezasını, fetih çağlarını, cariyeleri, esir kadınları ve hilafeti geri getirmenin hayalini kuruyorlar.” diyerek bitiriyor.

Müslümanların yönetilmesini istemediği Hilafet, farz olması bir yana zulüm rejimlerinden ve zararlı devletçiklerin tasallutundan kurtulmalarının yegane yoludur. Sadece bir hayal veya temenni değildir; kafirler ve yandaşları hoşlanmasa da mutlaka kurulacaktır. Zira Hilafet Allah’ın bir vaadidir. Nitekim Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

وَعَدَ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُم فِي الْأَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ وَلَيُمَكِّنَنَّ لَهُمْ دِينَهُمُ الَّذِي ارْتَضَى لَهُمْ وَلَيُبَدِّلَنَّهُم مِّن بَعْدِ خَوْفِهِمْ أَمْنًا يَعْبُدُونَنِي لَا يُشْرِكُونَ بِي شَيْئًا وَمَن كَفَرَ بَعْدَ ذَلِكَ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ “Allah, içinizden, iman edip de salih ameller işleyenlere, kendilerinden öncekileri egemen kıldığı gibi onları da yeryüzünde mutlaka egemen kılacağına, onlar için razı olduğu dinlerini iyice yerleştireceğine, yaşadıkları korkularının ardından kendilerini mutlaka emniyete kavuşturacağına dair vaadde bulunmuştur. Onlar bana kulluk eder ve bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar. Artık bundan sonra kimler inkâr ederse, işte onlar fasıkların ta kendileridir.” [Nur 55] Ve Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in bir müjdesidir. Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem yaşadığımız bu ceberut saltanattan sonra Nübüvvet Metodu üzere Râşidî Hilafetin kurulacağını müjdelemiştir. Ahmed’in rivayet ettiği bir hadiste Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

ثُمَّ تَكُونُ مُلْكاً جَبْرِيَّةً فَتَكُونُ مَا شَاءَ اللهُ أَنْ تَكُونَ، ثُمَّ يَرْفَعُهَا إِذَا شَاءَ أَنْ يَرْفَعَهَا، ثُمَّ تَكُونُ خِلَافَةً عَلَى مِنْهَاجِ النُّبُوَّةِ. ثُمَّ سَكَتَ “Daha sonra ceberut bir saltanat olacaktır. O da Allah’ın dilediği kadar devam edecektir. Ardından Allah dilediği zaman onu ortadan kaldıracaktır. Sonra, Nübüvvet metodu üzere Hilafet olacaktır. Sonra sustu.”

Son olarak yazara diyoruz ki: evet İslam tarihi çarpıtılmıştır ancak senin iddia ettiğin gibi İslam’ın lehine değil, düşmanlarının lehine çarpıtılmıştır! İslam tarihini yazanlar, İslam düşmanı oryantalizm ekolüdür. Oryantalistlerin ne olduğunu bilir misin? Ne yazık ki Müslümanların içinden tarih yazanlar da onlardan beslenmiştir ve sen de onlardan alıyorsun! Kaldı ki İslam, tarihten veya insanların uygulamalarından değil; bizzat kaynağından yani vahiyden, Allah’ın Kitabı’ndan ve Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem ’in sünnetinden alınır.

Allah’tan hem bizim hem de yazarın hidayet bulmasını diliyoruz. Şüphesiz O buna kadirdir.

ve’s Selamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berakâtuh

Devamını oku...

Kuala Lumpur Mega Sezonu 2026: Sivil Hükümet Artık Allah’ın Gazabını Zerre Kadar Umursamamaktadır!

Kuala Lumpur, “Kuala Lumpur Mega Sezonu 2026” kapsamında Asya’daki küresel müzik turnelerinin ana merkezlerinden biri olmaya hazırlanıyor. Etkinlik kapsamında 2026 yılı boyunca dünya çapında ünlü sanatçılara ait 25 gösteri düzenlenecek. Organizasyonu üstlenen Live Nation Malaysia şirketinin açıklamasına göre Malezya’nın başkenti, altı farklı mekânda gerçekleştirilecek bu etkinliklerle Malezya içinden ve dışından 500 binden fazla hayranı ağırlamayı hedefliyor. İletişim Bakanı Fahmi Fadzil, 25 Mayıs 2026’daki lansman töreninde yaptığı konuşmada; “Kuala Lumpur Mega Sezonu’nun, yılın en görkemli konserleri ve gösterileri için bilet rezervasyonu yapacak vatandaşlardan yoğun ilgi görmesi beklenmektedir.” dedi. Hatırlanacağı üzere; geçtiğimiz günlerde geniş çaplı tepkilere neden olan “Su ve Müzik Festivali”nin ardından sivil Hükümet, Müslümanların öfkesini yatıştırmak amacıyla Bukit Bintang bölgesini Kur’an tilavetleri ve Peygamber’e salavat programlarıyla temizlemeye (!) çalışmıştı. Şimdi ise aynı hükümet, Kuala Lumpur’u sadece bir değil, tam yirmi beş ağır pislik ile yeniden kirletmektedir. İşte bu, laik ideoloji üzerine kurulu çağdaş demokratik kapitalist sistemin kökleşmiş yozlaşmışlığının gerçek yüzüdür. Bu sistem, şehvet merkezli yaşam tarzını temel alarak eğlenceyi adeta bir “zorunluluk” seviyesine yükseltmektedir.

Kapitalist ideolojiye dayanan demokratik sistem, helal ve haram sınırlarını önemsemez. Çünkü bu sistemde herhangi bir eylemin tek ölçüsü maddi faydadır. Bu esasa binaen; bu küfür nizamında, bu haram fiiller büyük kârlar getirdiği sürece rezillik kapıları ardına kadar açık kalır. İşin daha da kötüsü, hükümetin işlediği haram fiiller kamuoyunun tepkisini çektiğinde hükümetten yüksek maaşlar alan bazı fetvacılar ve dinî otoriteler tarafından bu fiillerin meşrulaştırılmaya çalışılmasıdır. Sonuç olarak hükümet, yaptığı büyük aşırılıklardan dolayı en ufak bir pişmanlık duymadığı gibi, bir de bunlarla övünmektedir.

Yozlaşmış yöneticiler yüzünden bu ülke sayısız felaket yaşamıştır. Kasaları dolu olduğu sürece yapılan bu uyarıları görmezden gelmeye de devam etmektedirler. Onların hesabında Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın gazabına yer yoktur. Tüm dikkatleri dünyevi kazançlara odaklanmaktadır. Ümmeti cehennem ateşinden korumak için kalkan olması gereken bu yöneticiler; Ümmeti helaka ve uçuruma sürükleyen araçlar gibi hareket etmektedirler. Bir taraftan bu ülkenin Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat düşüncesine en bağlı ülkelerden biri olduğunu ilan ederlerken, diğer taraftan Nebevî sünnete açıkça aykırı olan onlarca haram konser düzenlemektedirler!

Daha trajik ve kahredici olanı ise; “Kuala Lumpur Mega 2026 Festivali” etkinliğinin, Gazze hâlâ kan gölü içindeyken düzenlenmesidir. Bu durum hükümetin Gazze’nin acısına dair bütün hissiyatını kaybettiğini göstermektedir. Gazze gece gündüz katledilirken Malezya’nın böylesine şatafatlı kutlamalara gömülmesi nasıl kabul edilebilir?! Gerçekten de bu hükümet, Allah’ın gazabından korkmayı terk ettiği an her şeyini kaybetmiştir: Duyarlılığını, onurunu, hayâsını, takvasını ve Allah yolunda cihat etme arzusunu... Allah’ın gazabına davetiye çıkaran bu hükümete sadece kin ve nefret duyulur.

Ey insanlar! Bu ülkedeki aşırı eğlence sorunu tesadüfen ortaya çıkmış değildir, aksine Batı’dan ithal edilen; İslam ümmetini bozmak, zayıflatmak ve en önemlisi onu dininden uzaklaştırmak için tasarlanmış bir sistemin ve yaşam tarzının bir ürünüdür. Bu ahlaksız konserler, Batı’nın Müslüman beldelerine diktiği habis demokrasi ağacının zehirli meyvelerinden biridir. Müslümanların yöneticiler ise bu zehirli ağaca su vermekte, korumakta ve yaşatmaktadır. İslam ümmeti, bu ağaç tamamen kökünden sökülmedikçe, insanları helâke sürükleyen zehirli meyveler vermeye devam edeceğini anlamalıdır.

Ey sivil hükümet! Kuala Lumpur Konser Sezonu 2026’yı sert bir dille eleştiriyor ve planladığınız ve onayladığınız bütün ahlaksız konserleri iptal etmenizi talep ediyoruz. Çünkü yaptıklarınız sadece ve sadece Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın gazabına neden olmaktadır. Unutmayın ki bu ülke sizin kişisel mülkünüz değildir; onu dilediğiniz gibi yönetemezsiniz. Bu ülke İslam ümmetinin, bu topraklar ise Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın mülküdür. Dolayısıyla bu toprakları, bozuk arzularınıza göre değil O’nun hükümlerine göre yönetmelisiniz. Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın gazabını davetiye çıkarmanız, aslında O’nun azabına davetiye çıkarmanız demektir. Belki bu dünyada konser sezonunuzla kısa süreli zevkler yaşayabilirsiniz; ancak ahirette sizi uzun ve şiddetli bir azap beklemektedir.

Allah’ım! Sana isyan eden ve insanları Senin yolundan saptıran bu hükümeti bir an önce yok et ve Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafet yönetiminin kurulmasını bize nasip eyle. Âmin.

 

Devamını oku...

Ümmetin Meseleleri Forumuna Katılım Daveti

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti olarak biz, değerli medya mensuplarını, siyasetçileri ve kamu meselelerine ilgi duyan herkesi, bu ay düzenlenecek olan “Ümmetin Meseleleri Forumu”na katılmaya ve katkıda bulunmaya davet etmekten memnuniyet duyarız. Bu haftaki seminerin başlığı şöyledir:

“Sudan Siyasetinde Laikliğin Kökleri ve Bunların Nasıl Ortadan Kaldırılacağı Meselesi”

Konuşmacılar:

1- Dr. Ahmed Abdül Fadıl, Hizb-ut Tahrir üyesi.

2- Üstat Abdullah Hüseyin, Hizb–ut Sudan Vilayeti Merkezi Temas Komitesi üyesi.

Moderatör: Üstat Münzir Abdürrauf, Hizb-ut Tahrir üyesi.

Tarih: H. 20 Zilhicce 1447 M. 06 Haziran 2026 Cumartesi

Saat: 13.00

Yer: Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti Bürosu, Doğu Hartum / Batı Kavşağı 21 Oktober Cad.

Sizleri aramızda görmekten onur duyarız; varlığınız, ümmetin meselelerine ilgi gösterdiğinizin bir göstergesidir

Devamını oku...

Rusya Sömürgeci Bir Güçtür, İslam ve Müslümanların Tarihi Düşmanıdır; Bu Nedenle Onunla Askeri ve Teknik Bir Anlaşma İmzalamak Haramdır!

Moskova Uluslararası Güvenlik Forumu marjında, Afganistan Savunma Bakanı ve Rusya Güvenlik Konseyi Sekreteri’nin katılımıyla Afganistan ile Rusya arasında askeri ve teknik iş birliği anlaşması imzalandı. Ancak anlaşmanın ayrıntıları, kapsamı ve içeriği şimdiye kadar kamuoyuna şeffaf bir şekilde açıklanmadı. Bizler; hassas askeri ve teknik alanlardaki her türlü iş birliğinin; Afganistan’ın büyük güçlerin rekabet sahasına dönüşmemesi için İslam Şeriatı’nın hükümlerine, İslam Ümmeti’nin maslahatlarına, Afganistan’ın tam bağımsızlığına ve bu toprakların Müslüman halkının tarihi tecrübelerine uygun olarak yürütülmesi gerektiğine inanıyoruz.

Gerçekte ise Rusya, Afganistan’daki Müslümanların ve genel olarak İslam ümmetinin tarihî hafızasında sıradan bir devlet değildir. Bilakis, adı darbeler, işgaller, bombardıman ve milyonlarca kurbanla anılan sömürgeci ve düşman güçlerden biridir. Osmanlı Hilafeti’nin zayıflatılmasında oynadığı rolden İslam beldelerinin parçalanmasına ortak olmasına; Orta Asya ve Kafkasya’nın geniş bölgelerine hâkimiyet kurmasından Afganistan’ı işgaline; Çeçen Müslümanlara karşı yürüttüğü kanlı baskılardan İslam ülkelerindeki diktatör rejimlere verdiği desteğe kadar bütün bunlar Rusya’nın karanlık sicilinin bir parçasıdır. Ayrıca Şam’daki doğrudan askerî müdahalesi, Beşşar Esed rejimine verdiği destek ve Afrika’daki bazı İslam ülkelerinde nüfuzunu genişletme çabaları da göstermektedir ki, Rusya’nın dış politikası hâlâ sömürgeci çıkarlarını güvence altına alma ve nüfuz alanını genişletme anlayışına dayanmaktadır.

Bu nedenle İslam ümmeti, özellikle askerî ve teknik gibi hassas alanlarda bu güçlerle ilişkilerini genişletirken son derece dikkatli olmalı, siyasî değerlerine bağlı kalmalı ve hikmet, ihtiyat ve ileri görüşlülükle hareket etmelidir. Çünkü ister Rusya, ister Amerika, ister Çin ya da başka bir güç olsun; büyük devletlerin dış politikaları sömürgeci çıkarları ve nüfuzlarını genişletme hedefleri doğrultusunda şekillenir. Bu sebeple Müslümanlar, mücahitler ve Afganistan yöneticileri; dış ilişkilerin ve iş birliklerinin zamanla kendi siyasî, askerî ve stratejik kararları üzerinde etkili araçlara dönüşmesine izin vermemelidir.

İslam Şeriatı’nın temel prensiplerine göre siyasi, ekonomik ve askeri kaynaklara erişim, İslam’a göre olmalıdır ve bu kaynaklar yine Şeriat’ın hedeflerini gerçekleştirmek için kullanılmalıdır. Buna binaen; askeri kaynaklar, ulusal çıkarları sağlamak için değil de ancak İslam Devleti’ni korumak, onu desteklemek, İslam’ı bir risalet olarak tüm dünyaya taşımak ve mazlumlara yardım etmek için kullanılırsa meşru olur; İslam Müslümanlara; gerçek izzetin, gücün ve güvenliğin ancak Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın hükümlerine bağlı kalmaktan, İslam Ümmeti’nin fikri, siyasi ve coğrafi birliğinden, siyasi iradenin bağımsızlığından ve bizzat Müslümanların kendi kabiliyetlerine dayanmasından geçtiğini öğretir.

İslam ümmetinin; bu konuma ulaşması ve fikri, siyasi, askeri, iktisadi kaynaklarının yanı sıra eğitimli ve nitelikli kadrolarını en ideal ve etkin şekilde kullanması ancak Raşidi Hilafet çatısı altında siyasi ve coğrafi birliğini gerçekleştirdiğinde mümkündür. Bu birlik olmadan ümmetin devasa potansiyeli dağınık ve etkisiz kalacaktır. Bu parçalanmışlığın bir sonucu olarak Müslümanlar; bol kaynaklara, yüksek insani kabiliyetlere ve stratejik konumlara sahip olmalarına rağmen başkalarına muhtaç ve bağımlı hale gelmişlerdir.

Devamını oku...

Hızlı Destek Güçleri Savunmasız İnsanlara Karşı Katliamlar İşliyor; Hükümet İse Onları Korumaktan Aciz!

Hızlı Destek Kuvvetleri, 28 ve 29 Mayıs 2026 Perşembe ve Cuma günlerinde Kuzey Kordofan eyaletine bağlı Bara şehrinin batısındaki köylere saldırılar düzenledi. Bu saldırılar sonucunda onlarca savunmasız insan hayatını kaybetti. Sudan Doktorlar Ağı, 29 Mayıs 2026 Cuma günü yayımladığı açıklamada, Hızlı Destek Kuvvetleri’nin el-Merra kasabasında ve çevre köylerde bir katliam gerçekleştirdiğini, 27 sivilin öldüğünü duyurdu. El-Arabi televizyonunun 30 Mayıs 2026 Cumartesi günkü son haberine göre ise, Kuzey Kordofan’daki el-Merra bölgesinde Hızlı Destek Kuvvetleri’nin gerçekleştirdiği katliamda ölenlerin sayısı 58’e yükseldi. Hızlı Destek Kuvvetleri Kordofan köylerinde bu katliamları işlerken, hükümet yalnızca kınama, suçlama ve ölü sayısını açıklamakla yetinmekte; bu katliamları kökten engelleyecek ciddi hiçbir adım atmamaktadır. Sudan Tribune gazetesi de 30 Mayıs 2026 Cumartesi günü, Kuzey Kordofan eyalet hükümetinin yayımladığı basın açıklamasında, isyancı Hızlı Destek Kuvvetleri milislerinin Batı Bara’ya bağlı el-Merra bölgesinde savunmasız halka karşı işlediği korkunç suç ve ihlalleri kınadığını aktardı.

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti olarak biz, Hızlı Destek Kuvvetleri’nin komutanlarına ve askerlerine savunmasız masum insanların öldürmenin büyük bir kötülük ve affedilmez bir suç olduğunu hatırlatıyoruz. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

مَن قَتَلَ نَفْساً بِغَيْرِ نَفْسٍ أَوْ فَسَادٍ فِي الأَرْضِ فَكَأَنَّمَا قَتَلَ النَّاسَ جَمِيعاً “Kim, bir cana veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya karşılık olmaksızın (haksız yere) bir cana kıyarsa bütün insanları öldürmüş gibi olur.” [Maide 32] Ayrıca mümin bir can hakkında da şöyle buyurmaktadır:

وَمَنْ يَقْتُلْ مُؤْمِناً مُتَعَمِّداً فَجَزَاؤُهُ جَهَنَّمُ خَالِداً فِيهَا وَغَضِبَ اللَّهُ عَلَيْهِ وَلَعَنَهُ وَأَعَدَّ لَهُ عَذَاباً عَظِيماً “Kim bir mümini kasten öldürürse, cezası içerisinde ebedi kalmak üzere cehennemdir. Allah ona gazap eder ve lanet eder. Onun için büyük bir azap da hazırlamıştır.” [Nisa 93] Sizler dünyada cezadan kurtulsanız bile, ahirette Allah’ın azabı sizi beklemektedir. Çünkü Allah mühlet verir ama ihmal etmez.

Ey Sudan yöneticileri! Sizin sorumluluğunuz ise daha da büyüktür. İnsanların canlarını ve namuslarını koruma görevindeki ihmalinizden dolayı, büyük hesap günü mutlaka sorguya çekileceksiniz. O gün ne makam, ne mal, ne de otorite fayda verecektir. İnsanların yönetimini üstlendiğinize göre ya onları koruma görevinizi yerine getirin ya da bu işi sizden daha iyi yapabilecek olanlara bırakın. Zira Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmaktadır:

أَلَا كُلُّكُمْ رَاعٍ وَكُلُّكُمْ مَسْئُولٌ عَنْ رَعِيَّتِهِ؛ فَالْإِمَامُ الَّذِي عَلَى النَّاسِ رَاعٍ وَهُوَ مَسْئُولٌ عَنْ رَعِيَّتِهِ “Hepiniz çobansınız ve her biriniz kendi güttüklerinden sorumludur. Emir insanların çobanıdır ve güttüklerinden sorumludur.” [Müslim] Müslümanların halifeleri ve yöneticileri, insanların canını, namusunu ve malını koruma konusunda en güzel örnekleri vermişlerdir. Çünkü bu onların lütfu değil, görevleri ve üzerlerine farz olan bir sorumluluktur. Bu bağlamda Raşid Halife Ömer el-Fârûk şöyle demiştir: “Irak’ta bir köprü üzerinde bir keçinin ayağı kırılsa, yolu niye düzeltmedin diye Allah’ın benden hesap sormasından korkarım” Peki ya siz? Soğukkanlılıkla öldürülenler, sizin yönetiminiz altındaki Müslüman müminlerdir ve kıyamet günü onların hesabı sizden sorulacaktır!

Dar Hamid bölgesindeki halkımıza taziyelerimizi sunuyor ve onlara diyoruz ki: Gerçek koruma ve riayet (gözetme) devleti olan İslam Devleti’ni; Nübüvvet Metodu Üzere İkinci Râşidî Hilafet’i kurmak için çalışanlarla birlikte çalışın. Zira Hilafet, insanların canlarını ve ırzlarını korumayabilecek, hatta onlara Rablerinin rızası dairesinde onurlu bir hayat sunabilecek yegane güçtür.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اسْتَجِيبُوا للهِ وَلِلرَّسُولِ إِذَا دَعَاكُمْ لِمَا يُحْيِيكُمْ وَاعْلَمُوا أَنَّ اللهَ يَحُولُ بَيْنَ الْمَرْءِ وَقَلْبِهِ وَأَنَّهُ إِلَيْهِ تُحْشَرُونَ “Ey iman edenler! Size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah’ın ve Rasûlü’nün çağrısına uyun ve bilin ki Allah, kişi ile kalbi arasına girer Yine bilin ki, O’nun huzurunda toplanacaksınız.” [Enfal 24]

Devamını oku...

Türkiye ve Yeni Bölgesel Güvenlik Projesi!

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Türkiye ve Yeni Bölgesel Güvenlik Projesi!

 

En tehlikeli siyasi açıklamalar, savaş davulları çalanlar değildir; aksine haritaları sessizce yeniden çizen, barış başlıklarını ambalajlayıp sahte istikrar pazarlarında satan açıklamalardır. Bu türden açıklamalardan biri de Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın, Pakistan’dan Körfez’e uzanan, Türkiye, Suudi Arabistan ve Mısır’ı kapsayan, İran’a kapıyı açan, dahası 1967 sınırları üzerinde cılız bir Filistin devletinin tanınması gibi ihanet şartıyla Yahudi varlığını da olası bir ortak hâline getiren bölgesel bir güvenlik yapısı çağrısıdır. (Nikkei Asia gazetesi, 30/05/2026)

Bu yaklaşım, bölgenin birikmiş yangınlarını söndürmeye yönelik rasyonel bir girişim olarak gerekçelendirilebilir; ancak ona İslam akidesi açısından bakıldığında, Türkiye’nin sistematik ihaneti ve Ankara’nın sömürgeci “Büyük Ortadoğu Projesi”ni yeniden canlandırmadaki rolü ortaya çıkmaktadır; oysa bu proje, hiçbir zaman halkları özgürleştirmeyi hedeflememiş, aksine onların haritalarını yeniden şekillendirmeyi ve onları Amerikan hegemonyasının potasında eriterek Yahudi varlığını Amerika’nın ileri üssü ve sarsılmayan bir köşe taşı hâline getirmeyi hedeflemiştir.

Nitekim bölgenin siyasi, güvenlik ve fikrî açıdan yeniden şekillendirilmesine yönelik girişimler kapsamında, 2003 yılından itibaren “Büyük Orta Doğu” hakkındaki konuşma ortaya çıkmıştır; zira -kendisiyle yolları ayrılmadan önce- Erdoğan’ın hocası ölen Necmettin Erbakan’ın 2007 yılında Türkiye’deki Ekonomik ve Sosyal Araştırmalar Merkezi’nde düzenlenen özel bir konferanstaki itiraflarına göre ABD’nin eski başkanı George W. Bush, ABD’deki Yahudi lobisinden Yahudi cesaret madalyası aldıktan sonra, Erdoğan’dan bu projeye başkanlık etmesini istemiştir.

Batı, doğrudan ve dolaylı olarak sömürgeciliğin tam bir asırlık hegemonyasına son vermeye muktedir olan birleşik hadari bir gücün oluşmasını engellemek ve Batı nüfuzunun devamını güvence altına almak için, İslami alanı yeniden yapılandırma konusunda hiçbir çabadan kaçınmamıştır. Nitekim bu projeler sadece toprakları işgal etmek ve devrimleri söndürmekle yetinmemiş; aynı zamanda bölge halklarının siyasi bilincini formüle etmeyi ve onları normalleşme fikrini kabullenmeye ve sindirmeye hazırlamayı da istemiştir. Dolayısıyla ümmet, kendisini tarih, akide ve ortak çıkarların birleştiği tek bir hadari varlık olarak görmek yerine; birbirleriyle rekabet eden devletler, karşılıklı korkular ve geçici ittifaklardan oluşan bir sisteme parçalanmıştır; böylece birlikten söz etmek bir istisna haline gelirken, parçalanma ise bu hayalî sınırları koruyan ulusal orduların askerî doktrinini oluşturan sabit bir kural hâline gelmiştir.

Bugün ise, savunma sanayisiyle övünen ve birçok kişinin İslami bir umut modeli olarak üzerine bahis oynadığı Türkiye; bu plana karşı koymak yerine, onun bir uygulama aracı olmuştur. Böylece Türkiye, Gazze ve Lübnan olayları kendisini ifşa etmesinin ardından, Yahudi varlığını “varoluşsal bir düşman” olmaktan çıkarıp bir “sınır komşusuna” dönüştürerek ona yeniden itibar kazandıran bir projeye öncülük etmektedir!

İşte burada büyük ihanet ortaya çıkmaktadır ki o da: Filistin davasını, varoluşsal akidevi bir çatışmadan, basit bir sınır anlaşmazlığına dönüştürmektir. Filistin meselesinin, dar sınırlara indirgenmesi 1967 yılında başlamamıştır. Yahudi varlığı, 1948 yılında toprakların gaspı üzerine kurulmuş; daha önce de 1897 Basel Konferansı’ndan itibaren yerleşimci ve ihlalci proje üzerine kurulmuştu. O tarihten bu yana bu proje, çevresiyle bir arada yaşamayı aramaktan ziyade, kendi varlığını sabitlemek, nüfuzunu genişletmek ve stratejik üstünlüğünü pekiştirmek için çalışmıştır; bugünkü arbede süreci ise, varlığını kanıtlamaya yönelik onun tarihi bir fırsatıdır.

Peki Fidan, bu tarihsel trajediyi nasıl olur da bir “sınırsal tanımaya” indirgemeye cesaret edebilir? Yoksa küresel Siyonizm, ekonomi, medya ve silah konusundaki nüfuzu sayesinde Ankara’yı yeni İbrahim projesine sürüklemeyi başarmış mıdır?

Bugün ortaya atılan şey, çatışmanın çözümü olmaktan ziyade, biriken olayların Yahudi varlığı ile ümmetin halkları arasındaki uçurumun boyutunu ortaya çıkarmasının ardından, onu bölgenin kalbine yeniden entegre etme girişimidir. Nitekim ona karşı ittifak oluşturmak yerine, güvenlik kılıfı altında ona bir can simidi sunulmakta; onun bir sorun olarak kalmaya devam etmesi yerine, Türkiye'nin onu Pakistan'dan Körfez'e uzanan bölgesel güvenlik sisteminde bir ortak olarak sunmasıyla, onun reddedilmesi bir sorun haline gelmiştir. Dolayısıyla bugün planlanan şey, Orta Doğu’nun Yahudi varlığı ve Amerika’nın ölçülerine göre ve Türkiye’nin elindeki kalemle yeniden çizilmesidir. Yani Türkiye, Amerika’nın yörüngesinde rol kapma konusunda kendisiyle rekabet eden Fars İran’a da boyun eğdirme beklentisi içinde, Arap ülkelerinin kalbine geçiş için güvenli bir geçit hâline gelecektir. Burada Türkiye, ümmetin koruyucusu değil; yeni bir hapishanenin duvarlarının bekçisi olacaktır; zira kan kaybeden Gazze’ye sırtını dönmekte ve Yahudi varlığının kan damlayan elini sıkmaktadır; aynı zamanda o, varlığın ortak bir güvenlik yapısına dahil edilmesinin pratikte, onu geçici bir sömürgeci cisim olmaktan çıkarıp gelecekteki bölgesel düzenin rükünlerinden birine dönüştürmek anlamına geldiğinin de oldukça farkındadır.

Ayrıca bu düzenlemeler, Batı’nın, Hilafetin uluslararası sahneye yeniden dönüşüne dair endişelerin arttığı bir zamanda gelmiştir; dahası Netanyahu bunu açıkça şu şekilde ilan etmiştir: “Çevremizde bir İslam Hilafetinin kurulmasına izin vermeyeceğiz.” Bu nedenle Yahudi varlığı, yalnızca desteklenmeyi hak eden bir müttefik olarak değil; Hilafetin yıkılmasından sonra ortaya çıkan sistemi korumaya ve sömürgeci Sykes- Picot ahırlarını aşmaya muktedir olan birleşik herhangi bir İslami gücün oluşmasını engellemeye yönelik ileri bir üs olarak görülmüştür.

Bundan dolayı Hakan Fidan’ın açıklamalarının ortaya çıkardığı sorunun özü; sadece yeni bir güvenlik ittifakı inşa etmekle ilgili değildir, bilakis bölgenin izlemesi gereken yolla ilgilidir: Peki bu, Yahudi varlığının yeniden entegre edildiği ve bölgenin yapısının doğal bir parçası olarak varlığının pekiştirildiği bir yol mu, yoksa ümmetin birliğini ve siyasi karar bağımsızlığını geri kazanarak, kendisi için haritalar çizilen bir nesne olmaktan çıkıp, Rabbinin şeriatının talep ettiği şeylere göre haritalarını kendisinin çizdiği güce dönüştüğü bir yol mudur?

Allahu Teala şöyle buyurmuştur: إِنَّا أَنْزَلْنَا إِلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ لِتَحْكُمَ بَيْنَ النَّاسِ بِمَا أَرَاكَ اللَّهُ وَلَا تَكُنْ لِلْخَائِنِينَ خَصِيماً “Doğrusu, insanlar arasında Allah'ın sana gösterdiği gibi hükmedesin diye Kitap'ı sana hak olarak indirdik; o halde sakın hainlerden taraf olma.” [Nisa 105]

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Müh. Visam Atraş

Devamını oku...

Türkiye Vilayeti: Gündem Değerlendirme Toplantısı 02/06/2026

  • Kategori Türkiye
  •   |  
Hizb-ut Tahrir Türkiye Vilayeti:
Gündem Değerlendirme Toplantısı 09/06/2026
 

Hizb-ut Tahrir Türkiye Vilayeti Medya Bürosu Üyesi Sayın Muhammed Emin Yıldırım, gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

◾️ NATO Zirvesi Öncesi Müslümanlara Baskı
◾️ Erdoğan’ın İslami Finans Açıklamaları
◾️ Devlet Aklı Tartışmaları

H. 23 Zilhicce 1447 - M. 9 Haziran 2026

turkiye vilayeti

İlgili Bağlantılar:

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER