Salı, 23 Zilhicce 1447 | 2026/06/09
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Müslümanların Başındaki Yöneticilerin Hali, Müslüman Ülkelerinin Kalbinde Nükleer Tehlike ile Kumar Oynayacak Raddeye Gelmiştir!

Abu Dabi Medya Ofisi, pazar günü yaptığı açıklamada, Ez-Zafra bölgesindeki Barakah Nükleer Enerji Santrali’nin iç alanı dışında bulunan bir elektrik jeneratöründe çıkan yangının uzman müdahale ekipleri tarafından kontrol altına alındığını duyurdu. Yangının, tesisin bir insansız hava aracı saldırısına maruz kalmasının ardından çıktığı, olayda herhangi bir yaralanma ya da radyasyon sızıntısı yaşanmadığı belirtildi. BAE Savunma Bakanlığı ise saldırının kaynağını belirlemek için soruşturmaların sürdüğünü, soruşturma tamamlandığında gelişmelerin açıklanacağını bildirdi.

Gerçekten de yaşananlar büyük bir münkerdir! Müslüman beldelerinin durumuna aldırış etmeksizin ve Müslüman halkın kaderini zerre kadar umursamaksızın, topraklarımızı siyasi hesaplaşmaların ve emellerin hedefi haline getirilmesi büyük bir cürümdür. Öyle ki iş, sonuçları bölge ve halkları için son derece ağır olabilecek bir nükleer tesisi hedef almaya kadar varmıştır!

Saldırının arkasında kim olursa olsun, ister İran, ister Amerika, isterse de Yahudi varlığı olsun; sonuç itibarıyla bu, sessiz kalınmaması gereken bir durumdur. Bugün yaşanan çatışmanın her iki tarafındaki yöneticiler, Amerika’nın İslâm beldelerini işgal edip nüfuz etmesine imkân tanımışlardır. Onlarca askerî üssün kurulması için ülkelerin kapılarını ardına kadar açmışlar; Yahudi varlığıyla barışıp normalleşmişler, ortak projeler geliştirerek onu Müslüman diyarlarına sokmuşlardır. Bütün bunlardan sonra da bu suçlu güçlerin ülkelerimizi kendi plan ve projelerini uyguladıkları bir oyun alanına çevirmeleri doğal hâle gelmiştir.

Müslümanların başındaki bu yöneticiler, Amerika’nın Irak ve Afganistan işgallerinde onunla birlikte hareket etmişler; Şam ve Yemen’deki projelerinde ona destek vererek İslâm beldelerinde güç kazanmasına yardımcı olmuşlardır. Hâlâ da Amerika’ya ve Yahudi varlığına sömürgeci hedeflerini gerçekleştirebilmeleri için gerekli mali, lojistik, askerî ve siyasi desteği sunmaktadırlar. Bütün bunların bedelini ise Müslüman beldeleri, Müslümanların canları ve ümmetin imkânları ödemektedir.

Peki ümmet daha ne zamana kadar bu hainlerin yönetimine sessiz kalacaktır? Bu yöneticileri sırtından söküp atmanın ve tek bir Halife nasbetmenin vakti gelmedi mi? Halife ümmetin parçalanmışlığına son verecek, birliğini tesis edecek ve sömürgeciliğin kökünü kazıyacaktır. İşte o zaman Ümmet; olayların savurduğu zayıf bir topluluk değil, yeniden şanlı tarihini yazan izzetli bir Ümmet haline gelecektir. Evet, Vallahi bunun vakti gelmiştir...

Mühendis Selâhaddin Adada
حزب التحرير

Hizb-ut Tahrir
Merkezî Medya Ofisi Müdürü

Devamını oku...

Ey Müslümanlar! Ülkenizi Sömürgeci Orduların Savaş Sahnesi Haline Getirmeyin!

Britanya hükümeti, Orta Doğu’daki askerî operasyonlarında düşük maliyetli insansız hava aracı savunma sistemi konuşlandırdığını açıkladı. Yapılan açıklamada, “Yeni sistem artık Orta Doğu’daki operasyon bölgelerinde konuşlandırılmıştır.” denildi. Açıklamada ayrıca Britanya’nın, Hürmüz Boğazı’nı güvence altına almak amacıyla oluşturulan çok uluslu misyona insansız hava araçları, savaş uçakları ve bir savaş gemisiyle katkı sağlayacağı belirtildi. Fransa da uçak gemisi Charles de Gaulle’ü ve ona bağlı fırkateyn grubunu Orta Doğu’ya gönderdi. Bütün bunların yanı sıra Amerika’nın Müslüman beldelerindeki askeri varlığı da bulunmaktadır, Yahudi varlığının Filistin, Lübnan ve Suriye’deki işgalini ve Irak’taki gizli askeri kamplarını da buna ekleyebiliriz! Ruveybida yöneticiler; efendilerinin kendilerini o eğreti koltuklarında tutması karşılığında ülkemizi sömürgeci kâfir devletlerin ordularının bir oyun sahası haline getirmişlerdir. Bu yöneticiler ülkemizi parçalamakta, Ümmetin vahdetine (birliğine) engel olmakta ve İslam’ın tatbik edilmesinin önünde aşılmaz bir barikat gibi durmaktadırlar. Orduları, kendilerine ve hain nizamlarına birer köle ve bekçi kılmışlar; ülkeleri ise kendileri ve yandaşları için servetlerini ve servet kaynaklarını hoyratça yağmaladıkları birer çiftliğe dönüştürmüşlerdir.

Ey Müslüman ülkelerin orduları! Bu Ruveybida yöneticilerin eylemlerine daha ne kadar sessiz kalacaksınız? Sizler beldelerinizin yıkılmaz kalesi değil misiniz?! Sizin asıl vazifeniz beldeleri ve kulları korumak değil midir? Yoksa yöneticilere itaat bahanesiyle akideniz mi değiştirildi? Oysa sizler çok iyi biliyorsunuz ki; Yaratıcıya isyan olan hususta, yaratılana itaat yoktur! Bugün kendilerine itaat ettiğiniz yöneticileriniz kıyamet günü sizden uzak duracaklar; ama sizler Allah’ın huzurundaki o büyük günde onlardan uzak duramayacaksınız! Şunu bilin ki ülkelerinizdeki yöneticilerin işledikleri suçlardan siz de sorumlusunuz. Sizler bu yöneticileri değiştirmeye muktedirsiniz; öyleyse haydi pişmanlığın fayda vermeyeceği gün gelmeden önce bu yöneticileri devirin!

Ey Müslümanlar! Ruveybida yöneticilerinizin sömürgeci kâfir devletlere itaatleri sebebiyle üzerinize çöken zillet tozunu silkip atmanızın vakti gelmiştir. Onların kötülüklerini değiştirmenin zamanı gelmiştir. Onların kötülükleri ve beşerî anayasaları koruyan açık küfürleri, ülkenizi sömürgeci kâfir devletlerin ordularının savaş sahnesi hâline getirmiştir. Bu devletler sizin iyiliğinizi istememekte, servetlerinizi ve kamu mülkiyetlerinizi yağmalamakta, Allah’ın şeriatını uygulayarak Allah’ın rızasına ulaşmanızın önüne geçmektedirler. Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem, sahabesi ve ondan sonra gelen halifelerin yaptığı gibi İslam’ı bir Risâlet olarak insanlığa taşımanıza engel olmaktadırlar.

Ey Müslümanlar! Son yıllarda yaşanan olaylar ve gelişmeler size düşmanlarınızla yüzleşebileceğinizi göstermiştir. Yöneticilerinizin ihanetleri ve size karşı kurdukları komplolar olmasaydı düşmanlarınız ülkelerinizde hiçbir şey yapamazdı. Unutmayın, sizler Allah’a imanınız, iyiliği emredip kötülükten sakındırmanız sebebiyle insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. Haydi Hizb-ut Tahrir’in çağırdığı gerçek değişim için harekete geçin. Hizb-ut Tahrir, halkına yalan söylemeyen bir liderdir. Kâfir devletlerin ordularını topraklarımızdan çıkarmak yahut bu toprakları onlara bir mezar getirmek için Nübüvvet metodu üzere ikinci Raşidi Hilafeti kurmak üzere onunla birlikte çalışın.

Devamını oku...

Trump’ın Açılması İçin Çırpınıp Durduğu Hürmüz Boğazı, İslam Beldelerinin Jeopolitik İmkânlarını Gözler Önüne Seriyor

Amerika Başkanı Trump bugüne kadar birbiriyle çelişen açıklamalarda bulunmaya devam ediyor; kâh Hürmüz Boğazı’nı açmak istediğini belirtiyor, kâh kapalı kalmasını umursamadığını iddia ediyor, kâh açılmasına ortak olmaları için dünya ülkelerine ve Avrupa’ya yalvarıyor. Kâh “Özgürlük Projesi” adını verdiği girişim kapsamında Hürmüz Boğazı’nı açmak için savaş gemileri sevk ettiğini açıklıyor; fakat bir gün sonra İran donanmasının direnişi karşısında gemilerinin maruz kaldığı durum nedeniyle bu projeyi durdurduğunu ilan ediyor. Kâh “Özgürlük Artı (Plus)” projesini başlatma ihtimalinden bahsediyor, kâh iki haftalık bir savaş başlatma tehdidinde bulunuyor ve Çin dönüşünde ise İran’a saldırılar düzenlemekten dem vuruyor... ve bu süreç böylece sürüp gidiyor.

Trump’ın bu birbiriyle çelişkili açıklamaları, Amerikan yönetiminin açık bir şekilde bocaladığını ve Trump’ın defalarca övündüğü tüm askerî yığınaklara, imkânlara ve savaş gücüne rağmen İran’ı zor kullanarak boyun eğdiremediğini gösteriyor. Bu durum, Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasıyla Amerika ve Batı’nın çıkarlarının sekteye uğradığını, doğusundan batısına tüm dünyaya, Batılı sanayi devletlerinin ekonomik şahdamarlarının Müslüman beldelerinden geçtiğini ve İslam Ümmeti’nin eşsiz bir jeopolitik konuma sahip olduğunu bir kez daha gözler önüne seriyor. Zira deniz yoluyla taşınan ham petrolün üçte birinden fazlası Hürmüz Boğazı’ndan geçmekte; dünya petrol arzının yaklaşık %38’i bu güzergâh üzerinden sağlanmaktadır. Bunun yanında doğalgaz, gübre, kimyasal maddeler ve daha birçok stratejik ürün de bu boğazdan geçmektedir. Bu durum, küresel ekonomik hayatı doğrudan etkilemekte; fiyat artışları nedeniyle enflasyonun yükselmesine ve tedarik zincirlerinin zarar görmesine yol açmaktadır.

Bu ise ümmetin sahip olduğu orduların, boğazların, stratejik coğrafi konumların ve doğal kaynakların dünya üzerinde ne derece güçlü bir etki oluşturabileceğinin yalnızca küçük bir örneğidir.

Küresel tedarik zincirlerini kontrol etmesine olanak tanıyan seçkin coğrafi konumu, sarsılmaz dirençli halkları ve başta sanayi ülkeleri olmak üzere ekonomik hayatın şahdamarı olan petrol ve doğalgaz gibi enerji kaynaklarına sahip olması İslam Ümmeti’ne yeter de artar bile. Bu özellikler, ümmete bağımsızlığını tesis etme, iradesini yeniden kazanma ve çıkarlarını gerçekleştirme gücü vermektedir. Ümmetin kararlılık göstermesi ve azmetmesi durumunda kendisini onlarca yıl sömürüp aşağılayan Batı karşısında üstün konuma geçmesi mümkündür.

Şayet Ümmetin maslahatlarını ve mukaddesatını çarçur eden, onun Batı ve Batı’nın gücü karşısında çaresiz zayıf bir ümmet olduğu yönündeki yalan illüzyonları yayan o korkak ve işbirlikçi yöneticiler güruhu olmasaydı; ümmet sömürgeci Batı’dan bağımsızlığını ilan edebilir, kalkınma ve özgürleşme yolunda ilerleyebilirdi. İşte bütün bunlar, ümmete Halifeye biat etmek üzere adımlarını hızlandırması gerektiği inancını perçinlemektedir. O Raşidi Halife dengeleri değiştirecek, güç dengesini düzeltecek, ümmete eski konumunu, izzetini ve dünyaya liderliğini yeniden iade edecektir.

Mühendis Selâhaddin Adada
حزب التحرير

Hizb-ut Tahrir
Merkezî Medya Ofisi Müdürü

Devamını oku...

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti Resmi Sözcüsünün, “Gasıp Düşmandan Meşruiyet Aramak Yerine Gasp Edilen Otoritesini Ümmete Geri Verin” Başlıklı Basın Toplantısında Yaptığı Konuşma

Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun. Salat ve selam âlemlere rahmet olarak gönderilen, muttakilerin imamı ve mücahitlerin önderi Efendimiz ve sevgilimiz Muhammed’in, onun âlinin, ashabının ve onu dost edinenlerin üzerine olsun.

Değerli kardeşlerim ve canlı yayın üzerinden bizleri takip eden izleyiciler! Allah’ın selâmı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.

Sudan Hükümeti Başbakanı Kâmil İdris, 11 Mayıs’ında Vatikan’ı ziyaret etti, Papa XIV. Leo ile görüştükten sonra, Oxford ve Cambridge üniversitelerinde iki konferans vermek üzere Birleşik Krallık’a geçti. Kâmil İdris’in bu gezisi; Avrupa’nın ve özellikle de İngiltere’nin, Orgeneral el-Burhan liderliğindeki askerlerden ve Kâmil İdris liderliğindeki sivil hükümetten oluşan Sudan yöneticilerinden meşruiyeti (şer’iyyeti) çekip alma çabasının ardından geldi. Bu durum, 15 Nisan’da Berlin’de gerçekleştirilen Sudan konulu Konferansta açıkça görülmüştür. Söz konusu konferansa Sudan hükümeti davet edilmezken, eski Başbakan Abdullah Hamduk liderliğindeki “Sumud İttifakı” konferansa davet edilerek Sudan’ı temsil eden taraf olarak pazarlanmaya çalışılmıştır. Avrupa, ona Avrupalı yetkililerle görüşme imkânı tanımış ve Sudan krizini onunla ele almıştır. Berlin Konferansı öncesinde Hamduk, BM Genel Sekreteri’nin kişisel temsilcisi Beka Havisto ile görüşerek Sudan’daki savaşı sona erdirmeye yönelik uluslararası çabaları ele almıştır. Sudan Hükümeti, Avrupa’nın kendi meşruiyetini sarsıp bu meşruiyeti sivil adamlarına (özellikle Sumud İttifakı’na) verme girişimlerini fark edince; Sudan Dışişleri Bakanlığı resmi bir açıklama yaparak, kendilerine danışılmadan veya davet edilmeden düzenlenen Berlin Konferansı’nı açıkça kınamıştır. Berlin Konferansı’nın ulusal egemenliği aşan sömürgeci bir vesayet yaklaşımı olarak nitelendirmiş ve hükümetin yok sayılmasının uluslararası ilişkilerde tehlikeli bir emsal teşkil ettiğini vurgulamıştır.

Egemenlik Konseyi Başkanı General El Burhan da Berlin Konferansı’nın ardından birçok ülkeye yoğun ziyaretler gerçekleştirmiştir. Geçtiğimiz 20 Nisan’da Suudi Arabistan’a gitmiş, oradan doğrudan Umman’a geçmiş ve ardından 13 Mayıs Çarşamba günü Bahreyn’i ziyaret etmiştir.

Bütün bu ziyaretler ve benzerleri, hem askerî hem sivil kanadıyla Sudan hükümetinin meşruiyete sahip olduğunu ispatlama çabasından başka bir şey değildir. Nitekim ziyaret etikleri bu ülkelerde el-Burhan ve Dr. Kamil İdris resmi törenle karşılanmışlardır.

Amerika’nın adamları olan askerler ile Avrupa’nın özellikle de İngiltere’nin adamları olan siviller arasındaki meşruiyet savaşı, sürekli yenilenen eski bir çatışmadır. Bu çatışma, “kurtuluş” rejiminin devrilmesinden sonra daha açık hâle gelmiştir. Avrupa ve özellikle İngiltere, yetkiyi askerlerin elinden alıp sivillere vermeye çalışmıştır. Bilindiği üzere, bu itiş kakış devam etmiş, nihayet savaş patlak vermiştir. Aslında bu savaş, sivillerin sözde “Çerçeve Anlaşması” ile askerlerden iktidarı almasının yolunu kesmek amacıyla patlak vermiştir.

Sudan’da, bu uluslararası çatışmayı sömürgeci güçlerin veya yandaşlarının lehine değil de Ümmetin lehine sonlandıracak ideolojik bir devlet kurulmadığı sürece bu meşruiyet mücadelesi devam edecektir. Zira sömürgeci kâfir, Osmanlı Hilafeti’ni yıktıktan sonra Ümmetin otoritesini gasp etmiş ve Müslüman topraklarını işlevsel küçük devletçiklere bölerek bizzat ya kendisi ya da vekilleri aracılığıyla yönetmeye başlamıştır. Bilindiği üzere bu devletçiklerin görevi Ümmete değil, sömürgeciye hizmet etmektir!

Aslında otorite Ümmete aittir. Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem Medine-i Münevvere’de ilk İslam Devleti’ni kurduğundan beri yönetim yetkisini Müslümanlardan şer’î biat yoluyla almıştır. Yine Râşidi Halifelerin her biri de yetkiyi Ümmetten şer’î biat yoluyla almıştır. İslam’daki yönetim kaidelerinden birine göre otorite Ümmete aittir. Hizb-ut Tahrir tarafından hazırlanan “Hilafet Devleti Anayasa Taslağı”nın 22. maddesinde şöyle geçmektedir:

“Madde-22: Yönetim nizamı dört kaide üzerine kuruludur:

1. Hakimiyet Şeriatındır, halkın değildir.

2. Otorite ümmetindir.

3. Tek bir halife nasbetmek, Müslümanlara farzdır.

4. Şer’i hükümleri benimsemeye yalnızca halifenin hakkı vardır. Dolayısıyla anayasayı ve bütün kanunları belirleyen odur.”

Burada bizi ilgilendiren, bu maddenin “otorite ümmete aittir” şeklindeki b bendidir. Şeriat, halifenin tayinini ümmete bırakmış ve halifenin yönetim yetkisini biat ile almasını şart koşmuştur. Ubade bin Samit’ten rivayet edildiğine göre

بَايَعْنَا رَسُولَ اللهِ ﷺ عَلَى السَّمْعِ وَالطَّاعَةِ فِي الْمَنْشَطِ وَالْمَكْرَهِ“Gönlünümüzün hoşuna giden şeylerde olsun, hoşuna gitmeyen şeylerde olsun işitmek ve itaat etmek üzere Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e biat ettik.” Abdullah bin Amr bin el-Âs’dan rivayet edildiğine göre Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

وَمَنْ بَايَعَ إِمَاماً فَأَعْطَاهُ صَفْقَةَ يَدِهِ وَثَمَرَةَ قَلْبِهِ فَلْيُطِعْهُ إِنْ اسْتَطَاعَ فَإِنْ جَاءَ آخَرُ يُنَازِعُهُ فَاضْرِبُوا عُنُقَ الْآخَرِ“Kim ki bir imama biat eder, eliyle musafaha ederek kalbinin sevgisini verirse gücü yettiği kadar itaat etsin. Eğer başka birisi gelip o imamla (yönetimi ele geçirmek için) mücadele ederse sonra çıkanın boynunu vurun.” [Müslim]

Mademki Müslümanız, yönetenler ve yönetilenler olarak hepimizin Âlemlerin Rabbi olan Allah’ın şu emrine uyması farzdır:

فَلَا وَرَبِّكَ لَا يُؤْمِنُونَ حَتَّى يُحَكِّمُوكَ فِيمَا شَجَرَ بَيْنَهُمْ ثُمَّ لَا يَجِدُوا فِي أَنْفُسِهِمْ حَرَجاً مِمَّا قَضَيْتَ وَيُسَلِّمُوا تَسْلِيماً“Hayır! Rabbine andolsun ki onlar, aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem yapıp, sonra da verdiğin hükme, içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın, tam bir teslimiyetle boyun eğmedikçe iman etmiş olmazlar” [Nisa 65]

وَمَا كَانَ لِمُؤْمِنٍ وَلا مُؤْمِنَةٍ إِذَا قَضَى اللهُ وَرَسُولُهُ أَمْراً أَنْ يَكُونَ لَهُمُ الْخِيَرَةُ مِنْ أَمْرِهِمْ“Allah ve Rasûlü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur.” [Ahzab 36]

Bu nedenle askerî ve sivil yöneticiler, meşruiyeti Avrupalı ya da Amerikalı işgalci düşmandan aramak yerine, ümmetin gasp edilmiş otoritesini yeniden ümmete iade etmelidir. Ümmet de hilafetin şartlarını taşıyan bir kişiye Allah’ın Kitabı, Rasûlü’nün sünneti ve bunların gösterdiği esaslara göre yönetmek üzere biat etmelidir. İşte o zaman ümmet yeniden özgür ve izzetli olacak; bütün insanlığa hayrı taşıyacak, âlemlerin Rabbini razı edecek ve kâfirlerin boyunduruğundan kurtulacaktır.

ve’s Selamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berakâtuh

İbrâhîm Usmân [Ebu Halîl]
حزب التحرير
Hizb-ut Tahrir
Sudan Vilayeti Resmi Sözcüsü

Devamını oku...

Yahudi Varlığının İdam Kararını Uygulama Adımları Sonrasında Müslümanların Kalplerinde Yankılanan Esirlerin Çığlığı

Yahudi varlığının sözde savaş bakanı ile ulusal güvenlik bakanı, katliam eylemleri gerçekleştirmekle suçlanan esirlere yönelik idam yasasının uygulanmasına başlandığını duyurdu. Bu kararın, “işgal ordusunun Merkez Bölge Komutanı Avi Blot’un Batı Şeria’ya ilişkin özel askerî emirde yaptığı değişikliği imzalamasının ardından” yürürlüğe girdiği belirtildi. (Raya Network) Knesset’in yasayı onaylaması, Batı Şeria’da doğrudan sivil hukukun geçerli olmaması sebebiyle tek başına yeterli olmamış; bu nedenle askerî mahkemelerde uygulanmasını sağlayan yeni bir askerî düzenleme yapılmıştır.

Bu prosedürler, işgalci varlığın Filistinli esirleri idam etmek için çıkardığı kanunun fiilen pratiğe dökülmesi anlamına gelmektedir. Bu durum, son tehlike çanının çalınması demektir. Harekete geçmesi, yardıma koşması, kahramanlık sergilemesi için bugün esirler sesini bir kez daha ümmete karşı yükseltmektedir.

Esirlerin bu feryadı ve çığlığı, bütün Filistin yok edilse, halkı katledilip sürgün edilse bile umurunda olmayan ihanet dolu Oslo Anlaşması’na sımsıkı sarılan Filistin yönetimine yönelik değildir!

Onların bu çığlığı, mübarek toprağı gasp eden yapıyı kurulduğu günden bugüne destekleyen; hatta ve hatta o varlığa düşman olan ya da ona dokunmayı düşünen herkese karşı savaş açan rejimlere de yönelik değildir. Zira bu rejimler, sadece Allah’ın dinini kalplerinde, nefislerinde ve amellerinde taşıdıkları için Müslümanları kendi ülkelerinde idam eden, öldüren ve baskı altına alan rejimlerdir. Onların yöneticileri, iman edenlere düşmanlıkta Yahudilerle yarışmışlardır.

Bu çığlık; ne Birleşmiş Milletler’in, ne uluslararası toplumun, ne de bu varlığı icat eden, onun varlığına zemin hazırlayan, hala onu ayakta tutan ve Filistin halkını hedef alan her türlü zulüm ve katliam aracıyla onu destekleyen Batı ve Doğu güçlerinin kapılarının kendisine açılmasını bekleyen bir çığlık da değildir.

Aksine bu çığlık; Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in İsra mekânını ve çevresini mübarek, halis bir İslami toprak olarak gören; Filistin halkının kanı ile Bağdat, Kahire, Ankara, İslamabad, Mekke ve Medine ehlinin kanını bir (eş) sayan tek bir Ümmetin kulaklarına, hatta kalplerine atılan bir çığlıktır.

Bu çığlık; Beyt’ül Makdis’i, esirlerini ve halkını küfrün pençesinden kurtarmakta geciktiği için Allah’ın azabından ve gazabından korkan; onlarca yıllık ataletinin kefaretini ödemek ve Allah’ın tövbelerini kabul etmesini umarak canla başla çalışan bir Ümmetin kalbine atılan bir çığlıktır.

Bu çığlık; harekete geçme gücüne sahip olduğu hâlde hâlâ harekete geçmeyen orduların ve güç sahiplerinin hamiyetine seslenmektedir. Belki kardeşleri için darağaçlarının gerçekten kurulduğunu gördüklerinde damarlarındaki kan kaynar!

Bu öyle bir çığlıktır ki Allah’a isyan eden bir yöneticiye itaati kabul etmeyen, zorba yöneticilerin baskısından korkmayan, geçici dünya menfaatlerine bağlanmayı zül gören bir çığlıktır.

Bu çığlık, iman ve İslâm’ın çığlığıdır. Barışı bir, savaşı bir, kanı bir, esiri bir olan bir ümmetin çığlığıdır. Allah’ın Kitabı ve Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in sünneti üzerinde birleşmesi; onları onlarca yıl boyunca zafer, yardım ve kurtuluş mücadelesinden alıkoyan tahtları yıkması gereken bir ümmetin çığlığıdır. Peki bu çığlık sahiplerine ulaşacak mı?

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اسْتَجِيبُوا لِلَّهِ وَلِلرَّسُولِ إِذَا دَعَاكُمْ لِمَا يُحْيِيكُمْ وَاعْلَمُوا أَنَّ اللَّهَ يَحُولُ بَيْنَ الْمَرْءِ وَقَلْبِهِ وَأَنَّهُ إِلَيْهِ تُحْشَرُونَ * وَاتَّقُوا فِتْنَةً لَا تُصِيبَنَّ الَّذِينَ ظَلَمُوا مِنْكُمْ خَاصَّةً وَاعْلَمُوا أَنَّ اللَّهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ“Ey iman edenler! Size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah’ın ve Rasûlü’nün çağrısına uyun ve bilin ki Allah, kişi ile kalbi arasına girer. Yine bilin ki, O’nun huzurunda toplanacaksınız. Sadece içinizden zulmedenlere erişmekle kalmayacak olan bir azaptan sakının ve bilin ki Allah, azabı çetin olandır.” [Enfal 24-25]

Devamını oku...

İslam Ümmeti, İşlerini Yönetmek ve Menfaatlerini Gerçekleştirmek İçin BRICS, G20, G7, G8 Gibi Benzeri Yapılara Muhtaç Değildir

Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin, Güney Afrika, Mısır, Etiyopya, Endonezya, İran ve BAE’den temsilcilerin katılımıyla BRICS ülkeleri Dışişleri Bakanları toplantısı Perşembe ve Cuma günleri Hindistan’da başladı. Batı Asya’da İran’a dayatılan savaş gibi meselelerin toplantının en önemli gündem maddeleri arasında yer alması bekleniyor. İran; 2026 dönem başkanlığını yürüten Hindistan’ı, Amerika ve Yahudi varlığının çatışmadaki eylemlerini kınamak için BRICS’i bir konsensüs platformu olarak kullanmaya çağırdı.

İslam Ümmeti’nin Batı’dan ve Doğu’dan bağımsız olmasını sağlayacak, hatta istese dünyada öncü bir rol üstlenmesine imkân tanıyacak ekonomik, askeri ve jeopolitik kapasitelere sahip olduğu artık hiç kimse için bir sır değildir. Ümmetin bugün içine düştüğü zillet, bağımlılık ve bocalama hali; onun güçsüzlüğünden ve çaresizliğinden değil, yöneticilerinin kararlarından, korkaklıklarından ve sömürgeci yabancı güçlerin kucağına atılmalarından kaynaklanmaktadır.

Zira İslam ümmeti, yabancıya el açmaya muhtaç etmeyecek devasa servetlere sahiptir. Petrole, doğalgaza, madenlere, tuzlara; balıkçılık, tarım ve hayvancılık zenginliklerine sahiptir. Boğazlar, körfezler, koridorlar ve sıcak denizler gibi stratejik bir coğrafi konuma sahiptir. Milyonlarca askerden oluşan ordulara ve milyarlarca dolarlık silahlara sahip olup, bunlar menfaatlerini ve topraklarını her türlü saldırgandan korumaya yetecek güçtedir. Dahası, ülkeyi kalkındıracak ve büyük devletler safına taşıyacak bilim insanlarına, zihinlere ve liyakat sahibi kadrolara sahiptir. Tüm bunlardan da öte dünyaya önderlik etmeye ehil büyük bir akide ve hayat nizamına sahiptir.

Ümmetin tek eksiği siyasi iradedir. Siyasi irade ümmeti hak ettiği konumu getirecek ve bağlayıcı kararları verebilmesini sağlayacaktır. Ümmetin başındaki yöneticileri Batı’ya ve Doğu’ya bağımlılığı tercih etmiş, egemenliksiz ve iradesiz yaşamaya razı olmuşlardır. Ümmete de kendisinin zayıf olduğu ve yabancıya muhtaç bulunduğu vehmini aşılamışlardır. Hâlbuki gerçek şudur ki ümmet; ekonomik kuruluşlar olan BRICS, G20, G7 ve G8 gibi yapılara da, Birleşmiş Milletler gibi siyasî organizasyonlara da muhtaç değildir. Aksine, ister Batılı ister Doğulu olsun yabancı güçlerden kopmak; ümmetin güvenliğini ve menfaatlerini koruyabilmesi için zorunludur. Çünkü sömürgeci kâfir her yerde bize pusu kurmakta ve aksini iddia etse bile bizi hayır, nimet ve özgürlük içinde görmekten nefret etmektedir. Nitekim Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تَتَّخِذُواْ بِطَانَةً مِّن دُونِكُمْ لاَ يَأْلُونَكُمْ خَبَالاً وَدُّواْ مَا عَنِتُّمْ “Ey iman edenler! Sizden olmayanlardan hiçbir sırdaş edinmeyin. Onlar size fenalık etmekten asla geri kalmazlar. Hep sıkıntıya düşmenizi isterler.” [Ali İmran 118]

مَّا يَوَدُّ الَّذِينَ كَفَرُواْ مِنْ أَهْلِ الْكِتَابِ وَلاَ الْمُشْرِكِينَ أَن يُنَزَّلَ عَلَيْكُم مِّنْ خَيْرٍ مِّن رَّبِّكُمْ “Ehl-i Kitaptan kâfirler ve putperestler de Rabbinizden size bir hayır indirilmesini istemezler.” [Bakara 105]

Ümmet’in tek ihtiyacı olan şey, dünyayı yönetmeye ehil büyük bir güç oluşturmak üzere yeniden birleşmektir. Ancak yöneticilerin mevcut anlayışları devam ettiği sürece ve çarpık tahtlarını korudukları müddetçe buna izin vereceklerini sanmıyoruz. O halde ümmetin harekete geçmesi, o yöneticileri tahtlarından indirmesi ve kendisine birliğini, gücünü ve iradesini geri kazandıracak tek bir Raşidi Halife tayin etmesi kaçınılmazdır. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

وَلَوْ أَنَّ أَهْلَ الْقُرَى آمَنُواْ وَاتَّقَواْ لَفَتَحْنَا عَلَيْهِم بَرَكَاتٍ مِّنَ السَّمَاء وَالأَرْضِ وَلَـكِن كَذَّبُواْ فَأَخَذْنَاهُم بِمَا كَانُواْ يَكْسِبُونَ “O ülkelerin halkı inansalar ve sakınsalardı, elbette onların üstüne gökten ve yerden nice bereket kapıları açardık, fakat yalanladılar, biz de ettikleri yüzünden onları yakalayıverdik.” [Araf 95]

Devamını oku...

Mescid-i Aksa Basılıyor ve Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem ’in Ümmetinin Gözü Önünde Yıkılması Çağrıları Yapılıyor!

Dün, 14 Mayıs 2026 Perşembe günü Ben-Gvir, beraberindeki bir dizi hahamla Mescid-i Aksa’ya baskın düzenledi, avlusunda dans etti ve 1967’de Kudüs’ü ve Mescid-i Aksa’yı işgal ettikleri gün ordusunun attığı “Tapınak Tepesi bizimdir” sloganını atarak “Bugün Mescid-i Aksa, her zamankinden daha fazla bizim ellerimizde.” dedi. (El Cezire)

Gazaba uğramış bu varlığın bakanları ve Knesset üyelerinin de katıldığı “Bayrak Yürüyüşleri” ve kitlesel baskınlar da Ben-Gvir’in bu baskınına eşlik etti. Görüldüğü gibi Mescid-i Aksa ve onun mübarek şehrini Yahudileştirme politikası, Netanyahu’nun “Tüm dünyaya ilan ediyorum ki; Kudüs, İsrail egemenliği altında birleşik, tarihi ve ebedi başkentimiz olarak kalacaktır.” sözleriyle de tamamlanmış olmaktadır. (El Cezire)

Mescid-i Aksa’nın kutsiyetini ayaklar altına alan, hatta yıkılması için çağrılar yapılan ve varlığı tehdit edilen bu topyekûn saldırı karşısında Mahmud Abbas, Fetih Hareketi’nin 8. Kurultayı’nda yaptığı konuşmasında adeta alay edercesine “İhanet anlaşması olan Oslo’yu istiyoruz, onu korumalıyız; evet o bir ihanettir ama yine de onu korumalıyız!” ifadelerini kullandı. İhanetin anası ve babası kendisi olduğu halde ihanetle alay etmektedir. Allah onu kahretsin. Mescid-i Aksa’ya yönelik baskılardan tek kelime bile etmemiştir. Kurtuluş Örgütü’ne (FKÖ) bağlı Kudüs İşleri Dairesi’nin yayınladığı ve “Aksa’nın yıkılması çağrıları benzeri görülmemiş bir tırmanıştır” (WAFA) diyen bildirisi de onu bu ihanetten kurtaramaz. Bu bildiri ne bir yaraya merhem olacak ne de bir açlığı giderecek türdendir. Zaten ihaneti bir espri ve alay konusu olarak gören bir başkana sahip örgütten daha fazlası da beklenemez! Allah onları da rezil etsin!

Sözde “Vesayet Sahibi” Ürdün rejiminin yaptıkları ise, kınamanın ötesine geçemedi ve Ben Gvir’in baskınlarını “uluslararası hukukun açık bir ihlali, kabul edilemez bir kışkırtma ve mevcut tarihi ve hukuki statüye yönelik çirkin bir tecavüz” (WAFA) olarak nitelendirdi. Halbuki Yahudileri Filistin’e yerleştiren bizzat o uluslararası hukuk değil mi? Mübarek toprağın işgal edilmesi, gözden çıkarılması, mukaddesatın çiğnenmesi, mübarek toprak halkının katledilmesi ve sürgün edilmesi “kabul edilebilir sınırlar içindeki” bir provokasyon değil mi? Ürdün rejimi sanki Filistin’i Yahudilerin elinden kurtarmak için o tarihi ve hukuki statüye bel bağlamaktadır!

Arap Birliği’nin açıklamaları da bundan daha az şerli değildir. Tam bir faciadır. “Filistin halkı için uluslararası koruma talep etmekte ve uluslararası toplumun çabalarının birleştirilmesini... Doğu Kudüs dahil olmak üzere Filistin topraklarındaki yasadışı işgaline son vermesi için İsrail’a baskı yapılmasını” (WAFA) istemiştir. Sanki Arap Birliği, Filistin halkıyla hiçbir ilgisi yokmuş da onları “uluslararası toplum” denen efendilerine havale ediyormuş gibi davranmaktadır! Daha da acısı, bu bildirilerinin Filistin’in işgal edildiği Nakbe (Büyük Felaket) yıldönümüne denk gelmesidir. Hem Nakbeyi bir felaket olarak görmektedirler hem de Yahudilerin o Nakbe’de gasp ettikleri topraklar üzerindeki haklarını dolaylı olarak hukuken tanımaktadırlar! Bu ne açık bir ihanettir!

Sözde Filistin Yönetiminin, vesayet sahiplerinin, Arap Birliği’nin ve coğrafyamızdaki mevcut rejimlerin bu tutumları İslam ümmeti için yeni bir şey değildir. Bunlar Filistin’i ve Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in İsra yurdu olan Mescid-i Aksa’yı, gazaba uğrayanlara bedelsiz şekilde satmışlardır. Onların yaptıkları tek şey yalnızca uluslararası topluma yalvarmaktan ibarettir. Çünkü onlar Mescid-i Aksa ve Filistin toprağını kendi meseleleri olarak görmemektedirler.

Ancak onların bu tutumları, Ümmete işgalin üzerinden neredeyse seksen yıl geçmiş olmasına rağmen onların Filistin ve Beytülmakdis’i kurtarmak için henüz harekete geçmediklerini hatırlatmaktadır. Bugün ümmet, Mescid-i Aksa’nın gözleri önünde basıldığını görmekte ve kulaklarıyla onun yıkılması, yerine sözde bir tapınak kurulması çağrılarını işitmektedir. Oysa Yahudiler ümmetten ve ordularından ciddi bir eylem görselerdi, ne bunları yapmaya cesaret edebilirlerdi ne de Filistin’de kalıcı bir düzen kurabilirlerdi.

Ümmetin, gözleri önünde katledilen, malları yağmalanan, arazileri ellerinden alınan ve ağaçları kesilen hiçbir güç ve kuvvet sahibi olmayan mazlum Filistin halkına “sabredin” demesi ciddi bir eylem değildir. Ciddi bir eylem; ancak güce sahip olanın, gücü olmayana yardım etmesi ve kurtuluş bekleyene icabet etmesiyle olur.

Bugün ümmetin artık ciddi bir eylemde bulunması, yöneticilere çağrı yapıp orduları harekete geçirmelerini istemek değildir. Çünkü onlar kendilerini artık işgalci varlığın ve onun devamının savunucusu konumuna yerleştirmişlerdir. Sadece pasif kalmakla yetinmemiş, doğrudan komplonun bir parçası olmuşlardır. Gerçek eylem; bu rejimlerin tamamen ortadan kaldırılmasını, ümmetin ordularının onların pençesinden kurtarılmasını ve zincirlerinden arındırılarak Mescid-i Aksa’ya ve mübarek toprağa doğru yürütülmesini gerektirir.

Mescid-i Aksa, çevresi ve halkı; bağrından binlerce Selahaddin, binlerce Kutuz ve sayısız mücahit çıkaran ümmetten, Filistin’i kurtaran, hatta dünyanın efendileri olan o mücahitlerden medet beklemektedir. O halde nasıl olur da kükremesi devletleri yıkan bir ümmet, ilk kıblesine yardım etmekte, Rasûlü SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in İsra’sını özgürleştirmekte ve Filistin’deki evlatlarını kurtarmakta gevşek davranabilir?! Nasıl olur da doğası gereği insanların en korkağı olan, savaşta en zayıfı ve hayata karşı en hırslısı olan bir düşmandan Filistinlileri kurtarmak için gevşek ve isteksiz davranabilir? Bu ümmet, cihat ve şehadet ümmeti değil mi?!

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا هَلْ أَدُلُّكُمْ عَلَى تِجَارَةٍ تُنجِيكُم مِّنْ عَذَابٍ أَلِيمٍ * تُؤْمِنُونَ بِاللهِ وَرَسُولِهِ وَتُجَاهِدُونَ فِي سَبِيلِ اللهِ بِأَمْوَالِكُمْ وَأَنفُسِكُمْ ذَلِكُمْ خَيْرٌ لَّكُمْ إِن كُنتُمْ تَعْلَمُونَ “Ey iman edenler! Sizi acı bir azaptan kurtaracak ticareti size göstereyim mi? Allah’a ve Resûlüne inanır, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad edersiniz. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır.” [Saff 10-11]

Devamını oku...

Müslüman Ordularının, Filistinli Özgür Kadınlara Yardım Etmek İçin Harekete Geçmelerinin Zamanı Gelmedi Mi?!

Filistinli Esirler Kulübü, işgal yönetiminin işgal altındaki toprakların iç kısımlarında bulunan Damon Hapishanesi’nde esir tuttuğu kadınlara yönelik suçlarını artırdığını, özellikle de sistematik baskı operasyonlarını yoğunlaştırdığını duyurdu. Esirler Kulübü, yayımladığı bildiride Damon Hapishanesi’nin bu baskıların en yoğun yaşandığı yerlerden biri olduğunu, toplam sayıları 88’i bulan kadın esirlerin büyük çoğunluğunun bu cezaevinde tutulduğunu, bazı kadınların ise hâlâ sorgu ve gözaltı merkezlerinde bulunduğunu belirtti. Açıklamada ayrıca, işgal hapishaneleri idaresine bağlı baskın birliklerinin 2026 yılının Mart ve Nisan aylarında en az on baskın gerçekleştirdiği, bu baskınlar sırasında kadın esirlere şiddetli şekilde darp uygulandığı, yere yatırıldıkları, ellerinin arkadan bağlandığı ve bu haldeyken özellikle saldırıya uğradıkları, bunun sonucunda da bazılarının çeşitli ezik ve yaralanmalara maruz kaldığı belirtildi.

Bu, tüyleri diken diken eden ve aklın kabul edemeyeceği bir manzaradır! Esarete, aşağılanmaya ve işkenceye maruz kalan Müslüman özgür kadınlarından bir gruba yardım etmek ve intikamlarını almak için nasıl olur da Ümmet ve ordularının damarlarındaki kanlar kaynamaz?!

Kız kardeşlerimizin işgal zindanlarında maruz kaldığı bu muamele, İslam Ümmetinin yüzünde kara bir leke; onlara yardım etmek için harekete geçmeyen tüm Müslüman ordularının alnında ise bir utanç vesikasıdır!

Eğer Müslümanların bir devleti ve bir imamı olsaydı, bu onurlu kadınların başına bunlar asla gelmezdi. Nitekim Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

إِنَّمَا الْإِمَامُ جُنَّةٌ يُقَاتَلُ مِنْ وَرَائِهِ وَيُتَّقَى بِهِ “İmam ancak bir kalkandır. Arkasında savaşılır ve onunla korunulur.” Müslümanların imamı, ümmetin kızlarının ve oğullarının kalkanıdır.

Ne var ki Yahudiler; Müslümanların başındaki yöneticilerin Ümmeti ve ordularını nasıl hapsettiklerini, en karanlık, en çetin ve yardıma en çok ihtiyaç duydukları anlarda bile Filistin’e ve halkına yardım etmelerine nasıl engel olduklarını gördüklerinde, ne yaparlarsa yapsınlar sınırlarını ve pis varlıklarını koruyan, Ümmetin ve ordularının kendilerine saldırmalarına engel olan bekçilerin olduğundan emin olmuşlardır. Bu yüzden, yöneticilerin tahtlarının hâlâ yerli yerinde sapasağlam durduğunu gördükleri sürece, Ümmetin veya orduların göstereceği hiçbir tepkiyi artık umursamamaktadırlar.

Dolayısıyla değişimin başlangıcı ve yolu; Müslümanların üzerine çöreklenen bu yöneticileri yerinden söküp atmaktan, sonra da ümmetin tek bir Raşidi Halifeye biat etmesinden geçer. Halife, dini ikame etmek, mazlumlara yardım etmek, Filistin’i ve işgal altındaki diğer Müslüman topraklarını kurtarmak için ümmet ve ordularına komutanlık ve liderlik edecektir. Ey Müslümanlar! İşte sizi buna davet ediyoruz. Öyleyse acele edin, acele edin!

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER