Perşembe, 03 Şaban 1447 | 2026/01/22
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Tunus Vilayeti: Devrimi Anmak İçin İzzetli Bir Duruş

  • Kategori Tunus
  •   |  

Tunus Vilayeti:

Devrimi Anmak İçin İzzetli Bir Duruş

Hizb-ut Tahrir Tunus’ta Devrim ve Hilafet Vurgulu Gösteri Düzenledi. Hilafetin kaldırılışının 105. yıl dönümü münasebetiyle Hizb-ut Tahrir / Tunus Vilayeti, Tunus’ta devrimin başlamasının 15. yıl dönümünü anmak amacıyla bir direniş ve meydan okuma standı düzenledi. “Devrim Devam Ediyor… Raşidi Hilafete Doğru” sloganı altında gerçekleştirilen etkinlik, başkent Tunus’taki Devrim Caddesi’nde yapıldı ve geniş katılımla gerçekleşti.

Gösteri şu sloganlarla başladı:
“İslami, İslami… Tunus devrimi İslamidir”,
“Ne milliyetçilik ne laiklik… İslami bir Hilafet”,
“İleri, ileri… İslam ile yaşayan bir devrim”,
“Allah’tan başka ilah yoktur… Hilafet Allah’ın vaadidir”,
“Allah’tan başka ilah yoktur… Hilafet Allah’ın hükmüdür”,
“Allah’tan başka ilah yoktur… Hilafet Allah’ın emridir”…

Daha sonra Muhammed Ali el-Auni güçlü bir konuşma yaptı. Konuşmasına, bunun halkına yalan söylemeyen ve 14 Ocak 2011’de gerçekleşen, bir an bile görmezden gelinmesi mümkün olmayan şanlı devrime sadık kalan öncü parti Hizb-ut Tahrir’in bir gösterisi olduğunu belirterek başladı. Bu devrimin, İslam dünyasında zalim Bin Ali’yi deviren ilk devrim olduğunu ifade etti.

El-Auni, devrimin artık 15 yaşında olduğunu, bilinçlendiğini ve olgunlaştığını söyledi. Devrimin; ülkenin zenginliklerini yağmalayan sömürgeciyi, anayasanın yazımını denetleyen Siyonist Noah Feldman’ı ve merhum Beci Kaid Essebsi’nin sözünü ettiği, ülkeyi Batıdan yöneten üst düzey yetkiliyi açığa çıkardığını dile getirdi. Ayrıca, Rablerinin kanununa karşı kibirlenmeleri ve Haçlı Batı’daki efendilerinin emirlerine boyun eğmeleri (Bou Bartella) nedeniyle peş peşe gelen hükümetlerin ve cumhurbaşkanlarının tam bir başarısızlık sergilediğini ve sıfır icraat ortaya koyduklarını söyledi.

El-Auni, küresel bir parti olan Hizb-ut Tahrir’in, Allah’ın Kitabı ve Rasulü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) sünnetinden çıkarılmış projesiyle devrimin başından itibaren sömürgecinin planlarını ifşa ettiğini ve aynı zamanda bu projeyi Kurucu Meclis’e sunduğunu hatırlattı. Ancak onların Rablerinin kanununa karşı kibirlenip bu projeyi küçümsediklerini, bunun sonucunda ise ülke halkını Batılı Haçlıların güçlenmesi uğruna yoksulluğun ve açlığın en alt noktasına sürüklediklerini ifade etti.

Konuşmasının sonunda dünyaya, özellikle de Amerika’ya seslenerek bu devrimin durdurulamayacağını ve söndürülemeyeceğini, nihayetinde yaklaşmakta olan Hilafetin kurulmasıyla sonuçlanacağını söyledi. Bu Hilafetin, işledikleri tüm suçlara son vereceğini, hakları sahiplerine iade edeceğini ve her yere adaleti yayacağını belirtti.

Konuşmasını Yüce Allah’ın şu ayetleriyle tamamladı:

 وَسَيَعْلَمُ الَّذِينَ ظَلَمُوا أَيَّ مُنْقَلَبٍ يَنْقَلِبُونَ - وَيَقُولُونَ مَتَى هُوَ قُلْ عَسَى أَنْ يَكُونَ قَرِيباً

“Zalimler, nasıl bir inkılâpla devrilip gideceklerini yakında göreceklerdir.” (Şuara 227)
ve “Ne zamanmış o?” diyecekler. De ki: “Yakın olsa gerek!” (İsra 51)

Bu gösterinin sona ermesinin ardından, sosyal medyada yüz binlerce izlenme ve büyük etkileşim elde edildiği belirtildi. Bunun üzerine laik kesimler ve onların yandaşları, partinin her güçlü duruşunda ve kitlesel eyleminde olduğu gibi, Hizb-ut Tahrir’e karşı kışkırtma ve karalama kampanyası başlattı. Bu durum, zeytin diyarında İslam’a ve Müslümanlara karşı taşıdıkları kin dolu yüzlerini bir kez daha ortaya koydu.

Hizb-ut Tahrir, her yıl olduğu gibi, İslam ümmetine 20. yüzyılın başında onu sarsan büyük depremi, yani Hilafetin yıkılışını hatırlatmaktadır. Aynı zamanda Tunus’ta başlayan ve yeryüzünde azgınlaşan zalimleri deviren devrime olan bağlılığını yinelemektedir. Bu devrim, sömürgeci kâfiri korkutmuş, o da bu devrimi “ılımlılaştırılmış İslam”, terör söylemleri, anayasalar ve yasalarla kontrol altına almaya çalışarak Müslüman beldelerde dilediği gibi hareket etmeye devam etmiştir.

Ancak Allah’ın izniyle bu yenilenen çağrı, İslam ümmeti içinde onu dinleyecek, anlayacak, benimseyecek, destekleyecek ve yeryüzünde Allah’ın hükmünü ikame edecek kimseleri bulacaktır. Böylece devrim, Rabbimizin vaadinin ve Peygamberimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) müjdesinin gerçekleşmesiyle sonuçlanacaktır:

«ثُمَّ تَكُونُ خِلَافَةً عَلَى مِنْهَاجِ النُّبُوَّةِ»

“Sonra da Nübüvvet metodu üzere (Raşidi) bir Hilafet olacaktır.”

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Temsilcisi

Çarşamba, 25 Receb-ul Muharrem 1447 H - 14 Ocak 2026 M

 

Tunus Devrimi'nin 15. yıldönümünü anma etkinliklerinden görüntüler

 

 

TANITIM

İlgili Linkler:

Hizb-ut Tahrir / Tunus Vilayeti Resmi Websitesi
Hizb-ut Tahrir / Tunus Vilayeti Tahrir Dergisi Resmi Sitesi
Hizb-ut Tahrir / Tunus Vilayeti Tahrir Dergisi Facebook Sayfası

Devamını oku...

Hilafet Neşidleri 1447 H - 2025 M

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi

Hilafet Neşidleri 1447 H – 2025 M

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi, sayfalarının takipçilerine ve ziyaretçilerine üç dilde hazırlanan yeni bir DVD sunmaktan memnuniyet duyar. Ayrıca websitemiz üzerinden de çevrimiçi dinleyip indirebilirsiniz.

Hilafet Neşidleri 1447 H - 2025 M

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Arşiv ve Yayıncılık Bölümü tarafından hazırlandı.

hilafet nesidleri

DP

CMO Khilafah Anasheed 1447 2025 DVD 20GB Cover

DP

DVD'yi indirmek için:TIKLAYINIZ

CMO Khilafah Anasheed 1447 2025 DVD 20GB Banner

 DP

Diğer CD ve DVD'ler İçin TIKLAYINIZ

merkezi medya ofisi
 
Devamını oku...

Ahmed Şara İslam’ı Tatbik Etme Konusunda Aciz Değildi Ancak O Baştan Kafir Batılı Sisteme Dahil Oldu

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Ahmed Şara İslam’ı Tatbik Etme Konusunda Aciz Değildi Ancak O Baştan Kafir Batılı Sisteme Dahil Oldu
Bu Yüzden Bahaneler Uydurmayı ve Gerçeği Çarpıtmayı Bırakın!

Bu, değişim sürecine liderlik edenlerin çoğunda var olan siyasi bilincin eksikliğinin ve İslami hadarat projesine dair tasavvurun kaybolmasının acı bir sonucu olup böylece şu iki musibet birleşmiştir; birincisi zorlu 105 yıl boyunca İslam’ın yönetim ve hayattan uzak kalmasından dolayı mevcut sorunlara yönelik İslam’ın çözümlerine ve tedavilerine yönelik ideolojik tasavvurun yokluğu olup bununla birlikte, eğitim müfredatı ve kendisine göre yaşadığımız kültürel ve siyasi hayat yoluyla aşılanan laikliğin kuralları, standartları, vizyonları ve çözümleriyle gerçekleşen kültürel istila aracılığıyla zihinleri ezen sömürgeci gerçeklik musibeti olup bunlar, sömürgeci Batı’nın kültür ve medeniyetinin kızlarından başka bir şey değildir. Böylece her siyasi vizyonun bakış açısı ve pusulası, Batılı kapitalist laik sistemi ve onun sunduğu çözüm ve tedaviler olmuş ve bu kültürel ve siyasi gerçeklikle birlikte, İslam akidesine ve İslam’ın bakış açısına dayalı siyasi bilinç ve sorunlarımızın Hanif şeriatımızın hükümlerine göre çözülmesi ortadan kalkmıştır

Bugün Suriye ve onun Cumhurbaşkanı Ahmed Şara’nın durumu, İslam ideolojisinin ve onu ölçme, vakıasını belirleme ve değerlendirme konusunda siyasi bilincin yokluğunun tipik bir örneğidir. Suriye’deki yönetici ve yönetimin, kanun ve siyasi sistem olarak İslam’a aykırı olmasının açık ve bariz bir durum olduğunu belirtmekte fayda vardır…   

Öncelikle Ahmed Şara’nın Suriye yönetimi ve siyaseti için anayasa ve kanun olarak benimsediği anayasa bildirgesinin referansının, laiklik olduğu gizlenemeyecek şekilde açıktır; tıpkı kendisinin anayasa bildirgesinin giriş bölümü ve kanunlarının olumlu nedenleri hakkında yaptığı açıklamada olduğu gibi. Örneğin anayasa bildirgesinin girişinde şöyle geçmektedir: “Köklü ve özgün değerlere, yerleşik ulusal ve insani ilkelere dayalı olmak, özellikle 1950 bağımsızlık anayasası olmak üzere daha önce Suriye ruhundan ilham alarak sağlam anayasal yönetimin kurallarını oluşturmaya hırs göstermek ve bu bildirge için sağlam bir temel olan 29 Ocak 2025 tarihinde yayınlanan Suriye Devrimi Zafer Bildirgesi'nde belirtilenleri uygulamak; böylece Cumhurbaşkanı gelecekteki anayasa bildirgesini yayınlamakta olup onun giriş bölümü ise ondan ayrılmaz bir parçadır...” 

Ahmed Şara'nın anayasa bildirgesinin anayasal temeli, ulus devleti tasarlayan sömürgeci kâfir Batı’nın anayasası ve lanetli Esad ailesinin anayasalarıdır.

Ardından Ahmed Şara, gaspçı varlıkla normalleşme ihanetinin ön hazırlıklarına dahil olmuştur; zira Suriye Dışişleri Bakanı Esad Şeybani ile gaspçı varlığın Stratejik İşler Bakanı Ron Dermer arasında Paris'te gerçekleşen skandal niteliğindeki görüşme, Ahmed Şara yönetiminin açıkça kabul ettiği Yahudi varlığının liderleriyle yapılan ilk resmi görüşme olup bu görüşme, Birleşik Arap Emirlikleri, Azerbaycan ve Paris'te yapılan bir dizi ilan edilmemiş görüşmenin ardından gerçekleşmiştir. Hem de Yahudi varlığının Gazze halkını yok etmeye ve Suriye’de geniş çaplı arbedesine devam etmesine rağmen.

Bunun üzerine Ahmed Şara, sömürgecinin kurduğu ulusal sisteme ve sömürgecinin işlevsel bölgesel sistemine dalmış ve birbiri ardına bölgedeki işlevsel devletçiklerin yöneticilerini ziyaret etmiştir. Bu da onun, onların işlevsel bölgesel rejimlerinin ve onların yaklaşımlarının, politikalarının ve sömürgeciye olan ajanlıklarının bir parçası olduğu anlamına gelmektedir.

Üçüncü sac ayağı ise Suriye’nin kapılarını Amerika’ya açması ve onun uluslararası sömürgeci sistemine dahil olması olmuştur; zira onun (Şara), Birleşmiş Milletler'e yaptığı ziyareti uluslararası sistemi kabul ettiğinin bir göstergesi olup bunu Washington'a yaptığı skandal ziyaret ve Suriye'nin anahtarlarını Trump'a teslim etmesi izlemiştir. Bunun üzerine Trump, Golan'ı ayırmış ve onu Yahudi varlığına teslim etmiştir; buna müteakip Ahmed Şara’nın Dışişleri Bakanlığı, Golan'ın olmadığı Suriye haritasını yayınlayarak Trump'ın İslam toprakları olan Golan'ı gasp etme konusundaki suçunu kabul etmiştir. Ardından İslam'a ve halkına karşı savaşmak için Haçlı Amerikan ittifakına katılması ve bununla birlikte Ahmed Şara’nın kafir Batı sisteminin ve onun uluslararası ve bölgesel sisteminin içine tamamen dalması gelmiştir. Bu da Amerikan elçisinin "Suriye bizim tarafımıza döndü" şeklinde açıklama yapmasına ve bundan daha da iğrenç olanı, Amerikan başkanı Trump'ın "Suriye hükümeti ve yeni başkan bizimle birlikte savaştı" şeklinde açıklama yapmasına yol açmıştır. Bunu ise Ahmed Şara’nın Washington'ın İslam'a karşı savaşındaki kararlarına tamamen boyun eğdiğine ve Suriye'nin sömürgeci için işlevsel ulusal bir devlet olarak geri döndüğüne dair ifşa edici ve skandal niteliğindeki kanıtlar izlemiştir. Ulusal devletin şartlarından biri de, gaspçı varlığı yatıştırmak ve onun Suriye’deki arbedesine boyun eğmek ve (eski rejimin kalıntıları, El-Hicri ve grubu, SDG fraksiyonu ve kıyıdaki Nusayriler) gibi Suriye’deki tüm hainlerle anlaşmak ve buna karşılık, İslam projesini ve azim İslam projesi taşıyıcılarının en hayırlı olanları temelinde kurtuluş davasını taşıyan herkese ve mücahitlere karşı koymaktır. Böylece Müslümanların zulme uğramaları, hapsedilmeleri ve suçlu muamelesi görmeleri, Ahmed Şara’nın politikası haline gelmiştir. Bunu ise Beşar Esad'ın cani rejiminin kalıntılarından en azılı suçlulara af çıkarılırken İslam davasını taşıyan masum insanlara on yıllarca süren zalim cezalar verilmesi takip etmiştir. Böylece Ahmed Şara'nın politikaları doğrultusunda felaketler birbirini takip etmiştir.

Sorun yeni yönetimde ve yöneticisi Ahmed Şara’da değildir; aksine sorun, onun ulusal devletinde, anayasal bildirgesinde, sömürgecinin işlevsel bölgesel sisteminin bir parçası olarak Arap Birliği'ne ve Birleşmiş Milletlere üyeliğinde, sömürgeci Batı’nın uluslararası sistemini kabul etmesinde, Amerika’nın Suriye üzerindeki nüfuzunda, onun (Şara) Amerikan özel elçisi Tom Barrack'a boyun eğmesinde, İslam'la savaşmak için Haçlı Amerikan ittifakına katılmasında ve bunu, İslam projesini taşıyanları ve mücahit kardeşlerini hapsetmek ve onların, yeraltı bodrumlarında ve maskeli yargıçlar tarafından Haçlı mahkemelerini anımsatan mahkemelerde yargılanması, sahte bir şekilde suçlanmaları ve hazırlanmış zalim kararlar yoluyla sahada gerçekleştirmesindedir. Bundan daha da iğrenç olanı ise, Haçlı koalisyonuna ait uçakların, Suriye'nin yöneticisi Ahmed Şara'nın onayıyla Suriye topraklarındaki İslam’ın evlatlarını bombalayıp öldürmesidir. Dolayısıyla bütün bunlar ve daha fazlası, yeni rejimin ve başkanı Ahmed Şara'nın Batı'nın laik sömürgeci sistemi ve onun kâfir, baskıcı ve İslam düşmanı uluslararası sistemiyle derinden iç içe olduğunun kesin bir kanıtıdır.

Ancak sorun, yeni hükümeti ve politikalarını değerlendirirken bazılarında İslami standardın ve Şerî ölçünün olmamasıdır ki işte facia burada yatmak olup bununla birlikte, laik gerçekçiliğin ve laik sömürgeci gerçekliğin standartlarının, yargılama ve değerlendirme için kurallar ve ölçüler haline gelmiş olmasıdır. Ayrıca laik faydacı maksatlar, tarihi olayların taraflı olarak yorumlanması, yol gösterici Mustafa Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in siretinin ve Hudeybiye’nin laik bir şekilde okunması, sömürgecinin etkileri ve sonuçlarının, yeni hükümeti değerlendirmek, dahası onu İslamlaştırmak için gerekçeler ve bahaneler haline gelmiş olmasıdır!   

Bu laik labirentlerin ortasında, şerî hükümler geçersiz kılınmakta, fıkhi pusula ve şerî standartlar kaybolmakta ve yeni yönetimin değerlendirilmesi İslam temelinde yapılmamaktadır. Bu ikilemin kaynağı, sömürgeci tarafından bize dayatılan ve bir asırdan fazla süredir yaşadığımız laik yaşamdır ki bu yaşam, sömürgecinin eğitim müfredatı, kültürel ve siyasi atmosferi sayesinde zihinlerimizi kendi kuralları, standartları, vizyonları ve laik yaklaşımlarıyla şekillendirip ezmiştir. Bundan daha da kötüsü, buna İslami bir görünüm eklenerek aldatmacanın ve trajedinin tamamlamış olmasıdır.

Müslümanların zihinlerinde kök salmış olan bu laik standart, demokrasiyi laik küfür sistemi olmaktan çok, doğru bir yönetim biçimi, ulus devleti arzu edilen modern devlet şekli, insan hakları, özgürlükler ve eşitliği halkın taleplerinden bir talep, Batı'nın uluslararası sistemiyle ilişki kurulmasını devletin dış politikası, dahası onu tanınması, kapitalist piyasa ekonomisini ise kalkınma ve refaha giden bir kapı, böylece seküler yapıyı, onun kanunları, sistemleri ve politikaları ve sistemin geçerliliğinin ve yozlaşmasının standardı haline getirmiştir!

Daha da şok edici olan ise, yeni yönetimi destekleyen ve onu meşrulaştırmak için iğrenç hukuki argümanlar uydurarak onun yasalarını, sistemlerini ve politikalarını haklı gösteren bazı kişilerin yaptıklarıdır. Bu insanlar sayesinde, fıkıh ve fakih ortadan kaybolmuş, uydurma hikayeler yaygınlaşmıştır; dolayısıyla bizler, fıkıh ve fakihin vakıayı anlamak, menatını kavramak için kullandıkları yöntemleri, ardından ilgili delilleri takip etmek, toplamak, incelemek ve anlamak ve son olarak da şerî hükmü istinbat etmek konusunda onlarla birlikte değiliz. Aksine şeriatı ve onun standartlarını, fıkhı ve hükümlerini reddeden temel seküler standartlar ve egemen seküler siyasi gerçekçilik, bir standart ve ölçü olarak kabul edilmektedir; dolayısıyla bazıları için mesele, yeni hükümetin gerçekliğini araştırmak, onu tanımak ve ardından onu İslam temelinde değerlendirmek değil onun geçerliliğini raporlamaktır. Dahası laik siyasi gerçeklik bu sonucu garanti etmekte olup (Trump'ın yeni yöneticiye övgüsü bunun kanıtıdır!), ardından onun gerçekliğini tahrif etmek için kanıtlar toplanıp uydurulmaktadır.

Müslümanlar olarak bizim hayati davamız, Allah'ın indirdiği ile hükmetmek olduğunu bilmek gerekir; bu mesele, bir yöneticiyi başka bir yöneticiyle değiştirmekle değil, sömürgeci Batı'nın İslam topraklarına ektiği Batılı laik kapitalist sistemi tamamını kökünden söküp atmakla çözülebilir. Batılı laik kapitalist sistem ise sadece bir bütün olarak İslam ile hükmetmek yoluyla kökünden sökülüp atılacaktır.

Sistemin ve yöneticinin meşruiyeti, şeriatın egemenliğinden ve Allah'ın şeriatına göre yönetmekten ayrılamaz; şöyle ki, İslam akidesi devletin temelidir; yani devletin varlığı, cihazı, muhasebe edilmesi veya onunla ilgili herhangi bir şey, İslam akidesini temel almadan var olamaz. Zira İslam akidesi, anayasa ve kanunların temeli olup bunlardan herhangi biri İslam akidesinden kaynaklanmadığı sürece hiçbir şeye izin verilmez; çünkü devletin anayasası ve kanunları, Kur’an ve sünnetin delillerinden istinbat edlen şerî hükümlerdir. Nitekim Celle ve Âla şöyle buyurmuştur: فَلاَ وَرَبِّكَ لاَ يُؤْمِنُونَ حَتَّىَ يُحَكِّمُوكَ فِيمَا شَجَرَ بَيْنَهُمْ ثُمَّ لاَ يَجِدُواْ فِي  أَنفُسِهِمْ حَرَجًا مِّمَّا قَضَيْتَ وَيُسَلِّمُواْ تَسْلِيمًا  “Hayır, Rabbine andolsun ki; aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem tayin edip sonra haklarında verdiği hükümden dolayı içlerinde bir sıkıntı duymadan kendilerini tamamen teslim etmedikçe iman etmiş olmazlar.” [Nisa 65] Ayrıca Aişe Radıyallahu Anhe’nin hadisinden, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: مَنْ عَمِلَ عَمَلاً لَيْسَ عَلَيْهِ أَمْرُنَا فَهُوَ رَدٌّ Kim hakkında emrimiz olmayan bir iş yaparsa o reddolunur.” [Müttefekun Aleyh]

Ancak laikliğin ve onun kültürel ve siyasi gerçekçiliğinin en tehlikeli yönü, sahte bir İslami görünümle laik bir modelin kurulması yoluyla ortaya çıkan felaket sonuçlarıdır; böylece değişimin tavanı, sahte İslami görünümle donatılmış sömürgecinin görevlendirdiği başka bir laik sistem haline gelmiştir; bu sistem ise İslami geçmişe sahip olan yönetici tarafından pekiştirilip bu model, bir değişim okulu olarak ümmete ihraç edilmiştir. Felaketin şiddeti, sistemin yeni gerçekliğini İslami bir başarı ve gerçeklemiş bir değişim için İslami bir hedef olarak kabul etmek yoluyla ümmetin böyle bir sistemle uyuşturulmasında yatmaktadır; bu da ümmetin yerinde sayması ve gerilemesi anlamına gelmektedir.

Yeni gerçeklik bilinir ve beğenilir bir hale gelmiş olup onu muhasebe etmek veya inkar etmek ise münker ve iğrenç bir davranış olarak görülmekte olup bugün Suriye'de yaşananlar bunun en iyi kanıtıdır. Zira Suriye yöneticisi Ahmed Şara'nın Allah'ın şeriatını askıya almasını ve sömürgeci Amerika'nın politikalarına dahil olmasını muhasebe eden ve kınayan herkes, inkar, hatta sövme ve düşmanlıkta ahlaksızlık konumunda görülmektedir. Hatta Müslüman, sanki celil bir sahabeye saldırmış ve İslam ehlinin gazabını üzerine çekmiş gibi görülmektedir!

Tıpkı yalan ve iftirayla tevhid devleti olarak adlandırdıkları Suudi Krallığı'nın bazı fitneleri ve onun felaketinin sonuçlarının, şu saate kadar birçok insanı kasıp kavurmaya devam etmesi gibi; zira bizleri sömürgeci Batı’nın küfrüyle yönetip siyaset etmiş olsalar da sömürgecinin ajanlarına itaat etmeyi esas alan sapkın, tahrif edilmiş ve habis bir okul kurulmuştur.    

Ömrüme yemin olsun ki en büyük trajedi ve felaket, değişimin çıtasının, İslam temelinde sömürgecilikten kurtulmak yerine sömürgecinin bekçisinin değiştirilmesi ve kafir sömürgecinin sisteminin ve onunla birlikte sömürgecinin hapishanesinin kalmaya devam etmesi olmuştur.

أَفَمَنْ أَسَّسَ بُنْيَانَهُ عَلَى تَقْوَى مِنَ اللَّهِ وَرِضْوَانٍ خَيْرٌ أَم مَّنْ أَسَّسَ بُنْيَانَهُ عَلَىٰ شَفَا جُرُفٍ هَارٍ فَانْهَارَ بِهِ فِي نَارِ جَهَنَّمَ وَاللَّهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ
Binasını Allah korkusu ve rızası üzerine kuran kimse mi daha hayırlıdır, yoksa yapısını yıkılacak bir yarın kenarına kurup, onunla beraber kendisi de çöküp cehennem ateşine giden kimse mi? Allah zalimler topluluğunu doğru yola iletmez.” [Tevbe 109]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Münâci Muhammed

Devamını oku...

İran'da Aç Halkın Devrimi ve Velayet-i Fakih Rejiminin Baskısı

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

İran'da Aç Halkın Devrimi ve Velayet-i Fakih Rejiminin Baskısı

Haber:

2025 yılının Aralık ayı sonlarında İran'da geniş çaplı halk protestoları dalgası patlak verdi ve ekonomik çöküş, yüksek enflasyon, yetersiz hizmetler ve yüksek yaşam maliyetlerini protesto etmek için tüm illere yayılan bu protestolar, hızla iktidar rejimine karşı kapsamlı siyasi protestolara dönüştü. Bu gösteriler, 1979 devriminden bu yana Velayat-i Fakih sistemine yönelik en geniş ve en tehditkâr protestolar olarak kabul ediliyor.

Yüce Lider ve Devrim Muhafızları milisleri tarafından yönetilen İran rejimi, protestoları şiddetli bir şekilde bastırmış, bu da geniş çaplı katliam ve aşırı güç kullanımı nedeniyle binlerce kişinin ölümüne ve on binlerce göstericinin tutuklanmasına yol açmıştır; nitekim ihlallerin belgelenmesini önlemek için Ocak ayından bu yana neredeyse tamamen internet kesintisi uygulanmaktadır. (Monte Carlo International)

Rejim güvenlik gerekçesiyle bu baskı dalgasını haklı çıkarmaya çalışırken, dini liderlerin protestocuların idam edilmesini talep ettikleri ve onları vatana ihanetle suçladıkları yönünde haberler ortaya çıkmıştır. (The Guardian)

Yorum:

İslam şeriatı, canı korumayı büyük maksatlarından biri olarak kabul etmiş ve haksız yere öldürmeyi haram kılmıştır. Zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَلَا تَقْتُلُوا النَّفْسَ الَّتِي حَرَّمَ اللَّهُ إِلَّا بِالْحَقِّAllah'ın haram kıldığı canı haksız yere öldürmeyin!” [En’am 151] Dolayısıyla aç olan bir halka silahlı saldırmak, şer'an suç sayılan bir eylemdir.

Baskıya dayanan bir otorite şer'an meşru değildir; zira İslam, yöneticinin güvenli, adaletli ve insaflı olmasını vacip kılmıştır. Dolayısıyla eğer yönetici baskıcı ve zalim bir yaklaşım ortaya koyar ve insanların maslahatlarını göz ardı ederse, insanların ona körü körüne itaat etmesi caiz değildir. Aksine onun incelenmesi ve zulmünden caydırmak için muhasebe edilmesi gerekir. Zira Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: سَيِّدُ الشُّهَدَاءِ حَمْزَةُ بْنُ عَبْدِ الْمُطَّلِبِ، وَرَجُلٌ قَامَ إلَى إمَامٍ جَائِرٍ فَأَمَرَهُ وَنَهَاهُ، فَقَتَلَهُ Şehitlerin efendisi Hamza İbn Abdulmuttalib ve zalim yöneticiye marufu emrettiği ve onu münkerden nehyettiği için zalim yönetici tarafından öldürülen kişidir.

Mevcut haliyle Velayet-i Fakih mefhumu, şura kaidesine, adalete ve katılım ve muhasebe konusunda insan haklarını garanti altına alan Allah'ın şeriatıyla hükmedilmesine aykırı olarak, sorumlu olmayan ve muhasebe edilmeyi kabul etmeyen küçük bir grubun elindeki otoriteye odaklanmaya dayanmaktadır.

İran'ın bugün ulaştığı gerçeklik, sadece siyasi bir engel ya da geçici bir ekonomik kriz değil, aksine yönetimdeki sistematik sapmanın doğal bir sonucudur; zira Müslümanlar, hayatın her alanında Allah’ın şeriatıyla yöneten bir sistemden mahrum bırakılmıştır. 

Bugün İran'da aç olan halkın başlattığı devrim, sadece geçici gösteriler değil, aksine refah ve adaleti sağlamayan yönetimin yaklaşımını reddeden bir direniş cephesidir.Velayet-i Fakih rejimi, küresel sisteme bağlılığı ve onun diktelerine boyun eğmesi nedeniyle insan onurunu koruma ve kamu işlerini yönetme konusunda başarısız olmasının ardından ahlaki ve metodolojik olarak çökmüştür. Ayrıca bu rejimin, aklını başına alıp yaratıcı Azze ve Celle'nin metodundan çözümler aramak yerine, sallanmaya başlayan koltuklarını korumak için azgınlığına ve öldürme ve tutuklamalar konusunda aşırıya kaçmaya devam ettiğini görmekteyiz.

Günümüz Müslümanlarının durumu işte budur ve onlar için tek kurtuluş, siyaset, ekonomi ve toplumun arasını ayırmadan bir bütün olarak Allah'ın hükmünü ikame eden, kamu mallarını koruyan ve tekelleşmeyi engelleyen açık hükümler yoluyla ekonomik yolsuzluğa çözüm getiren, otoriteyi kalıcı olarak muhasebe edecek siyasi bir ortam oluşturan ve tebaanın, öldürülme ve tutuklanma korkusu olmadan şeriata göre görüşünü ifade etmesini sağlayan Hilafet sistemini kurmaktır.

Herhangi bir grubun halk üzerinde tekelci bir iktidar kurmasını engelleyecek, ümmete, kendi çıkarlarını gözeten ve karşısında muhasebe edilen liderleri seçmek yoluyla kendi kendini kurtarmasını sağlayacak ve Müslüman ülkeleri askeri, siyasi ve kültürel olarak sömürgeciden kurtaracak gerçek adaleti sağlayacak olan Nübüvvet Minhacı üzere Hilafettir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Baha El- Hüseynî – Irak

Devamını oku...

Suriye'nin Fiili Yöneticisi Kim?

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Suriye'nin Fiili Yöneticisi Kim?

Haber:

Suriye Cumhurbaşkanlığı, Ahmed Şara'nın Pazartesi günü ABD Başkanı Trump ile telefon görüşmesi yaptığını ve görüşmede Suriye'deki gelişmelerin ele alındığını, ülkenin birliğine ve terörle mücadeleye destek vurgusunun yapıldığını açıkladı.Her iki tarafın da “Suriye devleti çerçevesinde Kürt halkının haklarının güvence altına alınması gerektiğini” vurguladıkları ve “IŞİD ile mücadelede ve onun tehditlerini sona erdirmede iş birliğini sürdürme” konusunda anlaştıkları eklemesinde bulundu.

Ahmed Şara ve Trump'ın “bölgesel dosyaları da görüştüklerini ve Suriye'ye daha iyi bir geleceğe doğru ilerleme fırsatı vermenin önemini vurguladıklarını” açıkladı.

Yorum:

Bu haber, Rakka vilayetindeki saha gelişmelerine ve Suriye ordusunun, şehrin kuzeyindeki hassas bölgelerde, özellikle El-Aktan hapishanesi ve 17. Tümen çevresinde konuşlanmış silahlı gruplarla yapılan görüşmelerin başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından, müzakere yolundan askeri hazırlığa geçmesine paralel olarak gelmiştir. Analistler, Ahmed Şara'nın Trump ile yaptığı telefon görüşmesinin, Amerika'nın desteğini almak ya da başka bir deyişle bu hareketler için yeşil ışık yakılması amacıyla yapıldığını ifade ettiler.

Söyleyin Allah aşkına bizim Hanif şeriatımızda yönetimi idare etme keyfiyetine dair hükümler ve ayrıntılar yok mu ki gidip de durumu küfrün başı Trump ile inceliyoruz; yoksa Suriye'nin fiili yöneticisi o mu?!

Şam halkının bu tür bağlantılara ve ilişkilere karşı çıkması gerekir; zira Müslümanlarla gece gündüz siyasi, askeri ve ekonomik olarak savaşan bir ülkeyle nasıl olur da iç meselelerimizi görüşebiliriz?!

Allahu Teala şöyle buyurmuştur: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا بِطَانَةً مِّن دُونِكُمْ لَا يَأْلُونَكُمْ خَبَالاً وَدُّوا مَا عَنِتُّمْ قَدْ بَدَتِ الْبَغْضَاءُ مِنْ أَفْوَاهِهِمْ وَمَا تُخْفِي صُدُورُهُمْ أَكْبَرُ قَدْ بَيَّنَّا لَكُمُ الْآيَاتِ إِن كُنتُمْ تَعْقِلُونَ Ey iman edenler! Kendi dışınızdakileri sırdaş edinmeyin. Çünkü onlar size fenalık etmekten asla geri durmazlar, hep sıkıntıya düşmenizi isterler. Gerçekten, kin ve düşmanlıkları ağızlarından (dökülen sözlerinden) belli olmaktadır. Kalplerinde sakladıkları (düşmanlıkları) ise daha büyüktür. Eğer düşünüp anlıyorsanız, ayetlerimizi size açıklamış bulunuyoruz.” [Al-i İmran 118]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Nezir İbn-i Salih – Tunus

Devamını oku...

Myanmar'ın Soykırımı İnkar Etmesinin ve Müslümanların Sessizliğinin Açığa Çıkması

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Myanmar'ın Soykırımı İnkar Etmesinin ve Müslümanların Sessizliğinin Açığa Çıkması

Haber:

Myanmar, Uluslararası Adalet Divanı önünde, 2017 yılında Rohingyalılara karşı yürüttüğü askeri harekat sırasında soykırım yapıldığı iddialarının “asılsız” olduğunu iddia etti ve operasyonun silahlı militanların saldırılarına karşı terörle mücadeleye yönelik meşru bir cevap olduğunu vurguladı.Ancak Gambiya, toplu katliamlar, tecavüzler ve sistematik ihlallerin kanıtlarını sunarak, bu eylemlerin soykırıma yönelik açık niyeti ortaya koyduğunu ifade etti.Şu anda 1,17 milyondan fazla Rohingyalı, Bangladeş'teki kalabalık kamplarda yaşamaktadır. Yahudi varlığına karşı açılacak benzer davalar açısından potansiyel etkileri nedeniyle geniş çaplı takip edilen dava, 29 Ocak'a kadar devam edecek; nitekim yargıçlar, aylar hatta yıllar sürebilecek bir hüküm vermeden önce mağdurların tanıklıklarını dinleyecekler. (Ajanslar)

Yorum:

Myanmar'ın Uluslararası Adalet Divanı'nda Rohingyalılara yönelik soykırım iddialarının asılsız olduğu yönündeki iddiası, Birleşmiş Milletler ve uluslararası insan hakları örgütleri tarafından geniş çapta belgelenen vahşetlerin açık bir şekilde inkar edilmesidir. Nitekim 2018 yılında Birleşmiş Milletler Myanmar hakkındaki Gerçekleri Bulma Misyonu, Myanmar ordusunun toplu katliam, sistematik tecavüz, yüzlerce köyün yakılması ve Rohingya kimliğinin yok edilmesi de dahil olmak üzere hukuken açıkça soykırım düzeyinde olan eylemlerde bulunduğu sonucuna varmıştır. Ayrıca İnsan Hakları İzleme Örgütü ve Uluslararası Af Örgütü de, yıkılmış köylerin uydu görüntülerinden, bebeklerin öldürülmesini, yargısız infazları ve bir milyondan fazla Rohingyalının Bangladeş'e zorla göç ettirilmesini anlatan hayatta kalanların tanıklıklarına kadar uzanan güçlü kanıtlar sunmuştur.Bu gerçekler, Myanmar'ın “terörle mücadele operasyonu” anlatısının, kendisinin desteklediği ve modern zamanların en büyük etnik temizlik kampanyalarından birini oluşturan suçları gizlemek amacıyla yapılan bir propagandadan ibaret olduğunu ortaya koymaktadır.

Ancak bu trajedi, Müslüman ülkelerdeki mevcut devletlerin daha derin bir zayıflık içinde olduklarını da ortaya çıkarmıştır.Rohingya soykırımı davasını Uluslararası Adalet Divanı'na taşıyan ülkenin büyük bir İslam gücü olan bir ülke değil de, nüfusu üç milyondan az olan küçük bir ülke olan Gambiya olması dikkat çekicidir!Bu durum, 50'den fazla ülkeyi, yaklaşık iki milyar insanı ve muazzam ekonomik ve askeri kaynakları içeren İslam ülkelerinin kolektif gücüyle tam bir tezat oluşturmaktadır.Bu ülkelerin Müslümanlara karşı işlenen vahşetlere karşı kararlı ve birleşik bir tavır alamamaları, derin bir siyasi parçalanma durumunu yansıtmaktadır. Zira ortada koordineli bir ambargo ve kolektif bir diplomatik baskı olmadığı gibi kınama açıklamaları bile parçalanmış bir şekilde ve ulusal çıkarlarla sınırlı kalmaya devam etmektedir.

İslam ülkelerinin, küresel İslami dayanışmanın acı bir şekilde kınanmasını temsil eden küçük bir devletin ahlaki cesareti karşısında gölgede kalmış olması açı bir gerçektir. Dolayısıyla bu, vahdet ve güçlü bir liderlik olmadan Müslümanların, ister Rohingyalılar isterse Filistinliler olsun mazlumları koruma konusunda aciz kalmaya devam edeceklerini ortaya koymaktadır. 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Abdullah Asvar

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER