Cumartesi, 20 Zilhicce 1447 | 2026/06/06
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Birleşmiş Milletler, Hadramut’ta Şiddet Gören Kadınlar İçin Bir Sığınma Evi İnşa Ediyor!!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Birleşmiş Milletler, Hadramut’ta Şiddet Gören Kadınlar İçin Bir Sığınma Evi İnşa Ediyor!!

 

Haber:

Yemen’deki sosyal medya platformlarında, Hadramut ilinin merkezi Mukalla’da aileleri tarafından şiddet gören kadınlar için bir sığınma evi inşa edildiğine dair haberler yayıldı. (4 Haziran 2026)

Yorum:

Yemen hükümeti bu sığınma evinin inşa edilmesi ya da inşaatına başlandığını açıklamamıştı; bu yüzden insanlar, sığınma evinin bu kadar hızlı bir şekilde inşa edilip donatılmasına şaşırmıştır. Bu nedenle Hadramut halkının şiddetli tepkisi olmuş, sosyal medyada projeyi reddeden paylaşımlar yayılmış ve insanlar, kadınları ister babaları, isterse eşleri veya kardeşleri olsun velilerine karşı isyan etmeye teşvik eden bu sığınma evinin kapatılması yönünde yoğun bir etkileşime girmiştir. Dolayısıyla mesele sığınma evi değildir; aksine bu evin lehine çalışan bir hukuk ekibi ve kadın kuruluşlarıdır; zira bunlar, kadının üzerinde kimsenin otoritesi olmadığı ve kadının hayatını istediği gibi seçme hakkına sahip olduğu şeklindeki Batılı bir fikri yaymaktadır. İldeki güvenlik ve hukuk kurumları ise, İslam kültürüne yabancı olan bu fikirleri hayata geçirmek ve uygulamak için kullanılmaktadır. Yemen hükümeti, insanların bu sığınma evine karşı şiddetli saldırısını ve onların hedef alınanın sadece kadınlar değil, aksine İslam’ın Müslüman kadına, babasına, kocasına ve aile fertlerine ilişkin mefhumları olduğunu anladığını görünce, Sosyal İşler ve Çalışma Bakanlığı bir bildiri yayınlayarak, İslam’ın kadını onurlandırmak için geldiği ve bu sığınma evinin de bu onurlandırmayı pekiştirdiğini şeklinde kamuoyunu yanıltmaya çalışmıştır. Ancak bu açıklama, devletin kendi vatandaşlarına karşı komplo kurduğunu, Birleşmiş Milletler kararlarına boyun eğdiğini ve o dönemde Asya ve Afrika'nın doğu bölgelerine çok sayıda insanın göç etmesi nedeniyle İslamiyet'i bu bölgelere yaymakla gurur duyan bu muhafazakâr ülkede İslam’a ve onun hükümlerine karşı Birleşmiş Milletler'e hizmet ettiğini ortaya çıkarmıştır.

Kadının onurlandırılması, onun korunması gereken bir namus olarak görülmesiyle olur; bu nedenle İslam, kadını korumuş ve ona gözetip kollayacak bir veli (vasî) tayin etmiş, bu veliye, ister anne, ister kız kardeş, ister kız çocuk isterse de eş olsun bakmakla yükümlü olduğu kişiler için harcama yapmasını zorunlu kıldığı gibi erkeğin de sorumluluğu altındaki kadın ve çocukların bakımını sağlamak için çalışmakla yükümlü kılmıştır. Ayrıca İslam, erkeğin ister fakir ister zengin olsun eşinin malı üzerinde tasarrufta bulunmasını engellemiş, malı üzerinde tasarruf hakkını sadece kadına vermiştir. Ancak kadının doğası geri zayıf olması nedeniyle, özellikle evlilik, kefalet, bakım, miras ve benzerleri gibi içtimai nizam hükümlerinde onu koruyacak bir velinin bulunması gerekli kılmıştır. Bununla birlikte İslam kadına, kendi malı üzerinde tasarruf ve satış, kiralama, ortaklık ve benzerleri gibi ticari sözleşmeler yapma hakkı da tanımıştır.

Ancak Batı, İslam’a karşı yürüttüğü medeniyet savaşı çerçevesinde, önce kadını, ardından da aileyi ve toplumu ifsat etmeye çalışmaktadır; bu nedenle evliliğin geciktirilmesi fikrini yaymakta, çok eşliliği reddetmekte, çocuk sahibi olmaya veya azaltılmasına karşı mücadeleyi desteklemekte, kadının özgürlüğü ile velisinden kurtulması fikirlerini yaymaktadır ki böylece vasinin kadın üzerinde hiçbir otoritesi kalmasın; böylece de Allahu Teala'nın şu kavline aykırı davranmaktadırlar: وَلِلرِّجَالِ عَلَيْهِنَّ دَرَجَةٌ “Yalnız erkeklerin kadınlar üzerinde bir derece farkı vardır.” [Bakara 228] Yani velayet farkı vardır demektir.

Bu nedenle Hadramut ve Yemen’in tüm illerindeki halkımızı, şehir ve köylerinde bu tür evlerin varlığını engellemenin yanı sıra aileyi yıkmaya yönelik fikirlerin ve insanlar arasında rezilliğin yayılmasını engellemeye de davet ediyoruz; tıpkı Aleyhissalatu ve’s Selam’ın şöyle buyurduğu gibi: لَا طَاعَةَ لِمَخْلُوقٍ فِي مَعْصِيَةِ الْخَالِقِ “Yaratıcıya isyanda kula itaat yoktur.” Bu yüzden İslam’ın hükümlerine sımsıkı sarılmak ve ister kadın-erkek arasındaki içtimai nizam olsun, ister ekonomik sistem olsun, isterse yönetim sistemi olsun bu hükümlerden kıl kadar sapmamak gerekir; zira bunların hepsi Allah Teala’nın katından olup bu hükümlere bağlı kalmak dünya ve ahiret için bir kurtuluştur. Zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur: اتَّبِعُواْ مَا أُنزِلَ إِلَيْكُم مِّن رَّبِّكُمْ وَلاَ تَتَّبِعُواْ مِن دُونِهِ أَوْلِيَاء “Rabbinizden size indirilene (Kur'an'a) uyun. O'nu bırakıp da başka dostların peşlerinden gitmeyin.” [Araf 3]

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazdı
Abdulaziz El-Hamid – Yemen

 

Devamını oku...

Yoksa Onların Kalpleri Yahudi Varlığıyla Normalleşme Buzağısı Sevgisiyle Mi Dolduruldu?!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Yoksa Onların Kalpleri Yahudi Varlığıyla Normalleşme Buzağısı Sevgisiyle Mi Dolduruldu?!

Haber:

Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Japon Nikkei Asia gazetesine şunları söyledi: “İstikrar vizyonu çerçevesinde daha geniş bir bölgesel iş birliği platformu kurulmasının önemine dikkat çekerek, bütün bölge ülkelerinin birbirlerinin toprak bütünlüğüne, egemenliğine ve güvenliğine bağlı kalması gerektiğini vurguladı.” Yahudi varlığının ise ancak 1967 sınırları temelinde bir Filistin devletini tanıması halinde sürece katılabileceğini ve bu “sorun” çözüldüğünde “Yahudi varlığının güvenliğinin de bölge ülkeleri tarafından büyük ölçüde destekleneceğine” inandığını belirtti.

Yorum:

Fidan, Yahudi varlığıyla olan çatışmadan, sanki iş birliği ve uyum eksikliği sorunuymuş gibi, sanki sorun işgal ile Filistin otoritesi arasında toprağın paylaşılması konusunda bir anlayışa varılmasıyla kolayca çözülecekmiş ve ardından da Yahudi varlığının, adını verdiği Pakistan, Türkiye, Suudi Arabistan, Mısır, Körfez ülkeleri ve İran da dâhil bölgedeki tüm ülkelerle ortak yaşam ve iş birliği imkanına kavuşacakmış gibi bahsediyor!

Bu vizyon, Fidan’ın Filistin davasına yönelik şerî bakış açısından yoksun olmasından kaynaklanmaktadır; dolayısıyla bu yönüyle Fidan, Yahudi varlığının liderlerinin şahıslarını ve suçlarını kınayan ancak onların varlığını istisna tutan Erdoğan ile örtüşmektedir. Dolayısıyla her ikisi de Filistin’in işgalinin sürmesinde bir sorun görmüyorlar; aksine onların nazarında sorun, Yahudi varlığının uygulamaları ve davranışlarındadır; eğer bunlar ortadan kalkarsa ya da bir şekilde çözüme kavuşturulursa, onların nazarında sorun da ortadan kalkmış olacaktır!

Fidan, 1967 sınırlarında bir Filistin devletinden bahsettiğinde, aslında yaklaşık altı yüzyıl boyunca bu toprakları koruyan ve en zayıf durumlarında bile onlara yardım edip korumaktan geri durmayan Osmanlı Hilafet Devleti'nin askerleri de dahil olmak üzere toprakları şehitlerin ve kahramanların kanlarıyla sulanmış olan Filistin topraklarının dörtte üçünden fazlasında işgalin devam etmesinden bahsetmektedir. Çünkü Osmanlı Hilafet Devleti, Filistin ile şerî ve İslami bakış açısıyla muamele etmiştir; zira Filistin, Faruk Ömer bin Hattab tarafından fethedildiği andan itibaren İslami bir toprak olup o andan kıyamet gününe kadar tüm İslam ümmetinin mülkü olmuştur; bu yüzden neresi olursa olsun onun tek bir karışından dahi taviz verilmesi caiz değildir.

Kalpleri Yahudi varlığıyla normalleşme buzağısı sevgisiyle doldurulmuş olanlar, ümmetin söylediklerine razı olacağını ya da denemeye değer bir başarı diye sundukları tavizleri kabul edeceğini sanıyorsa yanılmaktadırlar. Çünkü İslam ümmeti, Filistin’in İslami haraci arazi olduğunu ve onun sorununun ancak tamamen İslam’a ve Müslümanlara geri dönmesi için Yahudi varlığının oradan sökülüp atılmasıyla çözüleceğini bilmektedir. Bunun yolu ise müzakereler, barış ya da Yahudi varlığını normalleşme ve ilişkiler kurmaya teşvik etmek değildir; aksine ümmetin ordularının harekete geçirilmesidir; çünkü Filistin’i özgürleştirmek ve onu İslam’ın havzasına geri döndürmekten sorumlu olanlar bu ordulardır.

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Müh. Selahaddin Adada

Devamını oku...

Trump'ın, Beklentileri Karşılayamayan Çin Ziyareti

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Trump'ın, Beklentileri Karşılayamayan Çin Ziyareti

 

ABD Başkanı Trump, 13-15 Mayıs tarihleri arasında Çin’e resmî bir ziyaret gerçekleştirdi. Dünyanın en büyük iki ekonomisi arasındaki bu görüşme, birçok büyük şirket tarafından merakla bekleniyordu.

Ancak Reuters'in belirttiğine göre, bu ziyaretin sonuçları beklentileri karşılamadı. Zira Trump, Çin'den kayda değer herhangi büyük bir sonuç elde edemeden geri döndü.

1- İran dosyası: Çin yardımının yokluğu

Görüşmenin gündemindeki en önemli ve en hassas dosyalardan biri, İran’da devam eden savaşın yanı sıra Hürmüz Boğazı’ndaki gemi trafiğinin neredeyse tamamen durmasıydı. Özellikle Pekin’in savaş sırasında da Tahran ile yakın ilişkilerini sürdürmesi ve İran petrolünü satın almaya devam etmesi nedeniyle, Trump’ın, Çin’i, İran üzerindeki ekonomik ve siyasi nüfuzunu kullanarak bir anlaşmaya varılması için ikna etmeye çalışması bekleniyordu.

Ancak Çin, bu dosya konusunda ABD’ye herhangi bir açık yardım sunmadı. Aksine iki liderin bir çay masasında bir araya gelmesinden hemen önce Çin Dışişleri Bakanlığı, ABD ve Yahudi varlığının İran’a karşı yürüttüğü savaştan duyduğu rahatsızlığı ifade eden sert tonda bir açıklama yayımladı. Sonuç olarak Beyaz Saray, iki başkan arasında “Hürmüz Boğazı'nın yeniden açılmasına yönelik ortak çabalar” hakkında bir açıklama yapmakla yetindi.

2- Ekonomik anlaşmalar:

Trump, Fox News kanalına yaptığı açıklamada, Çin'in Boeing'den 200 uçak satın almayı kabul ettiğini, ancak bu rakamın daha önce dile getirilen 500 uçak satış beklentilerinin iki buçuk kat daha altında olduğunu söyledi. Bunun sonucunda Boeing şirketinin hisseleri %4’ten fazla değer kaybetti.

Nvidia şirketine ait gelişmiş H200 yapay zekâ çiplerinin Çin’e satışı konusunda ise herhangi bir ilerlemeden bahsedilmedi. ABD’li yetkililer tarım ürünlerinin satışı ve ticari ilişkileri yönetmek için mekanizmaların kurulması konusunda ilerleme kaydedildiğinden bahsetmiş olsalar da, anlaşmaların detayları neredeyse hiç açıklanmadı.

Ayrıca Trump, nadir toprak elementleri tedariki meselesi hakkında resmi bir karara varılamadan geri dönmek zorunda kaldı.

3- Tayvan Dosyası:

Beklendiği gibi Çin tarafı, Tayvan meselesine yönelik sert tutumuna sımsıkı sarılmıştır. Zira Pekin, Tayvan’ı kendi topraklarının bir parçası olarak gördüğünü ve nihayetinde onu kendi kontrolü altına alacağını vurgulamıştır.

4- Çin'in stratejisi:

Bu ziyaret, Çin’in artık daha önce olduğu gibi ABD’ye büyük bir ilgi göstermediğini açıkça ortaya koymuştur. Nitekim doğrudan yapılan görüşmede Şi Cinping, Amerika ve Çin’in “Tukidides tuzağına” düşmekten kaçınmak için birlikte çalışması gerektiğini vurguladı. (“Tukidides Tuzağı”, siyaset bilimci Graham Allison'ın Antik Yunan tarihçisi Tukidides'in yazılarından yola çıkarak ortaya attığı jeopolitik bir kavramdır; bu kavram, gerilemekte olan egemen gücü, yeni yükselen bir güçle çatışmaya iten tarihsel bir tarzı açıklamaktadır.)

Aslında Şi Cinping, bu fikri Trump'ın önünde ortaya atarak, diplomatik bir üslupla Amerika'nın zayıflayan bir güç haline geldiğini, Çin'in ise yükselen bir gücü temsil ettiğini ima etmiştir. Bu da Amerika'nın çatışmadan kaçınması gerektiğine dair dolaylı bir ima mesabesindedir.

Ancak Pekin, doğrudan bir çatışma zamanının henüz gelmediğinin gayet farkındadır. Bu nedenle uygun an gelene kadar Amerika ile herhangi doğrudan bir çatışmadan kaçınmaya çalışmaktadır. İşte buradan Şi Cinping’in, Trump ile dostane bir ilişki kurarken, temel konularda ise geri adım atmamasının sırrı anlaşılabilir.

Sözün özü, Trump'ın Çin'den eli boş döndüğü, arzuladığı büyük ekonomik veya siyasi kazanımları gerçekleştiremediği söylenebilir. Ziyaretin sonuçları, her iki tarafın da işbirliğini sürdürme arzusuna rağmen, aralarındaki stratejik çelişkilerin son derece derin olduğunu ortaya koymuştur.

Uzmanlar yıllardır Çin’in önümüzdeki yıllarda ekonomik ve askeri olarak ABD’ye yetişme, hatta onu geçme ihtimalinden bahsetmektedir. Ancak küresel liderliğin sadece silah veya paraya dayanmadığı kesindir.

Bu nedenle geriye şu temel soru kalmıştır: Çin, yeni bir küresel düzen kurup yeni uluslararası kurumlar tesis edebilir mi? Bundan daha da önemlisi, insanlığa adalet, barış ve refah getirecek yeni bir hadari proje sunabilir mi?

Görünen o ki şu ana kadar Çin, bu sorular hakkında net bir cevaba sahip değildir. Ancak Trump'ın ziyareti, bu küresel dönüşümün yeni bir aşamanın başlangıcından ibaret olduğunu kanıtlamıştır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Akilbek Askarov

Devamını oku...

İslam’a Karşı Sorumluluktan Kaçmak ve Bahaneler Üretmek

  • Kategori Makaleler
  •   |  

İslam’a Karşı Sorumluluktan Kaçmak ve Bahaneler Üretmek

 

Müslümanların dinlerine karşı sorumluluk duygusunun zayıflaması, ümmeti etkileyen en büyük afetlerden biridir. Bu durum, kişinin görevlerini ihmal etmesine ve ardından bu ihmali haklı çıkarmak için bahaneler uydurmaya başlamasına yol açar. Kişi, kendini sorgulayıp eksikliklerini kabul etmek yerine, yaptıklarının doğal ve önemsiz olduğunu hem kendine hem de başkalarına inandırmaya çalışır.

Şüphesiz İslam, Müslümanı sadece kendisi için yaşayan bir birey olarak görmemiş; aksine ona dinine, ümmetine ve toplumuna karşı bir sorumluluk yüklemiştir. Dolayısıyla Müslüman, namaz kılmakla, hayra (İslam’a) davet etmekle, hakka yardım etmekle, iyiliği emredip kötülükten sakındırmakla ve gücü yettiği ölçüde İslam’ın değerlerini ve ahlakını savunmakla emrolunmuştur.

Ancak Müslümanların çoğu, bu görevlerden birine davet edildiklerinde şöyle demektedirler: Zaman değişti, artık kimse icabet etmiyor, benim de bir etkim yok, din kalptedir ve şüphesiz Allah çok bağışlayıcı ve çok merhametlidir! Böylece bu sözleri, zayıflıklarını ve ihmalkârlıklarını arkasına gizledikleri bir perdeye dönüştürmektedirler. Nitekim İslam bu tutumdan sakındırmıştır; çünkü samimi bir mümin, mazeret aramaktan daha çok Allahu Teala’nın rızasını aramalıdır. Zayıf olan nefse gelince, şüphesiz o rahatlığa meyleder; zira üzerine teklif ağır geldiğinde mazeretler aramaya, bahaneler üretmeye, dünyaya meyletmeye ve Allah’ın kendisi için yaratmış olduğu görevden kaçınmaya başlar.

Nitekim Allahu Teala bize, Tebuk Gazvesi’nin haberini anlatmıştır; o vakit bazı insanlar Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e yardım etmekten geri kalmış, münafıklar da ihmalkarlıklarını haklı çıkarmak için yalan bahanelerle gelirlerken, samimi olanlar ise kusurlarını itiraf edip Allah’a tövbe etmişlerdi; böylece bahanelerle kaçanlarla Allahu Teala’ya karşı dürüst olanlar arasındaki fark açıkça ortaya çıkmıştı.

İslam’ı destekleme görevinden kaçınmak, sadece savaşmaktan veya büyük mücadelelerden uzak durmakla sınırlı değildir; aksine, insanların önemsiz gördüğü şeylerle de başlayabilir. Bunların başında, insanların sözlerinden korkarak kötülüğe karşı sessiz kalmak, tembellik ya da dünyevi işlerle meşgul olmak nedeniyle iyiliğe davet etmekten vazgeçmek, namaz ve bazı farz ibadetlerle yetinip Müslümanların meselelerine ve endişelerine ilgi göstermemek ya da meşguliyet ve iş bahanesiyle din için çalışmaktan vazgeçmek gelir. Zamanla bu kaçınma bir alışkanlık haline gelir ve kalp, eksiklik hissini yitirene kadar bunu haklı göstermeye alışır.

Allah'ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in Sahabeleri, bir hayrı/iyiliği kaçırdıklarında hüzün ve pişmanlık hissederlerdi; çünkü onlar, ömrün kısa olduğunu, insanın yarın Allah'ın huzuruna çıkıp O'nun kendisine, dini, bu dine karşı görevi ve onun için neler sunduğunu soracağını biliyorlardı. Bugün ise insanların çoğu, bir kusur işlediklerinde, kendilerine Allah'ı hatırlatacak birini değil de, kendilerini haklı çıkaracak birini aramaktadırlar.

Şüphesiz ümmet, ihmalkâr olanlarla kalkınamayacağı gibi bahanelerin çokluğuyla da durumları değişmeyecektir; aksine ümmet, sorumluluklarını üstlenen, nefisleriyle mücadele eden ve az da olsa dinleri için çalışan samimi adamlarla kalkınacaktır. Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَقُلِ اعْمَلُوا فَسَيَرَى اللَّهُ عَمَلَكُمْ “De ki: (Yapacağınızı) yapın! Amelinizi Allah görecektir.” [Tevbe 105]

O halde kendimize sürekli şunu soralım: İslam için ne yaptık? Samimi çalışanlarla mı birlikteyiz, yoksa mazeret sahipleriyle mi?

Bugün ümmetin gençlerinin karşı karşıya olduğu en büyük tehlike, sadece fitnelerin çokluğu değildir; aksine dedikodu, boş eğlenceler ve faydası olmayan şeylerle meşgul olarak ömürlerin heba edilmesidir; böylece din ve hayat adına kayda değer hiçbir iz bırakmadan günler ve yıllar geçip gitmektedir. Nitekim nice gençler, dine karşı olan görevi gün geçtikçe zayıflarken, boş meclisler ile sosyal medyanın arkasında ve başkalarının haberlerini takip etmekle gücünü ve vaktini heba etmişlerdir!

Şüphesiz ki gençler, ümmetin gücü ve dayanağıdır; eğer onlar, önemsiz şeylerle meşgul olurlar, bahaneleri alışkanlık haline getiriler, şerî ve davet vaciplerini terk ederlerse, o zaman tüm ümmet zayıflar; şüphesiz ki akıp giden ömür asla geri dönmeyecek ve insan, günün birinde Allahu Teala’nın huzuruna çıkacak ve kendisine, gençliğini nerede geçirdiği ve vaktini nerede harcadığı hakkında mutlaka sorulacaktır.

Dolayısıyla Müslüman bir gencin, ümmetinin gerçekliğine sadece seyirci kalmaması ya da rahatlığın ve ertelemenin esiri olmaması gerekir; aksine onun üzerine düşen, gençliğini, itaat etmek, güzel bir kelimeyle bile olsa İslam'a hizmet etmek, hakka yardı etmek ve ümmetin davalarını savunmak için çalışmanın bir yolu haline getirmesidir. Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur: أَفَحَسِبْتُمْ أَنَّمَا خَلَقْنَاكُمْ عَبَثاً وَأَنَّكُمْ إِلَيْنَا لَا تُرْجَعُونَ “Sizi sırf boş yere yarattığımızı ve sizin hakikaten huzurumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız?” [Muminun 115]

Zaman geçmeden ömrünün değerine idrak edenlere, hayatını kendi aleyhine değil lehine şahitlik edecek bir hale getirenlere ve pişmanlığın hiçbir fayda sağlamayacağı o gün gelmeden gençliğini Allah'ı razı edecek ve insanlara fayda sağlayacak işlere adayanlara ne mutlu.

Allahu Teala'dan, kalpleri gafletten uyandırmasını, bizleri dini için çalışan samimi kişilerden eylemesini ve bizleri ihlas ve sebatla rızıklandırmasını niyaz ediyoruz.

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Munis Hamid – Irak

Devamını oku...

İslam Ümmetinin Kapanmamış Kanayan Bir Yarası Olan Uygur Müslümanları

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

İslam Ümmetinin Kapanmamış Kanayan Bir Yarası Olan Uygur Müslümanları

 

Haber:

2019 yılının sonlarında Çin hükümeti, Uygurlar ve diğer Müslüman azınlıklardan bir milyondan fazla kişinin tutulduğu “yeniden eğitim kamplarını” kapattığını açıkladı. Ancak Financial Times gazetesinde yayımlanan yeni bir rapor, Çin’in bu azınlıklara yönelik kampanyasının yeni bir aşamaya girdiğine işaret etmektedir. Rapor, birçok kamp kapatılmış olsa da geniş bir hapishane ve gözaltı merkezi ağının yanı sıra kapsamlı gözetim sistemleri ve toplumsal kontrol mekanizmalarının hâlâ var olduğunu söylemektedir. Ayrıca rapor, baskının şu anda Uygur toplumunun uzun vadede yeniden şekillendirilmesine doğru yöneldiğine işaret etmektedir. Ayrıca Pekin, Uygurları ülkenin diğer bölgelerindeki fabrikalarda çalışmaya intikal eden zorla çalıştırma programlarının kapsamını genişletmiştir. Bu da Çin'de faaliyet gösteren yabancı şirketleri büyük zorluklarla karşı karşıya bırakmıştır; zira tedarik zincirlerinin Uygur hakları ihlalleriyle bağlantılı olmadığını garanti altına almak adına denetimler gerçekleştirmek artık zor, hatta tehlikeli bir hale gelmiştir. Amerika'daki Komünizm Kurbanlarını Anma Vakfı'nda Çin Çalışmaları Direktörü Adrian Zenz, kamp sisteminin; doğumu engelleme, anne-babaları çocuklardan ayırma, yatılı eğitim ve iş gücü transferini kapsayan politikaların önünü açtığını söylemiştir. Zenz, devletin yatılı okul sistemi aracılığıyla uyguladığı şeylerin Uygur toplumunu parçaladığı eklemesinde bulunarak; çocukların erken yaşlarda ailelerinden ayrıldığını ve Uygur dili ile kültürel uygulamalara sıkı kısıtlamalar getirildiğini açıklamıştır. (Monte Carlo Doualiya, 01/06/2026)

Yorum:

Uygur Müslümanlarının yaşadığı trajedi, İslam ümmetinin kapanmayan, aksine her geçen gün daha da artan kanayan bir yarasıdır; bu da onların maruz kaldıklarına dair bilgilerin çok az olduğunu açıklamaktadır; zira Çin, elektronik içeriği engelleyerek bölgeden bilgi akışına sıkı bir sansür uygulamakta, seyahat hareketlerini kısıtlamakta, yurtdışındaki Uygurların ülkedeki akrabalarını tehdit ederek korkutmakta ve Doğu Türkistan'daki gazetecilik faaliyetleri ile medya haberlerine sıkı kısıtlamalar getirmektedir. Bu sırada yurtdışındaki Uygurlar ise, iletişimlerin izlenmesi nedeniyle akrabalarıyla bağlantılarının koptuğunu belirtmektedir; zira dışarıyla iletişim kurmak, başlı başına cezalandırılmayı gerektirebilecek bir şüphe oluşturmaktadır. Bu nedenle bölgeyle ilgili medya raporlarının çoğu uydu görüntülerinin analizine, sızdırılan belgelere ve sürgündekilerin ya da bölgeden yakın zamanda ayrılanların tanıklıklarına dayanmaktadır.

Çin'in Uygur Müslümanlarından intikam alması, sadece onların Aziz ve Hamid olan Allah'a iman etmeleri ve O'nun şeriatına bağlı kalmak, İslam'ın şiarlarına ve hükümlerini yerine getirmek, İslami kimliklerini korumak ve çocuklarını İslam akidesi, öğretileri ve hükümleri doğrultusunda yetiştirmek istemeleridir. Çin ise onları, aşırılıkla mücadele ve istikrarı güçlendirmeyi amaçlayan “mesleki eğitim” programları adını verdiği devasa gözaltı merkezlerinde tutmaktadır. Bu merkezler gerçekte yüzbinlerce Uygur Müslümanının tutulduğu büyük hapishaneler olup burada bu insanlar, İslami kimliklerinden koparılmaya ve komünist düşünceyi benimsemeleri için zorlanmaya çalışılmaktadır. Yine bu kamplarda çocuklar ana-babalarından ayrılmakta ve beyin yıkama operasyonlarına tabi tutulmaktadır; böylece dinlerinden ve kimliklerinden kopuk nesiller yetişmesinin yanı sıra çocukların ana-babalarından ayrılmasının yol açtığı psikolojik ve eğitimsel felaketlerin etkileri de söz konusudur. Nitekim Çin'in Uygur kadınlara zorla kısırlaştırma ve kürtaj uyguladığı, onları işkence ve zulme maruz bıraktığı, onları zorla çalışmaya zorladığı, oruç tutmak gibi İslam'ın hüküm ve şiarlarını yerine getirmelerini engellediği, Uygur Müslümanlarının evlerine görevli ve gözetmenler yerleştirerek namaz, Kur'an okuma, oruç tutma, domuz eti yemekten ve alkol içmekten kaçınma gibi dini tezahürleri izlettiği ve aile gelirini ve siyasi görüşlerini belgelemek, telefon ve elektronik cihazların içeriğini incelemek, “aykırı davrananları” ihbar etmek ve güvenlik makamlarına fotoğraflarla desteklenmiş periyodik raporlar sunmak gibi kişisel verileri topladığı kanıtlanmıştır. Bu da aile bireylerinin “a-tipik davranışlar” sergilediklerinin gözlemlenmesi halinde toplu gözaltı kamplarına gönderilmelerine yol açmaktadır.

Peki Çin bu önlemleri ve suçları, “terörizm ve İslamcı aşırılıkla” mücadele etmek için alıyorsa, o halde bu eylemleri ne olarak adlandıracağız?! Peki Uygur Müslümanlarının başına gelenler karşısında “azınlık hakları” ve bunların savunucuları hani neredeler?! Yoksa bunlar, aç kaldıklarında yedikleri ve İslam'a saldırmak ve kendi çıkarlarını uygulamak için azınlıkları istismar ettikleri bir put mudur?! Bir devlet ve kalkan bir İmam olmadığı halde tüm bu önlemler, bu korku ve Müslümanlara yönelik savaş gerçekleşiyorsa, peki ya Müslümanlar, Çin’in oklarını tecrübe ettiği kahraman ve fatih komutanlarının izinden giden bir devlete kavuştuklarında onların halleri nice olur acaba; zira Müslümanların komutanı, Çin topraklarına ayak basacağına dair ettiği yemini yerine getirebilsin diye Çin kralı, bir avuç Çin toprağını ve köle olarak damgalaması için oğullarını göndermişti!

Ey Rabbimiz! Bize, arkasında savaşacağımız ve kendisiyle korunacağımız bir imam nasip et; İnşallah bizi yakında İslam’ın izzetli ve güçlü günlerinin şahitlerinden eyle.

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Beraa Munasıra

Devamını oku...

Kaybolan Adalet!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Kaybolan Adalet!

 

Haber:

Raniya el-Abbas... Sezar fotoğraflarında ortaya çıkan bir eş ve Tadamon kayıtlarının açığa çıkardığı çocuklar.

Raniya’nın ailesi, 12 yılı aşkın bir süre boyunca, gerçek ortaya çıkıncaya kadar onun ve altı çocuğunun akıbetini öğrenebilmek için hapishanelerde, belgelerde ve tanıklıklardaki arayışından bir an bile vazgeçmedi. (El Cezire Net)

Yorum:

Yıllar sonra akıbetin ortaya çıkmasıyla, savaş arşivleri ve Suriyeli ailelerin acısı arasında adaletin yok olduğu anlaşıldı.

Suriyeli aileler, tutuklama ve zorla kaybedilme arasında kaybolan çocuklarını, net cevaplar ya da kesin hukuki süreçler olmaksızın yıllarca aradılar. Yıllar süren zorla kaybolmanın ardından bugün Dr. Rania El-Abbasi ve çocuklarının akıbetinin ortaya çıkması, Suriye'nin yarasını yeniden açıyor ve her yakının sormaya hakkı olan birçok soruyu gündeme getiriyor: Gerçeğin ortaya çıkması neden bu kadar gecikti? Gerçeği kim elinde tutuyor? Ve neden gerçek, sahiplerine zamanında ulaşmıyor?

Ensar Şuhud ve Ömer Süleyman, bu dosyaların kasıtlı olarak gizlenmesinde ortak mıdırlar? Onları suçlunun suç ortağı olarak kabul etmek ve “suçluyu koruyan da suçludur” ilkesine göre hesap sormak gerekmez mi? Her Suriyeli ailenin davası, ele alınabilmesi için kamuoyu gündemine taşınmak zorunda mı? Peki ya bazı bilgilerin yayınlanma zamanlaması, dosyaların dolaşım şekli ve medyada ortaya çıkmadan önce kurbanların yakınlarına doğrudan ulaşma derecesi ne olacak? Karşımızda aşamalı bir belgeleme çalışması mı, yoksa seçici bir bilgi yönetimi mi var? Yoksa bilginin tekelinde tutulup, tartışma yaratacak ve halk baskısı oluşturacak zamanlamalarda kamuoyuna aşamalı olarak sunulması durumu mu var?

Öte yandan adalet dosyası, kan velileri için en önemli konu olmaya devam etmektedir; çünkü ailelerinin akıbetinin ortaya çıkmasından ve gerçeğin bilinmesinden sonra bile net bir yargı süreci görememekteler ve belgelenmiş büyük suçlara rağmen hesap verme sürecinin yavaş ya da belirsiz olduğunu düşünmektedirler ki büyük dosyalar arasında, Emced Yusuf davası, Tadamon katliamı ve Doktor Raniya ile çocuklarının öldürülmesi gibi medya tarafından da belgelenmiş davalar yer almaktadır.

Kurbanların akıbetinin ortaya çıkarılması gerekli bir adımdır; ancak adalet olmaksızın bu, durmayan bir kanamaya ve iyileşmeyen bir yaraya dönüşebilir. Daha önce ortaya atılanlara dayalı olarak, herhangi bir Suriyelinin, en ufak bir cevap dahi alamadan bu soruları sormasına neden olan şey, şeriatla hükmedilmesinin yokluğundan dolayı olduğunu görmekteyiz!

Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَلَكُمْ فِي الْقِصَاصِ حَيَاةٌ يَا أُولِي الْأَلْبَابِ “ Ey akıl sahipleri! Sizin için kısasta hayat vardır.” [Bakara 179] Allah’ın kısas hükmünün uygulanması, adaletin tesis edilmesi ve toplumun hayatının korunmasıdır; zira zalim, adaletin uygulanacağını bildiğinde kan dökmeye cesaret edemez; bu yüzden gerçek adalet, sözde “toplumsal barışı” koruma adına Allah'ın hükümlerinden taviz vererek ya da dosyaları hasıraltı ederek değil, Allah’ın hükümleri indirdiği gibi uygulandığında gerçekleşir; çünkü büyük suçlar işleyenlere ve kan dökenlere; kurbanların haklarını heder eden yalın bir duygusallıkla değil, aksine Allah'ın emrettiği adalet gözüyle bakılmalıdır. Bireysel af, kişinin kendi şahsî haklarından olduğu için bir fazilettir; ancak kamuya ait kan davaları, ümmetin hakları ve büyük zulümler, toplumun korunmasını sağlayan ve suçun tekrarlanmasını engelleyen özel hükümlere tabidir.

İslam rahmet dinidir; ancak aynı zamanda izzet ve adalet dinidir. Suçlunun hesap vermekten kaçmasına izin vermek rahmet olmadığı gibi cellat ile kurbanı eşit tutmak da hikmet değildir. Milletler boyun eğerek kalkınmaz; aksine hakkın ikame edilmesi, mazluma insaf edilmesi ve yeryüzünde fesat çıkaranların muhasebe edilmesiyle kalkınır ki böylece hayat, Allah Celle Celaluhu’nun istediği adalet terazisi üzerinde istikrar bulabilsin.

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Menal Ümmü Ubeyde

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER