Çarşamba, 29 Ramazan 1447 | 2026/03/18
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Ramazan Serisi: İslam Tarihinin Aydınlatıcı Anları | Onuncu Bölüm | Îsâr (Kendi Nefsini Kardeşine Tercih Etme) ve Nizam Arasında: Kardeşlik Nasıl Güçlü Bir Toplum Oluşturdu

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Ramazan Serisi: İslam Tarihinin Aydınlatıcı Anları

Onuncu Bölüm

Îsâr (Kendi Nefsini Kardeşine Tercih Etme) ve Nizam Arasında: Kardeşlik Nasıl Güçlü Bir Toplum Oluşturdu

 

Muhacirler ile Ensar arasındaki kardeşlik sahnesinden bahsedildiğinde, akla yüce bir ahlaki tablo gelmektedir: Yani kardeşine evini açan, rızkını onunla paylaşan ve kardeşini kendi nefsine tercih eden bir kardeş tablosu akla gelmektedir. Ancak kardeşliği sadece duygusal boyutuyla sınırlamak, onu gerçek derinliğinden yoksun bırakır. Zira kardeşlik, bireysel bir iyilik girişimi değildir, aksine Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in devletin yöneticisi olma sıfatıyla, yeni kurulmuş olan devlet varlığını tehdit edebilecek ekonomik ve sosyal bir tehlikeye çözüm bulmak için benimsediği egemen bir önlemdi.

Muhacirler, mallarına el konulduktan veya dinlerini korumak için onları terk ettikten sonra mallarını ve ticaretlerini terk ederek Mekke'den ayrıldılar. Malları ve üretim araçları olmadan Medine'ye girdiler. İşte hassas dengelerin olduğu bir kabile toplumunda, zamanla iç gerilim noktasına dönüşebilecek ve henüz istikrarlı olmayan ve kurulması aşamasında keskin bir sınıf ayrımına tahammül edemeyen yeni devletin bütünlüğünü tehdit edebilecek izole olmuş yoksul bir kitlenin oluşması mümkündü.

İşte burada kardeşlik acil bir çözüm olarak gelmiştir. Yani Muhacir pazara karşı tek başına bırakılmamış ve mesele dağınık bireysel girişimlere havale edilmemişti; aksine Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem, entegrasyonu sağlayacak ve kaderini birleştirecek bir düzen çerçevesinde her Muhaciri bir Ensar’a bağlamıştır. Bu sadece ahlaki bir fazilet değildi, aksine toplumun birliğini korumak ve devletin bünyesinde birbirinden uzak sınıfların oluşmasını önlemek için bilinçli bir siyasetti.

Ancak bu siyaset, bağımlılık veya kalıcı destek üzerine kurulmamıştır; zira Abdurrahman ibn Avf'ın Ensar kardeşi Sa'd ibn Rabi Radıyallahu Anh'dan kendisine pazarı göstermesini talep ettiği zamanki tutumu, İslam'ın yardım vermekle yaşayan bir toplum oluşturmadığını, aksine öncelikle bireyin yeterliliğini ve istikrarı garanti altına alındıktan sonra çalışıp üretmesine imkan sağlayan bir toplum oluşturduğunu ortaya koymaktadır. Çünkü İslam Devleti'nde ekonomi politikası, mevsimsel sadakalara ya da insanları sırf pazarın kurallarına terk etmeye dayalı değildir, aksine tebaanın işlerini gözetme ve her bireyin temel ihtiyaçlarını karşılamaya dayalıdır.

Bu anlam, düzenleyici şerî hükümlere baktığımızda teyit edilmektedir; zira zekat, zenginlerden alınarak fakirlere verilen bir farz olup bu ise bir iyilik değil, aksine farz olan bir haktır. Fey ve ganimetler, şerî hükümlere göre dakik bir şekilde dağıtılır. Fethedilen topraklar, ümmetin maslahatını gerçekleştirecek şekilde yönetilir. Ayrıca kamu servetleri, onu tekelleştiren bir sınıfın mülkü olarak terk edilmez; aksine herkesin yararlandığı ortak bir hak olarak kabul edilir.

Eğer çağdaş gerçekliğimize geçersek, farklı bir tablo görürüz. Zira birçok ülkede ekonomi “piyasa mekanizmaları” denen şeye terk edilmektedir; bunun sonucunda servet küçük bir azınlığın elinde birikir, sınıflar arasındaki uçurum genişler ve başarı, arkasında artan işsizlik ve yaygın yoksulluk olsa bile rakamsal göstergelerin yükselmesiyle ölçülür. Diğer modellerde ise, yapısal bozukluğun kökünü tedavi etmeden acıyı sakinleştiren sınırlı yardımlar sunulmakta, böylece şekilleri değişse bile yoksulluk varlığını sürdürmektedir.

Temel fark şudur: İslami bakış, adaleti ve servetin iyi bir şekilde dağıtılmasını tamamlayıcı bir unsur değil, sistemin özünün bir parçası kılmaktadır. Dolayısıyla devlet şer’an, tebaasındaki her bireyin yiyecek, giyecek ve barınma ihtiyaçlarını sağlamaktan sorumlu olmasının yanı sıra tüm toplumun güvenlik, eğitim ve sağlık hizmetini sağlamakla da sorumludur. Bunun gerçekleştirilmesi piyasaların dalgalanmalarına veya salt kâr kaygılarına bırakılmaz. Zira İslam’da mülkiyet düzenlenmiştir: Birtakım kurallarla korunan bireysel mülkiyet, bireylerin sahip olması caiz olmayan kamu mülkiyeti ve şerî maslahata göre yönetilen devlet mülkiyeti gibi. Bu denge sayesinde, tekelciliğin önlenmesi ve meşru olmayan servete odaklanmanın düzenlemesi sağlanırken çalışma ve girişimciliğe teşvik korunmaktadır.

O zaman kardeşlik, devletin, yapısal bir yoksulluğun oluşmasını önlemekten sorumlu olduğu ve siyasi istikrarın servetin adil dağılımıyla sıkı sıkıya bağlantılı olduğu fikrinin pratik olarak ilk somutlaşmış halidir. Dolayısıyla sorunun kötüleşmesi için beklenmemelidir; aksine sorun daha baştan çözülmelidir. Bu yüzden sadece ahlaki vaaza güvenilmemiş; aksine bağlayıcı olan düzenleyici bir çerçeve oluşturulmuştur.

Herhangi bir siyasi varlık hayatta kalmak istiyorsa, insanların temel ihtiyaçlarını göz ardı edemez. Açlık eğer yaygınlaşırsa, sloganlar onu koruyamayacağı gibi konuşma da onu engelleyemez. Eğer refah bir azınlığın elinde yoğunlaşırsa, herhangi bir anda patlayabilecek sessiz bir tıkanıklık üretir. Bu nedenle İslam'da ekonomik sistem, insanların işlerini marjinal değil öncelikli bir gözetim haline getiren mütekamil yönetim sisteminin bir parçası olarak gelmiştir.

Kardeşlik, geçici bir dayanışma hikayesi değildi; aksine İslam Devleti’nde ekonominin akideyle yönetildiğinin, servetin dağıtımında ve insanların işlerinin gözetilmesinde adaletin siyasi bir tercih değil aksine şerî bir hüküm olduğunun ve toplum birliğinin geçici duygularla değil, pratik politikalarla korunduğunun bir ilanıydı. İşte bu boyutu anlayan kişi, devletin inşasının sloganlarla başlamadığını, aksine insanın yeterliliğinin sağlanması ve onurunun şeriatın hükümleriyle düzenlenmiş bir sistemin içinde korunmasıyla başladığını idrak eder.

Bunu ortaya çıkarıp karar verecek olan ise, sadece İslam Devleti ve onun Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafet sistemidir.

 

Hizb-ut Tahrir Mısır Vilayeti Medya Bürosu

DİĞER BÖLÜMLER
<< ÖNCEKİ BÖLÜM || SONRAKİ BÖLÜM >>

 

Devamını oku...

Allah Celle Celaluhu’nun Yardımıyla İslam Ümmeti ve Onun Güçleri, Amerika’yı Orta Doğu’dan Kovmak İçin Yeterlidir

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Allah Celle Celaluhu’nun Yardımıyla İslam Ümmeti ve Onun Güçleri, Amerika’yı Orta Doğu’dan Kovmak İçin Yeterlidir

10 Mart 2026’da Başkan Trump, Amerika’nın İran’a yönelik saldırılarını artırmakla tehdit ederek şöyle dedi: “Herhangi bir nedenle mayın döşenmişse ve derhal kaldırılmazsa, İran için askeri sonuçlar daha önce hiç görülmemiş bir seviyede olacaktır.”

İslam ümmetinin, kibirli Trump’a ordusunun çenesini kırarak cevap vermesinin zamanı gelmiştir! Bugün İslam ümmeti ve güçlerinin, aşağıdaki esaslara göre ümmetin düşmanları olan Yahudi varlığına ve Haçlı Amerika’ya karşı İran Müslümanlarına yardım etmesi gerekir:

1- Cihad'da kısas ilkesi: Allahu Teala şöyle buyurmuştur: فَمَنِ اعْتَدَىٰ عَلَيْكُمْ فَاعْتَدُوا عَلَيْهِ بِمِثْلِ مَا اعْتَدَىٰ عَلَيْكُمْ “Kim size saldırırsa siz de onun size saldırısının misli ile ona saldırın.” [Bakara 194] Müslümanlar, İranlı Müslümanların Yahudi varlığına yönelik saldırılarından dolayı sevindiler. Bu ise yerinde bir sevinmedir; çünkü cihat devam etmekte olup zalim yöneticinin zulmü bile onu geçersiz kılamamıştır. Ancak Yahudi varlığını ortadan kaldırmak ve Amerika’yı kovmak sadece İran Müslümanlarının üzerine vacip değildir; aksine bunlar gerçekleşene kadar bütün ümmetin üzerine vaciptir. Bu nedenle tüm Müslüman ülkeleri ordularını güçleri yettiğince seferber etmesi gerekir. Ümmetin tamamı seferber olur olmaz Amerika, kendisini Müslüman ülkelerinden çekilmeye zorlayacak çok yönlü bir saldırıyla karşı karşıya bulacaktır.

2- Tam kurtuluşa kadar savaşa devam etmek: Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَأَخْرِجُوهُمْ مِنْ حَيْثُ أَخْرَجُوكُمْSizi çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın.” [Bakara 191] Dolayısıyla nehirden denize kadar tüm mübarek Filistin toprakları kurtarılana kadar Yahudi varlığına karşı savaşın devam etmesi gerekir ve savaşın, İbrahim Anlaşmaları ve Barış Kurulu da dahil olmak üzere kafirlerle müzakereler için bir zemin olması caiz değildir. Zira müzakereler, Filistin’in büyük kısmını Yahudi varlığına teslim etmenin yoludur; bu nedenle Müslüman ordularının şerî görevlerini yerine getirip Mescid-i Aksa’yı kurtarana kadar savaşmaya devam etmeleri gerekir.

3- Kâfirlerden yardım almamak: Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: لاَ تَسْتَضِيئُوا بِنَارِ الْمُشْرِكِينَ Müşriklerin ateşiyle aydınlanmayın.” [Ahmed rivayet etti] Ve Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: فَإِنَّا لاَ نَسْتَعِينُ بِمُشْرِكٍ Biz, bir müşrikten yardım almayız.” [Sahih İbn Hibban] Dolayısıyla Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem Müslümanları, kafir ülkelerden yardım almaktan nehyetmiştir; zira Müslümanlar, kâfirlerin kuvvetleriyle değil kendi teçhizatları, güçleri ve özel otoriteleriyle savaşmalıdır. İslam ümmetinin, Amerika, Rusya ve Çin'i, İslam ve Müslümanlarla savaşan, başkalarını da onlarla savaşmaları için destekleyen kâfir devletler olarak görmesi gerekir. Bu nedenle savaşta veya barış müzakerelerinde yardım tekliflerini reddetmek gerektiği gibi ümmetin, karar alma bağımsızlığını yeniden kazanması ve cihatta muazzam maddi kaynaklarına ve cesur evlatlarına güvenmesi gerekir. Dolayısıyla ümmetin, İran liderliği de dahil olmak üzere herhangi bir liderliğin, pragmatizm yalanını yeniden canlandırma ve kâfir devletlere müminler aleyhine bir yol verme girişimlerine karşı direnmesi gerekir. Bu yüzden sadece Allah Celle Celaluhu’dan korkan birinin, savaş alanında kazanılan şeyi müzakere masalarında kaybetmesi korkunç bir suçtur.

4- Biatin ve Hilafetin vacip olması: Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: وَمَنْ مَاتَ وَلَيْسَ فِي عُنُقِهِ بَيْعَةٌ مَاتَ مِيتَةً جَاهِلِيَّةً Kim boynunda biat halkası olmadan ölürse cahiliye ölümüyle ölmüş olur.” [Müslim rivayet etti] Müslümanların başındaki mevcut yöneticiler gibi zalim bir yöneticinin altında cihadın caiz olmasına rağmen mevcut yöneticilerin İslam’ın emrettiği şekilde seferber olması olası değildir. Bilakis onlar, orduları iki yıldan fazla bir süredir frenlediler ve şimdi de Yahudi varlığının işgalini genişletmek için zemin hazırlıyorlar. Bu nedenle İslam ümmetinin, mevcut yöneticilerini devirmesi ve Nübüvvet Minhacı üzere Hilafeti kurması gerekir. Zira her asırda bir Halifeye biat etmek şerî bir vacip olup Hilafetin yokluğunun azami süresi üç gün ve üç gecedir. Ancak 105 yıldan fazla hicri yıl geçmiş ve Hilafetin yokluğu, cihad da dahil olmak üzere birçok farzın yokluğuna neden olmuştur.

6- Yardım, Allah katındandır: Allahu Teala şöyle buyurmuştur: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنْ تَنْصُرُوا اللَّهَ يَنْصُرْكُمْ وَيُثَبِّتْ أَقْدَامَكُمْ Ey iman edenler! Eğer siz Allah’ın dinine yardım ederseniz Allah da size yardım eder ve ayaklarınızı sabit kılar.” [Muhammed 7] Olası sonuç veya diğerlerine gelince; şerî vaciplerin ve maddi hazırlıkların yerine getirilmesinin ardından İslam ümmeti, yardım konusunda sadece Allah Celle Celaluhu’ya güvenmelidir. Amerika pahasına krizden yaralanmak için Çin, Rusya ve Avrupa’nın oynadığı rol de dahil olmak üzere kafirlerin tuzağını ve Amerika'nın, acımasız bir yıpratma savaşının ortasında İran'daki ajanlarını darbeye kışkırtma çabalarını püskürtecek olan sadece Allah Celle Celaluhu'nun yardımıdır. Bu nedenle askerleri geceleri zafer için dua eden İslam ordusu, şafak vakti düşmana saldırırlar ve düşmanı yenilgiye uğratırlardı.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Musab Umeyr – Pakistan

Devamını oku...

Hilafetin Kurulması Bir Tercih Değil, Bir Farzdır!

Haber-Yorum

Hilafetin Kurulması Bir Tercih Değil, Bir Farzdır!

 

Haber:

Hilafet Devleti’nin yıkılışının üzerinden Hicri 105 ve Miladi 102 yıl geçmiştir.

Yorum:

Bu münasebetle Hizb-ut Tahrir Türkiye Vilayeti Medya Bürosu tarafından yayınlanan bir basın açıklamasında şunlar geçti; O’nun yokluğu ile geçen bu asırda, gasıp Yahudiler mübarek belde Filistin’i işgal ettiler. Fransızlar, Cezayir’de 20 yıl boyunca soykırım yapıp bir milyondan fazla Müslüman’ı katlettiler. Ruslar, Orta Asya’da Müslüman Özbekleri, Kırgızları, Türkmenleri, Tatarları, Kırımlıları sürgüne ve tehcire zorladılar. Kâfir Amerika ise Irak ve Afganistan’da tecavüzler, zulümler, katliamlar yaptı, milyonlarca çocuğu öksüz ve yetim bıraktı. Şimdi bugün işgalci “İsrail” ile İran’a saldırıyor. Komünist Çin, Doğu Türkistan’da on yıllardır Uygur halkını ağır işkencelerle öldürüyor. Budistler, Keşmir ve Arakan’ı yakıp yıktılar. Batılı sömürgeci devletler, İslam topraklarının tüm zenginliğini yağmaladılar. İslam beldelerindeki kukla ve işbirlikçi yönetimler ise kendileri lüks ve şatafat içinde yaşarken Müslümanları açlığa, yokluğa, sefalete ve zulme mahkûm ettiler.

Açılama şunu da ekledi: Bir asır boyunca yaşanan bütün bu hadiseler; topraklarımız üzerindeki işgal ve katliamlara dur diyecek, bölünme ve parçalanmayı bitirecek, ümmeti yeniden tek çatı altında toplayacak, Müslümanların canını, malını ve namusunu koruyacak yegâne gücün Raşidi Hilâfet Devleti olduğunu göstermiştir.

Basın açıklaması şöyle tamamlanmıştır; Nübüvvet Minhacı üzere İkinci Raşidi Hilafet, şer’i hem siyasi hem ekonomik hem de askeri bir zorunluluktur. Hilafet Müslümanlar için olmazsa olmaz, İslam ümmeti için varlık yokluk meselesidir. Hilafet Müslümanların öncelikli meselesidir. Onun yeniden kurulması muhakkak gerçekleşecektir. Çünkü Hilafet Allah Subhanehu ve Teala’nın vaadi ve Allah2ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in müjdesidir.

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Muhammed Abdulmelik

 

Devamını oku...

Şimdi Değil De Peki Ne zaman?!

Haber-Yorum

Şimdi Değil De Peki Ne zaman?!

 

Haber:

Küresel ekonomi üzerine dayattığı büyük baskılara rağmen, Amerika ve Yahudi varlığının İran’a karşı yürüttüğü savaş, çatışmaya dahil olan tarafların aldığı operasyonel tedbirler göz önüne alındığında daha fazla tırmanma eğiliminde olduğu ortaya çıkmaktadır.

ABD Başkanı Donald Trump, cumartesi günü şafak vakti sosyal medya platformlarında, “ABD Merkez Komutanlığı birkaç dakika önce Orta Doğu tarihindeki en güçlü hava saldırılarından birini gerçekleştirdi” diye yazdı ve saldırının “İran’ın tacındaki bir inci olan Hark Adası’ndaki tüm askeri hedefi tamamen yok ettiğini” belirtti.

Bunun üzerine İran karşılık vererek ABD güçlerine ait olan ancak komşu Arap ülkelerinde bulunan birçok üs ve tesisi bombaladı; zira bu tesisler, hava sahalarından geçerek Yahudi varlığına yönelen füzeleri engellemek için kullanılmaktadır; nitekim bu bombalamanın en sonuncusu, Suudi Arabistan’daki El-Harc üssünün hedef alınması olmuştur.

Haberde geçtiği gibi; “Aynı zamanda, bir dizi kaynak El Cezire kanalına ve bazı Amerikan gazetelerine, Washington'un Hürmüz Boğazı'ndaki İran tehditlerine karşı koymak için Orta Doğu'daki askeri varlığını güçlendirmeye başladığını teyit ettiler.”

ABC ağı, Amerikalı yetkililere dayandırdığı haberinde, ABD Donanması’na ait 3 amfibi gemi ve 2.200 askerden oluşan bir Deniz Piyade Keşif birimine (Marines) Orta Doğu’ya yönelme emri verildiğini aktardı.

Yorum:

Bu asrın firavunu Trump ve onun beslemesi Yahudi varlığı, Ortadoğu haritasını değiştirmek istiyorlar; bunu da açıkça, hatta büyük küstahlıkla ilan ediyorlar. Sanki Ortadoğu onların mülküymüş gibi orada fesat ve yıkım yayıyorlar, gözlerini diktikleri her yerde savaşlar çıkarıyorlar ve Ortadoğu'yu kendi istedikleri gibi şekillendirmek istiyorlar. Peki savaşlarının bedelini kanlarıyla ve ülkesinin servetleriyle ödeyen bu halkların başına onları kim musallat etti?! Ayrıca görünen o ki Trump’ın Orta Doğu’dan daha geniş hedefleri vardır; zira o, petrol yoluyla dünya ekonomisini kontrol etmek ve ticari gemiler ile petrol tankerlerinin geçtiği deniz yollarını denetlemek istiyor. Peki ya sonra ne olacak?

Bu Müslüman halklara, şimdiye kadar olanlardan sonra Amerikan üslerinin ülkemizde ne yaptığını hiç sordun mu?! Peki Amerika’nın, yapay zekâ ile çalışan yaklaşık 10 bin insansız hava aracı ve donanma askerleriyle askerî varlığını güçlendirdiği haberi nasıl olur da öylece geçip gider? Bu haberi Orta Doğu’daki halklar ve ordular işitiyorlar ama onların üzerinden sanki sıradan bir habermiş gibi geçip gidiyor! Oysa bu Amerikan üsleri ve güçleri, ülkelerine savaş ve yıkımdan başka ne getirdi Allah aşkına?!

Bu halklar ve orduların, Amerika'yı başlarına musallat edenlerin bu hain rejimler olduğunun ve şu yaşananların ortasında bu rejimlerin tahtlarının sökülmesinden kaçışın olmadığının bilincinde olmaları gerekir; zira bu rejimler, hainlerin tüm faturalarını kendi kanları ve ülkenin servetleriyle ödemektedir. Bu yüzden artık güvenlik ve istikrar için bir argüman kalmamıştır; zira artık hiçbir ülke bu Ruveybidaların gölgesinde barış ve güven içinde değildir.

Eğer halklar ve ordular bu koşullar altında harekete geçmeyecek ve yaşadıkları durum, durumu değiştirmek, tahtları yıkmak ve adaletle ve insafla hükmedecek ve ülkeyi ve halkı düşmanlardan ve açgözlülerden koruyacak Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafeti kurmak için biraz olsun bir bilinç uyandırmayacaksa, o halde ne zaman harekete geçecekler?!

Allahu Teala Yunus suresinde şöyle buyurmuştur: إِنَّ اللَّهَ لَا يَظْلِمُ النَّاسَ شَيْئاً وَلَكِنَّ النَّاسَ أَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ “Şüphesiz ki Allah insanlara hiçbir şekilde zulmetmez, fakat insanlar kendilerine zulmederler.” [Yunus 44]

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Müne Semih

 

Devamını oku...

Husiler, Gençlerini Gözaltına Alarak Hizb-ut Tahrir’in Sesini Kısabileceklerini Sanıyorlar, Ama Bunu Nasıl Başarabilirler Ki?!

Daha düne kadar Husiler, Sana hapishanelerinde ve Sa’da’daki gözaltı merkezlerinde, eski rejimin güvenlik aygıtlarının mahkûmları sıralarda Hizb-ut Tahrir’e karşı yapılan baskıları ve zorbalıkları sert bir dille eleştiriyorlardı. Ama bugün ise aynı yolu ve yöntemi izliyorlar. Bıkmadan usanmadan Hizb-ut Tahrir’in gençlerinin peşine düşüyorlar, işledikleri bir suçtan dolayı değil, sadece İslam’ın hâkim kılınmasına davet ettikleri için her defasında onları tutuklayıp hapse atıyorlar! Bu yapılanlar, onların hakkı reddettiklerinin ve Batı’ya karşı olduklarını iddia etseler bile küfürle hükmeden rejimlerin safında durduklarının açık bir kanıtı ve göstergesidir.

يَحْسَبُونَ كُلَّ صَيْحَةٍ عَلَيْهِمْ “Onlar her çığlığı kendi aleyhlerinde sanırlar.” [Münafikun 4]

Bu seferki gözaltı dalgası Taiz vilayetinde gerçekleşti. Husiler bağlı güvenlik birimleri, 22 Ramazan 1447 (11 Mart 2026 Çarşamba) gece yarısına doğru Macid Müsenna kardeşimizin evine baskın düzenleyerek, evde bulunan Halid Musenna, Saddam Naci ve Muhammed Ahmed adlı gençleri gözaltına aldılar. Böylece bu gözaltı eylemleriyle birlikte Kasım 2025’ten beri Taiz’de tutuklu bulunan Saddam el-Mukerdi ile Şubat 2026’dan beri Umran’da tutuklu bulunan Abdülvehhab el-Buruşiye yenileri eklenmiş oldu. Sadece gençleri gözaltına almakla kalmadılar, evin mahremiyetine ve mübarek Ramazan ayının son on gününe de saygı göstermeyerek ev sahibini de gözaltına aldılar. Ramazan-ı Şerif’in ve yaklaşan Ramazan Bayramı’nın manevi ikliminde Allah’a itaatle yakınlaşmak yerine, zulüm ve günah işleyerek O’na meydan okumaya kalkıştılar!

İnsanlara zorla dinlettikleri derslerinde İslam akidesinden, ahiretten, hesaptan ve mücrimlerin kötü akıbetinden bahseden bu “Kur’anî Yürüyüş” liderlerine bu iddiaları neye yarar?! Eğer bu İslam akidesi fikirleri, bizzat onu dinleyen takipçilerinin üzerinde hiçbir etki bırakmıyor ve onlara yaptıkları işin helal mi haram mı olduğunu sorgulatmıyorsa, o zaman bu derslerin ne faydası var ki? Yeryüzünde Kur’an’ın hakimiyeti için çalışanlara karşı savaş açanların, “Kur’anî Yürüyüş”ten bahsetmesi akla mantığa uygun mudur?

كَبُرَ مَقْتاً عِنْدَ اللهِ أَنْ تَقُولُوا مَا لَا تَفْعَلُونَ “Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz, Allah katında büyük gazap gerektiren bir iştir.” [Saff 3]

Hizb-ut Tahrir gençlerinin bu seferki suçu, partinin 28 Şubat 2026 tarihinde yayımladığı “Tâğût Trump ve Beselemesi Yahudi Varlığı İran’a Karşı Vahşi Bir Saldırı Başlattı” başlıklı bildiriyi dağıtarak; Amerika’nın kalleşliğini ve müzakere masasını nasıl tekmelediğini ifşa etmeleridir. Bu bildiride Hizb, İran rejiminin Afganistan, Irak ve bölgedeki birçok yerde Amerika’ya sunduğu hizmetlere rağmen, Amerika’nın müzakere masasını nasıl tekmelediğini ve vahşi bir saldırı başlattığını ortaya koymuştur. Trump, İran’ı Amerika’nın yörüngesinde dönen bir devletten, doğrudan ona bağlı bir uşak devlete dönüştürmek istemiştir.

Soruyoruz, kâfirlere dostluk beslemenin haram olduğunu, bunun dünyada rüsvaylık, ahirette azap olduğunu beyan etmek; Müslümanların uşak yöneticilerinin bu saldırı karşısındaki sessizliğini kınamak, failinin hapse atılmasını gerektiren bir suç mudur? Bu güvenlik güçlerine ne oluyor da Amerika ve beslemesi Yahudi varlığına karşı sözle ve hak duruşla cihat edenleri gözaltına alıyorlar? Onlara ne oluyor da Müslümanlarla savaşan küfür ümmetlerine düşmanlık edenleri ve onları ifşa edenleri hapse atıyorlar? Onlara ne oluyor da Müslümanların safında yer alan, onların birliği ve Gazze’de, İran’da ve diğer yerlerde Müslümanların maruz kaldığı soykırım, bombardıman, yıkım ve saldırıların intikamını alacak bir devlet kurmak için çalışanları susturuyorlar?! Siz kimin tarafındasınız? Aklı selim sahipleriniz nerede? Ya Hizb-ut Tahrir gençlerini derhal serbest bırakıp onlara yardım eder ve beraberce Hilâfet’i kurarsınız ya da Allah üzerinize öyle bir zillet musallat eder ki dininize dönene kadar o zilleti üzerinizden kaldıramazsınız! Allah’ın katından bir azap göndermesi yakındır; o zaman O’na dua edersiniz de duanıza icabet edilmez!

Bu gözaltılar, küstahlıklar ve baskınlar, Hizb-ut Tahrir gençlerinin sadece sebatını ve kararlılığını artıracak; insanların da bu davaya ve onun yüce hedefine olan inancını daha da sağlamlaştıracaktır. Çünkü vaat Allah Subhânehu ve Teâlâ ’nın vaadidir, müjde ise Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in müjdesidir. Allah için çalışan kimseyi Allah yalnız bırakmaz. Allah onlarla beraberdir. Dava taşıyıcılarının atıldığı zindanlar, hak nurunu söndüremeyecek, adam gibi adamların ellerine vurulan prangalar onların azimlerini kıramayacaktır. Zira onlardan önce peygamberler, davetçiler ve Salihler de hapse atılmış, fakat hapis onların sadece sebatını artırmıştır. Tarih, hakkın sesini susturabileceğini sanan her tağutun tarihten silinip gittiğinin, savaştığı davanın ise baki kaldığını şahididir. Hizb-ut Tahrir’in davası ideolojik bir davettir, şahıslar üzerine kurulu değildir ki onların tutuklanmasıyla yenilsin, bilakis Ümmetin kalplerinde yer eden köklü bir akide ve azametli bir fikir üzerine kuruludur. Zalimleri bu yolda devam etmenin vahim sonuçları konusunda uyarıyoruz. Zira hak davası, Allah’ın izniyle hedefine ulaşana ve Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafet geri dönene kadar yoluna devam edecektir. İşte o zaman zulmedenler, nasıl bir inkılapla devrileceklerini bileceklerdir!

Hizb-ut Tahrir bugün ortaya çıkmış bir hareket değildir. Bazılarının sandığı gibi geçici bir fenomen de değildir; aksine on yıllardır var olan küresel bir partidir. Kökleri derinlerde, dalları ufuklardadır. Onun daveti ideolojik bir davettir; Hizb-ut Tahrir; Cumhuriyet, Monarşi veya diğer tüm laiklik biçimlerini yıkmak ve İslam’ı hâkim kılmak için çalışan küresel bir partidir. İslam’a aykırı bu nizamları uygulayan her yöneticinin boğazında, Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın emrettiği gibi İslam’ı uygulayan devleti kuruncaya kadar bir diken olmaya devam edeceğiz!

Ey güç ve kuvvet ehli! Ey Güney’deki ve Kuzey’deki iman ve hikmet ehli kabileler! Tüm Müslümanların izzeti, Hilafet Devleti’nin yeniden kurulmasıyla mümkündür. İşte Hizb-ut Tahrir, kendini Hilafet Devletini kurmaya adamıştır. İşte onun gençleri aranızdadır ve sizi davet etmektedirler. İkinci Akabe Biatı gibi bir biatla, Nübüvvet Metodu üzere İkinci Raşidi Hilafet’i kurarak dünyanın izzetine ve ahiretin şerefine nail olmak için kollarını sıvayacak bir yiğit yok mu? İşte o zaman kâfir Batı, kapitalist sistem ve gayrimeşru çocuğu Yahudi varlığıyla birlikte yerle yeksan olacak ve İslam’ın sancağı yeniden dalgalanacaktır. Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

ثُمَّ تَكُونُ خِلَافَةً عَلَى مِنْهَاجِ النُّبُوَّةِ “Sonra Nübüvvet metodu üzere Hilafet olacaktır.”

 

Devamını oku...

Sudan Hükümeti, Kendisiyle Birlikte Savaşanları Terör Örgütü İlan Eden Amerika Dışişleri Bakanlığı’nın Kararına Boyun Eğiyor!

ABD Dışişleri Bakanlığı’nın 9 Mart 2026 Pazartesi günü yayınladığı ve Sudan Müslüman Kardeşler Grubu’nu (İhvan-ı Müslimin) küresel terör örgütü ilan ettiği bildirinin ardından Sudan hükümetinin takındığı tavır, tam bir zillet vesikasıdır. Bildiride; İslami Hareket ve onun silahlı kanadı olan “El-Bera bin Malik Taburu”ndan oluşan grubun, Sudan’daki çatışmanın çözüm çabalarını engellemek için sivillere karşı aşırı şiddet kullandığı ve aşırılıkçı İslami ideolojisini yaydığı iddia edildi.

Washington, aldığı bu kararda; terör sınıflandırmalarının, ilgili yapı ve şahısların deşifre edilmesine, izole edilmesine, Amerikan finans sistemine erişimlerinin engellenmesine yardımcı olduğunu ve saldırı düzenlemek için ihtiyaç duydukları kaynaklardan mahrum bırakılmalarına hizmet ettiğini öne sürdü.

Bu açıklamanın ardından Sudan Dışişleri Bakanlığı da bir bildiri yayımladı. Açıklamada “Amerikan hükümetinin Sudan’daki Müslüman Kardeşler cemaatini terör örgütü olarak sınıflandırma kararını takip ediyoruz; bu çerçevede, hiçbir istisna ve seçicilik gözetmeksizin terörün ve aşırı şiddetin her türlüsünü kınayan ilkeli ve kararlı duruşumuzu bir kez daha teyit ediyoruz.” denildi. Açıklamada, Sudan’da uluslararası insancıl hukuku ihlal eden ve terör, insanlığa karşı suç ve savaş suçları işleyen tüm grupların terör örgütü olarak sınıflandırılması gerektiği ifade edildi. Sudan Dışişleri Bakanlığı’nın açıklaması, isyancı Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK) milislerinin de terör örgütü olarak sınıflandırılmasını talep etti.

Sudan Dışişleri’nin bu açıklaması, Washington’un kararıyla fiilen uyum içindedir. Çünkü açıklama ABD kararını açıkça reddetmediği gibi açıkça kabul de etmemiştir; fakat her türlü terör ve şiddet içeren aşırıcılığı istisnasız kınadıklarını söyleyerek dolaylı biçimde kabul etmiş görünmektedir. Ayrıca Hızlı Destek Kuvvetleri’nin terör örgütü olarak sınıflandırılmasını talep etmesi de Amerika’ya “sınıflandırma yetkisi” verme anlamına gelmektedir.

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti olarak biz, Amerika’nın bu hadsiz kararı ve Sudan hükümetinin bu zillet dolu tutumu karşısında şunları vurguluyoruz:

Birincisi: Sömürgeci Batı’nın, özellikle de Amerika’nın elinde terörizm kavramının herkesi kapsayan, üzerinde mutabık kalınmış teknik bir tanımı yoktur. Bu belirsizlik bilinçli bir tercihtir. Zira Amerika’nın terörist olarak yaftaladığı kimselere isnat ettiği her şeyi; bizzat Amerika ve onun şımartılmış gayrimeşru çocuğu olan Yahudi varlığı, başta İslam beldeleri olmak üzere tüm dünyada bizzat uygulamaktadır.

İkincisi: Yahudi varlığının Amerika’nın desteğiyle Gazze’de gerçekleştirdiği; savunmasız masumların katledilmesi, evlerin çocukların ve kadınların başına yıkılması, hastanelerin ve okulların bombalanması ve tüm sivil yerleşim yerlerinin yerle bir edilmesi, terörizmin ta kendisidir!

Üçüncüsü: Amerika’nın bugün dünyada yaptığı şey, güç kullanarak halklara boyun eğdirme ve küstahlıktır. Nitekim Başkanı Trump açıkça şunu söylemektedir: “Biz dünyanın en güçlü ordusuyuz, bizi yenebilecek veya karşımızda durabilecek hiç kimse yoktur.” Bu mütekebbir şahıs, onları yaratan Allah’ın onlardan çok daha güçlü olduğunu unutmaktadır. Allah Subhânehu ve Teâlâ, kendi güçlerine aldanan ve onlardan çok daha kuvvetli olan kavimleri helak etmiştir. Allah Azze ve Celle şöyle buyurmaktadır:

فَأَمَّا عَادٌ فَاسْتَكْبَرُوا فِي الْأَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّ وَقَالُوا مَنْ أَشَدُّ مِنَّا قُوَّةً أَوَلَمْ يَرَوْا أَنَّ اللَّهَ الَّذِي خَلَقَهُمْ هُوَ أَشَدُّ مِنْهُمْ قُوَّةً وَكَانُوا بِآيَاتِنَا يَجْحَدُونَ “Âd kavmi ise yeryüzünde haksız olarak büyüklük taslamış, “Bizden daha güçlü kim var?” demişlerdi. Onlar, kendilerini yaratan Allah’ın onlardan daha güçlü olduğunu görmediler mi? Onlar bizim ayetlerimizi inkâr ediyorlardı.” [Fussilet 15]

Sudan yöneticilerinin ve diğerlerinin korktuğu, yaltaklandığı ve her istediğini yapmasını beklediği Amerika’nın, Allah’ın izniyle yakında yok olacağına dair inancımız tamdır. Bu yok oluş, vakti gelmiş ve zamanı yaklaşmış olan hak ve adalet devleti Nübüvvet metodu üzere ikinci Râşidî Hilafet’in eliyle gerçekleşecektir Allah’ın izniyle.

إِنَّهُمْ يَرَوْنَهُ بَعِيداً * وَنَرَاهُ قَرِيباً “Doğrusu onlar, onu uzak görüyorlar. Biz ise onu yakın görüyoruz.” [Mearic 6-7]

 

Devamını oku...

Ulus Devlet ve İslam Dünyasındaki Yöneticilerin Amerikan Liderliğindeki Küresel Sisteme Boyun Eğmesi, İslam Ümmetini Batı İçin Kolay Bir Av Haline Getirmiştir! Müslümanların Kanını, Malını, Topraklarını ve Akidesini Yalnızca Hilâfet Koruyabilir

Amerika’nın İran’a karşı yürüttüğü savaş; sömürgeci kâfir güçlerin İslam Ümmetine karşı yürüttüğü Haçlı savaşlarının bir devamıdır. Amerika ve müttefiklerinin 1991’de Irak’a saldırısı, 1992-1995 yılları arasında Sırbistan ve Hırvatistan’ın Bosna’daki soykırımı, Amerika’nın 1998’de Sudan ve Afganistan’a saldırıları, 2001’de Afganistan’ın ve 2003’te Irak’ın işgali, Yahudi varlığının 2006’da Lübnan’a saldırısı, 2011’de Amerika ve NATO’nun Libya’ya müdahalesi, 2014-2019 yılları arasında Suriye’de Amerika ve Rusya eliyle gerçekleştirilen katliamlar ve son olarak Yahudi varlığı ile Haçlıların Gazze ve İran’a yönelik saldırıları; son kırk yıldır İslam coğrafyasında süregelen Haçlı seferleri zincirinin halkalarıdır.

Buna rağmen yöneticilerimiz, bu saldırılara İslam Ümmetine karşı yürütülen kasıtlı bir Haçlı savaşı olarak bakmamış; aksine meseleyi ulus devlet merceğinden okumuşlardır. Bu sakat bakış açısının doğal sonucu olarak kendilerini “ulusal çıkarlar” peşinde koşmakla sınırlandırmışlardır. Bu slogan altında, kendi ülkelerine ve halklarına karşı yürütülen Haçlı saldırıları için kolaylaştırıcı rolü üstlenmişler, o haçlı seferlerine yardımcı olmuşlar ve işbirliği yapmışlardır. Hatta Irak-İran savaşı, Suudi Arabistan’ın Yemen saldırısı ve Pakistan’ın mevcut Afganistan operasyonlarında olduğu gibi, “ulusal çıkar” adına birbirlerine saldırmışlardır.

Böylelikle ulus devlet eksenli siyasi zihniyetin, Müslüman beldelerini Haçlı saldırıları için kolay bir av haline getirdiği, kolektif gücümüzü parçaladığı ve kâfirlere topraklarımızı işgal etme imkânı verdiği gün gibi ortadadır. Oysa ulus devlet mefhumu, İslam’ın ümmetin birliği ve İslam’ın hakimiyeti vizyonuyla taban tabana zıttır. İslam; ümmetin parçalanmasını, araya ulusal sınırların çekilmesini ve ister birbirleriyle dost isterse düşman olsunlar Müslümanların başında birden fazla yöneticinin bulunmasını kesinlikle reddeder. Peygamberimiz SallAllahu Aleyhi ve Sellem bizi bu gerçeklikten sakındırmış ve bize bu konudaki şer’i hükmü açıklamıştır:

إذا بُويِعَ لِخَلِيفَتَيْنِ، فاقْتُلُوا الآخِرَ منهما “İki Halifeye biat edildiği zaman, onlardan sonuncusunu öldürün.” [Müslim]

İslam’ın siyaseti, ulus devletlerin siyaseti değil, tek Ümmet siyasetidir. İslam, milliyetçi asabiyetlere dayanan bu suni sınırları kesinlikle reddeder. O halde güç ve kuvvet ehli ile Pakistanlı alimler, Müslümanların başına gelen yıkımdan en başta ulus devlet ve ulusal çıkarlar temelli siyaset yürütenlerin sorumlu olduğunu bilmelidirler.

Haçlı Batı, dünya siyasetini ve İslam beldelerinin siyasetini kontrol etmek için Uluslararası sistemi kurmuştur. Bu sisteme katılmak bizim için bir beka meselesi değil; aksine, Batı’nın işlerimizi doğrudan kontrol etmesini sağlayan Tağut’a teslim olmaktır. Birleşmiş Milletler (BM), Uluslararası Para Fonu (IMF), Dünya Bankası, Mali Eylem Görev Gücü (FATF), Uluslararası Adalet Divanı (UAD), Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) ve Trump’ın Barış Konseyi; bunların hepsi Batı’nın çıkarlarına hizmet eden araçlardır. Bunlar Müslümanların gücünü yok etmek, beldelerini parçalamak ve devletlerini Batı’ya boyun eğmiş halde tutmak için kurulmuştur. Bu uluslararası kurumlar, Amerika’nın ve onun dış politikasının aparatları olarak işlev görmektedir.

İslam, bu uluslararası sistemin tâğût olarak değerlendirilip reddedilmesini emreder. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ يَزْعُمُونَ أَنَّهُمْ آمَنُوا بِمَا أُنزِلَ إِلَيْكَ وَمَا أُنزِلَ مِن قَبْلِكَ يُرِيدُونَ أَن يَتَحَاكَمُوا إِلَى الطَّاغُوتِ وَقَدْ أُمِرُوا أَن يَكْفُرُوا بِهِ وَيُرِيدُ الشَّيْطَانُ أَن يُضِلَّهُمْ ضَلَالاً بَعِيداً “Sana indirilen Kur’an’a ve senden önce indirilene inandıklarını iddia edenleri görmüyor musun? Tâğût’u tanımamaları kendilerine emrolunduğu hâlde, onun önünde muhakeme olmak istiyorlar. Şeytan da onları derin bir sapıklığa düşürmek istiyor.” [Nisa 60]

Ey güç ve kuvvet ehli! Ey ümmetin âlimleri! Dünya işlerinin Epstein gibileri koruyan ve üreten bir uygarlık tarafından yönetilmesi nasıl kabul edilebilir? İnsanlığın liderliğini üstlenmekle görevli Müslümanlar, nasıl olur da Batının ve Amerika’nın uydusu olmaya rıza gösterebilirler? Dünya siyasetine ve uluslararası konjonktüre yön vermek, dünyayı İslam’a göre yönetmek, bu yozlaşmış kapitalist-liberal akideye ve şeytana tapanların sistemine son vermek, bizim şer’î hakkımız ve görevimiz değil midir? Allah Subhânehu ve Teâlâ Kuran’ı Kerimde şöyle buyuruyor:

هُوَ الَّذِي أَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدَى وَدِينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدِّينِ كُلِّهِ وَلَوْ كَرِهَ الْمُشْرِكُونَ “O, kendisine ortak koşanlar hoşlanmasa da, dinini bütün dinlere üstün kılmak için Rasûlünü hidayet ve hak din ile gönderendir.” [Saff 9] O halde, zamanın Firavun’u Trump’ın, Müslümanların kanının dökülmesi pahasına “Yeni Ortadoğu” projesi adı altında bölgeyi Amerika’nın çıkarlarına göre yeniden şekillendirmesine neden izin veriliyor? Bu bölgenin gerçek sahipleri olarak biz Müslümanlar; niçin bölgeyi Hilafet sancağı altında birleştirmek, Yahudi varlığını ortadan kaldırmak ve Amerika’yı bu topraklardan söküp atmak için çalışmıyoruz?

Amerika’nın İran’a, daha önce Gazze’ye, Afganistan’a ve Irak’a karşı yürüttüğü savaşlar onun uygarlığının zayıflığını ve askeri gücünün kırılganlığını ortaya koymuştur. Bugün, güç sahipleri arasında Hilafet’in ikamesinin şer’i bir zorunluluk olduğunu kavrayacak muhlis adamlara ihtiyaç vardır. Bu değişimi gerçekleştirecek vizyon ve hazırlık, bugün sadece İslam beldelerinin en büyük siyasi partisi olan Hizb-ut Tahrir’de mevcuttur. Öyleyse haydi ulus devletin ve uluslararası sistemin paslanmış zincirlerini kırmak için ilerleyin ve Nübüvvet metodu üzere Hilafeti kurun.

Devamını oku...

Mısır’da Benzin Zamları: Ümmetin Serveti Nasıl da Onu Yoksullaştıran Bir Araca Dönüştürülmektedir?

Mısır’da benzin fiyatlarına yapılan zamlar artık sıradan bir ekonomik karar ya da rejimin tasvir etmeye çalıştığı gibi bütçe açığını kapatmaya yönelik mali bir tedbir olmaktan çıkmıştır. Bilakis bu zamlar, ülkenin yönetildiği politikaların doğasını deşifre eden, Ümmete dayatılan ekonomik sistemin gerçek yüzünü ortaya koyan, onun servetlerini alacaklıların ve Batı’nın çıkarlarına amade kılan, halkı ise günlük geçim derdiyle baş başa bırakan sistematik bir olgu haline gelmiştir.

Mısır, son yıllarda akaryakıt fiyatlarında ardı arkası kesilmeyen bir zam dalgasına tanıklık etmiştir. Öyle ki, bazı benzin türlerinde son on yıldaki artış oranı %100’leri bulmuştur. Birkaç yıl öncesine kadar litresi birkaç cüneyh olan benzin, bugün 20 cüneyh sınırına dayanmıştır. Bu zamlar aniden ortaya çıkmış değildir; aksine bu zamlar, hükümetin “Ekonomik Reform” adı altında pazarladığı, enerji üzerindeki sözde desteklerin (sübvansiyonların) kaldırılmasını ve fiyatların küresel piyasalara endekslenmesini öngören programın bir parçasıdır.

Ancak burada dikkat edilmesi gereken gerçek şudur ki, Mısır’daki benzin meselesi sadece bir hükümet desteği meselesi değildir, aksine ülkenin sahip olduğu devasa servetlerle ilgili bir meseledir. Mısır büyük petrol ve gaz rezervlerine sahiptir ve petrol türevlerine olan ihtiyacının büyük bir kısmını kendisi üretmektedir. Buna rağmen halk, sanki Mısır’ın hiçbir enerji kaynağı yokmuşçasına sürekli zamların ağırlığı altında ezilmektedir!

İşte burada, insanların işlerini güden bir devletteki servet yönetimi ile ülkeyi pençesine alan kapitalist ekonomik sistemin uygulamaları arasındaki bariz çelişki ve uçurum gün yüzüne çıkmaktadır. Kapitalizm; enerji ve doğal kaynakları kâr-zarar hesabına dayalı bir ticari mal olarak görürken; İslam bu kaynakları, tekelleştirilmesi veya bir vergi toplama aracına dönüştürülmesi caiz olmayan, Ümmete ait bir kamu mülkiyeti olarak görmektedir.

Şeriat, madenler ve büyük enerji kaynakları gibi genel menfaat sağlayan unsurları kamu mülkiyeti babından saymış ve bütün Müslümanların bu mülkiyete ortak olduğunu ortaya koymuştur. Dolayısıyla devletin, bu kaynakları bir kâr veya vergi toplama kapısı olarak görmesi caiz değildir; aksine bunları tüm Ümmetin maslahatını gözetecek ve halkın işlerini kolaylaştıracak şekilde yönetmek zorundadır.

Bu bağlamda rejimin zamları meşrulaştırmak için kullandığı “destek” (sübvansiyon) kavramı aslında siyasi bir hiledir. Zira rejim, zamları haklı çıkarmak için her seferinde “desteğin azaltılması” sloganına sarılmaktadır. Sanki devlet, kendi cebinden halka lütufta bulunuyormuş gibi bir algı yaratılmaktadır. Oysa bu anlatı büyük bir aldatmacadır. “Destek” kavramı özünde, ekonomik politikaların yükünü insanların sırtına yüklemek için kullanılan siyasi bir hiledir.

Eğer bu servetler, İslam’ın emrettiği gibi kamu mülkiyeti esasına dayalı olarak doğru bir şekilde yönetilmiş olsaydı, halkın sözde bu desteğe bile ihtiyacı kalmazdı. Zira bu kaynaklar, toplumun ihtiyaçlarını karşılamaya ve insanların üzerindeki yükleri hafifletmeye yeter de artar bile. Ancak servetler, kamu kaynaklarını birer haraç ve kar kapısına dönüştüren kapitalist sisteme göre yönetilince, insanlar kendi haklarının küçük bir kısmını bile “destek” adı altında adeta dilenir hâle getirilmektedir.

Buradan hareketle, tekrarlanan zam dalgalarının arkasındaki asıl sebep anlaşılabilir. Dolayısıyla zamların arkasındaki asıl saik ulusal egemenlik kararları değil, uluslararası kredi programlarına (IMF) verilen taahhütlerdir. Bu programlar “enerji sübvansiyonlarının azaltılması” ve fiyatların kademeli olarak “gerçek fiyat”a yükseltilmesini şart koşmaktadır.

Bu noktada akıllara şu soru geliyor: Peki bu “gerçek fiyat” nedir? Bu kaynaklara sahip bir ülkede, enerjinin gerçek fiyatının; büyük şirketlerin ve sanayileşmiş devletlerin kontrolündeki küresel piyasaya endeksli olması akıl kârı mıdır? Bu fikir bile Mısır’a dayatılan ekonomik sistemin kölece mahiyetini yansıtmaktadır. Çünkü akaryakıt fiyatlarını küresel piyasaya ve dolara bağlamak; halkın hayatını, ülkenin imkanları yerine uluslararası piyasaların dalgalanmalarına rehin bırakmak demektir.

Bunun doğal sonucu ise peş peşe gelen enflasyon dalgalarıdır. Zira benzin zammı sadece akaryakıtla sınırlı kalmaz, hayatın her alanına sirayet eder. Ulaşım maliyetleri artar, üretim maliyetleri yükselir ve neticede tüm mal ve hizmetler zamlanır. Böylece insanlar her akaryakıt zammında kendilerini yeni bir pahalılık girdabının içinde bulurlar. Zamanla bu politika kısır bir döngüye dönüşür: Fiyatlar yükselir, fakirlik artar; mali açık büyür, yeni zamlar yapılır. Ve bu döngü hep halkın aleyhine işler.

Sorunun özü benzin fiyatları değil, ekonomiyi yöneten sistemin doğasıdır. Ülke borçlara, faizli kredilere ve Batılı finans kuruluşlarına göbekten bağlı kapitalist modelle yönetildiği sürece krizler tekerrür edecek ve bedeli hep halk ödeyecektir.

Gerçek çözüm; pansuman tedbirlerde değil, ümmetin servetlerinin yönetim biçiminin kökten değiştirilmesinde yatmaktadır. Bu servetler, ümmetin tamamına ait olduğu asıl konumuna geri dönmeli ve adil dağılımı, adil dağıtımını garanti altına alan, insanların maslahatlarını gerçekleştiren ve işlerini güden şer’i hükümlere göre yönetilmelidir.

Ey Kinane halkı! Yaşadığınız bu geçim sıkıntısı ve artan fiyatlar, kaynak yetersizliğinin bir sonucu değildir; bilakis ülkenin yönetildiği yanlış ekonomik politikaların doğrudan bir sonucudur. Mısır yoksul bir ülke değildir; aksine servetleri, konumu ve imkânlarıyla zengin bir ülkedir. Ancak bugün bu servetler, sizin işlerinizi güdecek şekilde yönetilmemektedir. İşte bu gerçeği idrak etmek, servetlerinizin size geri dönmesi ve aranızda adalet ve rahmeti tesis edecek şekilde yönetilmesi için değişim yolunda atılacak ilk adım olacaktır.

Ey Kinane askerleri! Sizler de bu politikaların yükünü taşıyan halkın bir parçasısınız. İslam Ümmeti’nin tarihinde ordular, adaletin dayanağı ve halkın haklarının hamisi olmuştur; Ümmeti yoran ve belini büken politikaların aracı değil. Sorumluluğunuz, ülkenin kaynaklarını korumak, ümmetin maslahatına zarara veren ve mukadderatını (kaynaklarını) heba eden her türlü girişime karşı kalkan olmaktır. O halde Ümmetinizden yana saf tutun, onun dertlerini yüklenin ve işlerini İslam ile gözeten Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafet altında yeniden ümmetin otoritesini tesis edin. Ümmetin meselelerinin tartılacağı yegâne mizan, Allah’ın indirdiği hak mizandır:

وَمَا لَكُمْ لاَ تُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِ اللّهِ وَالْمُسْتَضْعَفِينَ مِنَ الرِّجَالِ وَالنِّسَاء وَالْوِلْدَانِ الَّذِينَ يَقُولُونَ رَبَّنَا أَخْرِجْنَا مِنْ هَـذِهِ الْقَرْيَةِ الظَّالِمِ أَهْلُهَا وَاجْعَل لَّنَا مِن لَّدُنكَ وَلِيّاً وَاجْعَل لَّنَا مِن لَّدُنكَ نَصِيراً “Size ne oluyor da, Allah yolunda ve “Ey Rabbimiz! Bizleri halkı zalim olan şu memleketten çıkar, katından bize bir dost ver, bize katından bir yardımcı ver” diye yalvarıp duran zayıf ve zavallı erkekler, kadınlar ve çocukların uğrunda savaşa çıkmıyorsunuz?” [Nisa 75]

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER