Cuma, 26 Zilhicce 1447 | 2026/06/12
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Türkiye’de Tırmanan Siyasi Kriz!

  • Kategori Makaleler
  •   |  

El-Raye Gazetesi

Türkiye’de Tırmanan Siyasi Kriz!

Üstad Nebil Abdulkerim’in Kaleminden

Türkiye son dönemde, en büyük muhalefet partilerin liderliğini hedef alan benzeri görülmemiş yargısal gelişmelerin ve bunları takip eden finansal piyasalardaki hızlı yansımaların ardından, siyasi açıdan en çalkantılı aşamalarından birine tanık olmaktadır. Nitekim siyasi anlaşmazlık, parlamento ve yerel seçim alanlarından yargı koridorlarına taşınmış olup gözlemciler bu adımı, ülkedeki siyasi rekabetin doğasındaki bir dönüm noktası olarak değerlendirmektedirler. Bunun, yurt dışındaki yatırımcıları rahatlatmaya yönelik ekonomik adımlarla aynı zamana denk gelmesiyle birlikte, Türkiye’de siyasetin ve ekonominin geleceği ile yaklaşan seçim süreçleri öncesinde gerilimlerin arttığı bir aşamada yargı ile siyaset arasındaki ilişkinin sınırları konusunda geniş çaplı soru işaretleri ortaya çıkmıştır.

Türkiye’de şu anda yaşananlar, son yılların en tehlikeli siyasi krizlerinden biri sayılmaktadır; çünkü mesele sadece muhalif belediye başkanlarının tutuklanmasıyla ilgili değildir; aksine en büyük muhalefet partisi olan Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) kalbine kadar uzanmıştır.

Zira El Arabi El Cedid’in 22/5/2026 tarihli haberine göre, Ankara’da alınan yargı kararlarıyla, 2023 yılında Özgür Özel’i parti başkanlığına getiren partinin kongre sonuçları fiilen iptal edilerek, Kemal Kılıçdaroğlu’nun liderliğindeki daha önceki yönetim geçici olarak yeniden göreve getirilmiştir.

Dava resmî olarak parti içi seçimlerde rüşvet ve usulsüzlük suçlamaları etrafında dönmekte ancak muhalefet, dosyanın tamamen siyasi nitelikte olduğunu ve iktidarın, özellikle 2024 yerel seçimlerinde partinin büyük bir düşüş yaşamasından ve özellikle de Ekrem İmamoğlu’nun yıldızının yükselmesinin ardından tutuklanmasından sonra, muhalefeti yeniden şekillendirmek için yargıyı kullandığını düşünmektedir. Dolayısıyla şu anda yaşananlar, sadece hukuki soruşturmalar değil, aksine yargının siyasi amaçlarla kullanılması olup bunun hedefi ise, partinin liderliğinin meşruiyetini sorgulayarak partiyi zayıflatmak ve devletin yaklaşan seçimler öncesinde rakibini parçalamaya yönelik bir girişimidir.

Hükümet ve yargıya gelince; siyasi müdahale olmaksızın yargı bağımsızlığına bağlı kaldıklarını ve davaların, belediyeler veya parti içindeki yolsuzluk, idari usulsüzlükler ve iç finansman suçlamalarıyla ilgili olduğunu savunmaktadır. Hükümet, muhalefet partilerinden biri olsa bile, hiçbir siyasi partinin hukukun üstünde olmadığı eklemesinde de bulunmuştur.

Bu dosyaların, muhalefetin yükselişte olduğu bir anda açılması ve genişletilmesi dikkat çekicidir. Ayrıca Türkiye gibi bir ülkede yargı, siyasetin bağlamından tamamen ayrı olmadığı gibi tamamen bir siyasi araç da değildir; aksine gri bir alanda hareket etmektedir.

Siyasi hedef bir temel olmasa bile, siyasi sonuç açıktır ki o da; muhalefetin zayıflatılması, liderliğinin çarpıtılması ve muhalefet içinde istikrarsızlık durumunun oluşturulmasıdır.

Bu zamandaki bu sarsıntının kaçınılmaz olarak birtakım sonuçları olacaktır ki bunlardan bazıları şunlardır:

1- Dahili olarak keskin bir kutuplaşma yaşanacaktır; zira hükümet ve muhalefetin taraftarları arasındaki bölünmelerin artmasını ve toplumun bir kesiminde yargının bağımsızlığına olan güvenin kaybolmasını gözlemleyeceğiz; bu da yakın gelecekte siyasi protestoların tırmanmasına ya da toplumsal gerilimin meydana gelmesine yol açabilir.

2- Cumhuriyet Halk Partisi'nin içten bölünme ihtimali; zira eski ve yeni liderler arasında bir çatışma çıkabilir ve bu da partinin gelecek seçimlere hazırlık durumunu zayıflatabilir.

3- Ekonomik olarak: İstanbul Borsası yaklaşık %6 oranında düşüşle etkilenmiş olup banka hisseleri de ciddi baskılara maruz kalmış ve hükümet de Türk lirasını desteklemeye çalışmaktadır. Türkiye Ekonomi Bakanı Londra'da, yatırımcıların endişelerine karşı son derece hassas bir tavırla ortaya çıkmıştır; zira hükümet, yabancı yatırımcıları, ekonomik politikanın değişmeyeceği, Merkez Bankası'nın sıkı para politikasını sürdüreceği ve siyasi çalkantılara rağmen finansal bir çöküş olmayacağı konusunda ikna etmeye çalışmaktadır. Maalesef piyasalar zaten yüksek enflasyonun, Türk lirasının değer kaybının ve diğer ekonomik krizlerin acısını çekmektedir.

Yargı ve siyaset arasındaki açık tartışma devam etmekte olup bu, en hassas dosyalardan biridir; zira yargı kurumlarının siyasi çekişmelerden ne kadar bağımsız olduğu konusunda iç ve dış okumalar farklılık göstermektedir; özellikle yargı süreçleri seçim dönüşümleriyle çakıştığında, hukuk ile siyasetin arasını ayıran çizgi, sisli bir hale gelmektedir.

Ülke, iktidar ve muhalefet kampları arasında şiddetli bir kutuplaşma yaşamaktadır; dolayısıyla yaşananlar, siyasi sahnenin hukuki olarak yeniden düzenlenmesi ya da yaklaşan seçimler öncesinde dengelerin yeniden şekillenmesine yönelik yeni bir aşamanın başlangıcı olabilir.

Kapitalizmin, Türkiye gibi İslami bir ülkede ortaya çıkardığı şey şudur: insan yapımı hukuk etrafında bölünme ve kontrol ile nüfuz tahtına kimin çörekleneceğine dair bir çatışmadır. Oysa ümmetin işlerinin gözetilmesi, esas olarak bir iktidar çatışması üretmemesi; aksine makam, bir şeref değil, bir sorumluluk olarak kalması gerekir.

Ne yazık ki Müslümanlar olarak metodumuzda kamil Rabbani bir şeriat taşıyoruz ama sonra da zayıflığımızın üzerine zayıflık ekleyen Batı kanunlarına sarılıyoruz!

Ey Türkiye halkı; İslamî hayatı yeniden başlamasını engelleyen tüm engelleri aşın ve izzetimiz ile dünya ve ahiretteki kurtuluşumuzun kendisinde olduğu Hilafet dönemine geri dönün. Zira Türkiye'nin kahramanları, Allah'ı ve O'nun Rasulü Aleyhissalatu ve's Selam'ı razı edecek yeni bir döneme doğru durumu tersine çevirmeye muktedirlerdir. Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنْ تَنْصُرُوا اللَّهَ يَنْصُرْكُمْ وَيُثَبِّتْ أَقْدَامَكُمْ “Ey iman edenler! Eğer siz Allah’ın dinine yardım ederseniz Allah da size yardım eder ve ayaklarınızı sabit kılar.” [Muhammed 7]

Kaynak: El-Raye Gazetesi - 603. Sayı - 10/06/2026

Devamını oku...

İsteklere Temenni Ederek Ulaşılmaz!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

İsteklere Temenni Ederek Ulaşılmaz!

Haber:

El Cezire kanalı, Türkiye İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi'nin şu açıklamalarını yayınladı: “Şam'ın, Halep'in, Karabağ'ın özgürlüğünü gördüğümüz gibi inşallah bir gün Kudüs'ün de özgürlüğünü göreceğiz.. Benim, valiyken Cenab-ı Hak’tan bir niyazım vardı: Rabbim, bana bir gün de olsa Kudüs Valiliğini nasip et."

Yorum:

Görünen o ki Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Müslümanların duygularını okşama ve ballı sözlerle onları kendi tarafına çekmeye konusundaki üslupları, bakanlarına ve hükümetinin adamlarına da bulaşmıştır; bakın işte İçişleri Bakanı, dinleyenlerin kendisinin, Allah rahmet eylesin Selahaddin Eyyubi'nin ordularından bir komutan olarak algılayacağı bir açıklama yapıyor; sanki onlar Hıttin kapılarının önündelermiş gibi, “bir gün de olsa Kudüs Valisi” olmayı temenni ediyor! Ancak heyhat ki heyhat; tıpkı şair Ahmed Şevki'nin dediği gibi, “İsteklere temenni ederek ulaşılmaz; ancak dünyadaki (nasibin) zorla alınır.” Zira sebeplere bağlanmadan ve ciddiyetle çalışmadan temenni etmek ve ummak, sıradan insanlar için bile şer'an reddedilen bir tevekkül anlayışıdır; peki ya bu, bakan rütbesindeki bir yöneticiden sadır olursa nasıl olur acaba?!

Müslümanlar artık bu aldatmacadan ve ikiyüzlülükten bıkmıştır ve artık onları aldatamazsınız. İçişleri Bakanı şunu bilsin ki, önemli olan Kudüs’ün valisinin kim olduğu değildir, aksine önemli olan, Kudüs’ü ve tüm mübarek toprakları Yahudilerin pisliğinden temizlemektir. Türkiye ordusu ise bunu muktedirdir; haydi o halde başkanınız Erdoğan'ı, bu büyük görev için ordusunu harekete geçirmeye davet edin ki böylece atalarınızın daha önce, Ahmed'in Müsned'inde rivayet ettiği Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in onlar hakkında şu kavlinin gerçekleştiği Kostantiniye'yi fethetme şerefine nail olduğu gibi siz de onu kurtarma şerefine nail olun: لَتُفْتَحَنَّ الْقُسْطَنْطِينِيَّةُ، فَلَنِعْمَ الْأَمِيرُ أَمِيرُهَا، وَلَنِعْمَ الْجَيْشُ ذَلِكَ الْجَيْشُ “Kostantiniye elbette fethedilecektir. Onu fetheden komutan ne güzel bir komutandır, o ordu ne güzel bir ordudur.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Velid Belibel

Devamını oku...

Hapiste 20 Yıl: Kırım Yarımadası’ndaki Beş Hizb-ut Tahrir Genci Hapse Mahkûm Edildi

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

Hapiste 20 Yıl: Kırım Yarımadası’ndaki Beş Hizb-ut Tahrir Genci Hapse Mahkûm Edildi

Haber:

Güney Bölgesi Askeri Mahkemesi, Hizb-ut Tahrir gençlerinden birine 20 yıl hapis cezası verdi; bu cezanın ilk dört yılı yerel bir cezaevinde geçirilecek. Diğer sanıklar hakkında ise, yüksek güvenlikli bir cezaevinde infaz edilmek üzere 14 ila 15 yıl arasında değişen hapis cezaları verildi. RIA Novosti ajansına göre bu bilgi, Rusya Federal Güvenlik Servisi'nin (FSB) Kırım ve Sivastopol Müdürlüğü'nün basın ofisi tarafından ifade edilmiştir.

İlgili kişiler parti üyeleri olup, Mart 2024'te Kırım'ın Canköy (Janquy) bölgesinde tutuklanmışlardı. Federal Güvenlik Servisi'nin iddialarına göre sanıklar, Rusya içinde İslami düşünceyi yaymak amacıyla hedefli faaliyetlerde bulunmuşlardır. Gizli toplantılar sırasında, yerel Müslümanları saflarına katmak için ikna ettikleri iddia edilmiştir. Daha sonra gözaltına alınanlar hakkında ceza davaları açılmıştır.

Yorum:

Rusya Federal Güvenlik Servisi, Kırım Yarımadası'nda Hizb-ut Tahrir gençlerine yönelik düzenli olarak tutuklama operasyonları düzenlemektedir. 2024 yılının Mart ayında kurum, partinin hücrelerinden birini çökerttiğini duyurmuştu. Bundan önce, yani Ağustos 2023'te, Federal Güvenlik Servisi ve Rus Ulusal Muhafızları ortak bir özel operasyon düzenlemiş ve bu operasyon sonucunda altı genç tutuklanmıştı. Benzer bir operasyon da 2023 yılının Ocak ayında gerçekleştirilmişti.

Görünen o ki Kırım'daki federal güvenlik cihazları hâlâ son derece temkinli davranmakta ve parti gençlerini tutuklama konusunda yıllık kotalarını uygulamakla yetinmektedir. Yine görünen o ki onun önlemleri, Kırım Tatarı halkının genelini kışkırtmaktan kaçınmak için dikkatle planlanmıştır. Zira Kırım’da, fertlerinden en az birinin partiye mensup olmadığı bir Müslüman aileyi bulmak çok nadirdir. Bu nedenle Rus makamların dikkatli davranıp geniş çaplı tutuklamalardan kaçınıyor.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Muhammed Mansur

Devamını oku...

Allah'ın İslam Ümmetine Yönelik Lütfu, Ardı Ardına Gelmektedir

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

Allah'ın İslam Ümmetine Yönelik Lütfu, Ardı Ardına Gelmektedir

Haber:

ABD Temsilciler Meclisi, İran savaşı konusunda Trump'ın yetkilerini kısıtladı. (El Cezire Net)

Yorum:

Temsilciler Meclisi, daha önceki üç başarısız girişimin ardından ilk kez İran'a karşı savaşı durdurmayı ve Trump'ın savaşı sürdürme yetkilerini kısıtlamayı öngören bir kararı kabul ettiği gibi ABD birliklerinin geri çekilmesini de talep etti; bu da ABD'yi ve bölgedeki politikasını sarsan derin çatlak ve bölünmenin boyutuna işaret eden bir mesaj niteliği taşımaktadır.

Kararın hukuki boyutları ve Trump için bağlayıcılık boyutuna bakmaksızın bu, Trump ve yönetimine yönelik bir azarlama olarak kabul edilmektedir; aynı zamanda Trump’ın partisi olan Cumhuriyetçi Parti içinde, Trump yönetiminin bölge dosyalarını idare etmede kafa karışıklığı oluşturduğunu düşünen seslerin bulunduğuna da işaret etmektedir.

Bu gerilemeye daha önceki gerilemeler eklenmiş ve kamuoyu yoklamalarında Trump'a destek düzeyinde belirgin düşüşle ve onun ekonomi ve dış politika dosyalarını yönetmedeki başarısızlığıyla aynı zamana denk gelmiştir.

Bugün ABD politikasında gördüğümüz bocalama ve sorunlarına çözüm bulma kapasitesine sahip olmaması, ideolojisinin bundan yoksun olmasından ve onun insan fıtratına aykırı olmasının yanı sıra müttefiklerinin de boyutlarını değerlendiremediği İran bataklığından çıkması için ona yardım etmekten kaçınmalarından dolayıdır. Dolayısıyla ilan ettiği hedefleri gerçekleştirememesi, Amerika'nın kâğıttan kaplan olduğu yönündeki sözlerimizi teyit etmektedir. Zira birçok nedenden kaynaklanan zayıflığı ve güçsüzlüğü, öğle vaktindeki güneşin parlaklığından daha açık bir şekilde ortadadır ve Sovyetler Birliği'nin çöküşü gibi gürültülü bir çöküşünü engelleyen tek şey, dünya işlerinin dizginlerini teslim almaya hazır bir alternatifin olmamasıdır; zira uluslararası durum bir boşluğu kabul etmez.

Ey İslam ümmeti, ey Müslüman askerleri ve ey nusret ehli; artık tereddüt etmeyi bırakın ve kararınızı verin; Allah’ın izniyle sizler, yeryüzünü zulüm ve haksızlıkla dolduktan sonra Allah Celle Celaluhu'nun istediği gibi yeniden adalet ve huzurla doldurmaya muktedirsiniz. Bu ise ancak Allahu Teala'nın vaadi ve Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in müjdesi olan Raşidi Hilafetin kurulmasıyla mümkündür. İşte o zaman hiçbir devlet karşınızda durmaya cesaret edemeyecektir; çünkü onların zayıflığı, acizliği ve aklı ikna eden, fıtrata uygun ikna edici bir ideolojinden yoksun oluşları, onları bundan engelleyecektir.

Kararınızı kesinleştirin ve halkına asla yalan söylemeyen bir lider olan Hizb-ut Tahrir’e nusretinizi verin ki o da Nübüvvet Minhacı üzere Hilafeti ilan etsin ve böylece sizler de, sizden önce Ensar’ın (Allah onlardan razı olsun) nail olduğu bu şerefe nail olun ve sahte dünyevi zevklerle meşgul olmayın. İşte sizleri davet ettiğimiz şey budur ve yarışanlar işte bunu için yarışsınlar.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Dr. Abdulilah Muhammed – Ürdün

Devamını oku...

Amerikan-İran Savaşı ve İran’ın Siyasi Gerçekliği

Amerikan-İran Savaşı ve İran’ın Siyasi Gerçekliği

Soru:

Amerika’nın İran’a düzenlediği saldırılar ve İran’ın bu saldırılara verdiği yanıtlar, yaklaşık üç ayı aşkın bir süredir devam etmektedir... “ABD Merkez Komutanlığı CENTCOM, Keşm Adası’ndaki bir İran yer kontrol istasyonuna meşru müdafaa saldırısı düzenlediğini duyurdu... Devrim Muhafızları da bölgedeki bir Amerikan üssüne saldırı düzenlediğini açıkladı... Aynı şekilde Yahudi varlığının Güney Lübnan’a yönelik saldırıları da sürmektedir. “Güney Lübnan’da ‘İsrail’ ile Hizbullah arasındaki çatışmalar gece boyunca devam etti. Oysa Trump, bugün Washington’da Lübnan ile ‘İsrail’ arasında yapılacak yeni tur müzakereler öncesinde her iki tarafın da çatışmaları durdurmayı kabul ettiğini açıklamıştı...” (02.06.2026 BBC) Amerika, beslemesi Yahudi varlığı ile birlikte 28 Şubat 2026’da İran’a yaklaşık 40 gün süren bir saldırı başlatmış ve başta dini lider Ali Hamaney olmak üzere yaklaşık 40 üst düzey siyasi ve askeri yetkiliyi katletmişti. Amerika bu saldırı ile İran rejimini devirmeyi veya onu bir uydu devletinden tabi bir devlete dönüştürmeyi planlamıştı. Ama henüz bu gerçekleşmiş değildir. Ardından Pakistan’da İran ile Amerika arasında dolaylı müzakereler başlamıştır. Bu süreçte taraflar çeşitli öneriler sunmuşlar; Amerika ve beslemesi Yahudi varlığının saldırıları ile İran’ın bu saldırılara verdiği karşılıklar arasında gidip gelen bir müzakere trafiği yaşanmıştır. Ancak şu ana kadar hiçbir teklif üzerinde uzlaşma sağlanabilmiş değildir. Peki İran’ın şu anki siyasi konumu nedir? İran bağımsız bir devlet hâline mi gelmiştir, yoksa halen bir uydu devleti olarak mı devam etmektedir? Yahut bu iki durum arasında gidip gelen bir konumda mı bulunmaktadır? Allah iyiliğinizi artırsın.

Cevap:

Yukarıdaki soruları yanıtlamak için aşağıdaki hususları bir göz atmamız gerekiyor:

1- Amerika’nın, Yahudi varlığı ile birlikte 28 Şubat 2026 tarihinde İran’a saldırması ve başta ülkenin en üst düzey yetkilisi olan dini lider Ali Hamaney olmak üzere yaklaşık 40 siyasi ve askerî yöneticiyi öldürmesi, Amerika’nın İran’ın mevcut liderliğinden ve izlediği politikadan memnun olmadığını ve bu liderlikten kurtulmak ve bu politikayı değiştirmek istediğini göstermiştir. Çünkü bu liderlikte bağımsızlık eğilimleri olduğunu fark etmiş, bu nedenle de kendisine tamamen tabi olan bir liderlik getirmeyi amaçlamıştır. 04 Nisan 2026 tarihinde yayınladığımız “İran Savaşı” başlıklı soru cevapta şöyle demiştik: 2- Ne var ki Amerika ve Yahudi varlığının yaptığı hesapların tutmadığı görülüyor. Zira İran’a saldırı düzenlediklerinde, üst düzey lider kadrosunu, nükleer tesislerini, sanayi merkezlerini ve füze fırlatma rampalarını hedef alan bu büyük ve ani operasyon için dört gün gibi kısa bir zaman dilimi belirledikleri ortaya çıktı. Tıpkı Amerikan güçlerinin Venezuela başkanını kaçırdığında başkan yardımcısı ve beraberindekilerin ABD’ye teslim olduğu gibi, rejimin başını ve birinci kademedeki yöneticilerini hedef alıp etkisiz hâle getirdiklerinde; ikinci kademedeki liderlerin de teslim olup şartlarına boyun eğeceklerini sandılar. Fakat bu senaryo İran’da gerçekleşmedi. Dini Lider Ali Hamaney ve bazı üst düzey yöneticileri etkisiz hale getirildiği halde Devrim Muhafızları dimdik ayakta kaldı ve bu saldırganlığa karşı koymaya ve düşmana saldırmaya karar verdi... Bu durum, Amerika’nın İran rejiminin politikasını bir uydu devleti olmaktan çıkarıp bir tabi devlet haline getirmeyi hedeflediğini göstermektedir. Ki böylece İran ile yapılacak müzakerelerde kendi şartlarını dikte edebileceğini düşünmüştür. Fakat bunu başaramamış ve dolayısıyla savaşı sürdürmeye karar vermiştir.” Dolayısıyla İran, şu an iki ülkenin dışişleri bakanlıklarındaki bazı yetkililer arasında gerçekleşen birtakım telefon görüşmeleri ve Pakistan gibi üçüncü bir taraf üzerinden yürütülen dolaylı temaslar müstesna Amerika ile köprüleri tamamen atmış durumdadır.

2- İran’ın vermiş olduğu yanıt oldukça etkili olmuş gerek nükleer dosya gerekse Hürmüz Boğazı konularında geri adım atmayı yahut tavizler vermeyi kesin bir dille reddetmiştir. “İran Dışişleri Bakanlığı, verdiği yanıtta Lübnan dâhil tüm cephelerde savaşın sona erdirilmesini, İran limanlarına yönelik Amerikan deniz ablukasının kaldırılmasını ve yıllardır uygulanan yaptırımlar nedeniyle yurt dışında dondurulmuş İran varlıklarının serbest bırakılmasının güvence altına alınmasını talep ettiğini açıkladı…” (12.05.2026 El-Arabiya) Bütün bunlar, Amerikan yönetiminin İran dosyasını ele almak ve İran’ı tabi bir devlete dönüştürmek için kullandığı üslupların başarısız olduğunu gösteriyor. Bu nedenle Amerikan yetkilileri, açıklamalarında İran meselesinde uzun soluklu bir politika izleyeceklerinin sinyalini vermişlerdir.

3- Trump, İran için belirlediği hedefine; 40 gün süren saldırılarla ve birinci ile ikinci kademeden çok sayıda liderin öldürülmesiyle ulaşamayınca, 15 maddelik bir plan açıklamıştır... Bu planın maddelerinden, bunun aslında bir teslimiyet planı olduğu açıkça anlaşılmaktadır! Zira bu plan, İran’ın nükleer ve füze kapasitesi gibi kendi öz gücünden tamamen arındırılması anlamına gelmektedir... Bu durum, Trump’ın dayattığı şartlara teslim olmak yerine Devrim Muhafızları cephesinden çok sert bir tepkinin doğmasına sebep olmuştur... İran teslim olmayıp tutumunda ısrar edince ve savaşmaya hazır olduğunu ortaya koyunca, Amerika, İran’la bir anlaşma imzalamak için müzakerelerin yeniden başlayacağını duyurmuştur. Bu sebeple kendi hiyerarşisindeki en üst düzey ikinci yetkili olan Başkan Yardımcısı Vance’i, 11 Nisan 2026 tarihinde İranlılarla müzakere yürütmek üzere Pakistan’a göndermiştir. Vance konuya ilişkin yaptığı açıklamada, “İranlı müzakereciler bir anlaşmaya varmak istiyorlar. Ancak Başkan Trump, İran ile sınırlı bir anlaşma yapma niyetinde değil; bilakis çatışmayı tamamen sona erdirecek büyük bir uzlaşmanın peşindedir… Pakistan müzakerelerinde muazzam bir ilerleme kaydettik. İran liderliğiyle yaptığımız toplantılar tarihi niteliktedir; son 49 yıldır hiçbir geçmiş yönetimde böyle bir şey yaşanmamıştır. İran işlerinden fiilen sorumlu olan kişiyle yüz yüze oturdum ve bir anlaşmaya varma arzusunda olduğuna tanık olduk...” (14.04.2026 Fox news) Görünen o ki Amerikan Başkanı, ileri sürdüğü bazı şartların İran tarafından kabul edildiğini görünce daha fazlasına tamah etmiştir. Bu yüzden yardımcısı “Başkan Trump, İran ile sınırlı bir anlaşma yapılmasını istemiyor; aksine daha büyük bir anlaşma yapılmasını istiyor...” demiştir.

4- Bundan sonra Trump, yaklaşık iki hafta önce ilan ettiği ateşkesin sona ermesine saatler kala, kendi ifadesiyle “iki ülkenin barış görüşmelerine devam edebilmesini sağlamak amacıyla” (22.04.2026 El-Cezire) İran ile olan ateşkesi süresiz olarak uzattığını açıklamıştır... İran ise, Amerika’nın limanlarına uyguladığı Amerikan ablukasının kaldırılmasını talep ederek, baskı altında müzakere etmeyi reddettiğini duyurmuştur. Trump, 20 Nisan 2026 tarihinde, kendisine ait Truth Social platformundan yaptığı açıklamada, “Gece Yarısı Çekici Operasyonu, (2025 yılında Yahudi varlığı ile birlikte gerçekleştirdiği saldırı) İran’daki nükleer tesislerin tamamen yok edilmesiyle sonuçlandı. (Nükleer materyal) Bunların çıkarılması uzun ve zorlu bir süreç olacak.” ifadesini kullanmıştır. Trump, zenginleştirilmiş uranyumun ABD veya üçüncü bir ülkeye teslim edilmesi yönündeki şartını hafifletmek amacıyla böylesi bir açıklamada bulunmuştur. Trump, ülkesinin hedeflerine savaş yoluyla ulaşmanın kolay olmadığını gördüğü için, bu hedeflere müzakereler yoluyla ulaşmayı daha olası görmeye başlamıştır. Görünüşe göre takınılan tavırlardaki yumuşama da bundan ileri gelmektedir. Zira ateşkes, bir zamanla sınırlandırılmış değildir... Kaldı ki %60 oranında zenginleştirilmiş olan yaklaşık 441 kilogramlık uranyum miktarının enkaz altından çıkarılması da oldukça zordur.

5- İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ise, içinde yer aldığı İran heyetinin Pakistan’da Amerika ile yürüttüğü müzakerelerin gidişatı hakkında 13 Nisan 2026 tarihinde X platformunda açıklamalarda bulunmuştur. Arakçi yaptığı açıklamada, “İslamabad’daki İranlı müzakere heyeti, bir anlaşmaya varmak üzereyken aşırı taleplerle, sürekli değişen hedeflerle ve abluka tehditleriyle karşılaşmıştır.” ifadelerini kullanmıştır. Bu açıklama, Trump’ın yardımcısının belirli bir anlaşmaya varılmasının yakın olduğu, ancak Trump’ın daha fazlasını istediği yönündeki sözleriyle de örtüşmektedir. Trump, İran’ın teslim olmasını ve bölgedeki diğer bazı devletler gibi tabi bir devlet hâline gelmesini istemektedir. Trump, “Tam bir kargaşa içindeler. Konuşmak istiyorlarsa tek yapmaları gereken şey telefonu ellerine alıp aramaktır” ifadelerini kullanmıştır.” (25.04.2026 Fox news)

6- İran, Trump’ın iç siyasetteki durumu nedeniyle, özellikle de partisinin Kasım ayındaki Kongre ara seçimlerini kaybetmemesi için, Amerika’nın sıcak bir çatışmaya girmeden ortamı yatıştırmaya ne kadar ihtiyaç duyduğunun farkındadır. Zira Trump’ın Kongre ara seçimlerini kaybetmesi, savaş ilanı dahil olmak üzere pek çok konuda Kongre’nin onayına ihtiyaç duyan bir başkan olarak Trump’ın elini zayıflatacak ve bu durum iki yıl sonraki başkanlık seçimlerini de etkileyecektir. Bunun yanı sıra Trump, Amerika’nın 11 Haziran 2026’da başlayacak olan Dünya Kupası’na ev sahipliği yapacak olmasını da göz önünde bulundurmaktadır. Bu nedenle İran, kendi konumunu güçlendirmeye çalışmış ve Amerika ile beslemesi Yahudi varlığına karşı bir kez daha savaşa girmeye hazır olduğunu ilan etmiştir. İşte bu noktada, İran’daki rejimin temel dayanağı olan tarafın, (Devrim Muhafızları) artık kendi iradesi ve kararına göre hareket ettiği, Amerika ile anlaşmak isteyen ve onunla tabi bir devlet olarak değil de en azından uydu bir devlet olarak çalışmayı hedefleyen siyasi kanadın aksine, Amerika’dan bağımsız olmak için çalıştığı görülmektedir.

7- Trump, İran’a baskı uygulamak amacıyla başka bir üsluba başvurmuştur. Bu kapsamda 4 Mayıs 2026 tarihinde, Orta Doğu krizleriyle ilgisi bulunmayan ve Hürmüz Boğazı’nda mahsur kaldığı belirtilen “tarafsız ülkelerin gemilerine” boğazdan geçişlerinde yardım etme bahanesiyle “Özgürlük Projesi” adını verdiği bir operasyon başlattığını duyurmuştur. Girişim başarılı olamayınca da projeyi durdurmuştur. Bu bağlamda 6 Mayıs 2026 sabahı, kendi sosyal medya platformu olan Truth Social üzerinden yaptığı açıklamada operasyonunu askıya aldığını duyurmuştur. Trump, Truth Social hesabından yaptığı açıklamada şu ifadeleri kullanmıştır: “Pakistan ve diğer ülkelerin talebi üzerine, İran’a karşı yürütülen harekat sırasında elde ettiğimiz muazzam askeri başarı ve ayrıca İran temsilcileriyle tam ve nihai bir anlaşmaya varılması yönünde kaydedilen büyük ilerleme göz önüne alınarak, ablukanın tam olarak yürürlükte kalacağı, ancak ‘Özgürlük Projesi’nin (Gemilerin Hürmüz Boğazı’ndan Geçişi), anlaşmanın sonuçlandırılıp imzalanıp imzalanmayacağının görülmesi amacıyla kısa bir süreliğine askıya alınacağı konusunda karşılıklı olarak mutabık kalmış bulunmaktayız.”

8- Amerikan haber sitesi Axios da 6 Mayıs 2026 tarihinde bir Pakistanlı kaynağa dayandırdığı haberinde, “ABD ve İran’ın savaşı sona erdirmek için tek sayfalık bir mutabakat zaptı üzerinde uzlaşmaya yakın olduğunu” aktarmıştır. Anlaşma; İran’ın uranyum zenginleştirmeyi askıya almayı taahhüt etmesini, ABD’nin yaptırımları kaldırmayı kabul etmesini ve milyarlarca dolarlık dondurulmuş İran varlıklarının serbest bırakılmasını ve her iki tarafın da Hürmüz Boğazı’ndaki geçişlere uyguladıkları kısıtlamaları kaldırmasını içermektedir.” Bu durum, Trump’ın İran ile bir anlaşma yapmak için neden acele ettiğini göstermektedir. Çünkü çatışmaların yeniden başlaması Kongre’nin onayını gerektirmektedir ki Kongre’nin onayı da garanti değildir. Ayrıca çatışmaları yeniden başlatmanın sonuçları da garanti değildir, üstelik bunu daha önce denemiş ve başarısız olmuştur. Aynı şekilde, Trump’ın “Özgürlük Projesi” ile Körfez’de mahsur kalan gemileri kurtarma projesi de başarıya ulaşması için uzun bir zamana ihtiyaç duymaktadır ve ciddi risklerle doludur. Zira İran’ın misilleme tehdidinde bulunması, kurtarılması umulan gemileri tehlikeye atmaktadır. Bir emlak tüccarı olan Trump’ta en dikkat çeken noktalardan biri de, siyaseti ticarete benzeterek (siyaseti bir ticaret gibi görerek) hızlı bir şekilde kârlı siyasi anlaşmalar elde etmek istemesidir!

9- “ABD Başkanı Donald Trump, Pazar günü yaptığı açıklamada, İran’ın Pakistanlı arabulucu aracılığıyla ilettiği, bölgedeki savaşı sona erdirme teklifine verdiği yanıtı reddettiğini duyurmuştur. Trump, Pakistan aracılığıyla ABD tarafına iletilen cevaba ilişkin sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada, “İran’ın sözde ‘temsilcilerinden’ gelen cevabı az önce okudum. Hiç hoşuma gitmedi. Kesinlikle kabul edilemez” ifadelerin kullanmıştır. Trump’ın İran’ın yanıtını reddetmesine ilişkin ilk değerlendirmeyi yapan İran televizyonu, “Tahran’ın, ABD’nin savaşı sona erdirme teklifine verdiği ve Trump’ın kabul edilemez olarak nitelendirdiği yanıt, İran halkının temel haklarının korunması vurgusunu içermektedir.” demiştir. İran televizyonu ayrıca, Tahran’ın ABD’nin teklifini reddettiğini çünkü bu teklifi kabul etmenin bir teslimiyet anlamına geldiğini belirtmiştir... Bunun yanı sıra, İran’ın cevabında Amerika’nın savaş nedeniyle tazminat ödemesi gerektiğinin ve İran’ın Hürmüz Boğazı üzerindeki egemenliğinin teyit edilmesinin de özellikle vurgulandığı ifade edilmiştir. (11.05. 2026 el-Arab el-Cedid)

10- İran’ın bu yanıtı, ABD Başkanı Trump’ı öfkelendirmiştir. Nitekim Trump 12 Mayıs 2026 tarihinde yaptığı açıklamada, “Ateşkes, doktorun içeri girip ‘Yakınınızın yaklaşık %1 yaşama şansı var’ dediği gibi, ağır bir yaşam destek ünitesine bağlı. Düşünüyorlar ki bıkacağım, sıkılacağım ve baskı hissedeceğim. Hiçbir baskı yok. Tam bir zafer elde edeceğiz... Bize gönderdikleri o çöp parçasını okuduktan sonra, ki okumayı bile bitirmedim. ‘Bunu okumakla zamanımı boşa harcamayacağım’ dedim.” ifadelerini kullanmıştır. (12.09.2019 Şarku’l Avsat) Ancak daha sonra geri adım atarak, “Biz oyun oynamayız. Biz sadece iyi bir anlaşma yapmaya çalışıyoruz. İran konusunda yardıma ihtiyacımız olduğunu sanmıyorum. Öyle ya da böyle kazanacağız. Barışçıl yollardan ya da başka bir şekilde kazanacağız. İran’ın nükleer silaha sahip olması mümkün değil...” açıklamasını yapmıştır. (12.05.2026 El Cezire)

11- Daha sonra taraflar, anlaşmanın değiştirilmesi veya iyileştirilmesi hakkında konuşmaya başlamışlardır. 24 Mayıs 2026 tarihinde El Nejah ve Axios haber sitesinin bir Amerikalı yetkiliden aktardığına göre, “ABD ve İran, ateşkesin 60 gün süreyle uzatılmasını ve bu süre zarfında Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılmasını öngören bir anlaşmayı imzalamak üzeredir. Anlaşma ayrıca İran’ın petrolünü serbestçe satabilmesini ve nükleer programının dizginlenmesi konusunda müzakereler yürütülmesini de öngörüyor. 60 günlük süre zarfında Hürmüz Boğazı herhangi bir geçiş ücreti uygulanmadan açılacak ve İran, gemilerin serbestçe geçebilmesi için boğaza döşediği mayınları temizlemeyi kabul edecektir. Haberde ayrıca, önerilen anlaşmanın bir parçası olarak Amerika’nın İran limanlarına uyguladığı ablukayı kaldıracağı ve petrolünü serbestçe satabilmesi için İran’a bazı yaptırım muafiyetleri tanıyacağı belirtilmiştir. Raporda anlaşma taslağının ayrıca, İran’ın hiçbir zaman nükleer silah edinme peşinde koşmayacağına, uranyum zenginleştirme programını askıya almayı müzakere edeceğine ve elindeki yüksek derecede zenginleştirilmiş uranyum stokunu imha edeceğine dair taahhütleri de içerdiği ifade edilmiştir... Axios’un bu haberinde ayrıca, Amerika’nın bu 60 günlük süre zarfında yaptırımların kaldırılması ve dondurulan İran varlıklarının serbest bırakılması konusunda müzakere etmeyi kabul edeceği de kaydedilmiştir. Beyaz Saray ise şu ana kadar bu rapora ilişkin herhangi bir açıklama yapmamıştır...”

12- El-Arabiya’nın, 29 Mayıs 2026 tarihinde Reuters’tan aktardığına göre, “Amerika Birleşik Devletleri ile İran, ateşkesin uzatılması, Hürmüz Boğazı’ndaki deniz ulaşımına yönelik kısıtlamaların kaldırılması, Amerika’nın İran limanlarına uyguladığı ablukayı sona erdirmesi ve İran’a yönelik bazı yaptırımların kaldırılmasına ilişkin bir anlaşmaya vardı. Ancak anlaşmaya henüz son şekli verilmemiştir... Anlaşmaya varılması, dünyayı enerji krizine sürükleyen bir savaşı sona erdirmek adına büyük bir adım teşkil edecektir; ancak İran’ın nükleer programına ilişkin temel anlaşmazlık, ancak sonraki haftalarda yapılacak görüşmelerde ele alınacaktır. Diğer yandan ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, Perşembe günü Washington’da gazetecilere yaptığı açıklamada, Henüz oraya ulaşmadık, ancak çok yaklaştık ve bunun için çalışmaya devam edeceğiz. Oraya ulaşacağımızın garantisini veremem ama şu an için oldukça iyimserim” demiştir. İran tarafından ise henüz resmî bir açıklama yapılmamıştır. Ancak yarı resmî İran haber ajansı Tasnim Haber Ajansı, müzakere heyetine yakın bir kaynağa dayandırdığı haberinde, anlaşma metnine henüz son şeklinin verilmediğini ve metnin henüz kesinleşmediğini bildirmiştir... Uzman ve profesyonellerden oluşan geniş bir ekip arasında yıllarca süren müzakereler sonucunda 2015 yılında İran’ın nükleer programına ilişkin bir anlaşmaya varılmış, Trump ise, 2018’deki ilk başkanlık döneminde bu anlaşmadan çekilmişti... (29.05.2026 El Arabiya)

13- “Beyaz Saray, Başkan Donald Trump’ın, tüm şartları yerine getirilirse ancak Tahran ile bir anlaşma imzalayacağını söylemiştir. Axios haber sitesinin Amerikan yönetiminden üst düzey bir yetkiliye dayandırdığı haberinde; Başkan Trump’ın istediğini elde etmesi için, İran ile yapılacak anlaşmanın duyurulmasının birkaç gün veya bir haftadan daha uzun sürebileceğini bildirmiştir... Sitenin aktardığına göre, Trump’ın anlaşmada değiştirilmesini istediği ve çekinceleri olduğu hususlar arasında; Hürmüz Boğazı’nın açılması, zenginleştirilmiş uranyumun Amerika Birleşik Devletleri’ne teslim edilmesi ve İran nükleer programı taslağında yapılacak değişiklikler yer alıyor. New York Times gazetesi ise Trump’ın Pakistanlı aracıların katılımıyla hazırladığı yeni değişikliklerin, İran liderliği tarafından değerlendirmek üzere Tahran’a gönderildiğini belirtti. Gazete, İran’ın lideri Mücteba Hameney ile doğrudan iletişim kurmanın zorluğu nedeniyle anlaşmanın resmî olarak duyurulmasının ilave gecikmelere uğrayabileceğine de işaret etmiştir... Bu arada ABD Merkez Komutanlığı (CENTCOM), İran limanları üzerindeki deniz ablukasını sıkılaştırmaya devam etmektedir. (31.05.2026 El Cezire)

14- Bu sırada, Trump ile İran arasındaki anlaşma görüşmeleri gelgitli bir seyir izlerken, Yahudi varlığı Güney Lübnan’a yönelik saldırılarına devam etmektedir:

A- “İsrail ordusu, kara ve hava birliklerinin yoğun ateş desteğiyle yürütülen şiddetli çatışmaların ardından Şakif Kalesi’ni ele geçirdiğini duyurdu. Bu gelişme, Nebatiye, Vadi es-Selûkî ve Vadi el-Huceyr bölgelerini kapsayan geniş çaplı askeri bir tırmanışla eş zamanlı olarak meydana gelmiştir. Söz konusu çatışmalar, Şubat 2026’nın sonlarında Amerikan-İsrail-İran savaşı bağlamında Lübnan’daki Hizbullah ile patlak veren çatışmalar çerçevesinde yaşanmıştır.” (01.06.2026 El Cezire)

B- “İsrail ordusu, Başbakan Netanyahu’nun askeri tırmanış talimatı verdiğini açıklamasından saatler sonra, Beyrut’un güney banliyölerinde yaşayan sakinler için tahliye emri yayınlamıştır. İsrail ordusu pazartesi günü öğleden sonra yayımladığı açıklamada, Hizbullah’ın İsrail’in şehir ve kasabalarına roket saldırılarını sürdürmesi hâlinde Beyrut’un güney banliyösündeki hedefleri vuracaklarını bildirmiştir...” (01.06.2026 El Cezire)

C- Al Arabiya Net’in 2 Haziran 2026’da yayınladığı habere göre, ABD Başkanı Trump bir telefon görüşmesinde ‘küçük bir aksaklık’ çıktığını ancak bunu çok hızlı bir şekilde çözdüğünü vurgulayarak, sorunun İranlıların İsrail’in Lübnan’a yönelik saldırılarından duyduğu rahatsızlıktan kaynaklandığını belirtmiştir. Trump ayrıca “Hizbullah ile konuştum ve ateş açılmamasını istedim. Netanyahu ile de konuştum ve ateş açılmamasını istedim. Bunun üzerine taraflar birbirlerine ateş açmayı bırakmışlardır.” demiştir. (02.04.2026 El Arabiya) Ancak Yahudi varlığı bunu Lübnan’ın tamamı için, yalnızca Dahiye (banliyö) bölgesi için geçerli sayarak, Güney’e yönelik saldırılarını sürdürmüştür. Tabii ki bunu Trump’ın yeşil ışığıyla yapmıştır. Zira Yahudi varlığının Trump’a karşı gelmesi düşünülemez. Bu yüzden Güney Lübnan’daki saldırılarına devam etmiştir: “İsrail’de Tutumumuz Değişmeyecek’ başlığı altında Netanyahu, Hizbullah’ın İsrail’e yönelik saldırılarını durdurmaması hâlinde güçlerinin Beyrut’u vuracağını Trump’a bildirdiğini söylemiştir. Başbakanlık ofisinden yapılan açıklamaya göre Netanyahu, ‘Bu konudaki pozisyonumuz değişmemiştir; İsrail ordusu Güney Lübnan’da planlandığı gibi operasyonlarına devam edecektir’ demiştir... (02.06.2026 İndependentarabia) “Trump’ın her iki tarafın da çatışmaların durdurulmasını kabul ettiğini duyurmasına rağmen, Lübnan ve İsrail arasında bugün Washington’da yapılacak yeni müzakere turu öncesinde Güney Lübnan’da “İsrail” ile Hizbullah arasındaki çatışmalar gece boyunca devam etmiştir...” (02.06.2026 BBC)

15- Bu olaylar dizisinden ve bunların doğurduğu sonuçlardan şu hususlar anlaşılmaktadır:

A- İran ile Amerika arasında halen bir kopukluk söz konusudur. Şu anda, eskiden olduğu gibi bölgede bir uydu devlet olarak birlikte çalışmak üzere aralarında herhangi bir koordinasyon mevcut değildir. Özellikle de bugün İran’da yönetime hâkim olanlar Devrim Muhafızlarıdır; bunlar ise bağımsızlaşma yönünde, yani yeniden Amerika’nın uyduluğuna dönmeme doğrultusunda hareket etmektedirler. Büyük ihtimalle de yönetim üzerindeki hâkimiyetini sürdürmeye devam edeceklerdir. Zira yeni Rehber Mücteba’nın seçilmesinde öncü rol üstlenmişlerdir... Savaş ve iç ayaklanmaların bastırılması gibi kritik yönetim meselelerinde yeni dini lider, iktidarını korumak için sırtını tamamen onlara dayamaktadır... Her ne kadar cumhurbaşkanı, dışişleri bakanı ve meclis başkanı gibi unsurlardan oluşan “siyasi tabaka” İran’da hâlâ varlığını sürdürse de ve bunların en büyük gayesi İran’ın yeniden Amerika’nın uydusu olmasını sağlamak olsa da, ancak fiili nüfuzları Devrim Muhafızlarının karşısında durabilecek güçte değildir.

B- Buna karşılık Amerika, Müslüman ülkelerdeki diğer işbirlikçi rejimler gibi İran’daki rejimi de kendisine tabi bir devlet haline getirme konusunda şu ana kadar başarısız olmuştur. Bununla birlikte Trump, bu konuda başarısız olmasına rağmen İran rejiminin bir uydu devlet değil kendisine tabi bir rejim haline gelmesi konusunda hâlâ ısrar etmektedir. Trump, İran’dan her şeyi istemektedir, yani taleplerinin %90’ının veya %95’inin değil, tamamının gerçekleşmesini arzulamaktadır. Nitekim yaptığı açıklamada, “Ben %90 istemiyorum, %95 istemiyorum. Ben her şeyi istiyorum dedim, İranlıların ise başka yolu yok. (12.04.2026 Lebanon TV) Trump 3 Haziran 2026 Çarşamba günü kısa bir süre önce yaptığı açıklamada, “İran’daki durum hızla gelişiyor ve her şey çok iyi olacak demiş ve İran’ın nükleer silah bulundurmamayı kabul ettiğini iddia etmiştir... (03.06.2026 El Arabiya) Trump’ın açıklamaları güvenilir bir doğruluk ve kesinlikte olmasa da, bunlar onun kamuoyuna açıkladığı tutumlarıdır. Yani Trump, bu konuda yaşadığı başarısızlığa rağmen İran’ın kendisine muhalefet etmeyen, kendisine tabi bir devlet olmasını istemektedir! Bu başarısızlığını örtbas etmek için ise kelimelerle oynamakta, birbiri ardına anlaşma projeleri ortaya atmakta, ardından dönüp bunlara itiraz etmektedir. Ve aynı döngüyü sürekli tekrar edip durmaktadır.

C- Trump ve sadece İslam beldelerine saldırmayı bile akıllarından geçirdikleri için diğer kâfir sömürgeci ‘Trump’ların belini kıracak ve her kâfiri -eğer bir yurdu kaldıysa- yurduna geri püskürtecek olan tek şey, Râşidî Hilafetin yeniden kurulmasıdır. Raşidi Hilafet, Allah’ın izniyle mutlaka geri dönecektir. Zira Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın bir vaadidir:

وَعَدَ اللهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنْكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُمْ فِي الْأَرْضِ “Allah, içinizden, iman edip de salih ameller işleyenlere, kendilerinden öncekileri egemen kıldığı gibi onları da yeryüzünde mutlaka egemen kılacağına dair vaatte bulunmuştur.” [Nur 55] Ve Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in, içinde bulunduğumuz bu ceberut saltanattan sonraki bir müjdesidir. Ahmed’in Hüzeyfe’den rivayet ettiğine göre,

ثُمَّ تَكُونُ مُلْكاً جَبْرِيَّةً فَتَكُونُ مَا شَاءَ اللَّهُ أَنْ تَكُونَ، ثُمَّ يَرْفَعُهَا إِذَا شَاءَ أَنْ يَرْفَعَهَا، ثُمَّ تَكُونُ خِلَافَةً عَلَى مِنْهَاجِ النُّبُوَّةِ. ثُمَّ سَكَت “Daha sonra ceberut bir saltanat olacaktır. O da Allah’ın dilediği kadar devam edecektir. Ardından Allah dilediği zaman onu ortadan kaldıracaktır. Sonra, Nübüvvet metodu üzere Hilafet olacaktır. Sonra sustu.” İşte böylece, arkasında savaşılan ve kendisiyle korunan Halife var olacak; böylece İslam ve Müslümanlar izzet bulacak, küfür ve kâfirler ise zelil olacaklardır.

وَيَوْمَئِذٍ يَفْرَحُ الْمُؤْمِنُونَ * بِنَصْرِ اللَّهِ يَنْصُرُ مَنْ يَشَاءُ وَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ “O gün Allah’ın zafer vermesiyle müminler sevinecektir. Allah, dilediğine yardım eder. O, mutlak güç sahibidir, çok merhametlidir.” [Rum 4-6]

H.17 Zilhicce 1447
M.03 Haziran 2026

Devamını oku...

Trump, Müslümanların Başındaki Yöneticilerden Zorunlu Olarak Abraham Anlaşmaları’na Katılmalarını İstiyor! Aralarında Ona Cizye Ödetecek Tek Bir Adam Bile Yok!

Amerikan Başkanı Trump; Suudi Arabistan, BAE, Katar, Pakistan, Türkiye, Mısır, Bahreyn ve Ürdün liderleriyle yaptığı telefon görüşmelerinde Abraham Anlaşması’na katılım konusunu ele aldığını duyurdu. Trump, “Bir barış anlaşmasına varmak için ABD’nin sarf ettiği tüm çabalar göz önüne alındığında, Abraham Anlaşması’na katılımın zorunlu olması gerektiğini.” ifade etti.

Müslümanların başındaki yöneticilerin bu açıklamalara verdikleri tepkiler ise tek kelimeyle yüz kızartıcıdır. Suudi Arabistan, “Filistin devletinin kurulmasına yönelik geri dönüşü olmayan bir yolun bulunması” gerektiği şartını ileri sürdü. Türkiye Dışişleri Bakanı ise; Pakistan’dan Körfez’e kadar uzanan, Türkiye, Suudi Arabistan, Mısır ve birçok Körfez ülkesini kapsayan, İran’ın da ileride dahil olabileceği bir bölgesel güvenlik mimarisine dair Türkiye’nin vizyonunu açıkladı. Ayrıca, 1967 sınırlarında bir Filistin devletini tanıması halinde Yahudi varlığının da bu ittifaka katılabileceğini ifade etti. Türkiye’nin Abraham Anlaşmaları’na katılımını ise Filistinlilerin öldürülmesinin durdurulması ve Gazze halkının gıda, barınma, ilaç ve suya erişimine getirilen kısıtlamaların kaldırılması şartına bağladı... Ayrıca iki devletli çözümün herhangi bir uzlaşının temeli olması gerektiğini vurguladı. Diğer yöneticiler ise tek kelime bile etmedi. Kaldı ki bu ucube anlaşmaları halihazırda imzalamış olanlar da zaten ortadadır: BAE, Bahreyn, Fas, Sudan ve Kazakistan.

Müslüman yöneticilerin tüm tutumları utanç vericidir. İster hemen imza atanlar, ister şart koşanlar, ister gizlice imzalayanlar, isterse henüz imzalamayıp mezar sessizliğine bürünenler olsun; hepsi aynıdır. Çünkü bu anlaşmaların özü, Yahudi varlığını Müslüman topraklarında meşru kabul etmek, gasp ettiği topraklara meşruiyet kazandırmak, onunla ilişkileri normalleştirmek ve sözde dinler arası diyaloğu yaymaktır.

Filistin meselesinin tek meşru çözümü; Filistin’in kurtarılması ve bu sahte Yahudi varlığının ortadan kaldırılmasıdır. Müslümanlar bunun dışında hiçbir çözümü kabul etmezler. Tüm yöneticiler bu anlaşmaları imzalasa ve Yahudi varlığıyla normalleşse bile, ümmet ayağa kalktığında onların sonu gelecektir. Ümmet onları çekirdeğin atılması gibi atacak, Hilafetini kuracak, Rabb’inin şeriatıyla hükmedecek, gasp edilmiş Müslüman topraklarını kurtaracak ve İslam’ı bütün insanlığa hidayet, nur ve adalet mesajı olarak taşıyacaktır. O zaman Trump ve benzerlerine de Hilafet Devleti’ne cizye ödemek zorunda kalacakları bir düzen dayatılacaktır.

Dinler arası diyalog meselesine gelince; Müslümanlar tarih boyunca insanları “ortak bir söz” temelinde diyaloğa çağırmada öncü olmuşlardır:

قُلْ يَا أَهْلَ الْكِتَابِ تَعَالَوْا إِلَى كَلِمَةٍ سَوَاءٍ بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمْ أَلَّا نَعْبُدَ إِلَّا اللهَ وَلَا نُشْرِكَ بِهِ شَيْئاً وَلَا يَتَّخِذَ بَعْضُنَا بَعْضاً أَرْبَاباً مِنْ دُونِ اللهِ فَإِنْ تَوَلَّوْا فَقُولُوا اشْهَدُوا بِأَنَّا مُسْلِمُونَ “De ki: “Ey Kitap ehli! Ancak Allah’a kulluk etmek, O’na bir şeyi eş koşmamak, Allah’ı bırakıp birbirimizi Rab olarak benimsememek üzere, bizimle sizin aranızda müşterek bir söze gelin”. Eğer yüz çevirirlerse: “Bizim Müslüman olduğumuza şahit olun” deyin.” [Ali İmran 64] Müslümanlar, insanları Allah Subhânehu ve Teâlâ ’nın indirdiği hak dine davet etmek için fikri ve siyasi bir mücadele yürütmüşlerdir:

هُوَ الَّذِي أَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدَى وَدِينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدِّينِ كُلِّهِ وَلَوْ كَرِهَ الْمُشْرِكُونَ “O, kendisine ortak koşanlar hoşlanmasa da, dinini bütün dinlere üstün kılmak için Rasûlünü hidayet ve hak din ile gönderendir.” [Saff 9] İbrahim Aleyhisselam ise onların isnat ettiği bu anlaşmalardan tamamen beridir:

مَا كَانَ إِبْرَاهِيمُ يَهُودِيّاً وَلَا نَصْرَانِيّاً وَلَكِنْ كَانَ حَنِيفاً مُّسْلِماً وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِكِينَ “İbrahim, yahudi de, hıristiyan da değildi, ama doğruya yönelen bir müslimdi; ortak koşanlardan değildi.” [Ali İmran 67] Hiç şüphe yok ki onlar, İbrahim (a.s)’ın ismini kullanarak batıla hak libası giydirmek ve insanları saptırmak istemektedirler.

Eğer bu yöneticilerin içinde aklı başında bir adam olsaydı, Trump’ın bu açıklamalarına ve eylemlerine bir son verirlerdi. Onun kendi adlarına konuşmasına izin vermez, elini Müslüman beldelerinden çekmesi için onu haddine bildirirlerdi. Müstebit Trump’ın; Yahudi varlığının doğal bir parçası olduğu “Yeni Orta Doğu” hayallerini gerçekleştirmek, bu sayede Amerika’nın Müslümanların servetlerini, petrolünü, gazını, denizlerini ve semalarını kontrol etmesini sağlamak için onun zelil uşakları haline gelmezlerdi!

Trump’ı susturmaya, onun küstahlığına ve kibrine son vermeye muktedir olan ancak ve ancak Allah’ın izniyle yakında kurulacak olan Nübüvvet Metodu üzere Raşidi Hilafet Devleti’dir. Müslümanlar artık kararlarını vermeli, yöneticilerini devirmek için acele etmeli ve başlarına kendilerini Allah’ın Kitabı ve Rasûlü SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in sünnetiyle yönetecek tek bir Halife nasbetmelidirler. İşte Hizb-ut Tahrir, halkına asla yalan söylemeyen bir lider olarak Hilafet sancağını taşımaktadır. Haydi onunla birlikte çalışmak ve ona nusret vermek için acele edin!

 

Devamını oku...

“Sekülerizm ve Sahte İslam Tarihi Kompleksi” Başlıklı Makalenin Yazarına Yanıt

Sosyal medyada farklı tepkilere yol açan, bir köşe yazarının kaleme aldığı “Laiklik ve Sahte İslam Tarihi Kompleksi” başlıklı bir makaleye muttali olmuş bulunmaktayız.

Söz konusu makalede ortaya atılan birtakım iddialara cevap olarak şunları söylüyoruz:

Birincisi: Yazar, İslam’a karşı cehaletini ele veren ifadeler kullanmıştır; bu cehaleti onu İslam’a ve onun ahkamına iftira atmaya ve hakikatten tamamen uzak sözler söylemeye sevk etmiştir. Adil olmak adına, İslam’a iftira attığı kısmı aynen aktaralım: “İslam, bütün tarihi boyunca dinî farklılıklara sahip insanlar arasında eşitliği sağlayamamıştır. Müslümanların kurduğu bütün devletlerde ordular Arap Yarımadası’ndan çıkıp Asya, Avrupa ve Afrika’daki ülkeleri fethediyor, o ülkelerin halkını üç seçenekle karşı karşıya bırakıyordu: Ya İslam’a girmek, ya cizye vermek, ya da savaşmak. Müslümanlar, savaşı kazandığında erkekler köleleştiriliyor, kadınlar esir alınıyor ve mallara ganimet olarak el konuluyordu...”

Öncelikle yazar, Müslümanların savaşlarının sömürgecilik ya da zorbalık değil fetih olduğunu bizzat kabul etmiştir. Ayrıca bu üç seçenek, yazarın iddia ettiğinin aksine, fetihten sonra değil her zaman savaştan önce sunulmuştur.

Kâfirlerle savaşılmasını emreden, Âlemlerin Rabbi’dir. İslam’a girmeyip Müslümanlarla İslam hükümleri altında yaşamayı kabul edenlerden cizye alınmasını farz kılan da yine O’dur. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

قَاتِلُواْ الَّذِينَ لاَ يُؤْمِنُونَ بِاللّهِ وَلاَ بِالْيَوْمِ الآخِرِ وَلاَ يُحَرِّمُونَ مَا حَرَّمَ اللّهُ وَرَسُولُهُ وَلاَ يَدِينُونَ دِينَ الْحَقِّ مِنَ الَّذِينَ أُوتُواْ الْكِتَابَ حَتَّى يُعْطُواْ الْجِزْيَةَ عَن يَدٍ وَهُمْ صَاغِرُونَ “Kendilerine kitap verilenlerden Allah’a ve ahiret gününe iman etmeyen, Allah’ın ve Rasûlünün haram kıldığını haram saymayan ve hak din İslam’ı din edinmeyen kimselerle, küçülerek (boyun eğerek) kendi elleriyle cizyeyi verinceye kadar savaşın.” [Tevbe 29] Müslüman olduğunu iddia eden bu yazar, Allah’ın kelamına ve hükmüne itiraz etmektedir!

Yazarın, “Müslümanların zaferiyle sonuçlanan savaşlarda erkeklerin köleleştirildiği ve kadınların cariye yapıldığı “) iddiası, İslam’ın en azılı düşmanlarının bile söylemediği koca bir yalandır! Zira Müslümanların, kafirlere karşı giriştikleri bir savaştan galibiyetle çıkmaları durumunda, İslam’ın hükümleri uygulanır, insanlar dinlerinde ve ibadetlerinde serbest bırakılırlardı. Eğer durum yazarın iddia ettiği gibi olsaydı, bugün tüm İslam coğrafyasının köle ve cariyelerden oluşması gerekirdi. Aksine İslam, insanları kullara kul olmaktan kurtarıp, kulların Yaratıcısına kul yapmak için gelmiştir.

İkincisi: Yazar, “İslam; manevi hidayet, ahlaki içerik, insan ve hayata dair mana ve gayeler açısından bütüncül bir bakış açısı barındıran bir dindir vb.”) demiştir. Bu bariz bir çelişkidir; zira bir din nasıl olur da hem ruhi bir hidayet ve ahlaki içerik barındırıp, hem de aynı zamanda insan ve hayata dair bütünsel bir bakış açısına sahip olabilir?

İslam, hem ruhi hem de siyasi bir akidedir. İnsanın problemlerini çözmek için gelmiştir. İnsanda insan olması hasebiyle doyurulması gereken içgüdü ve uzvi ihtiyaçları vardır. İşte İslam; Hakîm ve Habîr olan Allah’tan gelen hükümlerle, bu ihtiyaçların ifrata veya tefrite kaçmadan nasıl doyurulacağını beyan etmiştir. İnsanı yaratan Allah, insana neyin fayda ve neyin zarar vereceğini en iyi bilendir! Yazarın bu hükümlerden habersiz olması onu sorumluluktan kurtarmaz, sadece İslam konusundaki cahilliğini tesciller.

Üçüncüsü: Yazar makalesinde “Adalet, özgürlük ve eşitlik konularında Avrupa’yı geçtiğimiz iddiasını tekrarlamayı bırakmalıyız. Bunlar sadece propaganda ve duygusal ideolojik önyargılardır. Avrupa İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ni üretti; uçağı, treni, bilgisayarı ve modern bilimleri üretti vb.” demiştir. Yazar hangi Avrupa’nın adaletinden bahsediyor? Avrupa’nın kadim ve modern tarihi bir sömürgecilik tarihidir; Avrupa tarihi özellikle mazlum Afrika halkına karşı işlediği zulümlerle doludur. Bugün dünyada sadece güçlü olanların sözü geçmektedir. Dünyanın en büyük demokratik devletinin başkanının söyledikleri ve yaptıkları ortadadır; zorbalığından müttefikleri bile nasibini almıştır. Onların özgürlük anlayışı ise ahlaksızlığın özgürlüğüdür; fıtrata aykırı davranışların özgürlüğüdür. Erkeğin erkekle, kadının kadınla evlenmesinin özgürlüğüdür. Epstein özgürlüğüdür; Epstein’ın ne olduğunu herkes bilir!

Onların modern ulus devletine gelince; evet, bu devletler kendi aralarındaki bitmek bilmeyen savaşları bir süreliğine durdurmuş olabilirler.

Ancak bizim coğrafyamızda bize dayattıkları ulus devletler ise, sömürgecinin çıkarlarına hizmet eden işlevsel devletlerdir. Bu devletlerin yöneticilerini bizzat atayanlar da devirenler de onlardır. İslam coğrafyasındaki halkların tamamı baskı altındadır. Eğer sömürgeci kâfir Batı olmasaydı, halklarını ezen bu yöneticiler bir gün bile iktidarda kalamazdı. Batılı yöneticilerin Müslümanların başındaki yöneticilerden ne kadar razı olduğuna dair en çarpıcı örnek; Trump’ın Mısır yöneticisi için söylediği “Favori diktatörüm!” sözüdür. Bu söz aslında münafık olanları hariç tüm Batılı yöneticilerin gerçeğini yansıtmaktadır.

İnsan hakları ise Batılı koca bir yalandır; onlar bununla sadece beyaz Avrupa insanının haklarını kastederler. Allah’ın geri kalan kulları onlar için bir anlam ifade etmez. Yahudi varlığının, en büyük demokratik devletin yardımıyla ve insan hakları iddia eden sözde uygar dünyanın sessizliği altında Gazze’de yaptıkları buna yeterli bir delildir. Ayrıca yazar; bilim ve teknik ürünleri ile yönetim, siyaset, nizam ve fikirler arasındaki farkı birbirine karıştırmaktadır. Uçağın, trenin veya modern bilimlerin yönetim ve siyasetle ne ilgisi var? Garip olan şudur ki yazar, Doğu Türkistan’daki Müslüman Uygurları ezen Çin’i bile örnek göstermiştir!

Dördüncüsü: Yazar makalesinde “Şu an geri kalmış durumdayız, bu geri kalmışlık gerçeğinden nasıl kurtulabiliriz?” diye soruyor ve cevaben de “İslam’ın hem din hem devlet olduğu fikrinden, yani siyasal İslamcı grupların temelini oluşturan o merkezi mitolojiden vazgeçmek gerekir” diyor.

Evet, geri kalmış durumdayız; ama İslam’a tutunduğumuz veya İslam’ın hükümleriyle yönetildiğimiz için geri kalmış değiliz, tam aksine İslam’dan uzaklaştığımız için geri kaldık. İslam, Âlemlerin Rabbi olan Allah’a teslim olmak ve boyun eğmektir. Yazar ve onun gibiler ise, kafir olmaları bir yana bizim gibi yaratılanlara teslim olmamızı ve boyun eğmemizi istemektedirler. Halbuki Allah bizi onlardan yani kafirlerden sakındırmaktadır. Zira Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تَتَّخِذُواْ الْيَهُودَ وَالنَّصَارَى أَوْلِيَاء بَعْضُهُمْ أَوْلِيَاء بَعْضٍ وَمَن يَتَوَلَّهُم مِّنكُمْ فَإِنَّهُ مِنْهُمْ إِنَّ اللّهَ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ “Ey inananlar! Yahudi ve Hristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostlarıdırlar. Sizden kim onları dost edinirse, kuşkusuz o da onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğunu doğruya iletmez.” [Maide 51]

İslam bir dindir, devlet de bu dinin bir parçasıdır. Bu, İslam’ın merkezi ve esasî bir fikridir. Zira İslam’ın yönetim, siyaset, iktisat ve içtimai nizamını uygulayan ancak bir devlettir. Allah bize şeriatını uygulamamızı emretmiştir, bu bağlamda şöyle buyurmuştur:

فَلَا وَرَبِّكَ لَا يُؤْمِنُونَ حَتَّى يُحَكِّمُوكَ فِيمَا شَجَرَ بَيْنَهُمْ ثُمَّ لَا يَجِدُوا فِي أَنْفُسِهِمْ حَرَجاً مِمَّا قَضَيْتَ وَيُسَلِّمُوا تَسْلِيماً “Hayır! Rabbine andolsun ki onlar, aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem yapıp, sonra da verdiğin hükme, içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın, tam bir teslimiyetle boyun eğmedikçe iman etmiş olmazlar” [Nisa 65] Kerim Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem de kurtuluşa ermek istiyorsak yönetim ve siyasette hem kendi sünnetine hem de Râşit Halifelerin sünnetine sarılmamızı vasiyet etmiştir. Bu bağlamda şöyle buyurmuştur:

فَإِنَّهُ مَنْ يَعِشْ مِنْكُمْ يَرَى بَعْدِي اخْتِلَافاً كَثِيراً فَعَلَيْكُمْ بِسُنَّتِي وَسُنَّةِ الْخُلَفَاءِ الرَّاشِدِينَ الْمَهْدِيِّينَ، وَعَضُّوا عَلَيْهَا بِالنَّوَاجِذِ وَإِيَّاكُمْ وَمُحْدَثَاتِ الْأُمُورِ فَإِنَّ كُلَّ مُحْدَثَةٍ بِدْعَةٌ وَإِنَّ كُلَّ بِدْعَةٍ ضَلَالَةٌ “Benden sonra, sizlerden yaşayanlar, birçok anlaşmazlıklara şahit olacaktır! O zaman sünnetime, sünnetimden bildiğiniz şeylere, doğru yol üzerinde bulunan halifelerimin (Hulefa-i Râşidîn’in) sünnetine sımsıkı sarılınız! Sonradan sonraya ortaya çıkarılan birtakım şeylerden sakınınız! Çünkü, sonradan sonraya ortaya çıkarılan şey bidattır. Her bidat da dalalettir, sapkınlıktır!” Bu açık uyarılara rağmen yazar; İslam nizamını ve hükümlerini bırakıp kâfirlerin sekülerizm, demokrasi, kapitalizm, komünizm gibi sapıklıklarına ve hevalarına uymamızı mı istiyor?

Beşincisi: Yazar makalesini “Bugün Avrupa’da hiç kimse Engizisyon mahkemelerini ya da köle ticaretini geri getirmeyi hayal etmiyor. Ama bazı Müslümanlar riddet cezasını, fetih çağlarını, cariyeleri, esir kadınları ve hilafeti geri getirmenin hayalini kuruyorlar.” diyerek bitiriyor.

Müslümanların yönetilmesini istemediği Hilafet, farz olması bir yana zulüm rejimlerinden ve zararlı devletçiklerin tasallutundan kurtulmalarının yegane yoludur. Sadece bir hayal veya temenni değildir; kafirler ve yandaşları hoşlanmasa da mutlaka kurulacaktır. Zira Hilafet Allah’ın bir vaadidir. Nitekim Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

وَعَدَ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُم فِي الْأَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ وَلَيُمَكِّنَنَّ لَهُمْ دِينَهُمُ الَّذِي ارْتَضَى لَهُمْ وَلَيُبَدِّلَنَّهُم مِّن بَعْدِ خَوْفِهِمْ أَمْنًا يَعْبُدُونَنِي لَا يُشْرِكُونَ بِي شَيْئًا وَمَن كَفَرَ بَعْدَ ذَلِكَ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ “Allah, içinizden, iman edip de salih ameller işleyenlere, kendilerinden öncekileri egemen kıldığı gibi onları da yeryüzünde mutlaka egemen kılacağına, onlar için razı olduğu dinlerini iyice yerleştireceğine, yaşadıkları korkularının ardından kendilerini mutlaka emniyete kavuşturacağına dair vaadde bulunmuştur. Onlar bana kulluk eder ve bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar. Artık bundan sonra kimler inkâr ederse, işte onlar fasıkların ta kendileridir.” [Nur 55] Ve Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in bir müjdesidir. Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem yaşadığımız bu ceberut saltanattan sonra Nübüvvet Metodu üzere Râşidî Hilafetin kurulacağını müjdelemiştir. Ahmed’in rivayet ettiği bir hadiste Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

ثُمَّ تَكُونُ مُلْكاً جَبْرِيَّةً فَتَكُونُ مَا شَاءَ اللهُ أَنْ تَكُونَ، ثُمَّ يَرْفَعُهَا إِذَا شَاءَ أَنْ يَرْفَعَهَا، ثُمَّ تَكُونُ خِلَافَةً عَلَى مِنْهَاجِ النُّبُوَّةِ. ثُمَّ سَكَتَ “Daha sonra ceberut bir saltanat olacaktır. O da Allah’ın dilediği kadar devam edecektir. Ardından Allah dilediği zaman onu ortadan kaldıracaktır. Sonra, Nübüvvet metodu üzere Hilafet olacaktır. Sonra sustu.”

Son olarak yazara diyoruz ki: evet İslam tarihi çarpıtılmıştır ancak senin iddia ettiğin gibi İslam’ın lehine değil, düşmanlarının lehine çarpıtılmıştır! İslam tarihini yazanlar, İslam düşmanı oryantalizm ekolüdür. Oryantalistlerin ne olduğunu bilir misin? Ne yazık ki Müslümanların içinden tarih yazanlar da onlardan beslenmiştir ve sen de onlardan alıyorsun! Kaldı ki İslam, tarihten veya insanların uygulamalarından değil; bizzat kaynağından yani vahiyden, Allah’ın Kitabı’ndan ve Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem ’in sünnetinden alınır.

Allah’tan hem bizim hem de yazarın hidayet bulmasını diliyoruz. Şüphesiz O buna kadirdir.

ve’s Selamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berakâtuh

Devamını oku...

Kuala Lumpur Mega Sezonu 2026: Sivil Hükümet Artık Allah’ın Gazabını Zerre Kadar Umursamamaktadır!

Kuala Lumpur, “Kuala Lumpur Mega Sezonu 2026” kapsamında Asya’daki küresel müzik turnelerinin ana merkezlerinden biri olmaya hazırlanıyor. Etkinlik kapsamında 2026 yılı boyunca dünya çapında ünlü sanatçılara ait 25 gösteri düzenlenecek. Organizasyonu üstlenen Live Nation Malaysia şirketinin açıklamasına göre Malezya’nın başkenti, altı farklı mekânda gerçekleştirilecek bu etkinliklerle Malezya içinden ve dışından 500 binden fazla hayranı ağırlamayı hedefliyor. İletişim Bakanı Fahmi Fadzil, 25 Mayıs 2026’daki lansman töreninde yaptığı konuşmada; “Kuala Lumpur Mega Sezonu’nun, yılın en görkemli konserleri ve gösterileri için bilet rezervasyonu yapacak vatandaşlardan yoğun ilgi görmesi beklenmektedir.” dedi. Hatırlanacağı üzere; geçtiğimiz günlerde geniş çaplı tepkilere neden olan “Su ve Müzik Festivali”nin ardından sivil Hükümet, Müslümanların öfkesini yatıştırmak amacıyla Bukit Bintang bölgesini Kur’an tilavetleri ve Peygamber’e salavat programlarıyla temizlemeye (!) çalışmıştı. Şimdi ise aynı hükümet, Kuala Lumpur’u sadece bir değil, tam yirmi beş ağır pislik ile yeniden kirletmektedir. İşte bu, laik ideoloji üzerine kurulu çağdaş demokratik kapitalist sistemin kökleşmiş yozlaşmışlığının gerçek yüzüdür. Bu sistem, şehvet merkezli yaşam tarzını temel alarak eğlenceyi adeta bir “zorunluluk” seviyesine yükseltmektedir.

Kapitalist ideolojiye dayanan demokratik sistem, helal ve haram sınırlarını önemsemez. Çünkü bu sistemde herhangi bir eylemin tek ölçüsü maddi faydadır. Bu esasa binaen; bu küfür nizamında, bu haram fiiller büyük kârlar getirdiği sürece rezillik kapıları ardına kadar açık kalır. İşin daha da kötüsü, hükümetin işlediği haram fiiller kamuoyunun tepkisini çektiğinde hükümetten yüksek maaşlar alan bazı fetvacılar ve dinî otoriteler tarafından bu fiillerin meşrulaştırılmaya çalışılmasıdır. Sonuç olarak hükümet, yaptığı büyük aşırılıklardan dolayı en ufak bir pişmanlık duymadığı gibi, bir de bunlarla övünmektedir.

Yozlaşmış yöneticiler yüzünden bu ülke sayısız felaket yaşamıştır. Kasaları dolu olduğu sürece yapılan bu uyarıları görmezden gelmeye de devam etmektedirler. Onların hesabında Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın gazabına yer yoktur. Tüm dikkatleri dünyevi kazançlara odaklanmaktadır. Ümmeti cehennem ateşinden korumak için kalkan olması gereken bu yöneticiler; Ümmeti helaka ve uçuruma sürükleyen araçlar gibi hareket etmektedirler. Bir taraftan bu ülkenin Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat düşüncesine en bağlı ülkelerden biri olduğunu ilan ederlerken, diğer taraftan Nebevî sünnete açıkça aykırı olan onlarca haram konser düzenlemektedirler!

Daha trajik ve kahredici olanı ise; “Kuala Lumpur Mega 2026 Festivali” etkinliğinin, Gazze hâlâ kan gölü içindeyken düzenlenmesidir. Bu durum hükümetin Gazze’nin acısına dair bütün hissiyatını kaybettiğini göstermektedir. Gazze gece gündüz katledilirken Malezya’nın böylesine şatafatlı kutlamalara gömülmesi nasıl kabul edilebilir?! Gerçekten de bu hükümet, Allah’ın gazabından korkmayı terk ettiği an her şeyini kaybetmiştir: Duyarlılığını, onurunu, hayâsını, takvasını ve Allah yolunda cihat etme arzusunu... Allah’ın gazabına davetiye çıkaran bu hükümete sadece kin ve nefret duyulur.

Ey insanlar! Bu ülkedeki aşırı eğlence sorunu tesadüfen ortaya çıkmış değildir, aksine Batı’dan ithal edilen; İslam ümmetini bozmak, zayıflatmak ve en önemlisi onu dininden uzaklaştırmak için tasarlanmış bir sistemin ve yaşam tarzının bir ürünüdür. Bu ahlaksız konserler, Batı’nın Müslüman beldelerine diktiği habis demokrasi ağacının zehirli meyvelerinden biridir. Müslümanların yöneticiler ise bu zehirli ağaca su vermekte, korumakta ve yaşatmaktadır. İslam ümmeti, bu ağaç tamamen kökünden sökülmedikçe, insanları helâke sürükleyen zehirli meyveler vermeye devam edeceğini anlamalıdır.

Ey sivil hükümet! Kuala Lumpur Konser Sezonu 2026’yı sert bir dille eleştiriyor ve planladığınız ve onayladığınız bütün ahlaksız konserleri iptal etmenizi talep ediyoruz. Çünkü yaptıklarınız sadece ve sadece Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın gazabına neden olmaktadır. Unutmayın ki bu ülke sizin kişisel mülkünüz değildir; onu dilediğiniz gibi yönetemezsiniz. Bu ülke İslam ümmetinin, bu topraklar ise Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın mülküdür. Dolayısıyla bu toprakları, bozuk arzularınıza göre değil O’nun hükümlerine göre yönetmelisiniz. Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın gazabını davetiye çıkarmanız, aslında O’nun azabına davetiye çıkarmanız demektir. Belki bu dünyada konser sezonunuzla kısa süreli zevkler yaşayabilirsiniz; ancak ahirette sizi uzun ve şiddetli bir azap beklemektedir.

Allah’ım! Sana isyan eden ve insanları Senin yolundan saptıran bu hükümeti bir an önce yok et ve Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafet yönetiminin kurulmasını bize nasip eyle. Âmin.

 

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER