Salı, 18 Zilkâde 1447 | 2026/05/05
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

İran Savaşı, Amerikan Ordusunun Kapasitelerinin Sınırlı Olduğunu Ortaya Çıkarmıştır

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

İran Savaşı, Amerikan Ordusunun Kapasitelerinin Sınırlı Olduğunu Ortaya Çıkarmıştır

 

Haber:

Wall Street Journal gazetesi, İran’daki savaşın Çin, Rusya ve Kuzey Kore’ye, ABD ordusunun kapasitelerini ve sınırlılıklarını öğrenme konusunda nadir bir fırsat sunduğunu bildirdi. (El Cezire Net, 2/5/2026)

Yorum:

ABD Başkanı ve diğer yetkililer, Avrupa ve NATO’yu nitelendirirlerken sık sık kâğıttan kaplan terimini kullanmaktadır; ancak bu ülkeler ABD ordusunu bu şekilde nitelendirmeye cesaret edememektedir. Oysa bu ordu her ne zaman bir savaşa girse, sınırlılığı ve zayıflığı ortaya çıkmıştır; tıpkı demirin arkasına saklanan Yahudi ordusu gibi karada savaşamamakta ve genellikle hava saldırılarıyla yetinmektedir. Çünkü Amerikan teknolojisi üstündür; bu yüzden ordu havadan savaştığı sürece onun zayıflığı görünmemektedir.

Ancak Irak'ta savaştığında sahada yenilgiye uğradı ve onu ancak İran ile Irak'taki müttefikleri, ardından da Sahwa güçleri (Uyanış Konseyleri) kurtardı. Afganistan'da ise Amerika ve müttefikleri yirmi yıl savaştı ama orada da bir zafer elde edemedi ve sonunda yenilmiş olarak kuyruğunu kıstırarak geri çekildi. İran'a karşı son savaşında, savaş kırk gün sürmesine rağmen ABD ordusu zafer elde edemedi.

Amerika'nın Müslümanlara karşı girdiği her savaşta, onun acizliği ve gücünün sınırlılığı ortaya çıkmıştır; o halde Müslümanlar, kolları sıvayıp, Amerika'ya kibrini ve küstahlığını unutturacak kendi devletlerini kursunlar.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Bilal Et-Temimi

Devamını oku...

İran'ın Seçenekleri

  • Kategori Makaleler
  •   |  

İran'ın Seçenekleri

 

Amerika, tek süper güç olmanın kibir sarhoşluğuyla dizginlerinden boşalmış bir şekilde 2001 yılında Afganistan’a saldırıp onu işgal etmiş, ardından da 2003’te Irak’ı işgal etmişti. 20 Ocak 2001'de iktidardan ayrılırken Clinton yönetimi halefine, 5,6 trilyon Dolarlık bir bütçe fazlası, yönetilebilir ulusal bir borç ve bir buçuk savaşa hazır bir ordu, yani tek bir cephede kesin bir zafer elde ederken, ilk savaş sonuçlanana kadar diğerini kontrol altında tutulabilecek kapasite bırakmıştı. "Bir buçuk savaş" mefhumunun, biri Doğu Avrupa ovalarında Rus ordusuna karşı, diğeri de Kore Yarımadası'nda Çin'e karşı olmak üzere o dönemde iki olası çatışma olarak anlaşıldığını belirtmek önemlidir. Ayrıca günümüzle adil bir karşılaştırma yapmak için, o dönemde Rusya'nın sarhoş Boris Yeltsin tarafından yönetildiğini ve Sovyetler Birliği'nin çöküşünden sonra pusulasız ve yönsüz olduğunu belirtmek de önemlidir. Çin ise hala Tiananmen Meydanı olayı ve ardından gelen yaptırımların acısını yudumluyor ve Dünya Ticaret Örgütü, GATT ve diğer uluslararası platformlara girebilmek için hâlâ manevra yapıyor ve pazarlık ediyordu. Amerikalı politika yapıcılar, bin yıllık bir Amerikan hegemonyası tasavvur ederlerken, entelektüelleri ise kapitalizmin sosyalizme karşı kazandığı zafere dayalı “tarihin sonu” türünden anlatılar yazıyorlardı.

2026 yılında Amerika, kurallara dayalı sistemin, yani küreselleşmenin üzerine kurulduğu anlatıya olan güvenini kaybetmiştir. Zira Amerika, şu anda yıllık 2 trilyon Dolarlık bir bütçe açığı, aşılması imkânsız olan yaklaşık 38,38 trilyon Dolarlık bir ulusal borç ve sınırlı bir hava çatışmasında bile birkaç hafta içinde mühimmatı tükenecek bir orduyla karşı karşıyadır. Bush sağlam bir şeye dayanıyordu; ancak Trump’ın Orta Doğu’da İran’la olan bu yeni savaşta elinde boş sözlerden ve gürültülü bir borazandan başka bir şey yoktur.

Tarih, İran'ın kendisinden daha güçlü görünen bir düşmanla karşı karşıya kaldığı durumlara benzer örnekler sunmaktadır. Nitekim Amerika Birleşik Devletleri, 1812 Savaşı’nda o dönemin süper gücü olan İngiltere’ye karşı yürüttüğü stratejik mücadelede, Kongre Binası yanmış ve İngiliz kuvvetlerinin ilerlemesinden önce Amerikan ordusu Washington'u tahliye etmek zorunda kalmış olmasına rağmen zafer kazanmıştı. İngilizler taktiksel zararlar verdiler ancak Amerikalıların savaşma iradesini kırmada başarısız oldular ve böylece taktiksel üstünlükleri stratejik bir yenilgiye dönüşmüştü. Aynı zamanda kıtanın diğer tarafında da benzer bir sahne şekilleniyordu. Zira Napolyon, ordusuyla Rusya'yı işgal etmişti. Napolyon, daha önce hiç yenilgiye uğramamış 650 bin kişilik muazzam ordusuyla Rusya'yı işgal etmiş ve birbiri ardına yapılan savaşlarda karşısındaki Avrupa müttefik ordularını bozguna uğratmıştı; hatta bizzat Moskova bile onun önünde boş kalmıştı. Moskova’da aylarca Rusların teslimiyet için müzakereye gelmesini beklemiş, ancak onlar gelmemişlerdi. Nitekim Napolyon, işgal edilmiş bir milletin direniş iradesini kırmada başarısız olmuştu. Bunun üzerine Fransa'ya geri çekilmiş, sert doğayla savaşmış ve yolda en deneyimli 600 bin askerini kaybetmişti.

Sovyetler, İkinci Dünya Savaşı’nda 27 milyon kayıp verirken, doğu cephesinde Almanların yaklaşık 4 milyon kaybına karşılık bu rakam daha da dikkat çekici hale gelmektedir; çünkü saldıran taraf Almanlardı; oysa kural gereği saldırgan tarafın kayıpları, savunma tarafının kayıplarının üç katı olur. Bu, saf bir irade gücünün gösterisiydi; bu ise Stalingrad savunmasında ortaya çıktığı gibi hiçbir yerde açık bir şekilde ortaya çıkmamıştır.

Aynı ders Kore’de de tekrarladı. Zira 1953 yılında, -nükleer üstünlüğü ve yakın zamandaki zaferinin anısıyla meşgul olan- Amerika, sadece birkaç yıl önce Batı’nın sömürgesi olan bir ülkeye karşı savaşa girmişti. Kore Yarımadası’na, İkinci Dünya Savaşı sırasında tüm Pasifik Cephesi’nde kullandığından daha fazla bomba atmış ve Pyongyang’da taş üstünde taş bırakmamıştı; nitekim Kuzey Kore’nin kentsel altyapısının %90’ınını yok ettiği söylenmektedir. Buna rağmen irade kırılmadan kalmaya devam etmişti. Zira Amerika, ateşkes için müzakere etmek zorunda kalmış olup bu ateşkes, bugün bile Kuzey ve Güney Kore arasındaki ilişkileri belirleyen tek anlaşma olmaya devam etmektedir.

Bu örüntünün defalarca tekrarlandığını gördük; zira Vietnam, Afganistan, Irak ve Somali halkları yenilgiyi kabul etmemiştir ki örnek bunlarla da sınırlı değildir.

Amerika, Venezuela'daki gibi bir sonuç umuyordu ve İran'la savaşın dört günde sona ereceğini tahmin ediyordu; ancak ne kadar gürültü koparırsa koparsın üzerinde olduğu bu durum, her biri 25 milyon nüfusa sahip olan ve komşu ülkelerin tam desteğini alan Afganistan ve Irak'a karşı savaştığı zamanki durumun yakınından bile geçmiyor. İran’a gelince; 1,5 milyon kilometrekarelik bir alana yayılmış olup nüfusu 93 milyondur ve onun safında duran önemli tek bir komşu bile yoktur.

İran'ın ABD'yi askeri olarak yenmesine gerek yoktur; aksine ona karşı direnmesi yeterlidir. Ancak ulus-devlet yapısı, Amerikan üsler ağı, uluslararası petrodolar sistemi araçları, Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması, Mali Eylem Görev Gücü, Uluslararası Para Fonu, SWIFT, Kapsamlı Nükleer Deneme Yasağı Antlaşması, Fisyonel Madde Üretiminin Yasaklanması Antlaşması, Anti-Balistik Füze (ABM) Antlaşması ve benzerleri mevcut halleriyle devam ettiği sürece, İran halkının fedakârlıkları boşa gitmiş olacaktır. Nihayetinde bu, siyasi bir mücadeledir; bu yüzden Amerika Birleşik Devletleri’nin siyasi olarak yenilmesi gerekir ve bu satranç tahtasında düşürülmesi gereken ilk taş, ulus-devlet çerçevesidir.

Bölgenin güvenlik için Amerika’ya ihtiyacı yoktur; aksine bölgenin ona karşı güvende olmaya ihtiyacı vardır. Sömürgeci Batı, ümmetin kaynaklarını yağmalamak ve bunları ondan çalmak için özellikle kırılgan Körfez devletçiklerini kurmuştur. Pakistan Silahlı Kuvvetleri zaten bölgede mevcuttur. İster Sykes-Picot bölünmesinin tahrip edilmesi, ister Durand Hattı'nın ayrılması, isterse İslam beldelerindeki Radcliffe katliamı anlamında olsun artık tüm sömürgeci yapıyı tamamını parçalamanın zamanı gelmiştir.

İleriye doğru gitmenin Hilafetten başka bir yolu yoktur. Bunun dışındakiler ise, Amerika'nın size farklı araçlarla geri dönmesine izin vermekten başka bir şey sağlamayacaktır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Muhanned Mücteba - Pakistan

Devamını oku...

Filistin, İhlal Edilmiş ve Kimliği Silinmiş Ümmetin Davasıdır

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Filistin, İhlal Edilmiş ve Kimliği Silinmiş Ümmetin Davasıdır

 

Haber:

ABD’nin Arizona eyaletinde Senato’nun Batı Şeria yerine Yahuda ve Samiriye teriminin kullanılmasını öneren kararı geçici bir durum değildi; aksine onlarca yıldır yerleşimleri genişletmenin yanı sıra dünya genelindeki lobileri kullanarak toprakla ilgili anlatıyı çarpıtıp Yahuda ve Samiriye’yi dayatılmış bir gerçekliğe dönüştürmeye çalışan Yahudi varlığının iç ve dış politikasının açık bir sonucudur. (El Cezire)

Yorum:

Batı Şeria’nın adının, Yahuda ve Samiriye olarak değiştirilmesi, anlatı, kimlik ve egemenlik üzerindeki daha derin çatışmanın bir parçasıdır. Bunu daha iyi anlamamız için tarihe bir göz atmamız gerekir:

Batı Şeria adı, 1948 savaşı sonrasında bölge Ürdün yönetimi altına girdiğinde ortaya çıkmış olup, Ürdün Nehri'nin batısında yer almasına binaen bu ad verilmiştir. Yahuda ve Samiriye’ye gelince; eski çağlarda Yahuda ve Samiriye krallıklarına kadar uzanan Tevrat’a dayalı tarihsel köklere sahip bir isim olup Yahudi tarihi bunu, yaklaşık olarak aynı bölgeyi tanımlamak için kullanmıştır. 1967 savaşı sonrasında Yahudi varlığı, Batı Şeria’yı işgal ettiğinde, Yahuda ve Samiriye terimi, özellikle Yahudi varlığındaki hükümet ve askerî belgelerde olmak üzere resmî olarak kullanılmaya başlanmış olup bu kullanım, bölgeyi yakın zamanda işgal edilmiş bir toprak olarak değil, Yahudi köklerine sahip bir toprak olarak sunma amacını taşımaktadır; dolayısıyla Batı Şeria terimi, hukuki ve siyasi olarak işgal altındaki toprakların anısıyla bağlantılı olduğunu hatırlattığı için reddedilmektedir.

Terimlerin değiştirilmesi, terimler savaşı ya da anlatı savaşının bir parçası kapsamına girmektedir; zira onlar, ismin medya ve uluslararası siyasette pekişmesinin insanların çatışmanın doğasına dair algısını değiştireceğine inanıyorlar ve bu propaganda, toprağı yalnızca haritada değil, aksine küresel siyasi bilinçte de yeniden tanımlamaya yönelik daha geniş stratejinin bir parçasıdır; ancak tarihsel deneyimler, isimleri değiştirmenin sahadaki gerçekleri değiştirmek için yeterli olmadığını ve halkların hafızasını silmediğini ortaya koymuştur. Ayrıca onların toprak üzerindeki haklarının tanınması, varlığı başlı başına tartışmalı olan uluslararası hukuk tarafından belirlenemez; bu yüzden meşruiyet, anlatı ve mekân ile tarihi tanımlama hakkının kime ait olduğu üzerindeki çatışma, toprak özgürleşene kadar devam edecektir.

Ey Müslümanlar: Filistin meselesi, sadece belirli bir toprak ya da tek başına kuşatılmış bir halkın meselesi değildir; aksine bu, tüm ümmetin meselesidir; o halde nasıl oldu da bölünmeye, aramıza yapay sınırlar çizilmesine ve içimize dinimizin ve vahdetimizin önüne geçen iğrenç vatancılıkların ekilmesine razı olduk?! Bizler, bilincimizde kırılmaz sınırlar haline gelen çizgilerin kağıt üzerine çizildiği gün, aleyhimize komplo kurulmuş ve parçalanmış devletçiklere bölünmüş bir ümmet değil miyiz? Peki bu fikrin, en değerli kutsallarımız pahasına bile olsa kutsanan vatancılık haline gelene kadar büyümesine izin veren bizler değil miyiz?

Bugün bizler, çocuklarımızın ve torunlarımızın bilincini değiştirmeye yönelik yeni bir girişimin içindeyiz; peki artık gafletimizden uyanmamızın zamanı gelmedi mi?

Savaş artık sadece toprak üzerinde değil, aksine ondan önce bilinç üzerindedir. Eğer bizler bu sınırları önce zihinlerimizde kırmazsak, gerçekliğimizde de asla kırılmayacaktır; eğer Raşidi Hilafetimizi yeniden tesis etmezsek, kimliğimizden geriye kalanları da kaybedecek ve böylece ruhsuz ve davasız bir parçalanmışlığa dönüşeceğimiz gibi sonsuz bir kayboluşa terk edileceğiz; Allah da bize egemenlik vermek başka bir toplumla değiştirecektir. Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَإِن تَتَوَلَّوْا يَسْتَبْدِلْ قَوْماً غَيْرَكُمْ ثُمَّ لَا يَكُونُوا أَمْثَالَكُم “Eğer O'ndan yüz çevirirseniz, yerinize sizden başka bir toplum getirir, artık onlar sizin gibi de olmazlar.” [Muhammed 38]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Menal Ümmü Ubeyde

Devamını oku...

Bağımlılık Anlaşmaları… Enerji Sektörünü Tunus Yargısından Azade Olarak “Uluslararası Bir Bölgeye” Dönüştürüyor!

Tunus Parlamentosu, beş adet “imtiyaz” anlaşmasından oluşan bir paketi onayladı. Bu anlaşmalarla yabancı şirketlere, otuz yıla kadar güneş enerjisi santrallerini mülkiyetine alma ve işletme hakkı tanınırken; geniş vergi muafiyetleri sağlandı ve uyuşmazlıkların Tunus yargısı dışına çıkarılarak uluslararası tahkime götürülmesi kabul edildi. Bu anlaşmalar, yabancı yatırımcıları teknoloji transferi veya yerel içeriği güçlendirme gibi ciddi yükümlülüklerden muaf tutarken, Tunus Elektrik ve Gaz Şirketi’ne (STEG) istikrarını tehdit eden ağır mali yükler bindirmektedir.

Hizb-ut Tahrir / Tunus Vilayeti olarak biz, bu utanç verici anlaşmalar karşısında şu gerçekleri beyan ediyoruz:

1- Her ne kadar hükümet yalanlasa da bu enerji anlaşmaları, kamu sektörünü parçalamayı hedefleyen IMF ve Dünya Bankası dikteleriyle birebir örtüşmektedir. Dünya Bankası’nın birkaç ay önce sağladığı 430 milyon dolarlık finansman ve enerji sübvansiyonlarının kaldırılması şartı bunun en açık delilidir.

2- Bu anlaşmalar, bu zenginlikten yararlanma hakkını yabancı taraflara devrederek onları kamu menfaati aleyhine ayrıcalıklı kâr elde eden taraflar hâline getirmektedir. Bu da ülkenin kaynaklarını sömüren örtülü bir sömürge modelinin pekiştirilmesinden başka bir şey değildir.

3- Onaylanan anlaşmalar, teknoloji transferi veya yerel üretimin desteklenmesi konusunda açık ve bağlayıcı maddeler içermemektedir. Bu da, söz konusu yabancı yatırımın bir “enerji sömürgeciliğini” pekiştirmesinin yanı sıra, teknolojik kapasitemizi güçlendirecek veya gelecekte enerji bağımsızlığımızı sağlayacak herhangi bir katma değerden yoksun olduğu anlamına gelmektedir.

Ey Zeytune ülkesinin evlatları! İşte bu tür sözleşmeler, halkın işlerini gözeten bir devlette servetlerin nasıl yönetilmesi gerektiği ile bugün ülkeyi yöneten kapitalist ekonomik sistem altındaki uygulamalar arasındaki açık çelişkinin bir yansımasıdır. İslam’da enerji sadece bir ticari mal değildir; aksine tüm ümmetin genel hakkıdır, tüm Müslümanların ortak malıdır, kamu mülkiyetidir. Bu nedenle devletin enerjiye bir kâr veya vergi kaynağı olarak bakması caiz değildir. Bilakis enerji, ümmetin maslahatını gerçekleştirecek, güvenliğini pekiştirecek ve işlerini en iyi güdecek şekilde yönetilmelidir. Zira Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

الْمُسْلِمُونَ شُرَكَاءُ فِي ثَلَاثٍ: فِي الْمَاءِ وَالْكَلَأِ وَالنَّارِ“Müslümanlar üç şeyde ortaktırlar: Su, mera ve ateş.”

Ey Tunus halkı! İktisadi krizlerin derinleşmesi, bunun hayat pahalılığına neden olması, yoksulluk ve işsizliğin yaygınlaşması; ülkenin yetmiş yılı aşkın süredir yönetildiği yanlış politikaların kaçınılmaz bir sonucudur. Tunus yoksul bir ülke değildir; aksine zenginlikleriyle, stratejik konumuyla ve İslam ümmetine mensubiyetiyle zengin bir ülkedir. Ancak bu servetler bugün, İslam’ın hükümlerine göre yönetilmemektedir. Bu hükümler, işlerin en güzel bir şekilde güdülmesinin garantörüdür. Bu gerçeği kavramak, kaynaklarımız üzerinde tam egemenliği sağlamak ve aramızda adaleti, rahmeti ve refahı tesis etmek için atılacak ilk adımdır. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

وَمَنْ أَعْرَضَ عَن ذِكْرِي فَإِنَّ لَهُ مَعِيشَةً ضَنكاً“Her kim de benim zikrimden yüz çevirirse, mutlaka ona dar bir geçim vardır.” [Taha 124]

Devamını oku...

Davet Taşıyıcısı Lamia Bint Bişr’in Vefat Duyurusu

يَا أَيَّتُهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُ * ارْجِعِي إِلَى رَبِّكِ رَاضِيَةً مَرْضِيَّةً * فَادْخُلِي فِي عِبَادِي * وَادْخُلِي جَنَّتِي

“Ey huzura kavuşmuş insan! Sen O’ndan hoşnut, O da senden hoşnut olarak Rabbine dön. (Seçkin) kullarım arasına katıl ve cennetime gir!” [Fecr 27-30]

Nübüvvet metodu üzere ikinci Raşidi Hilafet Devleti’ni yeniden ikame etmek için çalışan, Hizb-ut Tahrir / Yemen Vilayeti üyesi, dava taşıyıcısı muhterem Lamia bint Bişr bacımız; 12 Zilkade 1447 (28 Nisan 2026) Çarşamba günü Rahmet-i Rahman’a kavuşmuştur.

Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın;

وَلْتَكُن مِّنكُمْ أُمَّةٌ يَدْعُونَ إِلَى الْخَيْرِ وَيَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنكَرِ وَأُولَٰئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ“İçinizden hayra çağıran, iyiliği emreden ve kötülükten men eden bir ümmet (topluluk) bulunsun. İşte kurtuluşa erenler onlardır.” [Âli İmran 104] emrine icabet ederek kalbini ve evini, davet taşıyıcılarını İslam’ın hüküm ve fikirleriyle kültürlendirmeyi amaçlayan Hizb-ut Tahrir halkalarına (derslerine) açan değerli kız kardeşimize Allah rahmet eylesin.

Onun evi; Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın rızasını kazanmaya hırslı olanların toplu derslere (celse) katıldığı, kadınlar arasındaki seminerlerde aktif rol aldığı ve yol bulduğu bir ilim pınarı gibiydi. Değerli kız kardeşimizin evi, tıpkı Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in ilk Müslüman sahabeyle toplandığı, onlara indirilen ayetleri okuduğu, zihinlerinden cahiliye fikirlerini silip yerine İslam’ın hüküm ve fikirlerini yerleştirdiği, onlardan İslam ile dünyaya hükmeden ve Pers ile Roma’yı dize getiren İslami şahsiyetler yetiştirdiği sahabi Erkam Bin Ebi’l Erkam’ın evini örnek almış ve o kutlu mirasa talip olmuştur.

Değerli bacımız, yaşadığı ağır hastalıklara rağmen dâvayı taşımaktan ve Allah’ın şu emrine icabet etmekten geri durmamıştır:

وَسَارِعُوا إِلَى مَغْفِرَةٍ مِنْ رَبِّكُمْ وَجَنَّةٍ عَرْضُهَا السَّمَاوَاتُ وَالْأَرْضُ أُعِدَّتْ لِلْمُتَّقِينَ“Rabbinizin mağfiretine ve Allah’tan korkanlar için hazırlanmış eni gökler ve yer kadar olan cennete koşuşun.” [Ali İmran 133] O, Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in şu hadis-i şerifini kendisine düstur edinmişti:

اغْتَنِمْ خَمْساً قَبْلَ خَمْسٍ شَبَابَكَ قَبْلَ هِرَمِكَ، وَصِحَّتَكَ قَبْلَ سَقَمِكَ، وَغِنَاءَكَ قَبْلَ فَقْرِكَ، وَفَرَاغَكَ قَبْلَ شُغْلِكَ، وَحَيَاتَكَ قَبْلَ مَوْتِكَ“Beş şey gelmeden beş şeyin kıymetini bil: İhtiyarlığından önce gençliğini, hastalığından önce sağlığını, yoksulluğundan önce zenginliğini, meşgul zamanlarından önce boş zamanını ve ölümünden önce hayatını.” [Hâkim]

Allah Subhânehu ve Teâlâ’dan bacımızı engin rahmetiyle kuşatmasını; onu kendilerine nimet verilen peygamberler, Sıddıklar, şehitler ve Salihlerle beraber haşreylemesini niyaz ediyoruz. Onlar ne güzel dostturlar! Ailesine ve yakınlarına da sabrı cemil diliyoruz. Bizler ancak Rabbimizi razı edecek söz söyleriz:

إِنَّا لِلَّهِ وَإِنَّا إِلَيْهِ رَاجِعُونَ“Biz şüphesiz Allah’a aitiz ve şüphesiz O’na döneceğiz” derler.” [Bakara 156]

Devamını oku...

Dava Adamları Esaret ile Zindan Arasında

Batı uygarlığının ifade, inanç, görüş ve düşünce özgürlüğü sloganlarıyla örttüğü o meşhur incir yaprağı düşmüş ve tüm ayıpları ortaya çıkmıştır. Batılı devletler ve onların izinden giden ülkeler, liberal Batı uygarlığının fikirlerine aykırı görüş ve düşünce taşıyan herkesi baskı altına almaya başlamışlardır. Onları zindanlara ve parmaklıklar ardına atmışlar; birçok insanı, üzerinde iki kişinin bile ihtilaf etmeyeceği hukuki ve insani haklarından mahrum bırakmışlardır. İzin verilen özgürlüğün, Batı uygarlığı sahiplerinin ve ona meftun olanların iddia ettiği gibi fikir ve inanç özgürlüğü olmadığı; Epstein ve takipçilerinin sapkınlıklarını icra etme özgürlüğü olduğu artık gün gibi ortadadır.

2025 yılının başından bu yana Amerika, politikalarına muhalif olan Müslüman ve gayrimüslimlere, özellikle Filistin’deki soykırıma karşı ses çıkaranlara veya Yahudi varlığına verilen desteğe meydan okuyanlara yönelik baskılarını artırmıştır. Amerika; terörle mücadele, antisemitizm veya ulusal güvenlik gibi asılsız bahanelerle, Filistin halkı başta olmak üzere birçok İslam ülkesinden gelen insanların Amerika’daki akrabalarını ziyaret etmelerini engellemiştir. Batılı sisteme siyasi bağlılığı; ülkeye giriş, ikamet ve hatta vatandaşlık için bir ön şart haline getirmiştir. Amerika bir yandan Yahudi varlığının Mübarek Toprak Filistin’de katliam yapması için yeşil ışık yakarken, diğer yandan Filistin’in meşru sahiplerini insani hizmetlerin dahi bulunmadığı Somaliland gibi bölgelere sürmesi ve topraklarını boşaltması için Yahudi varlığının dizginlerini tamamen serbest bırakmaktadır.

Buna ek olarak; aralarında mukaddes Kudüs’ün imam ve hatibi olan yüce Şeyh İsam Amira (Ebu Abdullah)’nın da bulunduğu on binden fazla Müslüman, Yahudi zindanlarında esir tutulmaktadır. Şeyh İsam Amira, Gazze’deki etnik temizlik operasyonunun başlangıcından bu yana, iki yılı aşkın bir süredir hala işgal zindanlarında parmaklıklar arkasındadır. Onun tek suçu; Mescid-i Aksa’nın mihrabından İslam ümmetine ve ordularına, Gazze ve tüm Filistin’deki kardeşlerine yardım etmeleri ve onları kurtarmaları için bir imdat çığlığı atmış olmasıdır. Amerika ve beslemesi Yahudi varlığının işlediği organize devlet suçlarına karşı sokaklarda, yürüyüşlerde, camilerde veya sosyal medyada ses çıkaran herkes; aşırıcılık, kışkırtma veya güvenlik tehdidi olarak yaftalanarak tutuklanmakta veya tasfiye edilmektedir.

Amerika’da ise soykırım suçlarını protesto eden öğrenciler kovuşturmaya uğramış, eğitim hakları ellerinden alınmış ve bazıları sınır dışı edilmiştir. Ayrıca, Yahudi varlığı başta olmak üzere yeryüzündeki tüm zorbaları destekleyen politikalarında hükümete karşı çıkanların ikametgâhlarının iptal edilmesine ve vatandaşlıklarının geri alınması tehdidinde bulunulmasına yönelik yasalar çıkarılmıştır.

Şu bir gerçektir ki, özgürlük fikri üzerine kurulu olduğunu iddia eden Batı uygarlığı, bu özgürlüğü ilk çiğneyen ve onu ortadan kaldıran ilk taraf olmuştur. Artık ayıplarını örtecek hiçbir şey kalmamıştır. Tarihsel ve güncel bir gerçeklik olarak şurası da muhakkaktır ki; İslam uygarlığı tek insani uygarlık alternatifidir. Bu uygarlık, insanı kâinatın, İnsanın ve hayatın Yaratıcısının bir mahluku olarak görmekte ve ona hak ettiği değeri vermektedir. İslam; insanın kanını, malını ve onuru haram kılmıştır, hiçbir gücün bunları ihlal etmesi caiz değildir. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

مِنْ أَجْلِ ذَلِكَ كَتَبْنَا عَلَى بَنِي إِسْرَائِيلَ أَنَّهُ مَنْ قَتَلَ نَفْساً بِغَيْرِ نَفْسٍ أَوْ فَسَادٍ فِي الْأَرْضِ فَكَأَنَّمَا قَتَلَ النَّاسَ جَمِيعاً وَمَنْ أَحْيَاهَا فَكَأَنَّمَا أَحْيَا النَّاسَ جَمِيعاً“İşte bundan dolayı İsrailoğullarına şöyle yazdık: Kim, bir cana veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya karşılık olmaksızın (haksız yere) bir cana kıyarsa bütün insanları öldürmüş gibi olur. Her kim bir canı kurtarırsa bütün insanları kurtarmış gibi olur.” [Maide 32]

Bu nedenle; tüm dünyada İslam uygarlığı alternatifine çağrıda bulunmak, zalim Batı uygarlığı sahiplerinin tüm insanlığa reva gördüğü zulme rıza göstermeyen ihlaslı davet adamlarının asli işidir. İnsanlığı laikliğin zifiri karanlığından kurtarmak ve kapitalistleri İslam’ın adaletine zorlamak için bu nuru tüm dünyaya taşıması Amerika ve genel olarak Batı’daki Müslümanların en önemli görevidir. Ebu Zer el-Gıfârî’in Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem’den, O’nun da Rabbi Azze ve Celle’den rivayet ettiği bir hadis-i kudside şöyle buyurulmaktadır:

يَا عِبَادِي إِنِّي حَرَّمْتُ الظُّلْمَ عَلَى نَفْسِي وَجَعَلْتُهُ بَيْنَكُمْ مُحَرَّمًا فَلَا تَظَالَمُوا“Ey kullarım! Ben zulmü kendi nefsime haram kıldı. Onu sizin aranızda da haram kıldı. Birbirinize zulmetmeyin.” [Müslim]

Devamını oku...

Negeri Sembilan’da İktidar Mücadelesi: Halk Bir Kez Daha Demokratik Aldatmacanın ve Siyasetçilerin Açgözlülüğünün Kurbanı Oluyor

Kriz, Negeri Sembilan Valisi’nin eyaletteki kabile reislerinden (Undang) birini azletmesiyle başladı. Bunun ardından dört kabile reisi Vali’yi azlettiklerini duyurdular. Bunun üzerine Negeri Sembilan Başbakanı devreye girerek bu azil kararının geçersiz olduğunu açıkladı. Buna karşılık dört kabile reisi, başbakanın yalan söylediğini ve eyaleti yönetmeye ehil olmadığını ifade ettiler. Nihayetinde kriz, Birleşik Malay Milli Örgütü (UMNO) üyesi 14 eyalet yasama meclisi üyesinin Başbakana olan güvenlerini kaybettiklerini açıklamasıyla zirveye ulaştı.

Krizin gelişimini takip eden Ulusal İttifak (Perikatan Nasional) mensubu beş muhalefet milletvekili, hiç tereddüt etmeden derhal UMNO’yu desteklediklerini açıkladılar. UMNO bu durumdan istifade ederek, eyalet yönetimini ve başbakanlık makamını ele geçirmesini sağlayacak basit bir çoğunluğa sahip olduğunu ilan etti. Kazanan henüz kesinleşmemiş olsa da, bu ne mükemmel bir zamanlamadır!

Malezya siyasi tarihi; parti bölünmeleri, saf değiştirmeler, koalisyon kurma girişimleri ve güvensizlik oylamalarıyla doludur. Gerek eyalet meclislerinde gerekse parlamentoda yaşanan bu gelişmeler asla tesadüfi değildir; aksine açgözlülüğün ve fırsatçılığın bir sonucudur. Nitekim 1994 yılında, eyalet seçimlerini az bir farkla (48 sandalyenin 25’ini alarak) kazanan Sabah Birleşik Partisi (PBS), göreve geldikten sadece birkaç hafta sonra, bazı üyelerinin saf değiştirip Ulusal Cephe (Barisan Nasional) ittifakına katılmasıyla çökmüş, ardından eyalet yönetimini Ulusal Cephe devralmıştı.

2009 yılında Perak eyaletinde yaşanan siyasi kriz de benzer bir tabloyu gözler önüne sermiştir. Halk İttifakı’ndan (Pakatan Rakyat) üç meclis üyesinin (ikisi PKR, biri DAP’tan) partilerinden istifa ederek bağımsız milletvekili haline gelmeleri ve Ulusal Cephe’yi desteklediklerini açıklamaları, sandalye dağılımında bir dengeye (28 Ulusal Cephe + 3 Bağımsız, Halk İttifakı’nın 28 sandalyesine karşı) neden olmuştur. Dönemin Perak Sultanı Sultan Azlan Şah, Başbakan Datuk Seri Mohammad Nizar Jamaluddin’in meclisi feshetme talebini reddetmiş ve yerine Ulusal Cephe’den Datuk Seri Dr. Zambry Abdul Kadir’i yeni başbakan olarak atamıştır.

Ancak Malezya’da demokrasiyi lekeleyen en büyük trajedi, 2020 yılında yaşanmıştır. “Sheraton Hamlesi” olarak adlandırılan bu darbeyle federal düzeydeki Umut İttifakı (PH) hükümeti çökmüş ve yerini Ulusal İttifak (PN) almıştır. Bunun ardından Malezya’nın birçok eyaleti aynı gizli manevralar sonucunda yıkılmıştır. İşin ironik yanı şudur ki, iktidarı ele geçirmeyi başaran taraflar bu eylemleri “demokratik” olarak nitelerken, iktidarı kaybeden taraflar ise bunu antidemokratik olarak tanımlamışlardır.

Johor’daki Umut İttifakı hükümeti, BERSATU partisinin koalisyonda çekilip Ulusal Cephe ve PAS ile iş birliği yaparak yeni bir hükümet kurmasıyla çökmüştür.

Malaka’daki Umut İttifakı hükümeti, BERSATU ve diğer partilerden bazı üyelerin saf değiştirip Ulusal Cephe’yi desteklemeleriyle düşmüştür.

Perak’ta önce Pakatan Harapan ile ittifak yapan Ahmed Faizal Azumu hükümeti düşmüş, ancak yeni bir ittifakla (PN) tekrar başbakan atandıktan sonra Aralık 2020’de bir güven oylamasıyla yeniden devrilmiştir.

Kedah’ta Mukhriz Mahathir hükümeti Mayıs 2020’de iki üyenin istifa edip PN’ye katılmasıyla düştü.

Negeri Sembilan’daki mevcut trajedi, 2021 yılında Malaka eyaletinde iktidar bloğu içinde patlak veren krize benzemektedir. O dönemde UMNO ve Bersatu üyeleri de dahil dört milletvekili, Başbakan Süleyman Muhammed Ali’ye olan güvenlerini kaybettiklerini belirterek desteklerini çekmişler, Vali de Başbakan’ın tavsiyesi üzerine meclisi feshetmiş ve Kasım 2021’deki seçimlerin önünü açmıştı.

Her seferinde çatışan taraflardan benzer açıklamalar yükselmektedir: “Halkın çıkarları için krizi hızla çözmek istiyoruz!” Bu, kendi kurguladıkları sorunlarda halkı önceliyormuş gibi görünen demokrat siyasetçilerin kadim senaryosudur. Bizzat kendilerinin tezgahladığı ve başrolünde oldukları her problemde önceliği halka veriyormuş gibi görünürler. Bu, onların kendi iç iktidar kavgalarıyla halkı aldatma yöntemidir. Halkın kendilerine emanet ettiği oylara açıkça ihanet ettikten sonra, şimdi halkın maslahatının öncelikleri olduğunu iddia ediyorlar!

Ey Müslümanlar! Bilin ki tüm bunlar, demokratik sistem içerisindeki siyasi partilerin sadece kendi çıkarları için oynadıkları bir iktidar oyunundan ibarettir. Demokratik siyasetçilerin iktidar hırsı sınır tanımaz ve bu hırs mezara girene kadar devam eder! Bu ülkeye yıkımı ve bizlere meşakkati getirenler bizzat onlardır. Onların tek gayesi iktidardır. Zira iktidar sayesinde lüks içinde yaşamakta ve ülkenin servetini ceplerine indirmektedirler. Bu iktidarın nasıl elde edildiğinin onlar için zerre kadar önemi yoktur.

Sömürgecilikten miras kalan demokratik sistemi bu ülkede devam ettirenler, beşerî anayasayı Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye’nin üzerinde tutanlar onlardır. Gerçekten de, anayasasını özellikle de kâfir sömürgeciler tarafından dayatılan bir anayasayı Kur’an ve Sünnet’in üstüne koyan bir ümmetten hayır gelmez!

Demokratik sistem hüküm sürdüğü sürece İslam ümmeti kendi siyasetçileri tarafından aldatılmaya ve sömürülmeye devam edecektir. Demokraside Müslümanlar, iktidar sahiplerinin kolayca feda ettiği birer satranç piyonuna benzerler. İslam Ümmeti, başına gelen felaketlerin iki ana sebebi olduğunu idrak etmelidir: Yozlaşmış sistem ve yozlaşmış yöneticiler. Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in nehyetmesine rağmen bu ümmet sadece iki kez değil defalarca bu bozukluğun kurbanı olmuştur. Bu nedenle Ümmet, bu durumun artık tahammül edilemez olduğunu açıkça ilan etmelidir. Müslümanlar; bu fasit nizamı ve fasit yöneticileri değiştirip, yerine adil bir nizam ve adil bir yönetici —Hilâfet nizamına göre liderlik edecek bir Halife— getirmek için var güçleriyle çalışmalıdırlar. Allah’ın izniyle yakında kurulacak olan ikinci Raşidi Hilafet; Allah ve Rasûlü’nün vadettiği yegâne devlettir. O devlet, selefleri olan Raşit Halifeler gibi Nübüvvet Minhacı üzere yürüyeceği için bol bereketlerle kuşatılacaktır.

Devamını oku...

Rain Rave Su Müziği Festivali 2026: Demokrasi, Ahlaksızlığın Kapılarını Açacak ve Sonsuza Dek Felaketlere Davetiye Çıkaracaktır

Demokratik rejim altındaki Malezya’da gerek federal bölgeler gerekse eyalet düzeyinde zaman zaman ahlaksızlık festivalleri düzenlemek alışılagelmiş bir durum haline gelmiştir. Ülkede yerli ve yabancı sanatçıların katılımıyla sürekli müzik, şarkı ve dans festivalleri düzenlenmektedir. Rejime göre davet edilen sanatçıların eşcinsellik savunucusu ve Yahudi varlığının destekçisi olmasının, etkinlikler sırasında sayısız ihlalin yaşanmasının, ahlâkı bozduklarının kanıtlanmasının ve defalarca protesto edilmelerinin hiçbir önemi yoktur. Zira demokratik sistemdeki laik hükümetin tek derdi, maddi kazanç ve kar sağlamaktır. Bu yüzden tüm bunlara kulak tıkamaktadır.

Yakında, 30 Nisan - 2 Mayıs tarihleri arasında Kuala Lumpur, Bukit Bintang’da devasa bir festival daha düzenlenecek. Tayland’daki Songkran festivalini andıran bu etkinliğe, “Rain Rave Su Müziği Festivali 2026” adı verilmiştir. Müzik, su ve modern eğlence unsurlarını bir araya getiren bu festival, Malezya hükümeti tarafından Dünya İşçi Bayramı ve “Malezya’yı Ziyaret Et 2026” girişimiyle eş zamanlı olarak organize edilmektedir. Oysa Songkran, Budist inancıyla bağlantılı bir festivaldir; “Song Nam Phra” (heykel yıkama) gibi ritüeller içerir ve suyun günahlardan ve uğursuzluktan arındırdığı inancına dayanır. Festival son yıllarda bazı değişikliklere uğramış olsa da, hala İslami akideyle açıkça çelişen bazı Budist inançlarına göre kutlanmaktadır.

Hizb-ut Tahrir / Malezya, sivil hükümetin bu utanç verici festivali düzenlemesini kesin bir dille reddetmektedir. Eşari ve Maturidi akidesine sarsılmaz bir şekilde bağlı olduğunu iddia eden bir devletin, İslam ile taban tabana zıt olan küfür uygarlığını taklit eden bir festival düzenlemesi tam bir garabettir. Daha da vahimi, bu festival de diğerleri gibi yozlaşmış bir yaşam tarzını, kadın-erkek arasındaki gayrimeşru ihtilatı (karışıklığı), avret yerlerinin açılmasını ve ahlaki çöküşü teşvik etmektedir. İmam Şâfiî’nin fıkhına, İmam Gazzâlî’nin, Cüneyd-i Bağdâdî’nin tasavvuf öğretilerine sıkı sıkıya bağlı olduğunu iddia eden bir devlet, nasıl olur da ülke çapında böylesine çirkin bir festival düzenleyebilir?! İmam Eşari, Maturidi, Şafii, Gazali ve Bağdadi’nin öğretilerinin neresinde böyle bir festivale cevaz verilmektedir?!

İşte bu, demokratik sistem altındaki Malezya’nın acı gerçeğidir. Bu küfür sistemi altında iktidarda hangi parti olursa olsun, bu rezilliklere sadece izin verilmekle kalınmamakta; aynı zamanda turizm, ekonomik kalkınma ve halkın eğlence ihtiyacı adı altında bunlar şiddetle teşvik edilmektedir! Günümüzde uygulanan kapitalist demokratik sistemde eğlence, bir gereklilik olarak görülmekte, devlet için bir gelir kaynağı olarak addedilmekte, helal-haram zerre kadar gözetilmemektedir.

İşte demokratik sistemin gerçeği budur; Yöneticiler ümmeti cehennem ateşinden korumak yerine, onları ateşe doğru sürüklemektedirler. Otoriteler yalnızca fuhşun kapılarını açmakla kalmamakta, aynı zamanda bunları toplum için hayır kapıları gibi göstererek ümmeti bu kapılara yönlendirmektedirler. Daha da kötüsü, bu sistem küfür tabiatı gereği kâfirlerin Müslümanlar üzerinde yönetici olmasına imkân tanımakta ve ümmeti küfre doğru sevk etmektedir.

Merak ediyoruz: Sivil hükümetin dünyaya sunmak istediği şey bu mudur; Gazze halkı bir bardak temiz içme suyu bulmak için mücadele ederken, binlerce galon suyun israf edildiği bir su ve müzik festivali düzenlemek mi? Gazze halkı gece gündüz Yahudi ordusunun bombardımanına maruz kalırken, katılımcıların dans ve zıplamalarla suya boğulduğu bir festival düzenlemek sivil hükümeti mutlu mu ediyor? Bu yağmur ve müzik festivali, sivil hükümetin her fırsatta temel aldığını söylediği Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat öğretileriyle bağdaşıyor mu? Din işleri daireleri ve Müftülük makamları nerede? İşverenlerinizi (yöneticileri) azarlayacak cesaretiniz mi yok, yoksa aslında onlarla aynı fikirde misiniz?

Ey Malezya Başbakanı! Unutmuş olabilirsiniz, o yüzden hatırlatmak isteriz; İslam’da yöneticinin görevi akideyi, şeriatı ve ahlakı korumaktır; eğlence festivalleri düzenlemek, onlardan vergi toplamak veya kadın ve erkeğin serbestçe karıştığı geniş çaplı eğlence etkinliklerine izin vermek değildir. Allah’ın size verdiği fırsatı değerlendirip O’nun indirdiğiyle hükmederek izzet kazanmak yerine, neden önceki yöneticilerin yolunu takip ederek fuhşun kapılarını ardına kadar açmaya devam ediyorsunuz?!

Ey Müslümanlar! Laik yöneticilerin İslam’ı asla uygulamayacaklarını bilin. Aksine, İslam’a aykırı işler yapmaya devam edeceklerdir. Bu tür rezillik festivalleri münferit olaylar değil, çağdaş demokratik laik sistemin ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir; zira bu sistemin doğası dini devlet yönetiminden sonsuza dek ayırmaktır. Gelin bu sistemi reddedin ve Allah’ın izniyle Allah’ın kitabını ve Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in sünnetini tam olarak uygulayacak, rezalet ve yozlaşma kapılarını tamamen kapatacak olan Hilafet sistemini yeniden kurmak için çalışın.

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER