Salı, 21 Ramazan 1447 | 2026/03/10
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Avustralya Hükümeti Hizb-ut Tahrir’i Yasaklayarak Kendi Kaderini Soykırımcı Varlığın Kaderine Bağlamıştır

Başta Avustralya’nın en büyük şehri Sidney olmak üzere, dünyanın çeşitli başkentlerinde Yahudi varlığının Gazze ve Batı Şeria’da işlediği suçları kınamak için toplanan milyonlarca insan, bu soykırımcı varlığın suç ortağı ve destekçisi olan Avustralya hükümetini öfkelendirdi. Avustralya’daki Siyonistleri asıl öfkelendiren ise Hizb-ut Tahrir’in bu milyonlarla birlikte saf tutması ve Müslümanlara liderlik ederek Yahudilerin suçlarını ve onları destekleyen Avustralya hükümetinin tutumunu kınaması olmuştur. Bunun üzerine milyonlarca seçmeninin iradesini hiçe sayan Avustralya’daki Siyonist güdümlü hükümet, katliamları kınayan, Mübarek Toprak Filistin’de mazlum ve mustazafların yanında yer alan herkesi suçlu görmekten başka bir çıkış yolu bulamamıştır. Dolayısıyla kendi anayasasını ve dillerinden düşürmedikleri değerlerini bizzat ayaklar altına alarak, şeytanın bile aklına gelmeyecek bir yasayı yürürlüğe koyup Hizb-ut Tahrir’i yasaklama yoluna gitmiştir.

Hükümetin çıkardığı ve parlamentonun kamuoyunu hiçe sayarak onayladığı bu sözde “Nefret Yasası”, esasen şer odağı Amerika liderliğinde küresel çapta dayatılan “Terörle Mücadele Yasası” ile büyük bir benzerlik taşımaktadır. Hatırlanacağı üzere o dönemde George Bush, İslam ve Müslümanlara karşı başlattığı küresel savaşı, Müslümanların zengin kaynaklarına çökmek ve insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetin sömürgeci hegemonyadan kurtulmasını engellemek amacıyla “Haçlı Seferi” olarak adlandırmıştı. İşte bu “Nefret Yasası” da tam olarak budur; ulvi ve insani değerleri taşıyan herkesi suçlu ilan etmeyi amaçlayan bir yasadır. Bu yasa, Yahudilerin kadın, çocuk ve yaşlı demeden gerçekleştirdiği katliamları kınayan herkesi; özellikle de alemlere rahmet olarak gönderilen bir risaleti taşıyan İslam Ümmetini hedef almaktadır!

Yoksa bizler, eşyanın zıddıyla adlandırıldığı bir çağda mı yaşıyoruz?! Öyle ki ahlaki çöküşün sembolleri ve “Epstein partisinin” müdavimleri; lider, efendi, fikir ve hikmet sahibi liderler konumuna yükseltilmektedir. Yasaları onlar çıkarmakta, kimin terörist ve kimin nefret taşıyıcısı olduğunu onlar belirlemektedir! Bizler, mücrimlerin masum ve nezih olarak vasıflandırıldığı, ona itiraz edenlerin ise nefret yayan ve antisemitist olmakla suçlandığı bir noktaya mı geldik? Evet, bizler bugün; faziletten zerre nasibi olmayan ama fazilet iddiasında bulunan, dünyayı köleleştirip halkların servetini yağmalarken özgürlük masalları anlatan kokuşmuş Batı uygarlığının zifiri karanlığı altında yaşıyoruz.

Almanya ve İngiltere gibi Batılı ülkelerdeki çifte standart ve ikiyüzlülük, Avustralya’yı da Hizb-ut Tahrir’i yasaklamaya sevk etmiştir. Zira bu hükümetler, Yahudi varlığının varlığını Müslümanlara karşı ileri bir Batı karakolu ve hayati bir çıkar odağı olarak görmektedirler. Bu yüzden bu habis varlığın bekasını tehdit eden herkes, onlara göre, Epstein ve çetesinin temsil ettiği o kokuşmuş Batı uygarlığının düşmanı olarak kabul edilmektedir. Küresel çapta artan Yahudi varlığı karşıtı kamuoyu, İslam ümmetinde zirveye çıkan sömürgeci tahakkümden kurtulma bilinci ve Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafet Devleti’nin kurulmasının yakın olması nedeniyle bu habis varlığın yok olması artık an meselesi haline gelmiştir. Nübüvvet metodu üzere kurulacak olan Raşidi Hilafet, bu habis varlığı kökünden söküp atacak ve Mübarek Toprağı Yahudilerin pisliğinden temizleyecektir. Avustralya hükümetinin de tıpkı efendileri İngiltere gibi bu tehlikeyi iliklerine kadar hissetmesi nedeniyle Avustralya’daki Siyonistlerin öfkesi, hakkın ve mazlumların yanında duranlara karşı duydukları nefret ayyuka çıkmıştır. Bu nedenle azı dişlerini göstermişler ve insanlık düşmanı gerçek yüzlerini ortaya koyarak bu asil çalışmaya öncülük eden Hizb-ut Tahrir’i yasaklama yoluna gitmişlerdir. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

قَدْ بَدَتِ الْبَغْضَاءُ مِنْ أَفْوَاهِهِمْ وَمَا تُخْفِي صُدُورُهُمْ أَكْبَرُ“Onların kinleri konuşmalarından apaçık ortaya çıkmıştır. Kalplerinde gizledikleri ise daha büyüktür.” [Ali İmran 118]

Genelde Batı’da, özelde ise Avustralya’da İslam’ın hedef alınması, aslında zalim Batı uygarlığının yerini alabilecek tek uygarlık alternatifinin hedef alınması demektir. Avustralya ve diğer Batı ülkelerindeki karar vericileri İslamofobi kampanyaları yürütmeye sevk eden şey işte budur. Bu kampanyalar, hakkı ikame eden, batılı iptal eden, mazlumlara yardım eden, mazlumun hakkını zalimden alıp sahibine iade eden bir uygarlık alternatifi olarak siyasi İslam davetçilerine karşı yürütülen kasıtlı kampanyalardır. Onlar, Allah’ın insanlığa lütfettiği üretim bolluğuna ve kaynak zenginliğine rağmen halkları fakirleştiren açgözlü kapitalist sistemleri ve yasaları tarafından ezilen ve mağdur edilen halklarının acılarını dindirmek yerine kendi bencil çıkarları için İslam’ı bir tehdit olarak görmektedirler.

Bu nedenle Avustralya ve genel olarak Batı’daki aklıselim sahipleri, insanların işlerini adalet ve onurla güden İslam’ın nuruyla aydınlanmak için samimiyetle çalışan Hizb-ut Tahrir gençleri ile omuz omuza verip yöneticilerine engel olmalıdır. Bu yöneticiler ya onları mutsuzluğa sürüklemek için çalışan açgözlü kapitalistlerdir ya da kapitalistlerin elinde birer maşadırlar. Her iki kesim de Siyonizm’i kendi sömürgeci nüfuzları için hayati bir çıkar olarak görmektedir. Yahudi varlığı ise, Müslümanların kalbine saplanmış kanserli bir tümördür, er ya da geç ya cerrahi müdahaleyle ya da kemoterapiyle Müslümanların kalbinden mutlaka kazınıp atılacaktır. Kuşkusuz Avustralya yöneticileri, kendi kaderlerini tedavisi olmayan ve mutlaka kökünden kazınacak olan bu kanserli ura bağlamışlardır.

Genelde Batı’daki, özelde Avustralya’daki Müslümanlar ve dava taşıyıcıları, insanlık düşmanları ve soykırım müttefikleri tarafından çıkarılan zalimane kanunlar ve gaddarca cezalar, ne kadar büyük ve ağır olursa olsun dinlerinden asla dönmeyeceklerdir. Allah’ın kendilerine farz kıldığı hak ve fazilet Risâlet’ini Batıdaki Müslümanlara ulaştırma görevini yerine getirmeye ve İslami toplulukları, İslam beldelerinde Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafet Devletini kurmak için çalışmaya teşvik etmeye devam edeceklerdir. Raşidi Hilafet, İslam’ı Batı’nın bağrına taşıyacak, böylece ya izzet bulacaklar ya da zillete düşeceklerdir. Nitekim Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

لَيَبْلُغَنَّ هَذَا الْأَمْرُ مَا بَلَغَ اللَّيْلُ وَالنَّهَارُ، وَلَا يَتْرُكُ اللهُ بَيْتَ مَدَرٍ وَلَا وَبَرٍ إِلَّا أَدْخَلَهُ اللهُ هَذَا الدِّينَ بِعِزِّ عَزِيزٍ أَوْ بِذُلِّ ذَلِيلٍ، عِزّاً يُعِزُّ اللهُ بِهِ الْإِسْلَامَ، وَذُلّاً يُذِلُّ اللهُ بِهِ الْكُفْرَ“Bu din, gece ve gündüzün ulaştığı her yere ulaşacaktır. Allah, bu dini sokmadığı hiçbir ev bırakmayacaktır. Çadırlara bile girecektir. Kimi onuruyla kimi de zilletiyle... Ya İslâm’la izzet bulacak veya küfürle zelil olacaktır.”

Devamını oku...

Bangladeş Halkı, Amerika’nın Ticaret Anlaşmaları Maskesi Altında Yürüttüğü Sömürgeci Projesine Karşı Tek Yumruk Olmalıdır!

Hizb-ut Tahrir / Bangladeş Vilayeti, 6 Mart 2026 Cuma günü Cuma namazının ardından, Dakka ve Chittagong’daki bazı camilerin çevresinde, Amerika’nın ticaret anlaşmaları maskesi altında yürüttüğü sömürgeci projesini reddetmek amacıyla bir dizi protesto yürüyüşü düzenledi. Yürüyüşlerde konuşma yapan konuşmacılar, ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Paul Kapoor’un Dakka’ya gelişinin ardından ülkenin stratejik geleceğine dair duydukları derin endişeyi dile getirdiler. Konuşmacılar, Parlamento seçimlerinden bir aydan kısa bir süre sonra gerçekleşen bu ziyaretin, tehlikeli iki savunma anlaşmasının (Genel Askeri Bilgi Güvenliği Anlaşması - GSOMIA ve Edinme ve Karşılıklı Hizmet Anlaşması - ACSA) imzalanmasını hızlandırmak için Amerika’nın yaptığı yoğun baskının zirvesini temsil ettiğini söylediler. Konuşmacılar, söz konusu ziyareti yalnızca ekonomik veya ticari bir çerçevede değerlendirme girişiminin apaçık bir ikiyüzlülük veya aşırı bir safdillik olduğunu vurguladılar.

Konuşmacılar ayrıca, ABD Başkanı Trump’ın Başbakan Tarık Rahman’a gönderdiği ve sözde “rutin savunma anlaşmaları” konusunda “kararlı adımlar” atılmasını talep ettiği son mektubunun, bu anlaşmaların Bangladeş’in egemenliğine oluşturduğu ciddi tehdidi gizlediğini belirttiler. Zira Genel Askerî Bilgi Güvenliği Anlaşması, askerî tesislerimizi yabancı denetime açacağını, Karşılıklı Tedarik ve Hizmetler Anlaşması’nın ise ülkemizi fiilen ilan edilmemiş bir Amerikan üssüne dönüştüreceğini ve Amerikan silahlarına bağımlılığın stratejik bir bağımlılık yaratacağını ifade ettiler.

Konuşmacılar, Kapoor’un ziyaretinin açıkça yeni BNP (Bangladeş Milliyetçi Partisi) hükümetini, herhangi bir tartışmaya mahal vermeden bu anlaşmaları derhal imzalamaya zorlamayı hedeflediğini belirttiler. Bu askerî baskının, seçimlerden yalnızca birkaç gün önce 9 Şubat’ta gizlice imzalanan felaket niteliğindeki bir ticaret anlaşmasının ardından geldiğine dikkat çektiler. Bunlar arasında; Amerikan çıkarlarını “zayıflatabilecek” dijital ticaret anlaşmalarının yasaklanması, Çin veya Rusya gibi “piyasa dışı” ülkelerle yapılan anlaşmaların Washington tarafından iptal edilebilmesi, ülkenin 15 milyar dolar değerinde Amerikan sıvılaştırılmış doğalgazı, Boeing uçakları ve Amerikan tarım ürünleri satın almaya zorlanması gibi şartlar yer aldığını kaydettiler. Böylece ülkenin döviz rezervlerinin Amerikan çıkarlarının rehinesi haline getirileceğini, gizlilik anlaşmaları nedeniyle halkın gerçeklerden habersiz bırakılacağını söylediler.

Konuşmacılar ayrıca Kapoor’un ziyaretinin zamanlaması ve programının da açık mesajlar taşıdığını belirttiler. Kapoor’un, Dakka’ya gelmeden önce Yeni Delhi’ye uğramasının, Washington’un Hint-Pasifik bölgesindeki jeopolitik çıkarları doğrultusunda Bangladeş ile Hindistan arasındaki ilişkileri yeniden dizayn etme niyetini ortaya koyduğunu ifade ettiler. Bunun ise Bangladeş’in tıpkı Şeyh Hasina döneminde olduğu gibi Amerika, Hindistan ve Çin arasındaki rekabetin ortasında kalması riskini doğuracağını, o dönemde Washington ve Yeni Delhi’nin çıkarları için egemenliğimizden verilen tavizlerin bedelini çok ağır ödediğimiz kaydettiler.

Konuşmacılar, Bangladeş Milliyetçi Partisi hükümetini, ülkemizin üretmediği büyük güç mücadelelerinde bir günah keçisi hâline gelmemesi gerektiği konusunda uyardılar ve Kapoor ile yapılacak güvenlik görüşmelerinde son derece ihtiyatlı davranılması gerektiğini vurguladılar. Özellikle Kapoor’un gündeminde “terörle mücadele” başlığının öne çıkması sebebiyle hükümetin çok dikkatli olması gerektiğini belirten konuşmacılar, güvenlik iş birliğinin yabancı yönlendirmeler doğrultusunda İslâmî şahsiyetlere ve âlimlere yönelik baskıların örtüsü hâline getirilmesine asla izin verilmemesi gerektiğini söylediler. Aksi hâlde, önceki rejimin işlediği ve eski Başbakan Hasina’yı Bangladeş tarihinin en kötü zalimlerinden biri hâline getiren felaket niteliğindeki hatanın tekrarlanabileceğini ifade ettiler.

Konuşmacılar sözlerinin sonunda şunları söylediler: Yöneticilerimiz, siyasi varlıklarının Washington’un rızasına bağlı olduğu yönündeki vehimden vazgeçmelidirler. Zira Amerikan himayesi yok olmaya mahkumdur. Nitekim İran ile yaşanan mevcut çatışmanın ortasında bir Suudi yetkili; Washington’un, Yahudi varlığını korumak adına daimî ABD üslerine ev sahipliği yapan Körfez’deki müttefiklerini yarı yolda bıraktığını itiraf etmiştir. Tarih bu gerçeğin en iyi kanıtıdır: Tıpkı Saddam Hüseyin, Hüsnü Mübarek ve Şeyh Hasina örneklerinde olduğu gibi; Amerika, çıkarlarına sadakatle hizmet edenleri işi bittiğinde bir kâğıt mendil gibi kenara atmıştır. Bugün İran liderliği bile, yıllarca Amerikan stratejik hedefleriyle kesişen roller oynamasına rağmen kaderine terk edilmiştir.

Dolayısıyla hükümet, Batı hegemonyasının vekili olmayı reddetmelidir. Gerçek egemenlik; gücünü Washington’un icazetinden değil, Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın korkusundan ve ümmetin güveninden alan yöneticilerle mümkündür. Meşruiyetin kaynağı yabancı elçilikler değil, halkın bizzat kendisidir.

وَعَدَ اللهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُمْ فِي الْأَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ“Allah, içinizden, iman edip de salih ameller işleyenlere, kendilerinden öncekileri egemen kıldığı gibi onları da yeryüzünde mutlaka egemen kılacağına dair vaatte bulunmuştur.” [Nur 55]

Devamını oku...

Allah’tan ve Kullarından Utanma Duygusunu Tamamen Yitiren Pakistan Yöneticileri İyice Fütursuzlaşmışlardır

Aynı akideye sahip olmak, İslam kardeşliği ve komşuluk hakkı bile, en azından susmak ve ihanete ortak olmamak şeklinde dahi olsa Pakistan yöneticilerini durdurmaya yetmemiştir. Aksine çok daha ileri giderek, aralarında bir “ortak savunma anlaşması” olduğu bahanesiyle kardeşlerini ve komşularını; Amerika ve Yahudi varlığının onlara karşı yürüttüğü savaşa dahil olmakla tehdit etmişlerdir. Yeryüzündeki her Müslümanı birbirine bağlayan akide anlaşmasını ve iman bağını tamamen unutmuş görünüyorlar. Peki hangi ahit daha sağlamdır; Harameyn-i Şerifeyn’i gasp edenleri savunma anlaşmaları mı, yoksa İslam’ın o sapasağlam misakı mı?! Pakistan Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı İshak Dar, Salı günü yaptığı açıklamada; Suudi topraklarındaki Amerikan askeri üslerine yönelik olası İran saldırılarını engelleme çabaları çerçevesinde, Pakistan’ın Suudi Arabistan ile olan ortak savunma anlaşmasını İran’a hatırlattığını vurguladı. İshak Dar, İslamabad’da düzenlenen basın toplantısında, “İran tarafına aramızdaki ortak savunma anlaşmasını bildirdim. İran tarafı da Suudi Arabistan’ın kendi topraklarını İran’a karşı kullandırmayacağının garanti edilmesi gerektiğini vurguladı.” dedi.

İran’daki Müslümanlar —Sünnisiyle ve Şiisiyle— iki milyarlık İslam ümmetinin bir parçasıdır ve bizim kardeşlerimizdir. Ama tıpkı diğer Müslüman beldelerin başındaki yöneticiler gibi İran yöneticilerinin de İslam ve Müslümanlarla hiçbir bağı yoktur. Çünkü onlar Allah’ın indirdiğiyle hükmetmemekte ve ümmetin işlerini Allah’ın şeriatıyla gütmemektedirler. Hatta bazıları Amerika’ya olan bağlılıklarını açıkça dile getirmişlerdir. Nitekim İran Cumhurbaşkanı Muhammed Hatemi’nin yardımcısı Muhammed Ali Abtahi, 2004 yılında Dubai’de düzenlenen bir konferansta “Biz olmasaydık Amerika Afganistan ve Irak’ı işgal edemezdi.” demiştir.

Ayrıca İran rejiminin, Amerika’nın ajanı Beşşar Esed’in on yılı aşkın süredir işlediği cürümlere ortak olduğu da kimseye gizli değildir. Bu dönemde Müslümanların kanı dökülmüş, kadınların namusu çiğnenmiş ve tarihin en korkunç suçları işlenmiştir. İran rejiminin Amerika’yı memnun etmek, çıkarlarına hizmet etmek ve bölgedeki, özellikle Irak ve Suriye’deki suçlularını desteklemek uğruna yaptığı tüm bu fedakarlıklar, Amerika nezdinde ona bir şefaat sağlamamıştır. Amerika, İran’ın rolünün bittiğine, “İslam” iddiasındaki devrimin son kullanma tarihinin geçtiğine ve Mollalar rejiminin varlığının artık bölgede Yahudi varlığı liderliğinde kurulacak Yeni Ortadoğu planına engel teşkil ettiğine karar vermiştir. Böylece liderlerini tek tek öldürüp tasfiye etmeye başlamış, bununla da yetinmeyip, beslemesi Yahudi varlığını taklit ederek altyapıyı hedef almış, rejim adamlarından birinin bulunduğu sanılan okulları ve yerleşim yerlerini bombalamaya başlamıştır.

İran, İslam kisvesi giyip hayatlarında bir gün bile İslam’la hükmetmeyen yöneticilerden ibaret değildir. İran; İmam Müslim, İmam Buhari, Tirmizi, İbn Mace gibi onlarca, yüzlerce İslam uygarlığının güzide âlimlerinin yetiştiği bir beldedir. İran, tüm ümmetin mülkü olan haraci bir beldedir. Dolayısıyla Amerika’nın İran’a ve halkına saldırısı, topyekûn İslam Ümmetine yapılmış bir saldırı olarak kabul edilir ve tüm ümmetin onlara yardım için seferber olması farzdır. Hiç kimse “Bırakın Amerika ülkeyi şu yozlaşmış (fasit) yöneticilerinden kurtarsın” diyemez! Çünkü ümmet, eline batan dikeni kendi eliyle söküp atmalıdır; eğer eline batan dikenin düşman tarafından çıkarılmasına izin verilirse, o zaman düşman, eline daha zehirli, daha derin ve daha çok diken batırmış olacaktır!

Pakistan’daki siyasi ve askerî yöneticiler Allah’tan utanmadıkları gibi kullarından da utanmamaktadırlar. Tıpkı Gazze’deki kardeşlerini yüzüstü bıraktıkları gibi kardeşlerine ve komşularına yardım etmek yerine onları da yüzüstü bırakmışlardır. Amerika’ya kölelikten kurtulmak için bu fırsatı değerlendirecekleri yerde, ona olan ajanlıklarında daha da ileri gitmişler, böylece onu razı ederek o eğri koltuklarında kalabileceklerini sanmışlardır. Amerika’nın İran, Suriye ve Irak’taki müttefiklerine ve sadık uşaklarına ne yaptığından hiç ders almamışlardır. Sadece çaresiz bir şekilde sükût etmekle kalmayıp, tıpkı daha önce “Terörle Savaş” adı verilen Haçlı Savaşı’na katıldıkları gibi, şimdi de Amerika’nın savaşına katılacaklarını küstahça ilan etmişlerdir! Ne Ebu Cehil’in hamiyetinden (gururundan) bir eser kalmış ne de Haçlı İspanya’nın tavrı gibi bir tavır sergileyebilmişlerdir! Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in şu sözü onlara ne kadar da uymaktadır:

إِنَّ مِمَّا أَدْرَكَ النَّاسُ مِنْ كَلَامِ النُّبُوَّةِ الأُولَى: إِذَا لَمْ تَسْتَحِ فَاصْنَعْ مَا شِئْتَ “İlk peygamberlerden itibaren halkın hatırında kalan bir söz vardır: “Utanmıyorsan dilediğini yap.” [Buhari]

Ey Pakistan Müslümanları! Ey samimi subaylar! Sizi yöneten ve güden bu Ruveybidalara karşı sessiz kalmak için hiçbir mazeret kalmamıştır. Çünkü basiret ve feraset sahibi herkes, artık bu yöneticilerin bütün musibetlerin kaynağı ve hastalığın asıl sebebi olduğunu görmektedir. Onları devirmek en büyük farzdır. Eğer onları devirirseniz, Batılı sömürgeci kâfirin zincirlerinden kurtulmuş ve işlerinizin dizginlerini kendi elinize almış olursunuz. Öyleyse haydi Hizb ut-Tahrir ile omuz omuza verin ve Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafet Devletini kurmak için ona nusret verin. Ancak bu şekilde Rabbinizi razı edebilir, kendinizi ve ümmetinizi özgürlüğe kavuşturabilirsiniz. Aksi halde kayıplarınız, yenilgileriniz ve zilletiniz, aşağıların aşağısına (esfel-i safilin) varana kadar artarak devam edecektir. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اسْتَجِيبُوا لِلَّهِ وَلِلرَّسُولِ إِذَا دَعَاكُمْ لِمَا يُحْيِيكُمْ وَاعْلَمُوا أَنَّ اللَّهَ يَحُولُ بَيْنَ الْمَرْءِ وَقَلْبِهِ وَأَنَّهُ إِلَيْهِ تُحْشَرُونَ“Ey iman edenler! Size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah’ın ve Rasûlü’nün çağrısına uyun ve bilin ki Allah, kişi ile kalbi arasına girer. Yine bilin ki, O’nun huzurunda toplanacaksınız.” [Enfal 24]

Devamını oku...

Bangladeş Halkı, Amerika’nın Ticaret Anlaşmaları Maskesi Altında Yürütülen Sömürgeci Projesine Karşı Tek Yumruk Olmalıdır!

ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Paul Kapoor’un Salı akşamı Dakka’ya gelişi, Bangladeş’in stratejik geleceği hakkında ciddi endişelere yol açtı. Ulusal parlamento seçimlerinden bir aydan kısa bir süre sonra gerçekleşen bu üst düzey ziyaret; GSOMIA - Askeri Bilgilerin Genel Güvenliği Anlaşması ve ACSA - Karşılıklı Teslim Alma ve Hizmet Anlaşması gibi tartışmalı iki savunma anlaşmasının imzalanmasını hızlandırmak için yürütülen yoğun Amerikan baskısının zirvesini oluşturmaktadır. Bu ziyareti sadece ekonomik veya ticari bir perspektifle sunmak, tam bir münafıklık ya da safdilliktir.

ABD Başkanı Donald Trump’ın Başbakan Tarique Rahman’a gönderdiği son mesajda, “rutin savunma anlaşmaları” olarak adlandırılan bu anlaşmalar konusunda “kararlı adımlar” atılmasını talep etmesi, gerçekte Bangladeş’in egemenliği için ciddi bir tehdit oluşturan bu anlaşmaların mahiyetini gizlemektedir. Zira Genel Askeri Bilgi Paylaşımı Anlaşması askeri tesislerimizi yabancıların denetimine tabi tutacak; Karşılıklı Satın Alma ve Hizmet Anlaşması ise Amerikan silahlarına bağımlılık yoluyla stratejik bir kölelik yaratarak topraklarımızı ilan edilmemiş bir Amerikan garnizonuna dönüştürecektir.

Kapoor’un bu ziyareti açıkça yeni hükümeti bu anlaşmaları tartışmasız bir şekilde derhal imzalamaya zorlamayı amaçlamaktadır. Bu askeri baskı, seçimlerden günler önce, 9 Şubat’ta gizlice imzalanan felaket niteliğindeki bir ticaret anlaşmasının ardından gelmektedir. Bu anlaşma ile Bangladeş’in; ABD çıkarlarını zayıflatabilecek dijital ticaret anlaşmaları imzalaması yasaklanmış, Washington’a Çin veya Rusya gibi ülkelerle yapılan anlaşmaları tek taraflı iptal etme yetkisi verilmiş ve 15 milyar dolarlık Amerikan LNG’si ve Boeing uçaklarını alma zorunluluğu getirilmiştir. Bu durum Bangladeş’in döviz rezervleri Amerikan şirketlerinin çıkarlarına rehin bırakılması, aynı zamanda gizlilik anlaşmaları yoluyla halkın bu gelişmelerden habersiz kalması anlamına gelmektedir.

Kapoor’un ziyaretinin zamanlaması ve programı özel bir önem taşımaktadır. Yeni Delhi’deki durağının ardından Dakka’ya ulaşması, Washington’un Bangladeş ile Hindistan arasındaki ilişkileri, Hint-Pasifik bölgesindeki Amerikan jeopolitik çıkarlarına hizmet edecek şekilde yeniden dizayn etme niyetini gözler önüne sermektedir. Bangladeş, bir kez daha Amerika, Hindistan ve Çin arasındaki güç savaşlarının ortasında kalma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Hasina döneminde Amerika ve Hindistan’ın çıkarlarına hizmet etmenin bedeli, egemenliğimizin ağır bir şekilde zedelenmesi olmuştur; yeni hükümet bu tarihi hatayı tekrarlamamalıdır.

Yeni hükümet, tarafı olmadığımız büyük güç çatışmalarında günah keçisi olmayı reddetmelidir. Kapoor’un gündemindeki terörle mücadele başlığı altında, güvenlik iş birliğinin yabancı direktiflerle İslami şahsiyetlere ve ulemaya yönelik bir baskı aracına dönüşmesine izin verilmemelidir. Eski Başbakan Hasina’yı Bangladeş’in gördüğü en kötü zalimlerden birine dönüştüren o feci yola sapılmamalıdır. Bu politikalar eski Başbakan Hasina’yı Bangladeş tarihinin en sert zalimlerinden biri hâline getirmiştir. Yöneticilerimiz siyasi varlıklarını sürdürmenin Washington’un onayına bağlı olduğu şeklindeki yanlış düşünceden vazgeçmelidir. Amerika’nın himayesi geçici ve güvenilmezdir.

Nitekim İran ile yaşanan kriz sırasında üst düzey bir Suudi yetkilinin açıklamaları da bunu ortaya koymuştur. Washington, Yahudi varlığını korumak için kalıcı Amerikan üslerine ev sahipliği yapan Körfez müttefiklerini bile yüzüstü bırakabilmektedir. Tarih; Saddam Hüseyin, Hüsnü Mübarek ve Hasina gibi isimlerin, Amerika’nın çıkarlarına hizmetleri bittiğinde birer “kâğıt mendil” gibi çöpe atıldığının şahididir. Bugün İran liderliği bile yıllarca Amerikan stratejik hedefleriyle uyumlu hareket etmesine rağmen kendini büyük bir krizin içinde bulmuştur. Bu nedenle hükümet Batı hegemonyasının bir aracı olmayı reddetmelidir. Çünkü bu hegemonya bize kaçışın mümkün olmadığı fikrini kabul ettirmeye çalışmaktadır. Gerçek egemenlik; Washington’un gazabından veya yabancı büyükelçiliklerin onayından değil, Allah Subhânehu ve Teâlâ’dan korkan ve halkın güvenine dayanan liderlerle mümkündür. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

وَعَدَ اللهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُمْ فِي الْأَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ“Allah, içinizden, iman edip de salih ameller işleyenlere, kendilerinden öncekileri egemen kıldığı gibi onları da yeryüzünde mutlaka egemen kılacağına dair vaatte bulunmuştur.” [Nur 55]

Devamını oku...

Dava Taşıyıcısı Üstad İbrahim İsmail Ar’ar’ın (Ebu Halil) Vefat Duyurusu

مِنَ الْمُؤْمِنِينَ رِجَالٌ صَدَقُوا مَا عَاهَدُوا اللَّهَ عَلَيْهِ فَمِنْهُم مَّن قَضَى نَحْبَهُ وَمِنْهُم مَّن يَنتَظِرُ وَمَا بَدَّلُوا تَبْدِيلاً

“Müminlerden öyle adamlar vardır ki, Allah’a verdikleri söze sadık kaldılar. İçlerinden bir kısmı verdikleri sözü yerine getirmiştir. Bir kısmı da beklemektedir. Verdikleri sözü asla değiştirmemişlerdir.” [Ahzab 23]

Allah’ın kazasına iman etmekle ve sevabını Allah’tan ummakla birlikte Hizb-ut Tahrir / Ürdün Vilayeti Medya Bürosu, daveti taşıyıcısı olan gençlerinden Üstad İbrahim İsmail Ar’ar’ın (Ebu Halil) vefat ettiğini duyurur. Ebu Halil, H. 14 Ramazan 1447, M. 3 Mart 2026 Salı günü doksan yaşında Hakk’ın rahmetine kavuşmuştur.

Ebu Halil, geçen yüzyılın altmışlı yıllarından itibaren, ilk nesil ile birlikte partinin saflarına katılmıştır. Daveti taşımada son derece aktif bir şahsiyetti, hakkı haykıran, misafirperver, davayı ve dava taşıyıcılarını seven, kendini Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafet Devleti’ni kurmak için çalışmaya adamış birisiydi.

Allah Subhânehu ve Teâlâ’dan onu bağışlamasını, ona rahmet etmesini, onu bu mübarek ayda cehennemden azat edilenlerden kılmasını niyaz ediyoruz. Rabbimiz onu; Peygamberler, Sıddıklar, şehitler ve Salihlerle beraber Firdevs cennetlerinde haşreylesin; onlar ne güzel dostturlar! Allah Subhânehu ve Teâlâ ailesine ve yakınlarına sabrı cemil ve ecir ihsan eylesin.

إِنَّا للهِ وَإِنَّا إِلَيْهِ رَاجِعُونَ

“Biz şüphesiz Allah’a aitiz ve şüphesiz O’na döneceğiz” derler.” [Bakara 156]

Devamını oku...

Ey Pakistan Ordusu! Amerika ve Yahudilerin İran’a Yönelik Saldırısına Hilafet’i Kurarak ve Trump’ın Yeni Ortadoğu Planını Mezara Gömerek Karşılık Verin

28 Şubat’ta Amerika ve Yahudi varlığı bir kez daha Müslüman bir ülke olan İran’a saldırı düzenledi ve bu saldırı sonucunda İran’ın siyasi ve askerî liderlerinden birçoğu öldürüldü. Bunun üzerine savaşın ateşi tüm bölgeye yayıldı. Amerika’nın donanmaları ve savaş gemileri, Yahudi varlığıyla birlikte İran’a sürekli bombardıman düzenlerken; İran’ın füzeleri ve insansız hava araçları da Yahudi varlığını ve bölgedeki İslam beldelerinde bulunan Amerikan tesislerini hedef aldı. Savaşın henüz üçüncü gününde bile kâfirlerin, yani Amerika ve Yahudi varlığının saflarında korku ve panik olmuştur.

Amerika, Müslüman beldelerine kara gücü indirmekten korktuğunu defalarca açıkça ilan etmiştir. İşte bu durum, Pakistan ordusundaki ihlaslı subaylar için ileri atılmak, İran ile birleşmek ve Amerikan varlığını bölgenin tamamından söküp atmak için eşsiz bir fırsat sunmaktadır. Amerikan ikmal hatları ve lojistik yolları kapanmaktadır. Yenilmez olduğu iddia edilen füze savunma sistemlerinin zayıflığı ortaya çıkmaktadır. Amerika’da savaş karşıtı bir kamuoyu oluşmuş durumdadır. Üstelik Amerika ekonomik olarak bölgede uzun süreli yeni bir savaşı taşıyabilecek güçte ve durumda değildir. Dolayısıyla bu durum, Epstein’ı doğuran o habis uygarlığa öldürücü bir darbe vurmak, onun bölgedeki sayfasını dürmek ve Yahudi varlığının ömrünü birkaç saate indirgemek için eşsiz bir fırsat sunmaktadır. Böylece Amerika’nın Yeni Ortadoğu planı tarihe gömülecek, Mescid-i Aksa Yahudilerin pisliğinden temizlenecek, Müslüman orduları tekbirler eşliğinde İsra ve Miraç topraklarına girecek ve Filistin’de işledikleri katliamlar için gasıp Yahudilerden intikam alacaklardır. Gerçek şu ki, bu basiretli liderliği ancak Hizb-ut Tahrir sağlayabilir. Öyleyse öne çıkın ve Nübüvvet Minhacı üzere Hilafet’i ikame etmek için ona nusret verin.

Aslında Amerika’nın gücü ödünç alınmış bir güçtür ve bölgedeki Müslüman yöneticilerin ihanetine dayanmaktadır. Amerika’nın bu bölgedeki hegemonyası, Müslüman ülkelerinin ulus devletlere bölünmesinin ve başlarına hainlerin getirilmesinin acı bir meyvesidir. Bu ajan yöneticiler Müslümanların zenginliklerini Amerika’ya teslim etmiş, böylece Amerika’nın hâkimiyetini doğal gücünün çok ötesine taşımışlardır. Amerika’nın bölgedeki egemenliği; Pakistan, Suudi Arabistan, Bahreyn, Kuveyt, Katar, BAE, Ürdün, Suriye ve Irak gibi ülkelerin sağladığı askeri üslere, ikmal hatlarına, lojistiğe, istihbarat paylaşımına ve diğer destek türlerine dayanmıyor mu? Halife’nin liderliğindeki, modern balistik ve seyir füzesi teknolojisiyle donanmış Hilafet ordularının, Amerikan donanma filolarını yok ettiğini, Arap ülkelerindeki yapay varlıkları tek bir Hilafet çatısı altında birleştirdiğini, Amerikan üslerini kuşatıp kökünü kazıdığını ve tüm stratejik su yollarının kontrolünü geri aldığını bir düşünün! Devekuşu gibi kafamızı kuma gömüp İslam beldelerinin birbiri ardına yok edilmesini daha ne kadar izleyeceğiz? Eğer Yahudi varlığı ve Amerika, İran’ın zenginleştirilmiş uranyumuna ve füze programına tahammül edemiyorsa, Pakistan’ın nükleer ve füze programını nasıl kabul edebilirler? Daha neyi bekliyoruz? Müslüman ordularını Hilafet sancağı altında birleştirmenin ve bu şer’î görevi yerine getirmenin artık vakti gelmiştir!

İran’a yönelik saldırı bir kez daha mevcut uluslararası sistemle yapılacak her türlü müzakere veya uzlaşmanın sadece kademeli olarak bir helake ve yok oluşa sürükleyeceğini göstermiştir. İster Uluslararası Para Fonu (IMF), ister Dünya Bankası, ister Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA), ister Uluslararası Adalet Divanı, isterse de Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi olsun; bunların hepsi Amerikan dış politikasının aparatlarıdır. Bu kurumlarla iş birliği yapmak, aslında baltayı kendi ayağımıza vurmaktan başka bir şey değildir. Pakistan da dâhil olmak üzere İslam Ümmeti, bağımsız bir rota çizmek zorundadır. Bu ise mevcut hain Müslüman yöneticilerin gölgesinde imkânsızdır. Gerçek şu ki bu ancak, Pakistan’daki güç ve kuvvet ehlinin, Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafet’i kurmak için Hizb-ut Tahrir’e nusret vermesiyle mümkündür.

İran’ın bölgedeki Amerikan ve Yahudi tesislerine yönelik gerçekleştirdiği sınırlı saldırılar, tıpkı daha önce Gazzeli mücahitlerin yaptığı gibi, aslında Amerika ve gasıp varlığın örümcek ağından bile daha zayıf ve ne denli kırılgan olduklarını göstermiştir. Ümmet ayağa kalkmış ve hareketlenmiştir. Hilafetin gelişini özlemle beklemektedir. Öyleyse ileri çıkın ve bu fırsatın elinizden kaçmasına sakın izin vermeyin. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurdu:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اسْتَجِيبُوا للهِ وَلِلرَّسُولِ إِذَا دَعَاكُمْ لِمَا يُحْيِيكُمْ“Ey iman edenler! Size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah ve Rasûlü’ne icabet edin.” [Enfal 24]

Devamını oku...

Ramazan Serisi - İslam Tarihinin Aydınlatıcı Anları | Beşinci Bölüm | Habeşistan'a Hicret ve Kararlılık Politikası, Uzlaşı Değil

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Ramazan Serisi - İslam Tarihinin Aydınlatıcı Anları

Beşinci Bölüm

Habeşistan'a Hicret ve Kararlılık Politikası, Uzlaşı Değil

Habeşistan'a hicret, sadece dinleri için kaçan bireylerin duygusal bir sahnesi değildir, aksine henüz zayıflık aşamasında olan bir davetin dengesinde dikkatlice hesaplanmış siyasi bir hamledir. Mekke'de eziyet şiddetlenip işkence, risaleti söndürmek için sistematik bir politika haline geldiğinde, Müslümanlara silahlı olarak karşılık vermeleri emredilmediği gibi onlardan topluma entegre olmaları da talep edilmemiştir. Aksine üçüncü bir seçeneğe yönlendirilmişledir ki o da; akideden taviz vermeden veya akideyle çelişen fikir, örf, duygu ve geleneklere boyun eğmeden daveti korumanın sağlanabileceği bir yere geçici olarak intikal etmektir.

Habeşistan'ın seçilmesi gelişigüzel bir karar değildi. Ayrıca sadece coğrafi olarak çok yakın olması da değildi; aksine temel bir siyasi avantaja sahip olmasıydı; zira orada “yanında hiç kimseye zulmedilmeyen” bir hükümdar vardı. İşte bu kısa ifade, siyasi düşüncede önemli bir kriteri özetlemektedir; zira İslam dinine mensup bir ortam olmasa bile fikrin devam etmesine ve büyümesine imkan sağlayıp olabildiğince de adaleti sağlayacak bir ortam arayışı. Hedef ise akidevi bütünleşme değil, aksine geçici bir korunma idi.

Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem yarımada ve çevresindeki güç haritasının farkındaydı. Kureyş önemli bir ekonomik nüfuza sahipti ancak bölgedeki tek güç değildi. Deniz gücü ve ticari ilişkileriyle Habeşistan, Kızıldeniz'de önemli bir denge unsuru oluşturuyordu. Oraya Sahabelerden bir grubun gönderilmesi iki mesaj taşımaktaydı: Birincisi bireylerin korunması, diğeri ise davetin Mekke coğrafyasıyla sınırlı olmadığını göstermek.

Kureyş, baskı yoluyla hicret edenlerin geri gönderilmesi için çalıştığında Amr ibn As, Necaşi'yi onları teslim etmeye ikna etmek için hediyelerle dolu bir heyet göndermişti. İşte burada, akidevi kararlılık ve siyasi zekayı ortaya koyan bir sahne ön plana çıktı. Zira Cafer ibn Ebi Talib Radıyallahu Anh, İslam'ı arz ederken güzellemede bulunmamış ve İsa Aleyhisselam hakkında inandığı şeyleri de gizlememiştir. Nitekim Cafer, Meryem Suresi'nden ayetler okumuş ve Necaşi de sakalı ıslanana kadar ağlamıştır. Müslümanlar akidevi farklılıklarını gizlememiş, ancak onlar akideyi açıkça ve saygın bir şekilde arz etmiştir. Peki ya sonuç? Necaşi onları teslim etmeyi reddetmiş ve Kureyş'in hediyelerini de geri göndermiştir.

Bu tutum dakik bir örneklik sunmaktadır: Yani İslam kendini uluslararası gerçeklikten izole etmediği gibi onun içinde de erimemiştir. Dolayısıyla İslam, kendini izole etmez ve gerçekçilik bahanesiyle taviz de vermez. İlişki kurar, gerekirse geçici olarak ittifaklar kurar ve güçler arasındaki çelişkileri kullanır ancak sabitelerinden asla ödün vermez. Nitekim Cafer, akidesi pahasına Habeş sarayını memnun edecek hiçbir şey söylememiş, gereksiz kışkırtıcı çatışmaya da girmemiştir. Aksine akideyi kararlı ve net bir şekilde ifade eden açık ve ölçülü bir konuşma yapmıştır.

Günümüz gerçekliğinde, genellikle iki çelişkili seçenek sunulmaktadır: kimliği korumak adına tam bir izolasyon ya da siyasi gerçekçilik bahanesiyle mevcut sistemlere asimilasyon. Habeşistan'a hicret etme deneyimi, bu keskin kutuplaşmayı kırmıştır. Yani bir ümmet, kendi vizyonundan vazgeçmeden karmaşık uluslararası sistemle muamele edebilir ve hareket alanları arayabilir. Ayrıca ümmet, büyük güçlerden gelmiş olsa bile, özünü etkileyen baskıları reddedebilir.

İslam'da siyaset, sadece acil çıkarların yönetimi olmadığı gibi güç dengesinde izole olmuş bir ideal de değildir. İslam'da siyaset, gerçekliği bilinçli bir şekilde okumak ve uluslararası ilişkileri anlamaktır; bununla birlikte akide ve ondan kaynaklanan hükümlerde sebat etmektir. Bu yüzden Habeşistan'a hicret, Necaşi'ye bir dostluk beyanı olmadığı gibi onun inandığı şeyleri kabul etmek de değildir; aksine bağımsız bir varlık kurmayı hedefleyen daha büyük bir süreç kapsamında atılmış bir adımdır. Nitekim Medine'de nusret sağlandığında, hicret edenler geri dönmüştür; çünkü merhale değişmiştir.

Habeşistan'a hicret bize, güvenli bir sığınak aramanın, açık vizyon kapsamında olduğu sürece bir zayıflık olmadığını öğretmiştir. Ayrıca bize, herkes bize muhalefet etmiş olsa bile, bir fikri taviz vermeden güvenle arz etmenin vacip bir husus olduğunu öğretmiştir. Aynı zamanda bize, siyasetin duygularla değil, aksine İslam'ın hükümlerine göre gerçekliği anlamak ve onun çevreleyen şeyleri okumakla yönetildiğini de öğretmiştir.

Böylece Habeşistan'a hicretin olması, siyasi bir eylem, bir vizyon ve iktidar yolunda atılmış hesaplı bir adım olup tesadüfen gerçekleşmemiştir; aksine risalet üzerinde pazarlık yapmadan gerçekliği anlayan bir yaklaşımın semeresi olarak gerçekleşmiştir.

Hizb-ut Tahrir Mısır Vilayeti Medya Bürosu

Devamını oku...

Dünya Kadınlar Günü: İhlaller ve İhanetler Bağlamında Bir Kutlama!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Dünya Kadınlar Günü
İhlaller ve İhanetler Bağlamında Bir Kutlama!

 

Haber: 

04/03/2026 Çarşamba günü yayınlanan, “Tüm kadın ve kız çocukları için adalete erişimin sağlanması ve teşvik edilmesi” başlıklı yeni BM raporunda, dünyada hiçbir ülkenin kadın ve kız çocukları için tam yasal eşitlik sağlamadığı ve dünya çapında kadınların erkeklerin sahip olduğu yasal hakların yalnızca %64'ünden yararlandığı, bu da onların hayatlarının her aşamasında ayrımcılığa, şiddete ve dışlanmaya maruz kalmalarına neden olduğu belirtildi. 8 Mart Dünya Kadınlar Günü'nde BM Kadın Birimi, tüm kadınlar ve kızlar için cezasızlığın sona erdirilmesi, hukukun üstünlüğünün korunması ve hukukta, uygulamada ve yaşamın her alanında eşitliğin sağlanması da dahil olmak üzere acil ve kararlı adımlar atılması çağrısında bulundu.

Yorum:

Dünya Kadınlar Günü her yıl 8 Mart'ta kutlanır; bu kutlama küresel hale geldiğinden beri, sloganlar her yıl değişmiştir; örneğin 2025 yılındaki en son slogan “Tüm Kadınlar ve Kızlar İçin: Haklar, Eşitlik ve Güçlendirme” idi ve bu yılki slogan ise “TÜM Kadınlar ve Kız Çocukları için Hak, Adalet, Eylem”dir. Bu teorik yöndendi. Pratik yönden olana gelince; 676 milyon kadın, ölümcül çatışma bölgelerinin 50 kilometre uzağında yaşamakta ve kadınlara ve kız çocuklarına yönelik şiddet yayılmaya devam etmektedir; zira Dünya Sağlık Örgütü'nün Kasım 2025 verilerine göre, yaklaşık 840 milyon kadın (yaklaşık her üç kadından biri) fiziksel ve cinsel şiddete maruz kalmakta olup 2025 yılında 376 milyon kadın ve kız çocuğu aşırı yoksulluk içinde yaşamıştır (BM Kadın Birimi). Ayrıca kadınların dünya çapında siyasi hayata katılım oranı %10'dur ve bu oran ortalamanın oldukça altındadır; üstelik ekonomik sömürü, eğitim, sağlık hizmetleri ve diğer hizmetlerden mahrumiyet ise cabasıdır; işte tüm bu krizler, sürekli olarak erkek egemenliği ve cinsiyet eşitliği silindiriyle bir çatışma içindedir.

Kadınların ve kız çocuklarının her seçim programında veya kalkınma projesinde sürekli olarak öne çıkarılması ve dahil edilmesi, sembolik temsil ve hayali hak ve adaletle sonuçlanmıştır; dolayısıyla onlar, bunların herkes için olduğuyla övünüyorlar ama Filistin, Sudan, Yemen, Myanmar ve Doğu Türkistan'daki Müslüman kadınları ve kızları unutuyorlar ve onları bunlardan istisna tutuyorlar. İşte bu istisnaların sonuncusu, Amerika Birleşik Devletleri ve Yahudi varlığı tarafından İran'da bir kız ilkokuluna düzenlenen bombalı saldırıda hedef alınan küçük kız çocukları olup saldırıda, çoğu 7 ila 12 yaşları arasında ve temel eğitimin ilk aşamalarında olan 165 öğrenci hayatını kaybetmiştir.   

Bu kurumları kuran ve bu sözleşmeleri ve protokolleri yasallaştıran sistem, dünya çapındaki kadınların sefaletin, marjinalleşmenin, tacizin, açlığın, yoksulluğun, yerinden edilmenin, istismarın ve cinayetin acısını çekmesinin nedenidir. O halde onlara nasıl güvenebiliriz; dahası onların haklarındaki sabıka kaydını nasıl kutlayabiliriz?!Kapitalizm ve kadın hakları asla kesişmeyen iki paralel çizgi olup bunun aksini düşünen ya hayalperesttir ya da aptaldır; zira kapitalistlerin gözleri sadece fayda ve kazancı görmekte ve kadınlar ekonomik ve siyasi çıkarlara göre yönetilen dosyalardan sadece bir tanesidir.

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
M. Durra El-Bakuş

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER