Cuma, 28 Zilkâde 1447 | 2026/05/15
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Avrupa ve Amerika Birbirlerinden Ayrılma Yolunda Mı İlerliyorlar?!

  • Kategori Makaleler
  •   |  

El-Raye Gazetesi

Avrupa ve Amerika Birbirlerinden Ayrılma Yolunda Mı İlerliyorlar?!

Üstad Ahmed El-Hutvâni’nin Kaleminden

Amerika ile Avrupa arasındaki uçurumun siyasi, ekonomik ve stratejik açıdan genişlediği açıktır; nitekim İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana aralarında böyle bir durum yaşanmamıştır.

İki taraf arasındaki mesele, Amerika’nın çelik ve alüminyum ithalatına yüksek gümrük vergileri dayatmasıyla sınırlı kalmamış ve bu gümrük vergileri, sanki Amerika’ya rakip ya da düşman devletlermiş gibi uygulanmış yaptırımlar olarak değerlendirilmiştir. Ayrıca aralarındaki mesele, savaş nedeniyle ucuz fiyatlı Rus enerji tedariklerinin kesintiye uğradığı Ukrayna Savaşı'nın ardından Avrupa'nın Amerika'dan giderek daha fazla ithal etmeye başladığı ABD enerji kaynaklarının yüksek fiyatlarıyla da sınırlı kalmamıştır.

Avrupa liderlerinin Amerika’ya olan güveni, aslında özellikle Trump’ın Grönland ve Kanada’yı ilhak etme talebinden sonra ciddi şekilde sarsıldığı gibi Trump’ın, hem onları küçümsemesi hem de Ukrayna konusunda ABD ile Rusya arasındaki müzakerelere onları dahil etmemesinden dolayı da yeniden sarsılmıştır. Dolayısıyla Avrupa liderleri için, Trump yönetiminin Avrupa’nın pahasına Rusya’nın lehine meyletmeye başladığı artık apaçık ortaya çıkmıştır.

ABD’nin bu densiz tutumları, Atlantik ekseni ötesinde yeni ortaklıklar aramaya başlayan Avrupa ülkelerine de yansımıştır; zira İngiltere Başbakanı Starmer ve Fransa Cumhurbaşkanı Macron'dan her biri, kendi çıkarlarını ABD'nin alanından uzak bir şekilde aramak üzere Çin’e gitmiştir. Bu da Trump ve yönetimini son derece rahatsız etmiştir; çünkü ikisi de, Amerika’yla uzlaşmadan onun düşmanı olan Çin’le koordinasyon kurmaya başlamıştır.

Fransa ise tarihinde ilk kez, Amerikan hazinesindeki geri kalan altın rezervlerini geri çekmiş; İspanya, İran’a yönelen Amerikan uçaklarının kendi hava sahası üzerinden uçmasını engellemiş; İspanya ve İtalya, Yahudi varlığıyla yaptıkları askerî mutabakatları askıya almış; Almanya da Amerikan şemsiyesinden uzak bir şekilde yeniden silahlanmada kendisine güvenme kararı almış ve İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana ilk kez silah taşıyabilecek durumda olanlar için zorunlu askerliği uygulamaya koymuştur.

Trump'ın NATO'ya defalarca saldırıp onu Amerika için bir yük olarak ifade etmesinin ve Avrupa ülkeleri savunma bütçelerini artırmadıkları takdirde Amerika'nın NATO'ya olan katkı taahhüdünü azaltmakla tehdit etmesinin ardından, Amerika olmadan yeni bir Avrupa NATO'su kurulması hakkında konuşmalar başlamıştır; bu da Avrupa'nın, Amerika'nın şemsiyesinden uzak bir şekilde kendi güvenliği hakkında ciddi bir şekilde düşünmesine yol açmıştır.

Trump’ın birçok uluslararası anlaşmadan çekilmesi Avrupalılara büyük zarar vermiştir; bunların en önemlisi, Trump’ın Avrupa’nın güvenlik ve çevre çıkarlarını açıkça göz ardı ettiği Paris İklim Anlaşması'dır; bu da Avrupa ülkelerini, Trump dönemindeki Amerika'yı güvenilir ve emniyetli bir müttefik olmaktan ziyade, üzerlerine dayatılmış ve gölge bir yük hâline gelmiş bir ortak olarak görmeye sevk etmiştir.

Avrupalılar nezdinde, Trump yönetiminin Avrupa'yı, Trump'ı destekleyen MAGA hareketinin sloganlarına göre Amerika'nın ikinci kez büyük olmaya geri dönüşü için engel teşkil eden bir düşman olarak gördüğüne delalet eden birçok işaretin ortaya çıkmasıyla birlikte Avrupalılar, Trump’ın politikalarının Avrupa Birliği’ni birleşik bir blok olarak ele almak yerine Avrupa ülkeleriyle ikili ilişkileri tercih ettiğini ve Avrupalılarla bir birlik olarak ilişki kurmak yerine her bir ülkedeki popülist ve aşırı milliyetçi partileri ayrı ayrı desteklediğini gözlemlemişlerdir.

Amerika’nın bu politikaları, Avrupa’yı, hızla Amerika’dan ayrılma yönünde ilerlemeye, kendi içine kapanmaya ve Amerika’nın kendisini tamamen korumaktan vazgeçme olasılığına karşı savunma ve sanayi kapasitelerini güçlendirmeye sevk etmiştir.

İran savaşından sonra Trump, Avrupa liderlerinin İran’a karşı savaşında kendisine katılmamaları nedeniyle öfke selini onların üzerine boşaltmış ve onları azarlamaya, ülkelerinin kapasitesini küçümsemeye, onlara eziyet etmek, onları utandırmak, hatta onları aşağılamak için elinden gelen her şeyi yapmaya başlamıştır!

Son raporlar, Trump yönetiminin, Starmer’ın ABD’nin İran’a karşı savaşını desteklememesi nedeniyle, Arjantin kıyılarına yakın Falkland Adaları’ndaki İngiltere egemenliğini desteklediği tarihsel tutumunu gözden geçirmeyi düşündüğünü söylemektedir. Bunu ise İngiltere'yi savaşta kendi peşinden yürümesi için siyasi bir baskı aracı olarak kullanmak amacıyla yapmıştır. Trump yönetimine yakın Arjantinli Javier Milei hükümeti ise, ABD ile İngiltere arasındaki bu çatlağı kendi lehine istismar etmiştir. Bunun üzerine Amerika Dışişleri Bakanı, adadaki sömürgeci durum olarak nitelendirdiği durumu sona erdirmek için İngilizleri müzakereler masasına dönmeye çağırmıştır. İngiltere ise bu çağrıyı reddetmiş ve İngiltere'nin Falkland Adaları üzerindeki egemenliğinin müzakere edilemez olduğunu ve 2013 yılında yapılan referandumda halkın İngiltere tacının yönetimi altında kalmayı tercih ettiğini vurgulamıştır.

Böylece Falkland Adaları, Amerika’nın bir zamanlar en yakın müttefiki olan bir devlet olarak gördüğü İngiltere ile yaşadığı siyasi anlaşmazlıklarda kullandığı yeni bir baskı ve pazarlık kozu haline gelmiştir.

Trump’ın politikaları müttefikler arasında siyasi bir kaos meydana getirmiş ve köprü kurulması zor geniş bir uçurum açmıştır. Avrupalılar ile Amerika arasındaki anlaşmazlıklar siyasi ve ekonomik boyutların ötesine geçerek medeniyet ve değerler boyutuna sıçramıştır; zira Trump, Avrupa’nın liberal değerlerine şiddetle saldırmış ve Avrupalıların tahammül edemeyeceği kaba bir yöntemle İncil (Hıristiyan) kültürü, beyaz ırkın üstünlüğü ve göçe karşı acımasız bir savaş ilanı üzerinde odaklanmıştır; zira Avrupa ülkelerinin çoğu, acısını çektiği yaşlılık nedeniyle göçe şiddetle ihtiyaç duymaktadır.

Amerika’nın İran’a karşı savaşı, kendisiyle Avrupa arasındaki uçurumu daha da derinleştirmiş ve aralarındaki ayrılık çemberini genişletmiştir. Bu da özellikle de eski iki müttefik arasındaki kopuştan söz eden ABD’li yetkililerin arka arkaya yaptığı açıklamalarla birlikte İngiltere’nin Amerika’dan uzaklaştığı ölçüde Avrupa Birliği’ne yeniden yakınlaşma politikası izlemesine yol açmıştır ki bu açıklamaların sonuncusu, ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth’in şu sözleri olmuştur: “ABD'nin Avrupa'daki askeri varlığı sonsuza dek sürmeyecektir.” Bu durum, Amerika’nın seksen yıldır alışılmış desteğini aniden çekmesi hâlinde -ki bu, özellikle Amerika’nın Ukrayna’da Rusya ile uzun soluklu bir yıpratma savaşında olması durumunda olasılık dışı değildir- Avrupa’nın ne yapması gerektiğini hızla ciddi şekilde düşünmeye zorlayacaktır.

Avrupa orduları son seksen yıldır Amerika’nın sınırsız desteğine dayalıdır; dolayısıyla bu desteğin telafi edilmesi ise uzun zaman alacak, büyük imkanları tüketecek ve çok fazla para gerektirecektir.

Belçika Savunma Bakanı Theo Francken, Financial Times'a şunları söylemiştir: “Avrupa’daki temel savunma sistemlerinin büyük çoğunluğu ABD menşelidir; F-35 uçaklarından ve karadan havaya füze sistemlerinden söz ettiğimizde, bunların neredeyse tamamı Amerikan yapımıdır.” Ve şöyle ekledi: “Amerikan Chinook helikopterleri, ağır nakliye helikopterleri konusunda en iyi seçenektir” ve diğer silahlar da böyledir.

Avrupa’nın temel sorunu, hayati kararlarında birlik içinde olmamasıdır; örneğin Rusya karşısında Ukrayna’yı savunma meselesinde Avrupa devletleri arasında ciddi görüş ayrılıkları vardır ve bu da onları büyük ölçüde zayıflatmaktadır. Nitekim ön hatlarda yer alan ve Avrupa’nın en büyük ordularından birine sahip olan Polonya, askerlerini Ukrayna’ya göndermeye karşı çıkmıştır; zira bir Polonyalı yetkili şöyle demiştir: “Basitçe Polonya’nın Ukrayna’ya asker gönderecek ek kapasitesi yoktur.” Bunu da Polonya’nın Rusya’ya ait Kaliningrad Anklavı bölgesi ve Rusya’nın müttefiki Belarus ile uzun sınırlara sahip olmasını ve bu sınırların Polonya kuvvetleriyle güçlendirilmesi gerektiğini ileri sürerek gerekçelendirmiştir.

Görünen o ki Ukrayna'yı savunmadaki askeri yük, sadece bu fikri kabul eden İngiltere ve Fransa'nın omuzlarına kalmış durumdayken, Almanya Başbakanı Olaf Scholz ise sorumluluk yüklenmekten kaçarak şöyle demiştir: “Ukrayna'ya barış gücü gönderilmesini tartışmak için erken ve yanlış bir zamandır.” Oysa savaş Ukrayna’da hâlâ devam etmekte olup, oraya asker gönderme ihtiyacı son derece acildir.

İngiltere Başbakanı Starmer, “Avrupalıların hem harcamalar hem de Ukrayna'ya sunduğumuz kapasiteler açısından çabalarını yoğunlaştırmak zorunda kalacaklarını” kabul etmiştir. Böylece Avrupalılar, savunma harcamalarını artırmanın ve daha fazla kendi kendine güvenmenin gerekliliğini kavramaya başlamışlardır; zira Hollanda Başbakanı Dick Schoof şöyle demiştir: “Avrupa, ABD'nin, kendi başına daha fazlasını yapması gerektiği şeklindeki mesajını anlamıştır.”

Atlantik'in iki yakası arasındaki bu uçurumun, dünya düzeninin yeni güçler lehine değişmeye başladığının bir göstergesi olacağına şüphe yoktur; bunların başında ise Allah’ın izniyle yakında kurulacak olan İslam Devleti’nin gücü olacaktır.

Kaynak: El-Raye Gazetesi - 599. Sayı - 13/05/2026

Devamını oku...

İngiltere ve Fransa, Hürmüz Boğazı'nda Amerika'nın Yapmaktan Aciz Kaldığını Yapabilecekler Mi?

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

İngiltere ve Fransa, Hürmüz Boğazı'nda Amerika'nın Yapmaktan Aciz Kaldığını Yapabilecekler Mi?

Haber:

İngiltere Savunma Bakanı John Healey, Hürmüz Boğazı'nın açılması görevine katılan ülkelerin 40'tan fazla savunma bakanıyla düzenlenen çevrimiçi zirve sırasında, koşullar elverdiğinde İngiltere'nin Hürmüz Boğazı'nın açılması için çalışmaya başlayacağını duyurdu. Ve şöyle dedi: “Müttefiklerimizle birlikte bu çok uluslu görev, savunma amaçlı, bağımsız ve güvenilir olacaktır.”

İngiltere’nin boğazın açılmasına katkısı kapsamında, mayın tespiti için insansız sistemler ve insansız hava araçlarına karşı savunma sistemlerine tahsis edilmek üzere 115 milyon Sterlinlik (155,53 milyon Dolar) yeni bir finansman desteği sağlanacaktır; bu arada Londra, bölgedeki gerilimin tırmanmasının ortasında, ticari deniz taşımacılığı sektörüne, seyrüsefer özgürlüğüne bağlılığı konusunda güvence vermeye çalışmaktadır.

Paket, deniz mayınlarını tespit etmek ve imha etmek için otonom sistemlerini, hava devriyeleri gerçekleştirmek üzere yüksek hızlı insansız botlar ve Typhoon avcı uçakları ile halihazırda Orta Doğu'ya doğru yola çıkmış olan hava savunma muhribi Dragon savaş gemisini içerecektir.

Fransa da aynı amaçla, uçak gemisi de dahil olmak üzere çeşitli silahlar sağlamaktadır.

Yorum:

İngiltere ve Fransa'nın, kendi yanlıları 40 ülkenin katılımıyla ortaya koydukları girişim, Amerika'nın daha önceki kanlı olaylar boyunca tekelinde tuttuğu bu bölgede Avrupalıların varlığını hissettirme çabası mesabesindedir; peki bu iki ülke, Amerika'nın şimdiye kadar başaramadığı bu zorlu görevde başarılı olabilecek mi?

Hürmüz Boğazı'nı açma görevinde başarı ya da başarısızlıktan daha önemli olan şey, bu görevde kimlerin rol oynadığının belirlenmesi değil midir?

Avrupalıların savaş boyunca ve ardından gelen ateşkesler boyunca Körfez'de yer almamış olması, Batı-Amerika-Avrupa ortak nüfuz alanında Avrupa güçlerinin eşi görülmemiş bir zayıflığını ifade etmektedir; dolayısıyla önemli olan, Avrupalıların sahneden uzak kalmaya devam etmemesi ve geç de olsa bu sürece dahil olmasıdır.

Avrupalı savaş gemilerinin Körfez'e yaklaşması bile, bu olaya ortak olmaya başladıkları anlamına gelmektedir; zira İngiltere, bu olaydan uzak durmanın bölgedeki siyasi nüfuzunu nihai olarak öldüreceğini anlamaktadır; bu nedenle en azından sembolik de olsa bir rol üstlenebilmek için elinden geleni yapmakta olup, Fransa da aynı şekilde davranmaktadır.

Avrupalıların bu yeni görevindeki en önemli şey, Amerika'nın kanatları altında olmamaktır; bu da Avrupa'nın tutumunun, Amerika'nın tutumundan açıkça bağımsız bir nitelik kazandığının ve bunun da ona bir değer ve ağırlık verdiğinin açığa çıkması içindir.

Eskiden “geç gelmek hiç gelmemekten iyidir” denirdi; işte Avrupalıların, dünyanın tüm bölgelerindeki ve özellikle de Körfez bölgesindeki çatışma olaylarına müdahale etmelerindeki dayanakları ve mantıkları budur.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ahmed El-Hutvânî

Devamını oku...

Özbek Rejiminin Son Aşağılık Üslubu, Davet Ehli Karşısındaki Zilletinin ve Yenilgisinin Boyutunun İtirafıdır!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

Özbek Rejiminin Son Aşağılık Üslubu, Davet Ehli Karşısındaki Zilletinin ve Yenilgisinin Boyutunun İtirafıdır!

Haber:

Nevai vilayetindeki Zerafşan şehrinde bulunan 12 No’lu Islah Kurumu, mahkumlara, özellikle de sadece Rabbimiz Allah’tır dedikleri için hapishanelerin karanlık hücrelerinde tutulan Hizb-ut Tahrir gençlerine yönelik sistematik psikolojik ve fiziksel baskının yanı sıra onurları aşağılayan provokasyonlara tanık olmaktadır.(İç kaynaklar)

Yorum:

Özbekistan zindanlarının karanlıklarından bize, insanın içini bulandıran endişe verici haberler ulaşmaktadır. Özbek rejiminin on yıllar boyunca, kararlı ve sabırlı Hizb-ut Tahrir gençlerine karşı kullanmadığı hiçbir psikolojik ve fiziksel işkence yöntemi kalmamıştır.

Şimdi de en aşağılık suçları işlemekten çekinmeyen bu rejim, son çare olarak yeni bir aşağılık yönteme başvurmuştur. Zira güvenilir kaynaklardan gelen raporlara göre, çeyrek asırdır tutuklu bulunan parti gençlerinin serbest bırakılma tarihi yaklaşırken, onları “tövbe” etmeye zorlamak amacıyla şüpheli operasyonlar düzenlemektedir.

Bu alçaklığın özeti şudur: Partinin genç üyelerinden birinin, cezaevi idaresi tarafından kiralanmış başka bir mahkumla aynı hücreye kapatılmasıdır. Geceleri o ücretli adam gürültü çıkararak, partinin gençlerinden birinin kendisine cinsel tacizde bulunduğunu iddia etmiştir. Sonra hapishane müdürü bu gençle şu şekilde bir pazarlık yapmıştır: Ya fikirlerinden ve metodundan vazgeçtiğine dair bir taahhütname imzalayacak, ya da bu uydurma mesele açığa vurularak itibarı lekelenecektir.

Biz elbette bu tehditlere maruz kalan gençlerin isimlerini biliyoruz; ancak namus ve mahremiyetleri gözeterek bunları açıklamayacağız. Bunun yerine bu alçakça ve iğrenç eylemlerin arkasında duran mendeburlardan birinin adını açıklıyoruz: Bu kişi, Devlet Güvenlik Teşkilatı’nda görevli, Zerafşan şehrindeki 12 numaralı tesiste Operasyonlar Şefi olarak görev yapan Mahmud Huseynov'dur.

Ancak bu “tövbe ettirme” işlemleri, cezaevi yönetiminin kişisel bir girişimi değildir; aksine onların, ne pahasına olursa olsun Hizb-ut Tahrir gençlerinin azmini kırmak ve onlardan saf İslami fikirlerinden vazgeçtiklerine dair yazılı tavizler koparmak için en üst kademelerden kesin emirler aldıklarına dair en ufak bir şüphemiz yoktur; çünkü Özbek rejiminin, bunca yıl boyunca bu gençleri saf ve doğru yollarından döndürmede başarısız olması, rejimi halk nezdinde utanç verici ve zor bir duruma düşürmüştür.

Ayrıca bu başarısızlık, Allah'ın kelimesini yüceltmeye çalışan hak davetçileri karşısında yönetimin ve rejimin uğradığı ağır yenilgiyi de yansıtmaktadır. Bu zalim rejimin kapıldığı dehşetin boyutunu bir düşünün; zira elindeki tüm imkân ve araçlara rağmen hapishaneler bedenlerini zayıflatmış bir avuç Müslümana boyun eğdirmekten ve onları, zulüm ve baskı üzerine kurulu politikalarını reddetmelerini engellemekten aciz kalmıştır. Rejimin böylesine utanç verici bir yenilgiye tahammül edememesi gayet doğaldır.

Üstelik bu rejim, gece gündüz siyasal İslam'a karşı savaşı sürdürmesini talep eden Moskova ve Washington'daki efendilerini memnun etmek için adeta canını dişine takarak elinden gelenin en iyisini yapmaktadır. Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَمَا نَقَمُوا مِنْهُمْ إِلَّا أَن يُؤْمِنُوا بِاللَّهِ الْعَزِيزِ الْحَمِيدِ * الَّذِي لَهُ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَاللَّهُ عَلَىٰ كُلِّ شَيْءٍ شَهِيدٌ “ Onlardan, sırf, aziz ve hamid olan Allah’a iman ettikleri için intikam aldılar. O Allah ki, göklerin ve yerin hükümranlığı O'nundur ve Allah her şeye şahittir. ” [Buruc 8-9]

Daha önce defalarca vurguladığımız gibi Müslümanların bağrına çöreklenmiş rejimler ne kadar değişirse değişsin, değişmeyen sabit tek bir husus vardır ki o da: İslami kalkınmaya karşı verdikleri amansız mücadeleleri ve İslam’ın hayat vakıasında bir yönetim sistemi olarak uygulanmasının engellenmesidir. Örneğin tiran Kerimov'un halefi Mirziyoyev başkanlığındaki mevcut Özbekistan rejimi bugün, bu çılgın çatışmanın dışında olmadığını daha açık bir şekilde kanıtlamıştır.

Özbek rejimine ve kuyruklarına diyoruz ki: Sizler, bu muttaki ve tertemiz Müslümanların namusuyla oynayarak ateşle oynuyorsunuz ve son derece tehlikeli bir adım atıyorsunuz. Bunu yapmanızın sebebinin, bir Müslüman nezdinde namus meselesinin, bizzat ölümden bile daha ağır bir yük olduğunu kesin olarak bildiğinizden olduğu apaçık ortadadır. Eğer sizler bu derece bir alçalmışlığa düştüyseniz, bilin ki sonunuz yaklaşmıştır

Allah'ın dostlarına karşı savaş ilan ederek, aslında Allah'a karşı savaş ilan etmiş oluyorsunuz; bunun sonucu ise, aklınıza bile gelmeyecek ve hayallerinizde dahi tasavvur edemeyeceğiniz kadar vahim olacaktır. Bu nedenle sizleri, bu çirkin eylemlerden vazgeçmeye ve tutuklanan bu gençleri derhal ve şartsız olarak serbest bırakmaya davet ediyoruz. Yani sizleri, amel defterinizde zulümleri üst üste biriktirmenin kötü sonucuna karşı uyarıyoruz.

Bu risaleti size tebliğ ettik ve Allah da buna şahittir; artık bu bildiriden sonra hiçbir mazeret kalmamıştır!

وَلَا تَحْسَبَنَّ اللَّهَ غَافِلاً عَمَّا يَعْمَلُ الظَّالِمُونَ إِنَّمَا يُؤَخِّرُهُمْ لِيَوْمٍ تَشْخَصُ فِيهِ الْأَبْصَارُ

(Rasulüm!) Sakın, Allah’ı zalimlerin yaptıklarından habersiz sanma! Ancak, Allah onları (cezalandırmayı), korkudan gözlerin dışarı fırlayacağı bir güne erteliyor.” [İbrahim 42]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
İslam Ebu Halil - Özbekistan

Devamını oku...

Gazze; Savunmasız İnsani Yardım Gemilerini Değil, Yahudi Varlığının Kökünü Kazıması İçin Ümmetin Ordularını Bekliyor

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

Gazze; Savunmasız İnsani Yardım Gemilerini Değil, Yahudi Varlığının Kökünü Kazıması İçin Ümmetin Ordularını Bekliyor

Haber:

Gazze’ye yönelik işgalci İsrail’in ablukasını kırmak ve bölgeye insani yardım malzemeleri ulaştırmak amacıyla Avrupa limanlarından yola çıkan sivil Küresel Sumud Filosu, Yunanistan açıklarında “İsrail” savaş gemileri ve sürat botları tarafından gece saatlerinde saldırıya uğradı. Küresel Sumud Filosu Türkiye yetkililerinin bilgilendirmesine göre; işgalci İsrail ordusunun Girit açıklarında filoyu kuşatarak başlattığı saldırıda 22 gemiye el konuldu ve aralarında 18 Türk vatandaşının da bulunduğu 170'ten fazla aktivist alıkonuldu. (30.04.2026 - Ajanslar)

Yorum:

Gasıp Yahudi varlığı, bir kez daha Gazze’ye yardım ulaştırmak için Akdeniz’e açılan Küresel Sumud Filosuna saldırdı. Üstelik bu kez gemiler Gazze kıyılarına yaklaşmadan, henüz Yunanistan açıklarındayken bu korsanlığa imza attı. Bir zamanlar Osmanlı’nın gölü niteliğinde olan ve hâlihazırda Türkiye ve Mısır gibi halkı Müslüman ülkelerin hinterlandı konumunda bulunan Akdeniz, artık Siyonist çetenin istediği gibi hareket ettiği bir alan hâline geldi. Oysaki aparat varlığın savaş gemileri şöyle dursun; sömürgeci kâfir ABD bile Osmanlı Hilafet Devleti'nde III. Selim'in hükümdarlığı döneminde, Akdeniz’e ticaret gemisi sokabilmek için Cezayir Beylerbeyi Hasan Paşa’ya vergi ödüyordu. Nereden nereye…

Kuşkusuz işgalci “İsrail’in” bu pervasızlığının arkasında, İslam beldeleri yönetimlerinin korkak ve ezik tutumları vardır. Yahudi varlığı; iki yıl boyunca Gazze’yi yakıp yıkarak vahşi bir soykırım gerçekleştirirken 57 İslam beldesi yönetiminin sadece kınamakla yetindiğini, Amerika’nın emrinden bir milim bile dışarı çıkmadığını, dahası bu devletlerin açık ve örtülü şekilde kendisine her türlü siyasi, askerî ve ekonomik destek verdiğini gördü. Dolayısıyla da Küresel Sumud Filosuna gönül rahatlığıyla saldırıda bulundu. Ayrıca bu devletlerin, Trump’ın Filistin davasını tamamen tasfiye etmeyi amaçlayan Gazze ihanet planına ortak olmaları; mücahitlerin silahını almak, halkını sürgün etmek ve köleleştirmek için oluşturulan "Gazze Barış Kurulu"nda yer almaları, Yahudi varlığına güç veren diğer önemli motivasyon kaynakları olmuştur.

Zira saldırı sonrası bu habis kuruldan Sumud Filosuna hakaret eden açıklamalar gelmiştir. Kurul açıklamasında; Hamas’ın silahlarını bırakması işine yoğunlaştıklarını vurguladıktan sonra, Gazze’ye doğru yola çıkan filonun "Gazze halkının durumunu bilmeyen kişilerin gösterişçi sevgi teknesi aktivizmi" olduğunu söyleyerek Yahudi varlığının saldırısına dolaylı desteğini ilan etmiştir. Devamında ise "İnsanların sefaletini kullanarak sosyal medya profillerinizi inşa etmek iğrenç bir şey," ifadelerini kullanarak aktivistlerin samimiyetleriyle alay etmiştir. Hatta ABD daha da ileri giderek bu kurula üye olan ülkelerden filoya liman açmamalarını ve yakıt ikmaline izin vermemelerini istemiştir. Bu küstah ve üstenci açıklamalara karşılık ne Türkiye’den ne de filoda vatandaşları bulunan diğer ülkelerden, sözde barış kuruluna ve ABD yönetimine kayda değer bir cevap verilmemiştir.

Saldırı sonrası Türkiye’de TBMM’deki tüm partilerin ittifakı ve oy birliği ile bir tezkere yayınlandı. Tezkerede; saldırının savaş suçu olduğu, devletlerarası mahkemelerde işgal güçleri tarafından işlenen suçların hesabının sorulması için öncü ve ısrarcı olunacağına dair bıktırıcı klişelere yer verildi. Kısacası yine havanda su dövüldü.

Tüm bu olanlar bize göstermiştir ki Amerika’nın yörüngesinde dolaşan bu yönetimler, geçen iki buçuk sene boyunca Gazze’yi sahipsiz bıraktıkları gibi Gazze sevdalılarını da sahipsiz ve yarı yolda bıraktılar. Gazze’yi koruyamadıkları gibi kendi vatandaşlarını da uluslararası sularda ve “Mavi Vatan”da koruyamadılar.

Son olarak hatırlatmak, önemle altını çizmek ve bayraklaştırmak gerekir ki; Filistin meselesi önce İslami, sonra insani bir meseledir. Ümmetimizin sorunlarının çözümünü; uluslararası hukuk veya dünya vicdanı gibi hayata İslami esaslardan bakmayan mecralarda aramak, bugüne kadar istenilen sonuçları sağlamadığı gibi bundan sonra da sağlamayacaktır. Bilakis bu durum, akidenin ruhunu etkisizleştirerek sorunu daha da katmerleştirmektedir.

Hilafetin yıkılmasından sonraki ikinci büyük sarsıntı olan gasıp Yahudi varlığının kuruluşu, sömürgeci kâfir Batı’nın İslam’la savaş stratejisinin acı bir meyvesidir. Dolayısıyla verilecek karşılık da aynı cinsten olmak zorundadır. Bu noktada Selahaddin vuruşunda ısrar etmekten, tüm Müslümanları bu fikir ve hedef etrafında birleştirerek İslam beldelerindeki yönetimleri hakka boyun eğdirmeye çalışmaktan başka çare bulunmamaktadır. Böylece ümmetin orduları zincirlerinden kurtulmak suretiyle Haçlı-Siyonist saldırganlık defedilecek; Gazze’nin, Filistin’in ve bir bütün olarak tüm İslam beldelerinin yeniden İslami bir devletin -ki o Raşidi Hilafettir- himayesinde korunmasının önü açılmış olacaktır. Yardım ve zafer sadece Allah’tandır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Muhammed Emin Yıldırım

Devamını oku...

“Özgürlük Projeleri” ve ABD'nin İran'a Yönelik Üsluplarındaki Değişim

  • Kategori Makaleler
  •   |  

El-Raye Gazetesi

- Siyasi Bakışlar -

“Özgürlük Projeleri” ve ABD'nin İran'a Yönelik Üsluplarındaki Değişim

Üstad Esad Mansur’un Kaleminden

 

ABD yönetiminin, bir yöntemde başarısız olduğunda, bir hedefi gerçekleştiremediğinde ya da kayıpların kazançlardan daha fazla olduğunu gördüğünde, bunu hemen değiştirdiği gözlemlenmektedir.

Nitekim İran’daki birinci ve ikinci kademe liderleri öldürerek rejimi devirmekten ya da ona boyun eğdirtip kendisine tabi bir hale getirmekten aciz kalınca, 40 gün süren saldırılarını iki haftalığına, ardından da belirsiz bir süre için durdurduğunu ilan etmiş ve İran'la bir anlaşma imzalamak üzere müzakerelere yönelmiş ve bu süreçte de Trump, rejimi değiştirdiğini iddia etmiştir.

Oradaki rejim yetkililerinin tutumunda kayda değer bir değişiklik olmadığını görünce, İran limanlarını abluka altına almaya yönelmiştir. Ancak bu, Hürmüz Boğazı üzerinde hakimiyet kuran İran'ın teslim olmasıyla sonuçlanmamıştır. Böylece yüzlerce dev gemi Körfez'de mahsur kalmıştır.

Saldırı başladığında kimseden yardım istememiştir; çünkü dünyanın altını üstüne getirebileceğine ve gökyüzünü ateşe verebileceğine dair bir kibirle doluydu. Ancak o, kendi sahip olduğu silahların onda birine bile sahip olmayan bir ülke karşısında çaresiz olduğunu gördü. Bunun üzerine boğazı kontrol altına alabilmek için yardım çağrısında bulundu ancak Batılı müttefikleri ona yanıt vermedi.

Bunun üzerine başka bir üsluba başvurdu ve 4/5/2026'da, Ortadoğu kriziyle hiçbir ilgisi olmayan ve Hürmüz Boğazı'nda mahsur kalan, kendisinin “tarafsız” olarak nitelendirdiği ülkelerin gemilerine boğazı geçmeleri için yardım etme bahanesiyle “Özgürlük Projesi” adında bir operasyon başlatacağını duyurdu.

Bunu başaramayınca projeyi durdurdu ve 6/5/2026 sabahı erken saatlerde projenin askıya alındığını duyurarak şöyle dedi: “Pakistan ve diğer ülkelerin talebi doğrultusunda, İran'a karşı yürütülen kampanya sırasında elde ettiğimiz muazzam askeri başarı ve ayrıca İran temsilcileriyle tam ve nihai bir anlaşmaya varılması yolunda büyük ilerleme kaydedilmiş olması nedeniyle; abluka tam yetkiyle ve yürürlükte kalmaya devam ederken, Özgürlük Operasyonu'nun (gemilerin Hürmüz Boğazı'ndan geçişi), anlaşmanın nihai hale getirilip imzalanıp imzalanamayacağını görmek amacıyla kısa bir süreliğine durdurulması konusunda karşılıklı olarak mutabık kaldık.” Aynı günün akşamı da şunu iddia etti: “Son 24 saat içinde İran konusunda son derece verimli görüşmeler yaptık ve bir anlaşmaya varmamız oldukça muhtemel. İran, nükleer silah sahibi olmaktan vazgeçmeyi kabul etti.”

İddialarından hiçbir sonuç çıkmayınca veİran 9 maddelik önerisine yanıt vermeyip bunun yerine 14 maddelik bir karşı öneri sununca , İran ile deniz çatışmalarına girmeye karar verdi. Bunun savaşa geri dönüş olmadığını, savaşı yeniden başlattığı izlenimi vermemek için söyledi; çünkü eğer bu savaşın yeniden başlaması olsaydı ve hiçbir sonuç elde edemeseydi, ikinci kez başarısız olmuş olacaktı ve ayrıca Kongre'den savaş onayı istemek zorunda kalacaktı. Görünüşe göre bu yöntemi kullanacak; vuracak ve duracak.

Dışişleri Bakanı Rubio, 5/5/2026 tarihinde şunları duyurmuştu: “Başkan Trump'ın Kongre'ye bildirdiği üzere ABD İran'a yönelik saldırı operasyonlarını sonlandırmış, şu anda savunma aşamasına geçmiş ve destansı öfke operasyonu sona ermiştir. Bu aşamayı sonlandırdık ve özgürlük projesini başlattık.” Ve şöyle dedi: “Körfez'deki denizciler izole ediliyorlar, açlığa maruz kalıyorlar ve tehlike altındalar; bunun sonucunda sivil denizcilerden en az 10 denizci hayatını kaybetti.” İran'ı müzakere masasına oturmaya ve ABD'nin şartlarını kabul etmeye çağırdı; ABD'li temsilciler Witkoff ve Kushner'ın diplomatik bir çözüm bulma çabalarını sürdürdüklerini belirtti ve şunları zikretti: “Çözümün, İran'ın hala derin yerlerde (yeraltı tünelleri ve kompleksler) sakladığı nükleer malzemeleri de kapsaması gerekir.”

Trump, 1/5/2026 tarihinde ABD Kongresi'nin Temsilciler Meclisi ve Senato başkanlarına, üçüncü ayına giren savaşı sürdürmek için yetki talebinde bulunmak zorunda kaldığı Kongre'nin uyguladığı baskıların ardından, İran'daki saldırı operasyonlarının sona erdiğini bildirdi. Başkan, askerlerin 60 günden fazla süreyle konuşlandırılması durumunda yasama organından yetki alınması gerektiğini belirten yasaya uyduğunu vurguladı.

İran bu teklife yanıt vermeyip şimdiye kadar bir anlaşma imzalamak üzere müzakerelerin yeniden başlamasını kabul etmeyince yeniden tehdit etmeye başladı ve 9/5/2026 günü “Özgürlük Plus” adını verdiği ancak ayrıntılarını açıklamadığı bir projeyi ilan etti ancak ABD'li yetkililer şunları söyledi: “Bu proje, Körfez'deki ABD askeri varlığının artırılmasını, İran limanlarına uygulanan deniz ablukasının sıkılaştırılmasını ve Hürmüz Boğazı'ndaki misilleme operasyonlarının güçlendirilmesini içermektedir.” “Özgürlük projesinin” daha önceki versiyonunun, ticari petrol tankerlerine eşlik etmek üzere sınırlı sayıda savaş gemisi gönderilmesiyle sınırlı kaldığı ve yaklaşık 15 bin asker ile 100 uçağın konuşlandırıldığı belirtildi. İran'ın tehditleriyle karşılaşmasından dolayı bazı gemileri kurtarmada yalnızca kısmen başarılı olabilmiştir.

Amerikan Axios sitesi, 6/5/2026 tarihinde Pakistanlı bir kaynaktan şu sözlerini aktardı: “ABD ve İran, savaşı sona erdirmek için tek sayfalık bir mutabakat metni üzerinde anlaşmaya yaklaştılar. Anlaşma, İran’ın uranyum zenginleştirme faaliyetlerini askıya alma taahhüdünü, ABD’nin yaptırımları kaldırmayı kabul etmesini, dondurulmuş milyarlarca Dolarlık İran varlıklarının serbest bırakılmasını ve her iki tarafın da Hürmüz Boğazı’ndan geçişe getirilen kısıtlamaları kaldırmasını içermektedir.”

Bu da Trump’ın İran’la bir anlaşma yapmak zorunda olduğu anlamına gelmektedir; zira savaşın yeniden başlaması için Kongre’nin onayı gerekmekte olup bu ise garanti değildir; ayrıca savaşın yeniden başlamasının sonuçları da garanti değildir ki bunu daha önce denemiş ve başarısız olmuştu. Aynı şekilde Körfez'de mahsur kalan gemileri kurtarma projesinin de başarılı olabilmesi için uzun bir süre gerektirmekte olup bu da risklerle doludur. Trump hakkında dikkat çekici olan şey, kârlı anlaşmaları hızla gerçekleştirmek istemesidir; bu yüzden siyasi çalışmasını ticari çalışmasına kıyaslamaktadır ki onun ölümünün sırrı da işte budur.

Üslupları değiştirmek iyi bir şeydir; ancak bunları kısa aralıklarla değiştirmek övgüye değer bir durum değildir; aksine bir bocalamaya ve gerçekliğin ve işlerin gidişatının derinlemesine ve aydın bir şekilde incelenmediğine delalet etmektedir. Dolayısıyla bu, bir plan olmadan bocalayan birinin şöyle demesi gibidir; şu üslubu deneyelim, eğer bir faydası olmazsa bir başkasını ve diğerlerini deneyelim. Bu durum, üslupları koyanlara duyulan güveni kaybettirebilir. Çünkü üslup, doğaçlama değil, derinlemesine bir incelemenin ardından hedefi gerçekleştirmek için belirlenmektedir. Bu da Amerika'nın korkulduğu kadar güçlü olmadığını ve onun yenilgiye uğramasının mümkün olduğunu göstermektedir; bu ise Allah'ın izniyle Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafet kurulduğunda ve Hizb-ut Tahrir'in liderliği gibi sadık, bilinçli ve çelik gibi bir iradeye sahip siyasi bir liderlik olduğunda gerçekleşecektir.

Bu arada ülkelerinin değerini ve Amerika’ya ihtiyaç duymayacak kadar büyük potansiyelini kavrayamayan Pakistanlı yöneticiler, onu çıkmazından kurtarmak için bir girişim başlatmıştır; bu süreçte arabulucu ve postacı rolünü üstleniyorlar, efendileri Trump'a hizmet etmek için can atıyorlar ki, Trump onları çıkmazdan kurtarsın ve bölgedeki projelerini hayata geçirsin. Oysa ona karşı çıkıp, Amerika'dan bağımsızlıklarını ilan etmeleri, Müslümanların ve ülkelerinin birliği için çalışmaları ve iktidarı Hizb-ut Tahrir'e devretmeleri gerekirdi. Böylece Amerika'ya, Halife Ömer'in Perslere ve Bizans’a gösterdiğini gösterirlerdi.

 

Kaynak: El-Raye Gazetesi-599. Sayı-13/05/2026

 

Devamını oku...

İran Rejiminin Ölümcül Tereddütü

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

İran Rejiminin Ölümcül Tereddütü

 

Haber:

Trump, İran ile müzakere etme ve savaşı kendi şartlarıyla sona erdirme niyetini dile getirirken, Körfez ve Orta Doğu bölgesine yönelik ABD kuvvetlerinin önemli ölçüde artırıldığına dair doğrulanmış haberler arka arkaya geliyor; Yahudi varlığının kuvvetlerinin yeniden silahlandırılması ve konuşlandırılması da bu haberlerin arasında yer alıyor. Bunların en sonuncusu, yanından geçmesi tesadüf eseri bir çoban tarafından keşfedilen Irak çölündeki gizli askeri üs. Bu durum, ABD, Yahudi varlığı ve müttefiklerinin İran'a karşı yakında başlatabilecekleri sert bir saldırı hazırlığında olduklarını ortaya koyuyor.

Yorum:

İran rejimi, hem Allah ile hem de bölgedeki Müslüman halklarla arasını düzeltmiş olsaydı, ilk günlerinden itibaren savaşa karar vermede çok daha cesur olur, helak olmuş Yahudi varlığını ortadan kaldırır, Yahudi varlığının ve Amerika'nın, nükleer bombaların atılmasına kadar varabilecek sert tepkisine tahammül ederdi; çünkü o zaman İslam ümmetindeki etkisi ve halkların desteği, onun bekasını ve direnişini garanti altına alacaktı. Buna karşılık Amerika, tüm çıkarlarını, güvenliğini ve ekonomisini can çekişen Yahudi varlığı uğruna feda etmeyecek olan çıkarlar devletidir.

Ancak iki milyar Müslümanla, özellikle de çevresindeki ülkelerde düşmanlık tohumları eken ve hâlâ ekmeye devam eden İran rejimi, kendisini stratejik derinliğinden izole ederek, önceliğin velayet-i fakih projesinin bekası olduğunu ve bu projenin sona ermesinin her şeyin sonu anlamına geldiğini düşünmeye başlamıştır. Bu nedenle müzakere ve düşünülmüş tepkilerin hayatta kalma fırsatı olduğunu zannederek, bu savaşta işleri sonuna kadar götürme konusunda hâlâ tereddüt etmektedir!

Eğer bu rejim, taşıdığı iğrenç mezhepçi düşünceden dolayı Allah'a tövbe etseydi, bu düşünceyle ümmetin geri kalanından kopup, hatta ümmetin ezici çoğunluğuna düşman olmasaydı, Amerika'nın ümmete karşı savaşında ona destek verdiğinden ve Amerika'ya Afganistan, Irak, Suriye ve diğer yerlerdeki yardımlarından dolayı tövbe ettiğini ilan etseydi ve döktüğü her masum kan damlasından, ihlal ettiği her Müslüman kadının ırzından ve yıkımına katkıda bulunduğu her Müslüman ülkeden dolayı pişmanlığını ilan etseydi, bölgedeki halklarla yeni bir sayfa açabilir ve kendisini içine hapsettiği yok oluş bekleyişi denklemini değiştirebilirdi.

İran’ın Yahudi varlığına ölümcül darbeler indirme konusunda tereddüt etmesinin nedeni, bu izolasyon durumundayken bu adımın bedelini ödeyemeyeceğinden duyduğu korkudur; onun düşüncesine göre bu bedel, onun için her şeyin sonu olabilir. Bu tereddüt, korktuğu şeyi belki geciktirebilir ancak onu değiştirmeyecektir; aksine savaşın kaybedilmesine ve yolunu şaşırıp hem kendisi sapan hem de başkalarını saptıran rejimin ölümüne neden olacaktır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Şeyh Adnan Mezyan

Devamını oku...

Mayıs 2025'te Hindistan'a Karşı Düzenlenen Askeri Operasyon Pakistan'ın Keşmir ve Filistin'i Kurtarma Gücünü Teyit Etmiştir

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Mayıs 2025'te Hindistan'a Karşı Düzenlenen Askeri Operasyon
Pakistan'ın Keşmir ve Filistin'i Kurtarma Gücünü Teyit Etmiştir

 

Haber:

10 Mayıs 2026, Pakistan Silahlı Kuvvetleri'nin gerçek gücünü ortaya koyan El-Bunyan El-Marsus operasyonunun birinci yıldönümüne denk gelmiştir.

Yorum:

Allah Celle Celaluhu şöyle buyurmuştur: إِنَّ اللهَ يُحِبُّ الَّذِينَ يُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِهِ صَفّاً كَأَنَّهُم بُنْيَانٌ مَّرْصُوصٌ “Allah, kendi yolunda kenetlenmiş bir yapı gibi saf bağlayarak savaşanları sever.” [Saff 4] Allah Celle Celaluhu'nun, Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in ve müminlerin sevdiği amellerden biri de Allah yolunda cihat etmek olup buna, Pakistan Hava Kuvvetleri’nin cesur pilotlarının, Hindistan’ın gelişmiş savaş uçaklarını düşürmesi ve Hindistan’ın S-400 füze savunma sistemini devre dışı bırakması da dahildir; bu da Hindistan Hava Kuvvetleri’ni iki gün boyunca arazide kalmaya mecbur bırakmıştır.

Allah Celle Celaluhu'nun müminlere havada zafer bahşetmesinin ardından, işgal altındaki Keşmir’in mücahit Pakistan ordusu tarafından kurtarılması mümkün bir hale gelmişti. Bu nedenle “El-Bunyan El-Marsus” operasyonu, Amerikan liderliği içinde bir panik havası yaratmış ve Amerikan liderliği, Batı'daki müttefiki Yahudi varlığını kurtarmak için kullandığı aynı aldatıcı yöntemi kullanarak Doğu'daki müttefiki Hindu devletini kurtarmak için bir ateşkesin sağlanması amacıyla hızla harekete geçmiştir.

Bir yandan El-Bunyan El-Marsus operasyonu, Pakistan ordusunun dünya orduları arasındaki konumunu kat kat arttırmış ve doğu ve batıdan birçok askeri heyet taktik öğrenmek için Pakistan'a gelmiştir; öte yandan ise izzet bahşeden cihattır; bu yüzden cihadı terk etmek bir zillettir. Nitekim Ebu Davud, İbn-i Ömer’in şöyle dediğini rivayet etmiştir: Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’i şöyle dediğini işittim: إِذَا تَبَايَعْتُمْ بِالْعِينَةِ وَأَخَذْتُمْ أَذْنَابَ الْبَقَرِ وَرَضِيتُمْ بِالزَّرْعِ وَتَرَكْتُمْ الْجِهَادَ سَلَّطَ اللهُ عَلَيْكُمْ ذُلّاً لَا يَنْزِعُهُ حَتَّى تَرْجِعُوا إِلَى دِينِكُمْ “İyne yoluyla alışveriş yaptığınız, öküzlerin kuyruğuna yapıştığınız, tarımı seçtiğiniz ve cihadı terk ettiğiniz zaman Allah size öyle bir zillet musallat eder ki, dininize dönünceye kadar onu üzerinizden atamazsınız.

Bununla birlikte zaferin, tüm Keşmir’i ve mübarek Filistin topraklarını kurtarmak için itici bir güç olması gerekirken Pakistan’ın yöneticileri El Bunyan El Marsus operasyonunu, dar milliyetçi narasını güçlendirmek ve silahlı kuvvetlerimiz içindeki Amerikan yanlısı liderliğin çirkin bir şekilde propagandasını yapmak için kullanmışlardır. Bunu nasıl kabul edebiliriz?! 2025 yılının Mayıs ayında, Keşmir'in kurtarılması son derece mümkünken ateşkes emri vererek, askeri liderlik kendini kibirli Trump'a pazarlamıştır; şimdi ise Trump, Asim Munir'i övmekte ve onu “en sevdiği mareşal” olarak nitelendirmektedir; sanki Asim Munir, dünyanın en güçlü Müslüman ordusunun komutanı değil de, ABD Merkez Komutanlığı'na bağlı bir askermiş gibi! Gazze'deki çocukları ve İranlı kız öğrencileri katleden birinin bu övgüsü, kalbinde zerre kadar iman olan her Müslüman için acı verici bir aşağılama kaynağıdır.

Ey Pakistan Müslümanları: El Bunyan El Marsus operasyonunun üzerinden bir yıl geçmişken, Hindular hâlâ Keşmir'i işgal ettikleri gibi Yahudiler de hâlâ Filistin'i işgal ediyorlar; Haçlı Amerikalılar ise bir yılan gibi yurdumuzda dolaşarak birbiri ardına ülkemizi vuruyorlar; bu yüzden genel olarak gösterdiği ihmalkarlık, Keşmir meselesini unutması ve Hindistan’ın hayati İndus Nehri Su Anlaşması’nı feshederek su akışını manipüle etmek suretiyle Pakistan’ın gıda güvenliğinin tehlikeye maruz kalması nedeniyle askeri liderliği muhasebe etmemiz gerekir. Peki askeri liderliğin yanıtı nedir? Yoksa onlar, Haçlı Amerikalıların, Hindistan devleti ile yaşanacak herhangi bir çatışmada Pakistan'ın yanında duracağını mı sanıyorlar? Pakistan ordusunun 2025 yılında ve İran ordusunun 2026'daki zaferleri, İslam ümmetinin, düşmanlarımızı yenmek ve işgal altındaki topraklarımızı kurtarmak için gerekli tüm askeri güce sahip olduğunu teyit etmektedir; yine bu zaferler, İslam ümmetinin zayıf olmadığını, aksine mevcut yöneticileri ve askeri liderleri yüzünden felçli bir durumda olduğunu ve gerçek kapasitemizi ancak Hilafetin gölgesinde Allah'ın indirdikleriyle hükmedecek bir yöneticinin kullanabileceğini de teyit etmektedir.

Ey Pakistan ordusu: Bakışlarınızı, işgal altındaki Keşmir’in tamamen kurtarılması, mübarek Filistin topraklarının kurtarılması ve Amerikan askeri üslerinin İslam beldelerinden kovulması gibi İslam ümmetine yönelik büyük zaferlerine çevirin ki sizler maddi olarak buna muktedirsiniz; bu arada Müslüman savaşçının akidesi, imana, cihada, Allah'tan yardım talep etmeye ve Allah yolunda şehit olmaya dayalı olmalıdır.

İbn Hacer el-Heytemî, Zevâcir adlı kitabında şöyle demiştir: ““Üç yüz büyük günahtan sonra doksan birinci ve doksan ikinci büyük günahlar şunlardır: Harbi olanların Daru’l İslam’a girmeleri, bir Müslüman’ı esir almaları ve esirin onlardan kurtarma imkanının olması durumunda farz-ı ayn olan cihadın terk edilmesi; yine bir bölge halkının, kafirlerin/düşmanların ele geçirmesinden korkulacak derecede sınırlarını tahkim etmeyi (savunma amaçlı güçlendirmeyi) terk etmesidir.”

Ey Muhammed bin Kasım’ın evlatları: Saldırganlar topraklarımızı işgal ettiler ve Buhari ile Müslim’in toprakları olan İran’da Müslümanları esir aldılar; o halde Allah Celle Celaluhu yolunda cihad etmek için ayağa kalkın. Mevcut askeri liderliğin sizi şerî görevinizi yerine getirmeye ve büyük günahtan kaçınmaya yönlendirmeyeceği açıktır; o halde hainleri kaldırıp atın, Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafeti kurmak için nusretinizi verin ve Srinagar ile Mescid-i Aksa’ya özgürler olarak girerek kaybettiğiniz izzeti geri kazanın. Haydi ya zafer ya da şehadetin olduğu iki iyilikten birine nail olmak için çalışın.

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Musab Umeyr – Pakistan

Devamını oku...

Ey Müslümanlar! Yöneticileriniz Meselelerinizin Çözümü İçin Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne Başvurmaktan Hâlâ Bıkmadılar mı?!

Bahreyn ve Amerika, 7 Mayıs 2026 Perşembe akşamı; Birleşik Arap Emirlikleri, Katar, Kuveyt ve Suudi Arabistan adına Hürmüz Boğazı’ndaki durumla ilgili olarak Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne (BMGK) bir karar tasarısı sunduklarını duyurdu.

Müslümanların başındaki Ruveybida yöneticilerin Ümmetin sorunlarını peşkeş çekmeleri karşısında ve her zaman Müslümanların aleyhine sonuçlanan Güvenlik Konseyi tartışmalarının sonuçlarından bağımsız olarak, Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi şu hususları beyan eder:

1- Ey Müslümanlar! Amerika ve Yahudi varlığının İran’a yönelik son saldırısı; Hürmüz Boğazı ve beldelerinizde bulunan diğer boğazların ne kadar önemli olduğunu, bunların dünya ekonomisinin can damarını oluşturduğunu bir kez daha gözler önüne sermiştir. Yani sizler dünya ekonomisinin can damarı olan petrol ve gaza sahip olduğunuz gibi, dünya ticaret trafiğinin büyük bir kısmını kontrol eden stratejik hayati geçitlere de sahipsiniz.

2- İslam ülkelerindeki mevcut devletçiklerin sunduğu bu tasarının, aslında tam anlamıyla bir Amerikan projesi olduğu açıktır. Amerika bu tasarıyla, Müslümanların beldelerinde, denizlerinde ve hava sahalarında yaptığı zorbalıklara, eşkıyalığa uluslararası meşruiyet kazandırmaya çalışmaktadır. Yine bu tasarıyla İran’a yönelik saldırısındaki, uyguladığı deniz ablukasındaki ve “Özgürlük Projesi” adını verdiği ancak sonradan vazgeçmek zorunda kaldığı girişimindeki başarısızlığını örtbas etmeye çabalamaktadır.

3- Siyasi uyanıklık, siyasi olaylara İslami akide perspektifinden bakmayı gerektirir. Buna göre Hürmüz Boğazı ve İslam beldelerindeki diğer boğazlar üzerindeki hâkimiyet yalnızca Müslümanlara aittir. Dolayısıyla bu boğazlar üzerinde büyük devletlerin, Birleşmiş Milletler’in, Güvenlik Konseyi’nin veya diğer uluslararası kuruluşların herhangi bir otorite sahibi olması asla caiz değildir. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

وَلَنْ يَجْعَلَ اللَّهُ لِلْكَافِرِينَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ سَبِيلاً“Allah, müminlerin aleyhine kâfirlere hiçbir yol vermeyecektir.” [Nisa 141]

4- Müslümanlar kendi davalarını bizzat kendileri çözmelidirler; çözüm için büyük devletlere veya uluslararası örgütlere başvurmaları kesinlikle caiz değildir. Çünkü büyük devletler, İslam beldelerinde ve onların zenginliklerinde gözleri olan sömürgeci devletlerdir. Uluslararası kuruluşlar ise bu devletlerin çıkarlarını gerçekleştirmek için kullandıkları sömürge araçlarından başka bir şey değildir.

5- İslam beldelerini zayıf devletçikler halinde parçalanmış halde tutan, Ümmetin Hilafet Devleti altında birleşmesine engel olan ve hatta kâfir sömürgecilerin beldelerimize yerleşmesine imkân sağlayanlar bizzat bu yöneticilerdir.

6- Müslümanlar için bu kötü gerçeklikten kurtuluşun tek yolu; bu Ruveybida yöneticilerden kurtulmaktır. Onlar, Müslümanların başına musallat olmuşlardır. Hizb-ut Tahrir’in kurulması için çalıştığı Nübüvvet metodu üzere İkinci Raşidi Hilafet Devleti’ni kurarak yeniden İslam ile hükmetmeye başlamaktır. Bu yüzden Müslümanlar, Hizb ile birlikte çalışmak ve ona nusret vermek için acele etmelidir. Zira o, halkına asla yalan söylemeyen bir liderdir ve bu projenin gerçek sahibidir.

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER