Pazartesi, 19 Şevval 1447 | 2026/04/06
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

İran Savaşı

İran Savaşı

Soru:

Trump’ın İran’a önce 48 saat, ardından 5 gün, sonra da 10 gün süre tanıyan bu ikircikli açıklamaları ve sunduğu 15 maddelik planı ne anlama geliyor? Çoğu zaman Trump’ın, kısmen de İran’ın yaptığı bu karşılıklı açıklama manevralarının anlamı nedir? İran televizyonunun, İran’ın Trump’ın teklifini reddettiğini duyurması neye işarettir? Tüm bunların sonuçları ne olacak? Peki Trump; İran’ın nükleer silah ve balistik füze kapasitesini engelleme hedefine ulaşabilecek mi? Bunun neticesinde İran, eskiden olduğu gibi yeniden Amerikan yörüngesinde mi dönecek? Yoksa tamamen uydu bir devlet haline mi gelecek ya da bağımsız bir devlet mi olacak? Gerçekten de Yahudi varlığı, Savunma Bakanı’nın da açıkladığı gibi, Amerika’nın onayıyla Lübnan’ın güneyini Litani Nehri’ne kadar ilhak ederek sınırlarını genişletmeye mi çalışıyor? Ve son olarak Müslümanlar, İslam Devleti Raşidi Hilafet’in daha önce Roma Kayserlerini ve Sasani Kisralarını tarihe gömdüğü gibi Trump ve hempalarını da tarihe gömeceğini, onları şiddetle sarsıp tuzaklarını başlarına geçireceğini, böylece İslam ve Müslümanların izzet bulacağını, küfür ve kafirlerin ise helak olacağını hala nasıl idrak edemezler?

Cevap:

Yukarıdaki üç kısımdan oluşan sorunun yanıtını daha iyi anlayabilmek için şu hususların göz önünde bulundurulması gerekir:

Birincisi: Sorunun birinci bölümü, Trump’ın İran’ı Amerikan uydusu yapma ya da Amerikan yörüngesinde tutma ya da İran’ın bağımsız bir devlet olma hedefiyle ilgili:

1- ABD Başkanı Trump, 28 Şubat 2026 Cumartesi sabahı kendisine ait Truth Social platformunda bir video yayımlayarak, Ortadoğu’da bulunan Amerikan güçlerinin İran’a karşı büyük çaplı askeri operasyonlar başlattığını duyurdu... Kuyruğu ve yapışığı Netanyahu da Trump’a katıldı. Bu saldırı; İran içinde, özellikle de Devrim Muhafızları kanadında, Amerika ile ilişkilerde tavizsiz bir tutumun olduğunu gün yüzüne çıkardı. Çünkü Trump yönetimi, İran’ı tamamen uydu bir devlet haline getirmek, diğer bir deyişle onu Amerikan yörüngesinden çıkarmak için ağır ve derin tavizler talep etmeye başlamıştı. Zira bir yandan üst düzey liderlerin suikastlarla katledilmesi, diğer yandan o devletin hâlâ aynı yörüngede dönmeye devam etmesi siyaseten uzak bir ihtimaldir. Amerika, İran’ı Amerikan yörüngesinden çıkarıp onu bağımsız bir devlet haline getirmek için İran’a savaş açmış değildir. Aksine, ilk şok darbesiyle birlikte hızla İran’ın üzerine çullanıp onu bir uydu devlete dönüştüreceğine inanıyordu. Bu, Trump yönetiminin, ilk şokun hemen ardından yani boyun eğmeyen üst düzey liderlerin öldürülmesinin ardından kontrolü ele geçirmek üzere rejimin içindeki bazı komutanlarla/liderlerle koordinasyon halinde olduğu anlamına geliyor. Fakat düşünüldüğü gibi olmadı! Devrim Muhafızları durumu kontrol altına almayı başardılar. Bu nedenle Trump ve Yahudi varlığı; İran’daki yönetimin mekanizmasının sanıldığından daha uyumlu olduğunu, dahası alışılmadık bir şiddetle ve dikkat çekici bir cesaretle füze ve insansız hava araçlarıyla (İHA) karşılık verdiğini görünce dehşete düştüler. İran, hem Yahudi varlığına hem de Amerika’nın Körfez ve bölgedeki üslerine füze ve İHA saldırıları düzenledi. Trump, yönetimi devralmasını umdukları bazı adamların kazara öldürüldüğünü itiraf etmek zorunda kaldı! Amerika, İran’ın bu şiddetli misillemesinin, Dini Rehber’in öldürülmesinin ardından bazı komutanların duygusal ve ani tepkilerinden kaynaklandığını düşündü ve yeni Dini Rehber’in atanmasını beklemeye başladı. Ancak babasının yerine Mücteba Hamaney’in atanmasının ve saldırıların üzerinden haftalar geçmesinin ardından, özellikle de Amerikan saldırılarının hiçbir sınır tanımaması sebebiyle İran’daki rejimin Amerikan karşıtı unsurların kontrolünde istikrara kavuştuğu görüldü.

2- Ne var ki Amerika ve Yahudi varlığının yaptığı hesapların tutmadığı görülüyor. Zira İran’a saldırı düzenlediklerinde, üst düzey lider kadrosunu, nükleer tesislerini, sanayi merkezlerini ve füze fırlatma rampalarını hedef alan bu büyük ve ani operasyon için dört gün gibi kısa bir zaman dilimi belirledikleri ortaya çıktı. Tıpkı Amerikan güçlerinin Venezuela başkanını kaçırdığında başkan yardımcısı ve beraberindekilerin ABD’ye teslim olduğu gibi, rejimin başını ve birinci kademedeki yöneticilerini hedef alıp etkisiz hâle getirdiklerinde; ikinci kademedeki liderlerin de teslim olup şartlarına boyun eğeceklerini sandılar. Fakat bu senaryo İran’da gerçekleşmedi. Dini Lider Ali Hamaney ve bazı üst düzey yöneticileri etkisiz hale getirildiği halde Devrim Muhafızları dimdik ayakta kaldı ve bu saldırganlığa karşı koymaya ve düşmana saldırmaya karar verdi. Dolayısıyla Amerika ile daha önce yörüngesinde dönen İran arasında bir kopukluk meydana gelmiş oldu. Amerika’nın bu ilişki biçimini değiştirmek istediği aşikardır; aksi takdirde böylesi bir saldırıya kalkışmaz ve Yahudi varlığının, başta Dini Lider olmak üzere rejimin en önemli şahsiyetlerini hedef almasına izin vermezdi. Bu durum, Amerika’nın İran rejiminin politikasını bir yörünge devleti olmaktan çıkarıp bir uydu devleti haline getirmeyi hedeflediğini göstermektedir. Ki böylece İran ile yapılacak müzakerelerde kendi şartlarını dikte edebileceğini düşünmüştür. Fakat bunu başaramamış ve dolayısıyla savaşı sürdürme kararı almıştır.

3- Amerika’nın asıl hedefinin İran rejiminin politikasını değiştirmek olduğu ve üst düzey birçok liderini hedef alması halinde rejimin bu saldırı karşısında direnip böylesi bir karşılık verebileceğini beklemediğini gösteren hususlardan biri de, ABD Savaş Bakanı Hegseth’in 10 Mart 2026 tarihinde yaptığı şu açıklamadır: “Onların tam olarak bu şekilde tepki vereceğini önceden tahmin ettiğimizi söyleyemem” Yine The New York Times gazetesinin 12 Mart 2026 tarihinde bilgi sahibi kaynaklardan aktardığı şu ifadeler de bunu doğrulamaktadır: “Buna karşın diğer danışmanlar, İran’ın üst düzey yönetiminin ortadan kaldırılmasının, savaşı sonlandırabilecek -Yani Amerika’ya teslim olacak ve şartlarını kabul edecek- daha pragmatik liderlerin idareyi devralmasına yol açacağı konusundaki inançlarını korudular.” Ancak bu teslimiyet beklentileri kısa sürede gerçekleşmeyince, Trump bu kez savaşın iki hafta içinde, belki de dört hafta içinde sonlandırılabileceğinden bahsetmeye başladı. Zira Trump, 2021 yılında Amerikan güçlerinin Afganistan’dan çekilirken düştüğü o zafer kazanamamış veya yenilmiş ve zelil bir imajla değil de her ne pahasına olursa olsun bir zafer görüntüsüyle savaşı sonlandırmak istemektedir. Trump, özellikle de önümüzdeki sonbaharda Kongre ara seçimlerinin olması ve bu seçimlerde yaşanacak bir kaybın 2028 yılındaki başkanlık seçimlerini doğrudan etkileyecek olması sebebiyle işler çığırından çıkıp daha da sarpa sarmadan ve kendisini ve partisini iç siyasette zora sokmadan önce savaşı sonlandırma arzusundadır. Bu yüzden Trump, gerçekte bir başarı elde edemese bile, iç kamuoyuna bir zafer anlatısı sunmanın gayreti içerisindedir. Bu amaçla 11 Mart 2026 tarihinde Amerikan Axios sitesine yaptığı açıklamada, “İran’da hedef alacağımız neredeyse hiçbir şey kalmadı. Askeri anlamda her şeyi bitirdik; ne donanmaları, ne iletişim ağları ne de bir hava kuvvetleri kaldı” ifadelerini kullanmıştır. Bu nedenle Trump, laf cambazlığı yaparak sanki zafer kazanmış gibi açıklamalar yapmaktadır. Tüm bunlar, Amerika’nın durumunun kaygı ve endişe verici olduğunu, hedeflerine hızlıca ve kayıpsız bir şekilde ulaşamadığını göstermektedir.

4- Trump, hedeflerine hızlıca ulaşamayınca yeni bir strateji olarak süreyi uzatma manevrasına başvurdu. Bu bağlamda Trump 22 Mart’ta 48 saatlik bir ültimatom verdiğini duyurdu, ardından 23 Mart’ta yaptığı açıklamada “yapıcı müzakereler” yürütüldüğü bahanesiyle bu ültimatomu beş güne çıkardı. Daha sonra, birbiriyle çelişen diğer açıklamalarının yanı sıra 26 Mart’ta süreyi on gün daha, yani 6 Nisan 2026 tarihine kadar uzattığını duyurdu. Trump bu stratejiyle, İran’ı teslim olmaya zorlamak için onun üzerinde psikolojik ve siyasi bir baskı kurmayı hedeflemektedir. Bu süre uzatmaları, ABD’nin İran’a ya da Hark adasına sınırlı bir kara harekâtı düzenlemek için bölgeye sevk edeceği askeri yığınağa bir kılıf da olabilir. Nitekim önceki saldırılar öncesinde benzer üsluplar izlemişti. Dolayısıyla Trump, bölgeye yeni askeri güç göndermek için manevra yapmaktadır. “Beyaz Saray ve ABD Savunma Bakanlığı’nın önümüzdeki günlerde Ortadoğu’ya en az 10 bin ilave muharip asker göndermeyi değerlendirdiği bildirildi. (2026.03.27 https://www.mepanews.com/) Yani Trump’ın bu diplomatik girişimi, daha önce olduğu gibi İran’ı aldatmak için yaptığı siyasi bir manevradır.

5- Trump ve küstahlığı için geriye güç yoluyla barış olarak adlandırdığı stratejiden, yani ateş altında müzakerelerden başka bir seçenek kalmamıştır. Bu doğrultuda Trump, savaşı sona erdirmek için Pakistan üzerinden İran’a 15 maddelik bir plan sunmuştur. Söz konusu plan şu maddelerden oluşmaktadır: “Birikmiş nükleer kapasitenin tamamen sökülmesi, nükleer silah edinme yönünde hiçbir zaman girişimde bulunulmayacağına dair taahhüt verilmesi, İran topraklarında uranyum zenginleştirmenin durdurulması, tüm zenginleştirilmiş materyalin yakın bir takvim çerçevesinde Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’na teslim edilmesi, Natanz, İsfahan ve Fordo tesislerinin devre dışı bırakılması ve imha edilmesi, İran içindeki tüm bilgilerin Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’na açılması, İran’ın “vekil güçler doktrininden” vazgeçmesi, bölgedeki müttefiklerine finansman ve silah desteğini durdurması, Hürmüz Boğazı’nın herkes için açık ve serbest bir deniz yolu olarak kalması, füze meselesinin daha sonra ele alınması; bu kapsamda sayı ve menzil üzerinde kısıtlamalar getirilmesi ve kullanımının yalnızca “meşru müdafaa” ile sınırlandırılması.” (25.03. 2026 el-Arab el-Cedid) Bu planın maddelerine bakıldığında, Trump’ın amacının, İran’ı yörünge devlet olmaktan çıkarıp onu Amerika’nın her dediğini harfiyen yapan bir uydu devlete dönüştürmek olduğu açıkça anlaşılır. Uluslararası basında bile bunun bir teslimiyet belgesi yani uydu devlete dönüştürme belgesi olduğu yazılıp çizilmiştir. “Ancak Trump yönetiminin Pakistan aracılığıyla ortaya koyduğu plan, aslında bir teslimiyet belgesi niteliğindedir.” (2026.03.26 https://www.dohainstitute.org/) Trump, 24 Mart 2026 tarihinde gözde mareşali Pakistan Genelkurmay Başkanı General Asım Münir ile bir telefon görüşmesi gerçekleştirmiş ve onu, anlaşmayı Trump’ın şartlarıyla kabul etmesi için İran’a baskı yapmayı teşvik etmiştir. Ancak bunda da başarılı olamamıştır. İran, devlet televizyonu aracılığıyla yaptığı açıklamada Trump’ın bu planını reddettiğini duyurmuştur. Aslında bu reddediş, İran’ın bir “uydu devlete” dönüşmeyi reddettiği anlamına gelir. Buna karşılık İran, kendi beş maddelik planını sunmuştur. İran’ın talepleri arasında; “İranlı yetkililere yönelik suikastların durdurulması, ülkeye karşı yeni bir savaş açılmayacağına dair güvence verilmesi, savaş tazminatı ödenmesi, düşmanlıkların sona ermesi ve Hürmüz Boğazı üzerinde İran egemenliğinin tanınması” yer alıyor. (25.03.2026. Euronews) İran’ın sunduğu bu teklif, her ne kadar nükleer program ve balistik füze konularına değinmese de, Amerika’nın 15 maddelik planı ile hiçbir şekilde örtüşmemektedir... Dolayısıyla müzakerelerde hiçbir ilerleme kaydedilmemekte, olduğu yerde saymaktadır.

6- Ancak tüm bunlara rağmen, taraflar arasındaki iletişimin kapalı kapılar ardında ve dolaylı yöntemlerle devam ettiği görülmektedir. Zira İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, 31 Mart 2026 tarihinde El Cezire’ye yaptığı açıklamada, “Şu anda yaşananlar, doğrudan ya da bölgedeki dost ülkeler aracılığıyla yürütülen bir mesaj alışverişinden ibarettir.” dedi. ABD Başkanı Donald Trump’ın Orta Doğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff’tan doğrudan mesajlar aldığını belirten Arakçi, “Ancak bu süreç, müzakere yürüttüğümüz anlamına gelmiyor. İran’da belirli bir tarafla yürütülen herhangi bir müzakere söz konusu değildir. Mesajlar Dışişleri Bakanlığı üzerinden alınmakta, güvenlik kurumları arasında da iletişim sürdürülmekte ve tüm süreç, belirli bir çerçevede, hükümet aracılığıyla ve Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi’nin denetimi altında yürütülmektedir... “Müzakerelere ilişkin henüz bir karar almadık, ancak bu konuda değerlendirmelerimiz sürüyor ve savaşın sona ermesine yönelik şartlarımız açıktır. Ateşkesi kabul etmiyoruz, yalnızca İran’da değil, tüm bölgede savaşın tamamen sona ermesini istiyoruz. Bu kapsamda şartlarımız, saldırıların tekrar etmeyeceğine dair garanti verilmesi ve uğranılan zararların tazmin edilmesini içeriyor” ifadelerini kullandı.” Arakçi’nin bu ifadeleri tam anlamıyla iki yüzlü/çift dilli bir mahiyete sahiptir, zira hem temasların olduğunu kabul etmekte hem de müzakerenin olmadığını iddia etmektedir! Her hâlükârda bu durum, İran rejimi içerisinde müzakereye dünden razı olan bir kanadın varlığına delalet ettiği gibi Arakçi’nin da belirttiği üzere aralarındaki temasların devam etmesi sebebiyle Amerika’nın her an savaşı durdurup müzakerelere başlayabileceğini göstermektedir. Ancak Devrim Muhafızları, rejim içerisindeki diğer unsurlara göre daha sert bir tutum sergilemektedir. Zira hâlâ Amerika’nın Körfez bölgesindeki, çevresindeki ve işgal altındaki topraklardaki çıkarlarını hedef almakta ve müzakereleri reddetmektedir.

7- Yukarıdaki noktalar dikkatle incelenip üzerinde derinlemesine düşünüldüğünde, sorunun birinci bölümüne verilecek cevabın şu şekilde özetlenebileceği açığa çıkar:

A- Devrim Muhafızları; İran’ın Amerikan nüfuzundan tamamen kurtulması, tekrar onun yörüngesine dönmemesi, aksine bağımsız bir devlet haline gelmesi için ciddi bir direniş göstermektedir: “İran Devrim Muhafızları, düşmanların Hürmüz Boğazı’ndaki her türlü hamlesinin, deniz kuvvetlerinin kararlı bir misillemesiyle karşılaşacağını söyledi.” (04.03.2026 MTV Lübnan) “İran Devrim Muhafızları Sözcüsü İbrahim Zülfikari Perşembe günü yaptığı açıklamada, düşmanlar zelil olup teslim olana kadar savaşın devam edeceğini vurguladı ve saldırıların daha sert ve geniş bir tempoda süreceğini belirtti.” (02.04.2026 El-Eyyam News) “Trump’ın, ancak yeniden açılması halinde ateşkesi değerlendireceğini açıkladığı bir dönemde; İran Devrim Muhafızları Çarşamba günü yaptığı açıklamada, stratejik Hürmüz Boğazı’nın ülkenin düşmanlarına kapalı kalmaya devam edeceğini vurguladı.” (01.04.2026 Ahbar El-Yevm) Devrim Muhafızları, kendilerine ait bir Telegram kanalı üzerinden yaptıkları açıklamada, “Bundan sonra her suikasta karşılık bir Amerikan şirketinin yerle bir edileceğini” belirttiler. (01.04.2026 El Arabiya)

B- İran’daki rejimin mensupları ise güç ile zafiyet arasında bocalayıp durmaktadırlar. Onların (en büyük temennisi), güçleri yettiği müddetçe İran’ın Amerikan yörüngesinde dönmeye devam etmesini sağlamaktır. Bölgedeki pek çok devlet gibi İran’ın da Amerika’nın bir uydu devleti haline gelmesi onlar için pek de büyütülecek bir mesele değildir. Öyle görünüyor ki, Trump’ın İran içinde kendileriyle konuşabileceği (uygun) adamları mevcuttur: “ABD Başkanı Donald Trump, 23 Mart 2026 Salı akşamı yaptığı açıklamada; “İran’da doğru kişilerle muhatap olduğunu” söyledi; ABD ile konuşan kişilerin kimler olduğu sorulduğunda ise Trump, “Çünkü onların öldürülmesini istemiyorum” cevabını verdi. (23.03.2026 France 24) “Pakistanlı bir kaynak, Reuters’e yaptığı açıklamada; Pakistan’ın Washington’a yaptığı “Eğer onlar da öldürülürse konuşacak kimse kalmaz” uyarısının ardından, İsrail’in, Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ile Meclis Başkanı Mohammad Bagher Kalibaf’ı suikast listesinden geçici olarak çıkardığını ifade etti.” (26.03.2026 El Cezire)

C- Trump’ın bu savaştaki asıl gayesi; İran’ı emirlerini harfiyen uygulayan, petrol ve gazını bizzat kontrol ettiği, Hürmüz Boğazı’ndaki nüfuzun aslan payının kendisine ait olduğu bir uydu devlete dönüştürmektir! Kuşkusuz Amerika, savaşın hedeflerini azami ölçüde gerçekleştirecek bir tempoda seyretmesini istemektedir. Bu yüzden İran, Körfez’deki enerji tesislerini hedef alarak karşılık verse ve petrolün varil fiyatı zirve yapsa bile, Amerika, İran’daki enerji tesislerini vurarak gerilimi tırmandırma yoluna gidebilir, Hürmüz Boğazı’nı trafiğe açmadan yani İran’a ait veya İran’ın izin verdiği petrol tankerlerinin Umman Denizi’nden geçişini engelleyerek Hürmüz Boğazı’nı abluka altına alabilir.

* Rejim içerisinde Amerika’nın adamları olduğu sürece Trump’ın İran’ı uydu devlet hâline getirme hayalleri sona ermeyecektir... Amerikan yanlısı unsurlar iktidarı ele geçirdiklerinde ancak Trump’ın rüyaları gerçekleşmiş olacaktır.

* Ancak, savaşın seyrine göre Trump’ın bu adamlardan ümidi kesilir ve Devrim Muhafızları şu an olduğu gibi askeri olarak direnmeye devam eder ve ülkenin bütünlüğünü yeniden sağlarsa, işte o zaman İran bağımsızlığa doğru yönelecektir. Zira bu savaş, İran’ı Amerikan yörüngesinde tutan son köprüyü de yıkıp atmıştır.

İkincisi: Sorunun Lübnan ile ilgili ikinci kısmı: Yahudi varlığı Amerika’nın onayıyla Lübnan’ın Güney’ini Litani Nehri’ne kadar ilhak etmeye mi çalışıyor?

1- Lübnan’a gelince; El Cezire, 26 Mart 2026 tarihinde kaynaklara dayandırdığı haberinde “İran’ın, arabuluculara Lübnan’ın her türlü ateşkesin bir parçası olması gerektiğini bildirdiğini.” aktardı... Yisrael Katz 24 Mart 2026 tarihinde yaptığı açıklamada, Yahudi varlığı güçlerinin Güney Lübnan’da Litani Nehri’ne kadar uzanan bir bölgeyi kontrol altına alacağını duyurdu. Katz “Yerlerinden edilen siviller, İsrail’in kuzeyinde yaşayanların güvenliği sağlanmadan Litani’nin güneyine geri dönemeyecekler... Hizbullah’ın kullandığı Litani Nehri üzerindeki beş köprünün tamamını havaya uçurduk, Geri kalan köprüleri de kontrol edeceğiz ve Litani Nehri’ne kadar uzanan bir güvenlik bölgesi oluşturacağız.” dedi. (26.03.2024 Şarku’l Avsat) Lübnan Başbakanı da 19 Mart 2026 tarihinde CNN’e yaptığı açıklamada, Donald Trump’a bir mesaj gönderdiğini belirterek, “Sayın Başkan Trump’a, İsrail tarafıyla derhâl müzakerelere başlama konusundaki hazır olduğumuzu vurgulamak isterim.” dediğini kaydetti.

2- Buna göre Yahudi varlığının açıklamaları, Güney Lübnan’da Litani Nehri’ne kadar bir tampon bölge oluşturulacağına işaret etmekte ve bu bölgenin Lübnanlı sakinlerden boşaltılacağından bahsetmektedir. Ancak güneydeki direniş sebebiyle Yahudi varlığı ordusunun bunu gerçekleştirmesi hiç de kolay değildir. Zira Yahudi varlığı, Allah’ın ipini kopardıktan sonra insanların ipine tutunmadan savaşabilecek bir topluluk değildir. Dolayısıyla Amerika’nın saldırganlığı sona erdiğinde, Yahudi varlığı da otomatik olarak saldırılarını sona erdirecektir.

Üçüncüsü: Sorunun üçüncü kısmı, İslam’ı ve Müslümanları yeniden izzete kavuşturacak, küfür ve kâfirleri de zillete düşürecek olan Hilafet Devleti ile ilgili:

1- İslam beldelerinin mevcut yöneticilerinde hiçbir hayır yoktur; dolayısıyla onların doğru yola dönmelerini beklemek beyhudedir. Bu sebeple, ancak İslam Ümmeti’ne bel bağlanabilir. Ümmet, kendine ait bir devleti kurduğunda, o zaman doğru ve çelikten bir iradeye sahip, basiretli bir siyasi liderlik altında Raşidi Hilafet devletinde tek bir vücut olarak birleşeceklerdir... Ümmetin kahramanlıkları, tarih sayfalarına nakşedilmiştir. Dönemin en büyük iki imparatorluğu olan Pers ve Roma’yı birkaç yıl içinde yerle yeksan etmişlerdir. Milletler boyun eğene, devasa ordular önlerinde hezimete uğrayana ve kralların, imparatorların ve Kisraların taçları ayakları altına serilene kadar fetihlerini yeryüzünün doğusuna ve batısına kadar taşımaya devam etmişlerdir. İşte Amerika’nın sonu da böyle olacaktır! Allah’ın izniyle beli kırılacak, üslerini kapatmaya, askerlerini büyük bir utanç ve yenilgi içinde zillet ve hüsran kuyruğunu kıstırarak Atlas Okyanusu’nun ötesine çekmeye mecbur kalacaktır. Böylece Trump ve benzerlerinin burnu yere sürtülecektir.

قُل لِّلَّذِينَ كَفَرُواْ سَتُغْلَبُونَ وَتُحْشَرُونَ إِلَى جَهَنَّمَ وَبِئْسَ الْمِهَادُ “İnkâr edenlere de ki: “Siz mutlaka yenilgiye uğrayacak ve toplanıp cehenneme doldurulacaksınız. Orası ne fena yataktır!” [Ali İmran 12]

 

İran’ın Körfez’deki Amerikan askeri üslerine darbeler indirdiği doğrudur, Yahudi varlığına da benzer darbeler indirdiği de doğrudur ve bu darbelerin belirli bir güç seviyesi taşıdığı da doğrudur. Ancak Hilafet Devleti kurulmadıkça İranlı yöneticilerin Amerika’yı bozguna uğratması ve onu kendi kazdığı kuyuya düşürmesi mümkün değildir. Hilafet, Allah’a yardım edecek, Allah’ın hükümlerini uygulayacak ve dolayısıyla Allah’ın izniyle Allah’ın yardımına mazhar olacaktır. Adaleti ve cihadı ile dünyayı aydınlatacak, Allah da onu zaferiyle şereflendirecektir:

إِنْ تَنْصُرُوا اللهَ يَنْصُرْكُمْ وَيُثَبِّتْ أَقْدَامَكُمْ “Ey iman edenler! Eğer siz Allah’a (Allah’ın dinine) yardım ederseniz O da size yardım eder, ayaklarınızı kaydırmaz.” [Muhammed 7] İşte o zaman Amerika’ya maskesi düşene dek ders üstüne ders verilecektir. Zira Amerika bugün Müslümanlarla bizzat onların topraklarını ve havaalanlarını kullanarak savaşmakta; Yahudi varlığına yönelen saldırıları püskürtmek için de ajanlarını ileri sürmektedir. Hilafet devleti, bu işbirlikçilerin kalelerini başlarına yıkacak ve onları en rezil şekilde kalelerinden söküp atacaktır. Hilafet, bu kutlu yolda Müslüman halkları seferber edecek ve gücü, Müslüman coğrafyasının dışındaki Amerikan üslerine dahi yok eden coşkun bir sele dönüşecektir. Öyle şiddetli bir tufan kopacak ki; yolundaki tüm tağutların tahtlarını yerle bir edecek, Filistin’i özgürleştirecek ve Yahudi varlığını ayaklar altında çiğneyecektir. Her ne kadar birçok kişi bunu hayal olarak görse de bu, Allah’ın izniyle kolay ve mümkündür. Zira ümmet, akıp giden bir nehir gibi coşkun bir akideyi bünyesinde barındırmakta, şiddetli ve giderek artan zulümlerinden ötürü Amerika ve Yahudilere karşı içinde büyük bir kin beslemektedir. Bu zafer sahnelerine tanık olunacağı gün Allah’ın izniyle hiç de uzak değildir. Allah Subhânehu ve Teâlâ, o büyük zaferine izin verdiğinde bu zafer sahneleri gerçekleşecektir. Belki de İslam Ümmeti’nin o gün yapacakları ve savaş meydanlarında dillendireceği hakikatler, kalemin şu an tarif edebileceğinin çok daha ötesinde olacaktır. Allah, bu dünyadaki sünnetini şu kavli üzerine bina etmiştir:

وَكَانَ حَقّاً عَلَيْنَا نَصْرُ الْمُؤْمِنِينَ “Müminlere yardım etmek ise üzerimizde bir haktır.” [Rum 47]

H.17 Şevval 1447

M.04 Nisan 2026

Devamını oku...

Yahudi Varlığının Vahşeti ve Hain Yöneticilerin Sessizliği

Yahudi varlığı parlamentosu Knesset’te, Filistinli esir kardeşlerimiz hakkında idam cezasını öngören yasanın onaylaması; gazaba uğramış Yahudilerin zorbalığının ne dereceye vardığının apaçık bir delilidir. Bu mücrim yasanın; Gazze’de eşi benzeri görülmemiş katliamların sürdüğü ve Mescid-i Aksa’nın kapatıldığı bir dönemde onaylanmış olması da ayrıca çok daha vahim bir durumdur. Bu sadece yasal bir belge olmaktan öte Mübarek Toprak Filistin ve çevresinde Müslümanlara karşı yürütülen soykırım savaşının yasallaştırılması anlamına gelmektedir.

30 Mart 2026’da, sözde Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir başkanlığındaki bir lanetliler çetesi, Knesset koridorlarında bu kararı kutlamak için kadeh tokuşturdular. Ben-Gvir’in idam sehpası şeklinde bir rozet takması ve bunu “ulusal bir gurur” olarak adlandırması, iki milyarlık İslam Ümmeti ile alay etmektir ve Müslümanlara yönelik düşmanlığın en aşağılık tezahürüdür.

Yahudi varlığı Gazze halkının oluk oluk kanını akıtırken, Mescidi Aksa’yı kapatıp 6 bin Filistinli esir için idam sehpaları kurarken, İslam ülkelerindeki hain rejimlerin ölüm sessizliğine bürünmesi ise işin daha da acı ve can yakıcı tarafıdır! Bu rejimler, sanki hiçbir şey olmamış gibi Yahudi varlığıyla diplomatik ilişkilerini, resmi görüşmelerini ve ticari bağlarını sürdürmektedirler; böylece işlenen katliam ve zulümlerde ona ortak olmaktadırlar. İçi boş kınamaları ise, halkların öfkesini yatıştırmak için kullandıkları bir maskeden başka bir şey değildir.

Bu ihanet silsilesinde, Özbekistan rejiminin ve Müftü yönetimindeki Din İşleri İdaresi’nin rolü de ayrıca ibretliktir. Zira Özbek rejimi, mazlum Müslümanların çıkarlarını kararlılıkla korumak yerine, Yahudi varlığıyla siyasi ve ekonomik işbirliğini ve diplomatik ilişkilerini güçlendirmeye devam etmektedir. Hakkı haykırarak halkı uyandırması ve mazlumlara yardım etmeye çağırması gereken o sözde “âlimler” ise; idama mahkûm edilen kardeşlerimizin haklarını savunmak yerine Başkan’ın icraatlarına dua etmekten ve şükür vaazları vermekten başka bir şey yapmamaktadırlar.

Özbek rejimine, diyanet işlerine ve Müftüye diyoruz ki: artık hiçbir mazeretiniz ve hüccetiniz kalmamıştır; Tüm kırmızı çizgileri aşmış bulunuyorsunuz. Mücrim Yahudi varlığı ile dostluk kurduğunuz gün tüm kırmızı çizgileri aştınız. Özellikle din adına konuşan o “cübbeli ve sarıklı” güruha da diyoruz ki siz Allah’ın dinini az bir dünya menfaati karşılığında sattınız ve yöneticilerinizi Allah’tan başka rabler edindiniz! Bunun sonucunun her iki cihanda da zillet ve rüsvaylık olduğunu göreceksiniz. Bilin ki, bugün desteklediğiniz bu yöneticiler yarın işleri bitince sizi kolayca terk edecekler; Hesap günü Allah’ın huzurunda “Neden hakkı söylemediniz?” diye yakalarınıza yapışacaklardır. Bunun olacağında hiç bir şüphe yoktur. Eğer tövbe etmezseniz, o gün hâliniz son derece acı ve utanç verici olacaktır.

Ülkemizdeki Müslümanlara da diyoruz ki, Mübarek Filistin davası, tüm Ümmetin davasıdır. Yahudilerin esaretinde bulunan kardeşleriniz sadece sizin dualarınıza değil, aynı zamanda sizin pratik eylemlerinize de muhtaçtırlar. Gaspçı Yahudi varlığı onların idamına hükmederken, sadece dua etmekle ve af dilemekle yetinmek üzerinizdeki sorumluluğu ortadan kaldırmaz. Elinizden gelen her yolu kullanmalı; rejime, müftüye ve dinî kurumlara doğrudan ya da dolaylı baskı kurmalısınız. En azından onların duruşunun sizin duruşunuz olmadığını, aksine Filistin’deki kardeşlerinizin, yani hakkın ve adaletin safında yer aldığınızı açıkça göstermelisiniz.

Ve en önemlisi; sömürgeci Amerika ve Yahudi varlığının Gazze’de, Libya’da ve Irak’ta Müslümanlara karşı had safhaya varan katliamlarına, zulmüne ve zorbalığına son vermenin yegâne yolunun Hilafet Devleti’ni ikame etmek olduğunu idrak etmelisiniz! O zaman o mübarek devletimiz Hilafet, Mescidi Aksa’nın prangalarını parçalayacak, bölgedeki katliamlara son verecek ve Müslüman kardeşlerimizin boyunlarına dolanan o darağacı iplerini, bizzat o lanetli Yahudilerin boynuna geçirecektir. Nitekim Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

إِنَّمَا الإِمَامُ جُنَّةٌ يُقَاتَلُ مِنْ وَرَائِهِ وَيُتَّقَى بِهِ “İmam ancak bir kalkandır. Arkasında savaşılır ve onunla korunulur.”

Devamını oku...

Müslümanların Kanı Üzerinden Amerika’ya Hizmet Yarışı!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Müslümanların Kanı Üzerinden Amerika’ya Hizmet Yarışı!

 

Haber:

ABD ve Yahudi varlığının İran’a yönelik saldırılarıyla başlayan savaşın sona ermesi için yürütülen müzakerelerin tıkanması üzerine ABD basını, Türkiye ve Mısır’ın tıkanan diplomatik süreci yeniden canlandırmak için harekete geçtiğini ifade etti. Sürece ilişkin konuşan kaynaklar, ABD ve İran arasındaki olası müzakereler için İstanbul’a işaret etti. (2026.04.04 www.hurriyet.com )

 

Yorum:

Pakistan’ın ardından şimdi de Türkiye ve Mısır rejimleri, efendileri Amerika’yı içine düştüğü İran açmaz ve çıkmazından kurtarmak için seferber olmuş durumda. Pakistan’ın diplomatik kuryelik yapmasının hemen ardından Türkiye ve Mısır rejimlerinin de sahneye çıkıp kuryelik rolüne soyunmaları İran bataklığına batan sömürgeci efendilerine onurlu bir çıkış sağlamak için nasıl canhıraş çalıştıklarının açık bir kanıtıdır. Zira onlar, efendileri sömürgeci Amerika’nın bölgedeki çöküşü veya zayıflamasının, doğrudan doğruya kendilerinin de çöküşü ve sonu olacağını çok iyi biliyorlar.

Yazık, Türkiye, Mısır ve Pakistan’daki aşağılık bu hain rejimler, İslam Ümmeti’nin gücünü ve kaynaklarını, Amerika’yı içine düştüğü bataklıktan kurtarmak için seferber etmektedirler. Gazze iki yıldır kan ağlarken, katliam ve soykırım altında inim inim inlerken neredeydiler? Neden harekete geçip Yahudi varlığını tarihe gömmediler? Neden oluk oluk akan Müslüman kanına sadece izlemekle yetindiler? Efendileri Amerika için gösterdikleri aynı hassasiyeti neden Müslüman Gazze halkı ve Mescidi Aksa için göstermiyorlar?

Ajan rejimlerin, efendileri küstah Trump’ı içine düştüğü bataklıktan kurtarmak için sergiledikleri bu telaş ve seferberlik hali, bu hain ve uşak rejimlerin iktidarlarını koruma güdüsüyle hareket ettiklerinin ve sömürgeci Amerika’ya olan göbek bağlarının ne denli derin olduğunun tescilidir. ABD ve beslemesi Yahudi varlığı Gazze, Lübnan ve İran’da Müslümanların üzerine bomba yağdırırken, Ankara ve Kahire’nin diplomatik süreç peşinde koşması, celladın elindeki bıçağı bileylemekten başka bir şey değildir. Her gün televizyon karşısına geçip ulusal savunma ile övünen, “küresel” devlet olmaktan dem vuran, sahte kahramanlık anlatıları sunan Erdoğan, Müslümanların dertlerine derman olmak için değil, sömürgeci kâfir Amerika’ya onurlu bir çıkış sunmak üzere adeta bir itfaiye eri gibi sahaya sürülmüştür. Müzakereler için İstanbul’un işaret edilmesi ise, Hilafet’e başkentlik yapmış bu aziz şehrin ve bu halkın İslami kimliğine yapılmış bir hakarettir, ihanettir.

Bu rejimlerin, kışlalarına hapsettikleri devasa ordularını seferber edip İran’da, Filistin’de, Lübnan’da ve diğer bölgelerde akan Müslüman kanının intikamını almak, “kırmızı çizgileri” olduğunu söyledikleri Mescidi Aksa’yı Yahudilerin pisliğinden temizlemek yerine bu orduları Trump’ın Barış Kurulu’nda meze yapmaları, Amerika’nın beslemesi Yahudi varlığını bölgede kalıcılaştırmak için Gazze’ye göndermeleri bunların ne denli ihanet çukuruna battıklarının en bariz göstergesidir. Bu durum, bu rejimlerin İslam’a ve Müslümanlara değil, başta Amerika olmak üzere sömürgeci Batı’ya hizmet etmek üzere kurgulanmış sanal yapılar olduğu kanıtlar.

Amerika’yı kıble edinenler, izzeti Allah katında değil de kâfirlerin yanında arayanlar, şunu iyi bilmelidirler ki ebediyen zilletten kurtulamayacaklar, tarihin karanlık sayfalarında ihanetleri ve acziyetleri ile anılacaklardır. Amerika ve Yahudilerin bölgede Müslümanlara karşı yürüttükleri Haçlı Seferi ve İslam ülkelerindeki ajan rejimlerin ihanetleri; İslam Ümmeti’nin bu sahte yöneticilerden kurtulup, sömürgecileri ve onların nüfuzlarını İslam beldelerinden söküp atacak olan yegâne güce, Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafet’e ne kadar muhtaç olduğunu bir kez daha gözler önüne sermektedir.

«إِنَّمَا الْإِمَامُ جُنَّةٌ، يُقَاتَلُ مِنْ وَرَائِهِ وَيُتَّقَى بِهِ»
“İmam (Halife) ancak bir kalkandır; onun arkasında savaşılır ve onunla korunulur.”

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ercan Tekinbaş

 

Devamını oku...

Güçler Arası Büyük Dengesizlik ve Çaresizlik: Devrim, Suriye'nin Aklını Nasıl Yeniden Şekillendirdi?

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Güçler Arası Büyük Dengesizlik ve Çaresizlik: Devrim, Suriye'nin Aklını Nasıl Yeniden Şekillendirdi?

 

Haber:

Son günlerde Suriye’nin çeşitli illeri, işgalci Yahudi varlığının hapishanelerindeki Filistinli esirlere destek vermek ve Knesset’in kısa süre önce kabul ettiği esirlerin idamına ilişkin yasayı protesto etmek amacıyla, protesto eylemlerini ve kitlesel gösterileri temsil eden geniş çaplı halkçı faaliyetlere tanık olmuştur. Bu hareketlerin en belirgin olanları Dera ve Kuneytra illerinde yaşandı; zira katılımcılar direnişi destekleyen sloganlar attılar ve bu sahne, Suriye halkının Filistin davasına yönelik ilgisinin giderek arttığını yansıtmaktadır.

Bu etkinlikler, Yahudi varlığı çevrelerinde ve oradaki sosyal medya platformlarında büyük bir yankı uyandırdı. Zira kullanıcılar, gösterileri ve Yahudi bayraklarının yakılmasını belgeleyen videoların yaygınlaşmasından duydukları endişeyi dile getirerek, sahneyi eşi benzeri görülmemiş ve endişe verici olarak nitelendirdiler.

Yahudilerin yorumlarında, çocukların bu etkinliklere katılarak esirler için marşlar söylediklerine de dikkat çekildi. Yahudi analistler, bu sahnelerin erken yaşta kökleşen düşmanca bir söylemi yansıttığını değerlendirerek, bunun gelecek nesillerin bilinç oluşumu üzerindeki sonuçları konusunda uyarıda bulundular. Tepkiler, Suriye devletinin Filistin meselesine yönelik gelecekteki herhangi bir yönelimini engelleme gerekçesiyle Dera’nın ve diğer Suriye bölgelerinin işgal edilmesini talep eden açık Yahudi çağrıların yapılmasına kadar tırmandı.

Buna karşılık gözlemciler, bu gösterilerin büyüklüğü ve verdiği mesajlar açısından Suriye’nin güncel bağlamında dikkat çekici bir olgu oluşturduğunu belirtirken, bunların önceki siyasi koşullar altında gerçekleşmesi mümkün olmayan, halkın kendini ifade etme biçimindeki derin dönüşümleri yansıttığını vurguladılar.

Yorum:

Ne bekliyordunuz?! Devrimin on yılı aşkın süresince tanık olduğumuz şey, sadece despot bir güçten kurtulmak değildir; aksine eskimiş mefhumlara ve fikirlere karşı da bir devrimdi; zira “Göz iğneye karşı koyamaz”, “Duvar dibinde yürü” ve “Bin göz ağlasa da annemin gözü ağlamaz” gibi mefhumlar, Esad rejiminin bencilliği ve korkuyu nefislerde pekiştirmek için kullandığı araçlardı.

Nitekim devrim başladığında, bu zincirleri kırmış ve mefhumları düzeltmiştir; zira bir annenin sabırla oğluna veda ettiğini gördüğümüz gibi her şehit cenazesi ile birlikte daha da alevlenen halkın iradesi karşısında, rejimin “asla yıkılmayacak” efsanesinin nasıl çöktüğünü de gördük. Bugün yaşananlar, bu doğru bilinçlendirmenin doğal bir sonucudur.

Yıllar boyunca Esad rejimi, Yahudi varlığını yenilmez bir güç olarak tanıtmış ve onunla barış yapmanın hayatta kalmak için tek seçenek olduğunu savunmuştu. Ancak gerçeklik bunun tam tersini kanıtlamıştır; zira muhlis mücahitlerden oluşan küçük bir grubun, bu varlığın askerlerini nasıl bozguna uğratıp onları kaçırdığını ve işgal söyleminin de hegemonyadan varlığa dönüştüğünü gördük. Sadece birkaç ay içinde kurtuluş somutlaşmış olup bu fikir, Neva’daki Haraş el-Cübeyliye ile Beyt Cin bölgesindeki çatışmaların ardından kesinleşti; zira bu iki olay, gerçekten bu düşmanın zayıflığını kanıtlamıştır.

İnsanların mefhumlarını saptırmaya çalışanlar başarısızlığa uğramıştır; bugün yaşananlar ise, Peygamberimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in tek bir beden olarak tanımladığı bir ümmetin doğal bağlamıdır. Bu yüzden halkın bilincini ve kimliğini yeniden kazandıktan sonra, Şam’ın onuru ve devriminin, Filistin’in acısıyla etkileşime girmesi son derece doğaldır. Bu ise, birçok kişinin her fırsatta ortadan kaldırmaya çalıştığı ancak gerçekliğin gücünün kendini dayattığı doğal bir birleşme durumudur.

Olanlara şaşırmayın ve güç ya da fikir yoluyla buna karşı durmayın; yoksa halklar sizi, Esad rejimini koyduğu o düşman kategorisine koyar. Zira durumlar gelişmekte ve her olayla birlikte insanların bilinci daha da güçlenmektedir. Dolayısıyla bu akıma karşı durmak büyük bir hata ve tehlikedir; zira çarpıtma eylemleri, sahibini Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in davetiyle savaşanların safına koyar; o halde kendinizi, bu konuma koymaktan sakının.

Bölge değişmekte olup büyük hedeflere yaklaşmak, her zamankinden daha yakındır. Meydana gelenler, fıtratlarını geri kazanan ve mefhumlarını düzelten mübarek insanlar tarafından yapılan mübarek bir harekettir… Allah’a hamd ve şükürler olsun.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Abdu ed-Della - Suriye

Devamını oku...

Jeopolitik Rekabet Meydanında Orta Asya

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Jeopolitik Rekabet Meydanında Orta Asya

Orta Asya artık dünya siyasetinde marjinal bir bölge değil; aksine büyük güçlerin çıkarlarının kesiştiği bir arenaya dönüşmüştür. Bölge, önemini sadece coğrafi konumu, kaynakları ve ulaşım koridorları nedeniyle değil, aksine toplumundaki derin dini yapısı nedeniyle de kazanmaktadır.

Sovyetler Birliği'nin dağılmasının ardından bölge yeniden İslam'a dönmeye başlamıştır. Bu durum, sömürgeciler için olası ideolojik bir tehdit ve kontrolün sıkılaştırılmasını gerektiren siyasi bir faktör olarak kabul edilmektedir. Ancak bölgenin İslam’a olan ilgisi sadece 1991 yılında ortaya çıkmamıştır; aksine Orta Asya, yüzyıllar boyunca İslam ülkelerinin ayrılmaz bir parçası olmuştur.

O bölgede Buhara, Kokand ve Hiva gibi hanlık devletleri vardı ve bu devletlerin yönetim sistemleri şeriat hükümlerine dayanmaktaydı. Aile ilişkilerini, ticareti ve yargıyı şeriat düzenliyordu. Ayrıca şeriat kadılarının ve alimlerin konumu, yöneticilerin konumundan daha aşağı değildi.

Şerî okulları fikri ortamın şekillenmesine katkıda bulunmakta olup bölge, Osmanlı Hilafetinden Hindistan’a kadar uzanan geniş İslam hadaratının bir parçasıydı. Sovyet yönetimi öncesinde bölge, Türkistan adıyla biliniyordu.

Bölgenin Rus İmparatorluğu çerçevesine katılması, ardından Sovyetler Birliği'nin kurulması, şiddetli bir medeniyet çatışmasının ortaya çıkmasına yol açmıştı. Sovyet rejimi onu, dini yönetim yapısından ve toplumsal düzenden dışlamaya çalışmıştır. Bu kapsamda alimler ortadan kaldırılmış, camiler kapatılmış, resmi din adamları denetim altına alınmış ve dini eğitim asgari düzeye indirilmişti. İslam artık teşrî için bir kaynak olmaktan çıkmış; aksine sadece bireysel bir tezahür olarak sınırlandırılmıştı. Dini seçkinlerin yerini parti kadroları almış ve böylece bölgeye tamamen seküler ve ateist bir model dayatılmıştır.

Bununla birlikte İslam, insanların kalplerinde yaşamaya devam etmiş ve tamamen yok olmamıştır. Dolayısıyla aile geleneklerinde, toplumsal adetlerde ve toplumsal hafızada yer edinmiştir. Sovyetler Birliği'nin dağılmasının ardından insanlar, doğal bir şekilde dini kimliklerine geri dönmeye başladılar; böylece her yerde camiler inşa edilmiş, şerî okullar açılmış, dine bağlı olanların sayısı gözle görülür bir şekilde artmış ve insanlar tarihleri ve kültürleri konusunda bir dayanak aramaya başlamışlar; böylece uzun süredir yasaklanmış olan değerlere geri dönmüşlerdir. Dahası İslam, bağımsızlık bayrağı altında yeni ortaya çıkan ülkelerin gidişatını bile etkilemeye başlamıştır.

İşte bizzat bu tarihsel sahne, mevcut durumu daha da karmaşık bir hale getirmiştir; burada mesele yeni bir ideoloji girdirilmesi ya da yayılmasıyla ilgili değil, aksine yüzyıllar boyunca bölgeyi şekillendiren değerlere geri dönülmesiyle ilgilidir. Ancak bu süreç, küresel politikanın etkisi, büyük güçler arasındaki rekabet ve İslam’ın hasımları tarafından kullanılan modern gözetim teknolojilerinin gölgesinde cereyan ediyordu. Bu nedenle ister Rusya ister Çin ister Batı ülkeleri olsun, tüm dış güçlerin İslam'a karşı tutumu, her şeyden önce kendi rejimlerinin güvenliğini korumaya dayanmaktadır.

İslam’ın siyasi alanda bu rejimlerle rekabet edebilme ve günlük yaşamın sorunlarına gerçek çözümler sunabilme gücü, onlar için ciddi bir tehdit teşkil etmektedir. Bölge sakinleri, ilerlemeye ve onurlu bir yaşama götüren İslam’ın gücünü unutmamıştır. Bu da sömürgeci güçleri, İslam’ın mevcut laik rejimlerin yerine geçecek siyasi bir alternatif haline gelme olasılığını hesaba katmaya zorlamaktadır.

Böylece Orta Asya bugün, İslam hadaratı, ateist Sovyet yapısı ve laik Batı rekabeti gibi üç tarihi hattın kesişme noktasında durmaktadır. Tüm bunlara bakıldığında İslam faktörü, bugün yeniden ortaya çıkmaya başlayan kimliğinin derin temelini oluşturmaktadır. Buradan hareketle aşağıda, Orta Asya'da nüfuz için büyük güçler arasında yaşanan rekabetin faktörlerini sunacağız:

Rusya:

Rusya açısından Orta Asya, sadece komşu bir bölge değildir. Zira son 150 yıl boyunca Orta Asya'nın tarihsel bir arka bahçe olduğu ve bunun yokluğunun Rus devlet yapısını zayıf gösterdiği yönündeki bir algı, Rus stratejik bilincinde kök salmıştır.

Bu nedenle bölgedeki nüfuz kaybı, sadece jeopolitik bir gerileme olarak değil, aynı zamanda iç gerilimlere ve parçalanma ihtimaline yol açabilecek bir adım olarak görülmektedir.

Kremlin hala Sovyet sonrası alanda oyunun kurallarını belirleyici kılan imparatorluk fikrine tutunmaya çalışmaktadır. Zira Rusya kendini, bölgede güvenliğin garantörü, anlaşmazlıkların hakemi ve karar alma sürecinin ana merkezi olarak dayatmaya çalışmaktadır. Orta Asya ülkelerinin bağımsız ve çok yönlü bir politika izlemeye yönelik her türlü girişimi ya da Batılı güçlerle işbirliğini derinleştirme çabası Moskova'da endişe uyandırmakta ve genellikle sert tepkilerle karşılanmaktadır.

Ayrıca Amerika, İngiltere ve Avrupa Birliği’nin gösterdiği ilgi, doğal bir rekabet olarak değil, Rusya’nın “tarihi sorumluluk alanı” olarak adlandırdığı sınırlar içindeki genişlemenin bir uzantısı olarak görülmektedir. Kremlin'in mantığına göre, Orta Asya'yı kaybetmek, dış baskıların artması ve Rusya'nın kendi içindeki ayrılıkçı eğilimlerin büyümesi anlamına gelmektedir. Bu nedenle her ne pahasına olursa olsun bölgeyi korumaya çalışmaktadır.

Rusya, Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü gibi yapılar aracılığıyla, “terörle” mücadele alanındaki işbirliğini düzenlemeye, ortak tatbikatlar tanzim etmeye, yasaklanmış örgütlerin listelerini koordine etmeye ve bilgi alışverişinde bulunmaya çalışmaktadır. Ayrıca Rus uzmanlar, bölgedeki güvenlik birimlerine doğrudan danışmanlık hizmeti vermeye katılmakta ve dini altyapıya sıkı bir denetime, bağımsız İslami grupları kısıtlamaya ve devletin denetimi altındaki din adamlarının rolünü güçlendirmeye dayalı bir yaklaşımı desteklemektedirler.

Ayrıca göç faktörü de ek bir gerginlik yaratmaktadır. Zira milyonlarca Orta Asyalı Rusya’da çalışmakta olup bu kişilerin havale ettikleri para, ülkelerinin ekonomileri için önemli bir destek teşkil etmektedir. Ancak Rusya'da göçmenlik sistemini sıkılaştırma politikası giderek artmaktadır; zira belirli kotalar uygulanmakta, denetimler yoğunlaştırılmakta, sınır dışı işlemler gerçekleştirilmekte ve iş fırsatlarına kısıtlamalar getirilmektedir. Bu önlemlerin arkasında yalnızca sosyal ve ekonomik dürtüler durmamakta; aynı zamanda bağımsız dini örgütlerin kontrolden çıkacağına dair bir korku da yatmaktadır. Zira kendi kendini yönetebilen Müslüman ülkeleri, Rus seçkinler tarafından siyasi istikrarsızlığın olası bir kaynağı olarak görülmektedir. Böylece çelişkili bir durum ortaya çıkmaktadır; zira Rusya, ekonomik açıdan bölgeden gelen işgücüne ihtiyaç duymakta ancak aynı zamanda uzun vadeli demografik ve ideolojik sonuçlardan korktuğu için bu işgücü akışı kısıtlamaktadır. Bu durum da ilişkileri daha da karmaşık hale getirmekte ve gizli olan gerilimi güçlendirmektedir.

Sözün özü, Rusya’nın Orta Asya stratejisi, imparatorluk statüsünü korumak, alternatif nüfuz merkezlerinin ortaya çıkmasını engellemek ve İslam faktörünü sıkı bir denetim altına almak gibi birbiriyle bağlantılı üç dürtüye dayanmaktadır.

Kremlin, bölgeyi nüfuz alanı içinde tutmaya çalışmaktadır; bunu ise sadece dış politikadaki konumunu korumak için değil, aksine aynı zamanda iç parçalanma süreçlerinin ortaya çıkmasını önlemek için de yapmaktadır. Rus stratejik düşüncesine göre, “arka bahçeyi” kaybetmek, zaten ideolojik bir zayıflık yaşayan birlik içindeki çatlakların artması anlamına gelmektedir. Bu nedenle Moskova'nın bu bölgedeki politikası son derece hassas ve inatçı olup çoğu zaman da uzlaşmaz bir nitelik taşımaktadır.

Çin:

Çin için Orta Asya sadece komşu bir bölge değildir; zira her şeyden önce Orta Asya, Orta Doğu ve Avrupa’ya uzanan bir kara köprüsü ve bir enerji arteri olup bir zamanlar tek bir alanın parçası olan İslami Doğu Türkistan’ın çevresindeki tampon bir bölgedir. Pekin açısından coğrafya stratejik bir önem taşımaktadır; zira batı sınırlarının istikrarı, devletin iç birliğiyle doğrudan bağlantılıdır.

Çin'in politikasındaki temel eğilim, Doğu Türkistan Uygur bölgesindeki İslam faktörünü etkisiz hale getirmektir. Zira son yıllarda Müslümanları izlemek ve takip etmek için en geniş sistemlerden birini kurmuştur. Uluslararası insan hakları örgütlerinin tahminlerine göre, orada “mesleki eğitim merkezleri” adı verilen ve birkaç milyon kişiyi barındıran açık hava hapishaneleri kurulmuştur. Ayrıca yoğun video gözetim sistemleri kurulmuş olup davranışları izlemek için dijital gözetim araçları, veri analizi ve iletişim izleme yöntemleri kullanılmaktadır. Bu sıkı denetim sisteminin yanı sıra, dini faaliyetlere kısıtlamalar getirilmiş, Müslümanların doğumlarına yönelik kontrol önlemleri sıkılaştırılmış ve devlet sistemi dışında dini eğitim yasaklanmıştır.

Çin'in Orta Asya'ya komünist ideolojiyi ihraç etmeye çalışmadığını belirtmek önemlidir. Yani onun stratejisi, ilk etapta genişlemeye değil, aksine ekonomik nüfuz kazanmaya ve teknolojik kontrol dayatmaya dayanmaktadır. Ancak bağımsız herhangi bir İslami örgüte yönelik ağır baskıya dayanan iç politikası, yatırımlarını ve altyapısını korumak için gerekli gördüğünde aynı yaklaşımı sınırları dışında da uygulamasının fiilen önünü açmaktadır.

Çin, Kuşak ve Yol Projesi sayesinde bölgenin ekonomisine derinlemesine nüfuz etmeyi başarmıştır. Zira Çin'i Kırgızistan ve Kazakistan üzerinden Avrupa'ya bağlayan otoyollar ve demiryolu hatları inşa edilip modernize edilmiştir. Ayrıca Çin-Kırgızistan-Özbekistan demiryolu hattı da inşa edilmektedir. Türkmenistan'dan Özbekistan ve Kazakistan üzerinden Çin'e uzanan gaz boru hatları faaliyete geçmiştir. Ayrıca Horgos kavşağı da dahil olmak üzere Kazakistan-Çin sınırındaki kuru limanlar da genişletilmiştir. Yine enerji projeleri, elektrik hatları ve sanayi bölgeleri de finanse edilmektedir.

Krediler, etki oluşturmak için ana araçlarından biri haline gelmiştir. Zira Çinli bankalar, devlet garantileriyle büyük meblağlarda krediler sağlamakta ve bu da mali bağımlılığı artırmaktadır. Aynı zamanda Çin, bölgedeki ülkelerin iç işlerine açıkça müdahale etmiyormuş ve egemenliklerini saygı duyuyormuş görünmeye çalışmakta ancak bu politikası, pratikte sadece istikrarın korunmasının ve kendi çıkarlarının güvence altına alınmasının gölgesinde uygulanmaktadır.

Aynı zamanda sadece altyapı yaygınlaşmamakta, aksine bununla birlikte bir güvenlik modeli de yaygınlaşmaktadır. Zira şüpheli gruplar hakkında bilgi paylaşımına yönelik anlaşmalar imzalandığı gibi gözetim teknolojileri, dijital yüz tanıma kameraları ve siber gözetim araçları da temin edilmektedir. Ayrıca Çin, güvenlik uzmanları eğitmekte ve güvenlik kurumları arasındaki bağları güçlendirmektedir. Dolayısıyla onun bu yaklaşımı pragmatik bir nitelik taşımaktadır; zira Çin için istikrar, özgürlükten çok daha önemlidir.

Klasik imparatorlukların aksine Çin, doğrudan bir kontrol dayatmaya çalışmamakta ancak Çin, bölgedeki ülkelerin siyasi kararlarında Çin’in çıkarlarını dikkate almak zorunda kalacakları ve bunlardan kaçınamayacakları bir bağımlılık düzeyi oluşturmaya çalışmaktadır.

Rusya, tarihsel ve askeri mantıkla bölgedeki nüfuzunu korurken Çin ise varlığını, ekonomi ve teknoloji yoluyla pekiştirmektedir. Dolayısıyla Çin'in uzun vadeli hedefleri ve sistematik yöntemleri vardır. Çin’in Orta Asya’ya yaklaşımının özelliği, ülke içindeki bağımsız İslami örgütlere yönelik şiddetli baskı ile pragmatik ekonomik genişlemeyi bir arada sürdürmesinde yatmaktadır.

Amerika Birleşik Devletleri:

Amerika açısından Orta Asya hiçbir gün tamamen marjinal bir konu olmamış ancak aynı zamanda birinci dereceden bir öncelik haline de dönüşmemiştir. Ama Sovyetler Birliği'nin dağılmasının ardından, bağımsızlık destek programları, nükleer güvenlik ve enerji kaynaklarının çeşitlendirilmesi yoluyla bölgedeki faaliyetlere katılmaya başlamıştır. Geçen yüzyılın doksanlı yıllarında, bölgenin Rusya'ya olan bağımlılığını azaltmak amacıyla Kazakistan'da nükleer silahsızlanma çalışmalarına yatırım yapmış, sınır güvenliğini güçlendirmiş ve petrol ve gaz ihracatı için alternatif güzergâhlar geliştirmiştir.

11 Eylül 2001 olaylarının ardından ona olan ilgisi keskin bir şekilde artmıştır. Zira Orta Asya, Afganistan'daki operasyonların arka üssü haline gelmiş olup Özbekistan ve Kırgızistan'da askeri tesisler kurulmuş ve güvenlik alanlarında işbirliği ve İslam'la mücadelede koordinasyon güçlendirilmiştir.

Ancak Afganistan'daki askeri varlığın azaltılmasıyla birlikte ABD'nin bölgeye olan ilgisi gerilemeye başlamıştır. 2000'li yılların ikinci yarısına gelindiğinde odak noktası, Orta Doğu ile Hint ve Pasifik bölgelerine kaymıştır. Böylece Orta Asya’yı ikincil bir yön olarak ele almaya geri dönmüştür. Bu da askeri üslerin kapatılmasına ve faaliyet düzeyinin azalmasına yol açmış olup bu ise Rusya'yı sevindirmiş ve ilişkiler esas olarak diplomatik ve ekonomik bir nitelik kazanmıştır.

2021 yılında Afganistan'dan askerlerini çekmesinin ardından ABD, bölgeye farklı bir vizyonla geri dönmüştür; zira artık burayı askeri bir üs olarak değil, aksine Rusya ve Çin'i kontrol altında tutmak için bir unsur olarak görmektedir. Bu yüzden Orta Asya’nın beş ülkesini ve Amerika’yı bir araya getiren C5+1 formatı güçlendirilmiştir. 2023 yılında, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nun aralarında bölge liderleri ile ABD Başkanı arasında bir görüşme gerçekleştirilmiş olup bu da ilginin geri döndüğünün sembolik bir teyidi olmuştur. Toplantıda ulaşım, enerji ve nadir mineraller gibi konuların yanı sıra güvenlik meseleleri de ele alınmıştır.

Son yıllarda Kazakistan ve Özbekistan liderlerinin ABD'ye yaptığı ziyaretler, somut sonuçlar doğurabilecek pratik bir nitelik taşımaktadır. Zira yatırım, enerji, nadir mineraller ve dijital teknolojiler alanlarında anlaşmalar imzalanmıştır. Washington, resmi bir siyasi-askeri ittifak talep etmeden ekonomik ortaklığı derinleştirmeye hazır olduğunu göstermektedir. Ayrıca Moskova ve Pekin'e olan bağımlılığı azaltacak alternatifler sunmak ve Batı pazarlarına ve teknolojisine yönelik yolu açmak yoluyla ilişkilerini çeşitlendirmeye çalışmaktadır.

Bu mesele, ABD'nin stratejisinde önemli bir rol oynamaktadır; zira ABD, kendisini uluslararası güvenliği sağlama konusunda lider olarak sunmak yoluyla aşırılıkla mücadelenin küresel boyutunu korumaya çalışmaktadır. Bu çerçevede bazı fikri programların finansmanında kesintiye gidilmesine rağmen, odak noktası hâlâ “aşırılıkçılığın” önlenmesi, gençlerle yönelik programlar, eğitim girişimleri ve geleneksel dini kurumların desteklenmesi olmaya devam etmektedir.

Aynı zamanda ABD, İbrahim Anlaşmaları da dahil olmak üzere Orta Doğu'da ilişkilerin normalleşmesini amaçlayan diplomatik girişimleri desteklemektedir. Orta Asya ülkeleri arasından Kazakistan bu sürece resmi olarak katılmıştır. Ayrıca bölgenin, Yahudi varlığıyla işbirliği konusunda bir diyaloga dahil edilmesi için düzenli çabalar sarf edilmektedir.

ABD’nin bölgeye yönelik politikası, Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından aktif müdahil olma, ardından Afganistan’daki operasyon sırasında askeri işbirliği, sonra ilginin azalması aşaması ve son olarak da şu anki pragmatik geri dönüş gibi üç aşamadan geçmiştir. Bugün Amerika, bölge üzerinde kapsamlı bir hakimiyet kurmaya çalışmamaktadır. Onun şu anki hedefi, bölgenin Rusya veya Çin’in tam etkisine girmesine izin vermeden onun stratejik ilgi alanı içinde kalmaya devam etmesini sağlamak ve aynı zamanda güvenlik meseleleri ile İslam’la ilgili gündem konularında küresel liderlik rolünü korumaktır.

İngiltere:

İngiltere, tarihsel olarak İslam belesinin ve Orta Asya'nın mevcut gerçekliğinin şekillenmesinde temel bir rol oynamıştır. Londra, şeriatla yönetim sistemini koruyan Osmanlı Hilafetine karşı büyük çaba sarf etmiş ve onun parçalanmasına pratik olarak katkıda bulunmuştur. Gücünün azalmasına rağmen İngiltere, şerî İslami otoriteyi baltalamayı amaçlayan karmaşık komplolar ve yıkıcı faaliyetler uygulamaya devam etmiş; bu da Müslüman bölgelerdeki siyasi istikrarı zayıflatmıştır.

Mevcut zamanda İngiltere’nin bölgedeki etkisi, seçkin kesimlerle ve finansal kanallarla çalışmak yoluyla ortaya çıkmaktadır. Bu yüzden Londra, bölgedeki siyasi ve ekonomik elitlerin sermayelerini muhafaza ettikleri en önemli merkezlerden biri olmaya devam etmektedir. Yatırım mekanizmaları, hukuki araçlar, eğitim programları, üniversite bursları ve öğrenim bursları aracılığıyla İngiltere, kendi çıkarlarını ileriye taşıyabilecek kadrolar ve uzmanlardan oluşan bir ortam oluşturmaya çalışmaktadır.

Bunun yanı sıra Londra, devlet kurumlarının reformu konusunda danışmanlık desteği sunmakta ve Batı standartlarına uygun bir idari ve hukuki yapının oluşturulmasına katkıda bulunmaktadır. Bu da ona bölge ülkelerinin iç politikaları üzerinde etki etme imkânı sağlamaktadır.

İslam faktörüyle ilgili olana gelince; İngiltere her zamanki gibi ikili bir tutum sergilemektedir. Zira bir yandan Londra, İslam'ın seküler topluma entegre edilmesine açıkça destek verdiğini ilan etmektedir. Diğer yandan da İngiltere, mevcut seçkinlere veya onların çıkarlarına meydan okuyabilecek bağımsız dini hareketlerin gelişmesini engellemek amacıyla, kendi deyimiyle aşırılıkçılık ve İslami siyasete karşı çıkmaya devam etmektedir. Londra, bu bölgeyi, İslami etkilerin yeniden güçlenmesini engelleme stratejisinin önemli bir düğüm noktası olarak görmeye devam etmektedir. Böylece İngiltere, İslam'a karşı düşmanca rolünü korumaya devam etmektedir.

Avrupa Birliği:

Avrupa Birliği açısından Orta Asya hiçbir gün doğrudan kontrol veya tam hegemonya altındaki bir bölge olmamıştır; aksine ekonomik ve siyasi etki alanı ve kaynaklar için bir temel olarak ilgi odağı olmuştur. Avrupa, tarihsel olarak bu bölgeyi Asya'nın “arka bahçesi” olarak gördüğü gibi ticaret açısından önemli, ancak uzak ve doğrudan müdahaleye elverişsiz bir bölge olarak görmüştür.

19. yüzyılın sonlarından 20. yüzyılın başlarına kadar Avrupalı güçler, bölgedeki petrol, doğalgaz ve transit yollarına erişim konusunda rekabet ettiler ancak Sovyetler Birliği’nin ve daha sonra Rusya’nın muhalefeti nedeniyle temkinli olmuşlardır.

Sovyetler Birliği'nin dağılmasının ardından Avrupa Birliği, hızla bölgede yeni bir ekonomik ve siyasi sistemin oluşturulmasına dahil olmuştur. Nitekim ilk misyonlar, reformları desteklemeye, uluslararası kuruluşlara entegrasyona ve piyasa ekonomisinin geliştirilmesine odaklanmıştır. Esas olarak da liberal yönetim standartlarına odaklanmıştır; zira Avrupa, şeffaflık, yasaların modernizasyonu ve yolsuzlukla mücadele sloganları altında nüfuzunu genişletmeye çalışmaktadır.

Tam da bu dönemde Avrupa Birliği, “Doğu Ortaklığı” çerçevesi gibi Orta Asya ülkeleriyle diyalog mekanizmaları oluşturmaya başlamasının yanı sıra Kazakistan, Özbekistan, Kırgızistan ve Tacikistan ile de ayrı ayrı stratejik anlaşmalar imzalamıştır. Bugünkü stratejisi ise, “yumuşak güce” odaklanmaya dayanmaktadır.

Orta Asya enerji kaynakları açısından zengindir; zira Kazakistan büyük petrol rezervlerine sahip olduğu gibi Türkmenistan ve Özbekistan’da ise doğal gaz yatakları bulunmasının yanı sıra Kırgızistan’da da büyük miktarda uranyum ve nadir mineraller mevcuttur. Bu yüzden Avrupalı şirketler bu kaynakların çıkarılması ve nakliyesinde aktif olarak yer alırken, aynı zamanda bölge ülkelerinin Avrupa teknolojisine ve Batı yönetim standartlarına bağımlılığını da pekiştirmeye çalışmaktadır.

Ayrıca Avrupa Birliği, sürekli olarak yatırım, eğitim ve teknolojik projeleri teşvik etmektedir. Ulaştırma koridorları gelişmekte olup, Kazakistan ve Özbekistan'dan geçen demiryolu hatları modernize edilmekte, kara lojistik merkezleri geliştirilmekte ve sınır ötesi altyapı projelerine katılım sağlanmaktadır. Ayrıca enerji alanındaki anlaşmalar, Avrupa pazarlarına gaz ve petrol tedarikini, yenilenebilir enerjiye yatırımları ve aynı şekilde petrokimya endüstrisinin modernizasyon projelerini kapsamaktadır.

Son yıllarda Avrupa Birliği'nin diplomatik faaliyetleri önemli ölçüde artmıştır. Nitekim Kazakistan, Özbekistan ve Türkmenistan liderleriyle yapılan görüşmeler sonucunda enerji, ulaşım, iklim ve dijital teknolojiler alanlarında işbirliği mutabakatları imzalanmıştır. Ayrıca yasal düzenlemelerin desteklenmesi, şeffaflık ve yolsuzlukla mücadele programları da başlıca eğilimler arasında yer almaya devam etmektedir. Bu da Avrupa Birliği için bölgede doğrudan siyasi kontrol dayatmadan nüfuzunu güçlendirmenin bir aracı olarak görülmektedir.

Avrupa Birliği, bölgedeki İslam faktörüyle ilişkiler konusuna özel bir önem vermektedir. Her ne kadar Birlik, İslam’ı doğrudan bir tehdit olarak görmese de, sivil toplumun inşası sloganları altında hoşgörü, laik düzen ve din alanının entegrasyonu gibi fikirlerin yaygınlaştırılması için çalışmaktadır. Avrupa Birliği, eğitim ve kültür programları aracılığıyla Avrupa değerlerine dayalı bir ortam oluşturmayı ve aynı zamanda İslami kalkınma düşüncesinin etkisini azaltmayı amaçlamaktadır.

Bu nedenle Orta Asya, Avrupa Birliği açısından öncelikle kaynaklar, lojistik ve stratejik bağlantılar alanı olarak görülmektedir. Dolayısıyla Avrupa doğrudan kontrol etme isteği göstermemekte ancak yatırımlar, yönetim standartları, eğitim programları ve teknolojik projeler aracılığıyla uzun vadeli nüfuzunu pekiştirmeye çalışmaktadır.

Genel eğilim

Sömürgeci güçler, Orta Asya’da İslam’ı geleneksel bir din ya da kültürel miras olarak değil, aksine mevcut laik yönetim modellerine bir alternatif olarak görmektedirler. Dolayısıyla mesele, dindarlığa veya geleneksel ritüellere karşı çıkmakla ilgili değil, aksine dinin iktidara gelme olasılığıyla ilgilidir. Söz konusu güçlerin temel endişe kaynağı işte budur. Onların görüşüne göre İslam siyasi bir proje olarak sunulursa, otomatik olarak kontrol alanının dışına çıkacak, bu da servetlerin yağmalanmasına dayanan ekonomik kontrol araçlarının ve anlaşmalar yoluyla seçkinler üzerinde oluşturulan etkinin kaybolmasına yol açacaktır.

Bu endişeler, İslam'ın karakterize olduğu milletler ötesi niteliğin kabulüne dayanmaktadır. Bu ise ulusal sınırlarla sınırlı olmadığı gibi belirli bir bölgeyle de bağlantılı değildir; aksine İslam’ın ufukta toplumlar arasında bağlar kurmaya muktedir olmasıyla bağlantılıdır. Orta Asya koşullarında, ulus devletlerin nispeten yeni olduğu ve toplumsal kurumların hâlâ şekillenmekte olduğu bir ortamda, İslam güçlü bir seferberlik faktörüne dönüşmüştür.

Sovyet dönemi ve sonrasında bölgede oluşan seçkinler ise esas olarak idari ve güvenlik kurumlarının temellerine dayanmaktadır. Siyasi İslam, geleneksel şekliyle bile olsa, ahlaki liderlik konusunda onlarla rekabet edebilir. Toplum, dini meşruiyeti bürokratik yönetimden daha adil ve hakka daha uygun olarak görmeye başlarsa bu, bu ülkelerin içindeki güç dengesini köklü olarak değiştirecektir.

Bu nedenle bölgede “geleneksel İslam” olarak adlandırılan bir model oluşturulmaktadır. Bu tasavvura göre İslam'ın, ahlaki, kültürel ve geleneksel bir nitelikte olması ve siyasetten uzaklaştırılması gerekir. Geleneksel İslamcılar olarak adlandırılanların görevi ise, toplumu “sakinleştirmek” ve alternatif bir projenin ortaya çıkmasını engellemektir.

İslam karşısında bu güçler birleşmekte olup aralarındaki tek fark üsluplardadır. İslam'a karşı yürütülen mücadelede kullanılan düşmanlık ve sınırsız yöntemlere rağmen, bölge halklarının İslam'a olan ilgisi sabit bir şekilde devam etmektedir. Onların değişim konusundaki güçleri ve iradeleri henüz tam olarak takdir edilmemiştir. Ama bölgedeki Müslümanların geleceğini belirleyecek olan, insanların güvenini yitirmiş sömürgeci projeler değil, işte bu iradedir.

Peki hakimiyeti kim koruyacak?

Genel bir sonuç çıkarmak ve güç dengesini denge ve objektiflik açısından ele almak istiyorsak, gelecekteki dinamikleri analiz ederken bölgedeki Rus nüfuzunun derinliğini göz ardı edemeyiz. Zira Rusya, bölgeyle olan yakın tarihsel, dilsel ve kültürel bağlarını hâlâ korumaya ve bunları güçlendirmeye çalışmaktadır. Orta Asya ülkelerinin büyük bir kısmındaki seçkinler ve yönetim organları için Rusça hâlâ temel iletişim aracı olmaya devam etmekte olup birçok kurum da Sovyet döneminde kurulmuştur.

Göç alanındaki bağımlılık, göçmen işçilerin havaleleri ve enerji ile savunma alanlarındaki iş birliği de bu gerçekliği pekiştirmektedir. Bu hususları dikkate alırsak, bölgede büyük jeopolitik değişiklikler yaşanmadan Rusya’nın nüfuzunun yeniden dağılmasını sağlamak zor olacaktır. Bu nedenle Çin'in bölge üzerinde tam bir hegemonya dayatması yakın gelecekte gerçekleşmeyecek gibi görünmektedir. Bu yüzden Çin, ekonomik ve altyapısal varlığını güçlendirmeye, ticarette karşılıklı bağımlılığı düzenli olarak artırmaya, kredileri genişletmeye ve ulaşım, enerji ve dijital altyapı alanlarında teknolojik çözümleri teşvik etmeye çalışmaktadır. Dolayısıyla mevcut güç dengelerine göre, Pekin'in bu ekonomik hacmi ve uzun vadeli finansal kapasiteleri onu, büyüme ve dinamik olarak en büyük dış güçler arasında yer almasını sağlamaktadır.

ABD, İngiltere ve Avrupa Birliği, standart araçlar ve mali mekanizmalar ve seçkinlerle çalışmak aracılığıyla nüfuzlarını uygulamaya devam etmektedirler. Bu da çok katmanlı bir dış varlık yapısı oluşturmaktadır. Sonuç olarak bölge, tek bir merkezin nüfuz alanı içinde yer almamakta, aksine kesişen çıkarların karmaşık bir dağılımının ortasında kalmaya devam etmektedir.

Dolayısıyla eğer mevcut durum devam ederse, Rusya’nın askeri, kültürel ve kurumsal nüfuzunun devam etmesi ve Çin’in de ekonomik nüfuzunun giderek güçlenmesi muhtemeldir. Ancak bu sonuç, diğer etki güçlerinin rolünü ortadan kaldırmayacağı gibi gelecekte güç dengesinin yeniden dağıtılması olasılığını da dışlamayacaktır. Ancak geriye kalan soru şudur: Bölge ülkeleri, egemenliklerini güçlendirmek için dış güç merkezleri arasındaki rekabeti ne ölçüde kullanabilirler?

Buna göre bölgeyi kontrol etme senaryoları şu şartlara dayanmaktadır: Dini alan sömürgeci güçlerin ilgi odağı olmaya devam edecek olup öte yandan bağımsız İslami grupların büyümesine, toplumun İslam'ın değerlerini giderek daha fazla kabul etmesi eşlik edecektir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Latif Rasih

Devamını oku...

Suudi Arabistan Aden'i, Neden Muhsin el-Ahmar'a Teslim Ediyor?!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Suudi Arabistan Aden'i, Neden Muhsin el-Ahmar'a Teslim Ediyor?!

 

Haber:

Muhsin, Aden'i Suudi Arabistan'dan resmen devraldı. (Yemen Haber, 1 Nisan 2026)

Yorum:

Ali Muhsin el-Ahmar, helak olmuş Ali Salih rejiminin eski muhafızlarından biri olmasının yanı sıra Yemen’de iktidarda olan Müslüman Kardeşler eğilimini temsil etmekte olup sözde Arap koalisyonunun Yemen’e girmesinin ardından Suudi Arabistan’a çıkarılmış ve geçen yıllar boyunca orada ikamet etmeye devam etmiştir. Bakın işte Suudi Arabistan bugün onu, eski Başkanlık Muhafız Alayları Komutanı Mehran El-Kubati’nin Aden’e geri dönüşüyle eş zamanlı olarak askeri ve siyasi sahneye yeniden geri getirmektedir. Görünen o ki bu hamlenin hedefi, Aden'deki askeri güçler üzerinde tam kontrol sağlamak ve BAE yanlısı komutanları hassas askeri mevzilerden uzaklaştırmak ya da onları Suudi Arabistan yanlısı yeni askeri oluşumlara dahil etmektir; zira Aden, Birleşik Arap Emirlikleri tarafından kurulan ve BAE’ne kaçıp Yemen’den ayrılmasıyla birlikte Yemen siyasi sahnesinden çekilen Aydarus Zübeydi liderliğindeki Geçiş Konseyi’nin son ve en önemli kalesi olarak kabul edilmektedir. Bu adımla Suudi Arabistan, Aden'de kalan Birleşik Arap Emirlikleri'nin adamlarına sopa göstermektedir ki böylece ya kurduğu yeni askeri oluşumlara katılacaklar ya da askeri sahneden tamamen çekileceklerdir.

Husilerle temas bölgelerinde gerçekleşen yoğun askeri hareketlerin ve askeri liderlerin Sana’nın kurtarılmasına yönelik hazır olunduğuna dair açıklamalarının, Hudeyde'de Stokholm Anlaşması'nı izlemek üzere görev yapan BM misyonunun görev süresinin sona ermesiyle eşzamanlı olarak göz ardı edilmemesi gerekir; bu da bir yandan Husi güçleri ile diğer yandan el-Alemî hükümeti arasındaki askeri operasyonun yeniden geri dönme olasılığının olduğu anlamına gelmektedir. Ali Muhsin, kökenleri Husilerin kontrolündeki kuzey bölgelere dayandığı için Sana'nın kurtarılması savaşında önemli bir piyon olarak görülmektedir. Böylece El-Alimi hükümeti güçleriyle birlikte bulunması, hazırlığı yapılan Sana'nın kurtarılması operasyonuna yönelik halk nezdinde meşruiyet kazandıracak olup tüm bunlar, Suudi Arabistan'ın operasyonun ön cephesinde görünmemesi için yapılmaktadır.

Bu askeri hamle, ABD’nin şu anda İran ve bölgedeki kollarına karşı sürdürdüğü savaşla uyumlu görünmektedir; bu da Suudi rejiminin Yemen’de Amerika’nın çıkarlarını savunan taraf olması, İran’a bağlı Husilerden vazgeçilmesi ve Amerika’nın bölgede İran’ın nüfuzunu budama planı kapsamında, Yahudi varlığa hizmet ederek onun bölgede çatışmasız bir polis olarak kalmasını sağlamak içindir.

Amerika’nın Yemen’deki planı işte bu olup görünen o ki Suudi Arabistan’ın yanına çektiği liderleri yeniden sahneye çıkarması, bu plana hizmet etmesi içindir.

Yemen halkı, özellikle de onlardan güç ve kuvvet ehli, bölgede oluşan güvenlik boşluğundan ve büyük güçlerin çıkarlarının farklılaşmasından yararlanarak bu girişimi başarısızlığa uğratabilir, Yemen’i İslami köklerine geri döndürebilir ve onu Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafet Devleti’nin çekirdeği haline getirebilir. وَاللهُ غَالِبٌ عَلَى أَمْرِهِ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ “Muhakkak ki Allah emrinde galiptir. Fakat insanların çoğu bunu bilmezler.” [Yusuf 21]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Abdulaziz El-Hamid – Yemen

Devamını oku...

Ümmetin İçinde İzz Bin Abdusselam ve Onun Kardeşleri Gibi Alimler Yok Mu?!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Ümmetin İçinde İzz Bin Abdusselam ve Onun Kardeşleri Gibi Alimler Yok Mu?!

 

Haber:

İslam dünyasındaki vakıflar ve İslam işleri bakanlarını bir araya getiren konferansın yürütme kurulu toplantısında, İran’ın Suudi Arabistan, Körfez ülkeleri ve Ürdün’e yönelik kasıtlı saldırıları, İran tarafının bölgenin güvenlik ve istikrarını bozma ısrarı, sivilleri korkutması, masumları öldürmesi ve konutlar ile altyapıyı, su arıtma tesislerini, havalimanlarını ve diplomatik temsilcilikleri hedef alması kınandı. Cidde’de çevrim içi olarak gerçekleştirilen toplantının sonuç bildirisinde, bu eylemlerin İslami değer ve ilkelerin, iyi komşuluk ilişkilerinin, uluslararası sözleşme ve anlaşmaların ve uluslararası hukukun açık bir ihlali olduğu vurgulandı. Ayrıca bu saldırıların uluslararası barış ve güvenlik için tehdit oluşturduğu ifade edildi. (Şarkul Avsat, 3/4/2026)

Yorum:

Alimler İslam’da büyük bir konuma sahiptir. Nitekim Allah Subhanehu ve Teala onlara, İslam’ın hükümlerini açıklamak ve insanları hak yola yönlendirmek gibi büyük bir sorumluluk yüklemiştir; zira Ebu Derda Radıyallahu Anh’dan şöyle rivayet edilmiştir: Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’i şöyle derken işittim: إِنَّ العُلَمَاءَ وَرَثَةُ الأَنْبِيَاءِ، وَإِنَّ الأَنْبِيَاءَ لَمْ يُوَرِّثُوا دِينَاراً وَلا دِرْهَماً، إِنَّمَا وَرَّثُوا العِلْمَ، فَمَنْ أَخَذَهُ أَخَذَ بِحَظٍّ وَافِرٍ “Muhakkak alimler Nebilerin varisleridir. Şüphesiz Nebiler ne altın ne de gümüşü miras bırakırlar. Nebiler miras olarak ancak ilim bırakırlar. Kim, Nebilerin mirası olan ilmi elde ederse tam bir hisse almış olur.” Alimlerin diğer insanlardan daha fazla Allah'tan korkmaları gerekir; zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur: إِنَّمَا يَخْشَى اللَّهَ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمَاءُ “Kulları içinden ancak âlimler, Allah'tan (gereğince) korkar.” [Fatır 28] Yine alimlerin, İslam'a ve onun hükümlerine karşı insanlardan daha çok kıskanç olmaları ve hak sözü söyleme ve onun üzerinde sebat etme konusunda daha cesur olmaları gerekir. Dolayısıyla alimler, hakkı haykırırlar, hiçbir kınayıcının kınamasında korkmazlar, İslam’ın düşmanlarının İslam’a ve Müslümanlara karşı başlattığı saldırılara karşı koymakla birlikte yöneticilerin ve sultanların yüzüne karşı hakkı haykırırlar, onları azarlarlar, zalimin karşısına dururlar ve onu caydırırlar ve zalimin zulmünden ve intikamından korkmazlardı. Nitekim Müslümanların tarihi, Ahmed bin Hanbel, İbn Teymiye, İzz bin Abdusselam, Said bin Cübeyr ve diğerleri gibi, din üzerinde ve hak sözü söyleme konusunda sebat eden Müslüman alimlerin onurlu duruşlarıyla doludur.

Alimlerin üzerinde olması gereken asıl bu olduğu gibi şeriatın onlara yüklediği rol de budur; ancak zamanımızda başımıza musallat olan şey bu alimlerin, az bir dünya metaı karşında dinlerini satmaları, yöneticilerin onları kendi taraflarına çekmeleri, onlara hediyeler ve paralar yağdırmaları, onları insanlar arasında ön plana çıkarmaları, dini ve fetvaları onlarla sınırlandırmaları, alimlerin de sultanı memnun edecek şekilde fetva vermeleri, sultanın helal kıldıklarını helal saymaları, şerî nasslara başvurup onları çarpıtmaları, yöneticilerin ve sultanların arzularına boyun eğmeleri, ümmeti saptırdıkları gibi onların doğru pusulasını da saptırmalarıdır. Nitekim Ebu Hureyra Radıyallahu Anh’dan Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: وَمَنْ أَتَى أَبْوَابَ السُّلْطَانِ افْتُتِنَ، وَمَا ازْدَادَ عَبْدٌ مِنَ السُّلْطَانِ قُرْباً إِلَّا ازْدَادَ مِنَ اللَّهِ بُعْداً “Kim sultanın (idarecinin) kapısına (yakınlığına) giderse fitneye düşer. Kul, sultana ne kadar yaklaşırsa, Allah'tan o kadar uzaklaşır.” [Ebu Davud ve Beyhaki tahric etti] Yine Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: سَيَكُونُ بَعْدِي أُمَرَاءُ، فَمَنْ دَخَلَ عَلَيْهِمْ، فَصَدَّقَهُمْ بِكَذِبِهِمْ، وَأَعَانَهُمْ عَلَى ظُلْمِهِمْ، فَلَيْسَ مِنِّي وَلَسْتُ مِنْهُ، وَلَيْسَ بِوَارِدٍ عَلَيَّ الْحَوْضَ، وَمَنْ لَمْ يَدْخُلْ عَلَيْهِمْ، وَلَمْ يُعِنْهُمْ عَلَى ظُلْمِهِمْ، وَلَمْ يُصَدِّقْهُمْ بِكَذِبِهِمْ، فَهُوَ مِنِّي وَأَنَا مِنْهُ، وَهُوَ وَارِدٌ عَلَيَّ الْحَوْضَ “Benden sonra bir kısım idareciler olacaktır. Kim onların yanına girer, onları destekler, onların yalanlarını doğru kabul eder, onların zulümlerinde onlara yardım ederse benden değildir. Ben de ondan değilim; bu kimseler havuz başında bana yaklaşamayacaklardır. Her kim de onların yanına girmez, onların yaptıkları zulümlerinde onlara yardım etmez ve onların yalanlarını doğru kabul etmezse o kimse benden, ben de ondanın ve bu kimse havuz başında bana yaklaşacaktır.” [Tirmizi tahric edip sahihledi; Nesaî ve Hakim de sahihledi]

Size ne oluyor ve nasıl hüküm veriyorsunuz ey toplananlar?! Ülkeyi ve insanları sömürgeci kafirlere satan ajan yöneticilerinize karşı neden sessiz kalıyorsunuz?! Kardeşlerinize saldırıların düzenlendiği ve sizin de bu saldırıları güvenliğin sarsılması ve güven içinde yaşayanların korkutulması olarak gördüğünüz Müslüman ülkelerdeki Amerikan üslerinin varlığına karşı sessiz kalıyorsunuz! İslam ümmetinin yaşadığı ağır olaylara, Gazze ve Batı Şeria halkının maruz kaldığı ve halen maruz kalmaya devam ettiği vahşi suçlara ve Mescid-i Aksa'nın kapatılmasına rağmen ancak bizler sizlerden, Allah’ı, Rasulü’nü ve Müslümanları memnun edecek bir tavır görmediğimiz gibi Sudan, Rohingya ve Uygur halkının veya zulüm gören herhangi bir Müslümanın üzerindeki zulmü ortadan kaldırmak için harekete geçtiğinizi de görmedik!

Bugün ümmetin alimleri büyük bir sorumlulukla karşı karşıyadır; ya peygamberlerin gerçek varisleri olup İslam risaletini bölünmemiş bir şekilde kamil olarak tebliğ edecekler, ümmeti Hilafetin gölgesindeki vahdetine doğru yönlendirecekler, tiran yöneticileri ortadan kaldırıp Müslümanların üzerindeki zulmü de kaldıracaklar, ülkelerini ve kutsallarını kurtaracaklar ya da cehennemin kapılarının davetçileri yani saray mollaları olacaklar ve böylece mazlumların ve yüzüstü bırakılmışların kanları, suçlu yöneticilerin boyunlarında asılı kaldığı gibi onların da boyunlarında asılı kalacaktır. Zira Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: أَلَا لَا يَمْنَعَنَّ أَحَدَكُمْ رَهْبَةُ النَّاسِ، أَنْ يَقُولَ بِحَقٍّ إِذَا رَآهُ أَوْ شَهِدَهُ، فَإِنَّهُ لَا يُقَرِّبُ مِنْ أَجَلٍ، وَلَا يُبَاعِدُ مِنْ رِزْقٍ، أَنْ يَقُولَ بِحَقٍّ أَوْ يُذَكِّرَ بِعَظِيمٍ “Sakın insanların korkusu (heybeti), sizden birini hakkı gördüğünde veya bildiğinde söylemekten alıkoymasın. Çünkü hakkı söylemek veya büyük bir gerçeği hatırlatmak, eceli yaklaştırmaz, rızkı da uzaklaştırmaz (azaltmaz.)

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Beraa Munasıra

Devamını oku...

Rusya, İran Kriz Hattına Müdahil Oluyor!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Rusya, İran Kriz Hattına Müdahil Oluyor!

Haber:

Kremlin, Trump’ın konuşmasına ilişkin yaptığı yorumda, Rusya’nın İran krizinin çözümüne katkıda bulunmaya hazır olduğunu duyurdu. Bu dikkat çekici gelişme, Batı’nın tehditlerinin artmasının ve bölgenin geleceği konusunda uluslararası çekişmelerin tırmanmasının ortasında Moskova’nın, İran dosyasıyla ilgili tırmanan gerginlik hattına müdahil olduğunu yansıtmaktadır.

Yorum:

Rusya'nın açıklaması, İran krizinin artık sadece ABD ile İran arasındaki bir çatışma olmadığını, aksine büyük güçlerin çıkarlarının kesiştiği ve her tarafın siyasi ve stratejik kazançlar elde etmek için gerilimi kendi lehine kullanmaya çalıştığı açık bir uluslararası mesele haline geldiğini ortaya koymaktadır.

Rusya'nın hatta müdahil olması, çözümün yaklaştığı anlamına gelmemekte; aksine krizin büyük olasılıkla uluslararası çekişmelerin yeni bir aşamasına girdiğini anlamına gelmektedir.

Bölgedeki krizler uluslararası güçler aracılığıyla çözülmemekte, aksine onların çıkarlarına hizmet edecek şekilde yönetilmektedir. Dolayısıyla ümmet, bağımsız siyasi projesini hayata geçirmedikçe, İslam'a göre yönetim yeniden başlatılıp ümmetin işlerini gözetecek, yabancı müdahaleyi engelleyecek ve sömürgecilerin Müslüman ülkelerdeki elini koparacak bir devlet kurulana kadar ümmetin bölgesi, uluslararası hesaplaşmaların tasfiye alanı ve Müslümanların kanı ile toprakları da, büyük devletler arasındaki çatışmalarda bir baskı aracı olarak kalmaya devam edecektir. Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَلَن يَجْعَلَ اللَّهُ لِلْكَافِرِينَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ سَبِيلاً “Allah, müminlerin aleyhine kâfirlere hiçbir yol vermez.” [Nisa 141]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Dareyn Eş-Şanti

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER