Pazartesi, 02 Rebiu’s Sânî 1448 | 2026/09/14
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Şam Yönetimi Neden Müzik ve Eğlence Konserlerinin Sancaktarlığını Yapıyor?!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Şam Yönetimi Neden Müzik ve Eğlence Konserlerinin Sancaktarlığını Yapıyor?!

Haber:

Suriye'de, hükümetin müzikli eğlence konserleri düzenlemesi konusundaki tartışmalar büyüyor.

Yorum:

Suriye halkının birçok kesimi ve geniş çevreleri, Kültür Bakanlığı tarafından temsil edilen Suriye otoritesinin müzik ve şarkı konserleri, ihtilat (kadı-erkek karışık) ve dans gösterileri düzenlemesine karşı itirazlarını artırırken, bu otorite, Kültür Bakanı şahsında, bu ayın 17’sinde yapılması planlanan bir kutlamayı gerçekleştirme konusunda ısrar ediyor! Daha önce de buna benzer kutlamalar düzenlenmişti.

Kültür Bakanı’nın, çoğunluğun karşı çıkmasına rağmen bu töreni gerçekleştirme konusundaki ısrarı oldukça tuhaf görünmektedir; zira üzerine dayandığı mantık, -yani iddia ettiği gibi toplumun isteklerini temsil etmesi- bile reddedilip alay konusu olmuştur; çünkü bu kararın yol açtığı genel hoşnutsuzluk ve protesto, çok sayıda tanınmış yüz ve aktörler tarafından dile getirilmiştir; hatta otoritenin içinden, dahası bizzat Kültür Bakanlığı’nın içinden bile, bu kararın, ülkedeki, özellikle de toplumda İslami bir yaşam sürmeyi arzulayan dindar Müslüman çoğunluğun yaşadığı Şam’daki genel ruh haline tamamen ters düştüğünü kanıtlamıştır.

Peki Kültür Bakanı'nın bu tutumunun ve onun arkasındaki siyasi otoritenin ardındaki sır nedir?

Basitçe söylemek gerekirse, Suriye’deki iktidar ekibi devletin laik imajını öne çıkarmaya karar vermiş durumda olup, Suriye’de, ülke halkının doğasını dikkate almayan, onların işlerini gözetmeyen, hatta isteklerini ya da iddia ettiği gibi bazı kesimlerinin isteklerini bile dile getirmeyen eylemler gerçekleştirmeyi kasten sürdürmektedir; ancak bu faaliyetlerle dışarıya, sözde uluslararası topluma mesajlar göndermekte ve tiran Beşar’ın devrilmesinden önce devrimin liderliğini elinde tutarken arkasına sığındığı köktendincilik ve İslamcı yönelim suçlamalarından kendini aklamaya çalışmaktadır.

Buna göre Suriye yöneticileri, uluslararası ve bölgesel sistemlerden iyi hal belgesi almayı istemektedirler; bu nedenle şeriata aykırı harekete karşı tutumlarında, benimsedikleri Batı siyasi düşüncesine göre tarafsızlık ve genel özgürlüklerin korunması tutumunun da ötesine geçmektedirler; dolayısıyla bu faaliyetlere göz yummak ve onları korumakla yetinmemekte, hatta bunların oluşturulmasını bizzat kendileri üstlenmektedirler! Şam yönetimi, bu kutlamaların yapılmasına karar vermekte, bunları bizzat kendisi düzenleyip organize etmektedir. Böylelikle Suriye Kültür Bakanlığı, yönetimin sadece izin vermek ve korumakla yetinmeyip, bizzat kendisinin organizatörlüğüyle bozgunculuk, yozlaşma ve sefahat etkinlikleri düzenleyen Suudi Arabistan’ın Eğlence Kurumu’nu taklit etmektedir.

Sonra Kültür Bakanı, herhangi bir ülkede Kültür Bakanlığı’nın görevinin, o ülke halkının farklı isteklerini, eğilimlerini ve tutkularını yansıtmak olduğunu söyleyerek yalan söylemekte ve insanları aldatmaktadır. Zira herhangi bir ülkedeki Kültür Bakanlığı’nın görevi, devletin kendisi için seçtiği kültürel ve medeniyet kimliğini öne çıkarmaktır. Ayrıca hakikatinde devlet, kendisine dayandığı toplumun kültürünü uygulayan ve işlerini gözeten bir varlıktır; aynı zamanda bu toplumun seçtiği, kök salmasını, yaygınlaşmasını ve diğer insanlara da taşınmasını istediği yaşam tarzını temsil etmektedir. Peki Suriye’nin yöneticileri devletleri için hangi kimliği seçmiştir?

Basitçe bir ülkedeki iktidar, dışarıdaki bir devletin iradesini uyguluyorsa, toplum ve onun medeniyet kimliğiyle hiçbir ilgisi olmayan bir yaşam tarzını yaymaya çalışan kültür, eğitim ve medya çevreleri de dahil olmak üzere bu iradenin arzularını yerine getirmek için bütün kurumlarını seferber eder; bu da devletin kararları üzerinde hâkimiyet kuran yabancının dayattığı bir yaşam tarzıdır. Bundan dolayı Suriye’nin mevcut politikası, Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Hilafet Devleti’nin yıkıntıları üzerine ortaya çıkan siyasi, ekonomik, askeri ve güvenlik alanlarındaki bağımlılığın yanı sıra Batı medeniyetine yönelik kültürel, medeniyet ve anayasal bağımlılık politikasının devamından başka bir şey değildir.

Kısacası Suriye halkı bugün büyük bir tarihsel sorumlulukla karşı karşıyadır; dikkat edin bu, siyasi uygulamalarında İslam’dan yüz çeviren, Şam Devrimi’nin pusulasının yönünü saptıran ve onu sömürgeci kafire teslim eden iktidar ekibinin elini tutmaktır. Zira onlar, İslami hayatı yeniden başlatmak başta olmak üzere devrimin hedeflerini gerçekleştirmeye devam etme sorumluluğuyla karşı karşıyadırlar; bu da İslam akidesine dayanan ve anayasa ile yasalarında sadece Allahu Teala'nın şeriatını esas alan devleti kurmakla mümkündür. Dolayısıyla tiran rejimin devrilmesinin, devrimin sonu ve amacı olarak kabul edilmesi caiz olmaz; ancak bunun, suçlu laik ajan rejimden, egemenliğin Allahu Teala'nın şeriatına ve otoritenin de sadece ümmete ait olduğu İslami bir sisteme geçiş yolunda atılan bir adım olması gerekir.

Allahu Teala'nın Rasulü Musa Aleyhisselam'ın lisanı üzerinden söylediği şu kavlinde Suriye halkı ve hepimiz için bir ibret vardır: عَسَىٰ رَبُّكُمْ أَن يُهْلِكَ عَدُوَّكُمْ وَيَسْتَخْلِفَكُمْ فِي الْأَرْضِ فَيَنظُرَ كَيْفَ تَعْمَلُونَ(Musa), «Umulur ki Rabbiniz düşmanınızı helâk eder ve onların yerine sizi yer yüzüne hakim kılar da nasıl hareket edeceğinize bakar» dedi.” [Araf 129]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ahmed El-Kasas

Devamını oku...

Müslüman Kadın, Yeniden Laik Siyasi Seçim Propagandasının Hedefi Haline Geliyor

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Müslüman Kadın, Yeniden Laik Siyasi Seçim Propagandasının Hedefi Haline Geliyor

Haber:

Fransa'daki aşırı sağcı Ulusal Birlik Partisi'nin lideri ve 2027 Fransa cumhurbaşkanlığı seçimleri adayı Marine Le Pen, kamusal alanlarda başörtüsü takılmasını yasaklama yönündeki girişimlerini yeniden gündeme getirdi. Seçimleri kazanması halinde, bu yasağı “radikal İslam”la mücadele yasasına dahil etmeyi planlıyor ki böylece kamusal alanlarda başörtüsü takmak suç sayılacak. Ulusal Birlik Partisi milletvekili Jean-Philippe Tanguy, 30 Ağustos’ta BFM haber kanalında yaptığı açıklamada, partisinin -iktidara gelmesi durumunda- kamusal alanlarda başörtüsü takan kadınlara para cezası uygulamayı planladığını belirtmiş ve İslami başörtüsünün Fransa’nın uzun süredir savunduğu değerlerle çelişen bir ideolojiyi temsil ettiğini ifade etmişti. Parti, bu tutumunun, “İslamcı ideoloji” olarak nitelendirdiği olguyla mücadele ve Fransız laik modelini savunma yönündeki daha geniş çaplı çabaların bir parçası olduğunu açıkladı.

Yorum:

Müslüman bir kadının İslami kıyafetini hedef alan saldırıların istismar edilmesi ve İslam korkusunun (İslamofobi), toplumdaki ırkçı ve yabancı düşmanı kesimlerin desteğini kazanmak için seçim araçları olarak propagandasının yapılması, Fransa'da veya diğer laik devletlerde yeni bir durum değildir; aksine aslında bu, bu ülkelerdeki siyasi hayatın dokusunun ayrılmaz bir parçası ve alışılmış bir durumdur. Zira geçen yıl, Macron döneminde başbakanlık görevini yürüten Gabriel Attal, 15 yaşın altındaki kızların kamusal alanlarda başörtüsü takmasını yasaklamayı önermiş ve bunun “cinsiyet eşitliğini ve çocukların korunmasını ciddi şekilde zedelediğini” belirtmişti. Yine 2012 yılında, dönemin Eğitim Bakanı Luc Chatel tarafından yayınlanan bir genelge, başörtüsü takan annelerin okul gezilerine katılmalarının engellenmesi çağrısında bulunmuştu. Mevcut Fransız yasaları uyarınca ve devletin laiklik ilkeleri temelinde, okullar ve hastaneler de dahil olmak üzere devlet binalarında kamu görevlilerinin başörtüsü takması yasaklandığı gibi ayrıca 2004 yılından bu yana okullarda başörtüsü takılması da yasaklanmıştı. Avusturya’da ise, okullarda 14 yaşın altındaki kız çocuklarının başörtüsü takmasını yasaklayan yasa, bu yılın Eylül ayında yürürlüğe girmiştir.

Buna göre Ulusal Birlik Partisi’nin seçim kampanyalarında başörtüsünü siyasi bir araç olarak kullanması ve kamusal hayatta başörtüsü takılmasının yasaklanmasına çağrıda bulunması, sadece aşırı sağcı bir partiden yapılan aşırı açıklamaları temsil etmiyor; aksine bu adımları meşrulaştırmak için devletin laiklik ideolojisi gerekçe gösterilerek başörtüsü veya peçe yasağının getirilmesi ya da buna destek verilmesi de dahil olmak üzere İslam karşıtı söylem ve önlemlerin, Fransa’daki farklı siyasi yelpazelere mensup partiler tarafından oy kazanmak için bir araç olarak kullanılmasını temsil etmektedir. İslam karşıtı bu politikalar sadece Fransa ve Avusturya ile sınırlı değildir; zira başörtüsü ve peçenin yasaklandığına dair örnekleri, Belçika, Danimarka, İsviçre, Hollanda, Tacikistan, Özbekistan ve Kazakistan gibi diğer laik ülkelerde de görmekteyiz ki örnekler sadece bunlarla da sınırlı değildir.

Bu mesele, “İslamofobi”nin propagandasının yapılmasına ve İslami inançların şeytanlaştırılmasına izin veren, bunu da bağnaz, ırkçı ve yabancı düşmanı seçmenleri kendi tarafına çekmek için kabul edilebilir bir seçim aracı olarak kullanan yozlaşmış laik rejim etrafında şekillenmektedir. Dolayısıyla bu, Müslüman kadınların damgalanmasına, marjinalleştirilmesine ve herhangi bir sonuçla karşılaşmadan ayrımcılığa maruz kalmasına izin veren bir sistemle, yani Müslüman kadınları ve kız çocuklarını korumanın gerekliliğinden söz ederken ancak aynı zamanda onların giyim tarzını aşırılıkla ilişkilendiren ve bu da onlara yönelik şiddetin tırmanmasına yol açan sistemle ilgili bir meseledir. Yine bu, özgürlük ve cinsiyet eşitliği sloganlarını benimseyen, bununla birlikte Müslüman kadınları temel dini inançlarını ve görüşlerini uygulama haklarından mahrum bırakan, kız çocuklarını ve kadınları uygun eğitimden veya iş imkânlarından mahrum bıraktıkları için diğer ülkelere saldıran, ancak aynı zamanda kız çocuklarını ve kadınları kendi okullarından, üniversitelerinden ve çeşitli mesleklerden dışlayan ikiyüzlü laik rejimdir. Yine bu, kadını cinselleştirmeye, onu salt bir meta haline getirmeye ve güzellik, moda, eğlence ve pornografi endüstrilerinde sömürülmesine izin verirken, mütevazı giysiler giyen ve haysiyetlerini koruyan kadınları suçlu sayan ahlaksız laik rejimin meselesidir. Son olarak bu, bir parça kumaştan dolayı kendini tehdit altında hisseden, tüm vatandaşlarına eşit haklar ve saygı göstermekten aciz kalan, yönetimi altındaki tüm halkların dini inançlarını kucaklamak için mücadele eden, değerleri, ilkeleri ve hakları değişebilir ve öngörülemez bir nitelikte olan, ayrıca siyasi çıkarlara göre pazarlığa ve feda edilmeye boyun eğen zayıf laik rejim meselesidir.

Aynı zamanda bu mesele, toplumu yönetmek için gerekli yeterlilikten yoksun olan ve aynı şekilde faşizmin yeraltında büyümesine ve kötüleşmesine zemin hazırlayan yozlaşmış laik rejim etrafında şekillenmektedir; şüphesiz ki tüm bunlar, insanlık ve milletler için alternatif bir sistem üzerinde düşünmeyi gerektirmektedir.

İslam nizamına göre devlet, Müslüman ve gayrimüslim tüm vatandaşlarının, canları, malları, onurları ve inançlarının korunması da dahil olmak üzere ayrım gözetmeksizin aynı vatandaşlık haklarından yararlanmasını sağlamakla yükümlüdür. Allah Subhanehu ve Teala şöyle buyurmuştur: إِنَّ اللهَ يَأْمُرُكُمْ أَنْ تُؤَدُّوا الْأَمَانَاتِ إِلَى أَهْلِهَا وَإِذَا حَكَمْتُمْ بَيْنَ النَّاسِ أَنْ تَحْكُمُوا بِالْعَدْلِ إِنَّ اللهَ نِعِمَّا يَعِظُكُمْ بِهِ إِنَّ اللهَ كَانَ سَمِيعاً بَصِيراً Allah size, mutlaka emanetleri ehli olanlara vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Allah size ne kadar güzel öğütler veriyor! Şüphesiz Allah her şeyi işitici, her şeyi görücüdür.” [Nisa 58] Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem de şöyle buyurmuştur: أَلَا مَنْ ظَلَمَ مُعَاهِداً أَوْ انْتَقَصَهُ أَوْ كَلَّفَهُ فَوْقَ طَاقَتِهِ أَوْ أَخَذَ مِنْهُ شَيْئًا بِغَيْرِ طِيبِ نَفْسٍ فَأَنَا حَجِيجُهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ Dikkatli olun. Kim bir zimmiye zulmederse yahut onu(n hakkını) kısarsa, veya ona gücünün yetmeyeceği bir vergi yüklerse, ya da gönülsüz olarak ondan bir şey alırsa, kıyamet gününde onun hasmı benim.” Bu nedenle Amerikalı yazar ve tarihçi Will Durant şöyle yazmıştır: “Emevî Hilafeti döneminde, -Hristiyanlar, Zerdüştler, Yahudiler ve Sâbiîler- gibi zimmet ehli, günümüzde dahi Hristiyan devletlerde bir benzerini görmediğimiz ölçüde bir hoşgörüden yararlanıyorlardı; zira dini ritüellerini özgürce uygulayabiliyorlar, mabetleri ve kiliseleri korunuyordu; ayrıca kendi özerkliklerinden de yararlanıyorlardı; zira âlimlerinin ve kadılarının gözetimi altında kendi dinî ritüellerine tabi oluyorlardı.” Zayıflıkları, önyargıları ve tutarsızlıklarıyla birlikte insanların zihinlerinin salgıladığı sistemler ve kanunlar ile kainatın yaratıcısı Allah Subhanehu ve Teala'nın indirdiği sistem arasındaki temel fark işte budur.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Esma Sıddık

Devamını oku...

Batı’nın Dış Politikası ve Ezilen Küçük Etnik Gruplar

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Batı’nın Dış Politikası ve Ezilen Küçük Etnik Gruplar

Profesör Wael Hallaq, "İslam Hukukuna Giriş" adlı kitabında, sömürgeci Batı’nın yükselişi ile şeriatın İslam beldelerinde toplumsal bir sistem olarak parçalanması arasındaki tarihsel ilişkiyi izlemektedir. Batılı güçlerin Osmanlı Hilafetine siyasi ve ekonomik müdahaleyi meşrulaştırmak için kullandıkları stratejilerden biri, eşitliği ve medenileştirme mesajını güçlendirme kisvesi altında küçük dini etnik grupların durumunu kullanmaktı.

Özellikle Fransa, İngiltere ve Avusturya olmak üzere Batılı güçler, Osmanlı Hilafetine; gayrimüslim küçük etnik gruplara Batılı yönetim mefhumlarına göre belirlenmiş resmi yasal haklar tanıması için baskı yapmıştır. Zira bu grupların, Müslüman tebaanın durumu ile eşit bir statü ve koruma talep ettiklerini iddia ettiler. Bu iddialar, Batılı güçlerin kendilerini insani "davaların savunucusu" olarak tasvir etmeleriyle birlikte ortaya atıldı. Zira Osmanlı hukuk sisteminin (şeriat) modern sistemden, düzenden ve hukuktan yoksun olduğunu iddia ettiler. Dolayısıyla müdahalelerini, Osmanlı Hilafetini "Avrupa kültürü, bilimi ve sermayesi" ile uyumlu hale getirmek için gerekli bir çaba olarak gerekçelendirdiler.

Böylece Batılı güçler, Osmanlı Hilafeti altındaki Hristiyanlar ve Yahudiler için özgürlükleri savundular. Nitekim Osmanlı Hilafeti, 1839 Gülhane Hatt-ı Hümayunu ve 1856 Islahat Fermanı gibi büyük reformları hayata geçirmek için baskılara maruz kaldı. Bu fermanlar, dinlerine bakılmaksızın tüm tebaaya resmî eşitlik tanımıştı; bu ise Osmanlı'nın iç politikasının bir sonucu değil, büyük ölçüde Avrupa'nın dayatması olan bir uygulamaydı. Söz konusu reformlar, demokrasiye yönelik gerçek bir ilgiyle çok da bağlantılı değildi; aksine Avrupa’nın ekonomik ve siyasi çıkarlarına aracılık etmek için çalışacak bir nüfus kesimi yetiştirmeye yönelik bir stratejiden ibaretti. Ayrıca bu fermanlar, özellikle de Gülhane Hatt-ı Hümayunu, Osmanlı pazarlarını Avrupa'nın istismarına açmış; bu da Osmanlı Hilafetini fiilen Batı sanayisi için bir ham madde tedarikçisine dönüştürmüştü.

Profesör Wael Hallaq, kitabının 99. sayfasında şöyle diyor: “1853-1856 Kırım Savaşları’nın sona ermesiyle birlikte Osmanlılar, hem siyasi olarak (Ruslara karşı askeri destekleri nedeniyle) hem de mali olarak (İngilizlerin İstanbul’a sağladığı büyük krediler nedeniyle) Fransa ve İngiltere’ye daha fazla borçlandılar. Bu borçlar İstanbul üzerinde ağır bir tahakküm baskısına dönüşmüş olup, bu da 1856 Islahat Fermanı ile somutlaşan başka tavizler silsilesine yol açmıştır. 1839 tarihli ve Osmanlı devletinin önde gelen devlet adamları tarafından hazırlanan öncekinin aksine 1856 Fermanı, Fransa, İngiltere ve Avusturya büyükelçileriyle yapılan yoğun istişarelerin ardından formüle edilmiş, İslam'ın hükümlerinden daha da uzaklaşılmış ve Kur’an veya şeriattan bir kez bile bahsedilmemişti. Örneğin Avrupa tarzı temsilî bir hükümete ve Müslüman olmayan küçük etnik gruplara (tekrar Batılı yönetim mefhumlarıyla tanımlanmış şekilde) Hilafetteki Müslüman tebaayla eşit düzeyde resmî haklar tanınmasına odaklanılmıştır.”

Bu, Batılı bir gücün veya yöneticinin dış politikasını küçük etnik gruplara duyduğu ilgiyi ifade ederek meşrulaştırdığı tarihteki ilk örnek olmamıştır. Aynı stratejiyi Papa II. Urbanus’un Birinci Haçlı Seferi çağrısında da görmekteyiz. Zira belirttiği nedenlerden biri, Doğu Hristiyanlarının İslami yönetimin altında maruz kaldıkları iddia edilen zulümdü. Nitekim tarihi incelersek, Batılı güçlerin bu stratejiyi defalarca kullandığını görürüz. Öyle ki modern çağda bu strateji, Amerika'nın dış politikasının temel taşlarından biri hâline gelmiştir.

Prof. Candice Lukasik, “Şehitler ve Göçmenler” adlı kitabında, ABD dış politikasında “ezilen azınlık” kavramının, emperyalist genişlemeyi meşrulaştırmak ve “Soğuk Savaş sonrası Hristiyanlık ile İslam arasındaki medeniyetler çatışmasını” çerçevelemek için nasıl kullanıldığına dair ayrıntılı bir inceleme sunmaktadır. Bu fikir, ABD’nin ulusal güvenlik politikasının dönüşümünü ve misyonerliğin komünizmden İslam’a odaklanmasını kolaylaştırmıştır. İncil anlatıları daha önce Sovyet yönetimi altındaki Hristiyanlara odaklanırken, Soğuk Savaş'ın sona ermesi haritaların yeniden çizilmesine olanak sağlamış ve artık odaklanma "10/40 Penceresi"ne (ekvatorun 10 derece ile 40 derece kuzeyi arasındaki, Orta Doğu'yu ve Asya'nın büyük bölümünü kapsayan coğrafi bölgeye atıfla bulunularak) kaymıştır; böylece İslam, milyarlarca insanı "köleleştiren" toplumsal bir sistem olarak tasvir edilmiştir. Bu yeni dünya düzeni Amerika’yı, özellikle radikal İslam’ın gölgesindeki diğerlerini despotluktan kurtarmakla görevli bir kurtarıcı güç olarak konumlandırmıştır.

Bu fikir, 1998 tarihli ABD Uluslararası Din Özgürlüğü Yasası (IRFA) ile resmi olarak pekiştirilmiştir. Bu yasa, Dışişleri Bakanlığı bünyesinde Uluslararası Dini Özgürlük Ofisi'ni kurmuş ve Orta Doğu'daki Hristiyan aktivistlerden, muhafazakâr siyasetçilerden ve Hudson Enstitüsü ile Freedom House gibi düşünce kuruluşlarındaki meslektaşlardan oluşan bir koalisyon tarafından da desteklenmiştir. Yasa, Amerika’nın din özgürlüğünü diğer ülkeleri azarlamak için bir ölçüt olarak kullanmasına izin vermiş olsa da, Suudi Arabistan ve Yahudi varlığı gibi stratejik müttefiklere muafiyetler tanımıştır.

Bununla birlikte, bu "ezilen azınlık" fikrinin kullanımı yalnızca küçük dini etnik gruplar için geçerli değildir. Profesör Joseph Massad, “Liberalizmde İslam” adlı kitabında, Batı liberalizminin İslam beldelerinde eşcinselleri kurtarma misyonunu, küçük dinî etnik gruplar (ve Afganistan'ın durumunda gördüğümüz gibi kadınlar) için kullanılan kalıplarla aynı şekilde nasıl kullandığını ortaya koymaktadır. Bu kurtarma fikri, ABD hükümetinin politikasında kurumsal bir nitelik kazanmıştır. Örneğin Obama yönetiminin 2011’deki açıklaması, ABD’nin dış yardımlarını, devletin Batı’nın “cinsel haklar” anlayışına bağlılığı ve belirli cinsel kimliklerin korunmasıyla ilişkilendirmişti. Nitekim cinsel haklar, Küresel Güney’e müdahale etmek için bir bahane olarak kullanılmıştır.

Tüm bu durumlar, küçük etnik grupların korunması çağrısına eşlik eden daha geniş jeopolitik ve ekonomik hedeflerin yattığını gösteren iyi düşünülmüş bir stratejiyi ortaya koymaktadır. Dahası bunlar, Batı’nın “kurtarma” ve “özgürleştirme” iddialarının sadece stratejik çıkarlara hizmet ettiğini ortaya koyarak, uluslararası politikanın ikiyüzlü doğasını ifşa etmektedir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Halil Musab – Pakistan

Devamını oku...

Amerika, Kendi Adına İran’la Savaşmaları İçin Mekke İttifakı’ndaki Dostlarına Çağrıda Bulunuyor!

Amerikalı Temsilciler Meclisi üyesi Joe Wilson, Twitter hesabından Mekke Savunma İttifakı hakkında şöyle bir paylaşımda bulundu: “Mekke Savunma İttifakı’na göre bir üyeye yapılan saldırı tüm üyelere yapılmış sayılır. Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan’ın Husilere karşı harekete geçmesinin zamanı geldi. Yemen özgürleşmeli.” Pakistan Savunma Bakanı Havace Asıf ise 8 Eylül 2026’da yaptığı açıklamada; Husilerin Suudi Arabistan’a yönelik saldırılarının Mekke Savunma İttifakı’nı harekete geçirebileceğini, çünkü anlaşmanın bir üyeye yapılan saldırıyı tüm üyelere yapılmış saydığını ifade etti. Bu açıklamalar, Husilerin Suudi Arabistan’a yönelik yeni saldırıları üstlenmesinin ardından geldi.

Amerika; her türlü öldürücü silahı kullanmasına, hayati, askeri ve sivil tesisler ile altyapıyı vurmasına, Hark petrol adasına ağır hava saldırıları düzenlemesine rağmen İran’ı dize getirmekten aciz kalınca yeni yollara başvurmuştur. İran’ı açıkça teslim olmaya zorlayamayan ve her ikisini de olağanüstü adamlar olarak nitelendirdiği, Asım Münir için ise gözde mareşalim dediği Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif ve Genelkurmay Başkanı Asım Münir gibi yalancı şahitler aracılığıyla imzalanan anlaşmalara İran’ın uymasını sağlayamayan Amerika; kirli işlerini kendi adına yapmaları için bölgedeki bazı Ruveybida yöneticileri kullanma yoluna gitmiştir. Bu doğrultuda; Suudi Arabistan, Pakistan ve Türkiye’den oluşan üçlü bir askeri ittifak kurulması talimatını vermiştir. Trump, kendisi için bir kurtuluş ve İran’a karşı kullanabileceği kalın bir sopa olarak gördüğü bu ittifakın kurulmasından büyük memnuniyet duyduğunu dile getirmiştir.


Dünyadaki tüm askeri ve siyasi gözlemciler için olduğu kadar bizzat kendisi için de, elindeki her türlü öldürücü silaha rağmen Amerika’nın dünyanın dört bir yanında yürüttüğü savaşları ve maceraları, özellikle de İslam beldelerine karşı giriştiği savaşları sonuçlandırmaktan aciz olduğu ayan beyan ortaya çıkmıştır. Çünkü Amerikan ordusu, her türlü ölümcül silaha sahip olsa da kendisini inançları uğruna savaşmaya ve fedakârlığa sevk edecek bir askeri doktrinden yoksundur. Zira Amerika’nın savaşları; mazluma yardım etmek veya adaleti yaymak için yapılan asil savaşlar değil, sömürgecilik, yağmacılık ve talan savaşlarıdır. Askerleri de bu gerçeğin farkındadır ve işte onları intihara sürükleyen de budur. Nitekim okyanuslarda seyreden gemilerdeki askerlerinin intihar vakaları, çokluğu sebebiyle Amerika’nın dahi gizleyemeyeceği bir hâl almıştır. Amerikan ordusu; sadece maddi kazanç, imtiyaz ve bağışlar için orduya katılan paralı askerlerden oluşmaktadır. Ancak bu kazançların tamamı, askerin hayatta kalma içgüdüsüyle çatıştığında buharlaşıp gitmektedir; çünkü korkaklık ve hayat sevgisi, hükümetlerinin ve askerî-siyasi liderlerinin kendilerine vaat ettiği bütün bu kazançlardan ve rüşvetlerden daha baskın gelmektedir.

Amerika, ordusu hakkındaki bu gerçeklerin farkında. Amerika, savaşlar çıkarmakta, ancak bu savaşları kendi çıkarları doğrultusunda sonlandıramamaktadır. İşte onu bölgedeki yandaşlarından yardım istemeye ve kendi askerlerinin başaramadığı kirli işleri yaptırmak ve savaşlarını sonlandırmak üzere Müslüman askerleri kullanabileceği askeri bir ittifak kurmalarını emretmeye sevk eden şey de işte budur. Amerikan askerleri, Afganistan’daki mücahitler ile yirmi yıldan fazla savaşmışlar ancak zafer elde edememişlerdir, büyük can kayıpları verdikleri Irak’ta da savaşı sonuçlandırmayı başaramamışlardır. Bu sebeple Amerikan liderleri, özellikle karada asker gücü gerektiren savaşları, Amerikan askerlerinin tek başlarına yürütemeyecekleri kanaatine varmışlardır. Bu yüzden Obama ve Savunma Bakanı Leon Panetta döneminde 2012 ABD Savunma Stratejisi’nde, aynı anda iki büyük savaşı yürütme ilkesinden vazgeçilmiştir. Önceki ilke, Amerika’nın, Avrupa’da bir savaş ve Asya ya da Orta Doğu’da bir başka savaş gibi, aynı anda iki büyük ve bölgesel savaşı yürütme kapasitesine sahip olması gerektiğini varsayıyordu. İşte bundan dolayı Amerika; Pakistan, Suudi Arabistan ve Türkiye’nin eğitimli Müslüman askerlerini İran’a karşı savaşı bitirmek için kullanmak istemektedir. Bu üç devletin; İran’ı işgal etmek ve rejimi ABD çıkarlarına hizmet edecek şekilde devirmek ve değiştirmek amacıyla, Amerikan deniz ve hava filolarının yanında kara harekâtına girişmesi de uzak bir ihtimal değildir. Nitekim Amerika, 2003 yılında hem bunları hem de başka ajanlarını ve Haçlı ittifakındaki müttefiklerini Irak’ı işgal etmek için seferber etmiştir.

Ey Pakistan ordusunun samimi subayları! Sizler, devletinizin kuruluş temeli olan İslam adına savaşlara girmek ve İslam beldelerini savunmak için mi yoksa küfrün başı Amerika’nın ve onunla birlikte Yahudi varlığının üstesinden gelemediği kirli işleri yapmak için mi eğitildiniz? Hem gazaba uğrayanların hem de sapanların yardımcısı olmayı nasıl kabul edersiniz?! Sizleri İslam ve Müslüman düşmanlarının hizmetine sunan liderlerinize karşı nasıl sessiz kalabiliyorsunuz? Askerî suçlara ilişkin 1952 tarihli Ordu Kanunu’nun 24. maddesinde, düşmana karşı işlenen suçlar kapsamında, “düşmana doğrudan veya dolaylı olarak yardım eden yahut onun yükünü hafifleten” kişinin idamla cezalandırılacağı hükmünün yer aldığını bilmiyor musunuz?! Katilin de maktulün de ateşte olduğu bir savaşın içine itilmeden önce durumunuzu düzeltmek zorundasınız. Nitekim Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

إِذَا الْتَقَى الْمُسْلِمَانِ بِسَيْفَيْهِمَا، فَالْقَاتِلُ وَالْمَقْتُولُ فِي النَّارِ “İki Müslüman kılıçlarıyla karşılaşırsa ölen de öldüren de Cehennemdedir.” [Buhari ve Müslim]

Askeri ve siyasi kurumlarınızı, Amerika’nın bölgedeki sömürgeci çıkarlarını gerçekleştirmek için çalışanlardan temizlemelisiniz. Şunu bilin ki; Amerika’nın Afganistan’daki ve sınır bölgelerindeki savaşlarında ve dünyada “barış gücü” adını verdikleri sömürge misyonlarında askerlerimizin temiz kanı nasıl akıtıldıysa, liderleriniz Washington’daki Haçlı efendilerinin çıkarlarını gerçekleştirmek için İran’da da kanınızı akıtmaktan çekinmeyeceklerdir. Vakit çok geç olmadan onları devirmek için acele edin! Nübüvvet Metodu üzere Hilafet’i kurmak için Hizb-ut Tahrir’e nusret verin ki İslam beldelerini karada ve denizde Amerika’nın, Yahudilerin ve tüm sömürgecilerin pisliğinden temizlemek için size liderlik etsin.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ مَا لَكُمْ إِذَا قِيلَ لَكُمُ انفِرُواْ فِي سَبِيلِ اللهِ اثَّاقَلْتُمْ إِلَى الأَرْضِ أَرَضِيتُم بِالْحَيَاةِ الدُّنْيَا مِنَ الآخِرَةِ فَمَا مَتَاعُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا فِي الآخِرَةِ إِلاَّ قَلِيلٌ “Ey iman edenler! Ne oldunuz ki, size “Allah yolunda sefere çıkın” denilince, yere çakılıp kaldınız. Yoksa ahiretten vazgeçip dünya hayatını mı seçtiniz? Oysa ahirete göre dünya hayatının yararı, pek az bir şeydir.” [Tevbe 38]

Devamını oku...

Müslümanlara ve Ordularına Sesleniyoruz: Amerika’nın Ülkeleriniz Üzerindeki Elini Kırın!

Dünyadaki olayların gidişatını takip eden biri, gerek askeri gerekse siyasi olsun Amerika’nın Müslüman topraklarında giderek daha fazla nüfuz kurduğuna dair haberlerin televizyon kanallarının ve haber sitelerinin gündemini işgal ettiğini görür. Başta Amerika’nın İran savaşı olmak üzere Katar ve Pakistan’ın yürüttüğü arabuluculuklar, Lübnan’daki müzakereler, ABD’nin Suriye’ye yönelik müdahaleleri, Amerika’nın Yahudi varlığının Suriye’ye saldırılarına verdiği destek, Yemen ve Suudi hanedanı yöneticilerinin Yemen’deki rolü, Sudan ve burada savaşan iki Amerikan ajanı, Mısır ve Gazze’deki rolü, Ürdün, Suudi Arabistan, Katar, Bahreyn, Kuveyt, Birleşik Arap Emirlikleri, Irak, Suriye ve Türkiye’deki askerî üsleri, elçilerinin ve özel temsilcilerinin orada burada yürüttüğü faaliyetler bu haberlerin başında gelmektedir. Bunlara, Yahudi varlığındaki Amerikan büyükelçisinin sanki Yahudilerin sözcüsüymüş gibi konuşmasını da ekleyebiliriz. Bunlar, sayısız örneklerden sadece bir kaçıdır.

Ey Müslümanlar! Size ne oluyor öyle?! Yöneticilerinizin Amerika’ya ve Batılı devletlere olan sadakati gün gibi aşikardır, beldelerinizdeki asıl aktörün kim olduğu ortadadır ve servetlerinizi kimin yağmaladığı açıkça bellidir.

Ey Müslüman ülkelerin orduları! Halkınız sefalet ve yoksulluk içinde kıvranırken; Ruveybida yöneticilerinizin Amerika’ya hizmette yarışmalarına, onun emirlerini harfiyen yerine getirmelerine ve Amerika’yı beldelerinize ve servetlerinize musallat etmelerine daha ne kadar sessiz kalacaksınız? Üstelik yöneticileriniz yaptıklarından ve işledikleri suçlardan utanmak şöyle dursun, bunları gözümüzün içine soka soka açıktan işlemektedirler. Daha ne zamana kadar sessiz kalacak ve bu münkerlere dur demeyeceksiniz?

Düşüncede doğru ameli kaide şudur: Vakıayı duyumsamak (ihsas) düşünceyi, düşünce de bir gaye için bir eylem doğurmalıdır. Ruveybida yöneticilerin vakıasını ve Amerika’nın Müslüman beldeleri üzerindeki açık hegemonyasını duyumsamak, gerçek değişim üreten doğru düşünceyi gerektirir. Bu değişim Allah Subhânehu ve Teâlâ’yı razı edecek, ümmetin maslahatlarını gerçekleştirecek, yönetimin yeniden kendi eline geçmesini sağlayacaktır. Böylece ümmet Allah’ın Kitabı ve Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Sünnetine göre kendini yönetmeye başlayacak, İslam’ı bütün insanlığa taşıma misyonunu tamamlayacak, zararlı yöneticiler ve efendileri için değil, bizzat kendisinin faydalanması için gasbedilen servetlerini geri alacaktır.

Ey Müslümanlar! Dostu sevindirmeyen, düşmanı korkutmayan bu kötü vakıadan ancak Nübüvvet metodu üzere Hilafet Devleti’ni kurarak kurtulabilirsiniz. Hilafet, Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın çalışan mümin kullarına bir vaadi, Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in de bir müjdesidir. Hilafet, halkına asla yalan söylemeyen bir öncü olan Hizb-ut Tahrir’in ikamesi için çalıştığı bir devlettir. Haydi siz de onu ikame etmek için Hizb-ut Tahrir ile birlikte çalışmaya koyulun! Çünkü bunda dünya ve ahiretin izzeti vardır, Allah’ın rızası ise daha büyüktür.

Devamını oku...

Fransa’nın Başörtüsüne Açtığı Savaş Acil Bir İhtiyaç mı, Yoksa Oy Toplamak İçin Bir Seçim Malzemesi mi?!

Fransa cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Ulusal Birlik Partisi’nin adayı Marine Le Pen, kamuya açık alanlarda İslami başörtüsü takılmasının yasaklanması meselesini yeniden siyasi tartışmaların merkezine taşıdı. Le Pen, Elysee Sarayı’na çıkması durumunda başörtüsünü suç sayan bir yasayı halk oylamasına sunma taahhüdünde bulundu. Bu gelişme, söz konusu uygulamanın Anayasa’ya uygun olup olmadığı, uygulanıp uygulanamayacağı gibi tartışmaları da beraberinde getirdi. Le Pen, X platformu üzerinden yaptığı açıklamada, “İslamcı fikirlere karşı mücadele için büyük bir yasayı” referandum yoluyla Fransızlara sunacağını belirtti. Bu yasanın, kendi deyimiyle “güçlü” bir dizi önlemi içerdiğini ve bunlar arasında kamusal alanda İslami başörtüsü takmanın suç sayılmasının da bulunduğunu ifade etti.

Le Pen’in açıklamasıyla bu mesele etrafındaki tartışmalar iyice alevlendi; medyada ve sosyal ağlarda başörtüsünü destekleyenler ile karşı çıkanlar arasında büyük bir gürültü koptu. Bu karmaşanın ortasında CNews, CSA enstitüsü tarafından yapılan ve Fransızların yüzde 60'ının başörtüsünün kamusal alanlarda yasaklanması fikrini desteklediğini gösteren bir anketin sonuçlarını yayımladı. Buna karşılık “TikTok” ve diğer sosyal medya platformlarında, Fransız kadın influencerların bu tasarıyı özgürlüklere yönelik bir saldırı olarak gördüklerini ve bu nedenle reddettiklerini ifade etmek amacıyla başörtüsü taktıkları bir kampanya yayıldı.

Aşırı sağ, yıllardır insanları İslam istilası olarak adlandırdıkları şeye karşı kışkırtmakta; söylemlerinde başörtüsünü aşırıcılık ve güvenlik sorunlarıyla ilişkilendirmektedir. Din özgürlüğü, kişisel özgürlük, Evrensel İnsan Hakları Bildirgesi ve benzeri tüm fikirleri elinin tersiyle iterek İslam'la bağı olan her şeye karşı savaş ilan etmektedir.

Şunu da belirtmek gerekir ki Fransa’nın son yıllarda karşı karşıya bulunduğu siyasi, ekonomik, sağlık ve güvenlik sorunları, ülkenin tarihinde yaşadığı en büyük sınamalardan bazılarını oluşturmaktadır. Buna rağmen, sağcıların seçim projeleri bu sorunların hiçbirine ciddi çözümler sunmamakta; bütün enerjilerini ve hırslarını İslam'la bağlantılı olan her şeye savaş açmaya harcamaktadırlar. Öyle ki bazen abayaya (feraceye), bazen camilere ve derneklere, bazen de okul gezilerinde öğrencilere refakat eden annelerin başörtüsüne savaş ilan etmektedirler...

Gerçek ve derin sorun şudur: Aşırı sağ, dışlayıcı ve ırkçı söylemleriyle pek çok insanın kalbine korku salmayı; İslam’ı sürekli pusuda bekleyen, can alan ve özgürlükleri yok eden bir “öcü” gibi göstermeyi kısmen başarmıştır. Buna ek olarak, medyanın uzun zamandır İslam'ı ve Müslümanları karalama, dezenformasyon, hile ve iftiralarla hedef alan rolü de ortadadır. Bu nedenle söz konusu araştırmada, yasağı destekleyenlerin büyük çoğunluğunun ileri yaştaki kişilerden oluştuğu, gençlerin ise bu öneriye daha az destek verdiği görülmüştür. Çünkü gençlerin çoğu eğitim ve iş hayatında Müslümanlarla temas halindedir; medyanın olayları nasıl çarpıttığını fark edebilmekte ve sosyal medya üzerinden alternatif, gerçekçi bilgilere ulaşabilmektedir.

Aşırı sağın tam da bu dönemde Fransa’da başörtüsüne savaş açması, korku ve yalanlarla manipüle edilen halkın hassas damarlarına dokunarak oy devşirmeyi hedefleyen bir seçim manevrasından başka bir şey değildir. Yoksa Fransa'da siyasi, ekonomik ve güvenlik gibi gerçek ve çok daha acil meseleler vardır ve bu meseleler Fransız hükümetinin karşı karşıya olduğu derin krizlerle yüzleşmek için ciddi çözümler üretilmesini gerektirmektedir.

Ne yazık ki İslam, bir günah keçisidir ve öyle de kalmaya devam edecektir. Aşırılık yanlıları kendi başarısızlıklarını İslam’ın üzerine yıkmaktadırlar. Uygarlıkları, kendilerini kasıp kavuran ardışık krizleri çözememektedir. Onlar, uygarlıklarının içine düştüğü bu çöküşü durduramadıkları için enerjilerini asıl savaş meydanının dışındaki çatışmalara harcamaktadırlar ve her halükârda kaybedenler safında yer alacaklardır.

Devamını oku...

Güvenlik Konseyi, Sudan’daki Durumlar ve ABD’nin Hedefleri

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Güvenlik Konseyi, Sudan’daki Durumlar ve ABD’nin Hedefleri

22/08/2026 Pazartesi günü, Sudan’daki durumla ilgili Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde düzenlenen bilgilendirme oturumunda, ABD Başkanı'nın Afrika, Arap Ülkeleri ve Orta Doğu Kıdemli Danışmanı Massad Boulos bir konuşma yaptı ve bu konuşma, 24 Ağustos 2026 tarihinde ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından yayınlandı; Boulos konuşmasında, (Sudan'ın bu ay bu Konseyin gündeminin ilk sıralarında kalmasını sağladıkları) için onlara için teşekkür etti ve Sudan halkının çektiği acıları tanımlayarak şöyle dedi: “Sudan’ın dört bir yanındaki siviller bir kabus yaşıyorlar.” Peki Massad Boulos’un sözlerinin barındırdığı gizemler nelerdir? Konuşmada saklı olan sırlar nelerdir? Bu bilgilendirme aracılığıyla hedeflenen şey nedir? Ve bundan çıkış yolu nedir?

Birincisi: ABD, Sudan'daki hedeflerine ulaşmak için çalışmaktadır; nitekim savaş dosyasını elinde tutan ABD, çatışmayı büyük ölçüde Darfur'dan uzaklaştırarak Kordofan ve Mavi Nil bölgelerindeki diğer sahalara vahşi bir şekilde taşımayı başarmış ve taraflar arasında bir ayrım çizgisi çizerek ordunun Darfur'a ilerlemesini engelleyen sarsılmaz bir set oluşturmuştur; bunun amacı ise, Darfur'da kurucu hükümeti pekiştirmekle ilgilidir.

İkincisi: Massad Boulos, Güvenlik Konseyi’ndeki bilgilendirmede şöyle demiştir: “Sudan Silahlı Kuvvetleri ve Hızlı Destek Güçleri’nin davranışları, bu güçlerin çabalarının, şiddeti tırmandırmaya, yeni topraklar ele geçirmek için çalışmaya ve ulaşılması imkansız askeri bir zafer peşinde koşmaya yoğunlaştığını göstermektedir.” Onun “ulaşılması imkansız askeri bir zafer” sözü, müzakereci çözüm kartının Amerika’nın elinde olduğunu, ancak Amerika’nın, kendi adamlarının siyasi sahneye tek başına hâkim olacağından emin olana kadar oyalayarak savaşı uzattığını teyit etmektedir. ABD, bir tarafın diğerine karşı zafer kazanmasını istememekte ve ayrılıkçı Hızlı Destek milislerini yenilmez bir güç olarak değil de, orduyla eşit bir güç olarak göstermektedir; zira Amerika, Sudan’ın her iki tarafını da kontrol altına alarak onu parçalamak için hem ordu komutanlarına hem de Hızlı Destek Güçleri komutanlarına güvenmektedir; bu nedenle politikacıları tüm açıklamalarında askeri çözümü reddetmektedir; örneğin 25/08/2026 Salı günü Suudi Dışişleri Bakan Yardımcısı Velid El-Hureyciile yapılan görüşmede Massad Boulos şunları söylemiştir: “Suudi Arabistan ile Sudan’daki çatışmanın askeri bir çözümü olmadığı konusunda anlaştık.” Ayrıca Mısır Dışişleri Bakanı ve dörtlü grubuyla olan sürekli istişareler de aynı şekildedir.

Üçüncüsü: Amerika, insani eylemlere ve ateşkese odaklanmaktadır; zira ateşkes anlaşmaları yoluyla Sudan ordusunun Darfur’a ilerlemesinin önünü tamamen kesmeyi ve Hemidti’nin bu bölge üzerindeki kontrolünü pekiştirmeyi hedeflemektedir; bu bağlamda Massad Boulos bilgilendirmesinde, Amerikan planına hizmet eden bir karar taslağı sundu ve bu karar, dört temel hususa teşvik etmektedir ki onlar şunlardır:

1- Silah ambargosunun tüm Sudan topraklarını kapsayacak şekilde genişletilmesi; bu da ordu içindeki muhlislerin hamlelerini boşa çıkarmak, hareketlerini felç edip güçlerini zayıflatmak ve onların Darfur'u geri almalarını engellemek içindir.

2- İnsansız hava araçlarının, ilgili sistemlerin ve teknolojilerin silah yasağı kapsamına girdiğini yeniden teyit etmek. Bu öneri sunulmuştur; zira hava desteği modern savaşlarda temel bir unsur olup piyadelerin Darfur'a doğru harekete geçmesine imkan tanımaktadır; ABD'nin istemediği şey de budur. Bu nedenle uçuşa yasak bölge önerisi, Hızlı Destek Güçleri'ni yok olmaktan korumak adına ABD yönetimi için bir gereklilik olmuştur. Bu yüzden ABD, Hızlı Destek Güçleri'nin varlığını tanımakta, onları oldukları gibi kabul etmekte, varlıklarını ve işledikleri suçları sürdürmelerini teyit etmekte ve onların parçalanması veya varlıklarına son verilmesi hakkında konuşmaktan kaçınmaktadır.

3- Genel Sekreter’den, 1591 sayılı karara bağlı Uzmanlar Paneli’ndeki uzman sayısının artırılmasının talep edilmesi; bu karar, Sudan’daki durumla ilgili olarak Mart 2005’te kabul edilmiştir; bu karar uyarınca BM Sudan Uzmanlar Paneli kurulmuş olup panelin görevi, diğer hususların yanı sıra Darfur’daki silah ambargosunun izlenmesini temsil etmektedir. Uzmanların (heyetlerin) varlığı; baskı uygulamak ve sürecin ABD'nin istediği doğrultuda ilerlediğinden emin olmak için her iki tarafı da gözetlemek (casusluk yapmak) anlamına gelmektedir. Zira Massad Boulos'un önerisinin (4.) maddesi şöyledir: “Konsey’i daha iyi bilgilendirmek amacıyla, 1591 sayılı karar kapsamında çalışan Uzmanlar Paneli’nin bölgeyi kapsayan diğer ekiplerle iş birliği yapması yönünde talimat verildi.” İşte bu tam anlamıyla bir casusluktur. Ayrıca Boulos şöyle dedi: “Bu genişletilmiş ve güçlendirilmiş yeteneklerin hedefi... çatışmanın sona erdirilmesi için tüm taraflara baskı uygulamaktır.” Ajanlara baskı uygulamak Amerika için yeni bir şey değildir; zira Güney’in ayrılmasına kadar ajanı El-Beşir ve çetesine karşı bunu uygulamıştı ve şimdi de Burhan ve yardımcısı Malik Akar, uygulanan baskının şiddetinden dolayı çığlık atana kadar bunu şiddetle uygulamaktadır; nitekim Burhan, El-Cezire eyaletinin El-Managil kentinde yaptığı bir konuşmada önümüzdeki günlerde Sudan’a ve bizzat şahsına yeni yaptırımların uygulanmasını dışlamadı ve Sudan’ın düşmanlarının ülkeye boyun eğdirmek ve ona diz çöktürmek istediğini belirtti. El Cezire kanalına verdiği röportajda, Egemenlik Konseyi Başkan Yardımcısı Malik Akar şunları söyledi: “... ABD’nin girişimini kabul etmemiz için büyük baskıya maruz kalıyoruz ancak tutumumuza sımsıkı sarılıyoruz.” (Sudan Tribune). Hatta Boulos, Güvenlik Konseyi’ne şu tehditkâr mesajı gönderdi: “Açık konuşayım: Eğer bu Konsey önlemler almayı reddederse, bunun en büyük yükünü çekecek olan yine Sudan halkı olacaktır.”

Bu nedenle ister Güvenlik Konseyi'nde Massad Boulos vasıtasıyla sunulsun, ister Dörtlü veya Beşli Komite aracılığıyla sunulsun, ABD'nin sunduğu önerilere bakmak bir zorunluluktu; zira bu öneriler, Darfur'u ayırma tiyatrosunu tamamlamaya, müzakere konusunu diğer çatışma bölgelerine bağlamaya ve Darfur'u çatışma çemberinden çıkarmaya yönelik kademeli bir zemin hazırlığı niteliğindedir.

Önerilerde geçen Sudan’daki insani krizin, Amerika’nın ve Trump’ın umurunda olmadığı bilinmelidir! Hatta onun Sudan’daki adamlarının bile umurunda değildir; çünkü ABD’nin dış politikası sadece tek bir kaideye dayanmaktadır: “Önce Amerika”, Sudan insanı değil! Bunun amacı da, casuslarının ülkeye girip çıkmasına imkan sağlamak, her iki tarafı da gözetlemek ve üzerlerinde baskı kurarak Sudan’ı bölme komplosunun hızla hayata geçirilmesini sağlamaktır.

İkiyüzlülük, Massad Boulos’un Güvenlik Konseyi’ndeki bilgilendirmesindeki şu sözlerinde ortaya çıkmaktadır: “ABD, bu savaşın ilk gününden itibaren Sudan halkının korunmasını bir öncelik haline getirmiştir; işte bu nedenle Sudan'daki sivillerin korunması taahhüdünü içeren Cidde Bildirisi'ne ulaşmaya çalıştık.. Bu nedenle o günden bu yana, gün be gün daha fazla insani ateşkes, ateşkes ile barışı sağlamaya ve sivilleri korumaya yönelik düzenlemeleri sağlamak için çabaladık.” Peki bu iddia edilen koruma hani nerede? O, gün be gün çabalarken, savaş dördüncü yılına girdi ama ne askeri bir çözüm ne de bir ateşkes var?! Bu koruma hani nerede? Oysa Massad Boulos’un kendisi bile Sudan halkının başına gelen felaketlerin tanığı olmuştur; zira bilgilendirmesinde şöyle demiştir: “Özellikle silahlı insansız hava araçlarının artan kullanımından kaynaklanan insani kayıpların ne derece vahim olduğuna dikkat çekmek isterim... Nitekim bunlar, bu yılın ilk yarısında şimdiden 1120'den fazla Sudanlı sivilin hayatına mal olmuştur.” Son haftalarda yaşanan şiddet ve güvensizlikten kaynaklanan yeni göç dalgalarına değinerek, bunun (acı verici bir durum)” olduğunu söyledi. Peki bunlar hani nerede?!

Çözüm, Hizb-ut Tahrir'in Emiri Celil Alim Ata bin Halil Ebu Raşta ’nın Sudan meselelerini ele alırken sürekli vurguladığı şeydir; “ey Sudan halkı! Size sesleniyoruz, pişman olmadan ve pişmanlığın fayda etmeyeceği gün gelmeden önce hadi durumu düzeltin... Çatışan tarafların yakasına yapışın ve onları hakka zorlayın... Raşidi Hilafeti kurmak için Hizb-ut Tahrir ’e yardım edin. Böylece Sudan; İslam ile yeniden güçlü ve izzetli hale gelecek, üzerinde “Lâ ilâhe illallah Muhammedun Rasûlullah” Ukab sancağı dalgalanacaktır.”

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Yakup İbrahim – Sudan

Devamını oku...

Sırbistan ile Stratejik Ortaklık: Yollar Nereye Çıkıyor?

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Sırbistan ile Stratejik Ortaklık: Yollar Nereye Çıkıyor?

Haber:

7 ve 8 Eylül 2026 tarihlerinde Özbekistan Cumhurbaşkanı Şevket Mirziyoyev, Sırbistan’a ilk resmi ziyaretini gerçekleştirdi. Ziyaretin sonunda, Özbekistan ile Sırbistan arasında stratejik bir ortaklık kurulmasına ilişkin ortak bir bildiri imzalandı. Ayrıca iki ülke arasında 20 adet ikili belge imzalandı.

Bu anlaşmalar arasında şunlar yer almaktadır: “Orta Koridor”a destek, demiryolu altyapısının geliştirilmesi, karayolu ile uluslararası taşımacılık, gümrük işbirliği ve serbest ticaret müzakerelerinin başlatılması; ayrıca eczacılık, biyoteknoloji, dijitalleşme, yapay zeka, işgücü göçü ve diğer sektörler.

Yorum:

Aslında bu süreç, Ekim 2025’te Aleksandar Vučić’in Taşkent ziyareti sırasında başlamıştı. O dönemde taraflar, Hazar Denizi Koridoru da dahil olmak üzere Orta Asya ile Balkanlar arasında yeni ulaşım yollarının geliştirilmesi konusunu ele aldılar. 2026 yılının Mayıs ayında Sırbistan, Taşkent ve Belgrad’ı açıkça Orta Asya ile Avrupa ve üçüncü pazarlar arasında bir köprü olarak nitelendirmişti. Bu da meselenin sadece Sırbistan pazarına girmekle sınırlı olmadığı, aynı zamanda Orta Asya ülkelerinin ürünlerinin, hammaddelerinin ve sermayelerinin Avrupa pazarına ulaşacağı güzergâhlarla da ilgili olduğu anlamına gelmektedir.

Bu süreç, Avrupa Birliği’nin ulaşım stratejisiyle de uyumludur. Zira 2026 yılının Haziran ayında, Avrupa Komisyonu, Avrupa'yı Orta Asya, Kafkasya ve Karadeniz üzerinden birbirine bağlamayı amaçlayan “Connectivity Agenda Platform” platformunu başlatmıştı. Platform, Hazar Denizi Koridoru’nu geliştirmeyi, sınırların altyapısını iyileştirmeyi ve stratejik yatırımları çekmeyi amaçlamaktadır. Çin’e gelince; bu tür koridorlar, ülkenin ürünlerini, yatırımlarını ve sanayi zincirlerini Batı’ya doğru genişletme fırsatlarını artırmaktadır. Rusya’nın bakış açısına gelince; kendi topraklarından geçen koridorların güçlendirilmesi, Rusya’nın Orta Asya’daki ekonomik nüfuz ve ulaşım araçlarının azalmasına yol açabilir. Aynı zamanda Özbekistan hâlâ makine ve ulaşım ekipmanı ithalatına büyük ölçüde bağımlıdır; zira 2025 yılında ithalat 47,4 milyar dolara ulaşmış ve bunun %33,8'ini makineler ve ulaşım araçları oluşturmuştur. Bu da ulaşım yollarının çeşitlendirilmesinin tek başına sanayi bağımsızlığı garanti etmediği anlamına gelmektedir.

Sonuç olarak Özbekistan ile Sırbistan arasındaki stratejik ortaklığın temel özü, sıradan ikili ticarette değil, lojistik, taşımacılık, gümrük, ticaret ve sanayi zincirlerini birbirine bağlama girişiminde yatmaktadır. Bu zincirin stratejik bir önemi vardır; zira Orta Asya’nın kaynakları ve ürünlerinin bağlanacağı pazarlar, güzergâhlar ve dış ticaret sistemlerini belirlemektedir. Bu nedenle büyük güçlerin bu yakınlaşmada çıkarları olduğu açıkça ortadadır. Özbekistan, dış kanallarını artırarak yalnızca sınırlı bir manevra alanı elde etmektedir; ancak yabancı sanayi teknolojisine, makinelere, sermayeye, pazarlara ve stratejik altyapıya bağımlılık devam ettiği sürece, bu manevra gerçek bir siyasi bağımsızlık olarak değerlendirilemez; zira bağımlılığın birkaç büyük güç arasında paylaştırılması, bağımlılıktan kurtulmak anlamına gelmez.

Eğer meseleyi İslam’ın bakış açısıyla değerlendirirsek çözüm, Müslüman ülkelerin sömürgeci devletler arasında daha iyi bir denge kurmaya çalışmasında yatmamaktadır; zira bu, sorunun aslını değiştirmeyecektir. Buna göre doğru ve gerçek çözüm, Müslümanları tek bir devlet altında birleştiren ve çıkarlarını gerçek anlamda koruyan Hilafetin kurulmasıdır. Zira Hilafet, Müslüman ülkelerin dağınık yatırım kaynaklarını, pazarlarını, insan kaynaklarını ve coğrafi imkânlarını tek bir siyasi irade altında birleştirecek ve bunları uluslararası politikada etkili bir süper güce dönüştürecektir.

Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللهِ جَمِيعاً وَلَا تَفَرَّقُوا وَاذْكُرُوا نِعْمَتَ اللهِ عَلَيْكُمْ إِذْ كُنْتُمْ أَعْدَاءً فَأَلَّفَ بَيْنَ قُلُوبِكُمْ فَأَصْبَحْتُمْ بِنِعْمَتِهِ إِخْوَاناً وَكُنْتُمْ عَلَى شَفَا حُفْرَةٍ مِنَ النَّارِ فَأَنْقَذَكُمْ مِنْهَا كَذَلِكَ يُبَيِّنُ اللهُ لَكُمْ آيَاتِهِ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ “Hep birlikte Allah'ın ipine (İslam’a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın. Allah'ın size olan nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman kişiler idiniz de O, gönüllerinizi birleştirmişti ve O'nun nimeti sayesinde kardeş kimseler olmuştunuz. Yine siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah size ayetlerini böyle açıklar ki doğru yolu bulasınız.” [Al-i İmran 103]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
İslam Ebu Halil - Özbekistan

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER