Pazartesi, 26 Şevval 1447 | 2026/04/13
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Amerika ve Deniz Otoritesi: Şer İmparatorluğunun Tam Hikayesi!

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Amerika ve Deniz Otoritesi: Şer İmparatorluğunun Tam Hikayesi!

 

Tarihsel giriş:

“Allah'ım, bu denizin arkasında bir toprak daha olduğunu bilseydim, senin yolunda uğruna (kelime-i tevhidi yüceltmek için) dalardım.”

Bu sözler sadece bir umut ya da dua olmadığı gibi düşmanları ve hasımları korkutmak için okunan tarihi bir metin de değildi; aksine ufuklarda ve dört bir yana yayılan, yankısı tüm topraklara ve tüm gökyüzünün altındakilere uzanan gür bir sesti; böylece sancağı taşımak için ilham verici bir şekilde tarihin vicdanında atmaya, onların zihinlerine ve kalplerine hitap ederek şöyle sorup sorgulamaya devam etmiştir: Dolunay sadece karanlık gecelerde mi kaybolur?

Bu kelimelerin sahibi, komutan, fatih, mücahit ve celil Sahabe Ukbe bin Nafi el-Fehri’dir; kendisi, Amr bin el-As Radıyallahu Anh ile birlikte Kinane topraklarının fethedildiği savaşlara katılmış, Berka’ya giren ilk seriyelere komutanlık etmiş ve onunla birlikte Trablus'un fethine de katılmıştır; daha sonra Abdullah bin Ebu Serh Radıyallahu Anh ile birlikte Sufetula Muharebesi'ne katılmış ve Berka'ya yerleşmiştir; Muaviye bin Ebu Süfyan kendisini İfrikiye valiliğine atayıncaya kadar burada murabıt olarak kalmaya devam etmiştir; onun öncelikli ilgisi, ileri bir İslam üssü kurmaktı. Abdullah bin Ebu Serh Radıyallahu Anh, Bizans İmparatorluğu'nun Akdeniz'deki hakimiyetine son verdikten sonra (H. 35 Zâtüssavârî Muharebesi), Ukbe adamlarına şöyle demiştir: “Ey Müslümanlar topluluğu; bir ordu kurmamız için bir şehir seçmeniz gerektiğini (yani İfrikiye’de) düşünüyorum ki böylece İslam’ın sonsuza dek izzeti olsun.”

Ukbe kaleleri fethedip toplulukları dağıtırken Allah’ın düşmanlarına yenilgiler tattırarak Atlantik Okyanusu kıyılarına, yani o zamanlar “Karanlıklar Denizi” olarak bilinen yere ulaşıncaya kadar ilerledi. Orada atıyla suya doğru ilerlemiş, kılıcını çekmiş ve Allahu Teala ona rahmet etsin ve kendisini soylu ve itaatkar elçiler (melekler) arasına kabul etsin ruhunu ve azmini özetleyen o ölümsüz meşhur sözünü söylemiştir; böylece meşaleyi, Musa bin Nusayr ve Tarık bin Ziyad ile birlikte Endülüs'ün fethinin komutanlarından biri olan torunu Habib bin Ebu Ubeydah el-Fihri'ye bırakmıştır. Birçok kaynak, Endülüs topraklarının Müslümanların Karanlıklar Denizi'ndeki yolculuklarının başlangıç noktası haline geldiğini ve bu denizin ötesini fiilen keşfetmek için yola çıktıklarını nakletmektedirler.

Ancak günler dönüp durmuş, durumlar değişmiş ve Subhanehu'nun şu kavli tecelli etmiştir: وَتِلْكَ الْأَيَّامُ نُدَاوِلُهَا بَيْنَ النَّاسِ “O günleri biz insanlar arasında döndürür dururuz (zaferi bazen bir topluma bazen öteki topluma nasip ederiz.)” [Al-i İmran 140]

Dün ve bugün arasında Amerika:

Müslümanlar, Amerika kıtasının topraklarının varlığını, Ebu'l-Hasan Mes'ûdî Huzeli’nin “Mürûcü'z-Zeheb ve Maâdînü'l-Cevher-Altın Çayırlar ve Cevher Madenleri” adlı kitabından nakledildiği üzere Haşhaş bin Saîd bin Esved tarafından Abbasi Hilafeti döneminde keşfetmiş olup Müslümanlar arasında meçhul topraklar olarak adlandırılmıştı; daha sonra bu keşif, önce Kristof Kolomb'a, ardından da adından Amerika teriminin türetildiği Amerigo Vespucci'ye atfedilmiştir; daha sonra bu nimet bir lanete dönüşmeden önce Avrupa güçleri, yeni toprakları sömürgeleştirmek ve on milyonlarca Kızılderiliyi en korkunç yöntem ve araçlarla yok etmek yoluyla yerli halkını boşaltmak için rekabet etmiştir.

Amerika kıtasının keşfedilmesinden sonra, neredeyse tüm Avrupa ülkeleri Yedi Yıl Savaşı'na (1756-1763) katılmıştı; zira İngiltere, Kuzey Amerika'daki denizlerin ve toprakların kontrolünü ele geçirmek için Fransa ile savaşmıştı. Nitekim Fransa ile İspanya ve İngiltere arasındaki anlaşmazlığı 1763 yılının 10 Şubat tarihindeki Paris Antlaşması çözmüştü; bu antlaşma sonucunda Fransa, buradaki sömürgelerinin çoğunu, daha sonra iki dünya savaşını alevlendirecek olan yükselen bir Avrupa oyuncusu İngiltere lehine kaybetmişti.

Sonuç olarak Amerika, bilinmeyen topraklarda yaşanan bir Avrupa çatışmasının ürünü ve bilinen yozlaşmış bir medeniyetin uzantısı ve aktarılmış Haçlı akidesinin bir meyvesidir; yani Avrupa'da demokrasinin propagandasını yaparken Amerika, Afrika ve Asya halklarına karşı soykırım uygulayan acımasız sömürgeci kapitalizmin rahminden doğmuştur; Avrupa kendisinin, (yaş kuru her şeyi yiyip bitiren Napolyon Bonapart’ın savaşları gibi) savaşlardan ve çatışmalardan kurtarmışsa da böyle olmuştur. Bu sezaryen doğumun en açık kanıtı, Yedi Yıl Savaşları'nda Fransa'ya karşı savaştıktan sonra bu ülkenin başkanlığını üstlenen İngiliz General George Washington'dır; nitekim Amerika'daki başkanların esas olarak İngiltere, İskoçya, İrlanda ve Hollanda kökenli olması genel bir örf haline gelmişti; bu nedenle Trump bugün, farklı Avrupa kökenlerinden gelen Amerikalılara yönelik küçümsemeyi gizlememektedir.

Bu yeni toprağın (Amerika) doğumuyla birlikte, işgalciler için “Avrupa’nın coğrafi darlığı” dönemi sona ermiş ve deniz, kara üzerinde hakimiyet yolculuğuna başlamıştır ki bu da; işgal edilen topraklar, işgal edilecek toprakların başlangıç noktası, hatta yeni kapitalistler ile jeopolitik uzmanlar arasında bir buluşma noktası olması içindir; nitekim bu uzmanlar, açıklaması geleceği gibi dünyayı nasıl yöneteceklerini ve daha sonra Yeni Dünya Düzeni olarak bilinecek olan yapıyı nasıl inşa edeceklerini teorize etmişlerdir.

Amerika, gözünde ne kadar büyütürse büyütsün, tarihsel ya da kültürel kökleri olmayan ve Müslümanlara ve gayrimüslimlere karşı suçlarla dolu bir tarih yaratmış olan tam anlamıyla sömürgeci bir devlet olmaya devam etmektedir; zira Amerika, 1776 yılına kadar sadece bir İngiliz sömürgesi olmasının ardından sahte medeniyetini Kızılderililerin kafatasları üzerine inşa etmiştir; hatta Amerika, George Washington döneminde, 1796 tarihli anlaşma gereğince Osmanlı Cezayir'ine haraç (vergi) ödüyordu. Dış politikasına gelince; ortaya çıktığı günden bu yana savaşlar çıkarmak, krizler üretmek, yangınları alevlendirmek, öldürmek ve yıkmak üzerine kurulmuştur. Sömürgecilik, onun sonradan kazandığı bir özellik değildir; aksine onun genetik yapısının ve kökleşmiş kültürünün bir parçasıdır; dolayısıyla hegemonyasının ve devamlılığının nedenlerini buradan almakta ve bunu yaparken de Amerikan kovboyu zihniyetiyle hareket etmektedir.

Dün, Monroe Doktrini ortaya çıkmıştı (ki bu doktrin, 1823 yılında Başkan James Monroe tarafından ilan edilen bir ABD dış politikası olup Amerika kıtasının (Batı Yarımküre) artık Avrupa güçlerinin sömürgeciliğine açık olmadığını ve orada herhangi bir Avrupa müdahalesini ABD'nin güvenliğine bir tehdit olarak kabul eden doktrin, “Amerika Amerikalılar içindir” ilkesini ortaya koymuş ve Monroe'nun İngiliz kökenlerine rağmen eski dünyayı yeni dünyadan ayırmak için nüfuz bölgelerini ayrıntılı olarak belirlemişti); bu doktrin, başlangıçta tek taraflı bir bildiri olarak yayınlanmıştı ama ABD onu dayatacak güçte değildi; ancak gücünün artmasıyla birlikte, ABD bu doktrini Latin Amerika'nın içişlerine müdahale etmek ve nüfuzunu genişletmek için bir gerekçe olarak kullanmıştır; böylece 1845'te Teksas'ı ilhak etmiş ve 1847'de ise, halkını soykırıma uğrattıktan sonra Kaliforniya'ya boyun eğdirmişti; hiçbir askeri güç, Meksika'nın geri kalan topraklarını ilhak etmesini engelleyememiştir ki böylece bu topraklar daha sonra Amerika Birleşik Devletleri olarak bilinen ülkenin bir parçası haline gelmiştir.

Amerika, ancak iki dünya savaşının ardından uluslararası politikanın tahtına oturabilmiştir; bu savaşlar sırasında diğer sömürgeci devletlerin güçleri tükenmiş ve 100 milyondan fazla insan hayatını kaybetmişti; böylece 1945 yılında Japonya'ya karşı, Hiroşima ve Nagazaki nükleer saldırıları olarak bilinen olayda atom bombası kullanmasını engelleyecek hiç kimse yoktu. Ardından Amerika bu ilerlemeyi değerlendirip korumuştur; nitekim Doların küresel dolaşımını zorunlu kılmış, harap olmuş Avrupa ekonomilerini 1948'de Marshall Planı’na bağlamış ve 1949'da da Kuzey Atlantik Paktı (NATO) olarak bilinen örgütü kurmuştur; dolayısıyla eski kıtayı askeri liderliğine bağlamasının yanı sıra dünya çapında askeri üsler ve casus yuvaları kurmuştur; ancak Sovyetler Birliği, fikrinin ve ideolojisinin zayıflığına, akidesinin insan fıtratına aykırı olmasına ve bu da geçen yüzyılın doksanlı yıllarında çöküşüne zemin hazırlamasına rağmen, bir süreliğine de olsa Amerika’nın dünya üzerindeki hegemonya projesini tamamlamasını engelleyebilmiştir.

Bugüne gelince; Teksas’taki enerji lobisi ile Kaliforniya’daki teknoloji lobisinin ortaya çıkmasının ardından (ki teknoloji şirketleri, Trump’ın ikinci döneminde onun arkasında saf tutarak petrol şirketlerine katılmıştır) bakın işte bizler, 2025-2026 yıllarında Başkan Trump'ın açıklamalarıyla Monroe Doktrini'nin yeniden gündeme geldiğine tanık oluyoruz; nitekim Trump bu doktrini, Venezuela'da olduğu ve Küba'da da olmasını istediği gibi Çin ve Rusya gibi rakiplere karşı Amerika kıtasında ABD'nin nüfuzunu geri kazanmak için bir gerekçe olarak kullanmıştır; aynı zamanda tüm küstahlığı, zorbalığı ve kibriyle, Danimarka'ya ait Grönland'ı ele geçirmeyi ve Kanada'yı Amerika'ya ilhak etmeyi de ima etmiştir.

Amerika ve Hegemonya Felsefesi: Deniz ötesi bir devletten devletler üstü bir devlete

Jeopolitik açıdan olana gelince; Karanlıklar Denizi’nin (Atlantik Okyanusu) ötesinde dünyadaki kara alanının sadece yüzde 6,5’ini oluşturan topraklar, Amerika Birleşik Devletleri topraklarıdır; bu topraklar, dünya kara alanının yaklaşık üçte birini oluşturan bir kıtanın içinde yer almakta ve doğusunda Atlantik Okyanusu, batısında Pasifik Okyanusu olmak üzere iki okyanus arasında bulunmaktadır; ancak yer yüzünün üçte ikisinden fazlasının suyla kaplı olduğu göz önüne alındığında, deniz yoluyla genişleme ve kontrol etme fikrine verilen önem, Amerikan deniz hakimiyeti stratejisini, Amerikan askeri tarihinin merkezinde yer alan bir fikir haline getirmiştir.

Bu fikir onu, (savaş gemileri, uçak gemileri ve denizaltılardan oluşan) gelişmiş bir deniz filosu kurmaya yöneltmiş ve deniz piyade güçlerini, yabancı topraklarda amfibi çıkarma için hızlı müdahale gücü haline getirecek şekilde güçlendirmeye çalışmıştır; yani bu güç, kısa vadeli askeri müdahalelere destek sağlamakta ve deniz üslerini korumaktadır.

Ayrıca filonun hızlı hareket edebilmesini ve küresel deniz yollarını kontrol edebilmesini sağlamak amacıyla küresel stratejik üsler kurmak için çalışmıştır; nitekim 1914'te ele geçirdiği Panama Kanalı gibi hayati deniz geçitlerini kontrol altına alması, hem Atlantik hem de Pasifik Okyanusları üzerinde denizi kontrol etmek içindir.

İngiliz Mackinder’ın, dünyayı, Avrasya kütlesinin temsil ettiği aşılması zor sert bir kıta çekirdeği ile içten kara güçlerinin ve dıştan deniz güçlerinin baskısı arasında sürekli gidip gelen yumuşak deniz kenarları olarak ikiye bölünmüş bir varlık olarak gören ünlü teorisiyle, dünyanın kalbinde savaşlar ve çatışmaları tetiklediği doğrudur. Yani Mackinder, Oxford Üniversitesi'nde sadece bir coğrafya profesörü değildi; aksine coğrafyanın siyaset üzerindeki etkisine dair düşünceleri onu, Avrasya'nın iç kesimlerinin Atlantik güçleri üzerindeki tehlikesine karşı uyarmaya sevk etmiş ve onun sözleri ve fikirleri, dünyanın kalbi (heartland) kavramının jeopolitik hakimiyetin anahtarı olduğuna ikna olmuş karar alıcılar nezdinde yankı bulmuştu.

Ancak Sovyetler Birliği’nin yükselişine ve çevreleme teorisinin ortaya çıkmasına rağmen tüm bunlar, Amerika’daki stratejik uzmanların, deniz otoritesinin önemi ve dünya ülkeleri üzerinde nüfuzun genişlemesi konusundaki etkisi hakkındaki inancını değiştirmemiştir; bu da denizlerin ve okyanusların ötesinden, dünyayı ele geçirmeyi başaran ve uluslararası politikanın çizilmesinde ortağı olan Avrupa'nın rolünü ortadan kaldıran ve Rusya ve Çin'i mahrum bıraktığı gibi onu da uluslararası etkiden mahrum bırakan bir devletin kurulmasına zemin hazırlamıştır.

Alfred Mahan, deniz otoritesi konusunda en çok konuşan ve yazan bir kişidir; zira kendisi “Orta Doğu” teriminin de sahibidir; bir stratejist ve politikacı olarak, Amerikan donanmasının güçlendirilmesi çağrısında bulunmuştur; bu çağrıyı ise sadece hızlı hareket etme, tepki verme ve düşmanları abluka altına alma garantisi olarak değil, Amerika'nın koruduğu küresel kapitalist sistemin temeli olan dünya ticaretinin akışını güvence altına almak için yapmıştır; dolayısıyla o, sadece bir donanma subayı olarak değil, bir jeopolitik uzman olarak “deniz otoritesi” hakkında düşünmeye ve yazmaya devam etmiştir. Zira Mahan, Amerikalıların önüne ticaret yollarını açan Başkan Monroe’nun destekçilerinden biriydi ve Amerika’nın kaderinin, öncelikle denizcilik kaderiyle ilgili olduğunu düşünmektedir.

“Muzaffer Amerikan Yürüyüşü”nün mimarı ise jeopolitik uzmanı Nicholas Spykman'dır; kendisi Amiral Mahan'ın fikirleriyle yoğrulmuş bir strateji uzmanı olup onun vizyonunun temeli, Avrupa ve Kuzey Afrika tarihinde Akdeniz ile çağdaş tarihte Batı medeniyeti açısından Atlantik Okyanusu arasındaki belirgin benzerliğe dayanmaktadır ki böylece Atlantik Okyanusu, Amerika ve Avrupa kıyılarıyla birlikte Atlantik kıtasının Akdeniz'i haline gelsin ve hiç kimse bunu düşünmeden önce Atlantik İttifakı'nın (NATO) kurulmasına öncülük edebilsin. Ancak Amerikan dış politika tarihinde bir dönüm noktası oluşturan ve Amerika’nın dünya üzerinde hegemonya projesinin güçlü bir itici gücü haline gelen temel bir noktada Mahan’dan ayrılmaktadır.

Mahan, denizleri ve okyanusları kontrol etmeyi temel bir unsur olarak görürken, Spykman ise kıyı şeridinin (Rimland) kontrol edilmesi gerektiğini düşünmekte olup kıyı şeridinin, kıyı anakarasına etki sağlayan, dolayısıyla karaya erişim ve nüfuz sağlama imkânı sunan jeopolitik ağırlığını vurgulamaktadır; bu nedenle Spykman, küresel gücün haddi zatında denizlerden geldiğini düşünmemekte; aksine Panama Kanalı, Süveyş Kanalı, Cebelitarık Boğazı, Hürmüz Boğazı, Bab el-Mendeb Boğazı gibi su yollarını kontrol altına alarak stratejik deniz noktalarına hakim olmaktan geldiğini düşünmektedir.

Eğer karanın kalbine hükmeden dünyaya hükmediyorsa (Mackinder), kenar bölgeleri kontrol eden bunu engelliyorsa (Spykman) ve kontrolü sağlamanın aracı deniz (Mahan) ise, o zaman Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra Amerika’nın genişleme ve hegemonya stratejisini şekillendiren pratik fikir, deniz gücünü kullanarak “Rimland’ı” çevrelemek yoluyla Avrasya’nın (ki bu dünyanın kalbidir) genişlemesini engellemektir. Basitçe bu fikir, tüm Avrupa girişimlerinin sınırlarını aşarak, Amerika’yı dünyanın en güçlü ülkesi ve onu modern tarihte bu küresel nüfuzu yayma konusunda en güçlü ülke haline getirmiştir; nitekim Brzezinski, 1997 yılında (Büyük Satranç Tahtası) adlı kitabında bunu kutlamıştır; zira Brzezinski bu kitapta, Avrasya kıtasını kontrol etmenin dünyayı kontrol etmenin temeli olduğunu ve Avrasya'nın küresel kontrol mücadelesinin sürdüğü bir satranç tahtası, hatta bu oyunu oynamak için dünyanın en önemli yeri olduğunu belirtmiştir. Zira kitapta şöyle geçmiştir: “ABD, Avrasya'nın üç çevresel sınırında (Batı, Güney, Doğu) konuşlanmış kuvvetleriyle kıtada hakimiyet kuran, Avrasya dışı tek "süper güçtür". Bu jeopolitik vizyonda, ABD'nin küresel hegemonyasını sürdürmesi için Avrasya'nın arka bölgesindeki güç dinamiklerini kontrol etmesi hayati önem taşır.”

Brzezinski'nin bahsettiği Avrasya'nın üç deniz sınırı şunlardır:

Birincisi: Avrasya'nın batı sınırı – Atlantik Okyanusu / Avrupa; Amerika, Batı Avrupa ve Akdeniz'de, İtalya'daki deniz üsleri aracılığıyla Altıncı Filo'yu oluşturmanın yanı sıra Norveç, İngiltere ve İspanya'daki varlığıyla ve NATO aracılığıyla denizdeki nüfuzunu güçlendirmektedir. Bu ise, Rusya'yı batıdan kuşatmayı, Batı Avrupa'yı izlemeyi ve politikalarını etkilemeye çalışmayı ve ayrıca Atlantik üzerinden geçen ticaret yollarını güvence altına almayı hedeflemektedir.

İkincisi: Bahreyn'deki Beşinci Filo'nun yanı sıra Körfez ülkelerinde konuşlanmış 19 askeri üs aracılığıyla Avrasya'nın güney sınırı - Orta Doğu / Arap Körfezi; bu ise Körfez, Kızıldeniz ve dünyanın en kritik enerji koridoru olarak kabul edilen Hürmüz Boğazı'ndaki ABD'nin nüfuzunu güçlendirmektedir; bu nedenle ABD, bu bölgede küresel petrol ve enerji kaynaklarını korumak, herhangi bir bölgesel gücün hayati öneme sahip boğazları kontrol etmesini engellemek ve Avrasya'nın güney kıyı şeridindeki hakimiyetini güvence altına almak için çalışmaktadır.

Üçüncüsü: Doğu Sınırı - Pasifik Okyanusu / Doğu Asya; zira 7. Filo, Japonya'nın Yokosuka kentinde konuşlanmanın yanı sıra Güney Kore, Singapur ve kısmen Avustralya'da da deniz üsleri bulunmaktadır. Bunun hedefi ise, Tayvan, Japonya ve Güney Kore’yi koruma kılıfı altında Çin’i kuşatmak ve onun deniz yoluyla genişlemesini engellemektir; bu da aslında ona, Doğu Rimland’ı kontrol etme imkânı vermektedir.

Böylece ABD donanmalarının dünya çapındaki varlığının ardındaki felsefe yakından incelendiğinde, ana fikrin herhangi bir uluslararası rakibin açık okyanuslara doğru genişlemesini engellemek ve onu bu konuyla meşgul etmek olduğunu görürüz; işte bu felsefe, Ukrayna’ya, Rusya’ya karşı destek verilmesi ve Rusya’nın genişleme konusunda savaşla meşgul edilmesi; İsveç ve Finlandiya’nın NATO’ya katılması ya da Rusya’nın Batı Avrupa’da genişlemeyi düşünmeye cesaret edememesi için Danimarka’ya ait Grönland Adası’nı NATO’ya dahil etme tehdidi ve aynı şekilde Çin’in Tayvan’ı ilhak etmesini engellemek için Tayvan’a askeri yardım sağlanması şeklinde açıklayabileceğimiz bir felsefedir.

Bu felsefenin uygulanmasına yönelik canlı bir örnek olarak Grönland'a geri dönersek, Atlantik Okyanusu'nun en uç noktasında yer alan bu ada, Avrasya'nın batı kıyı şeridini güvence altına almak için bir kuzey kapısıdır; bu da Amerika'ya, Kuzey Atlantik geçitlerini kontrol etme imkanı vermektedir; bu ise adayı, kuzeyden gelen Rus askeri faaliyetlerini erken tespit etmek için stratejik bir yer ve belki de füze, hava savunma ve erken uyarı sistemi üssü haline getirmektedir. ABD Başkanı Donald Trump, 2026 yılının başında yaptığı bir açıklamada bunu gizlememiş ve şöyle demiştir: ABD'nin Grönland'ı kontrol etmesi, kurmayı planladığı “Altın Kubbe” hava ve füze savunma sistemi için gereklidir.”

Müttefiki Danimarka'ya Kuzey Kutbu Adası'nı kontrol etme sözü veren Trump, sosyal medyada şunları yazmıştır: “ABD, ulusal güvenlik amacıyla Grönland'a ihtiyaç duymaktadır. Grönland, inşa ettiğimiz Altın Kubbe sistemi için gereklidir.” Ve şöyle ekledi: “Grönland'ın ABD'nin elinde olmasıyla NATO çok daha güçlü ve etkili hale gelir. Bundan daha azı kabul edilemez.” (Sky News, 14 Ocak 2026).

Bu nedenle Küba, Karayipler, Arap Körfezi, Doğu Avrupa kıyıları ve Grönland Adası'nın ortak noktası, hepsinin, Amerika'ya geçtiğimiz yüzyıl boyunca hayalini kurduğu küresel nüfuzu sağlayan hayati geçitler ve yerler olmasıdır.

On yıllardır açıkça görülmektedir ki dünya, NATO gibi çok uluslu uluslararası blokların ve askeri ittifakların varlığından daha tehlikeli ve zorlu bir döneme girmiştir. Bu ise kendisine uluslararası polis görevi veren haydut bir devletin yükselişinin yaşandığı bir aşamadır; bu aşamada Amerika, sadece denizaşırı bir devlet olmaktan çıkıp, kurumları, kuruluşları ve Güvenlik Konseyi aracılığıyla, kendisine sorunların çözümünde kendi görüşüne uymayanlara yaptırım uygulama yetkisi veren uluslararası bir otoriteye dönüşmüştür. Bu, tek bir devletin tüm devletlerin ve uluslararası hukukun üzerinde olduğu anlamına gelmektedir; böylece sorunları rapor etme, sorunların çözümlerini rapor etme ya da bu sorunların sorun olmadığını gerekçelendirme konusunda görüş sahibi de bu devlet olmaktadır. Bundan daha korkunç olan ise, tüm dünya önünde uluslararası sorunları çözmeye, savaşları sona erdirmeye ve barışı tesis etmeye çalışıyor gibi görünürken, aynı zamanda kasten uluslararası sorunlar yaratıp çatışmaları körüklemesi ve ardından bunların çözümünü çıkar elde etmek, halkları sömürmek, hakimiyet ve nüfuz kurmak için bir araç haline getirmesidir; bu da bu devletin suçlarının karşısında duracak bir caydırıcı bulamamasından dolayı sorunların ortaya çıkması, birikmesi ve karmaşıklaşması anlamına gelmektedir. Dünyanın şu anki durumu, başlı başına çözülmesi gereken bir sorundur ve bu sorunun çözümü, Allah’ın izniyle yakında kurulacak olan Raşidi Hilafetin görevlerinden biri olacaktır; zira bu sorun çözülmedikçe, Amerika’nın kurduğu bu dünya düzeni altında savaşlar, kargaşa, sefalet ve mutsuzluk insanlığı kontrol etmeye devam edecektir.

İslam Devleti döneminde Amerika'nın resmi

Elbette Müslümanların bir devleti varken, Amerika İslam toprakları üzerinde nüfuzunu yaymayı başaramamıştır; zira Osmanlı Devleti , 1801 ile 1804 yılları arasında Amerika Birleşik Devletleri'ne karşı bir savaşa girmiş ve bu savaş, Amerikalıların ülke sınırları dışındaki ilk savaşında yenilgiye uğramaları ve aşağılanmalarıyla sonuçlanmıştır; bu olay, Amerikan donanmasının Akdeniz'e girmesi karşılığında Osmanlı valisi Yusuf Karamanlı'ya cizye ödemesini reddetmelerinin ardından meydana gelmiştir.

Amerikalıların Osmanlı Devleti'ne haraç ödemeyi reddetmesi valinin öfkelenmesine neden olmuş ve vali, Libya'nın Trablus kentindeki ABD Büyükelçiliği'ndeki Amerikan bayrağının direğinin kırılmasını emretmiş, ABD büyükelçisini aşağılamış ve onu sınır dışı etmişti; bunun üzerine dönemin ABD Başkanı Thomas Jefferson, ABD'ye hakaretine karşılık Trablus Valisi Yusuf Karamanlı'yı cezalandırmak için ülkesinin donanmasını göndermişti; böylece başlayan deniz savaşı, ABD için kısa sürede bir felaketle sonuçlanmıştı; zira Amerikan donanması kuşatılmış ve en büyük gemisi “Philadelphia” ele geçirilmişti.

1805 yılında Amerikalılar, Libya'nın doğusundaki Derne şehrini işgal etmek ve ilk yenilginin intikamını almak için bir ordu hazırladılar; bildiğimiz gibi Derne, Berka'nın gelini ya da Akdeniz'in incisi olup daha önce de belirtildiği gibi Ukbe bin Nafi Radıyallahu Anh'ın ilk taburlarını barındıran bir şehirdi; Ancak Trablus Valisi kısa sürede Fas, Cezayir, Tunus ve Osmanlı Devleti'nden yardım istemiş ve Osmanlı Devleti, Müslümanların Hilafetinin son başkentinden kuvvetlerini göndermişti; böylece savaş, Amerikan ordusunun bir başka feci yenilgisiyle sonuçlanmış ve Amerikan ordusu bir günde yaklaşık 1.800 askerini kaybetmiş, 700 askeri esir düşmüş ve geri kalanlar ise kuşatılmıştı.

Bu yenilgi, Amerika’nın Tunus, Trablus, Cezayir ve Fas valileriyle aşağılayıcı bir anlaşma imzalamasına yol açmıştır; zira anlaşma uyarınca Amerika, öldürülen her asker için İslam vilayetlerine tazminat ödeyecek, ayrıca önceki miktarın iki katı kadar cizye ödeyecek ve üç İslam vilayetinden de özür dileyecekti.

Bugün bile, o zamandan beri hiç değişmeyen ABD (Deniz Piyadeleri) marşında “Trablus” ifadesini görüyoruz; zira marşın girişinde “Montezuma'nın salonlarından Trablus'un kıyılarına kadar bizler, ülkemizin savaşlarını havada, karada ve denizde sürdürüyoruz” şeklinde geçmektedir; bu ise aslında Deniz Kuvvetleri'nin zihninde canlı kalması istenen bu savaşı anmak içindir; zira Amerika'nın, “Önce ulaş, önce savaş” sloganı altında, amfibi çıkarma konusunda uzmanlaşmış Deniz Piyadeleri'ne her zaman güvendiğini gözlemliyoruz.

ABD saldırı gemisi “USS Tripoli” adının, İran'a karşı savaşın yansımaları kapsamında Orta Doğu bölgesine doğru hareket ettiğini ortaya koyan haberlerin ardından son zamanlarda dünya haberlerinin manşetlerini süslemesi bir tesadüf değildir; zira bu hareket, yalnızca askeri anlamlar ve Büyük Orta Doğu'ya yönelik stratejik bir vizyon taşımakla kalmamakta; aksine iki yüzyıldan fazla bir süre önce Libya topraklarında, Amerikan Deniz Piyadeleri “Marines” ile Karamanlı dönemindeki Libya donanması arasındaki uzun bir çatışmayla ilişkilendirilen bir ismi yeniden canlandırmaktadır.

Gemi, Temmuz 2020'de resmen hizmete girmiş olup dünyanın en gelişmiş saldırı gemilerinden biridir. Zira bu gemi, 844 fit uzunluğunda ve yaklaşık 44.000 ton ağırlığında olup yüzen bir hava üssü olarak tasarlanmıştır; yani geleneksel amfibi gemilerin aksine “Trablus” gemisi, hava operasyonlarına yoğun bir şekilde odaklanacak şekilde tasarlanmıştır; zira gemi, 3.500 denizci ve deniz piyadesinden oluşan 31. Deniz Keşif Birimi'ni barındırmasının yanı sıra nakliye uçakları ve saldırı uçaklarını da barındırmaktadır; ayrıca en yeni nesil F-35 beşinci nesil savaş uçaklarını da barındırmaktadır; diğer bir deyişle, denizin ortasında hareket eden askeri bir hava üssü mesabesindedir.

Aslında bu gemi, ABD Donanması tarihinde “Trablus” adını taşıyan üçüncü gemidir; bu isim eskiden bugünkü Libya'ya verilen bir addır; bu silsile, 1943 yılında İkinci Dünya Savaşı sırasında hizmete giren ve Atlantik Okyanusu'nda Alman denizaltılarıyla yüzleşmek için kullanılan bir uçak gemisi olan ilk gemi “USS Tripoli CVE-64” ile başlamıştır; sonra ikinci gemi “USS Tripoli LPH-10” gelmiştir; bu gemi, 1966 ile 1995 yılları arasında hizmet veren bir amfibi saldırı gemisiydi ve adı Vietnam Savaşı'nda ortaya çıkmıştır; ancak en önemli durağı 1991'de Arap Körfezi sularında olmuştur; zira Irak'a karşı askeri operasyonlar sırasında gemi, doğrudan bir Irak deniz mayınına çarpmış ve bu olay, Amerikalıların savaş gemilerinde teknolojik gelişmenin zirvesi olarak kabul ettiği üçüncü ve en yeni gemiye “USS Tripoli LHA-7” ulaşılmasına yol açmıştır.

Amerika ve kara üzerindeki deniz hakimiyetinin dalgaları

Sonra Amerika’daki siyasetçilere ve liderlere ilham kaynağı olmaya devam eden Spykman teorisine geri dönersek (Amerikan askerlerinin engebeli dağlarda kaybolduğu Afganistan savaşı kararı hariç), ABD'nin girdiği tüm savaşlar ve çatışmaların, hatta sınırlı askeri operasyonların bile, aslında kıyı devletlerine, yani hedef alınan ülkelerin kara sınırlarına (rimland) ya da daha doğrusu bir veya daha fazla deniz çıkışı olan ülkelere yönelik olduğunu görürüz:

19. yüzyılın başındaki Berberi savaşlarından, Meksika Savaşları’na (1846-1848), İspanya Savaşı’na (1898), 20. yüzyılın başındaki Filipinler Savaşı'na (1899-1902), 1900'de Çin'e karşı Boxer İsyanı ve Nikaragua'daki çeşitli askeri operasyonlarına (1912-1933), Haiti işgaline (1915-1934), İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanya ve Japonya'ya yapılan saldırılara, ardından Kuzey Kore Savaşı'na (1950-1953), Soğuk Savaşa ve Vietnam Savaşı'na (1955-1975), Kamboçya'ya (1969-1973), geçen yüzyılın doksanlı yıllarındaki Körfez Savaşı ve Somali Savaşı'na (1992-1994), Sudan'daki El-Şifa Fabrikası'nın bombalanmasına (1998), 1999'da Atlantik Müttefikleri'nin desteğiyle Sırbistan'ın bombalanmasına, hatta 2003'teki Irak işgali ve Libya'ya askeri müdahaleye (2011), Suriye, Irak ve Yemen'e yönelik hava saldırılarına, ardından kuzeyde Hazar Denizi'ne, güneyde Arap Körfezi'ne kıyısı olan İran'ı hedef almaya ve Hürmüz Boğazı ile Hark Adası'nı ele geçirme çabasına kadar; evet bu listede yer alan ülkelerin her birinin, her bir askeri operasyonun amaçları ve süresi (uzun süreli savaşlar ya da kısa süreli operasyonlar) ne olursa olsun, Amerika’nın saldırı ve saldırganlıklarına maruz kalmasına neden olan bir kıyı şeridi ya da deniz çıkışı olduğunu görmekteyiz. Bu nedenle Amerika’nın çoğu zaman savaş gemilerini seferber etmeye ve kara sınırlarında hedeflerine ulaşmasını sağlayacak nitelikli operasyonlar düzenlemeye, özellikle de Avrasya kıtasına el koymasını ve onu her yönden kuşatmasını sağlayan operasyonlara odaklandığını görmekteyiz. Geleneksel kara savaşlarına gelince, bu onların uzmanlık alanı gibi görünmüyor; doğrudan çatışma da askerlerinin karakterinde yoktur; çünkü basitçe onlar, savaş ehli değillerdir.

Amerika'nın gözünde Hilafet gerçek bir tehdittir

Bununla birlikte Müslümanlar nezdinde bu askeri strateji, Bush Jr. döneminden beri ilan edilen Haçlı Savaşı’ndan ve Sovyetler Birliği’nin çöküşünün ardından Amerika’nın oynamaya çalıştığı rolden ayrı olarak düşünülmemesi gerekir; bu rol, bugün Amerika'nın genişlemeci politikasının temel taşı haline gelmiştir; bu politika ise, İslam'ın yükselişini ve birleştirici devletinin geri dönüşü olasılığını temsil eden hadari ve varoluşsal tehdidi ortadan kaldırmak için Amerika'yı kara savaşları ile tehdit etmeye veya hatta bu savaşlara girmeye zorlayabilir. Dahası Yahudi varlığının peşine takılmak, bölgedeki arbedesini desteklemek, Gazze, Lübnan ve İran’daki savaşlara karışmak ve Sünni ya da Şii olsun, İslam’a ait her şeye karşı savaş ilan etmek, bölgenin liderliğini ondan nihai olarak çekip alabilecek İslam hadaratı alternatifinin, Rusya ve Çin'in her ikisinden daha fazla, ABD yönetimini uykusuz bırakan acil tehlike ve gerçek baş ağrısı olduğunun açık bir kanıtıdır. Bu da örneğin Brzezinski'nin, kendi ifadesiyle “İslamcı aşırılıkçılık” tarafından beslenen küresel siyasi uyanışla mücadele etmek için çağrıda bulunduğu rasyonellik ve pragmatizmden bir parça kaybetmesine neden olmuştur.

Batı medeniyetinin gerilemesi ve fikri, değerler ve ahlaki açıdan iflası karşısında, İslami bilincin giderek artan birikimi ve dünya çapında hızla yayılması tehlikesi, ABD Ulusal İstihbarat Direktörü Tulsi Gabbard’ın 2025 yılının sonunda sağcı Turning Point USA vakfının konferansında yaptığı konuşmada panik çığlığı atmasına neden olmuştu; zira Gabbard konuşmasında şunları söylemişti: “Yeterince konuşmadığımız bir tehdit var: Özgürlüğümüze ve güvenliğimize yönelik en büyük kısa ve uzun vadeli tehdit, İslam ideolojisidir; çünkü bu ideoloji, şeriat ve kendi deyimleriyle İslami ilkelerle yönetmek yoluyla Amerika’da bile bizi kontrol edecek küresel bir Hilafet kurmayı amaçlamakta ve Batı medeniyetini tehdit etmektedir; dolayısıyla eğer itaat etmezsek, bizi susturmak için şiddet ya da gerekli gördükleri her türlü yolu kullanacaklardır.”

Aslında bu tür düşmanca açıklamalar yeni bir şey değildir; aksine bunlar, ABD’nin İslam dünyasına yönelik politikasını ve İslam’a bakış açısını teyit etmekte olup, George W. Bush döneminde Savunma Bakanlığı İstihbarat İşlerinden Sorumlu Müsteşar Yardımcısı ve eski General William Boykin'in şu sözleriyle özetlenebilir: “Amerika için İslam'dan daha büyük bir tehdit yoktur.” Bu sözler, 2009 yılında Eagle Forum tarafından Missouri eyaletinin St. Louis kentinde düzenlenen “Amerika'yı Nasıl Geri Kazanırız?” başlıklı konferansta yaptığı konuşmada sarf edilmiştir. Allahu Teala şöyle buyurmuştur: قَدْ بَدَتِ الْبَغْضَاءُ مِنْ أَفْوَاهِهِمْ وَمَا تُخْفِي صُدُورُهُمْ أَكْبَرُ “Gerçekten, kin ve düşmanlıkları ağızlarından (dökülen sözlerinden) belli olmaktadır. Kalplerinde sakladıkları (düşmanlıkları) ise daha büyüktür.” [Al-i İmran 118]

Amerika, her yerde İslam’a ve Müslümanlara karşı açık düşmanlığını açıkça dile getirmiş ve hala da bunu sürdürmektedir; hatta Savunma Bakanlığı’nın adını Savaş Bakanlığı olarak değiştirmiştir. Sonra kendisini İslam ve Müslümanlara karşı yeni Haçlı kampanyasının liderlerinden biri olarak gören Pete Hegseth'i getirip bu bakanlığın başına atamıştır; böylece Hegseth, İslam peygamberlerine karşı açıkça savaş ilan etmiş, İslam'ı bir din ve vahiy kaynağı olarak reddetmiş, peygamberliği bir yanılsama olarak nitelendirmiş ve Yahudi varlığını destekleyen ve tüm Müslümanlara karşı savaşan Amerika'nın işlediği tüm suçları meşrulaştırmıştır. Başkan Trump'ın çevresindeki sağcı akımda, “İsrail” devleti kurulmasının “Mesih'in gelişiyle sonuçlanacak ilahi bir planın parçası” olduğuna inanan bu bakanın benzerleri ve emsalleri de şüphesiz vardır. Bu bağlamda Hegseth’in “Amerikan Haçlı Seferleri” adlı kitabında yazdıklarına atıfta bulunmak yeterlidir; zira harfiyen şöyle demiştir: “Nasıl ki ilk Hristiyan Haçlılar 12. yüzyılda Müslüman ordularına karşı koyduysa, bugün de Amerikan Haçlılarının Müslümanlara karşı aynı cesareti toplamaya ihtiyacı olacaktır.” Hatta düşmanca durumu, bir basın toplantısında şu açıklamayı yapmaya kadar ulaşmıştır: “Amerika şu anda ister Sünni ister Şii olsun, İslami düşmanla savaşıyor.”

Sonuç:

Ukbe bin Nafi Radıyallahu Anh, Raşidi Hilafet döneminde, Karanlıklar Denizi'nin ötesinde, Amerika gibi haydut bir Haçlı devletine ev sahipliği yapacak bir toprak olduğunu bilmiyordu; ancak bugün İslam ümmeti, bu vahşi devletin dünya halklarıyla olan ilişkilerinde sergilediği kibir ve küstahlığın boyutunu ve bunun Amerikan düşüncesindeki “iki okyanusun güvenliği” olarak adlandırılabilecek bir anlayıştan kaynaklandığını bizzat gözleriyle görmektedir.

Evet, Amerikan kibrinin boyutunu artıran ve Amerikan karar vericilerde stratejik bir kibir ya da aşırı bir özgüven hissi oluşturan psikolojik ve jeopolitik bir unsur gerçekten de mevcuttur; bu da Amerika Birleşik Devletleri’nin Atlantik ve Pasifik Okyanusları arasındaki benzersiz konumu ile Avrasya’nın kara nüfuz merkezlerinden ya da doğrudan İslami çatışma bölgelerinden uzak olmasından kaynaklanabilir.

Bu unsura başka unsurlar da eklenebilir; bu unsurların arasında en önemlileri, enerji sektöründeki küresel hakimiyeti, yapay zekâdaki sıçrama ve teknolojik üstünlüğü olup bu üstünlük, halklar ve hükümetler üzerinde casusluk yapmasını, mahremiyetleri ihlal etmesini ve küresel ölçekte dijital altyapıyı kontrol etmesini sağlamaktadır; ayrıca siyasi etki oluşturma kapasitesi ve yönetim sanatının ayrılmaz bir parçası olarak casusluk sanatı (2024 yılının başında Merkezi İstihbarat Teşkilatı (CIA) Direktörü William J. Burns’ün makalesinde belirtildiği gibi) ile birlikte, dünyanın herhangi bir noktasında hızla hareket edebilme gücü sağlayan askerî üstünlüğü de buna dahildir.

Ancak bu devletin küresel ölçekteki tahakkümü, krizler yaratması, kan dökmesi ve her yerde yangınlar çıkarması ve artan kibri, kuşkusuz onun, yaktığı ateşle yanmasına neden olacaktır; böylece çöküşünü hızlandıracak, nüfuzunun gerilemesine ve kibrinin bedelini ödemesine yol açacaktır. اسْتِكْبَاراً فِي الْأَرْضِ وَمَكْرَ السَّيِّئِ وَلَا يَحِيقُ الْمَكْرُ السَّيِّئُ إِلَّا بِأَهْلِهِ “Çünkü onlar yeryüzünde büyüklük taslıyor ve kötü tuzaklar kuruyorlardı. Halbuki kişi kazdığı kuyuya kendi düşer.” [Fatır 43]

Ayrıca fikri liderliğindeki zayıflık, stratejik ittifaklarını kaybetmesi ve bunların küresel ekonomik krizlere neden olması; evet bunların hepsi, Amerika Birleşik Devletleri'nin çöküşünü hızlandıran faktörlerdir.

Bu veya şundan daha da önemlisi, imparatorluk olarak çöküşünün bölümlerini yazmak için son saatini bizzat kendisinin çalmasıdır; zira savaş gemilerinin Ortadoğu’ya akın etmesi, denizlerdeki nüfuz kaybı, düşünce ve siyaset alanlarındaki yenilgiler, iç yapısındaki çatırdama, dış politikanın bocalaması, uluslararası güvenin yitirilmesi, ardından denizdeki askeri yenilgiler, sadece dağınık nüksetmeler değildir; aksine bunlar, Mahan ve Spykman'ın mirasına dayanan en büyük gücün gerileme saatindeki ilk vuruşlardır. Deniz geçitleri üzerindeki kontrolün kaybolması, hayati öneme sahip kıyı bölgelerindeki hakimiyetin zayıflaması ve diplomatik ve askeri çözümlerin başarısızlığı karşısında, dünya haritasını yeniden çizmeye başlamıştır; Amerika ise, eskiden çatışmasız bir şekilde uçtuğu gökyüzünden kanatlarını yavaş yavaş ve temkinli bir şekilde çekmeye başlamıştır.

Bugün, dişlerini gösterip bunun bir Haçlı Savaşı olduğunu ilan etmiş, Siyonizm’le ittifak kurarak İslam peygamberlerine karşı çıkmış, İslami Hilafeti düşmanı ilan etmiş ve Müslümanları öldürmek için ordularını ve silahlarını seferber etmiştir; bu yüzden onu caydırmak ve ona haddini bildirmek İslam ümmetinin şerî bir görevidir; zira insanlığı onun şerrinden kurtarabilecek tek güç İlam ümmetidir; bunun yolu da ancak Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafeti kurmaktır.

Evet, Abdullah bin Ebi Serh'in ilk ve en büyük deniz savaşı olan “Zâtüssavârî Muharebesi”ndeki görkemini yeniden elde etmenin zamanı gelmiştir; zira bu savaşta tarih, deniz suyu ve adamların kılıçlarıyla yazılmıştır. Yine artık Kadisiye ve Yermuk tarzında yeni destanların, yani zamanın ancak kahramanların azmiyle tanıyacağı destanların zamanı da gelmiştir. Ayrıca artık Endülüs'ü fetheden Tarık bin Ziyad'ın kahramanlıklarının yankısını yenilemenin zamanı da gelmiştir; zira o, orduları harekete geçirmeden önce kalpleri harekete geçirmek için şu ölümsüz sözünü söylemiştir: “Arkanızda düşman gibi deniz, önünüzde deniz gibi düşman.” Bunun yanı sıra artık Allah'ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in Kostantiniyye'den sonra Roma’nın fethedileceğine dair müjdesinin gerçekleşmesinin ve hak sancağının göklerde dalgalanmasının zamanı da gelmiştir. Dahası artık Ukbe bin Nafi Radıyallahu Anh'ın yolunu tamamlamanın zamanı da gelmiştir; zira fetihlerin adımları, adam gibi adamların azmi ve onların sarsılmaz kararlılığıyla parıldayarak yücelik yolunda ilerlerken, askeri yolculuğunu tamamlamanın ve Atlantik Okyanusu’nu fethetme umudunu gerçekleştirmenin zamanı da gelmiştir. Böylece Müslümanlar Amerika'nın fethini gerçekleştirecek ve Beyaz Saray'ın üzerine Ukab bayrağını dikecektir ve tüm dünya, bu Amerika'nın sadece kağıttan bir kaplandan ibaret olduğunu idrak edecektir. Ayrıca Irak, Afganistan ve Somali’de uğradığı yenilgiler ve burnunun toprağa sürtülmesi, Irak ve Afganistan işgalinde müttefiki olan İran tarafından üslerinin, savaş gemilerinin ve uçaklarının hedef alınması, Allah’ın izniyle yakında kurulacak Hilafet Devleti’nin savaş dairesinin elde edeceği zaferin öncüllerinden başka bir şey değildir.

Abdullah bin Amr’dan, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: غَزْوَةٌ فِي الْبَحْرِ خَيْرٌ مِنْ عَشْرِ غَزَوَاتٍ فِي الْبَرِّ، وَمَنْ أَجَازَ الْبَحْرَ (عبره في سفينة)، فَكَأَنَّمَا أَجَازَ الْأَوْدِيَةَ كُلَّهَا، وَالْمَائِدُ فِيهَا(الذي يصيبه الدوار والقيء)كَالْمُتَشَحِّطِ فِي دَمِهِ(المتمرغ في دمه) “ Denizde yapılan bir gazve (savaş), karada yapılan on gazveden daha hayırlıdır. Denizde (gemiyle) seyahat eden kişi, bütün vadileri aşmış gibidir . (Denizde başı dönüp kusarak) dönen kişi, kanında (kanı içinde yuvarlanan) şehit gibidir.” [Hakim Müstedrek’de rivayet etti]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Müh. Visam Atraş

Devamını oku...

Müslümanların Başındaki Yöneticiler, Müslümanların Kalkınmasının Karşısındaki Kâfirlerin İlk Savunma Hattıdır

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Müslümanların Başındaki Yöneticiler, Müslümanların Kalkınmasının Karşısındaki Kâfirlerin İlk Savunma Hattıdır

 

Haber:

8/4/2026 Çarşamba günü Yahudi varlığı, Beyrut'a bir dizi hava saldırısı düzenleyerek Lübnan'ın başkentindeki birçok mahalleyi ve güney banliyölerini hedef almıştır; bu saldırılar sonucunda yüzlerce kişi hayatını kaybetmiş veya yaralanmıştır. Bu arada Lübnan Sağlık Bakanlığı ölü sayısının 112, yaralı sayısının ise 837 olduğunu bildirirken, Lübnan Sivil Savunma Teşkilatı ise saldırılarda 254 kişinin öldüğünü ve 1165 kişinin yaralandığını açıkladı.

Görgü tanıkları Reuters ajansına, Beyrut'taki bazı sakinlerin arabalarını kalabalık sokaklarda bırakarak, yaralı ve bedenleri kanlar içindeyken en yakın hastaneye doğru yürüyerek gittiklerini söylediler. (El-Arabiya)

Yorum:

Bu ümmet, onu insanlık için çıkarılmış en hayırlı ümmet ve en hayırlı lider yapabilecek bir akideye, yoğun nüfusa, muazzam servetlere, boğazları ve deniz geçitlerini kontrol eden coğrafi konuma ve kendine özgü arazi yapısına sahip olmasına rağmen Müslüman ülkelerin kâfirler tarafından katliam ve yıkım yoluyla harap edilmesini görmek gerçekten üzücü, acı verici ve yürekleri burkan bir durumdur.

Bu zayıflığın sebebi, Müslüman ülkelerin parçalanmış olması ve sadece kendi çıkarlarını ve kâfir efendilerinin rızasını düşünen hain yöneticileridir; dolayısıyla hastalığın başı ve felaketin sebebi bizzat bu yöneticilerdir; zira onlar, Müslümanların kalkınması ve birleşmesinin karşısında kâfirlerin ilk savunma hattıdır.

İşte bugün bunu, Amerika ve Yahudilerin İran’a yönelik saldırısında açıkça görüyoruz; zira Müslüman ülkelerdeki mevcut rejimlerin iğrençliklerinin boyutu net bir şekilde ortaya çıkmıştır; örneğin İran, bu acımasız saldırıya maruz kaldığı bir zamanda aklıselim davranmaya çalışmamış ve Irak, Lübnan, Suriye ve Yemen'deki Müslümanlara karşı işlediklerinden ve son olarak Amerika'ya hizmet etmek için Gazze'yi yüzüstü bıraktığından dolayı özür bile dilememiştir; eğer bunu yapmış olsaydı ve Müslümanlara haykırıp Allah yolunda cihad ilan etseydi, sonuçlar değişir ve Allah'ın izniyle dengeler tersine dönerdi.

Diğer rejimler ise Amerika'ya hizmet etme rollerini paylaşmaktadırlar; zira Körfez ülkeleri gibi onlardan bir kısmı, Amerika'nın üsleri nedeniyle bombalanmaya maruz kaldıkları için onunla iç içe geçmiş durumda olduğu gibi Pakistan ve Mısır gibi diğer bir kısmı ise, Amerika'nın diktelerine göre müzakere çağrısı yapan bir barış güvercinine dönüşmüştür; oysa Amerika’nın ve Yahudilerin sözlerinde durmadığı herkes tarafından bilinmektedir; işte olan budur; zira ateşkesin ilan edildiği ilk günden itibaren bu mutant varlık, saldırının başlamasından bu yana Lübnan'da yaşanan en şiddetli katliamı gerçekleştirdiği halde hepsi sessiz kalmakta ve Lübnan ateşkese dahil mi? Yoksa değil mi?! diye medyada birbirleriyle boğuşmaktadırlar.

Peki bu katliam, İran'ın, Amerika'nın sözünü tutmadığını ve beslemesini füze yağmuruna boğduğunu anlaması için yeterli değil mi?!

Ey Müslümanlar: Şunu kesin olarak biliniz ki, düşmanınızı geri püskürtmenin ve işgal altındaki topraklarınızı kurtarmanın tek yolu, bu kokuşmuş rejimlerden ve bu hain yöneticilerden kurtulmak ve onların enkazı üzerine Hilafet Devleti'ni kurmaktır; zira mazlum Müslümanlara yardım etmenin ve muharip kâfir devletleri kendi evlerine kadar takip etmenin garantisi Hilafet Devleti'dir.

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ahmed Et-Tâi – Irak

Devamını oku...

Filistinli Esirleri İdamdan Kim Kurtaracak?

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Filistinli Esirleri İdamdan Kim Kurtaracak?

Haber:

30 Mart'ta Yahudi varlığı Filistinli esirlerin otomatik olarak idam cezasını öngören yeni bir faşist yasa çıkardı; idam cezası, kararın verilmesinden itibaren 90 gün içinde asılarak infaz edilecek. İdam cezası, saldırından kastın Yahudi varlığının varlığını ortadan kaldırmak olduğu durumlarda uygulanmakta, dolayısıyla Filistin halkını öldüren askerlerine ve yerleşimcilerine uygulanmamaktadır; hatta “Terör” suçundan sabıkası bulunan Yahudi varlığının Ulusal Güvenlik Bakanı Ben Gvir, yasanın kabul edilmesini bir şampanya şişesi açarak kutlamış ve övünerek şöyle demiştir: “Yakında onları tek tek idam edeceğiz.” Uluslararası Af Örgütü’nde savunuculuk ve araştırmalar kıdemli direktörü olan Erika Guevara-Rosas şunları söyledi: “İsrail, Filistinlileri idam etmek için kendisine küstahça yeşil ışık yakıyor.”

Yorum:

Filistinli esirlerin maruz kaldığı aşağılama, işkence, aç bırakma, tecavüz ve cinayetlerin ardından, bu yeni yasa işgalin uyguladığı vahşetin yeni bir bölümünden başka bir şey değildir; bu yasa, işgalin Filistinli tutukluları daha hızlı ve daha az denetim altında öldürmesini mümkün kılacaktır. Şu anda varlığın hapishanelerinde 9.500 ila 11.100 Filistinli -erkek ve kadın- tutuklu bulunmakta olup bunların yaklaşık yarısı yargılanmadan idari gözaltında tutulmaktadır.

“İnsan Hakları için Hekimler-İsrail” örgütünün yayınladığı bir rapora göre, 7 Ekim 2023'ten 31 Ağustos 2025'e kadar geçen iki yıldan kısa bir süre içinde gözaltında en az 94 mahkum hayatını kaybetti ancak gerçek sayının daha yüksek olabileceği tahmin ediliyor. Bu vefatlar, işkence, tıbbi ihmal ve zorla aç bırakma sonucu meydana gelmiştir. Örgüt, işgal güçlerine ait gözaltı merkezlerinin “fiilen işkence ve ihlallerin yaşandığı yerlere dönüştüğünü” belirtmiş ve bunu “sistematik cinayet ve örtbas operasyonları” olarak nitelendirmiştir.

Mart 2026'da Filistin topraklarındaki insan hakları durumuyla ilgili BM Özel Raportörü Francesca Albanesi tarafından yayınlanan bir raporda da bu durum teyit edilmiştir; zira raporda, işkencenin bu varlıkta bir devlet doktrini haline geldiği ve hapishanelerinin Filistinlilere karşı devam eden soykırımın bir aracı ve ayrılmaz bir parçası olduğu belirtilmiştir. Raporda, Filistinli tutukluların şişeler, metal çubuklar ve bıçaklar kullanılarak tecavüz, kemik ve diş kırma, yakma, zorla aç bırakma, köpek saldırılarına maruz kalma ve üzerlerine bevletme gibi en iğrenç ihlallere maruz kaldıkları belgelenmiştir.

Filistinli esirlerin öldürülmesi bu kanlı varlık için yeni bir şey değildir; ancak bu son yasa ona, düşman ya da terörist olarak gördüğü herhangi bir Filistinli esiri asgari düzeyde medya ilgisiyle öldürmesine hukuki bir kılıf sağlamaktadır. Aynı zamanda Gazze’de soykırım devam etmekte, Batı Şeria’da yerleşimcilerin saldırıları tırmanmakta, saldırganlıkları artmakta ve yerleşimler genişlemekte olup Mescid-i Aksa ise Haçlı Seferleri’nden bu yana en uzun süre kapalı kalmıştır.

Peki bu vahşi işgal altında esir tutulan kardeşlerimizi, kız kardeşlerimizi ve çocuklarımızı kim kurtaracak? Filistin’de ümmetimizi katledilmekten kim koruyacak? Mescid-i Aksa’yı kim savunacak ve onu özgürleştirecek?

Canları kurtarmanın ve Mescid-i Aksa’yı korumanın ancak bu varlığı ortadan kaldırmak, Filistin topraklarının tamamını özgürleştirmek ve Müslüman ordularını harekete geçirmekle mümkün olduğu arık açık değil midir? O halde ordulardaki kardeşlerimize soruyoruz: Ne bekliyorsunuz? Kimi bekliyorsunuz? Bu işgale son verecek askeri güce sahip olduğunuzu görmüyor musunuz?! Hizmet ettiğiniz rejimlerin, ümmetinizi savunmak yerine bu varlığı ve Batılı güçlerin çıkarlarını savunduğunu idrak etmiyor musunuz?!

Peki sizi engelleyen şey nedir, onurunuz ve cesaretiniz nerede?! Haydi ayağa kalkın ve Filistin'i Haçlıların elinden kurtaran büyük komutan Selahaddin'i örnek alın; zira o şöyle demişti: “Vallahi Mescid-i Aksa esir iken gülmekten Allah'tan haya ederim.”

Peki Rabbinize nasıl cevap vereceksiniz? Zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا مَا لَكُمْ إِذَا قِيلَ لَكُمُ انْفِرُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ اثَّاقَلْتُمْ إِلَى الْأَرْضِ أَرَضِيتُمْ بِالْحَيَاةِ الدُّنْيَا مِنَ الْآخِرَةِ فَمَا مَتَاعُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا فِي الْآخِرَةِ إِلَّا قَلِيلٌ * إِلَّا تَنْفِرُوا يُعَذِّبْكُمْ عَذَااباً أَلِيماً وَيَسْتَبْدِلْ قَوْماً غَيْرَكُمْ وَلَا تَضُرُّوهُ شَيْئاً وَاللَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ “Ey iman edenler! Ne oldunuz ki, size “Allah yolunda sefere çıkın” denilince, yere çakılıp kaldınız. Yoksa ahiretten vazgeçip dünya hayatını mı seçtiniz? Oysa ahirete göre dünya hayatının yararı, pek az bir şeydir. Eğer Allah, yolunda sefere çıkmazsanız, sizi elem dolu bir azap ile cezalandırır ve yerinize sizden başka bir toplum getirir. Siz ise O’na hiçbir zarar veremezsiniz. Allah, her şeye hakkıyla gücü yetendir.” [Tevbe 38-39]

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Esma Sıddık

Devamını oku...

Pakistan Yöneticileri Ümmete İhanet Etmeye Devam Ediyorlar ve Amerika’yı İran Bataklığından Kurtarmak İçin Canhıraş Çalışıyorlar

7 Nisan akşamı, Amerika’nın Firavunu Trump, Truth Social platformunda yaptığı açıklamada, “Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif ve Mareşal Asım Münir ile yaptığım görüşmelere istinaden ve onların bu gece İran’a gönderilen yıkıcı gücü durdurmamı talep etmeleri üzerine; İran İslam Cumhuriyeti’nin Hürmüz Boğazı’nı Tamamen, derhal ve güvenli bir şekilde açmayı kabul etmesi şartıyla, İran’a yönelik bombalama ve saldırıları iki haftalık bir süre için askıya almayı kabul ediyorum.” ifadelerini kullandı. Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif de yaptığı bir paylaşımında, Orta Doğu’daki süregelen savaşın barışçıl yollarla çözümüne yönelik diplomatik çabalar, yakın gelecekte somut sonuçlar doğurabilecek bir potansiyelle kararlı, güçlü ve etkin bir seyir izlemektedir. Diplomasinin devam edebilmesi için Başkan Trump’tan son tarihi iki hafta uzatmasını içtenlikle talep ediyorum. Pakistan, İranlı kardeşlerden iyi niyet göstergesi olarak Hürmüz Boğazı’nı iki haftalık bir süre için açmalarını samimiyetle rica etmektedir.” dedi. Ardından Şahbaz Şerif, 15 günlük bir ateşkes ilan edildiğini duyurdu ve her iki ülke liderliğini kapsamlı bir anlaşmayı müzakere etmek üzere 10 Nisan 2026 Cuma günü İslamabad’a davet etti.

Pakistanlı yöneticilerin iki taraf arasında yürüttüğü bu haince arabuluculuk; Amerika ve beslemesi Yahudi varlığının İmam Müslim ve İmam Buhari’nin ülkesine karşı yürüttüğü savaşta Amerika’nın yenilgi emarelerinin görülmeye başladığı bir vakitte gerçekleşmiştir. Nitekim Reuters, 6 Nisan 2026’da “Pakistan Genelkurmay Başkanı Asım Münir’in gece boyunca ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance, özel elçi Steve Witkoff ve İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ile sürekli temas halinde olduğunu” aktarmıştır. Pakistan yöneticileri, daha önce Amerika’nın Afganistan’dan çekilirken uğradığı askeri hezimeti siyasi zafere dönüştürmek ve itibarını kurtarmak için nasıl canhıraş çalışmışlarsa bugün de Amerika’nın savaş meydanında kazanamadığı zaferi masada elde etmesi için İran meselesinde canhıraş çalıştıkları görülmektedir.

Geçtiğimiz on yıllar boyunca ve Pakistan devletinin kuruluşundan bu yana Pakistan yöneticileri; daima sömürgeci kâfirin hizmetkârları ve kolaylaştırıcıları olmuşlar, Ümmetin kalkınmasına veya çıkarlarından herhangi birinin hizmetine yönelik tek bir adım dahi atmamışlardır. Örneğin 1980’lerin başlarında, ülkenin askeri ve beşeri kapasitelerini kullanmışlar, insanların İslami duygularını, imanlarını ve Allah yolunda cihat arzularını istismar ederek Afganistan sahasındaki iki süper güç arasındaki savaşta Amerika öncülüğündeki Batı bloğunu desteklemişlerdir. Bu durum bölgedeki Müslümanların Sovyetler Birliği’ni yenmesini sağlamış olsa da, nihayetinde Afganistan’da Amerikan nüfuzunun önünü açmıştır.

Pakistan yöneticileri; Amerika’nın “Teröre Karşı Savaş” adıyla İslam’a karşı başlattığı, Afganistan’ı işgal edip Kabil’de kendisine bağlı kukla bir hükümet kurduğu Haçlı ittifakı bünyesinde de Amerika ile birlikte çalışmaya devam etmişlerdir. Hatta Amerika Afganistan’dan çekilirken bile Pakistan yöneticileri, Afganistan’da Allah’ın indirdikleriyle hükmedilmemesini şart koşan ve Amerika’nın bölgedeki çıkarlarını güvence altına alıp onlara dokunulmamasını garanti eden bir çekilme anlaşması imzalaması için Taliban’ı Amerika ile müzakerelere zorlamışlardır.

Amerika; İslam ülkelerindeki hegemonyasını ve zorbalığını kurtarmak için Pakistan, Mısır ve Türkiye yöneticilerini seferber etmiştir. Onlar da kendi aralarında koordinasyon sağlamak üzere toplantılar düzenlemeye, Amerika’ya hizmetlerini sunmaya ve Trump’ın kendilerine dikte ettiği girişimleri sanki kendi inisiyatifleriymiş gibi sunmaya başlamışlardır. Onların, İslam ve İslam Ümmeti ile hiçbir bağları yoktur. Eğer kalplerinde zerre kadar iman ve onur olsaydı; Pakistan’ın nükleer başlık taşıyan balistik füzelerinin menzili içinde olan, tek bir füzesiyle bile haritadan silebileceği mücrim Yahudi varlığının Mübarek Toprak Filistin’de ayakları altına aldığı Allah’ın mukaddesatı için başına dünyayı yıkarlar ve Mübarek toprağı kurtarırlardı! Peki bu yöneticiler ve askeri rütbeliler, ilk kıblemiz ve üçüncü haremimizin tüm Ramazan ayı boyunca hatta daha fazla kapalı kalmasına neden sessiz kaldılar? İmam Müslim, İmam Buhari ve İmam Tirmizi’nin torunlarından olan din kardeşlerine, komşularına ve aşiretlerine neden yardım etmiyorlar? Demek ki bu yöneticiler kâfirlerin dostlarıdırlar, onları korumakta ve onlara hizmet etmektedirler; Müslümanların dostları değildirler. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

المُنَافِقُونَ وَالمُنَافِقَاتُ بَعْضُهُم مِّن بَعْضٍ يَأْمُرُونَ بِالْمُنكَرِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمَعْرُوفِ وَيَقْبِضُونَ أَيْدِيَهُمْ نَسُوا اللَّهَ فَنَسِيَهُمْ إِنَّ الْمُنَافِقِينَ هُمُ الْفَاسِقُونَ“Münafık erkekler ve münafık kadınlar birbirlerindendir (birbirlerinin benzeridirler). Onlar kötülüğü emrederler, iyilikten alıkoyarlar ve ellerini sıkı tutarlar (cimrilik ederler). Onlar Allah’ı unuttular, Allah da onları unuttu (kendi hallerine bıraktı). Şüphesiz ki münafıklar fasıkların ta kendileridir.” [Tevbe 67]

Ey Pakistan Müslümanları! Ey Pakistan ordusunun dürüst subayları! Sizler Müslümansınız, savaş ve azamet sahibi bir topluluksunuz. Rusları ve İngilizleri bu bölgede yerle yeksan ettiniz. Bugün Amerika’yı da yenebilirsiniz. Tek bir İslami gücün bile kendi ulusal çıkarları uğruna Amerika’yı nasıl zillete düşürdüğünü, beslemesi Yahudi varlığına nasıl zarar verdiğini ve küresel ekonomiyi nasıl rehin aldığını yakinen gördünüz. Hal böyleyken dünyanın en önemli deniz geçitlerini kontrol eden ve Yahudi varlığını kökünden söküp atan Hilâfet’in liderliğinde birleşik bir İslami güçle karşı karşıya kaldığında Amerika’nın durumun nasıl olacağını hiç düşündünüz mü? Petrol tedariki için sizin şartlarınızı birer birer kabul eden ve ülkenizde ticaret yapabilmek için sizin şartlarınıza göre anlaşmalar imzalayan Avrupa ülkelerinin halinin nice olacağını hiç düşündünüz mü? Amerikan hegemonyasının kibir ve küstahlığı, Amerika’nın gerçek güç kaynağı olan bu uşak yöneticileri devirdiğiniz gün sona erecektir. Hilâfet projesinin bayraktarlığını yapan Hizb-ut Tahrir aranızdadır. Hizb tüm Müslüman beldelerini Hilafetin gölgesi altında toplayacak, Ümmetin güçlerini ve imkânlarını birleştirerek onu sadece İslam coğrafyasında değil tüm dünyada süper güç haline getirecektir. Haydi Pakistan’ın mücahit ordusu içerisindeki evlatlarınızı; dünyada zafer, ahirette kurtuluş olan bu kutlu hedefe ulaşmak için Hizb-ut Tahrir’e nusret vermeye davet edin!

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِن تَنصُرُوا اللَّهَ يَنصُرْكُمْ وَيُثَبِّتْ أَقْدَامَكُمْ“Ey iman edenler! Siz Allah’ın dinine yardım ederseniz, O da size yardım eder, ayaklarınızı savaşta sabit kılar.” [Muhammed 7]

Devamını oku...

Gaddarca Saldırmak ve Ahitleri Bozmak, Yahudi Varlığının Karakteristik Özelliği ve Değişmez Gerçekliğidir

ABD ve Yahudi varlığı ile İran arasında imzalanan ateşkes anlaşması 8 Nisan 2026 gecesi yürürlüğe girdi. Bu anlaşmanın Lübnan’ı kapsayıp kapsamadığına dair çelişkili haberlerin dolaştığı bir ortamda, Yahudi varlığı aynı gün öğleden sonra yalnızca on dakika içinde Lübnan’ın çeşitli bölgelerine yüzü aşkın hava saldırısı düzenledi. Bu saldırı, onun hiçbir anlaşmaya, ahde, hürmete veya insan hakkına değer vermeyen hain ve mücrim doğasının açık bir göstergesidir.

Bu saldırı, haramları helal saymak, kan dökmek, binaları yıkmak ve masumları yerlerinden etmek üzerine kurulan bir varlık için hiçbir zaman yabancı olmayan ihanet fasıllarından yeni bir fasıldır. Bu saldırı birkaç dakika içinde yaklaşık bin kişinin ölmesine ve yaralanmasına, onlarca binanın yıkılmasına, binlerce kişinin yerinden edilmesine ve on binlerce kişinin korkuya kapılmasına neden olmuştur!

Bu vahşet karşısında şu hususları vurguluyoruz:

Birincisi: Yahudi varlığının anlaşmaları bozması ve anlaşmalara sürekli ihanet etmesi, Allah’ın Nebisi Musa Aleyhisselam’ın davetinden bugüne kadar süregelen tarihsel bir vakıadır. Bu tarihsel vakıa, onunla yapılan anlaşmaların hiçbir değerinin olmadığını ve ona güvenilemeyeceğini kanıtlamaktadır. Nitekim Allah Subhânehu ve Teâlâ Yahudiler hakkında şöyle buyurmuştur:

لَتَجِدَنَّ أَشَدَّ النَّاسِ عَدَاوَةً لِلَّذِينَ آمَنُوا الْيَهُودَ وَالَّذِينَ أَشْرَكُوا“İnsanlar içerisinde iman edenlere düşmanlık bakımından en şiddetli olarak Yahudiler ile, şirk koşanları bulacaksın.” [Maide 82]

كَيْفَ وَإِن يَظْهَرُوا عَلَيْكُمْ لَا يَرْقُبُوا فِيكُمْ إِلّاً وَلَا ذِمَّةً يُرْضُونَكُم بِأَفْوَاهِهِمْ وَتَأْبَىٰ قُلُوبُهُمْ وَأَكْثَرُهُمْ فَاسِقُونَ“Onların bir ahdi nasıl olabilir ki! Eğer onlar size üstün gelselerdi, sizin hakkınızda ne akrabalık (bağlarını), ne de antlaşma (yükümlülüğünü) gözetirlerdi. Ağızlarıyla sizi hoşnut etmeye çalışıyorlar, oysa kalpleri buna karşı çıkıyor. Onların pek çoğu fasık kimselerdir.” [Tevbe 8] Dolayısıyla bu anlaşma ve sözleşmelerin Lübnan’ı da koruyacağını veya sivilleri tarafsız kılacağını umanların bu beklentisi bir seraptan ibarettir, zaman kaybından başka bir şey değildir. Uluslararası vaatler havada uçuşurken, savaş jetlerinin aileleri evlerinde katletmek üzere havalanıyor olması, bu varlığın müzakereleri bir aldatmaca olarak kullandığını gösteriyor. Müslümanların kanını umursadıklarından değil sırf uluslararası çıkarlar nedeniyle bazı çevrelerden üzerlerindeki baskı arttığında, hainler faturayı kanla ödetmektedirler!

İkincisi: Lübnan yönetiminin müzakerelere bel bağlaması, normal şartlarda bile hüsranla sonuçlanabilecek bir kumardır. Amerika ve Yahudi varlığının küstahlığı, üstenciliği ve İslam Ümmetine karşı yürüttükleri savaşın gölgesinde bu kumar çok daha büyük bir hüsranla sonuçlanacaktır. Nitekim Trump, Lübnan’da yaşananları küçümseyerek “münferit bir sürtüşme” olarak nitelendirmiştir!

Tarihte, yalvarıp yakarmakla saldırganın durdurulduğuna dair hiçbir kayıt yoktur. Kaldı ki Filistin halkının haklarını gasp ederek ve kanlarını dökerek palazlanan Yahudi varlığı gibi gaspçı bir varlığa karşı yalvarıp yakarmak hiçbir işe yaramaz. Gasp üzerine kurulu bu varlık, yalnızca güç dilinden anlar ve ancak kararlı bir karşı koyuşla durdurulabilir.

Üçüncüsü: Bu cani varlıkla başa çıkmanın çözümü yüzleşmektir. Yaşananlar sıradan bir askerî çatışma değildir; onun suç kimliğinin bir kez daha tescillidir. Bu yapı, ümmetin bedeninde bir kanser hücresi gibidir; o var olduğu sürece bölge asla istikrara kavuşamayacak ve huzur bulmayacaktır.

Dördüncüsü: Bu saldırgan zihniyetin ve yaklaşımın kesinlikle ortadan kaldırılması gerekir. Dahası ortadan kaldırılması hem şer’î hem insani hem de ahlaki bir zorunluluktur. Ortadoğu’da ve hatta dünyada gerçek güvenlik ve huzur ancak onun ortadan kaldırılmasıyla sağlanabilir.

Beşincisi: Bugün Güney’de, Bekaa’da, Beyrut’ta ve Lübnan’ın her karış toprağında dökülen kanlar; Gazze’nin feryadının ardından tüm dünyanın yüzüne haykıran yeni bir feryattır: Bu varlık hayatta olduğu sürece ne bir ahit ne bir güvenlik ne de bir barış mümkündür.

Altıncısı: Tek çözüm bu varlığın kökünden sökülüp atılmasıdır. Ey İslam Ümmeti! Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in şu sözünü ne zaman gerçekleştirecek, bu varlığın üzerine çullanıp onu haritadan sileceksiniz? Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: تُقَاتِلُكُمْ يَهُودُ فَتُسَلَّطُونَ عَلَيْهِمْ، حَتَّى يَقُولَ الْحَجَرُ: يَا مُسْلِمُ، هَذَا يَهُودِيٌّ وَرَائِي فَاقْتُلْهُ “Yahudiler sizinle savaşacaktır! Fakat neticede siz onlara musallat kılınacaksınız! Öldürme o kadar şiddetli olacak ki. Bir kaya parçası: “Ey Müslüman, şu arkamdaki Yahudi’dir, hemen gel de öldür onu!’ diye haber verecektir.”

Yedincisi: Müslümanlar birlik olup bu yapıya karşı harekete geçseler, bu habis hastalık ortadan kaldırılacak, silahları ve malları ganimet olarak alınacak, İsra mekânı geri alınacak, esirleri ve Beytü’l-Makdis’in etrafını kurtarılacaktır. Muhakkak ki bu, pek yakında gerçekleşecektir ve bu Allah’a hiç de zor değildir.

وَيَوْمَئِذٍ يَفْرَحُ الْمُؤْمِنُونَ “O gün müminler de Allah’ın yardımıyla sevineceklerdir.” [Rum 4]

ABD ve Yahudi varlığı ile İran arasında imzalanan ateşkes anlaşması 8 Nisan 2026 gecesi yürürlüğe girdi. Bu anlaşmanın Lübnan’ı kapsayıp kapsamadığına dair çelişkili haberlerin dolaştığı bir ortamda, Yahudi varlığı aynı gün öğleden sonra yalnızca on dakika içinde Lübnan’ın çeşitli bölgelerine yüzü aşkın hava saldırısı düzenledi. Bu saldırı, onun hiçbir anlaşmaya, ahde, hürmete veya insan hakkına değer vermeyen hain ve mücrim doğasının açık bir göstergesidir.

Bu saldırı, haramları helal saymak, kan dökmek, binaları yıkmak ve masumları yerlerinden etmek üzerine kurulan bir varlık için hiçbir zaman yabancı olmayan ihanet fasıllarından yeni bir fasıldır. Bu saldırı birkaç dakika içinde yaklaşık bin kişinin ölmesine ve yaralanmasına, onlarca binanın yıkılmasına, binlerce kişinin yerinden edilmesine ve on binlerce kişinin korkuya kapılmasına neden olmuştur!

Bu vahşet karşısında şu hususları vurguluyoruz:

Birincisi: Yahudi varlığının anlaşmaları bozması ve anlaşmalara sürekli ihanet etmesi, Allah’ın Nebisi Musa Aleyhisselam’ın davetinden bugüne kadar süregelen tarihsel bir vakıadır. Bu tarihsel vakıa, onunla yapılan anlaşmaların hiçbir değerinin olmadığını ve ona güvenilemeyeceğini kanıtlamaktadır. Nitekim Allah Subhânehu ve Teâlâ Yahudiler hakkında şöyle buyurmuştur:

لَتَجِدَنَّ أَشَدَّ النَّاسِ عَدَاوَةً لِلَّذِينَ آمَنُوا الْيَهُودَ وَالَّذِينَ أَشْرَكُوا“İnsanlar içerisinde iman edenlere düşmanlık bakımından en şiddetli olarak Yahudiler ile, şirk koşanları bulacaksın.” [Maide 82]

كَيْفَ وَإِن يَظْهَرُوا عَلَيْكُمْ لَا يَرْقُبُوا فِيكُمْ إِلّاً وَلَا ذِمَّةً يُرْضُونَكُم بِأَفْوَاهِهِمْ وَتَأْبَىٰ قُلُوبُهُمْ وَأَكْثَرُهُمْ فَاسِقُونَ“Onların bir ahdi nasıl olabilir ki! Eğer onlar size üstün gelselerdi, sizin hakkınızda ne akrabalık (bağlarını), ne de antlaşma (yükümlülüğünü) gözetirlerdi. Ağızlarıyla sizi hoşnut etmeye çalışıyorlar, oysa kalpleri buna karşı çıkıyor. Onların pek çoğu fasık kimselerdir.” [Tevbe 8] Dolayısıyla bu anlaşma ve sözleşmelerin Lübnan’ı da koruyacağını veya sivilleri tarafsız kılacağını umanların bu beklentisi bir seraptan ibarettir, zaman kaybından başka bir şey değildir. Uluslararası vaatler havada uçuşurken, savaş jetlerinin aileleri evlerinde katletmek üzere havalanıyor olması, bu varlığın müzakereleri bir aldatmaca olarak kullandığını gösteriyor. Müslümanların kanını umursadıklarından değil sırf uluslararası çıkarlar nedeniyle bazı çevrelerden üzerlerindeki baskı arttığında, hainler faturayı kanla ödetmektedirler!

İkincisi: Lübnan yönetiminin müzakerelere bel bağlaması, normal şartlarda bile hüsranla sonuçlanabilecek bir kumardır. Amerika ve Yahudi varlığının küstahlığı, üstenciliği ve İslam Ümmetine karşı yürüttükleri savaşın gölgesinde bu kumar çok daha büyük bir hüsranla sonuçlanacaktır. Nitekim Trump, Lübnan’da yaşananları küçümseyerek “münferit bir sürtüşme” olarak nitelendirmiştir!

Tarihte, yalvarıp yakarmakla saldırganın durdurulduğuna dair hiçbir kayıt yoktur. Kaldı ki Filistin halkının haklarını gasp ederek ve kanlarını dökerek palazlanan Yahudi varlığı gibi gaspçı bir varlığa karşı yalvarıp yakarmak hiçbir işe yaramaz. Gasp üzerine kurulu bu varlık, yalnızca güç dilinden anlar ve ancak kararlı bir karşı koyuşla durdurulabilir.

Üçüncüsü: Bu cani varlıkla başa çıkmanın çözümü yüzleşmektir. Yaşananlar sıradan bir askerî çatışma değildir; onun suç kimliğinin bir kez daha tescillidir. Bu yapı, ümmetin bedeninde bir kanser hücresi gibidir; o var olduğu sürece bölge asla istikrara kavuşamayacak ve huzur bulmayacaktır.

Dördüncüsü: Bu saldırgan zihniyetin ve yaklaşımın kesinlikle ortadan kaldırılması gerekir. Dahası ortadan kaldırılması hem şer’î hem insani hem de ahlaki bir zorunluluktur. Ortadoğu’da ve hatta dünyada gerçek güvenlik ve huzur ancak onun ortadan kaldırılmasıyla sağlanabilir.

Beşincisi: Bugün Güney’de, Bekaa’da, Beyrut’ta ve Lübnan’ın her karış toprağında dökülen kanlar; Gazze’nin feryadının ardından tüm dünyanın yüzüne haykıran yeni bir feryattır: Bu varlık hayatta olduğu sürece ne bir ahit ne bir güvenlik ne de bir barış mümkündür.

Altıncısı: Tek çözüm bu varlığın kökünden sökülüp atılmasıdır. Ey İslam Ümmeti! Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in şu sözünü ne zaman gerçekleştirecek, bu varlığın üzerine çullanıp onu haritadan sileceksiniz? Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: تُقَاتِلُكُمْ يَهُودُ فَتُسَلَّطُونَ عَلَيْهِمْ، حَتَّى يَقُولَ الْحَجَرُ: يَا مُسْلِمُ، هَذَا يَهُودِيٌّ وَرَائِي فَاقْتُلْهُ “Yahudiler sizinle savaşacaktır! Fakat neticede siz onlara musallat kılınacaksınız! Öldürme o kadar şiddetli olacak ki. Bir kaya parçası: “Ey Müslüman, şu arkamdaki Yahudi’dir, hemen gel de öldür onu!’ diye haber verecektir.”

Yedincisi: Müslümanlar birlik olup bu yapıya karşı harekete geçseler, bu habis hastalık ortadan kaldırılacak, silahları ve malları ganimet olarak alınacak, İsra mekânı geri alınacak, esirleri ve Beytü’l-Makdis’in etrafını kurtarılacaktır. Muhakkak ki bu, pek yakında gerçekleşecektir ve bu Allah’a hiç de zor değildir.

وَيَوْمَئِذٍ يَفْرَحُ الْمُؤْمِنُونَ “O gün müminler de Allah’ın yardımıyla sevineceklerdir.” [Rum 4]

Devamını oku...

Demokrasiye Göre Değil, Allah’ın Kitabı ve Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Sünnetine Göre Hükmedecek Birini Seçmesi Ümmetin Temel Haklarından Biridir

Sudan Silahlı Kuvvetleri Başkomutanı ve Egemenlik Konseyi Başkanı Orgeneral Abdul Fettah el-Burhan, 6 Nisan ayaklanmasının yıl dönümünde yaptığı konuşmada; Sudan halkının kendi kaderini tayin etme ve kendisini yönetecek kişiyi seçme hakkına sahibi olduğunu belirterek, silahlı kuvvetlerin arzulanan demokratik dönüşüme ulaşma konusundaki kararlılığını vurguladı.

Bu açıklamalar karşısında Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti olarak biz, şu hususları vurguluyoruz:

Birincisi: Gerçek şu ki silahlı kuvvetler halkın bir parçasıdır; halkın karşısında yer alan farklı bir varlık/kurum değildir. Akide ve şeriat olarak inandığımız İslam’a göre orduların belirli bir görevi vardır. Ne yazık ki, Sudan da dahil olmak üzere İslam ülkelerindeki mevcut devletçikler; sömürgeci kâfir ürünü devletçiklerdir. Sömürgeci kafir bu devletçikleri İslam Devleti Hilafeti yıktıktan sonra belirli bir işlevi yerine getirmeleri kurmuştur. Yine bu devletçiklerin tahtlarını beklemek ve Sykes-Picot ile çizdiği sınırları korumak için ordular da ihdas etmiştir! Oysa İslam’a göre ordunun görevi Allah yolunda cihat etmek ve İslam’ın varlığını korumaktır.

İkincisi: Evet, ümmet yöneticisini seçme hakkına sahiptir. Sömürgeci kâfir bu hakkı gasp etmiş, elinden almış ve sonra da Allah’ın hidayeti ve rızası doğrultusunda değil, kendi hevası doğrultusunda yürüyenlere vermiştir. Bilindiği gibi otorite, ümmete aittir. Ümmet, Allah’ın Kitabı, Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Sünneti ve bu ikisinin irşat ettiklerine göre kendisini yönetecek kişiyi seçer, sömürgeci kâfirin demokratik sistemine göre değil, çünkü demokrasi; dini hayattan ayırma (laiklik) akidesi üzerine kuruludur, egemenliği insanlara verir, İslam nizamında olduğu gibi şer’i delilin gücüne göre değil, çoğunluğa dayanarak Allah’ın izin vermediği kanunları koyar. Ümmetin dilediği gibi hükmetme hakkı yoktur; aksine Allah’ın emirleri ve nehiyleri ile hareket etmek zorundadır. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyuruyor:

فَلاَ وَرَبِّكَ لاَ يُؤْمِنُونَ حَتَّى يُحَكِّمُوكَ فِيمَا شَجَرَ بَيْنَهُمْ“Hayır, Rabbine andolsun ki aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılmadıkça iman etmiş olmazlar.” [Nisa 65] Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyuruyor:

لَا يُؤْمِنُ أَحَدُكُمْ حَتَّى يَكُونَ هَوَاهُ تَبَعاً لِمَا جِئْتُ بِهِ“Sizden birinizin arzusu (hevası), benim getirdiğim (İslam’a) tâbi olmadıkça (gerçekten) iman etmiş olmaz.

Üçüncüsü: Şeriat, Allah’ın Kitabı ve Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Sünnetine göre yönetmek üzere şeri biat ile bir halife tayin etmeyi ümmete farz kılmıştır. Ubade bin Samet’ten rivayet edildiğine göre

بَايَعْنَا رَسُولَ اللهِ ﷺ عَلَى السَّمْعِ وَالطَّاعَةِ فِي الْمَنْشَطِ وَالْمَكْرَهِ“Gönlümüzün hoşuna giden şeylerde olsun, hoşuna gitmeyen şeylerde olsun işitmek ve itaat etmek üzere Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e biat ettik.” [Müttefikin aleyh] Müslim’in Abdullah bin Amr bin el-Âs’dan rivayet ettiğine göre Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

وَمَنْ بَايَعَ إِمَاماً فَأَعْطَاهُ صَفْقَةَ يَدِهِ وَثَمَرَةَ قَلْبِهِ فَلْيُطِعْهُ إِنْ اسْتَطَاعَ فَإِنْ جَاءَ آخَرُ يُنَازِعُهُ فَاضْرِبُوا عُنُقَ الْآخَرِ“Kim bir imama (halifeye) biat edip avucunu sıkarsa ve kalbinin meyvesini verirse (rıza gösterirse), o halifeye gücü yettiği kadar itaat etsin. O halifeyle çekişecek başka bir kişi çıkarsa onun boynunu vurun.”

Şayet el Burhan sözlerinde samimi ise, Rabbi olan Allah’tan korkmalı ve işi ehline teslim etmelidir. Böylece Ümmet inikat şartlarını tam olarak taşıyan bir Halifeye biat ettiğinde El Burhan ve beraberindekiler, Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in şu hadisi gereğince cahiliye ölümünün günahından kurtulmuş olacaklardır:

وَمَنْ مَاتَ وَلَيْسَ فِي عُنُقِهِ بَيْعَةٌ مَاتَ مِيتَةً جَاهِلِيَّةً “Kim boynunda biat halkası olmadan ölürse cahiliye ölümüyle ölmüş olur.”

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اسْتَجِيبُوا للهِ وَلِلرَّسُولِ إِذَا دَعَاكُمْ لِمَا يُحْيِيكُمْ“Ey iman edenler! Size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah ve Rasûlü’ne icabet edin.” [Enfal 24]

Devamını oku...

Bir Dava Taşıyıcısının Vefat Duyurusu

Ömer Abdurrahim Hatib (Ebu Abdo Hatib)

مِّنَ الْمُؤْمِنِينَ رِجَالٌ صَدَقُوا مَا عَاهَدُوا اللَّهَ عَلَيْهِ فَمِنْهُم مَّن قَضَىٰ نَحْبَهُ وَمِنْهُم مَّن يَنتَظِرُ وَمَا بَدَّلُوا تَبْدِيلاً
“Müminlerden öyle adamlar vardır ki, Allah’a verdikleri söze sadık kaldılar. İçlerinden bir kısmı verdikleri sözü yerine getirmiştir. Bir kısmı da beklemektedir. Verdikleri sözü asla değiştirmemişlerdir.”
[Ahzab 23]

Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın kaza ve kaderine iman etmekle birlikte Hizb-ut Tahrir / Suriye Vilayeti, genel olarak tüm Müslümanlara, özel olarak da davet taşıyıcılarına, gençlerinden Ömer Abdürrahim Hatib’in (Abu Abdo Hatib) vefat ettiğini duyurur. Halep’in batı kırsalındaki Erhab köyünden olan kardeşimiz, 50 yıllık ömrünü Allah Subhânehu ve Teâlâ’ya itaat yolunda tamamlayarak beka yurduna irtihal etmiştir.

Merhum, nezaketi, yüksek ahlakı ve asil tavırlarıyla tanınan biriydi; yüksek bir himmete, sönmez bir azme ve Allah’ın dinine karşı büyük bir hassasiyete sahipti. Allah’ın şeriatını Hilafet Devletinde uygulamak için çalışan, davayı sadakat, sabır ve sebatla omuzlayan bir erdi. Bu yolda meşakkat, çile, kovuşturma, hapis ve geçim darlığı gibi pek çok zorlukla karşılaşmıştır. 2006 yılında devrik rejim tarafından tutuklanmış, 2011 yılında hapisten çıkmış ve sabırla ve mükafatını yalnızca Allah’tan umarak Hizb-ut Tahrir ile dava yolculuğuna kaldığı yerden devam etmiştir. Başından itibaren Şam devrimine katılmış, Rabbimiz kurtuluşu (fethi) ikram edene dek mücadele etmiş ve nihayet Allah’ın takdiriyle bugün ebediyet yurduna ve Allah’ın rahmetine uğurlanmıştır.

Merhum, hayatını İslam davasına ve Hilafet projesine adamış, Allah’a verdiği söze sadık kalmıştır; biz onu böyle biliyoruz, ancak kimseyi Allah’a karşı temize çıkarmayız.

Allah’tan onu Salihlerin arasına kabul etmesini, geniş rahmetiyle kuşatmasını ve onu peygamberler, Sıddıklar, şehitler ve Salihlerle beraber Naim cennetlerinde rızıklandırmasını niyaz ediyoruz. Onlar ne güzel dostturlar! Yüce Rabbimizden bize ve ailesine sabrı cemil ihsan etmesini diliyoruz.

Canı veren de alan da Allah’tır. O’nun katında her şeyin belli bir eceli vardır. Biz ancak Rabbimizin razı olacağı sözü söyleriz:

إِنَّا لِلَّهِ وَإِنَّا إِلَيْهِ رَاجِعُونَ“Biz şüphesiz Allah’a aitiz ve şüphesiz O’na döneceğiz” derler.” [Bakara 156]

Devamını oku...

Amerika'nın Ajanları Onun Yardımına Koşuyorlar

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Amerika'nın Ajanları Onun Yardımına Koşuyorlar

Haber:

Pakistan Başbakanı Muhammed Şahbaz Şerif, 8/04/2026 Çarşamba günü, İran ile ABD ve Yahudi varlığı arasında derhal yürürlüğe girecek bir ateşkes anlaşması yapıldığını duyurdu.

Yorum:

İran’ın, lider kadrosu saflarında uğradığı hain suikastlara, vahşi bombardıman ve geniş çaplı yıkım sonucu maruz kaldığı ağır kayıplara rağmen, Amerika ve gazaba uğramış varlığın saldırıları karşısındaki direnişi ve Hürmüz Boğazı’nı kapatması da dahil olmak üzere stratejik konumunu iyi değerlendirmesi, çatışmanın süresini uzatmış, ona küresel bir ekonomik boyut kazandırmış, Amerika ve onunla birlikte Yahudi varlığını, kibirli ABD başkanının köpürüp gürlemesine, tehditler savurmasına ve birbiriyle çelişen açıklamalar içinde bocalamasına neden olacak bir çıkmaza sokmuştur.

Sonra Allah onları kahretsin başta Pakistan Başbakanı olmak üzere Amerika’nın ajanları ve araçları ortaya çıkıp her zaman olduğu gibi Amerika'ya bir can simidi attılar, onun çıkmaza girmiş yönetimine yardım ettiler ve İran’ı yeniden müzakere tuzağına düşürdüler; oysa bu, Amerika’nın ustaca istismar edip manipüle ettiği ve aldattığı bir araçtır ki bu gerçekten de oldu; zira ateşkesin yürürlüğe girdiği ilk gün bunu, İran'ın on maddelik şartlarına göre ateşkes anlaşmasına dahil olmasına rağmen suçlu Yahudi varlığının Lübnan'ı vahşi ve çılgınca bombalamasıyla gördük; Amerika ise kibirli bir şekilde bu şartları yalanladı ve bunu kabul etmediğini açıkladı.

Bu müzakereler, Amerika’nın kötü yöneticiler aracılığıyla İran’a kurduğu bir tuzak olacaktır; bu yüzden herhangi bir Müslümanın buna zerre kadar güvenmemesi gerekir. Özellikle de İran’ın yöneticileri bu aldatmanın felaketlerini tattıkları için buna bir daha aldanmamaları gerekir; çünkü sevgili Peygamberimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: لَا يُلْدَغُ الْمُؤْمِنُ مِنْ جُحْرٍ وَاحِدٍ مَرَّتَيْنِ “Mümin, bir (yılanın) deliğinden iki defa ısırılmaz (aldatılmaz).

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Velid Belibel

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER