Pazartesi, 03 Zilkâde 1447 | 2026/04/20
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Pakistan Başka Bir Cesur Kız Kardeşini Daha Terk Ederek Onu Kafirlere Teslim Etti!

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Dr. Afiye Sıddıki'den Asiya Andrabi'ye
Pakistan Başka Bir Cesur Kız Kardeşini Daha Terk Ederek Onu Kafirlere Teslim Etti!

24 Mart 2026'da, Delhi'deki özel bir mahkeme, üç çocuk annesi ve 64 yaşındaki direnişçi Keşmirli lider Asiya Andrabi'yi üç kez ömür boyu hapis cezasına çarptırdı. Kocası ise, İslam’a sıkı sıkıya bağlı bir savaşçı olan Muhammed Kasım Faktu, 1993 yılından beri fiilen zindanlarda tutulmaktadır; daha önce de aynı suçtan, yani Hindu işgalciye boyun eğmeyi reddetmesinden dolayı ömür boyu hapis cezasına çarptırılmıştı. Bu aile adalet nedeniyle yok edilmemekte, aksine Hinduların, her Müslüman aileye karşı yürüttüğü planlı savaşta, Keşmir’in Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in ümmetine ait haraci bir belde olduğunu savunmaya cesaret etmesi nedeniyle yok edilmektedir.

Aynı kararda mahkeme, onun yakın arkadaşları Nahida Nasrin ile – ki bu durum daha da üzücü – sürekli ve vahşi tutuklamalara maruz kalan Fahmida Sofi'ye de otuz yıl hapis cezası vermiştir. Bugün ise, bir zamanlar hayat dolu olan bu aktivist, Tihar Hapishanesi’nde geçirdiği yıllarca süren şiddetli hapis hayatının ardından ve işgalcilerin sistematik zulmü onu paramparça ettikten sonra, tekerlekli sandalyeye mahkum bir şekilde tahliye edilmiştir.

Bunlar sadece münferit zulüm vakaları değildir; aksine bunlar, Hindu devletinin yedi yıldan fazla bir süredir Keşmirli Müslümanların kanıyla yazdığı yapısal baskıya dair açık bir kitabın özenle hazırlanmış bir bölümüdür. İşgal sadece sahadaki askeri varlıkla sınırlı değildir; aynı zamanda, Keşmir’in putperest Hindu dinine mensup olanlara değil, ümmete ait olduğunu ısrarla vurgulamaya cesaret eden her Müslümanın iradesini, aklını ve ruhunu kırmak için tasarlanmış çok katmanlı bir baskı sistemidir.

Nitekim sözde Hindistan yargı erkinin hakikati ortaya çıkmış ve onun, Hindu devletinin bir uzantısından başka bir şey olmadığı netleşmiştir. Zira yasal terörizmin bir aracı olan sert "Yasadışı Faaliyetlerin Önlenmesi" (UAPA) yasası altında bu otorite, siyasi direnişe karşı ömür boyu hapis ve onlarca yıl süren hapis cezaları verirken, işgalci güçleri hesap verebilirlikten korumaktadır. Asiya Andrabi ve Sofi Fahmida’nın davaları bu saçmalığı açıkça ortaya koymaktadır. Ayrıca uydurma suçlamalarla Hindistan hapishanelerinde çürüyen, adil yargılanma hakkından mahrum bırakılan, işkenceye maruz kalan ve dünya tarafından unutulan büyük küçük binlerce Keşmirli Müslüman erkek ve kadın da bulunmaktadır. Buna karşılık Silahlı Kuvvetler Özel Yetkiler Yasası (AFSPA) uyarınca Hindu askerler, cinayet, tecavüz ve işkence suçları işlemekte, yasal dokunulmazlıktan yararlanmakta ve mahkemeler ise bu korkunçlukları “ulusal güvenlik” meselesi olarak ele almaktadır.

Hindu devlet sistemli, planlı ve kasıtlı bir toplu cezalandırma uygularken, İslamabad’daki rejim ise, Dr. Afiye Sıddıki’yi haçlı Amerika’ya teslim ederek onun karanlık hapishanelerinde işkenceye maruz bırakmıştır; bakın şimdi de Asiya Andrabi ve Sofi Fahmida’yı terk ederek onları putperest Hinduların pençesine terk etmektedir.

Pakistan'daki hain yönetimin 370. maddenin kaldırılmasına verdiği zımni onay ve kasıtlı teslimiyeti, onun tam bir suç ortaklığı içinde olduğunu ortaya koymaktadır. Böylece Pakistanlı yöneticiler, uluslararası sistemi memnun etmek ve mevcut durumu korumak uğruna Keşmirli Müslümanları feda etmeye hazır olduklarını kanıtlamışlardır. Bu liderlik, sömürgeci efendilerinin diktelerine bağlı kalarak işgali meşrulaştırırken, Asiya gibi anneler ve Sofi gibi kızlar diri diri Hindistan’daki hapishanelere gömülmektedir. Böylece Allah Subhanehu'nun şu emrini tamamen terk etmişlerdir: َمَا لَكُمْ لَا تُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ وَالْمُسْتَضْعَفِينَ مِنَ الرِّجَالِ وَالنِّسَاءِ وَالْوِلْدَانِ الَّذِينَ يَقُولُونَ رَبَّنَا أَخْرِجْنَا مِنْ هَذِهِ الْقَرْيَةِ الظَّالِمِ أَهْلُهَا وَاجْعَلْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ وَلِيّاً وَاجْعَلْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ نَصِيراً “Size ne oluyor da, Allah yolunda ve “Ey Rabbimiz! Bizleri halkı zalim olan şu memleketten çıkar, katından bize bir dost ver, bize katından bir yardımcı ver” diye yalvarıp duran zayıf ve zavallı erkekler, kadınlar ve çocukların uğrunda savaşa çıkmıyorsunuz?” [Nisa 75]

Ey Pakistan ordusu içindeki muhlis subaylar ve askerler! Ey silah ve madalya sahibi adamlar, bu mazlum ümmetin özgür kadınlarından size yönelen çığlıklarına kulak verin. 64 yaşındaki şu yaşlı anne Asiya Andrabi’ye ve işgalcilerin vahşeti yüzünden artık tekerlekli sandalyeye mahkum olan genç kadın Sofi Fahmida’ya bir bakın ve hâlâ Amerikan hapishanelerinin cehenneminde tutulan Dr. Afiye Sıddıki'yi hatırlayın. Bir bakın kâfirlere karşı nasıl da dimdik duruyorlar ve kararlılıklarından bir milim bile ödün vermiyorlar. Bu kadınlar silahsız ve hapsedilmiş olmalarına rağmen imanları sarsılmaz bir şekilde kalmaya devam etmektedir. O halde mazeretiniz nedir Allah aşkına?! Oysa sizin tanklarınız, uçaklarınız ve ağır silahlarınız olduğu gibi askeri gücünüzle övünüyor, göğsünüzü madalyalarla süsleyip dünyanın hayranlığını kazanmaya çalışıyorsunuz; ama yine de kız kardeşlerinizi bu alçakça zulümden kurtarmak için tek bir tabur bile harekete geçirmiyorsunuz!

Allah Azze ve Celle sizin önünüze büyük bir fırsat açmıştır; zira ABD’nin sahte hegemonyası çökmekte ve sahte bir şekilde kutsallaştırılan uluslararası düzen ise bakın işte onu kuranların eliyle ihlal edilmektedir. Sömürgeci güçler kendi işleriyle meşgul olup çökmektedir. Peki sizler ne bekliyorsunuz Allah aşkına?! Gerçek adamlar gibi adım atın! Hain yöneticilerinizin zincirlerini kırın ve bu ümmetin Ensarları olun!

Vallahi eğer harekete geçmezseniz, Asiya ve Afiye’nin çığlıkları ve çağlayan gözyaşları ve aynı şekilde bu ümmetin mazlum özgür kadınlarının çığlıkları ve gözyaşları, kıyamet gününde aleyhinize büyük bir şahit olacaktır. İhanet ve yüzüstü bırakmanın yükü korkunç olup göklerin ve yerin Yaratıcısının huzuruna çıktığınız gün, o yükü taşıyamayacaksınız. İşgal geçicidir, İslam'ın zaferi ise kaçınılmazdır. يُرِيدُونَ أَنْ يُطْفِئُوا نُورَ اللَّهِ بِأَفْوَاهِهِمْ وَيَأْبَى اللَّهُ إِلَّا أَنْ يُتِمَّ نُورَهُ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ “Allah’ın nurunu ağızlarıyla söndürmek isterler. Kâfirler istemese de Allah nurunu mutlaka tamamlayacaktır.” [Tevbe 32]

Ümmet sizin yardımınızı bekliyor; bu ümmetin özgürleri ancak Raşidi Hilafet sayesinde kâfirlerden kurtulacaktır Ey Pakistan Ordusu’nun subayları! Eğer şimdi harekete geçmezseniz hem dünyada hem de ahirette Allah’ın huzurunda çok büyük bir utançla karşı karşıya kalacaksınız! Haydi o zaman zincirlerinizi kırın ve Keşmir’deki mazlumlara yardım edin.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Muhammed Abdullah – Hindistan

Devamını oku...

Gizli Arabuluculuk İle Çatışma Hayaleti Arasında Hürmüz

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Gizli Arabuluculuk İle Çatışma Hayaleti Arasında Hürmüz

 

Haber:

24 saatten kısa bir süre içinde boğaz, uluslararası deniz geçidinden açık bir çatışma alanına dönüştü; zira İran Devrim Muhafızları, ateş açmanın ve ticari gemileri hedef alınmasını içeren fiili bir abluka uygularken, başkent Washington ise patlamayı önlemek için son bir girişim olarak, Başkan'ın “zeki” olarak nitelendirdiği “gizemli bir şahsın” gelişini bekliyor. (El Cezire Net)

Yorum:

Bu gerginliğin ve İran Devrim Muhafızları'nın boğazı yeniden kapatmasının ortasında ABD Başkanı Trump, son bir girişim hakkında konuşmak üzere çıkıyor ve konuşması, nihai bir ton taşıdığı kadar daha karmaşık bir aşamanın başlangıcını da ima ediyor. Ancak dikkat çekici olan sadece açıklamanın içeriği değildir; aksine zeki olarak nitelendirilen ve etrafında, Washington ile Tahran arasında sadece doğrudan bir çatışmayla sınırlı kalmayan, aksine arka kanallar oyunu ve ilan edilmemiş müzakerelerin gölgesinde dönen karmaşık ilişkilerin örüldüğü gizemli bir şahsa işaret edilmesidir.

Bu açıklama genellikle çift yönlü bir mesaj vermek için kullanılır: dahili olarak diplomasiye bir şans verildiğini göstermek için; harici olarak da sert yaptırımlar veya askeri harekat gibi daha büyük bir adımın zeminini hazırlamak için. Yani son girişim, genellikle bir son değildir; daha şiddetli bir aşamanın başlangıcıdır.

Bu gizemli şahsın kim olduğuna bakmaksızın bu, şu üç olasılığın dışına çıkmaz: Ya bölgesel bir arabulucu ki onun Pakistan ordusunun komutanı olduğuna dair söylentiler var ama bir başkası de olabilir. Ya İran içinden bir şahıs ama pragmatik bir akımdan. Ya da ilan edilmemiş bir istihbarat veya diplomatik kanaldır ki, bu da doğrudan bir siyasi taahhüt olmaksızın iletişim kanallarını yeniden açmanın bir aracıdır.

Olaylar okunduğunda, durumun iki olasılığın dışına çıkmadığını görüyoruz: Ya Amerika müzakere şartlarından bazılarını reddedip diğerlerini dayatıyor, ya da Devrim Muhafızları şartları mantıksız ve aşağılayıcı buldukları için reddediyor. Bu durumda Devrim Muhafızları tüm çözümleri reddediyormuş gibi gösterilirken, ABD ise diplomatik kanallar aracılığıyla bu inatçılığı kontrol altına almaya çalışmaktadır. Aslında bununla, tüm barışçıl çözümlerin tükendiği gösterilerek, kamuoyu tırmanışa hazırlanmaktadır.

Sonuç olarak bu karmaşık tablo içinde kriz, sadece bir su yolu üzerindeki bir çatışma olarak görünmemekte; daha çok iki taraf arasındaki nüfuz iradesinin ve güç sınırlarının sınanması niteliğinde görünmektedir; çünkü Amerika, uranyumu ancak bir kara savaşıyla ya da istisnai müzakerelerle elde edebileceğini biliyor.

Böylece Hürmüz Boğazı artık sadece coğrafi bir bölge değildir, aksine dünyaya açık bir baskı aracına ve siyasi mesajlara dönüştüğü gibi aynı zamanda karar sahibinin çıkarları doğrultusunda enerji borsaları aracılığıyla paraların tüketilmesi için bir platforma da dönüşmüştür. Dolayısıyla Trump’ın son girişim hakkındaki konuşması, sahneyi netleştirmek yerine daha da belirsiz bir hale getirmektedir; zira her büyük gerginlikle birlikte, gölgede hareket eden ilan edilmemiş bir kanal ortaya çıkıyor; bu da çatışmanın henüz belirleyici bir ana ulaşmadığını ve patlama ile kontrol altına alma sınırları arasında döndüğünü göstermektedir. Nitekim bugün olup bitenlerin hepsi, bölgenin ve içindeki güç dengelerinin yeniden şekillendirildiği daha uzun bir çatışmanın sadece bir hazırlık bölümü olabilir.

Ey özel olarak Ortadoğu halkları ve genel olarak da İslam ülkeleri; dosyaları ayırma yöntemiyle hareket eden ve her devleti ayrı ayrı ele alan bu saldırılar, bölgeyi zayıflatmak, onu aşağılamak ve hain yöneticilerini daha da küçük düşürmek için sistematik bir mekanizmadan başka bir şey değildir; ancak amaç bundan daha büyüktür ki bu da; Yahudi varlığının bölgeyi çeşitli alanlarda ihlal etmesini sağlamaktır.

Yöneticiler, halkların karşısındaki geçici setlerden başka bir şey değillerdir; oysa kafir Batı, bilgi ve dirayetle bu setleri tek tek yıkmaya çalışmaktadır. Haydi o zaman masayı onların aleyhine çevirmek, tüm engelleri yıkmak, onların korktukları gücümüzü göstermek, Nübüvvet Minhacı üzere Hilafeti kurmaya daveti ilan etmek, Hizb-ut Tahrir'i desteklemek, onun içerisinde izzet ve şerefin olduğu projesini benimsemek ve Allah Subhanehu ve Teala'nın emrettiği gibi İslami hayatı yeniden başlatmak için harekete geçelim.

Allahu Teala şöyle buyurmuştur: يُرِيدُونَ أَنْ يُطْفِئُوا نُورَ اللَّهِ بِأَفْوَاهِهِمْ وَيَأْبَى اللَّهُ إِلَّا أَنْ يُتِمَّ نُورَهُ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ “Allah’ın nurunu ağızlarıyla söndürmek isterler. Kâfirler istemese de Allah nurunu mutlaka tamamlayacaktır.” [Tevbe 32]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Nebil Abdulkerim

Devamını oku...

Trump’ın İran’a Karşı Savaşı Yeniden Başlatma Tehdidi, Kaybedilmiş Kartla Yapılan Bir Tehdittir

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Trump’ın İran’a Karşı Savaşı Yeniden Başlatma Tehdidi, Kaybedilmiş Kartla Yapılan Bir Tehdittir

 

Haber:

Üst düzey bir ABD'li yetkili, şu anda şiddetli bir gerginlik durumunun gölgesinde süren tıkanmış müzakerelerde önemli bir ilerleme sağlanmazsa, önümüzdeki birkaç gün içinde İran'la doğrudan askeri çatışmanın yeniden başlayabileceği uyarısında bulundu. Bu uyarılar, Tahran'ın Hürmüz Boğazı'nı uluslararası deniz trafiğine yeniden kapatma kararının sonuçlarını değerlendirmek üzere Cumartesi akşamı Beyaz Saray'da düzenlenen acil güvenlik istişarelerinin ardından geldi. ABD'li yetkili, ateşkes anlaşmasının sona ermesine sadece üç gün kala müzakerelerin kritik bir aşamaya geldiğini belirterek, bugünün sonunda somut sonuçlar alınamaması halinde bunun savaşın yeniden başlaması anlamına gelebileceğini vurguladı. (Samanews)

Yorum:

Amerika ve Yahudi varlığının İran’a karşı kırk gün süren savaştaki en önemli şeylerden biri, Amerika’nın olağanüstü, eşsiz ve muazzam gücü hakkındaki söylemin, İran’ın karşı koyma ve meydan okuma kararını kesinleştirince gerçek bir çatışmada hiçbir işe yaramayan bir yanılsama ve balon olduğunun ortaya çıkmasıdır. Trump ve çevresindekiler, tek bir işaretle istediği herkese boyun eğdirebilecek bir güce sahip olduklarını sanıyorlardı ancak bunun, gerçek olmayan bir yanılsama ve hayalden ibaret olduğu ortaya çıkmıştır.

Bütün bunların sebebi, Müslüman ülkelerin Amerika’ya ve dünyadaki zorba ve kibirli güçlere meydan okuyabilecek insan, askeri ve ekonomik kaynaklara ve coğrafi konuma sahip olmasıdır. Müslümanların yaşamış olduğu bu zillet ve aşağılanma halinde olmasının sebebi ise, yöneticilerin ihaneti, onları yüzüstü bırakmaları, Amerika ve Batı’nın kucağına atılmaları ve efendi ve özgürler olmayı değil, tabi ve ajanlar olmayı tercih etmeleridir.

Zira Müslüman ülkeler, Allah’ın bahşettiği coğrafi konum, ekonomik kaynaklar, doğal zenginlikler, muazzam insan kaynakları ve her şeyden önce eşi benzeri olmayan bir akide olan İslam akidesi sayesinde, sömürgeciliğe, zillete ve bağımlılığa hayır diyebilir; dahası bölgedeki tüm sömürgeci güçleri püskürtebilirler. Ayrıca Müslümanlar, insanların en sabırlı ve en metanetli olanlarıdır; zira onlar hak bir risalet ve ideoloji sahipleridir; dolayısıyla bütün bunlar bir ümmette bir araya geldiğinde onu, yüceliğin, egemenliğin ve liderliğin zirvesine taşırlar. Müslüman ülkelerin eksikliği ise sadece siyasi iradedir.

Bu nedenle Trump’ın savaşı yeniden başlatma tehdidi, hiçbir ağırlığı olmayan boş bir gürültüden ibarettir; zira askeri seçeneğin kendisini bir çıkmaza ve İran’ı kontrol altına alıp Amerika’ya tabi olan bir ülke haline getirme umutlarını paramparça edecek bir duvara sürüklediğinin farkındadır.

Trump, istediğini ya da istediğinin bir kısmını gerçekleştirmek için müzakerelere güvenmektedir; dolayısıyla güç kullanma ve savaşı yeniden başlatma tehdidi ise, havuç ve sopa politikası kapsamında, müzakerelerdeki konumunu iyileştirmek ve İran liderlerini aldatarak taleplerine icabet etmelerini sağlamak içindir.

Ancak sahada ve gerçeklikte olana gelince; Trump ve ona yapışık olan Netanyahu'nun kibriyle başa çıkmanın doğru yolunun, kaçmak ve uzlaşmak değil, meydan okumak ve karşı koymak olduğu açığa çıkmıştır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Müh. Halil Abdurrahman

Devamını oku...

Sormayı Bıraktığımız En Tehlikeli Sorular!

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Sormayı Bıraktığımız En Tehlikeli Sorular!

Otorite özünde sadece kararları dayatma gücü değildir; aksine bundan önce, neyin sorulup neyin sorulmayacağını şekillendirme gücüdür. Nitekim halklar soru sormayı bıraktığında, kesinliğe ulaşmış olmazlar; aksine çoğu zaman ilan edilmemiş bir boyun eğme aşamasına girmiş olurlar. Bu yüzden siyasi hayatta gerçekleşebilecek en tehlikeli şey yanlış cevapların varlığı değildir, aksine bizzat soruların yokluğudur.

Başlangıçta sorular doğal bir hak olarak ortaya atılır: Neden bu sistem bizim üzerimize uygulanıyor? Peki bu, daha öncekinin bir uzantısı değil midir? Bundan kim yararlanıyor? Neden bizi temsil eden bir sistem uygulamıyoruz? Ve benzerleri gibi… Ama zamanla, korkunun, propagandanın ya da sahte tatminin etkisi altında, bazı sorular yazılı olmayan yasaklara dönüştürülür; işte burada siyaset, kamusal işleri yönetmekten çıkıp bilinci yönetmeye doğru sapmaya başlar.

Siyasi otorite, meşruiyetini sorgulamayı ve halkın sorularına boyun eğmeyi bıraktığında, iknaya dayalı bir otorite aşamasından yorgunluğa dayalı otorite aşamasına geçer; işte burada tehlike, soruların çokluğunda değil, aksine onların yokluğunda yatmaktadır.

2011 yılından önce, yani Arap Baharı olarak adlandırılan şeyden önce Arap ülkeleri, iktidar koltuğunda oturma süresini uzatmak için soruların dondurulmasından kaynaklanan siyasi bir durgunluk yaşıyordu; bu yüzden kim yönetiyor? Neden bu karar alındı? Kaynaklarımız nereye gidiyor? gibi büyük sorular, ya unutulmuş sorulara ya da tartışmayı kabul etmeyen tek taraflı bir söylemle önceden cevaplanmış sorulara dönüşmüştür.

Protestolar patlak verdiğinde, bunlar sadece açların ayaklanmaları olmamıştır, aksine bastırılmış şu soruların şiddetli bir şekilde yeniden dönmesinden dolayı olmuştur: Sorgulanmayan biri, nasıl bizi yönetebilir? Kendi kararlarımıza ortak olmadan, nasıl onurlu bir şekilde yaşarız?

Otoriter siyasi söylemde, temel soruların sorulması, sabiteler hakkında şüphe duymak ya da ulusal güvenliğe karşı komplo kurmak olarak yeniden tanımlanmıştır; burada en tehlikeli sorular, cezalandırılan yasak sorulara dönüşmüştür.

Askeri darbelere tanık olan birçok ülkede, başlangıçta otoritenin meşruiyeti konusunda hararetli tartışmalar olmakta, ardından zamanla bu soru giderek ortadan kaybolmakta ve onun yerini daha az tehlikeli şu soru almaktadır: Mevcut duruma nasıl uyum sağlayabiliriz? İşte tehlike burada yatmaktadır; zira gerçekliği sorgulamadan ona uyum sağlamak, ne kadar bozuk olursa olsun bir gerçeklik üretir.

Ekonomide, (büyüme - enflasyon - yatırımlar - getiriler...) gibi hususlar genellikle halka karmaşık teknik bir dille sunulmaktadır; ancak asıl soru şudur: Bu büyüme kime gidiyor? Halklar bu soruyu ortaya atmayı bıraktığında, rakamlar büyürken, toplumdaki adalet bozulmaktadır.

Özgürlüğe mukabil güvenlik durumunda, şu soru ortaya atılmaktadır: Güvenlik otoritesinin sınırları nelerdir? Çünkü istikrar gerekçesi altında güvenlik güçlerine geniş yetkiler verilir ve kişi, özgürlüğünün bir kısmından vazgeçmenin geçici bir durum olduğuna ikna edilir; sonra kişi özgürlüğün bir kural değil, istisna haline geldiği bir gerçeklikle uyanır.

Bireyler kendilerini izlemekten ve kendilerini şüphe ya da izolasyon dairesine sokabilecek sorulardan kaçınmaya başladıklarında, otorite en tehlikeli aşamalarında başarıya ulaşmış olur; çünkü sessizlik artık dayatılan bir şey olmaktan çıkıp, mantıklı görünen bir seçenek haline gelir!

Halkların canlılığı, ittifak etmelerinin boyutuyla değil, aksine farklılığa ve korkusuzca zor sorular ortaya atmaya yönelik yetenekleriyle ölçülür. Soru, bazen düşünüldüğü gibi istikrarı tehdit eden bir unsur değildir; aksine istikrarın donukluğa ve otoritenin ise kapalı bir kesinliğe dönüşmemesinin tek garantisidir. Bu yüzden soru sorma cesaretini kaybeden toplumlar, önce düzeltme, sonra anlama, daha sonra da bekalarını sürdürme kapasitesini yavaş yavaş kaybederler.

İslam’da dengeler farklıdır; zira İslam'da yasa koyucu Allah'tır ve (Hilafet) sistemi, Allah’ın Kitabı ile Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in sünnetinden alınmıştır; iyiliği emretmek ve münkerden sakındırmak, Müslümanların doğal bir şekilde uyguladığı bir vacip olup Ümmet Meclisi, Müslümanlar adına muhasebe etme görevini üstlenir; zira Meclisin görevi, Halifeyi, yardımcısını, valiyi ve memurları, yani tüm yönetim makamlarını muhasebe etmektir; ayrıca Mezalim Mahkemesi, iktidar, onun araçları ve halk arasındaki her türlü husumeti çözmekte olup bu husumetleri ise Allah'ın Kitabı ve Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in sünneti ile çözer; zira Hilafet sisteminde asıl olan, halkın her türlü soruyu sormasını talep etmek olup yasaklanmış ya da dondurulmuş sorular yoktur; aksine Şari, iyiliği emretmeyi ve münkerden sakındırmayı emretmiş ve bu amel için şerî yolları oluşturmuştur; nitekim buna teşvik eden birçok delil vardır. Zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur: كُنْتُمْ خَيْرَ أُمَّةٍ أُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ تَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَتَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ “Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. (Siz ki) marufu emredersiniz ve münkerden sakındırırsınız.” [Al-i İmran 110] Ve Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَلْتَكُن مِّنكُمْ أُمَّةٌ يَدْعُونَ إِلَى الْخَيْرِ وَيَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنكَرِ وَأُولَٰئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ “ Sizden, hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü meneden bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir. ” [Al-i İmran 104] Ve Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in hadisinde de şöyle geçmektedir: مَنْ رَأَى مِنْكُمْ مُنْكَرًا فَلْيُغَيِّرْهُ بِيَدِهِ، فَإِنْ لَمْ يَسْتَطِعْ فَبِلِسَانِهِ، فَإِنْ لَمْ يَسْتَطِعْ فَبِقَلْبِهِ، وَذَلِكَ أَضْعَفُ الْإِيمَانِ “Sizden kim bir münker görürse onu eliyle değiştirsin, gücü yetmezse diliyle değiştirsin, ona da gücü yetmezse kalbiyle değiştirsin (buğz etsin). Bu ise imanın en zayıfıdır.

İslam’da soru sormak, sorana herhangi bir yükümlülük olmaksızın bir görevdir; hatta buna teşvik edilir; tıpkı Ebu Said el-Hudri Radıyallahu Anh’dan rivayet edilen Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in hadisinde geçtiği gibi; zira Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: أَفْضَلَ الْجِهَادِ كَلِمَةُ حَقٍّ عِنْدَ سُلْطَانٍ جَائِرٍ "Cihadın en efdali zalim sultan karşısındaki hak sözdür." Ümmet Meclisi‘nin herhangi bir üyesinin, Müslümanları temsil ettiği kabul edilerek, ne kadar ciddi olursa olsun herhangi bir soruyu sorma hakkı vardır; dolayısıyla yasaklı olan bir soru yoktur. İnsanın insanlığını koruyan ve onun izzet ve onurlu bir şekilde yaşamasını garanti eden Rabbani metot işte budur. Allah'ım, vaat ettiğin Raşidi Hilafet Devleti'nin geri dönüşünü bize bir an önce nasip et.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Nebil Abdulkerim

Devamını oku...

ABD-Endonezya Savunma Ortaklığı ve Cakarta’nın ABD’nin Stratejik Yörüngesine Doğru Sürüklenmesi

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

ABD-Endonezya Savunma Ortaklığı ve Cakarta’nın ABD’nin Stratejik Yörüngesine Doğru Sürüklenmesi

Haber:

13 Nisan 2026'da, ABD Savaş Bakanı Pete Hegseth ve Endonezya Savunma Bakanı Sjafrie Sjamsoeddin, ikili ilişkilerin kapsamlı savunma işbirliği ortaklığı düzeyine yükseltildiğini resmen duyurdu. Bu, Pentagon'da duyuruldu; zira bu söz konusu çerçeve, askeri kapasitelerin modernizasyonuna, seçkin birliklerin ortak eğitimine ve denizcilik ve otonom alanlarında yeni nesil teknolojilerin geliştirilmesine odaklanıyor.

Bu ilerlemeye rağmen Endonezya, askeri uçuş izinlerine ilişkin Amerikan önerisini anlaşmadan dikkat çekici biçimde hariç tuttu. Cakarta'dan bir sözcü, ulusal egemenliği güvence altına almak amacıyla bu tür bir erişimin halen “titizlikle incelenmekte” olduğunu vurguladı. Dahili raporlar, Endonezya Dışişleri Bakanlığı’nın, ülkeyi Güney Çin Denizi’ndeki çatışmalara sürükleyebileceği endişesiyle öneriye karşı uyarıda bulunduğuna işaret etmektedir.

Endonezya'nın kısa süre önce BRICS grubuna katıldığı ve Rusya ile petrol görüşmelerini sürdürdüğü bir zamanda Cumhurbaşkanı Prabowo Subianto, ABD ile ticaret anlaşmaları imzalamak ve “Barış Kurulu'na” katılmak yoluyla ilişkilerde dengeli olmaya devam ediyor. Bu stratejik tarafsızlık, Endonezya’nın enerji taşımacılığı için en önemli küresel geçitlerden biri olan Malakka Boğazı üzerindeki kontrolü göz önüne alındığında hayati bir öneme sahiptir. Filipinler ve Avustralya gibi resmî anlaşmalarla bağlı müttefiklerin aksine, Endonezya’nın yeni kapsamlı savunma iş birliği ortaklığı statüsü, anlaşmaların dayattığı karşılıklı savunma yükümlülükleri olmaksızın üst düzey iş birliğini vurgulamaktadır. (Ajanslar)

Yorum:

Amerika Birleşik Devletleri ile Endonezya arasındaki savunma ilişkilerinin kapsamlı savunma işbirliği ortaklığına yükseltilmesi, Cakarta'nın dış politika seyrinde önemli bir dönüşümü temsil etmektedir. Endonezya'nın, Trump'ın sözde "Barış Kurulu’na" katılma davetini kabul etmesinden sadece birkaç ay sonra bu ortaklık, Endonezya'yı Amerika'nın stratejik yörüngesine daha derinden bağlayan yeni bir katman eklemektedir.

Kapsamlı savunma iş birliği ortaklığı resmî olarak ortak savunma yükümlülüklerinden kaçınsa da ortak teknoloji geliştirmeye, özel seçkin kuvvetlerin entegrasyonuna ve askerî modernizasyona odaklanması, Endonezya’yı, ABD’nin askerî sistemleriyle ve buna eşlik eden doktrinsel çerçevelerle daha büyük bir uyuma doğru sevk etmektedir. Tarihsel olarak bu tür bir bağımlılık, genellikle jeopolitik krizler meydana geldiğinde ortak devletin nasıl davranacağı hakkında -gizli ama istikrarlı- siyasi beklentiler doğurmaktadır.

Bu, fiilen de gözlemlenebilir. Zira Endonezya’nın, Amerika ve Yahudi varlığının İran’a karşı savaşına yönelik güçlü bir kınama yayımlayamaması, onun geleneksel diplomatik duruşundan açık bir sapma oluşturmuştur. Oysa onlarca yıl boyunca Endonezya, kendisini Filistin’in ve dünyadaki sömürgecilik karşıtı değerlerin en güçlü savunucularından biri olarak sunmuştur. Bu umursamaz tutum, artan güvenlik ortaklığının, özellikle mesele ABD ve Yahudi varlığının eylemleriyle ilgili olduğunda, Endonezya'nın ne söyleyebileceği veya ne yapabileceğine dair sınırlar çizmeye başladığına işaret etmektedir.

Stratejik açıdan bu, endişe vericidir. Zira Endonezya, dünyanın en önemli deniz geçitlerinden biri olan Malakka Boğazı’nı kontrol etmesi, 280 milyonu aşan nüfusu ve yeşil teknolojiler için küresel tedarik zincirinde kritik öneme sahip devasa doğal kaynaklar gibi muazzam jeopolitik potansiyele sahiptir. Teorik olarak Endonezya, bu gücü kullanarak büyük güçlerin baskılarını dengeleyebilecek bağımsız bir dış politika takip edebilir.

Bununla birlikte Endonezya’nın Amerika’nın desteğine artan bağımlılığının yanı sıra ART ticaret çerçevesi gibi yeni ekonomik araçlar, onun manevra alanının daralması tehdidi oluşturmaktadır. Cakarta’yı Amerika’nın stratejik mühendisliğine daha derin bir şekilde bağlamak yoluyla Endonezya, özellikle Amerika ve müttefiklerinin küresel eleştirilere maruz kaldığı Filistin’deki devam eden kriz ya da bölgede Amerika ve Yahudilerin askerî operasyonlarının tarzı gibi konulara karşı ideolojik tutumlar benimseme konusunda kendini aciz bulabilir.

Eğer Endonezya bu yolda devam ederse, Küresel Güney’in ve Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkının savunucusu olarak tarihsel kimliği aşınabilir. Daha da kötüsü uluslararası ve yerel düzeyde, Orta Doğu ve İslam ülkelerinde Yahudi varlığının saldırganlığına imkan veren güçlerle zımnen ittifak halinde olduğu şeklinde görülebilir.

Endonezya’nın, stratejik değerinin başkalarına bağımlılıkta değil, aksine bağımsızlıkta yattığını idrak etmesi gerekir. Oysa temel ticaret yolları üzerindeki kontrolü, demografik ağırlığı ve doğal kaynakları, onu küresel sahada gerçekten bağımsız bir aktör haline getirebilecek güç araçlarıdır. Ama eğer Cakarta başka bir devlete bağlı bir güç mimarisine entegre olmaya devam ederse, bu arzu gerçekleşmeyecektir.

Eğer rotasını yeniden ayarlamazsa Endonezya, yakında sadece dış politikasındaki bağımsızlığını kaybetmekle kalmayabilir, aksine işgali, zulmü ve Filistin halkının yaşadığı devam eden trajediyi desteklemeye devam eden güçlerin safında sessizce ya da işbirliği içinde yer alabilir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Abdullah Asvar

Devamını oku...

Vergi Adı Altında Sömürü Düzeni İnşa Etme!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

Vergi Adı Altında Sömürü Düzeni İnşa Etme!

Haber:

Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, X platformunda yaptığı paylaşımda şu ifadeleri kullandı:

“Gelir vergisi beyannamesi sayısı 5,5 milyona ulaşarak rekor kırdı; 401 bin mükellef ilk kez beyanname verdi. Kayıt dışılıkla mücadele ve etkin denetimlerimiz sayesinde gönüllü uyum artıyor.

Beyan yükümlülüğünü zamanında ve eksiksiz yerine getiren mükelleflerimize teşekkür ederken, 2025 yılı gelirlerini beyan etmeyen ya da eksik beyanda bulunan mükelleflerimizi pişmanlık hükümlerinden yararlanarak beyanname vermeye davet ediyoruz. Adil ve sürdürülebilir bir vergi sistemi için politikalarımıza kararlılıkla devam ediyoruz.” dedi. (12.04.2026 – Ajanslar)

Yorum:

Vergi, tarihsel süreçte basit bir bağış anlayışından çıkıp, Firavunlar döneminde yasal bir zorunluluğa dönüşmüş; günümüzde ise kapitalist düzenlerin temel sömürü araçlarından biri haline gelmiştir. İnsanı ve toplumu öncelemek yerine, küçük ve azgın bir azınlığın çıkarlarını merkeze alan bu gayri insani düzenlerde yöneticilerin tüm çabası, adeta usta hırsızlar gibi halkın cebini, evini ve emeğini boşaltmaya yöneliktir.

Bu arsızlık öyle bir noktaya ulaşmıştır ki, iktisadi alandaki her başarısızlık doğrudan halka fatura edilmektedir. 2026 yılı Merkezi Yönetim Bütçe verilerine göre vergi gelirleri yaklaşık 15 trilyon TL, yani kaba hesapla 300 milyar doların üzerindedir. Bu da verginin bütçe gelirleri içindeki payının %90’ı aştığını göstermektedir.

Bugün milyonlarca insanın gelir vergisi beyannamesi vermesi bir başarı olarak sunulmaktadır. Oysa bu durum, yasal zorunluluklarla hayatın her alanına dayatılan vergi sisteminin ve kapitalist düzenin iflasını gözler önüne sermektedir. Özellikle ÖTV ve KDV gibi dolaylı vergilerle dar gelirlinin sofrasına, ekmeğine, hatta içtiği suya kadar ortak olunmaktadır. Toplanan vergilerin önemli bir kısmının faize, bankalara ve finans çevrelerine aktarılması ise adalet değil zulümdür.

Bu tablo, verginin kamu hizmetinden ziyade faiz düzeninin tahsilat mekanizmasına dönüştüğünü açıkça ortaya koymaktadır. Borçların faizle büyütülüp halka ödetilmesi, verginin doğrudan bir sömürü aracına dönüşmesidir.

Gelir üzerinden alınan vergiler ise çoğu zaman aynı kazançtan birden fazla kesinti yapılmasına, fakir ile zengin arasında derin bir yük dengesizliğine ve devletin sürekli genişleyen mali iştahına yol açmaktadır. Gönüllü uyum söylemi altında insanların her hareketinin takip edilmesi, ağır cezalarla kazançlarına ve tüketimlerine ortak olunması uyum değil, açık bir zorbalıktır.

Toplanan bu devasa vergiler yalnızca faize gitmemekte; aynı zamanda lükse, israfa, şatafata ve itibar adı altında şahsi menfaatlere de harcanmaktadır. Sözde istihdam projeleriyle belirli kesimlerin ihya edilmesi de bu düzenin bir parçası haline gelmiştir.

İslam’a göre haram yollarla toplanan gelirlerin yine haram alanlarda kullanılması, zulüm düzeninin devamını sağlamaktan başka bir anlam taşımamaktadır. Böyle bir sistemi övünç vesilesi yapmak ise ciddi bir akıl tutulmasıdır. Korku, baskı ve cezalarla insanların emeğine ve malına yasal düzen adı altında el koymak, bunu adalet olarak pazarlamak iki yüzlülüktür.

İslam’ın bu konudaki hükümleri açıkken, bu vahşi düzeni sürdürmek ve ortaya çıkan sorunları yine halka yükleyerek örtmeye çalışmak ne İslami ne de ahlakidir. İnsanların yediği kuru ekmekten dahi vergi almak, bunun hesabının ahirette sorulmayacağı anlamına gelmez.

Hayatın her alanına yayılan bu vergi yüküyle insanların nefessiz bırakıldığı açıktır. Toplanan vergilerin başta faiz olmak üzere haram alanlarda kullanılması ise büyük bir vebali beraberinde getirmektedir. Geçmişte zulüm düzenleri kuran toplumların akıbeti ortadayken, bundan ibret alınmaması düşündürücüdür.

Sonuç olarak, mevcut sistemin bu uygulamaları, kendi varlığını sürdürmek için zulmü kurumsallaştırdığını göstermektedir. İnsan onuruna yakışır bir yaşamın tesisi ve sömürüye dayalı bu yapının ortadan kaldırılması, yalnızca Müslümanların değil, tüm insanlığın ortak meselesidir. Adaleti tesis edecek İslam Nizam’ının inşası artık bir tercih değil, zorunluluktur.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ahmet SAPA

Devamını oku...

Çin ve İran-ABD Savaşı

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

Çin ve İran-ABD Savaşı

Haber:

ABD Başkanı Trump Çarşamba günü, Çin'in İran'a silah tedarik etmeyeceğini kabul ettiğini ve bu konuda Şi Cinping'den şahsi güvenceler aldığını söyledi. Trump, Truth Social platformunda şöyle yazdı: “İran'a silah tedarik etmemeyi kabul ettiler.” (Ra'yul Yevm)

Yorum:

Birincisi: Amerika’nın, Çin’i çevrelemeyi hedefleyen politikasına bakmak gerekir; zira bu adım, Amerikan dış politikasının ve stratejik planlarının en yüksek önceliği olmaya devam etmektedir. Nitekim bu planı gerçekleştirmek için Venezuela’ya baskı uygulamış, ardından Amerika’nın yörüngesinde dönen, siyasi kararını kaybetmiş tabi bir devlete dönüştürmek hedefiyle İran’a yönelmiştir.

Bu durum, İran’ın ulusal çıkarlarıyla çelişse bile ABD’nin taleplerine tamamen boyun eğdirilmesi, özellikle petrol sektörüyle (çıkarma, satış, fiyatlandırma ve takas) ilgili olmak üzere siyasi ve ekonomik kararlar üzerinde mutlak tahakküm ve Venezüella örneğinde olduğu gibi İran’ın zenginliklerinin kontrol edilmesi anlamına gelmektedir.

İkincisi: Pekin'in kısa vadeli kaygısı, sanayi sektörü için gerekli enerji güvenliğinin yanı sıra en riskli stratejik projesi olan Kara İpek Yolu'nu temsil etmektedir. Enerji açısından olana gelince; Çin'in ham petrol ithalatının %40 ile %45'i ve sıvılaştırılmış doğal gaz arzının yaklaşık %30'u Hürmüz Boğazı'ndan geçmektedir. Gerilimlerin patlak vermesinden önce İran tek başına Çin rafinerilerine, günde yaklaşık 1,4 milyon varil ihraç ediyordu; bu da Çin'in toplam petrol ithalatının yaklaşık %13'üne denk gelmekte ve Tahran'ın petrol gelirlerinin %80 ila %90'ını temsil etmektedir.

Çin -savaşın sonuçlarını öngörmesi sayesinde- yaklaşık 140 gün yetecek stratejik rezerv oluşturmayı başarmıştır. Brent ham petrol fiyatının %51 artışla varil başına 109 Dolar bandında istikrarıyla birlikte, Çin’in Rus ve İran petrolünü Renminbi ile satın alabilme kapasitesi, Dolara bağlı rakiplerine kıyasla enflasyon şokunu kontrol etmek için daha geniş bir marj sağlamıştır. Ayrıca yenilenebilir enerjiye ve elektrikli araçlara erken yönelmesinden de faydalanmıştır; bu da onun, yapısal rezervler oluşturarak, diğer Asya ülkelerine kıyasla krizden daha az etkilenmesini sağlamıştır.

Çin, savaşın uzamasının tehlikesini fark etmiştir; bu nedenle dolaylı bir yöntemle İran'a sınırlı destek sağlamaya çalışmış olup bu destek, seçici silah tedariklerini ve istihbarat bilgisi paylaşımını içermektedir. Bu da Pekin’e, ABD’nin askeri kapasitelerini yakından izleme, silahların etkinliğini test etme ve gelecekte Washington ile olası yüzleşme için dersler çıkarma fırsatı vermiştir. Aynı zamanda bu destek, İran’ın Amerika’yı tüketmesine ve ona yüksek bir maliyet dayatmasına da katkı sağlamış; bu da İran’ın baskı kartlarını güçlendirmiştir. Hatta ateşkesin gölgesinde bile Çin, bir sonraki herhangi bir turda Amerikan varlıklarına daha büyük zarar verilmesini sağlamak için İran’ın savunma sistemini güçlendirmeye çalışacaktır.

Sonuç olarak: Savaş, Amerika’nın üçüncü dünya ülkelerinden biriyle karşı karşıya geldiğinde sahip olduğu kapasitenin sınırlarını ortaya koymuş ve Amerika’nın hamlelerinin, iddialı bir stratejik plandan ziyade, krizlerle dolu bir gerçeklikten kaynaklanan krizlerin yönetimi olduğunu ifşa etmiştir. Bu da dünyanın ona, krizlerin kompleksi içinde hareket eden ve kötü davranış, sert açıklamalar ve ölçülü diplomasiden uzaklaşma ile karakterize edilen siyasi çöküşte olan bir güç olarak bakmasına neden olmuştur.

Bu nedenle ülkelerin ondan uzaklaşması doğaldır; zira ABD planını, uluslararası ortaklık ve işbirliği temelinde değil, “Önce Amerika” sloganı üzerine kurmuştu; dolayısıyla bu gidişatın mantıksal sonucu, “Önce Amerika'nın Çöküşü” olmalıdır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Hasan Hamdan

Devamını oku...

Haberlere Bakış: 16/04/2026

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Haberlere Bakış

16/04/2026

Lübnan rejimi, Yahudi varlığıyla ilişkileri normalleştirerek ihanet işlemeye kalkışıyor

14/04/2026 günü Washington’da, Amerikan gözetiminde Lübnanlı bir heyet ile Yahudi varlığına ait bir heyet arasında iki buçuk saat süren doğrudan görüşmeler gerçekleştirildi. ABD-Yahudi ve Amerikan Dışişleri Bakanlığı'ndan, müzakerelerin sonuçlarına ilişkin yedi maddelik ortak bir bildiri yayınlandı: 1- Doğrudan müzakerelerin başlatılması. 2- Yahudi varlığının kendini savunma hakkı. 3- İran‘ın Lübnan’daki partisinin silahsızlandırılması. 4- Silahın devletin elinde toplanması. 5- Yahudi varlığı ile Lübnan arasında kapsamlı bir barış anlaşması yapılması arzusu. 6- Lübnan'ın imar edilmesi. 7- İki taraf arasındaki arabuluculuğun sadece Amerika ile sınırlandırılması.

Bu maddeler, Yahudi varlığının tanınması ve onunla ilişkilerin normalleştirilmesi anlamına gelmektedir. Bu, Filistin’i gasp eden, onun halkına, Lübnan’a ve İran’a yönelik saldırılarını sürdüren ve sözde “Büyük İsrail’i” kurmak için tüm bölgeyi tehdit eden bu varlıkla normalleşen ülkeler gibi Lübnan rejiminin de işlediği bir ihanettir. Söz konusu bildirinin yedinci maddesi, Lübnan'ın içişlerine müdahale etmeye çalışan Fransa'nın uzaklaştırılması ve siyasi çalışmaların, Lübnan üzerindeki kontrolünü pekiştirmek için sadece Amerika ile sınırlandırılması anlamına gelmektedir. Görüşmelere katılan Yahudi varlığının Washington Büyükelçisi Yehiel Leiter buna işaret ederek şöyle demiştir: “İsrail, Fransızların (Lübnan meselesine) müdahalesini olumlu bir faktör olarak değil, bir engel olarak görmektedir; tek ve güvenilir arabulucu Amerika'dır.” (İbrani Kanal 12, 15/4/2026).

Joseph Avn'ın Amerika'nın ajanı olduğu ve Amerika'ya minnet duyduğu bilinmektedir; zira onu Lübnan Cumhurbaşkanı olarak atayan Amerika olup, yasalara ve anayasaya aykırı olduğu halde hala ordu komutanlığına başkanlık etmeye devam etmektedir; bu nedenle Amerika ne isterse hiç tereddüt etmeden uygulamaya hazırdır. Aynı zamanda Lübnan rejimi, silahların sadece devletin elinde toplanması için çalışmakta ancak ordusu, on yıllardır Lübnan’a saldıran ve topraklarını işgal eden ve son günlerde de sanki Lübnan rejiminin yöneticileri için hiçbir anlamı yokmuş gibi katliamlar işleyen Yahudi varlığına tek bir kurşun bile sıkmamıştır.

Lübnan halkının görevi, Lübnan rejiminin Filistin’i gasp eden Yahudi varlığıyla uzlaşarak büyük bir ihanet işlemesini engellemek için çalışmaktır; zira bu varlık, Lübnan’a yönelik saldırılarını sürdürmekte ve kendisine güvenli bir tampon bölge oluşturma bahanesiyle Litani Nehri’nin güneyini ele geçirmek istemektedir.

-----------

Trump: “Amerika aşırılıkçıları ortadan kaldırdıktan sonra İran rejimi artık farklı bir hale geldi.”

ABD Başkanı Trump, 15/4/2026 günü, ABC ağına şu açıklamayı yaptı: “Ateşkesin uzatılmasını düşünmüyorum ve bunun gerekli olacağını da sanmıyorum.” Ve şöyle dedi: “ Önümüzdeki iki günde inanılmaz olaylar olacaktır. Mesele her iki şekilde de sona erecek; bir anlaşmaya varılması, İranlılar için daha tercih edilebilirdir; çünkü o zaman ülkelerini yeniden inşa edebilecekler. ” Daha önceki bir açıklamada, önümüzdeki iki gün içinde İran ile yeni bir müzakere turu düzenleneceğine işaret etmişti. Ayrıca Trump, saldırıyı yeniden başlatmakla tehdit ettiği gibi İran'ın şartlarını kabul edip teslimiyet anlaşması imzalaması için de tehdit etmiştir; zira İran'ın tutumundaki değişikliğe işaret ederek şöyle demiştir: “Amerika aşırılıkçıları ortadan kaldırdıktan sonra İran rejimi artık farklı bir hale geldi.”

Peki yalancı Trump'ın sözleri, İran'ın taviz vermeye hazır olduğu, yani 24/3/2026'da ortaya attığı planında geçen ve en önemlileri 15 maddeyi içeren ABD'nin şartlarını kabul etmeye hazır olduğu anlamına mı gelmektedir?

11/4/2026'da Pakistan'da İranlılarla müzakerelere liderlik eden Trump'ın yardımcısı Vance şöyle dedi: “İranlı müzakereciler bir anlaşma imzalamak istiyorlar. Ancak Başkan Trump, İran'la sınırlı bir anlaşma istemiyor; aksine çatışmayı tamamen sona erdirecek büyük bir anlaşma için çalışıyor. İran ile yapılacak büyük anlaşma, nükleer programdan vazgeçilmesi ve terörizme destek verilmemesi karşılığında, İran halkının küresel ekonomiye entegre edilmesini içerecektir.” Ve şöyle dedi: “Tahran'a sunduğumuz teklif açıktır: normal bir devlet gibi davranın, biz de sizinle ekonomik olarak normal bir devlet gibi muamele edeceğiz... Pakistan müzakerelerinde büyük ilerleme kaydettik...” Ve şöyle dedi: “İranlı liderliği ile yaptığımız görüşmeler tarihi olup, 49 yıldır daha önceki herhangi bir yönetimde böyle bir şey olmamıştı; İran işlerinden fiilen sorumlu yetkiliyle yüz yüze oturduk ve İran'da bir anlaşma arzusu hissettik... İran ile bir çözüme ulaşmak bir gecede gerçekleşmeyecektir; ancak diplomasi olarak çok iyi bir konumdayız.” (Fox News, 14/04/2026).

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, 13/4/2026 günü X platformunda, İran heyetinin içinde olduğu ABD ile müzakerelerin gidişatı hakkında şunları yazdı: “İslamabad'daki müzakerede bir anlaşmaya varmak üzereyken İranlı heyet, aşırı taleplerle, sürekli değişen hedeflerle ve abluka tehditleriyle karşı karşıya kalmıştır.”

------------

Amerikan yanlısı ve Yahudi varlığının destekçisi Macaristan Başbakanı Orban'ın düşüşü

Macaristan Başbakanı Viktor Orban'ın, 16 yıllık iktidarın ardından 12/4/2026 günü yapılan seçimlerde düştüğü açıklandı. Orban'ın İslam'a ve Müslümanlara karşı şiddetli düşmanlığı bilinmektedir; zira Suriye'den gelen mültecileri Müslüman olmalarından dolayı kabul etmeyi reddetmişti. Aynı şekilde Amerika'ya olan sadakati de bilinmektedir; zira Avrupa Birliği'nin bazı projelerini onaylamasını engellemiş, Rusya'yı boykot etmemiş. Rusya'nın Ukrayna'yı işgalini kınamamış ve oradan petrol ithalatına devam etmiştir. Ayrıca Yahudi varlığını desteklediği de bilinmektedir; zira suçlu Netanyahu'nun tutuklanmasına ilişkin mahkeme kararını protesto etmek amacıyla Macaristan'ı Uluslararası Ceza Mahkemesi'nden çıkarmış ve Nisan 2025'te, Gazze'de hala soykırım uygulamaya devam eden Netanyahu'yu ülkesine kabul etmiştir; bu da İslam'a ve Müslümanlara yönelik şiddetli düşmanlık nedeniyle bu uygulamayı desteklediğini teyit etmektedir.

Rakibi Tisza Partisi lideri Peter Magyar, ülkesinde daha önce hiç kimsenin elde edemediği %79,5 ulaşan yüksek bir oranla kazanmıştır. Magyar'ın Avrupa Birliği ile ilişkilerini güçlendirmeye çalışması ve Birliğin politikalarıyla çelişmeyen bir politika benimsemesi muhtemeldir; tıpkı iki yıl önce Polonya'da olduğu gibi; zira oradaki Orban'ın ABD yanlısı müttefikleri de düşmüş ve Donald Tusk liderliğindeki AB politikasını destekleyenler kazanmıştı; nitekim Donald Tusk, Orban'ın yenilgisini övmüş ve onun yönetimini yozlaşmış otoriter rejimlerin asrı olarak nitelendirmiştir.

Orban'ın İslam'a ve Müslümanlara karşı düşmanlığına, Yahudi varlığını ve uygulamalarına desteklemesine ve Amerika'ya sadakatine rağmen, Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan onu 2018 yılında Türk Devletleri Teşkilatı'na gözlemci üye olarak dahil etmişti! Erdoğan etnik açıdan bakarak Macarları, Hun ve Ural halkları ailesinden kabul etmektedir; İslami yöne ise, kendi politikasını geçirmek ve Amerikan yanlısı seküler milliyetçi görüşünü örtbas etmek amacıyla basit ve saf insanları aldatmak için İslami duyguları istismar etmek için bakmaktadır. Dolayısıyla seküler milliyetçi bakışta, Amerika’ya sadakatte ve Yahudi varlığını tanımada Orban ile örtüşmektedir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Esad Mansur

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER