Salı, 21 Ramazan 1447 | 2026/03/10
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Allah’tan ve Kullarından Utanma Duygusunu Tamamen Yitiren Pakistan Yöneticileri İyice Fütursuzlaşmışlardır

Aynı akideye sahip olmak, İslam kardeşliği ve komşuluk hakkı bile, en azından susmak ve ihanete ortak olmamak şeklinde dahi olsa Pakistan yöneticilerini durdurmaya yetmemiştir. Aksine çok daha ileri giderek, aralarında bir “ortak savunma anlaşması” olduğu bahanesiyle kardeşlerini ve komşularını; Amerika ve Yahudi varlığının onlara karşı yürüttüğü savaşa dahil olmakla tehdit etmişlerdir. Yeryüzündeki her Müslümanı birbirine bağlayan akide anlaşmasını ve iman bağını tamamen unutmuş görünüyorlar. Peki hangi ahit daha sağlamdır; Harameyn-i Şerifeyn’i gasp edenleri savunma anlaşmaları mı, yoksa İslam’ın o sapasağlam misakı mı?! Pakistan Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı İshak Dar, Salı günü yaptığı açıklamada; Suudi topraklarındaki Amerikan askeri üslerine yönelik olası İran saldırılarını engelleme çabaları çerçevesinde, Pakistan’ın Suudi Arabistan ile olan ortak savunma anlaşmasını İran’a hatırlattığını vurguladı. İshak Dar, İslamabad’da düzenlenen basın toplantısında, “İran tarafına aramızdaki ortak savunma anlaşmasını bildirdim. İran tarafı da Suudi Arabistan’ın kendi topraklarını İran’a karşı kullandırmayacağının garanti edilmesi gerektiğini vurguladı.” dedi.

İran’daki Müslümanlar —Sünnisiyle ve Şiisiyle— iki milyarlık İslam ümmetinin bir parçasıdır ve bizim kardeşlerimizdir. Ama tıpkı diğer Müslüman beldelerin başındaki yöneticiler gibi İran yöneticilerinin de İslam ve Müslümanlarla hiçbir bağı yoktur. Çünkü onlar Allah’ın indirdiğiyle hükmetmemekte ve ümmetin işlerini Allah’ın şeriatıyla gütmemektedirler. Hatta bazıları Amerika’ya olan bağlılıklarını açıkça dile getirmişlerdir. Nitekim İran Cumhurbaşkanı Muhammed Hatemi’nin yardımcısı Muhammed Ali Abtahi, 2004 yılında Dubai’de düzenlenen bir konferansta “Biz olmasaydık Amerika Afganistan ve Irak’ı işgal edemezdi.” demiştir.

Ayrıca İran rejiminin, Amerika’nın ajanı Beşşar Esed’in on yılı aşkın süredir işlediği cürümlere ortak olduğu da kimseye gizli değildir. Bu dönemde Müslümanların kanı dökülmüş, kadınların namusu çiğnenmiş ve tarihin en korkunç suçları işlenmiştir. İran rejiminin Amerika’yı memnun etmek, çıkarlarına hizmet etmek ve bölgedeki, özellikle Irak ve Suriye’deki suçlularını desteklemek uğruna yaptığı tüm bu fedakarlıklar, Amerika nezdinde ona bir şefaat sağlamamıştır. Amerika, İran’ın rolünün bittiğine, “İslam” iddiasındaki devrimin son kullanma tarihinin geçtiğine ve Mollalar rejiminin varlığının artık bölgede Yahudi varlığı liderliğinde kurulacak Yeni Ortadoğu planına engel teşkil ettiğine karar vermiştir. Böylece liderlerini tek tek öldürüp tasfiye etmeye başlamış, bununla da yetinmeyip, beslemesi Yahudi varlığını taklit ederek altyapıyı hedef almış, rejim adamlarından birinin bulunduğu sanılan okulları ve yerleşim yerlerini bombalamaya başlamıştır.

İran, İslam kisvesi giyip hayatlarında bir gün bile İslam’la hükmetmeyen yöneticilerden ibaret değildir. İran; İmam Müslim, İmam Buhari, Tirmizi, İbn Mace gibi onlarca, yüzlerce İslam uygarlığının güzide âlimlerinin yetiştiği bir beldedir. İran, tüm ümmetin mülkü olan haraci bir beldedir. Dolayısıyla Amerika’nın İran’a ve halkına saldırısı, topyekûn İslam Ümmetine yapılmış bir saldırı olarak kabul edilir ve tüm ümmetin onlara yardım için seferber olması farzdır. Hiç kimse “Bırakın Amerika ülkeyi şu yozlaşmış (fasit) yöneticilerinden kurtarsın” diyemez! Çünkü ümmet, eline batan dikeni kendi eliyle söküp atmalıdır; eğer eline batan dikenin düşman tarafından çıkarılmasına izin verilirse, o zaman düşman, eline daha zehirli, daha derin ve daha çok diken batırmış olacaktır!

Pakistan’daki siyasi ve askerî yöneticiler Allah’tan utanmadıkları gibi kullarından da utanmamaktadırlar. Tıpkı Gazze’deki kardeşlerini yüzüstü bıraktıkları gibi kardeşlerine ve komşularına yardım etmek yerine onları da yüzüstü bırakmışlardır. Amerika’ya kölelikten kurtulmak için bu fırsatı değerlendirecekleri yerde, ona olan ajanlıklarında daha da ileri gitmişler, böylece onu razı ederek o eğri koltuklarında kalabileceklerini sanmışlardır. Amerika’nın İran, Suriye ve Irak’taki müttefiklerine ve sadık uşaklarına ne yaptığından hiç ders almamışlardır. Sadece çaresiz bir şekilde sükût etmekle kalmayıp, tıpkı daha önce “Terörle Savaş” adı verilen Haçlı Savaşı’na katıldıkları gibi, şimdi de Amerika’nın savaşına katılacaklarını küstahça ilan etmişlerdir! Ne Ebu Cehil’in hamiyetinden (gururundan) bir eser kalmış ne de Haçlı İspanya’nın tavrı gibi bir tavır sergileyebilmişlerdir! Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in şu sözü onlara ne kadar da uymaktadır:

إِنَّ مِمَّا أَدْرَكَ النَّاسُ مِنْ كَلَامِ النُّبُوَّةِ الأُولَى: إِذَا لَمْ تَسْتَحِ فَاصْنَعْ مَا شِئْتَ “İlk peygamberlerden itibaren halkın hatırında kalan bir söz vardır: “Utanmıyorsan dilediğini yap.” [Buhari]

Ey Pakistan Müslümanları! Ey samimi subaylar! Sizi yöneten ve güden bu Ruveybidalara karşı sessiz kalmak için hiçbir mazeret kalmamıştır. Çünkü basiret ve feraset sahibi herkes, artık bu yöneticilerin bütün musibetlerin kaynağı ve hastalığın asıl sebebi olduğunu görmektedir. Onları devirmek en büyük farzdır. Eğer onları devirirseniz, Batılı sömürgeci kâfirin zincirlerinden kurtulmuş ve işlerinizin dizginlerini kendi elinize almış olursunuz. Öyleyse haydi Hizb ut-Tahrir ile omuz omuza verin ve Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafet Devletini kurmak için ona nusret verin. Ancak bu şekilde Rabbinizi razı edebilir, kendinizi ve ümmetinizi özgürlüğe kavuşturabilirsiniz. Aksi halde kayıplarınız, yenilgileriniz ve zilletiniz, aşağıların aşağısına (esfel-i safilin) varana kadar artarak devam edecektir. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اسْتَجِيبُوا لِلَّهِ وَلِلرَّسُولِ إِذَا دَعَاكُمْ لِمَا يُحْيِيكُمْ وَاعْلَمُوا أَنَّ اللَّهَ يَحُولُ بَيْنَ الْمَرْءِ وَقَلْبِهِ وَأَنَّهُ إِلَيْهِ تُحْشَرُونَ“Ey iman edenler! Size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah’ın ve Rasûlü’nün çağrısına uyun ve bilin ki Allah, kişi ile kalbi arasına girer. Yine bilin ki, O’nun huzurunda toplanacaksınız.” [Enfal 24]

Devamını oku...

Bangladeş Halkı, Amerika’nın Ticaret Anlaşmaları Maskesi Altında Yürütülen Sömürgeci Projesine Karşı Tek Yumruk Olmalıdır!

ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Paul Kapoor’un Salı akşamı Dakka’ya gelişi, Bangladeş’in stratejik geleceği hakkında ciddi endişelere yol açtı. Ulusal parlamento seçimlerinden bir aydan kısa bir süre sonra gerçekleşen bu üst düzey ziyaret; GSOMIA - Askeri Bilgilerin Genel Güvenliği Anlaşması ve ACSA - Karşılıklı Teslim Alma ve Hizmet Anlaşması gibi tartışmalı iki savunma anlaşmasının imzalanmasını hızlandırmak için yürütülen yoğun Amerikan baskısının zirvesini oluşturmaktadır. Bu ziyareti sadece ekonomik veya ticari bir perspektifle sunmak, tam bir münafıklık ya da safdilliktir.

ABD Başkanı Donald Trump’ın Başbakan Tarique Rahman’a gönderdiği son mesajda, “rutin savunma anlaşmaları” olarak adlandırılan bu anlaşmalar konusunda “kararlı adımlar” atılmasını talep etmesi, gerçekte Bangladeş’in egemenliği için ciddi bir tehdit oluşturan bu anlaşmaların mahiyetini gizlemektedir. Zira Genel Askeri Bilgi Paylaşımı Anlaşması askeri tesislerimizi yabancıların denetimine tabi tutacak; Karşılıklı Satın Alma ve Hizmet Anlaşması ise Amerikan silahlarına bağımlılık yoluyla stratejik bir kölelik yaratarak topraklarımızı ilan edilmemiş bir Amerikan garnizonuna dönüştürecektir.

Kapoor’un bu ziyareti açıkça yeni hükümeti bu anlaşmaları tartışmasız bir şekilde derhal imzalamaya zorlamayı amaçlamaktadır. Bu askeri baskı, seçimlerden günler önce, 9 Şubat’ta gizlice imzalanan felaket niteliğindeki bir ticaret anlaşmasının ardından gelmektedir. Bu anlaşma ile Bangladeş’in; ABD çıkarlarını zayıflatabilecek dijital ticaret anlaşmaları imzalaması yasaklanmış, Washington’a Çin veya Rusya gibi ülkelerle yapılan anlaşmaları tek taraflı iptal etme yetkisi verilmiş ve 15 milyar dolarlık Amerikan LNG’si ve Boeing uçaklarını alma zorunluluğu getirilmiştir. Bu durum Bangladeş’in döviz rezervleri Amerikan şirketlerinin çıkarlarına rehin bırakılması, aynı zamanda gizlilik anlaşmaları yoluyla halkın bu gelişmelerden habersiz kalması anlamına gelmektedir.

Kapoor’un ziyaretinin zamanlaması ve programı özel bir önem taşımaktadır. Yeni Delhi’deki durağının ardından Dakka’ya ulaşması, Washington’un Bangladeş ile Hindistan arasındaki ilişkileri, Hint-Pasifik bölgesindeki Amerikan jeopolitik çıkarlarına hizmet edecek şekilde yeniden dizayn etme niyetini gözler önüne sermektedir. Bangladeş, bir kez daha Amerika, Hindistan ve Çin arasındaki güç savaşlarının ortasında kalma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Hasina döneminde Amerika ve Hindistan’ın çıkarlarına hizmet etmenin bedeli, egemenliğimizin ağır bir şekilde zedelenmesi olmuştur; yeni hükümet bu tarihi hatayı tekrarlamamalıdır.

Yeni hükümet, tarafı olmadığımız büyük güç çatışmalarında günah keçisi olmayı reddetmelidir. Kapoor’un gündemindeki terörle mücadele başlığı altında, güvenlik iş birliğinin yabancı direktiflerle İslami şahsiyetlere ve ulemaya yönelik bir baskı aracına dönüşmesine izin verilmemelidir. Eski Başbakan Hasina’yı Bangladeş’in gördüğü en kötü zalimlerden birine dönüştüren o feci yola sapılmamalıdır. Bu politikalar eski Başbakan Hasina’yı Bangladeş tarihinin en sert zalimlerinden biri hâline getirmiştir. Yöneticilerimiz siyasi varlıklarını sürdürmenin Washington’un onayına bağlı olduğu şeklindeki yanlış düşünceden vazgeçmelidir. Amerika’nın himayesi geçici ve güvenilmezdir.

Nitekim İran ile yaşanan kriz sırasında üst düzey bir Suudi yetkilinin açıklamaları da bunu ortaya koymuştur. Washington, Yahudi varlığını korumak için kalıcı Amerikan üslerine ev sahipliği yapan Körfez müttefiklerini bile yüzüstü bırakabilmektedir. Tarih; Saddam Hüseyin, Hüsnü Mübarek ve Hasina gibi isimlerin, Amerika’nın çıkarlarına hizmetleri bittiğinde birer “kâğıt mendil” gibi çöpe atıldığının şahididir. Bugün İran liderliği bile yıllarca Amerikan stratejik hedefleriyle uyumlu hareket etmesine rağmen kendini büyük bir krizin içinde bulmuştur. Bu nedenle hükümet Batı hegemonyasının bir aracı olmayı reddetmelidir. Çünkü bu hegemonya bize kaçışın mümkün olmadığı fikrini kabul ettirmeye çalışmaktadır. Gerçek egemenlik; Washington’un gazabından veya yabancı büyükelçiliklerin onayından değil, Allah Subhânehu ve Teâlâ’dan korkan ve halkın güvenine dayanan liderlerle mümkündür. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

وَعَدَ اللهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُمْ فِي الْأَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ“Allah, içinizden, iman edip de salih ameller işleyenlere, kendilerinden öncekileri egemen kıldığı gibi onları da yeryüzünde mutlaka egemen kılacağına dair vaatte bulunmuştur.” [Nur 55]

Devamını oku...

Dava Taşıyıcısı Üstad İbrahim İsmail Ar’ar’ın (Ebu Halil) Vefat Duyurusu

مِنَ الْمُؤْمِنِينَ رِجَالٌ صَدَقُوا مَا عَاهَدُوا اللَّهَ عَلَيْهِ فَمِنْهُم مَّن قَضَى نَحْبَهُ وَمِنْهُم مَّن يَنتَظِرُ وَمَا بَدَّلُوا تَبْدِيلاً

“Müminlerden öyle adamlar vardır ki, Allah’a verdikleri söze sadık kaldılar. İçlerinden bir kısmı verdikleri sözü yerine getirmiştir. Bir kısmı da beklemektedir. Verdikleri sözü asla değiştirmemişlerdir.” [Ahzab 23]

Allah’ın kazasına iman etmekle ve sevabını Allah’tan ummakla birlikte Hizb-ut Tahrir / Ürdün Vilayeti Medya Bürosu, daveti taşıyıcısı olan gençlerinden Üstad İbrahim İsmail Ar’ar’ın (Ebu Halil) vefat ettiğini duyurur. Ebu Halil, H. 14 Ramazan 1447, M. 3 Mart 2026 Salı günü doksan yaşında Hakk’ın rahmetine kavuşmuştur.

Ebu Halil, geçen yüzyılın altmışlı yıllarından itibaren, ilk nesil ile birlikte partinin saflarına katılmıştır. Daveti taşımada son derece aktif bir şahsiyetti, hakkı haykıran, misafirperver, davayı ve dava taşıyıcılarını seven, kendini Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafet Devleti’ni kurmak için çalışmaya adamış birisiydi.

Allah Subhânehu ve Teâlâ’dan onu bağışlamasını, ona rahmet etmesini, onu bu mübarek ayda cehennemden azat edilenlerden kılmasını niyaz ediyoruz. Rabbimiz onu; Peygamberler, Sıddıklar, şehitler ve Salihlerle beraber Firdevs cennetlerinde haşreylesin; onlar ne güzel dostturlar! Allah Subhânehu ve Teâlâ ailesine ve yakınlarına sabrı cemil ve ecir ihsan eylesin.

إِنَّا للهِ وَإِنَّا إِلَيْهِ رَاجِعُونَ

“Biz şüphesiz Allah’a aitiz ve şüphesiz O’na döneceğiz” derler.” [Bakara 156]

Devamını oku...

Ey Pakistan Ordusu! Amerika ve Yahudilerin İran’a Yönelik Saldırısına Hilafet’i Kurarak ve Trump’ın Yeni Ortadoğu Planını Mezara Gömerek Karşılık Verin

28 Şubat’ta Amerika ve Yahudi varlığı bir kez daha Müslüman bir ülke olan İran’a saldırı düzenledi ve bu saldırı sonucunda İran’ın siyasi ve askerî liderlerinden birçoğu öldürüldü. Bunun üzerine savaşın ateşi tüm bölgeye yayıldı. Amerika’nın donanmaları ve savaş gemileri, Yahudi varlığıyla birlikte İran’a sürekli bombardıman düzenlerken; İran’ın füzeleri ve insansız hava araçları da Yahudi varlığını ve bölgedeki İslam beldelerinde bulunan Amerikan tesislerini hedef aldı. Savaşın henüz üçüncü gününde bile kâfirlerin, yani Amerika ve Yahudi varlığının saflarında korku ve panik olmuştur.

Amerika, Müslüman beldelerine kara gücü indirmekten korktuğunu defalarca açıkça ilan etmiştir. İşte bu durum, Pakistan ordusundaki ihlaslı subaylar için ileri atılmak, İran ile birleşmek ve Amerikan varlığını bölgenin tamamından söküp atmak için eşsiz bir fırsat sunmaktadır. Amerikan ikmal hatları ve lojistik yolları kapanmaktadır. Yenilmez olduğu iddia edilen füze savunma sistemlerinin zayıflığı ortaya çıkmaktadır. Amerika’da savaş karşıtı bir kamuoyu oluşmuş durumdadır. Üstelik Amerika ekonomik olarak bölgede uzun süreli yeni bir savaşı taşıyabilecek güçte ve durumda değildir. Dolayısıyla bu durum, Epstein’ı doğuran o habis uygarlığa öldürücü bir darbe vurmak, onun bölgedeki sayfasını dürmek ve Yahudi varlığının ömrünü birkaç saate indirgemek için eşsiz bir fırsat sunmaktadır. Böylece Amerika’nın Yeni Ortadoğu planı tarihe gömülecek, Mescid-i Aksa Yahudilerin pisliğinden temizlenecek, Müslüman orduları tekbirler eşliğinde İsra ve Miraç topraklarına girecek ve Filistin’de işledikleri katliamlar için gasıp Yahudilerden intikam alacaklardır. Gerçek şu ki, bu basiretli liderliği ancak Hizb-ut Tahrir sağlayabilir. Öyleyse öne çıkın ve Nübüvvet Minhacı üzere Hilafet’i ikame etmek için ona nusret verin.

Aslında Amerika’nın gücü ödünç alınmış bir güçtür ve bölgedeki Müslüman yöneticilerin ihanetine dayanmaktadır. Amerika’nın bu bölgedeki hegemonyası, Müslüman ülkelerinin ulus devletlere bölünmesinin ve başlarına hainlerin getirilmesinin acı bir meyvesidir. Bu ajan yöneticiler Müslümanların zenginliklerini Amerika’ya teslim etmiş, böylece Amerika’nın hâkimiyetini doğal gücünün çok ötesine taşımışlardır. Amerika’nın bölgedeki egemenliği; Pakistan, Suudi Arabistan, Bahreyn, Kuveyt, Katar, BAE, Ürdün, Suriye ve Irak gibi ülkelerin sağladığı askeri üslere, ikmal hatlarına, lojistiğe, istihbarat paylaşımına ve diğer destek türlerine dayanmıyor mu? Halife’nin liderliğindeki, modern balistik ve seyir füzesi teknolojisiyle donanmış Hilafet ordularının, Amerikan donanma filolarını yok ettiğini, Arap ülkelerindeki yapay varlıkları tek bir Hilafet çatısı altında birleştirdiğini, Amerikan üslerini kuşatıp kökünü kazıdığını ve tüm stratejik su yollarının kontrolünü geri aldığını bir düşünün! Devekuşu gibi kafamızı kuma gömüp İslam beldelerinin birbiri ardına yok edilmesini daha ne kadar izleyeceğiz? Eğer Yahudi varlığı ve Amerika, İran’ın zenginleştirilmiş uranyumuna ve füze programına tahammül edemiyorsa, Pakistan’ın nükleer ve füze programını nasıl kabul edebilirler? Daha neyi bekliyoruz? Müslüman ordularını Hilafet sancağı altında birleştirmenin ve bu şer’î görevi yerine getirmenin artık vakti gelmiştir!

İran’a yönelik saldırı bir kez daha mevcut uluslararası sistemle yapılacak her türlü müzakere veya uzlaşmanın sadece kademeli olarak bir helake ve yok oluşa sürükleyeceğini göstermiştir. İster Uluslararası Para Fonu (IMF), ister Dünya Bankası, ister Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA), ister Uluslararası Adalet Divanı, isterse de Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi olsun; bunların hepsi Amerikan dış politikasının aparatlarıdır. Bu kurumlarla iş birliği yapmak, aslında baltayı kendi ayağımıza vurmaktan başka bir şey değildir. Pakistan da dâhil olmak üzere İslam Ümmeti, bağımsız bir rota çizmek zorundadır. Bu ise mevcut hain Müslüman yöneticilerin gölgesinde imkânsızdır. Gerçek şu ki bu ancak, Pakistan’daki güç ve kuvvet ehlinin, Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafet’i kurmak için Hizb-ut Tahrir’e nusret vermesiyle mümkündür.

İran’ın bölgedeki Amerikan ve Yahudi tesislerine yönelik gerçekleştirdiği sınırlı saldırılar, tıpkı daha önce Gazzeli mücahitlerin yaptığı gibi, aslında Amerika ve gasıp varlığın örümcek ağından bile daha zayıf ve ne denli kırılgan olduklarını göstermiştir. Ümmet ayağa kalkmış ve hareketlenmiştir. Hilafetin gelişini özlemle beklemektedir. Öyleyse ileri çıkın ve bu fırsatın elinizden kaçmasına sakın izin vermeyin. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurdu:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اسْتَجِيبُوا للهِ وَلِلرَّسُولِ إِذَا دَعَاكُمْ لِمَا يُحْيِيكُمْ“Ey iman edenler! Size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah ve Rasûlü’ne icabet edin.” [Enfal 24]

Devamını oku...

Ramazan Serisi - İslam Tarihinin Aydınlatıcı Anları | Beşinci Bölüm | Habeşistan'a Hicret ve Kararlılık Politikası, Uzlaşı Değil

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Ramazan Serisi - İslam Tarihinin Aydınlatıcı Anları

Beşinci Bölüm

Habeşistan'a Hicret ve Kararlılık Politikası, Uzlaşı Değil

Habeşistan'a hicret, sadece dinleri için kaçan bireylerin duygusal bir sahnesi değildir, aksine henüz zayıflık aşamasında olan bir davetin dengesinde dikkatlice hesaplanmış siyasi bir hamledir. Mekke'de eziyet şiddetlenip işkence, risaleti söndürmek için sistematik bir politika haline geldiğinde, Müslümanlara silahlı olarak karşılık vermeleri emredilmediği gibi onlardan topluma entegre olmaları da talep edilmemiştir. Aksine üçüncü bir seçeneğe yönlendirilmişledir ki o da; akideden taviz vermeden veya akideyle çelişen fikir, örf, duygu ve geleneklere boyun eğmeden daveti korumanın sağlanabileceği bir yere geçici olarak intikal etmektir.

Habeşistan'ın seçilmesi gelişigüzel bir karar değildi. Ayrıca sadece coğrafi olarak çok yakın olması da değildi; aksine temel bir siyasi avantaja sahip olmasıydı; zira orada “yanında hiç kimseye zulmedilmeyen” bir hükümdar vardı. İşte bu kısa ifade, siyasi düşüncede önemli bir kriteri özetlemektedir; zira İslam dinine mensup bir ortam olmasa bile fikrin devam etmesine ve büyümesine imkan sağlayıp olabildiğince de adaleti sağlayacak bir ortam arayışı. Hedef ise akidevi bütünleşme değil, aksine geçici bir korunma idi.

Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem yarımada ve çevresindeki güç haritasının farkındaydı. Kureyş önemli bir ekonomik nüfuza sahipti ancak bölgedeki tek güç değildi. Deniz gücü ve ticari ilişkileriyle Habeşistan, Kızıldeniz'de önemli bir denge unsuru oluşturuyordu. Oraya Sahabelerden bir grubun gönderilmesi iki mesaj taşımaktaydı: Birincisi bireylerin korunması, diğeri ise davetin Mekke coğrafyasıyla sınırlı olmadığını göstermek.

Kureyş, baskı yoluyla hicret edenlerin geri gönderilmesi için çalıştığında Amr ibn As, Necaşi'yi onları teslim etmeye ikna etmek için hediyelerle dolu bir heyet göndermişti. İşte burada, akidevi kararlılık ve siyasi zekayı ortaya koyan bir sahne ön plana çıktı. Zira Cafer ibn Ebi Talib Radıyallahu Anh, İslam'ı arz ederken güzellemede bulunmamış ve İsa Aleyhisselam hakkında inandığı şeyleri de gizlememiştir. Nitekim Cafer, Meryem Suresi'nden ayetler okumuş ve Necaşi de sakalı ıslanana kadar ağlamıştır. Müslümanlar akidevi farklılıklarını gizlememiş, ancak onlar akideyi açıkça ve saygın bir şekilde arz etmiştir. Peki ya sonuç? Necaşi onları teslim etmeyi reddetmiş ve Kureyş'in hediyelerini de geri göndermiştir.

Bu tutum dakik bir örneklik sunmaktadır: Yani İslam kendini uluslararası gerçeklikten izole etmediği gibi onun içinde de erimemiştir. Dolayısıyla İslam, kendini izole etmez ve gerçekçilik bahanesiyle taviz de vermez. İlişki kurar, gerekirse geçici olarak ittifaklar kurar ve güçler arasındaki çelişkileri kullanır ancak sabitelerinden asla ödün vermez. Nitekim Cafer, akidesi pahasına Habeş sarayını memnun edecek hiçbir şey söylememiş, gereksiz kışkırtıcı çatışmaya da girmemiştir. Aksine akideyi kararlı ve net bir şekilde ifade eden açık ve ölçülü bir konuşma yapmıştır.

Günümüz gerçekliğinde, genellikle iki çelişkili seçenek sunulmaktadır: kimliği korumak adına tam bir izolasyon ya da siyasi gerçekçilik bahanesiyle mevcut sistemlere asimilasyon. Habeşistan'a hicret etme deneyimi, bu keskin kutuplaşmayı kırmıştır. Yani bir ümmet, kendi vizyonundan vazgeçmeden karmaşık uluslararası sistemle muamele edebilir ve hareket alanları arayabilir. Ayrıca ümmet, büyük güçlerden gelmiş olsa bile, özünü etkileyen baskıları reddedebilir.

İslam'da siyaset, sadece acil çıkarların yönetimi olmadığı gibi güç dengesinde izole olmuş bir ideal de değildir. İslam'da siyaset, gerçekliği bilinçli bir şekilde okumak ve uluslararası ilişkileri anlamaktır; bununla birlikte akide ve ondan kaynaklanan hükümlerde sebat etmektir. Bu yüzden Habeşistan'a hicret, Necaşi'ye bir dostluk beyanı olmadığı gibi onun inandığı şeyleri kabul etmek de değildir; aksine bağımsız bir varlık kurmayı hedefleyen daha büyük bir süreç kapsamında atılmış bir adımdır. Nitekim Medine'de nusret sağlandığında, hicret edenler geri dönmüştür; çünkü merhale değişmiştir.

Habeşistan'a hicret bize, güvenli bir sığınak aramanın, açık vizyon kapsamında olduğu sürece bir zayıflık olmadığını öğretmiştir. Ayrıca bize, herkes bize muhalefet etmiş olsa bile, bir fikri taviz vermeden güvenle arz etmenin vacip bir husus olduğunu öğretmiştir. Aynı zamanda bize, siyasetin duygularla değil, aksine İslam'ın hükümlerine göre gerçekliği anlamak ve onun çevreleyen şeyleri okumakla yönetildiğini de öğretmiştir.

Böylece Habeşistan'a hicretin olması, siyasi bir eylem, bir vizyon ve iktidar yolunda atılmış hesaplı bir adım olup tesadüfen gerçekleşmemiştir; aksine risalet üzerinde pazarlık yapmadan gerçekliği anlayan bir yaklaşımın semeresi olarak gerçekleşmiştir.

Hizb-ut Tahrir Mısır Vilayeti Medya Bürosu

Devamını oku...

Dünya Kadınlar Günü: İhlaller ve İhanetler Bağlamında Bir Kutlama!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Dünya Kadınlar Günü
İhlaller ve İhanetler Bağlamında Bir Kutlama!

 

Haber: 

04/03/2026 Çarşamba günü yayınlanan, “Tüm kadın ve kız çocukları için adalete erişimin sağlanması ve teşvik edilmesi” başlıklı yeni BM raporunda, dünyada hiçbir ülkenin kadın ve kız çocukları için tam yasal eşitlik sağlamadığı ve dünya çapında kadınların erkeklerin sahip olduğu yasal hakların yalnızca %64'ünden yararlandığı, bu da onların hayatlarının her aşamasında ayrımcılığa, şiddete ve dışlanmaya maruz kalmalarına neden olduğu belirtildi. 8 Mart Dünya Kadınlar Günü'nde BM Kadın Birimi, tüm kadınlar ve kızlar için cezasızlığın sona erdirilmesi, hukukun üstünlüğünün korunması ve hukukta, uygulamada ve yaşamın her alanında eşitliğin sağlanması da dahil olmak üzere acil ve kararlı adımlar atılması çağrısında bulundu.

Yorum:

Dünya Kadınlar Günü her yıl 8 Mart'ta kutlanır; bu kutlama küresel hale geldiğinden beri, sloganlar her yıl değişmiştir; örneğin 2025 yılındaki en son slogan “Tüm Kadınlar ve Kızlar İçin: Haklar, Eşitlik ve Güçlendirme” idi ve bu yılki slogan ise “TÜM Kadınlar ve Kız Çocukları için Hak, Adalet, Eylem”dir. Bu teorik yöndendi. Pratik yönden olana gelince; 676 milyon kadın, ölümcül çatışma bölgelerinin 50 kilometre uzağında yaşamakta ve kadınlara ve kız çocuklarına yönelik şiddet yayılmaya devam etmektedir; zira Dünya Sağlık Örgütü'nün Kasım 2025 verilerine göre, yaklaşık 840 milyon kadın (yaklaşık her üç kadından biri) fiziksel ve cinsel şiddete maruz kalmakta olup 2025 yılında 376 milyon kadın ve kız çocuğu aşırı yoksulluk içinde yaşamıştır (BM Kadın Birimi). Ayrıca kadınların dünya çapında siyasi hayata katılım oranı %10'dur ve bu oran ortalamanın oldukça altındadır; üstelik ekonomik sömürü, eğitim, sağlık hizmetleri ve diğer hizmetlerden mahrumiyet ise cabasıdır; işte tüm bu krizler, sürekli olarak erkek egemenliği ve cinsiyet eşitliği silindiriyle bir çatışma içindedir.

Kadınların ve kız çocuklarının her seçim programında veya kalkınma projesinde sürekli olarak öne çıkarılması ve dahil edilmesi, sembolik temsil ve hayali hak ve adaletle sonuçlanmıştır; dolayısıyla onlar, bunların herkes için olduğuyla övünüyorlar ama Filistin, Sudan, Yemen, Myanmar ve Doğu Türkistan'daki Müslüman kadınları ve kızları unutuyorlar ve onları bunlardan istisna tutuyorlar. İşte bu istisnaların sonuncusu, Amerika Birleşik Devletleri ve Yahudi varlığı tarafından İran'da bir kız ilkokuluna düzenlenen bombalı saldırıda hedef alınan küçük kız çocukları olup saldırıda, çoğu 7 ila 12 yaşları arasında ve temel eğitimin ilk aşamalarında olan 165 öğrenci hayatını kaybetmiştir.   

Bu kurumları kuran ve bu sözleşmeleri ve protokolleri yasallaştıran sistem, dünya çapındaki kadınların sefaletin, marjinalleşmenin, tacizin, açlığın, yoksulluğun, yerinden edilmenin, istismarın ve cinayetin acısını çekmesinin nedenidir. O halde onlara nasıl güvenebiliriz; dahası onların haklarındaki sabıka kaydını nasıl kutlayabiliriz?!Kapitalizm ve kadın hakları asla kesişmeyen iki paralel çizgi olup bunun aksini düşünen ya hayalperesttir ya da aptaldır; zira kapitalistlerin gözleri sadece fayda ve kazancı görmekte ve kadınlar ekonomik ve siyasi çıkarlara göre yönetilen dosyalardan sadece bir tanesidir.

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
M. Durra El-Bakuş

Devamını oku...

Kaçınılmaz Olana Direnme Yanılsaması

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Kaçınılmaz Olana Direnme Yanılsaması

Haber:

Hegseth, İran'a yönelik saldırılar hakkında: “İslamcıların peygamberlik yanılsamalarına bağlı kalan kişiler nükleer silaha sahip olamazlar” dedi. (Ajanslar)

Yorum:

Pentagon tarafından düzenlenen basın toplantısında Savaş Bakanı Pete Hagseth, şunların açıkladı: “İran gibi, peygamberin İslamcı yanılsamaları konusunda inat eden çılgın rejimler nükleer silahlara sahip olamazlar.”Bu sadece İran'a yönelik bir saldırı değildir, aksine İslam'a ve vahiyden kaynaklanan tüm İslami siyasi özlemlere yönelik kasıtlı bir hakarettir.Peygamberin rehberliğini yanılsamalar olarak nitelendirmek yoluyla Amerikan kurumu, İslam'a yönelik hadari düşmanlığını ve Müslümanların işlerini Allah Subhanehu ve Teala'nın emirlerine göre düzenlemelerinden duyduğu korkuyu ortaya koymaktadır.

Bu ikiyüzlülük, Amerika'nın din kisvesi altında Filistin'in işgaline verdiği sabit destekle açıkça ortaya çıkmıştır. Bu arada Müslümanlar, Peygamber'in emirlerine göre yaşamaya çalıştıkları için alay konusu olurken Batılı güçler, yerleşim yerlerinin genişletilmesini, ilhakı ve hakları gasp edilmiş bir halkın kalıcı olarak boyun eğdirilmesini kolaylaştırarak, sözde “Büyük İsrail” arzularını aleni olarak gözetmektedirler. Yahudilerin dini arzuları meşru güvenlik endişeleri olarak gösterilip bunlar diplomatik, askeri ve mali olarak savunulurken, Müslümanların Allah Subhanehu ve Teala'nın emirlerine bağlılıkları çarpıtılarak fanatizm-taassupçuluk olarak nitelendirilmektedir. Dolayısıyla İslam'la ilgili sorunları, İslam sömürgeci hegemonyaya meydan okuyup ideolojik bir alternatif olarak durduğu için ortaya çıkmaktadır.

Bu çelişki, Batılı yetkililerin, Yahudi varlığına şartsız desteklerini haklı çıkarmak için hiç utanmadan Tevrat'taki kehanetleri alıntı yaptıklarına tanık olunduğunda daha açık bir hale gelmektedir.Onların kehanetleri kaçınılmaz bir kader olarak kutlanmaktadır.Ancak Müslümanlar özgürlük, vahdet ve adalet arayışında Kerim Kur'an'ın yönlendirmelerine başvurdukları zaman, bu tehlikeli bir yanılsama olarak kınanmaktadır.

Bu uygarlığın çifte standardını daha çok ifşa eden şey, bizzat Amerikan askeri liderlerin, İran'a karşı savaşa katılmayı meşrulaştırmak için kutsal kitapta geçtiği gibi dünyanın sonuna odaklanan aşırı Hıristiyan söylemini kullanmalarıdır. Bu yüzden The Guardian'a göre, Askeri Din Özgürlüğü Komisyonu, Deniz Piyadeleri, Hava Kuvvetleri ve Uzay Kuvvetleri dahil olmak üzere ABD silahlı kuvvetlerinin tüm kollarından 200'den fazla kişiden şikayet almıştır.

İran'a karşı operasyonlara “her an katılmak üzere” konuşlandırılabilecek bir birimde görev yapan bir astsubay tarafından sunulan bu şikayette, bir askeri komutanın personellerini, çatışmayı kuvvetlerine ilahi bir emir olarak tasvir etmeye nasıl teşvik ettiği ayrıntılı olarak açıklanmaktadır.The Guardian'ın ulaştığı şikayete göre, komutan, askerlere savaşın “Allah'ın ilahi planının bir parçası” olduğunu söylemelerini emretmekte ve Armageddon ve İsa Mesih'in geri dönmek üzere olduğuna işaret eden kıyamet hakkındaki çeşitli pasajlara açıkça atıfta bulunmaktadır.

Ayrıca astsubay olan komutanın, “Başkan Donald Trump'ın, Armageddon'u gerçekleştirmek ve dünyaya geri dönüşünü ilan etmek için İran'ı ateşe vermek üzere İsa tarafından meshedildiğini” açıkladığını da ifade etmiştir.

Burada, onların korkunç paragrafları sadece hoş görülmekle kalmamakta, aynı zamanda aktifleştirilmekte ve askeri güçleri motive etmek ve savaşlarını kutsallaştırmak için kullanılmaktadır.Ancak Müslümanlar siyasi sistem, adalet ve kurtuluş kaynağı olarak vahyi gösterdiklerinde, bu bir çılgınlık olarak alay konusu edilmektedir.

Hegseth'in açıklaması, Allah Subhanehu ve Teala'nın emirlerine yönelik bir saldırı ve ümmetin İslam'a kamil bir yaşam biçimi olarak geri dönüşüne karşı önleyici bir darbedir.Onların asıl korktuğu şey belirli bir ulus devlet değildir, aksine Müslümanların kendilerini, Allah Subhanehu ve Teala'nın emirleri ve Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in müjdeleri etrafında örgütlemeleridir.

Bu düşmanlık, İran'ı bağlayan ulus devlet zincirlerinin çok ötesine geçmektedir.Zira bu düşmanlık, ümmetin kalplerinde kök salmış özlemleri ve arzuları hedef almaktadır.Dolayısıyla bu, hak ile batılın arasındaki bir savaş olup çağdaş haçlı seferi ve hadari bir çatışmadır.

Ancak bu açık saldırıya karşı savunma tam olarak sadece “لا إله إلا الله” sancağı altında gerçekleştirilebilir. Dolayısıyla ileriye giden yol açıktır.Şeref ve yalanlara cevap vermek, Hilafetin gölgesinde yeniden iktidara dönene kadar fikri ve siyasi olarak Nübüvvet Minhacına sımsıkı sarılmakta yatmaktadır.

Sadece Hilafeti kurarak, Allah'ın vaadinin gerçekleşmesini engelleyebileceğini hayal eden Hegseth'in yanılsamaları yok olacaktır.Nitekim bizler, Allah'ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in şöyle buyurarak verdiği müjdeye güveniyoruz: ثُمَّ تَكُونُ خِلَافَةً عَلَى مِنْهَاجِ النُّبُوَّةِ Sonra (yeniden) Nübüvvet Minhacı üzere (Raşidi) Hilafet olacaktır.” Yine bizler, Allah Subhanehu ve Teala'nın şöyle buyurarak nurunu tamamlayacağına da kesinlikle inanıyoruz:يُرِيدُونَ أَن يُطْفِؤُوا نُورَ اللَّهِ بِأَفْوَاهِهِمْ وَيَأْبَى اللَّهُ إِلَّا أَن يُتِمَّ نُورَهُ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَAllah’ın nurunu ağızlarıyla söndürmek isterler. Kâfirler istemese de Allah nurunu mutlaka tamamlayacaktır.” [Tevbe 32]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Heysem İbn Sabit - Amerika

Devamını oku...

Münih 2026: Batı'nın Fikri Maskelerinin Düşüşü ve Kapitalist İttifakların Yok Oluşu

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Münih 2026: Batı'nın Fikri Maskelerinin Düşüşü ve Kapitalist İttifakların Yok Oluşu

1963 yılında Ewald-Heinrich von Kleist tarafından kurulan Münih Güvenlik Konferansı, başlangıçta “savunma devletleri toplantısı” olarak düzenlenmiş ve ilk stratejisi, İkinci Dünya Savaşı sonrası Soğuk Savaş döneminde Batılı müttefikler arasında askeri planları koordine etmek ve kapitalist devletlerin çıkarlarını korumak için özel bir platformun kurulmasını temsil etmekteydi. On yıllardır bu konferans, Batı fikirleri için küresel “stratejik pusula” görevi görmüştür. Ancak bu tür konferansların, İslam beldelerinin veya Orta Asya gibi bazılarının gerçek çıkarlarına asla hizmet etmediğini anlamamız önemlidir. Bilakis aksine Batı'nın hegemonyasını gizlemesine ve diğer halklar üzerinde kontrolünü dayatmasına izin veren bir mekanizma olmuştur.

2026 yılının Şubat ayında Bayerischer Hof otelde düzenlenen 62. Münih Konferansı, bu gerçeği her zamankinden daha net bir şekilde ortaya koymuştur. Bu yıl bu önlem, Batı'nın uzun yıllardır giydiği “barış sevgisi” maskesini çıkarmak ve zorla yeni bir dünya düzeni kurma ve başkaları pahasına iç çatışmaları çözme arzusunu açıkça ilan etmek için bir platform haline gelmiştir. ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, tam da bu kürsüden, konferans tarihinde en keskin ve fikri itiraflar açısından en zengin konuşmalarından biri olarak kabul edilen bir konuşma yapmıştır. Nitekim Rubio, diplomatik nezaket örtüsünü tamamen çıkarmış ve “sonsuz barış ve uluslararası hukukun egemen olduğu” sahte hayallerle dünyayı aldatma döneminin sona erdiğini ve ulusal çıkarların küresel bir sistemle değiştirilmesi fikrinin kendini haklı çıkarmadığını ve bunun ciddi bir hata olduğunu açıkça itiraf etmiştir. Onun sözleri şöyledir: “İnsanlık tarihini görmezden gelerek ve uluslararası hukuk ile barışın her zaman galip geleceğini varsayarak bir hata yaptık ki bu, tehlikeli bir yanılsamadır.” Bu, Batı'nın, yıllardır diğer halkları boyun eğdirmek için kullandığı demokrasi ve insan hakları maskesini kendi elleriyle çıkarıp parçalaması olarak kabul edilmektedir.

Rubio, Avrupa'ya açıkça baskı uygulayarak Amerika'nın artık “zayıf müttefikler” için bir enerjiye sahip olmadığını, çünkü bunun Washington'u da zayıflatacağını söylemiştir. Ayrıca Amerika'nın "Düzenli Batı'nın çöküşünü" pasif bir gözlemci olarak izlemeyi önemsemediğini de açıklamıştır. Onun görüşüne göre, Batı medeniyeti iklim politikası ve kitlesel göç konusundaki körü körüne takıntısı nedeniyle çökmekte olup kurtuluşu sadece güce dayalı Amerikan liderliğini gerektirmektedir. Bu itiraf, Washington'un artık uluslararası kuralları veya müttefiklerinin çıkarlarını gözetmeyeceği, aksine kendi çıkarları doğrultusunda her türlü sert önlemi almaya hazır olacağı anlamına gelmektedir. Ancak buna tepki olarak, Avrupa Birliği Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas, “Uyanık olan Avrupa, medeniyetin yok olması tehdidi altında değildir” diyerek ABD'nin yeni ulusal güvenlik stratejisine karşı çıkmıştır.

İran Dışişleri Bakanı Arakçi, Batı'nın bu iç çatışmalarını “Münih sirki” olarak nitelendirerek Avrupa Birliği'nin Orta Doğu'da jeopolitik bir ağırlığı olmadığını ve bir “çevre” haline geldiğini (yani hiçbir şeyi çözemeyen ikincil bir güç haline geldiğini) açıkça ilan etmiştir. Arakçi'ye göre, Avrupa Birliği hiç ağırlığı olmayan bir hale gelmiştir. Nitekim bölgesel güçler, sunacak hiçbir şeyi olmayan “Avrupa üçlüsünden” daha etkili bir hale gelmiştir. Hatta Ukrayna Cumhurbaşkanı Volodomir Zelenski, Avrupa'nın barış görüşmeleri masasında olmamasını “büyük bir hata” olarak nitelendirmiştir. Onun görüşüne göre Putin Avrupa ile konuşmak istemiyor ve Washington buna izin veriyor. Bu da Avrupa'nın güvenlik sistemini tamamen yeniden inşa etmek zorunda olduğunu göstermektedir.

Bu küresel tartışmaların akabinde Özbekistan heyetinin katılımı acı bir gerçeği ortaya çıkarmıştır. Zira Özbekistan, uluslararası sahada dünyanın kaderini etkileyebilecek bir ülke olmamasına rağmen bu konferansa katılması, Batı'nın Orta Asya bölgesine olan stratejik ilgisini ve bölgedeki ülkelerin süper güçler arasındaki çatışmaların gölgesinde hayatta kalma çabalarını yansıtmaktadır. Dışişleri Bakanı Bahtiyar Saidov'un Orta Asya ülkelerinin, sorunların barışçıl çözümü için bir model sunduğu yönündeki açıklamaları, Rubio'nun “uluslararası hukuk bir yanılsamadır” şeklindeki tehditleri karşısında bu açıklamaların bir ağırlığının olmadığını ortaya koymaktadır. Bu katılım, eğer İslam beldeleri kendi bağımsız ideolojik projelerine sahip olmazlarsa, süper güçlerin stratejik oyunlarında sadece birer araç olarak kalmaya devam edecekleri anlamına gelmektedir.

Profesör Alexander Wolf'un analizine göre, 1989'daki “değişim rüzgârları” bir umut getirmiş olsa da, 2026'nın rüzgârları Batı'yı içeriden yıkmakta ve güvenlik alanındaki istikrarını sarsmaktadır. Münih'te yaptığı konuşmada “kaybedilen ve heba edilen liderlikten” bahseden Friedrich Merz, İkinci Dünya Savaşı'nın ardından ortaya çıkan sistemin artık var olmadığını ve dünyanın “büyük güçler arasında şiddetli ve öngörülemez bir rekabet” aşamasına girdiğini kabul etmiştir. Ayrıca Avrupa'nın özgürlüğünün artık bilinen bir şey olmadığını da vurgulamıştır. Zira Almanya'nın savunma harcamalarını yüzde 5'e çıkarması ve Fransa Cumhurbaşkanı Macron'un Avrupa için yeni bir “nükleer şemsiye” oluşturma çabası, Batı'nın artık sadece “silah gücü” ile hayatta kalmaya çalıştığını göstermektedir. Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen'in, ABD'nin Grönland üzerindeki tehditlerinin “kırmızı çizgi” oluşturduğu yönündeki açıklamaları, müttefikler arasındaki ilişkilerin ne kadar kötüleştiğini ortaya koymaktadır. Yani Trump'ın Grönland'ı zorla ele geçirme girişimi, müttefikler arasında tam bir güvensizliğe yol açmıştır.

Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, Avrupa için “karşılıklı savunma” ile ilgili 42(7) maddesini yeniden canlandırmanın zamanının geldiğini belirterek, Avrupa'yı 800 milyar Avroluk bir savunma programı geliştirmeye çağırmıştır. Bu ise Avrupa'nın, Amerika Birleşik Devletleri'ne olan stratejik bağımlılığından kurtulmak için yaptığı umutsuzca bir girişimdir.

İttifaklar Batı için her zaman ideolojik bir maske olmuştur; ancak onlar bugün tüm örtüleri çıkarmışlar ve bu ittifaklar, soğuk çıkarlar üzerine kurulu geçici anlaşmalara dönüşmüştür. Geçmişte Batı, jeopolitik hedeflerini “kutsal vaatler” ve “ortak değerler” sloganı altında sunuyordu. Ancak şimdi bu maskeler düşmüş ve ittifakların tamamen ticari ve pragmatik doğası ortaya çıkmıştır. Münih'te ortaya atılan fikirler, artık her bir ortağın sadece “Bizim için ne gibi faydalar sağlayabilir?” kriterine göre değerlendirmede bulunacağı anlamına gelmektedir. Dolayısıyla çıkar sona erdiğinde, “kutsal söz” ifadesi otomatik olarak anlamını yitirmektedir. Bu durum, kapitalist ideolojinin temel zayıf noktasını ortaya çıkarmıştır; zira kapitalist ideoloji hiçbir zaman sabit bir ahlaki temele dayanmamış, aksine tamamen maddi kâr üzerine kurulmuştur. İttifaklar sisteminin daha önce bir koruma garantisi olarak propagandasının yapılmasına rağmen ancak bugün, güçlü devletlerin ortaklarını sömürgeleştirmek veya baskı uygulamak için bir araç olarak gerçek yüzünü ortaya koymaktadır. Ayrıca Profesör Wolf'un dediği gibi, “Nostalji, güvenlik politikasının kavramlarından biri değildir.” Avrupa şu anda “Amerika mutlak güçtür” şeklindeki acımasız bir mantıkla karşı karşıyadır.

İslami siyasi partinin kurucusu Şeyh Takiyyuddîn Nebhani'nin “İslam Nizamı” kitabında sunduğu ideolojik analiz perspektifinden bakıldığında, Rubio'nun güce olan güveni, Meretz'in sistemin sonunun geldiğini itiraf etmesi, Arakçi'nin “sirkten” bahsetmesi ve Avrupa'nın nükleer kargaşası, evet tüm bunlar, kapitalist sistemin krizinin farklı tezahürleridir. Zira bu kitapta, kapitalist ideolojinin insan fıtratına aykırı olduğu ve onun sadece maddi kazanca dayandığı kesin olarak kanıtlanmaktadır. Ayrıca Bugün Münih'te gördüğümüz gibi, kapitalizmde “güvenlik”, kendileri dışındaki başka herhangi bir tarafın haklarını görmezden gelmek ve kendi çıkarları için diğer ülkeleri sömürmek anlamına gelmektedir. Nitekim bazıları güç kullanarak hegemonyalarını korumaya çalışırken, diğerleri de Batı ideolojisinin iflasını ortaya koymaktadır.

Bugün dünyanın, her zamankinden daha fazla gerçek İslami ideolojiye ihtiyacı vardır; zira gerçek İslami ideoloji, insanlığı nefislerin kulluğundan ve güçlülerin diktatörlüğünden kurtaracak yaratıcının vahyine dayanmaktadır. Münih'te, kapitalizmin müttefiklerine yönelik güvensizliği gösterdiği ve yeni savaşlar ve nükleer maceralarla dünyayı parçaladığı bir zamanda gerçek kurtuluşun, sadece güçlü ve adil ilahi bir sistemde, yani İslam nizamında yattığı her zamankinden daha açık bir hale gelmiştir... Dolayısıyla Münih'teki bu karşılıklı suçlamalar ve itiraflar, batılın zayıflığının itirafına ve hakkın zaferinin yaklaştığına delalet etmektedir. Allah Subhanehu ve Teala şöyle buyurmuştur: وَقُلْ جَاءَ الْحَقُّ وَزَهَقَ الْبَاطِلُ إِنَّ الْبَاطِلَ كَانَ زَهُوقاًYine de ki: Hak geldi; batıl yıkılıp gitti. Zaten bâtıl yıkılmaya mahkumdur.” [İsra 81]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Selahaddin Özbeki

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER