Salı, 20 Şevval 1447 | 2026/04/07
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Kinane Ordusu, Ümmetin Davalarına Yardım Etme Şerî Vacibi İle Kemer Sıkma Tuzağı Arasında

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Kinane Ordusu, Ümmetin Davalarına Yardım Etme Şerî Vacibi İle Kemer Sıkma Tuzağı Arasında

Haber:

Silahlı Kuvvetler Askeri Sözcüsü'nün resmi sayfası, enerji tüketiminin rasyonelleştirilmesine ilişkin son kararların stratejik ve ekonomik boyutlarını açıklayan görsel bir rapor yayınladı; raporda, bu adımların, krizler ve savaşların yarattığı çalkantılı küresel bağlamda, dünya çapında yakıt ve enerji kaynaklarını etkileyen mevcut küresel zorluklar çerçevesinde atıldığı vurgulandı.Ayrıca raporda, işyerlerinin saat 22.00'de kapatılmasına ilişkin kararın, birçok kişinin yaşam tarzını etkileyen zor bir karar olduğu belirtilse de, ancak bu önlemin, gelecekte uzun saatler sürecek bir yükü hafifletme veya daha sıkı kısıtlamalar gibi daha zorlu senaryolardan kaçınmak için bir “süreklilik garantisi” niteliğinde olduğu vurgulandı.Rapor, Mısır’ın dünyada yaşananlardan bağımsız olmadığını açıkladı; zira en büyük ekonomilerin ve komşu ülkelerin kaynaklarını korumak için sert tedbirler almak zorunda kaldığına dikkat çekti. Videoda, Hindistan, Pakistan ve Sri Lanka gibi ülkelerin yakıt ve mutfak gazında ciddi kıtlık yaşadığına dair örnekler sunulurken, Arap Körfezi ülkeleri, Avrupa ve Amerika'da ise yakıt fiyatlarında farklı oranlarda büyük artışlara tanık olunduğuna değinildi.Rapor, kriz yönetiminin değerlendirilmesi konusunda insanlara temel bir soru yönelterek dünya çapında uygulanan kemer sıkma önlemleri alınmasının yönetim açısından bir başarı olarak görülürken, yerel düzeyde yanlış anlaşılabileceğine dikkat çekti.Raporda, Mısır’ın mevcut imkânlarıyla durumu mümkün olan en iyi şekilde yönettiği ve vatandaşın onurunu korumak için toplumun tüm kesimlerinin gözetildiği vurgulandı; ayrıca video, sonunda insanlara bilinçli olma çağrısında bulunarak “Bilincin senin sorumluluğundur ve söz de bir sorumluluktur.” ifadelerini öne çıkardı.

Yorum:

Kinane ordusunun, Amerika ve Yahudi varlığının, Filistin, Lübnan ve İran’daki İslam ümmetine karşı açtığı savaşa karşı koyması gerektiği bir zamanda; evet böyle bir zamanda Kinane ordusu, Amerika ve Yahudilerin bölgede ifsat ettiklerini onarmakla meşgul olmaktadır; bu ifsadın arasında enerji kaynaklarının kesilmesi ve fiyatlarının yükselmesi de varken Kinane ordusu, dükkanların kapanma saatleri ve raporun ortaya koyduğu rakamların gürültüsüyle meşgul olmaktadır.

Peki Kinane ordusu, sorunun kaynağını görmezden gelerek bir acziyet bahanesine mi dönüştü, yoksa “Yeni Cumhuriyet” adı altında kemer sıkma politikalarını pazarlayan siyasi bir aktör mü oldu?!

Sri Lanka ve Pakistan gibi başarısız devlet modellerinin resmî bir askerî söylemde gündeme getirilmesi, kurumun, bir somun ekmekten gökdelenlere kadar ekonominin tüm mafsallarına uzanmasının, ümmetin davalarında zafer kazanmak, Allah yolunda cihad etmek, Allah'ın kelimesini yüceltmek ve sapkınlar ile Allah'ın gazabına uğramış olanların elinden gasp edilmiş kutsalları kurtarmak gibi kendisine yüklenen görevden sapmasına yol açtığı gerçeğinden ileriye doğru kaçma girişiminden başka bir şey değildir.

Silahlı Kuvvetlerin enerji meselesini gündeme getirip bu konudaki kullanımın rasyonelleştirilmesine öncülük etmesi, insanların işlerinin gözetilmesi değildir; zira kurum, uzun zamandır bir müteahhitlik ve savaş ticareti kurumuna dönüşmüştür; yani ordu, Süveyş Kanalı’ndan geçen Amerikan ve Batılı gemilerin geçiş ücretlerini, bu gemilerin yaptıklarına karşılık ve onlara bir ceza olarak artırmak yerine, insanlara uygulanan elektrik fiyatlarını yükseltmeye başvurmuştur; zira fiyatlar %16 ile %91 arasında artırılmıştır; böylece insanların yoksulluğu daha da artmış, bu da onları acının kaynağından, hastalığın ve belanın kökünden, yani Amerika ve onun ümmete karşı işlediği suçlardan uzaklaştırmıştır.

Askeri sözcünün açıklamasında özenle seçilmiş bu kelimelerin ardında, rejimin medyası ve onun gerçek yöneticileri olan orduda, tökezlemesinden ayağa kalkıp kıpırdamaya başlayan devin uyandığını ortaya koymaktadır; zira eğer ordu, insanlara en kötü bir şekilde tehdit etmekten başka sunacak bir şey bulamayan bir sistemin ayaklarının altındaki zeminin sarsılmaya başladığını hissetmeseydi, asla çıkıp bir gerekçe videosu yayımlamazdı.Bu resmi endişe, insanların çıkarlarına veya onların işlerinin gözetilmesine yönelik bir korku değildir; aksine ülkenin kaynakları üzerinde sıkı bir kontrol kurmuş olan çıkarlar ağının yok olmasına yönelik bir korkudur.Bu dar bakış açısıyla sınırları koruma görevi, ayrıcalıkları korumaya ve bağımlılık zincirlerini kıracak bir patlamadan korkulduğu için ümmet devini kontrol altında tutmaya dönüşmüştür.

Bu acı verici sahne, İslam akidesinden kaynaklanan askeri doktrine ve Allah'ın Kitabı ve Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in sünnetinden istinbat edilen şerî hükümlere geri dönmeyi gerektirmektedir;zira ordunun şerî hakikatinde, pazarlarda ticaret yapmak ve bölgesel düzenlemelerin bekçisi olmak yoktur; aksine ümmeti düşmanlarından korumak ve cihad yoluyla İslam risaletini dünyaya taşıyan vurucu bir güç olmak vardır.Müslüman bir askerde asıl olan, ümmetin kılıcı olup ümmete karşı olmak ve Camp David Anlaşması ya da rezil diplomatik yalvarışlar gibi hain anlaşmalara karşı kendisini zincire vurmak değildir. Tıpkı rejimin, İran'a karşı savaşı durdurması için Trump'a yalvarmasında ve aşağılık bir şekilde düşmanın kararının rehinesi olup ondan çözüm dilenen askeri gücün aşağılanmayı yansıttığı bir tabloda savaşı durdurabilecek tek kişinin Amerika olduğunu iddia etmesinde yaptığı gibi. Böylece büyük bir ordu, Batı'nın dayattığı ve işlevsel rejimlerin uyguladığı uluslararası dengeler denkleminde sadece rakamdan ibaret bir hale gelmiştir!

Ey Kinane Ordusu: Devletin işlerine karışmak ve geçim krizlerini yönetmek, sizleri ümmetinizin davalarından uzaklaştırmak ve sizi dünyayı ve ahireti kaybettiren politikaların bataklığında boğmak için kurulan bir tuzaktır.

Kinane'nin kararlarını Trump’ın işaretinin rehinesi yapan ve ordusunu, insanlara boyun eğdirmek için bir araç haline getiren bir rejimin arkasında durmak, serap üzerine bahis oynamaktır. Bu labirentten çıkmanın tek yolu, raporun savunduğu daha fazla kemer sıkma politikası değil, aksine Hizb-ut Tahrir'in sunduğu gerçek ümmet projesine yardım etmektir. Bu yardım sizi, Nübüvvet Minhacı üzere Hilafetin ordusu olarak yüce konumunuza geri döndürecektir; böylece sizler, Mescid-i Aksa'ya doğru ilerleyen cihad ordularına liderlik edecek ve dar hesaplarla ve ofislerin büyük güçlerin emirlerine boyun eğmesiyle heder edilen ümmetin onurunu geri kazanacaksınız.Şu anda sizler, safların ayrıldığı bir dönemden geçiyorsunuz;ya Batı'nın ajanları olan yöneticilerinden dolayı yaralı olan ümmetin haykırışından korkarak, sallanıp titreyen bir koltuğu koruyan müteahhitlik rolüne devam edeceksiniz, ya da Hakim olan Şari'nin emrettiği gibi ülkeyi fetheden ve insanlara yardım etmek için savaşan mücahitler görevine geri döneceksiniz.

Gazze’nin çığlıkları ve Kahire’nin dar sokaklarındaki mazlumların yardım haykırışları, kaybedilen denklemi tersine çevirip gücünüzü, sizi gözetleyip duran çevrelerin aşağılayıcı boyunduruğundan uzak bir şekilde sizi dünyanın izzetine ve ahiretin nimetine doğru götürecek sadık bir liderliğin elinin üzerine koyarak kurtuluşu tercih etmeniz için size yönelik çağrılardır.Peki aranızda, fani dünyayı satıp baki olan ahireti satın alan, orduyu esaretin zindanlarından çıkarıp Rabbani liderliğin ferahlığına kavuşturacak yeni Ensarlar yok mu? 

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا مَا لَكُمْ إِذَا قِيلَ لَكُمُ انْفِرُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ اثَّاقَلْتُمْ إِلَى الْأَرْضِ أَرَضِيتُمْ بِالْحَيَاةِ الدُّنْيَا مِنَ الْآخِرَةِ فَمَا مَتَاعُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا فِي الْآخِرَةِ إِلَّا قَلِيلٌ Ey iman edenler! Ne oldunuz ki, size “Allah yolunda sefere çıkın” denilince, yere çakılıp kaldınız. Yoksa ahiretten vazgeçip dünya hayatını mı seçtiniz? Oysa ahirete göre dünya hayatının yararı, pek az bir şeydir.” [Tevbe 38]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Radyosu İçin Yazan

Said Fazıl - Mısır

Devamını oku...

Enerjide Zengin Ama Liderlikte Fakir: Bangladeş'in Yakıt Krizi Trajedisi!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Enerjide Zengin Ama Liderlikte Fakir: Bangladeş'in Yakıt Krizi Trajedisi!

Haber:

ABD ile İran arasındaki savaş nedeniyle yakıtı ilk tükenecek ülke, Tarık Rahman başkanlığındaki Bangladeş Milliyetçi Partisi'nin yeni hükümeti olabilir; zira hükümet, acil durum planı hazırlamak için yoğun çaba sarf ederken, Bangladeş enerji fiyatlarındaki artış, döviz rezervlerindeki kötüleşme ve enerji krizi ortamında yakıt kaynakları ilk tükenecek ülke olma ihtimaliyle boğuşmaktadır. Nitekim Bangladeş, 600 bin metrik tona kadar Rus dizel yakıtı ithal edebilmek için ABD yaptırımlarından geçici muafiyet talep etmiştir.Ülkedeki dizel rezervi sadece 115.473 tona düşmüş olup bu miktar yaklaşık dokuz gün yetecek kadardır; oktan rezervi ise 28.152 tona gerilemiş olup bu da yaklaşık iki hafta yetecek kadardır.Bangladeşli petrol şirketi, Nisan ayında Hindistan'ın Numaligarh rafinerisinden yaklaşık 40 bin ton, yani Mart ayındaki hacmin neredeyse iki katı dizel ithal edecektir.Ayrıca Bangladeş, yakıt ve sıvılaştırılmış doğal gaz ithalatını finanse etmek için 2,5 milyar Doları aşan bir dış finansman sağlamaya çalışıyor. (The Independent, 1 Nisan 2026)

Yorum:

İran savaşının tetiklediği mevcut yakıt krizi, Bangladeş'i tam bir durgunluğun eşiğine getirmiştir;zira Üniversiteler kapılarını kapatmakta, akaryakıtlar kısıtlanmakta ve resmi uyarılar, ülkenin birkaç hafta içinde tamamen durma noktasına gelebileceğini söylemektedir!Bununla birlikte asıl trajedi enerji kaynaklarının yetersizliğinde değil, aksine siyasi liderliğin kronik ve kendi kendine yarattığı başarısızlığında yatmaktadır.

İster Avami Birliği Partisi isterse Bangladeş Milliyetçi Partisi olsun Bangladeş'teki iktidarda bulunan seküler elit kesim, kurulduğu günden bu yana ciddiyetle enerji bağımsızlığının gerçekleşmesini hedeflememiştir; zira birbirini izleyen hükümetler, ulusal petrol şirketini modern teknolojiden ve kaynaklardan mahrum bırakmış, kara ve sığ deniz sahalarımızı yeterince keşfedilmeden terk ettiği gibi enerji güvenliği için kısa, orta veya uzun vadeli herhangi bir politika belirlenmemiş ve gerçek bir strateji de uygulanmamıştır.Nitekim birbirini izleyen hükümetler, ulusal petrol şirketini güçlendirmek yerine sahalarımızı yabancı şirketlere devretmeyi ve sıvılaştırılmış doğal gaz ithalatına milyarlarca Dolar harcamayı tercih etmişlerdir; bu da bizi sürekli bir bağımlılık durumuna sürüklemiştir.Yenilenebilir enerji kaynakları, verimli kullanım ve atıkların yönetimi ise hâlâ marjinal fikirler olarak kalmaktadır.

Mevcut kriz, bu teslimiyeti en çirkin haliyle ortaya çıkarmıştır; zira Bangladeş şu anda, sanki ulusal egemenliğimiz Amerikan iznine bağlıymış gibi Rus dizelini satın alabilmek için Washington’a yalvarmaktadır!Dolayısıyla bu, ülkeyi stratejik bağımsızlığından vazgeçmeye ve ABD'nin jeopolitik gündemlerinin rehinesi olmaya zorlayan aşağılayıcı bir boyun eğmedir.Hasina'nın devrilmesinden sonra sözde “bağımsızlık” ise hiçbir şeyi değiştirmemiştir; zira hâlâ aynı eski bağımlılığın esiri olmaya, yani bir bağımlılık şeklini, başka bir bağımlılık şekliyle değiştirmeye devam ediyoruz.Bangladeş, ümmetin enerji güvenliğini yabancı kârların ve dar görüşlü siyasi çıkarların üstünde tutan liderler ve yöneticiler ortaya çıkmadıkça gerçek bağımsızlığa kavuşamayacaktır.Bu arzulanan bağımsızlığın gerçekleşmesi için Bangladeş halkına, maddi çıkarların hakim olduğu bu yozlaşmış laik liderliğin, Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafetin gölgesinde insanlara hakkıyla hizmet etmek için çalışacak muhlis bir liderlikle derhal değiştirilmesi gerektiği defalarca hatırlatılması gerekir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan

İrtiza Çaudrî – Bangladeş

Devamını oku...

Ruhu Boşaltılmış Bir Ümmet... Peki Bizler Bu Şaşkınlığa Nasıl Ulaştık?!

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Ruhu Boşaltılmış Bir Ümmet... Peki Bizler Bu Şaşkınlığa Nasıl Ulaştık?!

Ümmetin bugün yaşadığı durum, acil bir durum ya da birkaç yılın sonucu değildir; aksine İslam tarihinin seyrini değiştiren bir dönüm noktası olan 1924 yılında Osmanlı Hilafetinin yıkılmasının ardından başlayan Müslümanın kimliğinin derinlemesine yeniden şekillendirildiği bir asrın sonucudur.

O gün sadece siyasi bir sistemi devirmediler, aksine dini hayattan ayırmak ve ümmeti içeriden parçalamak için uzun soluklu bir projeye başladılar ki böylece İslam, bir hayat sistemi olarak değil sadece ritüeller olarak yaşanır bir hale gelebilsin.

Bu konunun açıklığa kavuşmasını kolaylaştırmak için onu birkaç eksenden ele alalım:

Birinci eksen: Dinin hayattan ayrılması

Hilafetin kaldırılmasından sonra, halklar kendi yollarını seçmeye terk edilmemiş; aksine dini, yönetim ve yasamadan ayıran laikliğe dayalı dışarıdan ithal edilmiş rejimler dayatılmıştır. Çünkü insan yapımı yasalar şeriatla değiştirilmiş olup ümmetin aidiyetini dar bölgesel aidiyete bağladılar ve birleştirici Hilafeti sınırları ve bağlılıkları parçalanmış devletlerle değiştirdiler.

Bu dönüşüm kesinlikle masum bir dönüşüm olmamış; aksine İslam beldelerini kendi vizyonuna göre yeniden şekillendirmek için çalışan sömürgeci Avrupa dönemiyle aynı zamana denk gelmiştir; böylece din, camilerde varlığını sürdürürken siyaset, ekonomi ve genel hayattan uzak kalmıştır...

İkinci eksen: “Din adamlarının” üretilmesi ve istihdam edilmesi

İslam tarihinde, dini tekeline alan bir ruhban sınıfı olmamış, aksine alimler, isabet de etseler hata da yapmasalar ümmetin bir parçası olmuştur; ayrıca alimler, bağımsız bir otorite sahibi değillerdi, aksine onların referansları Halifeydi.  Ancak modern çağda “resmi din adamı” modeli türetilmiştir; böylece bu kişi, bir memur olarak otoriteye bağlanmış olup otoritenin kararlarını meşrulaştıran ve insanların bilincini yöneticiye hizmet edecek şekilde yönlendiren biri haline getirilmiştir; böylece de din, sadece izole edilmiş bireysel ibadetlerden ve şeriata aykırı bile olsa yöneticiye mutlak itaatten ibaret olsun diye yeniden tanımlanmıştır. Bugün din adamlarının üstlendiği en tehlikeli rol, cihat gibi büyük mefhumları etkisiz bir hale getirmektir ki böylece siyasi çıkarlara hizmet ettiğinde cihat çağrısı yapılsın ve uluslararası hesaplarla çeliştiğinde ise eleştirilsin. Bu yüzden birçok yerde Müslümanların kanları, korunmak yerine bir pazarlık kozuna dönüşmüştür.

Üçüncü eksen: Kaderciliğin (tevâkül; sebeplere bağlanmadan “Allah nasılsa verir” diyerek her şeyi Allah'a bırakmak) türetilmesi ve halkların meşgul edilmesi 

Dinin yönetimden ayrılması yeterli değildi, aksine halkların iradesini de felç etmek gerekiyordu. Buradaki soru şudur; bunu nasıl başardılar?

Çalışmak yerine kadercilik kültürünü yaymaya çalıştılar, değişimi sünnetlere değil mucizelere bağladılar ve insanları da yoksulluk ve işsizlikle meşgul ettiler. Aynı zamanda harama ulaşmak çok kolay bir hale gelirken, helal ise çok zor bir hale gelmiştir; böylece daha hayatına başlamadan önce endişelerle yüklü olan, hedefini kaybetmiş, hiçbir projesi ya da hedefi olmadan gününü yaşayan, hatta bizzat eğitimin bile nasibini aldığı, kimlikten koparılmış ve böylece dininden başka her şeyi bilen bir nesil ortaya çıkmıştır!

Dördüncü eksen: Sosyal medya ve sistematik şaşkınlık

Medyanın gelişmesiyle birlikte ümmet, yeniden şekillenmenin yeni bir aşamasına girmiştir ancak bu kez ekranlar aracılığıyla; dolayısıyla artık yönlendirme doğrudan değil, aksine şaşkınlık üzerinden “yıldızlar” oluşturmak, yüzeysel içeriği yaygınlaştırarak ödüllendirmek ve şöhret ile parayı ahlaki çürümeyle ilişkilendirerek gerçekleşir bir hale gelmiştir; sonuç olarak değerlerini görüntülemeler karşılığında satmaya hazır, başarıyı etkisiyle değil takipçi sayısıyla ölçen bir kesim ortaya çıkmıştır; burada sadece ahlak değil, aksine standartlar da darbe almıştır.

Beşinci eksen: Ümmet pusulasını kaybedinceye kadar kaos

Yüzyıl boyunca ümmet, savaşlar, darbeler, ekonomik krizler ve salgınlar yüzünden sükûnet bulamamıştır… Hatta insan artık kalkınmayı değil, aksine sadece güvenliği arar bir hale gelmiştir; zira bu yöneticinin gölgesinde servetler yağmalanıp heder edilmiş, halklar yoksulluğa ve gelişigüzelliğe terk edilmiş ve suç, ahlaksızlık ve sosyal çözülme yayılmıştır; böylece ümmet, hayatta kalmanın ayrıntılarında tüketilirken, kalkınma konusunda düşünme yetisini kaybetmiştir.

Altıncı eksen: Hareketsiz gecikmiş bilinçlenme

Tüm bunların ardından ümmet, kaybolduğunu idrak etmeye ve derin bir dengesizlik hissetmeye başladı ancak ümmet, kendisine liderlik edenlere güvenmemekte ve başarısızlığın tekrarlanmasından korkmaktadır; çünkü ümmet, semeresi olmayan girişimlerden dolayı bitkin düşmüş ve böylece dünya sevgisi, değişim korkusu ve güven kaybı bir araya toplanmıştır; bu yüzden bir çözüm temenni etmekte ancak bu yönde harekete geçmemektedir.

Son eksen: Şaşkınlık ve kalkınma arasında

Kendisinden kaçması imkansız olan gerçek şu ki, ümmet bekleyip durduğu sürece durumu asla değişmeyeceği gibi sloganlarla, vaazlarla, Cuma hutbeleriyle, kendisiyle amel edilmeyen Kur'an eğitim merkezleri açmakla ve mucizeler temenni etmekle ümmetin izzetinin geri kazanılması da mümkün değildir; aksine gerçek bir bilincin, organize bir çalışma ve samimi bir şekilde saf tutma ile olması gerekir; çünkü kalkınmanın yolu rahatlıkla değil, aksine büyük bedelle döşelidir.

Ancak samimiyetle sorulması gereken soru şudur: Bir yönü olmayan ümmet olarak devam etmeyi kabul mu edeceğiz, yoksa yolun bedeline tahammül edip onun yeniden mi kazanacağız?

Bizler, iktidar nesli olmasak da, en azından ona giden yolun nesli olalım ve hayatlarını, Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafeti yeniden tesis etmek yoluyla ümmeti gerçek pusulasına döndürmek için adayanlarla yani Hizb-ut Tahrir'le birlikte çalışalım. Ey ordularımız, ey hareket noktamızın merkezi; haydi bu ümmetin Ensarları olun ki böylece Hilafetimiz yolunda cihada hazırlanalım. وَمَا النَّصْرُ إِلاَّ مِنْ عِندِ اللّهِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ "Zafer ancak Aziz ve Hakim olan Allah'ın katındadır." [Al-i İmran 126]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan

Menal Ümmü Ubeyde

Devamını oku...

İran Savaşı

İran Savaşı

Soru:

Trump’ın İran’a önce 48 saat, ardından 5 gün, sonra da 10 gün süre tanıyan bu ikircikli açıklamaları ve sunduğu 15 maddelik planı ne anlama geliyor? Çoğu zaman Trump’ın, kısmen de İran’ın yaptığı bu karşılıklı açıklama manevralarının anlamı nedir? İran televizyonunun İran’ın Trump’ın teklifini reddettiğini duyurması neye işarettir? Tüm bunların sonuçları ne olacak? Peki Trump; İran’ın nükleer silah ve balistik füze kapasitesini engelleme hedefine ulaşabilecek mi? Bunun neticesinde İran, eskiden olduğu gibi yeniden bir uydu devlete mi dönecek? Yoksa bir tabi devlet haline mi gelecek ya da bağımsız bir devlet mi olacak? Gerçekten de Yahudi varlığı, Savunma Bakanı’nın da açıkladığı gibi, Amerika’nın onayıyla Lübnan’ın güneyini Litani Nehri’ne kadar ilhak ederek sınırlarını genişletmeye mi çalışıyor? Ve son olarak Müslümanlar, İslam Devleti Raşidi Hilafet’in daha önce Roma Kayserlerini ve Sasani Kisralarını tarihe gömdüğü gibi Trump ve hempalarını da tarihe gömeceğini, onları şiddetle sarsıp tuzaklarını başlarına geçireceğini, böylece İslam ve Müslümanların izzet bulacağını, küfür ve kafirlerin ise helak olacağını hala nasıl idrak edemezler?

Cevap:

Yukarıdaki üç kısımdan oluşan sorunun yanıtını daha iyi anlayabilmek için şu hususların göz önünde bulundurulması gerekir:

Birincisi: Sorunun birinci bölümü, Trump’ın İran’ı bir tabi devlet yapması ya da Amerika’nın uydusu olarak devam etmesi ya da İran’ın bağımsız bir devlet haline gelmesi hedefiyle ilgilidir:

1- ABD Başkanı Trump, 28 Şubat 2026 Cumartesi sabahı kendisine ait Truth Social platformunda bir video yayımlayarak, Ortadoğu’da bulunan Amerikan güçlerinin İran’a karşı büyük çaplı askeri operasyonlar başlattığını duyurdu... Kuyruğu ve yapışığı Netanyahu da Trump’a katıldı. Bu saldırı; İran içinde, özellikle de Devrim Muhafızları kanadında, Amerika ile ilişkilerde tavizsiz bir tutumun olduğunu gün yüzüne çıkardı. Çünkü Trump yönetimi, İran’ı tamamen tabi bir devlet haline getirmek, diğer bir deyişle onu Amerika’nın uyduluğundan çıkarmak için ağır ve derin tavizler talep etmeye başlamıştı. Zira bir yandan üst düzey liderlerin suikastlarla katledilmesi, diğer yandan o devletin hâlâ uydu bir devlet olarak devam etmesi siyaseten uzak bir ihtimaldir. Amerika, İran’ı Amerikan uydusu bir devlet olmaktan çıkarıp bağımsız bir devlet haline getirmek için İran’a savaş açmış değildir. Aksine, ilk şok darbesiyle birlikte hızla İran’ın üzerine çullanıp onu bir tabi devlete dönüştüreceğine inanıyordu. Bu, Trump yönetiminin, ilk şokun hemen ardından yani boyun eğmeyen üst düzey liderlerin öldürülmesinin ardından kontrolü ele geçirmek üzere rejimin içindeki bazı komutanlarla/liderlerle koordinasyon halinde olduğu anlamına geliyor. Fakat düşünüldüğü gibi olmadı! Devrim Muhafızları durumu kontrol altına almayı başardılar. Bu nedenle Trump ve Yahudi varlığı; İran’daki yönetimin mekanizmasının sanıldığından daha uyumlu olduğunu, dahası alışılmadık bir şiddetle ve dikkat çekici bir cesaretle füze ve insansız hava araçlarıyla (İHA) karşılık verdiğini görünce dehşete düştüler. İran, hem Yahudi varlığına hem de Amerika’nın Körfez ve bölgedeki üslerine füze ve İHA saldırıları düzenledi. Trump, yönetimi devralmasını umdukları bazı adamların kazara öldürüldüğünü itiraf etmek zorunda kaldı! Amerika, İran’ın bu şiddetli misillemesinin, Dini Rehber’in öldürülmesinin ardından bazı komutanların duygusal ve ani tepkilerinden kaynaklandığını düşündü ve yeni Dini Rehber’in atanmasını beklemeye başladı. Ancak babasının yerine Mücteba Hamaney’in atanmasının ve saldırıların üzerinden haftalar geçmesinin ardından, özellikle de Amerikan saldırılarının hiçbir sınır tanımaması sebebiyle İran’daki rejimin Amerikan karşıtı unsurların kontrolünde istikrara kavuştuğu görüldü.

2- Ne var ki Amerika ve Yahudi varlığının yaptığı hesapların tutmadığı görülüyor. Zira İran’a saldırı düzenlediklerinde, üst düzey lider kadrosunu, nükleer tesislerini, sanayi merkezlerini ve füze fırlatma rampalarını hedef alan bu büyük ve ani operasyon için dört gün gibi kısa bir zaman dilimi belirledikleri ortaya çıktı. Tıpkı Amerikan güçlerinin Venezuela başkanını kaçırdığında başkan yardımcısı ve beraberindekilerin ABD’ye teslim olduğu gibi, rejimin başını ve birinci kademedeki yöneticilerini hedef alıp etkisiz hâle getirdiklerinde; ikinci kademedeki liderlerin de teslim olup şartlarına boyun eğeceklerini sandılar. Fakat bu senaryo İran’da gerçekleşmedi. Dini Lider Ali Hamaney ve bazı üst düzey yöneticileri etkisiz hale getirildiği halde Devrim Muhafızları dimdik ayakta kaldı ve bu saldırganlığa karşı koymaya ve düşmana saldırmaya karar verdiler. Dolayısıyla Amerika ile Amerika’nın uydusu olan İran arasında bir kopukluk meydana gelmiş oldu. Amerika’nın bu ilişki biçimini değiştirmek istediği aşikardır; aksi takdirde böylesi bir saldırıya kalkışmaz ve Yahudi varlığının, başta Dini Lider olmak üzere rejimin en önemli şahsiyetlerini hedef almasına izin vermezdi. Bu durum, Amerika’nın İran rejiminin politikasını bir uydu devleti olmaktan çıkarıp bir tabi devlet haline getirmeyi hedeflediğini göstermektedir. Ki böylece İran ile yapılacak müzakerelerde kendi şartlarını dikte edebileceğini düşünmüştür. Fakat bunu başaramamış ve dolayısıyla savaşı sürdürme kararı almıştır.

3- Amerika’nın asıl hedefinin İran rejiminin politikasını değiştirmek olduğu ve üst düzey birçok liderini hedef alması halinde rejimin bu saldırı karşısında direnip böylesi bir karşılık verebileceğini beklemediğini gösteren hususlardan biri de, ABD Savaş Bakanı Hegseth’in 10 Mart 2026 tarihinde yaptığı şu açıklamadır: “Onların tam olarak bu şekilde tepki vereceğini önceden tahmin ettiğimizi söyleyemem” Yine The New York Times gazetesinin 12 Mart 2026 tarihinde bilgi sahibi kaynaklardan aktardığı şu ifadeler de bunu doğrulamaktadır: “Buna karşın diğer danışmanlar, İran’ın üst düzey yönetiminin ortadan kaldırılmasının, savaşı sonlandırabilecek -Yani Amerika’ya teslim olacak ve şartlarını kabul edecek- daha pragmatik liderlerin idareyi devralmasına yol açacağı konusundaki inançlarını korudular.” Ancak bu teslimiyet beklentileri kısa sürede gerçekleşmeyince, Trump bu kez savaşın iki hafta içinde, belki de dört hafta içinde sonlandırılabileceğinden bahsetmeye başladı. Zira Trump, 2021 yılında Amerikan güçlerinin Afganistan’dan çekilirken düştüğü o zafer kazanamamış veya yenilmiş ve zelil bir imajla değil de her ne pahasına olursa olsun bir zafer görüntüsüyle savaşı sonlandırmak istemektedir. Trump, özellikle de önümüzdeki sonbaharda Kongre ara seçimlerinin olması ve bu seçimlerde yaşanacak bir kaybın 2028 yılındaki başkanlık seçimlerini doğrudan etkileyecek olması sebebiyle işler çığırından çıkıp daha da sarpa sarmadan ve kendisini ve partisini iç siyasette zora sokmadan önce savaşı sonlandırma arzusundadır. Bu yüzden Trump, gerçekte bir başarı elde edemese bile, iç kamuoyuna bir zafer anlatısı sunmanın gayreti içerisindedir. Bu amaçla 11 Mart 2026 tarihinde Amerikan Axios sitesine yaptığı açıklamada, “İran’da hedef alacağımız neredeyse hiçbir şey kalmadı. Askeri anlamda her şeyi bitirdik; ne donanmaları, ne iletişim ağları ne de bir hava kuvvetleri kaldı” ifadelerini kullanmıştır. Bu nedenle Trump, laf cambazlığı yaparak sanki zafer kazanmış gibi açıklamalar yapmaktadır. Tüm bunlar, Amerika’nın durumunun kaygı ve endişe verici olduğunu, hedeflerine hızlıca ve kayıpsız bir şekilde ulaşamadığını göstermektedir.

4- Trump, hedeflerine hızlıca ulaşamayınca yeni bir strateji olarak süreyi uzatma manevrasına başvurdu. Bu bağlamda Trump 22 Mart’ta 48 saatlik bir ültimatom verdiğini duyurdu, ardından 23 Mart’ta yaptığı açıklamada “yapıcı müzakereler” yürütüldüğü bahanesiyle bu ültimatomu beş güne çıkardı. Daha sonra, birbiriyle çelişen diğer açıklamalarının yanı sıra 26 Mart’ta süreyi on gün daha, yani 6 Nisan 2026 tarihine kadar uzattığını duyurdu. Trump bu stratejiyle, İran’ı teslim olmaya zorlamak için onun üzerinde psikolojik ve siyasi bir baskı kurmayı hedeflemektedir. Bu süre uzatmaları, ABD’nin İran’a ya da Hark adasına sınırlı bir kara harekâtı düzenlemek için bölgeye sevk edeceği askeri yığınağa bir kılıf da olabilir. Nitekim önceki saldırılar öncesinde benzer üsluplar izlemişti. Dolayısıyla Trump, bölgeye yeni askeri güç göndermek için manevra yapmaktadır. “Beyaz Saray ve ABD Savunma Bakanlığı’nın önümüzdeki günlerde Ortadoğu’ya en az 10 bin ilave muharip asker göndermeyi değerlendirdiği bildirildi. (2026.03.27 https://www.mepanews.com/) Yani Trump’ın bu diplomatik girişimi, daha önce olduğu gibi İran’ı aldatmak için yaptığı siyasi bir manevradır.

5- Trump ve küstahlığı için geriye güç yoluyla barış olarak adlandırdığı stratejiden, yani ateş altında müzakerelerden başka bir seçenek kalmamıştır. Bu doğrultuda Trump, savaşı sona erdirmek için Pakistan üzerinden İran’a 15 maddelik bir plan sunmuştur. Söz konusu plan şu maddelerden oluşmaktadır: “Birikmiş nükleer kapasitenin tamamen sökülmesi, nükleer silah edinme yönünde hiçbir zaman girişimde bulunulmayacağına dair taahhüt verilmesi, İran topraklarında uranyum zenginleştirmenin durdurulması, tüm zenginleştirilmiş materyalin yakın bir takvim çerçevesinde Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’na teslim edilmesi, Natanz, İsfahan ve Fordo tesislerinin devre dışı bırakılması ve imha edilmesi, İran içindeki tüm bilgilerin Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’na açılması, İran’ın “vekil güçler doktrininden” vazgeçmesi, bölgedeki müttefiklerine finansman ve silah desteğini durdurması, Hürmüz Boğazı’nın herkes için açık ve serbest bir deniz yolu olarak kalması, füze meselesinin daha sonra ele alınması; bu kapsamda sayı ve menzil üzerinde kısıtlamalar getirilmesi ve kullanımının yalnızca “meşru müdafaa” ile sınırlandırılması.” (25.03. 2026 el-Arab el-Cedid) Bu planın maddelerine bakıldığında, Trump’ın amacının, İran’ı uydu devlet olmaktan çıkarıp onu Amerika’nın her dediğini harfiyen yapan bir tabi devlete dönüştürmek olduğu açıkça anlaşılır. Uluslararası basında bile bunun bir teslimiyet belgesi yani bir tabi devlete dönüştürme belgesi olduğu yazılıp çizilmiştir. “Ancak Trump yönetiminin Pakistan aracılığıyla ortaya koyduğu plan, aslında bir teslimiyet belgesi niteliğindedir.” (2026.03.26 https://www.dohainstitute.org/) Trump, 24 Mart 2026 tarihinde gözde mareşali Pakistan Genelkurmay Başkanı General Asım Münir ile bir telefon görüşmesi gerçekleştirmiş ve onu, anlaşmayı Trump’ın şartlarıyla kabul etmesi için İran’a baskı yapmayı teşvik etmiştir. Ancak bunda da başarılı olamamıştır. İran, devlet televizyonu aracılığıyla yaptığı açıklamada Trump’ın bu planını reddettiğini duyurmuştur. Aslında bu reddediş, İran’ın bir “tabi devlete” dönüşmeyi reddettiği anlamına gelir. Buna karşılık İran, kendi beş maddelik planını sunmuştur. İran’ın talepleri arasında; “İranlı yetkililere yönelik suikastların durdurulması, ülkeye karşı yeni bir savaş açılmayacağına dair güvence verilmesi, savaş tazminatı ödenmesi, düşmanlıkların sona ermesi ve Hürmüz Boğazı üzerinde İran egemenliğinin tanınması” yer alıyor. (25.03.2026. Euronews) İran’ın sunduğu bu teklif, her ne kadar nükleer program ve balistik füze konularına değinmese de, Amerika’nın 15 maddelik planı ile hiçbir şekilde örtüşmemektedir... Dolayısıyla müzakerelerde hiçbir ilerleme kaydedilmemekte, olduğu yerde saymaktadır.

6- Ancak tüm bunlara rağmen, taraflar arasındaki iletişimin kapalı kapılar ardında ve dolaylı yöntemlerle devam ettiği görülmektedir. Zira İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, 31 Mart 2026 tarihinde El Cezire’ye yaptığı açıklamada, “Şu anda yaşananlar, doğrudan ya da bölgedeki dost ülkeler aracılığıyla yürütülen bir mesaj alışverişinden ibarettir.” dedi. ABD Başkanı Donald Trump’ın Orta Doğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff’tan doğrudan mesajlar aldığını belirten Arakçi, “Ancak bu süreç, müzakere yürüttüğümüz anlamına gelmiyor. İran’da belirli bir tarafla yürütülen herhangi bir müzakere söz konusu değildir. Mesajlar Dışişleri Bakanlığı üzerinden alınmakta, güvenlik kurumları arasında da iletişim sürdürülmekte ve tüm süreç, belirli bir çerçevede, hükümet aracılığıyla ve Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi’nin denetimi altında yürütülmektedir... “Müzakerelere ilişkin henüz bir karar almadık, ancak bu konuda değerlendirmelerimiz sürüyor ve savaşın sona ermesine yönelik şartlarımız açıktır. Ateşkesi kabul etmiyoruz, yalnızca İran’da değil, tüm bölgede savaşın tamamen sona ermesini istiyoruz. Bu kapsamda şartlarımız, saldırıların tekrar etmeyeceğine dair garanti verilmesi ve uğranılan zararların tazmin edilmesini içeriyor” ifadelerini kullandı.” Arakçi’nin bu ifadeleri tam anlamıyla iki yüzlü/çift dilli bir mahiyete sahiptir, zira hem temasların olduğunu kabul etmekte hem de müzakerenin olmadığını iddia etmektedir! Her hâlükârda bu durum, İran rejimi içerisinde müzakereye dünden razı olan bir kanadın varlığına delalet etmektedir. Aynı zamanda bu, Arakçi’nin da belirttiği üzere aralarındaki temasların devam etmesi sebebiyle Amerika’nın her an savaşı durdurup müzakerelere başlayabileceğini de göstermektedir. Ancak Devrim Muhafızları, rejim içerisindeki diğer unsurlara göre daha sert bir tutum sergilemektedir. Zira hâlâ Amerika’nın Körfez bölgesindeki, çevresindeki ve işgal altındaki topraklardaki çıkarlarını hedef almakta ve müzakereleri reddetmektedirler.

7- Yukarıdaki noktalar dikkatle incelenip üzerinde derinlemesine düşünüldüğünde, sorunun birinci bölümüne verilecek cevabın şu şekilde özetlenebileceği açığa çıkar:

A- Devrim Muhafızları; İran’ın Amerikan nüfuzundan tamamen kurtulması, tekrar onun uyduluğuna dönmemesi, aksine bağımsız bir devlet haline gelmesi için ciddi bir direniş göstermektedirler: “İran Devrim Muhafızları, düşmanların Hürmüz Boğazı’ndaki her türlü hamlesinin, deniz kuvvetlerinin kararlı bir misillemesiyle karşılaşacağını söyledi.” (04.03.2026 MTV Lübnan) “İran Devrim Muhafızları Sözcüsü İbrahim Zülfikari Perşembe günü yaptığı açıklamada, düşmanlar zelil olup teslim olana kadar savaşın devam edeceğini vurguladı ve saldırıların daha sert ve geniş bir tempoda süreceğini belirtti.” (02.04.2026 El-Eyyam News) “Trump’ın, ancak yeniden açılması halinde ateşkesi değerlendireceğini açıkladığı bir dönemde; İran Devrim Muhafızları Çarşamba günü yaptığı açıklamada, stratejik Hürmüz Boğazı’nın ülkenin düşmanlarına kapalı kalmaya devam edeceğini vurguladılar.” (01.04.2026 Ahbar El-Yevm) Devrim Muhafızları, kendilerine ait bir Telegram kanalı üzerinden yaptıkları açıklamada, “Bundan sonra her suikasta karşılık bir Amerikan şirketinin yerle bir edileceğini” belirttiler. (01.04.2026 El Arabiya)

B- İran’daki rejimin mensupları ise güç ile zafiyet arasında bocalayıp durmaktadırlar. Onların (en büyük temennisi), güçleri yettiği müddetçe İran’ın Amerika’nın uydusu olarak devam etmesini sağlamaktır. Bölgedeki pek çok devlet gibi İran’ın da Amerikan ajanı bir tabi devlet haline gelmesi onlar için pek de büyütülecek bir mesele değildir. Öyle görünüyor ki, Trump’ın İran içinde kendileriyle konuşabileceği (uygun) adamları mevcuttur: “ABD Başkanı Donald Trump, 23 Mart 2026 Salı akşamı yaptığı açıklamada; “İran’da doğru kişilerle muhatap olduğunu” söyledi; ABD ile konuşan kişilerin kimler olduğu sorulduğunda ise Trump, “Çünkü onların öldürülmesini istemiyorum” cevabını verdi. (23.03.2026 France 24) “Pakistanlı bir kaynak, Reuters’e yaptığı açıklamada; Pakistan’ın Washington’a yaptığı “Eğer onlar da öldürülürse konuşacak kimse kalmaz” uyarısının ardından, İsrail’in, Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ile Meclis Başkanı Mohammad Bagher Kalibaf’ı suikast listesinden geçici olarak çıkardığını ifade etti.” (26.03.2026 El Cezire)

C- Trump’ın bu savaştaki asıl gayesi; İran’ı emirlerini harfiyen uygulayan, petrol ve gazını bizzat kontrol ettiği, Hürmüz Boğazı’ndaki nüfuzun aslan payının kendisine ait olduğu bir tabi devlete dönüştürmektir! Kuşkusuz Amerika, savaşın hedeflerini azami ölçüde gerçekleştirecek bir tempoda seyretmesini istemektedir. Bu yüzden İran, Körfez’deki enerji tesislerini hedef alarak karşılık verse ve petrolün varil fiyatı zirve yapsa bile, Amerika, İran’daki enerji tesislerini vurarak gerilimi tırmandırma yoluna gidebilir, Hürmüz Boğazı’nı trafiğe açmadan yani İran’a ait veya İran’ın izin verdiği petrol tankerlerinin Umman Denizi’nden geçişini engelleyerek Hürmüz Boğazı’nı abluka altına alabilir.

* Rejim içerisinde Amerika’nın adamları olduğu sürece Trump’ın İran’ı bir tabi devlet hâline getirme hayalleri sona ermeyecektir... Amerikan yanlısı unsurlar iktidarı ele geçirdiklerinde ancak Trump’ın rüyaları gerçekleşmiş olacaktır.

* Ancak, savaşın seyrine göre Trump’ın bu adamlardan ümidi kesilir ve Devrim Muhafızları şu an olduğu gibi askeri olarak direnmeye devam eder ve ülkenin bütünlüğünü yeniden sağlarlarsa, işte o zaman İran bağımsızlığa doğru yönelecektir. Zira bu savaş, İran’ı Amerika’nın bir uydusu olmasını sağlayan son köprüyü de yıkıp atmıştır.

İkincisi: Sorunun Lübnan ile ilgili ikinci kısmı: Yahudi varlığı Amerika’nın onayıyla Lübnan’ın Güney’ini Litani Nehri’ne kadar ilhak etmeye mi çalışıyor?

1- Lübnan’a gelince; El Cezire, 26 Mart 2026 tarihinde kaynaklara dayandırdığı haberinde “İran’ın, arabuluculara Lübnan’ın her türlü ateşkesin bir parçası olması gerektiğini bildirdiğini.” aktardı... Yisrael Katz 24 Mart 2026 tarihinde yaptığı açıklamada, Yahudi varlığı güçlerinin Güney Lübnan’da Litani Nehri’ne kadar uzanan bir bölgeyi kontrol altına alacağını duyurdu. Katz “Yerlerinden edilen siviller, İsrail’in kuzeyinde yaşayanların güvenliği sağlanmadan Litani’nin güneyine geri dönemeyecekler... Hizbullah’ın kullandığı Litani Nehri üzerindeki beş köprünün tamamını havaya uçurduk, Geri kalan köprüleri de kontrol edeceğiz ve Litani Nehri’ne kadar uzanan bir güvenlik bölgesi oluşturacağız.” dedi. (26.03.2024 Şarku’l Avsat) Lübnan Başbakanı da 19 Mart 2026 tarihinde CNN’e yaptığı açıklamada, Donald Trump’a bir mesaj gönderdiğini belirterek, “Sayın Başkan Trump’a, İsrail tarafıyla derhâl müzakerelere başlama konusundaki hazır olduğumuzu vurgulamak isterim.” dediğini kaydetti.

2- Buna göre Yahudi varlığının açıklamaları, Güney Lübnan’da Litani Nehri’ne kadar bir tampon bölge oluşturulacağına işaret etmekte ve bu bölgenin Lübnanlı sakinlerden boşaltılacağından bahsetmektedir. Ancak güneydeki direniş sebebiyle Yahudi varlığı ordusunun bunu gerçekleştirmesi hiç de kolay değildir. Zira Yahudi varlığı, Allah’ın ipini kopardıktan sonra insanların ipine tutunmadan savaşabilecek bir topluluk değildir. Dolayısıyla Amerika’nın saldırganlığı sona erdiğinde, Yahudi varlığı da otomatik olarak saldırılarını sona erdirecektir.

Üçüncüsü: Sorunun üçüncü kısmı, İslam’ı ve Müslümanları yeniden izzete kavuşturacak, küfür ve kâfirleri de zillete düşürecek olan Hilafet Devleti ile ilgili:

1- İslam beldelerinin mevcut yöneticilerinde hiçbir hayır yoktur; dolayısıyla onların doğru yola dönmelerini beklemek beyhudedir. Bu sebeple, ancak İslam Ümmeti’ne bel bağlanabilir. Ümmet, kendine ait bir devleti kurduğunda, o zaman doğru ve çelikten bir iradeye sahip, basiretli bir siyasi liderlik altında Raşidi Hilafet devletinde tek bir vücut olarak birleşeceklerdir... Ümmetin kahramanlıkları, tarih sayfalarına nakşedilmiştir. Dönemin en büyük iki imparatorluğu olan Pers ve Roma’yı birkaç yıl içinde yerle yeksan etmişlerdir. Milletler boyun eğene, devasa ordular önlerinde hezimete uğrayana ve kralların, imparatorların ve Kisraların taçları ayakları altına serilene kadar fetihlerini yeryüzünün doğusuna ve batısına kadar taşımaya devam etmişlerdir. İşte Amerika’nın sonu da böyle olacaktır! Allah’ın izniyle beli kırılacak, üslerini kapatmaya, askerlerini büyük bir utanç ve yenilgi içinde zillet ve hüsran kuyruğunu kıstırarak Atlas Okyanusu’nun ötesine çekmeye mecbur kalacaktır. Böylece Trump ve benzerlerinin burnu yere sürtülecektir.

قُل لِّلَّذِينَ كَفَرُواْ سَتُغْلَبُونَ وَتُحْشَرُونَ إِلَى جَهَنَّمَ وَبِئْسَ الْمِهَادُ “İnkâr edenlere de ki: “Siz mutlaka yenilgiye uğrayacak ve toplanıp cehenneme doldurulacaksınız. Orası ne fena yataktır!” [Ali İmran 12]

İran’ın Körfez’deki Amerikan askeri üslerine darbeler indirdiği doğrudur, Yahudi varlığına da benzer darbeler indirdiği de doğrudur ve bu darbelerin belirli bir güç seviyesi taşıdığı da doğrudur. Ancak Hilafet Devleti kurulmadıkça İranlı yöneticilerin Amerika’yı bozguna uğratması ve onu kendi kazdığı kuyuya düşürmesi mümkün değildir. Hilafet, Allah’a yardım edecek, Allah’ın hükümlerini uygulayacak ve dolayısıyla Allah’ın izniyle Allah’ın yardımına mazhar olacaktır. Adaleti ve cihadı ile dünyayı aydınlatacak, Allah da onu zaferiyle şereflendirecektir:

إِنْ تَنْصُرُوا اللهَ يَنْصُرْكُمْ وَيُثَبِّتْ أَقْدَامَكُمْ “Ey iman edenler! Eğer siz Allah’a (Allah’ın dinine) yardım ederseniz O da size yardım eder, ayaklarınızı kaydırmaz.” [Muhammed 7] İşte o zaman Amerika’ya maskesi düşene dek ders üstüne ders verilecektir. Zira Amerika bugün Müslümanlarla bizzat onların topraklarını ve havaalanlarını kullanarak savaşmakta; Yahudi varlığına yönelen saldırıları püskürtmek için de ajanlarını ileri sürmektedir. Hilafet devleti, bu işbirlikçilerin kalelerini başlarına yıkacak ve onları en rezil şekilde kalelerinden söküp atacaktır. Hilafet, bu kutlu yolda Müslüman halkları seferber edecek ve gücü, Müslüman coğrafyasının dışındaki Amerikan üslerine dahi yok eden coşkun bir sele dönüşecektir. Öyle azgın bir tufan kopacak ki; yolundaki tüm tağutların tahtlarını yerle bir edecek, Filistin’i özgürleştirecek ve Yahudi varlığını ayaklar altında çiğneyecektir. Her ne kadar birçok kişi bunu hayal olarak görse de bu, Allah’ın izniyle kolay ve mümkündür. Zira ümmet, akıp giden bir nehir gibi coşkun bir akideyi bünyesinde barındırmakta, şiddetli ve giderek artan zulümlerinden ötürü Amerika ve Yahudilere karşı içinde büyük bir kin beslemektedir. Bu zafer sahnelerine tanık olunacağı gün Allah’ın izniyle hiç de uzak değildir. Allah Subhânehu ve Teâlâ, o büyük zaferine izin verdiğinde bu zafer sahneleri gerçekleşecektir. Belki de İslam Ümmeti’nin o gün yapacakları ve savaş meydanlarında dillendireceği hakikatler, kalemin şu an tarif edebileceğinin çok daha ötesinde olacaktır. Allah, bu dünyadaki sünnetini şu kavli üzerine bina etmiştir:

وَكَانَ حَقّاً عَلَيْنَا نَصْرُ الْمُؤْمِنِينَ “Müminlere yardım etmek ise üzerimizde bir haktır.” [Rum 47]

H.17 Şevval 1447
M.04 Nisan 2026

Devamını oku...

Türkiye: "Aksa'yı Kurtarın! ABD'ye Karşı Durun!" Yürüyüş ve Basın Açıklamaları

  • Kategori Türkiye
  •   |  
Hizb-ut Tahrir / Türkiye Vilayeti:
"Aksa'yı Kurtarın! ABD'ye Karşı Durun!" Yürüyüş ve Basın Açıklamaları

Hizb-ut Tahrir Türkiye Vilayeti, "Aksa’yı Kurtarın! ABD’ye Karşı Durun" başlığıyla Türkiye’nin dört bir yanında gerçekleştirdiği basın açıklamaları ve yürüyüşlerle; gasıp Yahudi varlığının zulmünü, sömürgeci ABD’nin küstahlığını ve İslam beldelerindeki yöneticilerin bu zillet karşısındaki sessizliğini telin etti.

Cuma günü Mersin’de başlatılan eylemler, Pazar günü Adana, Ankara, Aydın, Bursa, Düzce, Gaziantep, İstanbul, İzmir ve Kocaeli şehirlerinde gerçekleştirilen programlarla devam etti. Meydanlarda bir araya gelen Müslümanlar, "Tek Ümmet, Tek Devlet, Tek Çözüm: Hilafet" sözleriyle arzın ve semanın şahitliğinde hakikati seslendirdiler.

Ulus Meydanı’nda Ordular Aksa’ya Çağrısı

Başkent Ankara’daki program, Hacı Bayram Camii’nde kılınan öğle namazının ardından Ulus Meydanı’na yapılan yürüyüşle başladı. Sunumunu İsa Aslan ve Mustafa Onuk'un üstlendiği etkinlikte, basın açıklamasını Emre Taş okudu.

Açıklamada, Gazze’de iki yılı aşkın süredir devam eden soykırımın insanlık tarihindeki en kara lekelerden biri olduğu vurgulanarak şu ifadelere yer verildi:

Gasıp Yahudi varlığı; hastaneleri, camileri ve okulları hedef alarak kadın-çocuk demeden kardeşlerimizi katletmeye devam etmektedir. Sömürgeci ABD’nin himayesinde yürütülen bu katliamlara karşı, "barış tiyatrosu" adı altındaki diplomatik süreçlerin işgali meşrulaştırmaktan başka bir işe yaramadığı belirtildi.

Müslümanların başındaki yöneticilerin "kırmızı çizgiler" söyleminin içinin boş olduğu, Mescid-i Aksa ibadete kapatılırken dahi somut bir adım atılmamasının tarihte eşi görülmemiş bir zillet olduğu ifade edildi.

İslam ümmetinin yaşadığı bu krizlerin temel sebebinin siyasi irade eksikliği olduğu, bu zilletten kurtuluşun ancak Nübüvvet metodu üzere kurulacak olan Râşidî Hilafet ile mümkün olacağı hatırlatıldı.

Üsküdar’da İzzet ve Direniş Ruhu

İstanbul’daki programımızda Müslümanlar, Fıstıkağacı’ndan Üsküdar Meydanı’na kadar omuz omuza yürüyerek Filistin’in yalnız olmadığını gösterdi. Ensar Kurtuluş’un sunumunu yaptığı programda basın açıklamasını Hizb-ut Tahrir Türkiye Medya Bürosu Üyesi Muhammed Emin Yıldırım okudu.

Programda ayrıca Araştırmacı Yazar Ahmet Varol ve Hamas yetkilisi Talal Nassar, ümmetin birlik olması ve yöneticilerin orduları harekete geçirmesi gerektiğine dair konuşmalar gerçekleştirdiler.

Meydanlarda sık sık “Ordular Aksa’ya”, “Kürecik, İncirlik, Ne Bu Rezillik” ve “Tek Çözüm Hilafet” sloganları atıldı.

Programlar dualarla nihayete erdi:

“Allah’ım, yeniden Nübüvvet metodu üzere İkinci Râşidî Hilafet Devleti’ni kurmayı bizlere nasip eyle. Hilafet’in ordularıyla Kudüs’ümüzü ve Mescid-i Aksa’mızı geri almayı, Râşid bir Halifenin arkasında saf tutmayı bizlere müyesser eyle!”

Pazar, 5 Nisan 2026 M. - 18 Şevval 1447 H.

turkiye vilayeti

“Aksa'yı Kurtarın! ABD'ye Karşı Durun!” - Ankara

turkiye vilayeti

“Aksa'yı Kurtarın! ABD'ye Karşı Durun!” -İstanbul

turkiye vilayeti

turkiye vilayeti

İlgili Bağlantılar:

Devamını oku...

Yahudi Varlığının Vahşeti ve Hain Yöneticilerin Sessizliği

Yahudi varlığı parlamentosu Knesset’te, Filistinli esir kardeşlerimiz hakkında idam cezasını öngören yasanın onaylaması; gazaba uğramış Yahudilerin zorbalığının ne dereceye vardığının apaçık bir delilidir. Bu mücrim yasanın; Gazze’de eşi benzeri görülmemiş katliamların sürdüğü ve Mescid-i Aksa’nın kapatıldığı bir dönemde onaylanmış olması da ayrıca çok daha vahim bir durumdur. Bu sadece yasal bir belge olmaktan öte Mübarek Toprak Filistin ve çevresinde Müslümanlara karşı yürütülen soykırım savaşının yasallaştırılması anlamına gelmektedir.

30 Mart 2026’da, sözde Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir başkanlığındaki bir lanetliler çetesi, Knesset koridorlarında bu kararı kutlamak için kadeh tokuşturdular. Ben-Gvir’in idam sehpası şeklinde bir rozet takması ve bunu “ulusal bir gurur” olarak adlandırması, iki milyarlık İslam Ümmeti ile alay etmektir ve Müslümanlara yönelik düşmanlığın en aşağılık tezahürüdür.

Yahudi varlığı Gazze halkının oluk oluk kanını akıtırken, Mescidi Aksa’yı kapatıp 6 bin Filistinli esir için idam sehpaları kurarken, İslam ülkelerindeki hain rejimlerin ölüm sessizliğine bürünmesi ise işin daha da acı ve can yakıcı tarafıdır! Bu rejimler, sanki hiçbir şey olmamış gibi Yahudi varlığıyla diplomatik ilişkilerini, resmi görüşmelerini ve ticari bağlarını sürdürmektedirler; böylece işlenen katliam ve zulümlerde ona ortak olmaktadırlar. İçi boş kınamaları ise, halkların öfkesini yatıştırmak için kullandıkları bir maskeden başka bir şey değildir.

Bu ihanet silsilesinde, Özbekistan rejiminin ve Müftü yönetimindeki Din İşleri İdaresi’nin rolü de ayrıca ibretliktir. Zira Özbek rejimi, mazlum Müslümanların çıkarlarını kararlılıkla korumak yerine, Yahudi varlığıyla siyasi ve ekonomik işbirliğini ve diplomatik ilişkilerini güçlendirmeye devam etmektedir. Hakkı haykırarak halkı uyandırması ve mazlumlara yardım etmeye çağırması gereken o sözde “âlimler” ise; idama mahkûm edilen kardeşlerimizin haklarını savunmak yerine Başkan’ın icraatlarına dua etmekten ve şükür vaazları vermekten başka bir şey yapmamaktadırlar.

Özbek rejimine, diyanet işlerine ve Müftüye diyoruz ki: artık hiçbir mazeretiniz ve hüccetiniz kalmamıştır; Tüm kırmızı çizgileri aşmış bulunuyorsunuz. Mücrim Yahudi varlığı ile dostluk kurduğunuz gün tüm kırmızı çizgileri aştınız. Özellikle din adına konuşan o “cübbeli ve sarıklı” güruha da diyoruz ki siz Allah’ın dinini az bir dünya menfaati karşılığında sattınız ve yöneticilerinizi Allah’tan başka rabler edindiniz! Bunun sonucunun her iki cihanda da zillet ve rüsvaylık olduğunu göreceksiniz. Bilin ki, bugün desteklediğiniz bu yöneticiler yarın işleri bitince sizi kolayca terk edecekler; Hesap günü Allah’ın huzurunda “Neden hakkı söylemediniz?” diye yakalarınıza yapışacaklardır. Bunun olacağında hiç bir şüphe yoktur. Eğer tövbe etmezseniz, o gün hâliniz son derece acı ve utanç verici olacaktır.

Ülkemizdeki Müslümanlara da diyoruz ki, Mübarek Filistin davası, tüm Ümmetin davasıdır. Yahudilerin esaretinde bulunan kardeşleriniz sadece sizin dualarınıza değil, aynı zamanda sizin pratik eylemlerinize de muhtaçtırlar. Gaspçı Yahudi varlığı onların idamına hükmederken, sadece dua etmekle ve af dilemekle yetinmek üzerinizdeki sorumluluğu ortadan kaldırmaz. Elinizden gelen her yolu kullanmalı; rejime, müftüye ve dinî kurumlara doğrudan ya da dolaylı baskı kurmalısınız. En azından onların duruşunun sizin duruşunuz olmadığını, aksine Filistin’deki kardeşlerinizin, yani hakkın ve adaletin safında yer aldığınızı açıkça göstermelisiniz.

Ve en önemlisi; sömürgeci Amerika ve Yahudi varlığının Gazze’de, Libya’da ve Irak’ta Müslümanlara karşı had safhaya varan katliamlarına, zulmüne ve zorbalığına son vermenin yegâne yolunun Hilafet Devleti’ni ikame etmek olduğunu idrak etmelisiniz! O zaman o mübarek devletimiz Hilafet, Mescidi Aksa’nın prangalarını parçalayacak, bölgedeki katliamlara son verecek ve Müslüman kardeşlerimizin boyunlarına dolanan o darağacı iplerini, bizzat o lanetli Yahudilerin boynuna geçirecektir. Nitekim Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

إِنَّمَا الإِمَامُ جُنَّةٌ يُقَاتَلُ مِنْ وَرَائِهِ وَيُتَّقَى بِهِ “İmam ancak bir kalkandır. Arkasında savaşılır ve onunla korunulur.”

Devamını oku...

Müslümanların Kanı Üzerinden Amerika’ya Hizmet Yarışı!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Müslümanların Kanı Üzerinden Amerika’ya Hizmet Yarışı!

 

Haber:

ABD ve Yahudi varlığının İran’a yönelik saldırılarıyla başlayan savaşın sona ermesi için yürütülen müzakerelerin tıkanması üzerine ABD basını, Türkiye ve Mısır’ın tıkanan diplomatik süreci yeniden canlandırmak için harekete geçtiğini ifade etti. Sürece ilişkin konuşan kaynaklar, ABD ve İran arasındaki olası müzakereler için İstanbul’a işaret etti. (2026.04.04 www.hurriyet.com )

 

Yorum:

Pakistan’ın ardından şimdi de Türkiye ve Mısır rejimleri, efendileri Amerika’yı içine düştüğü İran açmaz ve çıkmazından kurtarmak için seferber olmuş durumda. Pakistan’ın diplomatik kuryelik yapmasının hemen ardından Türkiye ve Mısır rejimlerinin de sahneye çıkıp kuryelik rolüne soyunmaları İran bataklığına batan sömürgeci efendilerine onurlu bir çıkış sağlamak için nasıl canhıraş çalıştıklarının açık bir kanıtıdır. Zira onlar, efendileri sömürgeci Amerika’nın bölgedeki çöküşü veya zayıflamasının, doğrudan doğruya kendilerinin de çöküşü ve sonu olacağını çok iyi biliyorlar.

Yazık, Türkiye, Mısır ve Pakistan’daki aşağılık bu hain rejimler, İslam Ümmeti’nin gücünü ve kaynaklarını, Amerika’yı içine düştüğü bataklıktan kurtarmak için seferber etmektedirler. Gazze iki yıldır kan ağlarken, katliam ve soykırım altında inim inim inlerken neredeydiler? Neden harekete geçip Yahudi varlığını tarihe gömmediler? Neden oluk oluk akan Müslüman kanına sadece izlemekle yetindiler? Efendileri Amerika için gösterdikleri aynı hassasiyeti neden Müslüman Gazze halkı ve Mescidi Aksa için göstermiyorlar?

Ajan rejimlerin, efendileri küstah Trump’ı içine düştüğü bataklıktan kurtarmak için sergiledikleri bu telaş ve seferberlik hali, bu hain ve uşak rejimlerin iktidarlarını koruma güdüsüyle hareket ettiklerinin ve sömürgeci Amerika’ya olan göbek bağlarının ne denli derin olduğunun tescilidir. ABD ve beslemesi Yahudi varlığı Gazze, Lübnan ve İran’da Müslümanların üzerine bomba yağdırırken, Ankara ve Kahire’nin diplomatik süreç peşinde koşması, celladın elindeki bıçağı bileylemekten başka bir şey değildir. Her gün televizyon karşısına geçip ulusal savunma ile övünen, “küresel” devlet olmaktan dem vuran, sahte kahramanlık anlatıları sunan Erdoğan, Müslümanların dertlerine derman olmak için değil, sömürgeci kâfir Amerika’ya onurlu bir çıkış sunmak üzere adeta bir itfaiye eri gibi sahaya sürülmüştür. Müzakereler için İstanbul’un işaret edilmesi ise, Hilafet’e başkentlik yapmış bu aziz şehrin ve bu halkın İslami kimliğine yapılmış bir hakarettir, ihanettir.

Bu rejimlerin, kışlalarına hapsettikleri devasa ordularını seferber edip İran’da, Filistin’de, Lübnan’da ve diğer bölgelerde akan Müslüman kanının intikamını almak, “kırmızı çizgileri” olduğunu söyledikleri Mescidi Aksa’yı Yahudilerin pisliğinden temizlemek yerine bu orduları Trump’ın Barış Kurulu’nda meze yapmaları, Amerika’nın beslemesi Yahudi varlığını bölgede kalıcılaştırmak için Gazze’ye göndermeleri bunların ne denli ihanet çukuruna battıklarının en bariz göstergesidir. Bu durum, bu rejimlerin İslam’a ve Müslümanlara değil, başta Amerika olmak üzere sömürgeci Batı’ya hizmet etmek üzere kurgulanmış sanal yapılar olduğu kanıtlar.

Amerika’yı kıble edinenler, izzeti Allah katında değil de kâfirlerin yanında arayanlar, şunu iyi bilmelidirler ki ebediyen zilletten kurtulamayacaklar, tarihin karanlık sayfalarında ihanetleri ve acziyetleri ile anılacaklardır. Amerika ve Yahudilerin bölgede Müslümanlara karşı yürüttükleri Haçlı Seferi ve İslam ülkelerindeki ajan rejimlerin ihanetleri; İslam Ümmeti’nin bu sahte yöneticilerden kurtulup, sömürgecileri ve onların nüfuzlarını İslam beldelerinden söküp atacak olan yegâne güce, Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafet’e ne kadar muhtaç olduğunu bir kez daha gözler önüne sermektedir.

«إِنَّمَا الْإِمَامُ جُنَّةٌ، يُقَاتَلُ مِنْ وَرَائِهِ وَيُتَّقَى بِهِ»
“İmam (Halife) ancak bir kalkandır; onun arkasında savaşılır ve onunla korunulur.”

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ercan Tekinbaş

 

Devamını oku...

Güçler Arası Büyük Dengesizlik ve Çaresizlik: Devrim, Suriye'nin Aklını Nasıl Yeniden Şekillendirdi?

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Güçler Arası Büyük Dengesizlik ve Çaresizlik: Devrim, Suriye'nin Aklını Nasıl Yeniden Şekillendirdi?

 

Haber:

Son günlerde Suriye’nin çeşitli illeri, işgalci Yahudi varlığının hapishanelerindeki Filistinli esirlere destek vermek ve Knesset’in kısa süre önce kabul ettiği esirlerin idamına ilişkin yasayı protesto etmek amacıyla, protesto eylemlerini ve kitlesel gösterileri temsil eden geniş çaplı halkçı faaliyetlere tanık olmuştur. Bu hareketlerin en belirgin olanları Dera ve Kuneytra illerinde yaşandı; zira katılımcılar direnişi destekleyen sloganlar attılar ve bu sahne, Suriye halkının Filistin davasına yönelik ilgisinin giderek arttığını yansıtmaktadır.

Bu etkinlikler, Yahudi varlığı çevrelerinde ve oradaki sosyal medya platformlarında büyük bir yankı uyandırdı. Zira kullanıcılar, gösterileri ve Yahudi bayraklarının yakılmasını belgeleyen videoların yaygınlaşmasından duydukları endişeyi dile getirerek, sahneyi eşi benzeri görülmemiş ve endişe verici olarak nitelendirdiler.

Yahudilerin yorumlarında, çocukların bu etkinliklere katılarak esirler için marşlar söylediklerine de dikkat çekildi. Yahudi analistler, bu sahnelerin erken yaşta kökleşen düşmanca bir söylemi yansıttığını değerlendirerek, bunun gelecek nesillerin bilinç oluşumu üzerindeki sonuçları konusunda uyarıda bulundular. Tepkiler, Suriye devletinin Filistin meselesine yönelik gelecekteki herhangi bir yönelimini engelleme gerekçesiyle Dera’nın ve diğer Suriye bölgelerinin işgal edilmesini talep eden açık Yahudi çağrıların yapılmasına kadar tırmandı.

Buna karşılık gözlemciler, bu gösterilerin büyüklüğü ve verdiği mesajlar açısından Suriye’nin güncel bağlamında dikkat çekici bir olgu oluşturduğunu belirtirken, bunların önceki siyasi koşullar altında gerçekleşmesi mümkün olmayan, halkın kendini ifade etme biçimindeki derin dönüşümleri yansıttığını vurguladılar.

Yorum:

Ne bekliyordunuz?! Devrimin on yılı aşkın süresince tanık olduğumuz şey, sadece despot bir güçten kurtulmak değildir; aksine eskimiş mefhumlara ve fikirlere karşı da bir devrimdi; zira “Göz iğneye karşı koyamaz”, “Duvar dibinde yürü” ve “Bin göz ağlasa da annemin gözü ağlamaz” gibi mefhumlar, Esad rejiminin bencilliği ve korkuyu nefislerde pekiştirmek için kullandığı araçlardı.

Nitekim devrim başladığında, bu zincirleri kırmış ve mefhumları düzeltmiştir; zira bir annenin sabırla oğluna veda ettiğini gördüğümüz gibi her şehit cenazesi ile birlikte daha da alevlenen halkın iradesi karşısında, rejimin “asla yıkılmayacak” efsanesinin nasıl çöktüğünü de gördük. Bugün yaşananlar, bu doğru bilinçlendirmenin doğal bir sonucudur.

Yıllar boyunca Esad rejimi, Yahudi varlığını yenilmez bir güç olarak tanıtmış ve onunla barış yapmanın hayatta kalmak için tek seçenek olduğunu savunmuştu. Ancak gerçeklik bunun tam tersini kanıtlamıştır; zira muhlis mücahitlerden oluşan küçük bir grubun, bu varlığın askerlerini nasıl bozguna uğratıp onları kaçırdığını ve işgal söyleminin de hegemonyadan varlığa dönüştüğünü gördük. Sadece birkaç ay içinde kurtuluş somutlaşmış olup bu fikir, Neva’daki Haraş el-Cübeyliye ile Beyt Cin bölgesindeki çatışmaların ardından kesinleşti; zira bu iki olay, gerçekten bu düşmanın zayıflığını kanıtlamıştır.

İnsanların mefhumlarını saptırmaya çalışanlar başarısızlığa uğramıştır; bugün yaşananlar ise, Peygamberimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in tek bir beden olarak tanımladığı bir ümmetin doğal bağlamıdır. Bu yüzden halkın bilincini ve kimliğini yeniden kazandıktan sonra, Şam’ın onuru ve devriminin, Filistin’in acısıyla etkileşime girmesi son derece doğaldır. Bu ise, birçok kişinin her fırsatta ortadan kaldırmaya çalıştığı ancak gerçekliğin gücünün kendini dayattığı doğal bir birleşme durumudur.

Olanlara şaşırmayın ve güç ya da fikir yoluyla buna karşı durmayın; yoksa halklar sizi, Esad rejimini koyduğu o düşman kategorisine koyar. Zira durumlar gelişmekte ve her olayla birlikte insanların bilinci daha da güçlenmektedir. Dolayısıyla bu akıma karşı durmak büyük bir hata ve tehlikedir; zira çarpıtma eylemleri, sahibini Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in davetiyle savaşanların safına koyar; o halde kendinizi, bu konuma koymaktan sakının.

Bölge değişmekte olup büyük hedeflere yaklaşmak, her zamankinden daha yakındır. Meydana gelenler, fıtratlarını geri kazanan ve mefhumlarını düzelten mübarek insanlar tarafından yapılan mübarek bir harekettir… Allah’a hamd ve şükürler olsun.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Abdu ed-Della - Suriye

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER