Pazartesi, 23 Rebiu’s Sânî 1448 | 2026/10/05
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Irak Hükümeti Sahte Bir Bağımsızlığı ve Hayali Bir Egemenliği Kutluyor!

Bakanlar Kurulu, 30 Eylül 2026 Çarşamba gününden 3 Ekim Cumartesi gününe devlet kurumlarında resmî tatil ilan edilmesine karar verdi. Başbakanlık Basın Ofisi, bu kararın Irak ile Amerika arasında Eylül 2024’te varılan ve ABD liderliğindeki uluslararası koalisyonun askeri görevlerinin sonlandırılmasını ve güvenlik ilişkilerinin ikili ortaklık çerçevesine dönüştürülmesini öngören anlaşmanın tamamlayıcısı olarak alındığını belirtti.

Sömürgeci kâfir Batı’nın Osmanlı Hilafeti’ni yıktıktan sonra kurduğu devletçikler ve Müslümanların işlerini üstlenen Ruveybida yöneticiler; Müslümanları aldatmayı ve hezimetleri onlara zafermiş gibi sunmayı her zaman adet edinmişlerdir. Nitekim Sykes-Picot Anlaşması’nın ardından kurulan bütün bu küçük devletçiklerin birer “Bağımsızlık Günü” vardır. Oysa bu günler, işgalci askerî güçlerin Müslüman beldelerinden çekildiği; fakat çekilmeden önce ülkenin siyasi düzenini kendi çıkarlarına göre şekillendirdikleri ve çıkarlarını koruyan ajan yöneticileri başa getirdikleri ve onların da halkı demir ve ateşle yönettikleri günlerdir.

Evet, sömürgeci kâfirin askerî varlığı Müslümanların evlatlarını harekete geçirmiş ve birçok Müslüman beldesinde işgalcilere karşı şiddetli bir direniş göstermişlerdir. Bu direnişler işgalcileri öylesine zor durumda bırakmıştır ki işgalci, ülkede kalmasının hem maliyetli hem de tehlikeli olduğunu anlamıştır. Dolayısıyla Müslümanların siyasi bilinçsizliğinden yararlanarak onları aldatmış, onlara sahte ve şekli bir bağımsızlık vermiştir. Ama diğer yandan siyasi, ekonomik ve kültürel sistem üzerindeki hâkimiyetini sürdürmüştür.

Bugün Irak hükümeti bir kez daha “Egemenlik ve Bağımsızlık Günü” ilan etmektedir. Hâlbuki yakındaki de uzaktaki de, bu yaralı ülkenin kendi işlerinde gerçek anlamda hiçbir yetkiye sahip olmadığını gayet iyi bilmektedir!

Başbakan hangi egemenlikten söz ediyor? Kendisi başbakanlık makamına Amerika’nın emri ve onayıyla gelmedi mi?

Hangi egemenlikten söz ediyor? Peki Amerika’nın yönlendirmesi olmadan ve İran büyükelçisi hazır bulunmadan ülkenin güvenliğiyle ilgili bir meselede karar alabiliyor mu?!

Allah aşkına hangi bağımsızlıktan söz ediyor? Ülkenin siyasal sistemini ve anayasasını Amerikan işgalcisi şekillendirmedi mi?!

Allah aşkına hangi bağımsızlıktan söz ediyor? Ülkenin ekonomisi ve mali kaynakları Amerikan işgalcisinin kontrolü altında değil mi?!

Ey Müslümanlar! On üç asır boyunca hidayet ve doğru yolun meşalesi olmuş bir ümmetin bugün bu kadar güçsüz ve dağınık hâle gelmesi gerçekten utanç ve zillet verici!

Gerçek Egemenlik Günü, işgalci kâfirin askerî, siyasi, ekonomik ve kültürel bütün köklerinin sökülüp atıldığı gün olacaktır. Bu ise ancak Hilafeti kurmak için ciddi ve ihlaslı biçimde çalışmakla ve dini hâkim kılacak, küfür ve ehliyle mücadele edecek olan Râşit bir Halifeye biat etmekle gerçekleşebilir. İşte o zaman, yalnızca o zaman ümmetin sevinmesi ve mutlu olması anlamlı olacaktır. Ve ümmet, bu sevincini Allah Subhânehu ve Teâlâ’ya şükür secdesi ederek ifade edecektir.

لِلَّهِ الْأَمْرُ مِن قَبْلُ وَمِن بَعْدُ وَيَوْمَئِذٍ يَفْرَحُ الْمُؤْمِنُونَ * بِنَصْرِ اللَّه“Önce de sonra da emir Allah’ındır. O gün müminler Allah’ın yardımıyla sevineceklerdir.” [Rum 3-4]

Devamını oku...

Gerçek Bağımsızlık, Bağımsız Bir Devletin Temel Şartıdır

Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev, Türkmenistan’ın bağımsızlığının 35. yıl dönümü münasebetiyle Türkmenistan Cumhurbaşkanı Serdar Berdimuhammedov’a resmî bir tebrik mesajı gönderdi.

Azerbaycan Cumhurbaşkanı mesajında, Türkmenistan’ın hayatın bütün alanlarında dikkat çekici başarılar elde ettiğini, dinamik biçimde geliştiğini ve uluslararası arenadaki konumunu güçlendirdiğini belirtti. Ayrıca iki kardeş halk arasındaki stratejik ortaklığın ve geleneksel dostluk ilişkilerinin yüksek düzeyine özellikle vurgu yaptı. (orient.tm, 26 Eylül 2026)

Şüphesiz siyasi, askerî ve ekonomik bağımsızlık, gerçekten bağımsız bir devlet olmanın temel şartıdır. Sömürgeci yönetimden kurtulmak anlamına gelen bağımsızlık terimi, aslen kâfirler tarafından İslam beldelerini zayıf durumdaki Osmanlı Hilafeti’nden koparmak için kullanılmıştır. İngiltere ve Fransa; Arap ve Afrika ülkelerini Osmanlı Hilafeti’nden ayırmak ve onları sömürgeleştirmek için bağımsızlık sloganlarını yükseltmişlerdir. Ardından Birinci Dünya Savaşı patlak vermiş ve akabinde Hilafet yıkılmıştır. Sömürgeci devletler işgal ettikleri topraklarla yetinmemiş, akabinde İkinci Dünya Savaşı patlak vermiş ve bu savaşın sonucunda dünyaya liderlik etme hırsıyla yanıp tutuşan Amerika, bağımsızlık düşüncesini ortaya atmıştır. İşte “Atlantik Bildirisi” de bu bağımsızlık sürecine doğru atılan ilk adım olmuştur.

İşte bu bağlamda, Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla Türkmenistan’ın 1991 yılında ilan ettiği bağımsızlık da yalnızca kâğıt üzerinde kalan sahte bir bağımsızlıktan başka bir şey değildir.

Ey Müslümanlar! Sömürgeci güçler, yani Rusya ve Batı tarafından çizilmiş yapay sınırları benimseyen ve İslam Şeriatı yerine laik, ulusal sistemleri uygulayan bir ülke gerçekten bağımsız olabilir mi?

Halkı baskı altında tutan ve yer altı zenginliklerini, özellikle doğal gaz ve petrolü ümmetin çıkarları yerine küresel güçlerin hizmetine sunan işbirlikçi veya ajan bir rejim, bağımsız bir devlet olabilir mi?

İslam ümmetinin uyanıklığından kaçmak ve sömürgeciliğin sömürüsünü gizlemek için “daimî tarafsızlık” statüsünü bir örtü olarak kullanan bir ülke gerçekten bağımsız olabilir mi?

Bağımsızlık sonrası dönemde Rusya’nın; Bağımsız Devletler Topluluğu ve ikili enerji anlaşmaları yoluyla Türkmenistan üzerindeki nüfuzunu sürdürmesine izin veren bir yapı, bağımsız bir devlet olabilir mi?

Rusya’nın bölgede Müslüman Orta Asya halklarını kontrol altında tutmak ve kendi hâkimiyetini meşrulaştırmak amacıyla kullandığı “İslami terörizm ve aşırılıkçılık” söylemini ilke edinen; samimi davet taşıyıcılarını ve Müslümanları en ağır cezalarla cezalandıran bir devlet bağımsız olabilir mi?

Türkmenistan’a tamamen kapitalist ve çıkarcı bir anlayışla yaklaşan; tek gayeleri Türkmenistan’ın devasa doğal gaz rezervlerini Rusya’yı bypass ederek Hazar Denizi üzerinden kendi pazarlarına ulaştırmak olan Batılı güçlerle yakın iş birliği içerisinde bulunan bir devlet bağımsız olabilir mi?

Batı’nın insan hakları ve demokrasi söylemlerini yalnızca ekonomik ve jeopolitik çıkarları doğrultusunda bir baskı aracı olarak kullandığı bir ortamda, Batı’nın çıkarlarına hizmet eden diktatör bir rejim bağımsız bir devlet olabilir mi?

Rusya’nın siyasi ve askerî baskılarıyla Batı’nın ekonomik ve kapitalist talepleri arasında sıkışıp kalan bir devlet gerçekten bağımsız olabilir mi?

Ey Müslümanlar! Sahte bağımsızlık gibi yalanlara aldanmayın. Demokrasinin zifiri karanlığından ve sömürgecilerin zulmünden kurtulmanın yegâne yolu olan Hilafet’in adaletini geri getirmek için çalışın. Çünkü beldelerimiz uzun dönemler boyunca İslam ile yönetilmiş, atalarımız İslam’a sımsıkı sarılmışlardır. Haydi sömürgeci kafirlerin servetlerimizi yağmalamasını durdurmak için tek bir Halife altında birleşin; çünkü zulüm ve zillet altında yaşamanız caiz değildir. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

وَلَنْ يَجْعَلَ اللَّهُ لِلْكَافِرِينَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ سَبِيلاً“Allah, müminlerin aleyhine kâfirlere hiçbir yol vermeyecektir.” [Nisa 141]

Devamını oku...

Müslüman Kadınlar ve Yabancı Öğrenciler İtalya’daki Seçim Siyasetinin Odağı Hâline Gelmişlerdir!

İtalya Başbakanı Giorgia Meloni, hükümetinin okullarda nikap ve burkayı yasaklayan, her sınıfta yabancı öğrenci sayısına yasal bir üst sınır getiren ve eğitim sistemine uyum sağlamakta ciddi güçlük çeken öğrencilerin velilerine İtalyanca öğrenme zorunluluğu getiren bir düzenleme hazırladığını duyurdu. 24 Eylül’de Bakanlar Kurulu, okullarda yüz maskesi takılmasını suç hâline getiren ve sınıflarda İtalyanca konuşmayan öğrencilerin oranını azami yüzde 30 ile sınırlandıran bir kanun hükmünde kararnameyi kabul etti.

Bu duyuru, İtalya’nın gelecek yıl yapılacak genel seçimlere doğru ilerlediği ve göç konusundaki siyasi rekabetin kızıştığı bir dönemde geldi. Müslüman kadınlar ve onların İslami kıyafetleri, Avrupa’daki siyasi tartışmaların merkezine yerleşmiş durumda. Siyasetçiler, Müslüman kadınları toplumun birer ferdi olarak kabul etmek yerine onların kıyafetlerini, İslam’a, göçmenlere ve sözde entegrasyona karşı olduklarını göstermek için kullandıkları siyasi bir araca dönüştürmüşlerdir. Meloni, İtalyan çocukların sınıflarında azınlık hâline geldikleri için kendilerini “dışlanmış” hissetmelerinin kabul edilemez olduğunu söyledi. Ancak yabancı öğrenci sayısına yasal üst sınır getirilmesi, bir çocuğun okulda yer bulup bulamaması neden o okulda bulunan diğer yabancı çocuk sayısına bağlı olsun ki sorusunu akıllara getirmektedir. Bu nedenle söz konusu öneriler, sürekli siyasi saldırıya maruz kalan iki kesimi aynı noktada birleştirmektedir: Birincisi, dinî kıyafeti bir “sorun” olarak görülen Müslüman kadını; ikincisi ise varlığı kontrol edilmesi veya sınırlandırılması gereken bir meseleymiş gibi tartışılan göçmen çocuğu.

Bu yalnızca İtalya’ya özgü bir sorun değildir. Fransa, Belçika, Danimarka, Avusturya, İsviçre ve Hollanda da nikap veya başörtüsüne çeşitli kısıtlamalar getirmiştir. Bu tür önlemler genellikle güvenlik, laiklik, kadın hakları ve entegrasyon gibi bahanelerle kamuoyuna sunulsa da aslında bariz bir çelişkiyi ortaya koymaktadır. Özgürlükten, eşitlikten ve kadınların kendi kararlarını kendileri alma hakkından dem vuran Avrupa hükümetleri, diğer yandan Müslüman kadınların ne giyeceklerini ve bunu nerede giyebileceklerini belirleyen yasalar çıkarmaktadırlar!

Siyasi zamanlama da göz ardı edilmemelidir. İtalya seçimlere yaklaşırken Meloni, daha sert göç politikaları talep eden Roberto Vannacci gibi figürlerle rekabet etmektedir. Roberto Vannacci daha sert tedbirler alınması çağrısında bulunmuştur. Böylesi bir iklimde İslam, Müslüman kadınlar ve göçmenler; siyasetçilerin göç ve entegrasyon konusunda en sert duruşu sergilemek için yarıştığı seçim kampanyalarında etkili birer araç haline gelebilmektedir. Bu örüntü Avrupa’nın diğer yerlerinde de görülmüştür; İslamî kıyafetler defalarca radikalizmle, güvenliksizlikle veya sözde entegrasyonun başarısızlığıyla ilişkilendirilmektedir.

Müslüman kadınlar çoğu zaman korunmaya muhtaç kişiler olarak tasvir edilirken, uygulanan politikalar onları okullardan, kamu kurumlarından ve kamusal hayatın bazı alanlarından dışlamaktadır! Oysa entegrasyon; topluma katılım sağlamayı, eğitim almayı ve farklı geçmişlere sahip insanlarla saygı çerçevesinde etkileşimde bulunmayı ifade etmelidir. Ancak entegrasyon, dinî uygulamalara kısıtlamalar getirilmesi veya kimliklerinin bazı unsurlarından vazgeçmek için insanlara baskı yapılması konusuyla ilişkilendirildiğinde, o zaman bu eşit katılımdan ziyade zoraki asimilasyona benzemektedir.

Ayrıca burada bizzat laik sistemin kendisi hakkında çok daha geniş kapsamlı bir sorgulama da söz konusudur. Bu politikalar sadece bazı siyasetçilerin haddi aştıklarına dair örnekler değildir, aksine bu politikalar, ahlak ve özgürlüklerin siyasi çıkarlara, kamuoyu baskısına ve seçim hesaplarına göre değiştiği bir sistemde mevcut olan çok daha derin bir sorunu gözler önüne sermektedir. Kendisini özgürlük ve eşitliğin koruyucusu olarak sunan bir sistem, elbette azınlıkları koruyabilmelidir. Ama Müslüman kadınlara ve göçmen ailelere yönelik tekrarlanan kısıtlamalar, laik siyasetin eşit muameleyi garanti etme ve farklı dinî inançlara ve etnik kökenlere sahip insanlar arasında uyum sağlama kapasitesi hakkında ciddi şüphelerin uyanmasına vesile olmaktadır.

Dolayısıyla mesele, nikap veya okullardaki öğrenci sayısından çok daha büyüktür. Mesele, kimlik, göç ve (ulusal) değerler etrafında dönen tartışmalarda, Müslüman kadınların ve göçmen ailelerin kolay hedefler haline gelebildiği bir siyasi iklimle ilgilidir. Bu durum, azınlıklar temel haklarını kullanmak istediklerinde; laik sistemin ne kadar sağlıklı olduğu ve özgürlük, eşitlik ve hoşgörü gibi ilkelerinin ne kadar geçerli olduğu konusunda ciddi soru işaretleri doğurmaktadır.

Hükümetler, İslam veya göç karşıtı sert tutumlarını kamuoyuna göstermek istediklerinde, Müslüman kadınları siyasi bir araç olarak kullanmaktan vazgeçmelidir. Çocuklar da uyrukları veya aile geçmişleri nedeniyle sınıfta bulunmalarının bir sorun teşkil ettiğini hissetmemelidir. Bütün bunlar, şüphe yok ki toplumu yönetme konusunda yetersiz kalan bir sistemin bariz bir yansımasıdır.

Devamını oku...

Ey Müslüman Orduları, Aklınız Nerede?! Birbirinizle Savaşarak Sömürgecinin Nefes Almasına İzin mi Veriyorsunuz?!

Trump’ın savaşı, İslam Yarımadası’nı ve çevresini hâlâ kemirmeye devam etmektedir. Fakat aynı zamanda bu savaş, Amerika’nın askerî kapasitesinin gerçek boyutunu ve ne ölçüde yetersiz kaldığını da gözler önüne sermiştir. Bu savaş, Amerika’nın uzun vadeli çatışmaları yürütecek güçte olmadığını; daha düşük teknolojili askeri bir direnişle karşılaştığında bile hemen bocalayıp ne yapacağını bilemez hale geldiğini kanıtlamıştır. Aynı şekilde savaş, İslam ümmetinin, galip gelmenin yollarını bilinçli biçimde araştırıp bunun için gereken çabayı göstermesi hâlinde, kendisiyle Batı arasındaki teknolojik farkı kapatabilecek güce sahip olduğunu da göstermiştir. Yaşanan hadiseler, İslam ümmetinin en karanlık ve en zorlu şartlarda dahi direnme ve dayanma gücüne sahip olduğunu ispatlamıştır.

Amerika bu savaşın içine saplandığı günden beri bocalamakta ve kendisini kurtarmak için başkalarını savaşa dâhil ederek kendi adına savaştırmaya çalışmaktadır. Avrupa devletlerinden bunu istemiş ama onlar Amerika’nın bu talebini reddetmişlerdir. Doğu Asya ülkelerinden kendi adına savaşmalarını istemiş, onlar da bunu reddetmişlerdir. Çünkü bu ülkeler, Amerika’nın kendi tutuşturduğu savaşın ateşiyle yanmasını ve Trump’ın küstahlığının dizginlendiğini görmek istemekte; Amerika’nın savaşına sürüklenmek istememektedirler. Bunun üzerine Amerika, Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan’ı savaşa sokmak ve böylece kendisini içine düştüğü çıkmazdan kurtarmak için bu üç ülkeden Mekke İttifakı’nı kurmalarını istemiştir.

Bu ülkelerin yöneticileri ise sahneyi basiretle okuyup Amerika’nın savaş bataklığında boğulduğunu, bunun Basra Körfezi’ndeki Amerikan nüfuzundan kurtulmak için büyük bir fırsat olduğunu görüp onu bölgeden kovmak yerine; Amerika adına “vekalet savaşı” yürütmek üzere bu ittifakı kurmuşlardır! Diğer taraftan Amerika’nın başkanı ise, üzerinde “Trump Boğazı” yazan Körfez haritalarını yayımlamaya hâlâ devam etmektedir!

Böyle bir savaşın meydana gelmesi büyük bir felakettir. Çünkü her iki taraftan da Müslümanların kanı dökülecek, Müslümanların orduları ve halkları yıpratılacaktır. Bu sırada Mescid-i Aksa işgal altında kalmaya devam edecek, Filistin, Suriye ve Lübnan’ın işgali sürecek, Amerika ile Yahudi varlığı Müslümanların çocuklarının ve kadınlarının cesetleri üzerinde içkilerini yudumlayacak, hegemonya tahtlarını bombalarıyla yıktıkları Müslüman beldelerinin enkazları üzerine kuracaklardır.

Biz, Müslüman beldelerinde kamuoyu ve karar mekanizmalarını etkileyen bütün samimi ve özgür kimselere sesleniyoruz: Bu kervanın göz göre göre uçuruma sürüklenmesine izin vermeyin!

Endülüs’ün nasıl kaybedildiğini hatırlayın! Oradaki emirler birbirleriyle savaşıp birbirlerine karşı kâfirlerle birlikte komplo kurduklarında, 700 yıllık İslam yönetimi mirasını nasıl yok ettiklerini hatırlayın! Husiler ile Suudi Arabistan arasında zaman zaman patlak veren ve şimdi Türkiye ile Pakistan gibi başka Müslüman ülkelerin de içine çekilmek istendiği bu savaş, günahkâr bir savaştır. Oysa Türkiye ve Pakistan’ın yapması gereken, iki tarafın da bu savaşı daha fazla körüklemesini engellemek için müdahalede bulunmaktır. İslam’a karşı samimi olan bir düşünce, bu savaşın fitilini hemen söndürmek için çalışmayı gerektirir. Çünkü bu savaş, Müslümanları ve beldelerini daha fazla felakete sürüklemekten, Müslümanların düşmanlarını ve onların ekonomilerini canlandırmaktan başka bir işe yaramayacaktır.

Geçmişte Amerika’nın Irak, Afganistan ve Şam beldeleri üzerindeki hâkimiyetini güçlendirmesine katkıda bulunan İran’a gelince; onun yeni liderliği önce Allah Azze ve Celle sonra da Müslümanlar karşısında hesaplarını yeniden gözden geçirmelidir. İran, Amerika’nın kendisine sırt çevirmesinden ders almalıdır. Sömürgeci kâfirin yörüngesinde dönmek ve Müslümanların trajedileri pahasına onun çıkarlarını gerçekleştirmek büyük bir suçtur. Hakkında ne kadar yanıltıcı fetvalar verilirse verilsin İslam bu suçu asla caiz görmez. Üstelik yaşanan hadiselerin de gösterdiği üzere bu, aynı zamanda siyasi bir intihardır. İran, eğer gerçekten ders almışsa, Müslümanların kurtuluşuna ve onların varlığının korunmasına yoğunlaşmalı, Müslümanlar arasında yeni savaşlar çıkarmamalıdır. Dahası, sömürgeci kâfir Batı’nın bu savaşı körüklemek için kullandığı gerekçeleri de ortadan kaldırmalıdır.

Her iki tarafında Müslümanların birbirleriyle savaşmasını Allah yolunda cihat olarak nitelendiren fetvalarına gelince; bunlar sapkınlık ve insanları saptırmaktan başka bir şey değildir. Bu fetvalar, dikkatleri, bugün değilse yarın mutlaka verilmesi gereken gerçek fetvadan başka yöne çevirmektedir. O fetva ise, sömürgeci nüfuzdan kurtulmak; Mescid-i Aksa’yı ve Lübnan, Güney Suriye ve Keşmir gibi sömürgeci kâfirlerin işgal ettiği diğer toprakları işgalci gaspçıların elinden kurtarmak için cihat ve genel seferberlik ilan edilmesi gerektiğinin fetvasıdır.

Müslüman ordularındaki güç ve kuvvet sahibi subaylara gelince; Amerika adına vekalet savaşına girmeleri onlar için katmerli bir hüsran demek olduğu anlamına gelir! Zira dün Gazze’nin ezilmesine, Mescid-i Aksa’nın kirletilmesine ve Keşmir’in işgal edilmesine, işbirlikçi yöneticilere itaat ederek seyirci kalmışlardır. Bugün ise yöneticilerin kendilerini kendi kardeşleriyle savaşa sürüklemesine seyirci kalmaktadırlar. Seyirci kalmakla Müslüman beldelerindeki hâkimiyeti son bulmak üzere olan sömürgeci kâfirin yeniden nefes almasına ve stratejik üstünlüğünü tekrar kazanmasına imkân sağlamaktadırlar.

Ey subaylar ve genelkurmay başkanları! Uyanın artık bu gaflet uykusundan! Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

قَاتِلُواْ الَّذِينَ لاَ يُؤْمِنُونَ بِاللّهِ وَلاَ بِالْيَوْمِ الآخِرِ وَلاَ يُحَرِّمُونَ مَا حَرَّمَ اللّهُ وَرَسُولُهُ وَلاَ يَدِينُونَ دِينَ الْحَقِّ مِنَ الَّذِينَ أُوتُواْ الْكِتَابَ حَتَّى يُعْطُواْ الْجِزْيَةَ عَن يَدٍ وَهُمْ صَاغِرُونَ“Kendilerine kitap verilenlerden Allah’a ve ahiret gününe iman etmeyen, Allah’ın ve Rasûlü’nün haram kıldığını haram saymayan ve hak din İslam’ı din edinmeyen kimselerle, küçülerek (boyun eğerek) kendi elleriyle cizyeyi verinceye kadar savaşın.” [Tevbe 29]

Devamını oku...

Fırtınalı Zamanlarda Ümmetin Pusulası: İslam Ümmeti Devletini ve Rolünü Nasıl Geri Kazanabilir?

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Fırtınalı Zamanlarda Ümmetin Pusulası: İslam Ümmeti Devletini ve Rolünü Nasıl Geri Kazanabilir?

İslam beldeleri sadece geçici bir çalkantı süreci yaşamadığı gibi burada bir uzlaşmayla ya da orada bir ittifakla kontrol altına alınabilecek siyasi bir krizin karşısında da durmamaktadır. Yaşananlar bundan çok daha derindir; zira dünyanın kendisi yeniden şekillenmekte, güç dengeleri değişmekte, ittifaklar dönüşmekte ve siyasi sınırlar artan bir baskıya maruz kalırken coğrafya ise; nüfuz, servet, stratejik geçitler, enerji kaynakları ve pazarlar üzerinde yeniden bir çatışma sahasına dönüşmektedir.

Bu fırtınanın tam kalbinde, sahip olduğu istisnai coğrafi konumu, muazzam servetleri, geniş bir insan kitlesi ve küresel ticaret hareketlerinin temel bir kısmını kontrol eden deniz geçitleriyle İslam beldeleri yer almaktadır; ancak aynı zamanda bu ülkeler, siyasi parçalanmışlığın, ekonomik bağımlılığın, çıkar çatışmalarının ve karar alma merkezlerinin çokluğunun acısını çekmektedir.

Büyük güçler, gelecekteki uluslararası düzenin şeklini belirlemek için rekabet ederken, ümmet ise çoğu zaman sanki olayların içine sürükleniyor ve onları şekillendirme gücüne sahip değilmiş gibi görünmektedir!

Ancak asıl soru şudur: Bu fırtınaların ortasında biz ne yapmak istiyoruz?

Bu tarihi an, taşımış olduğu tüm risklerle birlikte, aynı zamanda büyük bir açığa çıkış anı da olabilir; bağımlılık üzerine kurulmuş projelerin sınırlarının, karar alma bağımsızlığını yitirmiş devletlerin kırılganlığının, gücün dışarıdan ödünç alınamayacağının hakikatinin, tamamen başkalarının koruması üzerine inşa edilen güvenliğin onların iradesinin rehinesi olmaya devam edeceğinin ve kendi projesine sahip olmayan bir ümmetin er ya da geç başkalarının projelerinin bir parçası hâline geleceğinin ortaya çıkma anı gibi; İşte bundan dolayı hikâye, pusula sorusundan başlamıştır.

Devlete geri dönüş; sadece bir ismin veya sınırların geri kazanılması olmadığı gibi geçmişe yönelik romantik bir özlem ve aynı zamanda askeri bir macera yahut gerçekliğin ötesine yapılan bir sıçrama da değildir. Her şeyden önce bu, eylem gücünü geri kazanma projesidir; yani insanın, kendi geleceğini şekillendirme gücünü, toplumun kendi kuvvetimi üretme gücünü, devletin kendi kararlarına sahip olma gücünü ve ümmetin dağınık güç unsurlarını tutarlı bir siyasi, ekonomik ve hadari güce dönüştürme gücünü geri kazanma projesidir.

Büyük hatalardan biri, ümmetin çevresinde olup bitenlere, yani buradaki savaşa, oradaki krize, bir yerdeki ekonomik çöküşe, başka bir yerdeki nüfuz mücadelesine birbirinden bağımsız olaylar silsilesi olarak bakmasıdır. Oysa olaylar zahirinde birbirinden ayrı görünebilir, ancak çoğu zaman tek bir özde birleşir: Bölgenin geleceğini etkileme gücüne kim sahiptir?

Büyük devletler, Müslüman ülkelerine sadece uluslararası olarak tanınan sınırlara sahip devletler topluluğu olarak bakmazlar; aksine bu ülkelere, taşımış oldukları birleştirici ideoloji ve enerji, ticaret yolları, deniz geçitleri, pazarlar, bölgesel güvenlik, kaynaklar ve kıtaları birbirine bağlayan coğrafi konum gibi küresel güç dengesi içindeki konumları açısından bakarlar. Bundan dolayı zahirinde yerel gibi görünen çatışmalar, derin bölgesel ve uluslararası boyutlar taşıyabilir.

Ancak sorun sadece dış baskıların boyutunda yatmamaktadır; zira dışarısı, içeride siyasi, ekonomik ya da fikri bir boşluk bulduğunda etkileme konusunda daha güçlü bir hâle gelmektedir

Müslüman ülkeleri, evrensel ideolojisi sayesinde durumu tersine çevirebilir ve stratejik anlamda da yoksul değildir; zira Müslüman ülkeleri, devasa bir coğrafi alana uzanmakta ve dünyadaki en önemli deniz geçitlerinin birçoğunu denetlemekte olup, büyük doğal kaynaklara, geniş pazarlara, genç insan güçlerine, önemli kentsel ve ekonomik merkezlere ve ayrıca yüzyıllara uzanan hadari ve kültürel bir derinliğe sahiptir. Bununla birlikte güç unsurlarına sahip olmak, güce sahip olmak anlamına gelmez. Dolayısıyla toprakta bulunan petrol kendi başına siyasi güç olmadığı gibi servet de otomatik olarak bir bağımsızlığa dönüşmez; coğrafi konum da ancak devlet onu yönetme, koruma ve değerlendirme gücüne sahip olduğunda bir nüfuza dönüşür.

Güç, kaynakları seçeneklere dönüştürme yeteneğidir. Egemenlik, devletin bayrağını bir hükümet binasının üzerine dikmek değildir; zira egemenlik, kendi kararını almaya muktedir olmak ve onu savunma imkânı sağlayan araçlara sahip olmaktır. Çünkü her tarihî proje bir fikirle başlar. Burada fikirden kastedilen yalnızca siyasi bir slogan değildir, aksine şu soruları belirleyen tasavvurdur: Biz kimiz? Ne istiyoruz? İnşa etmek istediğimiz devletin, toplumun, ekonominin ve uluslararası ilişkilerin şekli nedir?

Geleceğine dair net bir tasavvuru olmayan bir ümmet, enerjisini tepkisel davranışlarla tüketecektir; yani bir kez doğuya yönelir bir kez batıya, bir kez büyük bir güçten koruma arar, bir kez de geçici ittifaklara girer, ardından da yıllar sonra pusulanın kendi elinde olmadığının farkına varır!

Bu nedenle ilk mücadele, bilinç mücadelesidir; çünkü bağımlı bir siyasi zihniyetle güçlü bir devletin, tüketici bir zihniyetle bağımsız bir ekonominin ve bilgiyi ithal bir meta olarak gören bir toplumda bilimsel bir kalkınmanın inşa edilmesi mümkün değildir. Dolayısıyla sadece Allah’tan korkan ve şer'î hükme boyun eğen güçlü bir insan olmadan güçlü bir devlet olamaz; zira hak üzere olan adam, ideolojine bağlı olan bir Müslümandır. Güçlü insan, sadece bir diploma ya da mesleğe sahip olan değil; aksine bilgiye, disipline, sorumluluğa, ideolojiye, düşünme, üretme ve ülkesinin kurumlarının inşasına katılma kapasitesine sahip olan insandır. Çünkü bağımsızlık isteyen bir devletin bir doktora, araştırmacıya, mühendise, çiftçiye, sanayiciye ve iktisatçıya ihtiyacı olduğu gibi, bir politikacıya, devlet adamına, hukukçuya, medyaya ve düşünüre de ihtiyacı vardır ve bunların hepsi de ideolojik değerlere bağlı olmalıdır.

Teknolojiyi, gıdayı, bilgiyi ve hatta siyaset ve ekonomiye dair algılarını bile ithal eden bir ümmet, ne kadar servete sahip olursa olsun karar verme kapasitesi sınırlı olarak kalmaya devam edecektir. İnsan bilgiyi üretmeye, ardından bu bilgiyi teknolojiye, teknolojiyi sanayiye ve sanayiyi de ekonomiye dönüştürmeye başladığında, işte o zaman güç silsilesi oluşmaya başlayacaktır.

Belki de en büyük paradoks, bugün ümmetin zayıflığının nedenlerinden biri gibi görünen şeyin -yani coğrafi ve siyasi parçalanmışlığının-, onun en büyük güç kaynaklarından birine dönüşebilmesidir. Zira İslam ülkeleri küçük bir coğrafi blok değildir, aksine kıtalar, deniz geçitleri ve son derece önemli stratejik bölgeler arasında uzanan geniş bir alandır.

Geleceğin projesi olmayı hak eden devlet; güvenliği ve adaleti sağlayan, hakları koruyan, kurumları inşa eden, yolsuzluk yapanı muhasebe eden, kamu malını koruyan, tebaasının kanun önünde eşitliğini güvence altına alan ve topluma kendi geleceğinin şekillenmesine katılma imkânı veren devlettir. Dolayısıyla güçlü devlet, tebaasının kendisinden korktuğu bir devlet değil, aksine tebaasının kendisine güvendiği bir devlettir. Ayrıca gerçek güç baskıya değil, aksine meşruiyete, adalete, yeterliliğe ve kurumlara dayanmalıdır.

Bundan dolayı İslami kalkınma başlığını taşımak isteyen herhangi bir siyasi proje; yönetim, adalet, özgürlükler, ekonomi, hukuk ve devlet ile toplum arasındaki ilişkiler hakkındaki sorulara net bir cevap sunmalıdır.

İnsanlar, kendilerini koruyan bir devlet, adalet sağlayan bir kanun, kendilerine fırsatlar sunan bir ekonomi, çocuklarını yetiştiren bir eğitim ve kendilerine umut veren bir gelecek istemektedir. Tüm bunlar ise ancak İslam şeriatını, Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in uyguladığı ve ilk devletini kurduğu şekilde yeniden uygulamaya koyarsak gerçekleşecektir; zira İslam’ın metodu, hiçbir kusurun olmadığı Rabbani bir metot olup aslen, insanın Rabbi ile olan ilişkisi, kendisiyle olan ilişkisi ve başkalarıyla olan ilişkisi gibi onun üç ilişkisini tedavi eden Allah katından indirilmiştir. Dolayısıyla insan değişmediği gibi şeriat da kamil bir şekilde kalmıştır; zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur: الْيَوْمَ أَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ وَأَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَتِي وَرَضِيتُ لَكُمُ الْإِسْلَامَ دِيناً “Bugün size dininizi kemale erdirdim, üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm’dan razı oldum.” [Maide 3]

Bugün İslami davet yolunda yürüyenler meçhul kişiler değillerdir ve onların yolu ve adımları da bilinmektedir; zira onlar, İslam Devleti'ni kurmak için çalıştıkları gibi yönetime ulaşmak için de çalışıyorlar ki onu, Müslümanların ülkelerinde İslami hayatı yeniden başlatmanın ve bu dini bütün dünyaya taşımanın bir yolu kılabilsinler. Bu nedenle onların, ne kadar çeşitli olursa olsun parçalı bir yönetimi kabul etmediklerini, baştan çıkaran araçlar karşısında yenilmediklerini ve İslam'ı inkılabi ve kapsamlı bir şekilde uygulama imkanı buldukları taktirde kamil bir yönetimi kabul ettiklerini görürsünüz.

Aman ha dikkatli olun; çünkü liderliğinizi ideolojinizden olmayan kimselere vermeniz ve içinde yaşadığımız acı gerçekliğe teslim olmanız size haramdır; zira geriye çok az zaman kalmıştır. Dinini kıskanan, gerçekliğini anlayan ve ideolojisiyle silahlanmış her Müslümanın görevi, Batı’nın tüm planlarına karşı mücadele etmek ve ümmetin safını bölmemektir. Zira kâfir Batı, yaptıklarını görmenize rağmen mücadele etmektedir; zira kartları yaktılar ve yüzlerini açığa çıkardılar; eğer güçleri zayıflamamış olsaydı asla açığa çıkardıkları ve yaktıkları şeyleri yapmazlardı.

Ancak Allah’ın izniyle bizler, Hilafetin geri dönüşünün gerçekleşeceğinden eminiz. Zira bugün dünyanın dört bir yanındaki çatışmaların gerçeklikleri, ümmette giderek artan bilinç ve ayrıca Kur’an ile sünnetin nasslarının müjdelediği hususlar bizi bu konuda mutmain kılmaktadır. Zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَعَدَ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُم فِي الْأَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ وَلَيُمَكِّنَنَّ لَهُمْ دِينَهُمُ الَّذِي ارْتَضَى لَهُمْ وَلَيُبَدِّلَنَّهُم مِّن بَعْدِ خَوْفِهِمْ أَمْنًا يَعْبُدُونَنِي لَا يُشْرِكُونَ بِي شَيْئًا وَمَن كَفَرَ بَعْدَ ذَلِكَ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ “Allah, içinizden, iman edip de salih ameller işleyenlere, kendilerinden önce geçenleri egemen kıldığı gibi onları da yeryüzünde mutlaka egemen kılacağına, onlar için hoşnut ve razı olduğu dinlerini iyice yerleştireceğine, yaşadıkları korkularının ardından kendilerini mutlaka emniyete kavuşturacağına dair vaatte bulunmuştur. Onlar bana kulluk eder ve bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar. Artık bundan sonra kimler inkâr ederse, işte onlar fasıkların ta kendileridir.” [Nur 55] Ve aynı şekilde şöyle buyurmuştur: هُوَ الَّذِي أَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدَى وَدِينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدِّينِ كُلِّهِ وَلَوْ كَرِهَ الْمُشْرِكُونَ “Müşrikler istemese bile dinini bütün dinlere üstün kılmak için peygamberini hidayet ve hak ile gönderen O’dur.” [Saf 9]

O halde bu büyük partiyle birlikte yürümeyi ganimet bilin, onun fikrini kendi kaynaklarından alın, hakkı arayan âlimin tartışması gibi tartışın ve cahilin tartışması gibi tartışmayın; çünkü sizler sorumlusunuz ve ideoloji ve onun hedefi dışındaki her amel zaferi geciktirir, onu çabuklaştırmaz. Nitekim Azze ve Celle şöyle buyurmuştur: فَمَن يَكْفُرْ بِالطَّاغُوتِ وَيُؤْمِن بِاللَّهِ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقَىٰ لَا انفِصَامَ لَهَا “O halde kim tâğutu reddedip Allah'a inanırsa, kopmayan sağlam kulpa yapışmıştır.” [Bakara 256]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Nebil Abdulkerim

Devamını oku...

Yakıtlar Bir Baskı Aracına Dönüştüğünde… Çıkarlar, Açık Pazarın Sınırlarını Ortaya Koyuyor

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Yakıtlar Bir Baskı Aracına Dönüştüğünde… Çıkarlar, Açık Pazarın Sınırlarını Ortaya Koyuyor

Haber:

Tartışmalar hakkında bilgi sahibi olan üç kaynak, Trump yönetiminin, küresel yakıt fiyatlarındaki artışı hafifletmeye yardımcı olmaları amacıyla Almanya ve Fransa'dan acil durum olarak dizel stoklarını düşürmelerini talep ettiğini; aksi takdirde her iki ülkenin ABD'nin olası dizel ihracatı yasağıyla karşı karşıya kalacağını ifade ettiler.

Bu uyarı, Avrupa üzerindeki baskının tırmanmasını temsil etmektedir; zira Trump, Kasım ayındaki ara seçimler öncesinde ABD’deki akaryakıt fiyatlarını düşürmeye yardımcı olmak amacıyla olası bir yasak getirmeyi değerlendiriyor. (Reuters)

Yorum:

Mesele görünüşünde bir dizel krizi ve fiyat artışı gibi görünebilir; ancak yaşananlar, kaynaklar daraldığında ve çıkarlar tehdit altında olduğunda devletler arasındaki ekonomik ilişkilerin doğasındaki daha derin bir şeyi ortaya koymaktadır.

Çin, rafinerilerinin petrol ürünlerini ihraç etmeye devam edebilmesine rağmen, iç stoklarını korumak amacıyla Ekim ayında ihracatını durdururken; ABD ise müttefikleri Almanya ve Fransa’ya, esasen acil durumlar için oluşturulmuş rezervlerden çekilmesi için baskı uygulamakta ve iş birliği yapmamaları halinde dizel ihracatını kısıtlayabileceğinin sinyalini vermektedir.

İşte burada sloganlardan uzak olan bir gerçek ortaya çıkmaktadır; piyasa özgürlüğü ve açık ticaret, büyük devletlerin çıkarlarına bağlı kalmaya devam etmektedir; mal ve enerji akışı, devletin güvenliği ve çıkarlarıyla çeliştiğinde, devlet, stoklarını ve üretimini korumak ve ihtiyaçlarını güvence altına almak için müdahale etmektedir.

Bu da dizel krizini yalnızca yakıt fiyatlarındaki artışın ötesine taşımaktadır; zira dizel, taşımacılık, tarım ve sanayiyi harekete geçirmekte, dolayısıyla onun eksikliği ürünlerin nakliye ve üretim maliyetlerini artırmakta, ardından da bu durumun etkileri fiyatlara ve insanların yaşamına yansımaktadır. Bu nedenle devletler, kriz zamanlarında ellerindeki stoklara satılmayı bekleyen variller gözüyle bakmamakta; aksine onları güvenliklerinin ve olası çalkantılarla baş edebilme kapasitelerinin bir parçası olarak görmektedirler.

Burada dikkat çekici olan, anlaşmazlığın düşmanlar arasında değil, aksine aralarında derin siyasi ve ekonomik ittifaklar bağı olan devletler arasında yaşanmasıdır. Nitekim Amerika fiyatları düşürmek için arzı artırmak istemekte, Avrupa'dan stoklarının bir kısmından vazgeçmesi talep edilmekte, Çin ise önceliği iç ihtiyacına vermektedir. Yani her taraf kendi çıkarı doğrultusunda hareket etmektedir.

Böylece karşılıklı ekonomik bağımlılık başka bir yönü ortaya koymaktadır; nitekim bu, normal koşullarda ticaretin akışını kolaylaştırır; ancak kriz zamanlarında bir zayıflık noktasına ve baskı aracına dönüşebilir. Dolayısıyla hayati bir malda dışa bağımlı olan bir ülke, üretici onu elinde tutmaya karar verdiğinde veya başka bir devlet onu siyasi ya da ekonomik bir amaç gerçekleştirmek için kullandığında, yalnızca paraya sahip olmanın onu elde etmek için yeterli olmadığını fark edebilir.

Bundan dolayı hassas sektörlerdeki ülkelerin sorusu değişmeye başlamıştır. Artık soru yalnızca şu değildir: Malı en düşük maliyetle kim sağlayacak? Aynı zamanda şu da sorulmaya başlanmıştır: Kriz çıktığında malın ulaşmasını kim garanti edecek?

Bu dönüşüm; devletlerin, maliyeti daha yüksek olsa bile stoklarını korumaya, enerji kaynaklarını güvence altına almaya ve bazı kritik sanayileri yeniden ülke içine çekmeye yönelmelerini açıklamaktadır. Zira stratejik çıkar, uzun bir ekonomik açıklık aşamasına yön veren kâr ve maliyet hesaplarıyla rekabet eder bir hale gelmiştir.

Ancak şiddetlerine rağmen bu krizler, kapitalist sistemin kendiliğinden çökeceği anlamına gelmez. Nitekim başta Amerika olmak üzere kapitalist ülkeler, çıkarları tehlikeye maruz kaldığında yeni araçlar geliştirme ve müdahale etme, nüfuzlarını koruyacak şekilde politikalarını yeniden düzenleme yeteneklerini kanıtlamışlardır. Bu nedenle mevcut düzenin sarsılması bir şeydir, onu ortadan kaldırabilecek bir alternatifin varlığı ise başka bir şeydir.

Burada çok önemli bir mesele yatmaktadır; zira dünya sadece bir enerji krizi yaşamıyor; aynı zamanda büyük güçlerin kaynaklar, sanayi, teknoloji ve para için rekabet ettiği, her devletin konumunu ve nüfuzunu koruyacak araçları aradığı bir süreç yaşıyor.

Peki şayet siyasi iradesi birleşmiş olsa, başkalarının çıkarlarının üzerinde çatıştığı bir alan olmak yerine etkili güç olmasına imkan sağlayacak petrol, gaz, zenginlikler ve stratejik konumlara sahip olan İslam ümmeti, bütün bunlar karşısında nerede acaba?

Ümmetin servetleri az değildir; ne var ki gücü ve karar mekanizması parçalanmış durumdadır. Devletlerin stoklarını koruduğunu, kaynaklarını güvence altına aldığını ve sahip oldukları şeyleri kendi çıkarlarını gerçekleştirmek için kullandığını görmemiz, Müslümanları kapitalist sistemin kendiliğinden çökmesini beklemeye sevk etmemeli; aksine onları, bir ideolojinin ancak onu taşıyan bir ümmet ve onu uygulayan bir devlet olduğunda başka bir ideolojiyle rekabet edebileceğini anlamaya sevk etmelidir.

Dolayısıyla kapitalizmin krizlerine tanık olmamız ve çelişkilerini saymamız yeterli değildir; bilakis bu olayların bilinç ve eyleme dönüşmesi, ümmetin kendi ideolojisine olan güvenini yeniden kazanması ve Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafeti kurarak İslami hayatı yeniden başlatmak için çalışması gerekir; böylece servetlerini, enerjilerini ve siyasi kararlarını bir araya getirerek İslam'ı, insanı faiz, açgözlülük ve çıkar çatışmasının tahakkümünden kurtaran bir sistem olarak dünyaya taşıyacaktır.

Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَلَا تَهِنُوا وَلَا تَحْزَنُوا وَأَنتُمُ الْأَعْلَوْنَ إِن كُنتُم مُّؤْمِنِينَ “Gevşeklik göstermeyin, üzüntüye kapılmayın. Eğer inanmışsanız, üstün gelecek olan sizsiniz.” [Al-i İmran 139]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Dareyn Eş-Şanti

Devamını oku...

Paris'teki Öğrenci Protestoları, Kapitalist Eğitim Sisteminin Yozlaşmışlığını Ortaya Koymaktadır

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Paris'teki Öğrenci Protestoları, Kapitalist Eğitim Sisteminin Yozlaşmışlığını Ortaya Koymaktadır

Haber:

Fransa'da, eğitim finansmanına ve eğitim koşullarına tepki olarak ülke genelindeki eğitim kurumlarının kapatılmasını da kapsayan geniş çaplı öğrenci protestolarıyla eş zamanlı olarak, çok sayıda okulda yangınlar çıktı. Fransa'nın batısındaki Nantes kentinde iki lisede yangın çıktığı bildirilirken, kuzeydeki Rouen kentinde başka bir yangının bir okulun girişini sardığı görüntülendi.

Öğrenciler, öğretmen ve personel eksikliğini, sınıfların aşırı kalabalık olmasını ve binaların harap durumunu protesto ediyorlar. Üniversite öğrencileri de perşembe günü gösterilere katılarak benzer taleplerde bulundular.

İçişleri Bakanlığı, perşembe günü 1949 kişinin gözaltına alındığını ve 305 polis memurunun yaralandığını açıkladı. Başbakan Sebastien Lecornu, perşembe günü olayları görüşmek üzere acil bir toplantı düzenledi. (BBC)

Yorum:

Fransa’daki son olayların gerçek nedenlerinden dikkatleri başka yöne çekmeye ve gözlere kum serpmeye çalışan hükümet, Boyun Eğmeyen Fransa partisinin düzenleyip yönettiği protestoları körüklemekle aşırı solu suçluyor ve onu cumhurbaşkanlığı seçimlerine yedi ay kala bu hareketleri siyasi amaçlarla istismar etmeye çalışmakla itham ediyor.

Bu protestolar 21 Eylül'den itibaren patlak vermiş ve kapsamı 356 eğitim kurumunu kapsayacak şekilde genişlemiştir. Protestocular, eğitim koşullarının iyileştirilmesini ve özellikle Fransa'nın bu yıl yaşadığı sıcak hava dalgaları karşısında sınıflardaki aşırı kalabalığın azaltılmasını talep ettiler; ayrıca öğretmen sayısındaki büyük açığın kapatılması ve binaların bakımsızlığının giderilmesi çağrısında bulundular; protestoculardan birinin ifade ettiği gibi "ne bütçe ne kaynak ne de yeterli sayıda gözetmen var."

Protestolar, Ortaöğretim Öğrenci Sendikaları Birliği'nin adlandırdığı gibi ikinci aşamaya ulaşıp genişlemiştir; nitekim sendika, Öğrenci Birliği'nin desteğini almış ve böylece öğrenciler de bu hareketlere katılmıştır; Fransa Ulusal Öğrenci Birliği ise, kontenjanların azlığına ve 2027 bütçe tasarısında yer alan önlemlerin olduğu kişisel konut yardımlarının dondurulmasına karşı protesto çağrısında bulunmuştur.

Bu genişleme karşısında partiler harekete geçerek her parti suçu diğerine atmaya ve yaşananları kendi siyasi çıkarlarına hizmet edecek şekilde kullanmaya başlamıştır.

İlerlemeyi ve hak ve özgürlükleri güvence altına aldığını iddia eden, sokaklara karanlıkları aydınlatmaya yetecek kadar ışık saçan ama gerçekte öğrencilerine en temel ihtiyaçları bile sağlayamayan bir ülke olan ışıklar ülkesinde olanlar işte budur!

Fransa’daki eğitim durumuna yönelik basit bir inceleme, basiret sahibi herkes için, onun -Tunus gibi- Kuzey Afrika ülkelerindeki durumdan farklı olmadığını ortaya koymaktadır; zira okullar harabeye dönmüş durumda, sınıflar aşırı kalabalık, öğretmen ve akademisyen sayısı giderek azalmakta ve (ekipman yetersizliği ve öğretmenin ulaşım ile geçim konusunda yaşadığı sıkıntılar nedeniyle görevini yerine getirmekte çektiği zorluklar...) gibi çalışma koşulları son derece ağırdır.

Ortak paydalar ve benzer durumlar, gelişmiş bir Batı ülkesi ile geri kalmış bir ülke arasında ayrım yapmaz; zira her ikisi de kapitalist seküler sistemden neşet eden bir eğitim sistemini uygulamaktadır.

Sorunları çözmekten aciz olan yozlaşmış bir eğitim sistemi, öğrencilerin buna karşı ayaklanıp protesto gösterileri düzenlemesine yol açmıştır. Bu sistemin yozlaşması, ondan türeyen sistemin yozlaşmasını yansıtmaktadır; belki de bu protestolar, onu kökünden söküp atmanın, ona karşı devrim yapmanın, onu ortadan kaldırıp değiştirmenin ilk kıvılcımı olur ve onun yerine, insanları kapitalizmin felaketlerinden, zulmünden ve karanlıklarından kurtarıp İslam’ın nuruna ve rahmetine taşıyacak adil İslam sistemi gelir.

İslam nizamı, iyi ve bütüncül eğitim sistemi aracılığıyla öğrencilere nitelikli bir eğitim programını ve öğrenim ve araştırma için uygun koşulları garanti eder; ayrıca onları öğrenmeye, başarı göstermeye ve en iyi sonuçları ve başarıları elde etmeye teşvik eder.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Zinet es-Sâmit

Devamını oku...

Ümmetin Meseleleri Forumu’na Davet

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti Medya Bürosu; medya mensuplarını, siyasetçileri ve kamu meseleleriyle ilgilenen herkesi Ümmetin Meseleleri Forumu’na katılmaya ve iştirak etmeye davet etmekten memnuniyet duyar. Bu ayki forumun başlığı:

“Sudan Diyaloğunun Yönelimleri… Küfrü Pekiştirmek ve Denenmiş Olanı Yeniden Denemek”

Konuşmacılar:

1-İbrahim Osman Ebu Halil, Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti Resmi Sözcüsü.

2- Üstat Yakup İbrahim, Hizb-ut Tahrir üyesi.

Tarih: H. 21 Rabiu’s Sânî 1448 M. 03 Ekim 2026 Cumartesi

Saat: 13.00

Yer: Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti Port Sudan Bürosu, El Azama Mahallesi, Stad Caddesi, Stadın Doğu Tarafı.

Katılımınız veya canlı yayın üzerinden takip etmeniz foruma zenginlik sağlayacaktır.

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER