Pazar, 15 Recep 1447 | 2026/01/04
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Bir Hata Mı Yoksa İğrenç Bir Suç Mu?

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Bir Hata Mı Yoksa İğrenç Bir Suç Mu?

Haber:

ABD Başkanı Trump, işgal Başbakanı Binyamin Netanyahu ile düzenlediği ortak basın toplantısında şunları söyledi: “Irak ve İran hemen hemen denk güçteydi. Bin yıldır farklı isimler altında birbirleriyle savaşıyorlardı; ancak ABD, Irak’ı yok edince İran, aniden tüm Ortadoğu’yu kontrolü altına aldı ve bu, hatalı bir adımdı.” (Sumaria News)

Yorum:

Trump'ın açıklaması geç kalmış kısmi bir itiraf sayılmakla birlikte ama aynı zamanda özünde saptırıcı olup çatışmanın doğasını ve ABD’nin bu çatışmadaki rolüne yönelik temel gerçeği gizlemektedir.

Trump’ın İran'ın nüfuzunun Amerika'nın Irak'ı yok etmesi sonucu arttığı yönündeki açıklaması, Irak'ın işgalinin ardındaki gerçek nedenlerin kasıtlı olarak saptırılmasıdır; zira Amerika'nın Irak'ı işgali, Irak’ın siyasi sisteminin ortadan kaldırılması, askeri yapısının dağıtılması ve siyasi sistemin mezhepsel ve çatışmacı temeller üzerine yeniden şekillendirilmesi için olup bu da, ülkeyi yıpratmayı ve bölgede gerçek İslami projenin kurulmasını engellemeyi amaçlayan habis bir strateji doğrultusunda dikkatlice planlanmış hedefleri gerçekleştirmek içindir.

Ayrıca İran ve Irak arasında gerçekleşen çatışma, büyük ülkelerin seferber olmasından ve bu çatışmayı istismar etmelerinden muaf değildir ve bu da çatışmanın tırmanmasına ve her iki ülkenin kaynaklarını yıllarca tüketen savaşların patlak vermesine yol açmıştır. Irak'ın işgalinden sonra İran’ın Amerika'nın örtüsü altında oraya girmesi ve onun Irak ve bölgeye uzanması Amerika’ya rağmen değil, aksine onun siyasi ve askeri gözetimi ve koruması altında olmuştur.

Bunun en açık göstergesi, Amerikan güçlerinin Irak'ta, İran'ın nüfuzuyla birlikte yıllar boyunca kalmaya devam etmesi, Irak'la ilgili çok sayıda dosyanın Amerikan ve İran tarafları arasında koordine edilmesi ve İran'ın bölgeyi kontrol etmek ve bağımsız bir İslami projenin kurulmasını engellemek için bir araç olarak kullanılmasıdır.

Ayrıca açıklama, kafirin Müslümanların kanlarını ve yeteneklerini hiçe saymasının boyutunu da ortaya koymaktadır; zira bir ülkenin yıkımını “hata” olarak nitelendirmek, ahlaki ve siyasi bir sahtekarlıktır; çünkü olanlar bir hesaplama hatası değil, aksine yüzbinlerce insanın ölümüne, toplumun iğrenç milliyetçilik ve mezhepçilik temelinde parçalanmasına ve bölünmesine ve toplumun yeteneklerinin ve servetlerinin yağmalanmasına yol açan siyasi ve askeri bir suçtur.Yine açıklama, bölgeyi sanki sadece milliyetçilik ve mezhepçilik çatışmalarıyla yönetiliyormuş gibi göstermeye yönelik sömürgeci bir gerekçeyi de ifade etmektedir.

Belki de Trump açıklamasında, geçmişteki hataları düzeltme bahanesiyle yeni müdahalelere zemin hazırlamaktadır. Allah ona fırsat vermesin ve amacına ulaşmayı nasip etmesin.

Ey Irak ve diğer ülkelerdeki Müslümanlar: İşte bu kafir Batı, sizin trajedilerinizi ve size isabet eden felaketleri bu şekilde nitelendirdiği gibi aynı şekilde kanlarınızı hafife almakta, dahası vahdetinizin projesinin ve izzetiniz olan devletin, yani Allah'ın size vaat ettiği ve Kerim Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in şöyle buyurarak sizlere müjdelediği Hilafet Devleti'nin kurulmasını engellemek için tüm gücünü seferber etmektedir.ثُمَّ تَكُونُ خِلَافَةً عَلَى مِنْهَاجِ النُّبُوَّةِ Sonra (yeniden) Nübüvvet Minhacı üzere (Raşidi) Hilafet olacaktır.”

Bunu öğrenmenizden sonra geriye kalan tek şey Hilafeti kurmak için çalışmaktır; çünkü sadece Hilafet sayesinde izzet olacak ve Allah'ın düşmanlarının hegemonyasından ve kibirlerinden kurtulunacak olup onda, ümmetin, hükmüne boyun eğmesini ve Mustafa Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in getirdiği şekilde şeriatının ikame etmesini farz kılan Allah'ın rızası vardır.

﴿وَاللَّهُ غَالِبٌ عَلَى أَمْرِهِ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ
Allah emrine galiptir. Ancak insanların çoğu bilmezler.” [Yusuf 21]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Bilal Zekeriya

Devamını oku...

Yetmiş Yıllık Aptallık!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Yetmiş Yıllık Aptallık!

Haber:

Bakanlar Kurulu Genel Sekreterliği Çarşamba günü yaptığı açıklamada, Sudan'ın bağımsızlığının 70. yıldönümünü kutlamak amacıyla 1 Ocak 2026 Perşembe gününün ülkenin tüm eyaletlerinde resmi tatil olacağını duyurdu. (Sudan Haberleri, 31/12/2025)

Yorum:

Her yıl, özellikle 1 Ocak'ta, devlet dairelerindeki çalışma döngüleri durdurulur ve Bağımsızlık Günü olarak adlandırılan gün kutlanır; peki gerçekten bağımsızlık elde edilmiş midir?

Bu soruyu cevaplamak için bağımsızlığı tanımlamak gerekir; bağımsızlık, bir ülkenin sömürgecinin boyunduruğundan kurtulması, politikalarında özgür hale gelmesi ve siyasi, ekonomik, askeri, kültürel ve diğer alanlarda işlerinin dizginlerine sahip olması anlamına gelmektedir; peki bu anlamda Sudan, gerçekten bağımsız mıdır?!

Sömürgeci kâfir İngilizler, 1956 yılında zahiri olarak Sudan'dan çekildiler ama ülke siyasi, ekonomik, kültürel ve diğer açılardan sömürge olarak kaldı ve hâlâ da kalmaya devam etmektedir.

Siyasi olarak ise; Sudan'ı yönetmek için oluşturulan ilk anayasa, 1953 yılında İngiliz yargıç Stanley Baker tarafından oluşturan ve geçiş dönemi olarak adlandırılan anayasanın aynısıdır; nitekim bu anayasa hala daha sonra oluşturulan tüm anayasaların, hatta kurtuluş rejiminin 1998'de insanları İslami bir anayasa olduğu şeklinde aldatmaya çalıştığı anayasanın iskeletini oluşturmaktadır. Oysa bu anayasa ismi dışında İslam’dan hiçbir şey içermemekte olup dini hayattan ayırma temeline dayanan Batılı anayasaların aynısı olduğu gibi ister sivil isterse askeri olsun dinin yönetimden ve siyasetten ayrılması gibi aynı temele dayanan yönetim sisteminin de aynısıdır. 

Ekonomi konusuna gelince; temelleri ve dalları itibariyle İslam'a aykırı ve faize dayalı olan kapitalist sistem, Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu aracılığıyla faizli kredilerle ekonomimizi zincire vurmuş ve böylece Sudan, yeraltı ve yerüstü kaynaklarındaki zenginliğine rağmen faizli fonlara 60 milyar Dolardan fazla borçlanmıştır. Dolayısıyla insanlar, yoksulluğu yaratan ve yoksulları öldüren Uluslararası Para Fonu'nun politikalarının uygulanması ve ayıca sömürgeci İngilizlerin ayrılmasından önce Sudan'da iç savaşları ateşleyen İngiltere ve Amerika önderliğindeki sömürgeci kafir Batı ülkelerinin yaptıkları yüzünden aşırı yoksulluk içinde kalmaya devam etmiştir.Bu savaşların en sonuncusu ise, Sudan'daki İngiliz nüfuzunu ortadan kaldırmak için Amerika tarafından alevlendirilen savaş olup bu savaşta yüzbinlerce masum insan öldürülmüş, onurlar çiğnenmiş, paralar yağmalanmış, sağlık, eğitim, su ve elektrik altyapıları tahrip edilmiş ve Amerika hala zehirli yemeği pişene kadar yöneticilerimizi manipüle etmeye ve bu saçma ve lanetli savaşı uzatmaya devam etmektedir...Nitekim tüm bu trajedilerden sonra bizler,temeli bir kez daha Güney Sudan'ın ayrılması için kullanılan kendi kaderini tayin etme aldatmacasıyla Sudan'ı Mısır'dan ayıran bağımsızlıktan bahsediyoruz!

Bu bir bağımsızlık değildir, aksine Sudan halkının yetmiş yıl boyunca yaşadığı aptallık ve aldatmalardır. Bu aptallıktan ise ancak, siyasi, ekonomik, içtimai ve diğer hayatımızı, Allah'ın bizden razı olduğu Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafetin olduğu İslam Devleti'nin gölgesinde akidemiz temelinde ikame ederek gerçek bir kurtuluşla çıkabiliriz. Özellikle de bizler bunu, 105 yıl önce Hilafetin yıkıldığı ve koruyucusuz ve kalkansız bir hale geldiğimiz Receb ayında yapmalıyız; nitekim Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: إِنَّمَا الْإِمَامُ جُنَّةٌ يُقَاتَلُ مِنْ وَرَائِهِ وَيُتَّقَى بِهِ İmam bir kalkandır, onun arkasında savaşılır ve onunla korunulur.

Haydi o zaman ey Sudan halkı, yıkılmasının yıldönümünde Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafeti kurmak için çalışalım; zira sömürgecilikten ve aptallıktan farklı ve gerçek bağımsızlık işte budur.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
İbrahim Osman (Ebu Halil) - Sudan

Devamını oku...

Hizb-ut Tahrir Emiri Celil Alim Ata bin Halil Ebu Raşta’nın (Allah onu korusun) Hilafet Devleti’nin Yıkılışının 105. Yıldönümü Münasebetiyle Yaptığı Konuşma

Hizb-ut Tahrir Emiri Celil Alim Ata bin Halil Ebu Raşta’nın (Allah onu korusun)
Hilafet Devleti’nin Yıkılışının 105. Yıldönümü Münasebetiyle Yaptığı Konuşma

Hamd Allah’a mahsustur. Salat ve selam Rasûlullah’a, onun Âli’ne, ashabına ve onu dost edinenler üzerine olsun. Ve badu...

Cihat, adalet ve Allah’ın izniyle ihsan ümmeti olan İslam Ümmetine... İnsanlar için çıkarılmış en hayırlı Ümmete... Allah’ın zafer ve temkin ile (hakimiyet) ile aziz kıldığı Ümmete...

Raşidi Hilafeti ikame ederek İslami hayatı yeniden başlatmak için daveti yüklenenlere… Biz onları Allah’ın izniyle takva sahibi, tertemiz, yüzleri nurlu ve hayırlı kimseler olarak görüyoruz…

* Bundan tam yüz beş yıl önce, H.1342 yılı Recep ayının son günlerinde (M. 1924 Mart ayının başlarında), o dönemde başını İngiltere’nin çektiği sömürgeci kâfirler, Arap ve Türk hainlerin işbirliğiyle Hilafet Devleti’ni yıkmayı başardılar. Asrın mücrimi Mustafa Kemal, Hilafeti ilga ederek apaçık küfrünü ilan etti, Halifeyi İstanbul’da kuşattı ve o günün seher vakti onu sürgüne gönderdi... Böylece izzetlerinin kaynağı ve Rablerinin rızası olan Hilafetin yıkılmasıyla Müslüman topraklarında dehşet verici bir deprem yaşandı... Halbuki Ubade b. Samet RadıyAllahu Anh’dan rivayet edilen ve müttefikin aleyh olan Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in hadisi gereğince ümmetin Mustafa Kemal’e kılıçla karşı koyması farzdı:

وَأَنْ لَا نُنَازِعَ الْأَمْرَ أَهْلَهُ إِلَّا أَنْ تَرَوْا كُفْراً بَوَاحاً عِنْدَكُمْ مِنْ اللَّهِ فِيهِ بُرْهَانٌ “Hakkında Allah’tan bir delil (burhan) bulunan apaçık bir küfür (küfr-ü bevah) görmedikçe emir sahipleriyle (yöneticilerle) çekişmemek üzere biat ettik.” Ancak Ümmet bu konuda kusurlu davrandı; o mücrimi ve avenelerini kökünden söküp atmak ve onları hüsrana uğratmak için kıyama kalkmadı. Aksine Hilafet’in kaybıyla başlayan deprem devam etti... Bunun neticesinde sömürgeci kâfirlerin nüfuzu İslam beldelerinde perçinleşti. Müslüman ülkelerini yaklaşık 55 parçaya böldüler!

* Sonra Müslümanların başındaki Ruveybida yöneticiler, bu depreme bir başka deprem daha eklediler. Yahudilerin, Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in İsra ve Miraç yeri olan Mübarek Toprağı işgal etmesini mâni olmadılar. Sonra daha da alçaklaştılar, kimisi perde gerisinden, kimisi alenen hiçbir yerden geri çekilmeyen Yahudi varlığıyla normalleşme yarışına girdiler!! Tepeden tırnağa kendilerini saran o zilleti umursamadan cürüm işlemek için adeta birbirleriyle yarıştılar.

سَيُصِيبُ الَّذِينَ أَجْرَمُوا صَغَارٌ عِنْدَ اللَّهِ وَعَذَابٌ شَدِيدٌ بِمَا كَانُوا يَمْكُرُونَ “Suç işleyenlere, yapmakta oldukları hilelere karşılık Allah tarafından aşağılık ve çetin bir azap erişecektir.” [Enam 124]

* Ey Müslümanlar! Hilafet yıkıldıktan ve bugün bile Haşim Gazze ve Mübarek Toprak konusunda Tağut Trump’ın talimatına göre hareket eden Ruveybida yöneticiler hükmetmeye başladıktan sonra işte sizin haliniz budur. Trump, 2025 Eylül’ünde BM Genel Kurulu toplantıları marjında Suudi Arabistan, BAE, Katar, Mısır, Ürdün, Türkiye, Endonezya ve Pakistan’ın katılımıyla en önemli toplantı olarak nitelendirdiği bir toplantıya başkanlık etti. Ardından Trump, onlara, Gazze’nin heba edilmesini, vesayet altına alınmasını, Trump ve Yahudi varlığının keyif süreceği bir bahçeye dönüştürülmesi için Gazze’nin sömürgeleştirilmesini öngören 20 maddelik bir plan sundu daha doğrusu dayattı! Bunun ardından es Sisi, Haşim Gazze’de Barış Kurulu adı altında bir sömürge ya da vesayet kurulu kurulmasını öngören 2803 sayılı Güvenlik Konseyi kararına zemin hazırlamak üzere Kinane diyarında Trump ve onun uğursuz planı için bir tören düzenledi! Daha sonra Trump, Gazze’de başkanlığını yapacağı kurulun üyelerini 2026 yılının başında açıklayacağını duyurdu... El-Cezire, “Trump’ın Gazze Şeridi’ndeki istikrar gücüne bir Amerikalı general atamasının muhtemel olduğunu” aktardı. (11.12.2025 El Cezire) Yani Gazze’de hem yönetim hem de güvenlik Trump’ın kontrolüne veriliyor!.. Ardından Trump’ın özel temsilcisi Witkoff, istikrar gücünün konuşlandırılması ve Hamas’ın silahsızlandırılması anlamına gelen ikinci aşamaya geçmek ve bunun uygulanmasının pratik adımlarını ele almak üzere 19 Aralık 2025’te Miami’de “arabulucu” ülkeler Türkiye, Mısır ve Katar ile bir araya geldi! Sonra Trump, Florida’da Netanyahu ile görüştü. Görüşme sonrası gazetecilere yaptığı açıklamada, “Çok verimli bir görüşme” gerçekleştirdiklerini söyledi. Görüşmede Hamas’ın silahsızlandırılması meselesini ele aldıklarını belirtti. Hamas’a silahsızlanması için çok kısa bir süre verileceğini, kabul etmemesi durumunda ise bunun sonuçlarının çok ağır olacağı uyarısında bulundu.” (30.12.2025 BBC) Trump; tüm bunları, Gazze’de insanı, ağacı ve taşı hedef alan vahşi bir savaşta Yahudi varlığına her türlü ağır ve süper ağır silahı sağlayan bir kişi olarak söylüyor... Trump; tüm bunları, Mübarek Toprağın kurtarılması konusunda sessiz kalarak onu sırtından hançerleyen, hatta Trump’ın 20 maddelik planını ayakta alkışlayan İslam ülkelerindeki yöneticilerin gözleri önünde söyledi ve yapıyor!

* Bu yöneticiler yalnızca Filistin’i değil, sömürgeci kâfirlerin özellikle de Amerika’nın çıkarı için ve onların dürtüsüyle, yönettikleri ülkeleri de sırtından hançerlediler... Güney Sudan ayrıldı, Darfur da aynı yolda… Libya da öyle. Çatışmalar yaşanıyor ve iki devlete bölünmüş durumda... Yemen; kuzey ve güneye ayrılmış durumda hatta güney bile kendi içinde bölünmüş durumda!.. Yeni Suriye, Amerika’nın kucağına itildi; eski rejimin şebbihaları ve adamları serbest bırakılırken, Hilafet çağrısında bulunan Hizb-ut Tahrir gençleri halen zindanlarda tutuluyor, on yıla varan hapis cezalarıyla yargılanıyorlar... Bu Ruveybida yöneticiler, bununla da yetinmeyip İslam topraklarının diğer bölgelerinin de peşkeş çekilmesini kabullendiler ya da bizzat peşkeş çektiler. Müşrik Hindular, Keşmir’i ilhak etti... Rusya, Çeçenistan’ı ve Orta Asya’daki diğer Müslüman topraklarını ilhak etti... Doğu Timor Endonezya’dan koparıldı... Uzun yıllar Müslümanların kalesi olan Kıbrıs’ın büyük bir kısmı, bugün Yunanistan’ın kontrolünde... Rohingyalı Müslümanlar, Myanmar’da katlediliyor; Bangladeş’e sığınanlar ise rejimin baskısına maruz kalıyor. Rejim, onlara yardım elini uzatmıyor, onların düşmanlarıyla savaşmıyor. Doğu Türkistan’da da vahşi hayvanların bile uzak durduğu tüyler ürpertici bir Çin vahşeti yaşanıyor... Müslüman ülkelerdeki kurulu devletler, ölüm sessizliğine bürünmüş durumda; konuştuklarında ise Çin’in Müslümanlara karşı işlediği zulüm hakkında “bu bir iç meseledir” deyip geçiştiriyorlar!

كَبُرَتْ كَلِمَةً تَخْرُجُ مِنْ أَفْوَاهِهِمْ إِن يَقُولُونَ إِلَّا كَذِباً “Ağızlarından çıkan söz ne büyük iftiradır. Onlar yalnız ve yalnız yalan söylerler.” [Kehf 5]

* Ey Müslüman orduların askerleri! Sizler, sizden önceki İslâm askerlerinin izinden gidip, İslâm’ın zirvesi olan Allah yolunda cihat ile Filistin ve Gazze’yi Haşim’i kurtarmaya, Aziz ve Güçlü olan Allah’ın farzını yerine getirmeye muktedir değil misiniz?... Aslından koparılan ya da doğudaki ve batıdaki sömürgeci kafirlerin istila ettiği İslâm topraklarının her bir karışını geri almaya; sömürgeci kafirleri kendi yurtlarına kadar kovalamaya muktedir değil misiniz? Evet, muktedir değil misiniz? Allah’ın izniyle elbette muktedirsiniz:

* Çünkü sizler, İslam Ümmetinin evlatlarısınız... Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Ümmetisiniz... Muhacirler ve Ensar’ın Ümmetisiniz... Raşit Halifeler ve onlardan sonra gelen Halifelerin Ümmetisiniz... Müslümanlarla olan ahdini bozan ve onlara saldıran Rum Kralı’na; “Cevabım ise, duyacağın değil, göreceğindir!” diye karşılık veren ve dediğini yapan Harun Reşid’in torunlarısınız... Bir Rum’un zulmüne uğrayan kadının “Yetiş ya Mutasım!” feryadına icabet etmek için devasa bir ordu hazırlayan Mutasım’ın torunlarısınız... Sizler, Haçlıları yerle yeksan eden ve H. 27 Recep 583 M. 2 Ekim 1187 tarihinde Aksa’yı onların pisliğinden temizleyen Muzaffer Selahaddin Eyyubi’nin torunlarısınız.

* Sizler; Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Kostantiniyye’nin fatihi için söylediği ve “Onu fetheden komutanı ne güzel komutan, onu fetheden ordu ne güzel ordudur” övgüsüne mazhar olan genç komutan Fatih Sultan Mehmed’in torunlarısınız. Fatih Sultan Mehmet (Allah rahmet etsin ve nimetini artırsın), H. 857 M.1453 yılında Kostantiniyye’yi fethetti... Sizler; ABD’nin, Cezayir’deki esirlerinin serbest bırakılması ve Osmanlı donanmasının saldırısına maruz kalmaksızın Atlantik Okyanusu ve Akdeniz’de geçiş izni verilmesi karşılığında, Cezayir valisine yıllık 642 bin altın dolar ve 12 bin Osmanlı altın lirası vergi ödemek zorunda kaldığı dönemin Halifesi III. Selim’in torunlarısınız... Amerika, tarihinde ilk kez kendi dili dışında bir dille ve hatta Osmanlı Devleti’nin diliyle H. 21 Safer 1210 M. 5 Eylül 1795 yılında bir antlaşma imzalamaya mecbur kaldı...

* Sizler; İstanbul’daki Fransa Büyükelçisi’ni çağırtıp, onunla kasten askeri üniformasıyla görüşen, sonra Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e hakaret içerikli tiyatro oyununun gösterimi durdurulması için tehdit eden ve “Ben Müslümanların Halifesiyim... Eğer o oyunu durdurmazsanız dünyayı başınıza yıkarım” diyen Halife Abdülhamid’in torunlarısınız... Bunun üzerine Fransa, boyun eğdi ve H. 1307 M. 1890 yılında tiyatronun gösterimini yasakladı... Sizler; Yahudilerin devlet hazinesi için teklif ettiği milyonlarca altına kanmayan, Filistin’e yerleşmelerine izin vermesi için kendisine karşı oluşturulan uluslararası baskılardan korkmayan ve “Filistin’in Hilafet Devletinden ayrıldığını görmektense, bedenimin lime lime doğranmasını yeğlerim” meşhur sözünü söyleyen Halife’nin torunlarısınız. Halife Abdülhamid, ileri görüşlü biriydi, “Yahudiler milyonlarını kendilerine saklasınlar... Eğer bir gün Hilafet Devleti parçalanırsa, işte o zaman Filistin’i bedelsiz alabilirler” demişti. Nitekim öyle de oldu!

* Ey Müslümanlar! Ey Müslüman ülkelerin orduları! Hilafet yeniden kurulduğunda, atalarınız gibi siz de yeniden izzete kavuşacaksınız. Atalarınızın eylemleri, izzetlerinin kanıtıdır ve Allah’ın rızası ise çok daha büyüktür... Atalarınız Hilafet’i kurmakla kalmadı, onu koruyup kolladılar; böylece hem izzete eriştiler hem dünyanın efendisi oldular hem de Rablerinin rızasına nail oldular... Sizler de onların torunlarısınız. Haydi onların tabi olduğu gibi Hakk’a tabi olun, onların inşa ettiği gibi bir izzet inşa edin. Hilafet’i yeniden kurun ve onu koruyup kollayın. İşte Hizb-ut Tahrir aranızdadır; haydi ona destek olun. Zira Hizb, Raşidi Hilafet Devleti’ni kurmak ve İslami hayatı yeniden başlatmak için gece gündüz çalışmaktadır. Ümmetin önünde gitmekte ve bu büyük iş için ona önderlik etmektedir. Hizb, sadece Hilafet çağrısıyla bile sömürgeci kâfirlerin uykularını kaçırmaktadır. Hilafeti kurup, sömürgeci kâfirlerin, Pasifik Okyanusu’nun kıyısındaki Endonezya ve Malezya’dan, Atlantik kıyısındaki Fas ve Endülüs’e kadar çizdiği o yapay sınırları ve engelleri kaldırdığında acaba durum nice olur?! O zaman Müslümanlar, eskiden olduğu gibi, İslam’ı ve Müslümanları izzetli kılan, küfrü ve kâfirleri de zelil kılan Raşidi Hilafet Devletiyle yeniden tek bir ümmet olacaklardır... Kuşkusuz Hilafet, İslam’ın ve Müslümanların topraklarını sömürgeci kâfirlerin elinden geri alacak, onları ülkelerinin derinliklerine kadar kovalayacak ve dünyayı yeniden aydınlatacaktır... O gün Hak yerini bulacak ve Batıl yok olacaktır.

وَقُلْ جَاءَ الْحَقُّ وَزَهَقَ الْبَاطِلُ إِنَّ الْبَاطِلَ كَانَ زَهُوقاً “Yine de ki: Hak geldi; bâtıl yıkılıp gitti. Zaten bâtıl yıkılmaya mahkumdur.” [İsra 81]

* Şöyle denilebilir: Hilafet gerçekten bütün bunları yapacak mı? Zafer bahşedip yenilgiyi def edecek mi? Müslüman ülkelerini sömürgeci kâfirlerden kurtaracak mı? Onları kendi yurtlarına kadar kovalayacak mı? Biz de “Evet” deriz. Rabbimiz Subhânehu ve Teâlâ böyle buyurmaktadır:

إِنْ تَنْصُرُوا اللهَ يَنْصُرْكُمْ وَيُثَبِّتْ أَقْدَامَكُمْ “Ey iman edenler! Eğer siz Allah’a (Allah’ın dinine) yardım ederseniz O da size yardım eder, ayaklarınızı kaydırmaz.” [Muhammed 7] Allah’ın vaat ettiği hakiki zafer, ancak O’nun hükümlerini ikame eden İslam Devleti’nin kurulmasıyla mümkün. Hilafet kurulduğunda, Allah Subhânehu ve Teâlâ ona yardım edecek; kök salacak ve izzet bulacaktır, dostları ona saygı duyacak, düşmanları ise ondan korkacaktır. Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmaktadır:

الإِمَامُ جُنَّةٌ يُقَاتَلُ مِنْ وَرَائِهِ وَيُتَّقَى بِهِ “İmam ancak bir kalkandır. Arkasında savaşılır ve onunla korunulur.” Çünkü Halife ve Hilafet bir kalkandır, yani korumadır. Koruması olan kimse, Allah’ın izniyle sonunda muzaffer olmaya mahkumdur; koruması olan kimsenin ülkesi asla heder olmaz, düşmanları böylesi kimseye asla yaklaşamaz. Hilafet tarihi buna şahittir; Bizans ve saltanatı nerede? Kisra ve Medain nerede? Okyanustan okyanusa uzanan o geniş coğrafyada tekbir seslerinin yankılanmasını sağlayan İslam Devleti, İslam ordusu ve İslam’ın adaleti değil mi? Eğer Hilafet o vakit doğuda ve batıda iki okyanusun ötesinde bir kara parçası olduğunu bilseydi, Güçlü, Aziz ve Hakîm olan Allah’a davet etmek için o iki okyanusun azgın dalgalarını da aşardı.

* Yine Hizb-ut Tahrir’in Hilafet’ten başka sermayesinin olmadığı; nerede olursa olsun sadece Hilafet’ten bahsettiği, Hilafetten başka bir şey bilmediği, ondan başka bir şeye alışık olmadığı da söylenebilir... Biz de deriz ki: Evet, Hilafet bizim sermayemiz ve sanatımızdır, izzet ve gücümüzdür, dinimiz ve dünyamızın koruyucusudur, asıl ve fasıldır. Hükümler onunla ikame edilir, hadler onunla uygulanır, fetihler onunla yapılır ve başlar Hak ile onun sayesinde dik durur. Hilafet, Müslümanların, önemi ve büyüklüğüne rağmen Rasûlullah SallAllahu aleyhi ve Sellem’in teçhiz ve defin işlemlerine başlamadan önce uğraşmaya koyuldukları bir iştir. Bütün bunlar, Hilafet’in azameti ve ehemmiyetinden kaynaklanmaktadır. Zira Sahabenin ileri gelenleri, Hilafet ile meşgul olmayı, o büyük farzdan, yani Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in defin işleminden daha öncelikli olduğunu düşünmüşlerdir.

Ey Müslümanlar! Ey Müslüman ülkelerin orduları! Şüphesiz Hilafet’in kurulması, Müslümanların ölüm kalım meselesidir... Şüphesiz biz, Allah’ın yardımına; İslâm’ın ve Müslümanların izzet bulacağına; mücahit Raşit Hilâfetin yeniden kurulacağına; Filistin’i işgal eden Yahudi varlığının ortadan kaldırılacağına ve Kostantiniyye’nin fethedilerek ‘İstanbul’ adıyla bir İslâm diyarı olması gibi Roma’nın da fethedileceğine yürekten inanıyoruz... Kâfirler ve münafıklar şöyle deseler bile biz bu konuda eminiz:

إِذْ يَقُولُ الْمُنَافِقُونَ وَالَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ غَرَّ هَؤُلَاءِ دِينُهُمْ “Hani münafıklar ve kalplerinde hastalık bulunanlar, ‘Bunları dinleri aldattı’ diyorlardı.” [Enfal 49] Çünkü Müslümanlar için tüm bu zaferler, Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın vaadinde saklıdır.

وَعَدَ اللهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنْكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُمْ فِي الْأَرْضِ “Allah, içinizden, iman edip de salih ameller işleyenlere, kendilerinden öncekileri egemen kıldığı gibi onları da yeryüzünde mutlaka egemen kılacağına dair vaatte bulunmuştur.” [Nur 55] İçinde bulunduğumuz bu ceberut saltanattan sonra Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in müjdesinde saklıdır.

ثُمَّ تَكُونُ مُلْكاً جَبْرِيَّةً فَتَكُونُ مَا شَاءَ اللهُ أَنْ تَكُونَ ثُمَّ يَرْفَعُهَا إِذَا شَاءَ أَنْ يَرْفَعَهَا ثُمَّ تَكُونُ خِلَافَةً عَلَى مِنْهَاجِ النُّبُوَّةِ ثُمَّ سَكَتَ “Daha sonra ceberut bir saltanat olacaktır. O da Allah’ın dilediği kadar devam edecektir. Ardından Allah dilediği zaman onu ortadan kaldıracaktır. Sonra, nübüvvet metodu üzere Hilafet olacaktır. Sonra da sustu” [Ahmed] Hilafet, Allah’ın izniyle mutlaka geri dönecektir... Ancak Hilafet, kurulması için ciddi ve gayretli bir çalışma yapılmasını gerektirir. Çünkü Aziz ve Hâkim olan Allah’ın değişmez kanunu, bizler hiçbir şey yapmaksızın oturup dururken gökten melekler inip bizim için Hilafeti kurmasını, Aziz ve Güçlü olan Allah’ın vaadi ve Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in müjdesini gerçekleştirmesini gerektirmemektedir. Aksine bizler ciddiyetle, gayretle, sadakatle ve samimiyetle çalıştığımız zaman, Allah, bize yardım etmeleri için meleklerini indirecektir... Sonra Allah bize zafer ihsan edecek ve iki cihanda da kurtuluşa erdirecektir. İşte bu, büyük kurtuluştur... Hizb-ut Tahrir, Hilafet için ciddiyetle çalışmakta ve yakında kurulacağını müjdelemektedir. O halde acele edin ey Müslümanlar! Acele edin ey güç ehli! Davete ve nusrete katılın. Hilafet’i sadece uzaktan seyretmekle kalmayın, Hizb ile birlikte Hilafeti kurmak için acele edin. Zira Allah’ın izniyle zafer yakındır.

إِنَّ اللهَ بَالِغُ أَمْرِهِ قَدْ جَعَلَ اللهُ لِكُلِّ شَيْءٍ قَدْراً “Allah, işinde galiptir. Allah her şey için bir kader tayin etmiştir.” [Talak 3]

وَيَوْمَئِذٍ يَفْرَحُ الْمُؤْمِنُونَ * بِنَصْرِ اللَّهِ يَنْصُرُ مَنْ يَشَاءُ وَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ “O gün Allah’ın zafer vermesiyle müminler sevinecektir. Allah, dilediğine yardım eder. O, mutlak güç sahibidir, çok merhametlidir.” [Rum 4-6] Dualarımızın sonu, Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamd etmektir.

Ve’s Selamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berekâtuh

 

H. Receb 1447
M. Ocak 2026

Sizi Seven Kardeşiniz

Ata bin Halil Ebu El-Raşta

Devamını oku...

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi: Hilafetin Yıkılışının Yıl Dönümünde Hizb-ut Tahrir'in Küresel Faaliyetleri 1447 H – 2026 M

  • Kategori Kampanyalar
  •   |  

Bu yılın Recebu'l Muharrem ayında, Hicri 1446 - Miladi 2025, Resullerin Efendisi Muhammed Sallallahu aleyhi ve sellem ve onun şerefli sahabeleri (Allah onlardan razı olsun) tarafından kurulan İslam Devleti'nin Arap ve Türk mücrimleri tarafından yıkılışının 105. yıl dönümünü idrak ediyoruz.

Devamını oku...

Hilafetin Yıkılışının 105. Yıldönümünde (Recep 1342-Recep 1447) Ümmetin Meseleleri Forumu’na Katılım Daveti

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti olarak biz, değerli medya mensuplarını, siyasetçileri ve kamu meselelerine ilgi duyan herkesi, bu ay düzenlenecek olan “Ümmetin Sorunları Forumu”na katılmaya davet etmekten memnuniyet duyarız. Bu ayki forumun başlığı şöyle:

“Hilafet Yıkıldı, Çocuklarımızın Sağlığı Savunmasız Kaldı”

Konuşmacılar:

1- Üstat Muhammed Cami Ebu Eymen, Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti Resmi Sözcü Yardımcısı.

2- Üstat Yakup İbrahim, Hizb-ut Tahrir üyesi.

Tarih: 14 Recep 1447 / 03 Ocak 2026 Cumartesi

Saat: 13.00

Yer: Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti Port Sudan Bürosu, El Azama Mahallesi, Stadın Doğu Tarafı.

Sizleri aramızda görmekten onur duyarız; katılımınız ümmetin dertleriyle hemhâl olduğunuzun bir nişanesi

Devamını oku...

Seyahat Yasağı ve Korku Siyaseti

Trump yönetimi 15 Aralık 2025’te, 1 Ocak 2026’da yürürlüğe girmesi planlanan seyahat yasağı politikasının büyük ölçüde genişletildiğini duyurdu. Beyaz Saray’a göre; Burkina Faso, Mali, Nijer, Güney Sudan, Suriye ve Filistin Yönetimi seyahat belgesi sahipleri artık ABD’ye giriş yapamayacak. Bu son kararla birlikte, sınırlı istisnalar dışında –ki bu istisnalar “ABD’nin ulusal çıkarlarına hizmet ettiği” düşünülen kişileri kapsamaktadır– toplamda 19 ülke vatandaşına ve Filistin Yönetimi belge sahiplerine vize verilmeyecektir.

Yönetim bu genişlemeyi; göçmenlerin incelenmesi ve geçmişlerinin araştırılmasındaki sözde eksiklikler, yabancı hükümetlerin bilgi paylaşım uygulamalarındaki zayıflık, izin verilen kalış süresini aşma oranlarının yüksekliği ve Amerikan terörle mücadele hedeflerinin ilgili ülkelerin politikalarıyla uyumsuzluğu gibi ulusal güvenlik kaygılarına dayandırdı.

Güvenlik söyleminin ötesinde, yönetim bu seyahat yasağının daha geniş siyasi hedeflere hizmet ettiğini iddia etmektedir. Reuters/Ipsos tarafından yapılan bir ankete göre Trump’ın halk desteği yüzde 39 ile tarihinin en düşük seviyesine gerilemiştir. Dolayısıyla attığı bu adımın, giderek zayıflayan siyasi tabanı yeniden canlandırmayı amaçladığı anlaşılmaktadır. ABC tarafından yapılan anketler, özellikle ekonomideki kötü gidişat nedeniyle Cumhuriyetçi Parti ve “MAGA” (Amerika’yı Yeniden Büyük Yap) hareketi destekçileri arasında ciddi bir motivasyon kaybı yaşandığını ortaya koymaktadır.

Göç üzerindeki kısıtlamaları artırarak Trump yönetimi, istihdamı koruma, sınır güvenliğini sağlama ve sınır dışı etme gibi seçim vaatlerini pekiştirmeye çalışmaktadır. Göçmenler özellikle hedef alınan bölgelerden gelenler sürekli olarak işsizlik, suç, uyuşturucu kaçakçılığı ve kamu kaynakları üzerindeki baskının sorumlusu gibi gösterilmektedir. Bu söylemler korkuyu körüklemekte ve göçmenleri iç istikrarsızlığın başlıca kaynağı olarak sunarak kamuoyundaki şüpheyi derinleştirmektedir.

İç sorunları yatıştırmanın yanı sıra, bu seyahat kısıtlamaları küresel çapta nüfuz ve güç kullanma araçları olarak da kullanılmaktadır. Burkina Faso, Mali ve Nijer arasında bölgesel bağımsızlığı ve ekonomik-siyasi iş birliğini güçlendirmek amacıyla kurulan bu ittifak, Amerika’nın Avrupa nüfuzunu Afrika’dan söküp atma ve yerine kendi hegemonyasını kurma çabalarına engel teşkil etmektedir. Hatta Hristiyanları koruma iddiasıyla Nijerya’nın bombalanması ve geçmişteki doğrudan tehditler bile, Amerika’nın bu bölgedeki nüfuz planlarının bir parçası olarak görülebilir. Suriye ve Filistin Yönetimi’nin listeye dahil edilmesi, Amerika’nın Orta Doğu’daki jeopolitik çıkarlarıyla ve özellikle Yahudi varlığı ile olan stratejik ittifakıyla doğrudan bağlantılıdır.

Yönetimin bu politikalarının orantısız bir şekilde Müslümanları hedef aldığı aşikâr; zira listedeki 19 ülkeden 12’si Müslüman çoğunluklu ülkelerdir. Bu yasak; bazı İslami grupların terör örgütü olarak sınıflandırılması ve Müslüman aktivistlerin alıkonulması gibi İslam karşıtı adımların daha geniş bir parçası olarak değerlendirilebilir.

Tarihsel olarak Amerika, çeşitli etnik ve dini geçmişlerden gelen göçmen dalgalarını özümsemiş ve genellikle “Amerikan eritme potası” olarak tanımlanan ortak bir ulusal kimliğin oluşmasına katkıda bulunmuştur. Pek çok göçmen topluluğu zamanla entegre olurken, Müslümanlar kendilerine özgü dini ve kültürel kimliklerine bağlı kalmaları nedeniyle özellikle hedef alınmıştır. Amerika nüfusunun çok küçük bir yüzdesini oluşturmalarına rağmen dini değerlere sıkı sıkıya bağlılıkları, aile yapılarının sağlamlığı, yüksek eğitim seviyeleri ve yasalara uymalarıyla tanınmaktadırlar. Bu ilkesel duruşları, Müslüman toplulukları hem Cumhuriyetçi hem de Demokrat yönetimler tarafından daha fazla incelemeye ve şüpheye maruz bırakmıştır.

Küresel dinamiklerin değişmesiyle birlikte ABD, yerleşik hegemonyasına karşı artan meydan okumalarla karşı karşıyadır. Korku ve dışlamaya dayanan bu tür politikalar, onun küresel konumunu ve temel ilkelerini baltalama tehdidi taşımaktadır. Seyahat yasağının genişletilmesi yalnızca bir göç politikası değil; siyasi stratejinin, küresel nüfuz mücadelesinin, iç politika ve İslam’la yaşanan ilkesel çatışmanın kesiştiği bir adımdır. Müslümanların ve göçmenlerin tehdit olarak sunulması, ekonomik istikrarsızlık, enflasyon, altyapı çöküşü ve politika başarısızlıkları gibi iç sorunlardan kamuoyunun dikkatini başka yöne çekmenin bir aracıdır.

Buna karşılık İslam, göç konusuna kökten farklı bir perspektiften bakmaktadır. Modern ulus-devletlerin benimsediği ırk ve milliyet temelli yaklaşımın aksine Hilafet eliyle uygulandığında İslam, ırkı, kökeni, rengi veya dini ne olursa olsun tüm insanların gözetilmesini esas alan hukuki ve dini bir sistem sunmuştur. Can ve mal güvenliklerini, ibadet etme haklarını ve yargıya başvurma haklarını garanti altına alan şer’i bir ahit uyarınca Gayrimüslimlerin ülkeye giriş yapmalarına ve ikamet etmelerine izin veriliyordu. Kısıtlamalar ırksal veya ulusal değil, tamamen güvenlik esasına dayanıyordu. Modern göç sistemlerinin iş gücü piyasası, demografik mühendislik veya ulusal kimlik merkezli yapısının aksine Hilafette serbest dolaşım esasen kanunlara bağlılık şartına dayanıyordu.

Hilafet aynı zamanda ırksal kapsayıcılığı ve ekonomik yeterliliği temel ilkeler olarak benimsemiştir. İslam, ırk veya etnisiteye dayalı her türlü hiyerarşiyi kesin biçimde reddeder. Tarih boyunca Hilafet; Araplar, Afrikalılar, Farslar, Türkler, Kafkasyalılar, Yahudiler ve Hristiyanlar dâhil olmak üzere çok çeşitli halkları yönetmiş; bunların birçoğu üst düzey idari ve ilmî görevlerde bulunmuştur. Hilafet, bu çeşitli halklar arasında uzun süreler boyunca toplumsal uyumu korumuş; milliyetçilik ve demografik tehdit kökenli mevcut göçmen karşıtı söylemler İslam toplumunda yer bulamamıştır.

Bugün insanlığın, yeni bir yönetim modeline acil ihtiyacı vardır. İslami yönetim modeli olan Hilafet; dinin rehberliğinde, adalet ve kolektif sorumluluğa dayalı bir sistem sunmaktadır. Bu sistem, ırk, etnik köken, renk, din veya göçmenlik statüsüne bakmaksızın tüm insanlar için bakım ve onuru garanti eder.

Devamını oku...

İslam’da İtaat, Ancak Allah’ın İndirdikleriyle Hükmeden Halifeye Olur!

10 Aralık 2025 tarihinde, Pakistan’ın askeri ve siyasi liderleri Kongre Merkezi’nde bir grup âlimle bir araya geldi. Bu konferansta, sanki Amerikan ajanı Pervez Müşerref’in ruhu bu yöneticilere hulul etmişçesine, Pakistan’ı sözde “sert devlet” (solid state) modeline dönüştürmeyi hedefleyen sert ve baskıcı gelecek politikaları ele alındı. Birkaç gün sonra, Genelkurmay Başkanı General Asım Münir’in konuşmasından seçilen kesitler medyaya servis edildi. Bunun üzerine Karaçi’de bazı alimler karşı bir konferans düzenleyerek hükümetin politikalarını eleştirdiler.

Bu bağlamda Hizb-ut Tahrir / Pakistan Vilayeti aşağıdaki hususları açıklamayı gerekli görmektedir:

Birincisi: İslam’da itaat, Şeriatın uygulanması şartına bağlıdır ve Ümmetten alınan biatle olur. Allah Subhânehu ve Teâlâ Kitab-ı Kerim’inde şöyle buyurmaktadır:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا أَطِيعُوا اللَّهَ وَأَطِيعُوا الرَّسُولَ وَأُولِي الْأَمْرِ مِنكُمْ فَإِن تَنَازَعْتُمْ فِي شَيْءٍ فَرُدُّوهُ إِلَى اللَّهِ وَالرَّسُولِ إِن كُنتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ ذَٰلِكَ خَيْرٌ وَأَحْسَنُ تَأْوِيلاً“Ey İnananlar! Allah’a itaat edin, Peygambere ve sizden buyruk sahibi olanlara itaat edin. Eğer bir şeyde çekişirseniz, Allah’a ve ahiret gününe inanmışsanız onun halini Allah’a ve Peygambere bırakın. Bu, hayırlı ve netice itibariyle en güzeldir.” [Nisa 59] Ayette “itaat edin” fiilinin tekrarlanması nedeniyle Allah’a ve Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e itaat mutlaktır, kayıtsız şartsızdır. “Emir sahipleri” (ulu’l emr) için ise itaat edin fiili bağımsız bir şekilde zikredilmemiştir, onlara itaat Allah ve Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e itaate etmelerine bağlıdır. Bu da demektir ki; emir sahiplerine itaat, onların Allah’a ve Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e itaat etmeleri şartına bağlıdır.

Ayrıca bir anlaşmazlık çıktığında müracaat edilecek merci yöneticiler değil, Allah ve Rasûlüdür, yani Şeriattır. Bu nedenle; âlimlerden ve halktan kendilerine itaat etmelerini talep eden yöneticileri, öncelikle Hilafet’i kurmaya ve Şeriatı tatbik etmeye davet ediyoruz. O zaman sadece Pakistan değil, bütün Ümmet onlara biat etmek ve itaat etmek için yarışacaktır.

İkincisi: General Asım Münir konuşmasında cihat ilan etme yetkisinin sadece devlete ait olduğunu söyledi. Evet, prensip olarak bu doğrudur; zira İslam Devletinde cihat işlerini organize etmek Halifenin yetkisi dahilindedir. Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

الإِمَامُ جُنَّةٌ يُقَاتَلُ مِنْ وَرَائِهِ وَيُتَّقَى بِهِ“İmam ancak bir kalkandır. Arkasında savaşılır ve onunla korunulur.” [Müslim] Şayet General Asım Münir Pakistan’ı gerçekten bir İslam Devleti olarak görüyorsa; o halde neden bu farzı yerine getirmek için Yahudi varlığına ve Hindu devletine karşı cihat ilan etmiyor? Neden Yahudi varlığını yok etmek için tek bir emir bekleyen o güçlü silahlı kuvvetlerimizi Gazze’deki soykırımı durdurmak için harekete geçirmiyor? Tüm Ümmet, Generalin cihat ilan etmesini ve bu uğurda canlarını ve mallarını feda etmeyi bekliyor.

Üçüncüsü: Pakistan yöneticilerini Tağuta itaat etmemeleri konusunda uyarıyoruz. Allah Subhânehu ve Teâlâ Kuran-ı Kerim’de şöyle buyuruyor:

أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ يَزْعُمُونَ أَنَّهُمْ آمَنُوا بِمَا أُنزِلَ إِلَيْكَ وَمَا أُنزِلَ مِن قَبْلِكَ يُرِيدُونَ أَن يَتَحَاكَمُوا إِلَى الطَّاغُوتِ وَقَدْ أُمِرُوا أَن يَكْفُرُوا بِهِ وَيُرِيدُ الشَّيْطَانُ أَن يُضِلَّهُمْ ضَلَالاً بَعِيداً“Sana indirilen Kur’an’a ve senden önce indirilene inandıklarını iddia edenleri görmüyor musun? Tâğût’u tanımamaları kendilerine emrolunduğu hâlde, onun önünde muhakeme olmak istiyorlar. Şeytan da onları derin bir sapıklığa düşürmek istiyor.” [Nisa 60] Hal böyleyken, Pakistan yöneticileri bugün nasıl olur da modern Tağut’a, asrın firavunu Trump’a sadık kalacaklarına dair söz verirler ve Pakistan’daki Müslümanları ve alimleri kendilerine itaat etmeye zorlayarak, tüm Ümmeti Trump’a itaat etmeye sevk ederler? Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyuruyor:

وَقَالُوا رَبَّنَا إِنَّا أَطَعْنَا سَادَتَنَا وَكُبَرَاءَنَا فَأَضَلُّونَا السَّبِيلَا“Ey Rabbimiz! Biz reislerimize ve büyüklerimize uyduk da onlar bizi yoldan saptırdılar, derler.” [Ahzab 67]

Dördüncüsü: Hilafeti kurmanın doğru yolu, Müslüman yöneticilerle savaşmak değildir. Doğru yol, Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Mekke dönemindeki 13 yıl boyunca yaptığı gibi nusret talebidir. Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Mekke’de silaha başvurmamış, aksine İslam için kamuoyu oluşturmaya çalışmış ve güç ve kuvvet ehlinden nusret talep etmiştir. İşte bu sebeple Hizb-ut Tahrir de Pakistan’da Nübüvvet metodu üzere Hilafeti kurmak için güç ehlinden nusret talep etmektedir.

Soruyoruz... Hilafetin yıkılışının hicri 105. yıldönümünde, İslami hayatı yeniden başlatmak için Hizb-ut Tahrir’e nusret vermeye sizden daha layık kim vardır? Bu şer’i sorumluluk sizlerin omuzlarındadır. Müslümanlar Hilafetin yokluğunda yeterince zillet ve aşağılanma tatmadılar mı?

Pakistan halkını, kıymetli alimleri ve güç sahiplerini bu noktalar üzerinde derinlemesine düşünmeye davet ediyoruz.

Devamını oku...

Batı’nın Asıl Korkusu, Birleşik Bir İslam Dünyasıdır

  • Kategori Amerika
  •   |  

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Fox News’te Sean Hannity ile yapılan son röportajda, “radikal İslam”, yayılmacı Hilafet ve Batı’ya yönelik tehditler gibi artık tanıdık hale gelen söylemleri yeniden gündeme taşıdı. Onun bu açıklamaları yalnızca 11 Eylül sonrası yirmi yıldır tekrar edilen dili yansıtmakla kalmadı, aynı zamanda daha derin bir gerçeği de gün yüzüne çıkardı: Güçlü ve birleşik bir İslam dünyasından duyulan o köklü korkuyu.

Hannity, Trump’ın öncülük ettiği “Önce Amerika” doktrini bağlamında sorular yöneltti. Rubio’nun cevabını doğru anlayabilmek için, ABD dış politikasının işgaller, rejim değişiklikleri, ulus inşası ve Orta Doğu’yu demokratikleştirme etrafında döndüğü 2000’li yılların neomuhafazakâr (neokon) dönemini hatırlamak gerekir. Sözde liberal düzeni teşvik etme kisvesi altında yapılan ve uygulanmaya konulan bu politikalar halen de devam etmektedir; oysa asıl amaç, Amerikan küresel nüfuzunu genişletmek, Siyonist projeyi ve onun bölgesel hakimiyetini güvence altına almaktı.

Amerika; Irak ve Afganistan’a trilyonlarca dolar akıttı, ancak sonuçta bir çıkmaz sokakla, aşağılanmayla ve bitmek bilmeyen savaşlar nedeniyle zedelenen bir küresel itibarla karşı karşıya kaldı. Bugünün MAGA söylemi, Bush dönemi neomuhafazakârlığını reddettiğini iddia etse de aslında aynı mantığı yansıtıyor: İslam korkusu, “yayılmacı” Müslüman yapılardan duyulan korku, kitle imha silahları masalları, jeopolitik rakiplerin şeytanlaştırılması ve müdahaleler için kamuoyu desteği imal edilmesi... Venezuela hükümetini “radikal İslam” ile bağlantılı “narko-teröristler” ile ilişkilendirerek hedef almak, farklı bir marka altında canlandırılan ancak aynı emperyal hırsları taşıyan neokon mesajlarının mükemmel bir örneğidir.

Rubio, “radikal İslam”ı küresel hakimiyet peşinde koşan devrimci bir güç olarak göstererek korku tacirliği yapmaktadır. Rubio, “Onlar asla kendi küçük Hilafetleriyle yetinmeyecekler... genişlemek istiyorlar... daha fazla toprağı kontrol etmek istiyorlar... Batı üzerinde, ABD üzerinde, Avrupa üzerinde planları var...” dedi, ama Amerika’nın dünyaya yayılmış 750’den fazla askeri üssünü; Japonya, Güney Kore, Almanya, İtalya ve Müslüman beldelerde konuşlandırılmış binlerce askerini ve Amerika’nın Müslüman coğrafyanın kalbinde ileri karakol işlevi gören Siyonist varlığın toprak genişlemesini desteklemesini görmezden geldi.

İslam dünyasının dört bir yanındaki ABD karşıtlığı, her zaman tutarlı bir şekilde ABD’nin dış politikasına odaklanmıştır. Otoriter rejimleri kuran veya destekleyen, darbeler tezgahlayan, Müslüman topraklarını işgal eden ve bombalayan, ekonomik yaptırımlar uygulayan, yönetime müdahale eden, laikliği dayatan ve İslam’a karşı duran politikalarına odaklanılmıştır. Bu politikaların kümülatif etkisi Afganistan, Irak, Libya, Pakistan, Filistin, Somali, Sudan, Yemen ve diğer ülkelerde açıkça görülmektedir. Binlerce kişinin öldürülmesi, milyonların yerinden edilmesi, darmadağın olmuş altyapı ve ekonomik çöküş soyut kavramlar değil, yaşanan acı gerçeklerdir. Böylesi sonuçlara gösterilen muhalefeti “özgürlük” düşmanlığı olarak yaftalamak, hezeyandır, küstahlıktır.

Hilafet’e Karşı Olmak

Batı’nın stratejik doktrini, yüzyılı aşkın süredir Hilafet şeklinde vücut bulan birleşik bir İslami siyasi otoritenin yeniden ortaya çıkmasına karşıdır. Bu karşıtlık, sadece kültürel bir rahatsızlıktan veya radikalizm endişesinden kaynaklanmamaktadır. Bilakis jeopolitik, ekonomik ve ideolojik gerçeklerden kaynaklanmaktadır. Hilafet tarihsel olarak büyük bir güçtü, ilga edilmesi İslam dünyasının Batının tahakkümü altına girmesine yol açmıştır. Bu nedenle Hilafet’in yeniden kurulması; stratejik mevkilere, muazzam kaynaklara, çok büyük nüfusa ve ideolojik bağımsızlığa sahip olması nedeniyle mevcut küresel düzeni tehdit etmektedir.

İslam dünyasındaki otoriter rejimler, Batı’nın Hilafet’in yeniden kurulmasını engelleme planının bir parçasıdırlar. Halkın İslam dünyasındaki rejimlere karşı duyduğu öfkenin kaynağı, soyut bir radikalizm değildir, yaşadıkları deneyimlerdir. Halklar, yabancı sömürgecilerin güdümündeki otoriter rejimlerde eziyetlere maruz kalmışlardır.

İşte böylesi şartlar altında ABD’yi yıkıcı bir güç olarak görmek, aşırılıkçı bir beyin yıkamanın ürünü değildir; aksine süregelen zulme verilen tepkinin doğal ve rasyonel bir ifadesidir. Rubio’nun açıklamaları, gerçekten birleşik bir Ümmet’ten duyulan bu derin korkuyu ifşa etmektedir. Amerikan hegemonyasının kademeli olarak erozyona uğramasından ve büyük bir uygarlık bloğunun kendi rotasını çizebileceği ihtimalinden duyulan endişe ve korkuyu açığa çıkarmaktadır. Bunu anlamak elzemdir. Bu bağlamda “radikal İslam” ve güvenlik tehditleri üzerinden korku tacirliği yapmanın, vatandaşları korumakla veya dinden korkmakla hiçbir ilgisi yoktur, tamamen imparatorluğu (sömürgeci düzeni) korumakla ilgisi vardır.

Ümmetin Birliği ve Hizb-ut Tahrir

Hilafetin yeniden kurulması “radikal İslam” değildir; bilakis normatif İslam’ın bir parçasıdır. Hilafet, dünyadaki İslam Ümmetinin siyasi liderliğidir ve İslam’ı tatbik eder. Hilafet, bir tercih (seçenek) değil, bir farzdır. Yokluğu günahtır. İmam Nevevi Sahihi Müslim’in şerhinde şöyle der: “Âlimler, Müslümanlar üzerine bir Halife tayin etmenin farz olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Bu farziyet akılla değil, vahiy ile sabittir.”

Hizb-ut Tahrir, Hilafet’i yeniden kurma ve Ümmeti birleştirme çabasında on yıllardır en ön saflarda yer almaktadır. Hizb-ut Tahrir, vizyonunun tutarlılığı ve fikrî temellerinin derinliği ile öne çıkan küresel bir İslami siyasi partidir. 1953 yılında Kudüs’te kurulduğu günden bu yana Hizb-ut Tahrir’in tek bir hedefi vardır. Bu hedefe ulaşmak için Hilafetin yapısını, idari mekanizmalarını, ekonomik, yargısal ve siyasi sistemlerini ve bir anayasa taslağını ayrıntılı biçimde ortaya koymuştur.

Bu çalışmalar ne akademik egzersizlerdir ne de teorik spekülasyonlar. Bunlar, pratik ve uygulanabilir bir çerçeve sunmak üzere hazırlanmışlardır. Bu yönüyle Hizb-ut Tahrir’in vizyonu geçmişe nostaljik bir özlem değildir; İslam’ın bugüne ve geleceğe çözüm sunma kudretine duyulan sarsılmaz güvendir. Hedef, adalet, hesap verebilirlik ve ilahi rehberliğe dayanan yeni bir küresel düzenin, yani Raşidi Hilafetin yeniden doğuşudur.

Bugün Hizb-ut Tahrir, Amerika’dan Avustralya’ya uzanan küresel bir siyasi parti olarak faaliyet göstermektedir. Farklı kültürel ve siyasi ortamlara rağmen ideolojik tutarlılığını ve yöntemsel disiplinini hep korumuştur. Baskılara, yasaklara ve medya ambargosuna rağmen, şiddete başvurmadan fikrî ve siyasî mücadeleyle Hilafetin kurulması çağrısını sürdürmektedir.

Hizb-ut Tahrir, on yıllar boyunca, özellikle siyasi düşünceyi Hilafet’in yeniden kurulması hedefi etrafında yeniden merkezileştirerek, İslam Ümmeti içindeki söylemin yükseltilmesine önemli katkılarda bulunmuştur. Hizb-ut Tahrir’in mirası yalnızca savunduğu görüşlerde değil; Müslümanları tepkisel siyasetin ve geçici çözümlerin ötesine taşıyarak, İslam’a dayalı bütüncül bir gelecek tasavvuruna yönlendirmesinde yatmaktadır. Mevcut küresel düzenin çöktüğü bir dünyada, Hizb-ut Tahrir Ümmet ve tüm insanlık için adil ve onurlu bir gelecek çağrısını sürdürmektedir. Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

ثُمَّ تَكُونُ خِلَافَةً عَلَى مِنْهَاجِ النُّبُوَّةِ  “Sonra Nübüvvet metodu üzere Hilafet olacaktır.” [Ahmed]

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER