Salı, 22 Şaban 1447 | 2026/02/10
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

-Basın Açıklaması- Baas Katil, CHP Çirkin, AKP İse Suskun Rolünde

11 Şubat 2013 Pazartesi günü Hatay'ın Reyhanlı ilçesine bağlı Cilvegözü sınır kapısında Suriye plakalı bir aracın patlaması neticesinde 14 masum insan hayatını kaybetti ve çok sayıda insan yaralandı. Baas rejimi ya da O'nun katliamlarını destekleyenler tarafından planlanıp yapıldığı apaçık bilinen bu olay sonrasında Ak Parti hükümeti saldırıya sessiz kalarak katliama dolaylı ortak olmuştur. CHP ise başından beri Baas rejimi ve katil Esed'i desteleyerek ortaya koyduğu tavrında devam etmiş ve çirkinliğini bu saldırı sonrasında da göstermiştir.

Başbakan Erdoğan, "Suriye bizim iç meselemizdir" ve "Yeni Hama lar'ın yaşanmasına asla müsaade etmeyeceğiz" gibi sözler sarf ediyordu. Jet krizinde yeni "angajman" kurallarına göre Suriye uçakları 10 km Türkiye'ye yaklaşırsa karşılık verilecekti. Vahşi Baas rejimi her bir gün Hama'dan daha ağır katliamlar yapıyor. Türkiye'nin hemen sınırında masum insanlar üzerine bombalar yağıyor. Erdoğan'ın hiç sesi çıkmıyor. Angajman kurallarını hayata geçirmiyor. Şimdi ise Cilvegözü sınır kapısında gerçekleşen katliamın arkasında kimin olduğunu bilmiyormuş gibi "olayın araştırıldığını" söyleyerek kapatmaya çalışıyor.

Ana Muhalefet Partisi CHP ise patlamanın arkasında direniş gruplarının olduğunu söyleyerek Müslümanlara olan düşmanlığını onlara iftira atarak gösterdi. Yaklaşık iki yıldır Suriye'deki katliamlarla ilgili Baas rejimine duyduğu hayranlıktan dolayı kınayıcı bir açıklama dahi yapmayan CHP, bu tavrı ile birlikte Baas rejiminin katliam yapmasını onayladığını bir kez daha göstermiştir.

Ak Parti hükümetinin bu olayın üzerini kapatması, CHP'nin ise, bu saldırıyı zalim rejime karşı direnen direniş guruplarının üzerine atması, son aylarda büyük başarılar kazanmış mücahit grupların kazanımlarına gölge düşürmek isteyen Baas ve ABD'nin çıkarlarına hizmet etmekten başka bir şey değildir. Ak Parti ve CHP'nin bu tutumu, devrimlerini İslami devrim olarak isimlendiren ve meydanlarda Hilafet Devleti taleplerini dillendiren Suriye halkına ihanettir.

بِهَا يَسْمَعُونَ لَا اٰذَانٌ وَلَهُمْ بِهَا يُبْصِرُونَ لَا اَعْيُنٌ وَلَهُمْ بِهَا يَفْقَهُونَ لَا قُلُوبٌ لَهُمْ "Onların kalpleri vardır, onlarla kavramazlar; gözleri vardır, onlarla görmezler; kulakları vardır, onlarla işitmezler..." [el-A'râf 179]

Devamını oku...

-Basın Açıklaması- Hizb-ut Tahrir Gençlerine Verilen Cezalar Siyasetin Ve Yargının İflasıdır

Hatırlanacağı üzere, daha iki hafta önce İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi, aynı davadan yargılanan 19 Hizb-ut Tahrir gencine 119 yıl gibi daha ağır bir ceza vermişti. Şimdi ise Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi 07.02.2013 tarihinde Hizb-ut Tahrir'in üyelerinden beş kişiye aynı dosyadan toplam 42,5 yıl ceza verdi.

Yargı paketleri gündemi ile düşüncelerin önünün açılacağını her gün dillendiren iktidarın yargı ayağı aceleci bir şekilde Hizb-ut Tahrir ile Hilafet'in ikamesi için çalışan muhlis Müslümanlara ağır cezalar veriyor. Bu, Laik Türkiye devletinin Müslümanlara ve Hizb-ut Tahrir'e karşı mücadelesinde hem fikren, hem siyaseten, hem de hukuken iflas ettiğinin apaçık göstergesidir.

Hizb-ut Tahrir, İslam ümmetini düşmüş olduğu bu durumdan kurtarıp onu kâfir sömürgecilerin tasallutundan kurtarma yolundaki ilerlemesini değil Türkiye'nin, en güçlü devletlerin dahi durdurmasına asla imkân vermeyecektir. Zira bugün ABD'nin şemsiyesi altına girip her yerde onun çıkarlarını gözeterek ondan gelen talimatlara boyun büken bu zalim sistemin Hizb-ut Tahrir'i engellemesi nasıl mümkün olabilir?

Hizb-ut Tahrir'i engellemeye yönelik bu yöneticiler ne tür siyasi kararlar alırsa alsın, kolluk kuvvetleri ne kadar baskı ve keyfi uygulamalar yaparsa yapsın, kokuşmuş yargı sistemi zorlama kararlarla ne kadar ağır cezalar verirse versin, Hizb-ut Tahrir'i İslam davetini taşımak ve Hilafet'in ikamesi için çalışmaktan asla engelleyemeyeceklerdir.

Hizb-ut Tahrir'e yönelik özellikle son 10 yıldır artarak devam eden bu mahkûmiyet kararlarının arkasında Ak Parti hükümetinin olduğunu hatırlatır ve tüm Müslümanları Hizb-ut Tahrir'e yönelik uygulanan bu zulümden dolayı yöneticileri muhasebe etmeye davet ediyoruz. AKP hükümeti ve güdümlü yargı organı şunu çok iyi bilmelidir: Hizb-ut Tahrir'e yönelik bu tutumları onların gerçek yüzlerini bu ümmet nezdinde daha fazla ifşa edecek ve yüzlerindeki perde düşecektir. Eğer gerçekten Allah Subhanehu Ve Teâlâ'dan hakkıyla korkuyorlarsa Nübüvvet Metodu üzere Raşid-i Hilafet Devleti'nin ikame edilmesi için çalışan Hizb-ut Tahrir'in muhlis gençlerine yönelik böylesine cezalar vermekten vazgeçerler.

الظَّالِمُونَ إِنَّمَا يُؤَخِّرُهُمْ لِيَوْمٍ تَشْخَصُ فِيهِ الأَبْصَارُ وَلاَ تَحْسَبَنَّ اللّهَ غَافِلاً عَمَّا يَعْمَلُ "Sakın, Allah'ı zalimlerin yaptıklarından gafil sanma! Ancak Allah, onları korkudan gözlerin dışarı fırlayacağı bir güne erteliyor." [İbrahim 42-43]

Devamını oku...

-Basın Açıklaması- İngiltere İle Fransa Kuzey Afrika'da İslamî Hilafet Devleti Olmadıkça İslam Ülkelerine Dönük Tekrarlanan İşgalin Durması İmkansızdır

Cameron'un Kuzey Afrika'ya dönük en son ziyareti, terörizmle mücadele etme ziyareti olmaktan daha çok bölgede nüfuz kazanma noktasındaki umutsuz bir girişimdir. Nitekim Cezayir'de, mevcut tagut yönetici Abdulaziz Buteflika ile güvenlik anlaşması imzalamış, ardından da İngiltere'nin, polis ve orduya eğitim ve danışmanlık sağlanması hususundaki vaadini açıklamak için Libya'ya gitmiştir.

Fransa'nın Mali işgalinin ardından Cameron, İngiltere'nin askerî destek vereceği sözü vererek bölgede (İslamî) aşırıcılığın arttığına ve bölgeye müdahalede bulunmak için "anlaşmalara" ihtiyaç olduğuna işaret etmiştir.

Hizb-ut Tahrir'in İngiltere'deki Medya Temsilcisi Taci Mustafa, bu son olayları şöyle yorumladı:

"Önümüzde, İngiltere'nin Afrika'daki nüfuz ve ganimetlerden yararlanma girişiminden başka bir şey göremiyoruz. Zira bu ziyaretin, Cezayir, Libya ve Mali'deki sıradan insanların maslahatları ile hiçbir ilgisi olmadığı gibi bilakis bu ziyaret, bölgedeki ajanları ile İngiliz şirketlerinin ceplerini doldurmak içindir."

"İslam ülkelerinin sömürgeci güçler tarafından "demokrasi" adı altında bir biri ardına işgal edilmesi, sadece eskisinden daha fazla kan akıtmak ve bu ülke halklarını istikrarsızlaştırmak için gerçekleşmektedir."

Ve şöyle dedi: "İngiltere başbakanını Libya'da gördüklerinde, İngiltere'nin Libya lideri Muammer Kaddafi'yi, oğlu Seyfulislam'ı, Musa Kusa ile rejimin içerisindeki diğer mücrimleri nasıl da desteklediğini hatırlamaları gerekir."

"Kendilerine ordunun ve polisin eğitilmesi sunulduğunda, İngiliz silah ihracatlarının güçlendirilmesi anlamındaki bir hükümet kurumu olan Birleşik Krallık Ticaret ve Sanayi Savunma ve Güvenlik Örgütü (DSO) yoluyla (kötü üne sahip bir taburun genel komutanı olan) Kaddafi'nin oğlu Hamis ile nasıl da flört ettiğini hatırlamaları gerekir. Zira Hamis'in, kar elde eden müşterilerden birisi olduğu kanıtlanmıştır."

"Bunlar, Amerika, İngiltere ve Fransa'nın Afganistan ve Irak'ı işgal ettiklerinde duyduklarımızın bizzat aynısıdır. Aynı şekilde onların, kaos ve kargaşa oluşturmak için Pakistan'da dolaşıp duran Amerikan güvenlik güçleri heyetlerine ve Amerika tarafından eğitilen ve şu anda da ülkeleri pahasına Amerika'nın planlarını uygulayan Afganlı ve Pakistanlı üst düzey askerî yetkililere de bir bakmaları gerekir. Ayrıca İngiltere'nin Ürdünlü subayları eğitmek için General Globe Paşayı gönderdiği ve bunun da onların Ürdün Müslümanlarından daha çok İngiltere'ye dost olmalarına yol açtığındaki uzak geçmişe de bir bakmaları gerekir."

"Cameron'un Buteflika'yı sevgi dolu sıcak bir şekilde kucakladığını gördüklerinde insanların, iktidarda kalma süresini uzatmak için seçim yasalarını değiştiren bu adamın tarihini hatırlamaları gerektiği gibi "aşırıcılığı" kınayan, ardından da halkına sert bir şekilde davranan aşırıcılarla yemekler yiyen Cameron'un ikiyüzlülüğünü de görmeleri gerekir!"

"Cameron'un görevi, İngiltere'nin çıkarlarını, diğer bir ifadeyle silahları ve enerjiyi garantilemektir. "Aşırıcılık" ve güvenlik hakkındaki konuşması ise sırf gözlere kum serpmekten ibarettir."

"Bugün Pakistan'dan Mali'ye İslam dünyası, hiçbir kimse tarafından savunulmamaktadır. Zira ülkelerimiz, güçlerini istedikleri gibi ülkelerimize gönderen Amerika, İngiltere ve Fransa gibi sömürgeci güçlere açıktır. Nitekim bu güçlerin elinde, Buteflika, Zerdâri gibi uşaklar vardır ve onlar da sömürgeci güçlerin çıkarlarına bekçilik yapan has ajanlarıdır. Dolayısıyla Cemeron ile Hollende'nin on dokuzuncu yüz yıldan kalma dış politikalarını uyguladıklarını bir sırada onlar, -geçmişte kalan Zeynel Abidin Bin Ali, Kaddafi ve Mübarek ile çöküşün eşiğinde olan Beşar Esed gibi- bugün bölgede meydana gelenleri görmemektedirler. Dolayısıyla da tüm bölgedeki Müslümanlar, Batılı güçlerin servetlerimize yönelik günahkar arzularını gizlemek için nasıl da terörizm ve demokrasi sloganlarını kullandıklarını açık bir şekilde görmelidirler. Ayrıca bütün her yerdeki Müslümanlar, İslam dünyasının Fransız ve İngilizler tarafından parçalanan İslam ülkelerini birleştirecek ve tüm gücünü yabancı müdahalelerin tüm şekillerini ülkemizden kovmak için kullanacak olan -İslamî Hilafet'in- olduğu İslam temelinde bir liderliğe muhtaç olduğunu da fark etmelidirler."

"İslam ülkelerindeki halkın güvenliğini ve istikrarını gerçekleştirecek ve bu bölgenin servetlerini, fırsatçıların gasbetmeleri yerine büyük fiyatlarla satılmasının ardından gelirlerinin halka gitmesi için yatırım yapacak olan tek araç işte budur."

Devamını oku...

-Basın Açıklaması- Hizb-ut Tahrir / Pakistan Vilayeti, Belucistan'daki Krizle Başa Çıkmak İçin Temel Yönergeler Yayınladı "Güvenliği ve Huzuru Sağlayacak ve Hurumatları Koruyacak Olan Hilafet'tir"

Hizb-ut Tahrir / Pakistan Vilayeti, Belucistan'daki mevcut bozukluklar hakkında temel yönergeler yayınlamıştır. Nitekim işkence, adam kaçırma ve öldürmenin de olduğu bu bozukluklar ile bu trajik sorunlar, İslam ümmetinin başının tacı yapıp koruduğu Belucistan'da meydana gelmektedir. Zira onun halkı İslam'a kucak açmış, tüm bölgesi İslamî Hilafet'in gölgesinde olmuş ve halkı da İslam'ı sevmiştir. Ayrıca onlar, sömürgeci İngilizlerin işgaline karşı şiddetli bir şekilde direnin asil ve muhterem bir halktır.

Hizb, bu yönergeleri yayınlamış, buna Arapça, İngilizce ve Urduca olmak üzere Hilafet Devleti'nin anayasa maddelerini de eklemiş ve Hilafet Devleti'nin Belucistan'ın ihmal edilmesine yol açan mevcut demokratik sistemi nasıl ortadan kaldıracağını, Hilafet'in demir yumrukla yöneten bir polisiye devleti olmadığını, Hilafet'in yaratıcıları Allahu [Subhânehu ve Te'âla]'nın kerim kıldığı tebasına zulüm, kaçırma ve işkence uygulamayacağını, bundan dolayı Hilafet'in en aziz olan İslam ile yönetmek yoluyla ırkına ya da mezhebine bakmaksızın tüm tebasının güvenini kazanacağını, tatbik etmiş olduğu her şeye dair Kur'an ve sünnetten deliller göstermek yoluyla tebasına güven vereceğini, bunun yanı sıra İslam'da Hilafet Sistemi'nin vahdet sistemi olup azınlık ya da çoğunlukta olduklarına bakmaksızın tüm tebasını aralarında hiçbir ayırım yapmaksızın yöneteceğini, ırkları ne olursa olsun İslam'ın tüm insanlar için bir rahmet olacağını, ümmetin Hilafet'in gölgesinde tek bir potada eriyeceğini ve gayrimüslim olan tebalar da adil davranması ve haklarını garantilemesi nedeniyle Hilafet Devleti'ne bağlı kalacaklarını açıklamıştır.

İslam, bozukluklara teşvik eden Belucistan ve Pakistan'daki sömürgeci varlığa son verecektir. Hilafet'e gelince; tüm konsoloslukları, Amerikan üslerini ve Büyükelçilikleri kapatmak ve tüm çalışanlarını sınır dışı etmek yoluyla bu bozuklukları kesin ve daimi bir şekilde ortadan kaldıracak ve her türlü etkilerini ortadan kaldırmak için yabancı güçlerle olan tüm ilişkileri de kesecektir.

Devamını oku...

-Basın Açıklaması- Hizb-ut Tahrir / Pakistan Vilayeti Hanımları Tarafından, "Yöneten ve Yönetilenlerin Sorumlulukları" Başlıklı Bir Kitapçık Yayınlanmıştır

Hizb-ut Tahrir / Pakistan Vilayeti Hanımları, yöneten ile yönetilen arasındaki ilişkinin izah edildiğinin ve Allah'ın izniyle çok yakında kurulacak olan Hilafet Devleti'nin varlığının güçlü ve birlik içerisinde korumak için bunun çok önemli olduğunun ilan edildiği bir kitapçık için çalışmışlardır. Zira kitapçık, bir Müslümanın yöneticilere karşı olan sorumluluğu ile yöneticilerin halklara karşı olan sorumluluklarını ayırmakta ve Hilafet yeniden kurulduğunda ümmetin, hayatlarında İslam'ın varlığının olmamasından dolayı karşı karşıya kaldıkları acıların tekrarlanmasını engellemek amacıyla Halife'nin varlığına ve İslam ile yönetime karşı olan sorumluluklarına sımsıkı sarılmaları gerektiğini vurgulamaktadır.

Ayrıca kitapçık, İslam ümmetini yöneten ve meşru olmayan yöneticiler olmalarına rağmen halklarından kendilerine itaat etmelerini talep eden mevcut yöneticilerin nasıl olduklarını açıklamıştır. Nitekim bu yöneticiler ile ümmet arasında, rıza ve tercih ile Allah'ın kitabına ve Nebisinin sünnetine biat etme yoluyla hiçbir şeri sözleşme bulunmamaktadır. Zira onlar, yönetimi Müslümanlardan zorla gasbettilerden zalim yöneticidirler. Çünkü onlar, Allahu [Subhânehu ve Te'âla]'nın şeriatından başkasıyla yönetmekteler, dahası beşerin koymuş olduğu kanunlarla yönetmekteler ve sömürmesi ve İslam ümmetine zulmetmesi için sömürgeci güçlere izin vermektedirler. Bundan dolayı onların muhasebe edilmeleri ve ortadan kaldırılmaları gerekmektedir.

Hizb-ut Tahrir / Pakistan Vilayeti Hanımları, farklı ırk ve renklerden olan tüm hanımları, yaşam metodu olan İslam'ın geri dönmesine davet eden Fas'tan Endonezya'ya kadar dünyanın dört bir tarafındaki bacılarının çalışmasına ve erkeklerin cemaatini kadınların cemaatinden ayrılmasını muhafaza eden İçtimai Nizam'daki şeri hükümlere göre kadınlar ile erkeklerin çalışmalarının arasını tamamen ayıran Hizb-ut Tahrir'e katılmaya davet eder.

 

Not: Kitapçığın (İngilizcesini) aşağıdaki linkten indirebilirsiniz:

http://www.hizb-ut-tahrir.info/info/files/Books eng/PK_Booklet_The_Responsibility_of_the_Ruler_and_the_Ruled_English.pdf

Devamını oku...

Nebi [Sallallahu Aleyhi ve Sellem]'in Doğumu, Nusretin Müjdesi ve Ümmetin İktidarıdır

  • Kategori Doğu Afrika
  •   |  

İmam Ahmed, el-İrbad İbn-u Sariye es-Sulemiyyi'nin şöyle dediğini tahric etmiştir: Resulullah [Sallallahu Aleyhi ve Sellem]'in şöyle buyurduğunu işittim:

إِنِّي عِنْدَ اللَّهِ فِي أُمِّ الْكِتَابِ لَخَاتَمُ النَّبِيِّينَ... وَسَأُنَبِّئُكُمْ بِتَأْوِيلِ ذَلِكَ، دَعْوَةِ أَبِي إِبْرَاهِيمَ وَبِشَارَةِ عِيسَى قَوْمَهُ، وَرُؤْيَا أُمِّي الَّتِي رَأَتْ أَنَّهُ خَرَجَ مِنْهَا نُورٌ أَضَاءَتْ لَهُ قُصُورُ الشَّامِ "Allah'ın kulu olan ben, Ummi'l Kitap'ta [levh-i mahfuzda] peygamberlerin sonuncusuyum... Bunun tevilini size haber vereceğim: Ben, atam İbrahim'in duası, İsa'nın kavmine müjdesi ve kendisinden bir nur çıkarak Şam'ın saraylarını aydınlattığını gören annemin de rüyasıyım..."

Dolayısıyla Nebimiz [Sallallahu Aleyhi ve Sellem], Allahuteala'nın şu kavlinde geçtiği üzere atamız İbrahim'in duasıdır:

رَبَّنَا وَابْعَثْ فِيهِمْ رَسُولاً مِنْهُمْ "Rabbimiz! Onlara, kendi içlerinden bir peygamber gönder." [Bakara 129]

Aynı şekilde o, Efendimiz İsa [Aleyhi's Selam]'ın bir müjdesidir. Zira o şöyle demişti:

وَمُبَشِّرًا بِرَسُولٍ يَأْتِي مِنْ بَعْدِي اسْمُهُ أَحْمَد "Benden sonra gelecek Ahmed adında bir peygamberi de müjdeleyici olarak (geldim)." [Saf 6]

Annesinin rahminden parlayan bir ışık olması açısından olana gelince; zira o, kendisine hamile olup tam doğurmak üzereyken gördüğü Nebi [Sallallahu Aleyhi ve Sellem]'in annesinin rüyasıdır. Dolayısıyla o, Hilafet Devleti'nin yıkılmasından bu yana ümmete, şu an olduğu gibi orada veya burada bir takım sıkıntılar isabet etmesine rağmen kıyamet gününe kadar bu ümmetin nusreti olacaktır. Zira karanlığın ardından aydınlık gelecektir. Belki de burada, Nebi [Sallallahu Aleyhi ve Sellem]'den varit olan hadiste şöyle buyurarak doğruladığı ahir zamanda Dâr-ul İslam'ın merkezi olacak olan Şam'ın gölgesindeki Şam'a bir işaret olabilir:

لَا يَزَالُ مِنْ أُمَّتِي أُمَّةٌ قَائِمَةٌ بِأَمْرِ اللَّهِ لَا يَضُرُّهُمْ مَنْ خَذَلَهُمْ وَلَا مَنْ خَالَفَهُمْ حَتَّى يَأْتِيَهُمْ أَمْرُ اللَّهِ وَهُمْ عَلَى ذَلِكَ قَالَ عُمَيْرٌ فَقَالَ مَالِكُ بْنُ يُخَامِرَ قَالَ مُعَاذٌ وَهُمْ بِالشَّأْمِ "Ümmetimden Allah'ın emrini yerine getiren bir ümmet [gurup] daima var olacaktır. Kendilerini yardımsız bırakanlar ve onlara muhalefet edenler onlara hiçbir zarar veremeyecektir. Ta ki onlar bu haldeyken Allah'ın emri gelinceye kadar. Umeyr, Malik İbn-u Yuhamir ve Muaz dediler ki; onlar Şamlıdırlar." [Sahih-i Buhari]

Şam, Suriye, Lübnan, Filistin Ürdün ve Irak'ın bazı bölgelerini de kapsamaktadır. Dolayısıyla bu müjde, bu ümmetin nusret bulacağını müjdeleyen birçok müjdelerden sadece bir tanesidir. Ayrıca Nebi [Sallallahu Aleyhi ve Sellem], şöyle buyurmaktadır:

إِنَّ رَبِّي زَوَى لِي الْأَرْضَ فَرَأَيْتُ مَشَارِقَهَا وَمَغَارِبَهَا وَإِنَّ مُلْكَ أُمَّتِي سَيَبْلُغُ مَا زُوِيَ لِي مِنْهَا وَأُعْطِيتُ الْكَنْزَيْنِ الْأَحْمَرَ وَالْأَبْيَضَ "Muhakkak ki Rabbim, dünyayı benim için dürdü ve onun doğusunu ve batısını gördüm. Ve ümmetimin mülkü gördüğüm yerlere kadar ulaşacaktır. Bana kırmızı ve beyaz iki kenz verildi (altın ve gümüş)." [Sünen-i Ebi Davud]

Nitekim diktatör yönetimin ardından Hilafet'in geri döneceği müjdesi de şu hadiste zikredilmiştir:

... ثم تكون خلافة على منهاج النبوة "Sonra Nübüvvet Minhacı Üzere Hilafet olacak."

Ayrıca Resul [Sallallahu Aleyhi ve Sellem], Konstantiniyye [İstanbul] ve Roma'nın fethedileceğini de müjdelemiştir. Nitekim Konstantiniyye [İstanbul], Muhammed Fatih'in eliyle fethedilmiş ve geriye henüz gerçekleşmemiş olan Roma'nın fethedilmesi kalmıştır. Ancak Allah'ın izniyle yakında bu da olacaktır.

Bu müjdeler, bu ümmetin nusret bulacağına dair müjdeler olmasına rağmen bizlerin, müjdelerin manasını sahih bir şekilde tasavvur edip anlamamız gerekmektedir. Çünkü sömürgeci kafir ve saray mollaları, mesele herkes tarafından, hatta bu ümmetin birtakım muhlisleri tarafından anlaşılmasın diye bunu yanlış bir şekilde yorumlamışlardır.

Birincisi: Şayet müjde, Kur'an-il Kerim'de ya da mütevatir hadiste geçiyorsa bu, ona aykırı olanların tamamını çürütür. Çünkü müjdeler, aklî bilgiler kullanılmaksızın ya da ona dair işaretler araştırmaya gerek kalmaksızın olduğu gibi kesin tasdik edilmesi talep edilen aklî iman (akide) konuları arasındadır. Yok eğer müjde, ahad hadiste varit olmuşsa, bu da onun tasdik edilmesini gerektirmektedir.

İkincisi: Müjdeleri tasdik etmek, tevekkül etmek ve gerçekleşinceye kadar onları beklemek, dolayısıyla çalışmadan oturmak ve Hilafet'in kurulması için dua etmekle yetinmek veya bazı cemaatlerin söyledikleri gibi Hilafet'i kurmak için çalışmaya gerek yoktur, "zira bu, Allahu [Subhânehu ve Te'âla]'nın vaadidir" demek anlamına gelmez! Kesinlikle Hilafet, Allahu [Subhânehu ve Te'âla]'nın bir vaadidir ve Allah'ın izniyle onun kesin olarak gerçekleşeceği noktasında hiç kimsenin şüphesi yoktur. Ancak bununla birlikte Allah, birtakım amelleri ve sorumlulukları bizlere farz kılmıştır. Bu amelleri yapmak ya da yapmamak, müjdelerin gerçekleşmesini engellemeyecektir. Dolayısıyla şayet bu amelleri yapmaz isek günahkarlardan olacağız. Çünkü şeriat bizden bu amelleri yapmamızı talep etmiştir. Müjdelerin manasını, Allah'ın nusretine kesin kanaat getirmesine rağmen İslamî Devleti ikame etmek için çeşitli kabilelerden nusret elde etmek amacıyla ciddi bir şekilde çaba gösteren sevgili Nebimiz [Sallallahu Aleyhi ve Sellem]'den daha iyi anlayan biri yoktur. Nitekim onun, Mekke'den gizli ve saklı bir şekilde hicret etmesi, bir rehber kiralaması, kendisine karşı olan birçok kampanyalara siyasî bir bakışla meydan okuması ve benzerlerini yapması... evet yapmış olduğu tüm bu amaller, onun kendisine vaat edilen nusretin gerçekleşmesine şüphe duymuş olduğundan dolayı değildir. Bilakis bu ameller, Allahu [Subhânehu ve Te'âla]'nın emirleridir. Dolayısıyla Resul [Sallallahu Aleyhi ve Sellem], nusreti beklemek için bir kenara çekilip oturmadı. Aynı şekilde sahabeler de müjdeleri dakik bir şekilde anlamışlar ve onun gerçekleşmesi noktasında hiç şüpheye düşmemişlerdir. Dolayısıyla Allah'ın vaadine ve Resulü [Sallallahu Aleyhi ve Sellem]'in müjdesine kesin olarak iman etmelerine rağmen Allahu [Subhânehu ve Te'âla]'nın kendilerine farz kılmış olduğu amelleri yerine getirdiler.

Üçüncüsü: Müjdeler, Müslümanların nefislerinde mutmainlik oluşturmakta, nefislerin doğu bir tutum benimsemesini belirlemekte ve kafirin bizim elimizde kamil bir ideoloji ve yaşam biçimi olmadığını iddia etmesi gibi kafirlerin bizim için kurdukları tuzağa düşmekten engellemektedir. Ne üzücüdür ki bazıları, küfür ili ilişki kurma noktasına kadar ulaşmıştır. Mesela, kafir demokratik partilerin ve kafir laik anayasalarının desteklenmesi gibi. Nitekim Nebi [Sallallahu Aleyhi ve Sellem], kerim sahabesinin işkence ve zulme maruz kaldıkları sırada zor anlar yaşamış ama buna rağmen kafirlerin yönetim sistemini ne desteklemiş nede ona katılmıştır. Dahası kendisine, onların cehaletlerinin gölgesindeki yönetimde büyük bir fırsat verilmesine rağmen tüm bunlara şiddetle karşı çıkmıştır. Başka bir örnek, Nebi [Sallallahu Aleyhi ve Sellem]'in vefatının ardından yönetimin kendilerinde olmasını şart koşan Amr İbn-u Sasa kabilesi gibi bazı kabileler, İslamî Devletin kurulması için nusret vermeleri karşılığında İslam ile çelişen birtakım şartlar koştuklarında onları şiddetle reddetmiştir. Ayrıca Nebi [Sallallahu Aleyhi ve Sellem], Beni Şeyban Kabilesi'nin İslam'ın sadece aralarında anlaşma olan Fars tarafından korunması teklifini reddetmiştir. Dolayısıyla tüm bu teklifleri reddetmiş, Sallallahu Aleyhi ve Sellem İslam üzere sabit kalmaya devam etmiş, Müslümanların maslahatları gerekçesiyle kesinlikle bu teklifleri kabul etmemiştir. Hem de Sallallahu Aleyhi ve Sellem, sahabenin işkenceye maruz kalmakla birlikte zorluklarla da karşı karşıya kaldıklarını ve nusrete dünden daha çok muhtaç olduklarını çok iyi bilmesine rağmen.

Kafirlerin, vahye bağlı kalmamaları, bilakis arzularına ve zayıf akıl hesaplarına sarılmaları bir ironidir. Ancak onlar, şerir amellerine güvenmekteler ve hiç çekinmeden Müslümanların vizyonlarını reddetmektedirler. O halde bizler, elimizde sevgili Nebimiz [Sallallahu Aleyhi ve Sellem]'in müjdesi olan ve hak dine tabi olan Müslümanlar olduğumuz halde neden nusret bulacağımız noktasında şüphe ediyoruz ki?!

Müslümanların, sevgili Nebi [Sallallahu Aleyhi ve Sellem]'in doğum yıldönümünü andığımız bu ilkbahar döneminde yapması gereken, sahih çizgiye geri dönmeleri ve Müslümanların maslahatı gerekçesiyle küfrü savunmaya doğru sürüklenmemeleridir. Zira bunlar, küfrün ajandalarını uygulamak amacıyla Müslümanları aldatmak için kullanılan boş gerekçelerdir

Devamını oku...

Suriye Kıyamında Hilafet’in Kurulması İçin Silahlı Mücadeleye Giren İlk Ketibeyi (Bölük) Kuran İbrahim El-Emin Şehit Oldu

  • Kategori Video
  •   |  

Suriye kıyamında Hilafet’in kurulması için silahlı mücadeleye giren ilk ketibeyi (bölük) kuran İbrahim El-Emin şehit oldu. Allah şehadetini kabul etsin ve onu cennetiyle rızıklandırsın... amin

İbrahim El-Emin; 2005-2010 yılları arasında Suriye’nin meşhur Saydnaya hapishanesinde Hizb-ut Tahrirli olmak suçundan şiddetli işkenceler gördü. Hapishanede başlatılan iki isyanın başında yeraldı. Defalarca kendisini öldürme teşebbüsüne rağmen Allah ömrünü uzun kıldı. Hapisten çıktıktan sonra silahlı mücadeleye başladı. Ve Ensarul Hilafenin kurulması için çok büyük mücadele etti.

Hilafet’in kurulması için silahlı mücadeleye giren ilk ketibeyi(bölük) kuran ve şehit olana kadar onun komutanlığını yapan İbrahim El-Emin Halep’te mücadeleye başladı. Bulunduğu bölgede sivilleri Esed rejimine karşı koruma görevini üstlendi. Aynı zamanda bölge halkına el yazısı veya fotokopi ile çoğaltılmış bildiriler dağıtarak; kıyamın Allah için olması gerektiği, hedeflerinin demokrasiyi, medeni devlet projesini reddederek yerine Hilafet’i kurmak olması gerektiği bilincini oluşturmaya çalıştı. Aynı şehir içinde savaşan diğer muhalif gruplarada ölümlerinin bir hedef için; Hilafet’in kurulması için olması gerektiğini telkin ederdi. Daha sonra ketibesini Halep’in çevresinde konuşlandıran İbrahim El-Emin; Ensarul Hilafe livasının kurulmasıyla bu liva içinde bir ketibe olarak mücadelesine devam etti.

12 şubat 2013 Salı Hizb-ut Tahrir Suriye medya sorumlusu Hişam el Baba ile bir röportaj yaptı. Röportaj esnasında askerleri Esed rejimin katliam konvoyuna yönelik bir hazırlık yapıyorlardı. Bu konvoy rejimin başka bir bölgede bulunan birliğine yardıma gidiyordu ve yolunun kesilerek engellenmesi gerekiyordu. Yoksa gideceği yere vardığında sivillere yönelik çok büyük bir katliam gerçekleştirilecekti. İşte bu konvoya karşı az miktarda mühimmat ve az sayıda gönüllü askerleriyle beraber çatışmaya girdi. Çatışma sahasını dürbünlerle tepeden izleyenler durumun ciddiyetini ve tehlikesini fark ederek, telsizle kendisine çekilmesi için yalvardılar. Fakat İbrahim El-Emin şehadet ve tekbirler getirerek, bir tank ve içi rejim askeri dolu bir minibüsü içindekileriyle birlikte imha etti. Ve orada kedisine isabet eden bir roket sonucunda şehit oldu.

İbrahim El-Emin, Allah-u Teala’nın Hz.İbrahim (as) hakkında “İbrahim bir ümmet idi” buyurmasına binaen İbrahim (as)’ın bu sıfatı hakkında çok konuşurdu. Müslüman bir gencin bir ümmet kadar çalışması gerektiğini söylerdi ve kendisi de öyleydi. Ayrıca kendisi ümmetine, dinine, hizbine, kardeşlerine, askerlerine karşı büyük sadakat göstererek El-Emin sıfatını yaşattı.

Rabbim kardeşimize rahmet eylesin. Allah indinde onu şehit mertebesine yükseltsin. İbrahim El-Emin’in  rejime karşı sarfettiği kurşun gibi sözleri halefleri için bir vasiyet olarak kalacak ve kardeşleri onun yürüdüğü bu yolda ölüme kadar yürüyecek. Karşılaşmak ise Kevser havuzunun etrafında liderimiz Rasulullah (sav)’la birlikte olacak.

 

Hizb-ut Tahrir Suriye Vilayeti Medya Bürosu Ensarul Hilafet tugayında tabur komutanlığı yapan İbrahim Emin (Abu Astayf) ile röportaj gerçekleştirmişti. (Pazartesi 1 Rebiulevvel 1434 Hicri, elmuvafık 11 Şubat 2013 Miladi.)

-----------------------------

-Basın Açıklaması-

 

Şam Şehitlerinden Bir Şehidin ve Kahramanlarından Bir Kahramanın Ölüm İlanı

2013/02/13

----------------------------

Şam Devrimi Hizb-ut Tahrir'i Kucaklıyor ve Hilafeti İstiyor

 

Devamını oku...

-Basın Açıklaması- İstihbarat Birimlerinin, Müslümanlara Karşı Zulmü Gittikçe Artmaktadır!

18 Ocak 2013 günü, Bolshava Tatarskaya caddesinde bulunan Moskova mescitlerinin birinde Cuma namazının ardından, Şahizad Selimov (1986 doğumlu) ve Rahmetullah Muhmudov (1988 doğumlu) adlarında iki Müslüman şâb kaçırılmıştır.

Daha sonra bu iki kişiden biri arkadaşını arayarak Rus İstihbarat Subaylarının [FSB] kendilerini  tutukladıklarını haber vermiş ve ona, Rus Ceza Kanunu'nun 1. faslının 282. maddesi gereğince yargılanmalarına karar verildiğini ulaştırmıştır. Ancak kaçırıldıkları Cuma gününden bu yana 10 gün geçmesine rağmen bu iki şâbın nerede olduklarına dair hiçbir şey bilinememektedir. Buna mukabil Rus İstihbarat Birimleri, bu iki genci tutukladıklarını inkar ettikleri gibi bu ikisinin ellerinde olduklarını reddettiler. Bu da Rusya toprakları üzerindeki Rus olmayan Müslümanların kaçırılması silsilesinin hala devam ettiği anlamına gelmektedir. Zira Şahizad Selimov ile Rahmetullah Mahmudov'un kaybolma şekilleri, tamamen 14 Aralık 2012 günü evinin önünden kaçırılan ve şimdiye kadar da hala bulunamayan Yuseb Kasımhonov'un kaybolması olayına benzemektedir.

Rus İstihbaratları ile Orta Asya ülkelerinin istihbaratları, yasa dışı bir şekilde ve tutukluları sorgulamaksızın bu kaçırma üsluplarına başvurmaktadırlar. Aksi taktirde Hizb-ut Tahrir şebâbına karşı uyguladıkları yapay yargılamalar hususunun ortaya çıkmasının ardından buna yönelik gerekçelerden ya da yasal gerekçelerden yoksun bir hale gelmektedirler. Zira Müslümanlara karşı olan bu cezai davaların sadece dinlerini sevmeleri ve ona sımsıkı sarılmalarından dolayı gerçekleştiği herkes için açık bir hale gelmiştir.

Aynı şekilde Rusya İstihbaratı, İslam'a ve Müslümanlara yönelik kinini ve öfkesini gizleme arzusunda oldukları gibi Hizb-ut Tahrir şebâbının karşı karşıya kaldıkları batıl cezai davaların ardından okuyup durdukları yasayı ve onlara karşı dayattıkları zalim kanunları aştıklarını da gizleme arzusundadırlar. Dahası hırsızların ve haydutların alışkanlık haline getirdikleri üslupları, kaçırma üsluplarında takip edilmesini savunmaktadırlar.

Rus İstihbaratı bu kaçırma operasyonlarıyla, İslam davetini taşıyan muhlisleri korkutabileceğini ve Sovyetler Birliği'nden sonra bölgede İslam'ın yayılmasını durdurabileceğini beklemektedir.

Son olarak deriz ki: Rus istihbaratının kibri, kendisini kör etmiş ve cahil yada cahilmiş gibi davrandıklarını göremez bir hale gelmiştir! Çünkü İslam akidesi, cesur ve kahraman tabiilerinin nefislerine kök salmış olup alemlerin Rabbi Allah'a davet yolunda daha fazla çaba harcamak için güçlerini birleştirmişler ve gözlerini Subhânehu ve Te'âla'nın şu kavline dikmişlerdir:

الَّذِينَ قَالَ لَهُمُ النَّاسُ إِنَّ النَّاسَ قَدْ جَمَعُواْ لَكُمْ فَاخْشَوْهُمْ فَزَادَهُمْ إِيمَاناً وَقَالُواْ حَسْبُنَا اللهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ فَانقَلَبُواْ بِنِعْمَةٍ مِّنَ اللهِ وَفَضْلٍ لَّمْ يَمْسَسْهُمْ سُوءٌ وَاتَّبَعُواْ رِضْوَانَ اللهِ وَاللهُ ذُو فَضْلٍ عَظِيمٍ "İnsanlar onlara: İnsanlar size karşı toplandılar, artık onlardan korkun dedikleri halde bu onların imanlarını artırdı ve Allah bize yeter, O ne güzel vekildir dediler. Bunun üzerine, kendilerine hiçbir fenalık dokunmadan, Allah'ın nimet ve keremiyle geri geldiler. Böylece Allah'ın rızasına uymuş oldular. Allah büyük kerem sahibidir." [Âli İmran 173]

 

Osman Salihov

حزب التحرير
Hizb-ut Tahrir
Rusya Medya Bürosu Başkanı

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER