Cumartesi, 22 Zilkâde 1447 | 2026/05/09
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Ramazan Serisi - İslam Tarihinin Aydınlatıcı Anları

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Ramazan Serisi - İslam Tarihinin Aydınlatıcı Anları

Neden Bugün Onu Tekrar Okuyoruz?

İslam tarihi sıklıkla duygusal mevsimlerde gündeme getirilir, genel hikayeler ve dersler şeklinde sunulur, vaaz veya manevi eğlence amacıyla hatırlanır, ardından uygun anların ortadan kalkmasıyla dosya kapatılır. Ancak tarihe yönelik bu yaklaşım sık sık tekrarlanmasına rağmen, bir bilinç oluşturmamış, kalkınmaya yol açmamış ve her yıl daha da kötüye giden ümmetin gerçekliğinin değişmesine katkıda bulunmamıştır.

Bunun nedeni İslam tarihinin hiçbir zaman sadece olayların anlatımından veya bireysel kahramanlıkların kaydından ibaret olmaması, aksine ümmetin projesinin, değişim metodunun ve yönetim ve devlet deneyiminin olduğu bir tarihi olmasıdır. Dolayısıyla bu tarih, maksatlarından koparılıp siyasi ve şerî anlamlarından soyutlandığı zaman, yeniden canlanma kaynağı olmaktan çıkıp bir uyuşturma aracına dönüşür.

Bu nedenle kişileri kutsallaştırmayan, gerçeklikleri parçalamayan ve dini hayatın, yönetimin ve çatışmanın gerçekliğinden izole etmeyen bilinçli bir okumayla İslam tarihinin parlak tutumlarını yeniden okumaya çalışan bu Ramazan silsilesi ortaya çıkmıştır.

İslam davetinin ilk başlangıcından bu yana yaşanan belirleyici tutumlar, rastgele veya vakıalara yönelik doğaçlama tepkiler şeklinde olmamıştır; aksine tamamen açık Rabbani bir metot çerçevesinde gerçekleşmiştir. Dolayısıyla Mekke'deki zayıflık merhalesi, mümin bir cemaatin kurulması, nusret talep etmek, devletin kurulması, ardından düşman güçlerle çatışmanın yönetimi, evet bunların hepsi, tek bir projeyle bağlantılı olan halkalardır.

Bu nedenle Daru'l Erkam, Akabe biati, hicret veya Medine'de devletin kurulması üzerinde düşünürken bunun duygusal bir düşünme değil, aksine anlayış ve istinbattan kaynaklanan bir düşünme olması gerekir; neden inşa akideyle başlamıştır? Neden oluşum tamamlanmadan önce çatışmaya izin verilmemiştir? Neden eksik veya şartlı nusret kabul edilmemiştir? Bir ibadet ve sorumluluk olan yönetim, bir ayrıcalık olmadan nasıl idare edilir?

Bu sorular sadece tarihsel değil, aksine günümüzün gerçekliğiyle ilgili sorulardır.

Bireysel bir din olan İslam ile bir ümmet projesi olan İslam arasında

Ümmetin gerileme dönemlerinde başına gelen en tehlikeli hususlardan biri, İslam'ın, bireysel din alanıyla sınırlandırılması ve yönetim, siyaset, ekonomi ve uluslararası ilişkiler gibi işlerden ayrı tutulması olmuştur. Bu ayrımla birlikte İslam tarihi, ruhsuz bir şekilde anlatılmaya ve tutumları ise gerçek bağlamından kopuk bir şekilde sunulmaya başlanmıştır.

Bu arada İslam tarihindeki aydınlatıcı tutumlar, bu dinin sadece bireyleri düzeltmek için gelmediğini, aksine toplumları yönlendirmek, devleti kurmak ve adaletin tüm insanlara taşımak için geldiğini ortaya koymaktadır. İlk Müslümanların girmiş olduğu çatışma, sadece ahlaki bir çatışma değil, aksine iki farklı yaşam tarzı arasındaki hadari bir çatışma olmuştur.

Neden Ramazan?

Çünkü Ramazan, hiçbir zaman gerçeklikten uzak bir ay olmamıştır; aksine bir bilinç ve uyanış ayı olmuştur; zira Kur'an, hayatı yönlendirmek için bu ayda indirilmiş, Bedir Savaşı, Mekke'nin fethi ve diğer büyük dönüm noktaları bu ayda gerçekleşmiştir. Bu ayda vaaz tüketiminden uzak bir şekilde ümmeti tarihine yeniden bağlamak, onu metoduna yeniden bağlama çabasıdır.

Bizler, bizzat geçmişi yüceltmeye ya da nostaljiye davet etmiyoruz; aksine tek bir gerçeğin beyan edilmesine davet ediyoruz ki o da şudur; dün İslam ile kalkınan bir ümmetin, bugün de İslam'dan başkasıyla kalkınması imkansızıdır; nitekim ümmetin yaşadığı birikmiş krizler kaçınılmaz bir kader değildir, aksine bu aydınlatıcı tutumları ortaya çıkaran metodun yokluğunun doğal bir sonucudur.

Bu silsilenin sunduğu şeyler nelerdir?

Bu bölümler, İslam tarihinden seçilmiş olan tutumları bir silsile şeklinde okunmasını sunmaktadır ki bunların öne çıkanları şunlardır:

  • İlk İslami liderlik nasıl oluşturulmuştur?
  • Yönetim, nasıl akideye dayalı olarak kurulmuştur?
  • İç ve dış çatışmalar nasıl yönetilmiştir?
  • Peki bu metot ortadan kaybolup göz ardı edildiğinde zayıflık faktörleri nasıl başlamıştır?

Bu, geçmişi günümüzle bağlayan ve okuyucuyu kendi gerçekliğine ve ümmetine karşı olan fikri ve şerî sorumluluğuyla yüzleştiren sakin bir dille olacaktır.

İslam tarihini yeniden okumak kültürel bir lüks ya da mevsimlik vaaz konusu değildir; aksine kafa karışıklığının olduğu bir zamanda bilinçli olmak için bir zorunluluktur. Zira nasıl kalkındığını anlamayan bir ümmet, neden düştüğünü de anlamayacağı gibi nasıl geri döneceğini de bilemeyecektir.

Bu aydınlatıcı tutumlar, kapanmış sayfalar değildir, aksine görmek, anlamak ve amel etmek isteyen bir kimse için yol göstericilerdir.

Allah'tan, yeryüzünde Allah'ın kelimesini yüceltmek ve Nübüvvet Minhacı üzere İkinci Raşidi Hilafet Devleti'ni kurmak için çalışanların yolunda bir aydınlatıcı olmamızı temenni ediyoruz.

Hizb-ut Tahrir Mısır Vilayeti Medya Bürosu

Devamını oku...

Carlson Röportajı... Siyonizmin Çirkinleşen Yüzü

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Carlson Röportajı... Siyonizmin Çirkinleşen Yüzü

Haber:

Tucker Carlson'un ABD'nin Yahudi varlığı büyükelçisi Mike Huckabee ile yaptığı son röportaj, Amerika'daki tüm siyasi yelpazede büyük tartışmalara yol açtı.Röportaj 22 Şubat 2026'da yayınlandı ve özellikle Yahudi varlığıyla ilgili olmak üzere Amerikan yetkililerin yabancı çıkarlara sadakatleri hakkında sorular ortaya atıldı. El Cezire'ye göre bu tartışma, Amerikalıların, hükümetlerinin Yahudi varlığıyla olan ilişkisini anlama keyfiyeti konusunda önemli bir dönüm noktası olabilir.

Yorum:

Carlson'ın Yahudi varlığının Amerikan büyükelçisiyle yaptığı röportaj, son günlerde en çok yankı uyandıran bir medya olayı olmuştur; zira bu yankı, sadece skandal niteliğindeki röportajın içeriği ve büyükelçinin kendini küçük düşüren ve Yahudi varlığını savunmak yerine ona daha fazla zarar veren aptalca savunmasından kaynaklanmıştır. Bu ise sadece küstahlık ve saygısızlık düzeyinde değil, aynı zamanda Yahudilerin komşu ülkenin toprakları üzerindeki dini ve Tevrat'a dayalı haklarına dayanarak açıkladıkları mugalatalar, yalanlar ve utanç verici aşırıcı açıklamaların boyutu da dikkat çekiciydi.

Uluslararası basının da yer verdiği röportajdaki şok etkisi, bizzat Amerika'da ve özellikle de gazeteci Carlson'ın mensubu olduğu sağ kanattan gelen tepkilerden kaynaklanmıştır; zira kendisi Trump ve MAGA hareketinin destekçisidir.

Bu röportaj, Yahudi varlığının küresel çapta reddedilmesi ve Gazze savaşındaki suçları nedeniyle içine düştüğü tecrit durumuyla gergin bir atmosferde gerçekleşmiştir.Trump'ın Gazze'de barış ve savaşı sona erdirme planı, bu durumu hafifletmeye yeni başlamışken, Epstein dosyaları ortaya  çıkmış ve medyada Yahudi varlığı ve Mossad'ın isimleri Epstein dosyaları ile ilişkilendirilmiştir. Tüm bunlar, Amerika'da bu varlıkla olan ilişkinin doğası hakkında büyük bir sorgulama ve hatta kızgınlık halinin yaşandığı içsel bir Amerikan tartışmasının tam ortasında gerçekleşmiş olup ardından da bu röportaj gelmiştir.

Hoşnutsuzluk, sorgulama ve yeniden değerlendirme hali, Amerika'daki toplumun geniş kesimlerine kadar uzanmış olup en önemlisi, her zaman Yahudi varlığıyla olan ilişkinin sağlam temeli olarak kabul edilen sağcı kesimi, yani sadece Demokratları değil, Cumhuriyetçi Parti kitlesini de derinden etkilemiş olmasıdır.Örneğin yukarıda bahsedilen röportajın ardından gelen yaygın tepkiler ve Amerikan sokaklarındaki genel sorular arasında "Amerikan hükümeti yozlaşmış durumda", "Amerikan büyükelçisi Amerikan rozeti takan bir İsrail sözcüsü", "Amerika'ya şantaj yapılıyor", "bu iğrenç bir durum ve politikacılarımız yozlaşmışlar", "Amerika nihayet uyanmaya başladı" gibi ifadelerin yanı sıra AIPAC'ın yasaklanması ve benzerleri gibi talepler de yer alıyordu.

Bu röportajın Amerika'daki sismik etkisinin bir diğer göstergesi de panik hali ve Newsmax gibi muhafazakar sağcı medya kuruluşlarının ve kanallarının harekete geçmesidir. Zira Newsmax, Amerika'daki Hristiyanların, Yahudiliğin Batı medeniyetinin temeli olduğunu kabul etmelerini talep eden bir açıklama yayınlamış ve Yahudiliğin çökmesi durumunda Hristiyanlığın da onunla birlikte çökeceği konusunda uyarıda bulunmuştur.

Siyonizm’in şu anda yüzü çirkinleştiği gibi onunla birlikte olan, onu destekleyen ve arkasında duran herkesin de yüzü çirkinleşmiştir. İronik olan ise, programlanmış medya aracılığıyla on yıllar boyunca uydurulan sahte imajı, şimdi aynı medya makineleri tarafından ifşa edilip sahteliği ortaya çıkarılmaktadır. Nitekim büyük güçlerin Yahudi varlığına verdiği şeytani destek, Batılı hükümetleri kendi halkları nezdinde zor durumda bırakmıştır. Zira bu aşağılık varlık, onun yanında ve arkasında duran, onu destekleyen ve ona sponsor olan herkes için bir lanet ve iğrençlik haline gelmiştir.

Bununla bağlantılı olarak Axios haber sitesinin ortaya çıkardığı şu bilgiyi de belirtmekte fayda vardır: Demokrat Parti liderliği, 2024 ABD başkanlık seçimlerindeki yenilginin nedenlerini belirlemek için “Demokrat Ulusal Komitesine” iç inceleme yapma görevi vermişti. Axios tarafından açıklanana kadar gizli tutulan ayrıntılı raporun sonucu, Biden yönetiminin Yahudi varlığına verdiği desteğin Kamala Harris'in seçimlerde çok sayıda oy kaybetmesine neden olduğu ve bunun nedenlerinden birinin de "soykırım savaşı konusundaki tutum nedeniyle 18-29 yaş arası genç nesillerden destek kaybı" olduğu yönündeydi.

Sadece Arap ülkeleri bölünmüşlük, ilgisizlik ve aşağılanma yaşıyor. Zira Yahudi varlığının politikacılarının Ürdün, Mısır, Suriye, Irak, Suudi Arabistan ve Lübnan topraklarındaki emellerine ilişkin açıklamalarına rağmen, saldırgan eylemlerinin ve arbedelerinin  sözlerinden önce gelmesine rağmen, büyükelçisinin açıklamaları da dahil olmak üzere Amerika'nın bu varlığa verdiği desteğe ve kibrine rağmen bu rejimlerin tutumu, birkaç gün önce Trump'ın Barış Kurulu konusunda olduğu gibi, hala dalkavukluk, boyun eğme ve kölelikten ibaret olupYahudi varlığının ülkelerine yönelik emelleriyle onları açıkça ve gece gündüz tehdit etmesine karşı korkak bir tavır sergiliyorlar ve tahtlarından korkarak onun karşısında tir tir titriyorlar; ama bu durumlarının kendi yıkımlarının nedenlerinden biri olacağını hiç düşünmüyorlar. Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur: فَتَرَى الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِم مَّرَضٌ يُسَارِعُونَ فِيهِمْ يَقُولُونَ نَخْشَى أَن تُصِيبَنَا دَآئِرَةٌ فَعَسَى اللهُ أَن يَأْتِيَ بِالْفَتْحِ أَوْ أَمْرٍ مِّنْ عِندِهِ فَيُصْبِحُواْ عَلَى مَا أَسَرُّواْ فِي أَنْفُسِهِمْ نَادِمِينَ Kalplerinde hastalık bulunanların “Başımıza bir felâketin gelmesinden korkuyoruz” diyerek onların dostluklarını kazanmaya çalıştıklarını görürsün. Umulur ki Allah müminlere katından bir fetih veya bir emir getirir de onlar içlerinde gizledikleri şeyden dolayı pişman olurlar.” [Maide 52]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Abdurrahman El-Ledavi

Devamını oku...

Batı Ahlakı, Halkı İçin, Cahiliye Dönemindeki İnsanların Yediği Hurma Putlarından Daha Az Önemli Hale Gelmiştir

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Batı Ahlakı, Halkı İçin, Cahiliye Dönemindeki İnsanların Yediği Hurma Putlarından Daha Az Önemli Hale Gelmiştir

Haber:

ABD hükümeti, Anthropic'in yapay zeka teknolojilerini sınırsız askeri kullanım için açmaması halinde, şirketle imzalanan askeri sözleşmeleri feshetmekle tehdit ediyor.

Şirketin CEO'su Dario Amodei, hükümetin yapay zekayı kontrolsüz bir şekilde kullanmasının etik açıdan sakıncalı olduğunu, özellikle de tamamen otonom silahlı insansız hava araçları ve muhalifleri takip edebilen yapay zeka destekli kitlesel gözetim sistemlerinin risklerini defalarca dile getirmiştir.

Raporlara göre, ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth Salı günü, şirketin bu şartlara uymaması halinde 200 milyon Dolarlık (167 milyon avro) sözleşmeyi feshedeceğini ve şirketi “tedarik zinciri riski” olarak sınıflandıracağını söyledi. (Euronews Arabic)

Yorum:

Batı, on yıllar boyunca ahlak ve değerler hakkındaki konuşmalarıyla dünyanın kafasını patlatmış, bu konular hakkında timsah gözyaşları dökmüş ve bunları korumak bahanesiyle ülkeler, yöneticiler ve halklarla savaşmıştır. Sonra bir anda bu ahlaklar değersiz ve önemsiz bir hale gelmiştir; hatta durum, özgürlük, demokrasi ve sözde ahlak ülkesi ABD'nin Savaş Bakanı'nın, hükümetinin planıyla işbirliği yapmayı reddeden bir şirkete kamu yaptırımları uygulayacağı tehdidinde bulunmasına kadar ulaşmıştır.

Gerçek şu ki Batılı liderler ve karar vericiler arasında etik ve değerlerin eksikliği, yeni bir durum olmadığı gibi şaşırtıcı da değildir. Aksine yeni olan şey, bu sefer bunların aleni bir hale gelmiş olmasıdır çünkü Trump liderliğindeki mevcut ABD yönetimi her şeyi, diplomasi veya laf kalabalığına başvurmadan açık ve net bir şekilde ele almaktadır. Zira mevcut ABD yönetimi, gizlediği şeyleri açığa vurmakta ve aklından geçenleri tam bir açıklık ve pervasızlıkla ifade etmektedir. Özellikle demokratlar olmak üzere daha önceki yönetimler ise içlerindeki gizlediklerinin ve sakladıklarının tam tersini göstererek gerçek doğasını ortaya koyuyorlardı.

Bu sefer Batı için daha da şok edici olan şey, bunun sadece diğer ülkelerin halklarının veya Müslümanların değil, kendi halklarını da etkileyecek olmasıdır; zira Batı, bir asırdan fazla süredir Müslümanlara karşı acımasız ve insanlık dışı bir savaş yürütüyor. Nitekim Bagram, Guantanamo ve Ebu Gureyb hapishaneleri ile Irak, Afganistan ve Gazze'deki savaşlar bunun kanıtıdır. Ayrıca raporlar, Batı'nın ve askerlerinin Müslümanlara ve esirlerine karşı uyguladığı vahşi yöntemleri ve işlediği suçları defalarca ortaya koymuştur.

Amerika'da Demokratlar, teknoloji devleri ve Silikon Vadisi ile Cumhuriyetçiler, silah ve petrol devleri arasında devam eden anlaşmazlık olmasaydı, bu anlaşmazlığı asla işitmeyecek veya bilmiyor olacaktık; zira onların hepsi değerlere ve ahlaka kendi çıkarlarına göre bağlı kalmaktadırlar. Yani onlar, hurmalardan kendi elleriyle tanrılar yapıp sonra da acıktıklarında onları yiyen cahiliye dönemindeki insanlar gibidirler. Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَلَوْ شِئْنَا لَرَفَعْنَاهُ بِهَا وَلَـكِنَّهُ أَخْلَدَ إِلَى الأَرْضِ وَاتَّبَعَ هَوَاهُ فَمَثَلُهُ كَمَثَلِ الْكَلْبِ إِن تَحْمِلْ عَلَيْهِ يَلْهَثْ أَوْ تَتْرُكْهُ يَلْهَث ذَّلِكَ مَثَلُ الْقَوْمِ الَّذِينَ كَذَّبُواْ بِآيَاتِنَا فَاقْصُصِ الْقَصَصَ لَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَDileseydik onu bununla yükseltirdik. Fakat o yere saplandı, hevasına uydu. Onun durumu, üzerine varsan da dilini sarkıtıp soluyan, varmasan da dilini sarkıtıp soluyan köpeğin durumu gibidir. İşte ayetlerimizi yalanlayan halkın durumu böyledir. Sen bu kıssayı anlat, belki öğüt alırlar.” [Araf 176]

Yüce değerler ve ahlaka gelince; bunlar asıl olarak İslam'da vardır ve İslam bunlara yönelik sabit şerî hükümler koymuştur; işte Müslümanlar ve onların halefleri bunlara, çıkar veya menfaat güdüsüyle değil, takva ve Allah'a yakınlaşma dürtüsüyle sıkı sıkıya bağlı kalırlar; böylece bir gerileme veya kafa karışıklığı yaşanmaz.

Bu, bir yönetim ve yaşam modeli olarak İslam'a özlem duymamıza sevk eden yüzlerce, hatta binlerce nedenlerden sadece biridir; çünkü İslam, insanları kendi arzularına ve çıkarlarına tapmaktan kurtarıp kullara merhamet edilmesini ve onların durumlarının ıslah edilmesini isteyen Allah’a tapmaya kavuşturur. Zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا رَحْمَةً لِّلْعَالَمِينَ Biz seni ancak âlemlere rahmet olsun diye gönderdik.” [Enbiya 107] Allah'ım, biz ve dünya için, bizi ve dünyayı kapitalizmin sefaletinden kurtaracak Raşid bir Hilafet hazırla.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Müh. Halil Abdurrahman

Devamını oku...

Bölgesel Caydırıcılık ve Uluslararası Baskı Arasında İran Güç Dengesi ve Olasılığın Sınırları?

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Bölgesel Caydırıcılık ve Uluslararası Baskı Arasında İran Güç Dengesi ve Olasılığın Sınırları?

Büyük çıkarların eski hesaplarla kesiştiği istikrarsız bir bölgede İran, amansız bir siyasi ve güvenlik fırtınasının merkezinde yer almaktadır. 1979 devriminden bu yana İran, sadece etkisini pekiştirmeye çalışan bir bölgesel güç olmakla kalmamış, aksine Orta Doğu dengesinde merkezi bir aktör haline gelmiş, etkisini Körfez'den Akdeniz'e kadar genişletmiş ve ABD'ye düşmanca bir imaj sergilerken, ABD'nin planlarına hizmet eden bir konuma gelmiştir.

İran, yirmi yılı aşkın bir süredir, bölgesel etkisini genişletmek ile artan uluslararası baskı arasında karmaşık bir gelgit durumu yaşamaktadır. Orta Doğu'da birçok gerilim noktasında siyasi ve askeri varlığını pekiştirirken, aynı zamanda ekonomik yaptırımlar ve artan diplomatik izolasyonla da karşı karşıya kalmıştır.

2003 yılından Irak'taki Saddam Hüseyin rejiminin düşüşünden bu yana İran'ın bölgedeki etkisinin özellikleri, gerek siyasi, gerek ekonomik, gerekse askeri destek yoluyla yerel ve yabancı müttefiklerin destekleme stratejisine dayalı olarak artmaya başlamıştır.

Irak'ta, Amerika'nın ilan etmediği desteğiyle siyasi bir güç ve askeri gruplar olarak etkisini genişletmiş, Suriye'de ise devrim sırasında Beşar Esad rejimini desteklemiştir; ayrıca Lübnan'da kendi partisini desteklerken Yemen'de de Husi'leri destekleyerek etkisini güçlendirmiştir. Bu genişleme ona, stratejik baskı kartları sağlamış ve direniş ekseni olarak bilinen yapıyı güçlendirmiştir; bu da onun bölgesel güç dengesinde etkili olmasını sağlamış ve böylece kendisini Orta Doğu ile ilgili herhangi bir anlaşmada göz ardı edilemeyecek bir aktör olarak dayatmıştır.

Ancak ABD'nin bölgedeki politikasındaki değişiklikle birlikte manzara da değişmiştir. Zira İran'ın dış dalları budanmış, yurtdışındaki bir dizi önemli şahsiyeti suikasta kurban gitmiş ve önemli dosyalar, bunlardan sorumlu olanların suikastıyla kapanmıştır. Bu dosyaların izleri, liderleri İbrahim Reisi'nin ölümüyle birlikte ortadan kaybolmuştur. Ayrıca İranlı liderler arka arkaya düzenlenen saldırıların hedefi olmaya başlamış ve özellikle Trump yönetiminin 2018 yılındaki ilk döneminde nükleer anlaşmadan çekilmesinden bu yana, İran'ın nükleer programlarıyla bağlantılı bir dizi yaptırımlarla birlikte üzerindeki uluslararası baskı artmıştır. İşte tam da bu noktada bir dönüm noktası yaşanmıştır; zira Amerika, petrol ve bankacılık sektörlerini hedef alan sıkı yaptırımları yeniden dayatmaya başlamıştır.

Joe Biden döneminde anlaşmayı yeniden canlandırma girişiminde bir umut ışığı belirmesine rağmen, müzakereler tökezlemeye devam ederken İran ise uranyum zenginleştirme seviyelerini artırmaya devam ederek Batı'nın endişelerini artırmış ve dolaylı bir çatışma olasılığını yükseltmiştir.

Yaptırımlar, İran ekonomisinin sıkıntılarını daha da ağırlaştırmış ve para biriminin değer kaybetmesi, enflasyon ve işsizlik oranlarının artması gibi iç etkileri ortaya çıkmıştır; bu da artan sosyal baskıları yansıtan tekrarlanan protestolara yol açmıştır.

İran yönetimi, ekonomik kayıpları telafi etmek için bölgesel kazanımları en üst düzeye çıkarmayı ve iç cephedeki uyumu korumayı temel alan hassas bir denkleme dayanmaktadır. Ancak yaptırımların devam etmesi ekonomiye yapısal bir meydan okuma oluştururken, bölgesel çatışmalara derinlemesine dahil olması İran'a giderek artan mali ve siyasi yükler getirmiş olup bu da bazı aşamalarda, baskı altında olan bazı alanlarda varlığını azaltmayı kabul etmesine neden olmuştur.

Bugün İran, devam eden dış baskıların ve artan ekonomik baskıların gölgesinde karmaşık bir aşamadan geçmektedir. Ayrıca dahili siyasi sahne, özellikle sistem seçilmiş ve seçilmemiş kurumlar arasındaki dengeye dayalı olduğundan dolayı birtakım değişikliklere tanık olmaktadır; zira reformist akımın varlığı gerilerken muhafazakar akımın etkisi ise yükselmektedir, bu da seçmen katılımında önemli bir düşüşe yol açmış olup bu ise halkın siyasi sürece ilgisinin nispeten azaldığını göstermektedir.

Ayrıca İran, son zamanlarda tekrarlanan protesto dalgalarına tanık olmaktadır; bu protestoları harekete geçiren odakların kimler olduğuna bakmaksızın gençler ile yetkililer arasındaki uçurumun, gençlerin bireysel özgürlükler konusundaki özlemlerinin, sosyal medya araçlarının etkisinin ve kötüleşen ekonomik durumun sonucunda sokaklar kargaşaya hazır gibi görünmektedir. Her hareketle birlikte rejim, şimdiye kadar güvenlik ve askeri araçlar ve dış baskıya direnmeye odaklanan mobilize edici bir söylem yoluyla istikrar dengesini korumayı başarmıştır.

Bu baskı karşısında İran doğuya yönelik açılımını yoğunlaştırmıştır; bu da enerji ve altyapıyı kapsayan uzun vadeli stratejik ortaklık kapsamında Çin ile ve özellikle bölgesel ve uluslararası konularda siyasi ve askeri işbirliği yoluyla Rusya ile kurduğu ilişkilerde ortaya çıkmaktadır; ayrıca kendisine siyasi ve ekonomik nefes alma alanı sağlayan Şengay İşbirliği Örgütü gibi Batılı olmayan dışı bloklara da katılmıştır.

Öte yandan Amerika, İran'ı tamamen boğmaya değil, aksine nükleer programını ve uzun menzilli balistik füzelerini kontrol altına almaya çalışmaktadır. Zira Amerika, bölgedeki müttefiklerinin üstünlüğünü korumak için ekonomik ve siyasi baskı uygulayarak İran'ı tavizler vermeye zorlamaktadır ki bu müttefiklerin başında askeri ve nükleer üstünlüğünü korumaya hırs gösteren Yahudi varlığı gelmektedir.

Yahudi varlığı, “savaş arası operasyonlar” olarak bilinen, yani daha geniş bir bölgesel çatışmaya yol açmadan İran'ın konumlanmasının maliyetini yükselten sınırlı siber, hava veya deniz saldırıları yoluyla çatışmayı yönetme eğilimindedir. Amerika ise nükleer silahların yayılmasını önlemeyi öncelikleri olarak belirlemiş olup ancak topyekûn bir savaştan kaçınmaktadır; bununla birlikte baskıyı artırmak için sınırlı ve hesaplı bir saldırı yapması da olasılık dışı değildir.

Amerika ile Yahudi varlığı arasındaki anlaşmazlık risk düzeyinde yatmaktadır; zira Yahudi varlığı önleyici güç seçeneği yönünde baskı yaparken, Amerika ise bölgede daha geniş bir dengeyi korumak için geçici anlaşmalara veya aşamalı anlaşmalara açık kapı bırakmaktadır.

Yahudi varlığı, Amerika içinde baskı araçlarına sahiptir ve bu araçların en önde geleni, siyasi destek ve yasama baskısı yoluyla Kongre üzerinde etkisi olan Amerikan İsrail Kamu İlişkileri Komitesi (AIPAC) olup bu komitenin hem Cumhuriyetçi hem de Demokrat partilerde güçlü ittifakları vardır ve Yahudi varlığının güvenliğini Amerika'nın Orta Doğu'daki çıkarlarıyla ilişkilendiren güvenlik söylemleri kullanmaktadır. Ancak bu araçlar savaş kararları dayatamaz; çünkü Amerikan kararı öncelikle Amerikan ulusal çıkarlarının hesaplamalarına dayanmaktadır.

Amerika, diplomatik baskı araçlarının yetersiz olduğunu düşünürse, Güvenlik Konseyi'nde hızlı bir diplomatik hamleyle, ilk günden itibaren arabuluculuk girişimlerinin etkinleşmesiyle ve belki de İran rejimine yönelik iç baskıyı artırma çabasıyla birlikte dikkatli ve hesaplı olmak kaydıyla, sınırlı bir hava saldırısı, deniz çatışması veya siber saldırı gibi kısa ve sınırlı bir saldırıya başvurabilir.

Sonuç olarak İran, caydırıcılık çizgilerinin prestij hesaplarıyla iç içe girdiği ve büyük çıkarların zorluklarla ağırlaşan iç meselelerle kesiştiği son derece hassas bir bölgesel denklemin merkezinde yer almaya devam etmektedir.

Mesele sadece savaş ya da barış meselesi değildir, aksine güç ve maliyet, hırs ve kudret, askeri mesajlar ve ince diplomatik sinyaller arasındaki hassas bir denge meselesidir.

Amerika, hesaplanmamış şekilde atılacak herhangi bir adımın, geleneksel hesaplamaların ötesine geçen bir yangını ateşleyebileceğinin ve bunun da küresel ekonomi, enerji güvenliği ve tüm bölgenin istikrarı üzerinde etkilerinin olabileceğinin farkındadır.

Bu nedenle sahne, daha çok bir uçurumun kenarında yapılan halat çekme yarışına benziyor; böylece her iki taraf da ipi tamamen koparmadan bir diğerinin sabrını sınıyor.

Gelecek doğru bir çizgiyle çizilmiş gibi görünmüyor ve geriye şu soru kalıyor; soğuk caydırıcılık mantığı mı galip gelecek, yoksa anlık duygular mı hesaplamanın hikmetine galip gelecek?

Orta Doğu'daki dönüşümler sadece niyetlerle değil, aksine güç dengeleri ve bu dengedeki değişiklikler, olasılık sınırları ve denklemler değiştiğinde halk tabanının her an durumu tersine çevirebilme yeteneği ile gerçekleşebilir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Nebil Abdulkerim

Devamını oku...

Hindu Devleti Müslümanlara Hiç Merhamet Etmiyor

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

Hindu Devleti Müslümanlara Hiç Merhamet Etmiyor

Haber:

Hindistan'ın Assam Eyaleti Başbakanı Himanta Biswa Sarma'nın, Müslüman iki kişiye ateş açtığını gösteren videosu Hindistan’da büyük bir öfkeye yol açtı.(El Cezire, 9 Şubat 2026)

Assam'daki Bharatiya Janata Partisi'nden yayınlanan bir videoda, Başbakan Himanta'nın Müslümanlara yakın mesafeden ateş ettiği görülüyor (Hindustan Times, 8 Şubat 2026)

Yorum:

Assam'daki iktidar partisi Bharatiya Janata Partisi'nin resmi X hesabından, başbakanın Müslüman olarak tanımlanan kişileri vurduğunu gösteren bir animasyon videosu paylaşıldı. "Merhamet yok" başlığıyla yayınlanan animasyon videosu, sadece siyasi bir gaf ya da sosyal medyada yapılan bir hata değil, siyasi imalardan öteye geçerek şiddeti açıkça öven Hindu rejiminin bir hamledir. Mevcut Hindu devlet aygıtı, Müslümanları "termitler" olarak nitelendirerek insanlıktan çıkarmakta ve yönetimdeki başarısızlıklarını örtbas etmeye çalışmaktadır. Demokratik kurumların sessizliği ise seküler sistemin Müslümanlar için güvenli bir sığınak sağlamadığını teyit etmektedir. Allahu Teala şöyle buyurmuştur: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا بِطَانَةً مِّن دُونِكُمْ لَا يَأْلُونَكُمْ خَبَالاً وَدُّوا مَا عَنِتُّمْ قَدْ بَدَتِ الْبَغْضَاءُ مِنْ أَفْوَاهِهِمْ وَمَا تُخْفِي صُدُورُهُمْ أَكْبَرُ قَدْ بَيَّنَّا لَكُمُ الْآيَاتِ إِن كُنتُمْ تَعْقِلُونَ Ey iman edenler! Kendi dışınızdakileri sırdaş edinmeyin. Çünkü onlar size fenalık etmekten asla geri durmazlar, hep sıkıntıya düşmenizi isterler. Gerçekten, kin ve düşmanlıkları ağızlarından (dökülen sözlerinden) belli olmaktadır. Kalplerinde sakladıkları (düşmanlıkları) ise daha büyüktür. Eğer düşünüp anlıyorsanız, ayetlerimizi size açıklamış bulunuyoruz.” [Al-i İmran 118]

Video ve ardındaki motivasyon, iktidardaki Hindu rejimi ve liderliğinin açık bir beyanını oluşturmaktadır.Zira partinin resmi hesabını kullanarak başbakanın -Assam'daki "Myaas" veya Bengalce konuşan Müslümanları kastederek- insanları infaz ettiği bir simülasyonunu yayınlamak yoluyla rejim, Müslümanlara karşı şiddetin artık gizlenmesi gereken bir suç değil, kutlanması gereken bir politika olduğunu göstermektedir.

Bu, iç düşman yaratmak ve Müslümanlara ve İslam'a karşı köklü bir nefret beslemek yoluyla otoritesini pekiştirmeye çalışan Hindu-Brahman devlet yapısının kaçınılmaz bir sonucudur.Daha önce İçişleri Bakanı Amit Şah tarafından kullanılan ve Assam'ın politikalarında da yankı bulan “termitler” gibi terimlerin kullanılması, Müslümanları insanlıklarından çıkarmaktadır. Bu yüzden devlet nefreti sadece görmezden gelmekle kalmıyor, aksine onu üretiyor.

Bu, Hindistan politikasının “yeni normali”dir. Sızmalara karşı saldırganmış gibi görünmek, devletin vatandaşlarına sağlık, eğitim ve altyapı gibi en temel hizmetleri sağlama konusundaki korkunç başarısızlığını gizlemek için kullanılan bir kılıftan başka bir şey değildir; zira rejim, temel yakıt olarak nefret politikasına başvurmaktadır.Rejimi şiddeti kışkırtmaktan dolayı muhasebe etmek yerine, yargı, seçim komisyonu ve diğer kurumlar ile ana akım medya gibi kurumların sessizliği, videonun soykırım niyetinden ziyade meşruiyeti tartışıldığı için bu nefretin körüklenmesine katkıda bulunmaktadır.Bu, insan yapımı demokratik bir sistemde hukukun üstünlüğünün sahte olduğunu ortaya koymaktadır. Bu da bu kurumların kusurlu olmadığını, aksine Hindu Brahman elitini korumak ve azınlığa, yani Müslümanlara baskı uygulamak için tasarlandığı gibi çalıştıklarını teyit etmektedir.

Bu olay, Hindistan'daki laik demokrasinin Müslümanların canlarını, onurlarını ve mallarını korumada başarısız olduğunun bir başka kanıtı ve hatırlatıcısıdır.Hindu rejiminin iyi niyetine güvenmek ve laik partilere ve demokratik kurumlara ya da uluslararası insan hakları örgütlerinin müdahale etmesine inanmak, bir saçmalıktır.Onurun, oy sandıklar aracılığıyla veya Müslümanlara zulmeden kurumlara başvurarak geri elde edilmesi mümkün değildir.

Kısacası bu ateş açma videosu, Müslümanların hayatta kalmak için düşman olan bir sisteme bağımlı olmalarından dolayı oluşan daha derin bir hastalığın tezahüründen ibarettir.Hindistan'daki yeni normal, mezhepsel taassubun bir kusur değil, aksine egemen bir sistem olmasıdır. Assam'daki zulüm, Müslümanların Bengal termitleri olarak nitelendirilmesi ve Hindistan genelinde onlara karşı uygulanan şiddetin kutlanması, evet bunların tamamı, Müslümanların siyasi ağırlıklarının olmadığı yapay sistemlerin altında yaşadıklarının belirtileridir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Muhammed Yunus - Hindistan

Devamını oku...

İşgal Altındaki Bir Üsten Kurtuluş Üssüne

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

İşgal Altındaki Bir Üsten Kurtuluş Üssüne

Haber:

Uydu görüntüleri ve uçuş verileri, Ürdün üssünde onlarca Amerikan uçaklarının bulunduğunu gösteriyor. (New York Times)

Yorum:

İran ile gerginliklerin tırmanmasıyla birlikte ABD, Orta Doğu'daki askeri varlığını önemli ölçüde güçlendiriyor. Uydu görüntüleri ve uçuş takip verileri, Ürdün'deki Muwaffak el-Salti Hava Üssü'nde ABD hava gücünün önemli ölçüde arttığını gösteriyor. Bu üssün uçak sayısı normal seviyelere kıyasla neredeyse üç katına çıktığı gibi nakliye uçakları trafiğinde de keskin bir artış görülmektedir. Bu yığılma, Orta Doğu bölgesi sularında iki uçak gemisi taarruz grubunun kalmasını ve Ürdün, Suudi Arabistan ve komşu ülkelerdeki askeri üslere hava savunma sistemleri ve diğer varlıkların konuşlandırılmasını içeren daha geniş çaplı kuvvetlerin yeniden konuşlandırılmasının bir parçası olarak gerçekleşmektedir.ABD Merkez Komutanlığı, kuvvetleri İran'ın olası bir misillemesinden korumak için hava savunma bataryalarını güçlendirirken ABD yetkilileri ise bu konuşlandırmanın, İran'ı caydırmak ve nükleer programı konusunda tıkanan dolaylı müzakereler sırasında stratejik esnekliği korumak amacıyla yapıldığını iddia etmektedirler.

ABD ordusunun Ürdün'ü askeri operasyonları için bir bekleme alanı ve fırlatma rampası olarak kullanması hiç şaşırtıcı değildir.Zira Amerika'nın Ürdün'deki askeri varlığı, Suriye, Irak, Afganistan, Yemen ve diğerleri de dahil olmak üzere İslam beldelerine istikrarsızlık ve kan dökülmesinden başka bir şey getirmeyen daha geniş bir Amerikan müdahalesinin bir parçasıdır.Bu askeri konuşlandırma, ülke halkının güvenliği pahasına Amerikan hegemonyasına öncelik vermekte ve özellikle İran ile tırmanan gerilimlerin gölgesinde, Ürdün'ü olası bölgesel bir çatışma durumunda Batı'nın ileri üssü haline getirmektedir.

Ürdün rejimi, Müslümanları sömürgecilere boyun eğdirmeye çalışarak, onların kendilerini özgürleştirmelerini ve işgal altındaki topraklarını ve çalınan kaynaklarını savunmalarını engellemektedir. Yani Amerika onu esnek bir araç olarak kullanmaktadır.Ürdün rejimi, bekasını korumak için her zaman Amerikan ordusunun ve istihbaratının varlığını kolaylaştırırken, İslam'a, Müslümanlara ve kutsallarımıza ise açıkça ihanet etmiştir.Bu ihanet ve gizli işbirliğinin görmezden gelinmesi, haklı gösterilmesi veya göz ardı edilmesi durumunda, bunun Allah'ın huzurundaki hesabı çok şiddetli olacaktır.

Herkes, Amerika'nın bizim bir numaralı düşmanımız olduğunu bilsin; zira Amerika, ülkemizin stratejik öneminin farkında olup bunu yıkım ve hegemonya savaşları yürütmek için kullanmaktadır. Bağımsızlık ve kurtuluşun temeli olarak artık askeri ve coğrafi önemimizi idrak etmemizin zamanı gelmiştir. Bu yüzden Hilafet yoluyla İslami hayatı yeniden başlatmak için çalışmamız ve Ürdün'ü adalet, merhamet ve kurtuluş için bir başlangıç noktası haline getirmek için Hizb-u Tahrir'e güvenmemiz gerekir.

وَلاَ تَرْكَنُواْ إِلَى الَّذِينَ ظَلَمُواْ فَتَمَسَّكُمُ النَّارُ وَمَا لَكُم مِّن دُونِ اللّهِ مِنْ أَوْلِيَاء ثُمَّ لاَ تُنصَرُونَ Zulmedenlere meyletmeyin; sonra size ateş dokunur (cehennemde yanarsınız). Sizin Allah’tan başka dostlarınız yoktur. Sonra (O’ndan da) yardım göremezsiniz!” [Hud 113]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Radyosu İçin Yazan
Heysem İbn Sabit - Amerika

Devamını oku...

Ürdün Kralı 2. Abdullah Kime Mesaj Gönderiyor

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

Ürdün Kralı 2. Abdullah Kime Mesaj Gönderiyor

Haber:

Ürdün Kraliyet Divanından yapılan açıklamaya göre Ürdün Kralı 2. Abdullah, başkent Amman'daki el-Hüseyniye Sarayı'nda Ürdünlü Gazeteciler Sendikası'nın üyelerini kabul etti.

Kral Abdullah, gazetecilerle görüşmede yerel ve bölgesel gelişmelere ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

İran'la ilgili gelişmelere de değinen Kral Abdullah, diyalog ve siyasi çözümlerin bölgede artan gerilimi düşürmenin tek yolu olduğunu ifade etti.

Kral Abdullah, "Ürdün, hava sahasının ihlal edilmesine veya savaş alanı olmasına izin vermeyecek. Ürdün Krallığı ve vatandaşlarının güvenliği her şeyin üstündedir." dedi.

Filistin meselesine de işaret eden Abdullah, İsrail'in işgal altındaki Batı Şeria ve Doğu Kudüs'te mevcut statükoyu değiştirme yönündeki girişimlerine karşı dost ve kardeş ülkelerle birlikte hareket ettiklerini belirtti. (trthaber, 24/02/2026)

Yorum:

Şarkul Avsat’ın Şubat 2022 tarihli haberine göre “Ürdün ile ABD arasındaki ortak savunma anlaşmasının tezahürlerinden biri ortaya çıktı. Nitekim yaklaşık 4 milyar Dolar değerinde yaklaşık 16 savaş uçağı, gelişmiş silah sistemi ve radar satın almak için Ürdün-ABD anlaşması ilan edildi.

Halkın anlaşma gerekçelerine duyduğu şaşkınlık ortasında Ürdün hükümeti, ayrıntılar hakkında sessizliğini korudu. Hükümet, anlaşmanın korona pandemisi nedeniyle ağır borç yükü altında olan devlet hazinesinden değil, bir ABD hibesi tarafından finanse edildiğini söylemekle yetindi.

Anlaşmanın ayrıntılarına gelince; ABD Dışişleri Bakanlığı’na göre Ürdün Anlaşması, F100-GE-129D modellerinin motorlarına, savaş uçağı yazılımını güncelleme konusunda uzmanlaşmış ‘IPDG’ cihazlarına, F-16 uçaklarında uzmanlaşmış bilgisayarlara ve konum belirleme sistemlerine ek olarak, 12 adet F-16 C Block 70 uçağı ve 4 adet F-16 D Block 70 uçağı siparişini içeriyor.

Ürdün hava yeteneklerinin kısa tarihçesi; Ürdün Hava Kuvvetleri, Birleşik Krallık’ın 1931’de Ürdün’de hava üsleri inşa etmesiyle kuruldu. Daha sonra 1950’de Krallık, ‘Arap Hava Tugayı’ olarak bilinen bir hava kolu inşa etmeye başladı ve ardından 1955’te ‘Kraliyet Ürdün Hava Kuvvetleri’ kuruldu.

ABD merkezli ‘Global Firepower’ internet sitesine göre, Ürdün Hava Kuvvetleri dünyanın en güçlü 140 ordusu arasında 36. sırada yer alıyor. Ürdün ordusu ise dünyada 75. sırada yer alıyor.

İnternet sitesine göre Hava Kuvvetleri, 44 savaş uçağı, 4 saldırı uçağı, 13 askeri nakliye uçağı, 5 özel görev uçağı ve 133 helikopter olmak üzere 255 savaş uçağına sahip.

Öte yandan eski Ürdünlü Bakan Hazem Kaşvi, özellikle Joe Biden’in Ürdün Kralı ile Beyaz Saray’da görüşmesi ve daha sonra iki ülke arasında karşılıklı savunma anlaşmasının imzalanması sonrasında ‘Ürdün-ABD ilişkilerini’ oldukça derin ve stratejik olarak nitelendirdi.

Kaşvi, Washington’un Ürdün rejimini desteklediğini ve bölgedeki rolüne önem verdiğini söyledi. Eski Bakana göre Ortak Savunma Anlaşması, Biden’in Beyaz Saray’da imzaladığı ilk askeri anlaşma.

Bu gelişme, Ürdün’ün ABD askeri teçhizatı satın aldığı ilk sefer değil. 2018 yılında Ürdün Ordusu, Ürdün sınırının güvenliğini artırmak ve DEAŞ militanlarına karşı sınır dışı operasyonlarına katılmak amacıyla bir grup Amerikan ‘Black Hawk’ helikopteri satın aldı.

Amman’daki ABD Büyükelçiliği’nin internet sitesine göre son beş yılda ABD yardımının değeri, 6,5 milyar Dolara ulaştı.

Son 40 yılda ABD ve Ürdün arasındaki ilişkiler yakın ve iyi düzeyde ilerledi. 1951 yılından bu yana Washington, Ürdün’e 20 milyar Dolardan fazla yardımın yanı sıra güvenlik, sağlık, eğitim ve su alanlarında önemli destek sağladı.

2021’de Ürdün ve ABD, Washington’un Ürdün’de askeri varlığa sahip olmasına, askeri üsler inşa etmesine ve ‘özellikle Ürdün’deki 3 bin ABD askerinin varlığıyla birlikte Ürdün topraklarının askeri saldırılar için kullanılması’ da dahil hesap vermeksizin özgürce hareket etmesine izin veren ortak bir savunma anlaşması imzaladı.”

Tüm bu gelişmelerin ardından Muvaffak Salti Hava Üssü, Orta Doğu'daki başlıca ABD askeri üslerinden biri olarak kabul ediliyor. Ayrıca Burj (Kule) 22 üssü gibi diğer resmi olmayan üsler de mevcuttur.

Şimdi tüm bunlardan sonra Kral 2. Abdullah hangi hava sahasının ihlal edilmesinden bahsediyor Allah aşkına?! Ürdün’ün neredeyse tüm hava sahaları Amerika’nın özel mülkü haline gelmişken, nasıl oluyor da Kral Abdullah, Ürdün’ün ve vatandaşlarının güvenliğinden bahsedebiliyor anlamak mümkün değil? Tüm bunlar gösteriyor ki Ürdün Kralı 2. Abdullah, ülkesinin ve vatandaşlarının güvenliğinden ziyade kendi tahtının güvenliğinden ve Amerika’nın güvenliğinden bahsediyor; zira sırf tahtı uğruna hem bedenini hem aklını hem ülkesini hem de halkını sömürgeci kafire satmış olan birinden başka bir davranış da beklenemezdi zaten. 

Kral Abdullah’ın, “İsrail'in işgal altındaki Batı Şeria ve Doğu Kudüs'te mevcut statükoyu değiştirme yönündeki girişimlerine karşı dost ve kardeş ülkelerle birlikte hareket ettikleri” şeklindeki açıklamasına gelince; kral Abdullah’ın dost ve kardeş ülkeler olarak bahsettikleri Amerika, onun üvey evladı Yahudi varlığı ve Amerika’nın ajanları olan Müslümanların başındaki diğer yöneticilerdir; zira Ürdün rejimi, Yahudi varlığı iki yıldan fazla bir süredir Gazze halkını vahşi bir şekilde katlettiği halde kılını dahi kıpırdatmamış ve Amerika Yahudi varlığına açıkça her türlü desteği verdiği halde, bırak Amerika’ya karşı koymayı onu kınayan tek bir söz bile söylememiştir. Hatta İran, Yahudi varlığına yönelik göstermelik füze saldırısında bulunduğunda, İran füzelerini Ürdün semalarında imha etmiştir.

Sonuç olarak Kral Abdullah’ın, “Ürdün, hava sahasının ihlal edilmesine veya savaş alanı olmasına izin vermeyecektir” şeklindeki açıklaması, Amerika’nın İran’a yapacağı olası sınırlı saldırısına karşılık İran’ın Yahudi varlığına yapacağı hava saldırısına asla izin vermeyeceğiz şeklinde okunmalıdır. Bu da Ürdün Kralı’nın mesajının, efendisi Amerika adına İran’a yönelik bir mesaj olduğu anlamına gelmektedir. Bu da gösteriyor ki Ürdün Kralı’nın dostu olan ülkeler, Amerika ve onun müttefikleri olup düşmanları ise İslam ülkeleri ve İslam ümmetidir.

Özelde Ürdün halkının, genelde ise tüm İslam ümmetinin Ürdün Kralı başta olmak üzere Müslümanların başındaki diğer yöneticilerin bu açık ihanetleri karşısında sessiz kalmaları, dahası onlara itaat etmeleri Allah katında büyük bir cürümdür. Bu yüzden bu günahtan kurtulmalarının tek yolu, bu yöneticileri tahtlarından indirip onların enkazı üzerine İslam ümmetinin tek dostu ve koruyucusu olan Raşid bir Halife getirmeleridir; ancak bu şekilde bu günahtan kurtulabilirler. Aksi taktirde bu günah, dünyada peşlerini bırakmayacak ve sürekli olarak yöneticilerinin ihanetine maruz kalacaklardır. Ahiretin azabı ise daha şiddetlidir.

Allah’tan, bu mübarek ayda, bu ajan rejimlerin tahtlarını yerle bir etmesini ve İslam ümmetine, onları gerçekten koruyup gözetecek, İslam ümmetinin düşmanlarına haddini bildirecek ve Yahudi varlığını kökünden kazıyıp atacak Raşid bir Halife nasip etmesini temenni ediyoruz. Amin. 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ramazan Ebu Furkan

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER