Pazartesi, 03 Zilkâde 1447 | 2026/04/20
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Ramazan Serisi - İslam Tarihinin Aydınlatıcı Anları | Dördüncü Bölüm | İşkence Bir Devrim Ortaya Çıkarmaz, Sabır ve Güç İnşa Etmek Çıkarır

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Ramazan Serisi - İslam Tarihinin Aydınlatıcı Anları
Dördüncü Bölüm

İşkence Bir Devrim Ortaya Çıkarmaz
Sabır ve Güç İnşa Etmek Çıkarır

Mekke döneminin ilk yıllarında sahne, hayal bile edilemeyecek derecede sertti. Zira Bilal, Mekke'nin kavurucu kumlarında sürüklenmiş, Habbab kızgın demirle dağlanmış, Yasir ailesi şehit oluncaya kadar işkenceye maruz kalmışlardı. Dolayısıyla kan dökülmüş, kırbaçlar kaldırılmış ve zayıflar acımasızca hedef alınmışlardır. Ama savaşa izin verilmemiştir. Davet silahlı çatışmaya dönüşmemiş ve Sahabelerden de misilleme talebinde bulunulmamıştır. Burada kişinin aklına şu soru takılıyor:Karşılık verme gücü olmasına rağmen neden bu kadar sabır gösterildi? Zulüm şiddetlenmesine rağmen neden çatışma ertelendi?

Cevap, metodun derinliğini ortaya koymaktadır. Zira Mekke merhalesi devlet merhalesi olmamıştır, aksine kuruluş merhalesi olmuştur. Çünkü Müslümanların kendilerini koruyacak siyasi bir varlıkları, harekete geçebilecekleri bir toprakları ve işlerini düzenleyecek bir mekanizmaları yoktu. Dolayısıyla onlar, kabile geleneklerinin ve güçlü ittifakların hakim olduğu düşmanca bir toplumda dağınık halde olan bireylerden ibarettiler. Bu yüzden o vakit askeri çatışmaya girmek güç dengesini değiştirmeyecek, aksine davetin daha beşiğindeyken ortadan kalkmasına yol açacaktı. Dahası dökülecek kan yeni bir sistem ortaya çıkarmayacak, aksine bizzat fikrin kendisini ezmek için bir gerekçe olarak kullanılacaktı.

Bu nedenle bu merhaledeki Kur'ani söylem, akideyi inşa etmeye, kalpleri sabitleştirmeye ve bilinci şekillendirmeye odaklanmıştı. Bunun için sabır ve sebatla ilgili ayetlerin yanı sıra insanı Allah'tan başkasından korkmaktan kurtaran ayetler nazil olmuştur. Ayrıca sabır, teslim olmak değildir, aksine ritmi ayarlamak demektir. Yani fiili çatışmanın şartlarının sağlandığı bir sonraki merhale için yapılan bir hazırlıktır. Bu yüzden acizlikten kaynaklanan sabır ile her merhalenin araçları olduğunu gören stratejik bir vizyondan kaynaklanan sabır arasında büyük bir fark vardır.

Habbab bin Eret Radıyallahu Anh gelip çektiği işkenceyi şikayet edince, Sahih-i Buhari'de geçtiği gibi Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem ona şöyle demiştir: وَاللَّهِ لَيَتِمَّنَّ هَذَا الْأَمْرُ حَتَّى يَسِيرَ الرَّاكِبُ مِنْ صَنْعَاءَ إِلَى حَضْرَمَوْتَ لَا يَخَافُ إِلَّا اللَّهَ وَالذِّئْبَ عَلَى غَنَمِهِ، وَلَكِنَّكُمْ تَسْتَعْجِلُونَYemin ederim ki Allah mutlaka bu dini hâkim kılacaktır. Öylesine ki yalnız başına bir atlı, Allah’tan ve sürüsüne kurt saldırmasından başka hiçbir şeyden endişe etmeksizin Sana’dan Hadramut’a kadar emniyetle gidecektir. Ne var ki siz acele ediyorsunuz.” Anlamın anahtarı şu son cümledir: وَلَكِنَّكُمْ تَسْتَعْجِلُونَNe var ki siz acele ediyorsunuz.” Zira zayıflık anında acele etmek cesurca görünebilir ama uzun bir sabırla inşa edilen şeyleri yok edebilir. Dolayısıyla Nebevi vizyon, anlık acının ötesini görüyordu; yani kurulacak olan devleti, uygulanacak sistemi ve uygulanacak adaleti görüyordu; ancak bu, hesaplanmış bir yolla olacaktı.

Bu ders, günümüz gerçekliğinde güçlü bir yankı uyandırmaktadır. Zira meşru bir öfkeyle harekete geçen ancak yeterli hazırlık veya kapsamlı bir vizyon olmadan eşitsiz bir çatışmaya giren ve kendisine karşı ayaklandıkları yapıyı değiştirmeden ağır kayıplarla sonuçlanan kaç hareket olmuştur? Geçici duygusal patlamalara dönüşüp aynı gerçekliği yeniden üretmek için hızla engellenip istismar edilen kaç mazlumiyet olmuştur? Öfke, insani doğal bir mefhumdur; ancak onu bir değişim aracına dönüştürmek, sadece alevlenen kalbi değil, sonuçlarını tartan bir aklı gerektirir.

Öte yandan sabır, zulmü kabul etmek veya onu haklı çıkarmak anlamına gelmez. Aksine Kur'ani mefhumda sabır, boyun eğmek değil, bilakis merhaleye uygun vesilelerle gerçekliği değiştirmek için çalışmaya devam ederken ideoloji üzerinde sebat etmektir. Mekke'de yapılan çalışmalar, küfür fikirlerinin yıkılmasını ve İslam fikirlerinin inşa edilmesini, devlet adamlarının olduğu güçlü bir kitlenin oluşturulmasını, İslam fikirlerinin onlarda somutlaşmasını ve Akabe biatinde olduğu gibi projeyi kucaklayacak topraklar aranmasını temsil etmekteydi. Nitekim Medine'de devlet kurulduğunda, yönetim değişmiş, savaşmaya izni verilmiş ve çatışma, iki farklı siyasi varlık arasındaki çatışmanın yönetiminin bir parçası haline gelmişti.

Bu iki merhalenin arasını karıştırmak büyük sorunlar doğurur. Zira merhalenin gerçekliğini görmezden gelen bir kimse, zamanı gelmeden bir çatışmaya davet edebilir, bu da insanların kaybetmesine ve fikrin yok olmasına yol açabilir.

Bugün dünyada, işgal, despotluk, ekonomik bağımlılık ve kültürel hegemonya gibi birçok zulüm şekilleri tekrar etmektedir... Bu zorluklara verilen cevap ise, pratik bir programdan yoksun aceleci tepkiler veya hamasi sloganlar olmamalıdır. Bu yüzden uzun soluklu bir bilince, parametreleri açık olan bir projenin formüle edilmesine, ardından da bu projeyi koruma gücüne sahip olmak için çalışmaya ihtiyaç vardır. Bu olmadan acı tekrar etmeye devam edeceği gibi onunla birlikte duygusal tepkiler de devam edecektir.

Taşımış olduğu tüm anlamıyla Ramazan bize, gerçek gücün nerede yattığını hatırlatmaktadır. Oruç tutan kişi, Allah'a itaat ederek asıl olarak helal olan şeylerden uzak durur ve arzularını kontrol etmeyi öğrenir. Aynı şekilde kalkınmak için çalışan grupların da duygularını kontrol etmesi ve vacip olan çalışma ile kaçınılmaz çatışmalar arasında ayrım yapması gerekir. Her mazlumiyet hemen bir çatışmaya yol açmayacağı gibi her sabır da zayıflığın bir alameti değildir. Bazen gücün en büyük göstergesi, koşullar olgunlaşıp şartlar tamamlanıncaya kadar bilinçli bir şekilde bekleyebilme, sessizce ve derinlemesine çalışabilme gücüdür.

Sabır, negatif olasılığın olduğu bir ders değildir, aksine bir zaman yönetimidir. Sabır, gerçek değişimin birikimli bir süreç olduğunu ve kan döküldüğünde bunun, hızla sona eren kahramanca bir sahne değil, yeni bir gerçeklik üreten bir bağlamda olması gerektiğini idrak etmektir. Mekke'nin kırbaçları ile Bedir'in kılıçları arasında, fikre dayalı ideolojik İslami şahsiyetin inşa edilmesinin doldurduğu bir zaman mesafesi vardır. Bu mesafe olmasaydı, Bedir asla gelmezdi.

Şimdi bizler, Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafetin gölgesinde, El-Aksa ve İsra'yı kurtaracak yeni bir Bedir bekliyoruz.

Hizb-ut Tahrir Mısır Vilayeti Medya Bürosu

DİĞER BÖLÜMLER
<< İLK BÖLÜM ||  ÖNCEKİ BÖLÜM || SONRAKİ BÖLÜM >>
Devamını oku...

Müslümanların Ulus Devlet Çerçevesindeki Savaşı: Şeytanın Ekmeğine Yağ Sürmektir

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Müslümanların Ulus Devlet Çerçevesindeki Savaşı: Şeytanın Ekmeğine Yağ Sürmektir

Haber:

İslam ümmetinin mübarek Ramazan ayının rahmet atmosferini yaşadığı bir zamanda, Pakistan ordusunun Afganistan'ın başkenti Kabil de dahil olmak üzere sürdürdüğü hava saldırıları ve topçu bombardımanı yeni bir insani felakete yol açmıştır. Bu saldırılar kasıtlı olarak silah depolarını ve yerleşim bölgelerini hedef almakta olup oruç tutan kadınlar ve çocuklar da dahil olmak üzere yüzlerce sivilin ölümüne ve yaralanmasına yol açmıştır.

Bu askeri saldırılarla birlikte, Durand Hattı olarak bilinen sanal ve sömürge sınırındaki hayati geçiş noktalarının sistematik olarak kapatılması, sanayicilerin ve tüccarların yüz milyonlarca Dolarlık ekonomik kaybına neden olduğu gibi sınırın her iki tarafındaki milyonlarca Müslüman aileyi de ciddi bir geçim ve insani krizin içine sürüklemiştir; bu da Afgan sınır muhafızlarının sert tepkileriyle birleşince, gerilimi geri dönüşü olmayan tehlikeli bir noktaya getirmiştir.

Yorum:

Bugün Afganistan ve Pakistan arasındaki kanlı ufukta yaşananlar, sadece iki komşu ülke arasındaki gerginlikten ibaret değildir; aksine bu, sömürgeci Amerika'nın düşünce kuruluşları ve karar alma çevrelerinde tasarlanan ve İslamabad'daki bölgesel müteahhitler tarafından uygulanan jeopolitik bir projenin parçasıdır. Stratejik gerçeklik şudur: Pakistan ordusu, siyasi ve askeri bekasını Amerika'ya sadakatte gören çevrelerin komutası altında, Amerikan işgalinin Afganistan'da bıraktığı gelişmiş silahların geri kalanını imha etmekle görevlendirilmiştir.

Bu silahsızlandırma projesi aslında, İslamabad'ın generalleri tarafından Donald Trump'ı razı etmek ve Washington'dan sürekli destek almak için hazırlanan siyasi bir hediye mesabesindedir. Zira onlar, askeri bombardıman ve ekonomik baskı yoluyla, Kabil'i bölgedeki denklemlerde bağımsız bir aktör olmaktan, Amerikan siyasetinin satranç tahtasındaki itaatkar bir araca dönüştürmeye çalışıyorlar ki böylece güç dengesi, Hindistan ve Amerika'nın çıkarları pahasına bölgenin siyasi bağımsızlığı lehine kaymasın.

Ancak bu sahnenin en korkunç yanı, yılın en kutsal gününde Müslümanların kanının kutsallığının ihlal edilmesidir. Zira Ramazan ayında Müslümanların kalplerinin yaratıcısına yöneldiği bir zamanda, -İslam dünyasının en güçlü ordusuna komuta eden ve nükleer silahlara sahip olan- Pakistan'ın askeri liderleri tanklarını ve bombardıman uçaklarını, gaspçı Yahudi varlığına veya Keşmir'i kurtarmak için Hindistan'a yöneltmek yerine, Müslüman kardeşlerinin çamurdan yapılmış evlerine yöneltiyorlar.

Ümmeti içten içe tüketen şey işte bu tehlikeli ikiyüzlülüktür; zira Filistin ve Keşmir'in işgaline karşı bir kalkan olması gereken ordu, şimdi küresel sömürgecilik adına bölgenin polis gücü haline gelmiş olup her türlü İslami hareketi bastırmaktadır.

Pakistan'ın mevcut siyasi ve askeri yöneticilere gelince; Şehbaz Şerif'ten Asım Munir'e kadar, sessiz bir siyasi darbe ve yapay krizlerin yönetilmesi yoluyla halkın dikkatini ekonomik çöküş, yapısal yolsuzluk ve iç meşruiyet krizinden başka yöne çekmeye çalışıyorlar. Nitekim sınırların kapatılması ve mültecilere uygulanan baskı, milyonlarca Müslümanın geçim kaynaklarına karşı fiili bir savaş ilanına yol açmıştır. Devam eden bu sınır kapatma, güvenliğin gerçekleşmesini değil, Batılı sponsorlardan kazanç elde etmek için siyasi şantajı hedeflemektedir.

En büyük ihanet, bu ordunun, Hindistan'ın Keşmir'deki suçlarına karşı sessiz kalırken, Gazze davasında ise mazlum Müslümanları kurtarmak için fiili olarak harekete geçmek yerine, mücahitleri silahsızlandırmak ve Yahudi varlığını güvence altına almak amacıyla yapılan sömürgeci planlara yeşil ışık yakmasıdır.

Bu fitnenin çoğunun kökleri, Durand Hattı olarak bilinen sanal sınırda yatmaktadır; zira bu sınır, sömürgeci İngilizlerin tek olan İslam ümmetinin kalbinde açtığı bir yaradır ve Amerika şu anda bu yarayı, ümmet içindeki bölünmeleri derinleştirmek için kullanmaktadır. Dolayısıyla her iki tarafın yöneticileri, sahte vatancılık tuzağına düşmenin, şeytanın ekmeğine yağ sürmekten başka bir şey olmadığını anlamaları gerekir. Samimi olan bir lider, Trump, Netanyahu veya Modi'yi memnun etmek için Müslüman kardeşini katleden kişi değil, meselelere İslam akidesi perspektifinden bakan ve ümmetin işlerini İslam'ın fikir ve hükümlerine göre idare eden kişidir.

Bu krizin köklü çözümü, sömürgeciye bağlı paralı elçilerinin gözetimi altında yürütülen aşağılayıcı müzakerelerde değil, aksine zalim rejimler tarafından korunan bu dayatılmış ve yapay sınırların kaldırılmasında yatmaktadır. Pakistan ordusundaki samimi subayların ve Afganistan'daki mücahitlerin silahlarını ümmetin gerçek düşmanlarına, yani Amerika Birleşik Devletleri'ne, Hindistan'a, Yahudi varlığına ve bölgedeki diğer işgalci güçlere çevirmelerinin zamanı gelmiştir.

İzzetin tek yolu, Nübüvvet Minhacı üzere İkinci Raşidi Hilafeti kurmak için çalışmaktır; zira Mescid-i Aksa'yı, Keşmir'i ve Doğu Türkistan'ı kurtarmak ve İslam risaletini dünyaya taşımak için bölgenin nükleer, askeri, ekonomik ve demografik enerjilerini kullanacak birleşik güç Hilafettir. وَأَطِيعُواْ اللهَ وَرَسُولَهُ وَلاَ تَنَازَعُواْ فَتَفْشَلُواْ وَتَذْهَبَ رِيحُكُمْAllah’a ve Rasulüne itaat edin, birbirinizle çekişmeyin; sonra korkuya kapılırsınız da kuvvetiniz gider. ” [Enfal 46]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Yusuf Arslan - Afganistan

Devamını oku...

Bangladeş Bir Yol Ayrımında: ABD Askeri Anlaşmasının Gizli Maliyeti ve Ruveybidaların İstilası!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Bangladeş Bir Yol Ayrımında: ABD Askeri Anlaşmasının Gizli Maliyeti ve Ruveybidaların İstilası!

Haber:

Bangladeş Dışişleri Bakanlığı'na göre, ABD'nin Güney ve Orta Asya İşlerinden Sorumlu Dışişleri Bakan Yardımcısı Paul Kapur'un Mart ayı başında Bangladeş'i ziyaret etmesi planlanıyor. Bakanlık tarafından yapılan açıklamaya göre, bu konu bugün ABD'nin Bangladeş Büyükelçisi Brent T. Christensen ile Dışişleri Bakanı Dr. Halil Rahman arasında bakanlık merkezinde yapılan toplantıda görüşüldü. Ayrıca iki taraf ticaret ve yatırım, savunma ve güvenlik, kalkınma ortaklığı, göç ve halklar arası bağlantılar gibi önemli işbirliği alanlarını da gözden geçirdi. (Daily Star, 23 Şubat 2026)

Yorum:

Mart ayı başında ABD Dışişleri Bakanlığı Bakan Yardımcısı Paul Kapur'un yapacağı ziyaret, iki savunma anlaşmasının imzalanması için ABD'nin yoğun baskılarının ardından ulusal egemenlik konusundaki endişeleri artırmıştır; nitekim Başkan Trump kısa süre önce Bangladeş Başbakanı'ndan, bu iki anlaşmayı sonuçlandırmak için kararlı adımlar atması talebinde bulunmuştu. İlk anlaşma (GSOMIA) askeri tesislerimizi yabancı denetime açarken, ikinci anlaşma (ACSA) ülkemizi ilan edilmemiş bir Amerikan korumasına dönüştürebilir. Bu askeri hamle, seçimlerden önce yapılan ve ülkenin 15 milyar Dolar değerinde sıvılaştırılmış doğal gaz, Boeing uçakları ve ABD tarım ürünlerini ithal etmesini taahhüt eden felaket bir ticaret anlaşmasının ardından gelmiştir;bu da gizli bir anlaşmanın gölgesinde finansal rezervlerimizi Amerikan şirketlerinin çıkarlarının rehinesi haline getirmektedir.

Endişe verici olan şey ise, bu planın mimarının, yakın zamana kadar geçiş hükümetinin ulusal güvenlik danışmanı olarak görev yapan ve bu anlaşmaların yapılmasını denetlediği yaygın olarak kabul edilen Dr. Halil Rahman olmasıdır. Zira kendisi, teknokratlık kisvesi altında aniden dışişleri bakanı olarak atanmış olup bu hamle, Dakka'da dış politikayı fiilen kimin yönlendirdiğini açıkça ortaya koymaktadır.

Bizim sözde yöneticilerimiz, siyasi bekalarının Washington'u razı etmeye bağlı olduğunu yanılgısına kapılarak emanete ihanet ediyorlar ve Washington'un hoşnutsuzluğunun iktidardan uzaklaştırılmalarına yol açacağı korkusu içinde yaşıyorlar; bu nedenle egemen bir devletin liderleri olmaktan ziyade Washington'un itaatkar hizmetkarları haline gelmişlerdir. Zira onlar, Amerika'ya olan bağımlılıklarının ne kadar kırılgan olduğunu fark edemiyorlar; tıpkı Suudi Arabistanlı üst düzey bir yetkili El Cezire'ye verdiği röportajda şöyle dediği gibi: “Washington, İsrail'i korumak için, topraklarında Amerikan üsleri bulunan Körfez müttefiklerini terk etti ve onları İran saldırılarına karşı savunmasız bıraktı. ”

Peygamberin hadislerinde bahsedilen ve Batı hegemonyasının ajanları olarak çalışan bu Ruveybida yöneticiler ve aptal sefihler, eşitsiz ticaret anlaşmaları, kısıtlayıcı fikri mülkiyet sistemleri ve derin kültürel bağımlılık yoluyla yumuşak sömürgeciliğin çeşitli biçimlerine devam ederek bizleri, Amerikan hegemonyasından kurtulmanın imkansız olduğuna ikna etmeye çalışıyorlar; ancak tarih, onlardan önceki Saddam, Beşar, Mübarek ve Hüseyin gibi tiranların, Amerikan çıkarlarına hizmet etme rollerini tamamladıktan sonra kağıt bir peçete gibi atıldıklarını kanıtlamaktadır. İran'da, rejimi uzun süredir Amerikan jeopolitik hesaplamaları kapsamında manevra yapmaya çalışan Hamaney bile, bizzat razı etmeye çalıştığı gücün kendisi tarafından yutularak durumuna son verilmiştir; dolayısıyla Washington'ı memnun etme telaşında olan bu yöneticiler, sahte bir güvenlik duygusu uğruna ülkenin geleceğini ipotek etmektedirler.

Gerçek kurtuluş, meşruiyetlerinin kaynağı olarak kendi ümmetlerini değil de Amerikan büyükelçiliğini kabul eden bu ajan yöneticilerin ortadan kaldırılmasıyla başlar; zira onların ortadan kaldırılmasıyla, doğal vesayetimizi, yani vaat edilen Raşidi Hilafeti yeniden tesis etmek için saflarımızı yeniden birleştireceğiz; çünkü bizim için egemenlik ve onuru sağlayacak ve bizi her türlü bağımlılık ve sömürgecilikten kurtaracak olan sadece Hilafettir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
İrtiza Çaudrî – Bangladeş

Devamını oku...

Uluslararası Hukukun Hükümlerinin Yerine Neden İslam'ın Hükümlerini Koymuyoruz?!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Uluslararası Hukukun Hükümlerinin Yerine Neden İslam'ın Hükümlerini Koymuyoruz?!

Haber:

Sana'da günlük olarak yayınlanan es-Sevra gazetesi, 2 Mart Pazartesi günü şu başlıkla bir haber yayınladı: “İran, Hürmüz Boğazı'nda yasadışı geçiş yapan petrol tankerini hedef aldı.” Haberde şöyle geçti: “Dün İran televizyonu, şu başlık altında yanan bir petrol tankeri görüntülerini yayınladı: Hürmüz Boğazı'ndan yasadışı olarak geçmeye çalışırken saldırıya uğrayan petrol tankeri battı.” İran'ın Fars haber ajansı, İstişare Konseyi üyesi Muhsin Rızai'nin “Amerikan gemilerinin artık Körfez'e girmesine izin verilmeyecek” dediğini aktardı. Reuters ajansı, onlarca kargo gemisinin İran, Irak, Kuveyt ve Birleşik Arap Emirlikleri kıyılarındaki sularda toplandığını ve Hürmüz Boğazı'ndan kaçındığını bildirdi.”

Yorum:

28 Şubat Cumartesi sabahından bu yana ABD'nin İran'a karşı sürdürdüğü savaş hakkındaki olaylarını görmezden gelmek zordur. Savaş alanı, Hürmüz Boğazı'nın kapatılması da dahil olmak üzere yorum yapmaya değer olaylarla dolup taşıyor.
Hürmüz Boğazı, Birinci Dünya Savaşı'nın sona ermesinden ve Müslüman toplumunun merkezinin koruyucusu olan Hilafetin küresel siyasi sahneden kaybolmasından bu yana, Avrupa ülkeleri ve müttefikleri tarafından konulan uluslararası hukuk kurallarına tabi olan dünyanın en önemli deniz geçitlerinden biridir; bu sayede söz konusu ülkeler, bu boğazdan geçen petrol ve gaz tankerlerini kontrol etme ve pazarlarımızı kendi ürünlerine açma imkanı elde etmişlerdir.

Uluslararası hukuk, kıyılarımızdan başlayarak sadece 12 deniz mili uzaklıkta olan bölgenin bizim yetki alanımızda olan karasuları olarak belirlendiğini ve bu sınırın ötesindeki deniz ve okyanuslardaki Batılı gemilerden elimizi çekmemiz ve onlara karşı herhangi bir itirazda bulunmamamız gerektiğini belirtmektedir.

Bugün, dünyanın geçiş yollarını gözetleyen ve kontrol eden geniş İslam beldelerine dayatılan sözleşmelerin, İslam ve Müslümanlarla en ufak bir bağlantısı yoktur; zira sözleşmeler, uluslararası hukukun içeriklerini taşımaktadır.

Muhsin Rızai'nin Amerikan gemilerinin Hürmüz Boğazı'na girmesini yasaklayan açıklaması, bu gemileri ve Batılı muadillerini kalıcı olarak yasaklamak ve uluslararası hukukun dayattığı hükümleri, İslam ve Müslümanlarla fiili savaş durumunda olan (muharip) kafirleri engelleyen ve kendisiyle olan uluslararası ilişkiler kapsamında Müslümanların Halifesinin belirlediği belirli ücretler karşılığında onun dışındaki hükmen muharip olan ülkelere izin veren İslam'ın hükümleriyle değiştirmek için uygun bir fırsattır.

Dünyanın dört bir yanındaki Müslümanlar, yeryüzündeki insanların hayatlarını yönlendirmek için İslam'ın hükümlerinin uygulanması konusunda Allah'a yakınlaşmaktadırlar. Nübüvvet Minhacı üzere İkinci Raşidi Hilafet Devleti'nin, Allah'a itaat ederek ve insanlığın yararı için İslam ile hükmetmeye muktedir olduğuna kesin olarak eminiz. Nitekim Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: ثُمَّ تَكُونُ خِلَافَةً عَلَى مِنْهَاجِ النُّبُوَّةِSonra (yeniden) Nübüvvet Minhacı üzere (Raşidi) Hilafet olacaktır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Müh. Şefik Hamis – Yemen

Devamını oku...

Özbekistan’da Mübarek Ramazan Ayı, Rejimin İslam’a Karşı Hoşgörüsüz ve Tahammülsüz Olduğunu Hatırlatarak Başladı!

Özbekistan Din İşleri Komitesi Baş Uzmanı’nın; cuma tebriki de dahil olmak üzere her türlü İslami içeriğin paylaşılmasının kanunen yasak olduğunu duyurduğu video görüntüsü, sosyal medya platformlarında geniş yankı uyandırdı ve sert tartışmalara yol açtı. Bu skandala Özbekistan Müslümanları Dini İdaresi’nin verdiği tepki ise rejimin karakterini bir kez daha ifşa etti: İdare, dini özgürlükleri savunmak yerine, halkı yanlış bilgi yaymaktan dolayı hapisle tehdit eden bir bildiri yayınladı. Bugün Özbekistan’da, yıllar önce atılmış bir “beğeni” (like) bile suç sayılarak Müslümanların yıllarca zindanlarda çürümesine neden olabiliyor. Bu ülkede rejim için İslami içerikten daha “tehlikeli” hiçbir şey yoktur!

Özbekistan’da insanlar sosyal ağlarda istedikleri her şeyi yayınlayabilir; sayfalarında müstehcen, bayağı ve uygunsuz içerikler paylaşabilir, yanlış inançlara dayalı her türlü görüşü ifade edebilir, hatta İslami kutsallara hakaret edebilirler. Ancak, devlet tarafından izin verilmiş resmi kaynaklardan olsun ya da gayri resmi ve yasaklı olsun, İslami kaynaklardan birkaç kelime bile paylaşmak tamamen imkânsızdır. Özbek rejimi bunu Özbekistan’ın laik bir devlet olduğu iddiasıyla meşrulaştırmaya çalışmaktadır.

Ancak aklı başında olan herkes, rejimin aslında İslam’ı, akidesini ve hükümlerini toplumdan söküp atma gayreti içerisinde olduğunu bilir. Bu politika, zalim diktatör Kerimov’un başlattığı ve arkasında hiçbir iz bırakmadan sürdürdüğü politikanın devamıdır. Bu amaç uğruna rejim, bizzat kendisinin kabul ettiği ilke ve kanunları dahi hiçe saymaktadır.

Bizim Müslüman halkımıza her zaman söylediğimiz gibi, demokratik kapitalist sistemde düşünce özgürlüğü ve din özgürlüğü söylemlerinin amacı Müslümanların dinlerini özgürce yaşamalarını sağlamak değildir. Aksine amaç, onları İslam’dan ve onun hükümlerinden uzaklaştırmaktır. Din İşleri Komitesi uzmanı bunu açık ve net bir şekilde ifade etmiştir. Nüfusunun %90’ından fazlası Müslüman olan bir ülkede, Müslümanların kendi aralarında din hakkında konuşmaları, hatta birbirlerinin Cumasını tebrik etmeleri bile yasaklanmıştır! Kısacası İslam hakkında konuşmak, onun propagandasını yapmakla eşdeğer tutulmakta ve bu da Özbekistan’daki laiklik ilkelerine aykırı görülmektedir.

Özbek rejiminin dayattığı bir diğer garip uygulama da şudur: Herhangi bir kişi İslâmî bir içerik yayımlamak isterse —içerik devlet tarafından onaylanmış resmî bir kaynaktan alınmış olsa bile— önce dinî idareden izin almak zorundadır. Hem Din İşleri Komitesi hem de Dini İdare, birlikte hareket ederek rejimin bu politikasını uygulamak için çanla başla çalışmaktadır. Elbette bu olayların mübarek Ramazan ayının ilk günlerinde yaşanması tesadüf değildir. Çünkü bu mübarek ayda halkımızın dinine olan sevgisi, özlemi ve salih amellere olan meyli artmaktadır. Rejim ise bundan rahatsız olmakta ve Müslümanların bu duygularını bastırmak için elindeki bütün araçları kullanmaktadır. Ancak unuttuğu bir şey var: Allah’ın diniyle savaşan her zalim ve müstebit rejimin akıbeti, dünyada utanç ve zillet, ahirette ise hüsran ve pişmanlık olmuştur!

Ülkemizdeki Müslüman erkek ve kadınlara mesajımız şudur: Bugün dünyada yaşanan gelişmeler zafer sabahının yaklaştığını göstermektedir. Biz şu an zifiri bir karanlık içinde yaşıyoruz; fakat bu karanlık uzun sürmeyecektir. Allah’ın dinine sımsıkı sarılanlar, sabredenler ve sebat edenler; bu karanlıktan selametle ve yüzleri ak bir şekilde zafer şafağına çıkacaklardır.

Öyleyse dininize sımsıkı sarılın, zalimlerin baskı ve tehditlerine boyun eğmeyin! Onlara vereceğiniz en güzel cevap; yalnızca Allah Subhânehu ve Teâlâ’ya tevekkül etmek, yalnızca O’ndan korkmak ve yalnızca O’na dayanmaktır!

وَعَدَ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُم فِي الْأَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ وَلَيُمَكِّنَنَّ لَهُمْ دِينَهُمُ الَّذِي ارْتَضَى لَهُمْ وَلَيُبَدِّلَنَّهُم مِّن بَعْدِ خَوْفِهِمْ أَمْنًا يَعْبُدُونَنِي لَا يُشْرِكُونَ بِي شَيْئًا وَمَن كَفَرَ بَعْدَ ذَلِكَ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ“Allah, içinizden, iman edip de salih ameller işleyenlere, kendilerinden öncekileri egemen kıldığı gibi onları da yeryüzünde mutlaka egemen kılacağına, onlar için razı olduğu dinlerini iyice yerleştireceğine, yaşadıkları korkularının ardından kendilerini mutlaka emniyete kavuşturacağına dair vaatte bulunmuştur. Onlar bana kulluk eder ve bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar. Artık bundan sonra kimler inkâr ederse, işte onlar fasıkların ta kendileridir.” [Nur 55]

Devamını oku...

Hilafet’in Yıkılışının Yıldönümünü Andığımız Bir Zamanda Müslümanlar, Yılanı Ülkelerine Sokan Yöneticilerinin İhanetinin Bedelini Ödüyorlar

28 Şubat Cumartesi sabahı Amerika ve Yahudi varlığı, İran’a ani bir saldırı düzenleyerek, başta Dini Lider Ali Hamaney olmak üzere İran rejiminin önde gelen liderlerine suikast düzenledi. Bunun üzerine İran, Amerikan askeri üslerini hedef alarak Körfez ülkelerine yüzlerce füze ve insansız hava aracı fırlattı ve Körfez’in dört bir yanındaki sivil altyapıyı vurdu.

Bu Ruveybida yöneticilerin, başta Amerika olmak üzere küfrün önderlerine beldelerimizde üsler kurdurması Ümmete karşı işlenmiş en büyük ihanettir. Zira Amerika, bu üsleri, Müslüman beldeleri üzerindeki hâkimiyetini sürdürmek ve kendi çatışmalarını yürütmek için ileri saldırı hatları hâline getirmiştir. Bu ihanetin bedeli olarak Müslüman ülkeleri anlamsız savaşlarda yanıp kül olmaktadır. Tüm kapasitelerini ve potansiyellerini düşmanlarına yöneltmeleri gerekirken, birbirlerini lime lime doğramak için kullandıklarını görüyoruz.

Ey Müslümanlar! Kâfir Batı, Hilafet Devleti’ni parçalamakla kalmamış, kendi çıkarlarına göre bu kartondan devletçiklerin kimini dost, kimini düşman ilan etmiştir. Dahası her zaman o devletçikleri birbirlerine karşı kullanmıştır. Daha düne kadar İran Amerika’nın bölgedeki sopası durumundaydı. Irak’ta, Afganistan’da, Lübnan’da, Yemen’de ve Suriye’de Amerika’ya büyük hizmetler sunmuştur. ABD, bu ülkelerin halklarını dövmek, planlarını uygulamak ve hegemonyasını pekiştirmek için İran’ı bir sopa olarak kullanmıştır. Bugün ise (aynı Amerika) bölgeyi ve Körfez ülkelerini İran tehlikesinden koruduğunu iddia etmektedir!

Ey İslam ümmeti! Ey rüşt ve hidayet ümmeti! Eğer Amerika ve onunla birlikte hareket eden bu ucube varlık, karşılarında sırtını ümmete dayayan bağımsız ve ideolojik bir devlet bulmuş olsalardı, bugün sergiledikleri bu küstahlığı asla gösteremezlerdi. Dünya, küçük ve kuşatma altındaki Gazze’ye yönelik saldırılar sırasında bu küstahlığın nasıl aciz kaldığını açıkça gördü. İki yılı aşkın bir süredir ne istihbaratları ne de Delta Gücü dedikleri birlikleri tek bir esiri bile kurtaramamış, liderlerine ulaşamamıştır. Ümmet savaş meydanında, bizzat çarpışırken şehadet şerbetini içmiştir. Dolayısıyla Amerika’nın gücü aslında bir vehimden ibarettir. Bu vehmin sebebi ümmetin zayıflığıdır. Eğer karşılarında ideolojik bir devlet ve kendisini şehadete adamış bir ümmet bulsalardı, savaşları kazanma gücüne asla sahip olamazlardı. Hatta ümmetin gevşekliği o dereceye ulaşmıştır ki, Allah’ın yarattığı en korkak varlıklar olan Yahudiler bile ona dil uzatır, tehditler savurur, bombalar yağdırır ve ellerinin her Müslüman beldesine uzanabileceğiyle övünür hale gelmişlerdir.

Örümcek ağından daha zayıf olan bu düşmanın gerçek zayıflığını; Allah’ın izniyle Ümmet otoritesini geri kazandığında ve Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafet’in doğumu ilan edildiğinde kendi gözlerimizle göreceğiz inşallah. Düşmanınızın asıl korktuğu şey işte budur ve bu doğumu diri diri mezara gömmek için canla başla çalışmaktadır. Ama beyhude zira Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

وَيَمْكُرُونَ وَيَمْكُرُ اللَّهُ وَاللَّهُ خَيْرُ الْمَاكِرِينَ“Onlar tuzak kuruyorlar. Allah da tuzak kuruyordu. Allah, tuzak kuranların en hayırlısıdır.” [Enfal 30]

Devamını oku...

Israrla El-Ubeyd’deki Hizb-ut Tahrir Gençlerini Sudan Ceza Kanunu’nun 69. Maddesi Uyarınca Yargılamaya Devam Etmek, İnatla İslam Davetini Engellemek Demektir

Kuzey Kordofan Eyaleti’nin merkezi El-Ubeyd şehrinde Sudan Ceza Kanunu’nun 63, 67, 69 ve 126. maddeleri uyarınca yargılanan Hizb-ut Tahrir gençlerinin suçsuz olduğu gün gibi ortada iken davaya bakan hâkim, 1 Mart 2026 Pazar günü gerçekleşen duruşmada diğer maddeleri düşürdükten sonra yalnızca 69. madde kapsamında yargılamaya devam edilmesine karar verdi ve duruşmayı 30 Mart 2026 Pazartesi gününe erteledi. Sudan Ceza Kanunu’nun 69. Maddesi, 27 Ocak 2026 tarihinde gençlere yönelik ilk suçlamanın dayanağını teşkil etmektedir. Hatırlatmak gerekirse söz konusu madde “Kim kamu düzenini bozarsa veya kamu düzenini ya da huzurunu bozma kastıyla bir eylemde bulunursa veya bu fiil kamu düzenini veya genel huzuru bozma ihtimali taşırsa ve bu eylem kamusal bir alanda gerçekleşmişse, bir ayı geçmemek üzere hapis cezası, para cezası veya yirmi kırbacı geçmeyecek şekilde kırbaç cezası ile cezalandırılır.” demektedir. En çömez hukuk öğrencisinin bile bildiği üzere bu madde, hükümetin hasım olarak vehmettiği kişilere karşı kullandığı “Demokles’in Kılıcı” misali bir baskı ve sindirme aracıdır!

Biz Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti olarak o tarihte bu konuyla ilgili; “İslam’a Davet Etmek ve Onun Hâkim Kılınmasını İstemek Kamu Barışını ve Genel Huzuru Bozmak Mıdır?!” başlıklı bir basın açıklaması yayınlamıştık. Soruyu tekrar soruyoruz: Gerçekten de İslam’a davet etmek ve Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafet Devleti altında İslam’ın hâkim kılınmasını istemek, suç mudur ve kamu düzenini ve kamu huzuru bozmak mıdır?!

Hükümetin, güvenlik ve adli organlarının ısrarla yargılamaya devam ettiği bu gençler, büyük bir farz olan İslam’a davet ve onun hâkim kılınması farzını yerine getirmektedir. Allah Azze ve Celle şöyle buyurmaktadır:

وَمَنْ أَحْسَنُ قَوْلاً مِمَّنْ دَعَا إِلَى اللَّهِ وَعَمِلَ صَالِحاً وَقَالَ إِنَّنِي مِنَ الْمُسْلِمِينَ  “Allah’a çağıran, salih amel işleyen ve “Kuşkusuz ben Müslümanlardanım” diyenden daha güzel sözlü kimdir?” [Fussilet 33] Yine Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuyor mu?

وَلْتَكُنْ مِنْكُمْ أُمَّةٌ يَدْعُونَ إِلَى الْخَيْرِ وَيَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَأُولَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ“Sizden, hayra çağıran, iyiliği emreden ve kötülükten men eden bir topluluk bulunsun. İşte kurtuluşa erenler onlardır.” [Ali İmran 104]

Batılı sömürgeci sistemin izinde yürüyen, onun emir ve yasaklarına göre hareket eden, Allah’a davetten ve Kitabı ile Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Sünneti’nin hâkim kılınmasından alıkoyan ve Darfur’u parçalama komplolarına ortak olan bu zalim rejim; insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmeti yönetmeye layık değildir. Ey Sudan’ın Müslüman halkı! Akidenize ve Rabbinizin şeriatının hâkim kılınmasına çağıranların suçlu muamelesi görmesine razı mı olacaksınız? Neden parmağınızı bile kıpırdatmıyorsunuz?! Yargılanmakta olan Hizb-ut Tahrir gençleri, aslında sizin de üzerinize farz ve görev olan bir işi yapmaktadırlar. O halde zalimlere engel olun ve İslam nizamını ve Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafet Devleti’ni kurmak için çalışanlarla birlikte çalışın. Ki o büyük hesap gününde kurtuluşa erenlerden olasınız. Ve bu dini taşıyan ve uygulayan ilk Müslümanların yaşadığı gibi izzetli bir hayat yaşayasınız.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اسْتَجِيبُوا للهِ وَلِلرَّسُولِ إِذَا دَعَاكُمْ لِمَا يُحْيِيكُمْ“Ey iman edenler! Size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah ve Rasûlü’ne icabet edin.” [Enfal 24]

Devamını oku...

Ey Danimarka’daki Müslümanlar! Ramazan-ı Şerif’i İslami Kimliğinize Sımsıkı Sarılarak ve Demokrasiyi Reddederek Tamamlayın

  • Kategori Danimarka
  •   |  

Ey Müslümanlar! Danimarka’da bir kez daha parlamento seçimlerinin yapılacağı duyuruldu. Bu kez seçimler, hak ile batılın arasını ayırması için indirilen ve Kuran ayı olan mübarek Ramazan ayına denk gelmektedir... Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurdu:

شَهْرُ رَمَضَانَ الَّذِي أُنْزِلَ فِيهِ الْقُرْآنُ هُدًى لِلنَّاسِ وَبَيِّنَاتٍ مِنَ الْهُدَى وَالْفُرْقَانِ“Ramazan ayı, ki onda Kuran, insanlara yol gösterici ve doğruyu yanlıştan ayırıcı belgeler olarak indirildi.” [Bakara 185] Bu hakikatten hareketle şu hususları vurgulamak ve hatırlatmak isteriz:

1- Demokrasi gerek bir fikir gerekse bir yönetim sistemi olarak İslam ile açıkça taban tabana zıttır. Zira demokrasi, helal ve haramı belirleyen ve kanun koyanın insanın Yaratıcısı değil, insanın bizzat kendisi olduğu esasına dayanır. Dolayısıyla Müslümanlar için demokrasinin tanınması veya bir referans kaynağı olarak kabul edilmesi mümkün değildir.

2- Sırf bu sebeple seçimlere katılmamak; asla pasif kalmak, toplumdan soyutlanma veya kamu meselelerine duyarsız kalmak anlamına gelmez. Bu yüzden biz Müslümanlar, enerjimizi ve siyasi potansiyelimizi, kimliğimizle çatışan bir sistem içerisinde hiçbir etkisi olmayan bir oy verme işlemine hapsedemeyiz. Aksine bizler, toplum içerisinde aktif bir şekilde yer almak ve siyasi çalışma yürütmekle mükellefiz. Ancak bu çalışma sadece İslam esasına dayalı, İslam ölçülerine uygun ve İslam’ın hizmetinde olmak zorundadır; bu noktada Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Mekke toplumundaki daveti ve siyasi çalışması bizler için tek örnek ve tek kaynaktır.

3- Bu mesele sadece haramdan sakınma meselesi değil, aksine Müslümanlar olarak doğrudan kimliğimizle ilgili bir meseledir. Sadakatimiz hangi sisteme ve hangi hayat görüşüne olacaktır? Seçimlere katılmak, ister istemez seküler/laik siyasi sistemi ikrar etmek ve ona meşruiyet kazandırmak anlamına gelir. İşte tam da bu yüzden, sözde siyasi “entegrasyonun” bir parçası olarak Müslümanlara seçimlere katılmaları yönünde baskı yapılmaktadır.

Ey Müslümanlar! Sadece Danimarka’da değil, tüm dünyada laik-liberal demokrasinin ahlaki, siyasi ve ekonomik olarak derin bir tarihi krizden geçtiği şu dönemde, çökmekte olan bu sistemin destekçisi olmak akıl kârı mıdır? Gözlerimizin önünde yıkılmakta olan ve halkların kendisine güvenini giderek kaybettiği bu sistem, bir küfür sistemidir. Yakında mübarek Ramazan’ı uğurlayıp Ramazan Bayramı’nı idrak edeceğiz. Allah’ın Kitabı Kur’an’ı tilavet edip üzerinde tefekkür ettiğimiz, Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Sireti üzerinde uzun uzadıya düşündüğümüz, İslam’ın çözümlerini açıklayan, alternatif oluşunu beyan eden, insanlığa rahmet olduğuna işaret eden ayetleri okuduğumuz bugünlerde Allah’ın bize bahşettiği bereketleri heba etmemeliyiz. Kime olursa olsun, hangi partiyi temsil ederse etsin, parlamentoya girip küfür üzerine kurulu bir yasamaya katılması ve İslam’ımızla açıkça çelişen meselelere dahil olması için yetki vermemeliyiz. Aksine, İslam’ı dünyada çökmekte olan bu beşerî sistemlere karşı rahmet dolu bir alternatif olarak sunmanın tam zamanıdır. Zira bu sistem sadece içeride Müslümanlara zorla asimilasyonu dayatmakla kalmıyor; aynı zamanda Müslüman beldelerinde soykırım ve saldırganlık yapanları ve İslam ülkelerini işgal edenleri silahlandırıp finanse etmektedir. Ecirlerin katlandığı, Allah Celle Celâluhu’nun Kendi emrine göre amel edenleri muvaffak kıldığı ve onları başarıya ulaştırdığı Ramazan ayından daha layık bir zaman var mıdır bu sorumluluğu yüklenmek için?

Ey Müslümanlar! Bazılarının dar maslahatlar mantığına kapılarak, seçimlerde kötünün iyisine veya en az zararlı görünen (ehven-i şer) partilere oy vermenin “stratejik bir deha” olduğu yönündeki aldatmacalarına sakın kanmayın! LGBT ajandasını savunan, entegrasyon adı altında İslami kimliği yok etmeye çalışan veya Filistin’i işgal eden gaspçı varlığın “var olma hakkını” teyit eden partilerden veya kişilerden hiçbir hayır gelmez.

Aynı şekilde, belirli bir partinin veya kişinin iktidara gelmesi halinde sonumuz olacağı korkusunu ve yaygarasını yayanlara da sakın itibar etmeyin. Gerçekte bu ülkede İslam’a karşı yürütülen siyasi savaşta, partiler arasında sadece şekil ve üslup farklılığı vardır. Öyleyse birbirine kenetlenmiş bir Müslüman kitle olarak dik durmalı, saf ve net bir İslami tutum sergilemeli ve bugün toplumda hüküm süren sistemden çok daha üstün ve çok daha farklı bir hayat görüşüne, nizamına ve toplum mefhumuna sahip bir kimliğimiz olduğunu açıkça ilan etmeliyiz.

Ey Müslümanlar! Biz Hizb-ut Tahrir / Danimarka olarak sizi muhabbet ve samimiyetle uyarıyoruz: Küfür nizamına güvenmeyin, parlamento seçimlerine katılarak Allah’ın haram kıldığına bulaşmaktan sakının. Değerlerinizden ve kimliğinizden sakın ha sakın taviz vermeyin! Aksine Allah Subhânehu ve Teâlâ’ya güvenmek, Hak ile Batıl’ı net bir biçimde ayırmak ve insanlığı İslam ile hidayete erdirme sorumluluğunu taşımak gibi Ramazan’ın o güzel derslerine sımsıkı sarılın.

Ramazanınızı, İslam’ınızla çelişen ve ona savaş açan laik demokrasiye mesafe koyarak tamamlayın. Gelin hep birlikte İslam’a kâmil manada davet etmek, kimliğimizi korumak ve küresel çapta İslam siyasal sistemini ve İslami toplum modelini Hilafet Devleti çatısı altında yeniden ikame etmek için yürütülen küresel çalışmaya katkıda bulunmak üzere beraber çalışalım.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اسْتَجِيبُوا للهِ وَلِلرَّسُولِ إِذَا دَعَاكُمْ لِمَا يُحْيِيكُمْ“Ey iman edenler! Size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah ve Rasûlü’ne icabet edin.” [Enfal 24]

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER