Çarşamba, 05 Zilkâde 1447 | 2026/04/22
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

İman Edenlere Düşmanlık Bakımından En Şiddetli Olanlar İttifak İlan Edenlerdir

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

 İman Edenlere Düşmanlık Bakımından En Şiddetli Olanlar İttifak İlan Edenlerdir

Haber:

Hindistan Başbakanı Modi Çarşamba günü Yahudi varlığını ziyaret etti ve Knesset'te bir konuşma yaptı; Netanyahu'nun konuşmasının ardından yapılan konuşmada, iki lider yeni bir eksen içinde stratejik ilişkilerini ve ittifaklarını teyit ettiler ve bir dizi anlaşma imzaladılar. (Ajanslar)

Yorum:

Modi ve Netanyahu, Knesset'te yaptıkları ve daha çok flörtleşmeye yakın olan ve bolca duygu içeren konuşmalarında, Hindistan ile Yahudi varlığı arasındaki tarihi ve stratejik ilişkileri ve güçlü bağları vurguladılar; ancak en belirgin ortak noktaları, her ikisinin de "terörizmden" muzdarip olmaları, "radikal İslam" karşısında stratejik ittifak kurmaları ve "barbar bir alanda" özgürlüklerin koruyucusu olmalarıydı. Ayrıca Netanyahu, kendi varlığı ile Hindistan'ın uluslararası bir ittifak ve eksen içinde olduğunu ilan etmiştir.

Yahudi varlığı ile Hindistan arasındaki ittifakın yeni olmadığını, aksine onlarca yıldır var olduğunu, ancak diplomatik ilişkilerin 1992'de resmiyet kazandığını belirtmekte fayda vardır; nitekim bu ittifakın temeli, Müslümanlara karşı ortak düşmanlıklarına dayanmaktadır; zira Hindistan uzun süredir Yahudi varlığının Pakistan'a karşı komplosunun üssü olmuştur; çünkü Yahudi varlığı, nükleer kapasitelere sahip bir Müslüman ülkesi olarak Pakistan'ı tehdit olarak görmektedir.Bu yüzden Hindistan ile Pakistan arasında son zamanlarda yaşanan çatışmada, saldırıda kullanılan Hindistan silahları arasında Yahudi varlığına ait silahlar ve insansız araçlar da bulunuyordu.

Hindistan ile Yahudi varlığı arasındaki stratejik ittifaka ve daha da açık bir şekilde iki terörist suçlu tarafından ifade edilenlere gelince: Hinduların Müslümanlara karşı barbarlığını yöneten Modi ve Filistin halkına karşı yok etme savaşına liderlik eden suçlu Netanyahu, İslam ve Müslümanlara karşı savaşın, tüm inanç ve dinlerden olan Müslümanların düşmanlarını rahatsız eden bir saplantı olmaya devam ettiğini ve onlara yönelik düşmanlığın, İslam ümmetinin düşmanlarını birleştiren ilişkilerin temelini oluşturmaya devam ettiğini açıkça göstermektedir.

Ancak kâfirlerin Müslümanlara, sırf Müslüman oldukları için gösterdiği bu düşmanlık hali yeni bir şey değildir. Nitekim Allah Azze ve Celle, onların haberlerini aziz Kitabı’nda bize haber vermiştir; zira şöyle buyurmuştur: لَتَجِدَنَّ أَشَدَّ النَّاسِ عَدَاوَةً لِّلَّذِينَ آمَنُواْ الْيَهُودَ وَالَّذِينَ أَشْرَكُواْİnsanlar içerisinde iman edenlere düşmanlık bakımından en şiddetli olarak Yahudiler ile şirk koşanları bulacaksın.” [Maide 82]Dolayısıyla bu zalimler arasındaki ittifak, hiç şaşırtıcı değildir. Zira Allahu Teala, Kerim Kitabı’nda şöyle buyurmuştur: وَإِنَّ الظَّالِمِينَ بَعْضُهُمْ أَوْلِيَاءُ بَعْضٍ وَاللَّهُ وَلِيُّ الْمُتَّقِينَŞüphesiz zalimler birbirinin dostlarıdır. Allah ise kendisine karşı gelmekten sakınanların dostudur.” [Casiye 19]

Ancak garip olan şey, Hindular ve Yahudilerden oluşan bu düşmanlar Müslümanları nerede olurlarsa olsunlar bir ümmet olarak görmekte, onlara karşı bir ittifak kurulması gereken düşmanlar olarak bakmakta ve kalplerinde gizledikleri kini tamamen açık sözlülük ve küstahlıkla kusmaktadırlar; nitekim sık sık tekrarladıkları dini kanaatlerinden hareketle, bize karşı savaşlarını dini savaşlar olarak ilan ederlerken Müslüman başındaki yöneticiler ise başlarını kuma gömüp Müslümanları bir ümmet olarak birleştirebilecek her türlü bağı reddetmektedirler. Yani bu yöneticiler, bu ilan edilmiş savaşa rağmen, din ve ümmet temelli tüm mantık ve ilkelerden vazgeçmekteler, dahası bunlardan uzak durmaktadırlar.

Bu kâfirlerin korkusu ve Müslümanlara karşı birleşmeleri, İslam ümmeti içindeki gizli güç ve enerjiden ve bu ümmet içindeki değişim ve canlanma potansiyelinden kaynaklanmaktadır; bu kesinlikle Müslümanların başındaki yöneticilere duyulan bir korku değildir; zira Modi, farklı taraflarla ilişkilerinde denge arayan ülkelerle adeti üzere yaptığı gibi Müslümanların başındaki yöneticileri de hesaba katmış olsaydı, gaspçı varlıkla ittifakını açıklamazdı; örneğin Modi’nin Körfez ülkeleriyle olan ekonomik çıkarları Yahudi varlığıyla olanlardan on kat daha büyük olmasına rağmen, Yahudi varlığının çıkarları için korkuyor; ama bu korkaklık, zillet, ajanlık ve komplo, bunun da ötesinde Netanyahu, kendi ifadesine göre çökmekte olan Şii eksenine ve oluşmakta olan Sünni eksenine karşı Arap devletlerini de içeren yeni eksenini ilan ettiğinde, Müslümanların başındaki yöneticiler ve rejimleri onların zayıf noktası olmuşlardır ve ortadan kalkıncaya kadar olmaya da devam edeceklerdir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Abdurrahman El-Ledavi

Devamını oku...

Alimler ve Sultan: Muhasebe Etmenin Farziyeti ile Bilinci Çarpıtmanın Tehlikesi Arasında

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Alimler ve Sultan: Muhasebe Etmenin Farziyeti ile Bilinci Çarpıtmanın Tehlikesi Arasında

İslam'da alimlerin konumu sembolik veya onursal değildir, aksine dinin korunması ve ümmetin işlerinin gözetilmesiyle doğrudan bağlantılı olan şerî bir görevdir.İslami mefhumda alim, din görevlisi veya bir din adamı değildir; aksine şerî hükümlerin taşıyıcısı, bu hükümlerin açıklayıcısı, yöneticinin bu hükümlerden sapması durumunda onu muhasebe eden ve ümmeti hak olana yönlendiren bir rehberdir.Bu nedenle herhangi bir Müslüman ülkedeki alimlerin konumu, o ülkede var olan sistemin doğasını ortaya koymaktadır: Yani o sistem, şeriata boyun eğip muhasebe edilmeyi kabul eden bir sistem mi, yoksa politikaları için dini bir paravan olarak kullanan siyasi bir varlık mıdır?

İslam'da asıl olan, egemenliğin şeriata ait olması, yöneticinin Allah'ın hükümleriyle mukayyet olması ve ümmetin de yöneticiyi muhasebe etmekle sorumlu olmasıdır. Nitekim bu muhasebe etme konusunda ön saflarda yer alması gerekenler alimlerdir; çünkü onlar, şeri hükmü açıklamaya ve varsa ihlalleri ortaya çıkarmaya en muktedir olan kişilerdir.Dolayısıyla alimlerin görevi, yöneticiyi temize çıkarmak değildir, aksine neyin helal neyin haram olduğunu açıklamak ve hiç korkmadan ya da kayırma yapmadan hakkı ortaya çıkarmaktır.Tarih boyunca bu ümmet, sultan şeriata muhalefet ettiğinde sultanın karşısında dimdik duran ve ilimlerinin meşrulaştırmanın bir aracı olarak kullanılmasını reddeden alimler tanımıştır.

Ancak alim mefhumunun şerî içeriği boşaltılıp mevcut siyasi sistemin yapısının bir parçası haline dönüştürülünce, tehlikeli bir sapma başlamış; böylece bu alimin rolü, asıl olarak İslami hükümlerden kaynaklanmayan kararların meşrulaştırılmasına izin vermek olmuştur. Bu durumda kusur sadece bireylerde değil, aynı zamanda yasamayı insanların eline veren, sonra da otoritenin almış olduğu karara dini bir görünüm kazandırmak için ilim sahibi olan bazı kişilere çağrıda bulunan siyasi çerçeve de kusurludur.

Bugün Müslümanların gerçekliğindeki sorun, sadece bazı alimlerin ihmalkar olması değil, aksine anayasasının ve hükümlerinin temelini akide kılan bir devletin yokluğudur.Çünkü yasamayı vahiyden ayıran insan yapımı sistemlere dayalı olan varlıkların gölgesinde alime sunulan alan, baştan beri İslam ile hükmetmeyen yasal bir çerçeve ile sınırlandırılmasıdır.İşte o zaman ondan, kendisiyle hüküm vermesi gereken şerî hükmü açıklamak yerine, nassları dayatılan gerçekliğe uyacak şekilde uyarlaması talep edilmektedir.

İslam'ı uygulayan bir devletin gölgesinde yaşayan, ameli hükümleri açıklamak ve hükümleri uygulamada kusur gösterenleri muhasebe etmek olan bir alim ile İslam'ı uygulamayan bir sistemde yaşayan, dolayısıyla meşrulaştırma makinesinin bir parçası olmaya zorlanan bir alim arasında cevheri bir fark vardır.Zira birinci durumda, alim ile Sultan arasındaki ilişki, şeriat çerçevesinde nasihat, açıklama ve muhasebe etme ilişkisiyken diğer durumda ise, nass, nassa dayanmayan bir gerçekliği örtbas etmek için kullanılan bir görevlendirme ilişkisidir.

Bu kusurun en tehlikeli etkilerinden biri, ümmetin bilincinin çarpıtılmasıdır.Zira insanlar, fıtratlarında batıl veya zulüm olduğunu bildikleri şeyleri caiz kılan veya siyasi ve ekonomik boyunduruğu sürdüren politikaları meşrulaştıran fetvalar duyduklarında, kafaları karışmakta ve şeriatın açıklığına ve adaletine olan inançları zayıflamaktadır.Burada sadece kısmi bir hüküm kaybedilmekle kalmamakta, aksine İslam'ın hayatla ilişkisine dair tüm tasavvur da sarsılmaktadır.

İslam'da alimlerin görevi, mefhumları tahrif edilmekten korumaktır.Zira Allah'ın indirdikleriyle hükmetmenin farz olduğunu, ümmetin tek bir İmamın altında birleşmesinin bir farz olduğunu, yöneticiyi muhasebe etmenin vacip olduğunu ve en yüksek otoriteden yayınlanmış olsa bile zulmün haram olduğunu açıklayacak olanlar alimlerdir.Eğer onlar bu usul hakkında sessiz kalırlarsa veya bunları ikincil konular olarak ele alırlarsa, kasıtlı veya kasıtsız olarak İslam'a aykırı olan bir gerçekliğin pekişmesine katkıda bulunmuş olurlar.

Ayrıca bir alimin hakka olan yakınlığı, iktidar çevrelerine olan yakınlığıyla değil, şerî delile olan bağlılığının boyutuyla ölçülür.Zira İslam'da ölçü, Sultanı razı etmek değil, Kur'an ve sünneti onaylamaktır.Güçlü asırlarda ümmetin alimleri, devlet aygıtına entegre olmalarından dolayı değil, hükmü açıklamada adil olmalarından ve Allah için hiçbir kınayıcının kınamasından korkmamalarından kaynaklanan bir konuma sahiptiler.

Ancak meselenin kişisel çatışmaya bir çağrı olarak anlaşılmaması, aksine ilişkilerin şeriatın kurallarına göre düzenlenmesi olarak anlaşılması gerekir.Zira alim, nasihat etmek, iyiliği emredip kötülükten sakındırmak ve hakkı açıklama yolunda başına gelen eziyetlere karşı sabırlı olmakla yükümlüdür.Ümmet de hakkı haykıran Rabbani alimler ile gerçekliği razı etmek adına hak olana uymayan kişileri ayırt etmekle sorumludur.

Ümmet için gerçek kalkınma, sayısız konuşmalarla veya dini kurumların varlığı ve çokluğuyla olmaz; aksine ilim ve yönetim arasındaki doğru ilişkinin yeniden kurulması, bu ilişkide akidesi ve hükümleriyle İslam'ın, kendisiyle hükmedilen asıl olması ve alimlerin de bu aslın koruyucuları olup yalancı şahitleri olmamalarıyla olur. Egemenliği fiilen şeriata veren bir devlet kurulduğunda alimlerin doğal olarak rolü, uyum sağlama ve meşrulaştırma baskılarından uzak bir şekilde hükümleri açıklamak ve ümmeti yönlendirmek olacaktır.

Alimler, ya ümmetin bilincini koruyan ve ümmetin gidişatını İslam'a göre düzenleyen emniyet supabı olacaklar ya da İslam ile hükmetmeyen bir sisteme entegre olmaları durumunda insanların dinlerine olan güvenini zayıflatan çarpıtıcı bir unsura dönüşeceklerdir. Alimlerin tarihteki etkilerini belirleyen bu iki yol arasıdır. Bugün ümmetin en çok ihtiyacı olan şey, hükmü olduğu gibi açıklayan, siyaseti yeniden vahiyle ilişkilendiren ve İslam’ın soyut bir vaazdan ibaret olmadığını, aksine bir yaşam biçimi ve ümmetin ancak kendisiyle doğru yolu bulduğu kamil bir hayat sistemi olduğunu teyit eden ilimdir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Said Fazıl - Mısır

Devamını oku...

İslam'ın Yayılması: Otoritesini Dayatan Bir İmparatorluk Değil Daveti Taşıyan Bir Devlet

  • Kategori Makaleler
  •   |  

İslam'ın Yayılması: Otoritesini Dayatan Bir İmparatorluk Değil Daveti Taşıyan Bir Devlet

İslam'ın yayılma tarihi düşünüldüğünde, meselenin sadece ruhani bir hareket ya da imparatorluklar tarzında geleneksel askeri bir genişleme olmadığı, aksine küresel olarak daveti taşıyan ve hayat vakıasında İslam'ın hükümlerini ikame etmek için otoritesini genişleten belirli akideye dayalı bir devletin eylemi olduğu ortaya çıkmaktadır. Zira İslam, devleti Medine'de kurulduğundan beri bireysel bir davet olarak kalmamış, aksine orduya, Beytu'l Mâl’e, yargı sistemine, yürütme organına ve net bir dış politikaya sahip düzenli bir siyasi varlığa liderlik eden bir ideoloji olmuştur.

İslam'ın yayılmasını devletten bağımsız olarak “fikirlerin gücüne” indirgemek ne kadar yanlışsa, onu kılıçla zorlama olarak tasvir etmek de bir o kadar yanlıştır.Gerçek şu ki İslam'ı, milletlere taşıyan Hilafet Devleti'dir; zira davetin ve gücün arasını birleştiren ve cihadı, insanlar ile İslam'ın duyulmasının ve onun otoritesine boyun eğmenin arasını engelleyen rejimleri ortadan kaldırmanın bir aracı haline getiren Hilafet Devleti'dir.Dolayısıyla hedef, insanları İslam'ı kabul etmeye zorlamak olmamış, aksine insanların İslam'ın hükümleriyle yönetilmeleri için ülkelerinin İslam Devleti'nin otoritesine girmelerini sağlamak ve onların, dine girme ile zimmet akdi kapsamında kendi akideleri üzerinde kalma konusunda muhayyer bırakılmaları olmuştur.

Arap Yarımadası'nda İslam, otoritesi kurulana kadar zulüm gören bir davet olarak kalmış olup Medine'de devlet kurulduğunda ise, toplumun şeriatın hükümlerine göre düzenlenmesi, ardından da sınırların dışına hareket edilmesi gibi yeni bir aşama başlamıştır. Bu dönüşüm, İslam'ın sadece bireyleri ruhani olarak ıslah etmekle yetinmediğini, aksine hükümleri tatbik eden ve daveti taşıyan siyasi bir varlığın kurulmasının vacip olduğunu ortaya koymaktadır.Zira bu varlık olmadan davet, dar sınırlar içinde sıkışıp kalmaya devam edecektir.

Müslüman orduları Suriye, Irak ve Mısır'a doğru yola çıktıklarında, ganimet peşinde koşan savaşçı çeteler olmamış, aksine şerî biate sahip bir Halifenin liderlik ettiği ve akideden kaynaklanan siyasi bir vizyon kapsamında hareket eden bir devletin orduları olmuşlardır.Mesaj açıktır: Romalıların ve Perslerin egemenliğini ortadan kaldırmak ve onun yerine İslam'ın otoritesini ikame etmektir.Zira o dönemdeki mevcut sistemler, insanların İslam'ı seçmelerini engelliyorlardı; çünkü onlar, kendi nefsinden kanunlar çıkaran bir hükümdara boyun eğiyorlardı. Dolayısıyla İslam, yeryüzünü Allah'ın hükmüne boyun eğdirmek ve egemenliği Kayser veya Kisra'nın yerine şeriata vermek için gelmiştir.

İslam'ın bu ülkelerde yayılması, Müslümanların sadece ahlak olarak bir model sunmaları için değil, aksine adil bir yargı, disiplinli bir finans sistemi ve tebaanın işlerini belirli hükümlere gözeten kapsamlı bir sistem kurmaları için gerçekleşmiştir.Örneğin zekat, gelişigüzel bir sadaka değildir, aksine nasslarına göre toplanan ve dağıtılan bir farzdır. Yine haraç, tüketen bir unsur değil, aksine ümmetin maslahatını gerçekleştirecek şekilde arazi mülkiyetinin düzenlenmesidir. Ayrıca yargı, kapitalist anlamda yöneticiye boyun eğmek değil, aksine Kur'an ve sünnete muhakeme olunmaktır.

İslam'ın davet ile siyasetin arasını ayırmadığını anlamak önemlidir; zira daveti dünyaya taşımak devletin görevinin bir parçası olup cihad ise duygusal bir tepki değil, aksine halkları İslam'ın otoritesi altına girdirmek için sürdürülen bir dış politikadır.Bu nedenle İslam'ın yayılması gelişigüzel bir süreç değildir, aksine tek bir imamın liderliği altında tek bir devletin liderlik ettiği düzenli bir süreçtir.Siyasi varlığın birliği belirleyici bir faktördür; zira ümmet, tek bir karar, tek bir ordu ve tek bir sancakla hareket etmektedir.

Bugün Müslümanların vakıasına baktığımızda, birleştirici bir devletin yokluğunun temel bir fark olduğunu görürüz.Nitekim davet mevcut ve İslami duygular da hazır ama ümmeti birleştiren, İslam'ı kapsamlı bir şekilde uygulayan ve İslam'ı dünyaya taşıyan siyasi bir varlık mevcut değildir. Bugünkü mevcut ülkeler, İslam dışı bir temel üzerine kurulmuş olan ve siyaseti dinden ayıran ve kanunlarını da insan yapımı sistemlerden alan bölgeselci varlıklardır.Böyle bir gerçeklikte “İslam'ın yayılması” hakkında konuşmak, etkisi sınırlı davetsel bir konuşma olur; çünkü İslam'ı küresel güç dengesinde etkili bir güç haline getirecek ve uygulanmasının ardından hükümlerine insanların görebileceği şekilde pratik ve somut bir gerçeklik kazandıracak siyasi bir taşıyıcıdan yoksundur.

Tarih, İslam'ın bir devleti olduğunda Asya, Afrika ve Avrupa'ya yayıldığını kanıtlamaktadır; bunun nedeni Müslümanların her zaman daha kalabalık veya daha donanımlı olmaları değildir, aksine egemenliği şeriata veren ve davetin taşınmasını temel bir görev olarak gören bir akideye dayanan net bir siyasi projeye sahip olmalarıdır.Nitekim devlet zayıfladığında ve Hilafet düştüğünde, İslam'ın siyasi etkisi azalmış olup varlığı da, birleştirici bir otorite çerçevesinde değil, toplumların sınırları içinde kalmıştır.

İslam'ın yayılması aslında İslam'ı kamil bir şekilde tatbik edecek ve İslam'ı bir risalet olarak dünyaya taşıyacak Hilafetin kurulmasıyla bağlantılıdır.Tek başına bir fikir ne kadar güçlü olursa olsun, onu yönetim, siyaset, ekonomi ve toplum gerçekliğinde somutlaştıracak bir varlığa ihtiyaç duyar.İşte bu varlık mevcut olduğunda, akide bir yaşam biçimine ve bir yaşam sistemine dönüşeceği gibi davet de küresel değişim için bir güce dönüşecektir.

Buradan çıkarılacak açık ders, ümmetin küresel rolünü, sadece vaaz vermekle ya da İslam dışı sistemlerde kısmi reformlar yapmakla geri kazanamayacağı, aksine İslam'ı yönetimin temeli haline getirecek, İslami hayatı kamil bir şekilde yeniden başlatacak, daha sonra da bu nuru daha önce seleflerinin yaptığı gibi dünyaya taşıyacak siyasi bir varlığın yeniden kurulmasıyla geri kazanacağıdır.

Devlet kurulduğu gün İslam, bir otorite ve sistem olarak yayılmış olup devlet kaybolduğu gün ise siyasi varlığı gerilemiştir. Ümmetin bugünkü ve gelecekteki misyonu, bu iki unsur arasında belirlenmektedir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Mahmud El-Leysî - Mısır

Devamını oku...

Amerikalı ve Yahudi Politikacılar “Büyük İsrail’in” Kurulması Çağrısında Bulunurlarken Ruveybida Yöneticiler İse Sadece Kınıyorlar!

Haber - Yorum

Amerikalı ve Yahudi Politikacılar “Büyük İsrail’in” Kurulması Çağrısında Bulunurlarken Ruveybida Yöneticiler İse Sadece Kınıyorlar!

Haber:

25/02/2026 Çarşamba günü, El Cezire sitesi, Yahudi varlığının muhalefet lideri Yair Lapid'in yaptığı açıklamaları aktardı. Lapid, açıklamalarında şunları söyledi: “İsrail” toprakları üzerindeki haklarımız kutsal kitapta yazılıdır; dolayısıyla sınırlar da kutsal kitapta belirtilen sınırlardır. Fırat Nehri'nden Nil Nehri'ne kadar uzanan Arap bölgesini ele geçirmeye dayalı "İsrail'in" büyük planlarını destekliyorum.”

Yorum:

Lapid'in açıklamaları, Amerikalı gazeteci Tucker Carlson'un 20/02/2026 tarihinde Yahudi varlığının Amerikan büyükelçisi Mike Hackabee ile yaptığı röportajın ardından gelmiştir; nitekim Carlson, Eski Ahit'teki "Nil'den Fırat'a kadar "İsrail" topraklarının" kapsamıyla ilgili metni gündeme getirdiğinde Huckabee, "Hepsini alsalar iyi olacak" diye cevap vermiş ve asıl nokta, şu anda bahsettiğimiz bu bölgenin Tanrı'nın İbrahim aracılığıyla seçilmiş halkına verdiği topraklar olduğu eklemesinde bulunmuş olmasıdır.

Yahudilerin “Büyük İsrail” olarak adlandırılan şeyi kurma hayali hakkındaki açıklaması, daha dün ortaya çıkmış bir şey değildir; aksine uzun zamandır, hatta mübarek Filistin topraklarını gasp etmeden önce bile akıllarında olan bir fikirdir. Nitekim bu fikri tahrif olmuş Tevrat'larına dahil ederek ona dini bir karakter yüklediler. Böylece Yahudiler bu fikri nesilden nesle taşıyacak ve onu gerçekleştirmek için çalışacaklardı. Onları şimdi böyle açıklamalar yapmaya teşvik eden şey, Trump yönetiminin Amerikan tarihinin en Siyonist yönetimi olması, Yahudilerin yanında durması ve taleplerini gerçekleştirmeleri için en değerli ve kıymetli şeylerle onları desteklemesidir, fakat Trump yönetimi Büyükelçi Huckabee'nin açıklamalarından uzak durmaya çalışarak onun bu açıklamalarını “kişisel görüşlerini yansıttığı ve ABD yönetiminin politikasında bir dönüşümü temsil etmediği” şeklinde nitelendirmiştir.Ancak 4/02/2025 tarihinde Sky News Arabia sitesi tarafından aktarıldığı gibi bir gazetecinin Batı Şeria'daki Yahudi yerleşimlerinin ilhakını destekleyip desteklemediğini sorduğunda Trump'ın Oval Ofis'te gazetecilere verdiği yanıtı unutmamalıyız; zira Trump şöyle cevap vermişti: “İsrail kesinlikle küçük, toprak açısından küçük bir ülke. Bu kalemi, bu harika kalemi görüyor musunuz? Masam Orta Doğu ve bu kalem, kalemin ucu, o “İsrail”. Bu iyi değil, değil mi?” Dolayısıyla Huckabee'nin açıklamalarının kişisel açıklamalar olduğunu söylemek yanlış bir söz olduğu gibi akılları da hafife almaktır; zira Huckabee, Trump'tan önceden yeşil ışık almamış olsaydı bu tür açıklamalar yapamazdı.

Ancak bu konuyla ilgili garip olan şey, zararlı ülkelerin yöneticilerinin bu açıklamalar karşısında sessiz kalmaları ve Huckabee'nin açıklamalarını kınayan zayıf bir açıklamayla yetinmeleri olmuştur; oysa bu yöneticiler yüz yıldan fazla bir süredir ümmetin otoritesini gasp ettiklerinden beri kınama ve eleştiride bulunuyorlar; peki kınamaları ve eleştirileri bir sonuç verdi mi?Bu iğrenç yönetici grubun, eğer halkı kötü gözetimleri, yolsuzlukları, zulümleri ve sömürgeci ülkelerle olan bağlarını eleştirmeyi düşünseler bile, yaş kuru her şeyi yakmaya ve ülkeyi harabeye çevirmeye hazır oldukları kesin olarak kanıtlanmıştır; ancak Huckabee ve Yahudi liderler, ülkelerini işgal etme ve tahtlarını devirme arzularını açıkça dile getirdiklerinde, kabir sessizliği gibi sessiz kalıyorlar ve sadece bir açıklama yayınlamakla yetiniyorlar! Peki tahtlarını ve ülkelerini bile savunmayacaklarsa daha neyi savunacaklar Allah aşkına?!Bu küstahça açıklamalar, seferberlik hali ilan etmek ve bu mutant varlığı kökünden söküp atarak sonsuza dek ortadan kaldırmak amacıyla orduları harekete geçirmek için yeterli değil midir?

Yahudiler ve Amerikalılar tarafından “Büyük İsrail’in” bir parçası olarak bahsedilen Ürdün, Suriye, Lübnan, Mısır ve Irak gibi ülkelerin, Yahudilerin karşısında durmak, onlara Şeytan'ın fısıltılarını bile unutturacak darbeler indirmek ve onların sayfalarını sonsuza dek kapatmak için tek bir devlet ve tek bir liderlik altında birleşmeleri gerekir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Muhammed Ebu Hişam

Devamını oku...

BİZ İŞGALCİ YAHUDİ VARLIĞI KARŞISINDAKİ KLAS DURUŞU ECDADIMIZ SELAHADDİN VE ABDULHAMİD’DEN GÖRDÜK!

Haber - Yorum

BİZ İŞGALCİ YAHUDİ VARLIĞI KARŞISINDAKİ KLAS DURUŞU ECDADIMIZ SELAHADDİN VE ABDULHAMİD’DEN GÖRDÜK!

Haber:

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Suudi Arabistan ile Mısır gezisinin dönüş yolunda uçakta gazetecilerin sorularını yanıtladı. Gazze’ye de değinen Erdoğan, “Biz yıllardır ‘Mazlumun diline, dinine, inancına, derisinin rengine bakmayız’ demiyor muyuz? İşte bu, bizim klas duruşumuzdur” ifadelerini kullandı.

Yorum:

Türkiye’ye dönüşte uçakta gazetecilerin sorularını yanıtlayan Cumhurbaşkanı Erdoğan, ziyaretlerine ilişkin genel değerlendirmelerde bulunarak, Mısır ve Suudi Arabistan’la Filistin ve Suriye başta olmak üzere güncel gelişmelere dair istişarelerde bulunduğunu söyledi. Yine aynı şekilde insani yardım TIR'larının Gazze’ye girişlerinde halen ciddi kısıtlamalar ve sorunlar yaşandığını dile getiren Erdoğan, “Ancak “İsrail’in” tüm kışkırtmalarına ve ihlallerine rağmen, Gazze barış planının birinci aşaması tamamlanmıştır. Kimin barış, kimin savaş yanlısı olduğu bir kez daha ortaya çıkmıştır. Türkiye, Suudi Arabistan ve Mısır olarak tüm süreçlerin içinde olmayı, böylece Filistinli kardeşlerimizin hukukunu korumayı hedefliyoruz” dedi.

Bilindiği üzere Amerikan siyasi yörüngesinde hareket eden, Yahudi varlığının güvenliğini garanti eden ve Amerika’nın bölge siyaseti için kullanışlı aparatları olan Türkiye, Katar ve Mısır sözde garantör (“İsrail’i” korumak için) olan bu üç ülke geçtiğimiz ay Mısır’ın Şarm El Şeyh kentinde, Trump’ın karşısında zillet içerisinde aynen bir tespihin taneleri gibi dizilerek Trump’ın, Gazze’nin satış planının hayata geçirmesi için garantör olduğunu açıklamışlardı. Ne var ki; bu üç ülke ve diğer İslami beldelerin yöneticileri, işgalci Yahudi varlığının yüzlerce kez ateşkesi ihlal etmesine rağmen bugüne kadar somut hiçbir adım atmamış ve her zaman olduğu gibi yine kınama mesajları yayımlayarak mezalimi görmezden gelmişlerdir. Sözde ateşkes planının ilk aşaması bu şekilde geçilmiş ve Erdoğan’da, soykırım sürecinde ticareti kesmediği için çokça eleştirilmişti.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, şimdi kalkmış işgalci Yahudi varlığı karşısında klas bir duruş sergilediğini söylüyor. Trump’ın Gazze’ye ihanet planı olan ve bu meşum planı hayata geçirmek için canhıraş bir şekilde hayata geçirmek isteyen bu liderler klas bir duruş sergilediklerini beyan ediyorlar. Bunların duruşları zilletten ve ihanetten başka bir şey değildir. Aynı şekilde adı Epstein dosyaları ile anılan aşağılık ve ahlaksız Amerikan Başkanı Trump’ın liderlik ettiği Gazze Barış Kurulu’na emrivaki bir söylemle koşarak giden, bu kurula katılanlar sanki bu liderler değillerdi. Bu aşağılık firavunun elini sıkan, O’nun la boy boy pozlar veren, bir beş dakika dahi olsa bu rezil adamla görüşmek için yalvaran ve bunu da itibar sayan yine bunlar değildi. Şimdi kalkmış Cumhurbaşkanı Erdoğan, hiç utanmadan ve sıkılmadan klas bir duruş sergilediğini söylüyor. Aslında gören gözler için Amerika’nın emrinde olan bu adamlar tam tersi bir duruş sergiliyorlar. Bu yöneticiler Müslümanlara karşı sert, kâfirlere karşı ise yumuşak bir tavır takınıyorlar.

Yine Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Türkiye, Gazze barış planının olması gerektiği gibi işletilmesi ve Gazze'de huzurun, istikrarın yeniden tesis edilmesi için etkin bir rol oynayacaktır. Biz, Gazze'de Filistinli kardeşlerimizin hak ettikleri onurlu bir geleceğe ve kalıcı bir barışa ulaşmasını istiyoruz. Barışı, kağıt üzerinde değil, sahada tesis etmekten yanayız.” ifadelerini kullandı. Cumhurbaşkanı Erdoğan, hangi barıştan, hangi onurdan, hangi gelecekten bahsediyor! Mübarek Filistin topraklarında ve birçok ülkede yıkımı, kaosu ve istikrasızlığı meydana getiren Amerika değil mi? Siz, istikrarı, barışı ve huzuru yoksa Gazze’yi yerle bir eden, onurları ve şerefleri ayaklar altına alan işgalci varlığına ismini dahi bilmediği yıkıcı ve ölümcül silahları gönderen Trump’ın barış kuruluna katılarak mı? Yoksa “İsrail’in” güvenliğini sağlayacak adımlar atarak mı? Afganistan, Irak ve Suriye’de milyonlarca Müslümanı katleden Amerika ile birlikte hareket ederek mi? Ya da daha düne kadar diktatör ve firavun dediğiniz, Mısır’da Tahrir meydanında binlerce Müslümanı katleden eli kanlı katil Sisi ile birlikte mi? Yine Amerika’nın kölesi olan Suudi Arabistan’la mı? “İsrail’e” bölgede koruma zırhı sağlayan hain Arap rejimleri ile mi? Getireceğinize inanıyorsunuz. Bu bölgede istikrasızlığı ve huzursuzluğu meydana getiren ve tüm bunların kaynağı olan Amerika ve bölgede ön karakolu olan gasıp Yahudi işgalci varlık değil mi?  Fakat bilin ki bunların hiçbiri bu bölgeye güven ve emniyeti getiremeyecektir.

Bu bölgeye ancak barışı ve istikrarı meydana getirecek olan sadece İslam ve devleti olan Hilafetten başkası değildir. İşte bu devlet, bu mübarek topraklardan Amerika’nın elini kestiğinde ve işgalci Yahudi varlığının kökünü bu topraklardan söküp attığında o zaman evet asıl o zaman istikrar, huzur, emniyet ve güven yeniden gelecektir. İşte o zaman Müslümanlar Rableri ile güçlü dinleri ile izzet, şeref ve onur bulacak, sömürgeci kafirler ve zalimler karşısında klas bir duruş sergileyecektir biİznillah!..

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Yılmaz Çelik

Devamını oku...

Gerçek Adaleti ve Kamu Güvenliğini Garanti Edebilecek Olan Sadece Hilafettir

Haber - Yorum

Gerçek Adaleti ve Kamu Güvenliğini Garanti Edebilecek Olan Sadece Hilafettir

Haber:

Pazartesi günü Pakistan Adalet Hareketi Partisi, Pencap Suçla Mücadele Departmanı tarafından yürütülen operasyonlar sonucunda meydana gelen ölümler konusunda endişelerini dile getirdi ve adli soruşturma açılması çağrısında bulundu. (El-Fecr Pakistan)

Yorum:

Pakistan İnsan Hakları Komisyonu, Pencap Suçla Mücadele Departmanı tarafından yürütülen operasyonlar sonucunda meydana gelen ölümlerle ilgili olarak acil bir üst düzey soruşturma başlatılması çağrısında bulunmuştur. Suçla Mücadele Departmanı, son sekiz ayda 900'den fazla kişiyi öldürmüştür. Bu kişilerin çoğu, ailelerinin gözü önünde evlerinden tutuklanmış, sonra da çatışmalarda öldürülmüşlerdir.Yargısız infaz operasyonlarının kökenleri, sömürgecilik döneminde oluşan kökleşmiş polis kültürünün yanı sıra kargaşa çıkaranları mahkemelere götürmek yerine ortadan kaldırmayı uygulama kültürüne kadar uzanmaktadır.Pencap'ta bu uygulama 1960'larda pekişmeye başlamış olup o zamandan beri bölgesel yönetimler tarafından, özellikle de hızlı sonuçlar ortaya koyma baskısı altında olduklarında, suçla mücadele ve güvenliği sağlama konusunda hızlı bir çözüm olarak kullanılmaktadır.Aynı zamanda bu, polisin uzun ve zorlu bir süreci takip etmek yerine şüphelilerden kurtulmayı tercih ettiği ciddi anlamda başarısız olan bir ceza adalet sistemine işaret etmektedir. Pakistan'daki diğer tüm sistemler gibi polis sistemi de İngiliz Hindistan'ından miras kalmış olup kanunları uygulamak veya adaleti sağlamak yerine kontrolü korumak için tasarlanmıştır.Bugün suçun tanımı ve suçla nasıl muamele edileceği, otorite sahiplerinin iradesine bağlıdır. Zira adalet, uygulanmak yerine devrimcilerin bir hayali haline gelmiş ve edebiyatta da şiirlerde veya duygusal konuşmalarda tekrarlanan bir kelimeye dönüşmüştür.

İslam, adaleti, Nübüvvet Minhacı üzere Hilafetin kurulması ve insan yapımı tüm kanunların kaldırılması yoluyla İslam şeriatının mutlak olarak uygulanması olarak tanımlamıştır.Nitekim 1300 yıl boyunca Hilafet, bu kaideleri uygulamak yoluyla tebaasına adaleti sağlamıştır.

Toplumda suç oranının yüksek olmasının nedeni, günahlar için verimli bir zemin haline gelen toplumun yapısıdır.İslam'da ceza, günah işleyeni ortadan kaldırmayı değil, günahı ortadan kaldırmayı ve günah işleyeni arındırmayı hedefler; zira devletin bu dünyada belirli bir günah için uyguladığı ceza, ahiretteki cezayı telafi eder; çünkü cezalandırılan kişi Allah Subhanehu ve Teala’dan bağışlanma dilemektedir. İslam, sadece insanın içgüdüsel ihtiyaçlarını kabul etmekle kalmaz, aynı zamanda bunları doyurmanın araçlarını da sağlar. Ayrıca bazı kişilerin, sınırlar içinde kalmada başarısız olacaklarını ve suçlar işleyeceklerini de kabul etmektedir. Demokrasinin aksine İslam'da suç, suçun şahidi ve cezası ile ilgili hükümleri indiren Allah Subhanehu ve Teala'dır.Yani yöneticinin isteğine göre amel edilmez. Zira Allah Subhanehu ve Teala şöyle buyurmuştur: أَلَا يَعْلَمُ مَنْ خَلَقَ وَهُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ Hiç yaratan bilmez mi? O, en ince işleri görüp bilmektedir ve her şeyden haberdardır.” [Mülk 14]

Şeriat, on üç yüzyıl boyunca küresel medeniyet için bir standart olarak kalmış ve Batı ülkelerini, kanun ve yönetim çerçevelerini gözden geçirmeye teşvik etmiştir.Bu yüzden Hilafet Devleti kurulur kurulmaz tüm sistemlerin, Allah Subhanehu ve Teala'nın emirlerine göre uygulanmasını sağlayacaktır.İslami yargı sistemi, nasslardan istinbat edilen tüm cezaları içerecek olup bunlar ancak sanığın suçlu olduğu kanıtlandıktan sonra uygulanacaktır.Bu sistemler aracılığıyla yönetmenin amacı, Allah Subhanehu ve Teala'ya itaat etmek ve hayat işlerinde O'nun kullarına yardımcı olmaktır.Cezalar kaldırıldığında toplumdaki kötülüklerin engellenmesi mümkün değildir; tıpkı Allah Subhanehu'nun şöyle buyurduğu gibi: وَلَكُمْ فِي الْقِصَاصِ حَيَاةٌSizin için kısasta hayat vardır.” [Bakara 179]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ahlak Cihan

Devamını oku...

“İmam ancak bir kalkandır. Arkasında savaşılır ve onunla korunulur.”

إِنَّمَا الإِمَامُ جُنَّةٌ يُقَاتَلُ مِنْ وَرَائِهِ وَيُتَّقَى بِهِ

“İmam ancak bir kalkandır. Arkasında savaşılır ve onunla korunulur.”

Hilafet; İran ve Gazze Dahil Olmak Üzere Tüm Müslüman Ülkelerini Haçlı Amerikan Saldırılarından Koruyacak Yegâne Güçtür!

Haçlı Trump’ın İran’a “anlaşmayı” (teslimiyeti) kabul etmesi için verdiği 10-15 günlük ültimatom sona ermek üzere. Bölge üzerinde savaş bulutları dolaşıyor. ABD’nin USS Gerald R. Ford ve USS Abraham Lincoln uçak gemisi bölgede savaş pozisyonu almış durumda. Bu savaş tehditleri gölgesinde Amerika, sanki yeryüzünün kralıymış ve kimse emrine karşı gelemezmiş gibi, İran’ın nükleer ve füze dosyalarında teslim olmasını talep ediyor. ABD’nin Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff, Trump’ın hayal kırıklığını dile getirerek, İran’ın bu ezici askeri güç karşısında henüz boyun eğmemesine şaşırdığını ifade etti.

İşte bu kritik dönemeçte, Hizb-ut Tahrir / Pakistan Vilayeti olarak biz silahlı kuvvetlere ve genel olarak Ümmete şu hususları beyan ediyoruz:

1- İran’a yönelik olası bir saldırı; Amerika’nın daha önce doğrudan Afganistan, Irak, Suriye, Yemen ve Gazze’ye saldırdığı, Pakistan, Somali ve Libya gibi ülkelere ise İHA saldırıları ve hava operasyonları düzenlediği uzun bir silsilenin sadece bir halkasıdır. Eski NATO Komutanı Amerikalı General Wesley Clark, Pentagon’un Lübnan, Suriye, Irak, Libya, Somali, Sudan ve İran dâhil olmak üzere yedi İslam ülkesini kontrol altına alma planlarından söz etmiştir. Burada asıl sorulması gereken soru şudur: Bizler, sıranın bize asla gelmeyeceğini zannederek, İslam beldelerinin birbiri ardına Amerikan hegemonyası altına girmesini ve buralarda Müslümanların katledilmesini daha ne zamana kadar izlemeye devam edeceğiz? Ulus devlet sınırları ve suni haritalar, Müslümanların birleşik gücünü parçalamış ve bizi kâfirler için kolay bir av haline getirmiştir.

2- Amerika’nın Afganistan, Irak ve diğer İslam beldelerine yönelik saldırıları, İslam beldelerindeki bölgesel devletlerin fiili desteği ve buralardaki Amerikan askeri üslerinin varlığı olmasaydı asla mümkün olamazdı. Amerika; Suudi Arabistan, Ürdün, Kuveyt ve Katar gibi ülkelerin desteğiyle Irak’ı işgal edebilmiştir. Afganistan’da ise Pakistan kilit rol oynamıştır. Suriye’deki Müslümanlara yönelik saldırılarda Amerika, İran rejiminin işbirliğinden faydalanmıştır. Hatta Amerika ve Yahudi varlığının Gazze’ye yönelik ortak savaşında bile tüm bölgesel rejimler, Amerika ve Yahudi varlığının safında yer almışlardır. Bugün bu hain yöneticiler, Amerika’nın Gazze işgalini kalıcı hale getirmek için Trump’ın sözde “Barış Kurulu”nun bir parçası haline gelmişlerdir. İslam ülkelerindeki yöneticilerin, Amerika’nın uşaklığını yapmaktan öteye geçmeyen utanç verici bir rol üstlendikleri aşikardır. Gerçek şu ki, sadece Pakistan, Türkiye veya Mısır gibi tek bir devlet bile İran’ın yanında yer alsaydı, Amerika’nın bölgedeki askeri gücü Hürmüz Boğazı’na gömülürdü. Pakistan, hipersonik füzeleriyle Amerikan uçak gemisi filolarını batırsaydı Amerika’nın beli kırılırdı. ABD’nin sahip olduğu tüm savunma sistemlerine rağmen Amerikan deniz filoları kolay hedeflerdir. Ümmetin asıl derdi (hastalığı), Amerika’ya sadık yöneticileridir ve onlar ortadan kaldırılmadan Ümmetin hali asla değişmeyecektir.

3- Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

ذِمَّةُ المُسْلِمِينَ وَاحِدَةٌ... وَهُمْ يَدٌ عَلَى مَنْ سِوَاهُمْ“Müslümanların zimmeti (kanının ve malının dokunulmazlığı) birdir... Onlar, kendilerinden başkalarına karşı tek bir el gibidirler.” [Ebu Davud, Tirmizi ve İbn Mace] Ve yine Rasûlullah SallAllahu Aleyhi Sellem şöyle buyurmuştur:

الْمُسْلِمُ أَخُو الْمُسْلِمِ، لَا يَظْلِمُهُ وَلَا يَخْذُلُهُ وَلَا يُسْلِمُهُ“Müslüman, Müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu teslim etmez ve onu yüz üstü bırakmaz” [Müslim]

İran rejiminin Müslümanlara yönelik zulümleri sürse de İslam, İslam beldelerini savunmak için birleşmeyi farz kılar. Allah’ın hükmü; ulusal çıkarların, yapay sınırların ve uydurma mezhepsel bölünmelerin üstündedir. Eğer Pakistan, İran ve Türkiye tek bir Hilafet çatısı altında birleşseydi; bu devlet geniş bir coğrafyaya, devasa bir nüfusa, bol zirai kaynaklara, muazzam enerji rezervlerine, güçlü silahlı kuvvetlere, sağlam bir askeri-sanayi kompleksine, gelişmiş uçaklara, füzelere, hava savunma sistemlerine ve nükleer silahlara sahip olurdu. O zaman Amerika dahil hiçbir kafir devlet bu devlete saldırmaya cüret edemezdi; Yahudi varlığı daha ordular hareket etmeden korkudan titremeye başlardı. Hilafet, Müslüman ordularını cihat için harekete geçirecek ve Yahudi varlığının varlığına son verecektir.

İşte bu nedenle Hizb-ut Tahrir, Pakistan Silahlı Kuvvetleri içindeki güç ehlini; Hilafeti kurmak ve dolayısıyla Ümmetin gücünü birleştirmek, Allah’ın emrini yerine getirmek, bölgesel ve uluslararası dengeleri küfür devletlerinin başına yıkmak için kendisine nusret vermeye çağırıyor. Allah Teâlâ’nın izniyle bu, onlar için ahirette bir azık olacak ve Allah onlara, ilk İslam Devleti’ni kurmak üzere Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e biat eden Ensar’ın RadıyAllahu Anhum ecrini ihsan edecektir.

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER