Pazartesi, 02 Rebiu’s Sânî 1448 | 2026/09/14
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

ABD, 100 Yıl Boyunca Petrol Zenginliklerini Yok Pahasına Yağmalama Hakkı Elde Etmek İçin Rusya ve Çin’i Kovuyor ve Venezuela’ya Şantaj Yapıyor!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

ABD, 100 Yıl Boyunca Petrol Zenginliklerini Yok Pahasına Yağmalama Hakkı Elde Etmek İçin Rusya ve Çin’i Kovuyor ve Venezuela’ya Şantaj Yapıyor!

Haber:

ABD Enerji Bakanı Chris Wright, 2 Eylül'de Venezuela'ya yaptığı ziyaret sırasında, Amerikan şirketlerinin Venezuela'daki petrol çıkarma faaliyetlerini genişletmek üzere anlaşmalar imzaladığını açıkladı. Bu açıklama, Trump'ın 28 Ağustos'ta “dünya tarihinin en büyük petrol anlaşmasını” ve “Amerikan vergi mükelleflerine hiçbir maliyet getirmeyeceğini” duyurmasının ardından geldi. Anlaşmaya göre ABD, değeri yüz milyarlarca Dolar olarak tahmin edilen 65 milyar varil Venezüella petrolü üzerinde geniş ve münhasır haklar elde edecek; bu haklar, ABD’den tek bir Dolar bile yatırım yapması talep edilmeden 100 yıl süreyle geçerli olacaktır.

Yorum:

Anlaşmanın ayrıntıları kademeli olarak açıklanıyor ama asıl soru; ne olduğu değil, neden olduğudur? Herhangi bir ülke, düşmanına 65 milyar varil petrol üzerindeki hakları hiçbir şey ödemeden vermeyi neden kabul etsin? Sebep, Amerika'nın, o ülkenin başkanını sarayından askerî bir operasyonla kaçırıp, onun yerine yardımcısını geçirmesi mi? Hatta Basra Körfezi'nin yozlaşmış ve hain yöneticileri, ABD onları onlarca yıl önce kendi kuklası haline getirdiğinde bile belki de bu düzeydeki ağır bir aşağılanmadan muaf tutulmuşlardır.

Trump'ın kendisinin bile anlaşmanın ayrıntıları konusunda kafası karışmıştır. Zira Amerika, -tahminlere göre- 65 milyar varil petrol içeren 17 sahadan petrol çıkarmayı üstlenecek olan özel Venezuelalı petrol şirketi North American Blue Energy Partners'ın %55'ine sahip olmayacak. Çünkü bu şirket, Venezuelalı iş insanı Alejandro Betancourt'un özel kontrolü altındadır. Bu anlaşma, Amerika’ya şirketin kârının %35’ini vermekte ve yönetim kurulunun çoğunluğunun Amerikalı kişilerden oluşmasını ve Amerika’nın yönetim kurulu atamaları üzerinde veto hakkına sahip olmasını öngörmektedir. Buna ek olarak şirketin çıkardığı petrolün %20'sini maliyet fiyatından alacaktır. İşte Trump’ın Amerika’nın kontrolündeki ilk %55’lik rakamı (yani %35 + %20) buradan gelmektedir. Anlaşmanın ayrıntılarına ilişkin yanıltıcı iddialarına rağmen, ABD’nin bu şirket üzerinde kontrol sahibi olacağı ve Amerikan vergi mükelleflerine hiçbir maliyet yüklemeden ucuz petrol ile bu Venezüella şirketinin kârından büyük bir pay alacağı konusunda şüphe yoktur.

Üstelik anlaşma, ticari olarak satılacak olan petrolün geri kalan %80’lik kısmını satın alma konusunda Amerika’ya öncelik tanırken, halihazırda petrol projeleri bulunan Çinli ve Rus şirketlerin kovulacağını öngörmektedir. Bu ise, başka herhangi bir devletin dışlanmasıyla birlikte Amerika kıtası üzerinde tam Amerikan hâkimiyeti anlamına gelecek şekilde yeniden yorumlanan Monroe Doktrini ilkesiyle de örtüşmektedir.

Amerika'nın hakları, daha önce 25 yıllık bir süreden söz edilmesine rağmen 100 yıl sürecektir. Zira bu süre, -ABD vergi mükellefleri değil- özel sektör yatırımcıları tarafından sağlanacak ilk yatırımlara ilişkin mali bir plan kapsamında sadece geçici bir tahmin olup, bunu belirli üretim hedefleri izleyecektir. Ancak Trump’ın planları, Venezuela Devlet Başkanı Maduro ve eşini kaçırmasının ardından sekteye uğramış gibi görünmektedir; zira Chevron ve diğer Amerikan petrol şirketleri, siyasi ve hukuki belirsizlikler nedeniyle Trump’ın kendilerinden yatırmalarını istediği 100 milyar Doları yatırma konusunda pek istekli değildir. Şimdi ise, isim olarak Venezüella şirketi sayılsa da yönetim kurulunda yüksek maaşlı yetkililerin hakim olduğu North American Blue Energy Partners şirketi, ilk yatırımın sağlanmasını üstlenecek taraf olacaktır. 2 Eylül'de ABD Enerji Bakanı, Chevron şirketinin mevcut projelerinde üretimi artırmak için beş yıl boyunca 7 milyar Dolarlık çok daha mütevazı bir yatırım yapacağını açıkladı.

Amerika, Venezuela’nın devasa petrol rezervlerinden yararlanmasını neredeyse imkânsız hale getiren sert yaptırımlarla bu ülkeyi sistematik olarak boğmaya çalıştı. Çin ve Rusya’nın yardımı, Venezuela’nın petrol ticaretini sürdürmesini ve hayatta kalmasını sağlamakla kalmadı; Çin aynı zamanda ülkenin başlıca alacaklısı haline geldi. Şimdi ise Amerika bu kapıyı kapatarak, Venezuela’nın petrolünü Çin’den uzaklaştırıp Amerika’ya yönlendirebilme imkânını kendi eline alıyor. Böylesi bir şantaja karşı, şu anda imzalanan anlaşmayı bir “anlaşma” olarak nitelemek yersizdir. Zira bu, tarihi boyutlarda bir soygun operasyonudur.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Abdulhamid Martin

Devamını oku...

Trump, Amerika’nın Sömürgeci Gerçekliğini Gözler Önüne Sermekte

Amerika Başkanı Trump, Cumartesi günü yaptığı açıklamada, utanmadan Venezuela’nın 65 milyar varilden fazla petrol rezervinin kontrolünü ele geçirdiklerini söyledi. Trump, Truth Social hesabından yaptığı açıklamada, “Benim talimatımla, Dışişleri Bakanı Marco Rubio ve Savaş Bakanı Pete Hegseth, Venezuela’nın çok saygıdeğer Geçici Devlet Başkanı Delcy Rodriguez ile yakın işbirliği içinde çalışarak ve özel sektörle kurulan bir ortaklık aracılığıyla, Amerikan vergi mükelleflerine hiçbir maliyeti olmadan Venezuela’daki 65 MİLYAR VARİLDEN fazla kanıtlanmış petrol rezervinin çoğunluk kontrolünü ABD güvencesi altına aldı” ifadelerini kullandı. Trump bu açıklamasıyla, kendi devletinin sömürgeci bir devlet olduğunu; özgürlükler, bağımsızlık, halkların kendi kaderini tayin hakkı ve insan hakları gibi yalan ve aldatma amacıyla dillerine pelesenk ettikleri sloganları hiçbir zaman umursamadığını kendi eliyle tescillemiş oldu. Trump, bu sloganların, sömürgeci Amerika’daki para baronları ve kapitalist kodamanlarının çıkarları uğruna halklara sömürgecilik dayatmak ve insanların kanını emmek için kullandıkları birer paravan ve bahaneden başka bir şey olmadığını da teyit etmiş oldu.

Trump, hiçbir sebep veya haklı gerekçe olmaksızın sırf Amerika ondan daha güçlü olduğu için komşu bir ülkenin servet ve petrolüne el koymakla övünmekle aslında gizli bir şeyi ifşa etmiş değildir; sadece güçlünün zayıfı ezdiği orman kanununu bir kez daha tescillemiş oldu! Amerika’nın gerçeği bir sır olmadığı gibi yeni de değildir. Aksine kurulduğu günden bu yana bu böyledir. Zira Amerika, Avrupalı kurucuların katlettiği milyonlarca yerli halkın kafatasları üzerine kurulmuştur. Sonra Amerika’nın gerçek yüzü, geçen yüzyılın ortalarında yalnızlığından çıkıp dünya devletlerini sömürmeye başlamasıyla en çirkin haliyle kendini göstermiştir. Müslüman beldelerini işgal edip çoğunu sömürgeleştirmiş; halkların başına onları en ağır azapları tattıran, ülkeleri yoksullaştıran ve servetlerini yağmalayan ajan yöneticileri musallat etmiştir. Öyle ki İslam beldeleri yoksulluk, açlık ve geri kalmışlıkta darbımesel hâline gelmiştir! Ülkeleri servet, petrol, gaz ve madenlerle dolup taşarken; halkların elektrik, su, ekmek, ilaç ve en temel ihtiyaçlardan mahrum kaldığı görülmektedir. Çünkü bu servetler, Amerikan ve Avrupalı sömürgecileri doyurmak için yöneticiler tarafından çalınmaktadır!

Evet, işte Amerika’nın ve kâfir beldelerin gerçek yüzü budur. Onlar, halkların mallarına el koymaktan ve servetlerini yağmalamaktan zevk alan bir numaralı sömürgecilerdir! Venezuela bunun canlı örneğidir. Trump iktidara geldiğinden beri Panama, Grönland Adası, Kanada, Küba, Hürmüz Boğazı, Gazze ve Ukrayna’nın servetlerini kontrol altına alma arzusunu dile getirmekten çekinmemektedir.

Bu nedenle tüm dünya, her zamankinden daha fazla Raşidi Hilâfet Devleti’ne muhtaçtır. Hilafet, bütün halklara adalet ve rahmeti geri getirecek; Trump ve onun gibi sömürgecilerin, müstekbirlerin ve zorbaların kökünü kazıyacaktır. İslam, insanların şerefini yüceltecek; onları karanlıklardan, yoksulluktan ve darlıktan aydınlığa çıkaracak, rahmet ve bolluğa kavuşturacaktır. Müslümanların tarihi ve devletleri bunun şahididir. Zira İslam; siyah ile beyazı, Arap ile Acem’i, fakir ile emiri eşit kılmış; İslam devleti de bir beldeyi fethettiğinde, onu yağmalamak, sömürgeleştirmek ve mallarına el koymak için değil; gütmek, hizmet etmek ve adalet sağlamak için onu bünyesine katmıştır. Çünkü Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا رَحْمَةً لِّـلْعَالَمِينَ “Seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” [Enbiya 107]

Öyleyse ey Müslümanlar! Nübüvvet metodu üzere İkinci Raşidi Hilafet Devleti’ni kurmak için acele edin! Çünkü o, halkların umudu ve mustazafların kurtuluşudur.

Devamını oku...

Evlilik İlişkisi Sevgi, Merhamet ve İyi Geçinme Üzerine Kurulur

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Evlilik İlişkisi Sevgi, Merhamet ve İyi Geçinme Üzerine Kurulur

Allahu Teala evliliği azim ayetlerinden (delillerinden) kılmış ve Subhanehu şöyle buyurmuştur: وَمِنْ آيَاتِهِ أَنْ خَلَقَ لَكُمْ مِنْ أَنْفُسِكُمْ أَزْوَاجاً لِتَسْكُنُوا إِلَيْهَا وَجَعَلَ بَيْنَكُمْ مَوَدَّةً وَرَحْمَةًO’nun varlığının delillerinden biri de, kendileriyle ülfet edip huzura ermeniz için size kendi cinsinizden eşler yaratması ve aranızda bir sevgi ve merhamet var etmesidir.” [Rum 21] Dolayısıyla erkek ile eşi arasındaki ilişki çatışma yahut üstünlük taslama ilişkisi değildir; aksine hakların yerine getirilmesi, sorumlulukların üstlenilmesi, güzel arkadaşlık ve Allah Teala'ya itaatte yardımlaşma üzerine kurulu huzur (sekîne), sevgi ve merhamet ilişkisidir. Nitekim şeriat, evliliğin karı-koca arasındaki ortak bir nimet olduğunu ve bu nimetin korunmasının ise evlilik akdini zulümden, düşmanlıktan ve kötü geçimden muhafaza etmekle mümkün olacağını beyan etmiştir.

Erkeğin eşine karşı sorumluluğu: Allah, erkeğe ailesine bakma sorumluluğunu yüklemiş ve ona nafaka, barınma, giyecek, koruma ve yaşamın diğer tüm yönleriyle bağlantılı görevler vermiştir; ancak bu sorumluluk ona, zorbalık yapma, aşağılama veya zulmetme izni vermez; aksine bu, bir teklif, bakım ve muhasebe etme sorumluluğudur. Çünkü Allah’ın erkeğe verdiği derece, düşmanlığa açık bir yetki değildir; aksine daha büyük bir sorumluluk ve daha ağır bir yükümlülüktür; bu nedenle Allah, erkeğin aileye karşı üstlendiği görevi, nafaka, bakım ve iyi geçinme ile birleştirmiştir.

Bu gözetimin gereği olarak kocanın iyi arkadaşlığa özen göstermesi, eşine iyilikle muamelede bulunması, eşindeki hoşlanmadığı şeylere karşı sabırlı olması ve her anlaşmazlığı husumet, (yatağı) terk etme-küsme veya boşanma sebebi hâline getirmemesi gerekir. Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَعَاشِرُوهُنَّ بِالْمَعْرُوفِ فَإِنْ كَرِهْتُمُوهُنَّ فَعَسَى أَنْ تَكْرَهُوا شَيْئاً وَيَجْعَلَ اللَّهُ فِيهِ خَيْراً كَثِيراًOnlarla (eşlerinizle) iyi geçinin. Onlardan hoşlanmazsanız da sabredin. Olabilir ki bir şey hoşunuza gitmez de, bakarsınız Allah onda sizin için pek çok hayırlar takdir etmiştir.” [Nisa 19] Nitekim bir erkek belki de eşinin bir huyundan yahut bir alışkanlığından hoşlanmayabilir; fakat onda sevip razı olacağı başka güzel hasletler bulabilir; bu yüzden tek bir kusur, erkeği eşinden tamamen nefret etmeye veya ona kötü muamelede bulunmaya sevk etmemelidir.

Zulüm, nafaka zulmünden daha geniştir: (Kadın) eşe yapılan zulüm, her ne kadar ihlal edilmesi caiz olmayan vacip haklar olsalar da nafakayı engellemek veya yiyecek, giyecek ve barınma konusunda kusur göstermekle sınırlı değildir. Zira zulüm, kasıtlı ihmal, soğuk davranma, aşağılama, hor görme ve eşe (kadın) değersiz olduğunu ya da istenmeyen bir yük olduğunu hissettirme gibi aynı şekilde duygular ve hislerde de olabilir.

Erkek nafakayı sağlıyor olabilir; ancak güzel sözden mahrum bırakarak, onu sürekli inciterek, dışlanmış hissettirerek veya kadının kendisine olan ihtiyacını onun üzerinde baskı kurmak için bir araç olarak kullanarak da eşine zulmedebilir. İyi geçim, sadece maddi yükümlülüklerin yerine getirilmesiyle gerçekleşmez; bilakis bunların yerine getirilme biçimini, yumuşak sözlü olmayı, gönlü hoş tutmayı, sevinç vermeyi ve duyguları gözetmeyi de kapsamaktadır. Şeriat, iyiliğin (marufun), görevi güzel bir şekilde yerine getirmek olduğuna, onu hakaret, başa kakma ve eziyet içeren bir şekilde yapmanın ise iyilik olmadığına karar vermiştir.

Ayrıca kocanın, geçici bir anlaşmazlık ya da karakter farklılığı nedeniyle karısını duygusal olarak kasten terk etmesi, uzun süreli sessizlikle cezalandırması ya da ondan şefkati, yakınlığı ve sevgiyi esirgemesi de bir zulümdür. Bir Müslümanın Müslüman kardeşini üç günden fazla terk etmesi (küsmesi) caiz değilse, o halde bir Müslümanın, nüşûz (kocaya karşı itaatsizlik) hususları altına girmeyen mizaç meseleleri nedeniyle eşini terk etmesine ne demeli! Nitekim şeriatın tanımladığı şekliyle evlilik; bedenlerin kaynaşması, duyguların harmanlanması, düşüncelerin paylaşılması ve ruhların birbiriyle ünsiyet (dostluk ve huzur) bulmasıdır; bu nedenle evlilik hayatının duygusal yönüne zarar vermek, Allah’ın evliliğin maksatlarından biri olarak belirlediği sekineti-huzuru bozabilir.

Küçük meseleleri önemsememek: Eşler; her küçük alışkanlığı yahut her fikir ayrılığını cezalandırılmayı gerektiren bir savaşa dönüştürürse evlilik hayatı düzgün gitmez. Çünkü insanlar karakterleri, eğilimleri, ifade biçimleri ve ev işlerine ve hayata bakış açıları bakımından birbirlerinden farklıdırlar. Durum, şerî hükme aykırı bir davranış ya da sabit bir hakka saldırı içermediği sürece, karakter farklılıkları zulüm, aşağılama ya da kötü muameleyi haklı çıkarmaz.

Nitekim İslam, bir müminin hoşuna gitmeyen tek bir huy yüzünden eşine kin/nefret beslememesini; aksine onun bütün özelliklerini bir bütün olarak değerlendirip iyilikleri hatırına kötülüklerini bağışlamasını ve sevdiği yönleri için hoşlanmadığı kusurlarını görmezden gelmesini öğütlemiştir. Bu, evlilikteki merhametin en büyük kapılarından biridir; zira kusursuz bir insan olmadığı gibi hiçbir ilişki, sabır ve tahammül gerektiren bir durumdan yoksun değildir.

Eşler, küçük meseleleri önemsememeli ve şeytanın sıradan bir anlaşmazlığı sürekli bir husumete dönüştürmesine izin vermemelidirler. Çünkü çatışmaların birçok nedeni, alışkanlıklardaki, ev işlerinin düzenlenmesindeki, konuşma tarzındaki, dışarı çıkma ve ziyaret etme sıklığındaki ya da bazı şeyleri diğerlerine tercih etmedeki farklılıklardan ibarettir. Bunların hepsi, tehdit, ceza ve zarar vermeyle değil, sakin bir diyalog, nazik bir talep ve karşılıklı tavizle tedavi edilmelidir.

Nüşûz (itaatsizlik); kocanın her arzusuna karşı gelmek olmadığı gibi, görüşlerde, mizaçta veya toplumsal alışkanlıklarda yaşanan her farklılık da değildir. Aslında nüşûz, şerî hükümlere ve sabit evlilik haklarına muhalefet etmekle ilgilidir; dolayısıyla kocanın kişisel örflerini, ailesinin geleneklerini veya kendi zevkini karısı için bağlayıcı kurallar haline getirip, karısını bunlara muhalefet ettiği için cezalandırması caiz değildir.

Tedavi edilen nüşûz, (kadın) eşin sadece farklı bir mizaca sahip olması, erkeğin evinde alışık olduğu şeylere uymaması veya onun her kişisel arzusuna icabet etmemesi değildir. Zira gelenekleri, görenekleri ve zevkleri şerî hükümlere dönüştürmek ve bunları eşe boyun eğdirme ve aşağılama aracı olarak kullanmak, caiz olmayan bir zulümdür.

Sırf ihtilaf olduğu için ceza verilmez: Evlilik ilişkisinde asıl olan sevgi, şefkat ve iyi geçinmek olup ceza değildir. Bu nedenle bir erkeğin karısını, kendisiyle tartıştığı, kendi görüşüne muhalefet ettiği, kendi alışkanlıklarına uymadığı, şer'an vacip olmayan bir konuda ihmalkâr davrandığı ya da karakterinin kendi karakterinden farklı olduğu için cezalandırması caiz değildir.

Şeriat, öğüt verme, terk etme (küsme veya yatağı terk etme) ve nüşûzun tedavisiyle bağlantılı hususların ancak geçerli bir şerî sebebin bulunması hâlinde söz konusu olacağını; kişisel öfke, duygusal incinme veya üstünlük taslama hissi nedeniyle olmayacağını açıklamıştır. Hatta bir nüşûz olsa bile gaye, düzeltmek ve hak olana geri dönmek olmalıdır; yoksa intikam almak, öç almak ya da eziyet etmek olmamalıdır. Ayrıca anlaşmazlıkların tedavisinin, Allah’ı anmak, diyalog ve uzlaşma ile başlaması gerekir; dolayısıyla koca, ihtiyaç olmadıkça başka bir aşamaya geçmemeli, şeriatın sınırlarına riayet etmeli ve zulümden uzak durmalıdır.

Eşin, her konuda karısını susturmak, onun duygularını ifade etmesini engellemek ya da dünyevi meselelerde kendi görüşünü dayatmak için gözetme (kavvame) hakkını kullanması hatadır. Çünkü kavvame, bakım ve sorumluluktur; (kadın) eşin şahsiyetini ortadan kaldırmak ya da onun akıl ve duygularına el koymak değildir. Zira (kadın) eş, yuvanın inşasında bir ortak olup, onur, saygı ve güzel dinlenilme hakkına sahiptir.

Sabır ve ıslah: İslam, eşlerden birinin diğerinden hoşlanmadığı şeylere karşı sabırlı olmayı teşvik etmiştir; zira sabır, ailenin bir arada kalmasının ve aile içindeki hayrın devam etmesinin bir nedeni olabilir. Sabır, mazlumun kesinleşmiş zulüm karşısında susması veya düşmanlığa razı olması anlamına gelmemektedir; bilakis insanın her eksikliği veya hoş olmayan her şeyi yıkım için bir sebep hâline getirmemesi ve ıslah mümkün olduğu sürece ıslah etmeye çalışması anlamına gelmektedir.

Anlaşmazlık şiddetlendiğinde, eşlerin boşanmanın son çıkış yolu olduğunu, günlük bir tehdit aracı olmadığını hatırlamaları gerekir. Bu aşamaya gelmeden önce nasihat, diyalog, uzlaşma, hikmet sahibi kimselerden yardım alma ve soğukluk ile nüşûzun nedenlerini anlamaya çalışma yoluyla çözüm aranmalıdır. Allah, eşler arasındaki uzlaşmayı, yıkımdan önce gelen bir yol kılmıştır; çünkü evlilikten maksat huzur, ailenin korunması ve çocukların bakımıdır.

Son olarak erkek ile eşi arasındaki ilişki, sevgi ve merhamete dayalı bir anlaşmadır; bu anlaşma, her birinin diğerinin haklarını iyilikle yerine getirmesine yol açması gerekir. Erkek, karısına karşı sorumludur; bu sorumluluk, nafaka, koruma ve bakımın yanı sıra şefkat, saygı ve onun duygularını gözetmeyi de gerektirir; bu nedenle karısına mal, beden, haysiyet veya duygular açısından zulmetmesi caiz değildir.

Kocanın, sırf karakterlerin, alışkanlıkların, geleneklerin veya görüşlerin farklı olması nedeniyle eşini cezalandırması caiz değildir; aksine tedavi ancak şerî bir hükme veya sabit bir hakka aykırılık teşkil eden gerçek bir nüşûz olduğunda, ıslahı sağlayıp zulmü önleyecek ölçüde olmalıdır. Küçük meselelere gelince; bunları affetmek, görmezden gelmek, karakter farklılıklarını kabul etmek ve iyilikte yarışmak; evet bunlar, sevgi ve merhametin devam etmesinin ve yuvanın parçalanma ve yıkılma nedenlerinden güvende olmasının sebeplerindendir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Bilal Muhacir – Pakistan

Devamını oku...

Para, Enflasyon ve Borç, Dünya Ekonomisini Tehdit Eder Hale mi Geldiler?

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Para, Enflasyon ve Borç, Dünya Ekonomisini Tehdit Eder Hale mi Geldiler?

Dünya ekonomisinin karşı karşıya olduğu tehlike artık ani bir finansal kriz, tek bir bankanın çöküşü ya da belirli bir emtia fiyatındaki geçici bir artıştan ibaret değil; daha derin ve karmaşık bir hal almıştır: Para, borç ve enflasyonun birbiriyle o kadar iç içe geçtiği bir finansal sistem ki, bunlardan birini diğer ikisini etkilemeden ele almak zorlaşmıştır. Para, ekonominin işleyişinin temelini oluşturan araçtır; borç, yatırım ve harcamaların finansmanında en önemli araçlardan biridir; enflasyon ise para ile mal ve hizmetler arasındaki dengesizliğin en önemli göstergelerinden biridir. Ancak bu araçlar, sınırsız bir şekilde genişlediğinde veya reel ekonomiden koptuğunda, büyümenin araçlarından istikrarsızlığın kaynaklarına dönüşebilir.

Güncel uluslararası kanıtlar, artık bu risklerin teorik olmadığını teyit etmektedir. Zira Uluslararası Para Fonu’nun Nisan 2026’da yayınlanan mali gözetim raporuna göre, küresel kamu borcu 2025 yılında gayri safi yurtiçi hasılanın yaklaşık %93,9’una yükselmiş olup, mevcut eğilimlerin devam etmesi halinde 2029 yılına kadar küresel gayri safi yurtiçi hasılanın %100’üne ulaşması beklenmektedir.

Aynı zamanda Uluslararası Ödemeler Bankası (BIS), 2026 yılına ait yıllık ekonomi raporunda, banka dışı finansal kuruluşların rolünün genişlemesiyle eş zamanlı olarak kamu borcunun İkinci Dünya Savaşı sonrası en yüksek seviyelere yaklaşacak düzeylere çıkmasının, mali sürdürülebilirlik ile finansal istikrar arasında, şokların yayılmasını daha hızlı ve daha kapsamlı hale getirebilecek yeni bir ilişki yaratabileceği konusunda uyarıda bulunmuştur.

Birincisi: Paranın, bir değişim aracından, serveti yeniden dağıtmaya muktedir olan bir güce dönüşmesi

En basit tanımıyla para, bir değişim aracı, bir değer ölçü birimi ve bir değer saklama aracıdır. Paranın varlığı her modern ekonomi için bir zorunluluktur; zira para olmadan mal ve hizmetlerin değişim süreci son derece karmaşık bir hale gelir.

Ancak modern para, eski emtia parası mefhumundan kökten farklıdır. Zira günümüzde dolaşımda olan paranın çoğu altın ya da gümüş değildir, aksine zorunlu kağıt paralardır; yani rejimler tarafından basılan ve yükümlülüklerin yerine getirilmesinde ana bir araç olarak yasal geçerliliğe sahip olan, ancak altın ya da gümüşle değiştirilemeyen ve bu madenlerden (altın ve gümüş) oluşan bir rezervle desteklenmeyen kağıtlardır. Ayrıca modern paralar, "banknotları" ve büyük ölçüde banka kredisi işlemleri yoluyla oluşturulan banka parasını (kaydi parayı) da kapsamaktadır. İşte burada temel bir mesele ortaya çıkmaktadır: Paranın büyümesi, reel ekonominin mal ve hizmet üretme kapasitesini ne zaman aşar?

Eğer nakit satın alma gücü hızla artarken üretim sınırlı kalırsa para, sınırlı miktardaki mal ve hizmetlerin peşinden koşmaya başlayabilir, böylece fiyatlar üzerinde baskılar ortaya çıkabilir. Bu nedenle enflasyon sadece "para basma" ibaresine indirgenmemelidir; zira enflasyon, enerji ve gıda şoklarından, tedarik zinciri aksamalarından, para biriminin değer kaybından, talep artışından, iş gücü piyasasındaki dengesizliklerden ve diğer faktörlerden de kaynaklanabilir. Ancak tehlike, parasal ve kredi genişlemenin sürekli bir hale gelip verimlilik artışından koptuğunda başlar.

İkincisi: Enflasyon, vergi kanunlarında görülmeyen bir vergidir

Enflasyon, genel fiyat düzeyinde yaşanan geniş çaplı ve sürekli bir artış, dolayısıyla paranın satın alma gücündeki bir düşüştür. Bu da enflasyonun etkisinin, sadece mağazalardaki fiyat artışlarıyla sınırlı kalmadığı, aynı zamanda toplum içinde serveti yeniden dağıttığı anlamına gelmektedir. Servetinin büyük bir kısmını nakit olarak veya düşük getirili varlıklarda tutan bir kişi, satın alma gücünün bir kısmını kaybedebilirken; bazı reel varlıklara sahip kişi ise, bu varlıkların nominal değerindeki artıştan faydalanabilir. İşte burada enflasyonun en tehlikeli etkilerinden biri olan paraya olan güvenin aşınması ortaya çıkmaktadır. Bireyler ve şirketler, para biriminin giderek daha fazla değer kaybedeceğini düşündüklerinde davranışlarını değiştirmeye başlarlar; yani nakit para tutmak yerine gayrimenkul, altın, döviz, hisse senedi veya emtia satın almaya çalışırlar. Ama bizzat bu davranışlar, para birimi ve fiyatlar üzerindeki baskıyı artıran bir faktöre dönüşebilir.

En tehlikeli olan ise enflasyonun; fiyatların yükselmesi, ücret taleplerinin artması, üretim maliyetlerinin artması, fiyatların yeniden yükselmesi, enflasyon beklentilerinin artması, daha fazla savunma amaçlı davranışlar ve daha fazla fiyat baskısı gibi tekrarlayan bir döngüye dönüşmesidir.

Bu nedenle, büyük merkez bankaları fiyat istikrarını para politikasının temel bir hedefi haline getirmişlerdir.

Uluslararası Ödemeler Bankası, 2026 yılı raporunda, enflasyonun geri dönmesi ve devam etmesi risklerine karşı uyarıda bulunarak, özellikle ekonomiler, kısıtlı bir mali alana sahip olarak krizlere girdiklerinde, büyük arz şoklarının para politikası görevini çok daha zorlaştırabileceğine dikkat çekmiştir.

Üçüncüsü: Borçlanma, büyümenin bir aracı olmaktan çıkıp hayatta kalmanın bir mekanizmasına dönüştüğünde

Borç kendi başına bir sorun değildir. Zira modern ekonominin krediden vazgeçmesi mümkün değildir. Nitekim bir fabrika kurmak için kredi alan bir şirket, bu kredi sayesinde yeni üretim ve kârlar elde edebilir. Bir elektrik şebekesi veya liman ya da yol inşa etmek için kredi alan bir devlet de üretim kapasitesini artırabilir ve gelecekte gelirler elde edebilir.

Sorun, borçların üretken yatırımlar yerine tekrarlayan bütçe açığını ve cari tüketimi finanse etmek için kullanılması durumunda ortaya çıkmaktadır. İşte o zaman şu tehlikeli denklem başlar: mali açık, borçlanma, daha büyük borç, daha yüksek faiz, daha büyük açık ve yeni borçlanma.

Böylece borç, bir araç olmaktan çıkıp kapalı bir döngüye dönüşür. Bu sadece teorik bir varsayım değildir; zira Uluslararası Para Fonu (IMF), Nisan 2026’da, küresel kamu borcunun 2025 yılında GSYİH’nın yaklaşık %94’üne ulaştığını ve 2029 yılına kadar da %100’e ulaşabileceğini açıklamıştır. Ayrıca faiz yüklerinin artmasının yanı sıra toplumsal ihtiyaçlar, savunma ve stratejik bağımsızlık ihtiyaçları için yapılan harcamaların da kamu bütçeleri üzerindeki baskıyı artırdığını belirtmiştir.

Daha da önemlisi, bu sorun sadece zayıf ülkelerle sınırlı değildir; zira Uluslararası Para Fonu (IMF), borç birikimine büyük ölçüde büyük ekonomilerin öncülük ettiğine işaret etmiştir.

Dördüncüsü: Borç, neden küresel bir tehdit haline gelmiştir?

Çünkü kamu borcu artık bir iç mesele değildir. Zira bir ülkenin ihraç ettiği devlet tahvilleri; diğer ülkelerdeki bankaların, emeklilik fonlarının, sigorta şirketlerinin, yabancı yatırımcıların, serbest fonların (hedge fund) ve finans kuruluşlarının portföylerinde yer alabilir. Dolayısıyla büyük bir ülkedeki borç krizi, küresel finans sistemine de sıçrayabilir. İşte faiz fiyatlarının yükselmesinin tehlikesi de burada yatmaktadır. Zira borçlanma maliyeti yükselirse, büyük bir borcu olan ülke daha fazla faiz ödemek zorunda kalacaktır. Eğer borcunun büyük bir kısmını sürekli olarak yeniden finanse etmek zorunda kalırsa, yeni faiz, bütçe üzerinde giderek artan bir yük haline gelebilir. Böylece elimizde kalan şudur: Yüksek borç + yüksek faiz = daha büyük borç servisi. Ardından: Daha büyük borç servisi + sürekli açık = yeni borçlanma. Sonrasında: Yeni borçlanma = daha büyük bir borç.

Ekonomistlerin korktuğu halka işte budur.

Nitekim Uluslararası Ödemeler Bankası (BIS), 2026 yılı raporunda, kamu borcunun artması ve devlet tahvili piyasalarının yapısının değişmesinin, tahvillerin yeniden fiyatlandırılmasını daha sert bir hale getirebileceği ve şokların da finansman piyasalar üzerinden, sınırlar ötesine, bankalar ile banka dışı finansal kuruluşlar arasına hızla intikal edebileceği uyarısında bulunmuştur.

Beşincisi: En tehlikeli kriz, borç, para ve enflasyon bir araya geldiğinde başlar

İşte burada sorunun özüne geliyoruz. Bütçe açığı yüksek ve borcu giderek artan bir ülke düşünün; onun önünde üç temel seçenek vardır: Harcamaları kısmak, vergileri artırmak, borçlanmak ve açığı finanse etmeye devam etmek.

Ancak borçlanmaya devam ederse, borcun boyutu da yükselir. Eğer borç servisi ağırlaşırsa, borçlanma maliyetini düşük tutmak için siyasi ve ekonomik baskılar ortaya çıkar. Belirli ortamlarda, parasal ve mali genişleme enflasyonist baskıların artmasına yol açabilir. Böylece şu döngü oluşur: Mali açık, borç, artan borç servisi, para politikası üzerindeki baskılar, enflasyon riskleri, artan enflasyon beklentileri, yükselen faiz oranları ve borç servisinin daha da artması.

Bu döngü her ülke için kaçınılmaz değildir; ancak borç yüksek, büyüme zayıf ve ekonomi politikalarına olan güven düşük olduğunda çok daha tehlikeli bir hale gelir. Bu nedenle Uluslararası Ödemeler Bankası, kamu borcunun artmasının merkez bankalarının görevini daha da zorlaştırabileceği konusunda uyarıda bulunmuştur; zira para politikası, enflasyon, tahvil piyasaları ve finansal istikrar ile aynı anda başa çıkmak zorunda kalmaktadır.

Dolayısıyla istikrarlı bir ekonomi, borçtan hali olan bir ekonomi olmadığı gibi en fazla paraya sahip olan bir ekonomi de değildir; ancak istikrarlı ekonomi, para, borç ve kredinin, üretimin yerini almak yerine üretimin hizmetinde olan bir ekonomidir.

Altıncısı: Kriz için köklü bir çözüme doğru

Gerçek çözüm işte buradan başlamaktadır; yani faizin geri dönülmez bir şekilde tamamen ortadan kaldırılması, paraya olan güvenin yeniden tesis edilmesi, borca disiplinin geri getirilmesi, finansal ekonominin yeniden reel ekonomiye hizmet etmesinin sağlanması ve altın ile gümüşün ya bizzat para birimi olarak ya da iki madeni temsil eden banknotlar veya bu iki madenin belli oranı temsil eden belge şeklinde geri dönmesidir. Bu açıdan bakıldığında gelecek olan Hilafet Devleti dışında hiç kimse bu adımı atamayacaktır; çünkü altın ve gümüşle muamele etmek, yerine getirilmesi vacip olan şerî bir hüküm olması sebebiyle kaçınılmaz bir zorunluluktur; ayrıca (faiz, tekelcilik (ihtikar), garar (belirsiz satış)ve benzerleri gibi) kapitalist sistemin pek çok aracı da şer'an haram kılınmıştır.

Buna göre Hilafet Devleti'nin kurulması için çalışmak gerekir; çünkü bu devletin kurulması, kurulana kadar her Müslümanın omuzlarındaki şerî bir vaciptir; zira bu devlet, ümmeti bu karanlıklardan İslam’ın adaletine ve nuruna kavuşturacaktır.

Ey Müslümanlar; İslam’ı tam olarak uygulamamız ve yaşam tarzımızı ona göre şekillendirmemiz gerekir; çünkü bizler, İslam’ı uygulamakla yükümlüyüz ve ancak İslam hayatımızın temeli olursa zimmetimizden kurtulabiliriz.

Allahu Teala şöyle buyurmuştur: اَوَلَا يَرَوْنَ اَنَّهُمْ يُفْتَنُونَ ف۪ي كُلِّ عَامٍ مَرَّةً اَوْ مَرَّتَيْنِ ثُمَّ لَا يَتُوبُونَ وَلَا هُمْ يَذَّكَّرُونَ “Onlar, her yıl bir veya iki kez (çeşitli belâlarla) imtihan edildiklerini görmüyorlar mı? Sonra da ne tevbe ediyorlar ne de ibret alıyorlar.” [Tevbe 126]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Nebil Abdulkerim

Devamını oku...

İşgalcinin Nazarında, Toprak Sahipleri Üzerinde Kaldıkları Sürece Toprağın Ele Geçirilmesi Tamamlanmış Olmaz

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

İşgalcinin Nazarında, Toprak Sahipleri Üzerinde Kaldıkları Sürece Toprağın Ele Geçirilmesi Tamamlanmış Olmaz

Haber:

Netanyahu: Gazze’nin %60’ını kontrol ediyoruz… Katz ise Filistinlileri Gazze Şeridi’nden çıkarma planlarını açıkladı (El Cezire Net)

Yorum:

Bugün yaşananlar, Gazze için arzulanan projenin doğasının açık bir ilandır. İşgal, Gazze Şeridi’nde daha fazla toprak üzerinde kontrol kurmaktan bahsederken, aynı zamanda halkını oradan çıkarmaya yönelik planlardan da söz etmektedir; dolayısıyla meselenin, toprak üzerinde kontrol sağlamak için stratejik bir plan olduğunu anlamamız gerekmektedir.

Tüm bu kan ve yıkıma rağmen, hâlâ Filistinliden topraklarından ayrılmasını ve onu gasp edenlere bırakmasını mı istiyor? Sanki sorun işgal, abluka, katliam ya da evlerin ve hastanelerin yıkılması değil de, bizzat toprağın asıl sahiplerinin varlığıymış gibi!

İnsan bombardıman, açlık ve korku altında evini terk etmeye mecbur bırakıldığında ve sahip olduğu her şey yok edildikten sonra kendisine, başka bir yerde başka bir gelecek aramalısın denildiğinde ve önündeki tüm ufuklar kapatılarak gitmek hayatta kalmanın tek yolu haline getirilip, sonra da onun kendisinin ayrılmayı seçtiği söyleniyorsa bu, gerçeği çarpıtmaktır.

1948’de evinin anahtarını yanına alanlardan, bugün sürgünde doğanlara kadar herkes bu sözleri, geçmişe uzanan bir anıyla dinliyor; yani geri dönme umuduyla kapılarını kapatan evlerin, yokluğunun uzun sürmeyeceğini zannederek halkının çıktığı köylerin ve onlarla birlikte ev sahiplerinin taşıdığı anahtarların anısıyla dinliyor; çünkü hiç kimse bu sığınma yolculuğunun sürgünde geçen koskoca bir ömre dönüşeceğini hayal bile edemezdi. Nitekim 1948 Nekbe'sinde de 700 binden fazla Filistinli tehcir edilmiş veya evinden ayrılmak zorunda bırakılmıştı. Güvenilir tahminler bu sayının 726 bin civarında olduğuna işaret ederken, BM Yakın Doğu'daki Filistinli Mültecilere Yardım ve Bayındırlık Ajansı (UNRWA) faaliyetlerine başladığında yaklaşık 750 bin Filistinli mültecinin ihtiyaçlarıyla ilgileniyordu ve hikâye 1948 yılında sona ermemiştir. Zira 1967 yılında Filistin halkı yeni bir sürgün dalgasına tanık olmuştur; nitekim tahminler, yaklaşık 300 bin Filistinlinin, Batı Şeria ve Gazze Şeridi’ndeki evlerini terk ederek başka bölgelere ya da ülke sınırları dışına gitmek zorunda kaldığına işaret etmektedir.

En acı olan ise, bunların yaklaşık 120 bininin, aslında 1948 yılında yerlerinden edilmiş Filistinlilerin olmalarıydı. O zamandan beri işgal, sürgün dalgalarını hiç durdurmamıştır; zira 1967’den sonra da, evlerin yıkılması, tahliye, toprakların müsadere edilmesi, ikametlerinin iptal edilmesi, yerleşim yerlerinin kurulması ve Filistinlileri evlerini, topraklarını veya yerleşim yerlerini kaybetmeye zorlayan diğer politikalar gibi başka türden tecrit ve yerinden edilme süreçleri devam etmiştir. Bu nedenle bugün bir Filistinli, kendisine “Gazze’den çık” diyen birini duyduğunda, bütün bir tarihin yankısını işittiği gibi bir gün yakında geri döneceğiz diyen, ama bir daha geri dönmeyen dedesinin sesini de işitmektedir!

Gazze, ilk evlerinden koparılan birçok kişinin sığındığı bir yerdir. Şimdi ise onlardan bir kez daha oradan ayrılmaları istenmektedir. Peki Nereye? Ve ne zamana kadar?

Filistin iki tarafın üzerinde rekabet ettiği bir toprak parçası olmadı gibi Gazze de, halkı boşaltılıp yeniden yatırıma açılacak bir gayrimenkul değildir; ayrıca üzerinde yaşayan, evlatlarını toprağına gömen ve kendilerine dayatılan tüm ölüm ve yıkıma rağmen ona sımsıkı sarılan asıl sahipleri hakkında konuşmadan önce, ekonomik veya turistik geleceği üzerine konuşulabilecek bir arazi hiç değildir. Sorun, Filistinlilerin Gazze’deki varlığında değildir, aksine sorun, Filistinlilerin nerede, nasıl yaşayacaklarını, ne zaman kalacaklarını ve ne zaman ayrılacaklarını belirlemek isteyen işgalin varlığındadır!

Öyleyse mesele, açıklandığı gibi hiçbir zaman ateşkes, yeniden inşa ya da insani koşulların iyileştirilmesi olmamıştır; aksine mesele, toprakların ele geçirilmesi ve sakinlerinin yerinden edilmesi olmuştur; sanki buranın geleceği hakkında karar verenler, üzerinde yaşayan, direnip ayrılmayı reddedenler değil de, burayı yok edenlermiş gibi!

En ilginç olan ise herkesin şu soruya odaklanmasıdır; Filistinliler nereye gidecek? Oysa asıl soru şu olmalıdır: Neden gitmeleri gerekiyor ki?!

Neden saldırgandan saldırmayı durdurması istenmiyor da, kurbanın başka bir yer araması isteniyor? Neden Filistinlilerin kendi topraklarında kalması bir sorun haline gelirken, işgal ise sorunun kaynağı olarak görülmüyor? Peki neden Müslüman ülkelerinden, bu halkı yerinden edilmekten koruyacak araçlar aramaları yerine, bütün bir halkı barındıracak yerler aramaları isteniyor?

Bugün Gazze’nin, halkının boşaltılmasına değil, aksine ona yapılan saldırının sona erdirilmesine ihtiyacı vardır. Yeni kamplara ya da yeni ülkelere ihtiyacı yoktur; aksine topraklarını ve halkını koruma, onurunu muhafaza etme ve işgali kökünden söküp atma gücünü yeniden kazanmış bir ümmete ihtiyacı vardır; bunun dışındaki her şey, kağıt üzerindeki çözümlerden başka bir şey değildir.

Allahu Teala şöyle buyurmuştur: الَّذِينَ أُخْرِجُوا مِن دِيَارِهِم بِغَيْرِ حَقٍّ إِلَّا أَن يَقُولُوا رَبُّنَا اللَّهُ وَلَوْلَا دَفْعُ اللَّهِ النَّاسَ بَعْضَهُم بِبَعْضٍ لَّهُدِّمَتْ صَوَامِعُ وَبِيَعٌ وَصَلَوَاتٌ وَمَسَاجِدُ يُذْكَرُ فِيهَا اسْمُ اللَّهِ كَثِيراً وَلَيَنصُرَنَّ اللَّهُ مَن يَنصُرُهُ إِنَّ اللَّهَ لَقَوِيٌّ عَزِيزٌ “Onlar, başka değil, sırf «Rabbimiz Allah'tır» dedikleri için haksız yere yurtlarından çıkarılmış kimselerdir. Eğer Allah, bir kısım insanları (kötülüklerini) diğer bir kısmı ile defedip önlemeseydi, mutlak surette, içlerinde Allah'ın ismi bol bol anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescidler yıkılır giderdi. Şüphesiz ki Allah, kendi dinine yardım edene mutlaka yardım eder. Şüphesiz ki Allah, çok kuvvetlidir, mutlak güç sahibidir.” [Hac 40]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Menal Ümmü Ubeyde

Devamını oku...

Rusya, Küresel Bir Güçten Bölgesel Bir Güce Dönüştü

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

Rusya, Küresel Bir Güçten Bölgesel Bir Güce Dönüştü

Haber:

ABD’nin eski Ukrayna Özel Temsilcisi Keith Kellogg, Rusya Devlet Başkanı Putin’in, ABD Başkanı Trump’ın Kiev’den Ukrayna güçlerini Donbas’tan çekmesi talebini desteklemesini umduğunu, ancak Alaska Zirvesi sırasında bu konuda Cumhurbaşkanı Zelenskiy üzerinde herhangi bir baskı uygulamayacağının ortaya çıktığını belirtti.

Kellogg şunları açıkladı: "Rusya, Ukrayna olmadan küresel bir güçten bölgesel bir güce dönüştü; uğradığı kayıplarla birlikte artık bölgesel seviyeye bile zor ulaşıyor. Örneğin Çin ile olan ilişkilerini bir bakın. Rusya bu ilişkide ikincil bir ortak olup ana ortak değildir ve aralarında eşit düzeyde hiçbir ilişki yoktur. (Kaynaklar)

Yorum:

Rusya'nın Ukrayna'yı işgali dört buçuk yıldan fazla bir süredir devam ediyor ve son bir buçuk yıl boyunca savaşın sona erdirilmesi gerektiğine dair yoğun görüşmeler yapılmasına rağmen, bu durumda herhangi bir değişiklik olmadı ve görünen o ki yakın gelecekte de herhangi bir değişiklik beklenmiyor.

Ukrayna Cumhurbaşkanı Ofisi Başkanı Kirilo Budanov, Ukrayna'nın şu anda Rusya ile savaşı durdurmaktan aciz olduğunu açıkladı. Budanov, bir bağış toplama canlı yayını sırasında şunları söyledi: “Bizim bunu istemediğimizden dolayı değil, şu anda bu gerçekçi bir şey olmadığı için.” Savaşın 2026-2027 kışında sona ermeyeceğini açıkladı. Ayrıca Ukrayna'nın Rusya ile uzun menzilli saldırıların karşılıklı olarak durdurulmasına yönelik anlaşmalara ulaşmaya çalıştığı, ancak bu girişimin başarıya ulaşmadığı eklemesinde de bulundu.

Çoğu zaman savaşın durdurulmasının imkânsızlığı, çatışmanın iki tarafı olan Ukrayna ve Rusya'nın tutumlarındaki uyuşmazlığa bağlanmaktadır.

Aslında Ukrayna; Donbas'ın kontrolü altında bulunan kısımlarından çekilmeyi, Kırım da dahil olmak üzere işgal altındaki toprakların yasal olarak Rusya'nın parçası sayılmasını tanımayı ve NATO'ya katılmayacağına dair garanti vermeyi reddetmektedir; aynı zamanda Rusya'dan tazminat talep etmekte ve herhangi bir ön şart olmaksızın ateşkes sağlanmasında ısrar etmektedir.

Minsk Anlaşmaları’nın acı deneyiminden ders çıkaran Rusya ise -ki bu anlaşmaların hedefi, kendi bakış açısına göre Ukrayna’ya savaşa hazırlanmak için zaman kazandırmaktan ibaretti- Ukrayna ve uluslararası ortaklarından, sırf savaşı dondurmak yerine, Kırım Yarımadası ve Doğu Ukrayna üzerindeki kontrolünün uluslararası düzeyde tanınmasını talep etmektedir.

Bununla birlikte, Rusya-Ukrayna krizinin ana aktörü, bu çatışmanın sürmesinden istifade eden Amerika’dır. Trump’ın Beyaz Saray’daki ikinci görev dönemi boyunca ABD, bu savaşın mali yükünü Avrupa’ya ve NATO’daki diğer müttefiklerine aktarmıştır; Rus işgalini durdurmak için çatışmanın tarafları üzerinde herhangi bir fiili etki uygulamamıştır. Geçtiğimiz yıl boyunca, 24 Ağustos 2026 Pazartesi günü, BM Güvenlik Konseyi’nin Ukrayna’daki durumu görüşmek üzere acil bir toplantı düzenlediğinde tanık olduğumuz gibi, Amerika’dan silik ateşkes çağrılarından başka bir şey görmedik. Özellikle de Amerika Birleşik Devletleri’nin Birleşmiş Milletler Daimi Temsilci Yardımcısı Dan Negrea, Rusya ve Ukrayna’ya derhal ateşkes sağlama ve savaşı sona erdirmek için iyi niyetle müzakereler yürütme çağrısında bulunduğunda da durum aynıdır. Ukrinform haber ajansının aktardığına göre Negrea şöyle dedi: “Her iki tarafı da, sivil gemilere zarar veren veya zarar verme tehdidi oluşturan her türlü saldırıyı durdurmaya çağırıyoruz. Bu savaşın askeri bir çözümünün yokluğunun gölgesinde, masum sivillerin kanının akıtılmaya devam edilmesi anlamsızdır.”

Bununla birlikte Amerika’nın bu çatışmada ulaşmaya çalıştığı gerçek hedefler, Keith Kellogg’un da beyan ettiği üzere açıkça ortaya çıkmaktadır: Rusya’yı küresel bir güçten bölgesel bir güce dönüştürmek. Bu plan, bilhassa Rusya ile Çin arasında ekonomik, askeri ya da siyasi herhangi bir ittifakın engellenmesini de kapsamaktadır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Fazıl Hamzaev - Ukrayna

Devamını oku...

Ümmetin Meseleleri Forumuna Katılım Daveti

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti olarak biz, değerli medya mensuplarını, siyasetçileri ve kamu meselelerine ilgi duyan herkesi, bu ay düzenlenecek olan “Ümmetin Meseleleri Forumu”na katılmaya ve katkıda bulunmaya davet etmekten memnuniyet duyarız. Bu ayki forumun başlığı şöyle:

Sudan Diyaloğu, Sudan Krizinden Çıkış Yolu Olabilir mi?

Konuşmacılar:

1- Üstat Nasır Rıza, Hizb–ut Tahrir / Sudan Vilayeti Merkezi Temas Komitesi Başkanı.

2- Üstat Yakup İbrahim, Hizb-ut Tahrir üyesi.

Tarih: H. 23 Rabiu’l Evvel 1448 M. 05 Eylül 2026 Cumartesi Saat: 13.00

Yer: Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti Port Sudan Bürosu, El Azama Mahallesi, Stad Caddesi, Stadın Doğu Tarafı.

İbrâhîm Usmân [Ebu Halîl]
حزب التحرير
Hizb-ut Tahrir
Sudan Vilayeti Resmi Sözcüsü

Devamını oku...

Azerbaycan ve Özbekistan Sömürgeci Kâfirlere Hizmet Etmede Sınır Tanımıyor!

Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev, 23 ve 24 Ağustos tarihlerinde Özbekistan’a gerçekleştirdiği iki günlük ziyaretin ardından Özbek haber ajansına verdiği röportajda şunları söyledi: “İki kardeş ülke olan Azerbaycan ile Özbekistan arasındaki ilişkiler; ortak tarih, kültür, dil ve ahlaki değerlerin yanı sıra halklarımızın yüzyıllar boyunca koruduğu ve nesilden nesile aktardığı derin karşılıklı dayanışma ve sempati üzerine kuruludur... Özbekistan Cumhurbaşkanı, değerli kardeşim Şevket Mirziyoyev ile aramızdaki samimi dostluk, karşılıklı saygı ve güven, Azerbaycan-Özbek kardeşliğinin güçlendirilmesinde, iki ülke arasındaki ilişkilerin bugünkü seviyeye yükseltilmesinde ve ittifakımızın geliştirilmesinde özel bir rol oynamaktadır. Bu, son beş yıl içinde ülkeye yaptığım üçüncü, bu kardeş ülkeye genel olarak yaptığım yedinci ziyarettir. Güzel ve eşsiz Özbekistan’ı ziyaret etmekten her zaman mutluluk duyuyorum ve buraya yaptığım her ziyaret benim için özel bir önem taşıyor. Ağustos 2024’te Özbekistan’a devlet ziyareti gerçekleştirdim; Özbekistan Cumhurbaşkanı da Temmuz 2025’te Azerbaycan’a resmî bir ziyaret gerçekleştirdi. Bu ikili ziyaretler sırasında imzalanan çok sayıdaki belge, özellikle de Stratejik Ortaklığın Derinleştirilmesi Beyannamesi ve İttifak İlişkileri Antlaşması, bağımsız, güçlü ve egemen iki devletimiz arasındaki doğal ittifakı resmi olarak pekiştirmiştir. Aynı zamanda Ağustos 2023’te kurulan Devletlerarası Yüksek Konsey, Azerbaycan ve Özbekistan arasındaki stratejik ortaklık ve ittifak ilişkilerinin derinleştirilmesi için önemli bir kurumsal mekanizma haline gelmiştir. Konseyin daha önce Taşkent ve Bakü’de gerçekleştirdiği iki toplantı, ilişkilerimizin ne kadar hızlı geliştiğini, siyasi diyaloğun tutarlılığını ve iki ülkenin kendi vizyonları doğrultusunda birlikte çalışma kararlılığını göstermektedir.” (Azerbaycan Devlet Resmî Gazetesi, 27 Ağustos 2026)

Bilindiği üzere Hazar Denizi üzerinden geçen Orta Koridor, Trump Barış ve Refah Yolu (TRIPP) olarak adlandırılan, Amerikan arabuluculuğuyla inşa edilen ve Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki barış anlaşması temelinde ortaya çıkan bir koridordur. 2025 yılındaki anlaşmalara göre Amerika; Ermenistan’ın Megri bölgesinden geçen (Zengezur Koridoru) bu stratejik öneme sahip kısa yol üzerinde 99 yıllık özel işletme hakları elde etmiştir. Dolayısıyla bu koridor yalnızca bir transit güzergâhı değildir; Orta Asya’yı Rusya ve İran’ı tamamen devre dışı bırakarak Avrupa’ya bağlayan bir Amerikan kapısıdır. Böylece Washington, burada Panama Kanalı’na benzer bir kontrol bölgesi oluşturarak bölgedeki enerji kaynakları ve madenlerin akışını ele geçirmeyi hedeflemektedir. Siyasi uzmanlar, bu koridorun Güney Kafkasya’nın haritasını yeniden çizeceğini ve bölgeyi Batı’nın, daha doğrusu Amerika’nın kalıcı askerî ve ekonomik hâkimiyeti altına sokacağını belirtmektedir.

Bununla birlikte, Özbekistan’ın katılımı olmaksızın Orta Asya’nın Rusya karşısındaki tutumunu değiştirmek ve Rusya’nın nüfuzunu mümkün olduğunca sınırlamak oldukça zor görünmektedir. Bu nedenle Amerika, Mirziyoyev’i Rusya’ya karşı daha cesur bir tavır almaya teşvik etmek amacıyla Azerbaycan ile yakın ilişkilerini sürdürmesini istemektedir. Bu bağlamda Azerbaycan, özellikle Özbekistan olmak üzere herkes için açık bir örnek teşkil edebilir. Amerika ayrıca, Putin rejiminin son zamanlarda dış politikada ciddi şekilde gerileme yaşaması ve askeri gücünün yetersiz kalması sebebiyle Rusya’nın Azerbaycan’ın Rusya’ya karşı takındığı sert tutumlara aynı kararlılıkla karşılık veremeyeceğinin de farkındadır. Bu nedenle Amerika, Özbekistan’ı kendi tarafına çekmek ve Orta Asya’da Rusya’ya karşı izlediği politikalarında Özbekistan’ın kendi yanında yer almasını sağlamak amacıyla Azerbaycan ile Özbekistan arasındaki ilişkileri güçlendirmeye çalışmaktadır. Bu çerçevede, Ağustos 2023’te kurulan Devletlerarası Yüksek Konsey, Azerbaycan ile Özbekistan arasındaki stratejik ortaklık ve ittifak ilişkilerini derinleştirmek için önemli bir kurumsal mekanizma hâline gelmiştir. Azerbaycan 2024 yılında Özbekistan’a devlet ziyareti gerçekleştirmiş, Özbekistan Cumhurbaşkanı da Temmuz 2025’te Azerbaycan’a resmî ziyarette bulunmuştur. Bu iki ikili ziyaret sırasında, özellikle Stratejik Ortaklığın Derinleştirilmesi Bildirisi ve Müttefik İlişkiler Antlaşması olmak üzere çok sayıda karşılıklı belge imzalanmıştır.

Sonuç olarak, bu ikili ziyaretin arkasında Amerika bulunmaktadır. Çünkü Azerbaycan’ın tek başına Rusya’ya karşı koyması pek mümkün değildir. Dolayısıyla Amerika’nın desteğini elde etmeye çalışan Azerbaycan’ın, Özbekistan da dâhil olmak üzere Orta Asya ülkelerini Rusya’dan uzaklaştırma görevini üstlendiği görülmektedir. Bu nedenle başta Azerbaycan ve Özbekistan halkları olmak üzere bütün Orta Asya Müslümanlarının idrak etmesi gereken gerçek şudur: Aliyev’in, “İki kardeş ülke olan Azerbaycan ile Özbekistan arasındaki ilişkiler; ortak tarih, kültür, dil ve ahlaki değerlerin yanı sıra halklarımızın yüzyıllar boyunca koruduğu ve nesilden nesile aktardığı derin karşılıklı dayanışma ve sempati üzerine kuruludur...” şeklindeki sözleri, Müslüman halkların duygularının istismar edilerek Allah’ın kendilerine lütfettiği servetlerin sömürgeci kâfirlere teslim edilmesinden başka bir şey değildir.

Ey Orta Asya Müslümanları! Yöneticilerinizin Amerika’nın ve diğer sömürgeci devletlerin çıkarlarına hizmet etmesine izin vermeyin. Zira bu durum, Orta Asya halkları ağır ekonomik sıkıntılar çekerken zenginliklerinizin kâfir sömürgecilerin eline geçmesine yol açacaktır!

Kendi tahtları ve şahsi çıkarları uğruna zenginlikleriniz sömürgeci kafirlerin hizmetine sunan bu hain yöneticilerden kurtulmanın tek yolu; İslam’a yönelmek, ona boyun eğmek, İslam temelinde birleşmek ve Hilafet Devletinin gölgesi altında onu tatbik etmektir. İşte o zaman kâfirlerin Müslümanlar üzerindeki hâkimiyeti tamamen ortadan kalkacak ve Allah’ın yardımı bizimle birlikte olacaktır.

وَلَن يَجْعَلَ اللَّهُ لِلْكَافِرِينَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ سَبِيلاً “Allah, müminlerin aleyhine kâfirlere hiçbir yol vermeyecektir.” [Nisa 141]

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER