Pazartesi, 23 Recep 1447 | 2026/01/12
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Temsiliyet Vahyin Yerini Aldığında

1 Ocak 2026’da Zohran Mamdani’nin yemin töreni, tıpkı kendisinden öncekiler gibi Batı demokrasisi içinde “Müslüman temsiliyetinin” bir kilometre taşı olarak kutlanıyor. Ancak bu sembolizm ve kimlik siyasetinin ötesinde, İslam’ın siyasi doktrininin temeline dokunan çok daha ciddi bir soru bulunuyor: Bir Müslümanın yasama pozisyonunda bulunması caiz midir?

Bu tür siyasi görünürlük anları, Müslümanlar için sadece temsiliyetten ziyade ilkelere dair hayati soruları gündeme getirir. Zira İslam, amelleri popülariteye, sembolizme veya algılanan menfaate göre değil, İlahi rehberliğe göre değerlendirir. Müslümanlar olarak amellerimiz, toplumsal kabul veya siyasi faydacılığa göre değil, vahye uygunluklarına göre ölçülür. Bu değerlendirmenin merkezinde ise şu soru yatar: Yasa koyma (teşri) yetkisi kime aittir?

Demokrasi, tarafsız veya değerden bağımsız bir yönetim mekanizması değildir. Aksine demokrasi; laik bir sistemdir, egemenliğin insanlara ait olduğu ilkesine dayanır. Bu sistemde kanunlar çoğunluğun iradesine göre yapılır, değiştirilir veya yürürlükten kaldırılır. Buna karşılık İslam’a göre egemenlik (Hakimiyet) ve teşri yetkisi yalnızca Allah’a aittir. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyuruyor:

إِنِ الْحُكْمُ إِلاَّ لِلّهِ“Hüküm ancak Allah’a aittir.” [Yusuf 40]

Bu ayet, İslam’da hukukun ve otoritenin kaynağı konusunda hiçbir belirsizliğe yer bırakmaz. Yalnızca garezden, şahsi çıkardan ve hatadan münezzeh olan Allah Subhânehu ve Teâlâ, hakiki ve adil Yasa Koyucu olabilir. Buna karşılık insanlar ise; doğası gereği sınırlıdır, arzuya, baskıya, tutarsızlığa ve zulme eğilimleri sebebiyle, teşri yetkisini üstlenmeye ehil değillerdir. Dolayısıyla insanın kanun koyma iddiası temelden bâtıldır.

Bu ilkeye rağmen Müslüman politikacılar defalarca Allah’ın hükümleriyle çelişen laik ve beşerî anayasaları koruyacaklarına dair yemin etmişlerdir! Zohran Mamdani’nin Kur’an üzerine yemin ederek göreve başlaması, bu fiili sembolik veya törensel kılmaz. Bilakis bu, apaçık bir siyasi bağlılık beyanıdır. Bu yemin, İslam’ı bireysel inanç ve ibadet alanına hapsetmeyi; buna karşılık yönetim, hukuk ve kamusal hayatı beşerî teşri otoritesine teslim etmeyi kabul ettiğini ilan etmektir. Allah Subhânehu ve Teâlâ, bu tür meseleler hakkında açık ve ciddi bir uyarıda bulunmaktadır:

وَمَن لَّمْ يَحْكُم بِمَا أَنزَلَ اللهُ فَأُوْلَـئِكَ هُمُ الْكَافِرُونَ“Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler kâfirlerin ta kendileridir.” [Maide 44]

فَأُولَئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ“İşte onlar zalimlerin ta kendileridir.” [Mâide 45]

فَأُولَئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ“İşte onlar fasıkların ta kendileridir.” [Mâide 47]

Bu ayetler, Allah’ın indirdiğinden başkasıyla hükmetmenin ne tali ne de ikincil bir mesele olmadığını; iyi niyet, siyasi zorunluluk veya azınlık statüsü gibi mazeretlerle geçiştirilemeyeceğini vurgulamaktadır. Bilakis bu konu, Allah’a iman ve O’na teslimiyetle doğrudan ilgili temel bir akide meselesidir.

Laik demokratik sistemlere katılımı savunanlar sıklıkla, bu yolla “sistemi içeriden değiştirme” imkânı elde edileceğini ileri sürmektedirler. Ancak Batı’daki on yıllardır süren Müslüman siyasi katılımı, bunun tam tersini ispatlamıştır. Artan temsiliyete rağmen; Gazze, Sudan, Suriye, Doğu Türkistan, Keşmir ve diğer yerlerdeki kardeşlerimizin katledilmesi hız kesmeden devam etmektedir. Bu gerçek, demokratik entegrasyonun gerçek işlevini ifşa etmektedir: Bu bir güçlenme değil, bir eritme ve kontrol altında tutma operasyonudur. Sistem, Müslümanları kendi çarkına entegre ederek, ideolojik temellerini korurken muhalefeti etkisiz hale getirmektedir.

İslam, laik yönetime asimile olmak uğruna sembolik temsili ve taviz vermeyi savunmaz. Aksine İslam, Vahye dayalı bir liderliği emreder. Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem Kureyş meclislerinde ne bir koltuk arayışı içerisine girmiş ne de İslam öncesi hukuku (Cahiliye’yi) içeriden reforme etmeye çalışmıştır. Aksine otoriteyi bizzat İslam üzerine tesis etmek için çalışmıştır.

Ümmetin sorunu, makam sahibi Müslüman yüzlerin eksikliği değildir. Ümmetin asıl musibeti, İslami bir otoritenin yokluğudur. Müslümanlar, laik siyasi katılımın sahte vaatlerini reddedip kendilerini İslam ile yönetimi yeniden tesis etmeye adamadıkça, temsiliyet sadece bir oyalama, siyasi sadakat ise temelden yanlış bir yönelim olarak kalmaya devam edecektir.

Devamını oku...

Tulsi Gabbard’ın İslam’ı Çarpıtmasına Reddiye

Amerikan yönetimi ve küresel aygıtları, Başkan Donald Trump döneminde süreklilik arz eden politikayı daha ileri seviyelere taşımak için çarpıtma ve yanlış tanıtma yöntemlerine başvurmaya devam etmektedir. Trump’ın benimsediği bu politika, İslam’ı bir din ve bir uygarlık olarak değil, bir tehdit olarak sunmaktadır. Oysa İslam, tarih boyunca sömürücü ekonomik modellere karşı kapsamlı bir uygarlık alternatifi sunan ahlaki, toplumsal ve siyasal bir sistemdir. Batılı güçlerin savunduğu kapitalist sistem, doğal kaynakların bolluğuna ve Allah’ın bahşettiği vasıflı iş gücüne rağmen, zenginliği nüfusun sadece %1’inin elinde toplamış, Amerikan halkının önemli bir kısmı da dahil olmak üzere insanlığın büyük bir kısmını yoksullaştırmıştır. Bu geniş politika çerçevesinde, ABD Ulusal İstihbarat Direktörü Tulsi Gabbard’ın son açıklamaları, Amerikan kamuoyunu yanıltmayı amaçlayan ve dolayısıyla açıklama ve cevap gerektiren, İslam’a dair ciddi yanlış nitelendirmeler ve çarpıtmalar içermektedir. İşte bu nedenle aşağıdaki maddeler, konuşmasında dile getirdiği temel iddiaları çürütmekte ve hakikati açıklamaktadır:

Birincisi: İslam’ın Sözde Tehdit Oluşturması İddiası. Gabbard, “İslam ideolojisinin özgürlük ve güvenlik için en büyük kısa ve uzun vadeli tehditlerden birini temsil ettiğini ifade etti. Bu iddia İslam’ı temelden çarpıtmaktadır. İslam bir Akidedir ve kâinatın, insanın ve hayatın Yaratıcısı tarafından indirilmiş şamil bir hayat nizamıdır. O, kökleri adalet, merhamet ve insan onuruna dayanan bir Risalet’tir. Tarihsel olarak İslam, 13 asır boyunca İslam devleti altında toplumları yönetmiş; bu süre zarfında adaleti tesis etmiş, azınlıkları korumuş, entelektüel ve ekonomik gelişmeyi teşvik etmiştir. İslam, insanlığı kapitalizm veya sosyalizm gibi insan yapımı sistemlerin köleliğinden kurtarmış, ırk, renk veya etnik köken farkı gözetmeksizin insanlar arasında eşitliği sağlamıştır. İslam ideolojisinin insanların özgürleşmesine düşman olduğu safsatasına gelince; dönemin kölelik uygulamalarını sistemli biçimde ortadan kaldıran ilk sistem İslam’dır. Afrikalı Bilal-i Habeşi ile Kureyşli Ebu Bekir’i eşit görmüş; Persli Selman El Farisi, Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in şu sözüyle onurlandırılmıştır:

سَلْمَانُ مِنَّا أَهْلَ الْبَيْتِ“Selman bizdendir, Ehl-i Beyt’tendir.” Yine ikinci Halife Ömer bin el-Hattab (ra) şu meşhur sözünü söylemiştir: “Annelerin hür olarak doğurduğu insanları ne zamandan beri köleleştirdiniz?” Bunlar İslam uygarlığının temel ilkeleridir. Ancak Gabbard’ın açıklamaları, Batı toplumlarında, özellikle de bugün bu gerçeklerin ABD Başkanı tarafından siyasi olarak istismar edildiği Amerika Birleşik Devletleri’nde yerleşik olan ırksal hiyerarşi ve ayrımcılığın tarihsel ve süregelen gerçeklerini göz ardı etmektedir.

İkincisi: Özgürlük ve Şeriat Meselesi. Gabbard Şeriat kanunlarının uygulanmasını savunanların özgürlüğe karşı olduklarını ve bunun ABD Anayasası ve Haklar Bildirgesi’nin temel ilkelerine aykırı olduğunu iddia etmiştir. Gabbard ayrıca bu Haklar Bildirgesi’nde var olan “Yaşam, özgürlük ve mutluluk hakkı gibi hakları, Tanrı tarafından verilmiş devredilemez haklar” olarak tanımlamıştır. Bu safsata kavramsal bir çelişkidir. Zira Batılı anayasalar ilahi vahiy değil, insan yapımı belgelerdir. Yaratıcının indirdiği sahih bir nastan türemiş değildirler. Öte yandan, Batı’da teşvik edilen ve toplumsal normları bozan ahlaki çerçevenin, hiçbir semavi dinde karşılığı yoktur. Dahası, Batı’nın özgürlük söylemi eylemleriyle taban tabana zıttır. Irak, Afganistan ve Filistin’e (Gazze) özgürlük ihraç etme adına yürütülen savaşlar, aslında işgal, kitlesel ölümler ve ekonomik yıkımla sonuçlanan sömürgecilik faaliyetleridir. Bu gerçekler, özgürlüğün bir ilke değil, siyasi bir slogan olduğunu kanıtlamaktadır.

Üçüncüsü: Terör Örgütleri İddiası. Gabbard, İslam’ın El-Kaide, IŞİD, Eş-Şebab, Hamas ve Boko Haram gibi grupları körüklediğini ve bu grupların askeri olarak yenilmesi gerektiğini öne sürdü. Bu toptancı iddia; eski ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’ın Kongre önünde verdiği ifade de dahil olmak üzere, ABD istihbarat servislerinin bu grupların bazılarını stratejik amaçlarla kurduğunu veya finanse ettiğini veya işlerini kolaylaştırdığını kabul eden belgeleri görmezden gelmektedir. Dolayısıyla bu grupların eylemlerini genel olarak İslam’a mal etmek hem yanlış hem de aldatıcıdır.

Dördüncüsü: Hilafet Meselesi. Gabbard, Hilafet kavramını Batı özgürlükleri için doğrudan bir tehdit olarak tanımladı; Hilafetin Amerika’da Şeriat yönetimi kurmayı hedefleyen küresel bir siyasi ideoloji olduğunu iddia etti. Şeriat kanunlarıyla yönetim, İslami ilkelerle yönetim olduğu için Batı uygarlığını tehdit eden bir siyasi ideoloji olduğunu belirtti. Bu ideolojiye bağlı kalınmadığı, Tanrı vergisi ifade özgürlüğü hakkı kullanıldığı takdirde uygulanacak yaptırımın sansür olmadığını kaydetti ve “Bizi susturmak için şiddeti veya gerekli gördükleri herhangi bir aracı kullanacaklardır.” diye ekledi. İslam’ın, yönetim yoluyla hayata geçirilen kapsamlı bir sistem olduğu doğrudur. Ancak İslam dinde zorlamayı açıkça yasaklamaktadır. Allah Subhânehu ve Teala şöyle buyurmaktadır:

لَا إِكْرَاهَ فِي الدِّينِ“Dinde zorlama yoktur.” [Bakara 256] Ayrıca, en başta Hizb-ut Tahrir olmak üzere İslam dünyasında Hilafet’in yeniden kurulması çağrısında bulunan hareketler, değişim metodu olarak şiddeti açıkça reddetmekte ve Amerika Birleşik Devletleri de dahil olmak üzere Batı ülkelerinde ne zorla ne de fikri kampanyalarla Hilafeti kurmayı hedeflemektedirler!

Sonuç olarak, Ulusal İstihbarat Direktörü olarak Gabbard, şüphesiz Amerika Birleşik Devletleri’nin ve daha geniş anlamda Batı dünyasının karşı karşıya olduğu derin ekonomik, siyasi ve sosyal krizlerin farkındadır. Bu krizler yapısaldır ve adalet, istikrar ve refah üretemediği ispatlanmış olan seküler kapitalist ilkelere dayanmaktadır. Gabbard, bu gerçekleri dürüstçe ele almak yerine, halkı yanıltmakta ve dikkatleri İslam’dan başka yöne çekmektedir. Oysa İslam adalet, hesap verebilirlik ve ahlaki yönetime dayalı tutarlı çözümler sunan gerçek bir uygarlık alternatifidir. Gabbard yaptığı bu açıklamalarla, halkın değil, politikaları geniş kitlelere yoksulluk ve güvensizlik getiren dar bir elit zümrenin çıkarlarına hizmet etmektedir.

Hilafet altında uygulanan İslam; kapitalizmin beslediği yolsuzluk ve eşitsizliğe karşı kapsamlı bir alternatiftir. Amerika’daki ve Batı’daki sağduyu sahibi bireyleri, İslam’ı çarpıtılmış haliyle değil, insanlık için adalet ve haysiyet vaat eden gerçek kimliğiyle incelemeye davet ediyoruz.

قُلْ يَا أَهْلَ الْكِتَابِ تَعَالَوْا إِلَى كَلِمَةٍ سَوَاءٍ بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمْ أَلَّا نَعْبُدَ إِلَّا اللهَ وَلَا نُشْرِكَ بِهِ شَيْئاً وَلَا يَتَّخِذَ بَعْضُنَا بَعْضاً أَرْبَاباً مِنْ دُونِ اللهِ فَإِنْ تَوَلَّوْا فَقُولُوا اشْهَدُوا بِأَنَّا مُسْلِمُونَ“De ki: “Ey Kitap ehli! Ancak Allah’a kulluk etmek, O’na bir şeyi eş koşmamak, Allah’ı bırakıp birbirimizi Rab olarak benimsememek üzere, bizimle sizin aranızda müşterek bir söze gelin”. Eğer yüz çevirirlerse: “Bizim Müslüman olduğumuza şahit olun” deyin.” [Ali İmran 64]

Devamını oku...

Çin Ektiğini Biçiyor!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

Çin Ektiğini Biçiyor!

Haber:

Çin, 2026 yılının girmesiyle birlikte, otuz yıllık bir muafiyetin ardından doğum kontrol yöntemlerine %13 oranında katma değer vergisi (KDV) uygulamaya başlamıştır; bu adım, nüfusun üçüncü yıl üst üste azalmaya devam etmesi nedeniyle düşen doğum oranını artırma çabalarının bir parçası olarak atılmıştır; zira 2024 yılında Çin, evlilik ve çocuk doğurmayı teşvik etmek ve tek çocuk politikası, artan yaşam maliyetleri ve ekonomik belirsizliğin etkilerini telafi etmek için bir dizi “doğurganlık dostu” önlemler almıştı. Geçtiğimiz yıl, çocuk bakım yardımlarını kişisel gelir vergisinden muaf tutmuş ve yıllık çocuk bakım yardımını uygulamaya koymuştu; bu adımlar, 2024 yılında, üniversiteleri ve kolejleri evliliği, aşkı, doğurganlığı ve aileyi olumlu bir ışık olarak göstermek için "aşk eğitimi" vermeye teşvik etmek gibi bir dizi doğurganlık dostu önlemlerin ardından gelmişti.(France 24)

Yorum:

Çin, hızlı nüfus artışını kontrol altına almak amacıyla 1980 yılında tek çocuk politikasını uygulamaya koymuş ve bu politika uyarınca her çiftin yalnızca bir çocuğu olmasına izin verilmiş, bu yasa kapsamında, birçok kadın hamileliğin ileri evrelerinde bile zorla kürtaj yaptırmak zorunda kalmıştır. Ayrıca yasayı ihlal edenlere, özellikle ikinci çocuğun varlığını kabul etmeyi reddedenlere ve ona kimlik kartı verilmesini reddederek eğitim hakkı gibi birçok hakkından mahrum bırakanlara ağır yaptırımlar ve para cezaları uygulamıştır. Otuz yılı aşkın bir süre devam eden uygulamanın ardından, 2016 yılında kısıtlamaları hafifletmeye başlamış ve önce iki, ardından üç çocuk sahibi olunmasına izin vererek doğuma teşvik etmiş, ardından da çocuk sahibi olmayı teşvik etmek amacıyla, yıllık çocuk bakım yardımı sağlanması ve doğum kontrol yöntemlerine vergi konulması gibi yasalar çıkarılmıştır.

Bu uygulamalar ve teşvikler, tek çocuk politikası ve doğum kontrol yasalarının felaket sonuçlara yol açmasının ardından gelmiştir; zira dünyanın en yüksek nüfuslu ülkelerinden biri olduktan sonra Çin, toplam nüfusun son üç yıldır istikrarlı bir şekilde azalmasına tanık olmuş, bu da yaşlanma oranlarının artmasına yol açmıştır; bu ise dünyanın ikinci büyük ekonomisinin istihdamda düşüş yaşayacağı endişelerinin artmasına ve yaşlı bakım maliyetleri ile emeklilik fonlarının artmasının, zaten borç yükü altında olan yerel yönetimlerin bütçeleri üzerinde ek baskı oluşturmasına yol açmıştır. Dolayısıyla tek çocuk politikası, özellikle kırsal kesimlerde kız çocuklarının kürtaj edilmesi veya çocuk sahibi olmayı reddetmesi nedeniyle cinsiyet dengesizliğine yol açmış, bu da üreme çağındaki kadın sayısında azalmaya ve "çocuk kaçırma" ve insan ticareti olgularının yayılmasına neden olmuştur.

Nitekim Çin, kendi kendine sosyal ve ekonomik sorunlar yaratmış, bu da ülke, halk ve hükümet için felaket sonuçlar doğurmuştur.Bunun üzerine uzmanların, gerek ekonomik nedenlerden dolayı gerekse özellikle çocuk yetiştirmenin ve eğitmenin yüksek maliyetlerinden duyulan korku ve evlilik ve üreme konusundaki değişen tutumlarla ilgili sosyal nedenlerden dolayı, sorunu çözmede ve insanların doğum oranlarını artırmaya teşvik etmede etkili olup olmadığından şüphe duyduğu bu yasalar ve düzenlemelerle durumu düzeltmek için çalışmaya başladılar.İnsan fıtratını gözeten, insanın içgüdülerini ve uzvi ihtiyaçlarını doyuran, insan hayatına mutluluk ve huzur getiren hükümler koyan Latif ve Habir olan Allah her şeyden münezzeh olup bu hükümlere muhalefet etmek, sefalet ve mutsuzluktan başka bir şey getirmeyecektir; bu nedenle herhangi bir yasanın veya insan yapımı kanunların mutluluk ve huzur getirmesi imkansızdır.

Çin'in halkını çocuk sahibi olmaya teşvik ettiği bir zamanda, Uygur Müslümanlarına uyguladığı demir yumruk politikası kapsamında zorla kürtaj ve kısırlaştırma uygulamasını dayatması tuhaf ironilerden biridir; zira Çin, Müslümanların sayısının artmasından, özellikle de yaşlanan ve yaşlılığın giderek arttığı toplumlarına karşın Müslümanların güç faktörlerinden biri sayılan genç grubun artmasından korkmaktadır. Bu sadece Çin'in değil, tüm Batı ülkelerinin mücadele ettiği bir şeydir. Bu nedenle Müslüman ülkelerde aile planlaması programlarını desteklediklerini, aileyi, evliliği ve İslam'daki içtimai nizamla ilgili tüm fikirleri hedef aldıklarını görmekteyiz. Yani onlar, 105 yıldır Müslümanları bir araya getirip bileştirecek bir devlet olmadığı halde İslam’ı ve Müslümanları kendileri için bir tehlike olarak görüyorlar; peki ya Müslümanların devletleri kurulup kelimeleri birleşince halleri nice olur acaba?!  

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Beraa Mûnasıra

Devamını oku...

Ülkelerin Güvenliğine ve Halkların Egemenliğine Saldıran Amerika’ya Kim Son Verecek?!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

Ülkelerin Güvenliğine ve Halkların Egemenliğine Saldıran Amerika’ya Kim Son Verecek?!

Haber:

ABD Başkanı Trump, 3 Ocak 2026 Cumartesi sabahı erken saatlerde, uyuşturucu kaçakçılığı ve gayri meşru yönetim iddiaları üzerine aylarca süren baskıların ardından ABD'nin gece saatlerinde Venezuela'ya bir saldırı düzenlediğini ve uzun süredir iktidarda olan Nicolas Maduro'yu tutukladığını duyurdu. (Reuters)

Yorum:

Amerika'nın Venezuela'nın haklarını açıkça ihlal etmesi durduk yere ortaya çıkmamıştır; zira son aylarda, uyuşturucu kaçakçılığıyla mücadele bahanesiyle Venezuela'ya yönelik saldırılarını yoğunlaştırmış ve son saldırıdan önce, son birkaç hafta içinde 62 kişinin ölümüne yol açan on beş saldırının sorumluluğunu üstlendiğini açıklamıştır.

Amerika Birleşik Devletleri, Latin Amerika ülkelerini, arka bahçe olarak bilinen bölgesel nüfuzunun bir parçası olarak görmekte ve bu ülkelerin kaynakları üzerinde hak sahibi olduğuna inanmaktadır. Venezuela, doğal kaynaklar açısından dünyanın en zengin ülkelerinden biridir; zira 300 milyar varilden fazla olduğu tahmin edilen dünyanın en büyük petrol rezervlerine ve 195 trilyon fit küpü aşan dünyanın dördüncü büyük doğal gaz rezervlerine sahiptir.Nitekim Venezuela ve Çin arasındaki ticaret hacmi 2024 yılında 6,5 milyar Dolara ulaşmış olup giderek büyümeye devam etmekte, bu da bu yakınlaşmaya yönelik Amerikan öfkesini daha da artırmaktadır.

Monroe Doktrini'ni yeniden canlandırma bahanesiyle Amerika, Güney Amerika'daki gücünü genişleterek, özellikle Venezuela'da olmak üzere bölgedeki maddi ve siyasi çıkarlarını güvence altına almaya çalışmakta ve böylece de bölgesel güvenliği ve halkların kendi yöneticilerini seçme hakkını hiçe saymaktadır. Bu ilk kez olan bir şey değildir ve Amerika durdurulmadıkça son da olmayacaktır. Zira Amerika'nın stratejisi, ya istihbarat teşkilatları aracılığıyla iç darbeyi kışkırtmaya ya da askeri muhalefet içinde liderlik boşluğu yaratarak bu boşluğu kendi ajanlarından biriyle doldurmaya dayanmaktadır. Bu durumda, büyük olasılıkla tercih edilen son zamanlarda Nobel Barış Ödülü'nü kazanarak siyasi konumunu güçlendiren, Amerikan yanlısı Venezuelalı muhalefet lideri Maria Corina Machado olacaktır.

Ey Müslümanlar ve ey dünya halkları:Uluslararası güvenlik ve halkların egemenliğiyle ilgili uluslararası normları hiçe sayarak, eşi benzeri görülmemiş bir kibir ve tiranlıkla hareket eden Amerika'yı, nasıl olur da dünyanın lider ülkesi olarak kabul edebiliriz? Onun tiranlığı bizleri korkutmaması gerekir; bu tiranlık, onun gücünün bir kanıtı değildir, aksine zayıflığının bir işaretidir; zira Amerika artık özgürlük, demokrasi veya insan hakları gibi ilkeli politikalarla dünyaya liderlik etmiyor. Nitekim Gazze, bu sloganların sahteliğini ve çifte standartlarını ifşa etmiştir.

Trump döneminde Amerika, hem askeri hem de ekonomik olarak açıkça sömürgeciliğe geri dönmüştür; ancak bu eğilim, çıkarlarının doğrudan tehdit edilme olasılığının daha da artmasına yol açacaktır. Ey dünya halkları, Fransız düşünür Emmanuel Todd'un "İmparatorluktan Sonra: Amerikan Sisteminin Çöküşü (2001)" adlı kitabında söylediği şu sözleri iyice bir düşünün: “Amerika'nın, yaşamının düzeyini garanti altına almak için gerekli hale gelen hegemonyasını korumak için siyasi ve askeri savaşlara girmek zorunda kalacağı kesindir.” Bakın işte bugün bizler, bu acı verici bekleyişin gölgesinde yaşıyoruz.

Siz ey Müslümanlar; insanlığı, artan Amerikan hegemonyasının karanlığından İslam'ın adaletine ve nuruna çıkarmaya muktedir olan sizden başka kim vardır?Bol kaynaklarına rağmen dünya ülkelerini yoksullaştıran yozlaşmış kapitalist medeniyetin alternatifine sahip olan sizden başka kim vardır?İslam'ın rahmetini, bugün İslam ümmetinin direkleri olan üç kıtaya yayılmış halklara taşımanın bilincinde olan sizden başka kim vardır?

H. Receb 1342 yılında Hilafetinizin yıkılması sadece sizin için değil, aksine tüm insanlık için büyük bir kayıp olmuştur. Güçle yönetimin ve vahşi hayvanların bile işlemeye korktuğu suçların işlenmesinin üzerinden bir asırdan fazla bir zaman geçmiştir. Nitekim Allahu Teala, sizlerin insanlığın adil önderleri olarak geri dönmeniz için küresel kamuoyunu ve uluslararası koşulları hazırlamıştır.O halde hazırlanın ve Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafeti yeniden kurmak için ciddiyetle çalışın; eğer bunun için ciddiyetle çalışırsanız, Allahu Teala size yardım edecek ve Amerika ile Batı medeniyetinin ifsat ettiği şeyleri düzeltecektir. Nitekim Allah Celle Celaluhu şöyle buyurmuştur: وَمَا كُنَّا مُهْلِكِي الْقُرَىٰ إِلَّا وَأَهْلُهَا ظَالِمُونَZaten biz ancak halkı zalim olan memleketleri helâk etmişizdir.” [Kasas 59]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Musab Umeyr – Pakistan

Devamını oku...

Hedefe Ulaşmak, Ancak Doğru Yolu İzleyerek Mümkündür!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

Hedefe Ulaşmak, Ancak Doğru Yolu İzleyerek Mümkündür!

Haber:

Perşembe sabahı İstanbul, on binlerce kişinin sabah namazını kıldıktan sonra Filistin ile dayanışma için Galata Köprüsü'ne doğru büyük bir yürüyüşün başladığına tanık oldu.İnsanlık İttifakı ve Milli İrade Platformu tarafından düzenlenen yürüyüşe, “Boyun eğmeyeceğiz, sessiz kalmayacağız ve Filistin'i unutmayacağız” sloganıyla 400'den fazla farklı sivil toplum örgütü katıldı ve Filistin'deki Yahudi katliamlarının sona ermesini talep ettiler.Organize edilen kortejler, Ayasofya Camii, Sultanahmet Camii, Fatih Camii, Süleymaniye Camii ve Yeni Camii gibi İstanbul'un önde gelen camilerinden hareket ettiler;zira bu camilerin önünde bir araya geldiler ve dayanışmanın birliğini ve yürüyüşün sembolik boyutunu yansıtan bir sahnede Filistin kefiyelerini taktılar ve Türk ve Filistin bayraklarını salladılar. (Şihab Haber Ajansı, 01/01/2026)

Yorum:

Bu, Türkiye sokaklarında gaspçı Yahudi varlığının işlediği katliamları kınamak için düzenlenen ilk yürüyüş olmadığı gibi sonuncusu da olmayacaktır.Zira 7/9/2025'te de, binlerce kişi Gazze Şeridi'ne uygulanan ablukayı kırmak için yola çıkan filoyu desteklemek amacıyla İstanbul'un Asya yakasındaki Üsküdar Meydanı'nda gösteri düzenlemişti.Göstericiler, bu varlığın eylemlerini ve Gazze halkını açlığa mahkum eden politikasını kınayan sloganlar atarak ve savaşın sona ermesini talep eden pankartlar taşıyarak şehrin sokaklarında yürümüşlerdi.

Türkiye ve diğer Müslüman ülkelerdeki binlerce insanın Gazze halkını desteklemek için sokağa çıkması, İslam ümmeti için şaşırtıcı bir durum değildir; zira ümmet, rahatsızlıkları ve hastalıklarına rağmen tek bir vücut gibi olup vücudun bir uzvu hasta olduğu zaman, diğer uzuvlar da bu sebeple uykusuzluğa ve ateşli hastalığa tutulurlar.          

Nitekim yürüyüş, camilerde sabah namazının ardından başlamış olup bu da hareketin sembolik olduğunu teyit etmektedir.Binlerce katılımcı, din kardeşlerini desteklemek için biraraya geldiler ki yürüyüşü amacından saptırmak ve ona "insanlık" gibi başka nitelikler atfetmek için gösterilen büyük çabalara rağmen asıl amaç buydu. Bununla amaçlanan ise, yürüyüşü asıl özelliği olan “bizi İslam akidesiyle birbirimize bağlayan kardeşlerimizi savunma hareketini” ortadan kaldırmaktır.İnsanların geneli, Gazze'deki kardeşlerine duydukları kıskançlık nedeniyle, Yahudi varlığına karşı büyük bir nefret ve düşmanlık gösterdiler ve onu ortadan kaldırması ve varlığını yerle yeksan etmesi için Allah'a dua ettiler.

Müslüman halklar birçok ülkede Yahudilerin suçlarını kınamak için ayaklandıklarında, sınırların açılması ve El-Aksa'yı kurtarmak için cihada izin verilmesi çağrısından bulunmaktadırlar.Onların attıkları sloganlar, Yahudi varlığını ve destekçilerini dehşete düşürmekte ama bu suçluya sadık hain yöneticilerden oluşan sınır muhafızları, ümmeti gözetliyorlar ve ümmeti bu hedefinden uzaklaştırıp konuyu insani bir meseleye dönüştürerek ümmetin öfkesini emiyorlar; böylece ümmet, kendisini kontrol eden ve evlatlarına kendi medeniyetini dayatan sömürgeci Batı'dan kurtulmak için doğru yolda ilerlemiyor.

Ancak ümmet, Batı'nın kurnazlığının ve aldatıcılığının farkında olan ve bunları ümmete ifşa etmek ve onu Batı'nın kurnaz planları konusunda uyarmak için çalışan sadık ve uyanık evlatlarından da yoksun değildir; zira onlar, bu varlığın kökünden sökülüp atılmasının, ancak dağınık olan Müslümanları bir araya getirecek ve onları Peygamberleri Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in bıraktığı gibi insanlık için yaratılmış en hayırlı ümmet olarak birleştirecek güçlü bir devletle olacağını açıklamaktadırlar.

Birçok ülkede, ümmetin konumuna, topraklarına ve Aksa'sını geri dönebilmesi için doğru yolda yürümenin gerekliliği çağrısında bulunan birçok yürüyüşler düzenlenmiş ve bu yürüyüşlerde, bunun beden zayıf ve mafsalları parçalanmışken mümkün olamayacağı, aksine bedenin bir devlet çatısı altında güçlendirilip birleştirilmesi gerektiği açıklamışlardır. Ancak! Hakkı haykıran her sese karşı savaş açanlar, bu yürüyüşlerden hiç bahsetmiyorlar; medya onları görmezden geliyor ve rejimler bunlara baskı ve zulümle karşılık veriyorlar.

Hizb-ut Tahrir'in tüm yürüyüşlerinde çağrıda bulunduğu gibi Gazze'ye destek vermek, ancak El Aksa'nın ümmetin bağrına geri dönmesi için orduların seferber edilmesiyle olur; zira El Aksa, ümmetin kutsallarından biri olup Müslümanlar onun topraklarının bir karışından bile vaz geçemezler; bu da ancak Nübüvvet Minhacı üzere İkinci Raşidi Hilafet Devleti ile gerçekleşebilir. 

Ey İslam ümmeti: Yolunuzu düzeltin ve hedefinizi, dininizi desteklemek ve onun kelimesini yüceltmek olarak belirleyin; sınırların ve kısıtlamaların kırılması için çağrıda bulunun ki böylece izzetinizi ve ihtişamınızı gerçekleştirecek ve onun gölgesinde tüm topraklarınızı ve kutsallarını geri alacağınız devletiniz geri dönsün.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Zinet es-Sâmit

Devamını oku...

Kuran'a Kötülükle Uzanan Eli Kesecek Olan Sadece Hilafet Devletidir, Kötülükte Düşmanlarla Ortaklık Eden İnsan Yapımı Rejimler Değil!

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Kuran'a Kötülükle Uzanan Eli Kesecek Olan Sadece Hilafet Devletidir, Kötülükte Düşmanlarla Ortaklık Eden İnsan Yapımı Rejimler Değil!

Hamas ve suçlu Yahudi varlığının, Trump'ın Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar, Mısır, Ürdün, Türkiye, Pakistan ve Endonezya'nın da katıldığı Eylül 2025'teki Birleşmiş Milletler toplantısına başkanlık etmesinden bu yana Müslümanların başındaki kukla yöneticilerinin onayıyla hazırladığı planını -ki bu plan, Yahudileri güçlendirmekte ve mübarek Filistin topraklarını heba etmektedir- onaylamasının akabinde Husilerin, kendi iddialarına göre kontrol ettikleri bölgelerde Gazze'yi desteklemek için düzenledikleri haftalık gösteri ve protestoların geçen Ekim ayında durmasından sonra... iki yıldır gösteri ve protestolar düzenleyen Husilere bağlı El Aksa Destek Komitesi 18/12/2025 Perşembe günü, ümmetin düşmanlarının ayak takımlarından biri tarafından Mushaf-ı Şerif'e yapılan saygısızlığın ardından, 19/12/2025 Cuma günü Kur'an'ı destekleme gösterileri için sokaklara çıkma çağrısında bulundu.

Ümmetin düşmanları tarafından zaman zaman tekrarlanan Kuran-ı Kerim'e yönelik hakaretler, şayet Müslümanların buna misliyle karşılık verecek bir Halifesi olsaydı asla yaşanmazdı; zira Fransa, sonra da İngiltere, İslam'a ve onun Kerim Peygamberi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e hakaret eden bir tiyatro düzenlemeye karar verdiklerinde, (Osmanlı Hilafeti döneminde) Müslümanların Halifesi bunu öğrenince onlara sert dille yazılmış bir mektup göndermiş ve bunun üzerine onlar bunu yapmaya cesaret edememişlerdi.

Kuran-ı Kerim'e yapılan hakarete karşı yürüyüşler, gösteriler, konuşmalar ve diğer yollarla -ki bunların hepsinde bir hayır vardır- güçlü bir öfkeyi ifade etmek, bireylerin ve grupların amellerindendir. Devletin ameli ise askeri olarak karşılık vermek, tüm sömürgeci ülkelerin mallarının tamamına gerçek bir ekonomik boykot uygulamak ve onların hepsini düşman olarak görmek olmalıdır. Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur: إِنَّ الْكَافِرِينَ كَانُوا لَكُمْ عَدُوّاً مُّبِيناً Şüphesiz kâfirler, sizin apaçık düşmanınızdır.” [Nisa-101]

Hain devlet ve rejimlerin kamuslarında, İslam'ı, sembollerini ve mukaddesatlarını savunmak diye bir şey yoktur; çünkü onlar, tıpkı efendileri Batı’nın edindiği gibi İslam’ı düşman edinen laik rejimlerdir.

İslam'a olan sevgilerini göstermeye devam eden, Kur'an yürüyüşü ve Amerika'ya ölüm sloganları atan ve kalabalıkları Kur'an-ı Kerim'e yapılan hakareti kınamak için seferber eden Husilere gelince; diğer hain rejimlerin kötülük ettikleri gibi onlar da Kur’an’a kötülük ettiler; zira O’nu sırtlarının arkasına attılar ve kesinlikle O’nunla hükmetmediler, aksine laikle hükmettiler ki bu, Kur’an-ı Kerim’i terk etmektir. Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَقَالَ الرَّسُولُ يَا رَبِّ إِنَّ قَوْمِي اتَّخَذُوا هَذَا الْقُرْآنَ مَهْجُوراًRasul ‘Ey Rabbim! Kavmim bu Kur'an'ı büsbütün terketti!’ dedi.” [Furkan 30]

Kur'an devleti, Husilerin Amerika’nın “terörizmle mücadele” sloganı altında kendisini kurmak için çalışanlara savaş açtığı Hilafettir; hatta Husilerin terörle mücadele adı verilen özel bir güvenlik cihazı da vardır! Nitekim Husiler, başka bir şey için değil, sırf Gazze ve halkına karşı kurulan komplonun hakikatini açıklayan “Trump, Müslüman Ülkelerdeki Kukla Yöneticilerini Rezil ve Utanç Verici Bir Anlaşmaya Sürüklemekte! Onlar da Haşim Gazze’yi Vesayet ve Sömürgecilik Altına Sokmak İçin Onun Arkasında Başlarını Öne Eğmektedirler!” başlıklı bir beyan dağıttıkları için Yemen'deki Hizb-ut Tahrir gençlerini tutuklamaya devam ediyorlar.

Bu da onların sadece görünüşte Gazze'nin yanında olduklarını teyit etmektedir; aksi takdirde Trump'ın planını reddedip “Amerika'ya ölüm” sloganı atarlardı; zira plan, suçlu Yahudi varlığının lehine olup onu güçlendirmekte ve savaş yoluyla gerçekleştirmediği şeyleri onun için gerçekleştirmektedir. Ayrıca plan, Gazze'yi yönetmek için ümmetin düşmanlarının idare ettiği bir yönetim kurulu olan “Barış Kurulu'na” yetki vermekte olup bu kurulun rolü ise, Gazze'yi yönetim işlerinden uzak tutmak ve ayrıca Gazze'ye giren ve çıkan kişilerin hareketlerini kontrol etmek için uluslararası bir istikrar gücü ve apolitik bir geçiş yönetimi kurmaktır.

Kur'an devleti, Allah'ın şeriatını uygulayan, Allah'ın indirdikleriyle hükmeden, hadleri uygulayan, sınırları koruyan ve İslam risaletini tüm dünyaya yaymak için Allah'ın yolunda cihad eden, Kuran'a kötülükle uzanan her eli kesen bir devlet iken ancak bugünkü mevcut hain rejimlerin Kuran'a göre yönetmediklerini ve onun hükümlerini uygulamadıklarını görmekteyiz ki bu da İslam'ın tamamına, yani Kuran ve sünnete kötülük etmektir. Bunun da ötesinde bu hain rejimler, insanın koymuş olduğu insan yapımı kanunlarla yönetiyorlar, ahlaksızlıkları, kötülükleri ve rezillikleri yayıyorlar, İslam'ın hükümlerini hayata, devlete ve topluma geri getirmek için çalışanlarla amansız bir şekilde savaşıyorlar. Yine onlar, Allah'ın hakkında hiçbir sultan indirmediği, aksine Allah'ın muhakeme olunmaya kesinlikle haram kıldığı insan yapımı kanunlarla yönetmeye devam eden krallık ve cumhuriyet sistemleriyle yönetiyorlar. Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَمَنْ لَمْ يَحْكُمْ بِمَا أَنْزَلَ اللهُ فَأُولَئِكَ هُمُ الْكَافِرُونَ Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyenler kâfirlerdir.” [Maide 44]

Bugün Müslüman ülkelerdeki mevcut insan yapımı rejimlerin tamamı, tağutla yönetmek için can atmakta ve buna devam etmekte, insan yapımı kanunları uygulayarak kendilerine karşı çıkan ve hatalarını ve İslam'a muhalefet ettiklerini açıklayan herkesi takip etmekte, egemenliği halka vermekte, Müslümanlar arasında bölünmeyi pekiştirmekte ve kâfirlerin Müslümanlar üzerinde hakimiyet kurmasını kolaylaştırmaktadırlar.

Kur'an'ı ve İslam'ın tüm hükümlerini uygulayan devlet, egemenliği şeriata veren, Müslümanları birleştiren ve İslam'ın düşmanlarıyla savaşan Hilafet Devleti’dir.

Ey Müslümanlar: İslam'ı tatbik edecek, onu hayatınızda uygulayacak, İslam'a, Peygamberine, Kuran'a veya Müslümanlara hakaret eden her dili kesecek olan sadece Nübüvvet Minhacı üzere İkinci Raşidi Hilafet Devleti'dir. O halde Hizb-ut Tahrir ile birlikte ciddiyetle çalışmak için acele edin ve Hilafeti kurarak İslam'ı hayata, devlete ve topluma geri getirmek için saflarınızı onun liderliği arkasında sıkılaştırın. Zira Hilafet, Rabbinizin farzı, izzetinizin kaynağı, düşmanlarınızın kahredicisi, dininizin ve kutsallarınızın koruyucusu ve topraklarınızın kurtarıcısı olduğu gibi dünyanın dört bir tarafında hayrın, ilmin ve adaletin feneridir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Hâşid Kasım – Yemen

Devamını oku...

Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ve Suriye Rejimi: Kafes İçinde Bir Çatışma!

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ve Suriye Rejimi: Kafes İçinde Bir Çatışma!

Suriye sahnesini, duygusal bir göz veya manşetlerin gürültüsüyle değil de bilinçli bir şekilde takip eden kimse, bugün açıkça ortaya çıkan bir gerçeği fark eder ki o da şudur: Suriye'de Amerikan yörüngesinin dışında herhangi bir askeri veya siyasi aktör yoktur. Bundan dolayı Suriye ordusu ile SDG güçleri arasında bir egemenlik çatışması olduğu yönünde konuşmak, dikkatten yoksun bir konuşmadır; aksine çatışma, gerçekliği yansıtmaktan ziyade siyasi bir yanılsamayı yönetme kapsamına girmektedir.

Herhangi bir ciddi takipçi, Ahmed Şara’nın veya temsil ettiği projenin, Amerika’nın etkisinden çıktığını iddia edemez. Dolayısıyla bu, ani bir durum ya da bağımsız bir olgu değildir, aksine uzun siyasi geri dönüşüm sürecinin bir ürünüdür; yani belirli uluslararası koşulun ürünü ya da sahneden çıkarılan, sonra da ihtiyaç değiştiğinde geri getirilen işlevsel bir araçtır. Hareketlerin haritasını, ortaya çıkış zamanlamasını ve söylemin çıtasını okuyan herkes, kendisine verilen marjın dikkatli bir şekilde çizildiğini ve bu yoldan sapmanın söz konusu bile olamayacağını idrak eder.

Suriye ordusu ile SDG arasında bir çatışma olduğu yönündeki söylentiler ise, Amerikan kafesi içindeki çatışmadan başka bir şey değildir;zira SDG, Washington'un sahadaki doğrudan bir kolu olup görevi ise Suriye'nin doğusunu özgürleştirmek değil, kontrol etmektir. Suriye rejimi ise ne bir müttefik ne de bir düşmandır; aksine sadece ihtiyaç olduğunda kullanılabilecek bir dosyadır.

Bu nedenle çatışmaya izin verilmekte, hızı kontrol edilmekte ve kesin bir sonuç engellenmektedir ki böylece herkes Amerika'nın himayesine muhtaç olarak kalmaya devam etsin ve bağımsız bir devlet kurma olasılığı engellenmiş olsun, böylece de çatışma dışa yönelmek yerine içeride tüketilsin. Yani bu sürecin her bir halkası, Washington'ın hesaplamaları dahilindedir.

Sorun, grupların çokluğunda değildir, aksine çatışmayı bir onur savaşı olarak gösteren anlatıya inanmaktır; oysa gerçekte bu, bir nüfuz aracı olup bu şekilde sunulduğunda tehlike zirveye ulaşmaktır.

Suriye'de dökülen kan, bir projeyi düşürmek ya da bir devlet kurmak için değildir, aksine devletsizlik halini devam ettirmek içindir.

Suriye'nin bugün karşı karşıya olduğu en tehlikeli şey yanılsamadır: Yani Amerikan iradesinin dışında savaşanlar olduğuna dair bir yanılsama ve bazı sembollerin kurtuluşu temsil ettiğine dair bir yanılsamadır; oysa gerçekte bunlar, sadece geçici araçlardır. Savaşa karar verme gücüne sahip olmayan kimse, barışa karar verme gücüne de sahip değildir ve ülkesinin geleceğini inşa edemez.

Ey Şam’ın evlatları; sizler, acının en uzun fasıllarını kanınızla yazdınız ve sabrı, kimliğinizin bir parçası haline getirene kadar sabrettiniz; o halde fırtınadan önce bilinçlenmenin zamanı gelmedi mi?

Savaşlardan sonra halkların karşılaştığı en tehlikeli şey yıkım değil, kurtuluş olarak sunulan, gerçekte ise hegemonyanın yeniden dönüşü olan, sınırların dışından yönetilen projelerdir. Ancak tarih bize, bugün bilincini teslim edenlerin yarın bunun bedelini ağır ödeyeceğini öğretmiştir. Suriye'nin yeniden inşası, bilincin yeniden inşasıyla başlar ve bilinç verilmez, alınır.

Bu, projelerin yakıtları değil de karar sahipleri olmanıza yönelik bir çağrıdır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Munis Hamid – Irak

Devamını oku...

Refah Sınır Kapısının Açılması ve Batı Şeria Halkına Yönelik Kısıtlamaların Sıkılaştırılması

Haber-Yorum

Refah Sınır Kapısının Açılması ve Batı Şeria Halkına Yönelik Kısıtlamaların Sıkılaştırılması
Mübarek Filistin Toprakları Halkının Yerinden Edilmesi İçindir

Haber:

Yahudi varlığı ile Hamas arasındaki ateşkes anlaşmasının ilk aşamasının yürürlüğe girmesinden ve hayatta olan ve ölen Yahudi tutsakların -hala aranan bir ceset hariç- serbest bırakılmasından bu yana yaklaşık seksen gün geçmiş olmasına rağmen, bazı haber kaynaklarına göre, "son günlerde Refah sınır kapısının açılması için Amerikan baskısının devam etmesi", Yahudi Başbakanının Amerika'da yaptığı görüşmelerle aynı zamana denk gelmiştir.Bu kaynaklar, Yahudi varlığının, Netanyahu'nun geçen Pazartesi günü Trump ile görüştüğü ziyaretin ardından sınır kapısını her iki yönden de açmaya hazırlandığına dikkat çekiyor. (El Cezire)

Yorum:

Medya kuruluşları, Refah sınır kapısının yönetimini ve yeniden açılması mekanizmasını üstlenecek taraf konusundaki tartışmalara odaklanmasına rağmen, bu şartlarda sınır kapısının açılmasının sonuçları hakkında kasıtlı bir karartma söz konusudur.Bundan dolayı geçişin açılmasının anlamı üzerinde durmamız gerekir ki bunlardan bazıları aşağıdaki şekildedir:

1- Nitekim Amerika ve Yahudi varlığının hiçbir antlaşma ve ahit gözetmediği herkes için açık hale gelmiştir; zira sahibi Trump'ın adıyla anılan anlaşmaya rağmen Trump'ın, onunla birlikte Batılı yöneticiler ve liderlerden oluşan müttefiklerinin ve anlaşmanın uygulanmasının garantörü olarak adlandırılan Müslümanların başındaki Ruveybida yöneticilerin, yani Türkiye, Pakistan, Mısır, Endonezya ve diğerlerinin yöneticilerinin yalancı Müseylime'den daha kötü oldukları ortaya çıkmıştır.Çünkü anlaşmanın üzerinden yaklaşık üç ay geçti ama Trump ve onun üvey çocuğu Yahudi varlığı, anlaşmanın adaletsizliğine rağmen onun hiçbir maddesine bağlı kalmamış, Yahudilerin son iki yıl boyunca uyguladığı katliamlar durmamış ve kadınlar, çocuklar ve yaşlılar da dahil olmak üzere Gazze ve Batı Şeria halkının esirleri serbest bırakılmamış ve Gazze Şeridi'ne girdirilmesi üzerinde anlaşılan yardım, çadır ve diğer insani yardım malzemelerinin girişine izin verilmemiştir.

2- Yahudi varlığı ve Trump'ın bağlı kalmaması haddi zatında kasıtlı olup Gazze halkının acılarının mümkün olduğunca uzatılması hedeflenmektedir;zira sınır kapısının açılması halinde, birçok insan Gazze Şeridi'nden ribattan kaçmak için ayrılmayacak, aksine Allah'ın kaderinden Allah'ın kaderine kaçmak için ayrılacaktır;zira Gazze Şeridi artık yaşanabilir durumda değildir. Direnişin ilk aşamada Yahudi tutukluların serbest bırakılmasını taahhüt etmesinin ardından Amerika ve Yahudiler üç ay boyunca oyalandıklarına göre, ikinci aşamada ve Gazze Şeridi'nin yeniden inşasını gerektiren üçüncü aşamada kaç ay oyalanacaklar acaba?Peki erteleme, oyalama ve yeniden inşa malzemelerinin girdirilmesine yönelik kısıtlamanın gölgesinde, Gazze Şeridi'nin yeniden inşa edilmesi ve yaşanabilir hale getirilmesi ne kadar sürecek acaba?Gazze halkına yönelik oyalama ve kısıtlama politikası ve Refah geçişinin bu şekilde açılması, Gazze halkından intikam almaktan başka bir şey değildir ve bu da onları “gönüllü” olarak yerlerinden edilmeye zorlamanın bir aracıdır.

3- Yahudi varlığı ve onun aracı olan Oslo otoritesi, Batı Şeria halkını tüm direniş araçlarından soyutlamış olsalar da, mesele bunun da ötesine geçerek, kurtuluş ve direnişten bahseden herkesin takip edilmesine ve onların kışkırtma suçlamasıyla gerek Yahudi hapishanelerine gerekse otoritenin hapishanelerine atılmasına kadar ulaşmıştır.Batı Şeria'da yaklaşık iki yıldır devam eden güvenlik operasyonlarının, gerçek bir güvenlik gerekçesi yoktur; aksine suikastların, ev yıkımlarının, şehir ve köylere yapılan günlük baskınların ve Batı Şeria ekonomisinin bel kemiğini oluşturan Yeşil Hat içindeki işçilerin çalışmasının engellenmesinin amacı, insanları gönüllü göçe zorlamak içindir. Geriye kalanlara gelince; Yahudi varlığının yaptığı değişikliklere boyun eğmeleri istenmekte olup bu değişiklikler arasında toprakların kemirilmesi, daha fazla yerleşim yerlerinin kurulması ve Batı Şeria'daki güvenlik kolu olan Oslo otoritesi ile birlikte baskıyla tam teslimiyete zorlamak yer almaktadır.

Sonuç olarak mübarek Filistin topraklarının halkı, Yahudilerden ve onları destekleyenlerden gelen her türlü zulme tahammül ederek topraklarında kalmaları, sabretmeleri ve sebat etmeleri nedeniyle büyük bir ecir almış olsa da, kendisi ve ailesiyle birlikte komşu Müslüman ülkelerine kaçan herhangi birini suçlamamız caiz değildir; zira bu, Allah korusun, savaş gününde arkayı dönmek değil, aksine Allah'ın kaderinden Allah'ın kaderine kaçmaktır ve Filistin halkından olan mazlum ümmete, taşıyabileceğinden daha fazla yük yüklememiz doğru değildir.

Sabah akşam suçlanması gereken tek kişiler, kışlalarında konuşlanmış olan Müslüman ordularıdır;zira mazlumlara yardım etme, onları kendi topraklarında güçlendirme, onların düşmanlarından intikam alma ve mübarek toprakları kurtarma görevi, onların omuzlarındadır; yeter artık yüzüstü bırakıp zayıf kaldıkları. يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا مَا لَكُمْ إِذَا قِيلَ لَكُمُ انْفِرُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ اثَّاقَلْتُمْ إِلَى الْأَرْضِ أَرَضِيتُمْ بِالْحَيَاةِ الدُّنْيَا مِنَ الْآخِرَةِ فَمَا مَتَاعُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا فِي الْآخِرَةِ إِلَّا قَلِيلٌEy iman edenler! Ne oldunuz ki, size “Allah yolunda sefere çıkın” denilince, yere çakılıp kaldınız. Yoksa ahiretten vazgeçip dünya hayatını mı seçtiniz? Oysa ahirete göre dünya hayatının yararı, pek az bir şeydir.” [Tevbe 38]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Bilal Muhacir – Pakistan

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER