Bu Ümmette Hayır Var!
- Kategori Seçkiler
- |
Hizb-ut Tahrir Türkiye Vilayeti Medya Bürosu Üyesi Sayın Muhammed Emin Yıldırım, gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulundu.
◾️ Gazze Halkına Yalan Söylediler
◾️ Lozan Antlaşması'nın 103. Yıl Dönümü
H. 7 Safer 1448 - M. 21 Temmuz 2026
![]()
İlgili Bağlantılar:
İran Ordusu ile Devrim Muhafızları Arasındaki Çatışma ve İlişki ile Zayıf Noktalar
Devrim Muhafızları; devrimden sonra İslamcıların iktidara gelmesinden kısa bir süre sonra 1979 yılında Ayetullah Humeyni'nin kararnamesiyle, yeni siyasi rejimi iç ve dış düşmanlardan korumak için bir araç olarak kurulmuştur. İran Anayasası'nda, “Devrimi ve kazanımlarını koruma görevini yerine getirmek için Devrim Muhafızları'nın sarsılmaz ve sabit bir şekilde kalması” gerektiği belirtilmiştir. Aynı şekilde anayasa, silahlı kuvvetlerin teçhiz edilmesi için “iman ve akideyi temel ve esas” olarak belirlemiş ve silahlı kuvvetlerin sadece "sınırları koruma ve gözetleme sorumluluğuyla sınırlı kalmadığını, aynı zamanda imani misyonu olan cihat yükünü de taşıdığını” vurgulamıştır.
Devrim Muhafızları, akidevi bir milis gücünden devletin en güçlü kurumlarından birine dönüşmüştür; zira devasa askeri kapasitelere sahip olup nüfuzunun ağları ekonomi, istihbarat ve bölgesel siyasete kadar uzanmaktadır. Bu bağlamda Agence France-Presse'nin aktardığına göre Fransa’daki Jean Jaurès Enstitüsü’nde araştırmacı olan David Khalaf, Devrim Muhafızları’nı “imparatorluk içinde bir imparatorluk” olarak nitelendirmiştir.
Khalaf, Devrim Muhafızları'nın “İran ekonomisini fiilen kontrol ettiği” eklemesinde bulunarak, yıllık bütçesinin 6 ila 9 milyar Dolar arasında olduğunu tahmin ediyor; bu rakam, İran'ın resmi askeri bütçesinin yaklaşık %40'ını oluşturmaktadır. Birtakım basın analizleri daha da ileri giderek, Devrim Muhafızlarının sadece silahlı bir güç olmadığını, aksine en önemli mühendislik ve yatırım kolu olan Hatemül Enbiya Karargâhı liderliğindeki kendi kendine yeten bir ekonomi olmasının yanı sıra değeri gayri safi yurtiçi hasılanın yarısı kadar olduğu tahmin edilen yarı devlet şirket ağlarının da bulunduğunu vurgulamıştır; nitekim bu ağlar, H. 1404 yılı bütçesinde güvenlik güçlerine ayrılan petrol ihracat gelirlerinin yarısından fazlasını elinde bulundurmasının yanı sıra Dini Liderlik ofisine bağlı ve değeri yaklaşık 200 milyar Dolar olduğu tahmin edilen holdinglerle de bağlantıları vardır.
Devrim Muhafızları’nın kurulmasının ana nedeni, devrimin ardından Humeyni’nin, büyük ölçüde zayıflatılan ve tasfiye edilen düzenli orduya (Arteş) karşı olan güvensizliğidir. Tarihsel raporlara göre Şah, 16 Ocak 1979’da ülkeyi terk etmiş ve Şapur Bahtiyar’a başbakan olarak atanmıştı; nitekim Humeyni’nin 1 Şubat 1979’da sürgünden dönmesine rağmen ordunun üst düzey subayları, devrimin ilk günlerinde Şah’a olan bağlılıklarını ve devrime karşı mutlak düşmanlıklarını korumaya devam etmişlerdir.
Gizliliği ortadan kaldıran belgeler, -devrim hareketinin doruk noktasında ve Washington’a karşı açıkça yaptığı konuşmaların tam ortasında- Humeyni’nin, Ocak 1979’da ABD ile gizlice temasa geçtiğini ve halkın kendisine kulak verdiğini ve ordunun ise Amerika’ya boyun eğdiğini ifade eden bir mesaj gönderdiğini ortaya koymuştur. Humeyni, Washington’a, orduyu tarafsız kalmaya ikna edip iktidarı devralmasına izin verirse, bölgesel istikrarı koruyacağını ve Amerika’nın çıkarlarını güvence altına alacağını vaat etmişti.
Avrupa'da ikamet eden İranlı Kürt siyasi aktivist Aso Kadri, Devrim Muhafızları ile ordu arasındaki gerginliğin, reform ya da siyasi yapıyı değiştirme arzusuna ilişkin bir çatışma olmadığını, aksine “iktidar ve nüfuz için şiddetli bir rekabet” olduğunu belirtmiştir. Kadri, Al-Hurra kanalına yaptığı açıklamada şu eklemede bulunmuştur: “Teorik olarak Mücteba Hamaney, İslam Cumhuriyeti’ndeki karar alma sürecinde öne çıkan bir isim olarak kabul edilmekte ancak pratikte, babasının üstlendiği gibi tek başına belirleyici bir rol oynamamaktadır. Bu da fiili güç merkezlerinin, birden fazla nüfuz odağının kendi içinde hem rekabet ettiği hem de aynı anda iş birliği yaptığı bir güvenlik ve askeri ağa kaymasına yol açmıştır; zira Devrim Muhafızları, devletin tüm kritik mekanizmaları üzerindeki kontrolünü pekiştirmeye çalışmaktadır.”
İran’ın “İslam Cumhuriyeti” adlı günlük gazetesi, geçmiş zamanda on yıllardır bir tabu sayılan şu soruyu gündeme getirmiştir: “Devlet, iki ordunun, yani düzenli ordu (Arteş) ve Devrim Muhafızları'nın maliyetini taşımaya hâlâ muktedir midir?”
Gazete; Devrim Muhafızları'nın ekonomi, siyaset, diplomasi ve medyaya kadar yayılmasının onu, içeride tartışma konusu olan klikleşmiş bir kuruma, dışarıda ise uluslararası baskı için sürekli bir gerekçeye dönüştürdüğüne işaret etmiştir. İki ordunun varlığı hiçbir zaman askeri yeterlilik meselesi olmamış, aksine rejimin bekası için açık bir strateji olmuştur: Yani sınırları savunan geleneksel bir ordu ve bu orduyu denetleyen, toplumu kontrol eden ve siyasi gruplar arasındaki güç dengesini sağlayan paralel akidevi bir güç olmuştur. Her ne kadar Humeyni tarihsel olarak bu iki gücün gelecekte entegre olması fikrini kabul etmiş ve eski Cumhurbaşkanı Haşimi Rafsancani de her iki bakanlığı tek bir Savunma Bakanlığı altında birleştirmeye çalışmış olsa da, ancak sahada bu güçlerin fiili olarak birleştirilmesi engellenmiş ve askıya alınmıştır.
Devrim Muhafızları, “devlet içinde devlet” olarak nitelendirilmekte ancak daha derinlemesine analitik okumalar onu, tek bir üniforma giyen üç çelişkili gruba ayırmıştır:
1- İdeolojik ve akidevi kurum: Doğrudan Velayet-i Fakih'e tabi olup (iç siyasi değişimlerle birlikte nispeten zayıflamıştır).
2- Profesyonel askeri cihaz: Akidevi olarak şehitlik ve çatışma felsefesine dayanmaktadır.
3- Finansal oligarşi: Çıkar ağlarına, beka ve manevra kültürüne dayanmaktadır.
Bu yapı, yapısal bir çelişki doğurmaktadır; zira askerî akide, sonuna kadar çatışmaya ve savaşmaya sevk ederken; finansal oligarşi ise, ekonomik çıkar ağını koruyabilmek için müzakereyi, uyumu ve taviz vermeyi kabul eden bekayı sürdürme kültürüne eğilim göstermektedir.
Bu ikilem, açıkça mevcut duruma yansımaktadır; zira İran International gibi medya raporları, Mesud Pezeşkiyan başkanlığındaki yürütme kanadı ile Devrim Muhafızları içindeki etkili askeri ve güvenlik liderleri ile (Ahmed Vahidi ve üst düzey askeri liderler gibi) müttefikleri arasındaki şiddetli anlaşmazlıkların varlığına işaret etmektedir. Ama anlaşmazlık; Yahudi varlığı ve ABD ile devam eden bölgesel tırmanışın doğurduğu ekonomik ve toplumsal sonuçlar etrafında şekillenmektedir.
Pezeşkiyan’ın sivil kanadı, yaşanan geçim krizlerinin şiddetini hafifletmek adına idari ve yürütme yetkilerinin hükümete iade edilmesi çağrısında bulunurken; Devrim Muhafızlarının güvenlik liderleri ise tırmanış ekseniyle bağlantılı stratejik ve finansal dosyaların yönetimini korumakta ısrar etmektedir.
Karar ve komuta merkezlerindeki bu çok başlılık, özellikle Batı istihbarat kanadı ile Yahudi varlığının, Devrim Muhafızları’nın birinci kademe liderlerine yönelik arka arkaya düzenlediği suikastlar silsilesiyle somutlaşan geniş çaplı güvenlik ihlallerini uygulamada başarılı olmasıyla birlikte İran rejiminin yapısında temel bir gedik oluşturmuştur; bu da net bir güvenlik açığının ortaya çıkmasına ve katı bir akidevi akım ile rejimin bekasını ve devamlılığını garanti altına alacak uzlaşmalar arayan vakıacı bir akım arasındaki iç bölünmenin pekişmesine neden olmaktadır.
Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Hasan Hamdan
Haber - Yorum
Amerika’yı Korkutan Şey Nedir?
Haber:
1- İran, El-Fas (Kazma) Dağı'nda binlerce santrifüjü gizledi... Yahudi varlığı endişeli. (Arabi 21)
2- Trump: İran’daki Kazma Dağı bölgesini çok yakında bombalayacağız. (Sky News)
Yorum:
Trump'ın anlaşmaları bozmasına iten şey neydi? İran'dan korkmamasına neden olan şey nedir? İslam ve Müslümanların düşmanı olan Batı'yı korkutan şey nedir?
Bu ve benzeri sorular, Amerika ve Yahudi varlığının Müslüman ülkelere karşı cüretkâr olmasının sırrıdır; zira bu sır, Batı’nın fikirlerini Müslüman ülkelere başarıyla ihraç etmesinde ve dinin yönetimden ayrılması fikrini icat edip pekiştirmedeki başarısında yatmaktadır.
İran’ın bugünkü gerçekliğine gelince: İran, Amerika'nın karşısında durmuş, ona meydan okumuş ve onu ağır kayıplara uğratmıştır; bu da Trump’ın kafasını kaşımasına, bu kayıplar yüzünden bir şaşkınlığın ve skandalın içine düşmesine neden olmuştur; ancak yine de bu kayıpları umursamayıp yeniden tehditler savurup saldırılara devam etmektedir; çünkü İran’daki yönetim sisteminin gerçekte İslami olmadığını bilmektedir.
Bu hastalığın sebebi, İslam’ın yönetimden uzaklaştırılmasıdır; bu da politikacıların İran’ın çıkarları doğrultusunda çaba göstermelerine ve müzakerelerin en iyi bir seçenek olarak görülmesine neden olmuştur. İran’ın ve İslam ümmetinin maslahatı, siyasetçiler tarafından değil, şeriat tarafından belirlenmelidir; eğer siyasetçiler İslam’ın hükümlerine tabi olsalardı, Allah onları muhafaza eder, onları korur ve düşmanlarına karşı onlara yardım ederdi.
Gerçek zafer, Allah’ın şeriatının tatbik edilmesinde ve cihad edilmesinde yatmaktadır; düşmanı korkutan şey işte budur; zira İslam’ın onayladığı maslahat olup yöneticiler değildir. Evet, İslam ve onun sahada tatbik edilmesi, Amerika’yı ve dünyayı korkutmaktadır; işte o zaman zulmedenler, nasıl bir inkılapla devrileceklerini göreceklerdir.
إِذْ يُوحِي رَبُّكَ إِلَى الْمَلَائِكَةِ أَنِّي مَعَكُمْ فَثَبِّتُوا الَّذِينَ آمَنُوا سَأُلْقِي فِي قُلُوبِ الَّذِينَ كَفَرُوا الرُّعْبَ فَاضْرِبُوا فَوْقَ الْأَعْنَاقِ وَاضْرِبُوا مِنْهُمْ كُلَّ بَنَانٍ
“Rabbin bir taraftan da meleklere şunları vahyediyordu: “Ben elbette sizinle beraberim; siz de müminlerin sarsılmamalarını sağlayın! Ben kâfirlerin yüreğine korku salacağım, siz de onların boyunlarının üzerine vurun; onların (yay ve kılıç tutan) bütün parmak uçlarını doğrayın.” [Enfal 12]
Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Muhammed Selim – Mübarek Toprak (Filistin)
Haber - Yorum
Rakamlar Saniyeler İçinde Okunuyor; Ancak Her Bir Rakamın Arkasında Bir Çocuk, Bir Aile ve Devam Etmesi Gereken Bir Hayat Vardır!!
Haber:
Haaretz gazetesi, geçen yıl 10 Ekim’de ateşkesin ilan edilmesinden bu yana Yahudi varlığının hava kuvvetleri tarafından gerçekleştirilen saldırıların, Gazze Şeridi’nde her gün ortalama bir çocuğun hayatını kaybetmesiyle sonuçlandığını ortaya çıkardı.
Yorum:
Çocukların öldürülmesi günlük ortalamayla hesaplanan bir rakam haline geldiğinde bu, acı bir şekilde savaşların gerçek kurbanlarının masum insanlar olduğunu hatırlatmaktadır; oysa bir çocuğun öldürülmesini sıradan bir haber haline getirecek hiçbir gerekçe yoktur; zira rakamlar saniyeler içinde okunuyor; ancak her bir rakamın arkasında bir çocuk, bir aile ve devam etmesi gereken bir hayat vardır.
İnsan hakları, çocukların korunması ve uluslararası sözleşmeler hakkında birçok şey işitiyoruz; ama sonra çocukların öldürüldüğüne, hayatlarının yıkıldığına ve insan onuruna yaraşır bir yaşamın en temel standartlarında bile haklarının ihlal edildiğine tanık oluyoruz; bazı çocukların kanına geniş bir ilgi gösterilirken, Müslüman çocukların aynı derecede koruma veya dayanışma görmemelerine tanık olmamız işte bu çifte standarttır!! Peki bu sözleşmeler, kağıt üzerindeki bir mürekkep olarak kalırsa, o zaman ne değeri var ki?!
Yıllardır sükûnet ve ateşkes duyuruları tekrarlanıyor; ancak raporlar ve fotoğrafların ortaya koyduğu trajik gerçeklik ile başta çocuklar olmak üzere masum sivillerin kurban edilmesi, bu ateşkesleri kamuoyunu aldatmak için kullanılan sahte birer kâğıttan ibaret bir hale getiriyor ve sanki hayat normale dönmüş ve Gazze halkı artık güvenlik ve huzur içinde yaşıyormuş gibi bir yanılsama yaratıyor! Çünkü niyetler, sahte açıklamalarla değil; aksine sahada olup bitenlerle, saldırıların sürmesiyle ve can kayıplarının yaşanmasıyla ölçülür; o hâlde bu ateşkeslerin bir faydası ve bir değeri var mı ki?!
Bu acı verici gerçeklik, ateşkes anlaşmasını garanti altına alan arabulucuların tamamen acziyetini, hatta suç ortaklıklarını ortaya koymaktadır. Bombardımanlar, suikastlar, aç bırakma ve sahadaki genişleme her geçen gün devam ederken, ihlalleri durdurmaya yönelik ciddi bir hareket görülmediği gibi tırmanışın boyutuna denk olan siyasi bir tutum bile sergilenmemektedir. Olan şey şudur; işgalci devlet esirlerini geri alıp, ardından da başka araçlarla savaşa devam ederken, garantörler ise sanki anlaşmanın imzalanmasıyla rolleri sona ermiş gibi sessizliğe bürünmüşlerdir.
Soru artık sadece şu değildir: İşgal, neden ateşkesi ihlal ediyor? Aksine soru şudur: Bu gaspçı varlığın koruyucu kalkanı olan arabulucular, boyun eğme ve teslimiyet anlaşmasının bizzat yalancı şahitleri oldukları sırada, neden Gazze’deki çocukları ve onların acılarını düşünmediler?
Tüm Filistin halkı, Müslümanların topraklarında dilediği gibi dolaşan ve tüm hurumatları, kutsalları ve insani değerleri ihlal eden ve bunu da sahte ve yozlaşmış demokrasiden söz eden dünya devletlerinin, topraklarını ve onurlarını satan ajan yöneticilerin ve kışlalarında konuşlanıp Mutasım’ın ve Selahaddin’in şeref duygusuyla hareket etmeyen orduların gözü ve kulağı önünde yapan bu gaspçı varlığın varlığı nedeniyle büyük acılar çekmektedir! Dahası bu gaspçı varlığı pekiştirmek için konulan emir ve yasalara göre hareket etmektedirler!
Filistin’deki halkımızın durumunun, onu ve varlığını tanımaya ve Müslümanların mübarek topraklarda zulüm gören kardeşlerinin yardımına koşmasını engelleyen sınırlarla onu korumaya değil; aksine zulmün ortadan kaldırılmasına, düşmanların tuzaklarının püskürtülmesine ve toprağı gasp edenlerden, namusu ihlal edenlerden, çocukları evlerinden edenlerden ve mukaddesatları kirletenlerden hesap sorulmasına ihtiyacı vardır.
Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Rana Mustafa
Hamd alemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. Salat ve selam, insanları âlemlerin Rabbinin hükümleriyle yönetenlerin en hayırlısı olan Efendimiz, Sevgilimiz ve Önderimiz Muhammed bin Abdullah’ın, O’nun âlinin, ashabının ve kıyamete kadar O’nun yolunda gidenlerin üzerine olsun.
Kıymetli kardeşlerim ve canlı yayın üzerinden bizleri takip eden değerli izleyiciler! Allah’ın selâmı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.
Bugünkü basın toplantımızın başlığı: “Massad Boulos Mayınlı Belgesi ve Amerika’nın Sudan’daki Şüpheli Rolü”dür
Geçtiğimiz 25 Haziran tarihinde Sudan Dışişleri Bakanı Muhyiddin Salim, Amerika’nın ateşkes önerisine ilişkin hükümetin resmî cevabını, ABD’nin Afrika ve Arap İşlerinden Sorumlu Özel Danışmanı Massad Boulos’a iletti. Ancak o tarihten bugüne kadar ne Boulos’un sunduğu belgenin içeriği ne de hükümetin verdiği cevabın ayrıntıları kamuoyuna açıklanmıştır. Buna rağmen insanlar bütün bu süre boyunca belgenin muhtevasını ve hükümetin cevabını tartışmakla meşgul edilmişlerdir.
Bizler bugün burada, bu basın toplantısında Amerikan önerisinin maddelerini ya da buna verilen yanıtı tartışmak için değil; Amerika’nın Sudan’daki şüpheli rolünü ortaya koymak ve Amerika’nın Sudan sorununu çözmekte samimi olup olmadığını, yoksa bunu kendi çıkarları için mi yönettiğini ele almak için bulunuyoruz.
Bu soruya sağlıklı cevap verebilmek için önce Amerika’nın gerçek konumunu ve karakterini doğru değerlendirmek gerekir.
Birincisi: Amerika’nın sahip olduğu büyük askerî, siyasi ve ekonomik güç, onu bugün dünyadaki hemen her ülkeye müdahale eden bir devlet hâline getirmiştir. Hiçbir istisna olmaksızın bütün devletler üzerinde hâkimiyet kurmaya çalışan küresel bir siyaset izlemektedir.
İkincisi: Bugün dünyada yaşanan hemen her büyük krizde Amerika’nın bir payı bulunmaktadır. Çatışma bölgelerini körükleyen odur. Kötülüğünden kendi müttefikleri bile nasibi almaktadır. Kanada’yı ilhak etme ve Grönland’ı kendi topraklarına katma girişimleri bunun açık örnekleridir. Gazze’de Yahudi varlığının yürüttüğü soykırım savaşına destek veren de Amerika’dır. İran’a, nükleer silah edinmesini engelleme bahanesiyle savaş açan da odur. Bütün dünya, Hiroşima ve Nagazaki’de nükleer silah kullanan tek devletin Amerika olduğunu biliyor. Irak ve Afganistan’da Müslümanlara karşı uluslararası hukukça yasaklanmış silahlar kullanan da yine Amerika’dır. Bunlar sadece sayısız örnekten birkaçıdır.
Üçüncüsü: Amerika önce kriz üretir, sorun çıkarır ve gerilimleri tırmandırır; ardından da bu krizleri yönetmeye ve onlara çözüm üretmeye çalışır. Çünkü bu yöntem, dünya üzerindeki hâkimiyet stratejisinin temel unsurlarından biridir.
İşte Amerika’nın gerçek yüzü budur. Peki Amerika Sudan’dan ne istemektedir?
1- Sudan, Müslüman beldelerinden biridir. Büyük doğal zenginliklere sahiptir ve halkı İslam’ı sevmektedir. Amerika ve sömürgeci Batılı devletler, İslam yönetiminin yeniden hâkim olmasından korkmaktadırlar. Bu nedenle bunu engellemek için her türlü yönteme başvurmaktadırlar.
2- Sudan’daki savaşı başlatan Amerika’dır. Bunu, kendi nüfuzunu ve ajanlarının etkisini güçlendirmek; Avrupa’nın, özellikle de İngiltere’nin nüfuzunu tasfiye etmek amacıyla yapmıştır.
3- Amerika, Sudan’ı parçalayarak kolay yönetilebilecek küçük ve zayıf devletçiklere bölmek istemektedir. Böylece Sudan’ın büyük zenginliklerini daha rahat sömürmeyi hedeflemektedir. Daha önce kendi ajanları eliyle Güney Sudan’ın ayrılmasını sağlamış; şimdi de bu anlamsız savaş yoluyla Darfur’u koparmayı hedeflemektedir. Nitekim eski Sudan Cumhurbaşkanı Ömer el-Beşir, 2017 yılında Rus Sputnik kanalına verdiği televizyon röportajında Amerika’nın Güney Sudan’ın ayrılmasındaki rolünü açıkça itiraf etmiş ve şöyle demiştir: “Güney Sudan’ın ayrılması, Amerikan yönetiminin doğrudan baskısı ve komplosu sonucunda gerçekleşmiştir.” Beşir ayrıca Washington’un Güney Sudan ve Darfur dosyalarını, ağır yaptırımlarla birlikte kullanarak Sudan’ı beş ayrı devlete bölmeyi amaçlayan stratejik bir plan yürüttüğünü ifade etmiştir. Aynı doğrultuda, Beşir döneminin Dışişleri Bakanı İbrahim Ghandur da yaptığı açıklama “Güney’in bağımsızlığı aslında bir komplo olduğu halde yine de kabul etmek zorunda kaldık” demiştir.
İşte Amerika’nın Sudan için istediği gerçeklik budur. Ve işte yöneticilerimizin, Amerika’nın Sudan’a karşı yürüttüğü komplocu politikalara boyun eğen tavrının gerçekliği de budur. Böyle bir durumda aklı başında hangi insan Amerika’nın Sudan’ın hayrını istediğine inanabilir?
Sömürgecilik ve başkalarının kanını emme üzerine kurulu Kapitalist ideolojiyi benimseyen Amerika’nın, dünyayı dengeleyecek başka bir güç olmaksızın dünya liderliğinin başında oturması, dünyayı sürekli bir mutsuzluk, kriz ve sorunlar sarmalına sokmaktadır. Amerika’nın dünyada sebep olduğu bozgunculuk ve peş peşe çıkardığı krizler, bunun en açık delilidir.
Kapitalist devletlerin, özellikle de Amerika’nın neden olduğu bu mutsuzluk ve sefalet, ancak doğru ideolojiyi, yani Allah’ın Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e âlemlere rahmet olarak indirdiği yüce İslam’ı uygulayan Hilafet Devleti’nin kurulmasıyla son bulacaktır. İşte o zaman İslam’ın adaleti kapitalizmin maddiyatçı düşüncesini ve sömürgeci yöntemini bütün çirkinliğiyle ortaya çıkaracaktır. Aynı şekilde İslam’ın hayır dolu gücü, Amerika’nın taşkınlığını ve küstahlığını bitirecek ve onu kendi evine tabii eğer bir evi kalırsa geri dönmeye zorlayacaktır. Sonrasında hayır dünyanın dört bir yanına yayılacak, dünya uzun süren sefaletten sonra rahat bir nefes alacaktır. Yeryüzü Rabbinin nuruyla aydınlanacak ve İslam Ümmeti, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmet olarak dünya liderliğine yeniden geri dönecektir.
Ve’s Selamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berakâtuh
İbrâhîm Usmân [Ebu Halîl]
حزب التحرير
Hizb-ut Tahrir
Sudan Vilayeti Resmi Sözcüsü