ANKARADA LİBYA YETKİLİLERİNİ TAŞIYAN UÇAK DÜŞTÜ! SABOTAJ MI?
- Kategori Seçkiler
- |
H. 28 Recep 1342, M. 3 Mart 1924 tarihinde sözde Türkiye Büyük Millet Meclisi, Hilafetin resmen ilga edildiğini bildiren meşum bir kararname yayınladı. Hilafet’in ilga edilmesiyle birlikte şeri hükümler de ortadan kalktı, bey’at müessesesi askıya alındı, Müslümanların toprakları milliyetçilik ve ulusçuluk temelinde Batı’ya bağımlı, zayıf ve kırılgan karton devletçiklere bölündü. Bu kartondan devletçikleri yönetmek üzere de başlarına kiralık ajan yöneticiler getirildi. Vahdet fikri ölümcül bir darbe aldı; vahdet (Hilafet) fikrinin düşmesiyle birlikte Beyt’ül Makdis ve Mübarek Toprak da düştü. Müslüman coğrafyasının kalbine kanserli bir hücre gibi Yahudi varlığı yerleştirildi.
İslam Ümmeti, o kara günden bu yana ve Hilafetin yıkılışının 105. yıldönümünde dahi, bunca zorlu ve kurak yıllar boyunca aynı acı tabloyu yaşamaya devam etmektedir. Yahudi varlığının çöküşünü önlemeye çalışan sömürgeci kâfir Batı ile Mübarek Topraktan vazgeçmek istemeyen İslam Ümmetinin iradesi arasında Filistin’de yaşanan uygarlıklar çatışması; yakındaki uzaktaki herkesin halen şahit olduğu bir meseledir. Ne vahşi katliamlar durmuştur ne de sömürgeci savaşlar dinmiştir. Musibetler ve fitneler dünyanın her yerinde İslam Ümmetini çepeçevre kuşatmış durumdadır. Hindular katletmek ve yok etmek için Müslümanlar üzerine çullanmakta, Çin’de bir halk sırf Müslüman olduğu için topluca zindanlara atılmaktadır, Müslüman ülkeler ise anlamsız ve yıkıcı savaşlarla paramparça edilmektedir!
Yeryüzünün tüm milletleri, İslam’la ve Hilafetin dönüşüyle savaşmak üzere aralarında konsensüs sağlamış durumdadırlar. Öyle ki Hilafet’in adı artık siyasi çevrelerde, insanlar arasında; hatta üzerlerine zillet ve yoksulluk damgasının vurulduğu İslam ve Müslüman düşmanı kindarların dillerine bile pelesenk olmuştur. Zira herkes, Hilafet’in, Allah’ın izniyle yaklaşmakta olan bir değişim projesi olduğunun ve azametiyle geri döndüğünde ise, ümmetin enerjisini volkan gibi patlatacağının, dünyayı içinde bulunduğu bu durumdan kurtarmak için dünyadaki asli rolünü yeniden uygulamaya başlayacağının farkındadır. Kâfir Batı, köklü bir akideye sahip tek ve canlı bir ümmet olması vasfıyla Ümmetin canlılığını asla yok edemeyeceğinin gayet iyi farkındadır.
Dünyadaki küfrün elebaşları Hilafetin dönüşünden korkuyorlar. Bu nedenle ümmetin, devletiyle yeniden bütünleşmesi durumunda insanlık tarihinde nükleer patlama etkisi yaratacak bir olay olacağını bilmeliyiz. Çünkü devlet, güçtür ve üretken icra organıdır. Devlet var olduğunda Ümmetin güçleri düzen altına girer, enerjisi infilak eder, dağınık yetenekleri organize edilerek üretken bir güç haline gelir. Devletin yokluğunda ise Ümmet çöker ve zenginlikleri yağmalanır.
Bu nedenle halkıyla, alimiyle, ordusuyla, güç ve kuvvet ehliyle İslam Ümmeti’ni, Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın rızasına nail olmak için, Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafeti kurmak üzere hemen Hizb-ut Tahrir ile birlikte çalışmaya davet ediyoruz. Çünkü Hilafet, farzların tacıdır, vaat edilen zaferdir.
Biz, Hilafet Devleti’nin ve Hanif Şeriatın yönetimi altındaki o eski büyük izzet ve şerefi yeniden elde etmek için, Ümmetin tüm güçlerine enerjilerini seferber etmeleri yönündeki çağrımızı yineliyoruz.
Hizb-ut Tahrir, bu yüce lütfa geri dönüş yolunu net bir şekilde ortaya koymuştur. Hizb, Ümmeti sömürgeci kâfir Batı’nın dayattığı beşerî küfür sistemlerine olan bağımlılıktan kurtarmak, onu kalkındırmak, onurunu iade etmek, kutsallarını özgürleştirmek, insanlığı kapitalizmin karanlıklarından ve zulmünden çıkarıp İslam’ın adaletine ve rahmetine kavuşturmak için gece gündüz ümmetle birlikte çalışmaya devam etmektedir.
Ubey b. Kab’tan rivayet edildiğine göre Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: «بَشِّرْ هذهِ الأُمَّةَ بِالسَّنَاءِ والدِّينِ والرِّفْعَةِ والنَّصْرِ والتَّمْكِينِ فِي الأَرضِ، فمَن عملَ منهُم عَمَلَ الآخرةِ للدُّنيا لم يَكُن لَهُ فِي الآخرةِ مِن نَصيبٍ»“Bu ümmeti yücelikle, üstünlükle, dinle, zaferle ve yeryüzünde temkinle müjdele. Onlardan her kim ahiret amelini dünyalık için yaparsa onun ahirette hiçbir payı olmaz.” [Ahmed]
Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi
Kadın Kolları
Haber-Yorum
Seçici Adalet Mi?!
Haber:
Adalet Bakanlığı Salı günü, Suriye devletinin hukukun üstünlüğüne ve anayasa tarafından güvence altına alınan kamu hak ve özgürlüklerine saygıya olan bağlılığını teyit eden bir açıklama yayınladı.Bakanlık, düşünce ve ifade özgürlüğünün, kamu yararını gözeten ve sivil barışı ve kamu düzenini sağlayan yasal çerçeveler kapsamında uygulanan temel bir hak olduğunu vurguladı. Ayrıca uygulanan yasaların bu hakların uygulanmasına ilişkin açık kurallar belirlediğini ve bunların yasal çerçeveyi aşmamasını sağladığını açıkladı.
Yorum:
Adalet Bakanlığı adına yayınlanan açıklamada yer alan bazı ifadeler üzerinde durmayacağım gibi Adalet Bakanı'nın meslektaşlarına tavsiyede bulunarak zulme karşı uyarıda bulunduğu izlenimini veren konuşmasına da girmeyeceğim; buradaki konuşmam, metinlerle ilgili değildir, aksine birbirinden tamamen zıt olan iki sahne arasındaki karşılaştırma hakkında olacaktır:
İlk sahne, birkaç gün önce serbest bırakılan bir grubu temsil eden sahnedir; Hasan Sofan'ın da ifade ettiği gibi, bu serbest bırakmanın başlığının “devletin izlediği uzlaşma politikası” çerçevesinde olduğu ve serbest bırakılanların ellerinin kana bulaşmadığı yönünde olmasıdır.Ancak kısa süre sonra dolaşan görüntüler ve sahneler bu iddiayla çelişmektedir; görüntüler meselesini bir kenara bırakırsak bile, sabit olan gerçeklikler, onların arasında halk ayaklanmasını doğrudan veya dolaylı olarak bastırmaya katılan aktif askeri birliklerde görev yapan subayların da olduğuna, buna rağmen anayasanın şemsiyesi altında dışarı çıktıklarına ve en iyi şekilde karşılandıklarına işaret etmektedir!
Öte yandan görünen o ki bizzat anayasa, gençlerin bir diğer kesimine, yani devletin onlara karşı ne düşündüğünden veya hissettiğinden ya da meydana gelen herhangi bir anlaşmazlık veya düşmanlıktan bağımsız olarak kendi tarihleri olan gençlere koruma garantisi vermemektedir. Bu kişiler, tamamen farklı bir zihniyetle yargılanmaktadırlar!
Bu gençlerin bazıları suçlu baba Esad ve oğula karşı açık bir tutum sergilerken, onlardan bazıları kaçak rejime karşı çıkmış ve bazıları da devrimin bir parçası olmuştur.Allah'tan, onların yapmış olduklarını kabul etmesini ve onları hasenatlarının mizanına koymasını temenni ediyoruz; zira onlar, omuzlarında bilinçlendirme savaşını taşımışlar, hem ümmetin izzet ve onuru, hem de Nübüvvet Minhacı üzere İkinci Raşidi Hilafeti kurarak İslami hayatı yeniden başlatmak için çalışmışlardır.
Bu kişiler tamamen bir karanlıkta yargılanıyorlar; zira yargıç maskeli, gardiyan maskeli, hatta savunma avukatı olarak atanan kişi bile, saldırgan bir avukat gibi davranıyor ve onlar zincirlerle bağlanmışlardır.Onlar hakkında, bir benzerini Sednaya Hapishanesi'nde ilk kez duyduğum ağır cezalar verilmiştir; bunu duygusal bir tepki olarak söylemiyorum, aksine gençlerden birinin, Yüksek Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından “On iki yıl hapis cezasına çarptırıldım” dediği andaki yaşadıklarımı tanımlamak için söylüyorum.
İki sahne arasındaki garip paradoks, bizi şu meşru sorulara yönlendiriyor:
Anayasa, seçici bir ilkeyle mi uygulanıyor?Bir grubun hak ve özgürlüklerine diğerinden daha fazla mı saygı gösteriliyor?İfade özgürlüğü kişilere özgü bir hak haline gelip onların dışındakiler için yasaklanmış mıdır?
Bu sorular, zulüm ve sonuçları konusunda tavsiye ve uyarıda bulunmak için kürsüye çıkan Adalet Bakanı'na yöneltilmiştir;eğer o, bakanlığına bağlı mahkemelerde ve bölgelerde neler olup bittiğini bilmiyorsa, felaket büyüktür; yok eğer biliyorsa, felaket daha da büyüktür!
Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Abdu ed-Della - Suriye
Haber-Yorum
أَفَنَجْعَلُ الْمُسْلِمِينَ كَالْمُجْرِمِينَ * مَا لَكُمْ كَيْفَ تَحْكُمُونَ
“Biz Müslümanları suçlularla bir mi tutacağız? Size ne oluyor? Ne biçim hüküm veriyorsunuz?”
Haber:
Geçen hafta, Esad rejiminin düşmesinden önce Suriye'de tutuklanan Hizb-ut Tahrir gençlerinden oluşan ikinci bir grup, siyasi duruşları, cephelerin açılması talepleri ve normalleşme sürecini reddetmeleri nedeniyle hapis cezasına çarptırıldı. Daha önceki seferde olduğu gibi duruşmalar adı açıklanmayan bir mahkemede, maskeli yargıçlar ve kapalı şartlar altında gerçekleştirildi.Cezalar 3 ila 10 yıl arasında değişmekte olup bu cezalar, önceki davalarda olduğu gibi eski rejimin subayları ve yardakçıları tarafından işlenen suç ve ihlallere karışanları da kapsayan af kararlarıyla aynı zamana denk gelmiştir.
Yorum:
Suriye'de zaman zaman yapılan yargılamalar, oldukça şaşırtıcıdır; zira suçlu Esad rejimini devirmek için cepheler açılmasını talep edenlerin akıbetlerinin, yeni hükümetin hapishanelerine atılıp 10 yıla varan hapis cezalarına çarptırılacağı olmasına kim inanırdı? Hem de kimin eliyle?!Bir zamanlar insanları aldatıp, Esad rejimi ve yardakçılarına karşı çalıştıklarını ve cihat ettiklerine inandırmış kişiler eliyle öyle mi?!Şam halkının kanıyla ellerini lekeleyen ve vahşi hayvanların bile yapmaktan çekineceği korkunçluklar işleyen o kanlı rejimin uşaklarının beraat edip aileleri ve akrabalarıyla normal bir hayat yaşayacaklarına kim inanırdı? Hem de kim eliyle?Rejime ve onun uşaklarına karşı savaştıklarını iddia edenlerin eliyle öyle mi?!
Bu garip olay karşısında bizler, anlaşılması zor bir ikilemle karşı karşıyayız; zira kendilerini Allah katında temize çıkarmadığımız Hizb-ut Tahrir gençleri, iyi karakterleri ve Allah'ın dinine olan bağlılıkları ile tanınmaktadırlar; ama onlar, İslam sancağını taşıyıp Nübüvvet Minhacı üzere İkinci Hilafet Devleti'ni kurarak “لا إله إلا الله محمد رسول الله” bayrağını yüceltmek için çalıştıkları ve hikmet ve güzel öğütle Allah'a davet ettikleri halde, zalim yargılamalara maruz kalıp hapishanelerin derinliklerine atılarak onlarla eşlerinin ve çocuklarının arası ayrılırken, Şam'da fesat saçıp masum çocukları, kadınları ve yaşlıları hiç merhamet ve şefkat göstermeden öldüren suçlu şebbihalar serbest bırakılıp onlar hakkında af kararları çıkarılmaktadır!Gerçekten de bunlar, Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in hakkında bizlere haber verdiği aldatıcı yıllardır.
Bu zalim hükümleri veren yargıçlara gelince; onlara Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in hadisini hatırlatalım ki belki de Allah’a tövbe edip O’ndan mağfiret dilerler; zira Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: الْقُضَاةُ ثَلَاثَةٌ: قَاضِيَانِ فِي النَّارِ وَقَاضٍ فِي الْجَنَّةِ. قَاضٍ عَرَفَ الْحَقَّ فَقَضَى بِهِ فَهُوَ فِي الْجَنَّةِ، وَقَاضٍ عَرَفَ الْحَقَّ فَجَارَ مُتَعَمِّدًا فَهُوَ فِي النَّارِ، وَقَاضٍ قَضَى بِغَيْرِ عِلْمٍ فَهُوَ فِي النَّارِ “Üç tür yargıç vardır; ikisi cehennemde, biri cennettedir. Hakkı bilen ve ona göre hükmeden cennete gider; hakkı bilip bile bile zulmeden (haktan sapan) cehenneme gider; bilgisizce hükmeden de cehenneme gider.”
Ey bu hükümleri veren yargıç, sen, hak olanı ve Hizb-ut Tahrir gençlerinin, suçlu olmadıkları, ajan olmadıkları, Amerika ile iletişim kurmadıkları, Yahudilerle görüşmedikleri ve senin hükümetinin yaptığı gibi Allah'ın düşmanlarını dost edinmedikleri, dahası Hizb-ut Tahrir’den olmayanların bile partinin gençlerine sempati gösterdikleri ve onlara verilen bu tür cezalardan dolayı şaşkınlıklarını dile getirdikleri gerçeğini biliyorsun. Evet tüm bunları bildiğin halde ey yargıç, yine de onları hapis cezasına çarptırdın. O halde kendisinden hiçbir şeyin gizli kalmadığı hüküm verenlerin en adili olan semanın Yargıcının karşısında nerede duracaksın acaba?Ey yargıç, Ahmed Şara'nın hükümetinin kıyamet gününde sana hiçbir fayda sağlamayacağını; dahası o gün senden beri olacaklarını unutma; aynı şekilde mazlumun duası ile Allah'ın arasında bir perdenin olmadığını, dahası Allah'ın onu bulutların üstüne yükselttiğini ve şöyle dediğini unutma: “İzzetim ve Celalim hakkı için, aradan zaman geçse bile sana yardım edeceğim.”
Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Muhammed Ebu Hişam