Cuma, 17 Safer 1448 | 2026/07/31
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Trump Savaşı Yeniden Körüklemekte ve Hürmüz Boğazı’nı Kendisinden Korumak İçin “Haraç” Talep Etmektedir!

ABD Başkanı Donald Trump, pazartesi günü yaptığı açıklamada, ülkesinin “Hürmüz Boğazı’ndan taşınan tüm mallara %20 oranında ücret uygulanacağını” duyurdu. Bu hamle, Basra Körfezi’nde yeniden savaşın fitilini ateşleyen yeni bir askeri operasyon başlatmasının ardından geldi. Buna karşılık Birleşmiş Milletler’e bağlı Uluslararası Denizcilik Örgütü (IMO), Trump’ın paylaşımına verdiği yanıtta, uluslararası seyrüsefer için kullanılan herhangi bir boğazdan geçiş ücreti alınmasını reddettiğini vurgulayarak bunun yasadışı olduğunu belirtti.

Kibir, küstahlık, Müslümanların mallarının dokunulmazlığını hiçe sayma ve ülkelerinin güvenliğini hafife alma dışında Trump’ın bu kararlarının hiçbir mantığının olmadığı açık ve nettir. Çünkü bu savaşı çıkaran, hatta bölge halkına dayatan bizzat Amerika’nın kendisidir. Bombalayan, öldüren, yıkan ve yakan da odur. Bölge ülkelerini askerî çatışma sarmalına sürükleyen de yine Amerika’dır. Bugün ise savaşın hedefi, zaten başından beri açık olan Hürmüz Boğazı’nı yeniden açmak olarak gösterilmektedir!

Amerika’nın, sebep olduğu yıkım nedeniyle bölge halkından ve bütün dünyadan özür dilemesi, dünya piyasalarını da etkileyen ekonomik zararları tazmin etmesi gerekirken; başkanı çıkıp boğazı açmanın ve güvenliğini sağlamanın karşılığında ücret talep etmektedir!

Bu, Müslümanları küçümsemenin ve Trump yönetimindeki Amerika’yı kuşatan kibrin açık bir göstergesidir. Öyle ki halkların mallarına el koymayı bile artık kendi hakkı olarak görmektedir. Üstelik bu, Trump’ın ilk talebi de değildir. Daha önce de zengin ülkelerin, özellikle Körfez devletlerinin Amerika’ya para ödemesi gerektiğini defalarca dile getirmiş; hatta Amerika’nın İran’a karşı yürüttüğü savaşın bütün masraflarını onların karşılamasını istemiştir. Trump, Körfez yöneticilerine adeta cebindeki bir cüzdan gibi muamele etmektedir.

Trump’ın bu girişiminde başarılı olması ve bölgeye yönelik tasavvurunu hayata geçirmesi; bölgenin daha fazla aşağılanması, sömürgeleştirilmesi ve geleceği üzerinde daha ağır bir tahakküm kurulması anlamına gelecektir. Bölge yöneticilerinden Amerika’nın askerî üslerine ev sahipliği yaparak onun zorbalığına ve saldırganlığına ortak olanlar ise, adeta kendi ayaklarıyla felakete yürümektedirler. Bu ise apaçık bir hüsrandır. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

إِنَّمَا يَنْهَاكُمُ اللَّهُ عَنِ الَّذِينَ قَاتَلُوكُمْ فِي الدِّينِ وَأَخْرَجُوكُم مِّن دِيَارِكُمْ وَظَاهَرُوا عَلَى إِخْرَاجِكُمْ أَن تَوَلَّوْهُمْ وَمَن يَتَوَلَّهُمْ فَأُولَئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ“Allah, yalnız sizinle din uğrunda savaşanları, sizi yurtlarınızdan çıkaranları ve çıkarılmanız için onlara yardım edenleri dost edinmenizi yasaklar. Kim onlarla dost olursa işte zalimler onlardır.” [Mümtehine 9]

Bununla birlikte yaşanan gelişmeler, bölge ülkeleri için Amerika’nın gölgesinden çıkmak adına önemli bir fırsat oluşturmaktadır. Zira Amerika bugün en zayıf dönemini yaşamaktadır. Küresel ölçekte dost ve müttefiklerini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Çin ve Rusya gibi uluslararası rakiplerinin gücü artmaktadır. Kendi halkı da artık savaşların ve maceracı politikaların maliyetini üstlenmeye istekli değildir. Ayrıca Amerika entelektüel ve uygarlık açısından da ciddi bir iflas içindedir.

Bu nedenle bölgedeki güç ve nüfuz sahibi samimi kimselerin öne çıkarak liderliği üstlenmeleri; dümeni Amerika ve Batı’ya bağımlılıktan kurtuluşa çevirmeleri ve Hizb-ut Tahrir’e nusret vererek, Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafet’i yeniden ikame etmeleri gerekir. Böylece ilk dönem İslam önderlerinin ve fatihlerinin izlediği yol yeniden ihya edilmiş olacaktır.

Devamını oku...

Mevcut “Yasama” İşleviyle Halk Meclisi: Devrimsel Bir Gerilemedir ve Laikliği Kökleştirme Kurumudur

12 Temmuz 2026 Pazar günü, 210 üyeden oluşan Suriye Halk Meclisi ilk oturumunu gerçekleştirdi. Meclis üyelerinin üçte ikisi seçim kurulları aracılığıyla dolaylı yoldan seçilirken, geri kalan üçte biri ise geçiş dönemi Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara tarafından atanmıştır.

Meclis başkanının ve yardımcılarının seçildiği ilk oturumun ardından Ahmet eş Şara, X platformu üzerinden şu açıklamayı yapmıştır: “Halk Meclisi’nin çalışmalarına başlaması önemli bir milli dönüm noktasıdır. Bu adımla istişareyi ve sorumluluk anlayışını daha da kökleştiriyor; diyalog, liyakat ve hukukun üstünlüğü esasları üzerine devlet kurumlarını inşa etme yolunda yeni bir aşamaya geçiyoruz.”

Halk Meclisi üyelerinin seçilmesi ve ardından mevcut anayasal işleviyle, halk adına yasalar çıkaran bir yasama organı olarak ilk oturumunu gerçekleştirmesi son derece tehlikeli bir durum ve büyük bir münkerdir. Allah’ın, suç rejimine karşı zafer nasip ettiği ve onları Şam’a ulaştırdığı dünün devrimcileri bugünün yöneticileri haline gelmiştir. Dolayısıyla Şam halkı, bu gerçeğin farkına varmalı ve buna inkâr etmelidir.

Çünkü Meclisin bugünkü gerçek görevi, yalnızca istişare yapmak veya insanların sıkıntılarını yönetime taşımak değildir. Asıl görevi; halk adına anayasayı ve yasaları onaylayan bir yasama otoritesi olmasıdır. Hatta sunulan bir kanun şer’î bir hükme uygun olsa bile, meclisin onayından geçmedikçe yürürlüğe giremez. Böylece o yasa, Allah’ın hükmü olduğu için değil, Halk Meclisi tarafından onaylandığı için geçerli kabul edilmektedir. Bu ise Halk Meclisi’nin Allah’ın dışında yasama yapan bir otorite hâline geldiği, hatta bazı durumlarda Allah’ın hükümleri üzerinde vesayet kurduğu anlamına gelir. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

أَمْ لَهُمْ شُرَكَاءُ شَرَعُوا لَهُمْ مِنَ الدِّينِ مَا لَمْ يَأْذَنْ بِهِ اللَّهُ “Yoksa onların, dinde Allah’ın izin vermediği şeyleri kendileri için kanunlaştıran ortakları mı var?” [Şurâ 21]

Ayrıca mevcut yapısıyla “önemli bir milli dönüm noktası” olarak sunulan bu meclis, geçiş hükümetinin yerleştirmeye çalıştığı milliyetçilik fikrini güçlendirmektedir. Böylece Şam Devrimi’nin en temel slogan ve ilkeleri, özellikle de İslam’ın hükmünün uygulanması hedefi göz ardı edilmektedir. Oysa milliyetçilik, sömürgecilerin akide bağını ve İslam kardeşliğini parçalamak, ümmeti milliyetçilik ve ulusçuluk bağlarıyla bölmek için ortaya çıkardıkları bağlardan biridir.

Asıl fark edilmesi, reddedilmesi ve değiştirilmesi gereken büyük tehlike; yalnızca bazı seçim mekanizmalarına veya bazı meclis üyelerinin durumuna itiraz etmek değildir. Asıl tehlike, bu meclise biçilen roldür: Allah’ın indirdiği hükümler yerine yasama yapmak ve ulus-devlet çatısı altında İslam’ı hayattan ayıran laik anlayışı kurumsallaştırmak. Bütün bunlar ise başta Haçlı Amerika olmak üzere büyük devletleri memnun etmek için yapılmaktadır. Oysa onların İslam’a ve Müslümanlara karşı dünyanın her yerinde işledikleri suçlar herkesin malumudur.

Ey Suriye halkı! Şam topraklarını sulayan tertemiz kanların, devrim boyunca verdiğiniz büyük fedakârlıkların; şehadetlerin, hicretlerin, yıkımların ve katliamların sonucu bu mu olmalı? Siz bütün bunları, Allah’ın razı olduğu İslam sistemini ikame etmek, O’nun dinini yeryüzünde egemen kılmak ve Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in sancağını dalgalandırmak için vermediniz mi? Meydanlarda hep birlikte: “Ebedî önderimiz Efendimiz Muhammed’dir.” diye haykırmadınız mı? Bütün bunlar, beşerî sistemleri uygulamaya devam etmek, laik uygulamaları meşrulaştırmak ve onların kurumlarını yeniden üretmek için miydi? O’nun getirdiği şeriattan başka bir şeriatla hükmeden, Allah’ın dışında anayasa ve kanunlar yapacak bir yasama meclisini alkışlayan bizlerin önderi, gerçekten efendimiz Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem olabilir mi?

Düşmanlarımızın ülkemizi sömürgeleştirip paylaştıkları dönemde çizdikleri, ümmetin bedenini parçalamak ve evlatlarını ayırmak için bir çit olarak tasarladıkları o sınırları tanıyan bir “ulusal devlet” kuran bizlerin önderi Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem olabilir mi?

İçinde bulunduğumuz durumun köklü çözümü; anayasal reformlarda, yönetici yüzlerin değişmesinde ya da hükümet kurumlarının rollerinin iyileştirilmesinde değildir. Gerçek çözüm, suç düzenini bütün sistemleri ve sembolleriyle kökünden söküp atmaktır. Gerçek çözüm, bu gerçekliği kökten değiştirerek Nübüvvet metodu üzere İkinci Raşidi Hilafeti kurmakta, iç ve dış işlerimizi sadece İslam’ın hükümlerine göre gütmekte, dinimizi yok etmek ve egemenliğimizi gasp ederek zenginliklerimizi yağmalamak isteyen devletlerle olan ipleri koparmakta yatmaktadır. Bizler Allah’ı razı ettiğimiz sürece, sömürgeci devletlerin rızasına veya öfkesine asla değer vermeyiz.

Bizler Allah Azze ve Celle’nin vaadinden ve Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in müjdesinden eminiz. Öyleyse gelin bu dine yardım etmek ve Alemlerin Rabbi’nin şu sözündeki vaadini gerçekleştirmek için çalışanlardan olalım:

وَعَدَ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُم فِي الْأَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ وَلَيُمَكِّنَنَّ لَهُمْ دِينَهُمُ الَّذِي ارْتَضَى لَهُمْ وَلَيُبَدِّلَنَّهُم مِّن بَعْدِ خَوْفِهِمْ أَمْنًا يَعْبُدُونَنِي لَا يُشْرِكُونَ بِي شَيْئًا وَمَن كَفَرَ بَعْدَ ذَلِكَ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ“Allah, içinizden, iman edip de salih ameller işleyenlere, kendilerinden öncekileri egemen kıldığı gibi onları da yeryüzünde mutlaka egemen kılacağına, onlar için razı olduğu dinlerini iyice yerleştireceğine, yaşadıkları korkularının ardından kendilerini mutlaka emniyete kavuşturacağına dair vaatte bulunmuştur. Onlar bana kulluk eder ve bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar. Artık bundan sonra kimler inkâr ederse, işte onlar fasıkların ta kendileridir.” [Nur 55]

Devamını oku...

Güvenlik Güçleri, Eş-Şevvak Şehrinde Bir Hizb-ut Tahrir Gencini Bir Paylaşımı Nedeniyle Gözaltına Aldı

Askeri istihbarat, 19 Temmuz 2026 Pazar günü eş Şevvak şehrinde 25 yaşındaki Nasruddin Muhammed Sanim Âdem kardeşimizi, iyiliği emredip kötülükten nehyeden bir paylaşım yapması sebebiyle gözaltına aldı. Güvenlik güçleri kendisinden paylaşımı silmesini ve özür dilemesini istemiş, ancak o bunu reddetmiştir. Bu durum, hükümetin suçluları koruduğunu, marufu yasaklayıp münkeri emrettiğini açıkça gözler önüne sermektedir.

Görüşümüzü teyit etmek amacıyla, söz konusu paylaşımda yer alan en önemli hususları aktarıyoruz: “Eş Şevvak şehri, bölgemizdeki yetersiz güvenliğin ve yolsuzluğun yaygınlaşmasının bir sonucu olarak üzücü bir cinayete tanık olmuştur.

Birincisi: Eş-Şevvak şehrinin tanık olduğu en belirgin suçlar:

1- Gençlerimizi hedef alan ‘Şaş’, ‘Bongu’ ve benzeri zehirler gibi uyuşturucu maddeler.

2- Güvenlik zafiyetleri: Güvenliğin sağlanmaması, yolsuzlukla mücadele edilmemesi, rüşvetin yaygınlaşması, büyük suçluların görmezden gelinmesi ve affedilmesi; buna karşılık hakkı savunan, ülkenin İslam dini temelinde ilerlemesi ve kalkınması için çalışan kimselerin cezalandırılması.”

Paylaşımda daha sonra hükümete hitaben Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in şu hadisine yer verilmektedir:

وَإِنَّهَا أَمَانَةُ وَإِنَّهَا يَوْمَ الْقِيَامَةِ خِزْيٌ وَنَدَامَةٌ إِلَّا مَنْ أَخَذَهَا بِحَقِّهَا وَأَدَّى الَّذِي عَلَيْهِ فِيهَا“Bu iş bir emanettir, emanet, üstesinden gelemeyen kimse için kıyamet gününde zillet ve perişanlık doğurur”

Ardından şu ifadeler yer almaktadır: “Sizin bu ülkedeki göreviniz bölgede güvenliği sağlamaktır. Ümmet-i Muhammed’i bozmak isteyenleri, Müslümanlar arasında fitne çıkaranları ve Müslüman gençleri saptırmaya çalışanları ortadan kaldırmaktır. Bunun gerçekleşmesi ise ancak Allah’ın şu buyruğunda ifade edildiği gibi O’nun şeriatının uygulanmasıyla mümkündür:

فَلَا وَرَبِّكَ لَا يُؤْمِنُونَ حَتَّى يُحَكِّمُوكَ فِيمَا شَجَرَ بَيْنَهُمْ ثُمَّ لَا يَجِدُوا فِي أَنْفُسِهِمْ حَرَجاً مِمَّا قَضَيْتَ وَيُسَلِّمُوا تَسْلِيماً“Hayır! Rabbine andolsun ki onlar, aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem yapıp, sonra da verdiğin hükme, içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın, tam bir teslimiyetle boyun eğmedikçe iman etmiş olmazlar” [Nisa 65]

Paylaşımda ayrıca askerî kurumlara bağlı olmayan tüm silahların toplanması da talep edilmektedir.

Paylaşım şu ifadelerle sona ermiştir: “Sonuç olarak gerçek güvenlik ve huzur ancak Rahmân’a itaatle ve Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafet Devleti’nin şemsiyesi altında mümkündür. Böyle bir devlet ülkeyi ve insanları koruyacak, onurları savunacak, Müslümanlar arasındaki kin ve düşmanlığı ortadan kaldıracak ve onları ‘Lâ ilâhe illallah Muhammedun Rasûlullah’ sancağı altında birleştirecektir. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اسْتَجِيبُوا للهِ وَلِلرَّسُولِ إِذَا دَعَاكُمْ لِمَا يُحْيِيكُمْ وَاعْلَمُوا أَنَّ اللهَ يَحُولُ بَيْنَ الْمَرْءِ وَقَلْبِهِ وَأَنَّهُ إِلَيْهِ تُحْشَرُونَ“Ey iman edenler! Size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah’ın ve Rasûlü’nün çağrısına uyun ve bilin ki Allah, kişi ile kalbi arasına girer Yine bilin ki, O’nun huzurunda toplanacaksınız.” [Enfal 24]

Nasruddin kardeşimizin yaptığı, iyiliği emredip kötülükten nehyeden müminlerin amelidir. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

وَالْمُؤْمِنُونَ وَالْمُؤْمِنَاتُ بَعْضُهُمْ أَوْلِيَاءُ بَعْضٍ يَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنكَرِ“Mümin erkekler ve mümin kadınlar birbirlerinin dostlarıdır. İyiliği emreder, kötülükten alıkoyarlar.” [Tevbe 71]

Askeri istihbaratın yaptığı ise, Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın haklarında şöyle buyurduğu münafıkların amelidir:

المُنَافِقُونَ وَالمُنَافِقَاتُ بَعْضُهُم مِّن بَعْضٍ يَأْمُرُونَ بِالْمُنكَرِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمَعْرُوفِ وَيَقْبِضُونَ أَيْدِيَهُمْ نَسُوا اللَّهَ فَنَسِيَهُمْ إِنَّ الْمُنَافِقِينَ هُمُ الْفَاسِقُونَ“Münafık erkekler ve münafık kadınlar birbirlerindendir (birbirlerinin benzeridirler). Onlar kötülüğü emrederler, iyilikten alıkoyarlar ve ellerini sıkı tutarlar (cimrilik ederler). Onlar Allah’ı unuttular, Allah da onları unuttu (kendi hallerine bıraktı). Şüphesiz ki münafıklar fasıkların ta kendileridir.” [Tevbe 67]

Bizler Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti olarak; hükümeti, güvenlik ve askeri birimlerini, insanları Allah’ın yolundan alıkoyanların ve o yolu eğri büğrü göstermek isteyenlerin acı akıbeti konusunda uyarıyoruz. Allah’a tövbe etmeliler, Nasruddin kardeşimizi derhal serbest bırakmalılar ve ondan özür dilemelidirler.

وَسَيَعْلَمُ الَّذِينَ ظَلَمُوا أَيَّ مُنقَلَبٍ يَنقَلِبُونَ“Zulmedenler, hangi dönüşle döndürüleceklerini yakında bileceklerdir.” [Şuara 227]

İbrâhîm Usmân [Ebu Halîl]
حزب التحرير
Hizb-ut Tahrir
Sudan Vilayeti Resmi Sözcüsü

Devamını oku...

Mescid-i Aksa'ya Baskınlar Düzenleniyor ve Kudüs Yerinden Ediliyor; Peki İşgali Kim Caydıracak?

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Mescid-i Aksa'ya Baskınlar Düzenleniyor ve Kudüs Yerinden Ediliyor; Peki İşgali Kim Caydıracak?

Haber:

Pazar günü onlarca yerleşimci, işgal altındaki şehir ve çevresinde Yahudilerin tırmandırdığı saha geriliminin ortasında Mescid-i Aksa'ya baskın düzenledi. Kudüs Valiliği yaptığı açıklamada, Mescid-i Aksa'ya baskın düzenleyen yerleşimcilerin sayısının 214 olduğunu ve bu kişilerin baskınlarını, öğleden önce ve öğleden sonra olmak üzere iki ayrı zaman diliminde düzenlediklerini söyledi.

Kudüs’teki Wadi Hilweh İnsan Hakları Bilgi Merkezi’nin internet sitesinde yer alan verilere göre, geçen hafta 1639 yerleşimci Mescid-i Aksa'ya baskın düzenledi. (El Cezire Net)

Yorum:

Yüzlerce yerleşimcinin, işgal güçlerinin koruması altında Mescid-i Aksa'ya düzenlediği her baskında bu varlık dünyaya, hiç kimseden korkmadığına ve Kudüs’ü Yahudileştirme projesini uygulamaya ve mübarek Mescid'e yönelik egemenliğini dayatmaya devam edeceğine dair açık bir mesaj vermektedir. Aynı zamanda işgalin sadece toprağı gasp etmekle yetinmeyip, toprak sahiplerini de oradan söküp atmaya ve şehrin İslami kimliğini kökünden kazımaya çalıştığını teyit eden bir sahnede, Kudüs'ün kuzeyindeki Müslümanların evleri için tahliye ve yıkım tebligatları teslim edilmektedir.

Bu cesaret bir boşluktan doğmamıştır; aksine işgal, kınama açıklamalarının haber sayfalarının ötesine geçmediğine ve konferansların ve zirvelerin vakıada hiçbir şeyi değiştirmediğine kanaat getirinceye kadar on yıllarca süren resmi sessizlik ve siyasi acziyetin ardından gerçekleşmiştir. Bu nedenle azgınlığı daha da artmış ve hiçbir sonuçtan korkmaksızın, dünyanın gözü ve kulağı önünde planlarını uygulamaya başlamıştır.

İşgal hedeflerini hiç gizlemiyor; zira o, açıkça yerleşim yerlerini güçlendirmekten, Filistinlileri yerlerinden etmekten, Kudüs’ün kimliğini değiştirmekten ve Mescid-i Aksa'ya yeni bir gerçeklik dayatmaktan bahsediyor. Bunlar gelecekte gerçekleştirilecek projeler değildir; aksine İslam ümmetinin yaşadığı zayıflık ve bölünmüşlük durumundan yararlanarak her gün uygulamaya konulan politikalardır.

Tarih bize, mukaddesatların kınama ve eleştiriyle korunmadığını, aksine onları, kendi karar ve iradesine sahip olan ve Mescid-i Aksa'nın yerel bir mesele değil, aksine akide ve kimlik meselesi ve tüm Müslümanların omuzlarındaki şerî bir vacip olduğunu idrak eden ümmetin koruduğunu öğretmiştir.

Bugün Kudüs’te yaşananlar, her Müslüman için bir uyarı zili olması gerekir; zira işgalci sadece taşları hedef almamaktadır; aksine insanı, akideyi ve tarihi de hedef almakta ve Müslümanların, bir zamanlar bu şehrin halkı ve sahipleri olmalarının ardından artık kendi şehirlerinde bir istisna haline gelmelerini sağlayacak bir gerçekliği dayatmaya çalışmaktadır.

İşgalin sahip olduğu tüm güç, silah ve desteğe rağmen tarihin sünnetleri, zulmün kalıcı olmadığını ve ne kadar uzun sürerse sürsün işgalin sona ereceğini teyit etmektedir. Dolayısıyla Kudüs, İslami bir şehir olarak kalacağı gibi Müslümanlar onu geri alana kadar Mescid-i Aksa da çatışmanın ana başlığı olmaya devam edecektir.

Bugün vacip olan, ümmetin merkezi davasına ilişkin bilincini yeniden kazanması ve Filistin’in bir sınır meselesi değil, aksine akide, adalet ve bir onur meselesi olduğunu idrak etmesidir. Eğer ümmet vahdetini, gücünü ve iradesini geri kazanırsa, işte o zaman ümmet, Yahudi varlığını ortadan kaldırabilir ve Filistin’i geri alabilir.

وَلَيَنصُرَنَّ اللَّهُ مَن يَنصُرُهُ إِنَّ اللَّهَ لَقَوِيٌّ عَزِيزٌAllah kendi dinine yardım edenlere muhakkak yardım edecektir. Kuşkusuz Allah güçlüdür, mutlak galiptir.” [Hac 40]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Abdulazim Haşlemon

Devamını oku...

Burhan Muzaffer Vani'nin Şehadetinin Üzerinden On Yıl Geçmesinin Ardından Keşmir Vadisi'nden Yükselen Bir Çığlık ve Ümmetin Sorumluluğu

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Burhan Muzaffer Vani'nin Şehadetinin Üzerinden On Yıl Geçmesinin Ardından
Keşmir Vadisi'nden Yükselen Bir Çığlık ve Ümmetin Sorumluluğu

Allah Subhanehu ve Teala şöyle buyurmuştur: مِّنَ الْمُؤْمِنِينَ رِجَالٌ صَدَقُوا مَا عَاهَدُوا اللَّهَ عَلَيْهِ فَمِنْهُم مَّن قَضَى نَحْبَهُ وَمِنْهُم مَّن يَنتَظِرُ وَمَا بَدَّلُوا تَبْدِيلاًMüminlerden öyle adamlar vardır ki, Allah’a verdikleri söze sadık kaldılar. İçlerinden bir kısmı verdikleri sözü yerine getirmiştir. Bir kısmı da beklemektedir. Verdikleri sözü asla değiştirmemişlerdir.” [Ahzab 23]

8 Temmuz 2016 tarihinde Hint işgal güçleri, daha yirmili yaşlarının başlarında olan Keşmirli genç komutan Burhan Muzaffer Vani’yi öldürdü. O kader belirleyici günlere müteakiben, işgale karşı açık bir meydan okuma sahnesi yaşandı; zira milyonlarca insan, sokağa çıkma yasağına rağmen meydan okuyarak sokağa dökülmüş, bütün bir nesli kör eden plastik mermili tüfeklere karşı koymuş ve özgürlük sloganları atarak şehitlerini uğurlamıştı. Unutulmuş cephe Keşmir, yeniden kükremişti.

Ancak bu kükreyiş, sesin en gür bir şekilde çıkması gereken yerde acımasız bir sessizlikle karşılanmıştır. Zira Pakistan’daki sivil ve askeri ajan yönetim, Burhan’ın kanını diplomatik bir pazarlığa dönüştürmüştür. Çünkü onun, Amerika'ya hizmet ederken elde ettikleri madalyalarla donatılmış generalleri, kafir uluslararası sistemin diliyle formüle edilmiş bildiriler yayınlarlarken, elleri ise Uluslararası Para Fonu ve Dünya Bankası'nın zincirlerine bağlanmış bir halde efendileri Amerika'yı memnun etmek için çalışmaya devam etmişlerdir. İslamabad yöneticileri, mazlumların çığlıklarına icabet etmediler; aksine Birleşmiş Milletler’de kararlar almakla yetindiler. Oysa kararları Filistin, Keşmir ve diğer yerlerdeki Müslümanlara sonu gelmeyen mezarlıklardan başka hiçbir güvence sağlamayan bizzat bu Birleşmiş Milletler'dir.

Burhan Vani’nin şehadetinin ümmete verdiği acı ders işte şudur: Ulus devletin, Sykes-Picot ve Radcliffe gibi sömürgeci mühendislerin formüle ettiği bir kafes olmasıdır. Bu kafesin bekçileri, ulusal kan sınırlarını çizen aynı rejime sadıktırlar. Madalyalarla donatılmış generaller, dünyevî makamlar ve bağımsızlık yanılsaması uğruna şehitlerin kanına ihanet ettiler. İslam’ı koruyormuş gibi görünüyorlar ama hapishaneleri, İslam’ın kamil bir şekilde uygulanmasına davet edenlerle doludur. Ayrıca Keşmirli Müslümanların kanını, Hindu devletiyle yürüttükleri gizli müzakerelerde bir pazarlık aracı haline getirdikleri gibi ticaret yolları karşılığında onuru satıyorlar ve şehadeti de diplomatik tanınma ile değiştiriyorlar.

Keşmir mezarlıkları, kötü şöhretli “Baba 2” sorgu merkezi gibi işkence merkezleri ve kayıplar için toplu mezarlar, işgalin yönetilen bir sınır anlaşmazlığına değil, aksine İslam'a ve Müslümanlara karşı açılmış bir savaş olduğu yönündeki acı gerçeğe tanıklık etmektedir. Bunun aciz BM kararlarıyla ve ajan yöneticilerin attığı boş sloganlarla çözülmesi imkansızdır. Keşmir’deki cihat, başka bir ajan grubun yönettiği bir toprak parçası için verilen bir çatışma değil; aksine Allah Subhanehu ve Teala'nın kelimesini yüceltmek için verilen bir çatışma olup bu da ancak Hilafetin gölgesinde zaferle sonuçlanacaktır.

Müslüman ülkelerin ordularını, pasaportlarla parçalanmış ulusal kuvvetler olarak değil de Allah'ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in sancağı altında yürüyen tek bir birleşik ordu olarak seferber edecek olan sadece Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafettir. Ayrıca yapay ulusal sınırları yıkacak ve toprak uğruna değil, aksine küfür kanunlarının yerine İslam’ın adaletini tesis etmek için Keşmir’den Filistin’e kadar işgal altındaki toprakları kurtaracak olan da Hilafettir. Zira Hilafet, Keşmir’i kelepçeleyen antlaşmaları tanımadığı gibi Güvenlik Konseyi’ne ve insan hakları raporlarına da boyun eğmez ve sadece Allah Subhanehu ve Teala'dan korkar.

Burhan Vani'nin bu kadar genç yaşta şehit olması, hem bir hatırlatma hem de bir sorumluluktur; zira o bize, ümmete liderlik ettiğini iddia edenler her şeyi satarken bu ümmetin gençlerinin her şeyini feda etmeye hazır olduğunu hatırlatmaktadır. Bu da bizi, şu soruyu sormaya zorlamaktadır: 21 yaşındaki bir genç işgalin temellerini sarsarken bizler ne yaptık? Cevap sadece hüzün olamaz; aksine Burhan ve diğer şehitlerin kanını, sadece ihanet sicilindeki bir satır değil de zaferin yakıtı haline getirecek tek liderlik olan Raşidi Hilafeti kurarak İslami hayatı yeniden başlatmak için siyasi ve fikri olarak kararlı bir şekilde çalışmak gerekir.

İşte o zamana kadar Keşmir vadilerinin çığlığı, kurtuluş çağrısına cevap verme gücüne sahip olanların uykusunu kaçırmaya devam edecektir. O halde icabet edin ey Pakistan ve Bangladeş orduları!

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Muhammed Abdullah – İşgal Altındaki Keşmir

Devamını oku...

Fidan’ın Ukrayna Ziyareti

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Fidan’ın Ukrayna Ziyareti

Haber:

Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Ukrayna'ya gerçekleştirdiği ziyaretin verimli geçtiğini, Devlet Başkanı Volodimir Zelenski tarafından kendisine tevdi edilen nişanı almaktan onur duyduğunu söyledi.Fidan, Ukrayna Devlet Başkanı Zelenskiy, Devlet Başkanlığı Ofisi Başkanı Kirilo Budanov ve Bakan Sybiha ile yaptığı görüşmelerde, ikili ilişkileri ve Rusya-Ukrayna Savaşı'ndaki son durumu kapsamlı şekilde ele aldıklarını aktardı. Fidan, savaş koşullarına rağmen iki ülke arasındaki işbirliğinin daha da derinleşmesinden büyük memnuniyet duyduklarını ifade etti. Ziyaretinden hemen önce Ukrayna Parlamentosu tarafından onaylanan Serbest Ticaret Anlaşması'nın, Türk iş insanları için yeni fırsatlar yaratacak ve ekonomik ortaklığı çok daha ileri bir seviyeye taşıyacak önemli bir dönüm noktası olduğunu vurguladı.

Ziyaret sırasında Ukrayna'nın bağımsızlığına, egemenliğine ve toprak bütünlüğüne olan desteği bir kez daha vurguladıklarına işaret eden Fidan, "Türkiye olarak tarafları yeniden müzakere masasında buluşturacak ve kalıcı barışa katkı sağlayacak her türlü girişime destek vermeye hazırız." ifadesini kullandı. Ayrıca Fidan, Kiev'de, Kırım Tatarlarının Milli Lideri Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu ve Kırım Tatar Milli Meclisi Başkanı Refat Çubarov ile bir araya gelerek soydaşların durumunu değerlendirdiklerini belirterek, Kırım Tatarlarının haklarının korunması ve kültürel kimliklerinin yaşatılmasının Türkiye için her zaman öncelik olduğunun altını çizdi. (Anadolu Ajansı, 17/07/2026)

Yorum:

Şüphesiz ki güvenlik geçmişiyle tanınan bir adam olan Türkiye Dışişleri Bakanı’nın bu ziyaretinin hedefi, servis edildiği gibi ekonomik değildir; her ne kadar Türkiye ile Ukrayna arasındaki ticaret hacminin 10 milyar Dolara çıkarılmasının hedeflendiği söylense de, bu ziyaretin ana hedefi kesinlikle bu değildir; bunun kanıtı ise karşılıklı ticaret anlaşmasının ziyaretten önce imzalanmış olmasıdır.

Belki de bu ziyaretin hedefi, Türkiye'nin yörüngesinde döndüğü ABD'ye hizmet etmekti; konu ise; savaşın ritminin artmasını, Rusya'nın derinliklerinin bombalanmasını, Rusya'nın aşağılanmasını ve aynı şekilde özellikle son olaylarda burnunun toprağa sürtülmesinin ardından Rusya'nın tepkisinden duyulan korkuyu temsil eden son askeri gelişmelerden sonra Rus ve Ukrayna taraflarını yeniden müzakere masasına oturtma girişimi olabilir; ayrıca buna, Rusya'nın derinliklerine vurulan darbelerin başarısı ve Rusya'nın bocalaması sonucu Ukrayna Devlet Başkanı'nın kapıldığı boş büyüklük taslama megalomanisinin eklenebileceği gibi özellikle ABD ile İran arasındaki savaşın ve çatışmanın yinelendiği mevcut şartların gölgesinde -ki işlerin nereye varacağını kimse bilemez- Avrupa'nın Zelenski'ye tek başına dikte etmesini engellemek de eklenebilir.

Tüm bunlardan dolayı Türkiye Dışişleri Bakanı Fidan Ukrayna'ya bir ziyaret gerçekleştirmiş ve burada Ukrayna Cumhurbaşkanı ile Türkiye yanlısı Tatar Konseyi Başkanı Mustafa Abdülcemil ve Yardımcısı Çubarov ile görüşmüştür.

Şüphesiz ki yöneticilerimizin bize hiçbir hayrı yoktur; aksine her gün her yerde bize acı ve işkence çektiren düşmanlarımıza hayırları vardır; nitekim Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Fidan da bir istisna değillerdir; dahası onların durumu da, Müslümanların başındaki diğer hain yöneticilerin durumu gibidir.

Allah'ım, bizi zalim yöneticilerden kurtaracak, İslam devletinde bir Halife nasip et.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Dr. Muhammed Süleyman

Devamını oku...

Portekiz'de Peçenin Yasaklanması Laik İdeolojinin Çürümesi ve İslam Nizamın Zarureti

Haber - Yorum

Portekiz'de Peçenin Yasaklanması

Laik İdeolojinin Çürümesi ve İslam Nizamın Zarureti

Haber:

Uluslararası Af Örgütü, Portekiz parlamentosunun kamusal alanlarda yüzün örtülmesini yasaklamak üzere kabul ettiği yeni yasanın ayrımcı olduğunu ve pratikte nikab veya burka giymeyi tercih eden Müslüman kadınları hedef aldığını belirtti.

Yorum:

Portekiz, kamusal alanlarda peçe takılmasını yasaklayan ilk Avrupa ülkesi değildir; zira Portekiz hükümetinin bu yaklaşımı, bir dizi benzer Avrupa kararlar silsilesi çerçevesinde gerçekleşmiştir; çünkü Fransa, 2011 yılında kamusal alanlarda yüzün gizlenmesini yasaklayan bir yasa çıkararak bu geleneği başlatmış ve aynı yıl Belçika da bunu takip etmiştir; ayrıca 2016’da Bulgaristan, 2017’de Avusturya ve 2023’te Danimarka da bu ikisine katılırken, İsviçre ise 2025 yılında bu kervana katılan son ülke olmuştur. Ayrıca Almanya’da (bazı eyaletlerde kadın memurlar ve bazı eyaletlerdeki devlet okullarında), Hollanda’da (eğitim kurumları, kamu kurumları, hastaneler ve toplu taşıma araçlarında) ve Norveç’te (eğitim kurumlarında) nikabın kısmi olarak yasaklandığını da belirtmek gerekir. Bunun yanı sıra Fransa, kamusal hayatta başörtüsünü (yüz örtüsü) yasaklamış olmasının yanı sıra okullarda kız öğrencilerin başörtüsü takmasını da yasaklamış, ardından da kız çocuklarının abaya giymelerini yasaklamıştır.

Gerçek şu ki Avrupa, Müslümanlara baskı uygulamak için hiçbir fırsatı kaçırmıyor ve her seferinde İslam ümmetine duyduğu düşmanlığın boyutunu kanıtlıyor; zira Avrupa, Müslümanları ibadetlerinde hedef almak için, kendi felsefesine ve temel yaşam değerlerine (en önemli temellerinden olan inanç özgürlüğü ve kişisel özgürlük) aykırı davranmaktan hiç çekinmiyor; tüm bunları ise; özellikle siyasetçiler ve kanun yapıcılar düzeyinde, hala birçok Avrupalının zihnine musallat olan Haçlı ruhunu tatmin etmek uğruna kendisiyle çelişen ve kendi özüne ters düşen seküler kapitalist ideolojinin ulaştığı çürümeye benzeyen zayıf ve yıpranmış argümanlarla yapılmaktadır.

Bu olaylar bize, İslam Devleti’nde gayrimüslimlere adaletli davranan İslam şeriatının büyüklüğünü bir kez daha göstermektedir; çünkü İslam şeriatı, bugün Avrupa’nın Müslümanlara yaptığı gibi onların inançlarına ve ibadetlerine müdahale etmemiş, onlara, bazı Avrupa ülkelerinin tüm vatandaşlarına zorunlu askerlik dayattığı gibi, orduya katılmayı dayatmamış; aksine onları korumayı taahhüt etmiştir; öyle ki bazı Hıristiyan araştırmacılar, sözde tam vatandaşlık statüsüyle Batı dünyasındaki ülkelerin altında yaşamaktansa, zimmet statüsüyle İslam Devleti’nin gölgesinde yaşamayı tercih ettiklerini belirtmişlerdir.

Bugün dünya, giderek maddi vahşete, ruhi boşluğa ve ayrımcı muameleye doğru sürüklenmektedir; bu yüzden dünya, hayatın dengesini yeniden sağlayabilecek tek sistem olan İslami sisteme acilen ihtiyaç duymaktadır; bu da Müslümanlara, sadece Müslümanları değil, aksine tüm insanlığı kurtarması beklenen İslam Devleti’ni yeniden kurmak için daha fazla çalışma ve çaba sarf etmeyi zorunlu kılmaktadır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ahmed Sa’d

Devamını oku...

Susuzluk, El-Abyad'da 3,4 Milyon Kişiyi Kuşatma Altına Almış ve Hızlı Destek Güçlerinin Kente Uyguladığı Kuşatma Sonucu Su Açığı %70'e Ulaşmıştır

Haber - Yorum

Susuzluk, El-Abyad'da 3,4 Milyon Kişiyi Kuşatma Altına Almış ve Hızlı Destek Güçlerinin Kente Uyguladığı Kuşatma Sonucu Su Açığı %70'e Ulaşmıştır

Haber:

Hızlı Destek Güçleri, Kuzey Kordofan Eyaleti’nin başkenti El-Abyad'daki başlıca su kaynaklarını ya kontrol ederek ya da insansız hava araçlarının ateş menziline sokarak hizmet dışı bırakmış; bu da su açığının yaklaşık %70 genişlemesine yol açmıştır. (Sudan Tribune, 17/7/2026)

Yorum:

Savaş sırasında El-Abyad şehrinin nüfusu, Güney ve Batı Kordofan eyaletlerindeki çatışmalardan kaçanların yanı sıra Barah ve Kuzey Kordofan’daki Hızlı Destek Güçleri'nin kontrolündeki bölgelerden gelen yerinden edilmiş kişileri de kabul etmesinin ardından üç katından fazla artış göstermiştir.

Sudan Tribune’ün elde ettiği raporlar, Hızlı Destek Güçleri’nin El-Abyad şehrinin ana su kaynaklarını hedef almasının, bu kaynakların hizmet dışı kalmasına neden olduğunu ve bunun da su arzında %70’lik bir açığa yol açtığını belirtmektedir. Yine şehrin bazı sakinleri Sudan Tribune’e, daha önce bir varil suyu 30 bin Cüneyh, yani yaklaşık 6 Dolar karşılığında satın almak zorunda kaldıklarını belirtmişlerdir.

Su, yaşamın can damarıdır; hatta onsuz bir yaşam mümkün değildir; zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَجَعَلْنَا مِنَ الْمَاءِ كُلَّ شَيْءٍ حَيٍّ “Her canlı şeyi sudan yarattık.” [Enbiya 30] Dolayısıyla su, yaşam kaynağı olup susuzluk ise, bir damla suyu altından daha değerli kılan en ağır imtihanlardan biridir. Nitekim kadim bilge kişilerin hikmetli sözleri ve şairlerin şiirleri, bu nimeti ve onun yüce değerini anlatan ifadelerle dolup taşmaktadır. Örneğin yazar Terry Goodkind şöyle diyor: “Susuzluktan ölen bir adam için su, altından daha değerlidir.”

Ey insanlar, her birimiz kendimizi susamış birinin yerine koyalım; o zaman anlarız onların durumlarını.

El-Abyad şehrindeki halkımızın durumu işte bu olup, hiçbir suç işlememiş olmalarına rağmen bu duruma düşürülmüşlerdir; bu da sırf kafir Amerika, El-Abyad halkına diz çöktürmek ve şehrin anahtarını teslim etmesini istediği için yapılmıştır. Bu silah ve ona benzer açlık, halkı zilleti ve yenilgiyi reddeden ve şehrin teslim edilmesinin kurban bedeli olarak Ali bin Dinar’ın torunlarının iki yılı aşkın bir süre aç bırakıldığı dirençli el-Faşir halkına karşı da kullanılmıştır.

İnsan haklarıyla övünen kafir Batı'nın, Sudan ve Gazze Haşim’deki savaşlarda ayıpları ortaya çıkmıştır; zira kendi yasaları, kanunları ve kırmızı çizgilerinin insanlara karşı kullanılmasını uygun görmediği bu iki aracı, İslam halklarına ve ülkelerine karşı sömürgeci arzularını gerçekleştirmek istediğinde kullanmaktadır.

Eğer kendi cildimizden olan yöneticiler ve çıkarcı bir avuç politikacı, ona boyun eğip diz çökmeseydi kâfir Batı, İslam ümmetini yok etmek, Sudan gibi tek bir ülkenin mafsallarını parçalamak ve onları birbirinden koparmak için bu eyleme cesaret edemezdi; zira onlar, geçici bir iktidar koltuğu uğruna dinlerine, ümmetlerine ve ülkelerine ihanet etmişler ve halklarının maruz kalabileceği zulüm, açlık, susuzluk, yerinden edilme ve benzerleri gibi sonuçları hiç dikkate almamışlardır...

Ancak ümmetin içinde, ümmetin ihtişamını ve Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafetin olduğu sarsılmaz kalkanını geri getirmek için samimi bir şekilde çalışanlar olduğu sürece, zafer vaadi yaklaşmış demektir; zira ümmete uygulanan tüm bu zulüm ve baskılar, kurtuluş fecrinin doğuşunun yaklaştığının işaretleridir; bu kurtuluş fecri de, Halifesi, zalim bir vergi tahsildarı ve celladı, bir hain ya da ajan değil de, aksine Allah’ın Resulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in buyurduğu gibi insanların gözeticisi ve yöneticisi olacak Hilafet Devleti'dir: كُلُّكُمْ رَاعٍ وَكُلُّكُمْ مَسْؤُولٌ عَنْ رَعِيَّتِهِ “Hepiniz çobansınız; hepiniz güttüğünüz sürüden sorumlusunuz.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Abdusselam İshak - Sudan

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER